Mezradan dünyaya: Ağabeyim tahliye edilsin, tedavi olsun [Cevheri Güven]

İki yıl önce cezaevine sağlıklı olarak giren, Temmuz ayında verem ve menenjit teşhisi konulduktan sonra yürüyemez hale gelen Veysel Avunan (28) için ailesi bir kez daha çağrı yaptı. Avunan ailesinin 9 çocuğundan biri olan imam hatip öğrencisi Sümeyra Avunan (17), “Ağabeyiminin elleri tutmuyordu artık yürüyemiyor da… En son babam ziyaret etti, durumu her geçen gün kötüleşiyor. İhtiyaçlarını karşılayamıyor, bakımını yapamıyor.” dedi.

Ağabeyinin Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevin’de 6 kişi kaldıklarını, fakat sağlık durumu gözününe alınarak Elazığ’a nakledildiğini kaydeden Avunan, “Çünkü Bingöl’de tedavisi çok zordu. MR çekimi için bile saatlerce bekletiyorlardı. O şimdi mahkum olarak Bingöl’de gözükse de Elazığ’dada tutuluyor” dedi.

AİLE MEZRADA YAŞIYOR

Bingöl’ün Genç İlçesi Kepçeli Köyü’nün Kayasırtı mezrasındaki evine kısa süreliğine gelen Sümeyra Avunan, ağabeyinin iki yıl önce cezaevine sağlıklı olarak girdiğini söyleyerek şöyle konuşuyor:

“15 Eylül 2017’den beri tutuklu ağabeyim. Bu yılın temmuz ayında teşhis konulmuş. Stres ve üzüntüden böyle oldu, bize yansıtmıyordu ama yaşadıklarına çok üzülüyordu. Önce yavaş yavaş zayıflamaya başladı. Son görüşmemizde çok terliyordu. Elleri hep soğuktu. Biz sorduğumuzda “bir şey yok” diyordu belki aile üzülmesin diye. Mahkum arkadaşlarından öğreniyoruz sağlık durumunu. Onlar, “Veysel çok hasta hasta haberiniz olsun” diyordu hep. Elazığ’a götürdüler. Bir hastalığı olduğu öğrenildi. Menenjit. Beyninde virüs ve bakteriler varmış ve bütün vücuduna yayılmış.”

ARTIK HAREKET EDEMİYOR VE YÜRÜYEMİYOR

“Bir ay önce cezaevine gittiğimizde açık görüşte tam yürüyemiyordu. Koluna girip arkadaşı getirmişti görüş bölümüne. Kapıda o şekilde görünce şaşırdık. Onun yanına giderken koştum sarıldım. Uzun zamandır  görmemiştim. Ağlamayacağım dedim. Ağladığımı görmesin diye lavaboya koştum. Kendisi şikayet etmedi, sürekli ben iyiyim diyor.”

‘9 KARDEŞİZ, ZİYARETİNE BİLE GİDEMİYORUZ’

Ağabeyi Veysel Avunan’ı tedavi sürecinde çok fazla göremediklerini, çünkü maddi zorluklar nedeniyle ziyaret edemediklerini belirten kardeşi Sümeyra Avunan, “Sadece annem babam gidebiliyor. Biz kardeşler pek gidemedik görmeye. Hastaneye götürdükleri zaman tamamen ayakta duramıyordu. Belden aşağısı felç, ellerini hissetmiyor” diyor.

‘KİMSEYE SESİMİZİ DUYURAMIYORUZ’

Ailenin tek talebinin ağabeyinin tahliye edilmesi ve tedavi görmesi olduğunu vurgulayan Avunan, “Böyle bir hastanın hala hastanede tutulması çok saçma. Ailem iki ay önce savcılığın yanına gitti tedavi görülsün diye, dinlemediler. Kimseye derdimizi anlatamayınca sosyal medyadan insanlara ulaşmaya çalıştık. Ne olur bir şeyler yapın ağabeyim için” ifadelerini kullandı.

‘HEPİMİZİN YÜKÜ AĞABEYİMDEYDİ’

Ailesinin Bingöl’e 3 saatlik mesafede Kayasırtı mezrasında yaşadığını, oturdukları yerde başka bir evin olmadığını belirten Sümeyra Avunan, “En yakın komşu 15 dakikalık yürüme mesafesinde” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor:

Evimizin bütün yükü ağabeyimdeydi. Bizi de o okutuyordu. Bana, “Senin için Bingöl’de uygun bir okul yok, Elazığ’a yazdırayım” dedi ve oraya gönderdi. Fakat bu süreçte çok sıkıntı çektiğimiz için tekrar Bingöl’e döndüm. Rabia Hatun İmam Hatip Lisesi’ne gidiyorum burada. Arapça ve meslek derslerim iyi olduğu için kendim seçtim İmam Hatip’i. Derdimi kimseye anlatamıyorum. Okulda ve yurtta bile paylaşmadım. Sadece için aldığım için müdür yardımcım biliyor o kadar” dedi.

HAKİME ‘KARDEŞLERİM İÇİN BERAAT İSTİYORUM’ DEDİ

6 kız 3 erkek olmak üzere 9 kardeş olduklarını belirten Sümeyra Avunan, ağabeyinin en büyükleri olduğunu söylüyor: Kardeşlerden beşi okuyor. Ağabeyim de maddi imkansızlıklar nedeniyle bir çok ilde okudu. Liseyi İzmir ve Zonguldak’ta okudu. Üniversitede Erzurum’daydı. Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Ağabeyime yaptıkları suçlama cemaate bağlı ev ve yurtlarda kalması. Başka çaresi yoktu ki. Okuması imkansızdı. Ama daha sonra ayakları üzerinde durunca bize maddi ve manevi her türlü desteği verdi. Mahkemede de hakime, “Kendim için değil kardeşlerim için beraat istiyorum. İçerde olursam kardeşlerim yapamazlar “diye konuşmuştu.

[Cevheri Güven] 23.11.2019 [Kronos.News]

Hukuksuzluğa karşı dik duran, özgürlük yolcusu kadınlara…

AKP’nin 15 Temmuz sonrası başlattığı Tenkil Süreci’nde hukuksuzluğa uğrayan binlerce mağdurdan biri yazdı; bestelenerek şarkıya dönüştürülen o şiir yürekleri yaktı…

BOLD – 15 Temmuz’un ardından binlerce kişi tutuklanarak, bir o kadarı KHK’larla işinden atılarak sosyal ölüme mahkum edildi. Aralarında çocukların da olduğu onlarca kişi, insanca yaşayabilmek için çıktıkları zorlu yolculukta Meriç’te Ege’de boğuldu.

Yaşanan mağduriyetleri dünyaya duyurmak amacıyla kurulan Advocates of Silenced Turkey, yeni bir projeye imza attı.

www.magduriyetler.com yazarlarından Suha Berk’in şiirini Sabahattin Toprak besteledi. Dernek gönüllülerinden oluşan Art4Freedom ekibince çizilen resimlerle klipleştirilen şarkı sosyal medyada yayınlandı, binlerce paylaşım aldı.

İşte, eşleri cezaevinde olan ve hukuksuzluklara karşı dik durarak çocuklarıyla birlikte yollara düşen tüm kadınlara ithaf edilmiş o şarkı:


[BoldMedya] 23.11.2019

Süleyman Soylu’nun büyük operasyonu deşifre oldu: Ankara Emniyetinde işkence timi kuruldu [Cevheri Güven]

Tutuklu Hizmet Hareketi üyelerinin ailelerine yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınanlara Ankara Emniyetinde işkence yapıldığı ortaya çıktı: Çırılçıplak soyup dövdüler. Soda şişesi getirip tecavüzle tehdit ettiler!

BOLD ÖZEL – İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, Hizmet Hareketi’ne yönelik büyük bir operasyon yapılacağı açıklamasının ardından işkence ihbarları gelmeye başladı. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gözaltına alınarak Ankara Terörle Mücadele Şubesine götürülen 77 kişiye işkence yapıldığı belirtildi.

19 Kasım’da gözaltına alınan N.C’nin, 21 Kasım’da avukatı Rıdvan Çobanoğlu ile görüşebildi. N.C, avukatına işkence gördüğünü anlatması üzerine Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi devreye girdi. Ancak Baro yetkilileriyle işkence gören N.C. görüştürülmedi.

D GRUBUNDAN 7 KİŞİ

Halen gözaltına bulunan N.C, avukatı Çobanoğlu’na gördüğü işkenceleri şöyle anlattı: “Sabah 02.00’de ifademin alınacağı söylenerek bir odaya götürüldüm. Ankara TEM Şube D Grubundan olduklarını söyleyen 7 kişi tarafından önce çırılçıplak soyuldum daha sonra ekip amiri Abdulkadir Yılmaztürk, plastik eldiven giyerek göğüs, ucu kulak memesi gibi yerlerimden defalarca sıkarak işkence yaptı. Odaya bir soda şişesi getirilerek tecavüz edilmekle tehdit edildim. Sürekli iz bırakılmayacak şekilde farklı yerlerimden darp edildim…”

AVUKATIN TUTANAK TUTMASI ENGELLENDİ

Müvekkilinin anlattığı işkence olayını yazılı hale getirip tutanak altına alan ve imzalatmak isteyen avukat Rıdvan Çobanoğlu, polis memurları tarafından engellendi. Çobanoğlu, Emniyetten çıktıktan sonra engellenmesi dahil müvekkilinin bütün anlattıklarını tutanak altına aldı. Ardından Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi ve Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezine başvurdu.

Baro İnsan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Deniz Özbilgin ile gece 00.00’da işkencenin durdurulması için derhal Ankara Emniyetine giden Çobanoğlu, burada da engelle karşılaştıklarını söyledi. Personel yokluğu gerekçesiyle Özbilgin ve Çobanoğlu, Ankara Emniyetinin nizamiyesinden içeri alınmadı.

YÜRÜMEKTE ZORLANIYORDU

Avukat Çobanoğlu’nun verdiği bilgiye göre N.C, acı içindeydi ve yürümekte zorlanıyordu. Müvekkiliyle sonradan bir görüşme daha gerçekleştiren Çobanoğlu, müvekkilinin kendisine anlattığı işkence olayı nedeniyle “Avukatlara niye anlattın” denilerek tekrar işkence gördüğünü söylediğini dile getirdi.

‘TUTUKLU AİLELERİNE YARDIM’ SUÇLAMASI

Operasyonun döviz bürolarına yönelik bir operasyon olduğu ve gözaltına alınanların Hizmet Hareketi üyeliği nedeniyle tutuklu bulunanların ailelerine yardım ettikleri vurgulandı.

ALMANYA’DA 200 TÜRK’E OPERASYON

Kısa süre önce Almanya’da polis, Türkiye’ye yasa dışı para gönderdikleri gerekçesiyle 200 kişiye operasyon yaptı. Türkiye İçişleri Bakanlığı ise, kara para nedeniyle zor duruma düşen ekonomi yönetimini kurtarmak için bu paraların Hizmet Hareketi tarafından gönderildiğini iddia etti ve operasyon başlattı.

Ancak Almanya’da söz konusu operasyon nedeniyle Hizmet Hareketi ile ilişkili hiç kimse gözaltında bulunmuyor.

İŞKENCENİN DURDURULMASI ÇAĞRISI

Avukat Çobanoğlu, müvekkillerinin bir an önce savcılığa sevk edilmesi gerektiğini belirterek Ankara Barosuyla birlikte işkencecilerin üzerine yasal yollarla gitmekte kararlı olduklarını ifade etti.

[Cevheri Güven] 23.11.2019 [BoldMedya]

Yapı Kredi’nin İtalyan ortağından Türkiye’den çıkma kararı

Reuters'ın üç ayrı kaynağa dayandırdığı haberine göre, Yapı Kredi'nin İtalya merkezli ortağı Unicredit hisselerini satma ve Türkiye'den çıkma kararı aldı.

Kaynaklara göre banka Türkiye’den çekilme kararının ilk somut adımı olarak Unicredit, Yapı Kredi’deki yüzde 50’lik hisselerini Koç Finansal Hizmetler’e satacak.

Unicredit’in Yapı Kredi’den tamamen ayırılmak için görüşmelere birkaç ay önce başladığı belirtildi.

Unicredit ile Koç Holding’in ortak girişimi olan Koç Finansal Hizmetleri, Türkiye’nin en büyük üçüncü özel bankası olan Yapı Kredi’nin yaklaşık yüzde 82’sini kontrol ediyor.

[Kronos.News] 23.11.2019

“1 milyon insan işsiz kaldı, hayatımıza toplu intihar kavramı girdi”


CHP’li Gürsel Tekin, bir yılda 1 milyon insanın işsiz kaldığını söyledi ve borç artışının nedenini açıkladı: Bütçe açığı, yolsuzluk ve israf… Tekin, “Hayatımıza toplu intihar kavramı girdi” dedi…

BOLD – CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın doğup büyüdüğü Kasımpaşa’daki cuma pazarında esnaf ve vatandaşla konuştu. Sözcü’den Hande Zeyrek’in haberine göre hem pazarcılar hem de vatandaşlar üst üste gelen zamlar yüzünden geçimin her geçen gün daha da zorlaştığını belirtti.

BORÇ BİR YILDA 176 MİLYAR TL ARTTI

Sadece bir yılda Türkiye’nin borcunun 176 milyar lira arttığını söyleyen Gürsel Tekin, rakamın 1 trilyon 260 milyar 725 milyon liraya çıktığını vurguladı. Gürsel Tekin, şunları aktardı:

“2014 yılında kişi başına düşen borç 7 bin 700 liraydı. Bugün ise 15 bin 374 lira. Yani 5 yılda 2 katı borç artmış. Bugün Kasımpaşa’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın semtindeki mahallesinde doğan her bir çocuk 15 bin TL borçlu olacak. Borç artışının nedeni bütçe açığı israf ve yolsuzluktur. Bir yılda 1 milyon insan işsiz kaldı. Devletin bugünkü borcu 1 trilyon 260 milyar 725 milyon lira. Yani 82 milyon vatandaşın tamamı borç batağında. Bütün bu olumsuzluklara rağmen erken seçime gidilememesini anlamakta zorluk çekiyorum. Hayatımıza toplu intihar kavramı girdi. Gelin bakalım sayın Erdoğan’ın doğup büyüdüğü semtte vatandaş esnaf ne diyor?”

ERDOĞAN 30 SENE ÖNCE BU PAZARA GELİYORDU

Tekin’in semt pazarında görüştüğü pazarcılardan 54 yaşındaki Oktay Kılıç, “Sayın Cumhurbaşkanımızı pazara davet ediyoruz. Buyursun gelsin eşiyle birlikte pazarımızı gezsin. 54 yıldır Kasımpaşalıyım. Bundan 30 sene önce geliyordu. Şimdi de gelsin halimizi görsün. EYT’lilere para yok derler ama Saray’ın bütçesini arttırırlar. Bu nasıl iştir?” diye sordu.

[BoldMedya] 23.11.2019

Merkezden Hazineye para aktarmaya mı hazırlanıyorlar…

Merkez Bankasının ‘değerleme hesabı’nın son bir ayda 22 milyar lira azalması bankacıları endişelendirdi. Merkez Bankası ise değerleme hesabının işleyişinde değişiklik olmadığını belirtiyor.

BOLD – Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının (TCMB) analitik bilançosunda ‘değerleme hesabı’nın son bir ayda 22 milyar lira civarında azalması bankacıların TCMB’nin değerleme hesabından Hazine’ye aktarıma hazırlandığından endişe etmesine neden oldu. Merkez Bankası ise değerleme hesabının işleyişinde değişiklik olmadığını belirtiyor.

ÜÇTE BİR ORANINDA AZALDI

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının analitik bilançosunda “değerleme hesabı” 20 Kasım itibarıyla 47.2 milyar TL’ye geriledi. Bu tutar bir ay önce 69 milyar TL seviyesindeydi. 2017 sonu ilgili tutar 55 milyar TL, 2018 sonunda ise 45 milyar TL idi.

100 MİLYAR TL’YE YAKIN PARA AKTARIMI İDDİASI

Reuters’ta 22 Ekim’de yayımlanan bir haberde TCMB değerleme hesabında bulunan miktarın bütçede gelir hesabına aktarılması üzerinde bir çalışma yaptığını söyleyen konuya yakın bir kaynak, bunun ihtiyat akçesine benzer bir düzenleme olabileceğini ve nihai karar verilmesi durumunda 100 milyar TL’ye yakın kaynağın gelecek yıl Hazine’ye aktarılabileceğini söylemişti. Haberde nihai kararın henüz verilmediğine dikkat çekilmişti.

BAŞKAN “KARAR YOK” DEMİŞTİ

Bu haberin ardından TCMB Başkanı Murat Uysal enflasyon raporunda, “Değerleme hesabının mevcut yapısı dışında ne bir çalışma, ne de bir fikrimiz var” var demiş; konuya ilişkin soruların devam etmesi üzerine ise “Değerleme hesabına ilişkin bir çalışma yok” söylemini tekrar etmişti.

BİLANÇODA DEĞİŞİKLİKLER VAR

Konunun hassasiyeti nedeniyle ismini vermek istemeyen bir bankacı, “TCMB başkanının enflasyon raporunda böyle bir adım atılmayacağına yönelik itirazına rağmen TCMB bilançosunda açıklayamadığımız değişiklikler görüyoruz. Benzer değişiklikleri yedek akçenin transferinde de görmüştük. Bunu Hazine’ye transferine hazırlık olarak yorumluyoruz. Diğer kalemlere aktarılan tutar benzer hızda yıl sonuna kadar devam ederse TCMB’nin kârının 15-22 milyar TL aralığında artacağını, bu artışın da doğrudan Hazine’ye yani bütçeye gideceğini hesaplıyoruz” dedi.

MERKEZ: İŞLEYİŞTE DEĞİŞİKLİK YOK

Değerleme hesabında geçmişte de sert yükseliş ve düşüş görüldü ve bu genel olarak TL’nin değer değişimlerinden kaynaklandı. Bankacılar değerleme hesabındaki değişimlerin yanıtını ancak TCMB’nin verebileceğine de dikkat çektiler. TCMB ise Reuters’ın sorusu üzerine mevcut durumda değerleme hesabının işleyişinde bir değişilik olmadığını söyledi.

40 MİLYAR TL AKTARILMIŞTI

TCMB geçen yılbaşında önce kârını Hazine’ye erken aktarmış, ardından yaz aylarında kamuoyunda “kefen parası” tartışması yaratan yaklaşık 40 milyar TL’lik yedek akçeyi de iki parça halinde Hazine’ye aktarmıştı.

[BoldMedya] 23.11.2019

Ön safta namaz kılmak isteyen Bakana yerini vermedi: Burası Allah'ın evi!

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Cuma namazı için şehir merkezindeki tarihi Alaeddin Keykubat isimli camiye gitti.

Beraberinde AKP Sinop Milletvekili Nazım Maviş, Sinop Valisi Köksal Şakalar ve kurum amirleri eşliğinde camiye giren Bakan Kurum ön safta Müftünün yanında oturmak istedi. Bu sırada daha önce her zaman aynı yerde namaz kıldığı bölümde oturan 75 yaşındaki 3 çocuk babası Bilal Göbeloğlu, Bakan camiye gelmeden önce "Buraya Bakan, vali ve milletvekili gelecek sen arka tarafa geç" denilerek kaldırılmak istendi. Buna tepki gösteren Göbeloğlu, "Burası Allah'ın evi ben hep burada kılıyorum kim gelirse gelsin yerimden kalkmam" dedi ve yerinden kımıldamadı.

Bakan'a 'Burası müftünün yeri oturma' dedi

Daha sonra camiye giren Bakan Murat Kurum ön safa giderek müftü ile yan yana oturan Bilal Göbeloğlu'nun arasına girip oturmak istedi. Bunun üzerine Göbeloğlu, Bakanı tanımadığı için "Burası müftünün yeri oturma" diye izin vermek istemedi. Daha sonra araya giren müftü "Bakan Bey" diyerek Göbeloğlu'nu uyardı ve bakan ondan sonra yanlarına diz çöküp oturdu.

'Doğru söyle bakan mısın?'

Namaz başlamadan önce bakan ile aralarında geçen konuşmayı anlatan yaşlı adam, "Müftü bey bakan dedi ama tanımadığım için kendine doğru dönerek ve işaret parmağımı yüzüne doğru uzatarak iki defa sordum (Doğru söyle bakan mısın?) o da 'evet çevre bakanıyım' dedi. Ben de o zaman 'çevre bakanı isen bizim mahallede Yesari baba türbesi var etrafı dökülüyor orayı yaptırıver' dedim. O da bana kartvizitini verdi 'beni daha sonra ara' dedi. Namaz sonrasında da elimi sıkarak yanımızdan ayrıldı gitti" dedi.

[Samanyolu Haber] 23.11.2019

Trafik cezaları koptu gidiyor! [Yusuf Dereli]

Bütçeyi denkleştirimeyen AKP iktidarı sürücülere yüklenmiş gibi görünüyor. Bu yılın ilk 10 ayında ceza kesilen toplam sürücü sayısı 3 milyona dayandı. Toplam ceza miktarı ise 4 milyar 456 milyon 461 bin lira olarak kayıtlara geçti. Bu yılın ilk 10 ayında geçtiğimiz yılın rakamı aşılmış oldu.

Geçtiğimiz yıl kesilen toplam ceza miktarı 4 milyar 367 milyon 571 bindi. EGM’nin rakamlarına göre bu yıl ekim ayında kesilen ceza miktarı 526 milyondan fazla. Son iki ayda da yaklaşık aynı rakamlarda ceza kesilirse toplam ceza miktarı yıl sonunda 5,5 milyara dayanacak gibi görünüyor.

2017’YE GÖRE ARTIŞ ORANI YÜZDE 100!

2017’de kesilen toplam ceza miktarı 2 milyar 818 milyon 752 bin liraydı. Buna göre Trafik cezalarının iki yıldaki artış oranı yüzde 100’ü bile aşacak.

[Yusuf Dereli] 23.11.2019 [TR724]

Finlandiya futbolu keşfetti! [Hasan Cücük]

Avrupa kıtasında en popüler spor dalı olarak futbol açık ara önde bulunuyor. Ancak bir ülke var ki; futbol sıralamada en üstte yer bulmuyor. Bu ülke Finlandiya. Spor denince buz hokeyinin akla geldiği ülke, tarihinde bir ilke imza atıp ilk kez Avrupa futbol şampiyonasına katılma vizesini aldı.

Finlandiya futbolu denince akıllara sadece iki isim gelir: Jari Litmanen ve Sami Hyppia. Litmanen, 1992’de Ajax’ta adını duyurmaya başladıktan kısa süre sonra Avrupa’nın en tanınan forvetlerinden biri oldu. 7 yıl top koşturduğu Ajax’tan sonra Barcelona ve Liverpool formalarını da giyen Litmanen uzun kariyerini 2011 yılında noktaladı. Finlandiya Milli Takım formasını 137 maçta giyen Litmanen 32 gole imza attı. Milli formayı en fazla giyen ve en çok gol atan oyuncu olarak adını ülke futbol tarihine yazdırdı.

1990’da profesyonel kariyerine başlayan defans oyuncusu Sami Hyppia, kariyerinde sıçramayı 1995’te transfer olduğu Hollanda Ligi takımlarından Willem II’de yaptı. 26 yaşındayken 1999’da Liverpool’a transfer olan Finli oyuncu, tam 10 yıl süreyle İngiliz ekibinin formasını giydi. Avrupa’nın sayılı stoperleri arasında adını yazdıran Sami Hyppia, futbola 2 yıl formasını giydiği Bayer Leverkusen’de 2011’de nokta koydu. Milli formayı 105 maçta giyen Hyppia 5 gole imza attı. Litmanen’den sonra en fazla milli oyuncu sıralamasında ikinci konumda bulunuyor.

Litmanen ve Hyppia dışında yeşil sahalarda adından söz ettiren oyuncu yetiştiremeyen Finlandiya için futbol uzun yıllar boyunca ikinci sınıf bir spor dalı oldu. Euro 2020 eleme grupları kurası çekildiğinde Finlandiya İtalya, Bosna – Hersek, Yunanistan, Ermenistan ve Lihtenşayn ile J Grubu’nda yer aldı. Grubun mutlak favorisi İtalya gösterilirken, ikincilik için Finlandiya’ya şans verenlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Elemelerde deplasmanda oynadığı sadece Lihtenşayn ve Ermenistan maçlarını kazanan Finlandiya, sahasında oynadığı maçlarda ise sadece İtalya’ya yenildi. 10 maçın 6’sını kazanıp, 4’ünde sahadan mağlup ayrılan Finliler, topladıkları 18 puanla grup maçları bitmeden Euro 2020 biletini alan ülkelerden biri oldu. 10 maçta 16 gol atarken kalesinde 10 gol gördü.

Finlandiya Futbol Federasyonu, Euro 2020 bileti alındıktan sonra yayınladığı mesajda, “Birçoğumuz yıllardır, bazılarımız da onlarca yıldır bugünü bekliyordu, futbolda en iyilerin arasında olmayı. 15 Kasım 2019 birçok jenerasyonun hayallerinin gerçek olduğu gün olarak hatırlanacak. Bunu birlikte başardık” ifadelerine yer verdi.

Finlandiya’nın bu tarihi başarısına en fazla katkıyı veren isim Teemu Pukki oldu. Schalke 04, Celtic ve Bröndby formalarını giyen Pukki geçtiğimiz sezon Championship takımlarından Norwich City’e bedelsiz olarak transfer oldu. Sarı yeşilli forma ile Championship’te çıktığı 43 maçta 29 gol atarak tüm dikkatleri üzerine çekti. Attığı gollerle Norwich City’nin Premier Lig’e yükselmesinde de önemli paya sahip olan Finlandiyalı golcü, Premier Lig’de de bu sezon forma giydiği 12 maçta 6 gol attı.

Kulüp performansını milli takımı da taşıyan Pukki, Euro 2020 yolunu attığı gollerle açtı. Euro 2020 elemelerinde Finlandiya forması ile 10 maçta 10 gole imza attı. İlk kez büyük bir turnuvada mücadele etmeye hak kazanan Finlandiya’da, Pukki ülkesini Euro 2020’ye taşıyan isim oldu ve ülkede adeta bir halk kahramanı haline geldi.

Norwich’e bedelsiz giden Pukki’nin o dönemde piyasa değeri 2 milyon Euro olarak hesaplanıyordu. Ancak golleri peş peşe sıralayınca değeri hızla yükselip 9 milyon Euro’nun üzerine çıkardı. Aynı zamanda en değerli Finlandiyalı oyuncu konumuna da gelen 29 yaşındaki golcünün bu başarısını paraya çevirmek isteyen Norwich City, Finlandiyalı Twelve Agency ile bir iş birliği anlaşmasına imza attı. Norwich City, Pukki’yi kadrosuna katmasının ardından Finlandiya’da hızla artan bir şekilde bilinirliğe kavuşurken Pukki sayesinde Finlandiya, kanaryaların İngiltere dışındaki en büyük pazarı haline geldi. Pukki sayesinde Norwich’in bu sezon Premier Lig’de evinde oynadığı her maça ortalama 400 Fin seyirci gidiyor.

Fin futbolunun en önemli iki yıldızı Litmanen ve Sami Hyppia uzun kariyerlerini milli forma ile hiçbir uluslararası turnuvada boy göstermeden tamamladı. Bu tarihi başarı teknik patron Markku Kanerva  ve forvet Teemu Pukki’ye nasip oldu.

[Hasan Cücük] 23.11.2019 [TR724]

Sağa sinyal, sola râh [Dr. Reşit Haylamaz]

Çalıştığım bir kurumu temsilen hey’et halinde gittiğimiz Çin’de, farklı alanlarla ilgili olarak politikalarını sorduğumuz yetkili, konuyu şöyle bir espri ile anlatmıştı:

Ortak bir toplantı sonucunda ABD, Rusya ve Çin başkanları, sırayla arabalarına gelip kurulmuş ve gidecekleri yere doğru yola çıkmışlar. İlk hareket eden ABD başkanı olmuş. Olacak ya, bir noktaya gelindiğinde yol çatallaşmış ve başkanı taşıyan şoför sormuş:

Efendim! Sağdan mı gideyim, soldan mı?
Cevap net:

Tabii ki sağdan!
Aynı noktaya gelince benzeri soruyu Rusya devlet başkanın şoförü de sormuş; onun aldığı cevap da net:

Tabii ki soldan!
Derken, Çin devlet başkanını taşıyan araç da gelmiş, aynı çatala ve doğal olarak şoför, ona da sormuş:

Efendim! Sağdan mı gideyim, soldan mı?
Cevap, öncekilerden çok farklı ve oldukça ilginç:

Sola sinyal ver, sağdan git!
Kabul görür veya görmez, vakıaya mutabık veya değil, ama kısa ve kestirmeden bir anlatım bu.

Ne acı ki bizim dünyanın geldiği nokta, işte tam da burası; nice kudsî söylemlerle hakikat avına çıktığını iddia edenlerin çoğu bugün, dünyanın veya dünyalıların av malzemesi olmuş durumda!

Efendimiz’in (sallallahu alehi ve sellem), “En çok korktuğum şey…” diyerek ikaz ettiği yere demirlemiş gibiyiz!

Perdesini aralayıp yüzümüze gülüveren dünya, güllerimizi nasıl da soldurmuş; ezan sesine âşinâ damlarımız, sanki çalım satan baykuşların tavattun ettiği köhne birer barınak, bugün!

Dün, “tâğût” deyip taşa tuttuğumuz koltuklar, birileri için artık “mâbûd” mesabesinde!

Kezzabın dilinden dün dökülen yalın doğru, bugün boy vermiş; memleket, Hârun görünümlü Kârun kaynıyor!

Sanki, Firavunların tamamı tekmil veriyor; bütünü birden hortlamışçasına!

Kuyular Yûsuf dolu; amma, üstte köçek soslu acûbe bir cümbüştür vurulan!

Ve, uyarmak şöyle dursun; olta yutkunu ve saray kıbleli taylasanlılar, câhil ü cühelâyı “din” ile uyutma derdinde.

Daha neler, neler!

Söz anlamını yitirdi çoktan ve sağır sultanın duyduğu zulme, duyarsız artık kulaklar!

Madalyonun bir de diğer tarafı var:

Kapılarını aralayan dünyanın göbeğine oturmuş, dünkü yetmeler; semiren semirene!

Değişmeyen kural; servet ile kültürün teraküm dengesi yitikse, iş bitiyor!

Araba pazarlarından aşina olduğumuz afiş, sarayların sessiz çığlığına dönüşmüş durumda; “Doğan görünümlü şahin!” pazarlıyor hokkabazlar!

“Bakmayın bu mahallede doğduğuma, aslında ben başka mahallenin çocuğuyum!” dercesine bir aymazlık bu!

Perde yırtık ve damar da çatlak; belki de bir umursamazlıktır dışarıya taşan!

Yahut, şecaat arz etme görgüsüzlüğünde serikat pazarıdır, kurulan.

Binler, yüzbinler, milyonların iniltisini bastırırcasına bir gösteriş; debdebe, alâyiş, nümâyiş, riya, süm’a, ne ararsan var!

“Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!”

Hayır adına asırlardır damla damla terâküm eden ne varsa, hoyratların elinde derya derya yitti, gitti ve hâlâ gidiyor!

Suyun başını tuttukları demlerde sızan bu ise, aysbergin boyutunu görmek, keskin gözler için zor olmasa gerek!

Sırıtıyor!

Velhâsıl, pul pul dökülüyoruz!

“Ateş ehlinden iki sınıf vardır!” diyor Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onları görmediğini/görmeyeceğini söyleyerek. “Onların ilki, yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyarak insanlara vurup duran zâlimlerdir!”

“Sığır kuyruğu” ifadesinin, devletin zabıtasından kinaye olduğunda müttefik ulemâ. Bugünkü anlamda, “cop” demek, “dipçik” demek bu.

Demek ki gün gelecek, sıradanlaşacak zulüm ve devletin despot çehresiyle sergilenen entrikalar, zihinlere nakşedilecek ve çıkmayacak, nesiller boyu zihinlerden.

Ateş ehlinden olan ilk sınıf, işte bu kirin zift yüzlü failleri.

İkincisi?

“Giyinik çıplaklar!”

Giyinmiş!

Hem de en pahalısından…

Ama çıplaklar!

“Yürümeleri kırıktır; kırıtırlar!”

“Yoldan çıkar, yoldan çıkarırlar!”

“Başları tampon sarmalıdır; deve hörgücü gibi!”

“Cennet’e girmek şöyle dursun; kokusunu bile alamazlar. Halbuki Cennet’in kokusu, şu kadar yakın mesafeden bile duyulur!”

İkazlar, bundan ibaret değil:

“Bunlar, Âhiret yurdunda da çıplak muamelesi görecekler ve kendi tercihleriyle lanete kapı araladıkları için lanet görmeye de müstehaktırlar!”

Evet, örtünmek, aynı zamanda insana değer katan bir medeniyet nişanesidir; Rahmânî bir duruşun ifadesidir o!

“Cibrîl-i Emîn’in, semâlar ötesinden getirip bacımın başına taktığı mukaddes bir emanettir!” aynı zamanda.

Ve onun muhatabı, sadece kadın değildir; ayna karşısında erkeklerin de boy vermesine çok ihtiyaç var, bugün!

Giyindiği halde bu değeri kaybetmek ne acı.

İlk günün çizgisinden, hem de azıcık bir savrulma görüntüsü karşısında, “Nûr Sûresi’ne inanan bir kadın böyle giyinemez!” diye haykırır, Âişe Validemiz!

Ve ilave eder:

– Eğer sizler mü’minler iseniz, bilin ki üzerinize almış olduğunuz bu giysiler, inanmış hanımların giysileri değil!”

İşte, bunlar da ikinciler!

Her dönemin insanı, görüp duyduklarından hareketle o günleri yaşadığını zannetmiş ve bunu, “erken uyarı” anlamında Nebevî bir haber olarak algılamış!

Neylersin ki her dönemin Firavunu, öncekilere tur bindirerek sahne alıyor!

Bugün, zulüm de alenî, giyim-kuşamdaki matlaşma da!

Daha kötüsü, ikisi bir bedende vücut buldu.

Sağlıklı soru şu:

Annemiz bizi görseydi, tepkisi ne olurdu?

Ya, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)?

Allah (celle celâlühû) görüyor ve şüphesiz, hesabını da görecek!

Bize gelince:

Başkasının hesabını tutma görevi verilmedi, hiçbirimize.

Üstelik, herkes kendi hesabını verecek!

“Ötekinin kusuru bize, bizim yağlı karalarımızı unutturmamalı!”

Düşene tekme vuran çoktur; esas hüner, acıyıp onu kucaklamak, elinden tutup kalkışına yardımcı olmaktır!

Hem, günah muhasebecisi değiliz ki elimizdeki kantarla, kusur pazarında hata tartalım; varsa böyle bir meziyetimiz, bize bizim günahlarımız yetmez mi?

Farz et ki pazara bir boy aynası düşmüş; endamımıza bakıp kusur düzeltmektir, hüner.

Başkasının ayıbına yanarken, sarıp sargılayan yangının farkına varamamak ne büyük felaket!

Her zaman faydası olan soru şu:

Bendeki savrulma ne kadar?

Öyle ya, başkasının zulmü, zalim olmamızı gerektirmediği gibi onun çok savrulması, nispî de olsa bizim savrulmalarımızı gölgelememeli.

Dünyanın acı çehresiyle muhatapken gülü solanın, sahte gülücüklerine muhatap olduğunda vay haline!

Baştaki espriyi hatırlayalım; sahi, çatallaşan yoldan hangisi bizim tercihimiz?

Şimdi aynaya bir daha bakalım:

Sinyalimiz sağ, güzergâhımız sola râh olmasın!

[Dr. Reşit Haylamaz] 23.11.2019 [TR724]

Aidiyet afyon bize! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Babam rahmetli, 1923 doğumluydu; yani Cumhuriyetle yaşıttı. Gençliğinde koyu DP’li, Menderes’ci imiş. İleri yaşlarında mazbut bir ehl-i tarik olmuştu. Ailemizin, hatta köyümüzüm tamamı dindar, muhafazakardır. Son dönemler itibariyle AKP etkisi ağır basıyor. Sanırım bunda imam hatip mezunlarının ve Diyanetten maaş alanların ciddi sayıda olmasının etkisi var. Bizim köylülere bakınca AKP’nin imam hatiplere ve Diyanet’e neden yatırım yaptığını anlıyorum. Zira en fanatik AKP destekçileri o kesimden çıkıyor.

Köyümüz öteden bu tarafa sağ partilere ezici destek verir. Yanımızdaki köy ise sol partilere yakındır. Bu nedenle aralarında her dönem serin rüzgarlar eserdi. Yan köyde halamız ve eniştemiz vardı. Çocukluğumda her bayram mutlaka halamı ziyarete gider, bayramlaşırdık. Gelip geçerken uğrar, bazen konaklardık. İkram-ı izzette, misafirperverlikte kusur etmezlerdi. Ancak bir şekilde söz siyasete gelirdi ve koyu Halk Partili eniştemle koyu Demokrat Partili babam birden birbirine bağırıp çağırmaya başlardı. Nezaketlerini yitirir, herbirisi ötekinin partisine, liderine ağır hakaretler ederdi.

Atışmalarda babam Tek Parti döneminde camilerin kapatılmasından, ahırlarda gizli gizli verilen dini eğitimden vb. bahsederdi. Eniştem babamı hiç dinlemez, söylenenleri kabullenmez, CHP’nin ülkeye neler kazandırdığını anlatırdı. İkisi de hacı, namazında niyazında adamlardı. Beraberce namaz kılarlardı; ama bahis partiye gelince bir anda iki azılı düşmana dönüşürlerdi. Bütün aile onları sakinleştirmeye çalışırdı. Siyaset nedeniyle ziyaret zehir olur, gergin bir şekilde vedalaşılırdı. Ama asla kin tutulmaz, sonraki ziyarette aynı sıcaklıkla herkes birbirini kucaklardı.

Halamın çocukları, torunları genelde CHP çizgisinde devam ettiler. Onlarda Ecevit, bizim cenahta Menderes isimli çocuklar vardı. Siyaset bölse de akrabalık ilişkileri korunur; Ecevit’le Menderes kardeşçe oynardı.  Halamın çocukları, torunları ile sonraki yıllarda da akrabalık hukukunu gözeten düzeyli ilişkilerimiz oldu. Görüşürdük, ama siyasete girmezdik.

Köylülerimizden her cemaat/tarikattan örnek bulmak mümkündü. Bizim köye odaklanınca tartışma dindar-muhafazakar grupların birbiriyle itiş-kakışına dönüşüyordu. Süleyman Efendi mensuplarıyla imam hatipliler asla anlaşamaz, birbirinin arkasında namaz kılmazdı. Menzilciler, Hakyolcular, Çarşamba cemaati, Hizmet Hareketi, Milli görüşçüler, ülkücüler… herkesin kendine ait kutsalları, dokunulmazları vardı. Herkes kendini “en haklı” “en müstakim” görür; ötekini eleştirirdi. Aidiyetler üzerinden egolar çarpışır, ortam sevimsiz/seviyesiz bir hale bürünürdü. Ama bunlar akraba ziyaretini kesmeye sebep olmazdı. Bir yönüyle parti, cemaat, tarikat tartışmaları adrenalin üretir; hafızlarda gergin ama heyecanlı anlar kalırdı.

Son dönemde hizipçilikte, ayrışmada muhafazakarlar Türkiye’ye “çağ!” atlattılar. Artık siyasi farklılıklar, tarikat, cemaat, aidiyet farklılıkları akraba ilişkilerini koparıyor. İnsanlar bayramda, cenazede dahi birbirlerini arayıp sormaz hale geldi. Zira farklı hizipten insanlar en yakın akrabasını “hain”, “ajan” diye suçluyor. Dini-darlar namazını-niyazını bildiği kişiyi kolayca “kafir”, “münafık” ilan ediyor. Tartışmalar çok ölçüsüz ve yıkıcı geçiyor. Kalpler kırılıyor, akrabalık ilişkileri ağır hasar alıyor. Yüreği bu seviyesiz tartışmalara dayanamayan insanlar ziyarete gitmemeyi tercih ediyor. Zenginlik sebebi olması gereken yorum farklılıkları, insanları  kamil mümin olmaya sevketmesi gereken cemaatler-tarikatlar önemli günahlar arasında sayılan akraba ile bağı kesmeye, yakınlarla ilişkileri zehirlemeye neden oluyor.

AKP’nin ayrıştırıcı, ötekileştirici siyaseti toplumu parça pinçik etti. Erdoğan dini, camileri, kutsalları siyasetine malzeme yaparak dindarlara en büyük kötülüğü yaptı; onları böldü, ayrıştırdı ve düşmanlaştırdı. Gerilimi topluma öyle yaydı ki, artık insanlar siyasi görüşü, cemaati, aidiyeti nedeniyle kuzenini, amcasını, hatta babasını aramaktan korkuyor. Küskünlüklerin unutulması, dargınlıkların bitirilmesi gereken bayram günlerinde bile birbirini ziyaret etmeyen, aramayan akrabalar var. Kendisi gibi düşünmüyor diye veya korku nedeniyle kardeşinin bayram tebriği telefonuna çıkmayanlar var. Aynı safta namaz kılan, 28 Şubatta dayanışan dindarlar şu anda birbirini “kafir”, “hain”, “ajan” ilan etmekle meşguller. Erdoğan’la kirli ittifak kuran kesimler çok başarılı bir proje yürütüyorlar.

Muhafazakar mahallelerde insanlar barut gibi ve keskin hatlarla ayrışmış durumda. Patlamaya müsait bir ortam var. Bu hal, komşuluk, akrabalık ilişkilerini zehirliyor. Toplumu bölüyor, ülkeyi kırılgan hale getiriyor. Birbiriyle görüşmeyen, arayıp sormayan, hatta sosyal medyada engelleyen kardeşlerin, kuzenlerin haddi hesabı yok! “Farklı düşünüyor” diye en yakın akrabasının uğradığı zulmü, haksızlığı yok sayıyor insanlar. Ahlaki, hukuki, vicdani hiçbir dayanağı olmayan uygulamalarla işten atılan, malına çökülen kardeşi/kuzeni için “aklını başına alsaydı” gibi insanlıkla bağdaşmayacak sözler söyleyebiliyorlar. Siyasi görüşü, cemaati, tarikatı farklı ise akrabasının acısını paylaşma, destek olma kaygısı taşımıyor pek çok kimse.

Seküler, sol aile çevresine sahip olanlar şu sıralar daha şanslı. Zira bu kesimler siyasetle, güncel tartışmalarla akrabalık ilişkilerini ayırabiliyor. Ama muhafazakarlarda siyaset, aidiyet herşeyin önüne geçmiş durumda. Cemaat, tarikat mensubiyeti, siyasi farklılık AKP ile birlikte nefret, düşmanlık sınırlarını aştı cinayet sebebi olmaya başladı. İnsanlar tanımadıkları liderler, angaje oldukları görüşler için en yakınlarını kırıyor, döküyor.

Maalesef bu tür sekteryan ayrışmalar nedeniyle İslam dünyası kan ve gözyaşı içinde. Türkiye kısmen iyiydi. Ama siyasal İslamcı kodlara döndükten sonra AKP Türkiye’yi Ortadoğu’nun tam ortasına oturttu ve ayrışmanın, çatışmanın parçası haline getirdi. Ortadoğu’da Şii, Sünni, Türk, Kürt, Arap, dindar, laik.. herkes  kendi mahallesinin hikayesini mutlak doğru kabul ediyor. Herkes aidiyetini kutsuyor. Daha kötüsü kendine benzemeyene yaşam alanı bırakmıyor. “Öteki” olarak gördüğünü en ağır hakaretlere, zulümlere layık görüyor.

Gelinen noktada aidiyet, cemaatçilik, mezhepçilik ilkel kabileciliğe evrilmiş durumda. İslam’ın açıkça yasakladığı kabilecelik bugün mezhepçilik, particilik, hizipçilik, cemaatcilik şeklinde hortluyor. İnsanlar aidiyeti, grubu, partisi için adaleti, hukuku katlediyor; insanlığını, vicdanını kurban ediyor.

Türkiye’nin kardeşi kardeşe düşman eden, adaletsizliğe, zulme “oh olsun!” dedirten; mantığı, vicdanı iptal eden; aidiyeti afyona dönüştüren fırkacılıktan, hizipçilikten kurtulması lazım. Herkesin, ama özellikle muhafazakarların İslamın temel esaslarını yok sayan, dinin Ruhuna, hukuka, evrensel değerlere aykırı ve kendilerini zombileştiren, aptallaştıran aidiyetlerini sorgulamaları lazım. Bir lideri sevmenin, bir partiye destek vermenin, bir gruba-cemaate mensup olmanın bizlerde afyon, uyuşturucu etkisi oluşturmasına müsaade etmemeliyiz. Sözlerimizi, davranışlarımızı İslami, insani ilkelere vurmalıyız.

Medeni dünyada olduğu gibi siyasi/dini görüşleri birbirine dikte etmekten uzak durmayı öğrenmeliyiz. Bölünmüşlükten, ayrışmadan beslenenlere daha öte taviz vermemeli, huzurumuzu, akrabalık bağlarımızı güncel ve arızi tartışmalara feda etmemeliyiz. Pekala biz de siyasetin ve dini konuların konuşulmasını dost meclislerinden çıkarabiliriz. Ortak noktalara, insani konulara odaklanabiliriz!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 23.11.2019 [TR724]

Mesai sabah 6:00’da başlayacakmış [Bekir Salim]

Rahmetli Rasim Ağabeyle yüzlerce program yaptık. Belediyeler, kültür merkezleri, şirketler, sendikalar, okullar, özellikle üniversiteler bizi sık sık davet ederlerdi. Gittiğimiz yerlerle alâkalı önceden hiç bir ön bilgi almamaya gayret eder, sahnede seyircilerle doğaçlama bir sohbete girişmeyi daha samimi bulur ve o şekilde tanış olmayı tercih ederdik.

Bazen, “protokolde önemli, ağır misafirlerimiz olacak” diye bizi önceden dörtlükler hazırlamaya zorlasalar da, biz sahnede bu ön hazırlıkları ya unutur ya da yüzümüze gözümüze bulaştırırdık.

Âşık Edebiyatında aslolan tamamen irticâlen söylemektir. Yunus Emre’nin dediği gibi, “Şiir yazılmaz, söylenir.” Şükür ki; gerek Rasim Ağabey, gerek fakir, doğaçlama mevzuunda Allah’ın lütuflarına çok küçük yaşlarda mazhar olmuşuz.

Gene, üniversite hocalarına ve öğrencilerine yönelik bir programda atışma için konuklardan “ayak” istedik. Bu bizim geleneğimizdi. “Ayak” âşık edebiyatında dörtlüğün son mısrasında rediften önce gelen kafiyeye denir ve her dörtlükte o ayağa uygun kafiye kullanılır. Aynı kafiye ikinci kere kullanılmaz… Çok kuralları var… Bunu konuklardan isterken, “bakın önceden hazırlık yapmadık, şimdi sizin verdiğiniz konu ve ayağı kullanarak irticâlen atışacağız” demek istiyoruz.

O gece, bu işten azbuçuk anlayan veya anladığı zannedilen bir profesöre ayak vermesi için seyirciler baskı yaptılar. Zira, şiir yazıyormuş. O mübarek de, söze öyle abuk sabuk bir yerden başladı ki, bir an, “ayak verme” meselesini gerçekten ayağını bize uzatarak çözecek sandım. Konuya tamamen yabancı… Nihayet ayak veremedi ama konu verdi.

O günlerde, Enerji Bakanı, mesai saatlerinin saat 6:00’da başlayacağını ve cumartesi günlerinde de yarım gün mesai yapılacağını duyurmuştu. Bizim profesör de erken kalkmayı dini bir ritüel olarak algılayıp siyaseten buna karşı duruş sergiliyor, “Oldu olacak, hiç uyumayalım, gece boyu namaz kılalım.” diyerek bir de kendince ironi yapıyordu. Konumuz “Erken mesai” idi… Bu arada, o dönemler eser miktarda olsa da, demokrasi vardı ve hükümet, bakanlar, o günlerin Başbakanı, bugünkü Cumhurbaşkanı rahatlıkla eleştirilebiliyordu.

Bu irticâlen atışmayı daha sonra STV’ye hazırladığımız bir program için filme almıştık. Ama, oyunculuk konusundaki üstün yeteneğimizi(!) farkedince yayınlanmasını istememiştik. Baston yutmuş gibi hâllerimi seyredince çok güldüm…



Rasim KÖROĞLU :
Mesai başlarmış saat altıda,
Uykumu iyice almadan gelmem.
Keyfimi bozamam bu yaştan sonra,
Sinekkaydı traş olmadan gelmem.

Bekir SALİM :
Ecdadın üstüne doğmamış güneş,
Sen kış uykusunu bölme effendi!
Belli ki şeytanla olmuşsun kardeş,
Keyfinden hiç geri kalma efendi!

Rasim KÖROĞLU :
Ben nasıl yapayım nazı, niyazı?
Yatsının yollarda geçer birazı,
Tam mesai vakti sabah namazı,
Vallahi, billahi kılmadan gelmem.

Bekir SALİM :
Dinden, diyanetten söz etmezdin sen,
Niyazı hiç bilmez, naz etmezdin sen,
Yatsıyı, sabahı haz etmezdin sen,
Bu kadar çok dindar olma efendi!

Rasim KÖROĞLU :
Hanımın gönlünü kırıp, yıkamam.
Kocayınca o işlere bakamam.
Başbakanın emri karşı çıkamam;
Üç tane çocuğu bulmadan gelmem.

Bekir SALİM :
Hiç lâfı mı olur, ikinin, üçün?
Lâkin, dedelerde bu telâş niçin?
Başbakanın emri, biz gençler için;
Sen bunu üstüne alma efendi!

Rasim KÖROĞLU :
Cumartesilerin gitse yarısı,
Daha neye yarar onun gerisi?
Pazar günü davet eder birisi,
Felekten bir gece çalmadan gelmem.

Bekir SALİM:
Zevk sefa edersin demek her Pazar,
Bu örnek tavrına değmesin nazar,
Haram-helâl senin tadını bozar,
Sen bu detayları bilme efendi!

Rasim KÖROĞLU :
Kızdırırım diye bizim patronu,
Yollarda giymişsin ceketi, donu,
Bu destanın nasıl bitecek sonu?
İyice okuyup gülmeden gelmem.

Bekir SALİM:
Anlaşıldı adam olmam diyorsun.
İşimi ciddiye almam diyorsun.
Tam iki saattir gelmem diyorsun;
Madem istifa et gelme efendi!

[Bekir Salim] 23.11.2019 [TR724]

Dipsiz göl, dipsiz kuyu [Alper Ender Fırat]

Baharda, yazda, güzde ya da soğukta, yeryüzü çiçeğe durduğunda, yağmurlarla rahmet yağdığında, sürekli değişen, başkalaşan, farklılaşan dünyayı izledi. Hiçbir yere gitmeden, binlerce yıl sabırla, sükûnetle… Kurtları izledi, kuşları, binlerce canlının susuzluğunu giderdi… Ve insanları izledi çoğunlukla küstah, kaba, hoyrat insanları. Çocuklarını gördü genç olmalarını, sonra yaşlanıp toprağa düşmelerini… Kim bilir kendi ömrüne bakıp ne kadar da çabuk ölüyorlar diye düşündü, böylesine kısa bir hayat için bu denli açgözlü olmasına hayret etti.

Tıpkı Kaçkar gibi, Erciyes gibi, Süphan dağı gibi binlerce yıl oturup yeryüzünü izledi. Zamanın çalışmaz bir saat olduğunu düşündü belki de. Gelenleri izledi, gidenleri, yolcuları, hancıları… Zamanın hiç geçmediği bir mekanda bekledi, bekledi, bekledi.

Yeryüzü çok büyüktü ve o büyük mekandan gelip geçen milyarlarca insan arasında çok azı ondan haberdar oldu. Herkes bir isim koydu ona, sayısını bile unuttu. En son dipsiz göl ismini kim takmıştı hatırlamıyordu, kimseye bir zararı yoktu; arkasından sarf edilen ‘kimseye bir faydası yoktu’ sözüne ise çok ama çok gücendi. İnsanoğlu çok nankördü bildi. Çok küçük menfaatlere herkese ihanet edebilirdi.

İnsan denen canlının yeryüzüne ‘fayda’ sözcüğüyle baktığını ve bu kelime uğruna çok tehlikeli olabileceğini cansuyu çekildikten sonra anlayabildi. Faydasız(!) bir şekilde yeryüzünde duruyor olsa da binlerce yıl kendisini yok etmek kimsenin aklına gelmemişti.

Anlaşılan son dönemin insanları bugüne kadar gelmişlerin en gözü dönmüş olanlarıydı. Küçücük bir fayda uğruna binlerce yıllık ömrüne son verdiler dipsiz gölün.

Çaykara vadisindeki fayda.

Uzungöl’de şaşırtan görüntü!
Bilen bilir Trabzon’daki Uzun Göle gitmek için Of’tan, Çaykara yönünde içerilere doğru yol almanız, dolambaçlı bir yolla Çaykara’yı da 3-4 kilometre daha geçmeniz gerekir. Tabiatın olağanüstü güzelliklerini görebileceğiniz güzel bir yolculuktur. En azından bir zamanlar öyleydi. Buraları daha önceleri de gezme fırsatım olmuştu. Ancak en son 2013 yılında gittiğimde o vadideki neredeyse bütün derelerin üzerine HES’ler inşa ediliyordu. İsviçre’nin tabiatını aratmayacak derece güzel olan bu coğrafyanın her tarafına beton dökülüyordu. Bunları gördükten sonra İstanbul’a büyük bir hayal kırıklığıyla dönmüş, Trabzonlular adına sitemimi  sevgili Fevzi Yazıcı’ya yapmıştım. ‘böylesine bir tabiat katliamına nasıl müsaade ediyor sizin hemşehriler’ demiştim. Hadi biz turistiz geliyor sonra kendi şehirlerimize dönüyoruz, buranın yerlileri bu tabiat katliamına nasıl itiraz etmiyor. Uzungöllü Fevzi Yazıcı’nın cevabı bu ülkenin fotoğrafını çeker cinstendi. ‘HES’leri inşa eden şirketler bölgede yaşayanlara elektriği size bedava verelim demişler. Bu cümleden sonra bütün itirazlar bitmiş. En küçük direnişle karşılaşmadan her yere kolayca beton döküp HES inşaatlarını yapmışlar.

Gümüşhane’deki dipsiz gölün kurutulmasından sonra yaylada yaşayanların ‘bize bir faydası yoktu’ açıklamasını okuduğumda Çaykara vadisinin hali gelmişti aklıma.

Bize faydası olmayan tabiatın yok edilmesinde beis yoktur. Ya da eğer bize faydası olacaksa her şey yok edilebilir.

Etrafınıza bir bakın hangi olaya böyle bakmıyoruz.

Elde edeceği küçük faydalar için, kendi dahil bütün canlıların yaşama alanı tabiata, paslı hançer saplamaktan imtina etmeyen bir garip yaratıktır insanoğlu. Ne geçmiş vardır onun için ne de gelecek, dünya denen şey 30 yıl önce kurulmuştur 40 yıl sonra da yıkılacaktır sanki. Bu yüzden ne geçmişe saygısı vardır, ne gelecekle ilgili kaygısı. Yaşadığı zamanda alabileceği kadar kâm alıp, ‘benden sonra tufan’ hesabı yapar.

[Alper Ender Fırat] 23.11.2019 [TR724]

Yağma ve talan: Dipsiz Göl’ün bize anlattığı öykü [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Talancı ve yağmacı bir zihniyet, devletin adalet mekanizması yok olduktan sonra Türkiye’nin normali haline geldi. Dipsiz Göl adındaki doğa harikasının kaderinin de, basit bir yurttaşın banka hesabına el konulmasının da, vergisini kusursuzca beyan etmiş ve sicilinde leke bile bulunamamış bir iş insanının da, üzerine çöktükleri üniversitelerin de, tabelasını yumrukladıkları ve çekiçledikleri okulların da derdi budur. Yağmacılık ve talan, sadece sıklaşmadı; bu yolsuzluk rejiminde kurumsallaştı.

Ermenilerden bir şey kalmış mıdır diye evlerinin bodrumlarını ve arka bahçeleri delik deşik eden, Haliç’te, Boğaz’da, Ege’de ve Van Gölü’nde define arayan, Rum evlerinin duvarlarını kırıp “gâvur altını” bulmaya çalışan, Varlık Vergisi ve 6/7 Eylül olaylarında insanların dükkânlarına, mallarına, birikimlerine göz diken, yolda bulduğu kumaşlardan üzerine elbise diken, Ermenilerden tokatladıklarıyla Türk burjuvazisi oluşturmak için sosyal mühendislik yapan, İzmir’de Yunan Ordusu’nun çekilmesinden sonra bugünkü Fuar Alanı’ndaki Rum mahallerini kundaklayan, sonra da “Yunan’ı denize döktük!” gibi bir faşist cümleyi ilkokul ve ortaokul ders kitaplarına sokarak masum çocukların arı zihinlerine kin tohumları eken, bu talancıların ve yağmacıların zihniyetidir. Süryanilerin kilisesinden de, eski Osmanlı Arap illerindeki şehir ve kasabalarından da çekilirken talan edilen, ganimet olarak alınan, yağmalanan mallar, bu zihniyete bel bağlar. Fahrettin Paşa’nın İstanbul’a getirdiği kutsal emanetlerden, Edirne ve İstanbul’un fethinden sonraki yağma ve tecavüzlere, devşirme oğlanlarının analarından kopartılmasından, İstanbul’daki cariye pazarının modern zamanlara kadar kadın ticaretinin ve köle alım-satımının merkezi olmasına kadar, canlı ve cansız her şeyin yağmalanması ve talanı, hiç sorgulanmadı. Hatta bunlardan bahsedilirken, hafif bıyık altı gülerek, anakronizm yapılmaması, Türk akademiyasında kahve molalarında sıklıkla görülen bir durum oldu. Başka ülkelerde yapılan talanlar çalışıldı ki, kendi yağmacılığımız ve barbarlığımız bizi daha az rahatsız etsin!

Bugün Dipsiz Göl’ün bu talancılara nasıl peşkeş çekildiğini görüp şaşırıyoruz da, sanki geçmişimizde yaşanan ayıplara bizim atalarımız değil, bir usta yazar tarafından maharetle uydurulan roman kahramanları neden oldu. Kolayca stereo-tipik genellemelere gider, Yunan mezaliminden, Ermeni ihanetinden, Arapların “bizi arkadan vurmasından”, “cimri” ve “korkak” Yahudilerden ve onların “hepsinin nasılsa zengin olmasından”, daha birçok ırkçı, etnosentrik, pejoratif, saldırgan düşünce kalıplarını bugünlere kadar sorgulamadan kabul eden Türk toplumunun, bugün “FETÖ’cülerden kalan altınları” aramak istemesini cidden yadırgıyor musunuz? Bugün yaşananlara hayret mi ediyorsunuz? Cidden size anlatılan Ömer Seyfettin öykülerindeki şahsiyetli ve prensipli Türk kahramanlarına, Dede Korkut hikâyelerindeki Boğaç Han’lara, popüler film tarihimizdeki İlyas Salman, Zeki-Metin ve Kemal Sunal tiplemelerine inanıyor musunuz? Bu prototiplerin gerçek bir karşılığı cidden var mıydı Türkiye toplumunda? Ben Mahmut Hoca veya Köroğlu figürleriyle pek az karşılaştım doğrusu Türkiye’de. Belki sizler daha bir şanslıydınız, kim bilir! Ama ortak noktamız sanırım şudur ki, toplumun büyük çoğunluğu, ahlaken olması gereken pozisyonları almakla fazla ilgilenmedi. Örneğin trafikte emniyet şeridini bilinçle ve ısrarla kullanmamış olmamı, birçok akrabam ve dostum (doğrusu dost sandıklarım!) alıklık ve “Almanlaşmış olmak” olarak gördü. Canları cehenneme ayrıca, önemli değil de, bize toplumun bir fotoğrafını çekmiyor mu bu saydıklarım sizce de sahi?

Talanla hayatımda ilk önce ilkokul yıllarımda karşılaşmıştım. Yatılı okuyordum. Taşmektep, ya da modern adıyla Göztepe Pansiyonlu İlkokulu günleriydi. Altı yaşında, öğle teneffüsünden sonra büyük kara dikdörtgen tepsiler içinde avuç içi büyüklüğünde, içi sarı kabuğu kahverengi kurabiyeler dağıtılırdı. Doğrusu anneannemin veya babaannemin yaptıklarının yanında yüzüne bile bakılmayacak, özensizce ve sevgisizce yapılmış, şekerinden çalındığı ilk ısırışta belli olan şeylerdi de, o günlerin devamlı aç gezilen çocukluk yıllarında her gün sabırsızlıkla beklediğimiz, tek tatlımızdı – kırk yılın başında yemekhanede çıkan tulumba tatlısı hariç! O ilk öğlen teneffüsünden sonra kurabiyeler dağıtıldı. Herkese birer tane düştükten sonra, geriye kalanlar tüm okula yetmeyecek sayıdaydı. Ben merakla ne olacak şimdi diye beklerken, öğretmenlerden biri sadistçe gülümseyerek, “kapış!” diye bağırdı! Tüm okul, yüzlerce farklı sınıflardan çocuk tepsinin üzerine balıklama atladı. Benim ufak tefek cüssemle hiç şansım yoktu. Rasyonelce bunu anladıktan sonra, ilerleyen haftalar ve aylarda bu “talan ve yağma” ritüelini, onun nasıl bizleri vahşileştirdiğini, insanlığımızı nasıl her gün bira daha öldürdüğünü, paylaşım yerine nasıl Darvinci bir savaşkanlığı aşıladığını ve hepsinden önemlisi, bana güçsüzlüğümü nasıl ağır şekilde kafama kazıdığını görecektim. Aynı acımasızlık, alt sınıflara masa abisi olunca da devam etti. Küçüklerin hakkını kendine almak gibi bir davranış, okulda kurumsallaştırılıyordu. Ve bizler bu davranışı sorgulamıyorduk bile. İşin garibi bir gün öğretmenlerden birine bu konuyu anlattığımda bana “işine bak sen!” demişti.

Talan ve yağma, senin olmayan, hak etmediğin, başkasına düşen bir şeyi fırsatçı bir yaklaşımla elde etmektir. Hırsızlıktır ve haksızlıktır anlayacağınız. Bize öğretilen değerlerde, buna “gözünü açmak” derler. Açgözlülüğün fırsatçılıkla birleştirilmiş halidir. Sosyolojik bir dramdır. Ahlaken çöküştür. “Selam verdik, rüşvet değildir diye almadılar” faciasının nasıl sosyalleştiğini ve bir toplumu nasıl içten içe çürüttüğünü göstermesi bakımından ciddi önemli bir şeydir. Babası erotik (veya seks) filmleri çevirdi diye aşağılanılmaya çalışılan biri tarafından söyleniyor olması size enteresan gelebilir, yadırgayabilir de belki. Ama size peder beyin Teşvikiye ve Kadıköy’de fakir babası olarak anıldığını, kendi tok gezerken etrafında – sokaktaki dilenciden kitap satan üniversiteliye kadar – hiç kimseyi aç gezdirmediğini anlatırsam, belki benim neden ilkokulda hiç kapışa katılmadığımı daha iyi anlarsınız. Talan ve yağma, iliklerine işlemişse bir toplumun, oradan adalet de, bağışlamak da, şefkat de, sevgi de, saygı da çıkmaz.

Şimdi define aramak için içişleri bakanına gidiyormuş talancılar. Ne arayacaklar? “FETÖ’cülerden kalan altınları”, belki de boşalan fakir Kürt köylerindeki mezarlıklarda hasbelkader altın dişi olan bir ihtiyarın iskeletini, ha bir de dağ başında yirmi bin yıllık göllerin dibini! Esasında Dipsiz Göl’ün suyunun boşaltılması, sonra üzerine toprak dökülerek içinin doldurulması, ardından da gözüne sokar ve nispet yapar gibi sit alanı ilan edilmesi, bugünkü talancı ve yağmacı berbat toplumun ve onun sonuna kadar hak ettiği bu yolsuz-hırsız yönetici sınıfının sembolik olarak ifadesi gibidir. Türkiye, coğrafya, insan ve başka ne varsa talan edilen, yağmalanan, hoyratça üzerinden geçilen ve onarılmayacak oranda değiştirilen bir yerdir. Bir kötülükler laboratuarıdır. Bu laboratuarda, olan yağmacılık ve talancılık bugün kurumsallaşmış durumda artık. Biz ona rejim diyoruz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.11.2019 [TR724]

Vampir hacca gitse; çakal namaz kılsa… [Veysel Ayhan]

Başlık oldukça rahatsız edici. Farkındayım. Vampir ile hac, çakal ile namaz yanyana güzel durmuyor. Ama maalesef yaşananların en kısa özeti bu.

Kafamızı ne zamandır kurcalıyor.

Cemaatle namaz kılınırken bir bebek ağladığında annesinin üzüntüsünü kalbinde hissedip namazı hızla bitiren peygamberin, nasıl olur da bebekleri canavarca annelerinden ayıran ‘ümmeti’ olur?

Ordusu Mekke’ye ilerlerken yolda yavrularını emziren bir köpek gördüğünde ezilmesinler diye başına bir sahabiyi nöbetçi diken peygamberin, nasıl hem annesini hem de babasını tutuklayarak lösemi hastası 6 yaşındaki çocuğu ortada bırakan ümmeti olur?

Hakim namazını kılıp kürsüye oturuyor, gözleri kan çanağına dönmüş anneyi bir aylık bebeğinden ayırıyor.

Ağzında besmele aileleri bölüyor, genç çocuklara müebbet veriyor, kanserli hastaları hücreye tıkıyor.

Polis oruçlu olarak işkence yapıyor.

Ağzından zifos saçarak tehditler savuruyor.

MUHBİR VE MÜFTERİ HÂFIZ

Başı örtülü kadın polis, kadın tutukluların başörtüsüne saldırıyor.

Umreden dönen savcı aylarca koğuşa Kur’an verdirmiyor.

Ümmet ne kelime? Peygamber, müslüman, mü’min…

Hepsinin içi boşaltıldı.

Ama kafamızı kurcalıyor işte!

Bu goriller, çakallar, sırtlanlar, vampirler, yılanlar nerden türedi?

Tek gıdası acı ve göz yaşı olan bu yaratıklar nerden çıktı?

Sadece yargıda, poliste mi?

Hâfız hanım, muhbirlik ve müfterilik peşinde.

Baba, kırk yıldır tanıdığı evladını terörist diye ihbar ediyor

Dede, gelin ve torunlarını sokağa atıyor.

Kadın, kocasını; ağabey, kız kardeşini ihbar ediyor.

“DÜNYA CANAVARLIK İNDEKSİ”

Bir Çingene hikâyesinde geçer, “Geceleri dua eden, kalbi temiz bir insan bile kurt boğan otu açtığında veya gökte dolunay yükseldiğinde bir kurda dönüşebilir.”

Yaşadığımız böyle bir şey.

Veya Charles Bronson’un “Telefon” isimli eski bir filminde vardı. Hipnoz edilmiş KGB ajanları  Amerika’nın çeşitli eyaletlerine yerleştirilir ve yıllar sonra kendilerine telefonda söylenen tek bir cümleyle sorgulamadan terör eylemlerine başlar.

Tam da böyle oldu. ‘Dört harfli bir hipnoz kelimesiyle’ on binlerce normal insan, trans halinde birer canavara dönüştü masumlara saldırdı ve hala her sabah saldırıyor.

Belki her şey ilk ‘zâlim’le başladı fakat bu akıl almaz zulüm ve işkencelerin sorumlusu tek kişi değil.

Bir fitne karanlığı çöktü ve bir anda on binlerce kurt adam peydahlandı.

Çetenin başındaki diyor da sadece o yüzden işkence ve zulüm yapmıyorlar.

Uygun zemin ve ortamı buldukları için yapıyorlar.

Ülke sınırları dahilinde sadece bir tane Haccac veya Yezit yok.

Yezid’in seyyiatına denk gelecek zulüm yapmış ve yapan binlerce “yezit” var.

“Dünya canavarlık indeksi” çıkarılsa sanırım ilk ikiden biri bizim milletimiz alacak. Diğeri malum.

7 YIL ÖNCE KIYAMET KOPSAYDI…

7 yıl önce kıyamet kopsaydı ne olurdu?

Pek çoğu hırsızlık, yolsuzluk benzeri “adi” suçlarla ahirete gideceklerdi.

Yaşanan 7 yıl, onların ruhlarında çekirdek olarak bulunan “firavuncuk” veya “zakkum” çekirdeğinin yeşereceği bir ortam ve zaman dilimi oldu.

Şimdi önde gelen zâlimlerin pek çoğu bu gidişle onlarca, yüzlerce insanın hatta bebeğin “kâtil”i olarak ölecek.

Soru şuydu:

Bu insanlar başlarına takke takıyor, eşarp bağlıyor, ön safta namaz kılıyor.

“Müslüman” kılıklı bu canavarlar mü’min olabilir mi?

Yani vampir, hacca gitse ‘hacı’ olur mu?

Çakal, namaz kılsa ona ‘müslim’ denir mi?

Bu mahlukat bir gün günahlarından kurtulup cenneti kazanabilir mi?

İMAN UCUZ DEĞİLDİR, BEDEL İSTER

“Allah’ın senin vasıtanla bir kişiye iman lutfetmesi üzerine güneşin doğup-battığı her şeyden hayırlıdır.” hadisi imanın emsalsiz değerini gösterir. Mektubat’ta “Kâbe hürmetinde olan iman” denirken Allah’ın imana atfettiği kıymet ifade edilir.

İman, cami kubbelerinden bahçedeki kalabalıklara fırlatılıp dağıtılan bedava mesir macunu değildir.

“Cennet ucuz değildir.”

Cennete kefalet ifade eden iman da ucuz değildir. Bedeli çok ağırdır.

“İman”, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle bir “nur”dur.

Ve Allah bu kadar değer atfettiği “nur”u yani “imân”ı zâlim insanlara vermez.

Verdiyse alır.

Bamteli’de dinlediğim ve not ettiğim çok önemli bir söz var:

“İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir.”

“Yani bir kalpte hem zulüm hem iman yer alabilir mi?” sorununun cevabı bellidir.

Güzel bir söz var: “Rüşvet kapıdan girince iman bacadan çıkar.”

Zulüm, cinayet gibi amellerin işlendiği yerde iman bulunmaz.

İmanın olmadığı yerde zaten müslümanlık kalmaz.

Bu zıtlıklar bir arada bulunamaz.

RİSALELERİ EZBER BİLSENİZ

Müslüman olmak için önce mü’min olmak gerekiyor.

Mü’min olmak için ise “iman” gerekiyor.

İman nedir?

İman bilgi değildir.

Öğrenilmez.

Bir ruh aydınlığıdır, bilinç düzeyidir.

Farkındalık ve ‘yakin’dir.

Kendi varlığından çok O’nun varlığını hissediştir.

Dini bilgileri bilince imanlı olmazsınız.

Risaleleri ezber bilseniz dahi Allah, o meşaleyi içinizde yakmamışsa iman taşımış olmazsınız.

Gözün anatomisi ve fizyoloji üzerine tuğla büyüklüğünde kitap yazsanız ama Allah içinize iman nuru atmadıysa iman sahibi olamazsınız.

Cübbeli olsanız. Sarık takıp Diyanet reisi olsanız.

“Onbinlerce taylasan”lı ile binlerce kubbede sedanız çınlasa ama Allah bu nuru içinize atmadıysa iman taşıyamazsınız.

Her insanın kalbinde ruhunun genişliği nispetinde bir “nur” avizesi vardır.

Bu avizenin varlığı ışık demek değildir.

Elektrik gerekir.

Yani iman “nur”u olmayınca avize yanmaz.

“Nur” Allah’tandır.

KİMLER KENDİNDEN EMİN OLABİLİR?

Bu nedenle de hiçbir insan imanla öleceğini garanti edemez.

O ‘ışık’ Allah’ın sevmediği tek bir amelle bile sönebilir.

Işığın düğmesi elimizde değil.

Şu an yanıyor olması bizi yanıltmamalı.

Her an, herkes kaybedebilir.

Kimler kendilerinden emin olabilir?

Kendilerinden emin olabilecek olan tek bir grup vardır.

Cevabı Kur’an’da:

“İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.”(En’am 82)

“İman” düğmesini kapattıracak amellerin en önemlileri zulüm ve cinayettir.

İhlas Risalesindeki “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.” cümlesi bunu anlatır.

Yani gorilleşerek veya “hınzırlaşarak” mesh olmuş bir zavallının ne mü’minliğinden, ne haccından ne de namazından söz edilebilir.

-Zulmü bizzat yapmadıkları halde zulmü önleyebilecek olanlar,

-İtiraz etmeyenler,

-ve verdikleri her rey ile zulmün katlanmasını onaylayanlar için de aynı tehlike tabii ki söz konusudur.

2.Bölüm: “Acırsanız acınacak hale gelirsiniz.”

[Veysel Ayhan] 23.11.2019 [TR724]

‘Hindi’den alınacak dersler [Adem Yavuz Arslan]

Ne Başkan Donald Trump’ın azil tartışmaları ne de Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler. Bugünlerde milyonlarca Amerikalı’nın gündemi ‘Turkey’. ‘Oo yine bizi ve dünya lideri başkanımız Erdoğan’ı konuşuyorlar’ diyenlerdeseniz hemen söyleyeyim konu biz değiliz, kuş olan ‘Turkey’.

Haliyle bu haftasonu ‘Amerika Günlüğü’nün gündemi hindi, Thanksgiving (Şükran Günü) yemeği ve Black Friday (Kara Cuma) alışveriş çılgınlığı.

BU ADAMLAR NEDEN BİZE ‘TURKEY-HİNDİ’ DİYOR?!

Her yıl kasım ayının son Perşembe günü bütün Amerikalıların neredeyse ortak tek bayram olan ‘Şükran Günü-Thanksgiving Day’ kutlanıyor.

Milyonlarca Amerikalı yollara düşüyor, ailesiyle birlikte Şükran Günü yemeğini yiyor, akşam Amerikan futbolu maçını izliyor ertesi günde Black Friday indirimlerinde çılgınca alış veriş yapıyor. Bir nevi bizim Kurban Bayramı gibi. Yalnız Amerikalılar bu işi çok ciddiye alıyorlar; dindar olsun olmasın milyonlarca Amerikalı, ne kadar uzakta olursa olsun ailesinin yanına gidip Şükran Günü Yemeği’ne katılıyor.

Hepimiz Hollywood filmleri ile büyüdük.

O yüzden hikayesini bilmesek de kızarmış dev gibi hindilerin süslediği Şükran Günü yemeklerini biliriz. Hatta ortalama bir Türk Şükran Günü menüsünü bile bilir. Peki bu yemeğin, hindinin ve Black Friday’ın hikayesi ne? Bazı İslamcıların ‘Black Friday -Kara Cuma dinimize hakarettir, biz Bereketli Cuma’ diyeceğiz’ kampanya yapmasının realiteyle bir bağı var mı?

Önce Amerikalıların Hindiye neden ‘Turkey’ dediklerine bir bakalım.

Biz hindiye ‘Hindistan’dan gelen manasında hindi diyoruz ama aslında bu kuşun Hindistanla ilgisi yok. Malum olduğu üzere Kolomb Amerikayı keşfettiğinde aslında Hindistan’a ulaştığını sanıyormuş. O yüzden de yerli Amerikalılara ‘Indian’ demişler. Daha önce bu köşede yazdığım “Kızılderililere Kızılderili demeyin” yazısında anlattığım gibi Kızılderililere bu yanlışlık nedeniyle ‘Indian’ deniyor.

Kolomb keşfedilen bu yeni kıtadan topladığı mısır, patates ve tütün gibi ürünlerin yanında yaygın olarak bulunan hindilerden alıp Avrupaya dönmüş. Hindi ve diğer ürünler İspanya üzerinden Kuzey Afrika’ya oradan da Anadolu’ya kadar yayılmış. Tabi burada da kalmamış,Anadolu üzerinden Avrupa’ya gitmiş. İngilizler hindiyle İspanyollar değil Türkler üzerinden tanıştığı için ‘Turkey’ demişler. Hindinin yolculuğu burada bitmemiş.

İngilizler Kuzey Amerika’ya yayıldıkça burada karşılaştıkları -gerçekte hindilerin atası olan kuşa- hindilere Turkey demişler. Yani bizim bildiğimiz hindi dünyayı dolaşıp Amerika’ya geri dönmüş. Sonuçta biz bu hayvana Hindistan’dan geldiğini sandığımız için hindi derken İngilizler de Anadolu’dan geldiğini sandıkları için Turkey demişler.

Yanlış anlamalar böyle sürmüş gitmiş. Uzun lafın kısası ortada kimsenin Türkiye’ye hakaret olsun diye hindiye ‘turkey’ dediği yok.

EN YAYGIN AMERİKAN BAYRAMI

Şükran Günü Amerika’nın en yaygın bayramı.

Dindar olsun olmasın milyonlarca Amerikalı (hatta başka din ve millet mensupları da) bu geleneği sürdürüyor. Rivayetler muhtelif olmakla birlikte gelenek şöyle başlamış. Bugün Massachusetts olarak bilinen bölgede yaşayan Kızılderili kabilesi bölgeye yerleşen İngiliz kolonilerinin bölgeye alışamadığını, aç kaldığını görünce onlara kendi ürünlerinden ikram etmişler. Yerlilerin temel protein kaynaklarından olan hindi ana yemek olmuş. 1600’lerin başında yaşanan bu buluşma bir nevi hasat şenliği şeklinde olmuş ve bir kaç gün sürmüş. Bu bölgenin İngiliz kolonileri Puritan Hıristiyan oldukları için yemeğe dini bir misyon da yüklemiş.

Zamanla olay dini boyuttan çıkıp kültürel bir aktiviteye dönüşmüş. Bugün Amerika genelinde dindar olsun olmasın milyonlarca insan Şükran Günü yemeğinde bir araya geliyor. Burada bir gözlemimi de aktarayım; bizdeki kanı Amerikan aile bağlarının zayıf olduğu yönündedir. Nitekim bunda doğruluk payı da var. Ancak bu durumun bir istisnası var o da Şükran Günü. Amerikalılar ‘iki eli kanda da olsa’ bir şekilde Şükran Günü ailesiyle bir araya geliyor. Şahsen bu konudaki hassasiyetlerini takdirle izliyorum.

Şükran Günü yollara düşen Los Angeles sakinlerinin oluşturduğu trafik.
İstatistiklere göre her yıl Şükran Günü için yaklaşık 55 milyon Amerikalı yollara düşüyor. Çarşamba günü öğle saatlerinde başlayan tatil nedeniyle yollar kilitleniyor. Her konunun istatistiğini tutmaya bayılan Amerikalılar’ın çok ilginç Thanksgiving istatistikleri de var. Mesela ülke genelinde 270 milyon hindi yetiştiriliyor ve bunun 50 milyonu kasım ayının son perşembesi için kesiliyormuş. Yemeğin parçası olan yaban mersini ise yaklaşık 7 milyon varil tüketiliyormuş.  Kişi başı yemek harcaması yaklaşık 49 dolar. Hindi nasıl pişirilir konulu dergiler, kitaplar, videolar çok popüler. Hatta çeşitli firmalar ‘Alo Hindi’ hattı bile kurmuş ve bu hatlara 100 binden fazla soru gitmiş. Amerikan halkının yüzde 96’sı Şükran Günü’nü kutladığını söylemiş. 16 milyon Şükran Günü tebrik kartı postalanmış vs.

Hindi için her yıl 552 milyon dolar para harcanıyor. Mesela geçen yılki Thanksgiving Day’de 3.7 milyar dolar online alışveriş yapılmış. İlginç istatistiklerden biri de şu; Şükran Günü için hindi pişirirken çıkan yangınlar nedeniyle 19 Milyon dolarlık hasar oluşmuş geçen yıl. Bu yangınlarda da ortalama her yıl 5 kişi hayatını kaybediyormuş. Dediğim gibi Amerikalılar istatistik meraklısı ve her şeyin istatistiğini  tutuyorlar.

Ben hiç denk gelmedim ama Şükran Günü’nün New York’la özdeşleşen bir de ‘Macy’s Şükran Günü Yürüyüşü’ var. 3 milyon kişinin katıldığı bu yürüyüşte çizgi film karakterleri filan yer alıyor. Yine istatistiklere göre 50 milyon kişi canlı yayından bu yürüşüyü izliyormuş.

‘KARA CUMA’ NEDİR? İNSANLAR NEDEN BİRBİRİNİ EZİYOR ?

Amerikalılar herşeyi ticaret ve paraya dönüştürmekte çok mahirler.

Bu özelliklerini de İngilizlerden almışlar. Şükran Günü özünde dini temellere dayansa da zamanla kültürel bir hale gelmiş ve bugün dev bir ekonomi halini almış. Ama orada da durmamışlar. Galiba “madem resmi tatil, okullar kapalı, milyonlarca Amerikalı ailesinin yanına gitmiş, üstelik deliler gibi yemek yemişler, bu fırsatı değerlendirelim” deyip Black Friday alışveriş festivalini icat etmişler.

Türkiye’de son yıllarda tuhaf bir şekilde Black Friday (Kara Cuma) indirimi aleyhtarı kampanyalar yapılıyor. Oysa ki konunun ne dinle ne de kültürle ilgisi var. Olay Şükran Günü’nün hemen ardından gelen Cuma günü nedeniyle bu adı almış. ‘Black Friday’ denmesinin hikayesi ise şöyle; Philadelphia’da düzelenlenen alış veriş festivalinde kaos yaşanmış, trafik felç olmuş, olaylar çıkmış vs. Polisler olayları yatıştırmakta zorlanınca ‘Kara Cuma’ benzetmesi yapılmış ve bugüne kadar gelmiş.

Black Friday gerçekten de bir çılgınlık. Mağazalar yüzde 90’lara varan indirimler yapıyorlar. Bazı firmalar -özellikle elektronikte- az sayıdaki ürüne yüzde 90 gibi indirim yapınca televizyonlara yansıyan görüntüler yaşanıyor. Iyi koşan, kocaman televizyonları kapabilen Black Friday’den karlı çıkıyor. Tabi şunu da hatırlatmak lazım; Şükran Günü Noel’e kadar sürecek tatil sezonunun başı. Bu dönemde harcanan paranın hesabı yok.

Hesabı yok derken aslında lafın gelişi diyorum. Yoksa her kuruşun istatistiği var.  Mesela bu yıl kişi başı ortalama 512 dolar harcama bekleniyor. Bu rakam geçen yıl 472 dolar olarak gerçekleşmiş. 116 milyon kişi Black Friday’de alış veriş yapacağını söylemiş. 76 milyon kişi ise Black Friday’ın ardından gelen ‘Siber Pazartesi’de alış veriş yapacağını belirtmiş. Geçen yıl Thanksgiving ve Black Friday’da 9.9 milyar online alışveriş yapılmış. Geçen yılki Black Friday’de 165 milyon Amerikalı alış verişe çıkmış. 25 ile 34 yaş arası tüketiciler kişi başı 419 dolar para harcamış.

Tabi her Amerikalı bu kadar alış veriş çılgını değil. Son yıllarda yükselen bir başka trend var. Black Friday’ın adını ‘Buy Nothing Day- Hiç bir şey almama günü’ olarak değiştiren bir grup aktivist mağazalarda dolaşıp alışveriş yapmayın çağrısı yapıyor. Bazı aktivistler zombi kostümleriyle dolaşıp ‘tüketim canavarı olmayın’ mesajı veriyorlar.

Amerikanın en sevdiğim yanlarından biri de bu. Dileyen dilediğini protesto ediyor, kimse müdahale etmiyor. Protesto edende, destekleyen de işi eğlenceye döküyor. Mesela geçen yıl Türk  medyasından görmüştüm; Black Friday’in ne olduğu bile bilmeyen bir vatandaş mağazaları dolaşıp ‘Black Friday indirimi’ yazılarını söküyor, tezgahtar kızları tehdit ediyordu. Cuma gününe ‘kara’ diyerek aslında ‘dine hakaret edildiğini’ savunuyordu.

Buradan bir kamu hizmeti yapalım ve uyaralım;

Aile kavramı yok dediğiniz ülkede 50 küsür milyon insan yollara düşüp anne babasıyla Şükran Günü Yemeği yiyor. Hediyeler alıyor. İki eli kanda da olsa bu geleneği sürdürüyor. Bence takdire şayan bir kültür.

Hindiye ‘Turkey’ demelerinin siyasi yada hakaret içeren bir tarafı yok. Olay hindinin coğrafi yolculuğu ile ilgili. Dolayısıyla ‘bunlar bize hindi dedi’ diye kompleks yapmayın
Hindiyle yılbaşınında bir ilgisi yok. Hatta Şükran Günü yemeği olan hindinin nasıl olup ‘yılbaşı yemeği’ne döndüğünü açıklayabilen biri varsa hayra girer
Black Friday (Kara Cuma) olayı da Amerikalıların ticari zekalarının bir başarısı. Ne dini ne de siyasi bir anlamı var. Boşuna gidip mağaza camlarından afiş yırtmayın.

[Adem Yavuz Arslan] 23.11.2019 [TR724]

Adını sen koy! [Hakan Taner]

“Türkiye tarihinin en büyük tahribat ve talanı son 15 yılda oldu” tezi üç eksik beş fazlasıyla beraber doğru bir tezdir.

Ülkenin tüm kaynakları doğal, tarihi, maden ve metaller, çevre, insan ve toplum… Hepsi tahrip talan ve yağma edildi.

İlk başlarda bunun iş bilmezlik, cahillik, hırs, gözü dönmüşlük, hatta intikam hırsı ile yapılmış olabileceği seslendiriliyordu. Zaman içerisinde bu durum sistematik bir hâl alıp, etrafta kıyıda köşede tahrip edilmemiş bir yer kaldı mı? diye arayışlar devam edince bunun böyle sıradan ve alelade bir iş olmadığı izlenimi doğdu, gelişti ve büyüdü.

Son dönemde o kadar çok doğal tarihi ve insan kaynağı yok edildi ki bunları tek tek kronolojik olarak sıralamaya kalksak bir değil, birkaç kitap yazmak gerekir.

Hatırlatma açısından birkaç tanesinden bahsedelim yine de.

Kanadalı bir şirketle yapılan ortaklık ve sonrasında Kaz Dağları’nın yok edilişi.

Dünyanın en çok kamu ihalesi alan şirketler listesinden artık isimlerini bütün dünyanın bildiği şirketlere tahsis edilen zeytin bahçelerinin talan edilmesi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarının yok edilmesi.

Osmanlı mirası olan başta Fethi Paşa olmak üzere, Hidiv kasrı, Beykoz sırtlarındaki ormanlık alanlar, Mihrabat Korusu vb. gibi İstanbul’un ciğerleri sayılan alanların bu şirketlere tahsisi ve yalan yangınlar ile alan genişletmesi sonrası dikilen heyula yapılar.

İstanbul Boğazı’nın iki yakasında dikilen usulsüz yapılar.

Bodrum’dan Marmaris’e Belek’ten Kemer’e tüm sahil ve tatil beldelerinde AKP’ye yakın isimlere verilen imtiyazlı işler.

Ülkenin en güzel köşeleri seçilerek oralara yerleştirilmek istenen nükleer santraller ki Mersin’in tam karşısı Sinop, İğneada ve tam karşısında yer alan Ermenistan’daki santral ile adeta ülkenin dört tarafı bilerek ya da bilmeyerek nükleer ile sarılmış oluyor. Böyle bir çembere alınışı dünyanın hiçbir tarafında göremezsiniz.

Bu ve benzeri yüzlerce tahribata en son eklenen Gümüşhane’de dipsiz ve doğal göl…

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya, Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’a tahsis edilen tarihi ve tabii güzellikler.

TÜRGEV, Ensar vb. vakıflara devredilen tarihi bina ya da benzer alanlar…

Balıkesir’de Zağnos Paşa Camii ve etrafının satışa çıkarılması ki bu cami Atatürk’ün Cuma hutbesi irat ettiği bir cami olarak bilinir.

Kişilerin özel araçlarında içtikleri sigara için çevre duyarlılığı adına kesilen milyonluk cezalar, termik santrallere çevreyi kirlettikleri için takılması elzem olan, fakat MHP-AKP işbirliği ile bu filtrelerin takılmasının iptal edilmesi.

Sinop’ta kesilen 100 binlerce ağaç ,Tokat Turhal’da “çevre ve park düzenlemesi” ismi altında kesilen yüzlerce yıllık ağaçlar ve yine yurdun dört bir yanında ağaçların yeşilin tahrip edilerek betonlaştırılması.

Kural ve kaidelerine uygun şekilde yapılmayarak doğal kaynak sularının kurumasına ve kuraklıklara sebep olan hidro-elektrik santralleri…

Milyonlarca Suriyeli, Afgan, Pakistanlı vb. mülteciye hiçbir planlama ve entegrasyon çalışması yapmadan kapıları açarak toplumsal düzen ve işleyişin bozulması.

Ticarette yandaş ve yalakalara sağlanan ayrıcalıklar, muhalif olanlara yapılan baskı ve yıldırma politikaları…

Ülkenin yerli sermayesinin yurt dışına çıkmasına, kaçmasına sebep olan baskı ve korku iklimi.

Toplumsal dokuyu tahrip eden fitne fesat ve ayrılıkçı ortam.

Dini siyasete alet ederek boş bırakılan camiler ve itibarsızlaştırılan din adamları.

Ekonominin kural ve kaidelerine matematiğine aykırı hareket edildiği için bozulan ekonomik düzen.

Her şeyin başı ve sonu olan adalet ve özgürlüklerde dünya sıralamasında en sonlara yerleştirilen ve orada kök salan bir ülke in”â edilmesi…

Bu ve benzeri, burada sayamayacağım yüzlerce menfi icraat.

Bütün bu olan bitenlerin benim için çağrıştırdığı ilk şey, İngilizlerin Suud için bir keşfi olan Vahhabi düzeni aklıma geliyor.

İngiliz-Amerikan yapımı Suud ailesi de yaşadığı topraklarda tarihi ne kadar hatıra var ise hepsini yıkıp yok ederek yerine ruhsuz beton binalar dikmedi mi? Hatta hâlâ kabenin etrafını ruhsuz lüks binalarla donatıp bir sokak ötesinde çöplük ve pislikleri ortadan kaldırmak için kılını bile kıpırdatmamaya devam etmiyor mu?

Medeniyet tarih, din, milliyetçilik, vatan, millet edebiyatı yapanların en çok zarar verenler olduğu bilindiği halde toplumun hâlâ bu aldanış içerisinde olması da ayrı bir tenakuz değil mi?

Özetle ben bu top yekûn çöküşe bir isim koymakta zorlandım. Bunun adını siz koyun ya da bunu yapanlar kendileri koysun…

[Hakan Taner] 23.11.2019 [TR724]