Fesbütu vezkürullahe kesira [Safvet Senih]


Kur’an-ı Hakîm’de “Ey iman edenler! Savaş esnasında karşı karşıya geldiğiniz topluluğa karşı dayanın, sebat edin ve Allah’ı çok zikredin ki, felah bulasınız. Allah ve Resulüne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilâfa  düşmeyiniz, sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz rüzgarınız  (kuvvetiniz, aksiyonunuz) gider. Bir de tam mânasıyla sabredin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir. Memleketlerinden savaşa çalım satarak, halka gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan insanları uzaklaştıranlar gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. Hani şeytan onlara yaptıkları işi güzel gösterip şöyle demişti: ‘Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur. Ben de yanınızdayım.’ Fakat iki ordu birbirini görecek hale gelip karşılaşınca da gerisin geri dönüverdi ve ‘Ben, dedi, sizden uzağım, ben sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum, ben Allah’tan korkarım. Öyle ya, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Enfâl Suresi, 8/45-48) buyruluyor.

Müslüman için İ’lâ-i kelimetullah (yani zaten yüce olan Allah isminin yüceltilmesi) çok önemlidir. Yani Müslümanın gayreti, kendi şahsî veya ırkî üstünlüğünü sağlamak için olamaz. Allah’ı zikretme vazifesinin de en zor anlarda bile ne kadar ehemmiyetli olduğu âyette belirtilmektedir. Öbür taraftan çalım satıp gösteriş yapan Ebu Cehil’in durumu da gözler önüne seriliyor. Bedir Savaşı öncesi kervanı deniz sâhiline yöneltip Müslümanların tuzağından kurtulduktan sonra Ebu Süfyan Ebu Cehil’e bir elçi göndermiş, geri dönmelerini istemişti, çünkü Müslümanlarla savaşmaları için bir gerekçelerinin kalmadığını bildirmişti. Kureyş ordusu her konaklamada şarkılar söyleyen cariyelerle ve çalgılarla sefere çıkmış, hayvanlar kesip eğleniyorlardı. O sırada Ebu Cehil, Ebu Süfyan’ın gönderdiği elçiye şöyle demişti: “Allah’a andolsun ki, Bedir kuyularının başına varıp üç gün üç gece kalmadıkça, hayvanlar kesmedikçe, yemek yiyip, şarap içip, câriyeler bizim için şarkı söylemedikçe geri dönmeyiz. Böylece Araplar sonsuza kadar bizden korkar.”
Elçi, Ebu Cehil’in cevabını Ebu Süfyan’a ulaştırınca, Ebu Süfyan “Vay kavmimin başına gelenler! Bu, Ebu Cehil’in işidir. Geri dönmek istemedi, çünkü halkın başına geçtikten beri azgınlaştı. Azgınlık ise, eksikliktir, uğursuzluktur. Şayet Muhammed savaşçılarımızı yenerse, rezil oluruz.” dedi. Ebu Süfyan’ın önsezisi doğru çıktı. Muhammed Aleyhisselam onları yendi. İnsanlara çalım satan, azgınlaşan, gösteriş yapan, insanları Allah’ın yoluna girmekten alıkoyan müşrikler rezil oldular. Bedir Savaşı onların belini kırmıştı.” (Fî Zilâl tefsiri)

Taberî’nin kaydettiği rivayete göre: İblis, Bedir günü şeytanlardan oluşan bir ordunun başında sancağı ile birlikte Müdlec Oğullarından birinin kılığında geldi. Şeytan, Süraka b. Mâlik b. Cu’şam’ın kılığındaydı. Şeytan, müşriklere şöyle dedi: “Bugün sizi hiçbir insan grubu yenemez. Ben sizin yanınızdayım.” İnsanlar savaş düzeni aldıklarında Peygamber Efendimiz (S.A.S.) yerden bir avuç toprak aldı müşriklerin yüzüne serpti. Bunun üzerine müşrikler bozguna uğrayıp geri döndüler. Cübeyr İblis’e doğru saldırıya geçti. O sırada İblis bir müşrikin elini tutuyordu. Cübeyr’i görünce adamın elini bıraktı ve adamlarıyla birlikte geri dönüp kaçtı. Adam arkasından “Ya Süraka! Hani bizimle beraber olduğunu iddia ediyordun?” diye bağırınca İblis, “Ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Ben Allah’tan korkarım, çünkü Allah’ın azabı ağırdır.” dedi. O sırada şeytan melekleri görmüştü.

İşte böyle… Hakla bâtıl karşı karşıya geldiğinde, şeytan hep onları kaçınılmaz bir kötülüğün girdabına sokar, o zaman da onlardan uzaklaşıp gider.

Günümüzde yaşanan süreci başımıza geçirten insî iblisler de aynı şekilde bir mücadeleye giriştiler.  Ebu Cehillerin damarına girerek, onların çalım satarak, gösteriş yaparak iftiralar da atarak zulümler yapmalarını sağladılar. Dört sene önce görülen bir rüyada olduğu gibi bizleri bir dağın mağarasına kapatırcasına kapattılar. Herkesin ümidini kestiği bir anda bir asansörün yukarıya yükselmesi gibi, o mekân ve atmosfer de yükselişe geçti. Neticesi beklenen test sona erdi. Hizmet bu testi geçti. Sokaklara dökülmedi ve en ufak bir menfi girişimde bulunmadı. Anlaşıldı ki, bu Hizmet insanlık için gerekli.

Amerika’da sivil bir organizenin başındaki Mısırlı bir Müslüman şöyle bir tesbitte bulundu: “Hizmet burada ayağını sağlam yere bastı. 40 milyon Afrika kökenli insan var. Bunlar 400 senedir ezildiler, onun için pozitif ayırımcılık yaptıkları halde yine de eğitimde beklenilen başarı sağlanamadı. Ama Charter okullarınızda bunların oranı %65 olduğu halde birinciler çıkararak çok büyük başarılar elde ettiniz. Bir noktada eğitimde devletin yapamadığını yaptınız. Bunu devlet de, halk da gördü. Siz faydalı işler başaran bir Hizmet olarak tescillendiniz.”

Benzer düşüncelerin Avrupa ülkelerinde de filizlendiğini biliyoruz. Allah’ın inayetinin tüllendiği bir durumda, iblislerin, Hizmet düşmanlarını yüz üstü bırakacakları kanaatını taşıyorum. Yeter ki, biz Allah’ı unutmayalım. Sabırlı olalım… “Sabır göstererek namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin. Gerçi bu zor bir iştir, fakat içi haşyetle ürperenlere değil.” (2/45) âyetine uygun hareket edelim. Bu Hizmet, kerâmetkârâne Cenab-ı Hakkın nice inayet ve mânevî desteklerine şâhit olmuştur. İnşaallah bundan sonra da mazhariyetlere şahit olmaya devam eder. 


[Safvet Senih] 2.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Çalıştılar, çalmadılar, başardılar [Basri Doğan]


Mevcut şehrin yedi kat dibine yeni bir Amsterdam kurmaya karar verdiklerinde takvimler 2008’i gösteriyordu. Hedef çok büyüktü; dünyaca ünlü kanalların altına yollar, otoparklar, mağazalar, sinemalar hatta spor salonları inşa edilecekti. Bazı kısımları deniz seviyesinin 4 ila 6 metre aşağısında olan kent, rüya proje ile deniz seviyesinin 50 ila 100 metre altına inecekti. ‘Suda yüzen şehir’ Amsterdam böylece ‘yerin altındaki şehir’ olarak anılacaktı. Ancak, küresel krizin etkileri sebebiyle rüya proje o tarihte askıya alındı. 10 yıl önce yeraltı şehri rüyasının planları tamamen uygulamaya konulamadı ama su seviyesinin altında kurmayı hedefledikleri şehrin 50 metre daha altına metro hattı yapmayı başardı Hollandalılar. Amsterdam’ın 52. hattı olarak inşa edilen ve toplam uzunluğu 9,7 km olan hat hizmete açıldı.

YILLARI AŞAN HİKAYE

Amsterdam’ın kuzey ve güneyini birbirine bağlayan hattın tarihçesi 50 yıl öncesine 1968 yılına değin uzanıyor. 1968 yılında Amsterdam Şehir Demiryolu Planı’nda bir Kuzey-Güney metro hattı inşası için başlamasına karar verilir. 1975’te Amsterdam belediyesi, metro hattını erteler. Seksenlerin sonunda, Demokrat 66 (D66) partisinin girişimi üzerine, Kuzey-Güney hattının fizibilitesine yönelik araştırmalar tekrar yürütülür. 27 Kasım 1996’da bir Konsey kararıyla sonuçlanır. Ve 25 Haziran 1997’de Amsterdam halkına yönelik hattın durumu ile ilgili bir referandumu düzenlenir. Referandum için, 123.198 seçmen oy kullanır ve bunların 79.861’si (% 64.8) hattın gelmesine karşı oy verir. 42.961 seçmen ise  lehte oy kullandı. Sonuç, bağlayıcı olarak kabul edilmedi. Çünkü referandum düzenlemesine göre, seçmen sayısının, son belediye seçimindeki seçmen sayısının yarısından daha fazla olması gerekiyordu.Bu demokratik hukuki süreç açısından hattın inşası bu sonucun ardından devam edebildi.

MALİYETİ 2018 İTİBARİ İLE 3,1 MİLYAR EURO

Kuzey/Güney hattıyla, aslında Amsterdam’da ilk kez bir tünel açılıyordu. 1997’de Amsterdam’ın zayıf yer altının teknik açıdan  uygun olup olmadığı konusunda şüpheler vardı, testler 1997’den 2002’ye kadar gerçekleşti. 9 Ekim 2002’de, belediye meclisi, hattın kurulması için nihai kararı aldı. Amsterdam meclisi konseyi lehte 29 oy ve 14 aleyhte yeni metro hattı inşası ile anlaştı. Amsterdam belediyesi, daha sonra inşaatın 317 milyon euroya belediyeye mal olacağını ve hattın 2011’de teslim edileceğini varsaydı. Gerçek yapı Nisan 2003’te başladı. Başlangıçta, 2011’de hat için bir açılış planlandı, ancak Merkez İstasyonun altındaki çalışma ile ilgili sorunlar da dahil olmak üzere çeşitli aksaklıklar nedeniyle, beklenen teslimat birkaç kez ertelendi. Bu arada Amsterdam belediyesine hattın maliyeti o anki bütçenin üç katına 300 milyon avrodan 900 milyon avroya yükseldi. İnşaatla ilgili sorunların büyük çoğunluğunda tabaka yığılması ve derin duvarlarda sızıntılar meydana gelmişti. Bu sızıntılardan dolayı, yeraltı suları bina çukurlarını boşalttı. Bu yer altı suları, 2008 Ağustos ayında Amsterdam- Noord’da Yeni Leeuwarderweg gibi inşaat çukurlarının yakınlarında yolların ve evlerin çökmesine neden oldu. 19 Haziran 2008’de, dört duvardaki sızıntı nedeniyle anıtsal binalar 15 santimetre çöktü. Metro inşaat işi 23 Haziran 2008’de durduruldu. Tekrar belediye kararı alınan inşaata tekrar başlandı. 2018 yılı itibari ile kuzey ve güney metro demiryolu hattının maliyeti ise 3,1 milyar avroya çıktı.


[Basri Doğan] 2.8.2018 [TR724]

Hâlâ belalarını bulmadılar mı sizce? [Veysel Ayhan]


20 Aralık 2013’te yapılmıştı. Önce ne olduğunu anlamadılar. Beddua dediler. Oysa mülaeneydi.

Hatırlayalım:

“Yapılan şey Kur’an’a ve Sünnet’e aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, Allah, bizi de onları da yerlerin dibine batırsın! Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar… Allah onların birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın…”

Bir müddet sonra şu dua yapıldı:

“Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Kim çeteyse, kim örgütse, kim silahlı örgütse, kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse Allah onun belasını versin!”

Ağır bir mülaaneydi. Kendinden emin olmayı ifade ediyordu.

Haksız olanın, hırsız olanın, sahtekar olanın Allah’tan belasını bulmasını temenni ediyordu.

PEKİ O GÜNDEN BU YANA NELER OLDU?

Bize zor gelecek ama Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:

“Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir… Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler.”

Eğer ahirete imanınız yoksa her musibet, musibettir. Her bela gerçekten beladır.

“Allah, mahvetmek istediği kimsenin önce aklını alır” derler. Aslında AKP cenahında dengesini koruyan, akli muvazenesini yitirmemiş kimse kalmadı. Allah, ilk bela olarak akıllarını aldı. Konu edeceğim yazar da böyle biri.

Hani şu “Namlusuz, patlayıcısız, mermisiz top yapıyoruz, yapıyorlar, saniyede 300.000 km hızla giden ve 300 Km etkili silahlar” diye tweet atan ‘varakpâre’ yazarı. Yani hızı, ışık hızında ama menzili 300 km. Muhtemelen Konyalı bilim adamlarımız yapmış olmalı. Füzeyi ışık hızıyla düşmana yolluyoruz. Ama bir kusuru var. Menzili 300 km!

İşte bu yazar yazdı önceki gün. Yazının ciddiye alınacak yanı “fikir” içermesi değil.

İtiraf olması. İçten yani kendi cenahlarında olan biteni deşifre etmesi.

Tam karşılığı Koca Ragıb Paşa’nın beytinde.

“Meyan-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun
Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”

Bugünün diliyle:

“Sütü, mayası bozuk olanlar, söz ederken farkına varmadan kabahatini anlatır.
Kıptinin merdi de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir.”

Tam bu misal.

“MERD-İ KIPTΔDEN TARİHİ İTİRAFLAR…

Uzun ama önemli.

AKP cenahı/ eliti/ yöneticileri/ bürokratları/ gazetecileri ne hale gelmiş okuyalım.

“Şeytan zaafımızın farkında. Önce bizi zihnen hazırlıyor ve yedirmek istediği haltı zihnen meşrulaştırmaya çalışıyor. Hani “kedi aç kalır ve yavrusunu yemeye karar verirse, onu fareye benzetirmiş”. Şeytan da, hakikati çarpıtarak üstümüzdeki, manevi anlamda caydırıcı baskıyı hafifletiyor. Mesela “Mut’a” diyor. Tabi bu Caferilikteki Mut’a da değil. Bir sürü kişi üniversite yıllarında bu tuzağa düşürüldü. Zaten sonra arkası geliyor…

Mesela, bir başkası, “Bunlar cariye hükmündedir” deyip çıkıyor işin içinden…

Mesela 4 evliliği istismar edenler de var. Turnike sistemi. Evlenirken tarih belirlemiyor ama, kafasındaki plan o. Aklınca “Boş ol” diyecek, boşayacak, sıradakini alacak, biraz da onunla gönül eğleyecek.. “İmam nikâhı” da işin aldatmacası. Bu konuda katalog usulü çalışan ajanslar bile oluşmuştu.. O kadın, ondan ayrılıyor, bununla nikâh kıyıyor. Dindarlar ya. Aynı anda en çok 4 tane.. Biri gidiyor, biri geliyor, iki gidiyor, iki geliyor…

Durun daha bitmedi. Allah affeder. Birçok günah işliyoruz. Bu da bir günah. Bunun da bir kefareti olmalı. İyilik yaparsın Allah affeder. Hacca gidersin Allah affeder. Yalan söylemek de haram, bu da. Kaldı ki karşılıklı rıza olunca ve bedelini ödüyorsan o zaman, zaten günah da hafifliyor. Bir de böyle diyenler var…

Bir süre sonra zaten buna gerek de duymuyorlar. Kadın-erkek farketmiyor. İş grup eylemlerine dönüyor, afrodizyaklar, alkol, kimi Mikenos’a gidiyor, kimi Rusya’ya, kimi Asya’ya.. Artık tut bunları tutabilirsen. Şeytan önlerine düşüyor, vur patlasın, çal oynasın bir hayat. Para, kadın, alkol ve kumar. Artık ne din, ne ahlak, sınır tanımıyorlar. Onlar için her şey mümkün. O suçluluk psikolojisinden de kurtuluyorlar. Gözlerinde şeytani bir pırıltı, dudaklarında müstehzi bir gülücük. Yerinde duramayan, aceleci, neşeli, zinde, yakışıklı, yaşam koçları her şeyleri ile ilgileniyor onların.”

Daha önce de şunları demişti:

“…iktidarın, parti, grub, kabine olarak içini temizlemesi gerek. Bunlardan karı-kız işi gibi şantaja açık tipler ve birtakım çevrelerle örtülü para-iş ilişkisi olanların sistemden ayıklanması gerek. Bunlar giderek mafyalaşıyor. Çoğu ciddi anlamda ahlaki zaaf içindeler. Fuhuş, alkol, kumar illeti ile malüller.”

Bunlar hep konuşulan ve bilinen şeyler. Önemli yanı ikrar edilmesi, itiraf edilmesi.

Allah’a şükür ki süreç’in ayıkladığı bir kaç “çer çöpü” istisna edersek bu rezilliklere bulaşan tek bir Hizmet gönüllüsü çıkmadı.

Yandaş yazarımız, AKP’nin gazete ve TV’lerinde namaz kılan kaldı mı/kalmadı mı belki bir başka yazıda itiraf eder.

AKP gazetecileri/ eliti/ yöneticileri/ bürokratlar maalesef bu acınası haldeler.

İşin komik yanı yazar bu kötülükleri sıralarken iki suçlu bulmuş.

Birincisi yazın başlığında. “Şeytan bizimkileri nasıl kandırıyor.” Yani AKP’li ‘masum çocuklar’ı Şeytan kandırmış. Yoksa aslında çok mazbutturlar!

İkincisi kim olabilir? Tabii ki 15 Temmuz tiyatrosunu üzerine yıktıkları cemaat.

“15 Temmuz’da başımıza bomba yağdıranlar yeni silahlarını kalbimize ve beynimize yöneltiyorlar. Kan lekesi yok. Kafa derimiz ve göğüs kafesimiz parçalanmıyor ama kişilik olarak ölüyoruz.”

Yani masum AKP’lileri bu rezil günahlara da cemaat sokuyormuş!

Allah akıllarını alınca ve utanma hissini kaybedince başka ne diyecek ki!

DAHA BÜYÜK NE BELA OLABİLİR?

Mülaeneye geri dönecek olursak…

Bu amelleri rahatça işleyebilmeden daha büyük ne bela olabilir?

18 bin kadının 700 bebeğin zindanlarda kalmasına seyirci ve destekçi olmaktan daha büyük ne bela olabilir?

200 bin meslek sahibini işsiz aşsız sokağa atmaktan daha büyük ne bela olabilir?

“Müslüman elinden ve dilinden başkalarına zarar gelmeyen kimsedir.” Hadisi ile yola çıkıp tüm insanların kendilerinden Allah’a sığındığı bir “Hulk”a dönüşmekten daha büyük ne bela olabilir?

Şerlerinden kaçarken bebeklerin denizlerde boğulduğu bir “Şeytanlaşma”dan daha büyük ne bela olabilir?

Hocaefendi’nin mülaenesi gerçekleşti/ gerçekleşiyor.

Sevinemeyiz ama ahiretlerini güle oynaya feda ettiler. Dünyalarını ise Allah ne zaman başlarına geçirecek bilemeyiz.

Hizmet gönüllülerine gelince… Hz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “hakikat noktasında musibet” olmayan sıkıntı ve işkencelerle mücadele ediyor ve Allah’ın izniyle sabredip kazanıyorlar. Velayet yollarına süluk ediyorlar. (Uzaktan ve hariçten gazel okuyan çok. Ama ben bu ağır mihnetlere maruz kalıp da isyan edene, atfı cürm de bulunana rastlamadım.)

Gözü, dünya nimetlerine, dünya makamlarına takılıp kalmış, asıl musibetin ne olduğunu anlayamayanlar mülaenenin cemaati çarptığına inanabilir.

“Ben, bir ağaç altında gölgelenen, sonra da onu terk edip giden bir yolcu gibiyim.” Hadisinde olduğu gibi dünyayı değerlendirmeyenler; dünya ve ahireti yanyana iki salon yakınlığında göremeyenler mülaanenin hizmeti vurduğunu düşünebilir.

Varsın herkes dilediğini düşünsün. Önemli olan Nazar-ı İlahi.

Virginia Woolf’un meşhur sözüne ekleme yaparak bitireyim: “Başkalarının gözleri bizim zindanlarımız, başkalarının düşünceleri ise bizim kafeslerimiz” olduğu sürece Allah’ın bizim hakkımızda ne düşündüğü hep tâli kalır.


[Veysel Ayhan] 2.8.2018 [TR724]

Düz hesap: 1 dolar 5 TL [Semih Ardıç]


Adalet ve Kalkınma Partisi’ne en yakın sivil toplum kuruluşlarının listesi hazırlansa Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) ilk sırada olurdu.

MÜSİAD Başkanı Abdurrahman Kaan 31 Temmuz’da ekonominin ne kadar kuvvetli olduğunu anlatmak için hayli çarpıcı bir ifade kullandı.

Kaan şöyle dedi: “Kurda maksimum seviyenin 4,30 gibi olduğunu düşünüyoruz. Bunun üstü köpük oluyor.” Kur derken ABD Doları’nın kaç Türk Lirası’na (TL) tekabül edeceğini kastediyor.

DOLAR AKŞAM SAATLERİNDE 8 KURUŞ ARTTI

Kaan’ın bu sözlerinin mürekkebi kurumamıştı ki 1 Ağustos akşam saatlerinde dolar 10 dakikada 7-8 kuruş birden artarak 4,99 TL’yi aştı.

Türkiye saati ile 19:26’da dolar 1,5 kuruş daha artsaydı o esnada 1 dolar=5 TL başlıkları atılacaktı. O tehlike makalenin kaleme alındığı saat itibarıyla devam ediyordu.

ABD Merkez Bankası (FED) iki gündür toplantı halinde. Toplantıdan faiz artış kararı çıkmadı. Diğer bir gelişme var ki FED faiz artırmasa bile Türkiye’de piyasaları uzun müddet meşgul edecek kadar vahim.

Hazine’nin 2 yıllık borçlanma maliyeti son bir yılda yüzde 84,4 arttı. Faiz yüzde 11,55’ten yüzde 21,03’e çıktı.

ABD, İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU VE ADALET BAKANI GÜL’ÜN MAL VARLIKLARINA EL KOYDU

Bloomberg’in iddiasına göre ABD, “rahip Andrew Brunson’ı tamamen tahliye edin” çağrılarına cevap vermeyen Türkiye için düğmeye bastı.

Başkan Donald Trump ile yardımcısı Mike Pence’in geçen hafta ilan ettiği müeyyide paketine son şekli veriliyor.

Listede Türkiye’den kurum ve şahısların olacağı belirtiliyordu ki Beyaz Saray resmen bu iddiayı teyit etti.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, ABD’nin müeyyide uygulanacak kişiler listesine yazıldı. ABD iki bakanın mal varlıklarına el konulduğunu kaydetti. ABD vatandaşların Soylu ve Gül ile ticaret yapması veya para alışverişinde bulunması yasaklandı.

Türkiye için ne kadar utanç verici bir hâdise!

İki bakan kara para aklayan, ABD kanunlarını çiğneyen insanlarla aynı listede yer alacak. Paketin Soylu ve Gül ile mahdut kalıp kalmayacağını bilmiyoruz.

Teferruat hakkında şimdilik bilgi verilmiyor. Rahip Brunson tahliye edilene kadar kademeli olarak başkaları da müeyyide listesine dahil edilebilir.

ABD HALKI DEĞİL SİYASİLERİ CEZALANDIRIYOR

Muhtemelen Beyaz Saray, halkı cezalandırmak yerine ABD vatandaşlarının keyfi kararlarla gözaltına alınmasından ve tevkif edilmesinden mesul tuttuğu iki isimle Pandora’nın kutusunu açtı.

Erdoğan’ın yürütmenin tek yetkilisi olduğu yeni Türkiye’de Washington’ın kararı doğrudan Erdoğan’ı hedef alıyor.

ABD taviz vermeyeceğini bir kere daha gösterdi. Erdoğan’ın kriz yokmuş gibi hareket etmesinin okyanus ötesindeki muhataplarının öfke katsayısını artırdığı anlaşılıyor

Erdoğan’ın önünde iki yol var: Ya Brunson’ı Deniz Yücel gibi tahliye edecek ya da ABD’nin demir yumruğunu göze alacak.

Erdoğan “demokrasi ve hukuk” çağrılarını püskürtmek üzere tanzim ettiği rehine siyasetinin böyle handikapları olacağını hesaba katmalıydı.

O KANUN İLK OLARAK RUSYA’YA UYGULANDI

Beyaz Saray’ın açıklamasında Magnitsky Kanunu’na atıf yapılması dikkat çekiciydi. Hermitage Capital Management Fonu avukatlarından Sergey Magnitski, 2009 senesinde Rusya’da gözaltındayken hayatını kaybetmişti. ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’nın gözaltı safahatında gerekli tedbirleri almadığını belirterek, mesul bürokratların cezalandırılmasını istemişti.

2012 yılında ABD’de kabul edilen Magnitsky Kanunu, insan hakları ihlallerinde bulunduğu belirtilen bürokratların mal varlıklarına el konulmasından ABD’ye girişinin engellenmesine kadar bir dizi müeyyideyi ihtiva ediyor.

ABD, Türkiye’nin iki bakanını şimdi o kanuna göre cezalandıracak.

PİYASALAR İÇİN EN KÖTÜSÜ

ABD ile Türkiye arasında gerilimin tırmanması uçurumun kenarında kıpırdamamaya çalışan yatırımcıların en son arzu edeceği bir tercihtir.

Son 1 yılda Hazine faizi yüzde 84,4 artmış. Dolar 5 TL oldu olacak. Euro 6 TL kıyısına çıkarma yapmaya hazırlanıyor.

Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir, Türk Ticaret Kanunu’na göre şirketlerin ekseriyetinin batık vaziyette olduğunu ikrar ediyor.

31 Temmuz’da elektrik santrallerinin kullandığı doğalgazın bin metreküpüne yüzde 49,5 zam yapıldı. Meskenlerde doğalgaza yüzde 9, elektriğe yüzde 9 zam geldi.

Büyük işletmelerde elektrik fiyatı yüzde 14 arttı.

Türk Lirası, ABD Doları karşısında son bir yılda 42 değer kaybetti.

ÖTV İNDİRİMİ OLMASA BENZİN 7 TL OLACAKTI

Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) düşüldüğü için benzine 22 kuruş ve motorine 14 kuruş zamdan vatandaşın şimdilik haberi olmadı.

Son iki ayda dolar kurundan mütevellit zamlar pompaya aksetseydi benzin 1 Ağustos’ta İstanbul’da 7,01 TL olacaktı. Motorin de 6,39 TL’ye çıkacaktı.

Seçimden evvel başlatılan geçici indirimin faturası gecikme faizi ile gelecek üç-dört ay içinde tahsil edilecek.

KRİZDE İFLAS SAFHASINA GEÇİLDİ

1 Ağustos itibarıyla Türkiye’nin içine düştüğü borç krizinde yeni bir safhaya geçildi. Maalesef şirketlerden seri iflas haberleri gelecek.

Bankalar yüzdürmeye çalıştıkları fiilen batık firmaları bırakıp kendilerini kurtarmaya çalışacak. Artık herkes küçülecek.

Saray bu mahşer ikliminde sözünü kimseye geçiremeyecek. Can derdine düşecek herkes. Baba oğlunun tanımayacak.

Geçen sene bugün 3,51 TL olan dolar yüzde 41,8 arttı. Hazine yüzde 11,55 ile borçlanıyordu artık yüzde 21 faiz ödüyor.

Kim karşılayacak bu maliyet artışını? Kur ve faiz paletleri altında inleyen işçi, memur, çiftçi, esnaf, tüccar ve sanayicinin üzerinden bir de kamu zamları ile ikinci defa geçildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının o zamlara devam etmekten başka çaresi yok. Kasa tam takır kuru bakır.

24 HAZİRAN BUNUN İÇİN ZAFER DEĞİLDİ

24 Haziran’ın Erdoğan ve AKP namına bir zafer sayılamayacağını, en fazla Pirus Zaferi olabileceğini ifade ederken bugünleri ve akabindeki büyük tsunaminin dengeleri alt üst edebileceğini kastetmiştim.

Erdoğan demokrasiye rücu etseydi bir ihtimal uçak yumuşak iniş yapabilirdi. O fırsat kaçtı.

Huylu huyundan vazgeçmedi ve otoriterlik yolunda tehlikeli adımlar atıyor. Batı, hassaten ABD ve Avrupa Birliği ile köprüleri atmış bir Türkiye’de otoriterliğin iki gün ömrü olmaz, zira ekonomi çöker.

Akabinde de diktatörlük darmadağın olur.

MÜSİAD Başkanı Kaan’ın “4,30 TL üzeri köpük.” dediği dolar makalenin sonuna geldiğimde 5 TL’yi de gördü.

Artık 1 TL ile 20 cent alabiliyoruz. Düz hesap dolar 5 TL oldu. Mamafih burada kalmayacak. İlk hedef 5,15 TL.

MÜSİAD BAŞKANI DÖVİZ BORCUNU 4,30 TL’DEN Mİ ÖDÜYOR?

MÜSİAD Başkanı Abdurrahman Kaan döviz borçlarını 4,30 TL’den ödüyorsa, muhatapları o seviyeyi esas alıyorsa kendisine bol köpüklü soğuk bir yayık ayran ısmarlayabilir.

Tamamen cömertliği ve söylediklerine inanıp inanmadığı ile alakalı bir mevzu bu.

Borsacıların, hükûmet borazanı yazarların romantik tavsiyelerine kulak asmayın.

Siz siz olun ortalıkta nakit bırakmayın. Banka hesapları dahil…


[Semih Ardıç] 2.8.2018 [TR724]

Ne istiyorlar? [Naci Karadağ]


İstiyorlar ki, biat edesiniz…

Tıpkı diğerleri gibi; imanınızı, ibadetinizi ucuz bir dünya metaıyla değiştirmenizi talep ediyorlar sizden…

Önce “ne istediniz de vermedik?” diye yaklaşıyorlar.

Bol bol veriyorlar milletin kesesinden. Verirken eteklerine yapışanları da toplayıp evlad u iyallarıyla bölüşüyorlar.

Cübbeli gibi, Karaman gibi, ne bileyim binlerce alim geçinen ruhu satılık zavallı gibi ucuz bir borsada fiyat biçmenizi istiyorlar sizden…

Sonra “artık size su da yok” fazına geçiyorlar.

Gerçekten de öyle yapıyorlar.

Kriminalize edemedikleri için kurumlarınıza tuhaf tuhaf bahanelerle müfettiş yollayıp bahane arıyorlar sizi yok etmek için. Çöp sepetinizin çapını ölçüyorlar, kapılarınızın boyunu, bahane ararken kırk takla atıyorlar…

Duvarlarınızı yıkıyorlar, tabelalarınızı kaldırıyorlar, camlarınızı kırıyorlar, velilerinizi korkutuyorlar, reklam verenlerinizi tehdit ediyorlar, size selam verenlere “görürsünüz siz” diye aba altından sopa gösteriyorlar…

İstiyorlar ki, “tamam pes ettik özür dileriz” diyesiniz…

İnandığınız tüm değerleri tepeleyip onların üç kuruşluk dünya çıkarlarına hizmet edesiniz, kendi beş para etmez ideallerine satasınız benliğinizi….

Diyelim ki iş adamısınız…

Önce “Bunlarla ilişkini kes” diye tehdit ediyorlar.

Ardından sizden açıkça talep ediyorlar…

Lanet olsun, diyerek veriyorsunuz mecburen, çünkü yemeye alışınca duramıyorlar, doymak bilmiyorlar, azgın iştahlarını hiçbir şey kesmiyor.

Bir süre sonra bu da yetmiyor, “düşmanlık edeceksiniz şunlara” diyorlar mesela. Zorla ilan verdiriyorlar, açıklama yaptırıyorlar, herkesin içinde yüksek sesle onların fikriyatını savunmanızı istiyorlar..

Aslında burada bile onlara biat etseniz yine akıbetiniz değişmiyor çünkü bir süre sonra doğrudan malınıza göz dikecekler…

Dolayısıyla nerede direnirseniz orada hainleştiriliyorsunuz hemen.

Malınıza çöküyorlar, medyanızı yerle bir ediyorlar, satın aldıklarıyla sizi yok etmeye yöneliyorlar.

Ruhunu satan üç kuruşluk karaktersiz mi yok memlekette?

Sürüsüne bereket, binlerce var…

Hilal Kaplan diye bir karaktersiz buluyorlar mesela..

Kocasıyla, kardeşiyle, yedi ceddiyle semirtene kadar para tıkıyorlar midelerine. Boğazda villaya çöreklenip Başbakan’ı bile istifa ettirtecek kadar büyük kumpas kurduruyorlar Pelikan çetesine.

Her türlü pisliği, adiliği, alçaklığı, yasadışılığı bunlara yaptırtıyorlar.

İman yerine geçiyorlar adeta, bir dine dönüştürüyorlar kendilerini…

Adınız Hilal olsa da yaptırıyorlar, Nihal olsa da, Elif olsa da, zurnanın son çeyreği Cemile olsa da…

O güne kadar entelüktüel geçinen Yusuf Kaplan da olsanız fark etmiyor, Hakan Albayrak da…

İsmail, Salih, Hadi gibi, şişkin göbeklerin neyle beslendiklerini çok iyi bildikleri için onları çok kolay kafalıyorlar.

Atilla Yayla’sından Ali Bayramoğlu’na, Etyen’inden Markar’ına kadar din, dil, ırk, siyasi görüş farkı gözetmeksizin herkesin fiyatını bilip pazarda satın alabiliyorlar.

Tarihin en utanç dolu işporta pazarını kurdular ülkenin orta yerine, ruhları fikir fuhşiyatına alıştıra alıştıra rezil ettiler.

Tüm bunları yaparken yanlarında olmasa da yaptıklarına ses çıkarmayacak hatta oh çekecek alçakları da çok iyi biliyorlar.

Ruşen gibi sinsileri, Nedim gibi müptezelleri, Latif, Gülerce gibi çakal çukal tayfasını da keskinleşmiş radarlarıyla bulmakta hiç zorluk çekmiyorlar. Haşmet’i, Ardıç’ı bilmemnesi de bonusu oluyor…

Hırsızlıklarını görmeyin istiyorlar.

Arsızlıklarına ses çıkarmayın.

Din adına yaptıkları korkunç işleri onaylayın diye beklentiye giriyorlar.

Katiller ile yaptıkları işbirliğini görmezden gelin istiyorlar.

Memleketin bozulmadık tek dokusunu bırakmamacasına yaptıkları bozguna ses çıkarmayın istiyorlar.

Milletin malını, halkın oyunu çalarken rahat olmak istiyorlar.

Yalanlarını suratlarına çarpmayın istiyorlar.

Alçakça kanlı oyunlara giriştiklerini kimse bilmesin, görmesin arzu ediyorlar.

Darbe soytarılığıyla ilgili tek bir soru sormayın, onların aptalca senaryosuna koşulsuz inanmanızı istiyorlar.

Sonrasında yaptıkları soykırımın onaylanmasını istiyorlar.
Liyakatı kaldırıp canlarının istediklerini istedikleri makama getirmeye kimsenin itiraz etmemesinden yanalar.

Damatları bakan, oğulları milyarder, akrabaları semirsin istiyorlar.

Diploma önemsizleşsin, dürüstlük olmasın istiyorlar.

Ortalık Yeliz modeli kahvehane artığı zatlarla dolsun arzuluyorlar.

Kanun, kural olmasın, kendi dedikleri kanun yerine geçsin istiyorlar.

Kimseye hesap vermesinler, kimsenin denetlenmesine girmesinler istiyorlar.

Bunun için işten atıyorlar, saçma sapan gerekçelerle tutukluyorlar, yurt dışına çıkmanıza izin vermiyorlar. Ekmek kazanmanıza bile müsaade etmiyorlar.

Kin ve nefretleri o kadar büyük ki, bir günlük bebeyi hapse atarken vicdanları sızlamadığı gibi Hilal ve Mehtap gibi insanlıkla ilgisi olmayan yaratıklar aracılığıyla bunu meşru göstermeye çalışıyorlar.

Çalışmayın istiyorlar, okumayın, okutmayın, evinizde oturmayın, işiniz olmasın, para kazanmayın, açlıktan ölün istiyorlar…. Size her türlü alçaklığı yaparken gıkınızın bile çıkmasından rahatsız oluyorlar.

Size terörist diyorlar ama en aşağılık terör örgütünden bile daha pis işleri artık rutin hale getiriyorlar.

Siz insan olmaya devam ettikçe onlar çıldırıyorlar ve zulümlerini katmerliyorlar.

Size vurduklarında ellerini tutmanızı istemiyorlar, kendinizi savunmanıza asla izin vermeyip, avukatlarınızı bile tutukluyorlar, hapse atıyorlar, kalanları da korkutuyorlar.

Hukuk köpekleşsin, eğitim leşleşsin istiyorlar.

Size yaptıkları zulme ses çıkarmamanızı, acıya razı olmanızı, sindirilmeye, yok olmaya razı olmanızı istiyorlar.

Ülkeyi açık hapishaneye dönüştürüp yaşanılmaz kıldıktan sonra bir şekilde canınızı kurtarmanıza da izin vermiyorlar.

Çocuklarınızın ölümüne bile seviniyorlar.

Kandan beslenmeyi öğrendikleri için aşağısı onları kesmiyor artık.

Sizin kanınızı istiyorlar.

Çaldıkları paraların, geleceğinizin, özgürlüğünüzün yanına bir de hayatlarınızı eklemenizi istiyorlar.

Karşı çıkarsanız ise sonsuza kadar böylesi bir zulüm çağının süreceğini söylüyorlar.

Ancak bir de murad-ı ilahi var tabi.

Bakalım meselenin asli talep edeni ne istiyor?

Bekleyelim bakalım…


[Naci Karadağ] 2.8.2018 [TR724]

İyi devlet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


2013 sonlarına kadar – kör topal da olsa – Türkiye yükselen dinamik ekonomisiyle ve yakaladığı istikrarla Avrupa Birliği rotasında ilerleyen görece güvenli bir ülkeydi. NATO’nun güneydoğu kanadında stratejik önemde bir işlevi olan Ankara, demokratik değerlerindeki yükselme ve hukuk devletinin AB standartlarına yaklaşmasıyla küresel önemde bir rol oynamaya başlamıştı. Müslümanlığın yükselen siyasi İslam (İslamcılık) ile beraber ekonomik ve siyasi istikrar bağlamında düşüşte olduğu bir dönemde Ortadoğu ve diğer Müslüman coğrafyalarda bir örnek olarak ön plana çıkan Türkiye, demokrasi-insan hakları-hukuk devleti gibi Batı değerlerinin Müslüman bir toplumda da uygulanabileceğine dair bir “iyi devlet” rol modeli olarak görülüyordu. Bu özelliklerinden dolayı ekonomik dinamizmi artıyor, dış yatırımcıyı çekmeyi başarıyordu. Dünyanın 17. büyük ekonomisi olması zaten on yıllardır değişmeyen bir gerçekti. Ama esas önemli olan, kişi başı zenginliğin (gayrı safi milli hâsılanın) refah toplumları seviyesine doğru ilerlediği bir dinamizmin varlığıydı.

Modern devletlerin görevi insanlarının güvenliğini sağlamak, refah ve eğitim düzeylerinin gelişimine önayak olmak, bireysel ve kitlesel insan hak ve özgürlüklerini sağlamak, insanlarını özgürleştirmek, etnik, dini, mezhepsel ve cinsel ayrımcılıkları ortadan kaldırmak, tarafsız olmak gibi değerler temelinde özetlenebilir. Türkiye 2013’e dek – gittikçe ivme kaybederek de olsa – bu görünümünü korudu.

Aralık 2012’de MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın PKK ile görüşmelerden dolayı savcılığa ifade vermeye çağırılması önemli bir kırılma noktasıydı. Hükümet apar topar MİT’e ilişkin yasal mevzuatı değiştirerek MİT görevlilerini yasal soruşturmalardan muaf kılan bir yapı kurdu. Bu muhaberat devletine giden yolda önemli bir aşamaydı. Sonrasında Mayıs 2013’te başlayan Gezi Parkı protestoları sonrasında Erdoğan ve AKP geminin yönünü değiştirmeye başladı. Polis şiddeti ve toleranssız despotik bir rejime doğru evriliş bu dönemde somutlaştı. Muhaberat devleti konseptine polis devleti yapısı da bu dönemde prova edilerek eklemlendi. Akabinde 17 Aralık 2013’te ortaya saçılan astronomik boyuttaki yolsuzluklar sonrasında geminin yönü daha da belirgin şekilde demokratik ülkelere doğru olan rotadan saptı. 2014’te dershane krizi patlak verince, 17 Aralık 2013 soruşturma sürecinin sorumlusu ilan edilen Gülen Cemaati’ne yönelik bir takibatın başlayacağına dair ilk somut belirtiler artık başlamıştı. 17 Aralık sürecinde Erdoğan durumun kendisi için sonun başlangıcı olabilecek çapta bir tehdit olduğunu gördü. Hükümetin soruşturmalardan haberi yoktu. Ne yapmalıydı? Bunun üzerine Adli Kolluk Yönetmeliği’ni değiştirerek her soruşturmanın başsavcılığa ve en tepe kolluk kuvveti birimi yöneticisine haber vermeyi zorunlu hale getirdiler. Ancak Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) buna anayasaya aykırı olması nedeniyle karşı çıktı. Bunun üzerine Erdoğan ve AKP Şubat 2014’te ani bir yasal düzenleme yaparak HSYK’nın yapısını değiştirdi. Yargıyı kontrol altına alma girişimi başarıyla sonuçlandırılmış, anayasa – bir kez daha – delinmişti. Ama kimin umurundaydı? Böylece devletin yeniden yapılandırılarak muhaberat ve polis devletinin kuruluşunda yeni bir merhaleye ulaşılmıştı. Oyunun kurallarını kendi yararına görmeyen İslamcılar, oyun esnasında kuralları değiştiriyorlardı. Kimilerine göre bu bir sivil darbeydi. Ama bunu böyle görenlerin de büyük çoğunluğu, demokrasiyi korumaya değil, kendi ideolojik pozisyonlarına fayda peşindeydiler. Böylelikle kutuplaşmış ülkedeki güç mücadelesi hukuk devletini ve anayasal düzeni giderek kilitledi. Ocak 2014’te Hatay’da devletin Suriye’deki cihatçı fanatiklere silah ve mühimmat göndermek üzere yola çıkan tırlara jandarma operasyon yaptı. Ancak silah yüklü TIR’lara eskortluk eden MİT ajanları bu operasyonu engellemeye çalıştı. Bu haber Türkiye ve dünya gündeminde patlayınca, Suriye iç savaşında İslamcı Türk hükümetinin oynadığı uluslararası hukuka aykırı rol ortaya çıkmış oldu. NATO üyesi Türkiye’nin İslamcı yönetimi, Sünnici dış politika uğruna cihatçı barbarlara silah ve mühimmat yığıyordu. Rejim artık uluslararası arenada “profil” kazanıyordu.

Şubat 2014’te internete düşen ve başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal’le yaptığı para trafiğine ilişkin görüşmeler bir kez daha Erdoğan’ı ve AKP hükümetini sarstı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bu tapeleri TBMM’de konuşma yaparak okudu. Erdoğan oğluna “paraları sıfırlamasını” söylüyordu. Buzdağının dibinin nerelere ulaşacağı hakkında fikir veren bu tapelerin sonunda Yüce Divan’da yargılanma olacağını gören Erdoğan ve suç şebekesi, işleri hızlandırdı. Bu olayın hemen akabinde, Mart 2014’te Ergenekon davalarından yargılananlar serbest bırakıldı. 2015’ye Kürtlerle yürütülen çözüm süreci sona erdi.

NATO ve Batı yanlısı subaylar tasfiye edildi

Türkiye 2013’ten itibaren iç politikadaki karar alma mekanizmasında meydana gelen depremden sonra dış politikada yeni bir yönelime girdi. NATO, AB ve Batı yönelimi aşamalı olarak terk edilerek, Rusya-İran-Çin-Venezüella gibi mevcut uluslararası sistemde problemli, Batı karşıtı ülkeler olarak öne çıkan aktörlerle stratejik ilişkiler tercih edilmeye başlandı. 15 Temmuz 2016’dan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki NATO ve Batı yanlısı subaylar tasfiye edildiler. Toplam general-amiral kadrolarının yüzde elliye yakını darbe ile ilişkilendirilerek hapse atıldı. Bunların yerine Batı ve NATO karşıtı olan Avrasyacı olarak tabir edilen subaylar TSK’da etkin cunta haline geldi. TSK içindeki bu cuntanın Erdoğan ile ne pazarlık yaptığı, ileride ortaya çıkacak. Ancak görünen, karmaşık bir karar alma yapısı içerisinde, Türkiye’de iktidar sahiplerinin çeşitli gerekçelerle Batı yönelimli dış politikayı terk etme konusunda anlaşmaya vardıkları. Mesela Erdoğan ve suç şebekesi Yüce Divan’dan kurtulmak, yargıdan kaçmak, kendi otoriter-İslamcı rejimlerini konsolide etmek gibi şahsi hedefler güdüyor. Avrasyacı subayların ise eski vesayet rejimini yeniden tesis ederek Türkiye yönetiminde etkin olmak, şahsi kariyer beklentileri, ideolojik nedenler gibi gerekçeleri olabilir. Bu iki ana eksen, bu nedenlerden dolayı Batı karşıtı bir politika yürütüyorlar. Halka bu politikayı “kötü Batı’ya karşı direnen onurlu Türkiye” masalıyla kakalıyorlar. Tabi Batı’dan kurtulmaları, her türlü hukuksuzluğun kabul gördüğü bu “alt küme liginde” kendileri için bulunmaz bir fırsat. Bu sayede demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk devleti, özgür medya, anayasal devlet gibi “pranga” olarak gördükleri standartlardan kurtulmuş oluyorlar.

Küreselleşen dünyada devletler dış etkilere çok açık

Ekonomik ilişkilerin bütünleşme boyutuna ulaşması, karşılıklı ticaretin artması, insan, mal ve hizmet trafiğinin yoğunlaşması, sınır aşan bankacılık ve ortak yatırımların ülke ekonomilerinde en önemli dinamikler arasına girmesi gibi faktörler nedeniyle, devletler dış etkilere giderek daha açık hale geliyor. Türkiye de buna bir istisna oluşturmuyor. Erdoğan rejimi Türk dış politikasını tahrip ederek, Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atıyor. Devletlerin dış politikası çok teknik bir alandır ve bu bağlamda ekonomi yönetimine benzer. Her devletin ana hedefi varlığını devam ettirmektir. Var olan sınırların korunması, dışarıdan gelebilecek potansiyel tehditlerin azaltılması, komşu ve çevre ülkelerle işbirliği ağırlıklı ilişkiler tesis edilmesi gibi hedefler, ülkelerin dış politikalarında öncelikli olarak gözettikleri çıkarlarıdır.

Türkiye 2013-2018 arası dönemde, AB reform sürecinde elde ettiği tüm kazanımları kaybetti. Basın özgürlüğünde, hukuk devletinde, demokrasi endekslerinde, akademik kurumların sıralamalarında, eğitim raporlarında – aklınıza gelen her alanda sınıfta kalan, en gerilerde olan, üçüncü sınıf bir muz cumhuriyetine dönüştü. Çocukların bile pasaportlarını iptal eden, akın-akın beyin göçünün günden güne artarak Meriç ve Ege’den demokrasi ve hukuka (özgürlüğe!) kaçtığı, her alanda kokuşmuş, hak ve hukuk tanımayan bir despotluğa hoş geldiniz! Uluslararası sermaye Türkiye’yi hızla terke derken, terli sermaye de kendisine yurtdışında güvenli liman arayışında. Ülkesini terk eden milyonerler listesinde Türkiye en fazla milyoner kaçışına tanık olunan ülke haine geldi. Altında İran ve Çin gibi ülkeler var! Dramatik ve düşündürücü bir durum!

Şimdi herkesin sorduğu soru şu: bu durum daha ne kadar devam edecek. Türkiye ne zaman “iyi devlet” olacak? Cevap optimizmden çok realizme yakın: oldukça uzun bir zaman! Türkiye çok bölünmüş bir toplum. Kutuplaşmış bu ülkede İslamofaşizm ile beraberce mücadele edecek hiçbir politik grup yok. Bu bakımdan Türkiye tipik bir Müslüman Ortadoğu ülkesi! Türkiye toplumunun belki de en çok ön plana çıkan ortak noktası, demokrasiyi anlayamamış, benimseyememiş olması. Hiçbir kesimin hak-hukuk ve demokrasi derdi yok. Herkes kendisine hukuk isterken diğerlerini ezmeyi hayal ediyor. Bu şartlar altında Erdoğan olsa veya olmasa ne değişir? Sosyolojik dinamikler ve politik gerçekler, bu fetret döneminin uzunca bir süre daha Türkiye gerçeği olacağına işaret etmekte. Bu şartlar altında “iyi devlet” mümkün mü?


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.8.2018 [TR724]

Su katılmamış fahişelik [Levent Kenez]


Bu yazıda geçen fahişe kelimesi yerine ben başka bir kelimeyi tercih ederdim ancak bu sıkışık zaman diliminde TR 724’ün değerli yazı heyetine iş çıkarmamak için bu şekilde yazıyorum. Zaten batılı tasvir, üslubumuz-namusumuz tarzı argümanlarla epey atanamayan ombudsmanın ve okuduklarını anlayamayanların tepkisini çekmeleri oldukça muhtemel. Siz yine de okurken istediğiniz çağrışımlarıyla okuyabilirsiniz.

Ayrıca bu yazı cinsiyetçi bir yazı değildir. Burada özellikle irdelenen fahişelik türünün herhangi bir erillik ya da dişiliği bulunmamaktadır.

Beden fahişeliği ve fikir fahişeliği daha önceden duyduğumuz kavramlar. Son dönem bu iki türün üzerinde bir de su katılmamış fahişelik zuhur etti. Bedenlerini, fikirlerini satanlardan ayrı olarak ruhlarını satanlar olarak da düşünebilirsiniz. Ha eskiden bu tür yok muydu? Vardı elbette ancak ne derece vardı bilinmez. Bu topraklarda kötücüllüğün bu derece örgütlenmiş haliyle karşılaşmadığımız için bilemiyorum. Para karşılığı bedenini, fikrini satanların çok üzerinde artık kendi içinde başka bir mertebeye yükselerek ruhunu şeytana satanların fazlalığı bu türü özel olarak incelemeye mecbur bıraktı.

Akla ilk gelen fahişelik, malumunuz beden fahişeliği. Para karşılığı müşterileri ile beraber olan kişiler. Dünyanın en eski mesleklerinden biri olarak tanımlanıyor. Günümüzde kadınlara edilen en galiz küfürler bu kelime ve türevleriyle yapılıyor. Para karşılığı bu işi yapanların ekseriyeti kadın olmakla beraber erkek fahişeliğinin de giderek yaygınlaştığı biliniyor. Bu konuyu ülkemizde merak edenlerin antropolog Ayşe Kudat’ın Satılık Erkeklik kitabında çok daha fazla ayrıntı bulabilirler. Bir çok ülke bu meslekle ilgili düzenlemeler getirmiştir. Bazı ülkelerde sonu idama varan cezalar yer alırken bazı ülkelerde de vergisini veren yasal bir iş kolu olarak muamele görmektedir. İster yasal ister kanun dışı bu mesleği yapanların, yapmak zorunda bırakılanların ve mağdurların “Beden İşçisi” olarak adlandırılması ve bir nevi mağduriyetin meşru görülmesi kadın hakları açısından bir çelişkidir. Kimse sevdiklerinin, akrabalarının bu işi yapmasını asla istemediği ve istemeyeceği halde bu işi yapanların mağduriyetlerinin son bulması için kökten bir çözümü savunmamaktadır. Arz-talep dengesinde talebin aşırı yoğunluğu yüzünden bunu engellemenin mümkün olmadığı düşünülmektedir. Ve bu yüzden yasal düzenlemelerin daha gerçekçi olduğunu savunan epey kadın hakları aktivisti bulunmaktadır. Bazı ülkeler kadına pozitif ayrımcılık yaparak bu işi sonlandırma adına bazı adımlar atmıştır. Örneğin İsveç’te ve bazı İskandinav ülkelerinde para ile fuhuş yasaktır. İlginçtir, tespiti halinde sadece müşterilere ağır cezalar öngörülmüştür. Böylelikle talebi düşürmeyi ve sonuç olarak da arzın düşeceği planlanmıştır. Bu durum elbette kadın hakları konusunda sosyal devlet mekanizmasının güçlü olması ile desteklenmiştir. Aynı durum erkekler için de geçerlidir.

Para karşılığı bedenlerini satanlar ve bu işe destek verenler bütün dinlerde ve kültürlerde ayıplanma ve cezalandırma ile karşı karşıya kalmışlardır. Ancak müşterilerin aynı oranda kınama ve ayıplama ile karşılaşmamış olması ataerkil kültürün bir göstergesidir.

Esas konumuza dönersek bu tür “beden işçiliği” ile uğraşanların insaniyetlerini yitirdikleri ile ilgili bir veri bulunmamaktadır. Hatta İslam dininde oldukça büyük ceza ve kınama ile karşılaşan bu hayasızlık türü ile ilgili anlatılan hikaye meşhurdur: Susuzluktan kıvranan bir köpeğe ayakkabısının yardımı ile zar zor kuyudan su çıkarıp veren hayat kadının bütün günahlarının affedildiği sahih bir hadistir.

Yine bu kader mağdurlarının insan tanımada da oldukça avantajlı oldukları söylenebilir. Bir genelev çalışanının yıllar önce bir televizyon röportajında, onursuzca kovulan, yüzüne tükürülen, yalancı, şantajcı ve ikiyüzlü bir büyükşehir belediye başkanının karakteri ile ilgili yıllar önce söyledikleri ancak bugün tam olarak idrak edilebilmiştir.

Diğer kategorimiz fikir fahişeliği. AKP iktidarıyla beraber madden parlatılmaya çalışılsa da AKP’nin bütün günahlarından ve kirinden nasibini alan Necip Fazıl’ın literatürümüze soktuğu bir kavramdır. Muhasebe adlı şiirinde geçen

Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası!
Bir vicdanın, bilemem, kaçtır hava parası?

dizeleri uzun zaman sağcıların dillerine pelesenk olmuştu. Bu fahişelik türü adından da anlaşılacağı gibi ekserisi yazar-çizer ve akademisyen takımının düşüncelerini müşterilerinin talepleri doğrultusunda ifade etmelerini anlatır. Daha amiyane bir tabirle parasını kim veriyorsa o kişinin istediği ve hoşuna gideceği fikirleri inanmasa da dile getirmesidir. Zaman içinde insanların duygu ve düşüncelerinin değişmesi ile ilgili bu durum değildir. Bu kişilerin zaman içerisinde patronları değişir sadece. Bu tür fahişeler düzenin değişmesinden endişe ederler ama panik yapmazlar çünkü para kimdeyse o yeni müşterinin hoşuna gidecek şeyleri söylemeye çok mahirdirler. Daha önce beyan ettikleri ilkesel durumlarla taban tabana zıt olmayı asla kafaya takmazlar. Utanma duyguları olmadıkları için geçmişte yazdıkları önlerine konduklarında bir şey hissetmezler. Dünyanın en pişkin ve umursamaz tayfasıdır. Bunların kaşar ve kurnaz olanları daha rahat tornistan yapabilmek için zaman zaman arşivlerine genel geçer doğruların yer aldığı suya tirit yazılar bırakmayı ihmal etmez. Bu fahişelerin önemli kısmı sözde eli kalem tutan zevat olmakla beraber işinsanlarının hatırı sayılır bir bölümü de bu sınıfa girerler. Onların diğerlerinden farkı patronlarına kazandıklarından pay vermeleridir. Yine bu topluluğa sanat dünyasından epey insan dahil edilebilir. Bu karakterleri merak edenler geçenlerde “Bugünlere gelmek kolay olmadı” diyen Rasim Özdenören’in yıllar önce yazdığı Fikir Fahişesi adlı yazısından istifade edebilir.

Son fahişe türümüz ruhunu satanlar olarak tanımlanabilir. Bunlar her meslekten insan arasından çıkabilir. Önceki kategorilere hiç bulaşmadan kariyerine direk bu merhaleden başlayanlar da vardır. En tehlikelileri diğer kategorilerde master yapmış olanlarıdır. Bunlar için para, şöhret, güç, hazdan ziyade kötülük ve kötücüllük esastır. Bunların tatmin duygusunu insanların gördüğü zarar belirler. Bunların yalıda oturanları da vardır asgari ücretle kıt kanaat geçinmeye çalışanı da. Haset en bariz özellikleridir. Kimisinin görünürde müşterileri, taptıkları güç odakları olduğu halde esas patronları şeytandır. Bunlar obsesyon ve kompulsiyon arasında gidip gelirler. Düşman belledikleri, nefret duydukları insanlara karşı son derece takıntılı, gaddar ve vicdansızdırlar. Bu görüntü onları fazlası ile açık edeceği için bunu telafi edecek vakitsiz şirinliklerle ve samimiyetsiz duyarlılıklarla dengelemeye çalışırlar. Ama beceremezler. Narsist bir kişilikleri olduğu için  konumları ne olursa olsun bilinmek, öne çıkmak, işaret edilmek istenirler. Taksim Meydanı’nda sadece ve sadece “Hırsız Var” diye bağıran gence cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma açılması gibi “Or…pu” dendiğinde herkesin aklına kendilerinin gelmesinden büyük zevk duyarlar. İşleri şeytanla olduğu için kendilerini her daim yıkıcı olmak zorunda hissederler. İddia ettikleri şeylerin yanlış ya da yalan çıkmış olması asla fikirlerini değişmelerine yol açmaz. Bunlarla en kolay mücadele bunları kaale almamak, bunlarla muhatap olmamaktır. Bunlar seviyesine göre günahına, kanına, canına, malına girdikleri insanlardan kendilerine küfür etmelerini bekler dururlar. Ne kadar nefret objesi olurlarsa kendi etraflarında o kadar havalarının olacağını sanırlar.

Abdüllatif Şener’in bir zaman şarap ile ilgili olarak “Ben bu nesnenin her şeyini bilirim de sadece tadını bilmem” dediği gibi bir analiz olduğunun farkındayım. Hayat bize kısa sürede memlekette insanları tanımada oldukça acımasız davrandı maalesef.


[Levent Kenez] 2.8.2018 [TR724]

Başarısı örnek alınacak kulüp: RB Leipzig [Hasan Cücük]


Kadro değeri dikkate alınarak yapılan ’Dünyanın en değerli 100 kulübü’ sıralamasında ilk sıralarda yer alan kulüpler kimse için şaşırtıcı gelmiyor. Barcelona 1,19 milyar Euro değeriyle listenin ilk sırasında yer alıyor. Barcelona’yı 1,06 milyar Euro değeriyle Manchester City ve 959 milyon Euro ile Chelsea takip ediyor. Ünlü yıldızı Cristiano Ronaldo’yu Juventus’a satan Real Madrid ciddi bir değer kaybı yaşayınca 957 milyon Euro ile dördüncü sırada yer alıyor.

Listenin ilk sıralarında ağırlıklı olarak İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga, İtalya Serie A ve Almanya Bundesliga takımları yer alıyor. Listenin sürpriz ekibi ise 25. sırada bulunan RB Leipzig takımı. Türkiye’den sadece Galatasaray ve Fenerbahçe’nin yer aldığı Dünyanın en değerli 100 kulübü sıralmasında Leipzig’in örnek alınacak çok yönleri var.

Dünyanın en değerli 100 takımı sıralamasında Almanya’dan Bayern Münih 879 milyon Euro değeriyle 6. sırada bulunuyor. Alman futbolunun lokomotifinin ilk 10 içinde yer bulması sıradan bir durum. Zira, ligin en kaliteli oyuncularını kadrosunda bulunduruyor. Bunun karşılığını ise son 6 yılı üst üste şampiyon tamamlayıp aldı. Listenin 18. sırasında 361 milyon Euro değeriyle Bayer Leverkusen hemen ardından 19. sırada ise 358 milyon Euro’luk değerle Borussia Dortmund yer alıyor.

RB Leipzig ise 299 milyon Euro değeriyle 25. sırada yer buluyor. Listede Türk kulüplerini bulmak için oldukça gerilere gitmek gerekiyor. Ligimizin şampiyonu Galatasaray 85. sırada 84 milyon Euro değeriyle yer bulurken, lig ikincimiz Fenerbahçe 79 milyon Euro ile 90. sırada yer alıyor. 2009 yılında Almanya 5. liginde mücadele eden RB Leipzig, sadece 7 yılda Bundesliga’ya yükselme başarısını gösterdi. Geldiği Bundesliga’da asansör takım olmayan Leipzig ligin üst sıralarında yer buldu. Bizim asırlık takımlarımızın gösteremediği başarıyı çok kısa bir sürede yakaladı.

RB Leipzig’in Bundesliga yürüyüşü 2009’da başladı. Bir enerji içeceği markası, Doğu Almanya’nın ikinci büyük şehri Leipzig yakınlarında bulunan 54 bin nüfuslu bir kasabanın takımı olan SSV Markranstädt’ın lisansını satın alarak ‘Proje Bundesliga’yı başattı. Almanya Futbol Federasyonu’nun kurallarından dolayı enerji içeceği adı kullanılamadığı için ‘çim üstünde oynanan spor’ anlamına gelen RasenBallsport adının Leipzig’e eklenmesiyle RB Leipzig doğmuş oldu.

Kulüp, açılış sezonu olan 2009-10’da NOFV-Oberliga’yı (5. Lig) şampiyon bitirdi. 2012-13 sezonunda Regionalliga Nord’u (4. Lig) namağlup tamamlayarak 3. Bundesliga’ya yükseldi. 2013-14 sezonunda ligi ikinci sırada bitiren RB Leipzig, artık 2. Bundesliga’da mücadele etmeye başladı. RB Leipzig’in oyuncu, teknik adam ve tesisleri için 100 milyon Euro’luk bir yatırım yapan enerji içeceği markası, bunun karşılığını her yıl bir üst lige yükselerek aldı. 2. Bundesliga’da 2 yıl geçiren RB Leipzig, 2016’da Bundesliga’ya yükselerek 7 yıl gibi rekor bir sürede Avrupa’nın en prestijli liglerinden birine adını yazdırdı.

7 yıl gibi kısa sürede 5. ligden Bundesliga’ya yükselen RB Leipzig’in 2016-17 sezonu başında zirveyi zorlayacak bir takım olacağını kimse beklemiyordu. Veya böyle bir tahminde bulunanı ciddiye alan çıkmazdı. Ancak RB Leipzig herkesi şaşırtan bir performans ortaya koyup Bayern Münih’şn ardından ligi ikinci sırada tamamladı. Bundesliga’ya çıktığı ilk yılında gelen bu başarıdan dolayı yine tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde mücadele etme hakkını elde etti.

Şampiyonlar Ligi’nde temsilcimiz Beşiktaş’la aynı grupta yer alan RB Leipzig, tecrübesizliğinin kurbanı olup grupta üçüncü olarak yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etti. UEFA Avrupa Ligi’nin finalistlerinden Marsilya’ya çeyrek finalde elenen RB Leipzig, ilk Avrupa macerasında hatırı sayılır bir başarıya imza attı.

Bundesliga’daki ilk sezonunda ligi ikinci bitiren RB Leipzig ikinci sezonunda 6. sırada yer buldu. Sezonu 6. sırada bitirmesine karşılık, ligi 3. bitiren Hoffenheim ile arasındaki puan farkı sadece 2’ydi. İlk sezonunda Şampiyonlar Ligi biletini alan RB Leipzig ikinci sezonunda bu kez UEFA Avrupa Ligi biletini alıyordu.

Yaş ortalaması 23,5 olan RB Leipzig, genç oyuncuların çokluğuyla dikkat çekiyor. Gelecek vaat eden bir çok ismi kadrosunda bulunduran RB Leipzig’in en değerli ismi 22 yaşındaki forveti Timo Werner. Alman milli takımınında forveti olan Werner için biçilen değer tam 60 milyon Euro. Bu rakam neredeyse ligimizin en değerli kulüpleri Fenerbahçe ve Galatasaray’ın yüzde 70’ine tekabül ediyor. Bu sezon 43 milyon Euro’luk transfer yapan RB Leipzig’in kasasına oyuncu satışından ise 72 milyon Euro girdi.

RB Leipzig efsanesinin mimarlarından biri de Ralf Rangnick’tir. 2012’de sportif direktör olarak kulüpte göreve başlayan Rangnick, temmuz 2015’te takımın başına teknik direktör olarak geçti. Aynı yıl RB Leipzig’i Bundesliga’ya taşıyan Rangnick görevinden istifa etti. Takımı 2 yıl çalıştıran Ralph Hasenhüttl’in geçen sezon sonu ayrılmasıyla Rangnick yeniden yuvaya döndü.

RB Leipzig, kısa tarihine önemli başarılar sığdırdı. Papülüst davranmayıp genç oyunculara yetirşm yaptı. Başarıya aç gençlerle ve iyi teknik adamlarla Bundesliga’nın iyi takımlarından biri olmayı başardı.


[Hasan Cücük] 2.8.2018 [TR724]

ABD yaptırıma bakanlardan başladı; Sırada kim var? Şimdi ne olacak? [Adem Yavuz Arslan]

Yaklaşık 2 yıldır Türkiye’de tutuklu bulunan ve ABD ile Türkiye arasında krize yol açan Rahip Brunson geriliminde ilk ambargo kararı geldi. ABD yönetimi 1 Ağustos itibariyle Türkiye İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün ambargo kapsamına alındığını açıkladı.

Ambargoya dair bilgi Beyaz Saray sözcüsü Sarah Sanders’in günlük basın brifinginde açıklandı. Hazine Bakanlığı ise yazılı açıklama ile ambargo kararını duyurdu.

Söz konusu karara göre Adalet Bakanı Gül ve İçişleri Bakanı Soylu’nun ABD’de ki mal varlıkları dondurulurken bu isimlerin ABD’ye girişi de yasaklandı. Ayrıca Amerikan vatandaşlarının söz konusu isimlerle ticari ilişkiye girmesi yasaklandı.

Washington’dan yapılan açıklamalara göre Rahip Brunson’un serbest bırakılmaması halinde yeni yaptırımlar gelecek. Nitekim ABD’nin önemli haber kanallarından Bloomberg’de çıkan bir analize göre ABD’nin Türkiye’de ekonomik yaptırım uygulayacağı kişilerin ve kurumların listesi hazırlandı.

AMBARGONUN ANLAMI

1 Ağustos itibariyle uygulamaya konulan ambargonun ilk ve en önemli mesajı ABD tarafının blöf yapmadığını göstermesi. Zira hem başkan Trump hem başkan yardımcısı Mike Pence günlerdir ‘Brunson bırakılmazsa ambargo uygulayacağız” açıklaması yapıyordu.

Bu karar ABD yönetiminin ciddiyetini gösteriyor. Kararın direkt olarak Adalet ve İçişleri Bakanlarından başlamasının ise sembolik olarak anlamı büyük. Ambargo kararına muhatap olan isimler Ankara ve Washington arasında görüşmelerin en kritik isimleri. Özellikle Adalet Bakanı Gül kararının sembolik anlamı büyük.  Amerika ile en çok temasta olan iki siyasetçi ve Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmazlık alanlarının büyük bir kısmı bu iki bakanlığı ilgilendiriyor.

Yasak her ne kadar söz konusu bakanlar ile ABD vatandaşlarının ticari ilişkiye girmesini yasaklasa da bu saatten sonra herhangi bir ABD’li siyasinin de bu iki bakanla temasa geçmesi zayıf bir ihtimal. Bir başka ifadeyle Adalet Bakanı Gül ile herhangi bir ABD’li siyasinin telefon görüşmesi dahi beklenmiyor. Soylu ve Gül’ün ABD’ye gelmesi ise bu saatten sonra mümkün değil.

En kritik nokta ise şu: Türkiye ile ABD arasında süren yargısal süreçler bu ambargodan doğrudan etkilenecek. Bir başka ifadeyle, ABD ambargo uyguladığı bir adalet bakanından gelecek dosyaları, talepleri askıya alacak. Söz konusu ambargo kararı dolaylı da olsa Fethullah Gülen’e dair Türkiye’nin taleplerini olumsuz etkileyecek.

Kararın uluslararası arenada yansıması da bir başka boyutu. Zira ABD’nin ‘insan hakları ihlalleri’ nedeniyle bir ülkenin adalet bakanına ambargo kararı alması, söz konusu ülkenin tüm ülkelerle olan ilişkisini etkileyecek.  Hatırlanacağı gibi ABD, Rusya hükümeti ve Putin ile ilişkide olan işadamlarına yönelik Magnitsky Yasası’nı çıkarmıştı. Türkiye’ye yönelik ambargo kararı da bu yasa kapsamında. Putin’e yakın çok sayıda iş adamının mal varlıkları ve hesapları dondurulmuştu.

Washington’da konuşulanlara göre ABD yönetiminin hazırladığı geniş bir liste var. Adalet ve İçişleri Bakanları dışında siyasiler, üst düzey bürokratlar ve çok sayıda işadamının da ambargo kapsamına alınması bekleniyor.

ABD  yönetimi ambargo kararını doğrudan Adalet ve İçişleri Bakanı ile başlatarak aslında Brunson olayında ne kadar ciddi olduğunun mesajını vermiş oldu. Şimdi gözler Ankara’da. Eğer Brunson serbest kalmazsa yaptırım listesindeki diğer isimler kademeli olarak yasak kapsamına alınacak. Bu durum Türk Amerikan ilişkilerinde ki gerginliğin katlanarak büyüyeceği anlamına geliyor.

[Adem Yavuz Arslan] 2.8.2018 [TR724]