Erdoğan’ı hedef alan yaptırım tasarısı ABD Senatosu’nda [Sıtkı Özcan]

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, bizzat Tayyip Erdoğan ve yardımcılarının mal varlığına yönelik yaptırımlar içeren yasa tasarısını yarın ABD Senatosu’na sunuyor.

ERDOĞAN’IN MAL VARLIĞININ TESPİTİ, ABD’YE GİRİŞ YASAĞI

Graham’ın Demokrat senatör Chris Van Hollen’la birlikte hazırladığı tasarı kapsamında Erdoğan’ın tüm mal varlığının tespiti ve Türkiye’nin lider kadrosuna ABD’ye giriş yasağı getirilmesi gibi yaptırımlar öngörülüyor.

TÜRKİYE’YE SİLAH SATIŞI YASAK, SATAN ÜLKEYE YAPTIRIM

Tasarı ayrıca, Türk savunma sanayi ile enerji sektörüne ciddi engellemeler getirilmesini talep ediliyor. Teklif yasalaşırsa Türk Silahlı Kuvvetleri’ne tüm silah satışları durdurulacak. Bunun yanı sıra Türkiye’ye askeri amaçla kullanılacak tüm havacılık materyalleri ile otomotiv malzemelerinin satışı da yasaklanacak. Yasağa uymayan ve Türkiye ile bu alanlarda ticaret yapan tüm kişi, kurum ya da ülkeler yaptırım kapsamına alınacak.

PETROL VE DOĞALGAZ ALANINDA YAPTIRIMLAR

Benzer şekilde Türkiye’nin savunma sanayiinde kullanabileceği petrol ya da doğalgaz üretimi için gereken herhangi bir malzeme, bilgi ya da servisin satışı da bu yasayla engellenecek. Türkiye ile enerji alanında da bu tür bir ticarete giren herhangi bir ülke vatandaşı tüm kişi ya da kurumlar yaptırım kapsamına alınacak.

TASARININ YASALAŞMASI İÇİN GEÇMESİ GEREKEN AŞAMALAR

Graham/Van Hollen tasarısı Senato’ya sunulması halinde önce Senato Dış İlişkiler Komitesi’ne iletilecek. Herhangi bir tasarının Senato’ya gelmesi için önce ilgili komitede görüşülüp karara bağlanması gerekiyor.

Amerikalı senatörlerin konuyla ilgili sert açıklamalarına bakıldığında tasarının Dış İlişkiler Komitesi’nde takılma ihtimalinin çok az olduğu görülüyor.

ÖNCE SENATO, SONRA TEMSİLCİLER MECLİSİ

Tasarı komiteden geçerse Senato’da oylanacak. Graham/Van Hollen tasarısı, burada da kabul edilmesi halinde Temsilciler Meclisi’ne aktarılacak.

Tasarı, Temsilciler Meclisi’nde de benzer şekilde komite ve genel kurul aşamalarını geçerse imza için Beyaz Saray’a sunulacak. Burada başkan Donald Trump’ın önünde iki seçenek bulunuyor: Onay ya da veto.

KONGRE BAŞKANIN VETOSUNU VETO EDEBİLİR

Başkan tasarıyı imzalarsa yaptırım teklifi yasalaşacak ve uygulamaya konacak. Trump’ın teklifi veto etmesi durumunda ise bu sefer Kongre’nin önünde iki seçenek var: Tasarıdan vazgeçmek ya da Trump’ın vetosunu veto etmek. Bunun için tasarının yeniden oylamada üçte iki çoğunluğu alması gerekiyor. Bu çoğunluğa ulaşılması halinde teklif, başkanın vetosuna rağmen otomatik olarak yasalaşıyor.

[Sıtkı Özcan] 15.10.2019 [Kronos.News]

İngiltere Başbakanı ve NATO Genel Sekreteri: Türkiye, harekâtı sonlandırmalı

Türkiye’nin Suriye’ye yönelik başlattığı “Barış Pınarı Harekâtı” adını verdiği askeri operasyona ilişkin İngiltere Başbakanı Boris Johnson ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg görüşmesinde, Türkiye’nin harekâtı sonlandırması gerektiği vurgulandı.

BOLD-İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın sözcüsü, Johnson ile NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yaptığı askeri harekâtı sonlandırması gerektiği konusunda “anlaştığını” açıkladı. Reuters’ın aktardığına göre sözcü, “Başbakan ve Genel Sekreter Suriye’nin kuzeyindeki durum konusunda derin endişelerini dile getirdi” ifadelerini kullandı.

Johnson ve Stoltenberg ikilisinin gerçekleştirdiği görüşmede Türkiye’nin önemli bir NATO müttefiki olduğu vurgusunun yapıldığı aktarıldı. İki liderin Türkiye’nin Suriye’deki iç savaş sırasında sığınmacıları desteklemekte oynadığı rolü kabul ettiklerini anlatan İngiltere Başbakanlık sözcüsü, “Ama Türkiye’nin şu anki operasyonunun sona ermesi gerektiğini açıkça belirttiler” diye konuştu.

İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab bugün yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye silah ihracatını incelemeye aldık” demişti.

[BoldMedya] 15.10.2019

Volkswagen’in Türkiye yatırımı ertelendi: Gelişmeleri endişeyle takip ediyoruz

Otomotiv sektörünün önemli isimlerinde Volkswagen, Türkiye’ye kurmaya karar verdikleri fabrika yatırımını bir süreliğine ertelediklerini belirtti.

BOLD-Alman otomotiv devi Volkswagen (VW), tarafından Türkiye’nin Manisa ilinde kuracağı fabrikaya ilişkin yatırım planlarının ertelendiği iddia edilmişti. Deutsche Welle (DW) yer alan haberde Volkswagen’in yeni fabrikasını Türkiye’de kurma kararını ertelediğine dair Handelsblatt gazetesinde yer alan haberi doğruladı. VW sözcüsü, “Türkiye’deki yeni fabrikayla ilgili kararın şirket yönetim kurulu tarafından ertelendiğini” açıkladı.

Ayrıca Sözcü, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik düzenlediği operasyonu kast ederek mevcut durumun şirket tarafından titizlikle takip edildiğini belirtti ve şirketin mevcut gelişmeleri endişeyle izlediğini vurguladı.

Volkswagen’ın Passat ve Skoda Superb modellerini üretmeyi ve bir milyar Euro’nun üzerinde yatırım yapmayı planladığı yeni fabrika için Manisa’yı seçtiği kamuoyuna yansımış, şirket Türkiye ile görüşmelerin son aşamasında olduklarını bildirmişti.

Şirketin resmi karar açıklamasını Ekim ayı içinde yapması bekleniyordu. VW yönetim kurulunun üretimden sorumlu üyesi Andreas Tostmann aylar süren görüşmelerin ardından kararın Ekim ayı başında açıklanacağı mesajı vermişti.

VW CEO’su Herbert Diess’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Türkiye’deki görüşmesi sonrasında VW teftiş kurulunun Ağustos sonunda fabrikanın Manisa’da kurulması için prensip kararı aldığı kamuoyuna yansımıştı. Fabrikanın yıllık 300 bin araç üretim kapasitesine sahip olması ve yaklaşık dört bin kişilik istihdam yaratması öngörülüyor. 2020 yılı sonunda yapımına başlanması planlanan fabrikanın 2022’de üretime geçmesi bekleniyor.

Almanya’nın önde gelen ekonomi gazetelerinden Handelsblatt, VW’nin kararını, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda sürdürdüğü askeri harekat nedeniyle ertelediğini, şirketin belirsizliklerden ve imaj kaybından çekindiğini bildirmişti.

Gazete, ekonomik açıdan Passat ve Superb modellerinin üretimi için Türkiye’de karar kılındığını ve şirketin bu karardan dönmek istemediğini de kaydetmiş, Handelsblatt’a konuşan kaynaklar, dolayısıyla fabrika için yer seçiminde değişiklik beklemediklerini belirtmişti.

[BoldMedya] 15.10.2019

KHK’lı Betül Güneş: Korkmayın, daha ne olabilir, en fazla ölürüz!

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden ihraç edilen akademisyen Betül Güneş: “Bu çukurdan ancak cesaretle çıkabiliriz. Korkmayın. Zaten bize dava açılmış. Bir çoğumuz içeri girip çıkmışız. Daha ne olabilir. En fazla ölürüz.”

BOLD- Bankasya’da hesabı olduğu gerekçesiyle önce açığa alınan sonra da ihraç edilen akademisyen Betül Güneş, 15 Temmuz’dan bugüne yaşadıklarını anlattı. 4,5 aylık hamileyken gözaltına alınan ve 3 gün gözaltında kalan Güneş, “O süreci hatırlamak dahi istemiyorum. Allah yasaklamamış olsaydı kesinlikle intihar ederdim.” dedi.

Açığa alındığını gün hamile olduğunu da öğrenen Güneş, “4 yıldır zaten farklı nedenlerden dolayı hamileliği ertelerken tam böyle bir süreçte hamile kaldığımı öğrendim. Tabi bu benim için çok büyük bir yıkım oldu. 8 ay açıkta kaldım. Doğumumdan tam bir ay önce de ihraç edildim.” diye konuştu.

Bu süreçte hiçbir arkadaşıyla, komşusuyla görüşmediğini, herkesin iletişimi kopardığını anlatan Güneş, “Ben yine şanslıydım, ailem yanımdaydı, birçok insanın anne babası dahi yüz çevirmişti. Ama beni kendimden de daha çok yaralayan Gökhan Açıkkollu ve onun gibi insanların yaşadıkları oldu. Hamileliğim 9 ay boyunca ağlamakla geçti. Her an bu araba acaba polis arabası mı diye bekliyorduk. Çünkü alacaklar biliyoruz, bundan kaçış yok.” ifadelerimi kullandı.

KESİNLİKLE İNTİHAR EDERDİM

“Benim ilk görev yerim Erzincan. Gözaltına alınınca oraya götürüleceğimi ama oradan beni ekip almaya gelene kadar Ankara’da kalacağımı öğrendim. Normalde hamile bir kadının dışarıdan yemek alma hakkı vardı, ‘terörist’ dahi olsa, bu vardır. Ama hiçbir şekilde bana böyle bir hak tanınmadı.” diyen Güneş şöyle devam etti:

“Zaten oradaki yiyecekleri yiyecek durumda da değildim, çok kötüydü. Beni bırakmayacaklar, doğumu hapishanede yapacağım diye düşünmeye başlamıştım. Üç günüm ağlayarak geçti. Hiçbir şey yoktu artık gözümde. Allah intiharı yasaklamamış olsaydı kesinlikle intihar ederdim. O süreci hatırlamak dahi istemiyorum. Çünkü kendinizden geçiyorsunuz ama evladınızın ne suçu var.”

Mahkemeye çıkarıldıktan sonra yurt dışı yasağıyla serbest bırakıldığını ifade eden Güneş, böyle bir süreçte bunun bile ne büyük bir şans olduğunu anlattı: “Doğumdan bir gün sonra ya da o gün hastane kapısında polislerin beklediğini, kadınların kelepçe ile doğuma girdiklerini okuyordum. Bu psikolojiyle bunları yaşayınca çok daha farklı oluyor. Bunlar yaşamamış olsanız zaten böyle şeyler hayal dünyanızda olmaz. Ben emniyetin kapısından geçmemiş insanım, pasaport almak dışında. Gözaltına alınmak vs, bunlar o kadar uzak şeyler ki…”

Doğumdan bir hafta sonra ağır ceza mahkemesinde hakkına dava açıldığını öğrenince Güneş’in yaşadığı travmalara bir yenisi daha eklenmiş: “Çünkü kucağımda 5 günlük küçücük bebeğimle beni tutuklayabilirlerdi. Zaten etrafındaki herkes tutuklanmış, kimi ölmüş oralarda, zaten işin de bir önemi yok ama 5 günlük bebeğin var. Giriyorsunuz, ne zaman çıkacağınız belli değil.”

Devam eden davasından dolayı 2 yıl 1 ay ceza alacağını düşünene Güneş, evladı artık 2 yaşına geldiğini için seviniyor: “En azından anne sütü almıyor, ayrılsak bile en azından bir şekilde kendini idare edebiliyor diye bununla mutlu oluyorum.”

28 ŞUBAT’I DA YAŞADIM

KHK TV’ye konuşan Betül Güneş 28 Şubat döneminden de nasibini almış bir akademisyen. O günleri şöyle aktarıyor:

“Benim gibi başka KHK’lılar da var, 28 Şubat sürecini yaşayan. Ben İmam Hatip Lisesi son sınıftayken öyle bir sistem getirdiler ki -sadece ailem beni gönderdiği için gitmiştim o liseye, benim hiçbir iradem yok ve aslında ben gitmek istememiştim- imam hatip mezunu bir insan din kültürü öğretmenliği ve ilahiyat dışında hiçbir şey okuyamaz. Ben elimden geleni yaptım, Türkiye’de ilk bine girdim ve Ankara Üniversitesi’nin Din Kültürü Öğretmenliği Bölümünü kazandım. Ama başörtülü okumamızı yine engellediler. Marmara ve Bursa ilahiyatta öğrenciler okuyabiliyorken biz Ankara’da okuyamadık. Bunu bize yapan da Ankara İlahiyat’taki hocalarımızdı. Başka bölümler hadi neyse de ilahiyat öğrencisinin başörtüsünü yasaklayamazsınız ve hiçbir hoca arkamızda durmadı.”

Güneş son olarak KHK ile işinden olanlara seslendi: “Bu çukurdan ancak cesaretle çıkabiliriz. Korkmayın. Zaten bize dava açılmış. Bir çoğumuz içeri girip çıkmışız. Daha ne olabilir. En fazla ölürüz.”


[BoldMedya] 15.10.2019

Mark Esper'den sert açıklama

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik askerî harekâtı yedinci gününde devam ederken, ABD Savunma Bakanı Mark Esper’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sert açıklamalar geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ile uluslararası toplumun tüm uyarılarına rağmen Suriye’nin kuzeyine tek taraflı “işgal” emri verdiğini belirten Esper, "Bu, geniş çaplı can kayıpları, sığınmacılar, yıkım, emniyetsizlik ve ABD askeri güçlerine büyüyen tehditle sonuçlandı” dedi. Esper, olası savaş suçları dahil tüm sonuçlardan Erdoğan’ın sorumlu olduğunu belirtti.

Twitter’dan açıklamalarda bulunan Esper, “Türkiye'nin sorumsuz eylemleri nedeniyle Suriye'nin kuzeyinde ABD güçlerinin karşılaştığı risk kabul edilemez bir düzeye ulaşmıştır. Aynı zamanda daha geniş çaplı bir çatışmanın içine çekilme riskiyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla ABD Başkanı'nın talimatıyla Savunma Bakanlığı ABD askeri personelini Suriye'nin kuzeyinden planlı şekilde çekmektedir” ifadelerini kullandı.

Esper "Türkiye'nin tek taraflı eylemi sorumsuz ve düşüncesizce. IŞİD'in potansiyel dirilişi, olası savaş suçları ve büyüyen insani kriz dahil sonuçlarının tüm sorumluluğu Cumhurbaşkanı Erdoğan'a aittir” dedi.

[Samanyolu Haber] 15.10.2019

Damadı kefen parası da kurtarmadı

Merkez Bankası’nın 46 milyar liralık ihtiyat akçesi de bütçe açığını kapatmaya yetmedi. Açık 100 milyara doğru gidiyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, ocak-eylül döneminde merkezi bütçe 85.8 milyar lira açık verdi. Bu rakam geçen sene aynı dönemde 56.7 milyar liraydı. Geçtiğimiz yıl eylül ayında açıklanan ekonomi programına göre açık 80,6 milyar lira olarak öngörülmüştü. İhtiyat akçesine rağmen 9 aylık dönemde 2019 için hedeflenen bütçe açığı aşıldı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı, Eylül 2019’a ilişkin bütçe uygulama sonuçlarını açıkladı. Buna göre, eylülde bütçe gelirleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3,3 artarak 63,1 milyar lira, bütçe giderleri de yüzde 20,5 artışla 80,8 milyar lira oldu. Ocak-eylül döneminde bütçe gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 19,6 yükselerek 653,8 milyar lira, bütçe giderleri de yüzde 22,5 artarak 739,6 milyar lira olarak kayıtlara geçti. Böylece, merkezi yönetim bütçesi eylül ayında 17,7 milyar lira, ocak-eylül döneminde ise 85,8 milyar lira açık verdi.

Geçen sene merkezi yönetim bütçesi eylül ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 79.4 artışla 56.7 milyar TL olmuştu. Merkezi yönetim bütçesinden ocak-eylül döneminde 739 milyar 626 milyon lira harcama yapıldı. Bütçe gelirleri ise bu dönemde 653 milyar 808 milyon liraya ulaştı.

BÜTÇE GELİRLERİ

Geçen yılın eylül ayında 61 milyar 83 milyon lira olan bütçe geliri, bu yılın aynı ayında yüzde 3,3 artarak 63 milyar 102 milyon lira olarak gerçekleşti. Bu dönemde vergi gelirleri tahsilatı yüzde 6,8 artışla 52 milyar 607 milyon lira oldu. Genel bütçe vergi dışı diğer gelirleri eylülde geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 13 azalarak 8 milyar 375 milyon lira olarak hesaplandı. Özel bütçeli idarelerin öz gelirleri geçen ay 1 milyar 722 milyon lira, düzenleyici ve denetleyici kurumların gelirleri 397 milyon lira olarak kaydedildi.

OCAK- EYLÜL DÖNEMİ GERÇEKLEŞMELERİ

Geçen yılın ocak-eylül döneminde 603 milyar 544 milyon lira olan bütçe giderleri, bu yılın aynı döneminde yüzde 22,5 artarak 739 milyar 626 milyon liraya yükseldi. Ocak-eylül döneminde faiz hariç bütçe giderleri de yüzde 21,2 artışla 658 milyar 139 milyon lira olarak hesaplandı. Söz konusu dönemde faiz giderleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 34,9 yükselerek 81 milyar 488 milyon liraya çıktı. Geçen yılın ocak-eylül döneminde 546 milyar 818 milyon lira olan bütçe gelirleri, bu yılın aynı döneminde yüzde 19,6 artarak 653 milyar 808 milyon lira olarak gerçekleşti. Bu dönemde vergi gelirleri ise yüzde 5,6 artışla 485 milyar 293 milyon lira oldu.

[Samanyolu Haber] 15.10.2019

Bir haftada 10,6 milyar TL nereye gitti [Gölge Bankacı]

Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik askeri harekât, batık kredilerin her hafta katlandığı ve iflasların birbirinin takip ettiği bankacılık sektöründe krizin tuzu biberi oldu.

Bankalarda mevduat dramatik şekilde azalıyor. Merkez Bankası rakamlarını inceledim.

BİR HAFTADA 10,6 MİLYAR TL YASTIK ALTINA GİTTİ

Bankalardaki toplam mevduat geçen hafta 10,6 milyar Türk Lirası azalarak 2 trilyon 440 milyar 432 milyon 330 bin liraya geriledi.

Dile kolay, bir haftada 10,6 milyar TL bankalardan çekildi!

TL mevduatın bir kısmının döviz tevdiat hesapları vasıtası ile sisteme dönmese toplam mevduattaki düşüş çok daha fazla olacaktı.

TL mevduat yüzde 1,47 azalırken, döviz mevduatı yüzde 0,16 arttı ve 1 trilyon 215 milyar 601 milyon liraya yükseldi.

Bankalarda toplam döviz mevduatı 224 milyar dolar ile tarihin en yüksek seviyesine çıktı.

Rakamları alt alta topladığımızda bir haftada 11 milyar lirayı yakın mevduatın bankalardan çekildiği görülüyor.

Peki bu paralar niye çekiliyor?

En önemli sebep Türkiye’de her an her şey olabileceğine dair onlarca yaşanmış vak'a parayı yastık altında tutma temayülünü artırdı.

Zira hükümete güven kalmadı. Akşamdan sabaha yeni kararlar alınıyor. 

Suriye’ye yönelik askerî harekâtın siyasi ve ekonomik sonuçlarının krizle boğuşan Türkiye’ye ağır bir maliyet yükleyecek.

KİMSE “DÖVİZ HESAPLARIN EL KONULMAZ” DİYEMİYOR

Herkesin kulaktan kulağa fısıldadığı, fakat alenen söyleyemediği bir sebep var ki bu mevduat çıkışının süreceği anlamına geliyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın batıdan gelecek ekonomik müeyyidelere karşı bankalardaki döviz hesaplarına müdahale edebileceği konuşuluyor.

“Kambiyo kontrol rejimi” devreye girerse döviz hesapları Erdoğan’ın belirleyeceği bir kurdan TL’ye çevrilecek ve ödemenin TL olarak yapılacak.

Mesela döviz takasında dolar için 5,50 TL, euro için 6,00 TL esas alınacak. Bankaların döviz satışı onaya tabi olacak. Döviz bulundurmak yasaklanacak.

Çekilen mevduat nereye gidiyor?

Bankadan çekilen mevduat kiralık kasalara, ev ve işyerlerindeki çelik para kasalarına ve yurt dışına gidiyor. TL olarak tutulmuyor tabi bu tasarruflar. Altın ve dövize çevriliyor.

Kimse yarına dair tahminde bulunamıyor. Mudi de dişinden tırnağından artırdığı parasına devletin el koyması ya da değerinin altında muameleye tabi tutmasından endişeli. Bu yüzden parasının elinin altında olmasını istiyor.

ŞİRKETLER PARAYI YURT DIŞINA ÇIKARIYOR

Şirketler yurt dışında kurdukları paravan şirketler üzerinden ithalat yapmış gibi göstererek parayı dışarı çıkarmak için takla üstüne takla atıyor.

Olup bitenden kimse memnun değil. İşlerin tadı tuzu kalmadı. Bankacılar, işadamları, esnaf, memur, çiftçi, işçi herkes tedirgin.

Bankacılık bir itimat müessesesidir. Erdoğan’ın keyfi kararları ve yandaşı kurtarmaya dönük kararları bu sektörü de tartışılır hâle getirdi.

Vatandaş bankadan kaçıyorsa ekonomi daha büyük bir krizle karşı karşıyadır: Güven bunalımı... Böyle bir bunalımı yarın para vererek bile aşamazsınız.

O ZAMAN KREDİ NASIL VERİLECEK?

Bankaların sermaye ihtiyacı had safhada. Fitch’in stres testinde Halkbank’ın rakamları asgari değerlere yakın çıktı ki bu veriye göre Halkbank en küçük sarsıntıda gidecek demektir.

Bankaların Amerika ve Avrupa Birliği yeni bir krize dayanamayacak kadar sallantıda olduğunu sağır sultan duydu.

Mevduat çıkışı böyle devam ederken Saray’dan “Daha fazla kredi verin.” talimatı yağıyor.

Bankaların mevduat kaybettiği, kredi batırdığı bir dönemde uzun vadeli ve düşük maliyetli kredi nasıl temin edilecek?

Merkez Bankası’nda karşılıksız para mı basılacak yine?

Bir sonraki makaleye bıraktım kredi krizini…

[Gölge Bankacı] 15.10.2019 [Samanyolu Haber]

Fethullah Gülen (Allah Yolunda Bir Ömür) - 2 [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazımda Faruk Mercan Beyin yazdığı “M. Fethullah Gülen, Allah Yolunda Bir  Ömür”  isimli kitabı  tanıtmaya çalışmıştım. Tanıtmaya bu yazımda da devam edeceğim:

“ABD’nin Minnesota eyaleti Rochester kentinde bulunan uluslararası üne sahip bir Tıp Merkezi olan Mayo Clinic’te çalışan Profesör Sait Tarhan 1998 sonbaharında Türkiye’ye geldi. Fethullah Gülen'i ziyaret etti. Gülen’in iki defa kalp anjiyosu olduğunu öğrenince  ‘Mayo Clinic'te, gelin sizin bir kontrolünüzü yapalım.’ dedi.  22 Mart 1999’a randevu ayarlandı. Mart ayında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısının Gülen hakkında soruşturma açtığına dair haberler çıkmaya başladı. Bunlardan  haberdar olan Gülen Amerika’ya  gitmekten vazgeçti. O günlerde durumdan haberdar olan Başbakan Bülent Ecevit Gülen’e telefon açıp ‘Sağlığınız çok önemli… Böyle bir soruşturma olsa bile, lütfen tedavinizi aksatmayın ve ABD’ye gidin.’ dedi. Bu görüşmeden sonra 21 Mart günü Chicago Havaalanına indi. Böylece 20 sene sürecek Pensilvanya hayatı başlamış oldu.

18 Haziran 1999’da Türkiye’de gazete ve televizyonlar Gülen Aleyhinde bir fırtına estirmeye başladılar. Bu fırtınadan bir kaç hafta sonra Boston’daki Harvard Üniversite Öğretim üyesi Prof. Lenore Martin, dört kişilik bir heyetle İstanbul’a gelmişlerdi. Amerika’da Müthiş Türk diye bilinen ve bir dönem Amerika’nın Başkanı baba Bush’un danışmanlarından olan Ali Rıza Bozkurt onların, sırf bu meseleyi araştırmak için geldiklerini bir vesile ile haber verdi. Hocaefendi'nin talebelerinden Abdullah Aymaz ile görüştüler. Martin, Aymaz’a bir Türkiye uzmanı olarak, bir soru yöneltti. O da şu cevabı verdi:

“Gülen’i mahkum ettirmek isteyenlere göre, Gülen’in üç büyük suçu var: Birincisi 1996’da Fener Rum Patriği Bartholomeos’la görüşmesi.  ‘Gülen Bartholomeos’la görüşünce Lozan Antlaşması’nı çiğnedi’ diyorlar. ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin Batılı ülkelere tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşması’na göre İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi küçük bir kilise haline dönüşmüşken ve Patrik Bartholomeos sadece İstanbul’daki Rumların dini lideriyken; Gülen Patrik’le görüşünce 300 milyonluk Ortodoks dünyasının dini lideri haline geldi, yani ekümenik oldu’ diyorlar. Gülen’in ikinci suçu 1998’de Papa’yla görüşmesi.  ‘Kendini ne zannedip, hangi hakla Papa’yla görüştü, kendisini İslam dünyasının halifesi olarak mı göstermek istiyor?’ diyorlar. Gülen’in üçüncü suçu, Amerika’yı desteklemesiymiş. Gülen’in bir gazeteciye 1997’de New York’ta verdiği röportajda, ‚‘Amerika hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır.’ demesini buna delil gösteriyorlar. ” 

Bu konuşmanın kitaba girmeyen kısmını aktarmak istiyorum:

“Nevval Sevindi’nin röportajındaki bir soruya Hocaefendi'nin verdiği cevap üzerine ‘Amerikancı’ damgasını vurmuşlardı. Halbuki Hocaefendi ortada herkesin bildiği bir gerçeği ifade ediyordu. Hem o günlerde Hocaefendi demokrasinin kriterlerinin ülkemizde yerleşmesi için Avrupa Birliğine girmemiz gerektiğini söylüyordu. Bu tavsiye elbette onun ‘Avrupacı’  olmasını gerektirmezdi. Ekümeniklik meselesine gelince, Patrikhaneyi ve Patriği ekümenik yapan Osmanlı idi. Çünkü Sultan Fatih dönemi, Hristiyanlık iki kutuplu idi. Katoliklerin başı Papa idi. Ortodokslar da iki kutuplu idi. İstanbul ve Moskova, ekümenikliği paylaşamıyordu. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Yunan, Bulgar, Sırp vs. Balkan Ortodoksların hepsi İstanbul’daki Fener Patrikhanesi'ne bağlandı. Dolayısıyla İstanbul güçlendiği zaman Moskova’nın elinden ekümeniklk alınmış oldu. Fener Patrikleri ekümenik oldular. Bu bir Osmanlı siyaseti idi. Lozan’da Fener Patrikhanesi  her ne kadar Eyüp Kaymakamlığı'na bağlanan küçük bir kilise ve Patrik sıradan bir papaz derecesine indirilse bile, dünya bunu kabul etmedi. Amerikan Başkanları İstanbul’a gelince ekümenik olarak Patrikhaneyi ve Patriği ziyaret ederler. Avrupa’daki ileri gelenler İstanbul’a gelince onu ziyaret ederler…

Halife-i Ruy-i Zemin iddiasında gelince, Türkiye’den Kasım Gülek ve önceki Diyanet işleri Başkanlarından Nuri Yılmaz da Papa’yı ziyaret etti, hiçbiri  Halife-i Rûy-i Zemin sıfatıyla Papa’yı ziyaret etmiş olmadılar. Zaten Hocaefendinin Papa’ya yazdığı mektubun imzasının üstünde ‘Allah’ın âciz kulu Fethullah Gülen’ ismi yazılı idi; Halife-i Rûy-i Zemin diye bir yazı yoktu. Bunların hepsi bir iftiradan ibaretti.

“Aslında ‘Din Mensupları arasındaki Diyalog’ Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının kuruluşundan sonra ortaya çıktı. Bu vakıf da, Türkiye’de laik-antilaik, Türk-Kürt, sağcı-solcu, Alevî-Sünnî, Müslüman-Hıristiyan diye paramparça hale getirilen insanlarını bir araya getirmek, huzur içinde yaşamak için kurulmuştu. Vatandaşlar arasını açıp provokatörler vasıtasıyla toplumu anarşi ortamına sürükleyen ve bunu bir darbe vesilesi yapanlara karşı Hizmet birleştirici bir HARÇ hizmeti ortaya koyuyordu. Kıbrıs, Karabağ ve Filistin’deki olaylar sıkıntı meydana getiriyordu. Bu diyaloglar vasıtasıyla gerginliklerin önüne geçilmeye sebep oluyordu. Abant Toplantılarıyla toplumun herkesimi bir araya getirilip ülkemiz için ortak kararlar alınıyordu. Barış köprüleri kuruluyordu. Bu güzel faaliyetler bazı kötü niyetleri fevkalade rahatsız ediyordu. Onun için Haziran Fırtınası estirildi…” 

Lenore Martin’le yapılan bu görüşmeden sonra yeni fırtınaların peşine düşenler şu anda yaşadığımız “süreç” için ciddi planlar yaptılar. Siyasî güçleri hazırlayıp üzerimize sürdüler. Ama bilmeyerek KADER’in yüksek planına destek verdiler. Tıpkı Hz. Yusuf  Aleyhisselam'ı babasından koparıp kuyuya atanlar, köle diye satanlar ve iftira ile hapse atanlar gibi… Neyleyelim ki, YOLUN  KADERİ  BU… O zamanın medeniyet merkezi MISIR idi… Bugünün Mısır’ı ise bütün dünya, özellikle Avrupa ve Amerika… 

[Abdullah Aymaz] 15.10.2019 [Samanyolu Haber]

Uluslararası Tahkim’den flaş ‘Koza İpek’ kararı: İpek ailesi aleyhine açılan ceza davalarını durdurun [Ali Mirza Yazar]

Koza İpek Holding’e ait hisselerin sahibi İngiliz şirketi İpek Investment Limited’in Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Uluslararası Tahkim’de açtığı 6 Milyar dolarlık tazminat davasında, Türkiye aleyhine ihtiyati tedbir kararı çıktı. 13 Eylül 2019 tarihindeki karar, Türkiye’nin atadığı hakem dahil olmak üzere oybirliği ile alındı.

Tedbir kararında, İpek ailesi üyeleri, avukatları, bazı Koza İpek Medya üst düzey yöneticileri ile İpek Medya’da çalışan gazeteciler aleyhine başlatılan tüm ceza soruşturmaları ve ceza davalarının, tahkim davasında karar verilene kadar durdurulmasına hükmedildi. Kararda, ’’39(3) nolu ICSID Tahkim Kuralı kapsamındaki yetkisini kullanan Hakem Heyeti, her iki tarafın da bu tahkim sürecinde Davalının Ön İtirazlarının sonucunu beklerken söz konusu [yargısal] İşlemleri durdurmasını emretmektedir.’’ ifadesi kullanıldı.

Tahkim Heyeti, kararında ayrıca Türkiye’deki ceza davalarında yaşanan gelişmelerden büyük endişe duyduğunu, tahkimde tarafların eşit mücadele edebilmesi ve telafisi imkansız zararların önüne geçilebilmesi için bu kararı verdiğini vurguladı.

Karar kesin ve Türkiye’nin itiraz etme hakkı bulunmuyor. Türkiye’nin tedbir kararında belirtilen tüm hususlara uyması gerekiyor.

TMSF, ‘ACELE’ ÜST YAZISIYLA  MAHKEMEYE SUNDU

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Tahkim Kararını ‘ACELE’ notuyla mahkemeye gönderdi. Başkan Muhiddin Günal imzalı 14.10.2019 tarihli üst yazıda, ’’Türkiye Cumhuriyeti’nin, ICSID Konvansiyonu’nu 24 Haziran 1987’de imzaladığı’’ ve kararın bağlayıcılığı hatırlatıldı. Ancak, kararı dosyay ekleyen Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti yargılamaya devam kararı aldı..


TMSF, Tahkim Kararını üst yazı ile mahkemeye ulaştırdı.
SAVCI MÜTAALASINI AÇIKLAMIŞTI

Türkiye’de görülen Koza İpek ceza davasında, geçen celse henüz dosya tamamlanmadan savcı esas hakkında mütaalasını açıklamıştı. Savcı, tüm sanıkların cezalandırılması ve ailenin sahip olduğu hisselerin de müsadere edilmesi talebinde bulunmuştu.

Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ceza davasının duruşması 14-17 Ekim 2019 tarihleri arasında devam ediyor. Alınan bilgilere göre, İpek ailesinin avukatları dün itibarıyla ICSID tahkimi tarafından verilen tedbir kararını mahkemeye ulaştırdı. Dilekçe ve ekleri de UYAP’a yüklendi. Avukatlar, Mahkemeden bu karar gereğince davanın durdurulmasını talep etti.

Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşmanın son günü,  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kanunla yetkilendirdiği uluslararası tahkim kararına uyması ve ceza davasını durdurması bekleniyor.

TAAHHÜTTE TÜRKİYE’NİN DE İMZASI VAR

Dünya Bankası’nın kurumlarından olan Yatırım İhtilaflarının Çözümlenmesine Dair Uluslararası Merkez (ICSID), aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 163 ülke tarafından imzalanmış uluslararası konvansiyon ile kuruldu.

International Centre for Settlement of Investment Disputes (ICSID)’in önüne gelen ihtilaflarda, üye ülkeler, hem hakem heyetinin yetkisini hem de buradan çıkacak tedbir dahil tüm kararları kabul edeceğini imza altına alıyor.

İngiltere ile Türkiye arasındaki karşılıklı yatırımların korunmasına dair uluslararası anlaşma gereğince de Türkiye, İngiliz şirketlerinin Türkiye’deki mal varlıklarına el koymamayı taahhüt ediyor.

[Ali Mirza Yazar] 15.10.2019 [TR724]

Egemenlik Hakkı [Demokrasi ve İslam-5] [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Demokrasinin İslam’ın öngördüğü bir siyasal model olamayacağını savunanların en fazla üzerinde durdukları mesele, hâkimiyettir. Onlara göre, demokrasiler egemenlik hakkını halka verirken, Kur’ân ayetleri ısrarla hakimiyetin Allah’a ait olduğunu bildirmektedir. (Âl-i İmran, 3/154; Yusuf, 12/40)

Acaba otorite ve hakimiyetin Allah’a ait olmasının anlamı nedir? Elbette bunun anlamı Allah’ın yeryüzüne inip insanları yönetmesi demek değildir. Bilakis bununla kastedilen öncelikli mana, yeryüzünde ve bütün kâinatta genel ve kalıcı hakimiyetin Allah’a ait olmasıdır. Hakimiyetten anlaşılan ikinci mana ise ahirette nihai hükmü Allah’ın vereceği, kulları arasındaki bütün ihtilafların Allah tarafından çözüme kavuşturulacağıdır. Hüküm ve hakimiyetin Allah’a ait olmasının diğer bir manası ise yasama faaliyetinde Allah’ın vaz etmiş olduğu hükümlere muhalif bir yolun tutulmamasıdır.

Bu sebepledir ki hakimiyetin millete ait olmasıyla kastedilen, Allah’ın hakkını gasp ederek bunu insanlara verme demek değildir. Bilakis otorite ve egemenlik hakkını belirli şahıs ve zümrelerin elinden alarak, millete emanet etmektir. Bununla bir taraftan ele geçirdiği güç ve iktidarı baskı aracı olarak kullanarak halk üzerinde despotik bir rejim inşa eden diktatörlerin; diğer taraftan ise Allah adına yeryüzünde iktidar tekeli kuran teokratik rejimlerin önüne geçilmesi hedeflenmiştir.

Esasında yönetim ve siyasetin düzenlenmesi, adil ve güvenilir bir toplumsal hayatın inşa edilmesi, zulüm ve haksızlıkların önlenmesi vs. insanın yeryüzünde “halife” olarak yaratılmasının da gereklerindendir.

Dört Halife dönemi siyasi uygulamaları da iktidarın kaynağının beşerî olduğu düşüncesine dayanır. Aynı şekilde İslam fukahası da ısrarla yönetici tayininin halkın rıza ve kabulüne dayanması gerektiğini, yani yöneticilerin iktidar yetkisini ilahî bir kaynaktan değil halktan alacaklarını ifade etmişlerdir. Egemenlik hakkının halka bırakılması, adil, hakkaniyetli, şeffaf ve denetlenebilir bir yönetimin ortaya çıkması adına fevkalade önemlidir. Zira tarihte, elinde tuttuğu iktidar gücünü ilahî bir kaynağa dayayan neredeyse bütün yöneticiler, baskı, istibdat ve zorbalığa yönelmişlerdir.

Demokrasiyi Allah’ın hakimiyetine ters bir yönetim şekli olarak gören zihniyetin, Haricilerden bir farkı yoktur. Zira onlar da Hâkim-i Mutlak’ın Allah olduğunu öne sürerek Hz. Ali ve Muaviye’nin hakem tayin etmesine karşı çıkmışlardı. Hz. Ali, Haricilerin hakemlikle ilgili sözlerini, “Kendisiyle bâtıl amaçlanmış hak bir söz.” şeklinde tanımlamıştı. Buradan hareketle şunu ifade edebiliriz: Her ne kadar hakimiyetin Allah’a ait olduğu sözü hak bir söz olsa da, bunu demokrasiyi mahkum etmek için kullanmak yanlış bir yorumdur.

Aslında bu tür gerekçelerle demokrasiyi reddetmek, İslam adına demokrasi düşmanlığı yapmak işin kolayına kaçmaktır. Sıradan bir Müslüman bile “Egemenlik Allah’ındır, milletin değil.” sloganıyla rahatlıkla demokrasi karşıtı olabilir. Bunun için hiçbir entelektüel faaliyete, derin düşünceye gerek yoktur. Önemli olan Müslümanların yönetimle ilgili problemlerine ikna edici çözümler üretebilmek, bu konuda alternatifler ortaya koyabilmektir. Fakat bu, sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Ne var ki bu yapılamadığı sürece mevcut modeller arasında en iyisi olan demokrasiye karşı gelmek ciddi komplikasyonlara sebep olacaktır.

Demokrasi karşıtları gittikçe yaygınlaşan şiddet sarmalına, toplum fertleri arasında sürekli tırmanan gerginlik ve çatışmalara, İslam coğrafyasında hâkim olan kaos ve anarşiye çözüm üretebiliyorlar mı? İslam’ın nihai ilkeleri olan, adalet, barış, diyalog, güvenlik gibi değerlerin gerçekleşmesi adına sahici çözümler bulabiliyorlar mı? Hayatın her alanında hâkim olmaya başlayan çoğulculukla nasıl baş edeceklerine dair ortaya koydukları bir reçeteleri var mı? Küreselleşen bir dünyada insanlığın ortak problemlerine çözüm üretebilecek birikim ve donanıma sahipler mi? Dünyanın huzur ve salahı adına kalıcı ve kabul edilebilir bir barış inşa edebiliyorlar mı? Temel hak ve özgürlükleri garanti altına alabilecek, zayıfları koruyabilecek, mazlum ve mağdurların hakkını savunabilecek adil bir sistem önerileri mevcut mu?

Soruları artırabiliriz: Doğu toplumlarının kılcallarına kadar işlemiş istibdat düşüncesini söküp atma adına nasıl bir strateji takip ediyorlar? Güç ve iktidarı ele geçirip onu kendi arzu ve çıkarları istikametinde kullanmak için fırsat bekleyen istismarcılara karşı ne tür önlemleri var? Uzun asırlardan beri zihinlerde kökleşen kutsal devlet anlayışı karşısında bireylerin haklarını koruyabiliyor; devletin ali menfaatleri karşısında tek bir ferdin dahi feda edilemeyeceğine âlemi ikna edebiliyorlar mı? İktidar sahiplerinin keyiflerince kanun yapmasının, devlet imkânlarını oligarşik bir azınlığın emrine vermesinin, halkı köleleştirmesinin önüne geçebiliyorlar mı? Dinin, iktidara gelmek için istismar edilen bir araç olarak kullanılması, siyasilerin şahsi çıkarlarının din kılıfında meşrulaştırılması karşısında ne gibi çözüm önerileri var?

Demokrasinin şöyle veya böyle bir çözüm ürettiği bütün bu sorulara ikna edici cevaplar veremedikleri ve bu konularda alternatif çözümler geliştiremedikleri sürece, Müslümanların, demokrasi aleyhindeki söz ve gerekçeleri başkaları tarafından ciddiye alınmayacaktır.

Yasama Yetkisi

Hakimiyet meselesiyle yakından alakalı olan diğer bir konu da yasama yetkisidir. Demokrasi karşıtları yasama yetkisinin meclislere bırakılmasını, beşer iradesini Allah iradesinin yerine koyma olarak değerlendirir. En başta şunu ifade etmek gerekir ki naslarla belirlenen hükümlerin sayısı sınırlı, hukukî olaylar ise sınırsız olduğu için içtihat faaliyeti kaçınılmazdır. Üstelik devlet yönetimi, ülke siyaseti ve idari işlerle ilgili naslarda yer alan hükümlerin evrensel ilke ve prensiplerden ibaret olduğunu ve bu konuların genel itibarıyla insan aklına ve insan tecrübesine bırakıldığı unutmamak gerekir. Osmanlı’da şeri hukukun yanında bir de örfi hukukun bulunması da bunu gösterir.

Öte yandan demokrasinin ve özellikle de yasamanın, toplumların özelliklerine göre bir kısım farklı özellikler arz edeceği muhakkaktır. Burada mevzubahis olan toplum, Müslüman bir toplumdur, en azından Müslümanların ağırlıkta olduğu bir toplumdur. Biz, böyle bir toplumda demokrasinin uygulanmasının mümkün olup olmadığını ele alıyoruz. Müslüman bir toplumun veya bu toplum tarafından seçilen vekillerin, dini, bütünüyle ihmal edeceklerini ve ona aykırı hükümler koyacaklarını farz etmek makul değildir. Nitekim Allah Resûlü de ümmetinin dalalet üzerinde ittifak etmeyeceğini ifade buyurmuştur. (Trimiz, Fiten 7) Eğer bu oluyorsa, dinî hassasiyetlerin kaybolması, toplum üzerinde ciddi bir baskı ve zorlamanın hâkim olması ve cehalet gibi halledilmesi gereken daha öncelikli problemler var demektir.

Elbette Türkiye gibi laiklik ve sekülerliğin din karşıtı bir ideolojiye dönüştüğü ve topluma dayatıldığı ülkelerde, Müslüman toplumun iradesinin yasama ve yönetim üzerinde etkili olması konusunda bir kısım sorunlarla karşılaşılacaktır. Fakat söz konusu sorunları aşmanın yolu demokrasi düşmanlığı yapmak veya demokrasiyi İslam karşıtı bir sistem olarak görmek değildir. Bilakis yine demokratik mekanizmalar vasıtasıyla söz konusu sorunların üstesinden gelmeye çalışmaktır.

Günümüz demokrasilerinin halkın manevî ve uhrevî ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenmedikleri, insanların dinlerini yaşama konusundaki talep ve ihtiyaçlarını yeterince müzakere etmedikleri bir gerçektir. Bunun önemli bir sebebi, pozitivist ve rasyonalist felsefenin Batı toplumları ve demokrasiler üzerindeki etkisidir. Ayrıca Hıristiyanlıkta ailevî, sosyal, içtimaî ve hukukî alanı düzenleyecek yasaların bulunmaması da dinin yasamayla ilişkisinin çok boyutlu ve derinlikli bir şekilde ele alınmasının önüne geçmiştir. Müslüman dünyasındaki demokrasi tecrübeleri ise henüz emekleme çağında olduğundan bu konu yeterince aydınlığa kavuşturulamamış, Müslüman toplumlara uygun çözümler geliştirilememiştir.

Bilindiği üzere demokrasilerde asıl olan, hukuk kurallarının, kültüre, toplumsal telakkilere, halkın örf ve âdetlerine uygunluk arz etmesidir. Farklı bir ifadeyle yasaları ortaya çıkaracak en önemli “yaratıcı kaynak” örftür. Müslüman toplumların ortak değer hükümlerini, kültürlerini ve örflerini şekillendiren ve belirleyen dinamik güç ise dindir. Bu sebeple yasama faaliyeti dinden bağımsız veya dine aykırı bir tarzda yürütüldüğü takdirde, yapılan kanunların kamusal vicdanda bir karşılığı olmayacaktır. Dolayısıyla da devletin çıkardığı kanun ve yasaların toplum üzerindeki yaptırım gücü oldukça sınırlı kalacaktır. Hatta bazı durumlarda halk arasında “devlet hukuku” ve “İslam hukuku” şeklinde ikili bir hukuk ortaya çıkacaktır. Bu sebeple din ve devletin barışık olmadığı, halkın talep ve beklentilerinin politik alanda ifadesini bulamadığı Müslüman ülkelerde gerçek bir demokrasi inşa etmek mümkün değildir.

Öte yandan İslam’ın fert ve toplum hayatıyla ilgili ortaya koymuş olduğu bir kısım ilke ve kuralların, hukuk devletinin normatif bir güvencesi olduğu da unutulmamalıdır. Zira bu kurallar bir taraftan yöneticilerin iktidarını sınırlarken, diğer yandan da egemen sınıfların çıkarlarına göre kanunlarla oynamasını engellemektedir. Ayrıca İslam’da Şari tarafından konulmuş bir kısım sabitelerin bulunması, devlet başkanının, kanun yapıcıların veya halk çoğunluğunun mutlak bir otoriteye sahip olmadığının da bir ifadesidir.

Burada akla gelmesi muhtemel bir soru üzerinde durmakta fayda var. Bir toplumun tamamının Müslüman fertlerden oluştuğu devletlerde, Müslümanların dinleriyle ilgili beklenti ve taleplerinin yasama faaliyetine yansıması demokrasilerin de bir gereğidir. Fakat aynı devlet çatısı altında farklı din mensuplarının veya herhangi bir dine inanmayan insanların da yaşadığı toplumlarda hiçbir görüş diğeri üzerinde baskı unsuru haline getirilmeksizin birlikte yaşama nasıl sağlanacak, kısaca hak ve özgürlükler nasıl korunacaktır?

Esasında politik alanı tümüyle dinden soyutlamak isteyenlerin asıl maksadı, dinin, azınlık grupların özgürlüklerini kısıtlayacak bir baskı unsuru olmasının önüne geçmektir. İşte buradaki nirengi nokta da hem Müslümanların herhangi bir baskı olmaksızın dinlerini özgürce yaşayabilmeleri hem de kendi inanış ve yaşayışlarını başkalarına dayatmamalarıdır.

Her ne kadar bir kısım Müslümanlar aksi bir görüntü sergileseler de İslamî hükümler açısından bunun sağlanması hiç de zor değildir. Çünkü İslamî hükümler sadece Müslümanları bağlar. İslam, başka din mensuplarını inanmaya zorlamadığı gibi onları, getirmiş olduğu ahkamı uygulamakla da mükellef tutmaz. Kur’an onlarca ayet-i kerimesinde açık ve sarih olarak bunu vurgulamıştır. (el-Kâfirûn, 109/3-6) Bu sebepledir ki çoğulculuğun önemli bir sosyal olgu haline geldiği günümüz dünyasında, aynı toplumda çatışmaksızın bütün dinlerin, ideolojilerin, düşüncelerin birlikte var olabilmesinin en önemli çözümü demokrasidir.

Başka Kültürlerden İstifade

Demokrasiyle ilgili dile getirilen itirazlardan birisi de onun Batı menşeli ve beşer ürünü olmasıdır. Bu açıdan kısaca Müslümanlar tarafından demokrasinin kabul veya reddedilmesinde bunun bir önemi olup olmadığının üzerinde durmak istiyoruz.

Acaba demokrasinin Batıdan gelmiş olması ve beşer mahsulü bir sistem olması onu nakıs hale getirir veya onun reddini gerektirir mi? Allah Resûlü’nün, “İlim Çin’de de olsa alınız.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-iman 2/253), “Hikmet mü’minin yitiğidir, onu nerede bulursa alsın.” (Tirmizî, ilim 19) şeklindeki hadisleri açısından meseleye bakılacak olursa, bu sorunun cevabını bulmak hiç de zor olmayacaktır.

Kaldı ki İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar, Bizans ve özellikle de Sasanilere ait pek çok idari ve siyasi kurumu almada hiçbir mahzur görmemişlerdir. Hatta Shayegan’ın ifadesiyle İslam’ı büyük yapan unsurlardan birisi de doğuş döneminde çok çeşitli unsurların çok yönlü etkilerini özümseyerek olağanüstü bir sentezin potasında yoğurabilmesidir. (Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç, s. 37)

Bediüzzaman Hazretleri başka kültürlerden istifade etmenin cevazını kendine has şu orijinal yaklaşımıyla izah eder: “Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lazım gelmez. Binaenaleyh Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle (güzel görmekle) iktibas etmek (almak) neden câiz olmasın?” (Bediüzzaman, Münazarat, s.70-71)

Bir değerin Batı’dan gelmiş olması niye onun reddini gerektirsin ki! Burada önemli olan husus, başka kültür ve medeniyetlerden alınacak fikirlerin, değerlerin, sistemlerin dinin ilke ve esaslarına aykırı düşmemesidir. Hele demokrasinin beşer mahsulü olmasından hareketle onun reddine gitmek ancak bağnazlık veya cehaletle açıklanabilir. Zira Kur’an-ı Kerim baştan sona mü’minleri düşünmeye, tefekkürde bulunmaya, aklı işletmeye davet eder. Bu sebeple Batı medeniyetinin ve beşer aklının bir ürünü olmasından hareketle demokrasi hakkında hüküm vermek ne aklın ne de dinin tasvip edeceği bir tavır değildir.

Kaldı ki demokrasiye karşı çıkanlar da dahil olmak üzere günümüz Müslümanlarının elektronik aletlerden teknolojik cihazlara, dijital programlardan bilgisayar uygulamalarına, bilimsel araştırmalardan sosyal bilimlere kadar pek çok alanda Batı’dan istifade ettikleri bir gerçektir. Hatta modern dönemdeki İslamî sigorta ve katılım bankacılığı gibi uygulamalar bile sistem ve yöntem itibarıyla Batı’da gelişen sigorta ve bankacılık sistemine dayanmaktadır. Pekala Batıdaki siyaset alanındaki gelişmelerden istifade edilmesi de mümkündür.

Eğer demokrasinin Müslümanlara uygun bir rejim olup olmadığıyla ilgili bir değerlendirme yapılacaksa, hareket noktası burası olmamalıdır. Bilakis onun, İslam’ın ruhuna uygun olup olmadığına bakılmalı, Müslümanlar açısından vaat ettiği hayır ve güzellikler göz önünde bulundurulmalı, insan haklarını ne ölçüde koruyup korumadığı üzerinde durulmalıdır.

İsme Değil İçeriğe Bakılmalı

Demokrasiyle ilgili yapılacak değerlendirmelerde isme takılmaya da gerek yoktur. Zira asıl olan isim değil, içeriktir, özdür, muhteviyattır. İslam uleması da isim ve kavramalar hakkında tartışmanın gereksiz olduğunu ifade etmişlerdir. Peygamber Efendimiz ve Hulefa-i Raşidin zamanında devlete ve yönetim biçimine herhangi bir isim dahi verilmemiştir. Nasıl ki günümüzde Müslüman ülkelerde kurulan devletlerin ismine “İslam devleti” denilince bütün sorunlar bitmiyorsa; Müslümanların yaşadığı devletlerin rejimine “demokrasi” denilmesinin de tek başına bir faydası veya zararı olmayacaktır. Önemli olan içeriktir; yani adaletin sağlanması, hakların korunması, özgürlüklerin sağlanması ve güvenliğin temin edilmesidir.

Devam edecek…

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 15.10.2019 [TR724]

Sporcuların izahı olmayan uğurları! [Hasan Cücük]

Güney Afrika’nın ev sahipliğini yaptığı 2010 Dünya Kupası’nı İspanya kazanmıştı. Euro 2008’den sonra Dünya Kupası’nı da kazanan İspanyollar, peş peşe iki büyük turnuvada zirveye çıkan ilk ülke olmuştu. İspanya’nın başarısı kadar hafızalarda kalan bir başka isim ise Paul oldu. Paul kim mi? Hani şu maçtan önce kimin kazanacağı bilen kahin ahtopot Paul!

Adı kahine çıkan 2008 doğumlu Paul, 2010 Dünya Kupası’nın en renkli simalarından biri olmuştu. Yarı finalde Almanya – İspanya eşleşmesinde Paul, finale giden ülkenin İspanya olacağını tahmin etmişti. Maçın sonunda gülen taraf İspanyollar olmuş, Paul ününe ün katmıştı. Yaptığı tahminlerde yüzde 80 isabet oranını yakalamıştı. Almanya – Arjantin maçında kazanan tarafın Panzerler olacağını tahmin eden Paul, maç 4-0 bitince Tongocuların gazabına uğramıştı. Almanlar sevinirken, Arjantinliler ahtapotu kesip yiyeceklerini söylemişlerdi. Arjantin karşısında uğurlu buldukları Paul, İspanya karşısında tersini söyleyince bu kez Almanların öfkesini üzerine çekmişti. Paul’un uğurlu ve kahin olduğuna inananlar kadar ciddiye almayanların da sayısı oldukça fazlaydı.

Bazı futbolcular yeşil sahalarda inancını saklama gereği duymuyor. Örneğin Mesut Özil, Muhammed Salah gibi müslüman futbolcular maçtan önce dua ediyor. Maçtan sonra secde eden de var, haç çıkaran da. Bir de uğurlu hareketleri olduğuna inanan oyuncular var. Örneğin Portekizli süperstar Cristiano Ronaldo sahaya sekerek adım atar.

’Futbol; 22 oyuncunun bir topun peşinde koştuğu sonunda Almanların kazandığı oyunun adı’ diyerek tarihe geçen İngilizlerin ünlü golcüsü Gary Lineker’in ilginç bir uğuru vardı. Maçtan önce ısınmak için sahaya çıktığında asla kaleye şut çekmiyordu. Gerekçesi ise oldukça ilginç; iyi şut hakkını boş yere harcadığına inanır ve bunları maça saklarmış. Şaka gibi ama gerçek!

Fransa tarihinde ilk kez 1998’de Dünya Kupası’nı kazanırken, Zidane’nin resitali kadar maçtan önce kaptan Laurent Blanc’ın ilginç hareketi unutulmaz arasında yerini aldı. Blanc, 1998 Dünya Kupası’nda her maçtan önce kaleci Fabian Barthez’in kafasını öperdi. Bu hareket kupayı kazanmalarına ne kadar etki yaptı bilinmez ama Blanc bunun  uğuruna inanırdı. Garip ama gerçek!

Hollandalı efsane futbolcu Johan Cruyff, her maçtan önce takımının kalecisinin karnına tokat atarmış. Başarılı tenisçi Serena Williams ise her servisinden önce topu beş defa sektirir. Tiger Woods golf turnuvalarının son günlerinde kırmızı giyer, çünkü kırmızının kendisinin “güç rengi” olduğunu söyler. Beyzbolcu Wade Boggs eğer önceki gece tavuk yemişse daha iyi vuruş yaptığını iddia etmektedir. Futbolcu Kolo Toure soyunma odasından son çıkan kişinin kendisi olması gerektiğine inandığı için bir keresinde ikinci yarının başlangıcını kaçırmıştır. Tedavi olan bir takım arkadaşının tedavisini bitirip kendisinden önce sahaya çıkmasını beklediği için bu durum başına gelmiştir. Düşününce yok artık dediğimiz bu hareketlere spor dünyasının gözde isimleri aralıksız yapmaya devam etmiş. Bu ritüellerin oyunculara maçtan önce veya maç sırasında bir rahatlama yaşattığı muhtemeldir. Yoksa ’yok artık’ denilen bu hareketleri aksatmadan yapmalarının başka izahı yoktur.

İspanya’yı 44 yıl aradan sonra Euro 2008’de Avrupa şampiyonluğuna taşıyan Luis Aragones’in sarı renge alerjisi olduğunu biliyor olamazdık. Zira, Euro 2008 sonrası Aragones, renkleri sarı-lacivert olan Fenerbahçe’yi çalıştırmaya başlamıştı. Aslında sarı renge alerjisi olduğunu öğrendikten sonra Fenerbahçe’de neden başarısız olduğunu şimdi daha iyi anlamış oluyoruz. Aragones’in sarı renge karşı olan önyargısı o kadar fazla ki, bir gün antrenmana sarı formayla gelen Raul’u soyunma odasına geri göndererek üstünü değiştirmesini sağlamış.  2006’da Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İspanya Milli Takımı’nın başında olan Aragones, Dortmund’da sarı çiçeklerle karşılanmış. Ancak bunu reddeden yaşlı başlı teknik adam, tam bir kaosa yol açmıştı.

Futbolcuların inancı gereği maçtan önce ettikleri duanın dışında kalan uğurlu ritüellerin mantıklı açıklaması bulunmuyor. Neden ve niçin yaptıklarını çoğu bilmeden, bir ibadet neşvesi içinde bu ritüelleri yıllarca yapıyorlar. Birazda futbolu bu gözle izleyin, bir çok futbolcunun sıradışı ritüelleri olduğunu görmeniz mümkün olacak.

[Hasan Cücük] 15.10.2019 [TR724]

Esas operasyon ekonomiye yapılıyor [Hakan Taner]

Suriye sınırına yapılan operasyon içeride olan biteni unutturamasa da gündemin arka planına atmayı başardı. Şimdilik…

Lakin işin aslı hiç de öyle değil. Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın arkadaşlarının yumuşatarak açıkladığı her ekonomik veri işin aslının hiç de öyle olmadığını işaret ediyor.

SANAYİ YÜZDE 3,6 DARALDIĞINA GÖRE

Sanayi üretimi ağustosta yüzde 3,6 azaldı. Her 200 baz puanın 300 bin işsize tekabül ettiğini aklımızda tutarsak, önümüzdeki günlerde işsizlik rakamları aynı açıklansa dahi hayatın gerçeği içerisinde en az yeni 700-800 bin işsiz daha eklenecek demektir.

Bu arada doların da son açıklamalardan sonra yerinde duramadığını, döviz rezervlerinin her geçen gün biraz daha azaldığını düşünürsek yeni bir kur–faiz dengesi yapmak mecburiyetinde kalınacağını söylemek kehanet olmaz

Bu arada bankaların tahsil edilemeyen alacakları da her geçen gün yükselmeye devam ediyor.

İş Bankası, Garanti Bankası, Ziraat Bankası ve Halkbank gibi bankalar son dönemde yaklaşık 6 milyara yakın alacağını tahsil edilemeyen alacak hesabına gömdü.

Bu kadar yüksek batık krediyi toplam 100 milyon Türk Lirası gibi sembolik sayılabilecek bir fiyata satarak baş göz etmiş durumdalar.

KALYON GRUBU DA VARLIK FONU KORUMASINDA

Diğer taraf adına güzel şeyler de olmuyor değil. Varlık Fonu, Turkuvaz Medya’nın da üzerine kayıtlı olduğu Kalyon Grubu’nu tıpkı Ağaoğlu’nda olduğu gibi koruma ve kollama altına almış durumda.

Güven endeksi düzenli olarak alçalmaya devam ediyor. Saray’ın harcamalarına bütçe uydurulamayınca bütçeyi saraya uydurarak yola devam edilir oldu.

Nasıl ve ne tarz bir bütçe yapılırsa yapılsın Saray tüm hedeflerin üstesinden gelmeyi başardı. Artık Saray bütçesi de milyarlarla ifade edilen bakanlık bütçeleriyle yarışıyor.

EKONOMİSİ İYİ OLANLAR İÇİN HALKIN EKONOMİSİ MÜHİM DEĞİL

İktidar tarafı öyle bir haleti ruhiye içerisinde ki ülkeyi kendine oy veren ve destekleyenlerden ibaret görüyor. Ekonomi denilince de kıstas bu kesim ve kendi ekonomileri.

Kıstas kendine göre olunca ülkede “tok açın halinden ne anlar” durumu zuhur ediyor.

İktidar için ekonominin tek önemi var, o da kendilerini iktidara taşıyan kitlenin mevcut realite içerisinde kendilerinden vazgeçme riski.

Bugüne kadar bir seçim biter bitmez yenisine hazırlık yapmaya başlayan, ülke ekonomisini bu uğurda harcayan bir iktidar için en tehlikeli durum halkın güven ve oyunu satın alacak paradan mahrum kalmaktır.

Maalesef Suriye harekâtının da ekonomiye ciddi bir maliyeti olacaktır. Aç insana ekmek yerine mermi ye denilemeyeceğine göre bir kez daha belirtmek isterim ki esas operasyon ekonomiye yapılıyor.

İktidar vakit kaybetmeden akil bir ekiple bu sorunun çözümüne odaklanmak zorundadır.

Çünkü operasyonların en büyüğü ekonomiye yapılandır.

[Hakan Taner] 15.10.2019 [TR724]

‘Kürt sorunu’ girdabındaki Türkiye… Şimdi muradınız oldu mu? [Erhan Başyurt]

Türkiye, kendi ‘Kürt Sorunu’nu çözmedikçe, güney komşularında dengeli bir politika üretemez.

Yıllarca Irak’ta, Kürt yapılanmasına karşı çıktı, Türkmen kartını oynadı, kaybetti.

Şimdi, PKK’nın Kandil üssüne ev sahipliği yapan Irak Kürdistanı’nın petrolünü pazarlıyor.

Şimdi aynı kısır döngü Suriye’de yaşanıyor.

Türkiye, desteklediği Arap ve Türkmen silahlı gruplar eliyle, Suriye’de de bir Kürt Özerk Bölgesi’nin oluşmasını engellemeye çalışıyor.

Suriye Kürtleri, Rusya destekli Esed Yönetimi ile anlaşarak Türkiye’nin önüne dev bir set çektiler.

Üstelik anlaşmanın içeriğinde, Irak’ta olduğu gibi Kürt Bölgeleri’ne özerklik ve Afrin’in de alınması hususlarının olduğu kaydediliyor.

Türkiye’nin en büyük kozu, YPG ve diğer gruplara karşı hava üstünlüğü. Esed Yönetimi’nin Rusya desteğinde ‘hava sahası’nı kapatması halinde, bu üstünlük büyük oranda kaybediliyor.

Türkiye, ABD ve Rusya dengesinde bir politika gütmesi gerekirken, ABD’nin bölgeyi terk etmesini sağlayarak, Rusya karşısında kendi ayağına sıktı.

Korkulan şey, Özerk Kürdistan’ın kurulması ise, Esed bunu ‘intikam’ amaçlı yine destekleyecektir…

İHTİMALLER HİÇ HESAPLANMAMIŞ GİBİ…

’’Güvenli Bölge mi? Ateş hattı mı?’’ başlıklı yine tr724’te yayınlanan yazımda şu hususlara dikkat çekmiştim:

‘’ABD’nin tamamen bölgeden çekilmesi halinde, YPG’nin Esed yönetimi ile ‘özerklik’ karşılığı anlaşması ve merkezi yönetimin denetimini talep etmesi de, Türkiye için büyük bir risk. Türkiye, istenmeyen yasa dışı bir işgalci konumuna düşebilir ve hava koridorunun da kapatılması halinde, perişan olur…

Sonuç olarak, ‘barış koridoru’ kağıt üstünde iyi gözükse de, başarısı bir çok faktörün eş zamanlı gerçeklemesi ile mümkün.

Türkiye’nin YPG ile uzlaşması ya da YPG’nin çatışmaması, ABD’nin bölgede kalmaya devam etmesi ya da Rusya destekli Esed yönetiminin onayının alınması, uluslararası kamuoyunun siyasi ve maddi desteğinin elde edilmesi, Suriyeli mültecilerin söz konusu bölgeye yerleşmeye razı olmaları… başarı için gerekiyor…

Umarım uzun süredir planlanan askeri operasyon, tüm bu riskleri bertaraf edecek nitelikte hazırlanmıştır, ‘güvenli bölge’ tesisi TSK için kansız ve kolay, Suriyeli mülteciler ve Türkiye için de hayırlara vesile olur…’’

Ne garip, biz sıradan gazetecilerin düşündüğünü harekatı planlayanlar hiç hesaba katmamış gibi ürküten gelişmeler yaşanıyor.

ABD tamamen çekiliyor.

Uluslararası destek alınamadı.

ABD yaptırıma hazırlanıyor.

Almanya ve Fransa, Avrupa ülkeleri silah satış ambargosu koydu.

YPG ve Kürt gruplar, Rusya destekli Esed Yönetimi ile anlaştı.

Türkiye, ‘güvenli bölge’ kurayım derken, Idlib ve Afrin de hedefe girmiş görünüyor.

Bundan sonrası, Esed Yönetimi’nin Türkiye’yi istenmeyen güç ilan edip, hava sahasını Rusya destekli kapatıp kapatmayacağına göre değişecek…

TÜRKİYE KIRILGAN HALE GELİYOR

Türkiye, daha önce YPG ile savaşan bölgeden çıkarılan grupları, şu an bölgeye geri sokuyor. Bu da, Kürtler de ciddi korku ve paniğe sebep oluyor.

Özellikle Tel Abyad ve bir çok bölge, bugün Türkiye’nin desteğindeki gruplardan alınmıştı. Bu durumu, Tel Abyad’a giren ‘Suriye Milli Ordusu’ askerlerinin, ‘’6 yıl sonra döndük’’ sözleri de doğruluyor.

Türkiye açısından bir diğer riskli durum, ‘Kürt düşmanlığı’ ya da ‘ırkçı dış politika’ uyguluyor algısının oturması…

Türkiye, Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de merkezi hükümetin onayladığı ‘özerk bölgeyi’ engelleyemez.

Ekonomik ve siyasi çıkarları ise, sınırındaki bu özerk bölgelerle iyi geçinmesini, güçlü ilişkilere sahip olmasını gerektiriyor.

Türkiye, bölgede en büyük Kürt nüfusa sahip ülke olarak, kendi Kürt Sorunu’nu çözebilmiş olsaydı, bu özerk bölgelere ‘ağabeylik’, ‘önderlik’ yapmak fırsatını da elde ederdi.

Ne var ki, ulusalcı politikalar, güce dayalı hukuksuz çözüm arayışları, Kürtçe şarkının bile yasaklanıp, ‘Kürdüm’ diyen gençlere yönelik son dönemde yaşanan linç girişimleri, Kürt siyasi partilere ve liderlerine yönelik düşmanlaştırma açıklamaları, Türkiye’yi yaşanan bu gelişmeler karşısında kazanma kuşağında kaybetmeye zorluyor. Kırılgan hale getiriyor…

***

‘’Güvenli bölge mi, ateş hattı mı’’ yazımda ifade ettiğim aşağıdaki kaygı, maalesef ‘zafer sarhoşluğu’ ve halka yönelik algı operasyonları eşliğinde Türkiye için güç kazanıyor;

’’Türkiye için şehitler vermek, mali ve siyasi bir batağa saplanmak, ’’Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak’’ ya da ‘’Pirus bir zafer, astarı yüzünden pahalı bir zafer’’ elde etmek riskleri var…’’

[Erhan Başyurt] 15.10.2019 [T8724]

Algılarla… pardon… terörle mücadele [Yavuz Altun]

31 Mart seçimlerinden hemen sonra, sonuçlar az çok belli olmuşken, Cumhurbaşkanı Erdoğan balkona tek başına çıktı ve “Seçmene kendimizi yeterince anlatamadık,” dedi. Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) raporuna göre medyanın yaklaşık yüzde 95’ini etkisi altında tutan, hemen her konuşması TV kanallarında uzun uzun, canlı yayınlanan Erdoğan, gerçekten halka kendini anlatamadığını düşünüyor olabilir miydi?

AKP’nin 2002 ile 2007 arasındaki ilk hükümet döneminde yaşadıkları, ona bir “yandaş medya” inşa etmesi yönünde ciddi bir telkin olmuştu. Star Gazetesi, Cem Uzan’dan alınıp TMSF eliyle pazara çıktığında, Erdoğan’a yakın iş adamları hemen bu gazeteyi satın alacaktı. Ardından Ahmet Çalık, nam-ı diğer “bizim Çalık”, Sabah-ATV grubunu devraldı.

Alper Görmüş yıllar evvel, bu hamleyi şöyle değerlendirecekti:

“Aslına bakarsanız, 2003-2004’ten sonra eski yekpare medya bloku yarılmasaydı, Ergenekon ve darbe davalarını yürütmek de mümkün olmayacaktı. Bu blok öyle büyük bir terör yaratacaktı ki, ona rağmen bir adım atmak hemen hemen imkânsız hale gelecekti. Ve yine aslına bakarsanız, eski medya yapısıyla birlikte AK Parti de varlığını sürdüremez, bu blokun yaratacağı akıntıda boğulur kalırdı. Kanaatimce AK Parti ve Tayyip Erdoğan, bu gerçeği gördükleri için kendilerine yakın yeni bir medya blokunun doğmasının önünü açtı, bu gelişmeye destek verdi.”

Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilân eden ve “vallahi de demokratım, billahi de tek amacım AB üyeliği” şeklinde bir politika belirleyen AKP’nin ilk yılları çoğunlukla bu meşruiyet arayışıyla geçti: Çok iyi işler yapıyoruz fakat kendimizi iyi anlatamıyoruz.

Ve fakat buna rağmen üç seçim üst üste yüzde 50 barajını zorlayan bir AKP, artık herkese derdini anlatmak mecburiyetinde “zayıf karakterli” bir iktidar değildi. “Milli irade” nasılsa yanındaydı, geriye kalan kimseler de bir zahmet “kusura bakmasın”dı.

GÜN GELDİ KENDİMİZİ ANLATMAK ZORUNDA KALDIK

Ama hayat her zaman durduğu yerde durmuyor. Yine gün geliyor, kendinizi anlatmak zorunda kalıyorsunuz. Geçen hafta başlatılan kuzeydoğu Suriye harekâtı, yahut resmî adıyla Barış Pınarı Operasyonu (BPO), iktidar cenahının naifçe inanmış taraftarlarında benzer bir hissiyatı körükledi: “Yahu dünya âlem nasıl görmüyor bizim burada dibine kadar haklı olduğumuzu?” demeye başladılar.

Şöyle bir düşünelim neden acaba?

Halbuki Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden bu yana Türkiye Hükümeti ile sıkı fıkı ilişkileri olan Washington Post gazetesi operasyonla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaverlerinden Fahrettin Altun’un yazısına yer verdi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu daha geçen gün New York Times’ta bir yorum yazısı yazdı. Batılı medya, Erdoğan’ın çevresinde İngilizce bilen hemen herkesi bir şekilde yayına çıkarma derdinde. Türkiye’nin tezleri, en yüksek perdeden işleniyor.

Cemal Kaşıkçı

Yurt içinde ise Süleyman Soylu kanunları geçerli. Operasyona “işgal” hatta “savaş” diyen sosyal medya kullanıcıları bile şafak operasyonlarıyla gözaltına alınıyor. En son açıklanan rakama göre 500 kişiyle ilgili işlem yapılmış, 121 kişinin kapısını polisler çalmış.

Gelgelelim, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı bile operasyonla ilgili şu sözleri söylemekten çekinmedi:

“Daha önce de söyledim 1974’te biz adına Barış Harekatı desek de bu bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır. Bu nedenle bir an önce diyalog ve diplomasinin devreye girmesi en büyük dileğimdir.”

Bugünün 1974’le tek benzerliği, harekâtının adındaki Barış ifadesi değil elbette. Türkiye, tıpkı o günlerde olduğu gibi dünyada yalnız kalmış durumda. Kahire’de toplanan Arap Birliği geçtiğimiz günlerde bu harekâtı “Arap ülkesinin işgali ve egemenliğine saldırı” olarak niteledi. Türkiye’nin bölgedeki yakın müttefiklerinden İran, sınırda kimseye haber vermeden bir askerî tatbikat düzenledikten sonra, Suriye rejimi ile Ankara arasında görüşmelerin başlaması gerektiği çağrısı yaptı.

ADI TERÖRLE MÜCADELE OLUNCA NE OLUYOR?

Evet, bu bir savaş. Kendini daha ilk günden hatırlatan bir savaş üstelik. Türkiye tarafına atılan havan mermisi, 9 aylık Muhammed isimli bir bebeğin ölümüne yol açtı. Sınırın öte tarafında onlarca sivilin öldüğü haberleri basına yansıdı. Daha ilk günde binlerce insanın yerleşim yerlerini terk ettiği bilgisi geldi. Tel Abyad’da bir Kürt politikacı dâhil 9 sivilin yolda Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) militanlarınca durdurulup infaz edildiğini öğrendik.

Erdoğan ve ekibi, “Kürtlerle bir alıp veremediğimiz yok, terörle mücadele ediyoruz” dese de, ülke içinde kabaran Kürt düşmanlığı, bu sözünün altını oyuyor adeta. Temmuz ayında Kürdistan atkısı giyen turistlere Trabzon’da linç girişimi olmuştu hatırlarsanız. Üstelik saldıranlar değil, Kürt turistler gözaltına alındı ve sonra da sınırdışı edildiler. Daha yeni, 19 yaşındaki bir genç, Kürtçe konuştuğu için dayak yedi ve 50 günlük hayat mücadelesinin sonunda hastanede hayatını kaybetti. 6 Ekim’de Sarıyer’de bir Amedspor taraftarı tribünde saldırıya uğradı.

Bu linç edenler, dayak atanlar, saldıranlar acaba “münferit” mi? Kendiliğinden mi oluştu bu atmosfer?

Bunun adının “savaş” değil de, “terörle mücadele” olduğunu vurgulayıp durduğunuzda, toplumdaki Kürt nefretini, azıcık da olsa itiraz edenlere “vatan hainleri” gözüyle bakma refleksini körüklediğinizi fark etmiyor musunuz?

Erdoğan’la ikili ilişkilerinin ne kadar iyi olduğunu her defasında dile getiren ABD Başkanı Donald Trump bile meseleyi “Türklerle Kürtlerin savaşı” olarak adlandırıyor. Türkiye’deki Kürtlerin yarısından çoğunun oyunu alan, Meclis’teki üçüncü büyük parti HDP’yi “terör partisi” olarak nitelendirdiğinizde, milletvekillerini hapse attığınızda, bunu siyaseten bir silah gibi kullanıp canınızı sıkan herkese namluyu çevirdiğinizde, algılarla ilgili yapacak da pek bir şeyiniz kalmıyor.

“IŞİD’le en büyük mücadeleyi biz veriyoruz,” diyorsunuz mesela, ama bir bakmışsınız 14 yaşındayken IŞİD tarafından kaçırılan Ezidî bir kadın, abisinin ısrarcı iz sürmesi sonucu, Ankara’da bir karakolun iki sokak aşağısındaki IŞİD’in hücre evinde ortaya çıkıyor.

“Bölgeye huzur getireceğiz,” diyorsunuz, fakat Suriye’nin kuzeyinde yarın bir gün birbirine komşu olacağını varsaydığınız Özgür Suriye Ordusu militanları ile Kürt silahlı birlikleri savaştırıyorsunuz. Bu düşmanlığın bir ucunun Türkiye’ye de dokunacağını hiç hesaba katmıyorsunuz.

KENDİSİ KOCA BİR ALGIYA DÖNÜŞMÜŞ İKTİDAR

Yani aslında sorun algılarda değil de, bizatihi sizde olabilir. Bunu kabullenmek zordur. Dünya meselelerini on yıllardır hamasî bir prizmadan süzerek Türk medyasına aktaran “usta kalemler” ve popülist politikacılar, kendi halklarının algılarıyla oynamaktan benzersiz bir keyif alıyorlar çünkü. Birazcık gözünüzü açtığınızda, “Yahu dünya neden bizim çıkarlarımızın aksine hareket ediyor ki?” gibi abuk bir soru sormaya başlıyorsunuz.

Şu anda en büyük problemimiz, iç ve dış politikada Erdoğan iktidarının elinde tek kalan şeyin algılar olması. Hatta bizatihi iktidarın kendisi devasa bir algıya dönüşmüş durumda. “Yıkılmadık, ayaktayız” mesajı vermek için her şey yapılıyor. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin dün basına yansıyan fotoğraflarına bakıp da üzülmemek elde mi? Ama işte bir oyunun parçasına dönüşmüş her şey.

Türkiye’nin on yıllık, yirmi yıllık, elli yıllık planlarının olmaması, konjonktürel ve günlük çözümlerle yoluna devam etmesi, en çok da “Biz bu ülkenin gerçek sahipleriyiz” diyenleri endişelendirmeli oysa. Yarın bir gün Kuzey Kore gibi devasa bir simülasyonun içinde yaşamayı hayal etmiyorlarsa, uzun vadede dünyadan soyutlanmanın, hem kendi çıkarları hem de gelecek nesilleri için beş kuruş faydası olmadığını hatırlamalılar.

[Yavuz Altun] 15.10.2019 [TR724]