Sanat tarihçisi ve yazar Heike Wulf rehberliğinde Almanya'nın Dortmund kentinde Friedrich-Naumann-Özgürlük Vakfı’nın organize ettiği “Anma Gezisi” ilginç bir rota izliyor. Geniş bir meydanda kitap toplayıp yakan Nazilerden son yıllarda Türklere ve yabancılara yönelik ırkçı cinayetlerin işlendiği mekanlara yapılan zamanda bir yolculuk bu deneyim...
MUHAMMET MERTEK 30 Ağustos 2020 YAŞAM
Yaklaşık yirmi yıldır takibata uğrayan yazarları hatırlamayı kendisine görev bilen sanat tarihçisi ve yazar Heike Wulf, bunun için farklı etkinliklere imza atıyor.
Almanya’nın Dortmund kentinde Friedrich-Naumann-Özgürlük Vakfı’nın organize ettiği “Anma Gezisi” bu çerçevedeki çabalardan sadece biri.
Buluşma noktası Dortmund’un merkezindeki Mayersche Kitabevi’nin hemen yanı idi. Belli ki kitabevi özellikle seçilmişti. Çünkü iki saatlik programın içinde birkaç sokak ileride Nazi rejimi tarafından Mayıs 1933 yılında kitapların yakıldığı yeri görmek de vardı.
Gezi rehberi Heike Wulf, aynı zamanda yazar ve sanat tarihçisi. 2011 yılından beri ağırlıklı olarak Nazi döneminde takibata uğrayan yazarları, önemli kişilikleri araştırıyor, bu konu üzerine sunumlar yapıyor.
Son yıllardaki Neonazilerin ırkçı saldırılarından Nazi barbarlığına giden bir rota çizerek yaklaşık 20 katılımcıyı bilgilendirdi. Neonazilerin Almanya’daki en önemli kalelerinden sayılan bu şehirde gezdiğimiz bazı noktalar gerçekten düşündürücüydü.
Mesela, yaklaşık 15 yıl önce Sven Kahlin adlı bir neonazi tarafından meşhur hâkim Thomas Schulz’un bıçaklanarak öldürüldüğü yer ilk duraktı. Bu şahıs beş yıl sonra hapisten çıkıyor ve kısa süre sonra, solcuların buluşma yeri olan Brückstrasse’deki bir kahvede başka bir cinayet işliyor.
DGB-Sendikası tarafından organize edilen 1 Mayıs (2009) kutlamalarına katılan yaklaşık 2 bin 800 kişiye Dortmund Bahnhof’ta toplanan bir neonazi grubunun saldırısının yapıldığı yere uğradık. Olayda 9 polis aracı tahrip edilmiş, 50 kadar polis yaralanmış.
Uğrak yerlerinden biri de NSU denen aşırı sağcı terör örgütü tarafından işlenen ve Türkiyelilerin ağırlıklı olduğu 10 cinayetin anısına dikilen bir anıttı. Dortmund Bahnhof’unun hemen arkasındaki müzenin önünde bulunan ve aralarında Dortmund’da öldürülen Mehmet Kubasık’ın da yer aldığı bir anıt bu.
Gezinin önemli noktalarından olan 30 Mayıs 1933’te kitapların yakıldığı yer ise Hansastrasse’de bulunuyor. Anıtta Nazilerin vahşetini 100 yıl öncesinden öngören şair Heinrich Heine’nin meşhur sözü yer alıyor: “Kitapların yakıldığı yerde, insanlar da yakılır nihayetinde.”
Uğrak yerlerinden biri de Yahudi işadamı Hermann Tietz adına 1884’te kurulan Hertie alışveriş merkezinin eskiden bulunduğu yerdi. Şu an bu mağazanın yerinde Peek & Cloppenburg hizmet veriyor. Bir aileye ait olarak Hertie firması, zamanında Avrupa’nın en büyük sermayesine sahiptir. Naziler, 1933’te Yahudilere ait malları gasp etmeye başladığında bu firma da nasibini almış.
Son bölümde ise Kutsal Yol (Heiliger Weg) denilen yerde Yahudi ailesi Meyer’in oturduğu yer vardı. Çocuklarını İngiltere’ye gönderen anne-baba toplama kampında öldürülmüşlerdi. Orada Südbahnhof (Güney Garı) yanındaki Su deposu (Wasserturm) denen yerde Yahudiler toplatılmış ve vahşice katledilecekleri toplama kamplarına gönderilmişti. Şu an 4000’den fazla üyesi bulunan ve 24 saat korunan Yahudi cemiyeti buradan uzaktan görülüyor. Eskiden burada sinagog varmış.
Zamanda yapılan bu kısa yolculukta herkesin kafasında aynı sorular beliriyor: Nasıl oluyor da bu kadar barbarlığın ve vahşetin işlendiği bu ülkede tekrar Neonaziler hayat bulabiliyor ve eylemlerine devam edebiliyorlar?
Nasıl oluyor da hala o ırkçı vahşetin mirasına konmak isteyen AFD partisi eyalet seçimlerinde yüzde 10 ve bazı bölgelerde yüzde 20’yi aşan oy desteği görebiliyor?
Nasıl oluyor da tarihin gördüğü en onulmaz hastalıklardan ırkçılık ve ırkçı saldırılar yeniden bu toplumda karşılık buluyor?
Bu barbarlığı önlemenin en önemli yollarından biri de böyle geziler düzenlemekten geçiyor. Geziyi düzenleyen Friedrich Naumann Özgürlük Vakfı bu faaliyetinden dolayı teşekkürü hak ediyor.
“2001’den beri başlarına gelenler unutulmasın diye takibata uğrayan yazarları hatırlamayı bir görev bildim.” diyen Bayan Wulf, sunumları için hazırladığı broşürde bazı yazarlarla ilgili şu bilgilere yer veriyor:
Anna Seghers: Sanat tüccarı Isidor Reiling ve hanımı Hedwig’den 1900 yılında Mainz’de doğdu. Birinci Dünya Savaşı’nda yardım hizmetlerinde bulundu. Daha sonra Köln ve Heidelberg’de sanat tarihi, tarihi, Çin Dili ve filoloji okudu ve doktorasını yaptı. 1932 yılında yazdığı „Yoldaşlar“ (Die Gefährten) isimli romanında Almanya’da faşizm tehlikesine karşı uyarılarda bulundu. Yahudi ve komünist olarak kara listeye ilk girenlerden oldu.
Maria Leitner: 1892’de Almanca konuşan bir ailenin çocuğu olarak Budapeşte’de doğdu. 1925’te Ullstein yayınevinin görevlendirmesiyle Amerika’ya gitti. Üç yıl boyunca baştan başa bu ülkeyi dolaştı. Yazılarını gazeteci gibi olaylara dışardan bir bakışla değil, içten bakışla yazıyordu: İnsanların çalışma şartları üzerine tecrübi olarak bilgi edinmek için 80 farklı işyerinde çalıştı. 1930’da Bertolt Brecht, Johannes R.
Becher, Andor Gábor, Erich Mühsam, Erich Weinert ve Anna Seghers’ın üye olduğu Proletarya-Devrimci Birliği’ne girdi. 1933’ye sürgün edildi, kitapları kara listeye girerek yakıldı.
Hermynia zur Mühlen: Viyana’da doğdu. Belli zamanlarda İstanbul, Lizbon, Milano ve Floransa’da yaşadı. Çok sayıda dil öğrendi. 1919’da Almanya Komünist Partisi’ne girdi. 1934’de “Nazi olan Kızlarımız” başlıklı romanı yayınlandı ve kara listeye girdi. 1939’da İngiltere’ye göçtü, orada hastalıklar içinde fakir olarak yaşadı.
Sophie und Hans Scholl: Bu iki kardeş ve kurdukları “Beyaz Gül” hareketi üzerine sıkça haberler yapıldı. Bu hareketin diğer üyeleri kimlerdi ve onları direnmeye götüren sebepler nelerdi?
Lou Andreas-Salomé: 1861’de Petersburg’da doğdu. Rus ve Alman bir aileden gelen hikaye ve deneme yazarıydı. Psikanalizciydi. Friedrich Nietzsche, Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud gibi meşhur insanlarla olan ilişkisi hala tartışılmaktadır. Ölümünden kısa süre sonra Gestapo tarafından kütüphanesine el konuldu. El konulma sebebi ise “Yahudi Bilimi” okuması, psikanalizci olması, Sigmund Freud ile birlikte çalışması ve kütüphanesinde çok sayıda Yahudi yazarın kitaplarının bulunması.
Irmgard Keun: 1905’te Berlin-Charlottenburg’da doğdu, Köln’de büyüdü. Daktilograf eğitimi aldı ve sanatçı oldu. Alfred Doplin’in tavsiyesiyle 26 yaşındayken „Gilgi – Bizden Biri“ (Gilgi – eine von uns) adlı eseriyle tanındı. 1932’de Halkın zor zamanlarındaki durumunu hiciv ve eleştirel yönden ele alan ikinci romanı „Suni İpekli Kız“ (Das kunstseidene Mädchen) çok satan kitaplar arasında yerini aldı. Gelecek vadeden kariyeri Nasyonel Sosyalistlerin yükselişiyle sona erdi. Kitapları, Yahudi Alfred Döblin’e olan yakınlığı sebebiyle İmparatorluk Yazın Odası’na kabül edilme başvusu reddedildi ve “asfalt edebiyatı” olarak yasaklandı. 1936’da ülkeden ayrılan Keun, 1982’de Köln’de hayatını kaybetti.
Bertha von Suttner (1843-1914): Aristokrat bir Avusturyalı barış araştırmacısı, gezgin gazeteci ve yazardı. 1889’da yayınlanan romanı “Silahları bırakın!” (Die Waffen nieder!) barış hareketinin sembolü oldu. Alman Barış Topluluğu’nu kurdu. Aynı yıl Lahey’de ilk barış konferanslarına ve uluslar arası mahkeme kurulma çalışmalarına katıldı. 1904’te ilk kadın olarak Nobel ödülü aldı.
Irène Némirovsky: 1903’te zengin bir Rus Yahudi bankacının kızı olarak Kiev’de doğdu. Ailesi Ekim Devrimi’nden önce Paris kaçtı. Bankacı Beyaz Rusyalı Michel Epstein ile evlenen İrene “David Golder“ adlı romanı ve diğer eserleriyle Paris edebiyat çevrelerinde kısa sürede tanındı. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Paris’i işgal etmeleri üzerine kocası ve iki kızıyla saklandı. Yahudi olduğu için Nazi döneminde kitaplarının basımı yasaklandı. 13 Temmuz 1942’de tutuklandı ve dört hafta geçmeden Auschwitz’de öldürüldü. Kızları Denise ve Elisabeth hayatta kalmayı başardı ve annelerinin unutulmaması için çalışıyorlar.
Dortmund’ta anma gezisinde ziyaret edilen yerler sırasıyla şöyle:
1. Neonazi Sven Kalin meşhur hakim Thomas Schulz’u öldürdüğü Kampstrasse durağı
2. Neonaziler 1. Mai 2009’da DGB işçi sendikasının gösterisine saldırdıkları Dortmund Bahnhof ve Hansaplatz
3. Yeraltı geçitleri
4. Bahnhof’un arkasındaki NSU Anıtı
5. Steinwache – Okuma
6. Borsa – Yahudilerin toplanma yeri
7. Burgwall 27 – Öldürülen Yahudilerin isimlerinin yer aldığı metal plakalar
8. Sven Kalin 12.12.2010’da burayı basarak Hirsch Q’yı öldürdüğü Brückstrasse‘de Solcuların buluştukları kahve
9. Nazilerin saldırdığı ve el koyduğu Hertie Alışveriş merkezi
10. Kitapların yakıldığı Hansastrasse’deki meydan
11. Heiliger Weg 21 sokağındaki Meyer ailesi
12. Su deposu (Wasserturm)
13. Yeni Sinegog
14. 2014Üde neonazilerin baskın yaptığı Dortmund belediyesi (Rathaus)
15. Eski sinegog meydanı ve 1 Mayıs gösterisinin yapıldığı yer
[Muhammet Mertek] 30.8.2020 [Kronos.News]
Yakılan kitapların izinde [Muhammet Mertek]
Soylu’nun tepki gösterdiği CHP’linin evine polis baskını
CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu, İçişleri Bakanı'nın tepki göstermesi sonrası evi aranan üyelerinin evine gittiklerini açıkladı.
KRONOS 29 Ağustos 2020 GÜNDEM
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sabah saatlerinde sosyal medya hesabından tepki gösterdiği CHP Avcılar İlçe Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı Mutlu Yıldırım’ın evinde polis araması yapıldığı öğrenildi. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, hukukçularla birlikte Yıldırım’ın Avcılar’daki evine gittiğini açıkladı.
Bakan Soylu, önceki gün ölüm orucunda hayatını kaybeden avukat Ebru Timtik ile ilgili attığı tweet nedeniyle CHP’li Yıldırım’a bugün sabah saatlerinde kişisel sosyal medya hesabından, “Gazi Mustafa Kemal ve kahraman arkadaşları, kahraman ecdadımız İstiklal mücadelesini DHKP-C’li terörist hainlerin ‘şehit’ diye anılması için vermediler. 30 Ağustos’u bize değil CHP Gençlik Kollarına anlatın” şeklinde yanıt vermişti.
Soylu’nun yaptığı paylaşımın hemen ardından bugün akşam saatlerinde CHP Gençlik Kolları Üyesi Mutlu Yıldırım’ın evine gelen polisler şu an evde arama yapıyor.
CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu da olayla ilgili sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda CHP’li hukukçularla birlikte gençlik kolları üyesi Yıldırım’ın evine gittiklerini söyledi.
Kaftancıoğlu, “Bu ülkenin İçişleri Bakanının sabah hedef gösterdiği Avcılar gençlik kolları üyemizin evini an itibariyle polis bastı ve arama yapıyor. Hukukçularımızla birlikte üyemizin evine gidiyoruz” dedi.
[Kronos.News] 29.8.2020
KRONOS 29 Ağustos 2020 GÜNDEM
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sabah saatlerinde sosyal medya hesabından tepki gösterdiği CHP Avcılar İlçe Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı Mutlu Yıldırım’ın evinde polis araması yapıldığı öğrenildi. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, hukukçularla birlikte Yıldırım’ın Avcılar’daki evine gittiğini açıkladı.
Bakan Soylu, önceki gün ölüm orucunda hayatını kaybeden avukat Ebru Timtik ile ilgili attığı tweet nedeniyle CHP’li Yıldırım’a bugün sabah saatlerinde kişisel sosyal medya hesabından, “Gazi Mustafa Kemal ve kahraman arkadaşları, kahraman ecdadımız İstiklal mücadelesini DHKP-C’li terörist hainlerin ‘şehit’ diye anılması için vermediler. 30 Ağustos’u bize değil CHP Gençlik Kollarına anlatın” şeklinde yanıt vermişti.
Soylu’nun yaptığı paylaşımın hemen ardından bugün akşam saatlerinde CHP Gençlik Kolları Üyesi Mutlu Yıldırım’ın evine gelen polisler şu an evde arama yapıyor.
CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu da olayla ilgili sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda CHP’li hukukçularla birlikte gençlik kolları üyesi Yıldırım’ın evine gittiklerini söyledi.
Kaftancıoğlu, “Bu ülkenin İçişleri Bakanının sabah hedef gösterdiği Avcılar gençlik kolları üyemizin evini an itibariyle polis bastı ve arama yapıyor. Hukukçularımızla birlikte üyemizin evine gidiyoruz” dedi.
[Kronos.News] 29.8.2020
‘Geçtiğimiz Salı Ankara’da 17 vefat var ama Türkiye geneli 22 açıklandı’
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ABB Başkanı Mansur Yavaş, Sağlık Bakanlığı'nın günlük açıkladığı Covid-19 rakamlarının gerçekleri yansıtmadığını öne sürdü. İmamoğlu, "Şu anda neredeyse İstanbul eşittir Türkiye" açıklamasını yaparken, Yavaş ise “Günde 10, 15 hatta geçtiğimiz salı 17 vefat var. Ama aynı gün Türkiye çapında bu sayı 22” dedi.
KRONOS 29 Ağustos 2020 GÜNDEM
ANKARA – Türkiye’de 1 Haziran’da başlayan yeni ‘normalleşme’ süreciyle birlikte yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakaları her geçen gün artarken Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan rakamların gerçekliği de tartışma konusu oldu. Ankara Şehir Hastanesi Başhekimi de günde ortalama 500’ün üzerinde pozitif vaka tespit ettiklerini açıklamıştı. Türk Tabipleri Birliği başta olmak üzere birçok kuruluş tarafından sıklıkla gündeme getirilen bu iddia, bugün Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanları tarafından da dillendirildi.
İYİ Parti’nin online düzenlediği webinar paneli sonrası yöneltilen sorular üzerine açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, açıklanan pandemi verilerinin gerçekleri yansıtmadığını belirtti.
“SALI GÜNÜ VEFAT SAYISI 17 AMA TÜRKİYE GENELİ 22 AÇIKLANDI”
Mansur Yavaş, Ankara’da 563 vefat olduğunu kaydederek, “Ankara’da 563 vefat var. On gündeki vefat sayısı 133. Günde 10, 15 hatta geçtiğimiz salı 17 vefat var. Ama aynı gün Türkiye çapında bu sayı 22. Bence bütün belediye başkanlarımız vefat sayılarını versin. O sayıyı Sağlık Bakanlığınınkiyle kıyaslayalım”
“BİZDE SAYILAR VAR”
Türkiye’deki sayı kadar, İstanbul’da bulaşıcı hastalıktan ölenler olduğunu söylemesi halinde kıyamet kopacağını dile getiren İmamoğlu, şunları kaydetti: “Bizde bu sayılar var. Bir dönem kamuya açıktı, e-devlet üzerinden görülebiliyordu. Bunlar kısıtlandı. Ama insanlar istatistikleri okuyabiliyorlar. Yani bir önceki sene ile bu sene arasındaki farkı okuyabiliyorlar. Şu anda neredeyse İstanbul eşittir Türkiye. Peki üstü ne olacak. Türkiye rakamları neredeyse Ankara’dakiler kadar, açıklanmıyor. Aynı şey İstanbul için geçerli.”
“BİZİM DERDİMİZ ŞEFFAFLIK”
Ekrem İmamoğlu, “Şimdi yeniden tartışma açmış olacağız. Bizim derdimiz tartışma açmak değil ki. Bizim derdimiz şeffaflık. Ben görüyorum. Bu rakamları bunu bir kısım siyasilere verdik. Bunu konuşan siyasiler neredeyse hain ilan edildi. Ölüm raporunu paylaşmak işin vahametini tedbir boyutunu arttırır. O bakımdan söylüyorum, ne yazık ki şu anda İstanbul eşittir Türkiye” ifadelerini kullandı.
“NEYİ GİZLİYORSUNUZ, TÜM VERİLER BELEDİYELERDE”
Bütün verilerin belediyelerde olduğunu hatırlatan İmamoğlu, “Neyi gizliyorsunuz. Tüm ölümleri kayıt alan kurumuz. Nakli yapan da biziz. Mezarlıklar Müdürlüğü bizde, ölümler bize geliyor. Bunun gizlisi saklısı olmaz” diyerek sürecin siyasi polemiklerden uzak yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
“ANKARA’DA 563 KİŞİ ÖLDÜ”
Açıklanan rakamların gerçekten uzak olduğunu anlatan Yavaş, şöyle devam etti: “Ankara’da toplam 563 kişi öldü. Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulsun. Adana, İstanbul, İzmir, Ankara belediye başkanlarından bir günlük rakamları istesinler. Sonra açıklanan rakamlara baksınlar. Rakamları az açıklamanın kime ne faydası var. Bence tam tersi olmalı. 30 vefat varsa 100 demeli. Yoksa vatandaşlarımız ne düğünden, ne sünnetten vazgeçer. Biraz ikna ile biraz korkutarak, biraz zorlamayla bu tedbirlere ağırlık vermek zorundayız yoksa gerçekten altından kalkamayacağız.”
“BELEDİYELER OLMASA HÜKÜMETİN HALİ NE OLURDU?”
“Biz olmazsak bunlar üç koyun güdemez, ortalık çöp dağlarıyla dolar diyorlardı. Hükümet değişikliğinde Türkiye’de kara bir tablo çıkacağını söylüyorlardı. Tam tersi çıktı. Hatta bu belediyeler olmazsa pandemi sürecinde hükümetin hali nice olacaktı. Maske bile dağıtmakta zorlandılar.”
[Kronos.News] 29.8.2020
KRONOS 29 Ağustos 2020 GÜNDEM
ANKARA – Türkiye’de 1 Haziran’da başlayan yeni ‘normalleşme’ süreciyle birlikte yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakaları her geçen gün artarken Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan rakamların gerçekliği de tartışma konusu oldu. Ankara Şehir Hastanesi Başhekimi de günde ortalama 500’ün üzerinde pozitif vaka tespit ettiklerini açıklamıştı. Türk Tabipleri Birliği başta olmak üzere birçok kuruluş tarafından sıklıkla gündeme getirilen bu iddia, bugün Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanları tarafından da dillendirildi.
İYİ Parti’nin online düzenlediği webinar paneli sonrası yöneltilen sorular üzerine açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, açıklanan pandemi verilerinin gerçekleri yansıtmadığını belirtti.
“SALI GÜNÜ VEFAT SAYISI 17 AMA TÜRKİYE GENELİ 22 AÇIKLANDI”
Mansur Yavaş, Ankara’da 563 vefat olduğunu kaydederek, “Ankara’da 563 vefat var. On gündeki vefat sayısı 133. Günde 10, 15 hatta geçtiğimiz salı 17 vefat var. Ama aynı gün Türkiye çapında bu sayı 22. Bence bütün belediye başkanlarımız vefat sayılarını versin. O sayıyı Sağlık Bakanlığınınkiyle kıyaslayalım”
“BİZDE SAYILAR VAR”
Türkiye’deki sayı kadar, İstanbul’da bulaşıcı hastalıktan ölenler olduğunu söylemesi halinde kıyamet kopacağını dile getiren İmamoğlu, şunları kaydetti: “Bizde bu sayılar var. Bir dönem kamuya açıktı, e-devlet üzerinden görülebiliyordu. Bunlar kısıtlandı. Ama insanlar istatistikleri okuyabiliyorlar. Yani bir önceki sene ile bu sene arasındaki farkı okuyabiliyorlar. Şu anda neredeyse İstanbul eşittir Türkiye. Peki üstü ne olacak. Türkiye rakamları neredeyse Ankara’dakiler kadar, açıklanmıyor. Aynı şey İstanbul için geçerli.”
“BİZİM DERDİMİZ ŞEFFAFLIK”
Ekrem İmamoğlu, “Şimdi yeniden tartışma açmış olacağız. Bizim derdimiz tartışma açmak değil ki. Bizim derdimiz şeffaflık. Ben görüyorum. Bu rakamları bunu bir kısım siyasilere verdik. Bunu konuşan siyasiler neredeyse hain ilan edildi. Ölüm raporunu paylaşmak işin vahametini tedbir boyutunu arttırır. O bakımdan söylüyorum, ne yazık ki şu anda İstanbul eşittir Türkiye” ifadelerini kullandı.
“NEYİ GİZLİYORSUNUZ, TÜM VERİLER BELEDİYELERDE”
Bütün verilerin belediyelerde olduğunu hatırlatan İmamoğlu, “Neyi gizliyorsunuz. Tüm ölümleri kayıt alan kurumuz. Nakli yapan da biziz. Mezarlıklar Müdürlüğü bizde, ölümler bize geliyor. Bunun gizlisi saklısı olmaz” diyerek sürecin siyasi polemiklerden uzak yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
“ANKARA’DA 563 KİŞİ ÖLDÜ”
Açıklanan rakamların gerçekten uzak olduğunu anlatan Yavaş, şöyle devam etti: “Ankara’da toplam 563 kişi öldü. Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulsun. Adana, İstanbul, İzmir, Ankara belediye başkanlarından bir günlük rakamları istesinler. Sonra açıklanan rakamlara baksınlar. Rakamları az açıklamanın kime ne faydası var. Bence tam tersi olmalı. 30 vefat varsa 100 demeli. Yoksa vatandaşlarımız ne düğünden, ne sünnetten vazgeçer. Biraz ikna ile biraz korkutarak, biraz zorlamayla bu tedbirlere ağırlık vermek zorundayız yoksa gerçekten altından kalkamayacağız.”
“BELEDİYELER OLMASA HÜKÜMETİN HALİ NE OLURDU?”
“Biz olmazsak bunlar üç koyun güdemez, ortalık çöp dağlarıyla dolar diyorlardı. Hükümet değişikliğinde Türkiye’de kara bir tablo çıkacağını söylüyorlardı. Tam tersi çıktı. Hatta bu belediyeler olmazsa pandemi sürecinde hükümetin hali nice olacaktı. Maske bile dağıtmakta zorlandılar.”
[Kronos.News] 29.8.2020
‘Faili meçhul değil faili meşhur’
Metin Yıkar ile Gündem Özel’in konuğu Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Dr. Talip Aydın…
Programda, 30 Ağustos BM Zorla Kaybedilenler Günü sebebiyle kaçırılma olayları ele alındı.
80’lerde yaşanan kaçırmaların yeniden hortladığına dikkat çeken Talip Aydın, ‘Bu kez durum biraz farklı. Kaçırılanların faili meçhul değil faili meşhur’ dedi.
30.8.2020 [TR724]
Programda, 30 Ağustos BM Zorla Kaybedilenler Günü sebebiyle kaçırılma olayları ele alındı.
80’lerde yaşanan kaçırmaların yeniden hortladığına dikkat çeken Talip Aydın, ‘Bu kez durum biraz farklı. Kaçırılanların faili meçhul değil faili meşhur’ dedi.
30.8.2020 [TR724]
Otomotivde gece yarısı vergi operasyonu; fiyatlar fırlayacak!
Cumhurbaşkanı kararıyla, ‘cari açığa olumsuz etki eden otomobil ithalatının azaltılması, yerli üreticinin desteklenmesi için’ lüks ithal otomobillerde ÖTV oranı artırıldı. Yüzde 45 ve yüzde 50 olan alt dilimlerde matrah 70 bin liradan 85 bin liraya çıkartılırken, yüzde 60 dilimi artık yüzde 80 olarak revize edildi! Orta ve üst grup ÖTV dilimlerine ise fahiş zam yapıldı. KDV ile birlikte en üst otomobil vergisi yüzde 277’e yükselerek dünya rekoru kırdı! Bu alanda Türkiye birinci sırada! C segment otomobillerde zam oranı yüzde 15’i geçecek… Özel okul ücretlerinde KDV yüzde 8’den yüzde 1’e indirildi.
Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile Hazine ve Maliye Bakanlığınca cari açık üzerinde yüksek düzeyli olumsuz etkiye sahip olan otomobil ithalatının azaltılması amacıyla motor silindir hacmi aralıkları ve özel tüketim vergisi matrahları esas alınarak düzenlemeye gidildi.
Türkiye’de 1600 cc altı yüzde 60 ÖTV oranına tabi olan otomobillerin neredeyse tamamı (yüzde 99,3’ü), 1600 cc üzeri otomobillerin ise tamamı ithal ediliyor. Bu grup otomobillere uygulanan ÖTV oranlarında artışa gidilirken, 1600 cc altında olup yerli imalatın yoğunlaştığı alanda da vergisiz satış bedeli 70 bin liradan 85 bin liraya artırılarak yerli üreticiye ve yerli sanayiye destek verilmesi amaçlandı. Hibrit otomobiller için mevcut korelasyon korunarak bu araçlardaki ÖTV oranları da eşgüdümlü bir şekilde artırıldı.
ZAM YAĞMURUNA HAZIR OLUN!
Peki bu ne anlama geliyor? Alt dilimlerdeki güncelleme fiyatları sadece yüzde 3-6 düşürürken, orta ve üst segmentlerdeki ÖTV artışları ise yüzde 13-23 arası zam olarak yansıyacak. Türkiye’de en fazla satılan C segment otomobillere (Civic, Focus, Astra, Golf, Egea, Corolla) ise ortalama yüzde 15 zam gelecek! Dün 243 bin liraya satılan Corolla’nın full paketi yarın muhtemelen 270-275 bin liradan fiyatlanacak. 161 bin liradan satılan en boş paketi ise yaklaşık 180 bin liraya yükselecek. Başka bir örnek; Passat 1.5 TSİ Business 319 bin liradan yaklaşık 357 bin liraya çıkacak. Motor hacmi büyüdükçe vergi miktarı da artacak. 2.0 TSİ Elegance’ın fiyatı 710 bin TL’den 840 bin liraya fırlayacak.
30.8.2020 [TR724]
Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile Hazine ve Maliye Bakanlığınca cari açık üzerinde yüksek düzeyli olumsuz etkiye sahip olan otomobil ithalatının azaltılması amacıyla motor silindir hacmi aralıkları ve özel tüketim vergisi matrahları esas alınarak düzenlemeye gidildi.
Türkiye’de 1600 cc altı yüzde 60 ÖTV oranına tabi olan otomobillerin neredeyse tamamı (yüzde 99,3’ü), 1600 cc üzeri otomobillerin ise tamamı ithal ediliyor. Bu grup otomobillere uygulanan ÖTV oranlarında artışa gidilirken, 1600 cc altında olup yerli imalatın yoğunlaştığı alanda da vergisiz satış bedeli 70 bin liradan 85 bin liraya artırılarak yerli üreticiye ve yerli sanayiye destek verilmesi amaçlandı. Hibrit otomobiller için mevcut korelasyon korunarak bu araçlardaki ÖTV oranları da eşgüdümlü bir şekilde artırıldı.
ZAM YAĞMURUNA HAZIR OLUN!
Peki bu ne anlama geliyor? Alt dilimlerdeki güncelleme fiyatları sadece yüzde 3-6 düşürürken, orta ve üst segmentlerdeki ÖTV artışları ise yüzde 13-23 arası zam olarak yansıyacak. Türkiye’de en fazla satılan C segment otomobillere (Civic, Focus, Astra, Golf, Egea, Corolla) ise ortalama yüzde 15 zam gelecek! Dün 243 bin liraya satılan Corolla’nın full paketi yarın muhtemelen 270-275 bin liradan fiyatlanacak. 161 bin liradan satılan en boş paketi ise yaklaşık 180 bin liraya yükselecek. Başka bir örnek; Passat 1.5 TSİ Business 319 bin liradan yaklaşık 357 bin liraya çıkacak. Motor hacmi büyüdükçe vergi miktarı da artacak. 2.0 TSİ Elegance’ın fiyatı 710 bin TL’den 840 bin liraya fırlayacak.
30.8.2020 [TR724]
TMSF Başkanı, gasp ettiği İpek ailesine ait evde Sabah Gazetesi’ni gezdirdi: ‘Senin annen, eşin, çocukların yok mu?’
TMSF Başkanı Mühiddin Gülal, malları gasp edildikten sonra TMSF’ye devredilen Akın İpek ve ailesinin ait Ankara’daki evlerine havuz medyası Sabah’ı soktu. Sabah yazarı Dilek Güngör ile evin her tarafını gezen Gülal’a, Akıp İpek tepki gösterdi.
İpek, “TMSF ‘başkanı’ Muhiddin Gülal; Senin işin mi bu, zorla çıkardığın insanların evlerine Sabah gazetesini çağırıp, yatak odalarımızın resimlerini medya ya servis etmek??? Senin annen, eşin, çocukların yok mu??? Utanmanın zerresi de mi yok???” dedi.
Söz konusu evden geçtiğimiz günlerde Melek İpek mahkeme kararı gerekçe gösterilerek atılmıştı.
Akıp İpek, Twitter’dan bu olaya tepki göstererek şunları yazdı:
“TMSF ‘başkanı’ Muhiddin Gülal; Senin işin mi bu, zorla çıkardığın insanların evlerine Sabah gazetesini çağırıp, yatak odalarımızın resimlerini medya ya servis etmek??? Senin annen, eşin, çocukların yok mu??? Utanmanın zerresi de mi yok???”
“Mevki, makam, para için ödediğiniz bedele bir bakın; Değer mi??? Sözüm sana da Cemal Kalyoncu… Serhat Albayrak.”
“Sabah dan Dilek hanım, Belli ki; TMSF başkanı ile birlikte odalarımızı tek tek gezmişsin. Hepsinde annemin, çocuklarımın, şahsi eşyalarını görmüşsün. Hiç utanmıyor musun bilerek bu kadar büyük bir yalanı haber yapmaya. Senin ailen yok mu hanımefendi.”
“Birde fikir yürütmüşler… 11 oda, bir aile için olmazmış. Bir aile için değil zaten, 4 aile, 15 kişi için yapıldı. Alnımızın teri ile çalışarak kazandığımız para ile…Fakat siz, çalışarak, alın teri ile kazanmanın, yapmanın ne olduğunu nereden bileceksiniz…”
“TMSF başkanı Gülal, İpek ailesine ait olan, Koza İpek grubundan Sabah grubuna ne kadar para aktarıyorsun??? Neden aktarıyorsun???”
“İpek adını, İpek ailesine ait olan tüm varlıklardan hangi hakla ve neden sildin??? Senin işin mi bu???”
TMSF Başkanı: Buraya Cumhurbaşkanlığı logosunu koymamız gerekir!
Diğer yandan bina ilgili TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, burası bir ailenin yaşayacağı yer olmadığını iddia ederek, İpek’in gasp edilen binası için “henüz Cumhurbaşkanımız ile konuşmadık. Ama burayı satmamak gerekir. Zira, paradan daha ziyade sembolik bir anlamı var. Buranın kapısına mutlaka Cumhurbaşkanlığı logosunu koymamız gerekir. Benim önerim, 15 Temmuz Müzesi haline getirilebilir ya da Dışişleri Bakanlığı ile konuşulup, yabancı misafirler için rezidans olarak da kullanılabilir.” demesi dikkat çekti.
30.8.2020 [TR724]
İpek, “TMSF ‘başkanı’ Muhiddin Gülal; Senin işin mi bu, zorla çıkardığın insanların evlerine Sabah gazetesini çağırıp, yatak odalarımızın resimlerini medya ya servis etmek??? Senin annen, eşin, çocukların yok mu??? Utanmanın zerresi de mi yok???” dedi.
Söz konusu evden geçtiğimiz günlerde Melek İpek mahkeme kararı gerekçe gösterilerek atılmıştı.
Akıp İpek, Twitter’dan bu olaya tepki göstererek şunları yazdı:
“TMSF ‘başkanı’ Muhiddin Gülal; Senin işin mi bu, zorla çıkardığın insanların evlerine Sabah gazetesini çağırıp, yatak odalarımızın resimlerini medya ya servis etmek??? Senin annen, eşin, çocukların yok mu??? Utanmanın zerresi de mi yok???”
“Mevki, makam, para için ödediğiniz bedele bir bakın; Değer mi??? Sözüm sana da Cemal Kalyoncu… Serhat Albayrak.”
“Sabah dan Dilek hanım, Belli ki; TMSF başkanı ile birlikte odalarımızı tek tek gezmişsin. Hepsinde annemin, çocuklarımın, şahsi eşyalarını görmüşsün. Hiç utanmıyor musun bilerek bu kadar büyük bir yalanı haber yapmaya. Senin ailen yok mu hanımefendi.”
“Birde fikir yürütmüşler… 11 oda, bir aile için olmazmış. Bir aile için değil zaten, 4 aile, 15 kişi için yapıldı. Alnımızın teri ile çalışarak kazandığımız para ile…Fakat siz, çalışarak, alın teri ile kazanmanın, yapmanın ne olduğunu nereden bileceksiniz…”
“TMSF başkanı Gülal, İpek ailesine ait olan, Koza İpek grubundan Sabah grubuna ne kadar para aktarıyorsun??? Neden aktarıyorsun???”
“İpek adını, İpek ailesine ait olan tüm varlıklardan hangi hakla ve neden sildin??? Senin işin mi bu???”
TMSF Başkanı: Buraya Cumhurbaşkanlığı logosunu koymamız gerekir!
Diğer yandan bina ilgili TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, burası bir ailenin yaşayacağı yer olmadığını iddia ederek, İpek’in gasp edilen binası için “henüz Cumhurbaşkanımız ile konuşmadık. Ama burayı satmamak gerekir. Zira, paradan daha ziyade sembolik bir anlamı var. Buranın kapısına mutlaka Cumhurbaşkanlığı logosunu koymamız gerekir. Benim önerim, 15 Temmuz Müzesi haline getirilebilir ya da Dışişleri Bakanlığı ile konuşulup, yabancı misafirler için rezidans olarak da kullanılabilir.” demesi dikkat çekti.
30.8.2020 [TR724]
Tecacüz zanlısı Musa Orhan’ın mesajları ortaya çıktı: ‘Sıkıntı yok, almazlar; daha önce de deneyimim var gardaşım!’
Batman’da cinsel saldırıya uğraması nedeniyle hayatına son veren İpek Er’e yönelik “nitelikli cinsel saldırı” suçlaması ile tutuklanan uzman çavuş Musa Orhan’ın arkadaşlarına attığı mesajlar ortaya çıktı.
Cezaevine girdikten kısa bir süre sonra tahliye edilen Musa Orhan, intihara sürüklediği İpek Er’i on beş gün boyunca bir evde tuttu ve tecavüz etti. Musa Orhan bu sırada arkadaşlarıyla mesajlaştı. Orhan’ın arkadaşıyla mesajlamasında şu ifadeler geçiyor: “Nebtın gardaş kıza”, “15 gündür a…k… gardaş usandım vallaha”, “Yuh gardaşım sakın başını yakma”, “Sıkıntı yok almazlar daha önce de deneyimim var gardaşım”, “Bir ara bana da getir”, “Bakarız”, “Hadi lan naz yapma”.
Cumhuriyet yazarı Işıl Özgentürk’ün bugünkü yazısını bu konuyu gündeme getirdi. Şu ifadeleri kullandı:
“Siirt’te görev yapan bir Uzman Çavuş Musa Orhan, Batmanlı İpek Er’i on beş gün bir evde tutup sürekli tecavüz etti. Bu arada arkadaşlarıyla yazıştı, yazışmalar şöyle, hiç değiştirmeden aldım: “Nebtın gardaş kıza”, “15 gündür a…koydum gardaş usandım vallaha”, “Yuh gardaşım sakın başını yakma”, “Sıkıntı yok almazlar daha önce de deneyimim var gardaşım”, “Bir ara bana da getir”, “Bakarız”, “Hadi lan naz yapma”.
“On beş gün sürekli tecavüze uğrayan İpek Er, daha sonra serbest bırakılmış, o da şöyle yazmış bir kâğıda: “Bana tecavüz etti, ağladım.” O, bana “Ağlama, diktirirsin” dedi. Daha sonra İpek intihar ediyor, ölüyor, Batman’daki çok sayıdaki kadın intiharlarına bir sayı daha ekleniyor. Evet, Batman kadın intiharlarının en çok olduğu kenttir. O bölgeyi çok iyi bilen, bir öğretmen dostum şöyle anlatmıştı: “Buralarda kız çocuklarına hiç değer verilmez, babalar kız çocuklarını çocuktan saymaz, onlar okutulmazlar, mal gibi satılırlar. Mirastan onlara hiçbir pay düşmez. Herhangi bir beceri edinmeleri, yaşamlarını kendi ayakları üstünde sürdürmeleri için hiçbir yardım almazlar. Bu durumdaki genç kızların iki seçeneği vardır: Ya dağa çıkmak ya da kentlerinde görev yapan asker, bürokrat biriyle evlenerek kurtulmak. Bu nedenle pek çok genç kız umutsuzca kendini kandırır, evlilik hayalleri kurar ve ansızın bürokrat, asker bir başka bölgeye tayin olur gider. Çoğu bekâretini kaybetmiş genç kızlar için intihar, bir kurtuluş olur.”
Evet, şimdi bu uzman çavuş önce tutuklandı, ardından kaçma tehlikesi olmadığı için serbest bırakıldı. Şimdilerde elini kollunu sallayarak geziyor ve bol miktarda bozkurt işareti yaparak arkadaşlarına zaferini ilan ediyor. Şu anlattığım durum, bu güzel ülkenin porno çukurunda debelendiğine bir örnek. Çünkü porno, sadece cinselliğin abartılı biçimi değildir, insana aykırı her davranış, her söz pornoya girer.”
30.8.2020 [TR724]
Cezaevine girdikten kısa bir süre sonra tahliye edilen Musa Orhan, intihara sürüklediği İpek Er’i on beş gün boyunca bir evde tuttu ve tecavüz etti. Musa Orhan bu sırada arkadaşlarıyla mesajlaştı. Orhan’ın arkadaşıyla mesajlamasında şu ifadeler geçiyor: “Nebtın gardaş kıza”, “15 gündür a…k… gardaş usandım vallaha”, “Yuh gardaşım sakın başını yakma”, “Sıkıntı yok almazlar daha önce de deneyimim var gardaşım”, “Bir ara bana da getir”, “Bakarız”, “Hadi lan naz yapma”.
Cumhuriyet yazarı Işıl Özgentürk’ün bugünkü yazısını bu konuyu gündeme getirdi. Şu ifadeleri kullandı:
“Siirt’te görev yapan bir Uzman Çavuş Musa Orhan, Batmanlı İpek Er’i on beş gün bir evde tutup sürekli tecavüz etti. Bu arada arkadaşlarıyla yazıştı, yazışmalar şöyle, hiç değiştirmeden aldım: “Nebtın gardaş kıza”, “15 gündür a…koydum gardaş usandım vallaha”, “Yuh gardaşım sakın başını yakma”, “Sıkıntı yok almazlar daha önce de deneyimim var gardaşım”, “Bir ara bana da getir”, “Bakarız”, “Hadi lan naz yapma”.
“On beş gün sürekli tecavüze uğrayan İpek Er, daha sonra serbest bırakılmış, o da şöyle yazmış bir kâğıda: “Bana tecavüz etti, ağladım.” O, bana “Ağlama, diktirirsin” dedi. Daha sonra İpek intihar ediyor, ölüyor, Batman’daki çok sayıdaki kadın intiharlarına bir sayı daha ekleniyor. Evet, Batman kadın intiharlarının en çok olduğu kenttir. O bölgeyi çok iyi bilen, bir öğretmen dostum şöyle anlatmıştı: “Buralarda kız çocuklarına hiç değer verilmez, babalar kız çocuklarını çocuktan saymaz, onlar okutulmazlar, mal gibi satılırlar. Mirastan onlara hiçbir pay düşmez. Herhangi bir beceri edinmeleri, yaşamlarını kendi ayakları üstünde sürdürmeleri için hiçbir yardım almazlar. Bu durumdaki genç kızların iki seçeneği vardır: Ya dağa çıkmak ya da kentlerinde görev yapan asker, bürokrat biriyle evlenerek kurtulmak. Bu nedenle pek çok genç kız umutsuzca kendini kandırır, evlilik hayalleri kurar ve ansızın bürokrat, asker bir başka bölgeye tayin olur gider. Çoğu bekâretini kaybetmiş genç kızlar için intihar, bir kurtuluş olur.”
Evet, şimdi bu uzman çavuş önce tutuklandı, ardından kaçma tehlikesi olmadığı için serbest bırakıldı. Şimdilerde elini kollunu sallayarak geziyor ve bol miktarda bozkurt işareti yaparak arkadaşlarına zaferini ilan ediyor. Şu anlattığım durum, bu güzel ülkenin porno çukurunda debelendiğine bir örnek. Çünkü porno, sadece cinselliğin abartılı biçimi değildir, insana aykırı her davranış, her söz pornoya girer.”
30.8.2020 [TR724]
30 Ağustos: Zorla Kaybetme Kurbanlarını Anma Günü [Aziz Kamil Can]
30 Ağustos kimileri için sıradan bir tarihtir, kimileri içinse 30 Ağustos 1922’de kazanılan Dumlupınar zaferinin anma yıldönümü olarak kutlanan Zafer Bayramı.
Son 10 yıldır bu tarihin başka bir anlamı daha var. Birleşmiş Milletler 2011 yılından itibaren 30 Ağustos’u resmi olarak “Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü” olarak anmaya başladı. Biz bu yazıda, 30 Ağustos vesilesiyle, Türkiye de yaşanan kayıp ve kaçırılmalara dikkat çekmek istiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihinde nice bireyler veya topluluklar bu kaçırma, yok etme ve sindirilme eylemlerinden acı çektiler. İktidara boyun eğmeyen Ermeniler, Rumlar, Aleviler, Kürtler, değişik din alimleri ve özellikle şu sıralarda Hizmet Hareketi mensupları, kaçırılma ve yok edilme eylemine maruz kaldılar, kalmaya da devam ediyorlar.
Şüphesiz bu kaçırma hadiseleri sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Diktatör yönetimler insan kaçırma ve yok etme eylemlerine sık sık başvurduğundan 30 Ağustos günü “Zorla Kaybetme Kurbanlarının Uluslararası Günü” olarak anılmaya başlanmıştır.
1981 yılında Kosta Rika’da kurulmuş olan Latin Amerika Kayıp Aileleri Dernekleri Federasyonu’nun ilan ettiği “30 Ağustos Kayıpların Uluslararası Günü”, daha sonra Birleşmiş Milletler öncülüğünde kayıplar sorununa dikkat çekilmek için her yıl o tarihte etkinlikler düzenlenen özel bir gün halini almıştır.
Kayıplar sorununun evrensel çapta ulaştığı noktaya çare olmak amacıyla BM Genel Kurulu 1992 yılında Tüm İnsanların Zorla Kaybedilmekten Korunması Deklarasyonu’nu yayımlamıştır.
Bunu 2006 yılında kabul edilen ve tüm taraf devletler açısından bağlayıcı olan BM Tüm İnsanların Zorla Kaybedilmekten Korunması Uluslararası Sözleşmesi izlemiş ve Sözleşme, 2010 yılından itibaren yürürlük kazanmıştır. Bugün itibariyle 98 ülke Sözleşmeyi imzalamış 63 ülke onaylamıştır.
Yine BM Kayıplar Sözleşmesi’nin imzaya açılması ile aynı tarihlerde, 2007 yılında, BM İnsan Hakları Konseyi’nin Cenevre’deki toplantısında “Zorla Kaybedilmeye Karşı Uluslararası Koalisyon” adlı bir örgüt kurulmuştur. Bu örgüt, zorla kaybedilmeye karşı yerel, ulusal ya da uluslararası çapta barışçıl mücadele veren tüm sivil toplum kuruluşlarını kendi çatısı altında topluyor ve BM Kayıplar Sözleşmesi’nin imzalanması için kampanya yürütüyor.
Maalesef haydut devlet hüviyetine bürünen Türkiye, hesap vermemek için bu organizasyonların hiçbirinde yer almamıştır.
Diğer yandan anılan Sözleşmenin ikinci maddesi, “Fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, hangi istisnai koşullar söz konusu olursa olsun, bunlar zorla kaybedilme olayları için gerekçe olarak ileri sürülemez” diyerek, zorla kaçırma ve kaybetmeyi mutlak surette yasaklamıştır.
Beşinci maddesinde, “Zorla kaybedilmelerin yaygın veya sistematik biçimde gerçekleşmesi, uluslararası hukukta da tanımlandığı gibi, insanlığa karşı işlenmiş suç anlamını taşır ve bu mahiyetiyle bu fiil yürürlükteki uluslararası hukukun yaptırımlarına tabidir.” şekli ile yer alan hüküm, bu eylemi insanlığa karşı suç olarak kabul etmiş ve diğer yürürlükteki ilgili uluslararası hukuk yaptırımlarına tabi kılmıştır.
Zorla kaybetme Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’nde de insanlığa karşı suçlar arasında sayılmıştır.
Ayrıca Türk Ceza Yasasının 77. maddesinde insanlığa karşı suç unsurları düzenlenmiş, zorla kaybetmenin doğal sonucu olan; kişi hürriyetinden yoksun kılma, kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, eziyet veya köleleştirme, bilimsel deneylere tabi kılma, cinsel saldırıda bulunma gibi eylemler cezalandırılmıştır. Son fıkrada ise, bu suçlardan dolayı zamanaşımının işlemeyeceği açıkça belirtilmiştir.
Türkiye, yukarıda anılan sözleşmeye taraf olmasa da adam kaçırma, “kişinin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının” şiddetli halidir ve TCK 77. madde unsurlarını ihtiva eden gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gerekse BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İşkenceyi Önleme Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelere taraftır.
Bu Sözleşmeler, denetim organları olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, BM İnsan Hakları Komitesi, BM İşkenceyi Önleme Komitesi gibi kurumlarca korunmaktadır. Yine bu suçlar, insanlığa karşı suç olarak belirlendiğinden “evrensel yetki” ilkesi gereği birçok ülke ceza yasalarınca soruşturulmaya tabi olabilmektedir.
Tüm bu realitelerin gereği bu suçları işleyen faillerin er ya da geç Türkiye’de, başka bir ülkede veya uluslararası denetim organları kapsamında hesap vermeleri kaçınılmaz olacaktır. Günün vermiş olduğu güç sarhoşluğu ne faillerini şaşırtıp, şımartıp aldatsın ne de mağdurlarını ümitsizliğe düşürsün.
Nitekim şimdiden bazı yurtdışı kaçırmaları uluslararası denetim organlarının kararlarına yansımış ve Türkiye mahkûm olmuştur. Bilindiği gibi Devletin haydut görevlileri Pakistan, Malezya, Kosova, Moldova, Ukrayna, Gürcistan gibi birçok ülkeden onlarca insanı tüm insan hakları sözleşmelerine aykırı biçimde sistematik bir plan dairesinde kaçırdılar. Bunula da yetinmeyip ülke içerisinde de onlarcasını kaçırıp yok ettiler. Hala bir kısmında haber alınmış değildir.
MİT’in 13 yıldır Malezya’da ikamet eden öğretmen Turgay Karaman ve akademisyen İsmet Özçelik’i kaçırması sonucunda Türkiye’de özgürlüklerinin hukuksuz sınırlandırılması nedeniyle, BMİHK, Türkiye’nin bu başvurucuların özgürlük ve güvenlik haklarını ihlal ettiğini tespit etti.
Yine MİT’in hukuksuz kaçırdığı 5 öğretmen ile ilgili olarak AİHM, 11 Haziran 2019 tarihinde özgürlük ve güvenlik hakkı ile özel ve aile hayatın korunması haklarının ihlal edildiğini tespit ederek, her başvurucuya ayrıca 25 Euro tazminata hükmetmek suretiyle Moldova Devletini mahkum etti ki bu mahkumiyetin satır aralarında ya da genel gerekçesinde aslında Türkiye mahkum edilmiştir.
Ayrıca Kosova’daki hukuksuz kaçırmalar nedeniyle Avrupa Birliği sert tepki göstermiş, Başbakanı Ramuş Haradinaj, kendisinden habersiz yapıldığını söylediği gözaltı ve iade operasyonu sonrası İçişleri Bakanı ve istihbarat şefini görevden alarak konuya ilişkin soruşturma başlattırmıştır.
Görüldüğü üzere kaçırmalar uluslararası denetim organları ve ülkelerce hukuksuz görülmüştür. Bu durum aynı zamanda gelecekte bu sorumluların insanlığa karşı suç kapsamında cezai soruşturmalara tabi tutulacaklarının habercisidir.
Bu nedenle tüm kayıpların ve kaçırılmaların kayıt altına alınması oldukça önemlidir. Normalde Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na bağlı Kayıplar Alt Komisyonu diye bir birim bulunsa da Hükümet kontrolündeki bu birimden bir şey beklemek saflık olacaktır.
Bu noktada uluslararası tecrübelerden faydalanmak gerekmektedir. Örneğin Arjantin’de sistematik bir devlet terörü haline gelen zorla kaybetmeler, 1983 yılında kurulan Zorla Kaybetmelerle ilgili Ulusal Arjantin Komisyonu’nda araştırma ve soruşturmaya tabi tutulmuştur. Kişileri zorla kaybetme yöntemi Arjantin ve Guatemala dışında aynı zamanda Şili, Peru, Salvador, Kolombiya, Uruguay ve Honduras’ta da uygulanmıştır.
Latin Amerika’da devlet eliyle bu suç işlendiğinden sivil toplum kuruluşları inisiyatifi ele almış ve “Latin Amerika Kayıp Aileleri Dernekleri Federasyonu” kurmuşlardır. Bu sivil çaba daha sonra tüm dünyada kabul görmüş ve anılan ülkelerde de bu yöndeki eylemler sonlandırılmıştır.
Türkiye’de yıllardır kaçırmalara maruz kalan Kürtler, Aleviler, Hizmet Hareketi mensupları, diğer grup ve kişilerin bir araya gelmesi, farklılıklarını zenginlik olarak görerek bir federasyon altında toplanmaları ve tiranlar ve haydutlarının yaptıkları kaçırma ve kaybetmelere karşı ortak mücadelede bulunmaları sorunların çözümüne ve faillerinin cezalandırılmalarına hız verecektir.
[Aziz Kamil Can] 30.8.2020 [TR724]
Son 10 yıldır bu tarihin başka bir anlamı daha var. Birleşmiş Milletler 2011 yılından itibaren 30 Ağustos’u resmi olarak “Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü” olarak anmaya başladı. Biz bu yazıda, 30 Ağustos vesilesiyle, Türkiye de yaşanan kayıp ve kaçırılmalara dikkat çekmek istiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihinde nice bireyler veya topluluklar bu kaçırma, yok etme ve sindirilme eylemlerinden acı çektiler. İktidara boyun eğmeyen Ermeniler, Rumlar, Aleviler, Kürtler, değişik din alimleri ve özellikle şu sıralarda Hizmet Hareketi mensupları, kaçırılma ve yok edilme eylemine maruz kaldılar, kalmaya da devam ediyorlar.
Şüphesiz bu kaçırma hadiseleri sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Diktatör yönetimler insan kaçırma ve yok etme eylemlerine sık sık başvurduğundan 30 Ağustos günü “Zorla Kaybetme Kurbanlarının Uluslararası Günü” olarak anılmaya başlanmıştır.
1981 yılında Kosta Rika’da kurulmuş olan Latin Amerika Kayıp Aileleri Dernekleri Federasyonu’nun ilan ettiği “30 Ağustos Kayıpların Uluslararası Günü”, daha sonra Birleşmiş Milletler öncülüğünde kayıplar sorununa dikkat çekilmek için her yıl o tarihte etkinlikler düzenlenen özel bir gün halini almıştır.
Kayıplar sorununun evrensel çapta ulaştığı noktaya çare olmak amacıyla BM Genel Kurulu 1992 yılında Tüm İnsanların Zorla Kaybedilmekten Korunması Deklarasyonu’nu yayımlamıştır.
Bunu 2006 yılında kabul edilen ve tüm taraf devletler açısından bağlayıcı olan BM Tüm İnsanların Zorla Kaybedilmekten Korunması Uluslararası Sözleşmesi izlemiş ve Sözleşme, 2010 yılından itibaren yürürlük kazanmıştır. Bugün itibariyle 98 ülke Sözleşmeyi imzalamış 63 ülke onaylamıştır.
Yine BM Kayıplar Sözleşmesi’nin imzaya açılması ile aynı tarihlerde, 2007 yılında, BM İnsan Hakları Konseyi’nin Cenevre’deki toplantısında “Zorla Kaybedilmeye Karşı Uluslararası Koalisyon” adlı bir örgüt kurulmuştur. Bu örgüt, zorla kaybedilmeye karşı yerel, ulusal ya da uluslararası çapta barışçıl mücadele veren tüm sivil toplum kuruluşlarını kendi çatısı altında topluyor ve BM Kayıplar Sözleşmesi’nin imzalanması için kampanya yürütüyor.
Maalesef haydut devlet hüviyetine bürünen Türkiye, hesap vermemek için bu organizasyonların hiçbirinde yer almamıştır.
Diğer yandan anılan Sözleşmenin ikinci maddesi, “Fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, hangi istisnai koşullar söz konusu olursa olsun, bunlar zorla kaybedilme olayları için gerekçe olarak ileri sürülemez” diyerek, zorla kaçırma ve kaybetmeyi mutlak surette yasaklamıştır.
Beşinci maddesinde, “Zorla kaybedilmelerin yaygın veya sistematik biçimde gerçekleşmesi, uluslararası hukukta da tanımlandığı gibi, insanlığa karşı işlenmiş suç anlamını taşır ve bu mahiyetiyle bu fiil yürürlükteki uluslararası hukukun yaptırımlarına tabidir.” şekli ile yer alan hüküm, bu eylemi insanlığa karşı suç olarak kabul etmiş ve diğer yürürlükteki ilgili uluslararası hukuk yaptırımlarına tabi kılmıştır.
Zorla kaybetme Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’nde de insanlığa karşı suçlar arasında sayılmıştır.
Ayrıca Türk Ceza Yasasının 77. maddesinde insanlığa karşı suç unsurları düzenlenmiş, zorla kaybetmenin doğal sonucu olan; kişi hürriyetinden yoksun kılma, kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, eziyet veya köleleştirme, bilimsel deneylere tabi kılma, cinsel saldırıda bulunma gibi eylemler cezalandırılmıştır. Son fıkrada ise, bu suçlardan dolayı zamanaşımının işlemeyeceği açıkça belirtilmiştir.
Türkiye, yukarıda anılan sözleşmeye taraf olmasa da adam kaçırma, “kişinin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının” şiddetli halidir ve TCK 77. madde unsurlarını ihtiva eden gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gerekse BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İşkenceyi Önleme Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelere taraftır.
Bu Sözleşmeler, denetim organları olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, BM İnsan Hakları Komitesi, BM İşkenceyi Önleme Komitesi gibi kurumlarca korunmaktadır. Yine bu suçlar, insanlığa karşı suç olarak belirlendiğinden “evrensel yetki” ilkesi gereği birçok ülke ceza yasalarınca soruşturulmaya tabi olabilmektedir.
Tüm bu realitelerin gereği bu suçları işleyen faillerin er ya da geç Türkiye’de, başka bir ülkede veya uluslararası denetim organları kapsamında hesap vermeleri kaçınılmaz olacaktır. Günün vermiş olduğu güç sarhoşluğu ne faillerini şaşırtıp, şımartıp aldatsın ne de mağdurlarını ümitsizliğe düşürsün.
Nitekim şimdiden bazı yurtdışı kaçırmaları uluslararası denetim organlarının kararlarına yansımış ve Türkiye mahkûm olmuştur. Bilindiği gibi Devletin haydut görevlileri Pakistan, Malezya, Kosova, Moldova, Ukrayna, Gürcistan gibi birçok ülkeden onlarca insanı tüm insan hakları sözleşmelerine aykırı biçimde sistematik bir plan dairesinde kaçırdılar. Bunula da yetinmeyip ülke içerisinde de onlarcasını kaçırıp yok ettiler. Hala bir kısmında haber alınmış değildir.
MİT’in 13 yıldır Malezya’da ikamet eden öğretmen Turgay Karaman ve akademisyen İsmet Özçelik’i kaçırması sonucunda Türkiye’de özgürlüklerinin hukuksuz sınırlandırılması nedeniyle, BMİHK, Türkiye’nin bu başvurucuların özgürlük ve güvenlik haklarını ihlal ettiğini tespit etti.
Yine MİT’in hukuksuz kaçırdığı 5 öğretmen ile ilgili olarak AİHM, 11 Haziran 2019 tarihinde özgürlük ve güvenlik hakkı ile özel ve aile hayatın korunması haklarının ihlal edildiğini tespit ederek, her başvurucuya ayrıca 25 Euro tazminata hükmetmek suretiyle Moldova Devletini mahkum etti ki bu mahkumiyetin satır aralarında ya da genel gerekçesinde aslında Türkiye mahkum edilmiştir.
Ayrıca Kosova’daki hukuksuz kaçırmalar nedeniyle Avrupa Birliği sert tepki göstermiş, Başbakanı Ramuş Haradinaj, kendisinden habersiz yapıldığını söylediği gözaltı ve iade operasyonu sonrası İçişleri Bakanı ve istihbarat şefini görevden alarak konuya ilişkin soruşturma başlattırmıştır.
Görüldüğü üzere kaçırmalar uluslararası denetim organları ve ülkelerce hukuksuz görülmüştür. Bu durum aynı zamanda gelecekte bu sorumluların insanlığa karşı suç kapsamında cezai soruşturmalara tabi tutulacaklarının habercisidir.
Bu nedenle tüm kayıpların ve kaçırılmaların kayıt altına alınması oldukça önemlidir. Normalde Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na bağlı Kayıplar Alt Komisyonu diye bir birim bulunsa da Hükümet kontrolündeki bu birimden bir şey beklemek saflık olacaktır.
Bu noktada uluslararası tecrübelerden faydalanmak gerekmektedir. Örneğin Arjantin’de sistematik bir devlet terörü haline gelen zorla kaybetmeler, 1983 yılında kurulan Zorla Kaybetmelerle ilgili Ulusal Arjantin Komisyonu’nda araştırma ve soruşturmaya tabi tutulmuştur. Kişileri zorla kaybetme yöntemi Arjantin ve Guatemala dışında aynı zamanda Şili, Peru, Salvador, Kolombiya, Uruguay ve Honduras’ta da uygulanmıştır.
Latin Amerika’da devlet eliyle bu suç işlendiğinden sivil toplum kuruluşları inisiyatifi ele almış ve “Latin Amerika Kayıp Aileleri Dernekleri Federasyonu” kurmuşlardır. Bu sivil çaba daha sonra tüm dünyada kabul görmüş ve anılan ülkelerde de bu yöndeki eylemler sonlandırılmıştır.
Türkiye’de yıllardır kaçırmalara maruz kalan Kürtler, Aleviler, Hizmet Hareketi mensupları, diğer grup ve kişilerin bir araya gelmesi, farklılıklarını zenginlik olarak görerek bir federasyon altında toplanmaları ve tiranlar ve haydutlarının yaptıkları kaçırma ve kaybetmelere karşı ortak mücadelede bulunmaları sorunların çözümüne ve faillerinin cezalandırılmalarına hız verecektir.
[Aziz Kamil Can] 30.8.2020 [TR724]
Sadece eviye bataryası 9 bin 640 TL
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın sosyal medyada paylaştığı ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda çekildiği tahmin edilen videoda görülen eviye bataryasının fiyatı ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, yaptığı aşureyi sosyal medya hesabından paylaşarak Aşure Günü'nü kutladı.
Pekmezli aşure tarifi veren Erdoğan, "Aşure paylaşmaktır, komşularımıza ulaştırmayı unutmayalım." dedi.
Görüntülerde Emine Erdoğan'ın kullandığı mutfaktaki eviye bataryası dikkatten kaçmadı. Bataryanın fiyatının 9 bin 600 TL olduğu belirtiliyor.
Bir sosyal medya kullanıcısı "hepsiburada.com" alışveriş sitesinde yer alan bataryanın fiyatını paylaştı.
Buna göre "Kohler" marka eviye bataryası (Fairfax Spiralli Brass) fiyatı 9 bin 640 TL.
Bir asgari ücretlinin aynı bataryayı almak için neredeyse 4 ay çalışması gerekiyor.
[Samanyolu Haber] 30.8.2020
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, yaptığı aşureyi sosyal medya hesabından paylaşarak Aşure Günü'nü kutladı.
Pekmezli aşure tarifi veren Erdoğan, "Aşure paylaşmaktır, komşularımıza ulaştırmayı unutmayalım." dedi.
Görüntülerde Emine Erdoğan'ın kullandığı mutfaktaki eviye bataryası dikkatten kaçmadı. Bataryanın fiyatının 9 bin 600 TL olduğu belirtiliyor.
Bir sosyal medya kullanıcısı "hepsiburada.com" alışveriş sitesinde yer alan bataryanın fiyatını paylaştı.
Buna göre "Kohler" marka eviye bataryası (Fairfax Spiralli Brass) fiyatı 9 bin 640 TL.
Bir asgari ücretlinin aynı bataryayı almak için neredeyse 4 ay çalışması gerekiyor.
[Samanyolu Haber] 30.8.2020
Mü'min sarsılsa da asla yıkılmaz! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Mücadele insanı ve özgürlük âşığı Epiktetos: “Başıma gelenleri benimsiyorum, seviyorum. Zira Allah’ın benim için istediği şey, benim istediklerimden daha iyidir” inancıyla teselli bulur.
Hz. İsa (a.s.)’a isnad edilen bir sözde de o büyük Peygamber: “Hoşlanmadığınıza sabretmedikçe, hoşlandığınızı elde edemezsiniz” buyurarak, musibetlerin birer imtihan olduğunu hatırlatır.
Kendisi de ağır bir imtihana maruz kalmış olan Maktul Sühreverdi, sabır-imtihan ilişkisini, demir-mıknatıs çekimine benzetir, demirin mıknatısa âşık olduğu için sürekli ona doğru koştuğu gibi, zaferin de sabra âşık olup, sürekli olarak ona doğru koştuğunu belirtir.
Ömrünün büyük çoğunluğunu altından kalkılamayacak derecede ağır imtihanlarla geçiren Bediüzzaman hazretleri musibetleri, insanı dergah-ı ilahiye sevk etmek için birer kader kamçıları olarak görür.
Varlığın yegâne Sahibi’ni bulup tanıma ve bu arada sınanıp aşamalardan geçme maksadıyla yaratılmış olan insan, hayatı boyunca birbirinden farklı iç içe imtihanlardan geçer. Bu imtihanlar bazen, zenginlik, makam, güç-kuvvet, sağlık, ses güzelliği, yakışıklılık, güzellik ve servet gibi müspet; zaman zaman da fakirlik, açlık, hastalık, zayıflık, çirkinlik, horlanmak, dışlanmak ve ezilmek gibi menfi şeylerle olur. İnsanlık tarihine bakıldığında, bu her iki durumla da imtihan olup, bu imtihanlarda kazanan ve kaybeden pekçok kişi, toplum ve milletle karşılaşılır.
Kur’ân, bu anlamda geçmişe yönelik kıssalarıyla, özellikle de peygamberler özelinde, kazanan ve kaybeden pekçok kişiden, toplum ve medeniyetten, onların başlarına gelenlerden, yaşadıkları acı tatlı olaylardan tablolar sunar. Kazananların gerek dünya gerek ukbâda karşılaşacakları müjdeleri belirtir ve kaybeden nice zalimlerin elim sonlarını, canlı tablolar halinde bizlere sunar. Sonra da bunlardan ibret ve öğüt alınmasını tavsiye eder. Zaten geçmişteki haberlerin en baştaki hikmetlerinden birisi, sonra gelenlerin bunlardan ders çıkarmalarıdır.
Mü’min sınanır; korkuyla, tehditlerle, hürriyetinden mahrum edilmekle, hapisle, malına el konulmakla, açlıkla, mal, can ve ürün eksikliğiyle sınanır. Hz. Âdem’in şeytanla, Hz. İbrahim’in (a.s.) Nemrut’la, Hz. Musa’nın (a.s.) Firavun’la, pekçok peygamberin mele’ denen kendi dönemlerindeki azgın ve sapkın çetelerle, hz. Nuh’un (a.s.) evladı ve eşiyle, Hz. Lut’un (a.s.) eşiyle, Hz. Peygamber’in de Ebu Cehil, Ebu Leheb’le sınandığı gibi, mü’min de çağında yaşadığı modern firavunlarla, nemrutlarla, modern mele’lerle (çetelerle), şeytan ve onun yoldaşlarıyla, yeni yüz ve tip Ebu Cehil ve Ebû Lebeplerle sınanır.
Her peygamber ve onun takipçileri için, insan ve cinlerden düşmanlar ortaya çıkar; bu düşmanlar kafa kafaya vererek birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözlerle fısıldayıp birbirlerine telkinlerde bulunur. Olmadık yollar dener, tuzaklar kurar, iftiralar atar, yalanlar söyler, komplolar kurar ve inananları tuzaklarına çekmek isterler. Birinin hatırına gelmeyen tuzak, iftira ve yalanı, diğeri ona hatırlatır.
Sınanma ve denenme, mü’minin sanki kaderi gibidir. Zira mü’min, sadece “iman ettim” demekle kurtulamaz; değişik imtihanlara maruz kalır; bununla da ilm-i ilahide sâbit ve belli olan bu kesin bilgi, yaşanarak da ortaya çıkmış olur; böylelikle samimi mü’minlerle, samimiyetsiz ve kaypak olanlar, belirgin bir şekilde birbirinden ayrılmış olurlar.
Tarih boyunca, doğruluk peşinde koşan insanlar, pekçok şiddete maruz kalmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) dönemi de bunlardan en derin ve geniş anlamda nasibini almıştır. Asr-ı Saadette hem Hz.Peygamber (s.a.s.) hem de ashap bütün mal varlıklarını Mekke’de hem de en azılı düşmanlarına bırakarak, yurtlarını ve yuvalarını, mal ve mülklerini terketmek zorunda kalmışlardır. Medine’ye gelince rahata kavuşacaklarını düşünürlerken, orada da çeşitli sıkıntılar baş göstermeye başlamıştır. Örneğin Hendek savaşında müslüman lar, pekçok sıkıntıya maruz kalmışlar, nere deyse canları boğazlarına gelmiştir. Bu gibi sıkıntılı durumlar karşısında Cenâb-ı Hakk şu ifadelerle onları teselli edivermişti:
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sar sıldılar ki Pey gamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vadettiği nusret ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara Sûresi 214).
Cennet ucuz değildir. O, paha biçilmez bir değere sahiptir. Onu kazanmak ve elde etmek için mü’minler, ellerinden gelen gayreti göstermiş, bundan sonrakiler de elbette göstereceklerdir. Cenneti kazandıracak ve ona sahip kılacak şey ise, mala, cana ve başa gelebilecek her türlü bela ve musibete karşı sabır zırhına bürünmektir. Şüphesiz ki insanın başına gelen imtihanlarda sayısız hikmet vardır. Bu sınanmalarla mümin-münafık açığa çıkmış olur. Müminler böylelikle bir eğitimden geçmiş ve mânen temizlenmiş olurlar. Dereceleri yükselmiş, mükafatları da kat kat artmış olur. Samimi dostla sahtesi birbirinden ayırt edilmiş olur. Geleceğe daha dayanıklı, hayatın getireceği sıkıntılara daha mukavemetli hâle gelmiş olur. Böylesi sıkıntılı durumlar, insanı daha çok dua, tazarru, yalvarıp yakarma gibi aktivitelere yönlendirerek, maneviyatı güçlenmiş olur.
Resûlullah (s.a.s.), inanmanın ve doğru yolda olmanın beraberinde getireceği sıkıntıları ve her durumda mü’minin sınanıp deneneceğini, mü’minin ise her iki durumda da kârlı çıkacağını şu sözleriyle müjdelemişlerdir:
“Mü’min’in durumu şâyân-ı takdirdir. Zira onun her işi hayırdır ve bu da başkasına değil sadece mü’mine hastır. Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir zarar gelse bu defa da sabreder; bu da onun için hayır olur” (Müslim, Zühd, 64).
İmtihanlar, sıkıntılar, musibetler karşısında mü’minin en büyük silahı sabırdır. Sabırda daha aktif ve dayanıklı olmak için de; dünya hayatının gerçek mahiyetini bilme, başına geleceklerden Allah katında mükafaat alacağına kesinlikle inanma, her zorluktan sonra mutlaka bir çıkış yolunun ve kurtuluşun olacağını unutmama, başına gelen sıkıntılar karşısında Allah’tan yardım dileme, bu konuda sabırlı kimseleri örnek alma ve neticede Yüce Mevla’nın takdirine inanma gibi niteliklerin bulunması gerekir.
İmtihanlar karşısında mü’min, adeta rüzgârda yatıp kalkan bir ekin gibidir; değilse öyle olmalıdır. Rüzgârın esmesiyle, bir sağa bir sola yatmalı, ama hiçbir zaman yıkılıp yerde kalmamalıdır. Zira bilmelidir ki mü’min, hiçbir zaman yıkılmaz; yıkılsa da asla yerde kalmaz. Nitekim: “Sürçmedik at, düşmedik yiğit olmaz!” sözü de aynı gerçeği, farklı bir şekilde ifade etmektedir.
Konuyla ilgili önemli bir örnekle yazıyı bitirmiş olalım: Ağır yaralıların ve şehitlerin olduğu Uhud Savaşı sonrası ashap, iyice bitkinleşmiş ve yorulmuştu. Öyle ki, ayakta yürüyecek halleri bile kalmamıştı. Birbirlerini omuzlarında taşıyor, yıkılırsam orada yıkılayım diyorlardı. Böylesine ağır bir durum ve acılar içerisinde “Hamra-i Esed” denilen yere kadar gittiler. Onların böylesine ağır bir durumda bile gösterdikleri bu heyecan ve yıkılmama görüntüsü, Mekke müşriklerinin içlerine korku saldı ve korkularından adeta donakaldılar. Muhtemel bir tehlikeye karşı da karşı koyamayıp soluğu Mekke’de aldılar. Nitekim onların bu örnek durumunu ebedileştiren Kur’ân, şu âyetiyle onları övdü ve böylesi bir hareketi de daha sonraki nesillere örnek bir davranış olarak hatırlattı:
“Bazı insanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu terkip ettiler, onlardan korkun!’ dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.’ dediler.” (Âl-i İmrân sûresi 3/173).
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 29.8.2020 [Samanyolu Haber]
Hz. İsa (a.s.)’a isnad edilen bir sözde de o büyük Peygamber: “Hoşlanmadığınıza sabretmedikçe, hoşlandığınızı elde edemezsiniz” buyurarak, musibetlerin birer imtihan olduğunu hatırlatır.
Kendisi de ağır bir imtihana maruz kalmış olan Maktul Sühreverdi, sabır-imtihan ilişkisini, demir-mıknatıs çekimine benzetir, demirin mıknatısa âşık olduğu için sürekli ona doğru koştuğu gibi, zaferin de sabra âşık olup, sürekli olarak ona doğru koştuğunu belirtir.
Ömrünün büyük çoğunluğunu altından kalkılamayacak derecede ağır imtihanlarla geçiren Bediüzzaman hazretleri musibetleri, insanı dergah-ı ilahiye sevk etmek için birer kader kamçıları olarak görür.
Varlığın yegâne Sahibi’ni bulup tanıma ve bu arada sınanıp aşamalardan geçme maksadıyla yaratılmış olan insan, hayatı boyunca birbirinden farklı iç içe imtihanlardan geçer. Bu imtihanlar bazen, zenginlik, makam, güç-kuvvet, sağlık, ses güzelliği, yakışıklılık, güzellik ve servet gibi müspet; zaman zaman da fakirlik, açlık, hastalık, zayıflık, çirkinlik, horlanmak, dışlanmak ve ezilmek gibi menfi şeylerle olur. İnsanlık tarihine bakıldığında, bu her iki durumla da imtihan olup, bu imtihanlarda kazanan ve kaybeden pekçok kişi, toplum ve milletle karşılaşılır.
Kur’ân, bu anlamda geçmişe yönelik kıssalarıyla, özellikle de peygamberler özelinde, kazanan ve kaybeden pekçok kişiden, toplum ve medeniyetten, onların başlarına gelenlerden, yaşadıkları acı tatlı olaylardan tablolar sunar. Kazananların gerek dünya gerek ukbâda karşılaşacakları müjdeleri belirtir ve kaybeden nice zalimlerin elim sonlarını, canlı tablolar halinde bizlere sunar. Sonra da bunlardan ibret ve öğüt alınmasını tavsiye eder. Zaten geçmişteki haberlerin en baştaki hikmetlerinden birisi, sonra gelenlerin bunlardan ders çıkarmalarıdır.
Mü’min sınanır; korkuyla, tehditlerle, hürriyetinden mahrum edilmekle, hapisle, malına el konulmakla, açlıkla, mal, can ve ürün eksikliğiyle sınanır. Hz. Âdem’in şeytanla, Hz. İbrahim’in (a.s.) Nemrut’la, Hz. Musa’nın (a.s.) Firavun’la, pekçok peygamberin mele’ denen kendi dönemlerindeki azgın ve sapkın çetelerle, hz. Nuh’un (a.s.) evladı ve eşiyle, Hz. Lut’un (a.s.) eşiyle, Hz. Peygamber’in de Ebu Cehil, Ebu Leheb’le sınandığı gibi, mü’min de çağında yaşadığı modern firavunlarla, nemrutlarla, modern mele’lerle (çetelerle), şeytan ve onun yoldaşlarıyla, yeni yüz ve tip Ebu Cehil ve Ebû Lebeplerle sınanır.
Her peygamber ve onun takipçileri için, insan ve cinlerden düşmanlar ortaya çıkar; bu düşmanlar kafa kafaya vererek birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözlerle fısıldayıp birbirlerine telkinlerde bulunur. Olmadık yollar dener, tuzaklar kurar, iftiralar atar, yalanlar söyler, komplolar kurar ve inananları tuzaklarına çekmek isterler. Birinin hatırına gelmeyen tuzak, iftira ve yalanı, diğeri ona hatırlatır.
Sınanma ve denenme, mü’minin sanki kaderi gibidir. Zira mü’min, sadece “iman ettim” demekle kurtulamaz; değişik imtihanlara maruz kalır; bununla da ilm-i ilahide sâbit ve belli olan bu kesin bilgi, yaşanarak da ortaya çıkmış olur; böylelikle samimi mü’minlerle, samimiyetsiz ve kaypak olanlar, belirgin bir şekilde birbirinden ayrılmış olurlar.
Tarih boyunca, doğruluk peşinde koşan insanlar, pekçok şiddete maruz kalmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) dönemi de bunlardan en derin ve geniş anlamda nasibini almıştır. Asr-ı Saadette hem Hz.Peygamber (s.a.s.) hem de ashap bütün mal varlıklarını Mekke’de hem de en azılı düşmanlarına bırakarak, yurtlarını ve yuvalarını, mal ve mülklerini terketmek zorunda kalmışlardır. Medine’ye gelince rahata kavuşacaklarını düşünürlerken, orada da çeşitli sıkıntılar baş göstermeye başlamıştır. Örneğin Hendek savaşında müslüman lar, pekçok sıkıntıya maruz kalmışlar, nere deyse canları boğazlarına gelmiştir. Bu gibi sıkıntılı durumlar karşısında Cenâb-ı Hakk şu ifadelerle onları teselli edivermişti:
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sar sıldılar ki Pey gamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vadettiği nusret ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara Sûresi 214).
Cennet ucuz değildir. O, paha biçilmez bir değere sahiptir. Onu kazanmak ve elde etmek için mü’minler, ellerinden gelen gayreti göstermiş, bundan sonrakiler de elbette göstereceklerdir. Cenneti kazandıracak ve ona sahip kılacak şey ise, mala, cana ve başa gelebilecek her türlü bela ve musibete karşı sabır zırhına bürünmektir. Şüphesiz ki insanın başına gelen imtihanlarda sayısız hikmet vardır. Bu sınanmalarla mümin-münafık açığa çıkmış olur. Müminler böylelikle bir eğitimden geçmiş ve mânen temizlenmiş olurlar. Dereceleri yükselmiş, mükafatları da kat kat artmış olur. Samimi dostla sahtesi birbirinden ayırt edilmiş olur. Geleceğe daha dayanıklı, hayatın getireceği sıkıntılara daha mukavemetli hâle gelmiş olur. Böylesi sıkıntılı durumlar, insanı daha çok dua, tazarru, yalvarıp yakarma gibi aktivitelere yönlendirerek, maneviyatı güçlenmiş olur.
Resûlullah (s.a.s.), inanmanın ve doğru yolda olmanın beraberinde getireceği sıkıntıları ve her durumda mü’minin sınanıp deneneceğini, mü’minin ise her iki durumda da kârlı çıkacağını şu sözleriyle müjdelemişlerdir:
“Mü’min’in durumu şâyân-ı takdirdir. Zira onun her işi hayırdır ve bu da başkasına değil sadece mü’mine hastır. Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir zarar gelse bu defa da sabreder; bu da onun için hayır olur” (Müslim, Zühd, 64).
İmtihanlar, sıkıntılar, musibetler karşısında mü’minin en büyük silahı sabırdır. Sabırda daha aktif ve dayanıklı olmak için de; dünya hayatının gerçek mahiyetini bilme, başına geleceklerden Allah katında mükafaat alacağına kesinlikle inanma, her zorluktan sonra mutlaka bir çıkış yolunun ve kurtuluşun olacağını unutmama, başına gelen sıkıntılar karşısında Allah’tan yardım dileme, bu konuda sabırlı kimseleri örnek alma ve neticede Yüce Mevla’nın takdirine inanma gibi niteliklerin bulunması gerekir.
İmtihanlar karşısında mü’min, adeta rüzgârda yatıp kalkan bir ekin gibidir; değilse öyle olmalıdır. Rüzgârın esmesiyle, bir sağa bir sola yatmalı, ama hiçbir zaman yıkılıp yerde kalmamalıdır. Zira bilmelidir ki mü’min, hiçbir zaman yıkılmaz; yıkılsa da asla yerde kalmaz. Nitekim: “Sürçmedik at, düşmedik yiğit olmaz!” sözü de aynı gerçeği, farklı bir şekilde ifade etmektedir.
Konuyla ilgili önemli bir örnekle yazıyı bitirmiş olalım: Ağır yaralıların ve şehitlerin olduğu Uhud Savaşı sonrası ashap, iyice bitkinleşmiş ve yorulmuştu. Öyle ki, ayakta yürüyecek halleri bile kalmamıştı. Birbirlerini omuzlarında taşıyor, yıkılırsam orada yıkılayım diyorlardı. Böylesine ağır bir durum ve acılar içerisinde “Hamra-i Esed” denilen yere kadar gittiler. Onların böylesine ağır bir durumda bile gösterdikleri bu heyecan ve yıkılmama görüntüsü, Mekke müşriklerinin içlerine korku saldı ve korkularından adeta donakaldılar. Muhtemel bir tehlikeye karşı da karşı koyamayıp soluğu Mekke’de aldılar. Nitekim onların bu örnek durumunu ebedileştiren Kur’ân, şu âyetiyle onları övdü ve böylesi bir hareketi de daha sonraki nesillere örnek bir davranış olarak hatırlattı:
“Bazı insanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu terkip ettiler, onlardan korkun!’ dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.’ dediler.” (Âl-i İmrân sûresi 3/173).
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 29.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
