Erdoğan Kürt kentlerini yıkmaya alıştı [Cevheri Güven]

Afrinli Kawa, Kamışlo’dan Fuad ve Adıyaman’dan Nuri ile farklı bir kıtada oturmuş son iki senede Kürtler açısından değişen dengeleri konuşuyoruz.

Ülkesini terketmek durumunda kalmış dört mülteciyiz.

İçimizde en dertli olan elbetteki Kawa…

Çok sayıda yakın akrabası Afrin’de ve TSK’nın bombardımanıyla yuvalarından ayrılmak durumunda kalmışlar.

Bir milyon Kürdün, Türkiye ile Baas rejimi arasında sıkıştığını, aç sefil halde oradan oraya savrulduğunu anlatıyor.

Suriye’deki ağır savaşa rağmen Arfin’in bu güne dek savaştan etkilenmediğini, halkın normal hayatını sürdürebildiğini söylüyor Kawa, ta ki Erdoğan’ın bombardıman emri vermesine kadar.

Kawa, Afrin’i kuşatan TSK askerlerinin içinde çok sayıda Kürt olduğunu, TSK’nın içinden geçip ilerlediği Türkiye tarafındaki sınır köylerinin Kürt köyleri olduğunu anlattıktan sonra sözü Şırnak, Cizre ve Sur’a getiriyor:

“Nasılsa Erdoğan Kürt şehirlerini yıkmaya alıştı”

Nuri, Kawa’nın bıraktığı yerden devam ediyor: “TSK’daki erlerin yarısından çoğu Kürttür. Kürtlerin yarısı oylarını Tayyip’e veriyor. Korucuların tamamı Kürt. Bizim başka düşman aramamıza lüzum yok.”

Fuad, Suriye’deki Kürtlerin geçmişte Erdoğan’ı sevdiğini anlatıyor uzun uzun. Şu an ise Irak’tan Suriye’ye kadar gördüğü her Kürt, Erdoğan nefreti doluymuş.

Afrin’de boşaltılan köylere Antep’teki kamplardan Arapların yerleştirilmeye başlandığını anlatıyorlar.

Fuad öfkeli biçimde söze giriyor: “Ama orada hiçbir Arap rahat edemeyecek. Başlarını yastığa koydukları evleri Kürtlerin inşa ettiğini, gölgesinde oturdukları ağacı Kürtlerin diktiğini bilecekler ve birgün Kürtlerin onları geri almak için gelecekleri korkusuyla uyuyacaklar”

Bu söylemler Kawa’nın hiç umurunda değil. Ölen yakınlarından sözediyor. Kazanılan hiçbir mücadelenin onları geri getiremeyeceğini anlatıyor.
Üçü de son iki yılda olanlar karşısında şaşkın. Irak’ta Barzani’nin yaptığı refarandum sonrası yaşananlar ve Suriye’deki yanlız bırakılma hepsini sarsmış.

Uluslararası topluma kendilerini öteden beri iyi anlattıklarını, Kürtler’in IŞİD dahil her zorluğa karşı sahaya sürüldüğünü ama özellikle ABD ve Rusya tarafından çok kolay terkedildiklerini düşünüyorlar.

Kawa, Rusya’nın Afrin’i bu güne dek koruma altında tuttuğunu, izin vermese Türkiye’nin asla bölgeye girmeye cesaret edemeyeceğini, pazarlık masasında Erdoğan’ın Putin’e büyük bir taviz vermiş olabileceğini söylüyor.

Nuri’ye göre ise, Türkiye zafer kazanıyor gözükse de her geçen gün Ortadoğu’da şiddete daha fazla bulaşıyor ve Erdoğan belasını buradan bulacak.

Masada uzun uzun geçmişin ve Kürt hareketinin üç ülkenin coğrafyasında yaptığı hatalardan sözediliyor.

Üzgün ve bunalmış olarak kalkarken “Allah çözecek bu işi” diyor Kawa…
Kürtlerdeki psikoloji Cemaat’teki psikolojiyle ne kadar benzer.

Yapa yalnız kalmış iki grup…

[Cevheri Güven] 23.3.2018 [KronosHaber.com]

‘Erdoğan’ın güç ve iktidar şehveti, Türkiye demokrasisini yok ediyor’

New York Üniversitesi Küresel İlişkiler Merkezi öğretim üyesi Prof. Dr. Alon Ben-Meir, “Erdoğan güç şehveti, Türkiye demokrasisini yok ediyor” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Orta Doğu Uzmanı Prof.Dr Meir yazısında Türkiye’de yaşananlar hakkında konuştuğu insanların görüşlerine de yer veren Amerikalı uzman, “Erdoğan’ın bir kaç yıl önce niçin başarılı bir şekilde yürüttüğü büyük sosyal, politik ve yargı yolundaki ilerlemeyi sistematik olarak tersine çevirmeye karar verdiğine dair şaşkınlığım devam ediyor.” görüşünü dile getitdi.

Prof.Dr Meir’in kendi sitesinde yayınladığı yazı şöyle:

“Bu makale, Türkiye’nin hergün daha kötüye giden sosyo ekonomik durumu hakkında görgü tanıklarının ifadelerine başvurularak yazılan makale dizisinin ilkidir.

Geçtiğimiz birkaç ay içinde, başarısız askeri darbeden sonra hayatlarından korkarak Türkiye’den kaçan Türk vatandaşlarıyla görüştüm. Birçoğu ailelerini geride bıraktı, kendilerini neyin beklediklerini dahi bilmeden. Türkiye, küresel bir oyuncu olma potansiyeline sahipken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidar şehvet düşkünlüğü nedeniyle umutları çarçur ediliyor. Erdoğan, sonucu ne olursa olsun, kuralsızlıklara da başvurarak Türkiye’nin demokrasisine, temel özgürlükler  ve insan haklarına adeta bir demir yumruk indirdi.

Erdoğan’ın başarılı bir şekilde yürüttüğü büyük sosyal, politik ve yargısal ilerlemeyi neden sistematik olarak tersine çevirmeye karar verdiğine dair şaşkınlığım devam ediyor. Bu reformları ve insan haklarındaki ilerlemeleri devam ettirmiş olsaydı, Türkiye’nin saygıdeğer kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün seviyesine yükselme hayalini gerçekleştirecekti.

İlk olarak başbakan olarak başladığı 15 yıllık iktidarını şimdi devlet başkanlığı ile devam ettiriyor. Bununla birlikte, mutlak güce olan açlığı sınırsız gibi gözüküyor. Yargı, basın, muhalefet partileri, ordu ve akademi de dahil olmak üzere kendisine meydan okuyan her türlü kaynağı etkisiz hale getirmek için olağanüstü ve sistematik önlemler alınmasını istiyor. Muhaliflerini susturmak için korkutma taktiklerini kullanıyor ve destekçilerini kendine bağımlı kılma için ekonomik ve sosyal yardımlara devam ediyor. Son olarak, meclise baskı yaparak anayasada bir takım değişikliklere 2029 yılında sona erecek şekilde iki dönem daha yönetimde kalmayı planlıyor.

2016 Temmuz’undaki başarısız darbenin ardından, 2328 yargı mensubu görevden alındı ya da başka yerlere tayin edildi. 88.000 polis, gazeteci, eğitimci gözaltına alındı ​​ve 43.000 kişi tutuklandı. Parlamento, Erdoğan’ın Danıştay’a yargıç tayin etmesine izin veren yasayı geçirdi. Artık atamalar da Adalet Bakanlığı üzerinden dolaylı olarak yetkisi altında olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından gerçekleştirilecek ve böylece Erdoğan kendi kontrolünü daha da genişletecek.

Birçok hukukçu Erdoğan’ın düşmanı olarak görülen Gülen hareketiyle ilişki yoluyla ya da en iltisaklı olma nedeniyle suçlandı. Kayseri’de 18 yıllık kariyeri olan bir avukat, Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı çünkü şirketi Gülen hareketine bağlı okulları temsil ediyordu. Bu ilişki nedeniyle, avukatların Gülen ile hiçbir şekilde doğrudan bağları olmamasına rağmen devlet yetkilileri tarafından muhtemel şüpheli sayılıyorlardı. Pek çok sayıda avukatların bu gibi gerekçelerle tutuklandı ve telefonlarında şifreli bir mesajlaşma uygulamasını (bir nevi WhatsApp) kullandıkları için Gülenci olarak yaftalandılar.

Erdoğan için darbe girişimi, popülaritesinin azaldığı bir dönemde, düşmanı gördüğü kim varsa tasfiye etme yetkisini veren “Allah’ın bir armağanı” idi.

Keyfi olarak görevlerinden alınan binlerce kişi yerlerine tayin yapılmadığı için sistemde tıkanıklıklara yol açmaktadır. Tutuklu avukatlar Gülen hareketi ile ilişkili olmakla itham edilmekten korkulması nedeniyle avukat bulamıyor.

Erdoğan yaklaşık 3 bin subayı görevden aldı ve  bir kararname çıkartarak orduyu doğrudan hükümetin emrine bağladı. Ağustos 2016’da, generallerin atamalarına ve Türk ordusuyla ilgili diğer konularda kararlar veren Yüksek Askeri Şura’ya başbakan yardımcısı, adalet, içişleri ve dışişleri bakanlarının da katılmasını sağladı.

Askeri darbeden hemen sonra hükümet kamu çalışanlarını seri bir şekilde işten atmaya izin veren bir olağanüstü hal ilan etti. Güvenlik görevlileri terör zanlıları ve devletin diğer “düşmanları”nı 30 gün gözaltına alabiliyor. Devlet bu dönemde adli süreci de takip etmek zorunda değil. Mahkumlar hakkında işkence ve kötü muamele iddiaları var.

Mayıs 2016’da siyasi muhaliflerini bastırmak için milletvekillerinin yargılanma dokunulmazlıklarını kaldıran bir yasayı onaylattı. Bu, terörle mücadele olarak lanse edildi ve Kürt milletvekillerine karşı bir saldırı olarak algılandı.

Erdoğan, cumhurbaşkanının yetkilerini yeninden kodladı ve partisinin desteğiyle, törensel olan yetkileri devleti tek başına yürütme yetkisine çevirdi. Başbakan pozisyonunu değersizleştirdi. Yeni anayasa aynı zamanda cumhurbaşkanına bazı yasaları doğrudan yürürlüğe koyma yetkisi verecek, hakimler ve bakanlar atayacak, en az bir başkan yardımcısı pozisyonu oluşturacak ve milletvekili sayısını 550’den 600’e çıkaracak.

Bu durum, Erdoğan’ın 2007 yılında bir anayasa hazırlaması için görüş aldığı anayasa hukuku profesörü Ergun Özbudun tarafından şu sözlerle eleştirildi: “Demokratik bir başkanlık sistemi’nde kontrol ve dengeler var ama bu durum tek kişinin herşeyi yönettiği bir sisteme doğru gidiyor.”

En önemlisi, dindar bir Müslüman olarak, İslami hassasiyetleri kendi politik gündeminin doğruluğunu tasdik etmek için adeta bir araç olarak kullanıyor. Erdoğan 1994 yılında İstanbul belediye başkanı olduğunda, İslamcı Refah Partisi’nden aday olmuştu. 1999’da 4 ay boyunca, dini ve milli duyguları ifade edeni bir şiir okuduktan sonra halkı tahrik suçundan hapse girdi:

Şiirin mısraları şu şekildeydi:

“Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, müminler asker”

Şimdi, camilerin sayısı 1987’de 60 bin iken 2015’te 85 bini aştı. Hükümetin bir takım uygulamaları, Türkiye’yi laik eğitim sisteminden İslam’ı baz alan bir anlayışa doğru itti. 80 devlet üniversitesinde cami inşa etmek ve İstanbul Üniversitesi’ni bir İslami çalışma merkezine dönüştürmek, örnekler arasında. Aralık 2015’te, “devlet destekli bir eğitim konseyi, okullardaki zorunlu din derslerinin ders saatlerini artırılması yönünde tavsiyede bulundu.”

Son yıllarda 2 binin üzerinde insan Cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılanıyor. Telefon dinlemeleri o kadar yaygın ki insanlar telefon görüşmelerinde dahi kendilerini doğru olarak ifade etmekten korkuyor. İnsanlar kamusal alanda siyaseti tartışmaktan özellikle de hükümeti eleştirmekten korkar hale geldiler. Sadece bir muhalif televizyon istasyonu faal durumda ve bu türden bir gazete (Cumhuriyet) var, ancak gazetenin muhabirlerinin, köşe yazarlarının ve yöneticilerin neredeyse yarısı hapsedildi.

Türk halkının yaratıcılığına, becerikliliğine ve Türkiye’yi gelişmekte olan bir demokrasi yapma kararlılığına müthiş bir hayranlığım var; ancak Erdoğan’ın otoriter siyasi duruşu ülkeyi bir kutuplaşmanın içine doğru çekiyor.

Belki de Türk halkının ülkenin demokratik ilkelerini yeniden canlandırmayı talep etmesinin zamanı gelmiştir tıpkı ilk 10 yılında Erdoğan’ı saygın bir lider yapan ve aynı zamanda Türk halkının yeni Atatürk’ü gibi algılanmasına sebep olan demokratik açılımlara yaptıkları destekleri gibi.”

[KronosHaber.com] 22.3.2018

Aydın Doğan’ın medyaya hazin vedası [Semih Ardıç]

28 ŞUBAT, POAŞ VE SPK DAVALARI BOYNUNUN ÜZERİNDE DEMOKLES’İN KILICI GİBİ SALLANIYORDU

31 Ağustos 2017 tarihli ‘Aydın Doğan’ın diyet borcu hiç bitmeyecek’ başlıklı (http://www.tr724.com/aydin-doganin-diyet-borcu-hic-bitmeyecek/) makaleye şu satırlarla nokta koymuştum: “Doğan’dan bir Akın İpek bir Hacı Boydak çıkmayacağına göre bundan gayrı cesur yürekli bir çıkış beklemek hayal olur. Mafyanın tabiri ile bir orta yol bulup anlaşılırlar. Saray’ın yolladığı ‘acilen yapılacak işler’ tamimi harfiyen yerine getirilir. Birbirlerinin gıyabında sövüp sayarlar, yüz yüze geldiklerinde sahte gülücük dağıtırlar. Bu sefer orta yolun ne olacağını üç vakte kalmaz ibretle seyrederiz… Aydın Doğan o mesajı aldı ve kendisi, ailesi ve medyası hakkında gereğini yapacaktır, kimsenin tereddüdü olmasın.”

O tarihten bugüne neredeyse 7 ay geçti. Saray ile İstanbul Altunizade’de E-5’in hemen yanıbaşında mukim Doğan Holding arasında müzakereler hiç bitmedi. Meşhur Şehrizar Konakları ile sırt sırta veren Doğan Holding binasında tek gündem ‘medyadan çekilme’ stratejisi idi.

AYDIN DOĞAN’IN BİRKAÇ TEŞEBBÜSÜ YARIM KALDI

Aydın Doğan’ın medyadan çekilmeye karar verdiği sır değil. Birkaç sene evvel Murat Ülker ile Hürriyet için el sıkışmıştı, esrarengiz bir el son anda o anlaşmayı yırtıp atmıştı.

80 yaşını aşan Aydın Doğan ömrünün son demlerini eşi, kızları, damatları ve torunları ile geçirmek istediğini, Cem Küçük gibi kendisini mütemadiyen hedef gösteren iktidar kalemşorlarından tiksindiğini, Hürriyet’in cam çerçevesinin indirilmesine kadar varan saldırılara mukabil elinden hiç birşey gelmediğini ve yaşamak için Saray’a teslim olduğunu yakın çevresine anlatıyordu.

KİMİN ALACAĞINI TESPİT ETMEK KOLAY OLMADI

Aydın Doğan kıyılarına doğru gelen büyük dalgayı görüyor ve biran evvel Bab-ı Âli defterini kapatmak istiyordu. O kararını vermişti vermesine de madalyonun diğer tarafı da vardı.

İki kesim medyadaki bu yapı taşının nasıl yerinden oynatılacağına dair kapalı kapılar ardında gece yarılarına kadar süren müzakerelerde bulunuyordu. İki kesimden ilki Saray ve çevresi, diğeri Koç ailesinin etrafında toplanan TÜSİAD’ın ak saçlıları idi.

Saray’ın talebi gayet berraktı. İşadamı Doğan elinde gazete, dergi, televizyon, radyo, internet sitesi, dağıtım şirketi ve D Smart başta olmak üzere yayıncılık namına ne varsa hepsini Saray’ın münasip gördüğü bir ya da birkaç işadamına piyasa rayicinin altında bir fiyata devredecekti.

ALEYHİNE AÇILAN DAVALAR KAPATILACAK

Buna mukabil 28 Şubat, Petrol Ofisi (POAŞ) özelleştirmesi, Sermaye Piyasası Kurulu’nun kâğıt davası gibi cezai müeyyideleri de ihtiva eden dosyalardan kurtulacaktı. Doğan ve ailesi adına açılmış bütün davalar bir şekilde kapatılacaktı.

Satanın rızası aranmayan bu denklemde Aydın Doğan tamamen teslim-i silah etti.

Aydın Doğan kadar hâdiseleri endişeyle takip eden TÜSİAD camiası ise eksiği gediği de olsa ana akım medyada son kalenin de düşmesini istemiyordu. Beyaz Türklerin bu hissiyatı alenen ifade edemeyecek kadar korkak hareket etmesi medyayı tek tip hale getirmek isteyen Saray’ın işini kolaylaştırdı.

Hayat tarzlarına, laikliğe müdahale olabileceğini, böyle bir durumda ellerinde kendilerine yakın bir medya grubunun kalması lazım geldiğini dile getirdikleri halde bu hususta tahkimat yapacak cesareti gösteremediler. Zira Ankara her bir patronun boynuna bir ilmek geçirmişti. Kimi TÜSİAD üyesi vergi borcundan, kimi ihalelerden, kimi de özel hayatındaki zaaflarından kıskıvrak yakalanmıştı.

AYDIN DOĞAN HAPSE ATILMAKTAN KORKUYORDU

Aydın Doğan onların mangalda kül bırakmayan tavsiyelerine kulak asmadı, zira başına gelecekleri biliyordu. Her an kendisini hapishanenin soğuk duvarları arasında bulabilirdi. Geri dönüşü yoktu artık. Senelerdir yanında çalışan ve çok itimat ettiği bir isme satış işlemlerini gizlilik içinde yürütmesi için talimat verdi.

Geçen seneden beri devam eden pazarlıkların esasını ‘emanetçi’ grubun kim olacağı? suâli teşkil ediyordu. Kanal D televizyonundan Hürriyet gazetesine, dijital yayıncılık platformu D Smart’tan gazete-dergi dağıtım şirketi Yaysat’a, DHA’dan matbaalara kadar daha nice tesise sahip bu devasa grubun kime ya da kimlere devredileceğine karar verilemediği için bu tarihe kadar beklendi.

FERİT ŞAHENK ‘İSTEMEM’ DEDİ

Erdoğan Demirören 2011 yılında yine Doğan’dan satın aldığı Milliyet ve Vatan gazetelerini Saray’ın sesi haline getirirken rüştünü ispat etmişti. Sadece biraz imajı iyi değildi. Lakabı tüpçü idi. Oğlu Yıldırım Demirören’in yıktıklarını yapmaktan kendine gelemediği söyleniyordu.

Onun için Demirören’den evvel Doğan Medya Grubu’nu Ferit Şahenk’in alması için birkaç teşebbüste bulunulsa da Şahenk elindeki televizyonları bile satmak istediğini söyleyince ‘elde var bir’ formülüne rücu edildi. Alıcı olarak Erdoğan Demirören isminde karar kılındı.

KATAR’DAN ORTAK İDDİASI TEKZİP EDİLMEDİ

Satış fiyatı olarak Demirören 1 milyar 100 milyon dolar ödeyecekti. Grubun borçları düşülecek ve Aydın Doğan’ın eline 890 milyon dolar geçecekti. Demirören’in Katar’dan bir fonla beraber hareket ettiği bilgisi önümüzdeki günlerde müşahhas hale gelebilir.

Doğan Grubu’nun medya şirketlerinin senelik toplam satış hasılatı 2.3 milyar TL. Holdingin toplam cirosu 2017 sonu itibarıyla 10 milyar 400 milyon TL olmuştu. Grup gelirlerinde yüzde 62 ile en fazla pay enerji yatırımlarına ait.

Holdingin 2.3 milyar TL’lik medya cirosundan elde ettiği faiz vergi ve amortisman öncesi kâr tutarı 128 milyon TL. Brüt kârın 83 milyon TL’si yazılı basından, kalan 45 milyon TL ise görsel basın iştiraklerinden elde edildi.

BEKO BAYİLİĞİ İLE TİCARETE ATILDI

1960’Iarın başında İstanbul Sirkeci’de Beko bayiliği ile ticaret atılan Aydın Doğan, otomotiv sektöründe Koç’un bayilikleri ile büyümüştü.

1979 yılında Milliyet Gazetesi’ni alarak Bab-ı Âli’ye adım atan Doğan için o devirde gazetecilik tali bir iş kolu iken 1990’lı senelerde bir anda ana faaliyet alanı haline geldi. 1994’te Hürriyet’i aldı, aynı sene Kanal D’yi  şirketlerine dahil etti.

2000 senesine gelmeden Posta, Fanatik, Radikal, Gözcü, Finansal Forum (Referans), CNN Türk, radyo kanalları ve çok sayıda dergi Doğan Medya çatısı altında toplandı.

2003’te Dream TV’nin ardından Cem Uzan’ın İmarbank borçlarına mukabil el konulan Star televizyonunu Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’ndan (TMSF) 2005’te aldı. Medyada yurtdışına da açılan Doğan, D-Smart ile de dijital platform yayıncılığına girdi.

2011’DE MİLLİYET VE VATAN GAZETELERİNE DEMİRÖREN’E SATTI

2011 senesinden itibaren medyada küçülme kararı alan Aydın Doğan aynı sene içinde Vatan ve Milliyet’i Erdoğan Demirören’e sattı. Star TV’yi de Ferit Şahenk’e (Doğuş Grubu)  devretti. 2016’da ise Radikal’i kapattı.

Türkiye’de tek sesli, tek renkli ve tek tip medya projesinde büyük balık da böylece yakalanmış oldu. Bugüne kadar Aydın Doğan’ın gölgesine sığınan Beyaz Türkler, Erdoğan için ‘Muhtar bile olamaz’ manşetini atan Ertuğrul Özkökler için ibret verici bir safhaya geçildi.

ERDOĞAN’IN AFRİKA GEZİSİNDE VERDİĞİ MESAJ

Erdoğan’ın son Afrika gezisinde sarfettiği, “28 Şubat’ın sivil ayağına dokunulmadı. Köşesinden ahkam kesenler, ‘muhtar bile olamaz’ diyenlere dokunulmadı. Beşli çete mi? diyorlardı. Darbenin iş dünyası, sendikalar, medya ve sivil toplum kuruluşları ayağına da inilmesi lazım.” sözlerinden Aydın Doğan payına düşeni aldı.

Tarihler 21 Mart 2018 Çarşamba gününü gösterirken Aydın Doğan, Saray’dan gelen en son mesajı almakla iktifa etmeyip kendisi, ailesi ve medya grubu hakkında gerekeni yaptı.

Kendisine verilen sözlere ne kadar riayet edileceğine dair tereddütleri olsa da tercih hakkı yoktu.

Her ihtimale karşı B planı olarak Avrupa’da bir adreste ikamet etmek için hazırlık yaptı.

Aydın Bey 40 yıllık matbuat defterini, “Kendi isteğimle yayıncılık mesleğine nokta koymaya karar verdim.” sözleri ile kapattı. Ne o ne de başkası inandı bu veda cümlesine…

HEPİMİZ HÜR OLMADIKÇA HİÇ BİRİMİZ HÜR KALAMAYACAK

‘Hepimiz hür olmadıkça hiç birimizin hür kalamayacağı’ hakikatini ne vakit idrak edeceğiz.

Doğan Medya’nın ibretlik tasfiyesi de gösterdi ki ‘tek adam rejimi’nde ilk ele geçirilecek kale medyadır.

2014’te Zaman ve Samanyolu ile başlayan iktidar kuşatmasında medya ittifak halinde baskılara karşı tek yürek olmayı başarabilseydi muhtemelen bugün Aydın Doğan’ın sektörde yeni büyüme planlarını konuşuyorduk.

İktidarlar için ilk ele geçirilecek olan medya kalesi, fertlerin temel hak ve hürriyetleri için son kaledir.

O son kale de düşmüşse karartma altında yaşamaya razı olmuşsunuz demektir. Doğan ya da bir başkası medyada böylesine hazin bir vedaya mecbur bırakılmamalıydı.

Yeni Türkiye, yeni Saray, yeni adliye, yeni medya ve sırada yeni sermaye var…

Aydın Doğan sattı ve kurtuldu. Bundan sonrasını ötekiler düşünsün.

[Semih Ardıç] 23.3.2018 [TR724]

Berbat bir gazetecilik finali: Kirli mi? En azından temiz değil! [Tarık Toros]

Doğan Medya Grubu, Demirören Grubu’na satıldı.

Peşinen geçmiş olsun.

Fakat “merkez medyaya” veya “gazeteciliğe” değil.

Psikolojik harbin mühim bir unsuru sahadan çekildi.

Destekçilerine geçmiş olsun.

***

Hürriyet, CNN Türk, Posta, Kanal D vs.

Sadece geriye doğru son 4 yıllık yayımları ortada. Arşiv de orada.

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra tam anlamıyla iktidarın söylemine ve yorumcularına teslim oldu. Gazeteciliği doğrudan MİT’e bağladı.

***

İktidarın “tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek millet” söylemi açıktı.

İki gizli söylem vardı:

Biri “tek medya”

Öbürü de “tek din”.

Doğan Grubu, son 4 yıl boyunca “tek medya”nın taşlarını döşedi.

Şimdi sadece gömlek değiştirip havuza atladı.

***



Hürriyet ve CNN Türk, iktidarın ikna etmekte zorlandığı dünyayı yayınlarıyla ikna etti. Kamuoyu oluşturdu. Gazetecilik yapmıyordu.

***

“Doğan Yayın İlkeleri” diye her sene yenilenen bir metin var, duvara astıkları.

İlaç için tek maddesini dahi uygulamadılar.

Okur temsilcisi ise “firma gezilerine katılan gazeteciler bunu nasıl sayfaya taşımalı” konularının dışına çıkamadı, reklam kokan yazılar sürgit devam etti.

***

Doğan grubu için “zaten satılmış bir medya grubuydu” diyenler var.

Böyle bakmıyorum.

Doğasının gereğini yaptı.

***

Doğan Grubu unsurları bu süreçte Batı’da ve özellikle ABD’de AKP lehine lobi yaptı.

CEO’luktan alınsa dahi damat Mehmet Ali Yalçındağ’ın Washington lobilerindeki çabaları tanıklarla ortada.

Buna iştirak eden yazarlar ve çok takipçili televizyoncular da biliniyor.

Yarın bulutlar dağıldıktan sonra tanıkları tek tek anlatacaktır.

***

Lakin bunların hiçbiri yetmedi.

Birincisi:

Patroniçeler ve CEO’lar, yeteceğini düşündü.

İkincisi:

Öteden beri grupta “bunlar yolcu biz hancıyız” ana fikri baskındı.

Kendilerince “içeriden sağlam haberler” alıyorlar, “biraz daha sıkın dişinizi” telkini ile sabrediyorlardı.

İki gerekçe de patladı.

***

Patroniçelerden kasıt, Aydın Doğan’ın kızları.

Aydın bey, ilerleyen yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle aktif ve olayların içinde değildi.

Bunu en iyi yöneticiler biliyor.

Son dönemde etkisiz bir yetkiliydi.

Grubu, Doğan’ın kızları ve üst yöneticileri idare ediyordu.

***

Sabrettiler ama durumun değiştiği yoktu.

İktidar devam ediyor, gün geçtikçe alan genişletiyordu.

Canını sıkmamak için ne yapılırsa yapılsın doyuramayacakları belliydi.

***

Pısırık bir medyaydı Doğan Grubu.

Zararsız isimlere yoğunlaşıyor, ucu AKP’ye çıkan risklere girmiyor, “devlet düşmanlarına” şahin kesiliyordu.

Yığınla linci vardır.

Tek başına şu örnek yeter:

8 Ocak 2016’da, Ayşe Çelik adlı öğretmen Beyaz Show’a bağlandı, “çocuklar ölmesin” dedi. Sonrasında hem grup, hem Beyazıt Öztürk özür diledi kamuoyundan. Niye? Teröre destek vermekten yargılanmamak için. Oysa o bağlantıda terörün “T”si yoktu, bunu da en iyi kendileri biliyordu. Sonuçta Ayşe Çelik geçenlerde 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı.

***

2013 Gezi olaylarından beri penguen medyasıydı.

O belgesel Gezi olaylarının ilk gecesi CNN Türk’te yayımlanmıştı.

O kadar penguenler ki, kendi satışlarını bile duyuramadılar, gazeteleri basmadı, TV’leri söylemedi, çalışanları tweet atamadı.

Ne mahsuru varsa?

***

Sonuçta patron ve patroniçeler pes etti.

Dik duramadılar.

Bu, grupta çalışanlar ve kitleleri açısından büyük talihsizlik.

Başınızdaki, “benden bu kadar” deyip bırakıyor.

Müthiş bir hayal kırıklığı.

***

Grup, devlet bankası desteği ile kredilendirilmiş bir satışa imza atıyor.

Yani patron katı, kaynağı halkın parası olan satış bedelini kasasına koyup elini yıkayıp çıkacak bu ticaretten.

Londra Knightsbridge’te mülkleri 10 yılı aşkındır onları bekliyor.

***

Kârlılığa göre satış bedeli yüksek, değer biçilen şey marka değeri.

Neticede Doğan Grubu, satıldı.

Bedeli kamu kaynaklarıyla karşılanacak.

Çalışanların alacakları tazmin edilecek.

Olabilecek en kârlı jübileyle medya mahallesinden çekilecekler.

***

Bir markayı kuran, büyüten ve satmak zorunda olan kişi, ne yapar?

Çok basit:

O markayı ve değeri en iyi biçimde koruyacak ve enerjisiyle grubu geliştirecek kişiye teslim eder.

Böyle mi olmuştur?

Doğan kaçarcasına çıkmış, arkasına dönüp baktığında 40 yılını verdiği emeğinin havuzlaşmasına göz yummuştur.

Bu da başta patronlar, sonra çalışanları açısından rezil bir durumdur.

***

Gazetecilik açısından kötü bir final.

Berbat bir son.

Maddi açıdan “Yarabbi şükür” dedirtecek bir anlaşma.

Kirli mi?

En azından temiz değil.

[Tarık Toros] 23.3.2018 [TR724]

Böyle çiftliğe böyle çoban [Ahmet Dönmez]

Tam bu yazıyı yazmaya başlıyordum ki önüme bir haber geldi. “Manisa’da mesir macunu almak için birbirini ezen vatandaşlar, macunun karıldığı kazana düştüler” diyor.

Macun Bank mağdurları…

Muhtemelen ben bu yazıyı bitirene kadar sosyal medyaya buna benzer üç-beş haber daha düşecek ve ben görmeyeceğim. Ama zararı yok. Sonra yenileri düşecek. Onları konuşacağız. Bunlar hiç bitmeyecek.

Burası böyle bir Çiftlik Bank çünkü, çok bereketli.

Buraların ağası boşa dememişti, “Ben de bir çobanım” diye. Hani şu bizimle çokça eğlenip duran ağamız var ya, “Çobanlık deyip hafife almayın. Çobanlığın felsefesini anlamayan, psikolojisini anlamayan insan yönetemez. Ben de bir çobanım” demişti.

Ona ne şüphe!

***

Diyorum ya, burası bereketli bir çiftlik. Sadece son birkaç günde yaşananlardan küçük bir buket yapayım.

Kırşehir Valisi Necati Şentürk, almış eline Hz. Ali’nin Zülfikar kılıcını, çıkmış vilayetin balkonuna, kafada kalpak, tekbirler getiriyor. Öteki elinde de megafon, Kırkpınar çığırtkanları gibi, “Allah’ın izniyle Afrin’i de alacaaz, Münbiç’i de alacaaz, Musul’a da gireceez, Kudüs’e de gireceez!” diye bağırıyor.

O anda vilayetin önünden geçen bir vatandaş olsam, “Afferin lan meczuba, şu deli haliyle o kadar güvenliği atlatıp çıkmış oraya, eğleniyor” derim. Ama değilmiş. Adam ciddi ciddi valiymiş.

Mevzu neymiş peki? Bir grup genç, Şehitler Günü münasebetiyle Çanakkale’ye gidiyormuş. Sayın Valimiz de bu yiğitleri balkondan yolcu ediyor. ‘Paşa Nuri’ mübarek. Bir çırpıda bil cümle küffar toprağını eyleyip fetih, önceki gün de yaş haddinden emekli olmuş Serdar-ı Ekrem’imiz. Biraz soluklanınca tekrar düşecektir er meydanlarına. İlk mahalli seçimler gecesinde Reis’in balkon konuşması esnasında Zülfikar’ıyla kalabalığı coştururken görmek isteriz kendisini. Saray merdivenlerinde Duşakabinoğlulları’nın hemen üstünde bir mevki de çok yakışacaktır.

***

Çiftlik Bank’ın valisi böyle de imamı farklı mı?

Cuma namazı öncesi bir camide çıkmış vaaz kürsüsüne, telefonunun kamerasını da ayarladıktan sonra başlıyor mübarek Türk Telekom avantaj paketinin faziletlerini anlatmaya. Tövbe Yarabbim, ‘din tüccarı’ dedikleri bu olsa gerek. Geleceğin pazarlamacısı… Yeni nesil satış uzmanı… Ne uğraşacaksın kapı deliğinden tencere satmaya, vapurda-trende patates soyacağı pazarlamaya, telefondan satışa vesaire. Hazır müşteri doluşmuş Cami Bank’a, hazır cübbeyi de giymiş sarığı da takmışsın, ekstradan ayet-hadis sallamaya, Diriliş-Payitaht paralamaya da gerek yok. Şu şekilde yerli ve milli bir giriş yapıyorsun önce: “Tabii özel olsa yapmayız da devletimizin kurumu olduğu için ve kendisini çok sevdiğim bir arkadaşımız da rica etti ‘Hocam n’olursun, ille dedi, istirhamımdır, söyleyebilir misin… Söyleyelim. Elbette ki söyleriz.”

Deminden beri esneyip duran cemaat-ı müslimin de dahil olmak üzere bütün dikkatleri üzerinde topladın işte. Ardından patlatıyorsun satışları: “Türk Telekom’un kampanyaları var.  Bu kampanyaların yanında haliylen çocuklarımız okula gidiyor, yani internet lazım oluyor evde. Evde diyor, sabit telefonu olan diyor, evde sabit telefonu olanlara diyor, 20 gb internet 15 liraymış. Bilgisi olmayanlar varsa sadece bilgilendirme amaçlı söylüyorum. Evde sabit  telefonu olanlara 20 gb 15 lira. Sabit telefonu olmayan arkadaşlara da 20 gb internet 30 lira. Modemi de diyor, bunun içinde bedava olarak diyor, gelip kuracaz diyor. Bu şekilde bir ihtiyacı olan kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, komşularımız varsa bundan ne yaparlar? İstifade ederler inşallah. Rabbim cumamızı kabuul ve makbul eylesin. Bu cuma saatinde dua edip duası kabul olan kulların zümresine Rabbim bizleri ilhak eylesin inşallah değerli cemaatımız. El Faaatiha!”

El Fatiha tabii, El Fatiha! Gömdüğünüz safvet ve safiyetin cümlesinin ruhuna El Fatiha!

Cemaatımız, değerli satış ve kazançlarınızı kabul ve makbul eylesin inşallah hocam. Cami kürsüsünden ticaret yapıp da alış-verişi bereketli olan tüccarların zümresine ilhak eylesin sizleri.

Ha, bu arada Telekom’un adındaki Türk’e çok bel bağlamayın, şirketin yüzde 55’i Suudilere aitmiş ama önemli değil. Zaten şu anda siyasi olsun ticari olsun, milleti dolandıranların söylediklerinin yüzde 90’ı yalan değil mi? Her dönem sığır bulma ihtiyacı bile duymadan çiftlik yapan bir neslin ahvadıyız biz.

***

Yargısı farklı mı peki?

Yoo, o da aynı.

Çiftliğin hakim-savcı kura çekimleri Saray’da oluyor, “Çoban” içeri girdiğinde bütün adaylar ayağa kalkıp alkışlıyor, yargıda şeyini yapacakları yerleri öğreniyor, sonra da kim daha iyi şey edecek diye hummalı bir yarış başlıyor.

Geçtiğimiz pazartesi günü yapılan kura çekimi aslında 5 Mart’ta olacaktı. Fakat “Listelere FETÖ sızdı” denilerek ertelendi. Nihai listenin nasıl olduğunu merak eden varsa Birgün gazetesinin 21 Mart çarşamba günkü manşeti ile cevap vereyim: “Çiftlik Bank!”

Nasılmış bu çiftlik bank, haberden okuyalım: “Adalet makamı AKP’nin çiftliğine döndü. Saray’da önceki gün düzenlenen kura çekimiyle atanan hakim ve savcıların 113’ünün AKP ile doğrudan ilişkisi ortaya çıktı.

Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’ün kızı Gonca Hatinoğlu, Elazığ’a hâkim olarak atandı. Hatioğlu’nun daha önce Cumhurbaşkanlığı’nda çalıştığı ortaya çıkmıştı. (Hatinoğlu, bu kuradan 1 gün sonra da Yargıtay’a tetkik hakimi olarak atandı)

Ensar Vakfı Ankara Şube Başkanı Ercan Poyraz, Antep’e savcı olarak atandı.

Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu Türkiye Gençlik Vakfı’nın (TÜGVA) Tokat İl Başkanı olan Aykut Kağnıcı, Gebze’ye savcı olarak atandı.

AKP Zonguldak İl Gençlik Kolları Başkanlığı yapan Abdullah Akbaş, Mersin’e savcı olarak atandı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in Avukatı Acer Hacer Alan Kars’ın Digor ilçesine hâkim olarak atandı.

AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Anıl Köksal Böke, Bakırköy’e savcı olarak atandı.

Eski AKP Milletvekili Mustafa Zeydan’ın torununun eşi olan Emina Alatlı, İstanbul’a savcı olarak atandı.

Milli Savunma Bakan Yardımcısı ve 24. Dönem AKP Elazığ Milletvekili Şuay Alpay’ın kardeşi olan Kasım Alpay, Tekirdağ’ın Çorlu ilçesine hâkim olarak atandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatlığını da yapan Sema Cansu Bozkurt Sütçü, Gümüşhane’ye hâkim olarak atandı. Bozkurt Sütçü, aynı zamanda AKP İzmir İl Yönetim Kurulu üyesi olarak da görev yapmış.

Kayseri’deki yolsuzluk iddialarıyla ilgili Mehmet Özhaseki’ye takipsizlik kararı veren Kayseri Cumhuriyet Başsavcısı’nın yeğeni olan Serkan Başok, Samsun’a savcı olarak atandı.”

***

Böylece ertelemenin maksadı da anlaşılmış oldu. FETÖ falan bahane, yargıda şeyini daha iyi yapacak AK hakim-savcılarla ilgili son dakika eklemeleri yapılmıştır. Tayyip Baba’nın Çiftliği’nde böyle yürüyor işler. Çobanlığın felsefesini bilmeyenler anlamaz.

Hani son dönemde bazı iddianamelere, hakim kararlarına bakıp da “Yuh! Bunlar nasıl yargıç? Bunlar nasıl savcı? Böyle iddianame mi olur? Hiçbir delil olmadan hakim bu kararı neye göre ve nasıl verebildi?” diye isyan ediyoruz ya… Yanılgı şurada: Orada adı yazılı olan heyeti gerçekten hakim ve savcı zannediyoruz. Hayır, aslında onların bir kısmı sırtlarına cüppe geçirmiş AKP teşkilat görevlileri. Daha birkaç hafta önce teşkilatlarda koşturan partililer, bugün güya elinde adalet terazisi ile hakim kürsüsünde karşına çıkıyor. Halbuki o an tek motivasyonu, “Şu hainlere öyle bir ceza kitleyeyim ki kararı Reis’in önüne koyduklarında, ‘Afferin bizim oğlana, iyi ki oraya getirmişiz bak, ne güzel de yapmış yargıda şeyini’ desin” şeklinde.

***

Ataması yapılan bin 236 hakim ve savcının çoğunun AKP’li olduğu iddiası ayyuka çıkınca HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Suçlamaları reddederken, “Mehmet Yılmaz sözü olarak söylüyorum” diye güvence de verdi.

Allah Allah! Neymiş ki bu Mehmet Yılmaz sözü? Kendini bu kadar güvenilir, bu kadar muteber zannediyor ya, sadece bir hatırlatma yapayım, anlayın kaç karatlık adam olduğunu. “Tutuklu hakim ve savcılar FETÖ’yü itiraf etsinler, ihraç etmeyeceğiz” diye  Mehmet Yılmaz sözü veren bu beyefendi, daha sonra “Hayır, mesleğe dönemeyecekler” dedi. İlk başta niye öyle demiş olduğunu da Habertürk’ten Sevilay Yılman’a şöyle açıkladı: “Doğru! Birkaç ay evvel bu açıklamayı yaptım, ama bir sor niye yaptım? Niyetim itirafçılığı teşvik etmekti. Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde bir tane bile itirafçı yokken, o açıklamam sonrası itirafta patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik. Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan hiçbir kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek.”

Bakın işte Mehmet Yılmaz bu!

Mehmet Yılmaz sözü de bu!

Aynı zatın bir keresinde boş bulunup, “Yargı tuzak kurmaz, tuzağı bozar” açıklaması yaptığını da hatırlatayım da tam olsun.

Bir de çıkmış, sanki adının çok büyük ağırlığı varmış, kredisi çok yüksekmiş gibi kasılıyor.

Kendisini daha da yakından tanımak isteyenler, 7 Nisan 2017 tarihli, “O üstünde oturduğun peygamber postu mu ‘Memet Abi’?” başlıklı yazımı yeniden okuyabilir. Bu yazıdan sonra beni twitter’da engellemişti, onu da ekleyeyim.

İşte çiftliğimizin sözüne en güvenilen adamı da bu.

Adaşı Çiftlik Bank CEO’su Mehmet Aydın’dan tek farkı şu: O tokatlayıp mağdur ediyor, bu ise mağdur edip tokatlıyor.

***

Peki medya nasıl çalışır, çiftliğinde Tayyip Baba’nın?

Cumhuriyet’ten örnek vereyim: Dün birinci sayfada, “FETÖ’nün atama planı Zerrin Hanım’a yaradı” başlıklı bir haber vardı. Şu bölüme bakın: “Cemaat Yargıtay’a sızmak için AKP ile birlikte yeni düzenleme yapmıştı. 2011’de Yargıtay Yasası’na AKP ve cemaatin ortaklığında eklenen geçici maddeyle 2021’e kadar yapılacak atamalarda 5 yıllık kıdem şartı aranmayacağı kuralı getirildi.”

Düzenlemeyi cemaat, AKP ile birlikte yapmış. Meclis’te de yasaya AKP ve cemaat ortaklığında geçici madde eklenmiş. Sanki cemaat bir parti olarak Meclis’teymiş de yasa yapıyormuş. Geçici madde ekliyormuş. O sırada AKP aldatılmakla meşgulmüş tabii… Çobanlığın felsefesini bilmeyince işte…

AKP lideri bugün gençlik kolları başkanını bile hakim yapıyor, Zerrin Güngör’ün kızı Beştepe Külliyesi’nden hakimliğe, oradan da bir günde Yargıtay’a atanıyor, ama Cumhuriyet bunu bile cemaate vurmadan eleştiremiyor.

Medyanın yüzde 90’ının patronunun Erdoğan olduğunu, bu gazeteninse elde avuçta kalmış üç-dört bağımsız gazeteden biri olduğunu hatırlatayım da siz çiftliğimizde medyanın ne halde olduğunu anlayın.

Sizce de böyle çiftliğe böyle bir çoban yakışmıyor mu?

***

Çiftliğimizde medya demişken…

Doğan grubu Erdoğan’a (İster Demirören diye kabul edin ister Çoban Erdoğan) geçti.

Çiftliğin atar oğlanı Cem Küçük, kayyım gibi konuştu: “Merak etmeyin, tazminatlarınızı fazla fazla alacaksınız!”

Aynı gün, 15 Temmuz’da Hürriyet’i basan askerlere müebbet cezası verildi. Ama Hürriyet’i basıp komple el koyan çiftlik ağası omuzlarda…

Her neyse…

İyilerle kötüler arasında bir el değiştirme değil bu zaten. Geçmişin kötüleri ile bugünün kötüleri arasında bir tecrübe transferi. Bir bayrak yarışı.

Daha kötü olan kazansın!..

[Ahmet Dönmez] 23.3.2018 [TR724]

Üstad’dan Tesbitler ve Teselliler [Cemil Tokpınar]

Bugün Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin vefat yıl dönümü. 83 yıllık ömrünü iman ve Kur’an hizmetine vakfetmiş, bu uğurda emsalsiz çile ve işkencelere maruz kalmış, davası için her şeyini feda etmiş bu büyük müceddidin ve talebelerinin yaşadıkları, bugün yaşadıklarımıza o kadar çok benziyor ki, âdeta “olaylar aynı, şahıslar ve zaman değişmiş” diyebiliriz.

Ömrünün 35 yılını sürgünde esir gibi geçiren, beş kez mahkemeye çıkan, üç defa hapse giren, 21 defa zehirlenen Üstad Hazretlerinin özellikle hapisteyken yazdığı mektuplar günümüzdeki olaylara, perde gerisine ve hikmetlerine ışık tutuyor. Bu yüzden bugün ben fazla bir şey yazmayıp o mektuplardan iktibaslar yapacağım. Okuyunca göreceksiniz ki, sanki o günlerle birlikte bugünleri de yazmış, yorumlamış, tesbitlerde bulunup teselliler vermiş.

Evet, ben çekiliyorum, söz, söz sultanı Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin:

Siz bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa “altın mı, bakır mı” diye mihenge vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mı yok mu üç-dört eleklerle elenmek; hâlisane, sırf hak ve hakikat namına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki; kader-i İlahî ve inayet-i Rabbaniye müsaade ediyor. Çünki böyle meydan-ı imtihanda inadcı ve bahaneci insafsız muarızların karşısında teşhir edilmesinden herkes anladı ki: Hiç bir hile, hiç bir enaniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî ve uhrevî ve şahsî menfaat karışmayarak, tam hâlis, hak ve hakikattan geliyor. Eğer perde altında kalsaydı, çok manalar verilebilirdi. Daha avam-ı ehl-i iman itimad etmezdi. “Belki bizi kandırırlar” ve havas kısmı dahi vesvese ederdi. Belki bazı ehl-i makamat gibi kendilerini satmak, itimad kazanmak için böyle yapıyorlar diye daha tam kanaat etmezlerdi. Şimdi imtihandan sonra, en muannid vesveseli dahi teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, kârınız bindir inşâallah. (Şualar, s. 511)

Evet Risale-i Nur, Sefine-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cudi hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tufanından kurtulmasına bir sebebdir. Çünki za’f-ı imandan gelen tuğyan, ekser musibet-i âmmeyi celbettiği gibi; imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o musibet-i âmmeyi dairesinin haricine bırakmağa rahmet-i İlahiye tarafından vesile oldu. Bu ehl-i dünya, bu Anadolu halkı Risale-i Nur’a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında bekleyen yangınlar, tufanlar, zelzeleler ve taunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Madem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzumsuz bir halde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir. (Kastamonu Lahikası, s. 102)

Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiyedeki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i maneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi, melaike ve ruhanîler dahi alkışlıyorlar diye kanaatım var. Fakat içinizde hastalıklı ve nazik ve fakirler bulunmasıyla, maddî sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da herbiriniz herbirisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabırda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücîb ve güzel seciyelerin in’ikasında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum. (Şualar, s.296)

Madem hakikat budur ve madem şimdiye kadar Risale-i Nur’un hizmetinde inayet-i Rabbaniyenin tecellisini inkâr edilmeyecek derecede gördük; herbirimiz cüz’î ve küllî bunu hissetmişiz ve madem şimdi siyasetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidatı oluyor ve madem elimizden kazaya rıza ve kadere teslim ve hizmet-i imaniye ve Kur’aniye ve Nuriyenin verdikleri büyük ve kudsî teselliden başka bir şey gelmiyor; elbette bize en elzem iş, telaş etmemek ve me’yus olmamak ve birbirinin kuvve-i maneviyesini takviye etmek ve korkmamak ve tevekkülle bu musibeti karşılamak ve habbeyi kubbe yapan farfaralı gazetecilerin kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermemektir. Bu dünya hayatı, hususan bu zamanda, bu şerait altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse gelsin, hoş görmeli. (Şualar, s.325 )

Eski zamanda bir şeyhin müridleri pek çok olmasından, o memleketin hükûmeti siyasetçe telaş edip onun cemaatini dağıtmak istemiş. O zât, hükûmete demiş: “Benim yalnız bir buçuk müridim var, başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz.” O zât bir yerde çadır kurdu, kendi binler müridlerini oraya toplattı. O da emretti: “Ben bir imtihan yapacağım. Her kim benim müridim ise ve emrimi kabul etse, Cennet’e gidecek.” Çadıra birer birer çağırdı. Gizli bir koyun kesti; güya has bir müridini kesti, Cennet’e gönderdi. O kanı gören binler müridler daha hiç biri şeyhi dinlemedi, inkâra başladılar. Yalnız bir adam dedi: “Başım feda olsun.” Yanına gitti. Sonra bir kadın dahi gitti, başkalar dağıldılar. O zât hükûmet adamlarına dedi: “İşte benim bir buçuk müridim bulunduğunu gördünüz.”

Cenab-ı Hakk’a yüzbinler şükürler olsun ki; Risale-i Nur, Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şakirdlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski şeyhin aksine olarak Isparta ve civar kahramanlarının himmetiyle o zayi’ olan bir buçuk adam yerine onbin ilâve oldu. İnşâallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek.  (Şualar, s. 309 )

Risale-i Kader’de beyan edildiği gibi, her hâdisede iki sebeb var: Biri zahirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. Biri de hakikîdir ki; Kader-i İlahî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. Meselâ bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binaen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder.

İşte bu mes’elemizde elmaslar, şişelerden; sıddık fedakârlar, mütereddid sebatsızlardan; ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:

Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlasla fevkalâde hizmet-i diniyedir; zulm-ü beşer buna baktı.

İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlas ve tam tesanüd ile tam liyakat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı.

Şimdi kader-i İlahî, ayn-ı adalet içinde hakkımızda ayn-ı merhamettir ki; birbirine müştak kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zayiatları sadakaya çevirdi. Ve yazdıkları risaleleri her taraftan nazar-ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve evlâdı ve istirahatı pek muvakkat ve geçici ve herhalde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbaldeki ehl-i imana kahramanane bir nümune-i imtisal, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn-ı merhamettir. (Şualar, s. 291)

Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idare ve inzibatın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir taun-u beşerî ve maddiyyunluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevketseler, Kur’anın kuvvetiyle, Allah’ın inayetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka ve o zındıkaya teslim-i silâh etmeyiz! (Şualar, s. 283 )

Benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur’ana bağlanmış ve Kur’an dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün. Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç âyât-ı Kur’aniyenin işaratıyla ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın üç keramet-i gaybiyesi ile ve Gavs-ı A’zam’ın (K.S.) kat’î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes’ul olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telafi edilmeyecek derecede zarar olacak.

Risale-i Nur’a karşı gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallah bozulacaklar, onun şakirdleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle mağlub edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur’an men’etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şakirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz’î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet-i kat’iyye derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur’a hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar bin derece pişman olacaklar.

Elhasıl; madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize ve imanî hizmetimize ilişmesinler. (Şualar, s.263)

Çok emarelerle kat’î kanaatım gelmiş ki; hükûmet hesabına, “hissiyat-ı diniyeyi âlet ederek emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek” için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim imanımız için ve imana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki: Yirmi sene zarfında, Risale-i Nur’un yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabul ettikleri halde, Risale-i Nur’un şakirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukuat olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Halbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zıd olarak, bütün dindar nasihatçılara şamil, lastikli bir kanunun 163’üncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân-ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.

Madem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun! Her ceza ve i’damınıza hazırız! Hapsin harici bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenadır. Bize karşı gelen böyle bir istibdad-ı mutlak altında hiçbir hürriyet -ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet-i diniye- olmamasından, ehl-i namus ve diyanet ve tarafdar-ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka bir çare kalmaz. Biz de “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” diyerek Rabbimize dayanıyoruz. (Şualar, s. 272)

Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:

Birincisi: Kader-i İlahî kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için her halde gelecek idik. En hayırlısı bu tarzdır.

İkincisi: Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. Bîçare merhum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâki kurtulamadılar. Demek bu musibette biz birbirimizden şekva etmek; hem haksız, hem manasız, hem zararlı, hem Risale-i Nur’dan bir nevi küsmektir. Sakın sakın, has rükünlerin gösterdikleri faaliyeti bu musibete bir sebeb görüp onlardan gücenmek ise, Risale-i Nur’dan çekilmek ve hakaik-i imaniyeyi öğrenmekten pişman olmaktır. Bu ise, maddî musibetten daha büyük bir manevî musibettir. Ben kasem ile temin ederim ki: Sizin herbirinizden yirmi-otuz derece ziyade bu musibette hissedar olduğum halde, niyet-i hâlise ile faaliyet göstermelerinde ihtiyatsızlığı yüzünden gelen bu musibet on defa daha fazla olsa da yine onlardan gücenmem. Hem geçmiş şeylere itiraz etmek manasızdır. Çünki tamiri kabil değil.

Kardeşlerim! Merak musibeti ikileştirir, maddî musibeti kalbde de yerleştirmek için bir kök olur; hem kadere karşı bir nevi itiraz ve tenkidi ve rahmete karşı bir nevi ittihamı işmam eder. Madem her şeyde bir güzellik ciheti var ve rahmetin bir cilvesi var ve kader adalet ve hikmetle iş görür; elbette biz bu zamanda umum âlem-i İslâmı alâkadar edecek bir kudsî vazife yüzünden hafif bir zahmete ehemmiyet vermemekle mükellefiz. (Şualar, s.313)

Bana ait bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale-i Nur’un, hem ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, “Ya Rabbena! Şükür. Bu kaza ve kader-i İlahî, hakkımızda bir inayettir.” dedirtecek kanaatım var.

Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu musibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat manen pek çok hafif geldi. İnşâallah çabuk geçer. “Asâ entekrahû şey’en ve hüve hayrun leküm” sırrıyla müteessir olmayınız. (Şualar, s. 285)

Gerçi yeriniz çok dardır, fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz, hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz: En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür. Sakın sakın bu sıkıntıların verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar ve “Böyle olmasaydı şöyle olmazdı” diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydık onlar bu hücumu yapacak idiler. Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inayet-i İlahiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız. (Şualar, s. 300)

Verdiğimiz bölümleri Risale-i Nur’dan bulup tamamını okuyup müzakere edebilirsiniz. Sayfa numaraları her baskıda aynı olmadığı için elektronik ortamda anahtar kelimeler yardımıyla orijinal metni bulmanız mümkün.

[Cemil Tokpınar] 23.3.2018 [TR724]

Kalbe dönüş çağrısı [Emine Eroğlu]

“Recep tövbe, Şaban muhabbet, Ramazan Hakk’a yakınlık ayıdır.
Recep hürmet, Şaban hizmet, Ramazan nimet ayıdır.
Recep ayında iyilikler kat kat artar. Şaban ayında kötülükler kalkar. 
Ramazan-ı şerifte ikram ve ihsana ulaşılır.’’ 
Seyyid Abdülkadir Geylânî (Gunyetu’t Talibin) 

İşte, dairesel zamanın kara delik çekimleri, meteor yağmurları arasından geçip üç ayların“koruma kalkanı” içine girdik, çok şükür. Ya da üç aylar, başka bir zaman buudundan çıkıp fani zamanımızın üzerini bürüdü; ona sonsuzluk renk ve desenleri ekledi.

Biz, Şeyh Galib’le yek nefes olmuş,“Yâ Rab ne intizardır bu/ Geçmez niçe rüzgârdır bu/ Hep gussa vü hâr hârdır bu /Ol pâdişehin peyâmı yok mu?” derken, yani “Ya Rab, bu ne bekleyiştir? Geçip gitmeyen nasıl bir zamandır? Nasibimize hep dert, hep elem düşmektedir. O padişahtan bir haber yok mu?” diye sorarken sürpriz lütuflarıyla çıkageldi.

“Kadem bastın gönül tahtına, sultanım, safâ geldin!” (Alvarlı Efe Hz) nağmeleriyle karşıladığımız, geçen yılların Recep, Şaban ve Ramazanları değil; yepyeni, biricik, üç katmanlı  bir rahmet paketi.

Bakışlarımızı ona odaklayabilir, “dünyalı” olmaktan sarf-ı nazar edebilirsek bu nurani zaman helezonu içerisinde bir iç aydınlığına erişebilmemiz, melekleşmeyi tecrübe edebilmemiz mümkün. Üzerimizdeki kasvetten kurtulabilmemiz de…

KALBİN VE RUHUN DA BAKIMA İHTİYACI VAR

Üç aylardan nasibi, kalbinin büyüklüğü kadar insanın. Getirdiği hediyeler, o kutlu zaman dilimini kaçırılmayacak bir fırsat bilenler; ondaki varidatı, olması gereken yerle olduğu yer arasındaki boşluğu kapatma adına değerlendirenler ve vaad ettiklerine talip olanlar için.

Kalbin ve ruhun da bakıma ihtiyacı olduğunu unutmayanlar, Rabb’ini hoşnut etme adına dişini sıkıp sabredenler için.

Yoksa kendi sığlığında kalmakta direnenler için hiç değil…

Doymayan midelerin insan onurunu nasıl yuttuğu bu kadar aşikar, sefahate açılanların sefalete de açıldıkları sadece gözsüzlerden pinhan iken…

İnsanın böyle bir “şahsiyet yutuluşu”ndan kendini kurtarabilmesi için, hayatında rahmet tecellilerinin izlerini sürmeye ihtiyacı var. Hiç vazgeçmeden… Yaralarının kudret eliyle nasıl sarıldığını gözlemlemeye. Manevi tecrübelerini bir tanışıklık ve aşinalığa dönüştürmeye.

Rabbini “cezalandırıcı” değil, “şefkatiyle kuşatıcı” olarak tanımaya. En çok da karanlığın içindeki aydınlığı, celal tecellilerinin içindeki cemali görmeye.

Şeklini de şemalini de, kabiliyetlerini de kusurlarını da varlık aynasında seyretmeye.

Kendine sanatkârının biçtiği değeri biçmeye. Mağduriyetlerini ezilmişliğe değil, duaya dönüştürmeye.

Yani teveccühe teveccühle mukabele etmeye; Recep, Şaban ve Ramazan’ın, Regaib, Miraç ve Beraat’in kadrini bilerek Kadir gecesine erişmeye…

BİZ GALİBA HASTAYIZ!

Hani Hazreti İbrahim, babasına ve kavmine, “Ben galiba hastayım!” (Sâffât, 89) derken bedensel hastalığı kast etmemiş, “Ben sizin tavır ve davranışlarınızdan hastayım.” demek istemişti ya… Bu manada tevhid ve ihlas çizgisinden ayrılmamaya azmetmiş, yani ki “elinde kor taşıma”yı göze almış herkes hasta.

Gece gündüz put yontan Âzerler; hayatı, ölümü ve rızkı kendinden bilen Nemrutlar; putlarını devrilmiş görünce putperestliklerini değil İbrahimleri sorgulayan cahil yığınlar; sebepleri tanrılaştıran, batıp gidenleri seven müşrikler; masumları yakan ateşe odun taşıyan işbirlikçiler; ateşin içinde yananları seyre koşan muhterisler ya da görmezlenen korkaklar bizi hasta ediyor.

Hazreti Eyüb’e “Ya Rabbi, zarar bana dokundu, Sen Erhamü’r Rahimin’sin.” dedirten hastalık, Hazreti Yakub’un gözlerine perde indiren hasret, Hazreti Meryem’i bir hurma ağacına yaslanmaya sevk eden doğum sancısı neyse, bizi üç ayların iklimine açılmaya çağıran hüzün ağrısı da o.

Kandiller, istersek Cenab-ı Hakk’a yakın olabileceğimizin, rahmetine liyakat kesb edebileceğimizin vicdani bilgisi ile dolu. Onlara melekler bile rağbet ediyor, rağbet edenler melekleşiyor.

HÜZÜN SİMYASI

İçinden geçtiğimiz bunca acıyı üç ayların ve kandillerin bereketiyle manevi bir doğuma dönüştüremez, gözlerimizi oruçla uhrevi alemlere açamaz, kalp ve ruh yaralarımızı kardeşlikle iyileştiremezsek bir fırsatı daha heder etmiş olacağız. Zira ne hapistekinin imtihanı bitiyor, ne hicrettekinin. Ne geride kalan akıbetinden emin, ne yola düşen…

Aylarca biriktirdiğimiz kederler, iltihap gibi içimize işleyip sürekli kanırtıldığında değil, o kutlu zaman dilimiyle mayalandığında bir “simya” tesiri gösteriyor.

Marazi bir duygusallığa sürüklenmezse, yaraları ışımaya başlıyor insanın.

Kovulmuşluklar, atılmışlıklar, yutulmuşluklar merhametten ayrılmadığı, adalet talebinden vazgeçmediği sürece mağdurun mükerrem varlığını saflaştırıp derinleştiriyor.

“Buğday başağı Âdem’e tuzak oldu da varlığı, insanlara başak kesildi.

Musa, ateş elde etmek için gitti. Öyle bir ateş gördü de ateşten vazgeçti.

İsa, düşmanlardan kurtulmak için kaçtı. O kaçış onu dördüncü kat göğe ağdırdı.”

dediği gibi Hazreti Mevlânâ’nın, eşyanın bağrında saklı hikmetler, hadiseler çalkalandıkça açığa çıkıyor.

Sabredenler için, ateşe atılma tecrübesi bile nasıl bir kuvvete dayandığınıza ve kimin hesabına hareket ettiğinize işaret eden bir ikram oluyor.

Ve işte o zaman hüzünler kulübesi saraylara, dertler dermanlara değişilmiyor.

Hâmiş: Ben de Üstadım gibi, üç aylarınızı “ruh u cânımla” tebrik ediyor, hakkımızda seksen sene manevî bir ömr-ü bâki kazandırmaya vesile olmasını diliyorum.

[Emine Eroğlu] 23.3.2018 [TR724]

Putin’in seçim zaferi otokratik liderlere ufuk açtı! [Ebubekir Işık]

Rusya 18 Mart 2018’de önümüzdeki altı yıllık süreçte Rusya’yı yönetecek devlet başkanını seçmek için ‘sandık’ başına gitti. Beklendiği üzere Vladimir Putin oyların yaklaşık yüzde 76’sını alarak dördüncü kez Rusya Federasyonu devlet başkanı olmaya hak kazandı.

Geçen hafta yapılan seçimlerde ikinci sırayı yüzde 12,4 ile Komünist Parti’nin adayı Pavel Grudinin, üçüncü sırayı ise yüzde 6 ile Liberal Demokrat partinin adayı Vladimir Zhirinovsky aldı. Seçime katılan diğer adayların tamamı bahse değer bir seçmen desteği almadıkları için burada ifade etmeyi gereksiz buluyorum.

18 Mart’ta yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde temelde göze çarpan iki önemli istatistik bulunmakta. Bir, 2000 yılından bu tarafa Putin devlet başkanlığı için yarıştığı ‘seçimlerde’ en yüksek oyu 2018’de yapılan seçimlerde almışa benziyor. 2000 yılında yüzde 53, 2004 yılında yüzde 72, 2012 yılında ise Putin yüzde 64 oy almıştı.

İkinci önemli istatistik ise seçime katılan seçmen sayısının geçmiş yıllara göre inanılmaz derecede artmış olması gerçeği. Seçimler öncesinde Kremlin’den seçmene sandık başına gitmeleri için resmi bir açıklama yapılmasa da, Putin’in Rusya’nın genelinde yürüttüğü ve yer yer rock yıldızlarının da şarkı söylediği devasa seçim kampanyaları aslında daha fazla seçmenin sandık başına gitmesinin Putin için stratejik öneme sahip olduğunu gösteriyordu.

Putin, Rusya devlet başkanlığı seçimlerine 7 adayla yarıştı…

18 Mart’ta ki seçimlerde daha fazla insanı seçim sandıklarına mobilize etmek için otokratik ülkelerde sıkça kullanılan önemli bir yok daha denendi. Seçime katılan aday sayısı arttırıldı. Putin dışında Rusya devlet başkanlığı seçimlerine yedi aday daha katıldı. Bu adayların tek tek profillerini incelediğimizde, hepsinin olmasa da en azından bir kaçının Kremlin ile irtibatlı olduğu ve seçimlere daha fazla katılım olması için aday oldukları izlenimi vermekteler. Keza seçimlerin hemen ardından bir kaç adayın Kremlin’de Putin ile bir görüşme gerçekleştirmesi basına da yansıdı.

18 Martta yapılan seçimlere son derece yoğun katılımların olması sadece iç siyaset açısından anlam taşımıyor. Yüksek katılımlı Rusya devlet başkanlığı seçimleri Batı tarafından daha seçimler başlamadan ortaya konan bir takım eleştirilerin de önüne geçmek için son derece önemli bir fonksiyon icra etmekte. Diğer taraftan, bu yüksek katılım Rusya’nın en güçlü medya aygıtı olan Russia Today (RT) marifetince tüm dünyaya duyurulması, Rusya’nın bir takım sorunları olsa da yüksek katılımlı seçimlerin hala yapılabildiği bir demokrasi olduğu algısını güçlendirmek için eşsiz öneme sahip.

Bu denli yüksek katılıma rağmen, Rusya devlet başkanlığı seçiminin muhalefetin bir kısmı tarafından boykot edildiğini de not etmek durumundayız. Rusya’yı yakından takip edenlerin ismini anımsayacağı Aleksey Navalny tüm çabalarına rağmen ismini adaylar listesine yazdıramayınca, seçmenlerine bir çağrıda bulunarak seçimi boykot etmelerini istedi. Buna rağmen Rusya’da 18 Mart’ta yapılan seçimlere katılım oranı yüzde 67,5 civarında bir rakama ulaşarak, 2012’de yapılan seçimlerde ki katılım oranını yaklaşık yüzde üç kadar geçti.

Şüphesiz 18 Mart’ta yapılan seçimlere dair bir çok hukuksuz durum tespit edilmiş durumda. Bunlardan ilki, her seçim sandığı için 4-5 insanın görevlendirilmesinin yanı sıra, bağımsız müşahitlerin seçim odalarına alınması inanılmaz ölçüde zorlaştırıldı.

Daha önemli bir husus ise, özellikle seçim sandıkları belki de sayıları binleri bulan büyük fabrika ve iş merkezlerinin hemen yanı başına kurularak, iş verenlerden işçilerine baskı yapılarak sandığa gidilmesi ve ‘istikrara’ oy verilmesinin ‘tavsiye’ edildiğini Golos Hareketi’nin temsilcileri ifade etti. Bununla birlikte, seçime katılım ortalaması Rusya genelinde yüzde 67,5 civarında iken, özellikle askeriyenin yoğun olduğu bölgelerde bu rakamın yüzde 98 civarında olduğunu bir çok bağımsız gözlemci ayrıca ifade etti.

Bu açılardan bakıldığında, son derece otokratik yöntemlerle yönetilen bir ülkede, seçimlere katılımın yüksek olması, yediden fazla adayın seçimlere katılabilme hürriyetine sahip olması, seçimlerde basına ve tarafsız gözlemcilere çok fazla malzeme verilmemesi gibi hususlar üzerinden demokrasinin işlediği ve anayasal bir düzenin var olduğu algısı pekala otokratik rejimler tarafından da üretilebilir. Bu haliyle, Putin’in seçim zaferi birçok otokratik lider için son derece önemli dersler içermekte.

[Ebubekir Işık] 23.3.2018 [TR724]

Çocuğum ergen diye dertlenmeyin, ona yardımcı olun!

Ergenlik dönemi sıkıntıları, modern çağ ile birlikte günümüzde çok daha karmaşık hale geliyor. Hal böyle olunca gençliğe adım atan çocuklarda baş ağrılarından öfke patlamaları ciddi problemler yaşanabiliyor. Bu yüzden ergenlikte stresin azaltılmasında anne babalara önemli  görevler düşüyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu, yaşam biçimi ve sağlıklı iletişimle bu durumların yönetilebileceğini söylüyor.

Alikaşifoğlu, aşırı ve yönetilemeyen stresin, hem fiziksel hem psikolojik sorunlara yol açtığını, kişinin sağlığını tehdit etmesinin yanı sıra, yaşam kalitesini ciddi ölçüde düşürdüğüne işaret ediyor. Ancak, dozunda  ve hedefe yönelik yönetilebilen stresin, performansı yükselip, insanı olası risklere karşı uyanık tuttuğunu da belirtiyor. Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu, çocukların ergenlik dönemlerinde stresle baş edebilmesi için ebeveynlere  şu önemli uyarıları ve tavsiyelerde bulunuyor:

Sorunu tespit edin ve çözün: Sorun çözmeyi yani sorunu tanımlamayı, çözüm için uygun seçenekleri gözden geçirmeyi, yardım alabileceği kişileri ya da şeyleri nasıl tespit edeceğini öğretin. Kendi çözüm yollarını bulmalarına imkan tanıyın, sonucu birlikte değerlendirin.

Düzenli ve kaliteli uyku alışkanlığı kazandırın: Uyku düzeni oluşturmasına yardım edin. Bilimsel çalışmalar, yeterli ve kaliteli uykunun hem fiziksel hem zihinsel hem de ruhsal açıdan sağlığa olumlu etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Sağlıklı beslenmesi için uyarın: Beslenlenirken, B grubu vitaminleri (tahıllar, bezelye, kuru kayısı…), C vitamini (yeşil yapraklı, turuncu ve kırmızı sebze ve meyveler), triptofan (tavuk, balık, et), seratonin metabolizmasında rol oynayan demir (kırmızı et, brokoli, domates…) ve magnezyum bakımından zengin muz, avokado, kereviz ve yeterli D vitamini almasına özen gösterin. Şekerli gazlı içeceklerden, fast-food ve şekerli gıdalardan uzak durmasını özendirin.

Hobiye teşvik edin: yapmaktan zevk aldığı etkinliklere zaman ayırmasını ve katılmasını sağlayın. Ergenler akranlarıyla spor, müzik, sanat ve sosyal etkinliklerden hoşlanırlar ve keyif alırlar. Ekran karşısında geçirdiği süreyi (telefon, tablet, oyun konsolu ve TV dahil) karşılıklı anlaşarak günlük 2 saatin altına indirin.

Ödevini onun yerine siz yapmayın: Bu durum çocuğunuzun kendini yetersiz hissetmesine yol açabiliyor. Onun asıl gereksinimi ders çalışma saatlerini düzenlenmesine ve ders çalışmak için uygun ortamın sağlanmasına yardım etmeniz.

Onu dinleyin: Eleştirmeden, yargılamadan duygu ve düşüncelerini paylaşmasına izin verin. Bir sorunu olduğunda paylaşım tercihini ona bırakın, paylaşması konusunda zorlamayın. Böylece aile içinde kendisini güvende hissetmesini sağlayın.

Eski başarılarını hatırlatın: Kendiyle ilgili olumsuz duygularına odaklanmak yerine, sonuca yönelik cesaretlendirici konuşmalar yapın. Mesela, sınav öncesi, daha önce başarılı olduğu sınavları anımsatın. Başarılarını düşünerek kendi kendisini coşturmasına destek olun.

[TR724] 23.3.2018

Ara transferin kralı: Mbaye Diagne [Hasan Cücük]

Yaz transfer döneminde kadrolarını güçlendiren takımlar umduklarını bulamayınca ara transferde takviye yoluna gitmişti. Süper Lig’deki 18 takımdan 17’si ara transferde kadrosuna yeni oyuncular katarken, sadece Fenerbahçe sezonu transfersiz geçirdi. Ligin ikinci devresinde 9 hafta geride kaldı. Ara transferde yeni takımlarına gelen oyuncular skora katkı sağlarken, en golcü isim Kasımpaşalı Mbaye Diagne oldu.

Ara transfer döneminde kolları sıvayan Süper Lig kulüpleri önemli oyuncuları kadrosuna kattı. Türkiye içinden transfer yapıldığı gibi yurt dışında da önemli isimler geldi. Brezilya futbolunun önemli isimlerinden Robinho, Sivasspor’a gelirken, bir dönem Beşiktaş formasını giyen Senegalli Demba Ba ve Mbaye Diagne Çin’den, Arda Turan ise Barcelona’dan Süper Lige geldi. Yurt içinde ise önemli isimler kulüp değiştirdi. Cenk Tosun’u Everton’a satan Beşiktaş geçen yılın gol kralı Alanyaspor’lu Vagner Love’i kadrosuna katarken, Konyaspor Antalyaspor’dan Samuet Eto’o ve Göztepe’den Adis Jahovic’i renklerine bağladı. Ara transferde oyuncu almak biraz da risktir. Çünkü yaz döneminde kadroya katılan oyuncuların uyum süreci için önünde daha uzun vakit varken, ara transferde gelen oyuncuların böyle bir şansı bulunmuyor.

9 haftada 60 yeni oyuncu

Fenerbahçe dışında kalan 17 takım ara transferde kadrosunu güçlendirirken, takımlar 9 haftada 60 yeni oyuncuya şans verdi. Ligin ikinci devresinde atılan 223 golün 43’üne yeni oyuncular imza attı. Ligden düşmesi hemen hemen kesin olan Karabükspor’un 11 yeni futbolcu oynattığı bu dönemde Konyaspor ile Alanyaspor 5, Bursaspor, Yeni Malatyaspor, Gençlerbirliği, Göztepe, Osmanlıspor ve Akhisarspor 4, Sivasspor 3, Antalyaspor, Beşiktaş, Kasımpaşa, Kayserispor ve Medipol Başakşehir 2, Galatasaray ile Trabzonspor ise birer yeni futbolcuyu sahaya sürdü. Karabükspor adeta takımı yenilemesine karşı kötü gidişata dur diyemedi.

En pahalısı Love

Ara transferin en pahalı ismi Alanyaspor’dan Beşiktaş’a 3 milyon Euro’ya gelen Vagner Love oldu. Geçen yılın gol kralı Love, 7 maçta forma şansı bulurken 2 golle skora katkı yaptı. Hemen hatırlatalım Love birçok maçta oyuna sonradan girdi. Maliyetleri ve takıma katkıları dikkate alındığında ara transferin en kârlı takımları Kasımpaşa, Göztepe ve Akhisar oldu. Kasımpaşa, Çin ligi takımlarından TJ Teda’dan bonservissiz kadrosuna kattığı Mbaye Diagne ile hedefini 12’den vurdu. 26 yaşındaki Senagalli forvet, Kasımpaşa formasıyla çıktığı 9 maçta 6 gol atarak ara transferde gelen oyuncular arasında skora en çok katkı yapan isim oldu. Akhisar, Karabükspor’dan Ukraynalı Evgen Seleznev’i kadrosuna katarken, nasıl bir performans göstereceği merak konusuydu. Zira bu oyuncu Karabükspor’da 15 maçta forma şansı bulup, sadece 1 gol atmıştı. Ancak Akhisar’a gelince farklı bir kimliğe bürünüp, çıktığı 9 maçta 5 gol attı.

Demba Ba, Göztepe formasıyla çıktığı 7 maçta 5 gol attı

Göztepe sezonun ilk devresinde 14 golle takıma katkı sağlayan forveti Adis Jahovic’i Konyaspor’a kaptırınca yeni forvet arayışlarına girmişti. Bir dönem Beşiktaş formasını giyen Senegalli Demba Ba’yı Çin liginden bedelsiz kadrosuna katan İzmir ekibinin en büyük avantajı bu oyuncunun Süper Lig’i yakından tanıyor olmasıydı. Ancak kafalarda soru işaretleri de yok değildi. Jahovic ortaya koyduğu futbolla taraftarın kalbini fethetmişti. Giden oyuncunun yerinin doldurulmaması hem taraftarın tepkisini çekecekti hem de takımın performansını olumsuz etkileyecekti. Ancak korkulanların hiçbiri olmadı. Demba Ba, Göztepe formasıyla çıktığı 7 maçta 5 gol atarak Jahovic’i kısa sürede unutturdu.

Göztepe’de 14 gol atan Adis Jahovic ise yeni takımı Konyaspor’da İzmir performansının çok uzağına düştü. 7 maçta forma şansı bulup 2 gol attı. Keza Antalyaspor’dan Konyaspor’a gelen Samuel Eto’o da 6 maçta forma bulup 2 gol attı. Antalyaspor, Kamerunlu forvetinin boşluğunu doldurmak için Osmanlıspor’dan Souleymane Doukara’yı kadrosuna katarken, bu oyuncu 3 golle yeni takımına faydalı oldu. Yine ara transferin en flaş transferlerinden biri olan Robinho, Sivaspor formasıyla 3 gole imza atıp, 2 asist yaptı. Barcelona’dan Başakşehir’e gelen Arda Turan ise vasatın altında bir performans ortaya koydu. Yıldız oyuncu çıktığı 5 maçta bir gol atarken, oyun olarak da kendini gösteremedi.

Ara transferde gelip de en uzun süre oyunda kalan isim Yalçın Ayhan oldu. Sezona Yeni Malatyaspor’da başladıktan sonra Osmanlıspor’a transfer olan Yalçın Ayhan, Başkent temsilcisinde 9 maçta da 90 dakika sahada kaldı. Yalçın’ın dışında 734 dakika sahada kalan Yevgen Seleznov ile 720 şer dakika oynayan Gençlerbirliği’nden Stephane Sessegnon ile Karabükspor’dan Anton Kravchenko, ara transfer döneminde takım değiştiren futbolcular içinde en fazla süre alan isimler oldu.

[Hasan Cücük] 23.3.2018 [TR724]