Elinde bir adresle çıkageldi, “hatun kalk gidiyoruz” dedi.
“Dur! Biraz soluklan, bir çay iç” dedim.
Hiç ses vermedi ama birazcıkta olsa rengini belli etti; heyecanlı, stresli ve de endişeliydi.
“Hadi toparlan gidelim, hatun” dedi.
Hiç ses etmeden toparlandım. “Nereye gideceğiz, niçin gideceğiz?” demedim.
Yüz hatları gerilmişti, gözleri dolu dolu olmuştu. Bir şeyler olduğunda genelde giyinip kuşandığı bir ruh haliydi bu. Bir şeycikler vardı ama ne olduğunu söylemiyordu.
Sessizce arabaya bindik ve yola koyulduk.
“Emir bey, nereye gidiyoruz?” dedim.
“Zahide Ana’ya” dedi.
“Kimmiş peki bu Zahide Ana, neden bu vakte kadar ismini hiç duymadım?” dedim.
Sesi çatallaşmış ve titrek titrek olmuştu, “bir arkadaşımın annesi” deyiverdi.
Anlamıştım vaziyeti..
Amacım eşimi konuşturmak, onu rahatlatmak ve derdine ortak olabilmekti.
Emir..?
Efendim, dedi.
“Neden silecekleri çalıştırdın?”
“Özür dilerim, farkında değilim” derken ağladığını fark ettim. Aracı kenara çekti, ağladı, ağladı, ağladı. Onun ağlamasına ben de dayanamadım, ağladım, ağladım.
Sonra ufaktan sarıldı bana.. “İyi ki varsın” dedi.
Gözlerini sildi, gözlerimi sildi ve şehrin dışına doğru ilerledik.
*
Sora sora Zahide Ana’nın adresini bulduk.
Zile bastık ancak ne bir gelen vardı ne de bir giden.
Çıkıp yan komşuya sorduk, evdeler dedi.
Tekrar bir ümitle geri döndük.
Yer yer zile bastık, yer yer de kapıya vurduk. İçeriden çocuk sesleri geliyordu ama kapı bir türlü açılmıyordu. Yirmi dakikadan fazla bekledik ve sonunda kapımız açıldı.
Kapıda Zahide Ana belirdi; ayakta zor duruyordu, düşmemek içinde sıkıca bastonuna tutunuyordu. Yüzü kırış kırıştı, nurdan bir çehresi vardı, dudağında ise zikirleri.. Yaşmağını öylesine bağlamıştı başına, eteği ayaklarına kadar uzanıyordu. Gözlerinde yağmur yüklü bulutlar, sırtında yılların vebali, bastonunda seksenlik bir ömrün iniltileri…
“Buyrun yavrum, kime bakmıştınız?” dedi.
Emir, Zahide Ana’nın ellerini aldı, öptü öptü.
“Geç mi kaldım, Zahide Ana.! Beni içeri almayacak mısın?” dedi.
Zahide Ana birden heyecanlanmıştı. Buyrun, buyrun yavrum ama kusuruma bakmayın ben sizi tanıyamadım.
Emir, biz “Tanrı misafiriyiz” Zahide Ana, dedi yavaşça..
*
“Ev içinde kusura bakmayın” dedi.
“Ne kusuru Zahide Anam..!”
“O nasıl söz öyle” dedik, yavaşça evin içine doğru ilerledik.
Evin durumunu görünce büyük bir sarsıntı yaşadık. Bu durumu nasıl anlatırım bilemiyorum.
Boyası, badanası, eşyaları, temizliği.. Evin hali içler acısıydı, desem…
Çocuklar mı?
Dört yaşında ikiz erkek çocuk ve iki yaşında bir kız çocuğu vardı. İkizler ayrı tatlı, minik kız ayrı tatlıydı.
İkizler bizi görünce anneannesine kaçıştı, minik kız ise dudaklarını büküp ağlamaya başladı. Kucağıma aldım, bir sofanın kenarına oturduk. Ağladı, ağladı, ağladı…
Altına baktım temizdi, eline bir şeyler vermek için geçtim. Dolaplarda hiçbir şey yoktu, yerimde çakılı kalmıştım. “Evde hiçbir şey yokmuş” dedim. Minik yavruya daha da bir sarıldım.
Eşimin sesine tekrar içeriye geçtim. Zahide Ana yavaş yavaş geldi, karşımıza oturdu, yaşmağının kenarı ile ıslak ıslak olmuş asırlık gözlerinin kenarını sildi. Hasretle baktı, özlemle içlendi..
Yüreğinde bir yanardağ lavla doluydu.
*
Eşim, “Zahide Ana, ben ben…” dedi. İsmail’in arkadaşıyım, diyecek oldu diyemedi. Toparlamaya çalıştı ve “Zahide Ana biz Tanrı misafiriyiz,” dedi.
“Yavrumm” dedi, başladı ağlamaya..!
Seni o mu gönderdi?
Evet, Zahide Ana..
Mehtap hanım nerde, dedik.
Bu sefer hıçkırıklara boğuldu. İkizler, Zahide Ana’nın dizlerine sarıldı.
Anneanne Anneanne diye onlarda ağlamaya başladı. Betül ise başını göğsüme dayamış, huzurun tadını çıkartıyordu.
Zahide Ana dertliydi, çocuklar kederli..
*
İsmail’im den sonra bir gün, Mehtap dizlerimin dibine çöktü;
“Anne, iki dünya bir araya gelse ben seni bırakmam biliyorsun değil mi?” dedi.
Biliyorum, kızım dedim.
“Annem müsaaden olursa ben İsmail’in ailesine gideceğim” dedi.
Başını kucağıma koydu, grastonluk gemileri yüzdürdü yüreğinde, yutkundu. Acıları indirdi, ateşleri bindirdi, doluya koydu olmadı, boşa koydu dolmadı. Sonra konuştukça konuştu ağladı, ağladı. Istıraptan bir kor haline gelmişti tutunduğu hayat..
Annem, dedi;
“Annem, beni de tutuklarsalar çocuklar ortada kalır. Sen onlara bakamazsın, onları yediremezsin, içiremezsin, giydiremezsin.”
“Oyun isterler, oynayamazsın. Onlar sana çok yük olur annem” dedi.
Kızım, bunları bana niye anlatıyorsun ki, dedim.
“Annem, ah annem…” dedi.
İki gözüm iki çeşme ağladı. O gün benimle her an gidecekmiş gibi konuştu ama ancak bir ay sonra gidebildi.
Mehtap kızım çok içli ve hisliydi. Şimdi yersiz korkularını daha iyi anlıyorum.
*
Ağlaya ağlaya gitti.
Kayınvalidesi onu eve almamış.
“Nereden geldiysen oraya git, demiş. Teröristlerle işimiz olmaz” demiş.
Annecim, ne olur bir dinle demiş, ne olur bir kerecik dinle..
Çok şükür gidecek bir yerimiz, başımızı sokacak bir yuvamız var. Ama çocukların hatırı için bir dinleyin, demiş.
Ama nafile.. dinlememiş..dinlememişler.. yavrumda derdini anlatamamış.
Elinde valizler, yanında üç çocuk tekrar terminale gitmiş. Orada aç susuz beklemişler, sonra binip ağlaya ağlaya buraya geldi.
Geldiğinde çok bitkin ve yorgundu. Gözleri şiş şiş olmuştu.
“Annem” dedi, “sen olmasan ben ne yapardım.!”
Çok çaresizdi, çok yalnızdı.
*
Bir sabah namazı vakti onu da aldılar.
Otuz iki yaşında özürlü bir oğlum var. Üç küçük çocuk ve seksen yaşında kanser hastası bir Zahide…
“Kim ortada kaldı yavrum, inanın bilmiyorum.”
Bunu yapanlar insan mı yavrum.? İnsan, insana bunu yapar mı yavrum.?
Şimdi “anne” yok “baba” yok.
Bu çocuklar durur mu, bu çocuklar susar mı yavrum.?
Bak o küçük yavru seni annesi zannetti, sana sıkı sıkı sarıldı.
Annesi olsaydı, ona sarılsaydı olmaz mıydı.?
*
Mehtab’ım tutuklu, ziyaretine gidemiyorum.
Para yok yatıramıyorum, kıyafet gönderemiyorum. Avukat desen hangi parayla ve kimi tutalım.?
Evrak felan lazım oldu, anlayıp gönderemedim. Evraklarını gönderemediğimiz içinde Mehtab’ım tutuklandığı günden beri çocuklarını göremedi. Çocuklar burada perişan, o orada..
Bu nasıl bir zulüm yavrum? Merak ediyorum bunu yapanların yatacak yeri var mıdır, diye.?
“Elim ayağım tutmuyor,
Ölüm var canım almıyor,
İnsanlar merhamet etmiyor,
Kim ortada kaldı yavrum,”
İnanın, kim ortada kaldı bilmiyorum. Mehtap’la arada bir telefonla görüşebiliyoruz. O da hep ağlamayla geçiyor. Çocuklar nasıl demeden telefon tak kapanıyor. Biz burada ağlamaya devam ediyoruz.
Onun halini düşünemiyorum..
*
Kapı çaldı, Emir açtı.
Buyrun, dedi.
Gelen kişi, “siz nesi oluyorsunuz bu kadının?” dedi.
Emir, biz “Tanrı misafiriyiz”, siz ne istiyorsunuz diye, sordu.
“Şu köşedeki marketçiyim”, Zahide Ana’nın borcu için geldim. “Veresiye alış veriş yaptılar, ay sonu öderiz dediler ama şuana kadar hiç bir ödeme yapmadılar.
Birincisi, borçlarını ne zaman ödeyecekler onu sormak istiyorum. İkincisi de, bizdeki veresiye defterleri kapandı onu da haber vereyim” dedim.
Eşim sen git ben birazdan geleceğim, hesaplaşalım dedi.
“Olmaz, Zahide Ana’yı görecem” dedi.
Zahide Ana bastonuna basa basa geldi, koynundan 50TL çıkarıp uzattı, “Bunu al yavrum geri
kalanını da getireceğim” dedi.
Emir, Zahide Ana ben varım burada sen ne yapıyorsun, dedi.
Oğlum, sen “Tanrı misafirisin” dedi.
Marketten gelen çırak, “ohooo Zahide Ana borcun çok kabarık bu ödemez ki” dedi. Parayı da yere atıp söylene söylene gitti.
Zahide Ana sofaya öylece oturuverdi.
Sustu, sustu.
*
“Zahide Ana, biz bir saatliğine dışarı çıkıp geleceğiz” dedik.
Minik bebek dudaklarını büktü ağlamaya başladı, o ağlayınca ben ağladım, Zahide Ana bana sarılıp ağladı.
Gözyaşları arasında sokağa çıkıverdik.
Zahide Ana’nın borcu bizim borcumuzdur, dedik. Zahide Ana’nın markete birikmiş olan borcunu ödedik.
Marketçi, “kardeşim o kadın bir daha bu markete gelmesin” dedi.
Neden, dedik.?
Sustu..!
Biz de o marketten alışveriş yapmadık. Yan markete geçip gıdadır, ettir, peynirdir, çikolatadır, süttür, oyuncaktır, kahvaltı malzemesidir,… vs alış verişimizi yaptık. Alışverişten sonra da patrondan bir ricamız oldu. Zahide Ana’nın durumunu anlattık. Çırak devamlı eve gidip bir ihtiyacınız var mı diye sorabilir mi? Dedik.
Süttür, ekmektir, çikolatadır,.. ihmal edilmesin istiyoruz. Bunu yapabilir misiniz? Yoksa başka bir markete mi gidelim, dedik.
Adam “bak ne diyeceğim”, dedi. “Ben Ehli beyt bir insanım bualışveriş benden olsun. Bundan sonra da sizin dediğiniz olsun, olur mu.?”
Emir, Zahide Ana’yı ihmal etmemeniz şartı ile olur, dedi.
Marketçi, etmem de.. Siz, siz kimsiniz dedi..
“Tanrı misafiriyiz” dedik.
Ufaktan bir tebessüm etti; Tanrı misafirleri başımızla beraberdir, dedi.
*
Eve geldiğimizde Sefa ağlıyordu. Zahide Ana, Sefa’yı susturmak için çok uğraştı ama Sefa’nın susmaya hiç niyeti yoktu.
Zahide Ana da onunla ağlamaya başladı..
Son günlerde çocukların gece geç saatlere kadar anneleri için ağladığını söyledi.
Yürek dayanır mı buna yavrum..?
Yürek yanıyor, kavruluyor ama dayanıyor işte..
“Bu bir zulümdür yavrum. Yapanları öylesine yutar ki öylesine kavurur ki; şu yavruların
kavrulmasına benzemez” dedi.
O arada çocuklar için aldığımız oyuncak ve çikolotaları çıkartıp verdik, havalara uçtular.
Ortalığı toplamaya çalıştım, güzelde bir yemek yapıp sofraya oturduk.
Zahide Ana’nın bir dua edişi vardı ki dünyalara bedeldi.
“Ey olmuş olanı, olmakta olanı ve gelecekte olacak şeyleri bilen, kendisine kâinatta hiçbir şey gizli kalmayan ve ilmi küçük- büyük, zahir-batın her şeyi kuşatan Allah’ım.”
“Ey hayrı çok olan kerim Rabbim, ne olur ayrı olan yavruları anneve babalarına bağışla..!
Ne olur ayrı olan anne ve babaları yavrularına kavuştur.” Ne olur zalimleri perişan eyle.!
“Kapımızı çalan şu misafirler ki; onlar senin misafirin onları sen muafaza et, sen ki bu seferki rızkımıza onları vesile kıldın. Onların ve onlar gibilerin bu iyiliklerini de cennetine vesile kıl Rabbim.”
Biliyorum ki; rızkımızı bir şekilde gönderiyorsun Rabbim, ama ben şu çocukların çığlıklarını durduramıyorum. Ben yaşlı bir kulunum, ihtiyar bir Zahide’yim.
Ne olur merhamet et, ne olur duy sesimizi, Rabbim. Bahtına düştük Rabbim derken, nefesi kesilmiş gözyaşlarına boğulmuştu.
[YeniHamle.com] 3.4.2018
Kosova için Rusya’ya söz mü verildi? [Emre Demir]
MİT’in Kosova’da yasadışı yöntemlerle 4 Türk vatandaşını kaçırmasının ardından iki ülke arasındaki diplomatik kriz büyüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ağır sözlerle Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj’ı hedef alması krizi başka bir boyuta taşıdı.
Erdoğan’ın Haradinaj’ı ‘kukla’ olarak nitelemesi ve açıkça ‘bedel ödeyeceksin’ sözleriyle tehdit etmesi ne anlama geliyor ? Bunun cevabını anlamak için biraz Erdoğan’ın hedef tahtasına koyduğu Haradinaj’ı tanımak gerekiyor.
Haradinaj, bugün ülkeyi yöneten pek çok siyasetçi gibi gençliğinde İsviçre’de ‘gurbetçi’ olarak yaşamış birisi. Kendisi 8 yıl boyunca önce inşaat işçisi, daha sonra bir fitness salonunda vucüt geliştirme koçu olarak hayatını kazanıyor.
Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi de gençliğinde İsviçre’de gece kulüplerinde bodyguard olarak çalışmış bir isim. Haradinaj, daha sonra Kosova Kurtuluş Ordusu’nun kurucuları arasında yer alıyor. Önce Sırp askerler tarafından kardeşi Luan öldürülüyor. Daha sonra doğum yeri olan Deçan köyünde köy köy gezip sivilleri öldüren Sırp milislere karşı büyük bir direniş örgütleyerek askeri bir zafer kazanıyor. Deçan köyündeki çatışmalardan ağır yaralı olarak kurtuluyor.
Kosova Başbakanı Deçan köyündeki başarısından dolayı daha sonra Kosova Bağımsızlık Savaşı’nda önemli askeri roller yürütüyor. Bu nedenlerle, Kosova Başbakanı ve ailesi bugün ülkelerinde kahraman olarak kabul edilir. Savaşın sonunda ülkedeki en prestijli ödül olan İskenderbey Nişanı’na layık görülüyor. Hem aile fertlerini kaybetmiş, hem savaşta ölümden dönmüş biri olarak Kosova’nın bağımsızlığından sonra da siyasetinde önemli bir figür oluyor.
Ankara’nın Haradinaj’a yönelik kızgınlığı muhtemelen MİT’in önceden kontrolü altına aldığı İçişleri Bakanı ve Kosova İstihbarat örgütü üyelerinin görevden almasından kaynaklanıyor. Ancak, Erdoğan’ın Kosova’da herkesin ağzını açık bırakan tepkisi bugün tahmin edilenin çok ötesinde bir etki doğurabilir.
İSKENDER BEY HEYKELİNİN SEMBOLİK ANLAMI BÜYÜK
Kosova Başbakanı’nın arkasında Arnavutların milli kahramanı İskender Bey’in heykeli önünde bir resmini paylaşması bunun işaretçisi. Aynı şekilde, Haradinaj’ın Erdoğan’ın sözlerine İskender Bey’in 550. ölüm yıldönümü çerçevesinde düzenlenen törende cevap vermesi de aynı şekilde yorumlanabilir.
Haradinaj’ın İskender Bey ile cevap vermek istemesinin sembolik anlamı, Türkiye’de genelde pek bilmediğimiz ya da es geçtiğimiz bazı gerçeklerden dolayı anlaşılmayabilir. Zira, Arnavutların kendi tarihlerini nasıl yazdıklarını ve öğrendiklerini bilmiyoruz. Türkiye’de ‘evlad-ı fatihan’, milliyetçi veya Osmanlıcı kesimlerde ‘küçük kardeş’ gibi görülen Arnavutların ‘milli tarihi’ Osmanlı ve Türk karşıtlığı üzerine kurulmuştur.
Arnavutların milli kahramanı İskender Bey Osmanlı hükümranlığına karşı yürüttüğü savaşla ülkesini bağımsızlığa kavuşturmuştur. Arnavutlar en az 3 nesildir okullarda Osmanlı ‘işgali’nin Arnavutları geri bıraktığını, Osmanlı döneminde çocuklarının köle olarak İstanbul’a götürüldüğünü, doğal kaynaklarının ve zenginliklerinin sömürüldüğünü öğrenir.
Osmanlı’nın mutlak kötü olarak resmedilmesi biraz da ‘milli bir tarih’ yazma sürecinin kaçınılmaz sonuçlarından birisidir. (Bkz. Bizim tarih kitaplarımızda Yunanistan) Son 10 yılda Kosova ve Arnavutluk’ta tarih kitaplarının tekrar gözden geçirilmesi, Osmanlı dönemi ile ifadelerin yumuşutulması tartışılır hale gelmişti. Bu aşırı milliyetçi tarih okuması Türkiye’yle yakınlaşmayla birlikte etkinliğini yitiriyordu. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 4 öğretmenin kaçırılmasından sonra Kosova’nın özerkliğini adeta hiçe sayan sözleri o tarih kitaplarındaki menfi Türk algısını hatırlatmış gibi görünüyor.
Bugün Arnavutluk ve Kosova’da yaşayan Türk azınlıklar çok kapsamlı siyasi, kültürel haklara sahip. Ancak, Arnavutlar – özellikle Hristyan Arnavutlar- arasında Türk karşıtlığı son derece güçlü. Türkiye’yi ve Osmanlı mirasını taşıyan sembollere karşı alerjisi olan önemli bir kitle de mevcut. Örneğin ocak ayında Arnavutluk’ta milliyetçi gruplar Rreshen şehrinde Türk bir şirket tarafından inşa edilen barajdaki Türk bayrağını indirdirdi. Geçen sene Arnavut Milliyetçileri bir tarihi eserden Kanuni Sultan Süleyman’dan övgüyle bahseden bir levhayı kaldırttı. Böyle örnekleri çoğaltmak mümkün.
Arnavutların ezici çoğunluğu elbette bu tür provokasyonlara karşı. Ancak, Ankara’nın son çıkışları Türkiye dostu bir çok Arnavutu da çileden çıkartmış görünüyor. Bu kriz, Arnavutluk ve Kosova’da yaşayan Türk azınlıkların hayatını şüphesiz zorlaştıracak.
KOSOVA RUSYA İLE NATO ARASINDAKİ SAVAŞTA CEPHE
Belki Ankara’dan küçük ve yeni bir ülke gibi görülen Kosova aslında Rusya ve NATO ittifakı arasındaki nufüz savaşının en önemli cephelerinden birisi. ABD ve AB bu ülkede güçlü devlet kurumları ve hukukun üstünlüğü ilkesi üzerinden yeni bir kimlik inşa etmek istiyor. Rusya ise Sırbistan’ın bir parçası olarak gördüğü Kosova’nın uluslararası kurumlara entegrasyonunu engellemek için yoğun bir diplomasi yürütüyor.
Kosova Başbakanı’nın Türkiye tarafından aşağılanması, Kosova Hükümetinin MİT’in yasadışı operasyonu nedeniyle siyasi krize girmesi elbette hem Rusya’da hem Sırbistan’da sevinçle karşılandı. Yakın zamana kadar Batı ittifakının bölgesel istikrarın tahkim edilmesinde müttefik olarak gördüğü Türkiye ise artık bu genç ülkenin iç hukukunu yok sayan gizli operasyonlar yapmaktan kaçınmayarak belki de Balkanlarda son yıllarda kazandığı yumuşak gücünü ‘paketleme’ diplomasisi karşılığında feda etmiş gibi görünüyor.
[Emre Demir] 4.4.2018 [KronosHaber.com]
Erdoğan’ın Haradinaj’ı ‘kukla’ olarak nitelemesi ve açıkça ‘bedel ödeyeceksin’ sözleriyle tehdit etmesi ne anlama geliyor ? Bunun cevabını anlamak için biraz Erdoğan’ın hedef tahtasına koyduğu Haradinaj’ı tanımak gerekiyor.
Haradinaj, bugün ülkeyi yöneten pek çok siyasetçi gibi gençliğinde İsviçre’de ‘gurbetçi’ olarak yaşamış birisi. Kendisi 8 yıl boyunca önce inşaat işçisi, daha sonra bir fitness salonunda vucüt geliştirme koçu olarak hayatını kazanıyor.
Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi de gençliğinde İsviçre’de gece kulüplerinde bodyguard olarak çalışmış bir isim. Haradinaj, daha sonra Kosova Kurtuluş Ordusu’nun kurucuları arasında yer alıyor. Önce Sırp askerler tarafından kardeşi Luan öldürülüyor. Daha sonra doğum yeri olan Deçan köyünde köy köy gezip sivilleri öldüren Sırp milislere karşı büyük bir direniş örgütleyerek askeri bir zafer kazanıyor. Deçan köyündeki çatışmalardan ağır yaralı olarak kurtuluyor.
Kosova Başbakanı Deçan köyündeki başarısından dolayı daha sonra Kosova Bağımsızlık Savaşı’nda önemli askeri roller yürütüyor. Bu nedenlerle, Kosova Başbakanı ve ailesi bugün ülkelerinde kahraman olarak kabul edilir. Savaşın sonunda ülkedeki en prestijli ödül olan İskenderbey Nişanı’na layık görülüyor. Hem aile fertlerini kaybetmiş, hem savaşta ölümden dönmüş biri olarak Kosova’nın bağımsızlığından sonra da siyasetinde önemli bir figür oluyor.
Ankara’nın Haradinaj’a yönelik kızgınlığı muhtemelen MİT’in önceden kontrolü altına aldığı İçişleri Bakanı ve Kosova İstihbarat örgütü üyelerinin görevden almasından kaynaklanıyor. Ancak, Erdoğan’ın Kosova’da herkesin ağzını açık bırakan tepkisi bugün tahmin edilenin çok ötesinde bir etki doğurabilir.
İSKENDER BEY HEYKELİNİN SEMBOLİK ANLAMI BÜYÜK
Kosova Başbakanı’nın arkasında Arnavutların milli kahramanı İskender Bey’in heykeli önünde bir resmini paylaşması bunun işaretçisi. Aynı şekilde, Haradinaj’ın Erdoğan’ın sözlerine İskender Bey’in 550. ölüm yıldönümü çerçevesinde düzenlenen törende cevap vermesi de aynı şekilde yorumlanabilir.
Haradinaj’ın İskender Bey ile cevap vermek istemesinin sembolik anlamı, Türkiye’de genelde pek bilmediğimiz ya da es geçtiğimiz bazı gerçeklerden dolayı anlaşılmayabilir. Zira, Arnavutların kendi tarihlerini nasıl yazdıklarını ve öğrendiklerini bilmiyoruz. Türkiye’de ‘evlad-ı fatihan’, milliyetçi veya Osmanlıcı kesimlerde ‘küçük kardeş’ gibi görülen Arnavutların ‘milli tarihi’ Osmanlı ve Türk karşıtlığı üzerine kurulmuştur.
Arnavutların milli kahramanı İskender Bey Osmanlı hükümranlığına karşı yürüttüğü savaşla ülkesini bağımsızlığa kavuşturmuştur. Arnavutlar en az 3 nesildir okullarda Osmanlı ‘işgali’nin Arnavutları geri bıraktığını, Osmanlı döneminde çocuklarının köle olarak İstanbul’a götürüldüğünü, doğal kaynaklarının ve zenginliklerinin sömürüldüğünü öğrenir.
Osmanlı’nın mutlak kötü olarak resmedilmesi biraz da ‘milli bir tarih’ yazma sürecinin kaçınılmaz sonuçlarından birisidir. (Bkz. Bizim tarih kitaplarımızda Yunanistan) Son 10 yılda Kosova ve Arnavutluk’ta tarih kitaplarının tekrar gözden geçirilmesi, Osmanlı dönemi ile ifadelerin yumuşutulması tartışılır hale gelmişti. Bu aşırı milliyetçi tarih okuması Türkiye’yle yakınlaşmayla birlikte etkinliğini yitiriyordu. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 4 öğretmenin kaçırılmasından sonra Kosova’nın özerkliğini adeta hiçe sayan sözleri o tarih kitaplarındaki menfi Türk algısını hatırlatmış gibi görünüyor.
Bugün Arnavutluk ve Kosova’da yaşayan Türk azınlıklar çok kapsamlı siyasi, kültürel haklara sahip. Ancak, Arnavutlar – özellikle Hristyan Arnavutlar- arasında Türk karşıtlığı son derece güçlü. Türkiye’yi ve Osmanlı mirasını taşıyan sembollere karşı alerjisi olan önemli bir kitle de mevcut. Örneğin ocak ayında Arnavutluk’ta milliyetçi gruplar Rreshen şehrinde Türk bir şirket tarafından inşa edilen barajdaki Türk bayrağını indirdirdi. Geçen sene Arnavut Milliyetçileri bir tarihi eserden Kanuni Sultan Süleyman’dan övgüyle bahseden bir levhayı kaldırttı. Böyle örnekleri çoğaltmak mümkün.
Arnavutların ezici çoğunluğu elbette bu tür provokasyonlara karşı. Ancak, Ankara’nın son çıkışları Türkiye dostu bir çok Arnavutu da çileden çıkartmış görünüyor. Bu kriz, Arnavutluk ve Kosova’da yaşayan Türk azınlıkların hayatını şüphesiz zorlaştıracak.
KOSOVA RUSYA İLE NATO ARASINDAKİ SAVAŞTA CEPHE
Belki Ankara’dan küçük ve yeni bir ülke gibi görülen Kosova aslında Rusya ve NATO ittifakı arasındaki nufüz savaşının en önemli cephelerinden birisi. ABD ve AB bu ülkede güçlü devlet kurumları ve hukukun üstünlüğü ilkesi üzerinden yeni bir kimlik inşa etmek istiyor. Rusya ise Sırbistan’ın bir parçası olarak gördüğü Kosova’nın uluslararası kurumlara entegrasyonunu engellemek için yoğun bir diplomasi yürütüyor.
Kosova Başbakanı’nın Türkiye tarafından aşağılanması, Kosova Hükümetinin MİT’in yasadışı operasyonu nedeniyle siyasi krize girmesi elbette hem Rusya’da hem Sırbistan’da sevinçle karşılandı. Yakın zamana kadar Batı ittifakının bölgesel istikrarın tahkim edilmesinde müttefik olarak gördüğü Türkiye ise artık bu genç ülkenin iç hukukunu yok sayan gizli operasyonlar yapmaktan kaçınmayarak belki de Balkanlarda son yıllarda kazandığı yumuşak gücünü ‘paketleme’ diplomasisi karşılığında feda etmiş gibi görünüyor.
[Emre Demir] 4.4.2018 [KronosHaber.com]
Cumhuriyet Döneminde Aydın Namusunu Koruyanlar ve Parya Edenler [Eyüp Ensar Uğur]
Farklı seslere tahammülü olmayan bir otoritenin propagandif yayınlarının sorgulanmadan gerçek olarak kabul edilmesi akla ziyandır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla devlete karşı işlenen suçlar kapsamında verilen cezaların önemli bir kısmı karanlıkta kalmıştır. Halen bu konuda tatmin edici veriler ortaya konamamaktadır.
Bunun baş sebebi devrin farklı seslerini kısan sansür ve yanlı resmi anlatımlardır.
Bu dönem Türkiye’sinde yürütmeninin yargıya keyfi müdahalesi o devirde yaşananlara nispeten ayna oldu diyebiliriz.
Hadiseleri tarafsız aktarabilecek bir basına izin verilmediği kuruluş yıllarında, küçük bir grubun elinde toplanan iktidarın, devlet imkânlarını muhaliflere yönelik bir silah gibi nasıl kullanabildiğini bugünkü uygulamalar ışığında daha iyi anlayabiliyoruz.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte "Tek Parti" ve "Tek Adam’a” doğru yol alan süreçte farklı düşünceleri seslendirenlerin ve sistemi eleştirenlerin bir dönem sonra, kimisi zindanlara atılarak, kimisi de sürgünlere gönderilerek tasfiye edildi. İktidar ipini iyice ele alanlar, “hain” yaftası ile azımsanmayacak sayıda idamlar gerçekleştirdi. Çeşitli bahanelerle birçok muhalif siyasetçi, bürokrat, gazeteci, aydınla birlikte il il, ilçe ilçe cezalandırılan halklar oldu.
Böyle rahat ve pervasızca muhalif seslerin cezalandırılabilmesi dönemin olağanüstü koşullarından kaynaklı idi.
Büyük bir savaş ve sonrasında yaşanan işgal, Osmanlı’ya ait tüm coğrafyalarda büyük bir kaosa yol açmıştı. Kurtuluş Savaşı sonrası, Anadolu ağırlıklı yeni devletin organları olan yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirinden ayrılabilmiş değillerdi. Bu sebeple en ufak bir muhalif çıkış, tez elden verilen bir emirle hızlı bir soruşturma sonrası açıktan etkisiz hale getiriliyordu. Sistemin adına "cumhuriyet" yani “halk idaresi” dense de halkın önünde ikinci bir parti seçeneği yoktu.
Bu sebeple tek parti iktidarı kimseye hesap verme endişesi taşımıyordu. Potansiyel tehlike addettiklerini bertaraf etmek için ne faili meçhule ne de makul şüpheye ihtiyaçları vardı.
Savaşlardan dolayı yaşanan büyük nüfus kıyımı sebebiyle, ülke demokratik kazanımları kavrayabilecek olan nitelikli kadrolardan iyice yoksun kalmıştı. Savaşlarda evlat, eş ve babalarını kaybeden halkın ise derdi kendine yetmekteydi. Onların ne kurulan sisteme karışması, ne de yaşanan haksızlıklara ses çıkarması mümkün değildi. Zaten gelişmelerden de tamamen bihaberdiler. Bahsettiğimiz üzere olup biteni doğru öğrenebilecekleri farklı haber ve iletişim kaynaklarından mahrumdular.
Bu açıdan günümüzdeki muhaliflerini ezmek isteyenleri, o dönemdekilere kıyasen talihsiz sayabiliriz.(!)
İlk dönemde otoriter idareyi tenkit edebilme bir yana, “Milli Mücadele’nin” bir kişinin değil halkın ortak eseri olduğunun söylenmesine dahi tahammül edilemedi. Günümüzde sıkça duyduğumuz “sağlam irade olmasaydı” mantığı o günlerden günümüze miras. Başarıların milletin başına kakılmasıyla her alanda hukuksuzluğu meşrulaştıran ve her türlü hata ve kusurun görülmesini perdeleyen sonsuz bir kredi sağlanıyor. Bu nedenle halkın hoşuna gidecek olan icraatlar, başka kimselere mâl edilmeden bir kişinin veya grubun işiymiş propagandası önem arz ediyor.
Halikarnas Balıkçısı’nın Başına Gelenler
1925 yılında neşredilen ve epey önemli yazarları barındıran sol tandanslı ‘Resimli Ay’ isimli mecmuada, Kurtuluş Mücadelesini köylüsünden memuruna, kadınından gencine tüm milletin verdiğini söyleyen bir yazı çıkmış ve bu isimsiz kahramanlar için "Meçhul Asker" anıtı yapılması için bir kampanya başlatılmıştı. Ama kısa süre sonra rejimin etkili gazetesi Akşam’da bu kampanyayı sert bir şekilde eleştiren bir yazı yayımlandı. Bu yazıda, “Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir. ‘Meçhul asker’ fikrini ortaya atıp, başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak, bir nankörlük olur.” deniyordu.
Yazıyı yazan Kılıç Ali (1) idi. İstiklal mahkemelerinde hâkim yapılan asker kökenli bu zat kimi hedefe aldıysa onun iflahı kesilmiş demekti. Hemen bu kampanyaya son verildi.
Ama daha sonra aynı mecmuada yazan meşhur Cevat Şakir’in bir öyküsü, “isyana davet ve hainlik” isnadıyla yazarın kendisi ve gazetenin yazı işleri sorumlusunun İstiklal mahkemelerinde yargılanmasına sebep oldu. Cevat Şakir, Bodrum’a kalebentlik cezası için gönderildi. Şakir, bu sürgün vesilesiyle tanıyıp beğendiği Bodrum’a sonrasında taşınmış ve "Halikarnas Balıkçısı" olarak nam salan meşhur bir edebiyatçı olmuştu.
Muhalifsiz Dönem
Türkiye Devleti’nin temellerinin atılmasından bir müddet sonra tüm muhaliflerin susturulması üzerine, dönemin meşhur yazarları ve şairlerinin ekseriyeti, tenkidi bırakıp kendilerini bu muhalifsiz otoriter döneme adapte ettiler. Kimi aydın, ilk zamanlarda cüretkârca eleştirdikleri Halk Partisi ve lider kadrosunu bu yeni dönemde mübalağalı övgülere boğdular.
Öyle bir ironi ki;
Cumhuriyet tarihi boyunca o günlere ait okullarda bizlere mutlak ve kesin doğrular olarak anlatılan bilgilerin önemli bir kısmı, şartların değişmesiyle görüşleri de değişen bu tip aydınların tespit ve yorumlarıdır.
Şevket Süreyya, Sabahattin Ali ve Refik Halit Karay gibi edebiyat dünyasından tanıdığımız isimler, eleştirel yaklaşımlarından dolayı hapislere atılan, sürgün edilenler arasındaydılar.
Bir müddet sonra yaşadıkları ıstıraplara dayanamayıp konjonktüre uygun hareket etme ihtiyacı hissettiler. Hapisten, sürgünden kurtulma, makamlar, mansıplar elde etme adına zamanın akışına uygun yazılar yazdılar; söylemlerde bulundular.
Ve bu sayede rejim tarafından itibarları(!) iade edilip makam sahibi oldular, hatta daha önce eleştirdikleri yöneticilerin sofralarında başköşelerde yer buldular.
“Tek Adam” Kitabı ve Yazarı Şevket Süreyya Aydemir
Komünizm faaliyetlerinin yanı sıra yeni rejime muhalifliğinden dolayı 1925 tarihinde İstiklal mahkemelerinde yargılanıp on yıllık hapis cezası alan Şevket Süreyya, hapiste iken direnmenin kendisine artık bir faydası olmadığını görmüştü.
1927 tarihinde Vedat Nedim Tör ile birlikte diğer komünist arkadaşlarını ve planlarını ifşa edip, onların içeri girmelerine sebep oldular. Böylece pişmanlıklarını ispatlamış oldular ve hapis hayatından kurtuldular. Bu sebeple sol ideolojide hep birer hain olarak tanımlanırlar.
Şevket Süreyya bu olaydan sonra tek parti rejiminin en etkili kalemlerinden biri oldu. Atatürk’ü Olimpos dağındaki tanrılara benzettiği “Her şey onunla başladı.” tarzı yazılar kaleme aldı. Atatürk’ten sonra derlediği üç ciltlik “Tek Adam” kitabı, bugün resmi tarihin başucu eserlerinden.
Şevket Süreyya İttihat döneminde Turancı, sonra Sosyalist, sonra da Kemalist olup en nihayet İnönü’nün yanında da kendine yer buldu. En az Çankaya kitabının yazarı Falih Rıfkı Atay gibi baş döndürücü geçişler yaşamıştı.
Kronik Muhalif Yazarın Sonunda Uslanması
Zira Falih Rıfkı Atay da önce İttihat Terakki’nin muktediri Cemal Paşa’nın ölçüsüz övücüsü olmuş, onun miadının dolması ve Eylül 1922’de Yunan’ın Anadolu’dan kovulması üzerine Mustafa Kemal’in yanında bitivermiş, onun vefatından sonra da yeni otoriter İnönü rejiminin hararetli savunucusu olmuştu.(2)
“Memleket Hikayeleri’nin” yazarı Refik Halit Karay bu sebeple yıllarca Suriye'de sürgünde yaşadı.
Bir zamanlar halka:
“Sakın aldanma, inanma, kanma!,
Yalan dolan makaraları yine sağılmaya başlanacak,
yine elimizdekiler kapılıp deve yapılacak;
toklar çekilip biraz da açlar yalanacak.
Bu işin künhü budur!
Polis zannedeceksin, harami çıkacak;
nimet diye gideceksin, tuzak çıkacak;
melek görünecek, şeytan çıkacak.
Gözünü açmazsan yine yumurtalar cılk çıkacak!
Hülasa artık her sakallıyı baban sanma, her lafa kulak asma, kabadayılığa yekûn tut, efeliğe kapılma.
Bu benim sana baş nasihatim: Gözünü aç, ayağını tetik at, yine aldanma, inanma, kanma!”
Diyen Refik Halid, yanlış gördüğüne “yanlış!” demenin karın doyurmadığını, üstüne üstlük insanı memleketinden ettiğini on altı yıllık sürgünden sonra anlayacaktı. Onca zamandan sonra nihayet aklını başına almıştı(!). Türk idarecilerine sürgünden gönderdiği mektuplarında artık onları methediyordu. Ve sonunda affedilip Türkiye’ye döndükten sonra “sakın ha!” diye milleti tembihleyen o yazar gitmiş yerine parti devletini ve tek adamlığı yere göğe sığdıramayan bir yazar gelmişti. Ne yapsın Karay, farklı sese memlekette yer de ekmek de yoktu. Dün onun bu dönüşümünü eleştiren muhafazakâr görünümlü bazı yazarlar, bugün yer kaptıkları yağlı köşelerinden Karay’a; “Üstad sen haklıymışsın” diyordur herhalde…
Evet, o günlerin şartlarında Şevket Süreyya, Falih Rıfkı ve Refik Halid gibilerini pek garipsememek gerekiyor. Zira böyle keskin dönüşler yapanların ilki onlar değil. Tarih boyunca benzer koşullar, hep tipik karakterler ortaya çıkarmış. Bu türün son örneğinin onlar olmadıklarını bugün bizler de tecrübe ettik işte…
Cumhurbaşkanına Hakaretten Zindana Giren Sabahattin Ali
Cumhuriyet döneminin realist şairi ve roman yazarı olan Sabahattin Ali, iktidarın sesine aykırı bir fısıltının dahi duyulmadığı 1930'lu yıllarda iddialara göre bir dost meclisinde devletin sahibi tek partinin üst kadrosunu ağırca eleştiri bulunan bir şiir okur. Almanya’da kaleme aldığı bu şiirden bazı mısralar şöyledir:
“Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali'nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince…”
Sözleri çok ağırdı. Ve o günler yerin ve duvarın kulaklara sahip olduğu dönemlerdi.
Meşhur yazar hemen ihbar edildi. Her ne kadar şiirde Cumhurbaşkanı’ndan bahsedilmediğini söylese de özgürlüğünden menedildi. Bir yıl kadar zindanda kaldıktan sonra cumhuriyet ilanının 10. yıl dönümü vesilesiyle, hükümet tarafından çıkartılan afla tahliye oldu.
Ama hapisten çıkma yetmiyordu Sabahattin Ali’ye. Maişetini çıkarabilmek, yaşamını düzen sokmak adına öğretmenliğe geri dönmek istedi. Milli eğitim Bakanı kendisinden ‘Ebedi Reis’ sevgisini ispatlaması gerektiğini söyleyince o da meşhur “Benim Aşkım" şiirini yazdı:
"Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran.
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”
-Vicdanının Sesini Dinleyen Sabahattin Ali-
Sabahattin Ali’nin kerhen yazdığı, abartılı sözlerinden açıkça belli olan bu şiiri, çocukluk yıllarında okullarda gönlümüzden söylerdik.
Sonrasında Sabahattin Ali, öğretmenliğe geri döndü ama bir zaman sonra daim övücüler gibi bu tiyatroya çok fazla devam edemedi. Sağduyulu ve hakperest yapısına bu durum çok ağır gelmekteydi.
Sabahattin Ali, Milli Şef zamanında Markopaşa isimli bir mizah gazetesi’nde başyazar olarak bir muhalif partisi olmayan Hükümete muhalefet eder. Bu gazetenin başlıca özellikleri:
“Siyasal iktidar sahiplerini gülünçleştirerek hicvetmek, Tek Parti baskısına karşı mücadele etmek, yolsuzlukları ortaya koymak, halkın vicdanını seslendirmek” olarak ilan eder.
Kamuoyuna tesir eden eleştirilerin sahibi olarak, siyasi tarihte değişmeyen bir gelenek haline gelen, önce yağlı-ballı tekliflerle karşı karşıya kalır, reddedince de tahkirle ve hapisle…
Çok etkili muhalefeti karşısında kendisine bizzat Cumhurbaşkanı İnönü tarafından milletvekilliği teklif edildiği halde vicdanının sesini dinleyip bu teklifi kabul etmez. Sonrasında hapishanelere girer çıkar ama bu sefer doğru bildikleri dışında bir şeyi karalamaz. Bunu da şu sözleriyle dile getirir:
“Sükûn ve rahatı seven mizacımı, karımı, çocuğumu göz önünde tutarak memurluğa devam mı etmeliydim, yoksa memlekette çok okunan ve sevilen, şöhreti sınırlar dışına çıkmaya başlayan bir muharririn sosyal vazifelerini düşünerek açıkça mücadeleye mi atılmalıydım? Bana bu sonuncu vazife daha mühim, daha lüzumlu ve daha kaçınılmaz göründü.”
Ve sonunda baskılara dayanamayıp yurt dışına kaçarken yakalanır, sınır karakolunda sorgudan geçirilirken şaibeli bir şekilde öldürülür. Sonrasında bir sabıkalı tarafından yapılmış adi bir cinayet gibi gösterilse de katil kısa bir zaman sonra serbest bırakılır.
Dine mesafeli duran bir aydının eşinden, çocuklarından edileceğini bile bile haksızlığa karşı çıkması, hayatın buradan ibaret olmadığını sürekli dillendiren aydınlar için mazeret bırakmayan bir davranıştır.
Farklı ideolojilerden kaynaklı bir ön yargıyla, Namık Kemal, Bediüzzaman, Necip Fazıl ve Sabahattin Ali gibi zatların haksızlıklar karşısındaki sağlam duruşlarından habersiz olanlar için, bugün yaşadıklarımız, onları tanıyabilmek için iyi bir fırsat. Çünkü günümüzde şahsi menfaatler uğruna bir ömürlük ilkelerinden ve dolayısıyla itibarlarından vazgeçmiş olanların yanında onların mücadelelerinin kıymeti daha iyi anlaşılmış olur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk döneminden beri her muhalif sese düşmanlık ve hainlik yakıştırmaları sık sık dozajı artırılmış bir şekilde hiç eksik olmadı. Ama her birinden sonra daha iyiye doğru yol aldık. Hiçbir olumsuzluk bir ömürlük sürmedi.
Bugün hukuksuz uygulamaların kötü bir taklidi olan yaşadıklarımızın da çok uzun sürmeyeceği aşikâr. Öncelikle Dünya şartları ve dinamikleri çok gelişti.
Önemli bedeller ödenerek elde edilmiş olan demokratik sistemin bugün büyük bir sarsıntı ve acılar yaşamasını, başta yargı bağımsızlığı ve insan hakları olmak üzere demokratik sistemin; laik kesimlerden, dindarlara kadar geniş yelpazedeki kitleler tarafından kıymetinin daha bir anlaşılacağı hayır dolu bir geleceğe vesile olacak gibi.
Eyüp Ensar Uğur
(1) Atatürk’ün bir dönem genel sekreterliği vazifesinde bulunan Hikmet Bayur’a göre Kılıç Ali “çok çirkin suistimal dosyaları bulunan, karanlık ilişki ve irtibatları bulunan bir şahıstır. (Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, syf;263)
(2) “Lenin ve Atatürk öldüyse, Stalin ve İsmet İnönü başımızdadır”. (Falih Rıfkı Atay – Ulus gazetesi)
[Eyüp Ensar Uğur] 4.4.2018 [Samanyolu Haber]
Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla devlete karşı işlenen suçlar kapsamında verilen cezaların önemli bir kısmı karanlıkta kalmıştır. Halen bu konuda tatmin edici veriler ortaya konamamaktadır.
Bunun baş sebebi devrin farklı seslerini kısan sansür ve yanlı resmi anlatımlardır.
Bu dönem Türkiye’sinde yürütmeninin yargıya keyfi müdahalesi o devirde yaşananlara nispeten ayna oldu diyebiliriz.
Hadiseleri tarafsız aktarabilecek bir basına izin verilmediği kuruluş yıllarında, küçük bir grubun elinde toplanan iktidarın, devlet imkânlarını muhaliflere yönelik bir silah gibi nasıl kullanabildiğini bugünkü uygulamalar ışığında daha iyi anlayabiliyoruz.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte "Tek Parti" ve "Tek Adam’a” doğru yol alan süreçte farklı düşünceleri seslendirenlerin ve sistemi eleştirenlerin bir dönem sonra, kimisi zindanlara atılarak, kimisi de sürgünlere gönderilerek tasfiye edildi. İktidar ipini iyice ele alanlar, “hain” yaftası ile azımsanmayacak sayıda idamlar gerçekleştirdi. Çeşitli bahanelerle birçok muhalif siyasetçi, bürokrat, gazeteci, aydınla birlikte il il, ilçe ilçe cezalandırılan halklar oldu.
Böyle rahat ve pervasızca muhalif seslerin cezalandırılabilmesi dönemin olağanüstü koşullarından kaynaklı idi.
Büyük bir savaş ve sonrasında yaşanan işgal, Osmanlı’ya ait tüm coğrafyalarda büyük bir kaosa yol açmıştı. Kurtuluş Savaşı sonrası, Anadolu ağırlıklı yeni devletin organları olan yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirinden ayrılabilmiş değillerdi. Bu sebeple en ufak bir muhalif çıkış, tez elden verilen bir emirle hızlı bir soruşturma sonrası açıktan etkisiz hale getiriliyordu. Sistemin adına "cumhuriyet" yani “halk idaresi” dense de halkın önünde ikinci bir parti seçeneği yoktu.
Bu sebeple tek parti iktidarı kimseye hesap verme endişesi taşımıyordu. Potansiyel tehlike addettiklerini bertaraf etmek için ne faili meçhule ne de makul şüpheye ihtiyaçları vardı.
Savaşlardan dolayı yaşanan büyük nüfus kıyımı sebebiyle, ülke demokratik kazanımları kavrayabilecek olan nitelikli kadrolardan iyice yoksun kalmıştı. Savaşlarda evlat, eş ve babalarını kaybeden halkın ise derdi kendine yetmekteydi. Onların ne kurulan sisteme karışması, ne de yaşanan haksızlıklara ses çıkarması mümkün değildi. Zaten gelişmelerden de tamamen bihaberdiler. Bahsettiğimiz üzere olup biteni doğru öğrenebilecekleri farklı haber ve iletişim kaynaklarından mahrumdular.
Bu açıdan günümüzdeki muhaliflerini ezmek isteyenleri, o dönemdekilere kıyasen talihsiz sayabiliriz.(!)
İlk dönemde otoriter idareyi tenkit edebilme bir yana, “Milli Mücadele’nin” bir kişinin değil halkın ortak eseri olduğunun söylenmesine dahi tahammül edilemedi. Günümüzde sıkça duyduğumuz “sağlam irade olmasaydı” mantığı o günlerden günümüze miras. Başarıların milletin başına kakılmasıyla her alanda hukuksuzluğu meşrulaştıran ve her türlü hata ve kusurun görülmesini perdeleyen sonsuz bir kredi sağlanıyor. Bu nedenle halkın hoşuna gidecek olan icraatlar, başka kimselere mâl edilmeden bir kişinin veya grubun işiymiş propagandası önem arz ediyor.
Halikarnas Balıkçısı’nın Başına Gelenler
1925 yılında neşredilen ve epey önemli yazarları barındıran sol tandanslı ‘Resimli Ay’ isimli mecmuada, Kurtuluş Mücadelesini köylüsünden memuruna, kadınından gencine tüm milletin verdiğini söyleyen bir yazı çıkmış ve bu isimsiz kahramanlar için "Meçhul Asker" anıtı yapılması için bir kampanya başlatılmıştı. Ama kısa süre sonra rejimin etkili gazetesi Akşam’da bu kampanyayı sert bir şekilde eleştiren bir yazı yayımlandı. Bu yazıda, “Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir. ‘Meçhul asker’ fikrini ortaya atıp, başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak, bir nankörlük olur.” deniyordu.
Yazıyı yazan Kılıç Ali (1) idi. İstiklal mahkemelerinde hâkim yapılan asker kökenli bu zat kimi hedefe aldıysa onun iflahı kesilmiş demekti. Hemen bu kampanyaya son verildi.
Ama daha sonra aynı mecmuada yazan meşhur Cevat Şakir’in bir öyküsü, “isyana davet ve hainlik” isnadıyla yazarın kendisi ve gazetenin yazı işleri sorumlusunun İstiklal mahkemelerinde yargılanmasına sebep oldu. Cevat Şakir, Bodrum’a kalebentlik cezası için gönderildi. Şakir, bu sürgün vesilesiyle tanıyıp beğendiği Bodrum’a sonrasında taşınmış ve "Halikarnas Balıkçısı" olarak nam salan meşhur bir edebiyatçı olmuştu.
Muhalifsiz Dönem
Türkiye Devleti’nin temellerinin atılmasından bir müddet sonra tüm muhaliflerin susturulması üzerine, dönemin meşhur yazarları ve şairlerinin ekseriyeti, tenkidi bırakıp kendilerini bu muhalifsiz otoriter döneme adapte ettiler. Kimi aydın, ilk zamanlarda cüretkârca eleştirdikleri Halk Partisi ve lider kadrosunu bu yeni dönemde mübalağalı övgülere boğdular.
Öyle bir ironi ki;
Cumhuriyet tarihi boyunca o günlere ait okullarda bizlere mutlak ve kesin doğrular olarak anlatılan bilgilerin önemli bir kısmı, şartların değişmesiyle görüşleri de değişen bu tip aydınların tespit ve yorumlarıdır.
Şevket Süreyya, Sabahattin Ali ve Refik Halit Karay gibi edebiyat dünyasından tanıdığımız isimler, eleştirel yaklaşımlarından dolayı hapislere atılan, sürgün edilenler arasındaydılar.
Bir müddet sonra yaşadıkları ıstıraplara dayanamayıp konjonktüre uygun hareket etme ihtiyacı hissettiler. Hapisten, sürgünden kurtulma, makamlar, mansıplar elde etme adına zamanın akışına uygun yazılar yazdılar; söylemlerde bulundular.
Ve bu sayede rejim tarafından itibarları(!) iade edilip makam sahibi oldular, hatta daha önce eleştirdikleri yöneticilerin sofralarında başköşelerde yer buldular.
“Tek Adam” Kitabı ve Yazarı Şevket Süreyya Aydemir
Komünizm faaliyetlerinin yanı sıra yeni rejime muhalifliğinden dolayı 1925 tarihinde İstiklal mahkemelerinde yargılanıp on yıllık hapis cezası alan Şevket Süreyya, hapiste iken direnmenin kendisine artık bir faydası olmadığını görmüştü.
1927 tarihinde Vedat Nedim Tör ile birlikte diğer komünist arkadaşlarını ve planlarını ifşa edip, onların içeri girmelerine sebep oldular. Böylece pişmanlıklarını ispatlamış oldular ve hapis hayatından kurtuldular. Bu sebeple sol ideolojide hep birer hain olarak tanımlanırlar.
Şevket Süreyya bu olaydan sonra tek parti rejiminin en etkili kalemlerinden biri oldu. Atatürk’ü Olimpos dağındaki tanrılara benzettiği “Her şey onunla başladı.” tarzı yazılar kaleme aldı. Atatürk’ten sonra derlediği üç ciltlik “Tek Adam” kitabı, bugün resmi tarihin başucu eserlerinden.
Şevket Süreyya İttihat döneminde Turancı, sonra Sosyalist, sonra da Kemalist olup en nihayet İnönü’nün yanında da kendine yer buldu. En az Çankaya kitabının yazarı Falih Rıfkı Atay gibi baş döndürücü geçişler yaşamıştı.
Kronik Muhalif Yazarın Sonunda Uslanması
Zira Falih Rıfkı Atay da önce İttihat Terakki’nin muktediri Cemal Paşa’nın ölçüsüz övücüsü olmuş, onun miadının dolması ve Eylül 1922’de Yunan’ın Anadolu’dan kovulması üzerine Mustafa Kemal’in yanında bitivermiş, onun vefatından sonra da yeni otoriter İnönü rejiminin hararetli savunucusu olmuştu.(2)
“Memleket Hikayeleri’nin” yazarı Refik Halit Karay bu sebeple yıllarca Suriye'de sürgünde yaşadı.
Bir zamanlar halka:
“Sakın aldanma, inanma, kanma!,
Yalan dolan makaraları yine sağılmaya başlanacak,
yine elimizdekiler kapılıp deve yapılacak;
toklar çekilip biraz da açlar yalanacak.
Bu işin künhü budur!
Polis zannedeceksin, harami çıkacak;
nimet diye gideceksin, tuzak çıkacak;
melek görünecek, şeytan çıkacak.
Gözünü açmazsan yine yumurtalar cılk çıkacak!
Hülasa artık her sakallıyı baban sanma, her lafa kulak asma, kabadayılığa yekûn tut, efeliğe kapılma.
Bu benim sana baş nasihatim: Gözünü aç, ayağını tetik at, yine aldanma, inanma, kanma!”
Diyen Refik Halid, yanlış gördüğüne “yanlış!” demenin karın doyurmadığını, üstüne üstlük insanı memleketinden ettiğini on altı yıllık sürgünden sonra anlayacaktı. Onca zamandan sonra nihayet aklını başına almıştı(!). Türk idarecilerine sürgünden gönderdiği mektuplarında artık onları methediyordu. Ve sonunda affedilip Türkiye’ye döndükten sonra “sakın ha!” diye milleti tembihleyen o yazar gitmiş yerine parti devletini ve tek adamlığı yere göğe sığdıramayan bir yazar gelmişti. Ne yapsın Karay, farklı sese memlekette yer de ekmek de yoktu. Dün onun bu dönüşümünü eleştiren muhafazakâr görünümlü bazı yazarlar, bugün yer kaptıkları yağlı köşelerinden Karay’a; “Üstad sen haklıymışsın” diyordur herhalde…
Evet, o günlerin şartlarında Şevket Süreyya, Falih Rıfkı ve Refik Halid gibilerini pek garipsememek gerekiyor. Zira böyle keskin dönüşler yapanların ilki onlar değil. Tarih boyunca benzer koşullar, hep tipik karakterler ortaya çıkarmış. Bu türün son örneğinin onlar olmadıklarını bugün bizler de tecrübe ettik işte…
Cumhurbaşkanına Hakaretten Zindana Giren Sabahattin Ali
Cumhuriyet döneminin realist şairi ve roman yazarı olan Sabahattin Ali, iktidarın sesine aykırı bir fısıltının dahi duyulmadığı 1930'lu yıllarda iddialara göre bir dost meclisinde devletin sahibi tek partinin üst kadrosunu ağırca eleştiri bulunan bir şiir okur. Almanya’da kaleme aldığı bu şiirden bazı mısralar şöyledir:
“Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali'nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince…”
Sözleri çok ağırdı. Ve o günler yerin ve duvarın kulaklara sahip olduğu dönemlerdi.
Meşhur yazar hemen ihbar edildi. Her ne kadar şiirde Cumhurbaşkanı’ndan bahsedilmediğini söylese de özgürlüğünden menedildi. Bir yıl kadar zindanda kaldıktan sonra cumhuriyet ilanının 10. yıl dönümü vesilesiyle, hükümet tarafından çıkartılan afla tahliye oldu.
Ama hapisten çıkma yetmiyordu Sabahattin Ali’ye. Maişetini çıkarabilmek, yaşamını düzen sokmak adına öğretmenliğe geri dönmek istedi. Milli eğitim Bakanı kendisinden ‘Ebedi Reis’ sevgisini ispatlaması gerektiğini söyleyince o da meşhur “Benim Aşkım" şiirini yazdı:
"Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran.
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”
-Vicdanının Sesini Dinleyen Sabahattin Ali-
Sabahattin Ali’nin kerhen yazdığı, abartılı sözlerinden açıkça belli olan bu şiiri, çocukluk yıllarında okullarda gönlümüzden söylerdik.
Sonrasında Sabahattin Ali, öğretmenliğe geri döndü ama bir zaman sonra daim övücüler gibi bu tiyatroya çok fazla devam edemedi. Sağduyulu ve hakperest yapısına bu durum çok ağır gelmekteydi.
Sabahattin Ali, Milli Şef zamanında Markopaşa isimli bir mizah gazetesi’nde başyazar olarak bir muhalif partisi olmayan Hükümete muhalefet eder. Bu gazetenin başlıca özellikleri:
“Siyasal iktidar sahiplerini gülünçleştirerek hicvetmek, Tek Parti baskısına karşı mücadele etmek, yolsuzlukları ortaya koymak, halkın vicdanını seslendirmek” olarak ilan eder.
Kamuoyuna tesir eden eleştirilerin sahibi olarak, siyasi tarihte değişmeyen bir gelenek haline gelen, önce yağlı-ballı tekliflerle karşı karşıya kalır, reddedince de tahkirle ve hapisle…
Çok etkili muhalefeti karşısında kendisine bizzat Cumhurbaşkanı İnönü tarafından milletvekilliği teklif edildiği halde vicdanının sesini dinleyip bu teklifi kabul etmez. Sonrasında hapishanelere girer çıkar ama bu sefer doğru bildikleri dışında bir şeyi karalamaz. Bunu da şu sözleriyle dile getirir:
“Sükûn ve rahatı seven mizacımı, karımı, çocuğumu göz önünde tutarak memurluğa devam mı etmeliydim, yoksa memlekette çok okunan ve sevilen, şöhreti sınırlar dışına çıkmaya başlayan bir muharririn sosyal vazifelerini düşünerek açıkça mücadeleye mi atılmalıydım? Bana bu sonuncu vazife daha mühim, daha lüzumlu ve daha kaçınılmaz göründü.”
Ve sonunda baskılara dayanamayıp yurt dışına kaçarken yakalanır, sınır karakolunda sorgudan geçirilirken şaibeli bir şekilde öldürülür. Sonrasında bir sabıkalı tarafından yapılmış adi bir cinayet gibi gösterilse de katil kısa bir zaman sonra serbest bırakılır.
Dine mesafeli duran bir aydının eşinden, çocuklarından edileceğini bile bile haksızlığa karşı çıkması, hayatın buradan ibaret olmadığını sürekli dillendiren aydınlar için mazeret bırakmayan bir davranıştır.
Farklı ideolojilerden kaynaklı bir ön yargıyla, Namık Kemal, Bediüzzaman, Necip Fazıl ve Sabahattin Ali gibi zatların haksızlıklar karşısındaki sağlam duruşlarından habersiz olanlar için, bugün yaşadıklarımız, onları tanıyabilmek için iyi bir fırsat. Çünkü günümüzde şahsi menfaatler uğruna bir ömürlük ilkelerinden ve dolayısıyla itibarlarından vazgeçmiş olanların yanında onların mücadelelerinin kıymeti daha iyi anlaşılmış olur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk döneminden beri her muhalif sese düşmanlık ve hainlik yakıştırmaları sık sık dozajı artırılmış bir şekilde hiç eksik olmadı. Ama her birinden sonra daha iyiye doğru yol aldık. Hiçbir olumsuzluk bir ömürlük sürmedi.
Bugün hukuksuz uygulamaların kötü bir taklidi olan yaşadıklarımızın da çok uzun sürmeyeceği aşikâr. Öncelikle Dünya şartları ve dinamikleri çok gelişti.
Önemli bedeller ödenerek elde edilmiş olan demokratik sistemin bugün büyük bir sarsıntı ve acılar yaşamasını, başta yargı bağımsızlığı ve insan hakları olmak üzere demokratik sistemin; laik kesimlerden, dindarlara kadar geniş yelpazedeki kitleler tarafından kıymetinin daha bir anlaşılacağı hayır dolu bir geleceğe vesile olacak gibi.
Eyüp Ensar Uğur
(1) Atatürk’ün bir dönem genel sekreterliği vazifesinde bulunan Hikmet Bayur’a göre Kılıç Ali “çok çirkin suistimal dosyaları bulunan, karanlık ilişki ve irtibatları bulunan bir şahıstır. (Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, syf;263)
(2) “Lenin ve Atatürk öldüyse, Stalin ve İsmet İnönü başımızdadır”. (Falih Rıfkı Atay – Ulus gazetesi)
[Eyüp Ensar Uğur] 4.4.2018 [Samanyolu Haber]
Çağlayan'da bu ay... [Abdullah Aymaz]
Nisan sayısındaki Çağlayan Dergisinin kapağında bir sırlı müjde:
Yaradan’a o sebepler sadece bir perde,
Bir Kudret-i Kâhire tecellisi her yerde;
O, “Ol” deyince oluveriyor olacaklar,
Asıl harikalar harikası az ileride!...
Başyazı yine “Kendiyle Yüzleşmede “PEYGAMBER UFKU. Bu üçüncü bölümde Allah’ın Halil’i Hz. İbrahim Aleyhisselam ile torunları Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’ların ufkundan söz ediyor ve bunun sonuna “Cenab-ı Âdil-i Mutlak, çağın mağdur ve mazlumlarını da aktif sabır helezonuyla bu ufka ulaştırsın. Âmin” duasıyla bağlıyor.
Numan Erciyes, Postacı Molekül NİTRİK OKSİT başlıklı yazısıyla, nitrik oksitin normalde zehirli bir gaz olmasına rağmen bir postacı gibi sinir, dolaşım, savunma, solunum ve üreme sistemlerinin normal çalışmasında mühim vazifeler eda ettiğini anlatıyor.
Prof. Şerif Ali Tekelan “TELEFON VE İNTERNET KULLANIMI” başlıklı yazısında, kullanımda, arama zamanına dikkatle, vakit israfına girmeme hususunda, görüşülen insanların zamanlarını çalmama meselesi de, kabalık ve saygısızlığa düşmeme konusunda önemli uyarılarda bulunuyor.
“Böcekler Âleminden TEFEKKÜR VESİLELERİ” başlıklı yazısında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, yorulma bilmeyen gayretleriyle önümüze çok güzel ibret vesileleri ve vesikaları sergiliyor. Edebiyattaki tezat sanatının güzelliklerine benzer şekilde canlılar âlemindeki enteresan tezadî güzellikleri bir ibret vesilesi olarak takdim ediyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ile dergiye “Binlerce Yıla Yeten Ümit” münâcâtı ve “Gir Mağmum Dünyama” naatı ile kendi ziyasını ve boyasını çalmıştır.
“Mevlâna Hâlid Bağdadî’nin Bazı Keşifleri” başlıklı yazı ile, Üstad Bediüzzaman’dan yüz sene önce gelen müceddit Hâlid Bağdadî Hazretlerinin tanıtımı yapılıp, kendisinden sonra gelecek zât ile ilgili ilginç keşfiyatı halifelerinden İsmet Efendinin divanından aktarılarak günümüze taşınmıştır. Büyük velilerin kerametlerinin de bir isbatı mahiyetindeki bu divan ve yazı, kaderin varlığının da bir delilidir.
Fatih Bera Aslan’ın “Karıncalar Yollarını Nasıl Buluyorlar?” başlıklı araştırma yazısı, Kur’an’da sözü edilen karıncalar hakkında bazı enteresan sırları ortaya koyuyor: Birincisi, insan gözünde BİR MERCEK var. Çöl karıncalarında ise BİN MERCEK var. Ayrıca karıncalar yuvalarından çıkarak bir yere giderken adımlarını saymaktadırlar.
Muhammed Fethullah Gülen bu sayıda da “Kalbin Zümrüt Tepeleri” ne ek olarak yazdığı “Âbid, Zâhid, Âşık” başlıklı yazılarına bir üçüncüsünü de ilave etmiştir. Bazı cümleleri aktaracak olursak: “Âbidin değişik seviyelerdeki ibadeti zühd ile taçlandırıldığında aşk-ı Rabbânî istikametinde bir adım atılmış olur. (…) Her zâhid tam âşık değildir ama o, düz âbide göre aşk ufkuna daha yakın kabul edilir. (…) İşte aşkın âşığı olan bu duru gönüller, ‘Ev ednâ’ mertebesinin hülyalarıyla oturur kalkar ve zilliyet planında, Hz. Rehber-i Ekmel’in aşk ve iştiyakı gölgesinde ‘Hû’ ile sabahlar, ‘Hû’ ile akşamlarlar. İçten içe yanar dururlar ama ağyara da dert yanmazlar; yanmaz ve şu mülahazayla meşbu yaşarlar:
“Aşıkam dersin belâ-i aşktan âh eyleme,
Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme.” (Fuzulî)
Nuh Yılmaz, “İlk Element Hidrojen” yazısında 118 elemanlı periyadik tablonun 1 numarası ve en hafif olan hidrojen elementin hidrojenin vicdanlı ellerde insanlara faydalarını, zâlimlerin ellerinde insanlığa belâ oluşunu anlatmaktadır. Yazıda, hidrojenin sudaki rolü, güneş ve diğer yıldızlardaki fonksiyonu ve hidrojenin pek çok işte oynadığı rolleri de izah ediliyor.
“İfk Hâdisesini Yeniden Okumak” başlıklı yazısında Selim Koç, Hz. Yusuf Aleyhisselama atılan iftirayı ve Hz. Âişe validemiz için söylenenleri ele alarak günümüze atıflarda bulunmaktadır. Nasıl o iki masum bütün sinsiliklere, yakıştırmalara karşı Cenab-ı Hakka sonsuz itimadla dimdik durmuşlar, korkmamışlar, telaşa kapılmamışlarsa, günümüz mağdur ve mazlumlarının bunlardan ders çıkarması ve müteselli olması gerekir. Nur Suresinde İfk hadisesi için “Siz o iftirayı kendi hakkınızda şer sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır.” (24/11) buyuruluyor.
Yunus Emirhanlı, bizlere İmam Cafer es-Sâdık’ın (r.a.) bilmediğimiz yönleri üzerinde malumatlar verdiği bu sayıdaki yazısında o mübarek Hazretimizi güzelce tanıtıyor.
Selim Gül, “Uzlaşma Ahlakı” başlıklı yazısında uyum ve uzlaşmanın önemini başta Sahabe Efendilerimizden misaller getirerek anlatıyor. Ayrıca münazara üslubumuzun da nasıl olması gerektiğini anlatıyor.
Yusuf Turan’ın “Yeter ki Tebessüm Et” şiiri yine bu sayıda da dergimize ayrı renk katıyor.
Çağlayan Dergisi bu sayısında da güzelliklerle çağlayıp durmakta… Başkalarına da anlatarak onun mübarek dairesini genişletmek için himmet ve gayretlerde bulunalım.
Yaradan’a o sebepler sadece bir perde,
Bir Kudret-i Kâhire tecellisi her yerde;
O, “Ol” deyince oluveriyor olacaklar,
Asıl harikalar harikası az ileride!...
Başyazı yine “Kendiyle Yüzleşmede “PEYGAMBER UFKU. Bu üçüncü bölümde Allah’ın Halil’i Hz. İbrahim Aleyhisselam ile torunları Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’ların ufkundan söz ediyor ve bunun sonuna “Cenab-ı Âdil-i Mutlak, çağın mağdur ve mazlumlarını da aktif sabır helezonuyla bu ufka ulaştırsın. Âmin” duasıyla bağlıyor.
Numan Erciyes, Postacı Molekül NİTRİK OKSİT başlıklı yazısıyla, nitrik oksitin normalde zehirli bir gaz olmasına rağmen bir postacı gibi sinir, dolaşım, savunma, solunum ve üreme sistemlerinin normal çalışmasında mühim vazifeler eda ettiğini anlatıyor.
Prof. Şerif Ali Tekelan “TELEFON VE İNTERNET KULLANIMI” başlıklı yazısında, kullanımda, arama zamanına dikkatle, vakit israfına girmeme hususunda, görüşülen insanların zamanlarını çalmama meselesi de, kabalık ve saygısızlığa düşmeme konusunda önemli uyarılarda bulunuyor.
“Böcekler Âleminden TEFEKKÜR VESİLELERİ” başlıklı yazısında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, yorulma bilmeyen gayretleriyle önümüze çok güzel ibret vesileleri ve vesikaları sergiliyor. Edebiyattaki tezat sanatının güzelliklerine benzer şekilde canlılar âlemindeki enteresan tezadî güzellikleri bir ibret vesilesi olarak takdim ediyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ile dergiye “Binlerce Yıla Yeten Ümit” münâcâtı ve “Gir Mağmum Dünyama” naatı ile kendi ziyasını ve boyasını çalmıştır.
“Mevlâna Hâlid Bağdadî’nin Bazı Keşifleri” başlıklı yazı ile, Üstad Bediüzzaman’dan yüz sene önce gelen müceddit Hâlid Bağdadî Hazretlerinin tanıtımı yapılıp, kendisinden sonra gelecek zât ile ilgili ilginç keşfiyatı halifelerinden İsmet Efendinin divanından aktarılarak günümüze taşınmıştır. Büyük velilerin kerametlerinin de bir isbatı mahiyetindeki bu divan ve yazı, kaderin varlığının da bir delilidir.
Fatih Bera Aslan’ın “Karıncalar Yollarını Nasıl Buluyorlar?” başlıklı araştırma yazısı, Kur’an’da sözü edilen karıncalar hakkında bazı enteresan sırları ortaya koyuyor: Birincisi, insan gözünde BİR MERCEK var. Çöl karıncalarında ise BİN MERCEK var. Ayrıca karıncalar yuvalarından çıkarak bir yere giderken adımlarını saymaktadırlar.
Muhammed Fethullah Gülen bu sayıda da “Kalbin Zümrüt Tepeleri” ne ek olarak yazdığı “Âbid, Zâhid, Âşık” başlıklı yazılarına bir üçüncüsünü de ilave etmiştir. Bazı cümleleri aktaracak olursak: “Âbidin değişik seviyelerdeki ibadeti zühd ile taçlandırıldığında aşk-ı Rabbânî istikametinde bir adım atılmış olur. (…) Her zâhid tam âşık değildir ama o, düz âbide göre aşk ufkuna daha yakın kabul edilir. (…) İşte aşkın âşığı olan bu duru gönüller, ‘Ev ednâ’ mertebesinin hülyalarıyla oturur kalkar ve zilliyet planında, Hz. Rehber-i Ekmel’in aşk ve iştiyakı gölgesinde ‘Hû’ ile sabahlar, ‘Hû’ ile akşamlarlar. İçten içe yanar dururlar ama ağyara da dert yanmazlar; yanmaz ve şu mülahazayla meşbu yaşarlar:
“Aşıkam dersin belâ-i aşktan âh eyleme,
Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme.” (Fuzulî)
Nuh Yılmaz, “İlk Element Hidrojen” yazısında 118 elemanlı periyadik tablonun 1 numarası ve en hafif olan hidrojen elementin hidrojenin vicdanlı ellerde insanlara faydalarını, zâlimlerin ellerinde insanlığa belâ oluşunu anlatmaktadır. Yazıda, hidrojenin sudaki rolü, güneş ve diğer yıldızlardaki fonksiyonu ve hidrojenin pek çok işte oynadığı rolleri de izah ediliyor.
“İfk Hâdisesini Yeniden Okumak” başlıklı yazısında Selim Koç, Hz. Yusuf Aleyhisselama atılan iftirayı ve Hz. Âişe validemiz için söylenenleri ele alarak günümüze atıflarda bulunmaktadır. Nasıl o iki masum bütün sinsiliklere, yakıştırmalara karşı Cenab-ı Hakka sonsuz itimadla dimdik durmuşlar, korkmamışlar, telaşa kapılmamışlarsa, günümüz mağdur ve mazlumlarının bunlardan ders çıkarması ve müteselli olması gerekir. Nur Suresinde İfk hadisesi için “Siz o iftirayı kendi hakkınızda şer sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır.” (24/11) buyuruluyor.
Yunus Emirhanlı, bizlere İmam Cafer es-Sâdık’ın (r.a.) bilmediğimiz yönleri üzerinde malumatlar verdiği bu sayıdaki yazısında o mübarek Hazretimizi güzelce tanıtıyor.
Selim Gül, “Uzlaşma Ahlakı” başlıklı yazısında uyum ve uzlaşmanın önemini başta Sahabe Efendilerimizden misaller getirerek anlatıyor. Ayrıca münazara üslubumuzun da nasıl olması gerektiğini anlatıyor.
Yusuf Turan’ın “Yeter ki Tebessüm Et” şiiri yine bu sayıda da dergimize ayrı renk katıyor.
Çağlayan Dergisi bu sayısında da güzelliklerle çağlayıp durmakta… Başkalarına da anlatarak onun mübarek dairesini genişletmek için himmet ve gayretlerde bulunalım.
[Abdullah Aymaz] 4.4.2018 [Samanyolu Haber]
OHAL’de savunma hakkı böyle bitirildi: 570 avukat tutuklandı, bin 480 avukata soruşturma açıldı
OHAL boyunca tam 570 avukatın tutukladığı, bin 480 avukat hakkında da soruşturma açıldığını ortaya çıktı. CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl, 5 Nisan Avukatlar Günü dolayısıyla avukatların yaşadığı hak ihlallerinin yer aldığı bir rapor hazırladı.
AKP’nin mesleklere dönük saldırılarını arttırdığının ve mesleklerin kendi sorunlarına ek olarak yeni sorunlar ve saldırılar ile çalışanları karşı karşıya bıraktığının belirtildiği raporda, avukatların mesleki sorunlarına ek olarak, özellikle OHAL’le artan saldırılara yer verildi.
Raporda, OHAL boyunca 570 avukatın tutukladığı, bin 480 avukat hakkında da soruşturma açıldığı belirtiliyor.
“Şu anda Türkiye’de 38 bin 556 erkek, 38 bin 143 kadın, toplam 76 bin 699 hukuk fakültesi öğrencisi var. Yeni kayıt olan 16 bin 64 öğrenci de bu sayıya eklendiğinde hukuk fakültesinde eğitim alan öğrenci sayısının her geçen gün arttığı görülüyor” denilen raporda şu verilere de yer verildi:
Öğrenci sayıları artarken eğitim veren, yetişmiş, nitelikli öğretim üyesi sayısı azalıyor. Hukuk fakültelerindeki 80 bini aşkın öğrenciye karşılık 2 bin 509 öğretim elemanı mevcut.
Türkiye’de baroya kayıtlı 42 bin 476’sı kadın, 57 bin 985’i erkek olmak üzere toplam 100 bin 461 avukat mevcut. Son 5 yılda avukat sayısı yüzde 35 artmış halde.
Stajyer avukat sayısı da 23 bin civarında.
[TR724] 4.4.2018
AKP’nin mesleklere dönük saldırılarını arttırdığının ve mesleklerin kendi sorunlarına ek olarak yeni sorunlar ve saldırılar ile çalışanları karşı karşıya bıraktığının belirtildiği raporda, avukatların mesleki sorunlarına ek olarak, özellikle OHAL’le artan saldırılara yer verildi.
Raporda, OHAL boyunca 570 avukatın tutukladığı, bin 480 avukat hakkında da soruşturma açıldığı belirtiliyor.
“Şu anda Türkiye’de 38 bin 556 erkek, 38 bin 143 kadın, toplam 76 bin 699 hukuk fakültesi öğrencisi var. Yeni kayıt olan 16 bin 64 öğrenci de bu sayıya eklendiğinde hukuk fakültesinde eğitim alan öğrenci sayısının her geçen gün arttığı görülüyor” denilen raporda şu verilere de yer verildi:
Öğrenci sayıları artarken eğitim veren, yetişmiş, nitelikli öğretim üyesi sayısı azalıyor. Hukuk fakültelerindeki 80 bini aşkın öğrenciye karşılık 2 bin 509 öğretim elemanı mevcut.
Türkiye’de baroya kayıtlı 42 bin 476’sı kadın, 57 bin 985’i erkek olmak üzere toplam 100 bin 461 avukat mevcut. Son 5 yılda avukat sayısı yüzde 35 artmış halde.
Stajyer avukat sayısı da 23 bin civarında.
[TR724] 4.4.2018
Fransız vekilden Türk Büyükelçiye: Gülen, Fransa’da terörist kabul edilmiyor [Onur Türkmen]
Fransız Milletvekili Jacques Maire, Türkiye Cumhuriyeti Paris Büyükelçisi İsmail Hakkı Musa’nın Hizmet hareketine yakın derneklerin faaliyetlerini iptal ettirme girişimini sert şekilde eleştirdi.
Fransız Millet Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını cevaplayan Musa ile iktidar partisi En Marche Milletvekili Jacques Maire arasında ilginç bir diyalog yaşandı. Fransız vekil, Türk diplomatların bir milletvekili arkadaşını Hizmet hareketi sempatizanı bir kişinin Meclis’te yapacağı konuşmayı iptal ettirmek için aradığını söyledi. Fethullah Gülen’in Fransa’da terör örgütleri listesinde yer almadığını belirten Maire, bu tür girişimlerin hukuk devletine aykırı olduğunu ve Türkiye’ye zarar verdiğini söyledi.
Musa’nın geçen hafta Türk kökenli bir Fransız derneğin Meclis’te düzenlediği bir konferansı iptal ettirmeye çalıştığı ancak talebinin reddedildiği öğrenildi.
İşte Meclis’teki Maire ile Musa arasında yaşanan ilginç diyalogun tam çevirisi:
LREM Milletvekili Jacques Maire: Geçen hafta bir milletvekili arkadaşımızı aradınız. Gençlerin iş hayatına kazandırılması konusunda uzmanlığına başvurduğumuz bir Fransız vatandaşı hakkında. Diplomatlarınız bu şahsın Gülenistlere yakın olduğunu ve daveti geri çekmemiz gerektiğini söyledi. Bence bu önemli bir sorun. Bugün, Gülen’in ismi Fransa’da terör örgütleri listesinde yer almıyor. Siz iki yıl önceki darbe girişiminin ülkede yol açtığı travmadan bahsettiniz. Sizi anlıyorum. Ancak Fransa da bir hukuk devleti. Bir şahsın Türk kökenlere sahip olması ve Sayın Erdoğan’ın politikalarıyla ilgili belli görüşlere sahip olması onu şüpheli haline getirmez. Bilin ki, bu tür davranışların çok yıkıcı etkileri oluyor. Böyle durumlarda, size karşı menfi bir görüşü olmayan vekilleri bile Türkiye konusunda radikalleştiriyorsunuz.
Türkiye Paris Büyükelçisi İsmail Hakkı Musa: Evet sizinle irtibata geçtik bizi endişelendiren bir konuda. Biz ne istemiştik? Bu konuda çok şeffafım. Biz söz konusu milletvekiline ne söyledik? Siz kararlarınızda özgürsünüz. Kiminle yan yana geleceğinizi seçme hakkınızı tanıyoruz. İstediğinizi davet edebilirsiniz. Ben bu şahsı bizzat tanımıyorum. Ancak bu şahsın üyesi olduğu Fransız derneğinin kati surette bir terör örgütü ile ilişkili olduğunu biliyorum. Bu organizasyon Türkiye’de bir darbe teşebbüsü gerçekleştirmiştir.
Milletvekili Jacques Maire: Ben burada bir dernekten bahsetmiyorum konuşmacı olarak çağırdığımız bir bağımsız bir şahıstan bahsediyorum.
Büyükelçi Musa: Evet, bu şahısta aynı şekilde. Terör örgütüne bağlı derneğin üyesi olduğunu biliyoruz. Eğer yanıldığımızı düşünüyorsanız bunu belirtebilirsiniz. Buna hakkınız var. Zaten uyarmak için irtibata geçtiğimizde yanıldığımızı söylemiştiniz. Ancak benim bilgilerim hala bu şahsın bu yapıyla bağlantılı olduğu yönünde. Bunu dile getirmemize neden kötü gözle bakılıyor sayın milletvekili? Ben yasadışı bir şey yapmıyorum.
Milletvekili Jacques Maire: Sayın Büyükelçi, biz bir Fransız vatandaşından bahsediyoruz. Hiçbir derneğe üyeliği bulunmuyor ve Fransız Milli Meclisi’nde konuşma yapıyor. Tamamen mesleğiyle ilgili bir konuda uzman sıfatıyla. Hiçbir şekilde Türk kökeniyle veya herhangi bir siyasi faaliyetle ilgili bir konuşma değil. Biz Fransız kanunları çerçevesinde hareket ediyoruz. Mesela Fransız Büyükelçilikleri bulundukları ülkede o ülkenin milletvekillerini arayarak “Bu kişi Fransız vatandaşı ve ülkemizde hükümetimize muhalif” diye bir uyarıda bulunmaz. Bu bizim hukuk devleti anlayışımızda yeri olmayan bir uygulama.
Büyükelçi Musa: Ben Fransız büyükelçilerinin bulundukları ülkelerde yaptıkları müdahalelerle ilgili bir rapor hazırlamadım. Ancak, size bu söylediğinizin aksini ispat edecek örnekler bulabilirim. Ancak, detaya girmeyeceğim. Elbette ki Fransız hukuku içinde hareket ediyoruz. Ancak, bizim bu uyarımız tamamen meşruydu. Biz bir girişimde bulunduk ve sizin bu uyarımızı reddetme özgürlüğünüz var. Zaten reddettiniz. Ancak, bu şahsın Millet Meclisi bünyesinde bir milletvekilinin hamiliğinde konuşma yapması dikkatimizi çekti. Bize bu konferansla ilgili kendi vatandaşlarımızdan tarafımıza ulaşan şikayetlerin sayısını görseydiniz şaşırırdınız. Bize “ülkemizi ateşe atmak isteyen bu insanların böyle organizasyonlar yapmasına nasıl müsaade edersiniz?” diye soruyorlar. Gördüğünüz gibi, olayların her zaman iki yüzü var. Bizim neden böyle bir girişimde anlamanız için bunu söylüyorum. Elbette ki, siz egemenlik hakkınızı kullanarak talebimizi reddettiniz. Sizi bu konuda eleştirmiyorum.
[Onur Türkmen] 4.4.2018 [TR724]
Fransız Millet Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını cevaplayan Musa ile iktidar partisi En Marche Milletvekili Jacques Maire arasında ilginç bir diyalog yaşandı. Fransız vekil, Türk diplomatların bir milletvekili arkadaşını Hizmet hareketi sempatizanı bir kişinin Meclis’te yapacağı konuşmayı iptal ettirmek için aradığını söyledi. Fethullah Gülen’in Fransa’da terör örgütleri listesinde yer almadığını belirten Maire, bu tür girişimlerin hukuk devletine aykırı olduğunu ve Türkiye’ye zarar verdiğini söyledi.
Musa’nın geçen hafta Türk kökenli bir Fransız derneğin Meclis’te düzenlediği bir konferansı iptal ettirmeye çalıştığı ancak talebinin reddedildiği öğrenildi.
İşte Meclis’teki Maire ile Musa arasında yaşanan ilginç diyalogun tam çevirisi:
LREM Milletvekili Jacques Maire: Geçen hafta bir milletvekili arkadaşımızı aradınız. Gençlerin iş hayatına kazandırılması konusunda uzmanlığına başvurduğumuz bir Fransız vatandaşı hakkında. Diplomatlarınız bu şahsın Gülenistlere yakın olduğunu ve daveti geri çekmemiz gerektiğini söyledi. Bence bu önemli bir sorun. Bugün, Gülen’in ismi Fransa’da terör örgütleri listesinde yer almıyor. Siz iki yıl önceki darbe girişiminin ülkede yol açtığı travmadan bahsettiniz. Sizi anlıyorum. Ancak Fransa da bir hukuk devleti. Bir şahsın Türk kökenlere sahip olması ve Sayın Erdoğan’ın politikalarıyla ilgili belli görüşlere sahip olması onu şüpheli haline getirmez. Bilin ki, bu tür davranışların çok yıkıcı etkileri oluyor. Böyle durumlarda, size karşı menfi bir görüşü olmayan vekilleri bile Türkiye konusunda radikalleştiriyorsunuz.
Türkiye Paris Büyükelçisi İsmail Hakkı Musa: Evet sizinle irtibata geçtik bizi endişelendiren bir konuda. Biz ne istemiştik? Bu konuda çok şeffafım. Biz söz konusu milletvekiline ne söyledik? Siz kararlarınızda özgürsünüz. Kiminle yan yana geleceğinizi seçme hakkınızı tanıyoruz. İstediğinizi davet edebilirsiniz. Ben bu şahsı bizzat tanımıyorum. Ancak bu şahsın üyesi olduğu Fransız derneğinin kati surette bir terör örgütü ile ilişkili olduğunu biliyorum. Bu organizasyon Türkiye’de bir darbe teşebbüsü gerçekleştirmiştir.
Milletvekili Jacques Maire: Ben burada bir dernekten bahsetmiyorum konuşmacı olarak çağırdığımız bir bağımsız bir şahıstan bahsediyorum.
Büyükelçi Musa: Evet, bu şahısta aynı şekilde. Terör örgütüne bağlı derneğin üyesi olduğunu biliyoruz. Eğer yanıldığımızı düşünüyorsanız bunu belirtebilirsiniz. Buna hakkınız var. Zaten uyarmak için irtibata geçtiğimizde yanıldığımızı söylemiştiniz. Ancak benim bilgilerim hala bu şahsın bu yapıyla bağlantılı olduğu yönünde. Bunu dile getirmemize neden kötü gözle bakılıyor sayın milletvekili? Ben yasadışı bir şey yapmıyorum.
Milletvekili Jacques Maire: Sayın Büyükelçi, biz bir Fransız vatandaşından bahsediyoruz. Hiçbir derneğe üyeliği bulunmuyor ve Fransız Milli Meclisi’nde konuşma yapıyor. Tamamen mesleğiyle ilgili bir konuda uzman sıfatıyla. Hiçbir şekilde Türk kökeniyle veya herhangi bir siyasi faaliyetle ilgili bir konuşma değil. Biz Fransız kanunları çerçevesinde hareket ediyoruz. Mesela Fransız Büyükelçilikleri bulundukları ülkede o ülkenin milletvekillerini arayarak “Bu kişi Fransız vatandaşı ve ülkemizde hükümetimize muhalif” diye bir uyarıda bulunmaz. Bu bizim hukuk devleti anlayışımızda yeri olmayan bir uygulama.
Büyükelçi Musa: Ben Fransız büyükelçilerinin bulundukları ülkelerde yaptıkları müdahalelerle ilgili bir rapor hazırlamadım. Ancak, size bu söylediğinizin aksini ispat edecek örnekler bulabilirim. Ancak, detaya girmeyeceğim. Elbette ki Fransız hukuku içinde hareket ediyoruz. Ancak, bizim bu uyarımız tamamen meşruydu. Biz bir girişimde bulunduk ve sizin bu uyarımızı reddetme özgürlüğünüz var. Zaten reddettiniz. Ancak, bu şahsın Millet Meclisi bünyesinde bir milletvekilinin hamiliğinde konuşma yapması dikkatimizi çekti. Bize bu konferansla ilgili kendi vatandaşlarımızdan tarafımıza ulaşan şikayetlerin sayısını görseydiniz şaşırırdınız. Bize “ülkemizi ateşe atmak isteyen bu insanların böyle organizasyonlar yapmasına nasıl müsaade edersiniz?” diye soruyorlar. Gördüğünüz gibi, olayların her zaman iki yüzü var. Bizim neden böyle bir girişimde anlamanız için bunu söylüyorum. Elbette ki, siz egemenlik hakkınızı kullanarak talebimizi reddettiniz. Sizi bu konuda eleştirmiyorum.
[Onur Türkmen] 4.4.2018 [TR724]
Bir yaşında bebeği olan 4 aylık hamile anneyi gözaltına aldılar
15 Temmuz sonrası OHAL’de hamile kadınlar ile yeni doğum yapmış annelere yönelik hukuksuz uygulamalar devam ediyor. Niğde’de yaşayan Eda Kaplan bugün gözaltına alındı. Bir yaşındaki Elif Nisa isimli bebeği olan Kaplan, 4 aylık da hamile.
Yakın zamanda midesinden ameliyatta olan Kaplan, Niğde’de gözaltına alındıktan sonra kilometrelerce uzaklıktaki Sinop’a götürülecek. Gerekçe ise görüntülü sistemin çalışmaması ve nöbetçi savcının Sinop’a getirilmesini istemesi gösterildi. Gözaltında olduğu için Kaplan’ın bir yaşındaki bebeğine anneannesi bakıyor. Sürekli ağlayan minik Elif Nisa ise annesini istiyor.
Türkiye’de mevcut durumda 700 bebek cezaevlerinde anneleri ile birlikte kalmak zorunda bırakılırken yüzlerce hamile kadın tutuklu durumda.
YASALAR VE AİHM İÇTİHATLARI DİKKATE ALINMIYOR
15 Temmuz sonrası hukuksuz operasyonlar kapsamında doğum yapmış anneler tutuklanırken cezaevlerindeki hamile kadınlar da serbest bırakılmıyor. Yasalar ve AİHM içtihatları ise hakim ve savcıların keyfi kararlarının tersini söylüyor.
Herhangi bir sağlık sorunu olmasa bile 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezası, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş kadınlar hakkında geri bırakılır.” ifadesi kullanılıyor. Yine aynı Kanunun 16. maddesine göre, “yukarıdaki hüküm “tutuklular”hakkında da uygulanır.” deniyor.
Uzmanlar 5275 sayılı Kanun’un, 16/4 ve 116. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, hamile kadınların ve bebeği altı ayı geçmemiş olanların tutuklanması, iç hukuka göre mümkün olmadığını vurguluyor.
İç hukuktaki bağlayıcı kararlar kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) karar ve içtihatları da hamile kadın ve bebeği olan şüpheli ya da tutuklu anneleri koruma altına alıyor. AİHM kararları, ‘’Tutuklama sadece iç hukuka uygun olmakla kalmamalı, aynı zamanda keyfi de olmamalıdır. Kanunları kötü niyetli uygulama açık keyfiliktir.’’ diyor.
Hukukçular: Tutuklu avukatları tahliye talebinde bulunsun
Hukukçular şu noktaya dikkat çekiyor: “Yukarıdaki iki hüküm ışığında bu türden durumda olanların suç işledikleri iddia ediliyorsa, gözaltına alınmadan ifade çağrılmaları Anayasa m. 13’ün de gereğidir. Bu nedenle hamile olan ya da 6 aydan küçük bebeği olup da tutuklananlar veya avukatları, 5275 sayılı Kanunun 16/4 ve 116. Maddelerini gerekçe gösterip tahliye talebinde bulunmalıdır.’’
[TR724] 4.4.2018
Yakın zamanda midesinden ameliyatta olan Kaplan, Niğde’de gözaltına alındıktan sonra kilometrelerce uzaklıktaki Sinop’a götürülecek. Gerekçe ise görüntülü sistemin çalışmaması ve nöbetçi savcının Sinop’a getirilmesini istemesi gösterildi. Gözaltında olduğu için Kaplan’ın bir yaşındaki bebeğine anneannesi bakıyor. Sürekli ağlayan minik Elif Nisa ise annesini istiyor.
Türkiye’de mevcut durumda 700 bebek cezaevlerinde anneleri ile birlikte kalmak zorunda bırakılırken yüzlerce hamile kadın tutuklu durumda.
YASALAR VE AİHM İÇTİHATLARI DİKKATE ALINMIYOR
15 Temmuz sonrası hukuksuz operasyonlar kapsamında doğum yapmış anneler tutuklanırken cezaevlerindeki hamile kadınlar da serbest bırakılmıyor. Yasalar ve AİHM içtihatları ise hakim ve savcıların keyfi kararlarının tersini söylüyor.
Herhangi bir sağlık sorunu olmasa bile 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezası, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş kadınlar hakkında geri bırakılır.” ifadesi kullanılıyor. Yine aynı Kanunun 16. maddesine göre, “yukarıdaki hüküm “tutuklular”hakkında da uygulanır.” deniyor.
Uzmanlar 5275 sayılı Kanun’un, 16/4 ve 116. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, hamile kadınların ve bebeği altı ayı geçmemiş olanların tutuklanması, iç hukuka göre mümkün olmadığını vurguluyor.
İç hukuktaki bağlayıcı kararlar kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) karar ve içtihatları da hamile kadın ve bebeği olan şüpheli ya da tutuklu anneleri koruma altına alıyor. AİHM kararları, ‘’Tutuklama sadece iç hukuka uygun olmakla kalmamalı, aynı zamanda keyfi de olmamalıdır. Kanunları kötü niyetli uygulama açık keyfiliktir.’’ diyor.
Hukukçular: Tutuklu avukatları tahliye talebinde bulunsun
Hukukçular şu noktaya dikkat çekiyor: “Yukarıdaki iki hüküm ışığında bu türden durumda olanların suç işledikleri iddia ediliyorsa, gözaltına alınmadan ifade çağrılmaları Anayasa m. 13’ün de gereğidir. Bu nedenle hamile olan ya da 6 aydan küçük bebeği olup da tutuklananlar veya avukatları, 5275 sayılı Kanunun 16/4 ve 116. Maddelerini gerekçe gösterip tahliye talebinde bulunmalıdır.’’
[TR724] 4.4.2018
İşkenceci Baro! [Bülent Korucu]
İşkence ve baro kelimelerinin yan yana çok sakil durduğunun ben de farkındayım. Ama meramımı anlatınca hak vereceğinize inanıyorum. Ne yazık ki herhangi bir barodan da değil Türkiye Barolar Birliğinden söz ediyorum. Başkan Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun sabıkası bu nitelemeyi haklı çıkaracak örneklerle dolu. Doç. Dr. Kerem Altıparmak’ın istifası ve bazı yerel baroların tepkisi dışında bir kımıldanma göremiyoruz. O halde Başkan’ın günahlarını kuruma yüklemenin sakıncası yok.
SİYASİ KARİYER PLANI
Feyzioğlu, kendince siyasi kariyer planı olan biri. CHP veya Doğu Perinçek’in partisinden Cumhurbaşkanı adayı olmayı hayal ediyor. İkisi de kolay görünmüyor. Olsun, 1150 odalı Saray’da başkan yardımcılığından birine de fit olur. Şahsi tercihidir der geçeriz ama şu anda oturduğu koltuğun ya hakkını vermesi ya da boşaltması gerekir. Kabzımallar Odası Başkanı olsa sadece meslektaşlarını ilgilendirir. Barolar Birliği Başkanlığı demokrasilerde neredeyse Yargıtay, Danıştay başkanlarına denktir. Zaten onun için Erdoğan’dan fırça yediği son toplantıya kadar başkanlarla aynı kürsüyü paylaşabiliyordu. Çocuğunuzu o şekilde toplum içinde azarlasanız, barışana kadar kırk kere özür dilersiniz. Feyzioğlu bulunduğu makamın onurunu bu kadarcık olsun korumadı. Sanki azarlandıkça sadakati ve bağlılığı artıyor.
AKP Genel Başkanı Erdoğan, partisinin grup toplantısında Barolar Birliği’nin başındaki ‘Türkiye’ ibaresini kaldırmakla tehdit etti. Feyzioğlu ne dese beğenirsiniz? “Sayın Cumhurbaşkanı’nın önüne kim bu projeyi getirdiyse kripto FETÖ’cüdür, PKK’nın sempatizanıdır, PKK’nın adına iş ve işlem yapmaktadır, yabancı istihbarat örgütlerinin kadrolu ajanıdır.” Fatih Tezcan ya da Ömer Turan gibi meczup AKP’li Twitter fenomenlerine ne kadar benziyor değil mi? Tepki koymak için ısrar eden barolara direnemeyerek Ankara’da ‘Söz savunmanın’ toplantısını yapmaya mecbur kaldı. 24 Şubattaki toplantı bir siyasi liderin gövde gösterisine dönüştü. Sınırlı sayıda icazetli konuşmacının ardından kürsüye çıkan Başkan Feyzioğlu, AKP’ye yönelen protestoları susturmak için epey çaba harcadı. Başbakan Binali Yıldırım ile diyalog içinde oldukları ‘müjdesini’ verdi.
TARAFSIZ GÖRÜNÜMLÜ PAYANDA
AKP ve Erdoğan’ın ne zaman tarafsız görünümlü bir payandaya ihtiyacı olsa Feyzioğlu koşa koşa gidiyor. Akademisyenler ülkede savaş yaşanmaması için bildiri hazırlıyor; Başkan ‘Sözde aydınlar’ diye hadlerini bildiriyor. İşlerini geri isteyen Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in açlık grevi toplumda karşılık bulmaya başlıyor; önce polisler sonra başkan damlıyor olay yerine. Gülmenler ve onları savunan avukatlar tutuklanıyor. Feyzioğlu konuşuyor: “Nuriye ile Semih’i evlat edinecek bir sempati içinde olmamı kimse benden beklemesin” Kimse ondan üvey ya da öz babalık beklemiyor zaten. Hukuk devletlerinde baro başkanı hukukçular ne yapması gerekiyorsa o bekleniyor. Onu yapamayacağını itiraf edemediği için ‘evlatlık’ demagojisiyle minder dışına kaçıyor. ABD’de Reza Zarrap’ın önce sanık sonra itirafçı olduğu dava gündeme geliyor; Başkan Gazman yetişiyor imdada: “Verin bu namussuzu biz yargılayalım.” O ‘namussuzu’ ülkenin en namuslusu ilan edip plaketler verildiğini, dosyanın yargı ve Meclis’ten kaçırıldığını bilmiyormuş gibi!
Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi hakkında yakalama kararı çıkartılmasındaki tavrı da farklı değildi. Olaya sadece usul eleştirisi getirmiş ve şöyle demişti: “Sebebi de kararı Sayın Hakim okumadan imzalamış. çünkü Baro Başkanı Tahir Elçi için yurtiçinde saklanmakta olan kişi nitelemesini yapmış. Ama Aziz Nesin’lik olay. Makam odasından gidip polis alıyor. Bir kişinin yakalanması kararı bu kadar ucuz verilmemeli. Elçi’nin PKK’nın terör örgütü olmadığına ilişkin açıklamasına katılmamız ve desteklememiz hiçbir şekilde ve düşünce özgürlüğü içinde hoş görmemiz de mümkün değil. Tartışmanın gelişinde ifade edilmiş bir cümle olarak mütaala etmek istiyorum.” Elçi’nin katledilmesi ve katillerinin yakalanmaması konusundaki duyarsızlığı da meslektaşlarından yoğun tepki alıyor.
Feyzioğlu, 15 Temmuz’dan sonra yargının savunma ayağındaki çöküşe de sessiz kaldı. 1539 avukat hakkında soruşturma açıldı, 580’i tutuklandı, aralarında baro başkanlarının da olduğu 103’ü mahkum oldu. Ev ve işyerlerinin aranması, gözaltı ve tutuklama işlemlerinde kanunun avukatlara tanıdığı hiç bir hak kullandırılmadı. İddianame ve kararlarda belli kişi ve kurumları savunmanın suç olarak zikredilmesini görmezden geldi. Aynı şey kendine yapılsa Münevver Karabulut’u öldüren Cem Garipoğlu’nun suç ortağı olarak ceza alması gerekirdi. Kanun Hükmünde Kararnamelerle kuşa döndürülen savunma hakkına dair ağızını açmadı. Cumhuriyet Gazetesi yazar ve yöneticileri gözaltına alınınca, kafasını kumdan çıkarıp “Ne demek 5 gün avukatla görüşme yasağı! Savunma yoksa adalet yok! Bu yaptığınız sadece terör örgütlerine yarıyor! #BasınÖzgürlüğü” diye tweet attı. ‘Başkan günaydın! Bu yasak beş aydır var’ şeklinde alay konusu oldu.
İŞKENCEYE YANCILIK YAPMAK
Yılbaşı gecesi Reina gece kulübüne saldırdığı iddiasıyla yakalanan Masharipov’un şiddette maruz kalmış yüzünü yansıtan fotoğrafı yayınlayıp üstüne “Emniyet Teşkilatımızı yürekten kutluyorum. İşte Türk polisi diye“ not düşmüştü. Bir avukat ve hukuk hocası olarak suçu ispat edilene kadar herkesin masum olduğu ilkesini unutmuş olmalıydı. Ancak aynı hafta iki ayrı kişinin daha ‘katil’ diye ilan edildiğini hatırlaması gerekmez miydi? Ya bu da yanlış kişiyse… Feyzioğlu, polisin yakaladığı ve ters kelepçe taktığı şüpheliyi (henüz sanık bile değil) yere yatırıp kafasına botla basmasında da bir sakınca görmüyordu.
15 Temmuz’dan sonra devletin haber ajansı ve gazeteler işkence fotoğraflarını boy boy yayınlarken Feyzioğlu, başkentleri dolaşıp “Tutuklulara İşkence yapıldığına dair kanıt veya anlatım yok” şeklinde ‘yalancı tanıklık’ yaptı. Aynı günlerde avukatlar, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (Human Rights Watch) tanık oldukları işkenceleri anlatıyordu. Ekim 2016’da ’Açık Çek; Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması’ raporuna konuşan bir avukat şunları söylüyordu: “Bir aşamadan sonra artık sırtımı döndüm. Ona kaç kez vurduklarını bilmiyorum. Daha fazla bakamadım. Durdurmak için yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum. En sonunda ifade verdi…”
Feyzioğlu, bu avukat gibi çaresizlikten arkasını dönmüyor, tam tersine işkenceciye yancılık yapıyor. Son icraatları, hukuksuz biçimde kaçırılan öğretmenlerin görev yaptıkları ülkelerde pazarlıkçılık. Gürcistan ve Kosova’da istihbarat örgütlerinin hukuksuzluklarına çanak tutmak. Gürcistan Yüksek Mahkemesi iade talebini reddetti. Feyzioğlu ona fena içerledi. Kosova’da sonucu kestirdikleri için mahkemeyi beklemeden adam kaçırdılar. Başbakan, başsavcı hatta başpiskopos bile hukuksuzluk yapıldığını belirtip soruşturma ve özür için harekete geçiyor. Ama bizim baro başkanını ulusal ve uluslararası hukukun çiğnendiği konusunda ikna edemiyor.
Eskiden eleştiriyordum şimdi pişmanım: Feyzioğlu en iyisi ‘Hukuk penceresinden Türkiye’nin fındık sorunu ve çözümü’ gibi panellerde konuşsun. Düğün bayram tebriği paylaşmaya devam etsin. Eee, Erdoğan bu işe ne der bilemiyorum!
[Bülent Korucu] 4.4.2018 [TR724]
SİYASİ KARİYER PLANI
Feyzioğlu, kendince siyasi kariyer planı olan biri. CHP veya Doğu Perinçek’in partisinden Cumhurbaşkanı adayı olmayı hayal ediyor. İkisi de kolay görünmüyor. Olsun, 1150 odalı Saray’da başkan yardımcılığından birine de fit olur. Şahsi tercihidir der geçeriz ama şu anda oturduğu koltuğun ya hakkını vermesi ya da boşaltması gerekir. Kabzımallar Odası Başkanı olsa sadece meslektaşlarını ilgilendirir. Barolar Birliği Başkanlığı demokrasilerde neredeyse Yargıtay, Danıştay başkanlarına denktir. Zaten onun için Erdoğan’dan fırça yediği son toplantıya kadar başkanlarla aynı kürsüyü paylaşabiliyordu. Çocuğunuzu o şekilde toplum içinde azarlasanız, barışana kadar kırk kere özür dilersiniz. Feyzioğlu bulunduğu makamın onurunu bu kadarcık olsun korumadı. Sanki azarlandıkça sadakati ve bağlılığı artıyor.
AKP Genel Başkanı Erdoğan, partisinin grup toplantısında Barolar Birliği’nin başındaki ‘Türkiye’ ibaresini kaldırmakla tehdit etti. Feyzioğlu ne dese beğenirsiniz? “Sayın Cumhurbaşkanı’nın önüne kim bu projeyi getirdiyse kripto FETÖ’cüdür, PKK’nın sempatizanıdır, PKK’nın adına iş ve işlem yapmaktadır, yabancı istihbarat örgütlerinin kadrolu ajanıdır.” Fatih Tezcan ya da Ömer Turan gibi meczup AKP’li Twitter fenomenlerine ne kadar benziyor değil mi? Tepki koymak için ısrar eden barolara direnemeyerek Ankara’da ‘Söz savunmanın’ toplantısını yapmaya mecbur kaldı. 24 Şubattaki toplantı bir siyasi liderin gövde gösterisine dönüştü. Sınırlı sayıda icazetli konuşmacının ardından kürsüye çıkan Başkan Feyzioğlu, AKP’ye yönelen protestoları susturmak için epey çaba harcadı. Başbakan Binali Yıldırım ile diyalog içinde oldukları ‘müjdesini’ verdi.
TARAFSIZ GÖRÜNÜMLÜ PAYANDA
AKP ve Erdoğan’ın ne zaman tarafsız görünümlü bir payandaya ihtiyacı olsa Feyzioğlu koşa koşa gidiyor. Akademisyenler ülkede savaş yaşanmaması için bildiri hazırlıyor; Başkan ‘Sözde aydınlar’ diye hadlerini bildiriyor. İşlerini geri isteyen Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in açlık grevi toplumda karşılık bulmaya başlıyor; önce polisler sonra başkan damlıyor olay yerine. Gülmenler ve onları savunan avukatlar tutuklanıyor. Feyzioğlu konuşuyor: “Nuriye ile Semih’i evlat edinecek bir sempati içinde olmamı kimse benden beklemesin” Kimse ondan üvey ya da öz babalık beklemiyor zaten. Hukuk devletlerinde baro başkanı hukukçular ne yapması gerekiyorsa o bekleniyor. Onu yapamayacağını itiraf edemediği için ‘evlatlık’ demagojisiyle minder dışına kaçıyor. ABD’de Reza Zarrap’ın önce sanık sonra itirafçı olduğu dava gündeme geliyor; Başkan Gazman yetişiyor imdada: “Verin bu namussuzu biz yargılayalım.” O ‘namussuzu’ ülkenin en namuslusu ilan edip plaketler verildiğini, dosyanın yargı ve Meclis’ten kaçırıldığını bilmiyormuş gibi!
Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi hakkında yakalama kararı çıkartılmasındaki tavrı da farklı değildi. Olaya sadece usul eleştirisi getirmiş ve şöyle demişti: “Sebebi de kararı Sayın Hakim okumadan imzalamış. çünkü Baro Başkanı Tahir Elçi için yurtiçinde saklanmakta olan kişi nitelemesini yapmış. Ama Aziz Nesin’lik olay. Makam odasından gidip polis alıyor. Bir kişinin yakalanması kararı bu kadar ucuz verilmemeli. Elçi’nin PKK’nın terör örgütü olmadığına ilişkin açıklamasına katılmamız ve desteklememiz hiçbir şekilde ve düşünce özgürlüğü içinde hoş görmemiz de mümkün değil. Tartışmanın gelişinde ifade edilmiş bir cümle olarak mütaala etmek istiyorum.” Elçi’nin katledilmesi ve katillerinin yakalanmaması konusundaki duyarsızlığı da meslektaşlarından yoğun tepki alıyor.
Feyzioğlu, 15 Temmuz’dan sonra yargının savunma ayağındaki çöküşe de sessiz kaldı. 1539 avukat hakkında soruşturma açıldı, 580’i tutuklandı, aralarında baro başkanlarının da olduğu 103’ü mahkum oldu. Ev ve işyerlerinin aranması, gözaltı ve tutuklama işlemlerinde kanunun avukatlara tanıdığı hiç bir hak kullandırılmadı. İddianame ve kararlarda belli kişi ve kurumları savunmanın suç olarak zikredilmesini görmezden geldi. Aynı şey kendine yapılsa Münevver Karabulut’u öldüren Cem Garipoğlu’nun suç ortağı olarak ceza alması gerekirdi. Kanun Hükmünde Kararnamelerle kuşa döndürülen savunma hakkına dair ağızını açmadı. Cumhuriyet Gazetesi yazar ve yöneticileri gözaltına alınınca, kafasını kumdan çıkarıp “Ne demek 5 gün avukatla görüşme yasağı! Savunma yoksa adalet yok! Bu yaptığınız sadece terör örgütlerine yarıyor! #BasınÖzgürlüğü” diye tweet attı. ‘Başkan günaydın! Bu yasak beş aydır var’ şeklinde alay konusu oldu.
İŞKENCEYE YANCILIK YAPMAK
Yılbaşı gecesi Reina gece kulübüne saldırdığı iddiasıyla yakalanan Masharipov’un şiddette maruz kalmış yüzünü yansıtan fotoğrafı yayınlayıp üstüne “Emniyet Teşkilatımızı yürekten kutluyorum. İşte Türk polisi diye“ not düşmüştü. Bir avukat ve hukuk hocası olarak suçu ispat edilene kadar herkesin masum olduğu ilkesini unutmuş olmalıydı. Ancak aynı hafta iki ayrı kişinin daha ‘katil’ diye ilan edildiğini hatırlaması gerekmez miydi? Ya bu da yanlış kişiyse… Feyzioğlu, polisin yakaladığı ve ters kelepçe taktığı şüpheliyi (henüz sanık bile değil) yere yatırıp kafasına botla basmasında da bir sakınca görmüyordu.
15 Temmuz’dan sonra devletin haber ajansı ve gazeteler işkence fotoğraflarını boy boy yayınlarken Feyzioğlu, başkentleri dolaşıp “Tutuklulara İşkence yapıldığına dair kanıt veya anlatım yok” şeklinde ‘yalancı tanıklık’ yaptı. Aynı günlerde avukatlar, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (Human Rights Watch) tanık oldukları işkenceleri anlatıyordu. Ekim 2016’da ’Açık Çek; Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması’ raporuna konuşan bir avukat şunları söylüyordu: “Bir aşamadan sonra artık sırtımı döndüm. Ona kaç kez vurduklarını bilmiyorum. Daha fazla bakamadım. Durdurmak için yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum. En sonunda ifade verdi…”
Feyzioğlu, bu avukat gibi çaresizlikten arkasını dönmüyor, tam tersine işkenceciye yancılık yapıyor. Son icraatları, hukuksuz biçimde kaçırılan öğretmenlerin görev yaptıkları ülkelerde pazarlıkçılık. Gürcistan ve Kosova’da istihbarat örgütlerinin hukuksuzluklarına çanak tutmak. Gürcistan Yüksek Mahkemesi iade talebini reddetti. Feyzioğlu ona fena içerledi. Kosova’da sonucu kestirdikleri için mahkemeyi beklemeden adam kaçırdılar. Başbakan, başsavcı hatta başpiskopos bile hukuksuzluk yapıldığını belirtip soruşturma ve özür için harekete geçiyor. Ama bizim baro başkanını ulusal ve uluslararası hukukun çiğnendiği konusunda ikna edemiyor.
Eskiden eleştiriyordum şimdi pişmanım: Feyzioğlu en iyisi ‘Hukuk penceresinden Türkiye’nin fındık sorunu ve çözümü’ gibi panellerde konuşsun. Düğün bayram tebriği paylaşmaya devam etsin. Eee, Erdoğan bu işe ne der bilemiyorum!
[Bülent Korucu] 4.4.2018 [TR724]
‘Adem Yavuz Arslan’ı iade edin, adam öldürdü!’ [Adem Yavuz Arslan]
Başlığa bakıp ‘şaka mı bu?’ diye sormayın.
İlk duyduğumda ben de ‘yok artık’ demiştim ama İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını görünce şaka olmadığını anladım.
Hrant Dink Cinayeti’ne dair yazdığım “Bi Ermeni Var” ve Malatya Zirve Yayınevi cinayetine dair yazdığım “Ergenekon’un Zirvesi” kitaplarımı ‘terörist faaliyet’ olarak kabul eden mahkeme ABD makamlarına Türkiye’ye iade edilmem için başvuru yapmış.
Hakim Mesut Düzgün imzalı iade talepnamesinin ‘işlediği suçlar’ bölümünde, “Kasten adam öldürme” de yazıyor.
Ben yanlış görmedim, siz de yanlış okumuyorsunuz… Meğerse Hrant Dink’i Ogün Samast vurmamış.
Cinayeti işleyen benmişim!
HAYDUT DEVLET, HUKUK BİLMEZ YARGIÇLAR
Uluslararası ilişkiler literatüründe ‘Haydut Devlet’ (Rogue State) diye bir tanım var.
‘Hukuk bilmeyen, küresel barışı tehdit edip terörizmi destekleyen, hatta bunu siyasetlerine araç yaptıkları iddia edilen devletler’ için kullanılıyor.
Yakın zamana kadar İran, Kuzey Kore ve Suriye gibi ülkeler bu kategoriye örnek gösteriliyordu.
Artık Türkiye de ‘haydut devletler’ arasında sayılıyor.
Erdoğan rejiminin Kosova’dan 5 öğretmen ile 1 doktoru MİT aracılığıyla kaçırması bu tartışmayı alevlendirdi.
Daha önce Malezya ve Pakistan gibi ‘demokrasinin eksik, yolsuz siyasilerin bol olduğu’ ülkelerde operasyon yapan Erdoğan ilk kez Avrupa’da ‘haydutluk’ yapmış oldu.
Erdoğan rejiminin istihbarat örgütleri haydutluk yapar da yargısı, polisi geri durur mu?
Son örnek benimle ilgili.
Malum olduğu üzere 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Anayasayı askıya alan, yargıya-bürokrasiye darbe yapan Erdoğan, binlerce hakim savcıyı tutuklatıp yerlerine parti mensuplarını atadı.
Bugün itibariyle Türk hakim, savcılarının yüzde 34’ü iki yıldan az tecrübeye sahip ve yüzlercesi AKP teşkilatlarından gelme.
Erdoğan ‘hedef’ gösteriyor, savcılar ona uygun iddianameler yazıyor, mahkemeler de bu yönde kararlar alıyorlar. Gerçi iddianameleri de savcılar yazmıyor ama o mesele bu yazının konusu değil.
Perinçek’in tabiriyle ‘yargı siyasetin köpeği’ olmuş durumda.
Dink Cinayeti’nde de aynısı oldu.
Gülen Cemaatine ‘terör örgütü’ suçlaması yapabilmek için Dink cinayetinin Cemaat’le ilişkilendirilmesi gerekiyordu. ‘Talimatı’ alan savcı Gökalp Kökçü tam da bu amaca uygun bir iddianame yazdı.
Fakat savcı o kadar ‘uçmuş’ ki AKP’nin atadığı hakimler bile Kökçü’nün iddianamesini iki kez ‘yetersiz’ diyerek iade etmek zorunda kaldı.
Sonra ‘siyaset’ devreye girdi ve mahkeme boyun eğdi.
İktidar elindeki sınırsız propaganda gücü ile istediği kamuoyunu oluşturdu. Yalanlar üzerine bir dava inşa edildi.
122 sayfalık iddianame üçüncü sınıf komplo teorilerinin derlemesi şeklinde. Bu yönüyle hukuki bir metinden çok Nedim Şener’in köşe yazılarına benziyor. İddianameyi savcı değil de Nedim Şener yazsa ancak bunları yazabilirdi!
Daha önce bu köşede anlatmıştım, iddianamenin en büyük iddiası, jandarmaların cinayet esnasında orada olduğuydu.
Fakat adli tıp raporları ve HTS kayıtları gösterdi ki savcının ‘cinayet mahallinde’ dediği jandarmaların olayla ilgisi yok.
‘AKP mahkemesi’ bile jandarmaları tahliye etmek zorunda kaldı.
İKİ POLİS ÜÇ GAZETECİ
Gelinen noktada Dink Cinayeti 2 polis ile 3 gazetecinin üzerine kalmış durumda.
Jandarma yok, MİT yok, Trabzon ve İstanbul valiliği yok, Dink’i 301’den yargılayıp ‘vatan haini’ diye manşetlere taşıyanlar yok.
Veli Küçük’leri, Kemal Kerinçsiz’leri, Dink’i İstanbul Valiliği’ne çağırıp tehdit eden MİT’çi Özel Yılmaz’ları da yok sayıyor Savcı Kökçü.
Ama gazeteciler var.
Mahkeme şimdi yeni bir aşamaya geçip ‘rezaleti’ ABD’ye taşımaya karar verdi.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi geçtiğimiz 12 Şubat’ta benim hakkımda tutuklama kararıyla birlikte Türkiye’ye iade edilmem için yazı yazdı.
Mesut Düzgün imzalı iade talepnamesi, eminim günün birinde iletişim ve hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacaktır.
İade talebine Savcı Kökçü’nün iddianamesini özetleyerek başlayan hakim Düzgün’e göre benim yazdığım ‘Bi Ermeni Var’ ve ‘Ergenekon’un Zirvesi’ kitapları ‘terörist faaliyet’ kapsamındaymış.
Her şeyden önce savcı Kökçü gibi hakim Düzgün de ciddiyetsiz.
Savcı Kökçü adımı bile doğru yazamazken hakim Düzgün kitabın adını her defasında yanlış yazmayı başarmış. ‘Ergenekon’un Zirvesi’ kitabım metinlerde ‘Ergenekonun Şifresi’ diye geçiyor.
İçerik ise facia.
İade talepnamesine göre ben, Ercan Gün, Ekrem Dumanlı, Faruk Mercan ve Avukat Halil İbrahim Koca, 30 Ocak 2007’de buluşmuşuz ve Ercan Gün’e yayınlaması için Ogün Samast’ın meşhur bayraklı görüntüleri bu toplantıda verilmiş.
Kim temin etmiş, kime vermiş, nasıl vermiş? Hiçbir bilgi, detay, delil yok.
İddianamede olmadığı gibi ABD’ye yollanan metinde de delil yok. Tek delil benim Ercan Gün ile telefonla konuşmuş olmam. (Deli saçması bu ithamın basit bir açıklaması var. O tarihte ben Bugün Gazetesi Haber Müdürüydüm. Ercan Gün de Fox TV’nin emniyet muhabiri. Herkes bilir ki Ercan Gün, Türk medyasının en iyi emniyet muhabirlerinden biridir. Cinayet sonrası onu arayıp neler olduğuna dair bilgi almak için görüşmem cinayetin delili yapılmış.)
Ne Ekrem Dumanlı ile ne de Faruk Mercan ile buluştum. Telefon irtibatım da yok. Kaldı ki buluşsam da suç değil. Her ikisi de gazeteci meslektaşlarım. İddianamede adı geçen Avukat Halil İbrahim Koca’yı ise ilk kez duydum.
Bırakın yüz yüze görüşmeyi doğrudan ya da dolaylı bir temasım, tanışıklığım da yok.
Adını ilk kez iddianame ile duyduğum bu avukatın fotoğrafını Google’dan bulup baktım.
Tanışmadığım, görüşmediğimden eminim. AKP yargısı bizi nasıl bir araya getirdi aslında merak etmiyor değilim.
SANIK YAZDIĞI KİTAPLARLA…
ABD makamlarına gönderilen iade talebinde öyle bir ifade var ki yorumlamaktan aciz kaldım.
İfade aynen şöyle: “Gazeteci ve Yazar Nedim Şener tarafından Hrant Dink Cinayetiyle ilgili olarak yazılan, FETÖ silahlı terör örgütü mensubu kamu görevlilerinin cinayete katılımı ile ilgili ilk izlerin görüldüğü “Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları”, “Kırmızı Cuma, Dink’in kalemini kim kırdı?” isimli kitapların yayınlanmasından sonra FETÖ silahlı terör örgütü mensubu sanık Adem Yavuz Arslan’ın FETÖ mensuplarının katılım ve organizasyonunda işlenen cinayeti, FETÖ mensuplarından uzak tutmak, perdelemek, Hrant Dink Cinayeti’nde FETÖ silahlı terör örgütü mensubu emniyet mensuplarının rolünün olmadığını kanıtlamak için “Bi Ermeni Var’ve ‘Ergenekonun Şifresi kitaplarını örgütsel faaliyet kapsamında yazdığı, böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma, kasten adam öldürme ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçlarını işlediği…”
ABD makamları bu cümleden ne anlayacak, nasıl yorumlayacak bilmiyorum. Muhtemelen işin içinden çıkamayacaklardır.
Öncelikle hakim Düzgün’deki mantığa hayran olmamak mümkün değil. Diyor ki, ‘Nedim Şener’in kitaplarından sonra….’.
Nasıl yani?
Nedim Şener’den başkası kitap yazamaz mı? Başka gazeteciler başka detaylara ulaşamaz mı? (Kaldı ki cinayete dair bir karartma aranıyorsa bakmaları gereken yer Nedim’in kitaplarıdır) ‘Nedim Şener’den sonra kitap yazmak suçtur’ diye bir kanun maddesi mi var?
Hukuku geçtim bu nasıl bir mantıktır?
İşin daha da ilginci ne savcı ne de hakim kitaplarımı okumuş. Çünkü Bi Ermeni Var’da cinayetin öncesine ve jandarmanın aktif katılımına yoğunlaşmıştım. Ergenekon’un Zirvesi ise Malatya Zirve cinayeti ile ilgiydi.
Düşünsenize, yazarına iki müebbet ve 25 yıl hapis istediğiniz kitapları açıp okumaya bile zahmet etmeyen bir ‘AKP yargısı’ var karşımızda.
Dahası, savcının ‘cinayette aktif katılımları vardı’ dediği Trabzon’daki bazı jandarmaları 7 yıl önce kitabımda isim isim yazmıştım.
Şimdi o jandarmalarla birlikte sanığım. Kimse, ‘Burada bir mantıksızlık yok mu?’ diye sormuyor.
SUÇLAMA SİYASİ DEĞİLMİŞ.
Mahkemenin ABD’ye yolladığı iade talebinde hakim Düzgün yargılandığım suçun ‘siyasi, askeri veya mali’ olmadığını söylüyor.
Oysa, üç cümle öncesinde ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ diyordu.
Bunu da kitap yazarak yaptığımı söylüyordu.
Eminim ABD’li hukukçular günlerce bu metin üzerine düşünüp bunalıma girecektir.
En enteresan ‘suçlama’ ise şöyle:
“Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçu beraberinde başka suç işleme” diye bir madde var.
Fakat o suçun ne olduğuna dair bir bilgi, açıklama ya da delil yok.
Uzman bir ceza hukukçusuna sordum o da anlayamadı. TCK’da böyle bir suç tanımı yok çünkü.
Güler misin ağlar mısın denebilecek bir diğer konu ise kırmızı bülten meselesi. Mahkeme benim için önce kırmızı bülten çıkarma kararı almış.
Oysaki adresim belli. Hem yurt dışı seçmen kütüğünde hem Washington Büyükelçiliği’nde var.
Telefonlarım da. Üstelik başka bir mahkemeden bana resmi evrak da geldi. Yani sistem işliyor.
Sonra nasıl olduysa ‘yeri yurdu belli, vizesi ve çalışma izni olan birine’ kırmızı bülten çıkarılamayacağını fark edip kırmızı bülteni ‘Türkiye’ye iade’ talebine çevirmişler.
ABD’ye yollanan metinde ‘firari’ deniyor.
Halbuki benim Washington’a atanmam 2014 Mayıs’ta oldu. Tüm resmi dokümanlarım ABD makamlarında mevcut. ABD’de akredite basın kartım var. Hatta yakın zamanda yeniledim.
Hakkımdaki dava ben Washington’a atandıktan neredeyse 3 yıl sonra açıldı.
Yani teknik olarak ‘firari’ olamam.
Mahkemenin yapması gereken şey resmi yollardan ifademin alınmasını talep etmekti
4 sayfalık metinde o kadar çok hukuki hata var ki, neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
TALEP MÜEBBET FAKAT DELİL YOK
Mesela ‘olgular’ kısmında kasten adam öldürmeye dair bir veri yok. ‘Suçun maddi ve manevi unsurları’ ortada yok.
‘Adam öldürme’ suçunun neresinde olduğum, ilgim ne belli değil.
Anayasal düzeni değiştirme ve terör örgütü üyesi olmaya dair de bir delil, bulgu vs. yok. Hakim ağırlaştırılmış müebbet istenen bu suçlara dair tek bir delil, bulgu vs. göstermiyor.
Belgeyi uzman bir hukukçuya yorumlattım.
‘Hukuken rezil bir metin’ dedikten sonra, ‘Bu kararla bırakın ABD’den bir gazeteci talep etmeyi, normal şartlarda Türkiye’de gözaltı bile yapamazsınız’ dedi.
Bu iade talebini alan ABD makamları Türkiye’de yargının ne halde olduğunu daha yakından görmüş olacaklar. Hep diyorum, Türkiye’nin itibarını beş paralık etme konusunda kimse AKP’nin eline su bile dökemez.
Son bir not: Savcı Gökalp Kökçü adımı, hakim Mesut Düzgün de kitabımın adını doğru yazmayı öğrensin lütfen.
Hukuka saygınız yok, haddinizi de bilmiyorsunuz bari okuma yazma bildiğinizi gösterin!
[Adem Yavuz Arslan] 4.4.2018 [TR724]
İlk duyduğumda ben de ‘yok artık’ demiştim ama İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını görünce şaka olmadığını anladım.
Hrant Dink Cinayeti’ne dair yazdığım “Bi Ermeni Var” ve Malatya Zirve Yayınevi cinayetine dair yazdığım “Ergenekon’un Zirvesi” kitaplarımı ‘terörist faaliyet’ olarak kabul eden mahkeme ABD makamlarına Türkiye’ye iade edilmem için başvuru yapmış.
Hakim Mesut Düzgün imzalı iade talepnamesinin ‘işlediği suçlar’ bölümünde, “Kasten adam öldürme” de yazıyor.
Ben yanlış görmedim, siz de yanlış okumuyorsunuz… Meğerse Hrant Dink’i Ogün Samast vurmamış.
Cinayeti işleyen benmişim!
HAYDUT DEVLET, HUKUK BİLMEZ YARGIÇLAR
Uluslararası ilişkiler literatüründe ‘Haydut Devlet’ (Rogue State) diye bir tanım var.
‘Hukuk bilmeyen, küresel barışı tehdit edip terörizmi destekleyen, hatta bunu siyasetlerine araç yaptıkları iddia edilen devletler’ için kullanılıyor.
Yakın zamana kadar İran, Kuzey Kore ve Suriye gibi ülkeler bu kategoriye örnek gösteriliyordu.
Artık Türkiye de ‘haydut devletler’ arasında sayılıyor.
Erdoğan rejiminin Kosova’dan 5 öğretmen ile 1 doktoru MİT aracılığıyla kaçırması bu tartışmayı alevlendirdi.
Daha önce Malezya ve Pakistan gibi ‘demokrasinin eksik, yolsuz siyasilerin bol olduğu’ ülkelerde operasyon yapan Erdoğan ilk kez Avrupa’da ‘haydutluk’ yapmış oldu.
Erdoğan rejiminin istihbarat örgütleri haydutluk yapar da yargısı, polisi geri durur mu?
Son örnek benimle ilgili.
Malum olduğu üzere 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Anayasayı askıya alan, yargıya-bürokrasiye darbe yapan Erdoğan, binlerce hakim savcıyı tutuklatıp yerlerine parti mensuplarını atadı.
Bugün itibariyle Türk hakim, savcılarının yüzde 34’ü iki yıldan az tecrübeye sahip ve yüzlercesi AKP teşkilatlarından gelme.
Erdoğan ‘hedef’ gösteriyor, savcılar ona uygun iddianameler yazıyor, mahkemeler de bu yönde kararlar alıyorlar. Gerçi iddianameleri de savcılar yazmıyor ama o mesele bu yazının konusu değil.
Perinçek’in tabiriyle ‘yargı siyasetin köpeği’ olmuş durumda.
Dink Cinayeti’nde de aynısı oldu.
Gülen Cemaatine ‘terör örgütü’ suçlaması yapabilmek için Dink cinayetinin Cemaat’le ilişkilendirilmesi gerekiyordu. ‘Talimatı’ alan savcı Gökalp Kökçü tam da bu amaca uygun bir iddianame yazdı.
Fakat savcı o kadar ‘uçmuş’ ki AKP’nin atadığı hakimler bile Kökçü’nün iddianamesini iki kez ‘yetersiz’ diyerek iade etmek zorunda kaldı.
Sonra ‘siyaset’ devreye girdi ve mahkeme boyun eğdi.
İktidar elindeki sınırsız propaganda gücü ile istediği kamuoyunu oluşturdu. Yalanlar üzerine bir dava inşa edildi.
122 sayfalık iddianame üçüncü sınıf komplo teorilerinin derlemesi şeklinde. Bu yönüyle hukuki bir metinden çok Nedim Şener’in köşe yazılarına benziyor. İddianameyi savcı değil de Nedim Şener yazsa ancak bunları yazabilirdi!
Daha önce bu köşede anlatmıştım, iddianamenin en büyük iddiası, jandarmaların cinayet esnasında orada olduğuydu.
Fakat adli tıp raporları ve HTS kayıtları gösterdi ki savcının ‘cinayet mahallinde’ dediği jandarmaların olayla ilgisi yok.
‘AKP mahkemesi’ bile jandarmaları tahliye etmek zorunda kaldı.
İKİ POLİS ÜÇ GAZETECİ
Gelinen noktada Dink Cinayeti 2 polis ile 3 gazetecinin üzerine kalmış durumda.
Jandarma yok, MİT yok, Trabzon ve İstanbul valiliği yok, Dink’i 301’den yargılayıp ‘vatan haini’ diye manşetlere taşıyanlar yok.
Veli Küçük’leri, Kemal Kerinçsiz’leri, Dink’i İstanbul Valiliği’ne çağırıp tehdit eden MİT’çi Özel Yılmaz’ları da yok sayıyor Savcı Kökçü.
Ama gazeteciler var.
Mahkeme şimdi yeni bir aşamaya geçip ‘rezaleti’ ABD’ye taşımaya karar verdi.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi geçtiğimiz 12 Şubat’ta benim hakkımda tutuklama kararıyla birlikte Türkiye’ye iade edilmem için yazı yazdı.
Mesut Düzgün imzalı iade talepnamesi, eminim günün birinde iletişim ve hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacaktır.
İade talebine Savcı Kökçü’nün iddianamesini özetleyerek başlayan hakim Düzgün’e göre benim yazdığım ‘Bi Ermeni Var’ ve ‘Ergenekon’un Zirvesi’ kitapları ‘terörist faaliyet’ kapsamındaymış.
Her şeyden önce savcı Kökçü gibi hakim Düzgün de ciddiyetsiz.
Savcı Kökçü adımı bile doğru yazamazken hakim Düzgün kitabın adını her defasında yanlış yazmayı başarmış. ‘Ergenekon’un Zirvesi’ kitabım metinlerde ‘Ergenekonun Şifresi’ diye geçiyor.
İçerik ise facia.
İade talepnamesine göre ben, Ercan Gün, Ekrem Dumanlı, Faruk Mercan ve Avukat Halil İbrahim Koca, 30 Ocak 2007’de buluşmuşuz ve Ercan Gün’e yayınlaması için Ogün Samast’ın meşhur bayraklı görüntüleri bu toplantıda verilmiş.
Kim temin etmiş, kime vermiş, nasıl vermiş? Hiçbir bilgi, detay, delil yok.
İddianamede olmadığı gibi ABD’ye yollanan metinde de delil yok. Tek delil benim Ercan Gün ile telefonla konuşmuş olmam. (Deli saçması bu ithamın basit bir açıklaması var. O tarihte ben Bugün Gazetesi Haber Müdürüydüm. Ercan Gün de Fox TV’nin emniyet muhabiri. Herkes bilir ki Ercan Gün, Türk medyasının en iyi emniyet muhabirlerinden biridir. Cinayet sonrası onu arayıp neler olduğuna dair bilgi almak için görüşmem cinayetin delili yapılmış.)
Ne Ekrem Dumanlı ile ne de Faruk Mercan ile buluştum. Telefon irtibatım da yok. Kaldı ki buluşsam da suç değil. Her ikisi de gazeteci meslektaşlarım. İddianamede adı geçen Avukat Halil İbrahim Koca’yı ise ilk kez duydum.
Bırakın yüz yüze görüşmeyi doğrudan ya da dolaylı bir temasım, tanışıklığım da yok.
Adını ilk kez iddianame ile duyduğum bu avukatın fotoğrafını Google’dan bulup baktım.
Tanışmadığım, görüşmediğimden eminim. AKP yargısı bizi nasıl bir araya getirdi aslında merak etmiyor değilim.
SANIK YAZDIĞI KİTAPLARLA…
ABD makamlarına gönderilen iade talebinde öyle bir ifade var ki yorumlamaktan aciz kaldım.
İfade aynen şöyle: “Gazeteci ve Yazar Nedim Şener tarafından Hrant Dink Cinayetiyle ilgili olarak yazılan, FETÖ silahlı terör örgütü mensubu kamu görevlilerinin cinayete katılımı ile ilgili ilk izlerin görüldüğü “Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları”, “Kırmızı Cuma, Dink’in kalemini kim kırdı?” isimli kitapların yayınlanmasından sonra FETÖ silahlı terör örgütü mensubu sanık Adem Yavuz Arslan’ın FETÖ mensuplarının katılım ve organizasyonunda işlenen cinayeti, FETÖ mensuplarından uzak tutmak, perdelemek, Hrant Dink Cinayeti’nde FETÖ silahlı terör örgütü mensubu emniyet mensuplarının rolünün olmadığını kanıtlamak için “Bi Ermeni Var’ve ‘Ergenekonun Şifresi kitaplarını örgütsel faaliyet kapsamında yazdığı, böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma, kasten adam öldürme ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçlarını işlediği…”
ABD makamları bu cümleden ne anlayacak, nasıl yorumlayacak bilmiyorum. Muhtemelen işin içinden çıkamayacaklardır.
Öncelikle hakim Düzgün’deki mantığa hayran olmamak mümkün değil. Diyor ki, ‘Nedim Şener’in kitaplarından sonra….’.
Nasıl yani?
Nedim Şener’den başkası kitap yazamaz mı? Başka gazeteciler başka detaylara ulaşamaz mı? (Kaldı ki cinayete dair bir karartma aranıyorsa bakmaları gereken yer Nedim’in kitaplarıdır) ‘Nedim Şener’den sonra kitap yazmak suçtur’ diye bir kanun maddesi mi var?
Hukuku geçtim bu nasıl bir mantıktır?
İşin daha da ilginci ne savcı ne de hakim kitaplarımı okumuş. Çünkü Bi Ermeni Var’da cinayetin öncesine ve jandarmanın aktif katılımına yoğunlaşmıştım. Ergenekon’un Zirvesi ise Malatya Zirve cinayeti ile ilgiydi.
Düşünsenize, yazarına iki müebbet ve 25 yıl hapis istediğiniz kitapları açıp okumaya bile zahmet etmeyen bir ‘AKP yargısı’ var karşımızda.
Dahası, savcının ‘cinayette aktif katılımları vardı’ dediği Trabzon’daki bazı jandarmaları 7 yıl önce kitabımda isim isim yazmıştım.
Şimdi o jandarmalarla birlikte sanığım. Kimse, ‘Burada bir mantıksızlık yok mu?’ diye sormuyor.
SUÇLAMA SİYASİ DEĞİLMİŞ.
Mahkemenin ABD’ye yolladığı iade talebinde hakim Düzgün yargılandığım suçun ‘siyasi, askeri veya mali’ olmadığını söylüyor.
Oysa, üç cümle öncesinde ‘Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ diyordu.
Bunu da kitap yazarak yaptığımı söylüyordu.
Eminim ABD’li hukukçular günlerce bu metin üzerine düşünüp bunalıma girecektir.
En enteresan ‘suçlama’ ise şöyle:
“Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçu beraberinde başka suç işleme” diye bir madde var.
Fakat o suçun ne olduğuna dair bir bilgi, açıklama ya da delil yok.
Uzman bir ceza hukukçusuna sordum o da anlayamadı. TCK’da böyle bir suç tanımı yok çünkü.
Güler misin ağlar mısın denebilecek bir diğer konu ise kırmızı bülten meselesi. Mahkeme benim için önce kırmızı bülten çıkarma kararı almış.
Oysaki adresim belli. Hem yurt dışı seçmen kütüğünde hem Washington Büyükelçiliği’nde var.
Telefonlarım da. Üstelik başka bir mahkemeden bana resmi evrak da geldi. Yani sistem işliyor.
Sonra nasıl olduysa ‘yeri yurdu belli, vizesi ve çalışma izni olan birine’ kırmızı bülten çıkarılamayacağını fark edip kırmızı bülteni ‘Türkiye’ye iade’ talebine çevirmişler.
ABD’ye yollanan metinde ‘firari’ deniyor.
Halbuki benim Washington’a atanmam 2014 Mayıs’ta oldu. Tüm resmi dokümanlarım ABD makamlarında mevcut. ABD’de akredite basın kartım var. Hatta yakın zamanda yeniledim.
Hakkımdaki dava ben Washington’a atandıktan neredeyse 3 yıl sonra açıldı.
Yani teknik olarak ‘firari’ olamam.
Mahkemenin yapması gereken şey resmi yollardan ifademin alınmasını talep etmekti
4 sayfalık metinde o kadar çok hukuki hata var ki, neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
TALEP MÜEBBET FAKAT DELİL YOK
Mesela ‘olgular’ kısmında kasten adam öldürmeye dair bir veri yok. ‘Suçun maddi ve manevi unsurları’ ortada yok.
‘Adam öldürme’ suçunun neresinde olduğum, ilgim ne belli değil.
Anayasal düzeni değiştirme ve terör örgütü üyesi olmaya dair de bir delil, bulgu vs. yok. Hakim ağırlaştırılmış müebbet istenen bu suçlara dair tek bir delil, bulgu vs. göstermiyor.
Belgeyi uzman bir hukukçuya yorumlattım.
‘Hukuken rezil bir metin’ dedikten sonra, ‘Bu kararla bırakın ABD’den bir gazeteci talep etmeyi, normal şartlarda Türkiye’de gözaltı bile yapamazsınız’ dedi.
Bu iade talebini alan ABD makamları Türkiye’de yargının ne halde olduğunu daha yakından görmüş olacaklar. Hep diyorum, Türkiye’nin itibarını beş paralık etme konusunda kimse AKP’nin eline su bile dökemez.
Son bir not: Savcı Gökalp Kökçü adımı, hakim Mesut Düzgün de kitabımın adını doğru yazmayı öğrensin lütfen.
Hukuka saygınız yok, haddinizi de bilmiyorsunuz bari okuma yazma bildiğinizi gösterin!
[Adem Yavuz Arslan] 4.4.2018 [TR724]
Yalandan uzak durmak gerek [Süleyman Sargın]
Merhum Mehmet Akif, 1918 yılında kaleme aldığı ve bugün bile tazeliğini koruyan “Umar mıydın” başlıklı sitemkâr şiirinde Müslümanların hâl-i pürmelâlini tasvir etmişti. O şaheseri okurken bugün de değişen bir şey olmadığını görmek insanı kahrediyor.
Dertli şair,
“Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî medlûl;
Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul…”
ifadeleriyle toplum içinde baş gösteren vefasızlıktan, verdiği sözde durmamaktan, insanlar arasında güvenin kaybolmasından, ihanetten dem vurduğu kadar, yalanın revaç bulmasından da dert yanıyordu.
Yalan, günümüz Müslümanlarının en önemli problemlerinden biri. O kadar çok kolay söyleniyor, söyleyenler o kadar pervasız davranıyor ki yapılanları imanla, İslam’la ve dinin esası sayılan ahlakla telif etmek mümkün değil. Ve bu hastalık maalesef sadece siyasetçi esnafıyla ya da siyasallaşmış Müslümanlarla sınırlı değil. Her mahallede, her camiada çok kolay yalan söyleyen ve söylerken yüzü bile kızarmayan tipleri görmek mümkün. Hâlbuki yalan, hem Kur’an’da hem hadislerde küfrün en önemli esası, nifakın en bariz alâmeti olarak tarif ediliyor. Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmakla eş tutuluyor.
Sözgelimi, Efendimiz’in bütün beyanlarında münafıkların ilk özelliği olarak “konuştuğu zaman yalan söylemeleri” zikrediliyor. Çünkü münafıklar hem kolay hem de sürekli yalan söylerler. İmanları olmadığı halde “inanıyoruz” demeleri onların en büyük yalanıdır. Bu ilk düğme yanlış iliklenince kalan bütün eğriler doğru, doğrular eğri görünmeye başlıyor.
Bakara Sûresi 10. Ayet de münafıklardan bahsederken onların “yalancılıklarına” vurgu yapıyor. Yalanı “lafz-ı kâfir” olarak tanımlayan Bediüzzaman Hazretleri İşârâtü’l-İ’câz’da âyet-i kerimeyi yorumlarken yalanın çirkinliğini şu ağır ifadelerle vurguluyor: “Münafıkların azaplarının, zikredilen pek çok cinayetlerine rağmen yalnızca kizb (yalan söylemek) ile vasıflandırılması kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işaret içindir. Bu işaret dahi kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şâhid-i sadıktır. Zira;
Kizb, (yalan) küfrün esasıdır…
Kizb, nifakın birinci alametidir…
Kizb, kudret-i ilahiyeye bir iftiradır…
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıddır…
Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden, kizptir…
Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizptir…
Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbtir…
Nev’i beşeri kemâlattan geri bırakan, kizptir…
Müseyleme-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsvay eden, kizbtir…
Yalan dünyada da ahirette de azap vesilesi
Bahsimize konu âyet-i kerime münafıkların yalancılıklarından ötürü elim bir azaba müstehak olduklarını haber veriyor. Bu azap sadece uhrevi bir azap değildir. Yalancı, dünyada da her dem azaptadır. Yalancılık kendisinde karakter haline gelmiş insanlar hayatı iğneli bir beşikte yatıyor gibi yaşarlar. Mumları yatsıya kadar ancak dayanabileceği için her an yalanlanma endişesi taşırlar. Bir önceki yalanlarını yeni başka yalanlarla örtbas etme telaşına girerler. Derken kendilerini iflah olmaz bir kısır döngünün içinde hapsolmuş bulurlar. Gerçi bir süre sonra bu da bir alışkanlık olur ve o azap git gide bir çeşit tatlılığa döner, sahibini kaşındırmaya bile başlar. Bununla beraber bu kaşınmanın tadı uyuz hastalığının kaşıntıları gibi kanatan, boğucu elemlerle karışık bir tattır.
Yalan alışkanlığının ahiretteki karşılığı ise büsbütün dehşet vericidir. Çünkü yalan söyleye söyleye kalbin etrafını, yalanlardan oluşan bir zift kaplar. Ruh artık bununla gelişir. Ruhi hayat bir kuruntular âlemi halini alır ve bir bataklığa döner. Hak nuru oraya ara sıra yanardöner bir yıldız böceği gibi gelir. Haramlar, günahlar böyle bir kalp sahibini rahatsız etmemeye başlar. Gözleri, kulakları faydayı-zararı, hayır ve şerri seçemez olur. Kâr diye, zarara koşar; iyilik diye, şerre koşar. Cenneti ateş görür kaçar, ateşi cennet sanır, atılır. Derken Hakk’ın rahmeti ile yalancının arasına kalın bir sur çekilir. İşte insanın farkına varmadan nifak derekesine düştüğü yer tam da burasıdır. “Mü’minlerle münafıkların arasına bir duvar çekilir. Onun bir kapısı vardır; içerisi rahmet, dış tarafı azaptır.” (Hadîd/13) ayeti gereğince yalancı, duvarın azap tarafında kalır ve rahmetten nasibi tamamen kesilir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanın insanı nasıl bir bataklığa sürüklediğini şu ürperten ifadelerle anlatır: “Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücûra, bataklığa, o da cehenneme ulaştırır. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “yalancı” olarak yazılır…”
Yalanın insanı sürüklediği “fücûr” her türlü sapık düşünce, sapıkça söz ve sapıkça davranışa ana başlık olabilecek bir kelimedir ve adeta bir cehennem çekirdeği gibidir. Yalanı meslek haline getirmiş insan her türlü kötülüğe ve sapıklığa da müsait duruma gelmiştir. Böyle birinin varacağı yer de nihayetinde cehennemdir.
Muhatabını kandırdığını, aldattığını, günü birlik yalanlarla avuttuğunu zanneden karakter yoksunu yalancıları ise hadis-i şerif mübalağa sıygası ile “kezzâb” olarak nitelendiriyor. Allah Resûlü (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) yalancıyı anlatırken tercih ettiği bu kelime ile tabiatı yalanla bütünleşmiş profesyonel münafıklara vurgu yapıyor.
İnsan hadisin ifadesiyle “Ya hayır konuşmalı veya susmalıdır.” Çünkü konuşurken, söylenilen her sözün doğru olması, imanımızın gereğidir. Dine hizmeti gaye haline getirmiş insanlar Muhterem Hocaefendi’nin “Yalanın hiçbir çeşidiyle dine hizmet edilmez; edilemez!” uyarısını kulaklarına küpe yapmalılar.
[Süleyman Sargın] 4.4.2018 [TR724]
Dertli şair,
“Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî medlûl;
Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul…”
ifadeleriyle toplum içinde baş gösteren vefasızlıktan, verdiği sözde durmamaktan, insanlar arasında güvenin kaybolmasından, ihanetten dem vurduğu kadar, yalanın revaç bulmasından da dert yanıyordu.
Yalan, günümüz Müslümanlarının en önemli problemlerinden biri. O kadar çok kolay söyleniyor, söyleyenler o kadar pervasız davranıyor ki yapılanları imanla, İslam’la ve dinin esası sayılan ahlakla telif etmek mümkün değil. Ve bu hastalık maalesef sadece siyasetçi esnafıyla ya da siyasallaşmış Müslümanlarla sınırlı değil. Her mahallede, her camiada çok kolay yalan söyleyen ve söylerken yüzü bile kızarmayan tipleri görmek mümkün. Hâlbuki yalan, hem Kur’an’da hem hadislerde küfrün en önemli esası, nifakın en bariz alâmeti olarak tarif ediliyor. Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmakla eş tutuluyor.
Sözgelimi, Efendimiz’in bütün beyanlarında münafıkların ilk özelliği olarak “konuştuğu zaman yalan söylemeleri” zikrediliyor. Çünkü münafıklar hem kolay hem de sürekli yalan söylerler. İmanları olmadığı halde “inanıyoruz” demeleri onların en büyük yalanıdır. Bu ilk düğme yanlış iliklenince kalan bütün eğriler doğru, doğrular eğri görünmeye başlıyor.
Bakara Sûresi 10. Ayet de münafıklardan bahsederken onların “yalancılıklarına” vurgu yapıyor. Yalanı “lafz-ı kâfir” olarak tanımlayan Bediüzzaman Hazretleri İşârâtü’l-İ’câz’da âyet-i kerimeyi yorumlarken yalanın çirkinliğini şu ağır ifadelerle vurguluyor: “Münafıkların azaplarının, zikredilen pek çok cinayetlerine rağmen yalnızca kizb (yalan söylemek) ile vasıflandırılması kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işaret içindir. Bu işaret dahi kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şâhid-i sadıktır. Zira;
Kizb, (yalan) küfrün esasıdır…
Kizb, nifakın birinci alametidir…
Kizb, kudret-i ilahiyeye bir iftiradır…
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıddır…
Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden, kizptir…
Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizptir…
Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbtir…
Nev’i beşeri kemâlattan geri bırakan, kizptir…
Müseyleme-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsvay eden, kizbtir…
Yalan dünyada da ahirette de azap vesilesi
Bahsimize konu âyet-i kerime münafıkların yalancılıklarından ötürü elim bir azaba müstehak olduklarını haber veriyor. Bu azap sadece uhrevi bir azap değildir. Yalancı, dünyada da her dem azaptadır. Yalancılık kendisinde karakter haline gelmiş insanlar hayatı iğneli bir beşikte yatıyor gibi yaşarlar. Mumları yatsıya kadar ancak dayanabileceği için her an yalanlanma endişesi taşırlar. Bir önceki yalanlarını yeni başka yalanlarla örtbas etme telaşına girerler. Derken kendilerini iflah olmaz bir kısır döngünün içinde hapsolmuş bulurlar. Gerçi bir süre sonra bu da bir alışkanlık olur ve o azap git gide bir çeşit tatlılığa döner, sahibini kaşındırmaya bile başlar. Bununla beraber bu kaşınmanın tadı uyuz hastalığının kaşıntıları gibi kanatan, boğucu elemlerle karışık bir tattır.
Yalan alışkanlığının ahiretteki karşılığı ise büsbütün dehşet vericidir. Çünkü yalan söyleye söyleye kalbin etrafını, yalanlardan oluşan bir zift kaplar. Ruh artık bununla gelişir. Ruhi hayat bir kuruntular âlemi halini alır ve bir bataklığa döner. Hak nuru oraya ara sıra yanardöner bir yıldız böceği gibi gelir. Haramlar, günahlar böyle bir kalp sahibini rahatsız etmemeye başlar. Gözleri, kulakları faydayı-zararı, hayır ve şerri seçemez olur. Kâr diye, zarara koşar; iyilik diye, şerre koşar. Cenneti ateş görür kaçar, ateşi cennet sanır, atılır. Derken Hakk’ın rahmeti ile yalancının arasına kalın bir sur çekilir. İşte insanın farkına varmadan nifak derekesine düştüğü yer tam da burasıdır. “Mü’minlerle münafıkların arasına bir duvar çekilir. Onun bir kapısı vardır; içerisi rahmet, dış tarafı azaptır.” (Hadîd/13) ayeti gereğince yalancı, duvarın azap tarafında kalır ve rahmetten nasibi tamamen kesilir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanın insanı nasıl bir bataklığa sürüklediğini şu ürperten ifadelerle anlatır: “Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücûra, bataklığa, o da cehenneme ulaştırır. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “yalancı” olarak yazılır…”
Yalanın insanı sürüklediği “fücûr” her türlü sapık düşünce, sapıkça söz ve sapıkça davranışa ana başlık olabilecek bir kelimedir ve adeta bir cehennem çekirdeği gibidir. Yalanı meslek haline getirmiş insan her türlü kötülüğe ve sapıklığa da müsait duruma gelmiştir. Böyle birinin varacağı yer de nihayetinde cehennemdir.
Muhatabını kandırdığını, aldattığını, günü birlik yalanlarla avuttuğunu zanneden karakter yoksunu yalancıları ise hadis-i şerif mübalağa sıygası ile “kezzâb” olarak nitelendiriyor. Allah Resûlü (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) yalancıyı anlatırken tercih ettiği bu kelime ile tabiatı yalanla bütünleşmiş profesyonel münafıklara vurgu yapıyor.
İnsan hadisin ifadesiyle “Ya hayır konuşmalı veya susmalıdır.” Çünkü konuşurken, söylenilen her sözün doğru olması, imanımızın gereğidir. Dine hizmeti gaye haline getirmiş insanlar Muhterem Hocaefendi’nin “Yalanın hiçbir çeşidiyle dine hizmet edilmez; edilemez!” uyarısını kulaklarına küpe yapmalılar.
[Süleyman Sargın] 4.4.2018 [TR724]
Unutkanlığın sebebi yaşlılık ya da alzheimer olmayabilir!
İlerleyen yaşla birlikte artan unutkanlık, yürüme bozukluğu ve idrar kaçırma sorunları Alzheimer hastalığı belirtisi olabiliyor. Ancak kafa içinde su toplanması rahatsızlığı da neredeyse aynı belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Tıp dilinde normal basınçlı hidrosefali de denilen bu hastalık kolayca tedavi edilebiliyor. Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Dr. Mustafa Önöz, kafa içinde su toplanmasının, nörolojik hastalıklarla karıştırılabildiğine dikkat çekiyor.
Beyin, kafatasının içinde beyin omurilik sıvısı denilen bir sıvının içinde bulunur. Günde 500 mililitre üretilen ve vücut tarafından emilen beyin omurilik sıvısı dışarıdan gelen darbelere karşı koruyucu özellik taşır. Genellikle 55-60 yaşından sonra çeşitli nedenlerle kanalların tıkanması beyin omurilik sıvısının dolaşıma katılmayarak kafatası içinde birikmesine neden olabilir. Bu durum sadece yaşa da bağlı değildir. Kafa travması, daha önceden geçirilen beyin kanaması, tümör ve kistler, menenjit de normal basınçlı hidrosefali oluşmasına yol açabilir.
Normal basınçlı hidrosefali halk deyimi ile kafa içinde su toplanması geliştiği durumlarda genellikle ilk sorun yürümede ortaya çıkıyor. Sallanarak, ördek gibi paytak yürüyüş, adımların kısa ve yavaş olması dikkat edilmesi gereken belirtilerin başında geliyor. Ayaklarınızın altında mıknatıs varmış gibi kaldırmada zorluk yaşamaya başladıysanız ve denge sorunu baş gösterdiyse işin uzmanına başvurmakta gecikmeyin.
Unutkanlığınız nedeni normal basınçlı hidrosefali olabilir
Alzheimer, demans gibi rahatsızlıklarda yaşanan yakın zamana yönelik hafıza sorunları normal basınçlı hidrosefali geliştiği durumlarda da görülüyor. Günlük aktivitelere karşı ilgisi azalan hasta yıllar öncesini net hatırlasa da yakın zamanı karıştırabiliyor. Normal basınçlı hidrosefali hastalarında mesane kontrolünde sorunlar yaşanabiliyor. Bazı hastalar sık tuvalete çıkma ihtiyacı hissederken bazı hastaları idrarını tutamayabiliyor.
Bozulan fonksiyonlar sırasıyla düzeliyor
Teşhisin ardından kafatası içinde birikip dolaşıma katılamayan beyin omurilik sıvısının şant denilen kalıcı kateter sistemiyle vücut boşluklarına aktarılmasıyla, şikayetlerin bir anda düzelmesi sağlayabiliyor. Damar gibi ince bir borudan oluşan şant, genel anestezi altında belden ya da beyindeki karıncıktan karın boşluğuna karıncığa yerleştirilerek vücut boşluklarına tahliyesini sağlıyor. Dışarıdan görülmeyen ve hastaya hiçbir rahatsızlık vermeyen şant tedavisinden sonra şikâyetler kısa sürede düzelebiliyor. Ayarlanabilir şantlar sayesinde kişinin klinik durumuna göre ne kadar beyin omurilik sıvısının boşaltılacağı, poliklinik şartlarında azaltılıp artırılabiliyor.
[TR724] 4.4.2018
Beyin, kafatasının içinde beyin omurilik sıvısı denilen bir sıvının içinde bulunur. Günde 500 mililitre üretilen ve vücut tarafından emilen beyin omurilik sıvısı dışarıdan gelen darbelere karşı koruyucu özellik taşır. Genellikle 55-60 yaşından sonra çeşitli nedenlerle kanalların tıkanması beyin omurilik sıvısının dolaşıma katılmayarak kafatası içinde birikmesine neden olabilir. Bu durum sadece yaşa da bağlı değildir. Kafa travması, daha önceden geçirilen beyin kanaması, tümör ve kistler, menenjit de normal basınçlı hidrosefali oluşmasına yol açabilir.
Normal basınçlı hidrosefali halk deyimi ile kafa içinde su toplanması geliştiği durumlarda genellikle ilk sorun yürümede ortaya çıkıyor. Sallanarak, ördek gibi paytak yürüyüş, adımların kısa ve yavaş olması dikkat edilmesi gereken belirtilerin başında geliyor. Ayaklarınızın altında mıknatıs varmış gibi kaldırmada zorluk yaşamaya başladıysanız ve denge sorunu baş gösterdiyse işin uzmanına başvurmakta gecikmeyin.
Unutkanlığınız nedeni normal basınçlı hidrosefali olabilir
Alzheimer, demans gibi rahatsızlıklarda yaşanan yakın zamana yönelik hafıza sorunları normal basınçlı hidrosefali geliştiği durumlarda da görülüyor. Günlük aktivitelere karşı ilgisi azalan hasta yıllar öncesini net hatırlasa da yakın zamanı karıştırabiliyor. Normal basınçlı hidrosefali hastalarında mesane kontrolünde sorunlar yaşanabiliyor. Bazı hastalar sık tuvalete çıkma ihtiyacı hissederken bazı hastaları idrarını tutamayabiliyor.
Bozulan fonksiyonlar sırasıyla düzeliyor
Teşhisin ardından kafatası içinde birikip dolaşıma katılamayan beyin omurilik sıvısının şant denilen kalıcı kateter sistemiyle vücut boşluklarına aktarılmasıyla, şikayetlerin bir anda düzelmesi sağlayabiliyor. Damar gibi ince bir borudan oluşan şant, genel anestezi altında belden ya da beyindeki karıncıktan karın boşluğuna karıncığa yerleştirilerek vücut boşluklarına tahliyesini sağlıyor. Dışarıdan görülmeyen ve hastaya hiçbir rahatsızlık vermeyen şant tedavisinden sonra şikâyetler kısa sürede düzelebiliyor. Ayarlanabilir şantlar sayesinde kişinin klinik durumuna göre ne kadar beyin omurilik sıvısının boşaltılacağı, poliklinik şartlarında azaltılıp artırılabiliyor.
[TR724] 4.4.2018
31 Mart Olayı’nı kim organize etti? [Dr. Serdar Efeoğlu]
İttihatçılar 31 Mart’ı “irtica” hadisesi şeklinde yansıtarak günümüze kadar devam eden bir algı oluşturdular. Olayın mahiyeti bugüne kadar tam olarak anlaşılamasa da 31 Mart’ı inceleyen araştırmacılar, faillerle ilgili çeşitli isimler öne sürdüler.
Bazı yazarlar Derviş Vahdeti, Prens Sabahattin ve Ahrar Fırkası’nı; bazıları Padişah Abdülhamit’i ve İngilizleri öne çıkardılar. Bir kısım yazarlar da kasıtlı olarak o dönem “Said Kürdî” ismiyle yazılar yazan Bediüzzaman’ı suçladılar.
DERVİŞ VAHDETİ
31 Mart Olayının başrolünde olmakla suçlanan Derviş Vahdeti ilginç bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. 1870’de Lefkoşa’da dünyaya gelen Vahdeti, küçük yaşta hafız oldu ve medrese eğitimini aldığı sırada Nakşibendiliğe intisap etti.
Bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra Kıbrıs’a dönerek bir misyoner okulunda İngilizce öğrenmeye başladı. Daha sonra kendi gayretleriyle İngilizcesini geliştirerek adadaki İngiliz idaresinde memuriyete girdi.
1902’de İstanbul’a dönerek bu sefer de Osmanlı idaresinde memur olduysa da yazdığı bir dilekçe nedeniyle Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. Diyarbakır’da Ziya Gökalp’le tanışarak İttihatçıların fikirlerini benimsedi.
Meşrutiyetin ilanı sonrasında geldiği İstanbul’da İttihat ve Terakki’den yüz bulamadı ve 1908 Aralık’ında “Volkan” gazetesini yayınlamaya başladı. 31 Mart Olayından kısa bir süre önce de İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni kurarak Volkan’ı cemiyetin yayın organı yaptı.
31 Mart Olayını başlatan askerlerin ellerinde, İttihad-ı Muhammedi’nin Ayasofya’daki açılışta dağıttığı bayrakların bulunması, Vahdeti’yi olayın kışkırtıcısı olarak öne çıkardı. İsyan sırasında Abdülhamit’e hitaben yazdığı bir mektupla askeri ve halkı tahrik ettiği iddia edildi.
İttihatçılara muhalefet eden Kamil Paşa, Ahrar Fırkası ve Prens Sabahattin’le yakınlığı da “İngiliz ajanı” olarak suçlanmasına neden oldu. İstanbul’dan kaçtıysa da bir ihbar sonucunda yakalanarak yargılandı ve idam kararı verildi.
Vahdeti, olayın “asıl faili” gösterilerek bütün suç kendisine yüklendi. Volkan’daki yazılarının dini içeriğinden dolayı da “bir irtica sembolü” haline getirildi.
Hâlbuki Vahdeti’nin yazılarında eski devre bir özlem olmayıp Abdülhamit devri için “istibdat” ifadesi kullanılmıştır. Vahdeti, asıl itibarıyla meşrutiyeti savunan ve “Niyaziler, Enverler zamanın Halid bin Velid’leridirler” diyen bir kişidir.
Vahdeti, İttihatçıların “Abdülhamitvari” bir baskı rejimi kurmak istemelerinden rahatsız olmuş ve gazeteci Hasan Fehmi’nin öldürülmesinden sonra onları “Yezid” olarak değerlendirmiştir. O’nun isyana en çok sahip çıkan ve askeri tahrik eden gazeteci olduğu muhakkaktır. Bunda eski Sadrazam Kamil Paşa ile yakınlığı etkili olmuştur.
Bütün bunlara ve döneminin “nevzuhur” bir şahsiyeti olmasına rağmen 31 Mart olayının “asıl müsebbibi” olarak gösterilmesi çok yanlıştır.
PRENS SABAHATTİN
Abdülhamit’in kız kardeşi Seniha Sultan’la Mahmut Celalettin Paşa’nın evliliğinden doğan Prens Sabahattin, başlangıçta İttihatçıların yanında yer almışsa da daha sonra “müzmin” bir muhalif olmuştu. Liberal fikirleri benimseyen Prens’in en önemli özelliklerinden birisi de siyaseten çok hırslı olmasıydı.
31 Mart öncesinde kurdurduğu Ahrar Fırkası ile muhalefet eden Sabahattin’in Sultan Reşat’ı hükümdar yapmak istediği, bunun için de bazı subaylar ve Avcı taburlarıyla bağlantılar kurduğu anlaşılmaktadır. Sabahattin’in isyan sırasında Mevlanzade Rıfat’a söylediği bazı sözler ve birlikte hareket ettiği İsmail Kemal’in isyancıların isteğiyle Meclis başkanı yapılması, olayın tertipçilerinden olduğu kanaatini güçlendirmektedir.
Prens Sabahattin faillerden birisi olarak tevkif edilse de Hanedan mensubu olmasından dolayı serbest bırakılmış ve Avrupa’ya gitmiştir. İttihatçılar olayın tertipçisi gibi gözüken Sabahattin’i cezalandırmak yerine Abdülhamit ve Vahdeti’yi suçlu ilan etmeyi tercih etmişlerdir.
İNGİLİZLER
Bazı araştırmacılar olayda “üst akıl” olarak İngiltere’nin olduğunu ileri sürmektedirler. Bu iddiaların dönemin siyasi ortamı dikkate alındığında mantıklı bir açıklaması bulunmamaktadır. İngiltere’nin henüz 1909’da İttihatçıları karşılarına almasını gerektirecek bir durum yoktur.
İttihatçılar, iktidarı tam olarak devralmadıkları gibi dış politikada da destek arayışı içindeydiler. Devleti dağılmaktan kurtarmak amacıyla yola çıkan İttihatçıların, İngiltere’nin desteğini almaları bir zorunluluktu.
İngiliz elçiliğinin yazışmalarında da bu durumu ispatlayacak bir belge ortaya çıkmamıştır. Bu yorumların Vahdeti’nin İngilizlerin elindeki Kıbrıs kökenli olması ve Kamil Paşa’nın İngiliz yanlısı olmasına dayandığı anlaşılmaktadır.
ABDÜLHAMİT
İttihatçılar 31 Mart Olayı ile büyük bir fırsat yakaladılar ve “korkulu rüyaları olan” Abdülhamit’i suçlu ilan ederek asker ve softaları kışkırttığını ileri sürdüler.
Objektif bir değerlendirme yapıldığında Padişah’ın olayın organizatörü olmadığı açık olarak görülmektedir. Ancak Abdülhamit, isyanla birlikte eski gücünü elde edeceği ümidine kapılmış olabilir.
Abdülhamit’in isyan sırasındaki tavırlarına bakıldığında kardeşkanı dökülmesi endişesi taşıdığı, hem isyancılara hem de Hareket Ordusu’na karşı emrindeki kuvvetleri harekete geçirmediği görülmektedir. Artık yaşlanmış ve zaten “vehimli” olan Padişahın büyük bir maceraya girişmesi de akla yatkın gözükmemektedir.
İttihatçıların, Abdülhamit’in bir soruşturma açılarak olayı planlayanların ortaya çıkarılması talebini yerine getirmeyerek Padişah’ı suçlu ilan edip mahkemeleri hızla sonuçlandırmaları da olayda bir parmağının olmadığının bir göstergesidir.
SAİD NURSİ
Bazı araştırmacılar da o dönemde Volkan’da “Said Kürdi” olarak yazılar yazan Bediüzzaman’ın olayda kışkırtıcı bir rol oynadığını iddia etmektedirler. Bunun kasıtlı ve çok zorlama bir yorum olduğu anlaşılmaktadır.
Said Nursi isyanla birlikte önce olayı gözlemlemiş ve Volkan’daki yazılarına devam etmiştir. İsyan başlangıcında Volkan’daki yazıları, isyandan önce başlayan yazı dizisinin devamıdır. Ancak isyanın üçüncü günü gazetede “Edipler, edepli olmalı” diye başlayan meşhur yazısı yayınlanır. Nursi bu yazıda matbuatın sorumluluğunu hatırlatmakta ve kışkırtmalardan kaçınılmasını tavsiye ifade etmektedir.
Nursi, dördüncü gün önce İkdam, ertesi gün de Volkan dâhil olmak üzere üç gazetede yayınlanan yazısında askeri itaate davet eder. Aynı gün askere bir konuşma yapar ve onları isyandan vazgeçirmeye çalışır. Altıncı gün Mizan’da yayınlanan yazısı da aynı içeriğe sahiptir. İsyanın sekizinci günü de benzer görüşleri savunduğu üç yazısı Volkan’da yer alır.
Said Nursi, isyancıları engellemeye yönelik tavrına rağmen tutuklanır ve yirmi üç gün tutuklu kalır. Hurşit Paşa’nın başkanı olduğu mahkemede yargılanır ve beraat eder. Yargılamaya tepkisini, Beyazıt’tan Sultanahmet’e kadar “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye bağırarak gösterir.
Said Nursi’nin beraatı, İttihat ve Terakki’nin yayın organı olan Tanin gazetesinde “Meşrutiyetin tesisine hizmet ettiğinden beraat ettiği” şeklinde yer almıştır. İttihatçıların kurban aradığı bir ortamda, Nursi’nin olayda kışkırtıcı bir rolü olsaydı beraat kararının çıkmayacağı çok açıktır.
ALLAH’IN BİR LÜTFU
İsyanın İttihatçılar tarafından bir fırsata dönüştürülmesi, İttihat ve Terakki parmağı olabileceği şüphesini akıllara getirmektedir. Cemiyetin doğrudan organize etmese de isyanın büyümesine fırsat verdiği anlaşılmaktadır. 31 Mart bahanesiyle Yıldız’ın işgal edilerek Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve bütün muhalefetin susturulması da bu ihtimali güçlendirmektedir.
Suçlu görülmesine rağmen Abdülhamit’in mahkemeye bile çıkarılmaması, yargılamaların gelişigüzel yapıldığını göstermektedir. Hele Abdülhamit devrinin önde gelen devlet görevlilerinin mahkemede ciddi bir yargılama olmaksızın idam veya sürgün cezası verilmesi ve ömür boyu kazandıkları emeklilik, rütbe gibi haklarının tanınmaması çok daha vahim olup 27 Mayıs, 12 Eylül ve 15 Temmuz için de “çok kötü bir örnek” olmuştur.
İttihat ve Terakki’nin 31 Mart Olayını “Allah’ın bir lütfu” gördüğü açıktır. İttihatçılar isyanın ardından ülkede “örfi idareli” ve “darağaçlı” bir dönem başlatmışlardır.
İttihatçılar, bir devrin sembolü olan Yıldız Sarayı’nı da yağmaladılar. Siyasal hayatı “dikensiz bir gül bahçesi” yaparak tek parti iktidarını kurdular. Muhalif kadroları tasfiye ederek triumvira (Enver, Cemal, Talat) ile ülkeyi 1918 sonlarına kadar yönettiler.
Sonuç olarak İttihat ve Terakki arşivinin günümüze kadar ulaşmaması 31 Mart Olayının aydınlatılmasının önündeki en büyük engeli oluşturmakta, hatıralara dayanarak yapılan yorumlar olaydaki sis perdesini ortadan kaldırmamaktadır.
Kaynaklar: Z. Kurşun, K. Kahraman, “Derviş Vahdeti”, TDVİA, C. 9; A. Birinci, “31 Mart Vakasının Bir Yorumu”, Türkler, C. XIII; İ. H. Danişmend, 31 Mart Vakası, İstanbul 1961; S. Sönmez, Said Nursi’nin 31 Mart Olayındaki Tavrı, Köprü, S. 78, 2002.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 4.4.2018 [TR724]
Bazı yazarlar Derviş Vahdeti, Prens Sabahattin ve Ahrar Fırkası’nı; bazıları Padişah Abdülhamit’i ve İngilizleri öne çıkardılar. Bir kısım yazarlar da kasıtlı olarak o dönem “Said Kürdî” ismiyle yazılar yazan Bediüzzaman’ı suçladılar.
DERVİŞ VAHDETİ
31 Mart Olayının başrolünde olmakla suçlanan Derviş Vahdeti ilginç bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. 1870’de Lefkoşa’da dünyaya gelen Vahdeti, küçük yaşta hafız oldu ve medrese eğitimini aldığı sırada Nakşibendiliğe intisap etti.
Bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra Kıbrıs’a dönerek bir misyoner okulunda İngilizce öğrenmeye başladı. Daha sonra kendi gayretleriyle İngilizcesini geliştirerek adadaki İngiliz idaresinde memuriyete girdi.
1902’de İstanbul’a dönerek bu sefer de Osmanlı idaresinde memur olduysa da yazdığı bir dilekçe nedeniyle Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. Diyarbakır’da Ziya Gökalp’le tanışarak İttihatçıların fikirlerini benimsedi.
Meşrutiyetin ilanı sonrasında geldiği İstanbul’da İttihat ve Terakki’den yüz bulamadı ve 1908 Aralık’ında “Volkan” gazetesini yayınlamaya başladı. 31 Mart Olayından kısa bir süre önce de İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni kurarak Volkan’ı cemiyetin yayın organı yaptı.
31 Mart Olayını başlatan askerlerin ellerinde, İttihad-ı Muhammedi’nin Ayasofya’daki açılışta dağıttığı bayrakların bulunması, Vahdeti’yi olayın kışkırtıcısı olarak öne çıkardı. İsyan sırasında Abdülhamit’e hitaben yazdığı bir mektupla askeri ve halkı tahrik ettiği iddia edildi.
İttihatçılara muhalefet eden Kamil Paşa, Ahrar Fırkası ve Prens Sabahattin’le yakınlığı da “İngiliz ajanı” olarak suçlanmasına neden oldu. İstanbul’dan kaçtıysa da bir ihbar sonucunda yakalanarak yargılandı ve idam kararı verildi.
Vahdeti, olayın “asıl faili” gösterilerek bütün suç kendisine yüklendi. Volkan’daki yazılarının dini içeriğinden dolayı da “bir irtica sembolü” haline getirildi.
Hâlbuki Vahdeti’nin yazılarında eski devre bir özlem olmayıp Abdülhamit devri için “istibdat” ifadesi kullanılmıştır. Vahdeti, asıl itibarıyla meşrutiyeti savunan ve “Niyaziler, Enverler zamanın Halid bin Velid’leridirler” diyen bir kişidir.
Vahdeti, İttihatçıların “Abdülhamitvari” bir baskı rejimi kurmak istemelerinden rahatsız olmuş ve gazeteci Hasan Fehmi’nin öldürülmesinden sonra onları “Yezid” olarak değerlendirmiştir. O’nun isyana en çok sahip çıkan ve askeri tahrik eden gazeteci olduğu muhakkaktır. Bunda eski Sadrazam Kamil Paşa ile yakınlığı etkili olmuştur.
Bütün bunlara ve döneminin “nevzuhur” bir şahsiyeti olmasına rağmen 31 Mart olayının “asıl müsebbibi” olarak gösterilmesi çok yanlıştır.
PRENS SABAHATTİN
Abdülhamit’in kız kardeşi Seniha Sultan’la Mahmut Celalettin Paşa’nın evliliğinden doğan Prens Sabahattin, başlangıçta İttihatçıların yanında yer almışsa da daha sonra “müzmin” bir muhalif olmuştu. Liberal fikirleri benimseyen Prens’in en önemli özelliklerinden birisi de siyaseten çok hırslı olmasıydı.
31 Mart öncesinde kurdurduğu Ahrar Fırkası ile muhalefet eden Sabahattin’in Sultan Reşat’ı hükümdar yapmak istediği, bunun için de bazı subaylar ve Avcı taburlarıyla bağlantılar kurduğu anlaşılmaktadır. Sabahattin’in isyan sırasında Mevlanzade Rıfat’a söylediği bazı sözler ve birlikte hareket ettiği İsmail Kemal’in isyancıların isteğiyle Meclis başkanı yapılması, olayın tertipçilerinden olduğu kanaatini güçlendirmektedir.
Prens Sabahattin faillerden birisi olarak tevkif edilse de Hanedan mensubu olmasından dolayı serbest bırakılmış ve Avrupa’ya gitmiştir. İttihatçılar olayın tertipçisi gibi gözüken Sabahattin’i cezalandırmak yerine Abdülhamit ve Vahdeti’yi suçlu ilan etmeyi tercih etmişlerdir.
İNGİLİZLER
Bazı araştırmacılar olayda “üst akıl” olarak İngiltere’nin olduğunu ileri sürmektedirler. Bu iddiaların dönemin siyasi ortamı dikkate alındığında mantıklı bir açıklaması bulunmamaktadır. İngiltere’nin henüz 1909’da İttihatçıları karşılarına almasını gerektirecek bir durum yoktur.
İttihatçılar, iktidarı tam olarak devralmadıkları gibi dış politikada da destek arayışı içindeydiler. Devleti dağılmaktan kurtarmak amacıyla yola çıkan İttihatçıların, İngiltere’nin desteğini almaları bir zorunluluktu.
İngiliz elçiliğinin yazışmalarında da bu durumu ispatlayacak bir belge ortaya çıkmamıştır. Bu yorumların Vahdeti’nin İngilizlerin elindeki Kıbrıs kökenli olması ve Kamil Paşa’nın İngiliz yanlısı olmasına dayandığı anlaşılmaktadır.
ABDÜLHAMİT
İttihatçılar 31 Mart Olayı ile büyük bir fırsat yakaladılar ve “korkulu rüyaları olan” Abdülhamit’i suçlu ilan ederek asker ve softaları kışkırttığını ileri sürdüler.
Objektif bir değerlendirme yapıldığında Padişah’ın olayın organizatörü olmadığı açık olarak görülmektedir. Ancak Abdülhamit, isyanla birlikte eski gücünü elde edeceği ümidine kapılmış olabilir.
Abdülhamit’in isyan sırasındaki tavırlarına bakıldığında kardeşkanı dökülmesi endişesi taşıdığı, hem isyancılara hem de Hareket Ordusu’na karşı emrindeki kuvvetleri harekete geçirmediği görülmektedir. Artık yaşlanmış ve zaten “vehimli” olan Padişahın büyük bir maceraya girişmesi de akla yatkın gözükmemektedir.
İttihatçıların, Abdülhamit’in bir soruşturma açılarak olayı planlayanların ortaya çıkarılması talebini yerine getirmeyerek Padişah’ı suçlu ilan edip mahkemeleri hızla sonuçlandırmaları da olayda bir parmağının olmadığının bir göstergesidir.
SAİD NURSİ
Bazı araştırmacılar da o dönemde Volkan’da “Said Kürdi” olarak yazılar yazan Bediüzzaman’ın olayda kışkırtıcı bir rol oynadığını iddia etmektedirler. Bunun kasıtlı ve çok zorlama bir yorum olduğu anlaşılmaktadır.
Said Nursi isyanla birlikte önce olayı gözlemlemiş ve Volkan’daki yazılarına devam etmiştir. İsyan başlangıcında Volkan’daki yazıları, isyandan önce başlayan yazı dizisinin devamıdır. Ancak isyanın üçüncü günü gazetede “Edipler, edepli olmalı” diye başlayan meşhur yazısı yayınlanır. Nursi bu yazıda matbuatın sorumluluğunu hatırlatmakta ve kışkırtmalardan kaçınılmasını tavsiye ifade etmektedir.
Nursi, dördüncü gün önce İkdam, ertesi gün de Volkan dâhil olmak üzere üç gazetede yayınlanan yazısında askeri itaate davet eder. Aynı gün askere bir konuşma yapar ve onları isyandan vazgeçirmeye çalışır. Altıncı gün Mizan’da yayınlanan yazısı da aynı içeriğe sahiptir. İsyanın sekizinci günü de benzer görüşleri savunduğu üç yazısı Volkan’da yer alır.
Said Nursi, isyancıları engellemeye yönelik tavrına rağmen tutuklanır ve yirmi üç gün tutuklu kalır. Hurşit Paşa’nın başkanı olduğu mahkemede yargılanır ve beraat eder. Yargılamaya tepkisini, Beyazıt’tan Sultanahmet’e kadar “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye bağırarak gösterir.
Said Nursi’nin beraatı, İttihat ve Terakki’nin yayın organı olan Tanin gazetesinde “Meşrutiyetin tesisine hizmet ettiğinden beraat ettiği” şeklinde yer almıştır. İttihatçıların kurban aradığı bir ortamda, Nursi’nin olayda kışkırtıcı bir rolü olsaydı beraat kararının çıkmayacağı çok açıktır.
ALLAH’IN BİR LÜTFU
İsyanın İttihatçılar tarafından bir fırsata dönüştürülmesi, İttihat ve Terakki parmağı olabileceği şüphesini akıllara getirmektedir. Cemiyetin doğrudan organize etmese de isyanın büyümesine fırsat verdiği anlaşılmaktadır. 31 Mart bahanesiyle Yıldız’ın işgal edilerek Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve bütün muhalefetin susturulması da bu ihtimali güçlendirmektedir.
Suçlu görülmesine rağmen Abdülhamit’in mahkemeye bile çıkarılmaması, yargılamaların gelişigüzel yapıldığını göstermektedir. Hele Abdülhamit devrinin önde gelen devlet görevlilerinin mahkemede ciddi bir yargılama olmaksızın idam veya sürgün cezası verilmesi ve ömür boyu kazandıkları emeklilik, rütbe gibi haklarının tanınmaması çok daha vahim olup 27 Mayıs, 12 Eylül ve 15 Temmuz için de “çok kötü bir örnek” olmuştur.
İttihat ve Terakki’nin 31 Mart Olayını “Allah’ın bir lütfu” gördüğü açıktır. İttihatçılar isyanın ardından ülkede “örfi idareli” ve “darağaçlı” bir dönem başlatmışlardır.
İttihatçılar, bir devrin sembolü olan Yıldız Sarayı’nı da yağmaladılar. Siyasal hayatı “dikensiz bir gül bahçesi” yaparak tek parti iktidarını kurdular. Muhalif kadroları tasfiye ederek triumvira (Enver, Cemal, Talat) ile ülkeyi 1918 sonlarına kadar yönettiler.
Sonuç olarak İttihat ve Terakki arşivinin günümüze kadar ulaşmaması 31 Mart Olayının aydınlatılmasının önündeki en büyük engeli oluşturmakta, hatıralara dayanarak yapılan yorumlar olaydaki sis perdesini ortadan kaldırmamaktadır.
Kaynaklar: Z. Kurşun, K. Kahraman, “Derviş Vahdeti”, TDVİA, C. 9; A. Birinci, “31 Mart Vakasının Bir Yorumu”, Türkler, C. XIII; İ. H. Danişmend, 31 Mart Vakası, İstanbul 1961; S. Sönmez, Said Nursi’nin 31 Mart Olayındaki Tavrı, Köprü, S. 78, 2002.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 4.4.2018 [TR724]
Yeni bir durumla karşı karşıyayız [Kemal Ay]
Kosova olayından anlıyoruz ki Erdoğan rejimi ‘devletimiz bakın hâlâ çok güçlü’ diyebilmek için yine bildiği yönteme, en gariban olana karşı gücünü gösterme yoluna girmiş. ‘Rehine diplomasisi’ dediğimiz şey, çeşitli tavizlerle işletiliyor malumunuz. Büyük devletler ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ tavrına büründükçe, hukuksuzlukları görmezden geldikçe, tavizlerin sayısı artıyor.
Almanya’yla gazeteci Deniz Yücel üzerinden yapılan anlaşmanın detaylarını hâlen bilmiyoruz. Ancak medyada çıkan haberlere bakarak şunu söyleyebilirim ki Erdoğan’ın ekibi, Adil Öksüz’ün Almanya’da olduğunu düşünüyor ve ‘seçim yatırımı’ olarak onu getirtmeye uğraşıyor. Kosova’daki öğretmenleri, ‘Balkan yapılanmasının en önemli yöneticileri’ olarak lanse etmeleri bundan. Erdoğan’ın bunu mitingde bağıra çağıra, Kosova Başbakanı’na yüklenerek ilan etmesinin sebebi de bu.
Afrin bir yanda, ‘darbecileri paketleyip getirme’ diğer yanda… 2019’a giderken ‘Güçlü lider, güçlü devlet’ türküsü söylemenin bundan daha ‘masrafsız yolu’ var mı? İtiraz edip, ‘Olur mu, bunun masrafı var’ diyenler olacaktır ama 2019’u garantiye alıp bütün muhalifleri ıskartaya çıkarma gücüne ulaştıktan sonra o kadarcık masrafın lafı mı olur? Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.
TAVİZ, TAVİZİ DOĞURACAK
Rejimin planlayıcıları, Yunanistan’ın iki askerini rehin aldılar en son mesela. Oradan kimi tutup getirsek kâr, diye bakıyorlar. Getirilenler neyle suçlanacak, nasıl bir yargı süreci işleyecek, hiçbiri dert değil bunların. Medyada kullanılacak Türk bayraklı fotoğraflar yeter. Uluslararası sistemi eğip bükerek, taviz vermeye meyilli politikacıları kullanarak, ‘paraysa para’ diyerek, hatta kiminden silah, kiminden et, süt, yumurta alarak (bir nevi tersinden Çiftlik Bank) bu işleri sürdürecekler anlaşılan. Bütün bunlar seçim yatırımı. (Dün, Gabon’da da Türk öğretmenlerin gözaltına aldırıldığı ve Türkiye’ye iade edileceği haberleri çıktı.)
Asıl dünyadaki siyasetçilerin anlaması gereken şu: Erdoğan’ın talepleri bitmeyecek. Kabul etmeye yanaşmadığınızda vatandaşlarınızı rehin alacak, daha da olmadı uzantılarını kullanarak sizi rahatsız edecek. Kapalı toplantılarda size başka ahlaksız teklifler de sunacak.
Bu rejimin gücü ‘disruptive’ (düzen yıkıcı) olabilmesinde yatıyor. Şu an Türkiye’nin uluslararası alanda yaptığı herhangi bir hamlenin iç politikaya zerre yansıması yok. Tıpkı Rusya gibi. Birbirine bağımlı (interdependent) bir sistem içinde bu türlü hamleleri yapan politikacılar kısa vadede çok şey kazanıyor. Uzun vadede ise beklentisi şu: Kendini tamamen güvene aldığında – ki Türkiye gibi ülkelerde bunu başarması imkânsızdır – sizinle daha yumuşak bir ilişkiye girebilir. Gelgelelim, bu sefer de yıllarca ‘motive ettiği’ tabanını buna ikna edemeyeceğinden, farklı projelerle sizin kapınızı çalmayı sürdürecektir.
AVRUPA BİRLİĞİ GÖZ YUMMUŞSA, ÇOK DAHA VAHİM
Kosova olayının, AB ile yapılan zirveden hemen sonra gerçekleşmesinin ardından iki sebep olabilir sadece: (1) Ya, Erdoğan AB zirvesinde istediğini alamadı ve agresif bir hamleyle otoritelerini sarsma yolunu seçti, (2) ya da, daha vahimi, AB liderlerinin bu türlü bir operasyona ses çıkarmayacağı konusunda ikna oldu. Bu noktada sorgulanması gereken, ikinci seçenek gibi duruyor.
Çünkü şunu kabul etmek gerekir ki, Batılı ülkelerde yerleşik hukuk sistemi içinde Hizmet Hareketi buralarda kendine bir ‘sığınak’ bulmuş olabilir fakat siyasî anlamda, Hareket’in kabul görmesinin bu Batılı ülkelerin iktidarları için bir karşılığı yok. Hatta Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kurumlar Türkiye ile ilişkilerinde sürekli pürüz olarak var olan bir grupla mesafeli kalabilmek için her şeyi yapacaklardır.
KAMUOYUNU KAZANMAYA ÇALIŞMAK
Bunun uzun vadede bir ilke ve prestij sorunu olabileceği kestiriliyordur muhtemelen. Ancak ‘tarihi kazananlar yazar’ fehvasınca, Türkiye’de bile kimsenin pek desteklemediği bir grup Türk vatandaşını ‘gözden çıkarmak’ günü geldiğinde tercih edilebilir bir durum. Olup bitenlere kulağını tıkamanın masrafı azaldıkça, bu yöndeki tavır da güçleniyor. Tersi de mümkün: Erdoğan’ın taleplerine karşılık vermemenin masrafı arttıkça, gözden çıkarılabilecekler tekrar ele alınıyor.
Bu noktadan hareketle, yapılabilecek tek şey var: Hizmet Hareketi elinden geldiğince bu meseleleri insanlara duyurmaya ve bulundukları ülke vatandaşlarını politikacıları etkileme konusunda yardıma çağırmaya odaklanmalı. Politikacılarla kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerin de faydaları sınırlı olacaktır. Kosova olayıyla başlayıp, Erdoğan’ın sadece Türkiye ya da Hizmet Hareketi için değil bütün dünya için bir problem hâline geldiği, ona verilecek her tavizin bir başkasını doğuracağını anlatmak gerekli.
[Kemal Ay] 4.4.2018 [TR724]
Almanya’yla gazeteci Deniz Yücel üzerinden yapılan anlaşmanın detaylarını hâlen bilmiyoruz. Ancak medyada çıkan haberlere bakarak şunu söyleyebilirim ki Erdoğan’ın ekibi, Adil Öksüz’ün Almanya’da olduğunu düşünüyor ve ‘seçim yatırımı’ olarak onu getirtmeye uğraşıyor. Kosova’daki öğretmenleri, ‘Balkan yapılanmasının en önemli yöneticileri’ olarak lanse etmeleri bundan. Erdoğan’ın bunu mitingde bağıra çağıra, Kosova Başbakanı’na yüklenerek ilan etmesinin sebebi de bu.
Afrin bir yanda, ‘darbecileri paketleyip getirme’ diğer yanda… 2019’a giderken ‘Güçlü lider, güçlü devlet’ türküsü söylemenin bundan daha ‘masrafsız yolu’ var mı? İtiraz edip, ‘Olur mu, bunun masrafı var’ diyenler olacaktır ama 2019’u garantiye alıp bütün muhalifleri ıskartaya çıkarma gücüne ulaştıktan sonra o kadarcık masrafın lafı mı olur? Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.
TAVİZ, TAVİZİ DOĞURACAK
Rejimin planlayıcıları, Yunanistan’ın iki askerini rehin aldılar en son mesela. Oradan kimi tutup getirsek kâr, diye bakıyorlar. Getirilenler neyle suçlanacak, nasıl bir yargı süreci işleyecek, hiçbiri dert değil bunların. Medyada kullanılacak Türk bayraklı fotoğraflar yeter. Uluslararası sistemi eğip bükerek, taviz vermeye meyilli politikacıları kullanarak, ‘paraysa para’ diyerek, hatta kiminden silah, kiminden et, süt, yumurta alarak (bir nevi tersinden Çiftlik Bank) bu işleri sürdürecekler anlaşılan. Bütün bunlar seçim yatırımı. (Dün, Gabon’da da Türk öğretmenlerin gözaltına aldırıldığı ve Türkiye’ye iade edileceği haberleri çıktı.)
Asıl dünyadaki siyasetçilerin anlaması gereken şu: Erdoğan’ın talepleri bitmeyecek. Kabul etmeye yanaşmadığınızda vatandaşlarınızı rehin alacak, daha da olmadı uzantılarını kullanarak sizi rahatsız edecek. Kapalı toplantılarda size başka ahlaksız teklifler de sunacak.
Bu rejimin gücü ‘disruptive’ (düzen yıkıcı) olabilmesinde yatıyor. Şu an Türkiye’nin uluslararası alanda yaptığı herhangi bir hamlenin iç politikaya zerre yansıması yok. Tıpkı Rusya gibi. Birbirine bağımlı (interdependent) bir sistem içinde bu türlü hamleleri yapan politikacılar kısa vadede çok şey kazanıyor. Uzun vadede ise beklentisi şu: Kendini tamamen güvene aldığında – ki Türkiye gibi ülkelerde bunu başarması imkânsızdır – sizinle daha yumuşak bir ilişkiye girebilir. Gelgelelim, bu sefer de yıllarca ‘motive ettiği’ tabanını buna ikna edemeyeceğinden, farklı projelerle sizin kapınızı çalmayı sürdürecektir.
AVRUPA BİRLİĞİ GÖZ YUMMUŞSA, ÇOK DAHA VAHİM
Kosova olayının, AB ile yapılan zirveden hemen sonra gerçekleşmesinin ardından iki sebep olabilir sadece: (1) Ya, Erdoğan AB zirvesinde istediğini alamadı ve agresif bir hamleyle otoritelerini sarsma yolunu seçti, (2) ya da, daha vahimi, AB liderlerinin bu türlü bir operasyona ses çıkarmayacağı konusunda ikna oldu. Bu noktada sorgulanması gereken, ikinci seçenek gibi duruyor.
Çünkü şunu kabul etmek gerekir ki, Batılı ülkelerde yerleşik hukuk sistemi içinde Hizmet Hareketi buralarda kendine bir ‘sığınak’ bulmuş olabilir fakat siyasî anlamda, Hareket’in kabul görmesinin bu Batılı ülkelerin iktidarları için bir karşılığı yok. Hatta Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kurumlar Türkiye ile ilişkilerinde sürekli pürüz olarak var olan bir grupla mesafeli kalabilmek için her şeyi yapacaklardır.
KAMUOYUNU KAZANMAYA ÇALIŞMAK
Bunun uzun vadede bir ilke ve prestij sorunu olabileceği kestiriliyordur muhtemelen. Ancak ‘tarihi kazananlar yazar’ fehvasınca, Türkiye’de bile kimsenin pek desteklemediği bir grup Türk vatandaşını ‘gözden çıkarmak’ günü geldiğinde tercih edilebilir bir durum. Olup bitenlere kulağını tıkamanın masrafı azaldıkça, bu yöndeki tavır da güçleniyor. Tersi de mümkün: Erdoğan’ın taleplerine karşılık vermemenin masrafı arttıkça, gözden çıkarılabilecekler tekrar ele alınıyor.
Bu noktadan hareketle, yapılabilecek tek şey var: Hizmet Hareketi elinden geldiğince bu meseleleri insanlara duyurmaya ve bulundukları ülke vatandaşlarını politikacıları etkileme konusunda yardıma çağırmaya odaklanmalı. Politikacılarla kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerin de faydaları sınırlı olacaktır. Kosova olayıyla başlayıp, Erdoğan’ın sadece Türkiye ya da Hizmet Hareketi için değil bütün dünya için bir problem hâline geldiği, ona verilecek her tavizin bir başkasını doğuracağını anlatmak gerekli.
[Kemal Ay] 4.4.2018 [TR724]
Fenerbahçe vurgunu Kadıköy’de yedi [Hasan Cücük]
Son 3 yıldır şampiyonluktan uzak kalan Fenerbahçe’nin bu yıl da mutlu sona ulaşması zor görünüyor.
Lider Galatasaray’la arasındaki puan farkı 6 olmasına karşılık önünde geçmesi gereken 3 rakibin olması sarı lacivertlilerin şampiyonluk yarışında işinin ne denli zor olduğunu gösteriyor. Kadıköy ekibi, bu sezon en büyük darbeyi bir zamanlar rakiplerinin korkulu rüyası olan Ülker Stadı’nda yedi.
DERBİLERDEKİ ÜSTÜNLÜĞÜNÜ YİTİRDİ
Şampiyonluk yarışında derbiler 6 puanlıktır. Fenerbahçe son yıllarda derbilerde rakiplerine kurduğu üstünlükle tanınıyordu. Kadıköy’de Trabzonspor’a 1997’den, Galatasaray’a 1999’dan ve Beşiktaş’a 2005’ten bu yana yenilmeyen Fenerbahçe, bu sezon sahasında oynadığı 3 derbiden sadece Beşiktaş maçında sahadan 3 puanla ayrıldı. Yine zirvenin bir başka takımı Başakşehir’e karşı sahasında oynadığı maçtan puansız ayrıldı. Kadıköy’deki 4 derbi maçından 5 puan çıkaran Fenerbahçe şampiyonluk yolunda en büyük yarayı burada almış oldu.
ORTA SIRA TAKIMLARINA KARŞI
Ülker Arena’da Galatasaray ve Trabzonspor’la berabere kalıp, Başakşehir’e yenilen Fenerbahçe dramatik puan kaybını Akhisar karşısında yaşadı. Ligin ilk devresinde deplasmanda 1-0 yenildiği rakibine Kadıköy’de de 3-2 yenilerek, ligin orta sıralarında yer bulan bir takımdan iki maçta da puan alamamış oldu. Önceki akşam deplasmanda 5-0 yendiği Kayserispor’la sahasında yaptığı maçı 3-3 berabere bitirmişti. Rakibi karşısında 3-1 öne geçen Fenerbahçe, son dakikada santrası bile yapılmayan golle 2 puandan olmuştu. Yine ligin düşme hattındaki takımlarından Gençlerbirliği ile sahasında 2-2 berabere kalarak, taraftarına hayal kırıklığı yaşatmıştı.
RAKİPLERİNİN GERİSİNDE
Şampiyonluk yolundaki takımların iç saha performansları dikkate alındığında Fenerbahçe açık ara geride bulunuyor. Lider Galatasaray sahasında oynadığı 14 maçtan 40 puan toplarken, sadece bir maçta berabere kaldı, yenilgi yüzü görmedi. Başakşehir, 13 maçta 32 puan, Beşiktaş ise 13 maçta 33 puan topladı. Fenerbahçe ise 13 maçta 25 puan çıkardı. Bu tabloyu dikkate aldığımızda Fenerbahçe’nin neden şampiyonluk yarışında geri kaldığı net bir şekilde ortaya çıkıyor. Galatasaray ve Beşiktaş sahasında yenilmezken, Başakşehir sadece bir maçtan yenilgiyle ayrıldı.
DEPLASMANDA DAHA İYİ
Deplasman maçlarında ise rollerin değiştiğini görüyoruz. Sahasında hüsran yaşayan Fenerbahçe, deplasmanda en çok puan toplayan takım konumunda bulunuyor. Önceki akşam Kayserispor’u deplasmanda 5-0 yenerek sezonun en farklı galibiyetini alan sarı lacivertliler dışarda oynadığı 14 maçtan 26 puan topladı. Beşiktaş ve Akhisar’a yenilen Fenerbahçe, Göztepe, Galatasaray, Osmanlıspor, Konyaspor ve Trabzonspor’la berabere kaldı. Deplasmanda daha az gol attı ama daha az da gol yedi. Kadıköy’de kalesinde 19 gol gören Fenerbahçe deplasmanda 11 gole engel olamadı. Kalesinde gördüğü 30 golle şampiyonluk mücadelesi veren takımlar arasında en çok gol yiyen takım oldu.
GALATASARAY, DEPLASMANDA SIKINTILI
Lider Galatasaray deplasmanın en başarısız şampiyon adayı oldu. Sarı lacivertli ekip 13 maçta 17 puan toplarken, 6 kez mağlup oldu, 2 maçı da berabere tamamladı. Başakşehir, Fenerbahçe’den sonra deplasmandan en çok puan çıkaran takım oldu. Haftayı Akhisahar’ı deplasmanda yenerek 3 puanla kapatan Başakşehir, 14 maçta 24 puan topladı. Bu sezon deplasmanlarda bekleneni veremeyen bir başka zirve adayı da Beşiktaş oldu. Siyah beyazlılar 14 maçta 20 puan toplarken, 4 mağlubiyet ve 5 beraberlik aldı.
Sezon sonunda Fenerbahçe şampiyonluğu kaybederse – ki öyle gözüküyor – hatayı başka yerde aramasın. Bir an evvel Kadıköy’deki puan kayıplarına çözüm bulmazsa, kaybedilen sadece bu sezon olmaz.
[Hasan Cücük] 4.4.2018 [TR724]
Lider Galatasaray’la arasındaki puan farkı 6 olmasına karşılık önünde geçmesi gereken 3 rakibin olması sarı lacivertlilerin şampiyonluk yarışında işinin ne denli zor olduğunu gösteriyor. Kadıköy ekibi, bu sezon en büyük darbeyi bir zamanlar rakiplerinin korkulu rüyası olan Ülker Stadı’nda yedi.
DERBİLERDEKİ ÜSTÜNLÜĞÜNÜ YİTİRDİ
Şampiyonluk yarışında derbiler 6 puanlıktır. Fenerbahçe son yıllarda derbilerde rakiplerine kurduğu üstünlükle tanınıyordu. Kadıköy’de Trabzonspor’a 1997’den, Galatasaray’a 1999’dan ve Beşiktaş’a 2005’ten bu yana yenilmeyen Fenerbahçe, bu sezon sahasında oynadığı 3 derbiden sadece Beşiktaş maçında sahadan 3 puanla ayrıldı. Yine zirvenin bir başka takımı Başakşehir’e karşı sahasında oynadığı maçtan puansız ayrıldı. Kadıköy’deki 4 derbi maçından 5 puan çıkaran Fenerbahçe şampiyonluk yolunda en büyük yarayı burada almış oldu.
ORTA SIRA TAKIMLARINA KARŞI
Ülker Arena’da Galatasaray ve Trabzonspor’la berabere kalıp, Başakşehir’e yenilen Fenerbahçe dramatik puan kaybını Akhisar karşısında yaşadı. Ligin ilk devresinde deplasmanda 1-0 yenildiği rakibine Kadıköy’de de 3-2 yenilerek, ligin orta sıralarında yer bulan bir takımdan iki maçta da puan alamamış oldu. Önceki akşam deplasmanda 5-0 yendiği Kayserispor’la sahasında yaptığı maçı 3-3 berabere bitirmişti. Rakibi karşısında 3-1 öne geçen Fenerbahçe, son dakikada santrası bile yapılmayan golle 2 puandan olmuştu. Yine ligin düşme hattındaki takımlarından Gençlerbirliği ile sahasında 2-2 berabere kalarak, taraftarına hayal kırıklığı yaşatmıştı.
RAKİPLERİNİN GERİSİNDE
Şampiyonluk yolundaki takımların iç saha performansları dikkate alındığında Fenerbahçe açık ara geride bulunuyor. Lider Galatasaray sahasında oynadığı 14 maçtan 40 puan toplarken, sadece bir maçta berabere kaldı, yenilgi yüzü görmedi. Başakşehir, 13 maçta 32 puan, Beşiktaş ise 13 maçta 33 puan topladı. Fenerbahçe ise 13 maçta 25 puan çıkardı. Bu tabloyu dikkate aldığımızda Fenerbahçe’nin neden şampiyonluk yarışında geri kaldığı net bir şekilde ortaya çıkıyor. Galatasaray ve Beşiktaş sahasında yenilmezken, Başakşehir sadece bir maçtan yenilgiyle ayrıldı.
DEPLASMANDA DAHA İYİ
Deplasman maçlarında ise rollerin değiştiğini görüyoruz. Sahasında hüsran yaşayan Fenerbahçe, deplasmanda en çok puan toplayan takım konumunda bulunuyor. Önceki akşam Kayserispor’u deplasmanda 5-0 yenerek sezonun en farklı galibiyetini alan sarı lacivertliler dışarda oynadığı 14 maçtan 26 puan topladı. Beşiktaş ve Akhisar’a yenilen Fenerbahçe, Göztepe, Galatasaray, Osmanlıspor, Konyaspor ve Trabzonspor’la berabere kaldı. Deplasmanda daha az gol attı ama daha az da gol yedi. Kadıköy’de kalesinde 19 gol gören Fenerbahçe deplasmanda 11 gole engel olamadı. Kalesinde gördüğü 30 golle şampiyonluk mücadelesi veren takımlar arasında en çok gol yiyen takım oldu.
GALATASARAY, DEPLASMANDA SIKINTILI
Lider Galatasaray deplasmanın en başarısız şampiyon adayı oldu. Sarı lacivertli ekip 13 maçta 17 puan toplarken, 6 kez mağlup oldu, 2 maçı da berabere tamamladı. Başakşehir, Fenerbahçe’den sonra deplasmandan en çok puan çıkaran takım oldu. Haftayı Akhisahar’ı deplasmanda yenerek 3 puanla kapatan Başakşehir, 14 maçta 24 puan topladı. Bu sezon deplasmanlarda bekleneni veremeyen bir başka zirve adayı da Beşiktaş oldu. Siyah beyazlılar 14 maçta 20 puan toplarken, 4 mağlubiyet ve 5 beraberlik aldı.
Sezon sonunda Fenerbahçe şampiyonluğu kaybederse – ki öyle gözüküyor – hatayı başka yerde aramasın. Bir an evvel Kadıköy’deki puan kayıplarına çözüm bulmazsa, kaybedilen sadece bu sezon olmaz.
[Hasan Cücük] 4.4.2018 [TR724]
14 Temmuz’da Dalaman’a TSK’nın VIP uçağı ile gidip Erdoğan’la görüşen isim belli oldu
15 Temmuz Darbe Girişimi’nde bir gün önce AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Marmaris’te ziyaret eden isimlerden biri belli oldu. TSK’ya ait VIP uçakla Dalaman Havaalanı’na inen ve sonra Erdoğan’ı helikopterle gittiği Marmaris’te ziyaret eden kişinin Milli Savunma Bakanı Fikri Işık olduğu belirtildi.
Bu durumla ilgili yeni bilgiler paylaşan gazeteci Ece Sevim Öztürk, o tarihte bölgede görevli astsubay Gürkan Dirik’in tanıklık ifadesini açıkladı. Dirik verdiği ifadede Cessna 650 model VIP uçağın 14 Temmuz Günü Dalaman’a 12:55 indiğini ve daha sonra uçağın içinde bulunan Milli Savunma Bakanı Işık’ın helikopterle Marmaris’e gittiğini ifade etti. Dirik, helikopterin Grand Yazıcı otele indiğini de anlattı. Işık’ın bindiği uçak TSK içinde kuvvet komutanları tarafından kullanılıyordu.
Bu zamana kadar Işık’ın askeri uçakla Erdoğan’ın yanına gittiğini açıklamadığını aktaran gazeteci Ece Sevim Öztürk, “Işık, gazetelere verdiği demeçte o tarihte Erdoğan’ı YAŞ için ziyaret ettiğini söylüyor. Ama askeri uçakla gittiğini söylemiyor.” dedi. Öztürk şu ana kadar uçakta dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın bulunduğunun belirtildiğini fakat delillendirilemediğini anlattı.
Öztürk’ün konuyla ilgili yaptığı Periscope yayını şöyle;
[TR724] 4.4.2018
Bu durumla ilgili yeni bilgiler paylaşan gazeteci Ece Sevim Öztürk, o tarihte bölgede görevli astsubay Gürkan Dirik’in tanıklık ifadesini açıkladı. Dirik verdiği ifadede Cessna 650 model VIP uçağın 14 Temmuz Günü Dalaman’a 12:55 indiğini ve daha sonra uçağın içinde bulunan Milli Savunma Bakanı Işık’ın helikopterle Marmaris’e gittiğini ifade etti. Dirik, helikopterin Grand Yazıcı otele indiğini de anlattı. Işık’ın bindiği uçak TSK içinde kuvvet komutanları tarafından kullanılıyordu.
Bu zamana kadar Işık’ın askeri uçakla Erdoğan’ın yanına gittiğini açıklamadığını aktaran gazeteci Ece Sevim Öztürk, “Işık, gazetelere verdiği demeçte o tarihte Erdoğan’ı YAŞ için ziyaret ettiğini söylüyor. Ama askeri uçakla gittiğini söylemiyor.” dedi. Öztürk şu ana kadar uçakta dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın bulunduğunun belirtildiğini fakat delillendirilemediğini anlattı.
Öztürk’ün konuyla ilgili yaptığı Periscope yayını şöyle;
14 Temmuz'da Dalaman'a inen TSK'nın uçağıdaki ismin kim olduğunu buldum. Hatta direkt.. https://t.co/4JaIWYLQyS— Ece Sevim ÖZTÜRK (@ecesevimm) 3 Nisan 2018
[TR724] 4.4.2018
Avukat Akkoç’tan çarpıcı ByLock açıklamaları: Yargıtay’ın bozma kararları beraat getirir
ByLock davalarını yakın takip eden Avukat Murat Akkoç, son dönemde Yargıtay’dan verilen bozma kararlarıyla ilgili önemli açıklamalar yaptı. Sosyal medyada twiter hesabından hukuki değerlendirmelerde bulunan Akkoç, “Yargıtay, ByLock indirmek ve kullanmak suçtur içtihadından sonra ‘ikrar’ yapmayanlar yönüyle son sekiz ay içinde ‘delillerin tam toplanmadığı’ gerekçesiyle çeşitli ‘bozma’ kararları vermiştir” dedi.
‘Bozma kararları dikkate alınarak savunma nasıl yapılmalıdır’ başlığı altında paylaşımlarda bulunan Akkoç şu uyarılarını sıraladı:
BOZMA KARARLARI ÇOK ÖNEMLİ,
– Öncelikle Yargıtay içtihadını değiştirmediği surece IKRAR baskısı, tavsiye ve telkini kimden gelirse gelsin kesinlikle itibar edilmemelidir. Yargıtay dosyada IKRAR varsa delillerin toplanmasına gerek görmeksizin ceza kararlarını maalesef onuyor.
-ByLock isnadıyla yargılananlar yönüyle Yargıtay’ın bozma kararları çok önemlidir ve bozma kararları dikkate alınarak hazırlanacak iyi bir savunma, İstinaf yada Yargıtay temyiz dilekçesi kişinin BERAAT etmesini sağlayacaktır.
EKSİK DELİLLER MUTLAKA MAHKEMEDEN TALEP EDİLMELİ
-Bylock isnadıyla yargılanan her kişinin dosyasında mahkeme aşağıda delilleri Yargıtay bozma kararları gereği mutlaka toplamak zorundadır. Kişiler eksik delil varsa mutlaka mahkemeden talep etmelidir.
-Deliller toplanmadan karar verilmişse bu durum İstinaf ve Yargıtay temyiz dilekçesine mutlaka yazılmalıdır. Dosya daha önce üst mahkemelere gitmişse EK BEYAN dilekçesi hazırlanarak yerel mahkeme aracılığıyla dosyaya gönderilmelidir
HTS YER-SAAT-TARİH BİLGİLERİ İLE CGNAT ve BYLOCK KAYITLARI UYUMUNU KONTROL EDİN
-Tüm deliller toplanmışsa kişilerin yapması gereken ONEMLI ve EN HAYATİ DAVRANIŞ ByLock Log kayıtları-BTK IP CGNAT kayıtları (zaman damgalı)-Gsm şirketlerinden gelen HTS kayıtlarındaki TARIH-SAAT-YER bilgilerinin üç kayıtta da birbiriyle uyumlu olup olmadığını kontrol etmektir.
-Kayıtlar arası uyumsuzluk-eşleşmeme incelemesine dair mumkunse bir adli bilişimciden özel bilirkişi raporu alınmalı değilse herhangi bir bilişimciden özel destek alınarak dilekçe hazırlanmalıdır.
BTK SAHTE IP OLUŞTURDU ŞÜPHESİ GÜÇLENDİ
– Bu üç ayrı kurumdan gelen kayıtlar kurumların alt yapı eksiklikleri ve CGNAT sisteminin kendisinden kaynaklı sorunlar nedeniyle kesinlikle eşleşmemektedir. Diğer taraftan incelediğimiz 250 dosya sonrasında BTK ‘nın sahte IP kayıtları oluşturduğu yönünde ciddi şüphelerimiz vardır
– Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ısrarla listeleri oluşturduğu Bylock soruşturma dosyasını ve Bylock server’ının imajı alınmış yedeğini Bylock yargılaması yapan Ağır Ceza Mahkemelerine ve avukatlara vermemesinin nedeninin IP kayıtları sahteciliği olduğu kanaatini taşıyoruz
– Ceza yargılamasında elde edilen delillerde %1 şüphe olması halinde o delil hükme esas alınamaz. Bylock isnadıyla yargılanan kişiler %1 şüpheyi fazlasıyla karşılayacak uyumsuzluk dilekçesini mutlaka dosyasına diğer itirazlarla birlikte koymalıdır.
– Bunlarda mümkün değilse ilgi kayıtların tarafımıza ulaştırılması halinde vaktimizin uygunluğu ölçüsünde kişilere uyumsuzluklar yönüyle dilekçe desteği verilecektir.
EK BEYAN DİLEKÇESİ İLE DOSYANIZI GÜNCELLEYİN
-Yine tekrar etmek isteriz ki dosyanız daha önce üst mahkemelere gitmişse dahi uyumsuzluk dilekçenizi ve almışsanız özel uzman raporunu EK BEYAN dilekçesi hazırlanarak yerel mahkeme aracılığıyla dosyanıza gönderebilirsiniz.
AYM ve AİHM KONJOKTÜREL BYLOCK KARARLARINI BOZAR
-Bu usuli ve esasa ilişkin itiraz dilekçelerin dosyaya konulması çok önemlidir. Bu yanlış konjonkturel kararlar ya Istinafta ya Yargıtay’da ya AYM’de en nihayetinde AHIM’de mutlaka bozulacaktır.
-Örnek dilekçeler yönüyle http://bylocksavunma.blogspot.com adresindeki ByLock savunma, İstinaf ve Yargıtay temyiz dilekçelerinden faydalanabilirsiniz.
-ByLock isnadıyla halen yargılanan kişiler dosyalarına gelen BTK ve MİT kayıtlarına uyumsuzluk yönüyle itiraz etmeleri çok önemlidir. Örnek itiraz dilekçesi http://bylocksavunma.blogspot.com adresine konulmuştur.”
[TR724] 3.4.2018
1.Yargıtay ByLock indirmek ve kullanmak suçtur içtihadından sonra IKRAR yapmayanlar yönüyle son sekiz ay içinde DELILLERIN TAM TOPLANMADIĞI gerekçesiyle çeşitli BOZMA kararları vermiştir. BOZMA KARARLARI DIKKATE ALINARAK SAVUNMA NASIL YAPILMALIDIR.— Av.Murat AKKOÇ (@avmuratakkoc) 3 Nisan 2018
‘Bozma kararları dikkate alınarak savunma nasıl yapılmalıdır’ başlığı altında paylaşımlarda bulunan Akkoç şu uyarılarını sıraladı:
BOZMA KARARLARI ÇOK ÖNEMLİ,
– Öncelikle Yargıtay içtihadını değiştirmediği surece IKRAR baskısı, tavsiye ve telkini kimden gelirse gelsin kesinlikle itibar edilmemelidir. Yargıtay dosyada IKRAR varsa delillerin toplanmasına gerek görmeksizin ceza kararlarını maalesef onuyor.
-ByLock isnadıyla yargılananlar yönüyle Yargıtay’ın bozma kararları çok önemlidir ve bozma kararları dikkate alınarak hazırlanacak iyi bir savunma, İstinaf yada Yargıtay temyiz dilekçesi kişinin BERAAT etmesini sağlayacaktır.
EKSİK DELİLLER MUTLAKA MAHKEMEDEN TALEP EDİLMELİ
-Bylock isnadıyla yargılanan her kişinin dosyasında mahkeme aşağıda delilleri Yargıtay bozma kararları gereği mutlaka toplamak zorundadır. Kişiler eksik delil varsa mutlaka mahkemeden talep etmelidir.
-Deliller toplanmadan karar verilmişse bu durum İstinaf ve Yargıtay temyiz dilekçesine mutlaka yazılmalıdır. Dosya daha önce üst mahkemelere gitmişse EK BEYAN dilekçesi hazırlanarak yerel mahkeme aracılığıyla dosyaya gönderilmelidir
HTS YER-SAAT-TARİH BİLGİLERİ İLE CGNAT ve BYLOCK KAYITLARI UYUMUNU KONTROL EDİN
-Tüm deliller toplanmışsa kişilerin yapması gereken ONEMLI ve EN HAYATİ DAVRANIŞ ByLock Log kayıtları-BTK IP CGNAT kayıtları (zaman damgalı)-Gsm şirketlerinden gelen HTS kayıtlarındaki TARIH-SAAT-YER bilgilerinin üç kayıtta da birbiriyle uyumlu olup olmadığını kontrol etmektir.
-Kayıtlar arası uyumsuzluk-eşleşmeme incelemesine dair mumkunse bir adli bilişimciden özel bilirkişi raporu alınmalı değilse herhangi bir bilişimciden özel destek alınarak dilekçe hazırlanmalıdır.
BTK SAHTE IP OLUŞTURDU ŞÜPHESİ GÜÇLENDİ
– Bu üç ayrı kurumdan gelen kayıtlar kurumların alt yapı eksiklikleri ve CGNAT sisteminin kendisinden kaynaklı sorunlar nedeniyle kesinlikle eşleşmemektedir. Diğer taraftan incelediğimiz 250 dosya sonrasında BTK ‘nın sahte IP kayıtları oluşturduğu yönünde ciddi şüphelerimiz vardır
– Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ısrarla listeleri oluşturduğu Bylock soruşturma dosyasını ve Bylock server’ının imajı alınmış yedeğini Bylock yargılaması yapan Ağır Ceza Mahkemelerine ve avukatlara vermemesinin nedeninin IP kayıtları sahteciliği olduğu kanaatini taşıyoruz
– Ceza yargılamasında elde edilen delillerde %1 şüphe olması halinde o delil hükme esas alınamaz. Bylock isnadıyla yargılanan kişiler %1 şüpheyi fazlasıyla karşılayacak uyumsuzluk dilekçesini mutlaka dosyasına diğer itirazlarla birlikte koymalıdır.
– Bunlarda mümkün değilse ilgi kayıtların tarafımıza ulaştırılması halinde vaktimizin uygunluğu ölçüsünde kişilere uyumsuzluklar yönüyle dilekçe desteği verilecektir.
EK BEYAN DİLEKÇESİ İLE DOSYANIZI GÜNCELLEYİN
-Yine tekrar etmek isteriz ki dosyanız daha önce üst mahkemelere gitmişse dahi uyumsuzluk dilekçenizi ve almışsanız özel uzman raporunu EK BEYAN dilekçesi hazırlanarak yerel mahkeme aracılığıyla dosyanıza gönderebilirsiniz.
AYM ve AİHM KONJOKTÜREL BYLOCK KARARLARINI BOZAR
-Bu usuli ve esasa ilişkin itiraz dilekçelerin dosyaya konulması çok önemlidir. Bu yanlış konjonkturel kararlar ya Istinafta ya Yargıtay’da ya AYM’de en nihayetinde AHIM’de mutlaka bozulacaktır.
-Örnek dilekçeler yönüyle http://bylocksavunma.blogspot.com adresindeki ByLock savunma, İstinaf ve Yargıtay temyiz dilekçelerinden faydalanabilirsiniz.
-ByLock isnadıyla halen yargılanan kişiler dosyalarına gelen BTK ve MİT kayıtlarına uyumsuzluk yönüyle itiraz etmeleri çok önemlidir. Örnek itiraz dilekçesi http://bylocksavunma.blogspot.com adresine konulmuştur.”
[TR724] 3.4.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)