Erdoğanizm gelecek kuşaklara ne bırakacak? Cevap: Hiç! [Kemal Ay]

Bir zamanların meşhur tartışma konularından biriydi, “Dünyada hiç Kemalist var mı?” sorusu. Madem ki Kemalizm de, tıpkı Leninizm, Maoizm, Marksizm gibi evrensel bir ideolojiydi, dünyada da takipçileri olması gerekmez miydi? Kemalistler kızsa da, bu gayet meşru bir soruydu. Türkiye’nin bölgede önemli bir siyasal aktör olup da ‘ideoloji ihraç edememesi’ tartışılmaya değer bir konu.

Kemalizm’in evrensel standartlarda bir ideoloji olarak görülememesinin birçok sebebi var. Burada, Mustafa Kemal’in her şeyden evvel pragmatist bir lider olmasını zikredebiliriz. Bu ayıp bir şey de değil. Pek çok tarihçi kabul eder ki Mustafa Kemal, halkı Kurtuluş Savaşı vermeye ikna ederken farklı, Dolmabahçe Sarayı’nda yaşarken farklı görüşler ortaya koymuştur. (Ona bir şey diyemeyenler genelde etrafındakileri suçlar.)

Sonradan icat edilen Atatürk’ler

Her insan gibi Mustafa Kemal de yaşadıkça düşüncelerinde farklılık gösterebilir. Önceleri savunduğu bazı fikirleri, sonradan savunmayı bırakabilir. Yeni fikirler edinebilir. Buradaki hata, sonradan gelenlerin Atatürk’ü bir iktidar aracı olarak kullanıp onu kendi ihtiyacına göre yeniden şekillendirmesidir. 27 Mayıs Darbesi’ni yapanların Atatürk’ü ile, 28 Şubat Postmodern Darbesi’ni yapanların Atatürk’ü bu sebeple farklıdır.

Konuyla ilgili Taha Akyol’un yazdığı “Ama Hangi Atatürk” kitabı ve Can Dündar’ın çektiği “Mustafa” belgeseli hayli ufuk açıcı. Dündar’ın o belgeselden sonra linç edilmesi de gösteriyor ki, hâlâ bugün Kemalizm’in ne olduğu, kişilerin ihtiyacına göre şekilleniyor.

Mesela İlker Başbuğ Paşa, Kemalizm ile bugün Erdoğan’ı desteklemek arasında paralellikler görebilirken, Doğu Perinçek’in Kemalizm’i Komünizm ile buluşuyor (üstelik Mutafa Kemal’in Komünist Parti’ye yaptıkları ortadayken), yer yer Erdoğan’a destek verip yer yer onu da ‘tarihe gömmekle’ tehdit ediyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kemalizm’i ise AKP’ye karşı amansız muhalefet edebiliyor.

Tarihten okuduğumuz yetmiyor bir de yaşıyoruz

Tarihin bize öğrettiği bu dersten aslında şunu çıkarabiliriz: İdeolojiler, yapılan işe itiraz ederken farklı; iş başına geçtiğinde farklı davranmışlar çoğunlukla. Avrupa siyasetinde sosyalist hareketlerin iktidara gelmelerinden sonra “sokağın saflığını kaybetmeleri” gibi… Ahmet Turan Alkan’ın kulakları çınlasın, tarihin bu öğrettiklerini oturup bir de yaşayarak ezber ediyoruz.

Şu sıralar AKP’nin ülkeye yaşattıklarını bu minvalde değerlendirebiliriz. AKP’nin siyaset tarzı da, Kemalist olduklarını iddia edenlerin siyaset tarzına hayli benziyor. Erdoğan’ın bir sağa bir sola yatıran siyaset yapma tarzı, partideki ‘ideolojik duruşu’ yerle yeksan ederken, gelecek kuşaklara da buradan beslenebilecek hiçbir şey bırakmadı. 1990’lardaki Erdoğan’la, 2000’lerin başındaki Erdoğan nasıl farklıysa, 2010’dan sonraki Erdoğan ikisinden de aynı şekilde farklı.

Her şey sevilmek için!

Erdoğan’ın bu tercihi, Woody Allen’ın ‘Zelig’ isimli kurgu belgesel filminde anlattığı ilginç karaktere benziyor. Zelig, psikolojik bir hastalık sebebiyle, kimin yanında durursa ona benzeyen birisidir. Mesela bir Kızılderiliyle yan yana gelince, hemen teni kararır, hatta saçları uzar. Bir siyahî ile birlikteyken simsiyah kesilir. Şişman birinin yanında göbeği çıkar, bir Fransız’la iken Fransızca konuşmaya başlar.

Filmdeki uzmanlardan birisi, bu durumu şöyle yorumluyor: “Onun varoluşu aslında bir çeşit varolmayıştı.” Yani aslında Zelig diye birisi yoktu ama etrafta ne varsa, Zelig oydu. Onu tedavi etmek üzere inceleyen doktor, hipnozla onun ağzından baklayı çıkartır: Zelig, okulda ona Moby Dick’i okudun mu diye soran birine “Hayır” deyip utanmamak için, “Evet okudum” deyip kitap hakkında konuşmaya zorlamış kendini. Sonra da, bu alışkanlığı sürmüş. Tek istediği de ‘sevilmek’miş.

En önemli geçer akçe ‘oy ütmek’

Tıpkı Zelig gibi, AKP’nin ve Erdoğan’ın macerasında da, “sevilmek” ya da siyaset diline tercüme edersek, “oy ütmek” en önemli geçer akçe. 1990’larda ‘mağdurun dili’ni konuşan Erdoğan’ın, iktidara geldiğinde ilk iş Kemalizm’in kurumlarından yorulan ve ekonomik krizle bunalan halkı liberal, özgürlükçü söylemlerle kazanmak oldu. Zira bu dar dönemde Erdoğan’ı medyada destekleyen en önemli ‘entelektüel kitle’ liberallerdi. (Dünyaya kendini anlatmada liberalleri kullandığı gibi halka inmede de Cemaat’i kullandı.)

2007’den sonraki 3-4 yıl AKP’nin en zor yıllarıydı belki de. Oy oranı sürekli yükseliyor, uluslararası meşruiyeti artıyordu ancak önce Cumhuriyet mitingleri, ardından parti kapatma davası Erdoğan’ı bunaltmıştı. Bu süreçte, Erdoğan iki şeyi keşfetti: Medyanın gücü ve bürokrasideki Cemaat desteğinin işine yarayabileceği.

Referandum bahane, oylar şahane!

Aynı yıllarda başlayan Ergenekon davaları, Erdoğan’ın uzunca süredir aradığı manivelaydı. Darbelere karşı duruş, “her an suikast tehlikesiyle karşı karşıya olma” gibi hususlar, onu sıradan bir siyasetçi olmaktan ‘tarihsel bir figür’ olmaya götürebilecekti. Bu yıllarda en büyük ortağı olarak görünen Cemaat’in jargonunu benimsedi.

2010’daki referanduma giderken Erdoğan’ın ve AKP elitinin genel söylemi ‘özgürlükler’ ve ‘vesayet’ idi. O günlerdeki AKP medyasını tararsanız, ne kadar büyük özgürlükçü olduklarını görebilirsiniz. Öyle ki, 12 Eylül’ü yaşamış babaannem o günlerde izlediği AKP kanallarından ilk kez “Diyarbakır Hapishanesi’ndeki işkenceleri” duymuştu (Medya doğruları olduğu gibi anlatsa halk da gerçekleri öğrenecek aslında).

AKP yıllar sonra 2010 referandumunu Cemaat’in kendilerini kandırarak yaptırdığını söyleyecekti ama burada aldığı yüzde 58 ‘evet’ oyu, bugünkü güç tahakkümünün anahtarıydı.

Kime yanaştıysa, onun gibi göründü

Erdoğan, ittifak kurduğu insanları değiştirdikçe, değişti. 2010’da “Artık liberallerle yürümeyeceğiz!” diyen parti, aynı yıllarda Cemaat’le de bağlarını gevşetti. Gezi Parkı ve 17/25 Aralık’tan sonra pek çokları Erdoğan’ın “Siyasal İslamcı özüne” döndüğünü düşünüyordu ancak aslında olan, Erdoğan’ın yandaşlarını değiştirmesiydi.

2013 sonrasındaki Ergenekon ve Balyoz için geliştirilen ‘kumpas’ söylemiyle, bürokrasideki ulusalcı kanatla yakınlaşıldı. Ardından ‘Kürt Açılımı’ bitirilerek, MHP’ye göz kırpıldı. Siyasal İslamcıları ‘çantada keklik’ gören Erdoğan ve ekibi, onlara yönelik ise ‘bir döv, bir sev’ metodunu benimsiyordu. (İsrail’le anlaşma aşamasında yaşananları hatırlayalım).

Haliyle Erdoğan’ın son 3-4 yıldır söylemlerinde artan bir milliyetçilik, egemenlik, Batı karşıtlığı, Rusya ile yakınlaşma göze çarpıyor.

‘İnsan düşerken tutacağı dalı seçemez’

Gezi Parkı olayları yaşanırken, aklı başında zannettiğim bir AKP’li arkadaşım, Yiğit Bulut’un TRT’deki konuşmasını gönderip “Tamam Yiğit Bulut kale alınır biri değil ama bak burada söyledikleri doğru” dediğinde fark etmiştim ilk kez. İktidarın gideceği korkusu, yalnızca Erdoğan’da değil, halkın önemli bir kesiminde de hissediliyordu ve Cemil Meriç’in ifadesiyle “İnsan düşerken tutacağı dalı seçemez” fehvasınca, etrafta bulunan hemen her şeye sarılındı.

Pragmatizm ayıp değil. İnsanlar zaman zaman badireleri atlatmak için ilkelerinden taviz verir, verebilir. Hayat, insanları zorladığında kırılmamak için eğilmek, siyasette de geçerlidir. Ancak sürekli pragmatizm, zamanla ilkeleri yok eder. Pragmatist bir siyasî hareketten de en son, ideolojik bir duruş çıkar. Yani “Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz arkadaş, yemişim demokrasiyi, insan haklarını” diyebilirsiniz; ama “En büyük demokrat biziz, Erdoğan da demokrasinin sonucudur” diyorsanız, demokrasi literatürünü oturup baştan okumanız gerekir.

İlki trajedi, ikincisi komedi

Fransız devriminin yarattığı kaosu kontrolüne alarak İmparatorluğunu ilan eden Napolyon’un yeğeni III. Napolyon da (Victor Hugo’nun alaycı tabiriyle ‘küçük Napolyon’), kendi devrinde benzer bir hamleye kalkışmış, Cumhuriyet isteyen halkı toplarla tüfeklerle sindirmişti.

O günlerin analizini yapan Karl Marx, Hegel’in meşhur sözünü biraz değiştirerek şöyle demişti: “Tarihte her şey iki kez yaşanır. İlkinde trajedi, ikincisinde ise fars (komedi) olarak.” Şimdilerde, Kemalizmi hemen her yönüyle kopya ederek Erdoğanizm kurmaya çalışan bir siyasî elit, kendi komedisini yazıyor. Tuzumuz kuru olsa gülerdik ama maalesef ‘gülecek yerlerimiz ağrıyor’…

Kemal AY, 29.10.2016 /TR724

Erdoğan’ın sistematik işkenceleri tarihin hükmünü bekliyor [AKİF UMUT AVAZ]

Despot Erdoğan liderliğinde kendisini ahlak ve insaftan soyutlamış bir İslamofaşist dikta rejimi altında inim inim inleyen Türkye’nin her köşesinden sistematik işkence feryatları geliyor. Erdoğan Dikta Rejimi, Hizmet Hareketi’ne karşı giriştiği “sosyal soykırım”ı tartışmalı darbe sonrası yaygın şekilde uygulanan sistematik işkencelerle ve intihar süsü verilmiş gözaltındaki infazlarla fiziki soykırım aşamasına taşımış görünüyor.

Bu sistematik işkenceleri emreden ve uygulayan insanlığını yitirmiş zalimler kadar bu feryatlara kulak tıkayan, ses çıkarmayıp “dilsiz şeytanlar” olmayı yeğleyenler de mutlaka tarih önünde mahkum olacak. Buyrun tarihin hükmüne havale edeceğimiz yorumsuz notlarımızı hep birlikte okuyalım.

1987’de Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite’yi kuran UNCAT Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre işkence, bir kimseye karşı, kendisinden itiraf almak veya üçüncü kişi hakkında bilgi edinmek, kendisinin veya üçüncü kişinin yaptığı veya yaptığından kuşkulanılan bir eylem nedeniyle cezalandırmak veya kendisini veya üçüncü kişiyi korkutmak veya zorlamak amacıyla veya ayrımcılığa dayanan herhangi bir sebeple, bir kamu görevlisi veya resmî sıfatla hareket eden bir başka kişi tarafından veya bu görevlinin veya kişinin teşviki veya rızası veya muvafakatiyle işlenen ve işlendiği kimseye fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren herhangi bir eylemdir.

(24 Temmuz günü polis Antalya’da öğretmen Eyüp Birinci ve kayınpederini gözaltına alır) “… Sonunda bir savcı, avukata (öğretmen Eyüp) Birinci’nin hastaneye götürüldüğünü söyledi… Birinci’nin eşi çeşitli hastaneleri aramaya başladı ve nihayet kocasının izini buldu. Ancak hastaneye gittiğinde polis, eşiyle konuşmasına izin vermedi. Tekrar görmeye gittiği savcı ise bu kez eşinin karın ağrısıyla hastaneye yatırıldığını söyledi. Birinci’nin eşi hastaneye geri döndü. ‘Eşimin odasına daldım. Etrafta kimse yoktu. Ona ne olduğunu sordum. Bana polisin kendisini fena dövdüğünü ve o yüzden bağırsaklarının zarar gördüğünü, ameliyat edildiğini söyledi. Ayrıca pantolonunun da yırtıldığını söyleyerek yeni bir tane istedi…’”

Resmî bir BM belgesi olan 1999 tarihli “İstanbul Protokolü”, işkencenin ve sonuçlarının belgelenmesine dair uluslararası yönergeleri barındırır.

 “Ertesi gün eşi doktora Birinci’nin durumunu sordu. Doktor… bağırsaklarından 10 santimetre aldıklarını anlattı. …Başhekim aileye daha fazla bilgi verilemeyeceğini ve hiçbir tıbbi belgenin gösterilmeyeceğini söyledi. Birinci’nin eşi, kocasının daha önce hiçbir sağlık sorunu yaşamadığını kaydetti.”

(Eyüp Birinci savcılık ifadesinde:) “Gözlerim bağlı idi… ‘Bildiklerini anlat, Antalya’da ne işin var’ diyerek çırılçıplak soydular… Gözaltına alan, ismini bilmediğim, komiser olduğunu düşündüğüm yüzüme gözüme tokatla vurmaya başladı… Ayaklarımın altına, karnıma vurarak, sonrasında hayalarımı sıkarak ‘seni hadım ederim’ şeklinde sözler söyleyerek işkenceye devam ettiler. Yüzüstü yatırıp sağ kolumu ve sol kolumu geri çevirerek, polis memuru bana bu şekilde işkence yaptı. Sonrasında sırt üstü döndürüp ayaklarımı ıslatıp copla vurmaya başladılar. Sonra her iki koluma da copla vurdular. Boynumu ıslatıp copla boynuma da vurdu… Hatta copu ağzıma sokup ağzımda çevirdi… Sonrasında kaldırıp yumrukla vurmaya başladı. Her vurduktan sonra dik dur diyerek karnıma dakikalarca vurdu. İlk doktor muayenesinin gözaltına alındığı gün karakolda yapıldığını ve doktorun dövüldüğüne dair kanıtları ’basit, ciddi değil’ diyerek görmezden geldiğini söyledi…”

İşkence, bugüne kadar itiraf almak amacıyla en fazla kullanılan şiddet içerikli bir sorgulama yöntemidir. İşkence ayrıca bir baskı yöntemi olarak veya tehdit olarak algılanan toplulukları kontrol altına alma aracı olarak da kullanılmıştır.

“Avukat müvekkilini ilk kez, gözaltına alındıktan altı gün sonra, Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gördüğünde sol omuzunda berelenme, yüzünde yara ve izler, bileklerinde kelepçe izleri gördüğünü söyledi. Müvekkilinin kendisine polisin üç kez gözlerini bağladığını ve alıkonulan başkalarıyla birlikte üst katlardan birine çıkarıldığını anlattığını aktardı. Burada, polis memurları onları Gülen Hareketi’ne mensup olmakla suçlamış. Suçlamaları reddettiklerinde ise polis önce hakaret etmeye, ardından vurmaya ve tekmelemeye başlıyormuş. Müvekkili avukata, kendilerine ve eşlerine tecavüzle tehdit edildiklerini de söylemiş.”

10 Aralık 1948’de BM, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul etti. Bu bildirgenin beşinci maddesi şöyle der: “Hiç kimse işkenceye maruz bırakılmamalı, kimseye zalimce, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele edilmemelidir.”

“Avukat müvekkilinin duruşma sırasında, ilk gözaltına alındığı spor salonunda polisin kendisini ittiğini ve vurduğunu, bu yüzden kollarında ve vücudunda çizikler oluştuğunu anlattığını aktardı. Başındaki izler ve morluklar ise, başını yere vurduklarında oluşmuş… Hakimin kararını açıklamadan önce verdiği arada, kötü muameleyle ilgili şikâyette bulunduğu esnada salona giren bir kıdemli polis memurunun yanına geldiğini anlatan avukat, polisin kendisine ‘senin de gözaltına alınmanı sağlamak çok kolay’ diyerek tehdit ettiğini söyledi.”

“Darbe girişiminden birkaç gün sonra yüksek rütbeli bir subaya adli yardım için atanan bir avukat, müvekkilini Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde ilk gördüğünde alnında ve boynunda yara ve izler, kollarında sıyrıklar, kelepçeden kaynaklanan morluklar ve ayaklarının üstünde sıyrık ve morluklar olduğunu söyledi. Ayrıca bacağındaki yaranın da adeta bir parça et kopmuş gibi gözüktüğünü belirtti.”

BM’in İşkenceye Karşı Konvansiyonu’na göre, bu konvansiyonu imzalayan devletler hiç kimseye cezalandırmak, itiraf ya da bilgi almak, onlara ya da üçüncü şahıslara baskı yapmak amacıyla kasten acı ve ıstırap çektirmeyeceğine söz verir.

“Adli tıp uzmanının incelediği ikinci vaka Gülen hareketiyle bağlantısı olduğu şüphesiyle gözaltına alınan bir işadamıydı. İlk iki muayenede herhangi bir yaralanma izi yoktu. Ancak üçüncü muayenede adli tıp uzmanı işadamının sırtında morluklar gördü. Uzman ‘Morlukların sert zeminde yatmaktan kaynaklandığını söyledi, ama morlukların sebebinin bu olmasına imkân yoktu. Birisi sırtına künt bir cisimle vurmuştu’ dedi.”

“Arkasında birkaç polis ayakta duruyordu. O da masanın önündeki bir sandalyede oturuyordu. Konuşması için normalde kelepçe olarak kullandıkları plastik bantlarla kırbaçlar gibi vurmaya başladılar; yumruklarıyla da başına ve vücudunun üst kısmına vurdular. Elleri kelepçeli olduğundan kendini korumak için hiçbir şey yapamıyordu. Bir aşamadan sonra artık sırtımı döndüm. Ona kaç kez vurduklarını bilmiyorum. Daha fazla bakamadım. Durdurmak için yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum. En sonunda ifade verdi… Avukat, normalde bu koşullar altında ifade tutanağını imzalamayı reddedeceğini ya da tutanağa koşullarla ilgili bir not ekleyeceğini, ama bu kez ikisini de yapamayacak kadar korktuğunu söyledi.”

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, işkenceyi çok ciddi bir insan hakları ihlali olarak görür. 3. ve 4. Cenevre Konvansiyonu’nu imzalayan devletler, silahlı çatışma durumlarında bile insanlara düşman kampın sivillerine ve savaş esirlerine işkence yapmayacağını beyan eder.

“(Sırtının alt tarafında büyük morluk olan) subay kötü muameleye ilişkin şikâyetini avukatın da hazır bulunduğu sorgu sırasında bir polis memuruna da tekrarladı. Ancak polis memuru iddiayı dikkate almayarak bu yaraları darbe gecesi kavga sırasında almış olabileceğini söyledi. Avukat, ifade tutanağında müvekkilinin kötü muamele iddialarına yer verilmediğini, kendisinin de tutanağa bununla ilgili bir not düşemeyecek kadar korktuğunu söyledi.”

Üçüncü (CSIII) ve Dördüncü (CSIV) Cenevre Sözleşmeleri’nin 3. maddelerinde şöyle denilmektedir: “Uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda silahlarını bırakan silahlı kuvvetler mensupları da dahil olmak üzere, husumette etkin bir şekilde rol almayan kişilere… bütün hallerde insanca muamele edilecektir ve hiçbir şekilde kişiye ve yaşama karşı şiddet, özellikle de her tür cinayet, sakatlama, zalimane muamele ve işkence veya kişisel onura karşı hakaret, özellikle de aşağılayıcı ve küçümseyici davranış olmamalıdır.

“(Avukat Gülhan) Kaya, müvekkillerinin anlatımlarını aktararak, polisin onları soyunmaya zorladığını, kavurucu güneş altında saatlerce tuttuğunu, ağır dayak atıp copla tecavüz etmekle tehdit ettiğini anlattı. Ayrıca testislerini de sıkmışlar. Gözaltındaki müvekkillerinin anlattıklarını aktaran Kaya, bir polisin müvekkillerine … oradan canlı çıkamayacaklarını, çünkü artık polisin onları 30 gün boyunca tutmaya hakkı olduğunu söylediklerini kaydetti… Kaya, müvekkillerinin karınlarında, sırtlarında ve omuzlarında morluklar, yüzlerinin yan taraflarında ise çizikler gördüğünü anlattı. Birinin tek omuzunda yanık izine benzeyen bir iz de gördüğünü belirtti.”

CSIV’ın 32. maddesi şöyle der: Korunmuş kişiler cinayet, işkence, fiziksel cezalandırma, sakatlama, tıbbî ve bilimsel deneylere… ayrıca ister sivillerce ister askerî yetkililerce uygulansın diğer herhangi bir zulüm aracına karşı korunma hakkına sahiptirler.

“Avukat, müvekkilinin anlattıklarını şöyle aktardı: polis ilk önce arkadaşını gözaltına almış ve işkence yaparak kendisini ihbar etmesini sağlamış. Polis müvekkilini karakola getirdikten sonra, yoğun olarak dövmüşler. Karısını karakola getirip tecavüz etmekle tehdit edince, suçlamaları kabul etmeye karar vermiş. Polis, kendisinin önünde itirafı kayıt altına alması için farklı bir adli yardım avukatını getirmiş. Ancak müvekkili bu koşullarda ifade vermeyi reddedince polis bir kez daha karısına tecavüz edeceği tehdidinde bulunmuş ve müvekkili sonunda suçlamaları kabul etmiş. Sağlık raporunu avukat görmese de, kendisi gören müvekkili avukata, doktorun kendisini karakolda muayene ettiğini ama raporda iyi olduğunu yazdığını söylemiş.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. Maddesi de “Hiç kimse işkenceye, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezaya maruz bırakılamaz” der.

“Beni avukat görüşü diye 3 gün boyunca her gün sorguya götürdüler (İstanbul-Vatan’da). Üzerimdeki kıyafetleri indirip ve yırtarak cinsel organlarımızı sıkma, darp etme, iğrenç yönelimlerde bulunarak, tehditler savurdular. “Anneni buraya getirdim konuşmazsan gözünün önünde ona tecavüz edeceğim” dediler. Kafama bir torba geçirip ellerimi arkadan bağlayıp kafamı yere, duvara vura vura beni domalık dedikleri bir pozisyona getirerek “yok mu buna tecavüz edecek babayiğit” diye bağırıp gülüyorlardı. Vücudumun her yerini darp içinde bıraktılar…. İşlemediğim bir suçu, hayatımda görmediğim tanımadığım birini tanıtmak için “tanıyacaksın yoksa sana daha çok şey yapacağız” gibi hakaret ve tekmelerle üstüme geliyorlardı. Sonra “7-8 kişiyi mahkemeye getirtir, üstüne ifade verdiririm, bir daha dışarıyı göremezsin; eğer suçu kabul edip isim vermezsen hayatını kaydırırız” dediler. Darp raporları aldığım hergün beni bir kez daha darp ediyorlardı… ‘Sen istediğin kadar rapor al, bize sökmez, herşey bizim elimizde’ dediler.”

Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, işkence ve zalimane, insanlıkdışı ve onur kırıcı muamele ve cezayı açıkça yasaklamıştır.

“Adli tıp uzmanı… Polis bu kişiyi 36 saat boyunca elleri arkadan bağlı, alnı yere değecek şeklide eğilmiş halde dizleri üstünde oturtmuş. Ne zaman hareket etmeye kalkışsa polis sırtına ve başına kemerle vuruyormuş…  Adli tıp uzmanı ‘Vücudunda morarmamış yer yoktu ve zorlayıcı poziyonda tutulduğu için ‘donmuş omuz’ hastalığından şikâyetçiydi’ dedi.”

BM’nin Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kuralları, disiplin cezası olarak bedensel ceza, karanlık bir hücrede bırakarak cezalandırma ve bütün zalimane, insanlıkdışı ya da onur kırıcı cezaların bütünüyle yasaklandığını belirtmektedir.

“Müvekkili avukatına gözaltı merkezine bir doktorun geldiğini, ama kendisine yalnızca birkaç soru sormakla yetinip herhangi bir muayene yapmadığını anlatmış… ‘hasta kötü muameleden yakındı’ diye not düşmek dışında hiçbir yarasını kayıt altına almamış. Sonrasında polis telefonuyla raporun bir fotoğrafını çekip birine göndermiş. Müvekkili avukata, karakola döndüklerinde polisin doğrudan yanına götürdüğünü kıdemli bir polisin kendisine vurmaya başladığını ve doktora kötü muameleden şikâyet ettiği için cezalandırdığını söylediğini aktarmış… Müvekkillerinden birinin, içerideki bir adamın kolunun kırık olmasına rağmen çok korktuğu için doktora görünmek isteyemediğini anlattığını aktardı. Avukat ’Çok korkuyorlar. Artık hukuk filan kalmadı’ dedi.”

UNCAT’ın 2. maddesi der ki: “Her bir taraf devlet, kendi egemenliği altındaki topraklarda işkenceyi önlemek için etkili yasal, idarî, yargısal veya diğer tedbirleri alır. Her ne olursa olsun, savaş durumu, savaş tehdidi, iç siyasal huzursuzluk veya diğer olağanüstü hal gibi herhangi bir istisnaî durum işkenceyi haklı göstermek için ileri sürülemez. Bir amirin veya bir kamu makamının verdiği bir emir işkenceyi haklı göstermek için ileri sürülemez.

Muhtarlar Toplantısı’nda konuşan Erdoğan: “Son zamanlarda bir mağduriyet edebiyatıdır gidiyor. Şu anda tutuklu olanlar mağdurmuş… Kim ki bunlarla ilgili FETÖ terör örgütünün mensupları sebebiyle mağduriyet edebiyatı yapıyorsa kusura bakmasınlar, ihanet içindedir… Karısına kocasına evladına sahip olma, sonra içeri girince benim evladım mağdur. Himmet toplantılarında bunca parayı toplayacaksın sonra benim evladım mağdur…”
UNCAT’ın 16. maddesi der ki: Her bir taraf devlet, kendi egemenliği altındaki bir ülkede, birinci maddede tanımlanan işkenceye varmayan diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza edimlerinin bir kamu görevlisi ve resmî sıfatla hareket eden bir diğer kimse tarafından veya bu kimsenin teşvîki veya rızası veya muvafakati ile işlenmesini önlemeyi taahhüt eder.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: “FETÖ mağdurları, böyle bir şey yok. FETÖ mağdurları kavramı bizzati FETÖ’nün algı operasyonunun aracıdır. Bu memlekette FETÖ’nün mağdur etmeye kalkıştığı 79 milyon milletimiz var. Dolayısıyla bu tabiri kullanmayalım… Kimse bizden bu konuda merhamet beklemesin. FETÖ ile mücadele yufka yüreklilikle yapılacak bir şey değildir. Öyle bir noktaya iş getirilmek isteniyor ki, ‘efendim ona dokunmayın, berikine dokunmayın!” Eee kime dokunacağız?”

İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Davranışların veya Cezalandırmaların Önlenmesine Yönelik Avrupa Sözleşmesi’nin 1. maddesi,  sözleşmeyle aynı isimle anılan komiteyi (EPT), özgürlüğünden mahrum edilmiş kişilere karşı muameleleri incelemek ve işkence ya da aşağılayıcı davranış veya cezalandırılmalardan korunmaları amacıyla ziyaretlerde ve inecelemelerde bulunmakla görevlendirmiştir.

EPT ve diğer yerel ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının inceleme yapmasını engelleyen Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: “Türkiye’de kötü muamele ve işkence kime yapılmış kardeşim, isim yok. Kim yapmış, isim yok. Hangi ceza veya tutukevinde yapılmış, adres yok, ne zaman yapılmış, yok. Hem bunları söylemiyorlar, hem de Türkiye’yi suçluyorlar.”


Not: Yazıda alıntı yapılan sistematik işkence vakalarını “Açık Çek  –Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması” ( https://www.hrw.org/sites/default/files/report_pdf/turkey1016turkish_web.pdf ) başlıklı raporunda biraraya getirerek tarihin yargısına emanet eden İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (HRW) teşekkürü bir borç bilirim.

Akif Umut Avaz, 29.10.2016 /TR724

Kadın [Mehmet Ali Şengül]

Efendimiz (s.a.v) peygamberliğinin ilk sırrını kadına açtı. İlk kelime-i şehadet getiren, Müslüman olan kadındı. İlk namazı peygamber arkasında cemaat olarak da bir kadın kıldı.
İslam k
adını dişiliğinden daha çok kişiliğiyle ele almıştı.

Kur’an-ı Kerim’de: “Mü’min erkekler, mü’min kadınlar” diye yüce Mevla kadını da muhatap alarak sesleniyor.

Nebiler sultanı (s.a.v) “Cennet anaların ayakları altındadır” iltifatında bulunarak, ona layık olduğu mevkiyi veriyordu.

Resulullah (s.a.v) “İki şeye dikkat edin. Biri yetim hakkı, diğeri kadın hakkı.” buyurarak kadının ezilmesine, üzülmesine engel oluyordu. Ve yine Efendiler Efendisi (s.a.v) “İnsanların en kötüsü, ehl-i üzerine baskı yapandır.” buyurarak kadına karşı haşin, sert, kırıcı olmamaya, aksine nazik kibar, kavl-i leyin tatlı dil, güler yüzle muameleyi tavsiye buyuruyordu.

Efendimizi (s.a.v) kendisini yemeğe davet eden komşusuna, “Aişe de davetli mi?” diye sordu. O da “Hayır” deyince davete icabet etmedi. Annemizi yalnız bırakmadı. Daha sonra “Hazreti Aişe’yi de davet ediyoruz” deyince kabul buyurdular.

Allah Resulü (s.a.v) Veda Hutbesi’nde kadın haklarının korunması ve onlara iyi muamele edilmesini tavsiye buyuruyor. Ölüm anında bile nasihatlarında, kadın haklarının gözetilmesini ifade ediyor, üzerinde hassasiyetle duruyordu. Peygamber, ama yeri geldiğinde keçi, koyun sağıyor, ayakkabı tamir ediyor. Yeri geldiğinde ailelerinin sıkıntılarına ortak oluyor.

Efendimiz (s.a.v) mutluluğunu, sıkıntılarını paylaşmayı dıştan daha çok evinde, eşinde arardı.

Efendimiz (s.a.v) kadına o kadar değer veriyordu ki, bir gün bir gençle arasında şu diyalog geçti:

“Ya Resulallah; yardım yapmak istiyorum. Kime yapayım?

Anana.

Daha fazla yapmak istiyorum.

Anana.

Ya Resulallah o benim anam, ona bakıyorum daha fazla yapmak istiyorum.

Anana.

Dördüncüsü kez sorulunca

Babana” buyurdular.

Temelde bütün insanlar bir baba ve annede birleşen tek bir aileden oluşmuştur. Bundan dolayı insanlar bu aile hukukuna saygılı davranmaları gerekir.

“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anıp Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” (Nisa-1)

Ne yazık ki, bazen fıtrat uyuşmazlığı, bazen kültür, bazen inanç farklılığı yuvalarda, toplumda sıkıntılara, uyuşmazlığa neden oluyor. Sıkıntılar, kavgalar ve harpler hayatı yaşanmaz hale getiriyor.

“… onlarla (kadınlarınızla) hoşça, güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de, Allah onda bir çok hayır takdir etmiş olur.” (Nisa-19)

Eşler hoşlarına gitmeyen yönleriyle birbirini rencide etmemeli. Güzel taraflarıyla yaklaşıp diğer yönlerini tamir etmeye çalışmalıdırlar.

“… İyi kadınlar: itaatli olanlar ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyan kadınlardır…” (Nisa-34)

“Sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın.” (Nisa-135)

“… Ey kocalar; Eğer siz iyi davranıp aranızdaki sıkıntıyı düzeltip, kadınların hakkını çiğnemekten sakınırsanız, unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. (iyi davranışlarınızın karşılığını size fazlasıyla verecektir.)” (Nisa-128)

“Erkek olsun kadın olsun kim mü’min olarak iyi ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar bile hakları yenmez.” (Nisa-124)

“Allah’a teslim olan erkekler ve teslim olan kadınlar, İslâm dinine iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, hayır yolunda infak eden erkekler ve infak eden kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya, işte Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab-35)

“Kim Allah ve resulüne itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği Nebiler, sıdıklar, şehitler ve salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar.” (Nisa-69)

Unutmamak gerekir ki, kadın ve erkek Allah’ın birbirine emanetidir. Çocuklar da anne-babaya emanettir.

Mehmet Ali Şengül, 28.10.2016 /Zaman

İki teröristin telefon konuşması -1 [Mahmut Çebi]

Türkiye’nin bir yerlerinde değil, bugünlerde neredeyse her yerlerinde hem zulüm, hem yiğitlik, mertlik ve kahramanlık destanları yazılıyor. Teröristlikle suçlanan insanlar taş atmadan, cam kırmadan dimdik ayakta durma mücadelesi veriyorlar. Bu da onlardan biri. Belki binlercesinden biri…
-Ablacığım nasılsın
Telefondaki ses, uzun zamandır görüşemediğim ablama ait. Hiç beklemediğim bir anda nihayet onun sesini duymak, bir an heyecanlandırıyor beni.
+Teşekkür ederim ablacım sen nasılsın? Daha dün kulaklarınızı çınlattık…

Hat o kadar kötü ki, telefonda sesim sürekli bana geri dönüyor.

-Çok şükür, iyiyim ablacım…

O öyle dese de, sesi çoook yorgun geliyor. Belli ki işten çıkınca aramış. Lakin sözlerine devam ediyor:

-Abinin çok selamı var. Size bir hatim gönderiyor. Hediyesiymiş size…

Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor…

+Allah razı olsun… diyebiliyorum ancak…

Bağıra bağıra ağlamakla, utancımdan yerin dibine girmek arası duygular geçiyor içimden…

Ablamın eşi aylardır tutuklu…

+Hâlâ aynı yerde mi?
diye soruyorum ama vereceği olumsuz cevaptan da çekiniyorum…

-Evet ablacım. Hâlâ içerde… diyor…

Kahroluyorum.

+Cezaevinden mi bir hatim okuyup göndermiş?

-Ooo daha kimlere kimlere okuyup göndermiş bir bilsen!

Sesindeki rahatlık beni biraz rahatlatsa da, abinin vefası ve diğergamlığı yerle bir ediyor…

-Koğuşta 22 kişilermiş ama sadece iki tane Kur’an varmış. Onlar da sırayla okuyup, iki günde bir hatim indiriyorlarmış.

Gülüyor ablam. Zoraki ben de gülüyorum…

+Ne kadar tutacaklarmış daha?

-Bilmiyoruz ki. Mahkemesi hâlâ devam ediyor. Hakim artık soracak soru bulamıyormuş… Geçen duruşmada kalp krizi geçirmiş. Gece yarısı apar-topar hastaneye kaldırmışlar. Biraz toparlanınca da görevine devam ettirmişler…

Bir an duraklıyoruz…

Ne diyebilirim ki?

+Sizinle uzun zaman bağlantılar kopunca durumunuzu merak ettik…

-Benim ve çocuklarımın telefonlarını, bilgisayarlarını aldılar. Bütün numaralarımız gitti, sonra iyi-kötü birer telefon aldık. Şimdi tek tek numaraları buluyor, paylaşıyoruz, diyor…

Zulmün boyutları beni ürpertiyor. İçimde öfke kabarıyor ama ablam gayet sakin devam ediyor:

-Bugün abine gittim, görüştük. Morali de iyiydi çok şükür…

Eşinden bahsederken sesi değişiyor…

Cezaevi uzakta. Otobüs oraya kadar da gitmiyor. Duraktan sonra bir hayli mesafe yürümek gerekiyormuş. Ablam kanser hastası olduğu için, o yolu yürümekte bazen zorlansa da, yağmur-çamur demeden her hafta onu görmeye gidiyor. Fakat içeride kendisine ve diğer tutuklu yakınlarına yapılan uygulama onu kahrediyor, biliyorum. Defaatle üstleri çok detaylı bir şekilde arandıktan sonra bazen: ‘Bugün görüş yok!’ deyip, geri çevirebiliyorlarmış. Bu sefer görüşebilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor…

+İyi olduğuna sevindim. Allah’a çok şükür. Her gün aklımdasınız ama elimden duadan başka bir şey gelmiyor… Sen ne yapıyorsun ablam? Nasıl geçiniyorsun?

-Çalışıyoruz. Kızım ve oğlum da çalışıyorlar…
diyor kararlı bir ses tonuyla.

Şaşırıyorum. Oğlu henüz 17 yaşında. Kızı da o civardaydı…

+Kızın hemşirelikte okumuyor muydu?
-Hem okuyor, hem çalışıyor ablası…
+Peki ya sen? Sen bu hasta halinle ne iş yapıyorsun?
-Bulaşıkçılık yapıyorum…

Gözlerim doluyor… Ona bir şey belli etmemeye çalışıyorum….
Konuşuyor, mutlu-mesut bir şeyler anlatıyor…
Benim beynimdeyse tek bir cümle balyoz gibi inip inip kalkıyor;

‘Bulaşıkçılık yapıyorum…!’
Sen bu hallere gelecek kadın mıydın diye geçiyor içimden… Zulmün ve haksızlığın boyutu taş gibi oturuyor içime…
Ablamın bir üçüncü çocuğu daha var. Onu hiç soramıyorum. Uzaklardan olanı-biteni seyretmek ve çaresizlik beni mahvediyor. Tek kelime edemeden sadece dinliyorum…

-Geçen abine gittiğimde o da sordu aynı soruyu. Bulaşıkçılık yapıyorum deyince abin öyle ısırmış ki alt dudağını, kanattı. Ne var ki bunda? Ben gocunmuyorum.
-Her işi yaparım dedim. Bazen evlere temizliğe gidiyorum. Evde olduğum vakit mantı ve içli köfte yapıp stokluyorum. İsteyen olunca satıyorum… Elhamdülillah biz iyiyiz. Bizi düşünme dedim. Sen bize 22 sene baktın, şimdi sana bakma sırası bizde dedim…

O anlatırken boğazımda bir şey düğümleniyor. Nefes almakta zorlanıyorum. Oysa ablam öyle rahat ki…

28.10.2016, Mahmut Çebi /Zaman

Kim terörist? [Mehmet Yıldız]

‘Bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü ve çete kapsamına sokarız’ sözü 2013 Temmuz’unda iddia olarak bir gazeteci tarafından ortaya atıldığında çok kimse bu sözlerin doğru olabileceğine ihtimal vermişti. Ancak bu sözler muhatapları tarafından da hiçbir zaman yalanlanmadı.

O günlerde Gezi eylemlerinin ‘Cemaat’in organizasyonu olduğunu iddia edecek kadar muvazenesini kaybeden Erdoğan, 17/25 Aralık’ta ortaya saçılan yolsuzluk skandalının ardından o güne kadar kapalı kapılar ardında ifade ettiği düşüncelerini bu defa miting meydanlarına taşıdı. Ve cemaatin bir terör örgütü olduğu iddiasını açıktan ifade etmeye başladı. Bir televizyon kanalında bir gazeteciyi ‘Cemaat değil örgüt diyeceksin, neden korkuyorsun’ diyerek azarlaması arşivlere geçti.

Bütün ısrarlarına rağmen Erdoğan, Hizmet Hareketi’nin terör örgütü olduğuna üç beş saray soytarısı meczup dışında kimseleri inandıramadı. Çünkü o güne kadar cemaat eliyle gerçekleşmiş tek bir terör eylemi kayıtlara geçmemişti.

15 Temmuz travması

15 Temmuz darbe girişimi ve sivillere ateş edilmesi cemaatin terör örgütü olduğu saçmalığına inanmayanlar üzerinde şok etkisi yaptı. Bu olay Erdoğan tarafından cemaati yok etmek için bir fırsat ve ‘Allah’ın lütfu’ olarak değerlendirildi. O güne kadar belli noktalarda acımasızca devam eden cemaati sindirme operasyonları 15 Temmuz’dan itibaren cemaati yok etme hedefli, milyonları etkileyen kitlesel bir kıyıma dönüştü.

22 Temmuz 2016’dan itibaren çıkarılan 8 ayrı Kanun Hükmünde Kararname ile 105 binden fazla memur tasfiye edildi. Soruşturmalarda 85 bin 323 şüpheli hakkında işlem yapıldı. Soruşturmalar sonrasında gözaltına alınanlardan 36 bin 592’si tutuklanarak cezaevine konuldu. Ve bu uğursuz cadı avı her geçen gün şiddetini daha da artırıyor. Havuz medyası hava durumu verir gibi her gün arsızca ‘cemaat operasyonlarında günün bilançosu’nu veriyor.

Ateş emrini kim verdi?

Erdoğan’ın son bir hafta içinde 4 gün arayla yaptığı iki konuşmadan birine 241, diğerine göre 246 şehit verdiğimiz o gece, sivil halkın üzerine ateş emrini kimin verdiğini, kimlerin bu emri yerine getirdiğini bu hükümet şu ana kadar çoktan bulmalı ve delilleriyle kamuoyuna açıklamalıydı. Bunu ortaya çıkarmak için kurulan ‘Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’ ‘Darbe Girişimini Sulandırma ve Araştırmama Komisyonu‘na dönmüş durumda.

15 Temmuz’dan bu yana teröre 281 kurban verdik!

Resmi ağızlardan zaman zaman şehit sayısı açıklanıyor ama bu rakamlar doğru değil. Gerçek şu: 15 Temmuz’dan bu yana toplam 281 kişiyi teröre kurban vermişiz. Bunlardan 149 asker, 33 polis, 33 korucu ve 69 sivil! Ama iktidarın önceliği, 281 kişinin katillerine bulup hesap sormak değil.

Bilinen bir gerçek var ki, o günden bu yana 281 vatandaşımız IŞİD, PKK veya onların uzantıları tarafından katledilmiş. Ve hala cemaat IŞİD’den PKK’dan daha tehlikeli! Erdoğan iktidarının tek derdi cemaati bütün dünyada terör örgütü ilan ederek açığa çıkan milyar dolarların üstünü örtmek.

‘Valilere operasyon yapmayın talimatını biz verdik’ diyerek bugün gemi azıya alan teröre göz yumup yardım ve yataklık yaptığı itirafları dururken… TIR’lar dolusu silah ve mühimmatı göndererek besleyip büyüttükleri teröristler dururken… THY uçaklarıyla gönderdikleri ‘Müslüman mı öldürülecek, Hristiyan mı’ denilen silah sevkiyatı kayıtları dururken…

Terörün delili ne?

Peki, bugüne kadar yapılan operasyonlarda cemaatin terör örgütü olduğunu gösteren herhangi bir delile rastlanmış mı?

Ele geçen delillere bakılırsa bunu söylemek pek kolay değil.

Bugüne kadar 1 dolarlık banknotlardan, Peygamberimizi en iyi anlatan kitaplardan biri olan Sonsuz Nur’dan, Cevşen’den ve Kur’an cüzlerinden başka elde bir delil yok. Artık yüzde 99’u Erdoğan’a secde halinde olan Türk medyası, koca bir toplumu hipnotize ederek inandırıyor gibi görünse de dünya bu delillere sadece gülüyor.

Hizmet Hareketi mensupları, kendilerine reva görülen vahşice muamele karşısında en küçük bir direniş göstermiş mi?

Her gün ajanslara düşen görüntü ve fotoğraflara bakılırsa, cemaat operasyonları yürek paralayan manzaralara sahne oluyor. Kimisinde 80 yaşına gelmiş bir ihtiyar amca, kimisinde tekerlekli sandalyede ihtiyar bir teyze, kimisinde başında örtüsü, kucağında bir aylık bebeği olan anneler… Hiçbirisi hapishanelerde kendilerine yer açmak için salıverilenlerin işlediği suçlardan en küçüğüne bile bulaşmamış.

Son 3 aydır böylesine insafsız bir cadı avına kurban edilen cemaat mensupları, bugüne kadar en küçük bir direniş ve şiddet belirtisi dahi göstermemiş. Aksine çaresizce kabuğuna çekilmiş ve başına gelecek her türlü bela ve musibete tevekkül göstermekten başka bir şey yapmamış. Hatta birçoğu kendi eliyle gidip polise teslim olmuş.

Hâlbuki her gün haberlerde görüyoruz: Bilmemne isimli örgüte operasyon yapan polis silahlı direnişle karşılaşmış, şu kadar polis şehit olmuş, bu kadarı yaralanmış.

İktidarın en tepesinden başlayarak, her gün ağızlarını doldura doldura PKK’dan, DAEŞ’ten, ismi lazım değil bilmem ne örgütünden daha tehlikeli olduğu ilan edilen Hizmet Hareketi mensupları, her gün askere, polise kurşun sıkanlardan daha tehlikeli terörist sayılacak, öyle mi? Hadi canım sen de! Karıncayı ezmekten imtina eden yüz binlerce insana en azılı katil muamelesi yapmak terörizmin ta kendisidir!

Mehmet Yıldız, 29.10.2016 /TR724

Delirten suyu içen ülke [Handan Yiğiter]

Pek bilinen bir anonim hikâye vardır. Bir ülkedeki büyük nehirden su içen herkesin delirdiği söylentisi üzerine yöneticiler kendilerini korumaya alır. Nehirden su içen herkes delirir ve yalnızca ülkenin kralı ile onun sadık yardımcısı kendilerini tutabilir, ama neredeyse herkesin deli olduğu bir atmosferde akıllı kalmaya çalışmak bir işkence olduğu için onlar da nihayet o sudan içer ve hep birlikte deli deli yaşamaya devam ederler.

Türkiye’ye baktığımızda görünen bu tablodan hiç farksız değil. Neredeyse tüm ülke ‘FETÖ’ denen yaftaya tutunmuş, kendisini uçuruma doğru sürüklüyor. Cemaati terör örgütü ilan etme planının yeni olmadığı biliniyor. MGK belgelerine yansıyan geçmişi 2004’e uzanıyor, ama derin devletin cemaat gibi hem eğitimli hem de dindar (aslında iyi ahlaklı demeli artık bunun yerine) insanlar yetişmesinden rahatsız olduğu, bu nedenle de ‘devleti ele geçirecekler’ paranoyasını yıllardır yaydığı ortada.

Bir yalan bu kadar çok tekrar edilince

Cemaati terörist ilan etme utancı ise sözde dindar bir iktidara düştü. Diktatör de olsa bu konuda Erdoğan’ın siyasi kabiliyetini takdir etmek lazım. Başkası olsa, bir halka bunca devasa yalanı bu kadar çok söylemek ayıp oluyor, insanları bu kadar aptal yerine koymayalım diyebilirdi, ama o yılmadı, usanmadı. Üç yıl boyunca bıkmadan aynı yalanları tekrarladı, 15 Temmuz sonrası üstüne kuyruklu versiyonlarını ekledi ve herkese delirten sudan içirmeyi başardı.

Her diktatörlükte olduğu gibi insanların bir kısmı gerçek fikirlerini söylemeye korksa ve iktidardan yana gözükmeyi konforunu korumanın gereği olarak yapsa da maalesef bu ‘FETÖ’ damgası pek çok kesimin işine gelmiş gibi gözüküyor. İçinde din olan her şeyden nefret eden Kemalistler, cemaatin şeriat gibi bir amacı olmadığını bile ayırt edemeyecek kadar cahil, ama cehaletinin farkında bile olmayan solcular ve hırsızlıklarının ortaya çıkmasından cemaati sorumlu tutan siyasal İslamcılar ‘feto’ saçmalığının üstüne atladılar.

Siyasal İslamcılar ve Kemalistler

Doğrusu siyasal İslamcıların cemaat nefretinin Kemalistleri aratır bir tarafı yok. Aklı başında bir din sosyologu kaldıysa bu nefretin temellerini araştırsa ne iyi olur. Özetle, cemaat her kesim için kullanışlı bir günah keçisi haline geldi.  Azıcık vicdanı olanlar da korkudan sustuğu için ortalık cemaate nefret kusma ayinlerinden geçilmiyor. Haberlerde terör (!) delili olarak okullar, üniversiteler, kitaplar gösteriliyor da bir insan evladı çıkıp bu insanlar nasıl terörist olabilir demiyor.

Nefret kusma ayinleri

Bu nefret kusma ayinlerinin bir örneği mecliste kurulan darbeyi araştırmama komisyonu. Darbeye dair gerçekleri bilen Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Genelkurmay’dan çıktıktan sonra nedense Diyanet İşleri Başkanlığı’na giden MİT müsteşarı Hakan Fidan ya da Erdoğan’ın güya darbeyi haber veren Ziya eniştesi dinlenmezken, alakası olmayan herkes komisyona gidip anılarını anlatıyor, ‘ben zaten bu cemaatin ne kadar kötü olduğunu biliyordum’ minvalinde bir şeyler diyor,  bir iki istisna hariç komisyon üyeleri onları onaylıyor ve cemaati şeytanlaştırma ayini büyük bir vecd içinde son buluyor.

Öyle ki adı faili meçhullerle anılır hale gelmiş, derin devletin Rayban gözlüklü simgesi olan Mehmet Ağar bile darbe komisyonunda emniyetin belki de en karanlık dönemini övebilecek hale geliyor. Öte yandan, başörtüsü mücadelesinin neden kavga ile çözülemeyeceğini, diyalogun önemini anlayamamış, üstelik ABD gibi bir yerde büyüdüğü halde, Kavakçı kardeşlerden biri, komisyonda cemaatin itikadını sorguluyor. Elbet herkes istediğini düşünmekte serbest de kimse de çıkıp ‘yahu sizin bu düşmanlığınızın darbeyle ne alakası var’ diye soramıyor.

Darbe ile ilgili sis perdesi duruyor

Darbe ile ilgili sis perdesi belli ki görünür gelecekte kalkmayacak. Kimin cunta ekibinde olduğu, kimin darbeyi erken haber aldığı halde durdurmadığı, kimin darbeden caydığı, kendisini cemaate yakın hissedenlerden gerçekten kimsenin bu plana dâhil olup olmadığı hala bir muamma. Türk ordusunun sicili düşünüldüğünde darbe bir tiyatroydu demek mantıklı gözükmese de “Böyle darbe mi olur?” dedirtecek çok soru işareti var. Eğer darbeye kendisini cemaate yakın hisseden isimler bulaştıysa da Fethullah Gülen’in dediği gibi onun düşüncelerine ihanet etmişlerdir. Böyle birileri varsa, milyonlarca insanın vebali de üstlerinde kalacaktır.

Kimse gerçeği öğrenmek istemiyor

Görünen o ki kimsenin gerçekleri öğrenmek gibi bir niyeti yok. Tam aksine, zaten daha ilk saatlerden bir suçlu ilan edilmişken, gerçek suçluları bulmak kimsenin işine gelmiyor. Onun yerine masal dinler gibi çelişkili demeçleri, anıları duymayı ve –mış gibi yapmayı tercih ediyor koca bir ülke. Böyle bir atmosferde, terör örgütü olduğuna kimsenin şüphesi olmayan PKK’nın (Kürtler’in maruz kaldıkları zulümler ve meşru talepleri ayrı mesele) siyasi kanadı olan HDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş bile cemaate yardım ettikleri için asıl Kadir Topbaş ve Melih Gökçek teröre yardım etmiştir deme cüretini kendinde bulabiliyor.

Küçük bir azınlık hariç herkesin delirten suya maruz kaldığı bir memleketten de başkası beklenemezdi zaten.

Handan Yiğiter, 29.10.2016 /TR724

Gökçekoğulları Beyliği’ne sefer ne zaman hünkarım? [Barbaros J. Kartal]

Ard arda gelen istifalar nedeniyle Ankara Ticaret Odası’na (ATO) yeni başkan seçilecek. Başkan ve üyeler neden istifa etti çokça tartışılıyor. Olayın iki tane değerlendirilmesi gereken ayağı var.

Hürriyet’in özel haberine göre Melih Gökçek’in oğlu Osman’ın başkan adayı olabilmesi için ATO meclis üyesi olması gerekiyordu. Ama Gökçek Jr. meclis üyesi değildi. Hemen bir formül geliştirildi. ATO bünyesindeki medya komitesindeki 4 asil 5 yedek üye birden istifa ediverdi. Sebep? Bilinmiyor. Yedek üye ne demek? Asil bir üyeden yer boşaldığı zaman yerine geçmesi gereken üye demek ama ne gariptir ki asil ve yedekler beraber bir anda istifa ediyor ki tekrar seçim yapılabilsin. Yenilenen seçimle Osman, medya komitesine seçilerek ATO meclisine dahil ediliyor. İlk etap tamam.

Belli ki çok önceden yapılan plan üzerine işler yürüyor ve bir anda ATO yönetim kurulundan istifa haberleri gelmeye başlıyor. Yine aynı şekilde hem asil hem de yedek üyeler görevlerini bırakıyor. Başkanın istifa edip etmeyeceği tartışılırken baktık ki başkan Bezci de istifa kararı aldı. ‘ATO aleyhinde konuşmayacağım’ diyerek kerhen bu kararı aldığını bir nevi ima etti. Halbuki başkanlık seçimlerine sadece 1 yıl kalmıştı.

Şimdi 33 yaşındaki Osman Gökçek, ATO başkanlığına aday. Genel koordinatör dense de Beyaz TV’nin Gökçeklerin olduğunu herkes biliyor. Yani 20’li yaşlarda medya patronu olan Melih Gökçek’in oğlu şimdi de 33 yaşında ATO başkanı olacak. Yaşa takıldığım yok, Cem Boyner de 34 yaşında TÜSİAD başkanı olmuştu. Ahmet Özal da benzer yaşlarda medya patronu olmuştu. Mesele yaşta değil. Baba torpili ile bir yerlere gelmek ilk defa tanık olduğumuz birşey de değil. En acısı da kimsenin takılması ya da bir şey söylemeye cesaret etmesi de mümkün değil.

Eskiden yalakalıktan kimse bir şey demezdi şimdi korkudan. Hele hele ATO’dan biri çıkıp ses etsin bakalım birkaç saat sonra belediye kamyonları fabrikanın yolunu kazıyor mu kazmıyor mu? Gökçek’lerden söz açılmışken biliyorsunuz Osman’ın bir de abisi var kendisinden 1-2 yaş büyük: Ahmet. O spor işleri ile uğraşıyor. Yine alavere dalavere Ankaraspor ve Ankaragücü maceralarından sonra Osmanlıspor’un kurucu başkanı olarak piyasada. Futbol Federasyonu yönetim kurulu üyesi. Onun da Osman gibi Polat Alemdar özentisi makam odası, korumaları var mı bilmiyorum.

Esas benim merak ettiğim bir köy derneğine kimin başkan olacağına karar veren Erdoğan’ın Gökçeklerin bu hanedanlığına neden izin verdiği. Birbirlerinden pek haz etmediklerini bilmeyen yok. Hatta Erdoğan’ın yerel seçimlerden önce yüzüne karşı galiz küfürler savurduğu da Ankara’da kulaktan kulağa yayılmıştı. AKP kapatma davası zamanı Gökçek ve milli mücadeleci tayfanın neler çevirdiğini bilmiyor olamaz. Yoksa AKP’nin kapatılmamasında Gökçek’in bilmediğimiz daha fazla bir rolü mü var?

Erdoğan, teamülleri bozup biraz süründürdükten sonra Melih Gökçek’i tekrar aday göstermişti. Gökçek’in tam biat görüntüsü hatta bunu abartarak işi iyice role dökmesi de çok sırıtıyor. Biraz palazlanan herkese balyozu indiren Erdoğan’ın, bel altı oynamayı, rakiplerini bir şekilde ekarte etmeyi bilen Gökçek’e neden izin verdiğini insan sormadan edemiyor…

***

BAKIN NEDEN OLMUYOR?

Devletin milyonlarını harcıyorsunuz darbenin bizimle ilgisi yok, ‘fetö’ yaptı diye ama medeni dünyanın size inandığı yok. Her gelene neden bombalandığı hala bilinmeyen Meclis’in yıkık dökük halini gösteriyorsunuz. Bu işler içeride basit tabii, bir tane çatlak sese izin vermeyince en ufak itirazda tepesine binince sorun çözülüyor. Ergenekoncular omuz atmasa kimsenin muhatap olacağı da yok. İçerisinde bir tane demokrat ülkenin olmadığı kuruluşlarda bildirilere cümle ilave etmek kolay. Neden olmuyor, ben size anlatayım.

Aktör ülkelerin burada büyükelçilikleri, istihbarat teşkilatları var. Türkiye’nin jeopolitik önemi yüzünden burası önemli bir istasyon. Herkes neyin ne olduğunu önce kendi yetkililerinden öğreniyor. 1 dolar hikayelerine gülüyorlar. Öğretmenlerin, savcıların, ev kadınlarının, hakimlerin, doktorların darbe ile ilgisi olduğuna, kimse inanmıyor. Erdoğan’ı hedef alan bir hareketin neden Erdoğan’a dokunmamış olduğunu, bir Cumhurbaşkanının darbeyi ‘köprüde tankları öğrenince beyefendiyi aradım’ diyen enişteden aldığını, ikna edici bulmuyorlar. Dahası bunun gerçek olmadığını biliyorlar.

İkincisi, orantısız söyleminizde saklı. Kurgusu tel tel dökülse bile, bundan habersiz masum insanların silahların karşısına çıkması normal bir zamanda Nobel alacak bir hikaye, ancak bu sizin alakasız, önceden planlanmış ve ülkelerin içişlerine karışan talepleriniz yüzünden dikkate alınmıyor. Sizin için demokrasi gibi bir kaygınız olmadığı, kendinize tehlike olarak gördüğünüz bir topluluğu yok etme planı yaptığınız anlaşılıyor. Darbenin bunun gerekçesi olduğunu herkese hissettiriyorsunuz. 15 Temmuz’u gazetecilere devletin suikast yapmasını savunan adamlarla anlatmaya çalışıyorsunuz.

En sonuncusu da herkesi devletten attıktan sonra çapsız iş bilmez adamlarla iş yapmanız. Size bunun bir örneğini yukarıda veriyorum.  Brüksel’de yapılan NATO savunma bakanları toplantısında dağıtılan propaganda kitabının ilk sayfası.

Her otoriter ülkede olduğu gibi eser devlet büyükleri ile başlıyor. Erdoğan elin Hollandalısına, Litvanyalısına, Danimarkalısına, Kanadalısına bakın nasıl sesleniyor. Kısa metinde Arif Nihat Asya’nın Fetih şiiri de var. Şiirin

Delikanlım! işaret aldığın gün atandan!

Yürüyeceksin! Millet yürüyecek arkandan!

Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan’dan!

kısmından “Yürüyeceksin! Millet yürüyecek arkandan!” dizesinin savunma bakanları için ufuk açıcı olduğu kesin. Bitmedi. 4-5 cümlelik yazıda Akif’in dediği gibi diyor. ‘Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın’.  Akif’in ülkeyi işgal eden düşmanlar için yazdığı şiiri adamlara gidip okumanın büyük bir halkla ilişkiler (PR) olduğundan da şüphe yok. Güngören ya da Üsküdar meydanında yaptığınız konuşmayı elin bakanlarına dağıtınca adamlar da bir şey anlamıyor. Siz de kızıyorsunuz boşuna…

Barbaros J. Kartal, 29.10.2016 /TR724

Emniyette ‘kullan-at’ dönemi [Orhan Altınbaran]

Son emniyet müdürleri kararnamesi, eski derin yapıların önünü açarken yeni tasfiyeleri de beraberinde getirdi. 17 Aralık sonrası iktidarın hukuksuz işlerinde kullandığı bir çok üst düzey isim ‘miadını’ doldurarak kenara atıldı. Bunlardan bir kısmı adı çeşitli oluşumlarda geçenler, bir kısmı farklı dini cemaatlerle anılanlar, bazıları da tamamen ‘kullanım süresi’ dolanlardan oluşuyor.

‘Milli Damar’ ekibi tasfiye edildi

‘Milli damar’ diye anılan ve eski emniyetçi Hanefi Avcı’nın suç duyurusuyla gündeme gelen yapılanmanın emniyetteki uzantıları ile bazı dini gruplara yakın isimler, son kararname ile tırpan yedi. Avcı’nın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu’na verdiği isimlerden çoğu tasfiye edildi. Bunların başında İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç geliyor. Dinç, tenzil-i rütbe ile Eskişehir Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi. Engin Dinç’in adı örgüt liderleri arasında geçiyordu.

Aynı listede adı geçen Terörle Mücadele (TEM) Daire Başkanı Turgut Aslan da görevden alındı. 15 Temmuz darbe girişimi gecesi vurularak yaralanan Aslan, tasfiyeden kurtulamadı. Yerine polis başmüfettişi Hasan Yiğit atandı. Yine Avcı’nın sunduğu listede adı geçen Personel Daire Başkanı Eyyüp Kınacı da çizik yedi. Yerine Artvin Emniyet Müdürü Ahmet Şengün geldi. Kınacı, başmüfettiş unvanı ile merkeze çekildi. Listedeki isimlerden Cumhurbaşkanlığı Koruma Daire Başkanı Ramazan Bal ise yerini korudu.

‘Nurcu Grup’ merkeze alındı

Engin Dinç ve Eyyüp Kınacı, emniyet içindeki Nurcu grup içinde de zikrediliyordu. Kurdoğlu cemaatine mensup olduğu belirtilen bu iki ismin yanı sıra Hatay Emniyet Müdürü Ali Doğan Uludağ, Eskişehir Emniyet Müdürü Mustafa Şahin, Siirt Emniyet Müdürü Metin Özkan, Bolu Emniyet Müdürü Mustafa Kızılkaya ve Karabük Emniyet Müdürü Serhat Tezsever de merkeze alındı.

Son zamanlarda özellikle Nurcu çevrelerden gelen “Tasfiyelerde adaletli olunsun, Cemaat’ten olmayan insanlar da görevden alınıyor” seslerinin daha da artacağı öngörülebilir.

‘Kod adı: KÖZ’ filmde kaldı

Emniyette tırpan yiyen bir başka ekip de KÖZ’cüler. “Cemaat’i Erdoğan’a ihbar eden” ilahiyat profesörü olarak ünlenen Kemalettin Özdemir’e yakın oldukları iddia edilen ve ‘KÖZ’cü (Kod Adı KÖZ filmini hatırlayın) olarak kısaltılan ekiple Milli Damar’cıların hesaplaşması bir süredir kamuoyu önünde cereyan ediyordu. Twitter’daki operasyonel hesaplar arasında bu kavga çoktandır ayyuka çıkmış durumda.

Hanefi Avcı’nın adı KÖZ’cüler arasında anılırken Avcı ile sürekli dirsek temasında olan bazı operasyoncu gazeteciler, emniyette böyle bir yapılanma olmadığı savunmasını dillendiriyordu. Ancak KÖZ’cüler arasında adı yer alan Adıyaman Emniyet Müdürü Fikret Salmaner’in merkeze alınması da dikkat çekici bulundu. Salmaner, ilginç bir şekilde Engin Dinç’in ekibi içinde de anılan bir polis şefiydi. Avcı ve yol arkadaşı eski Emniyet Müdürü Emin Aslan’la aynı ekipten olan Hüseyin Özalp’in İçişleri Bakanlık müşavirliğinden alınması da Avcı’ya bir mesaj olarak yorumlandı.

Milli Görüş ekolü de budandı

Emniyet içinde son dönemin güçlü isimlerinden Mustafa Gülcü de çizik yiyenlerden. Milli Görüş kökenli bir isim olan ve eskiden beri Cemaat nefretiyle bilinen Gülcü’ye dokunulmadı ama neredeyse bütün adamları görevden alındı. Böylece Milli Görüş çizgisi de büyük ölçüde budandı.

Yine Gülcü’ye yakınlığıyla bilinen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Faruk Ünsal, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanı Orhan Özdemir ve Konya Emniyet Müdürü Hüseyin Namal da kullanım süresi dolanlardan. 17 Aralık sonrası AKP’nin emniyet içi operasyonlarında kullandığı bu 3 isim de merkeze alınarak polis başmüfettişi yapıldı.

Tasfiye edilen bu polisler, şimdiye kadar teşkilat içerisinde sürekli “Cemaatten olmadıkları için mağdur olduklarını” dillendiriyordu. Adeta kullanılıp çöpe atılan bu deneyimli müdürlerin şimdi ne diyecekleri de merak konusu.

Cemaat operasyonları da kurtaramadı

Bir de herhangi bir gruba dahil edilmesi zor olan, AKP’nin bir süre kullanıp ‘deliğe süpürdüğü’ isimler de kararnamede göze çarpıyor. Onlardan biri Teftiş Kurulu Başkanı Necmettin Emre. Merkez emniyet müdürü olarak görevlendirildi. Cemaat operasyonlarının en yoğun olduğu illerden Antalya’nın emniyet müdürü Cemil Tonbul da tasfiyeden kurtulamadı. Tonbul’un adı, Cemaat mensuplarına yönelik işkencelerle de anılıyordu. O da merkeze alındı. Adı işkencelerle anılan bir diğer isim Kocaeli Emniyet Müdürü Levent Yarımel de AKP’ye yaranamayanlardan. Masum insanlara çektirdikleri ile kalan bu iki emniyetçi de merkeze alındı. Bu çerçevede ele alınabilecek bir diğer Emniyet Müdürü Süleyman Pamuk da Bingöl’den merkeze çekildi.

Rize’ye Erdoğan düşmanı müdür

Bu arada kararnamenin dikkat çekici bir diğer ayrıntısı Rize’ye yapılan atama. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın memleketine getirilen isim, AKP’yi hiç sevmediğini saklamayan ve sohbetlerinde iktidar partisine küfrettiği ileri sürülen Bilecik Polis Meslek Eğitim Merkezi (POMEM) Müdürü Sadettin Aksoy. Sol görüşlü bir isim olarak bilinen Aksoy’un kızının Erdoğan’ın alerji duyduğu ODTÜ’deki sol eylemlere katılan biri olması atamayı daha da ilginç hale getiriyor. Fakat Aksoy’u kurtaran önemli bir özelliği var: Cemaat düşmanlığı.

Orhan Altınbaran, 29.10.2016 /TR724

AKP, İstanbul’un en çok rantını sevdi [Erman Yalaz]

Üçüncü köprü, 3. havalimanı bir de Kanal İstanbul dendiğinde tartışma hep aynı noktada kilitleniyor. İlk yöneltilen itham ve  soru şu: “Kardeşim köprüye karşı mısın?” İkincisi bu plansızlığa itiraz edip, ‘kentsel dönüşüm veya deprem dönüşümü başarılamadı’ gibi alternatif sözler söylemek vatan hainliği ile eşdeğer.

Peki, 1994’ten beri İstanbul’u yöneten sağ-muhafazakar bir belediyecilik geleneği bu şehre ne kattı? Tayyip Erdoğan, Ali Müfit Gürtuna ve Kadir Topbaş, aynı geleneğin siyasileri ve başkanları. Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan iken Kuzey Ormanları’nda Sarıyer, Beykoz hattındaki orman alanlarının yok edilmesine karşı en büyük mücadele verilmişti. Yine Ritz Carlton, o günkü adıyla Gökkafes’e şerh koyan da bu belediyecilik anlayışı ile iktidarda olanlardı. Hakkını yemeyelim Topbaş, şehrin metro altyapısı ve ulaşım altyapısının iyileştirilmesinde önemli adımlar attı. Ancak onun gücü de rantın merkez çekim gücünü engelleyemedi.

SAHİLİM VE DERELERİM O KADAR RANT Kİ…

Ne olduysa son 5-6 yılda oldu. AKP’nin oy deposu İstanbul, rant deposuna da dönüştü. Yakın tarihte iki büyük felaketin merkezi konumundaki iki semt ve bölge  yaşanan rant değişimini ve olayı özetlemeye yetiyor. Birinci bölge sahil bandı. Küçükçekmece-Pendik arasında yaklaşık 100 kilometrelik sahil alanı şimdi Gökkafes’lerin ormanlarıyla dolu. 20 bin kişinin hayatını kaybettiği 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi meydana geldiğinde sahil şeridi adeta korkuyla terk edilmiş, evler boşalmıştı.

Avcılar, Bakırköy, Kadıköy gibi şehrin gözde semtleri emlak piyasası ve bina stoğunun iyileştirilmesi tartışmalarında en çok tartışılan yerler oldu. Ancak bir türlü dönüşemedi. Şimdi sahillerden yükselen rant, bu semtlerin farklı merkezlerini de sarıyor. Esenyurt, Samandıra, Maslak, Sancaktepe gibi yerler de mesafe uzak olsa da bu rantı hızlı keşfedip dönüşüyor!

DERENİN ISLAHI OLDU MU DERENİN RANTI

İkinci örnek, Ayamama Deresi bölgesi. 9 Eylül 2009’da tarihinin en büyük sel felaketlerinden birini yaşayan İstanbul, özellikle ismi geçen bölge olmak üzere tam manasıyla sular altında kalmıştı. 33 canın yitirilmesinden sonra bölgenin ıslahı için Çevre Bakanı,  İBB başkanı başta olmak üzere AKP kurtarma senaryoları açıklamıştı. Derenin tır dorseleriyle dolu alanının ıslahı dışında kapsamlı çalışma yapılmadı. Şimdi Basın Ekpres diye de bilinen bağlantı yolunun sağı solu rezidans, otel, toplu konut projeleri kuşatması altında.

Son üç yılda bölgeye sadece 20 büyük otel inşaatı yapılmış. Rezidans olarak inşa edilen yerler dereye sıfır. Fiyatlar tavan. Metrekare birim fiyatları 6500, 7500 TL’leri buluyor. Emlak Konut üzerinde arsa dağıtımı yapılan projelerde yine 20’ye yakın projede 6 bin lüks rezidans ve daire inşaa ediliyor. Dairelerin satış fiyatları 1 milyon lirayı geçiyor. Eski rakamlarla 1 trilyon. TOKİ, Toya, Cathay, Kuzu, Ağaoğlu, Yiğit, Nivo, Balance, Tri G… İsimler, firmalar muhtelif.

SİLUETİ BOZDU, TRİLYONLUK DAİRELERİ ALAN PARTİLİLERİ BOZMADI

Elbette İstanbul’un konut ihtiyacı karşılanmalı. Ancak felaketlerden sonra ıslahı mümkün alanları ranta devşirmeyi başaran anlayış korkutuyor. Hatırlanacak olursa, 3 yıl önce  İstanbul’un tarihi siluetini bozan ’16/9 plaza ve kulelerini yıkarız’ naralarına karşı inşaatlar  yerinde duruyor. Erdoğan’ın tanıdığı inşaat sahibine sitemle, ‘Tıraşlamadılar, çok kırıldım’ sözleri de askıda bekliyor hala. Binalar çatıldı, daireler satıldı. Tabi bir de siluetimizi bozdular denen binanın sakinleri tartışıldı 1.5 yıl önce. Ederi 1 milyondan başlayıp katlanarak artan dairelerin sakinlerinden biri Nihat Zeybekçi (bakan) idi. Ona iki daire nasip olmuştu. İBB İmar Müdürü’nde milletvekillerine uzanan bir başka liste,  tartışma uzatılmadan tarihe gömülmüş, unutturuluvermişti.

Bu bölge sadece 16/9 projelerine ev sahipliği yapmadı. Şimdi inşaatlar  iyice hızlanmış. Ataköy sahilinden Kazlıçeşme’ye kadar Marmaray ve yeni Tüp Geçiş Projesi’nin yol aksı adeta rant aksına döndü. Sahil gökdelenlerle dolu. Özyazıcı, SeaPearl, Kuzu, Yalı Ataköy, Gül, Yedi Mavi, Doğa, Pruva… Gökdelenler almış başını gidiyor.

BAKANIN KUPON ARAZİSİNE TALİH KUŞU

Sahilin sadece Avrupa yakası değil, Anadolu yakası da çokça tartışıldı. Örneğin 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Soruşturması’nın kahramanlarından eski Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın kupon arazisine de talih kuşu konuverdi.  Kadıköy Koşuyolu’nda Ofton inşaatın 42 milyon liraya satın aldığı araziden (Mart 2015 rakamlarıyla) 142 milyon lira gelir hesaplandığı ortaya çıkmıştı. Bakanın yalanlamadığı bu alan şimdi yakın zamanda açılışı beklenen Karayolu Tüp Geçiş’in yanıbaşında.

GİZLİ SAKLI DEĞİL, AÇIKTAN RANT…

O zaman bakan, “Şirketin mal varlığı da var, parası da var. Büyük şirket. Koşuyolu’nda arsa almış, onu mesele yapıyorlar. Gizli saklı değil, açık.” demişti. Evet, bu doğru. Hiçbir şey gizli saklı değil. Resmi sayımlardaki nüfusu 18 milyonu aşan İstanbul denen metropolde, rant dönüştü ama kentsel dönüşüm ve deprem dönüşümüne sıra gelmedi bir türlü. Peki, neden gelmiyor bu sıra?

2016 ilk çeyreği rakamlarıyla E5, TEM ve çevresini, sahil şeritlerini de kapsayan alanda 1400 yüksek katlı, yüksek rantlı rezidans ve konut projesi gündeme geldi. Beylikdüzü’nden Kartal’a kadar blok blok evler, oteller yükseliyor. İyi işte inşaat sektörü canlı demeyin. Çünkü şehrin aort damarları, ulaşım açısından artık tamamen tıkandı. Metrolar, metrobüsler, tüplü tüpsüz projeler artık kesmiyor. Çok daha köklü kararlar alınmak zorunda. Ancak buna da ortam müsait değil. Rant güzel, inşaat güzel…

KENDİ PLANINI İMHA EDEN KENTLEŞME ANLAYIŞI

İstanbul’u yönetenler nerede hata yaptı peki? Şöyle özetlenebilir. 17 Ağustos depreminden sonra afet ve kentsel dönüşüm adına belediyeler, STK ve üniversitelerin oluşturduğu ortak akıl bir master plan olarak önümüze geldi yıllar sonra. Geç olmuştu. 2009’da şehrin anayasası hükmündeki bu plan onaylandı. Ve plan şöyle diyordu. Şehrin orman alanlarının yüzde 46’sının bulunduğu Kuzey Ormanları bölgesi yapılaşmaya açılmayacak.

Ne oldu peki? Açıldı. Hem de hükümet-devlet eliyle, tamtamlar çalınarak. Üçüncü köprü, havalimanı, Kanal İstanbul, yol, köprü… Vaatler uçuştu, rant kapısı çalıştı. Şehrin mahrem alanları bu kadar ranta açık olunca, diğer bölgeleri kim tutabilirdi. Üstelik rüşvet çarkı zirveye çıkmış iken.

İSLAM MEDENİYETİ’NİN EN BÜYÜK ESERLERİ…

Kuzey ormanları bölgesinin yollara açıldı. İnşaatları da yeni baharda bir bir türer. Bu bölgenin yapılaşmaya açılması 7.5 milyona yakın yeni nüfus demek. 350 milyar dolar da hesaplanan proje rantı. Gerisini siz düşünün. Mütefekkir Hilmi Yavuz’un bir konferansındaki şu sözünü hiç unutmuyorum.  “İslam Medeniyeti’nin en büyük eserleri ahlâk, hukuk ve estetiktir.” demişti. Evet, trafikten içinde oturduğumuz binalara, etrafımızda yükselen beton yığınlarına ve memleketin içinde bulunduğu duruma bakınca insanın içi acıyor. Çünkü ortada ne ahlâk, ne hukuk, ne estetik var. İktidarın bildiği ve konuştuğu tek dil var, yaşasın rant, gerisi teferruat…

Erman Yalaz, 29.10.2016 /TR724