Ahmet dönmez’in yazısıyla gündeme gelen cezaevi kumpası, 24 Haziran senaryosu başarılı olsaydı muhtemelen suçu, vebali olmadan cezaevlerine konulan, AKP zihniyetinin “bunları niye besliyoruz” dediği binlerce insan öldürülmüş olacaktı. Bu insanları hapislere doldurmak Erdoğan ve avanesini kesmiyordu. Kirli çamaşırlarını, hırsızlıklarını ortaya döken polisleri, savcıları, yargıçları, gazetecileri yok etmek istiyor, uzun süredir buna yol arıyorlardı. Kendi kaynaklarımdan da doğruluğunu teyit ettiğim 24 Haziran senaryosu Zalime pek çok yeni imkan sunacaktı. Muhalefeti sindirme, sandık sonuçlarını rahatça ayarlama, cezaevindeki pek çok masumu ortadan kaldırma vb. yanında bir türlü başaramadıkları, kimseyi inandıramadıkları Hizmet Hareketini “terörist” olarak dünyaya kabul ettirme meselesini halletmiş olacaklardı.
Senaryo başarılı olsaydı bugün dünya bize daha bir dar olacaktı. Demokratik ülkeler dahil yeryüzünün hiçbir köşesinde barınma imkanı bulamayacaktık. Farklı coğrafyalarda baskıya maruz kalıp batıya göçen insanlar dahi büyük sıkıntıya girecekti. Zira cezaevi basmış, silahlı isyana kalkışmış bir Hareketin mensupları olarak tanınacak ve dünyanın hiçbir yerinde sığınma, barınma, hayat hakkı bulamayacaktık. Var olan sıkıntılar belki yüze, belki bine katlanacaktı.
AKP iktidarı zaten “terörist” ilan edip herşeyi yapmıyor mu?
Türk devletinin her tarafına çöreklenmiş, heryeri kendine bağlamış bu otoriter zihniyet Hareketi şimdi de terörist ilan ediyor, dünyaya anlatmaya çalışıyor. Ama parayla satın alınabilen, rüşvetle iş yapan sınırlı sayıdaki ülke hariç dünya Hareketin “terörist” olduğunu ve 15 Temmuz’da rolü olduğunu kabullenmiyor. Güçlü istihbaratı olan ülkeler 15 Temmuz’un Erdoğan’ın senaryosu olduğunu biliyor. Ne var ki en son Alman istihbaratının açıklamasında görüldüğü üzere Türkiye ile ilişkilerine zarar vermemek, çıkarlarını korumak için gerçekleri ilan etmek istemiyorlar. Siyaseten Türkiye ile iyi geçiniyor ama içte hukukun üstünlüğü gereği insanlarımızı koruyorlar.
24 Haziran senaryosu boşa çıkarılmış olsa da, bu niyeti bazı haberlerle birlikte değerlendirdiğimde benim tedirginliğim devam ediyor. Adalet Bakanı Abdülhamid Gül: “Hiçbir ülke, FETÖ’yü terör örgütü kabul edip iade talebimizi olumlu karşılamadı” diyor. Bu bir durum tespitinden öte, çok istedikleri halde yapamadıkları bir şeyin sıkıntısını yansıtıyor. Ben bu cümleden “şimdilik yapamadık! Ama bunu bir şekilde yapacağız!” kararlılığını çıkarıyorum. Bu sözlere Doğu Perinçek’in İslamcı görünümlü ruh ikizi Dilipak’ın: “yakın zamanda önemli insanlara suikastlar olacak” sözlerini ekleyin. İstanbul’da ABD’den gönderildiği iddia edilen “48 suikast silahı yakalandı” haberini ekleyin. Yaklaşan yerel seçimler için Erdoğan’a yeni malzeme ve mağduriyet gerektiği gerçeğini de ekleyin. Ekonomideki çöküş nedeniyle toplum hızla Erdoğan’dan ve AKP iktidarından yüz çeviriyor. Bu durumun farkında olan Erdoğan ve avanesi kendilerine yeniden güç kazandıracak çıkış yolu, krizden dikkatleri başka yöne çevirecek yeni oyunlar arayacaktır.
Bu kadar sıkışmışlık, dünyada dikkate alınmazlık varken ve Hizmetle ilgili onulmaz bir kine-nefrete gömülmüş iken, Erdoğan ve avanesi sizce böylesi bir çıkış(!) senaryosunu kimin üzerine bina eder? Hazır suçlu ilan edilmiş, toplum nezdinde ne atsan üzerine yapışan, her vebalin yüklenebildiği ve itirazın gelmediği, şeytanlaştırılmış bir kesim varken başka kurban ararlar mı? Erdoğan yine fena halde sıkışıyor ve yeni “cambaza bak!” oyunlarına ihtiyacı var. Yapacakları her kirli işte, çevirecekleri her numarada suçu kolayca üzerine atabilecekleri “olağan şüpheli” varken bunu neden yapmasınlar?
Cezaevine girip çıkmış ve psikolojik dengesini kaybetmiş pek çok insan var. Aylarca işkenceye maruz kalmış, yaşamdan umdunu kesmiş kişiler var. Böylesi insanları bulup pekala bazı ilaçları vererek robotlaştırabilirler. Annesi babası zulme maruz kalan bir kaç ergen genç bulabilirler. Rehin alarak, zihinlerini uyuşturarak veya tahrik ederek ellerine silah verip bu insanlara şiddet içerikli eylemler yaptırabilirler. Allah korusun Hareketi tekrar 15 Temmuz senaryosuna benzer kirli bir karenin içine sokmak isteyebilirler.
Biraz okuyan, düşünen, yaşananlara muttali olan insanlar şu sıralar tedirgin, huzursuz. Milyonlarca mağdurun, mazlumun hukukunu, çektiklerini düşünerek birşeyler yapmak, bazı şeyleri düzeltmek için çabalıyorlar. Yaşananlardan hareketle yaşanabilecek kazaları görüyorlar ve yürekleri güvercin kalbi gibi endişeyle atıyor. Bu hissiyatla duyarlılığı tabana yayarak yeni, muhtemel kazaların zararını asgariye indirmek istiyorlar. Riski azaltacak, yetkilerin ve sorumlulukların belirgin olduğu, açık yapılar kurulmasına uğraşıyorlar. Türkiye’de inleyen masum-mağdur insanlarımız yeni bir felakate daha maruz kalmasın, hasarını kimsenin üstlenmediği yeni kazalar yaşamayalım diye yazıyor, konuşuyor, çırpınıyorlar. Ama bulanık suda avlanmaya alışmış artniyetliler ve sorumlu olmadan yetki kullanmaya bağımlı hale gelmiş “yetkililer” tarafından bu insanlar tehdit/sıkıntı görülüyor. Birileri “yapıyoruz, hallediyoruz, önemli gelişmeler var!” gibi cümlelerle endişeleri izale etmeye ve çözüm arayışlarını ötelemeye çalışıyor. Kısa devre iş yapmayı, korsan kararlarla icraatta bulunmayı huy edinmişler ise sıkıntılı konuları irdeleyenleri “Hoca Efendi’yi hedef alıyorlar!!”, “Hizmeti bölmeye çalışıyorlar!!” diye topa tutuyor. Makul, gerekli sorular sorulmasını ve sağlam yapılar kurulmasını “fitne”, “bölücülük” olarak satmaya kalkıyorlar.
Kanaatimce şu anda -dengeyi ve üslubu gözetmek şartıyla- konuşmak, sorgulamak, irdelemek değil, sıkıntılı, problemli konuların üstüne gitmemek ihanet. Hayati ve son derece tahrip edici sonuçlar doğurabilecek bir kısım olumsuzlukları görmemek, yok saymak, üstünü örtmek ihanet! Makuliyetten, itidalden uzaklaşmadan meseleler üzerine kafa yormak, çözümler üretmek ve dünyaya kendimizi çok iyi anlatmak durumundayız.
Hareket olarak elinizde meşalelerle insanları aydınlatmak için, cehaletle, iftirakla, fakirlikle mücadele için yollara düşmüşsünüz. Niyetiniz ülkenin ve insanlığın problemlerine çözümler bulmak ve bu çözümleri yaymak, hayata geçirmek. Ama devleti yönetirken suçüstü yakalanmış bir kısım muhteris muktedirler sizi elinizdeki meşale ile benzin istasyonuna itiyor, barut deposuna sokmaya çalışıyor. Birilerinin sizi çok kötü bir tezgaha daha getirmek istediği açık. 15 Temmuz’da bunu yaptılar. Medyayı ve aydınları susturdukları, her alanı kontrol ettikleri için Türk toplumuna önemli oranda bu tezgahı/yalanı yutturmayı başardılar. Fakat dünya bunu satın almadı. Ama vazgeçmiş değiller. Sofistike ve yoğun yeni bazı çabalarının olduğuna dair uçlar görülüyor. Böyle bir tuzağa düşmemek için açık ve net niyetinizi ortaya koymak, hertürlü kirli iş ve ilişkiyi reddetmek yerine “dur bakalım”, “insanların umudunu kırmayalım”, “kafaları karıştırmayalım” derseniz bu senaryolara yol açmış, zemin hazırlamış olursunuz. Bu, oyalanmaktır, zarara rızasıyla ve bilerek girmektir. Bilemiyoruz belki şer ekiplerin/kesimlerin yeni tezgahlar için zamana ihtiyacı var. Belki eylemsizlik, durağanlık çözümsüzlük onlara zaman ve hazırlık fırsatı veriyor. Eylemsiz beklemek temkin, tedbir, teyakkuzla bağdaşmaz.
Bazı arkadaşlar maneviyatı ve insan yetiştirmeye odaklanmayı öne çıkarıyor. Bunlar elbette çok önemli ve gerekli. Ancak maneviyata yoğunlaşmakla, insanı düzeltmeye çalışmakla sistemden kaynaklanan arızalara dikkati çekmenin ve onları düzeltmeye çalışmanın çelişen bir tarafı yok. İnsanı düzeltseniz dahi insanları doğru zeminde tutmuyor, doğru yöntemler kullanmıyorsanız doğru sonuçlar alamazsınız.
Bazı kötümserler ise “zaten testi kırıldı ve çok geç kalındı” diye düşünüyor. Bir yönüyle haklılar. Ama Hizmetle uğraşanlar, bu güzel insanlara zarar verenler testinin mevcut halinden dahi memnun değiller. Verdikleri zarar hınçlarını kesmiyor. Testinin bir daha birleştirilemez, yamanamaz şekilde tahrip olmasını istiyorlar. Testiyi parçalara ayırıp üzerinde tepinmek istiyorlar. Böylesi sistematik çalışan, devlet gücüne sahip ve kin dolu bir kesimle mücadale için iyi niyet yetmez. Beklemek çözüm olmaz. Temenniler kurtarmaz. Bir şeyler yapmak lazım, gecikmeden, iyi düşünerek ve doğru şeyler. Hem dünyanın hem tabanın beklentilerini, hissiyatını dikkate alarak!
Bir önceki yazımız “Neden Şeffaflık” çözümler konusunda öneriler sunmaktadır.
[Doç.. Dr. Mahmut Akpınar] 14.12.2018 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Teyakkuz! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Hepimizin ‘Şirin Baba’sı [Bahadır Polat]
Evet, hepimizin Şirin Babası’dır o. Gazetenin kendine özgü, en renkli kişiliklerindendir. Kalender sokaktaki o mütevazı binada da, sonraki görkemli plazamızda da, hali tavrı hiç değişmemiştir. Neredeyse 23 yıl geçmiş, hayatımıza neler girmiş, neler eksilmiş ama o, hep benim yıllar önce tanıdığım adamdır. Elbette Şirin Kabakçı’dan bahsediyorum. Son bir senedir, bozkırın koynunda çile dolduran o alabildiğine doğal, alabildiğine mütevazı ve alabildiğine kendi kalabilmiş adamdan…
Şirin Kabakçı, 90’lı yıllarda, gazetemiz Zaman daha tay tay durmaya çalışırken, kurumun yükünü taşıyan isimlerindendir. Sonraki nesiller görmedi ama 90’larda, o mütevazı gazetenin künyesinde, ‘yazı işleri müdür yardımcıları’ diye bir pozisyon bulunurdu. İsmini ilk orada görmüştüm. Yazı işleri müdür yardımcılarındandı gazetenin. Gerçi sonraki modernleşme evresinde ne yazı işleri müdürleri kaldı, ne de yardımcıları ama o yıllarda önemliydi o pozisyon. Toy bir gazeteciyken, işte o ‘yazı işleri’ masasında tanışmıştık. O karmaşık gazete tomarlarının arasında… Anadolu’dan gelmiş heyecanlı ve genç meslektaşlarına uzun uzun öğütler verirdi. Ben de heyecanla dinlerdim. Bütün ekip gibi idealist ve kararlıydı.
GAZETENİN TEK KADIN YÖNETİCİSİ!
Şirin Kabakçı’nın gazetenin yazı işleri müdür yardımcısı olduğu döneme ilişkin anımı buraya bırakmadan olmaz. Gerçi bu, o dönemi yaşayan her arkadaşın ortak anısıdır. Hangi gazete ve hangi yazardı maalesef hatırlamıyorum ama bizim gazete hakkında ahkam kesenlerden biri, Şirin Kabakçı için, ‘Zaman’ın yönetimindeki tek kadın’ demişti. İsminden hareketle böyle bir çıkarım yapmış ve ‘zehir hafiye’ titizliğiyle, dindar gazetenin ‘tek kadın yöneticisini’ ortaya çıkarıvermişti! (O yıllarda gazetemiz, merkez medyanın ve tabi Cumhuriyet’in gündeminden hiç düşmezdi. Medya mahallesine iddialı giriş yapan ve yerleşik ezberleri bozan gazetemiz, haliyle popüler haber konusuydu)
Bu mesele uzun yıllar aramızda espri konusu olmaya devam etti. O dönem olmayan kadın yöneticilerimizse, daha sonraları sayıları az da olsa aramıza katıldı.
ÖNCE PLAZA SONRA KONYA
Şirin Kabakçı’nın en baskın hali nedir denilse, ilk aklıma gelen doğallığı ve o doğallığın içindeki samimiyeti olur. Başta da söylediğim gibi alabildiğine doğal ve kendi kalabilen bir karakterdir o. Hatta bu yönü başına epey iş açmıştır demek de sanırım yanlış olmaz. Şirin Kabakçı’yı, ortama uyum sağlama derdinde hiç görmedim ben. ‘Karşımdakinin pozisyonuna uygun davranayım, yoksa başıma iş gelir’ gibi bir takıntısına hiç rastlamadım. Düşündüğü gibi yaşar, içinden geldiği gibi konuşur. Bazen sözlerinin keskinliğinin farkına, kendi bile varamaz. Gazetedeki emektar döneminde, onu bozkırın vefasızlığına terk eden de, muhtemelen bu ‘kendi kalabilme’ halidir.
Gazetemizin plaza günlerinde yurt ve İstanbul bölge haberleriyle meşgul olan Şirin Kabakçı, ‘bölge temsilciliği’ furyasından nasiplenen emektarlardan olmuştu. Onun bahtına Konya düştü. İlk başlarda onun gibi bir gönül adamına en uygun yer diye düşünmüştüm. Öyle ya, gazetenin mescidinde gürül gürül sesiyle hepimize namaz kıldıran, yeri gelen hutbe veren, Ramazan mukabelelerinin vazgeçilmez hafızı Şirin Baba için, Konya gibi ‘erenler diyarından’ daha uygun neresi olabilirdi ki! Bir tür şeb-i aruzdu bu aslında. Bir vuslat, sevgiliye kavuşma anı belki. Ya da ben kendimi böyle teselli etmiştim, onun adına…
Başlangıçta olmasa da, zamanla öyle de oldu. Konya’nın manevi iklimiyle kucaklaşması gecikmedi. Giderken sıkıntılı ve kaygılıydı ama ziyaretine gittiğimde, şehirdeki atmosfere uyum sağlamış bir Şirin Baba bulmuştum karşımda. Konya’nın insanını da, yemeklerini de sevmişti. Hayatı boyunca fiziksel görünümüne dikkat eden, kilo almayan Şirin Baba’yı ilk kez Konya’da bu kadar kilolu görmüştüm. Mutlu olmuştum elbette. Gazeteye kuruluşundan beri emek veren bu insanın, yeni görev yerinde, ‘kenara atılmışlık’ duygusundan az da olsa kurtulmuş olması içimi ferahlatmıştı.
Sonrası malum… Bozkırın vefası, mezara değil pazara kadarmış! Şirin Baba gazetenin kayyıma devredilmesinden sonra tekrar çok sevdiği İstanbul’a taşındı. Lakin İstanbul’da da fazla kalamadı. Gazeteye kayyım atanmasından sonra taşındığı memleketinde, kendi halinde emeklilik hayatı yaşamaya başladı. Lakin orada da rahat bırakmadılar onu. OHAL’in hızlı günlerinde, bir gece sabaha karşı, kapısına davetsiz misafirler dayanıverdi. Konya’da daha yiyecek ekmeği varmış ki, alıp götürdüler eski görev bölgesine.
Netice-i kelam, Şirin Baba’nın Konya nöbeti devam ediyor. Onun gibi bir gönül insanı için mekanların zorlukları olsa da, onu aşabilecek irade ve dirayete sahip olduğuna hiç şüphem yok.
Sevgili Şirin Baba, fotoğraf karesi bir eksik hala… Çok sevdiğin eşin Huriye ve üç muhteşem kızın hasretle yolunu bekliyor… Hepimiz bekliyoruz…
[Bahadır Polat] 15.12.2018 [Kronos.News]
Şirin Kabakçı, 90’lı yıllarda, gazetemiz Zaman daha tay tay durmaya çalışırken, kurumun yükünü taşıyan isimlerindendir. Sonraki nesiller görmedi ama 90’larda, o mütevazı gazetenin künyesinde, ‘yazı işleri müdür yardımcıları’ diye bir pozisyon bulunurdu. İsmini ilk orada görmüştüm. Yazı işleri müdür yardımcılarındandı gazetenin. Gerçi sonraki modernleşme evresinde ne yazı işleri müdürleri kaldı, ne de yardımcıları ama o yıllarda önemliydi o pozisyon. Toy bir gazeteciyken, işte o ‘yazı işleri’ masasında tanışmıştık. O karmaşık gazete tomarlarının arasında… Anadolu’dan gelmiş heyecanlı ve genç meslektaşlarına uzun uzun öğütler verirdi. Ben de heyecanla dinlerdim. Bütün ekip gibi idealist ve kararlıydı.
GAZETENİN TEK KADIN YÖNETİCİSİ!
Şirin Kabakçı’nın gazetenin yazı işleri müdür yardımcısı olduğu döneme ilişkin anımı buraya bırakmadan olmaz. Gerçi bu, o dönemi yaşayan her arkadaşın ortak anısıdır. Hangi gazete ve hangi yazardı maalesef hatırlamıyorum ama bizim gazete hakkında ahkam kesenlerden biri, Şirin Kabakçı için, ‘Zaman’ın yönetimindeki tek kadın’ demişti. İsminden hareketle böyle bir çıkarım yapmış ve ‘zehir hafiye’ titizliğiyle, dindar gazetenin ‘tek kadın yöneticisini’ ortaya çıkarıvermişti! (O yıllarda gazetemiz, merkez medyanın ve tabi Cumhuriyet’in gündeminden hiç düşmezdi. Medya mahallesine iddialı giriş yapan ve yerleşik ezberleri bozan gazetemiz, haliyle popüler haber konusuydu)
Bu mesele uzun yıllar aramızda espri konusu olmaya devam etti. O dönem olmayan kadın yöneticilerimizse, daha sonraları sayıları az da olsa aramıza katıldı.
ÖNCE PLAZA SONRA KONYA
Şirin Kabakçı’nın en baskın hali nedir denilse, ilk aklıma gelen doğallığı ve o doğallığın içindeki samimiyeti olur. Başta da söylediğim gibi alabildiğine doğal ve kendi kalabilen bir karakterdir o. Hatta bu yönü başına epey iş açmıştır demek de sanırım yanlış olmaz. Şirin Kabakçı’yı, ortama uyum sağlama derdinde hiç görmedim ben. ‘Karşımdakinin pozisyonuna uygun davranayım, yoksa başıma iş gelir’ gibi bir takıntısına hiç rastlamadım. Düşündüğü gibi yaşar, içinden geldiği gibi konuşur. Bazen sözlerinin keskinliğinin farkına, kendi bile varamaz. Gazetedeki emektar döneminde, onu bozkırın vefasızlığına terk eden de, muhtemelen bu ‘kendi kalabilme’ halidir.
Gazetemizin plaza günlerinde yurt ve İstanbul bölge haberleriyle meşgul olan Şirin Kabakçı, ‘bölge temsilciliği’ furyasından nasiplenen emektarlardan olmuştu. Onun bahtına Konya düştü. İlk başlarda onun gibi bir gönül adamına en uygun yer diye düşünmüştüm. Öyle ya, gazetenin mescidinde gürül gürül sesiyle hepimize namaz kıldıran, yeri gelen hutbe veren, Ramazan mukabelelerinin vazgeçilmez hafızı Şirin Baba için, Konya gibi ‘erenler diyarından’ daha uygun neresi olabilirdi ki! Bir tür şeb-i aruzdu bu aslında. Bir vuslat, sevgiliye kavuşma anı belki. Ya da ben kendimi böyle teselli etmiştim, onun adına…
Başlangıçta olmasa da, zamanla öyle de oldu. Konya’nın manevi iklimiyle kucaklaşması gecikmedi. Giderken sıkıntılı ve kaygılıydı ama ziyaretine gittiğimde, şehirdeki atmosfere uyum sağlamış bir Şirin Baba bulmuştum karşımda. Konya’nın insanını da, yemeklerini de sevmişti. Hayatı boyunca fiziksel görünümüne dikkat eden, kilo almayan Şirin Baba’yı ilk kez Konya’da bu kadar kilolu görmüştüm. Mutlu olmuştum elbette. Gazeteye kuruluşundan beri emek veren bu insanın, yeni görev yerinde, ‘kenara atılmışlık’ duygusundan az da olsa kurtulmuş olması içimi ferahlatmıştı.
Sonrası malum… Bozkırın vefası, mezara değil pazara kadarmış! Şirin Baba gazetenin kayyıma devredilmesinden sonra tekrar çok sevdiği İstanbul’a taşındı. Lakin İstanbul’da da fazla kalamadı. Gazeteye kayyım atanmasından sonra taşındığı memleketinde, kendi halinde emeklilik hayatı yaşamaya başladı. Lakin orada da rahat bırakmadılar onu. OHAL’in hızlı günlerinde, bir gece sabaha karşı, kapısına davetsiz misafirler dayanıverdi. Konya’da daha yiyecek ekmeği varmış ki, alıp götürdüler eski görev bölgesine.
Netice-i kelam, Şirin Baba’nın Konya nöbeti devam ediyor. Onun gibi bir gönül insanı için mekanların zorlukları olsa da, onu aşabilecek irade ve dirayete sahip olduğuna hiç şüphem yok.
Sevgili Şirin Baba, fotoğraf karesi bir eksik hala… Çok sevdiğin eşin Huriye ve üç muhteşem kızın hasretle yolunu bekliyor… Hepimiz bekliyoruz…
[Bahadır Polat] 15.12.2018 [Kronos.News]
“İman hem nurdur, hem kuvvettir” ne demek? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Bediüzzaman Hazretleri’ne ait, “İman hem nurdur, hem kuvvettir.” sözünü açıklayabilir misiniz? Bu cümle bize hangi hakikatleri anlatıyor?” Arzu H.
Evet Üstad Hazretleri ne güzel buyurmuş: İman hem nurdur, hem kuvvettir.
İman nurdur; çünkü nasıl ki, sağlam bir yapıya sahip göz, yeteri kadar ışıkla buluştuğunda maddi dünyamızı aydınlatır. Duru bir gönül ile birleşen iman da manevi dünyamızın aydınlatıcısıdır.
Baş gözü dünyayı, kalb gözü hakikati görür. Göze lazım olan kozmik ışık, kalbe gerekli olan imanın nurudur. Nursuz kaldıklarında ikisi de göremiyor. Gözün görme kusurlarından salim olması, kalbin de manevi hastalıklardan beri olması gerekir. Eğer zaten bu hastalıklardan birisi veya bir kaçı mevcutsa, mutlaka tedavi edilmeleri şarttır.
Işığın derecesine göre görme netleşir. İman ve marifetin derecesine göre de basiret netleşir, eşyanın hakikati görülmeye ve anlaşılmaya başlar. Günah ve gafletle perdelenen gözler, hiçbir şeyi olduğu gibi göremezler. Zayıf iman, ateş böcekleri gibi kendini gösterse bile görücü ve gösterici olamaz.
O’na güven, O’na dayan!
İman kuvvettir; çünkü kendi gücüne dayanan kendisi kadar, O’nun gücüne dayanan ise onu hissedebildiği ölçüde kendini güçlü hisseder. Bu durum özgüven tabiriyle ifade edilen halin yokluğu demek değildir. Allah’a güvenmek kesinlikle kendine güvensizlik değil, bilakis Allah’tan dolayı güvensizliğin yok olması halini ifade eder.
Bizim sandığımız güç de aslında O’nundur. Bizim talebimiz bile söz konusu değilken bize bahşedilmiştir. Onu arttırmak elimizde değildir. Bu gerçeğin farkında olan insan artık kendisine değil, her zaman O’na güvenir/güvenmeli:
“Eğer Allah size yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse olamaz. Şayet o sizi yardımsız bırakırsa, artık O’ndan sonra kim size yardım edebilir ki? Öyleyse müminler yalnız Allah’a güvenmelidirler.” (Âl-i İmran, 3/160)
Tıpkı kendisine nemalanma imkânı verilmeyen tohum gibi o da bir süre sonra inanma istidadını tamamen kaybedebilir ve çürüyebilir. İman çekirdek ve tohum, İslam ağaç, ahlak da meyve gibidir. Hep çekirdek halinde kalan iman ağaç olamadığı gibi meyve de veremez.
Rabbimiz cümlemize kamil manada iman nasip eylesin...
[Dr. Ali Demirel] 15.12.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel
alidemirelshaber@gmail.com
Evet Üstad Hazretleri ne güzel buyurmuş: İman hem nurdur, hem kuvvettir.
İman nurdur; çünkü nasıl ki, sağlam bir yapıya sahip göz, yeteri kadar ışıkla buluştuğunda maddi dünyamızı aydınlatır. Duru bir gönül ile birleşen iman da manevi dünyamızın aydınlatıcısıdır.
Baş gözü dünyayı, kalb gözü hakikati görür. Göze lazım olan kozmik ışık, kalbe gerekli olan imanın nurudur. Nursuz kaldıklarında ikisi de göremiyor. Gözün görme kusurlarından salim olması, kalbin de manevi hastalıklardan beri olması gerekir. Eğer zaten bu hastalıklardan birisi veya bir kaçı mevcutsa, mutlaka tedavi edilmeleri şarttır.
Işığın derecesine göre görme netleşir. İman ve marifetin derecesine göre de basiret netleşir, eşyanın hakikati görülmeye ve anlaşılmaya başlar. Günah ve gafletle perdelenen gözler, hiçbir şeyi olduğu gibi göremezler. Zayıf iman, ateş böcekleri gibi kendini gösterse bile görücü ve gösterici olamaz.
O’na güven, O’na dayan!
İman kuvvettir; çünkü kendi gücüne dayanan kendisi kadar, O’nun gücüne dayanan ise onu hissedebildiği ölçüde kendini güçlü hisseder. Bu durum özgüven tabiriyle ifade edilen halin yokluğu demek değildir. Allah’a güvenmek kesinlikle kendine güvensizlik değil, bilakis Allah’tan dolayı güvensizliğin yok olması halini ifade eder.
Bizim sandığımız güç de aslında O’nundur. Bizim talebimiz bile söz konusu değilken bize bahşedilmiştir. Onu arttırmak elimizde değildir. Bu gerçeğin farkında olan insan artık kendisine değil, her zaman O’na güvenir/güvenmeli:
“Eğer Allah size yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse olamaz. Şayet o sizi yardımsız bırakırsa, artık O’ndan sonra kim size yardım edebilir ki? Öyleyse müminler yalnız Allah’a güvenmelidirler.” (Âl-i İmran, 3/160)
Tıpkı kendisine nemalanma imkânı verilmeyen tohum gibi o da bir süre sonra inanma istidadını tamamen kaybedebilir ve çürüyebilir. İman çekirdek ve tohum, İslam ağaç, ahlak da meyve gibidir. Hep çekirdek halinde kalan iman ağaç olamadığı gibi meyve de veremez.
Rabbimiz cümlemize kamil manada iman nasip eylesin...
[Dr. Ali Demirel] 15.12.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel
alidemirelshaber@gmail.com
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
Çocuğunuzu enfeksiyondan korumanın 9 yolu
Okula giden çocuklar gitmeyenlere göre daha sık solunum yolu enfeksiyonu geçiriyor. Özellikle okula başlanan ilk yıl daha fazla yaşanan enfeksiyonlar zamanla bağışıklık sisteminin gelişmesiyle azalmaya başlıyor. Kreşe giden bir çocuk nerdeyse ayın 10 gününü hasta olarak geçirebiliyor. Çocuk HastalıklarıUzmanı Prof. Dr. Ahmet Soysal çocukları enfeksiyon hastalıklarından korumak için ‘Onlara el yıkama alışkanlığı kazandırın.’ diyor ve şu tavsiyesinde bulunuyor:
Kreş ve okullarda kapı kolları, tuvalet lavaboları, yazı tahtaları, yemek masaları, lavabolar, bilgisayar klavyeleri gibi sık temas edilen yüzeylerin mikrop kaynağı olabildiğine işaret eden Prof. Dr. Ahmet Soysal, uyarılarını şöyle sıralıyor: Bu yüzden anne babaların çocuklarına el yıkama alışkanlığı edindirmeleri enfeksiyonlardan korunmak için en önemli basamaktır. Islak mendille ellerin silinmesi el hijyeni sağlamaz hatta mikrobun bir elden diğer ele bulaşmasına bile neden olabilmektedir. Islak mendil sadece kirlerin temizlenmesinde kullanılmalı, sonrasında eller su ve sabun ile yıkanmalıdır.
Çocuğunuzu bu önlemlerle enfeksiyonlardan koruyun
[Tr724] 15.12.2018
- Okula girmeden önce ve çıkarken
- Yemekten önce ve sonra,
- İlaç veya şurup içmeden önce ve sonra
- Ortaklaşa su ile yapılan aktivitelerden önce ve sonra
- Tuvaletten sonra
- Vücut sıvıları ile temas sonrası (kan, mukus, kusmuk, balgam)
- Hayvanlar ile temas sonrası, hayvan kümesleri veya kafesleri ile temas sonrası
- Oyun parkında veya alanında oynadıktan sonra
- Çöp veya çöp kutuları ile temas sonrasında öocukların elleri su ve sabunla yıkanmalıdır.
Kreş ve okullarda kapı kolları, tuvalet lavaboları, yazı tahtaları, yemek masaları, lavabolar, bilgisayar klavyeleri gibi sık temas edilen yüzeylerin mikrop kaynağı olabildiğine işaret eden Prof. Dr. Ahmet Soysal, uyarılarını şöyle sıralıyor: Bu yüzden anne babaların çocuklarına el yıkama alışkanlığı edindirmeleri enfeksiyonlardan korunmak için en önemli basamaktır. Islak mendille ellerin silinmesi el hijyeni sağlamaz hatta mikrobun bir elden diğer ele bulaşmasına bile neden olabilmektedir. Islak mendil sadece kirlerin temizlenmesinde kullanılmalı, sonrasında eller su ve sabun ile yıkanmalıdır.
Çocuğunuzu bu önlemlerle enfeksiyonlardan koruyun
- Çocuğunuza el yıkama alışkanlığı edindirin.
- Çocuklara hapşırma veya öksürme sırasında ağızlarını kolları ile kapatmaları öğ Böylece damlacık yolu ile mikropların bulaşmaları önlenebilir.
- Çocuklara düzenli diş fırçalama alışkanlığını kazandırılmalıdı
- Sağlıklı ve dengeli beslenmelerine dikkat edilmelidir.
- Çocukların egzersiz yapmaları sağlanmalı, bunun için sevdikleri bir spor faaliyetine düzenli olarak devam ettirilmelidir.
- Düzenli olarak uyumaları sağlanmalıdı
- Çocukların aşılarının tam olması sağlanmalı, yıllık grip aşılarının yapılmasına dikkat edilmelidir.
- Anne ve babalar ev içinde ve balkonda sigara iç Hatta anne ve babaların hiç tütün alışkanlığı olmamalıdır.
- Ev ortamının uygun sıcaklık ve nem oranında olması sağlanmalı ve ev düzenli olarak havalandırılmalıdır.
[Tr724] 15.12.2018
AKP, nasıl anılacak? [İlker Doğan]
Adnan Menderes’in Demokrat Partisi, Turgut Özal’ın Anavatan’ı, Süleyman Demirel’in DYP’si, Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi, Bülent Ecevit’in DSP’si, Erdal İnönü’nün SHP’si… Hepsi doğdu, büyüdü, iktidar oldu ve sonra tarih sayfalarındaki yerini aldı. Bütün siyasi partilerin yaşadığı bu süreci 2002’de ‘daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları ve bağımsız yargı’ vaadiyle iktidara gelen AKP de yaşayacak.
Erdoğan’ın lideri olduğu AKP de tıpkı diğerleri gibi günü geldiğinde siyasi partiler mezarlığındaki yerini alacak. Peki nelerle hatırlanacak AKP?
ÖNCE SAVCISI, SONRA AVUKATI
Ergenekon soruşturmasının savcısı olduğunu söylemişti Erdoğan bir konuşmasında. 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra birdenbire söz konusu örgütün ‘avukatı’ oluverdi. Sanki yer altından hiç bomba ve cephanelik çıkmamış, Danıştay saldırısı olmamış, AKP hakkında kapatma davası açılmamış ve AKP söz konusu davaya müdahil olmamış gibi!
GEZİ’DE 9 CAN GİTTİ
Gezi Parkı’na topçu kışlası yapılacağı, Taksim’de son kalan yeşil alanın da ranta açılacağı iddiaları milleti sokağa döktü. İktidarın tepkisi ve sert oldu. Eylemcilerin çadırları şafak baskınıyla yakıldı, 9 kişi hayatını kaybetti. Erdoğan, eylemlere katılanları ‘çapulcu’ olarak tanımladı.
TREN FACİALARI… SOMALILARA TEKMELİ ‘TAZİYE’
Facialar dönemi… Soma’da 13 Mayıs 2014’de yaşanan faciada 301 madenci hayatını kaybetti. Facia, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçti. Dönemin Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel, Somalılara taziyesini bir madenci yakınını yerde tekmeleyerek iletti.
Çorlu’da, Pamukova’da ve son olarak Ankara’da hızlandırılmış tren facişarında onlarca vatandaş can verdi. Ama sorumlular kulağonın üzerine yattı.
İSTİHBARAT FACİASININ ÜZERİ ÖRTÜLDÜ
Uludere’de 28 Aralık 2011’de ‘milli istihbarat’a dayanarak gerçekleştirilen operasyonda, savaş uçaklarının bombalaması sonucu aralarında çocukların da bulunduğu 35 vatandaş hayatını kaybetti. ‘Milli istihbarat’ın ne olduğu hiç açıklanmadı! Olaydan iki yıl sonra askeri savcılık, ‘kaçınılmaz hata’ olarak tanımladığı olayla ilgili takipsizlik kararı verdi. Ölenler öldüğüyle kaldı…
EVDE NE VARSA SIFIRLAYIN!
Öyle kısık sesle konuşuyordu ki telefonda, sanki miting meydanlarında höyküren o değilmiş gibi… 17 Aralık operasyonunun olduğu sabah Konya’dan aradığı oğlu Bilal Erdoğan’a, ‘evdeki paraları sıfırlaması’ talimatını veriyordu. Bilal Erdoğan meleseyi tam anlayamayınca, “Sümeyye’yi yanına gönderiyorum.” diyordu. Ve Sümeyye Erdoğan, TK2123 sefer sayılı THY uçağı ile yanındaki kadın koruma polisi ile birlikte sabah 09.00’da İstanbul’a uçmuştu.
KIRIN KAPIYI, ALIN İÇERİ!
17 Aralık’tan iki gün sonra, gece yarısı. Dönemin ‘cevval’ İçişleri Bakanı Efkan Ala, yine dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’yu arıyor. Gazeteci Mehmet Baransu’nun evinin basılarak gözaltına alınmasını söylüyor. Sanki savcıymış gibi! Bununla da yetinmiyor; Mutlu’nun mahkeme kararı olmadığını hatırlatması üzerine, “Mahkeme kararına gerek yok, kapısını kırın, o adamı alın.” diyor. Kırdılar ve ‘o adamı’ aldılar. Ve o adam yıllardır cezaevinde…
SENİN ÖNÜNE YATARIM REZA!
Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanıydı Muammer Güler. 17 Aralık’ın kilit ismi Reza Zarrap, kendisini arayıp hakkında bir soruşturma olduğu iddialarını sorunca Güler, “Vallahi öyle bir şey olursa senin önüne yatarım yaa!” diyordu. Onu almalarına izin vermeyeceğini anlatıyordu 29 yaşındaki İranlı Reza’ya…
BELGELERLE SÖYLÜYORUM!
Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, yolsuzluk operasyonundan tam 12 gün sonra katıldığı bir televizyon programında, iktidarı zor durumda bırakmak için Bank Asya’nın piyasadan yüklü miktarda dolar çektiğini iddia etti. Ancak Merkez Bankası bile kendisini yalanladı. Günler sonra “Ben banka adı anmadım ki!” diyerek kendini savundu.
NE ÖZELİ, GENEL GENEL
Recep Tayyip Erdoğan, 17 Aralık’tan sonraki konuşmalarında Deniz Baykal’a yönelik kaset kumpasını Cemaat’in kurduğunu savundu. Ancak aynı Erdoğan, her seçim dönemi öncesi söz konusu kaseti hem de miting meydanlarında gündeme getirerek adeta üzerinde tepindi! “Ne özeli, genel bu genel.” diyerek Baykal’ı yuhalattı.
KABATAŞ’TA KİM LİNÇ EDİLDİ?
AKP iktidarının en büyük yalanlarından biri de ‘Kabataş’ta başörtülü bacımıza’ yönelik çirkin saldırıydı. İddiayı ilk Erdoğan 11 Haziran 2013’teki partisinin grup toplantısında dile getirdi. “Elimizde görüntüler var, cuma günü açıklayacağız” dedi. Aradan 5 yıl geçti. Açıklanmadı. Aksine, ortaya çıkan görüntüler ‘başörtülü bacımıza’ hiç kimsenin saldırmadığını ortaya koyuyordu.
GÖKHAN ÖĞRETMEN İŞKENCEYLE ÖLDÜRÜLDÜ
Öğretmen Gökhan Açıkkollu… 15 Temmuz sonrasında 13 gün gözaltında kaldı. Şeker hastasıydı. İlaçları verilmedi. Gözaltında işkenceyle öldürüldü. İstanbul’da defnedilmesine izin verilmedi. Hainler mezarlığı adres gösterildi. Eşinin memleketi Konya’da toprağa verildi. İmam cenaze namazını kıldırmadı. Ölümünden 1,5 yıl sonra suçsuz bularak görevine iade kararı aldı.
MADEN AİLESİ MERİÇ’TE CAN VERDİ
Bir başka öğretmen Hüseyin Maden… Eşi de kendisi de 15 Temmuz’un ardından mesleklerinden ihraç edildi. Zulümden kaçmak isterken eşi ve üç çocuğuyla birlikte Meriç’in soğuk sularında can verdiler. Üçü çocuk 5 kişinin cansız bedenleri Midilli Adası’nda kıyıya vurdu.
743 BEBEK CEZAEVİNDE
AKP dönemi zulmünün en büyük göstergelerinden biri de anneleriyle birlikte cezaevine atılan bebekler oldu. 743 bebek, anneleriyle birlikte tutuklandı. Yeni doğum yapmış 50’den fazla lohusa kadın, doğumhanelerin kapılarından alındı, cezaevlerine konuldu. 207 bin kapasiteli cezaevlerinin nüfusu 260 bini geçti. 7 kişilik koğuşlara 35 kişi dolduruldu.
[İlker Doğan] 15.12.2018 [TR724]
Erdoğan’ın lideri olduğu AKP de tıpkı diğerleri gibi günü geldiğinde siyasi partiler mezarlığındaki yerini alacak. Peki nelerle hatırlanacak AKP?
ÖNCE SAVCISI, SONRA AVUKATI
Ergenekon soruşturmasının savcısı olduğunu söylemişti Erdoğan bir konuşmasında. 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra birdenbire söz konusu örgütün ‘avukatı’ oluverdi. Sanki yer altından hiç bomba ve cephanelik çıkmamış, Danıştay saldırısı olmamış, AKP hakkında kapatma davası açılmamış ve AKP söz konusu davaya müdahil olmamış gibi!
GEZİ’DE 9 CAN GİTTİ
Gezi Parkı’na topçu kışlası yapılacağı, Taksim’de son kalan yeşil alanın da ranta açılacağı iddiaları milleti sokağa döktü. İktidarın tepkisi ve sert oldu. Eylemcilerin çadırları şafak baskınıyla yakıldı, 9 kişi hayatını kaybetti. Erdoğan, eylemlere katılanları ‘çapulcu’ olarak tanımladı.
TREN FACİALARI… SOMALILARA TEKMELİ ‘TAZİYE’
Facialar dönemi… Soma’da 13 Mayıs 2014’de yaşanan faciada 301 madenci hayatını kaybetti. Facia, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçti. Dönemin Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel, Somalılara taziyesini bir madenci yakınını yerde tekmeleyerek iletti.
Çorlu’da, Pamukova’da ve son olarak Ankara’da hızlandırılmış tren facişarında onlarca vatandaş can verdi. Ama sorumlular kulağonın üzerine yattı.
İSTİHBARAT FACİASININ ÜZERİ ÖRTÜLDÜ
Uludere’de 28 Aralık 2011’de ‘milli istihbarat’a dayanarak gerçekleştirilen operasyonda, savaş uçaklarının bombalaması sonucu aralarında çocukların da bulunduğu 35 vatandaş hayatını kaybetti. ‘Milli istihbarat’ın ne olduğu hiç açıklanmadı! Olaydan iki yıl sonra askeri savcılık, ‘kaçınılmaz hata’ olarak tanımladığı olayla ilgili takipsizlik kararı verdi. Ölenler öldüğüyle kaldı…
EVDE NE VARSA SIFIRLAYIN!
Öyle kısık sesle konuşuyordu ki telefonda, sanki miting meydanlarında höyküren o değilmiş gibi… 17 Aralık operasyonunun olduğu sabah Konya’dan aradığı oğlu Bilal Erdoğan’a, ‘evdeki paraları sıfırlaması’ talimatını veriyordu. Bilal Erdoğan meleseyi tam anlayamayınca, “Sümeyye’yi yanına gönderiyorum.” diyordu. Ve Sümeyye Erdoğan, TK2123 sefer sayılı THY uçağı ile yanındaki kadın koruma polisi ile birlikte sabah 09.00’da İstanbul’a uçmuştu.
KIRIN KAPIYI, ALIN İÇERİ!
17 Aralık’tan iki gün sonra, gece yarısı. Dönemin ‘cevval’ İçişleri Bakanı Efkan Ala, yine dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’yu arıyor. Gazeteci Mehmet Baransu’nun evinin basılarak gözaltına alınmasını söylüyor. Sanki savcıymış gibi! Bununla da yetinmiyor; Mutlu’nun mahkeme kararı olmadığını hatırlatması üzerine, “Mahkeme kararına gerek yok, kapısını kırın, o adamı alın.” diyor. Kırdılar ve ‘o adamı’ aldılar. Ve o adam yıllardır cezaevinde…
SENİN ÖNÜNE YATARIM REZA!
Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanıydı Muammer Güler. 17 Aralık’ın kilit ismi Reza Zarrap, kendisini arayıp hakkında bir soruşturma olduğu iddialarını sorunca Güler, “Vallahi öyle bir şey olursa senin önüne yatarım yaa!” diyordu. Onu almalarına izin vermeyeceğini anlatıyordu 29 yaşındaki İranlı Reza’ya…
BELGELERLE SÖYLÜYORUM!
Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, yolsuzluk operasyonundan tam 12 gün sonra katıldığı bir televizyon programında, iktidarı zor durumda bırakmak için Bank Asya’nın piyasadan yüklü miktarda dolar çektiğini iddia etti. Ancak Merkez Bankası bile kendisini yalanladı. Günler sonra “Ben banka adı anmadım ki!” diyerek kendini savundu.
NE ÖZELİ, GENEL GENEL
Recep Tayyip Erdoğan, 17 Aralık’tan sonraki konuşmalarında Deniz Baykal’a yönelik kaset kumpasını Cemaat’in kurduğunu savundu. Ancak aynı Erdoğan, her seçim dönemi öncesi söz konusu kaseti hem de miting meydanlarında gündeme getirerek adeta üzerinde tepindi! “Ne özeli, genel bu genel.” diyerek Baykal’ı yuhalattı.
KABATAŞ’TA KİM LİNÇ EDİLDİ?
AKP iktidarının en büyük yalanlarından biri de ‘Kabataş’ta başörtülü bacımıza’ yönelik çirkin saldırıydı. İddiayı ilk Erdoğan 11 Haziran 2013’teki partisinin grup toplantısında dile getirdi. “Elimizde görüntüler var, cuma günü açıklayacağız” dedi. Aradan 5 yıl geçti. Açıklanmadı. Aksine, ortaya çıkan görüntüler ‘başörtülü bacımıza’ hiç kimsenin saldırmadığını ortaya koyuyordu.
GÖKHAN ÖĞRETMEN İŞKENCEYLE ÖLDÜRÜLDÜ
Öğretmen Gökhan Açıkkollu… 15 Temmuz sonrasında 13 gün gözaltında kaldı. Şeker hastasıydı. İlaçları verilmedi. Gözaltında işkenceyle öldürüldü. İstanbul’da defnedilmesine izin verilmedi. Hainler mezarlığı adres gösterildi. Eşinin memleketi Konya’da toprağa verildi. İmam cenaze namazını kıldırmadı. Ölümünden 1,5 yıl sonra suçsuz bularak görevine iade kararı aldı.
MADEN AİLESİ MERİÇ’TE CAN VERDİ
Bir başka öğretmen Hüseyin Maden… Eşi de kendisi de 15 Temmuz’un ardından mesleklerinden ihraç edildi. Zulümden kaçmak isterken eşi ve üç çocuğuyla birlikte Meriç’in soğuk sularında can verdiler. Üçü çocuk 5 kişinin cansız bedenleri Midilli Adası’nda kıyıya vurdu.
743 BEBEK CEZAEVİNDE
AKP dönemi zulmünün en büyük göstergelerinden biri de anneleriyle birlikte cezaevine atılan bebekler oldu. 743 bebek, anneleriyle birlikte tutuklandı. Yeni doğum yapmış 50’den fazla lohusa kadın, doğumhanelerin kapılarından alındı, cezaevlerine konuldu. 207 bin kapasiteli cezaevlerinin nüfusu 260 bini geçti. 7 kişilik koğuşlara 35 kişi dolduruldu.
[İlker Doğan] 15.12.2018 [TR724]
“Alo Ankara, bir sıkıntımız var” [Semih Ardıç]
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Binali Yıldırım iki hafta evvel, “Ciddi bir ekonomik sıkıntı ile karşı karşıyayız.” sözleri ile açtığı fasılda kriz itiraflarına devam ediyor.
Yıldırım, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) umumi siyasetine muhalif bir çizgide konuşmaktan imtina etmiyor.
Bu defa İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda ekonomi zirvesinde 500’den fazla iş insanına hitap ederken sözü eğip bükmedi, “Krizdeyiz.” ifadesini kullandı.
“AYAĞINIZI YORGANINIZA GÖRE UZATIN”
“Tabiî ‘kriz var’ diye öldük-bittik demeye lüzum yok.” diyen Yıldırım herkese “ayağınızı yorganınıza göre uzatın” tavsiyesinde bulundu.
Binali Yıldırım, Türkiye’nin ekonomik bazı sıkıntılarla karşı karşıya olduğunun bir sır olmadığını kaydetti.
Yıldırım’ın, “Ekonomik bazı sıkıntılarla karşı karşıya olduğumuz sır değil. Bir sıkıntımız var. Ancak bu sıkıntının sebepleri nedir? Buna bakmak lazım. Tespiti doğru yapmak lazım.” dediği yerden devam edelim. Nitekim en büyük eksikliğimiz sıhhatli bir tespitte bulunamamaktır.
YETMEZ, FAKAT EVET
TBMM Başkanı en azından açık yüreklilikle Türkiye’nin krize düçar olduğunu itiraf edebilecek kadar tutarlı ifadeler kullanıyor. Bu bile iş âlemini krizin teşhis ve tedavisi adına bir nebze ümitlendirir.
Diğer taraftan bu kadarı ile iktifa edilmemeli. Krizin mevcudiyeti kabul edilmeli ve cesurca üzerine gidilmeli. Aksi halde “krizi” tehirli tren seferlerinin vagonlarına bindirmek raydan çıkan treni hareket ettirmeye kâfi değil.
AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın aylardır “kriz mriz yok” kırmızı çizgisini aşamayan bakanların büyük bir aymazlık içinde batan geminin direklerini boyamakla meşgul olduğunun da ifade edilmesi lazım.
BÜTÇE AÇIĞI 80 MİLYAR TL’YE YÜKSELECEK
Bütçe kevgire dönmüşken, senelik açık 80 milyar TL’ye koşar adım ilerlerken hâlâ israfta hudut tanınmamasından müteessir olup olunmadığı da dile getirilmeli.
Kamunun borçlarının milli gelire oranının yüzde 30 civarında olduğu ezberi ile 220 milyar doları bulan özel sektör borcuna kılıf bulma gayretkeşliğinin de kur şokuna karşı bir mana ifade etmediği muhatapları ile paylaşılmalı.
Hazine garantili ihalelerden Hazine’nin boynuna binen 15 milyar dolar borç da kamunun değil mi?
Yıldırım ahbap-çavuş kapitalizminin en nadide misallerinin verildiği havalimanı, köprü, tünel, otoyol ve elektrik santralinin ihale şeklinin yanlış olduğunu da kabul ederse maşeri vicdanda kendisinin bir nebze özeleştiri yaptığı kanaati hasıl olabilir.
Borçlarını ödeyemeyen şirketlerin faturasının Türkiye’ye kesileceğini niçin kabul etmek istemiyoruz?
SERMAYE ARAYAN ZİRAAT. BATIK MÜTEAHHİTİ KURTARACAK!
Yıldırım bankaların nihai bilançolarına bir kere daha bakmalı. Bankalar batık krediler arttıkça sermaye telaşına düşüyor. Tarihin en yüksek döviz faizinin ödemeyi göze alan Ziraat Bankası yurt dışından 3 milyar dolar borç bulabilirse gelen fonla sermayeyi takviye edecek.
Ne kadar şayan-ı dikkattir ki aynı Ziraat, 14 Aralık’ta konut kredilerinin faizini aylık yüzde 0,98’e indirdiğini ilan etti. Muadili bankaların aylık yüzde 2-2,5 faizle verdiği krediyi yüzde 0,98 ile müşteriye tahsis edecek. Niçin? Batık müteahhiti kurtaracaklar.
Malum 31 Mart 2019’da mahallî idareler seçimi var. O seçimde belediyeler kaybetmek olmaz. İnşaat lobisi uğruna yeni maceralara giriliyor.
FAİZİ İNŞAAT ŞİRKETİ NASIL ÖDEYECEK?
Sadece ORA Alışveriş Merkezi’nde 270 milyon euro (1,7 milyar TL) krediyi batıran Ziraat’in müteahhitlere verdiği gayri nakdi kredilerde batık tutarının her geçen gün arttığı konuşulurken ve sermaye için yabancılara el açılmışken böyle bir faiz indirimi kamikaze dalışı değil de nedir?
Ziraat Genel Müdürü Hüseyin Aydın her ne kadar, “Faizin yüzde 0,80’ini şirket, yüzde 0,98’ini müşteri ödeyecek.” dese de meteliğe kurşun sıkan inşaat şirketlerinin o kredi taksitlerini ödemesi nasıl mümkün olacak?
Maksat belli: Kredi bir kere verilecek. Müteahhit evi satacak. Parayı kasaya koyacak. Sonra ödese de olur ödemese de.
ORA AVM’de batan kredi yüzünden hangi bakan yahut bürokrat hesap verdi? Burada da aynısı cereyan edecek. Vatandaşın vergileri ile bir kamu bankası marifeti ile batık müteahhite kaynak aktarılacak.
KRİZİN SEBEBLERİNİ İYİ ANLAMAK…
TBMM Başkanı Binali Bey, krizin sebeplerini iyi anlamamız lazım geldiğini belirtiyor. Elhak öyle.
Bünyeyi içten içe kemiren habis urun abur cubur yatırımlardan, kış ayında kısa kollu kesmekten, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktan mütevellit bir hastalık olduğu teşhisi ile tedavi yolunda ilk adımı atabiliriz.
Aksi takdirde Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemini hızlandıran lüks ve israfın bugün kamuda en bariz hastalık olduğunu görmezden gelmeye devam ederiz. Devletin senelik bütçesi 20 milyon İngiliz altını iken bütçenin dörtte birine tekabül eden 5 milyon altın harcanarak inşa edilen Çırağan Sarayı’nda konuşurken bile tarihin tekerrür ettiğini idrak edemeyiz.
KEŞKE KRİZ O KADAR KISA MÜDDETTE BİTSE
Yıldırım, “Belki bir müddet 3-5 ay sıkıntılı dönemimiz olacak. Panik yapmanın anlamı yok. Bunlar gelip geçicidir.” temennisine Türkiye’de herkes iştirak etmek istiyor.
Gelin görün ki krize dair bir çıkış reçetesi hazırlamak yerine inkâr ve unutturma siyaseti ile mevzuyu gargaraya getirmek habis uru bertaraf etmeye kâfi gelmiyor. Bilakis ur büyüdükçe büyüyor.
Uluslararası haber ajansı Reuters’in ekim ayında 46 malî kuruluşun müdürleri ile yaptığı ankete göre 2018’in son çeyreğinde yüzde 1,4 daralacak.
Zaten Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) de ekonominin 3’üncü çeyrekte yüzde 1,1 daraldığını 10 Aralık’ta ilan etmişti. Reuters’in anketine katılan bankacılar küçülmenin en az üç çeyrek daha devam edeceğine işaret ediyor.
Ekonomi 2019’un ilk çeyreğinde yüzde 2,1, ikinci çeyrekte ise yüzde 0,1 daralacak.
İŞSİZ SAYISI ARTIYOR
İktisadi faaliyette yavaşlamaya paralel işsizlik yükseliyor. Ziraat, turizm ve inşaatın en hareketli olduğu ağustos döneminde işsizlik yüzde 11,1 ile Mart 2017’den bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Artış devam edecek. Sokaktaki işsilik yüzde 20’ye kadar çıkabilir.
Türkiye ekonomisinin yüksek borç, faiz ve enflasyon sarmalında daralmasına bir de dünyada 2019 beklentilerinin bozulması da ilave edildiğinde herkesin bugünlerde sert fren yapmasının sebepleri daha iyi anlaşılıyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkan Yardımcısı David Lipton tr724 okurlarının dikkatine arz ettiğim harici risklerin (http://www.tr724.com/krizle-bogusan-turkiye-icin-bir-bu-eksikti/) altını çizdi.
Lipton, “Pek çoğunuz gibi ben de fırtına bulutlarının yığıldığını görebiliyorum ve krizi önlemek için hazırlıkların tamamlanmadığından korkuyorum.” dedi.
HİÇ ALIŞILMADIK BİR KRİZ
Bu da demek oluyor ki Türkiye’nin kendi kendine sebep olduğu krizin üzerine bir de beyne’l-milel kriz binecek.
Lipton krizin hiç alışılmadık bir kriz olabileceğini işaret ederken, “Merkez bankaları baskı altında kalacak ve kendilerini hiç tecrübeleri olmayan durumlarda bulacaklar.” tespitinde bulundu.
Zaten o riskler Hazine’nin 2 senelik borçlanma maliyetine hemen aksetti. Yüzde 19’a kadar gerileyen 2 senelik borçlanma maliyeti yüzde 21,35’e yükseldi.
Geçen sene aynı vadede yüzde 11 faiz ödeyerek borçlanıyordu. 100 baz puanlık artışın ilave maliyeti 1,7 milyar TL.
Velhasıl eksik gedik de olsa acı hakikati ifade etme cesaretinden ötürü Binali Bey’e teşekkür ediyoruz, kendisinden devamını bekliyoruz.
Fırtına bulutlarının kıyılarımıza yaklaştığı ve fazla vaktimiz kalmadığı şerhini de düşmüş olayım…
[Semih Ardıç] 15.12.2018 [TR724]
Yıldırım, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) umumi siyasetine muhalif bir çizgide konuşmaktan imtina etmiyor.
Bu defa İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda ekonomi zirvesinde 500’den fazla iş insanına hitap ederken sözü eğip bükmedi, “Krizdeyiz.” ifadesini kullandı.
“AYAĞINIZI YORGANINIZA GÖRE UZATIN”
“Tabiî ‘kriz var’ diye öldük-bittik demeye lüzum yok.” diyen Yıldırım herkese “ayağınızı yorganınıza göre uzatın” tavsiyesinde bulundu.
Binali Yıldırım, Türkiye’nin ekonomik bazı sıkıntılarla karşı karşıya olduğunun bir sır olmadığını kaydetti.
Yıldırım’ın, “Ekonomik bazı sıkıntılarla karşı karşıya olduğumuz sır değil. Bir sıkıntımız var. Ancak bu sıkıntının sebepleri nedir? Buna bakmak lazım. Tespiti doğru yapmak lazım.” dediği yerden devam edelim. Nitekim en büyük eksikliğimiz sıhhatli bir tespitte bulunamamaktır.
YETMEZ, FAKAT EVET
TBMM Başkanı en azından açık yüreklilikle Türkiye’nin krize düçar olduğunu itiraf edebilecek kadar tutarlı ifadeler kullanıyor. Bu bile iş âlemini krizin teşhis ve tedavisi adına bir nebze ümitlendirir.
Diğer taraftan bu kadarı ile iktifa edilmemeli. Krizin mevcudiyeti kabul edilmeli ve cesurca üzerine gidilmeli. Aksi halde “krizi” tehirli tren seferlerinin vagonlarına bindirmek raydan çıkan treni hareket ettirmeye kâfi değil.
AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın aylardır “kriz mriz yok” kırmızı çizgisini aşamayan bakanların büyük bir aymazlık içinde batan geminin direklerini boyamakla meşgul olduğunun da ifade edilmesi lazım.
BÜTÇE AÇIĞI 80 MİLYAR TL’YE YÜKSELECEK
Bütçe kevgire dönmüşken, senelik açık 80 milyar TL’ye koşar adım ilerlerken hâlâ israfta hudut tanınmamasından müteessir olup olunmadığı da dile getirilmeli.
Kamunun borçlarının milli gelire oranının yüzde 30 civarında olduğu ezberi ile 220 milyar doları bulan özel sektör borcuna kılıf bulma gayretkeşliğinin de kur şokuna karşı bir mana ifade etmediği muhatapları ile paylaşılmalı.
Hazine garantili ihalelerden Hazine’nin boynuna binen 15 milyar dolar borç da kamunun değil mi?
Yıldırım ahbap-çavuş kapitalizminin en nadide misallerinin verildiği havalimanı, köprü, tünel, otoyol ve elektrik santralinin ihale şeklinin yanlış olduğunu da kabul ederse maşeri vicdanda kendisinin bir nebze özeleştiri yaptığı kanaati hasıl olabilir.
Borçlarını ödeyemeyen şirketlerin faturasının Türkiye’ye kesileceğini niçin kabul etmek istemiyoruz?
SERMAYE ARAYAN ZİRAAT. BATIK MÜTEAHHİTİ KURTARACAK!
Yıldırım bankaların nihai bilançolarına bir kere daha bakmalı. Bankalar batık krediler arttıkça sermaye telaşına düşüyor. Tarihin en yüksek döviz faizinin ödemeyi göze alan Ziraat Bankası yurt dışından 3 milyar dolar borç bulabilirse gelen fonla sermayeyi takviye edecek.
Ne kadar şayan-ı dikkattir ki aynı Ziraat, 14 Aralık’ta konut kredilerinin faizini aylık yüzde 0,98’e indirdiğini ilan etti. Muadili bankaların aylık yüzde 2-2,5 faizle verdiği krediyi yüzde 0,98 ile müşteriye tahsis edecek. Niçin? Batık müteahhiti kurtaracaklar.
Malum 31 Mart 2019’da mahallî idareler seçimi var. O seçimde belediyeler kaybetmek olmaz. İnşaat lobisi uğruna yeni maceralara giriliyor.
FAİZİ İNŞAAT ŞİRKETİ NASIL ÖDEYECEK?
Sadece ORA Alışveriş Merkezi’nde 270 milyon euro (1,7 milyar TL) krediyi batıran Ziraat’in müteahhitlere verdiği gayri nakdi kredilerde batık tutarının her geçen gün arttığı konuşulurken ve sermaye için yabancılara el açılmışken böyle bir faiz indirimi kamikaze dalışı değil de nedir?
Ziraat Genel Müdürü Hüseyin Aydın her ne kadar, “Faizin yüzde 0,80’ini şirket, yüzde 0,98’ini müşteri ödeyecek.” dese de meteliğe kurşun sıkan inşaat şirketlerinin o kredi taksitlerini ödemesi nasıl mümkün olacak?
Maksat belli: Kredi bir kere verilecek. Müteahhit evi satacak. Parayı kasaya koyacak. Sonra ödese de olur ödemese de.
ORA AVM’de batan kredi yüzünden hangi bakan yahut bürokrat hesap verdi? Burada da aynısı cereyan edecek. Vatandaşın vergileri ile bir kamu bankası marifeti ile batık müteahhite kaynak aktarılacak.
KRİZİN SEBEBLERİNİ İYİ ANLAMAK…
TBMM Başkanı Binali Bey, krizin sebeplerini iyi anlamamız lazım geldiğini belirtiyor. Elhak öyle.
Bünyeyi içten içe kemiren habis urun abur cubur yatırımlardan, kış ayında kısa kollu kesmekten, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktan mütevellit bir hastalık olduğu teşhisi ile tedavi yolunda ilk adımı atabiliriz.
Aksi takdirde Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemini hızlandıran lüks ve israfın bugün kamuda en bariz hastalık olduğunu görmezden gelmeye devam ederiz. Devletin senelik bütçesi 20 milyon İngiliz altını iken bütçenin dörtte birine tekabül eden 5 milyon altın harcanarak inşa edilen Çırağan Sarayı’nda konuşurken bile tarihin tekerrür ettiğini idrak edemeyiz.
KEŞKE KRİZ O KADAR KISA MÜDDETTE BİTSE
Yıldırım, “Belki bir müddet 3-5 ay sıkıntılı dönemimiz olacak. Panik yapmanın anlamı yok. Bunlar gelip geçicidir.” temennisine Türkiye’de herkes iştirak etmek istiyor.
Gelin görün ki krize dair bir çıkış reçetesi hazırlamak yerine inkâr ve unutturma siyaseti ile mevzuyu gargaraya getirmek habis uru bertaraf etmeye kâfi gelmiyor. Bilakis ur büyüdükçe büyüyor.
Uluslararası haber ajansı Reuters’in ekim ayında 46 malî kuruluşun müdürleri ile yaptığı ankete göre 2018’in son çeyreğinde yüzde 1,4 daralacak.
Zaten Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) de ekonominin 3’üncü çeyrekte yüzde 1,1 daraldığını 10 Aralık’ta ilan etmişti. Reuters’in anketine katılan bankacılar küçülmenin en az üç çeyrek daha devam edeceğine işaret ediyor.
Ekonomi 2019’un ilk çeyreğinde yüzde 2,1, ikinci çeyrekte ise yüzde 0,1 daralacak.
İŞSİZ SAYISI ARTIYOR
İktisadi faaliyette yavaşlamaya paralel işsizlik yükseliyor. Ziraat, turizm ve inşaatın en hareketli olduğu ağustos döneminde işsizlik yüzde 11,1 ile Mart 2017’den bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Artış devam edecek. Sokaktaki işsilik yüzde 20’ye kadar çıkabilir.
Türkiye ekonomisinin yüksek borç, faiz ve enflasyon sarmalında daralmasına bir de dünyada 2019 beklentilerinin bozulması da ilave edildiğinde herkesin bugünlerde sert fren yapmasının sebepleri daha iyi anlaşılıyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkan Yardımcısı David Lipton tr724 okurlarının dikkatine arz ettiğim harici risklerin (http://www.tr724.com/krizle-bogusan-turkiye-icin-bir-bu-eksikti/) altını çizdi.
Lipton, “Pek çoğunuz gibi ben de fırtına bulutlarının yığıldığını görebiliyorum ve krizi önlemek için hazırlıkların tamamlanmadığından korkuyorum.” dedi.
HİÇ ALIŞILMADIK BİR KRİZ
Bu da demek oluyor ki Türkiye’nin kendi kendine sebep olduğu krizin üzerine bir de beyne’l-milel kriz binecek.
Lipton krizin hiç alışılmadık bir kriz olabileceğini işaret ederken, “Merkez bankaları baskı altında kalacak ve kendilerini hiç tecrübeleri olmayan durumlarda bulacaklar.” tespitinde bulundu.
Zaten o riskler Hazine’nin 2 senelik borçlanma maliyetine hemen aksetti. Yüzde 19’a kadar gerileyen 2 senelik borçlanma maliyeti yüzde 21,35’e yükseldi.
Geçen sene aynı vadede yüzde 11 faiz ödeyerek borçlanıyordu. 100 baz puanlık artışın ilave maliyeti 1,7 milyar TL.
Velhasıl eksik gedik de olsa acı hakikati ifade etme cesaretinden ötürü Binali Bey’e teşekkür ediyoruz, kendisinden devamını bekliyoruz.
Fırtına bulutlarının kıyılarımıza yaklaştığı ve fazla vaktimiz kalmadığı şerhini de düşmüş olayım…
[Semih Ardıç] 15.12.2018 [TR724]
Trene bakan kim? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Ulaştırma ve Altyapı bakanının adı Cahit Turhan. Ankara’da ciddi bir tren kazası olmuş, dokuz insan ölmüş, onlarcası yaralanmış. Yani bir dram var ortada. Politik bir mesele değil bu! İhmal ve teknik sorunlar ya da organizasyona ilişkin aksamalar var mıydı, bunu soruyor basın mensupları. Yani Türkiye’nin ağır insan hakları sorunlarından veya dünyada en çok gazeteciyi hapseden bir faşizan rejim oluşundan falan dem vurmuyorlar. Ilıman medyanın sütliman gazete ve TV’lerinde çalışan gazeteciler. Sorulan ilk soru yalın ve bir o kadar da önemli: sinyalizasyon var mıydı diye soruyor muhabir. Cahit Turhan, şu yanıtı veriyor: “Sinyalizasyon sistemi, demiryolu işletmeciliği için olmazsa olmaz bir sistem değil!”. Bunu diyor. Ben inanamıyor, bir kez daha dinlemeye karar veriyorum. Dinliyorum. Sonra bir defa daha aynı videoyu izliyorum. İnternette bu video, herkese öneririm, izleyin, izlettirin! Çünkü esasında kitle hipnozunun bu alçak rejimce nasıl damarına basa-basa yapıldığını çok harika bir şekilde gösteriyor. Bakan diyor ki, demiryolu işletmeciliğinde sinyalizasyon sistemi olmasa da olurmuş. Olmazsa olmaz ifadesi, gerekli değil anlamında kullanılıyor, biliyorsunuz. Bu esasında bir itiraftır. Neyin itirafı? Olan kaza değildir kardeşim! Bunun itirafı! Olan, gayet öngörülebilir bir gelişimin sonucudur. Hastalıklı bir kafa tarafından planlanmış ve ulaşım aracını cinayet silahına dönüştüren bir “kararın” sonucunda gerçekleşmiş bir cinayettir bu! Utanmaz bakan, herkesi aptal yerine koyarak sinyalizasyon olmadan hızlı tren ulaşımı yaptırdıklarını böyle bir hilkat garibesi cümle ile açıklıyor! Yuh olsun! Bu bakana değil. Hayır, onu oraya getirene de değil! Bu alçaklığı, bu vurdumduymazlığı, bu boş vermişliği, bu rezaleti, bu ilkelliği, bu şerefsizliği ve ihanete onay verenlere, hatta onu görmezden gelenlere! Yuh olsun size! Yuh!
Adamın ciddi bir Türkçe konuşma sıkıntısı var
Türkçeyi sonradan öğrenen ama bundan çok daha başarılı biçimde kendisini ifade edebilen uluslararası öğrencilerim, yurtdışında Türkiye uzmanı meslektaşlarım oldu. Hayret etmekten kendimi alamadım: acaba hızlı tren seferini sinyalizasyon sistemi olmaksızın işlettiren “güç”, adam gibi Türkçe konuşamayan, konuşma özürlü donuk bireylerin bakan olmalarında da mı sakınca görmemiş acaba? Bir de şunu düşünmedim değil: tren hızlı da, bunun konuşma temposu için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Bununla normal bir toplantı saatinde makul şekilde iletişim kurup anlaşmak nasıl mümkün olabilir? Bu öğlen yemeği için bir lokantaya gidip garsona sipariş vermeyi denese, akşam siparişi verme hızıyla yemeğini akşam yemeğine anca yer! Onda da muhtemelen kafasındaki yemeği değil, artık anlayabildiği kadarıyla garsonun getireceği neyse onu yer. Kafasındaki yemeği cümlesinde kafa derken çok büyük bir beklentiye mi girdim diye düşündüm ve silmek-silmemek arasında gidip geldim bir an. Çünkü yazarken abartmayı sevmiyorum! Ama mesele bakanın zekâ katsayısı değil, şahsiyeti.
İnsana – vurguluyorum: insan! – bir görev verilince, hele de bu görev bir kamu göreviyse, bu iş ciddiye alınır. Büyük bir beklenti içinde olduğumu sanmıyorum. Yani bu görev bilinç ve sorumluluğu hususunda hukuk devleti, anayasal rejim, demokratik sistem veya hak ve özgürlükler gibi bir koşul olması gerekmiyor. İnanın Kuzey Kore veya İran’da, Madagaskar ya da Mozambik’te, Bangladeş veya Somali’de (bu ülkelerden özür dilerim bizim pespayelikle kıyasladığım için!) de normal bir bakan, kendi sorumluluk alanında ihmale dayalı bir kaza olduğunda böyle boş ve lakaytça konuşmaz. Bunların mantalitesini çözemiyorum ben. Uzaylı mı bunlar, hangi ülkede, hangi vilayette, hangi kültür ve aile yapılarında yetişmiş, hangi okullarda hangi öğretmenlerin rahle-i tedrisatından geçmiş? Nasıl bir ahlak anlayışları, nasıl bir şahsiyetleri var! Adam, herkesin gözünün içine bakarak, sinyalizasyon gerekli değil diyor! Kardeşim sinyalizasyon gereksizse, neden dünyanın sayılı gelişmiş ülkelerin tren yollarında sinyalizasyon sistemleri var? Almanya ve Japonya neden kullanıyor sinyalizasyon sistemi? Bir akıllı siz misiniz? O zaman karayolları trafiğinde de sinyalizasyon kullanmayın – ek masraf olmasın! Bu rezil utanmazların yalan söyleme konusundaki pervasızlığı cidden son derece enteresan bir olgu! Bunun eğitimini falan mı alıyorlar? AKP teşkilatlarının Siyaset Akademisi seminer programında “meşin yüz eğitimi” mi veriliyor? Yoksa “yüzüne tükürseler yarabbi şükür deme sanatı” konulu bir “ileri ilm-i siyaset” kursu mu düzenleniyor? Olmadı, var mıdır bilmem de, eğer varsa, ar organlarını ampute mi ettiriyorlar, ilerleyen “siyasi kariyerlerinde”! Hangisidir arkadaş?
Bunlar nasıl prototiptir böyle?
Her birinin konulma şekli, Türkçesi, kullandıkları kavramlar, süzme tipleri, özellikle de bıyıkları buram-buram iticilik, sahtelik, riya, üçkâğıt, abrakadabra kokar? Karadeniz Teknik Üniversitesi inşaat mühendisliği bölümünden mezun olmuş bu! Karayolları genel müdürlüğü falan yapmış. 2006’da karayollarına almışlar! Tip süzme, tüm mülakatlarda eminim “müspet çocuk” diye başvuru dosyasına mesaj attırmışlardır, öyle mi? Öyle değil diyeniniz var mı? Var mı? Hah! O zaman inanın bu bileğinin hakkıyla sizi aptal yerine koyuyor – başka şık mı var! Bu karayollarında çalışırken (!) maaş mı yetmemiş ne olmuş bilmem, aynı zamanda Saray danışmanı olmuş! 2 Ekim 2015 tarihinde RTE namı diğer reis, bunu (sıkı durun!) Danıştay üyeliğine atamış! Daha Danıştay’daki görev süresinin dolmasına iki hafta kala da, bunu Saray’a bakan olarak almışlar, iyi mi? Memlekette bu “parlak çocuklardan” daha çok var! Bekleyin, bunlar gibi yüzlercesi sizi yönetiyor! Bunlar, sahiplerine sadıklar! Kendilerine ekmek veren eli ısırmazlar. Boğa burcuymuş bir de – inanmam böyle boş şeylere de, yazdım çünkü biyografisini bulduğum sitelerden birinde fotoğrafı da vardı, inanın Darwin görseydi evrim teorisinde majör bir değişiklik bile beklenebilirdi! Galapagos’a gitmek yerine keşke Karadeniz sahil şeridinde araştırma yapsaymış! Öyle bir proto-boğa tip var ki vatandaşta, resim sizi süsüyor adeta! Tren işlerine bu bakıyor.
Bugün yazıyı yazdığım saatlerde Twitter’a bir başka basın demeci düştü “boğa’nın” (bunun eş anlamlısı başka bir kelime de var, ama onu yazının sonuna saklıyorum). Ne diyor, duyunca inanamadım – aynı öteki demecinde olduğu gibi afalladım, abandone oldum, adeta kroki pozisyonuna girdim, gardım düştü, havlu atacaktım (bildiğim boks terimleri bunlar – içimde oluşan şiddet duygusunu bu boks terimleriyle bastırmayı denedim!), dinleyin: “…Sunuyorum. Kamuoyunu bu konuda… Son günlerde, kazadan sonra, sinyalizasyon olmadığı için bu kaza oldu gibi değerlendirmeler yapanlar doğru bir değerlendirme yapmıyor!”. Arada bir kadın gazeteci soruyor: “Bu trenlerde var mıydı efendim sinyalizasyon sistemi?”. Cahit’in verdiği cevap ibretlik ötesi: “Bu soru doğru bir soru değil!”. Sonra devam ediyor: “Sinyalizasyon sistemleri, demiryolu sistemlerinde bulunan (uzun bir es var, düşünüyor nasıl toparlayacağını!), hatlarında bulunan bir sistem. Teşekkür ederim!”. İnanın parodi değil. İnanın Zaytung haberi falan değil. İnanın İnek Şaban repliği falan değil! Tümüyle orijinal, MADE IN TURKEY bir enstantane! Vatandaş boğa burcu ya, aklıma oradan geldi İnek Şaban. Bir de bakışları… Ölü balık gibi bakarak, o yayık Türkçeyle, genizden gelen tipik İslamcı vurgulamalarıyla, tren bakanı, trene bakan adam böyle diyor.
Soru nasıl yanlış olur?
Bu enteresan bir mevzudur. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu’nda ikinci sınıfta “yanlış soru olmaz, her soru doğrudur” diyen bir öğretmenin öğrencisi olan bu satırların yazarı, sorunun değil, ancak sorulara verilecek yanıtların yanlış (veya yalan!) olduğunu ileriki yıllarında hem okul hayatında, hem de ondan daha öğretici olan “dışarıdaki gerçek hayatta” öğrenecekti. Trene bakan tren bakanı Cahit Efendi, gazetecinin sorduğu sorudan dolayı ciddi bir rahatsızlık duymuş olacak ki, “Bu doğru bir soru değil!” dedi. Hayır, bunca vatandaş ölmüş, durum son derece üzücü ve dramatik, yine de gülmekten kendimi alamadım! Çünkü büyük bir rezalettir, dibe vurulabilecek son noktadır – o derece açık. Soru yanlış! Cık cık cık! Oldu mu hiç! Trene bakan sayın bakan, sıkıntıya girdi. Hem olan olmuş, ölenler geri mi gelecek bu soruyu sorunca canım! Bakan trenlere yeterince bakmamış mı demek istiyorlar – ne hadlerine. Gözümü ayırmadan uzun-uzun baktım trenlere hep. Danıştay üyesiyken bile aklım hep trenlerdeydi benim. Onlara bakmak, onları seyretmek! Trene bakan bizim bakan boğa burcu. Boğalar da trenlere uzu-uzun bakar. Baktıkça bakasıları gelir. Boğa değil miydi yoksa o? Neydi? Neydi!
Bu trene bakan sayın bakanları bakan yapmalarının ne derece bir feraset ve doğru karar olduğunu sanırım gören görüyordur! Ah bir de “doğru olmayan soruları” soran gazeteciler olmasa! Yani dünyanın en fazla gazeteci hapseden ülkesi olsa da Türkiye, trene bakan sayın bakanlarına yanlış soruların gelmesine engel olamıyor bazen. Oysa bakıyor bakan, daha ne yapsın kardeşim? Ne bakıyorsunuz ters-ters bakanın trene baktığı gibi!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.12.2018 [TR724]
Adamın ciddi bir Türkçe konuşma sıkıntısı var
Türkçeyi sonradan öğrenen ama bundan çok daha başarılı biçimde kendisini ifade edebilen uluslararası öğrencilerim, yurtdışında Türkiye uzmanı meslektaşlarım oldu. Hayret etmekten kendimi alamadım: acaba hızlı tren seferini sinyalizasyon sistemi olmaksızın işlettiren “güç”, adam gibi Türkçe konuşamayan, konuşma özürlü donuk bireylerin bakan olmalarında da mı sakınca görmemiş acaba? Bir de şunu düşünmedim değil: tren hızlı da, bunun konuşma temposu için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Bununla normal bir toplantı saatinde makul şekilde iletişim kurup anlaşmak nasıl mümkün olabilir? Bu öğlen yemeği için bir lokantaya gidip garsona sipariş vermeyi denese, akşam siparişi verme hızıyla yemeğini akşam yemeğine anca yer! Onda da muhtemelen kafasındaki yemeği değil, artık anlayabildiği kadarıyla garsonun getireceği neyse onu yer. Kafasındaki yemeği cümlesinde kafa derken çok büyük bir beklentiye mi girdim diye düşündüm ve silmek-silmemek arasında gidip geldim bir an. Çünkü yazarken abartmayı sevmiyorum! Ama mesele bakanın zekâ katsayısı değil, şahsiyeti.
'Hızlandırılmış' facia— Tr724 (@tr724com) 14 Aralık 2018
Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan'a göre, sinyalizasyon olmasa da olurmuş!https://t.co/krY3avITfB pic.twitter.com/k0ttaylDhg
İnsana – vurguluyorum: insan! – bir görev verilince, hele de bu görev bir kamu göreviyse, bu iş ciddiye alınır. Büyük bir beklenti içinde olduğumu sanmıyorum. Yani bu görev bilinç ve sorumluluğu hususunda hukuk devleti, anayasal rejim, demokratik sistem veya hak ve özgürlükler gibi bir koşul olması gerekmiyor. İnanın Kuzey Kore veya İran’da, Madagaskar ya da Mozambik’te, Bangladeş veya Somali’de (bu ülkelerden özür dilerim bizim pespayelikle kıyasladığım için!) de normal bir bakan, kendi sorumluluk alanında ihmale dayalı bir kaza olduğunda böyle boş ve lakaytça konuşmaz. Bunların mantalitesini çözemiyorum ben. Uzaylı mı bunlar, hangi ülkede, hangi vilayette, hangi kültür ve aile yapılarında yetişmiş, hangi okullarda hangi öğretmenlerin rahle-i tedrisatından geçmiş? Nasıl bir ahlak anlayışları, nasıl bir şahsiyetleri var! Adam, herkesin gözünün içine bakarak, sinyalizasyon gerekli değil diyor! Kardeşim sinyalizasyon gereksizse, neden dünyanın sayılı gelişmiş ülkelerin tren yollarında sinyalizasyon sistemleri var? Almanya ve Japonya neden kullanıyor sinyalizasyon sistemi? Bir akıllı siz misiniz? O zaman karayolları trafiğinde de sinyalizasyon kullanmayın – ek masraf olmasın! Bu rezil utanmazların yalan söyleme konusundaki pervasızlığı cidden son derece enteresan bir olgu! Bunun eğitimini falan mı alıyorlar? AKP teşkilatlarının Siyaset Akademisi seminer programında “meşin yüz eğitimi” mi veriliyor? Yoksa “yüzüne tükürseler yarabbi şükür deme sanatı” konulu bir “ileri ilm-i siyaset” kursu mu düzenleniyor? Olmadı, var mıdır bilmem de, eğer varsa, ar organlarını ampute mi ettiriyorlar, ilerleyen “siyasi kariyerlerinde”! Hangisidir arkadaş?
Bunlar nasıl prototiptir böyle?
Her birinin konulma şekli, Türkçesi, kullandıkları kavramlar, süzme tipleri, özellikle de bıyıkları buram-buram iticilik, sahtelik, riya, üçkâğıt, abrakadabra kokar? Karadeniz Teknik Üniversitesi inşaat mühendisliği bölümünden mezun olmuş bu! Karayolları genel müdürlüğü falan yapmış. 2006’da karayollarına almışlar! Tip süzme, tüm mülakatlarda eminim “müspet çocuk” diye başvuru dosyasına mesaj attırmışlardır, öyle mi? Öyle değil diyeniniz var mı? Var mı? Hah! O zaman inanın bu bileğinin hakkıyla sizi aptal yerine koyuyor – başka şık mı var! Bu karayollarında çalışırken (!) maaş mı yetmemiş ne olmuş bilmem, aynı zamanda Saray danışmanı olmuş! 2 Ekim 2015 tarihinde RTE namı diğer reis, bunu (sıkı durun!) Danıştay üyeliğine atamış! Daha Danıştay’daki görev süresinin dolmasına iki hafta kala da, bunu Saray’a bakan olarak almışlar, iyi mi? Memlekette bu “parlak çocuklardan” daha çok var! Bekleyin, bunlar gibi yüzlercesi sizi yönetiyor! Bunlar, sahiplerine sadıklar! Kendilerine ekmek veren eli ısırmazlar. Boğa burcuymuş bir de – inanmam böyle boş şeylere de, yazdım çünkü biyografisini bulduğum sitelerden birinde fotoğrafı da vardı, inanın Darwin görseydi evrim teorisinde majör bir değişiklik bile beklenebilirdi! Galapagos’a gitmek yerine keşke Karadeniz sahil şeridinde araştırma yapsaymış! Öyle bir proto-boğa tip var ki vatandaşta, resim sizi süsüyor adeta! Tren işlerine bu bakıyor.
Bugün yazıyı yazdığım saatlerde Twitter’a bir başka basın demeci düştü “boğa’nın” (bunun eş anlamlısı başka bir kelime de var, ama onu yazının sonuna saklıyorum). Ne diyor, duyunca inanamadım – aynı öteki demecinde olduğu gibi afalladım, abandone oldum, adeta kroki pozisyonuna girdim, gardım düştü, havlu atacaktım (bildiğim boks terimleri bunlar – içimde oluşan şiddet duygusunu bu boks terimleriyle bastırmayı denedim!), dinleyin: “…Sunuyorum. Kamuoyunu bu konuda… Son günlerde, kazadan sonra, sinyalizasyon olmadığı için bu kaza oldu gibi değerlendirmeler yapanlar doğru bir değerlendirme yapmıyor!”. Arada bir kadın gazeteci soruyor: “Bu trenlerde var mıydı efendim sinyalizasyon sistemi?”. Cahit’in verdiği cevap ibretlik ötesi: “Bu soru doğru bir soru değil!”. Sonra devam ediyor: “Sinyalizasyon sistemleri, demiryolu sistemlerinde bulunan (uzun bir es var, düşünüyor nasıl toparlayacağını!), hatlarında bulunan bir sistem. Teşekkür ederim!”. İnanın parodi değil. İnanın Zaytung haberi falan değil. İnanın İnek Şaban repliği falan değil! Tümüyle orijinal, MADE IN TURKEY bir enstantane! Vatandaş boğa burcu ya, aklıma oradan geldi İnek Şaban. Bir de bakışları… Ölü balık gibi bakarak, o yayık Türkçeyle, genizden gelen tipik İslamcı vurgulamalarıyla, tren bakanı, trene bakan adam böyle diyor.
Soru nasıl yanlış olur?
Bu enteresan bir mevzudur. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu’nda ikinci sınıfta “yanlış soru olmaz, her soru doğrudur” diyen bir öğretmenin öğrencisi olan bu satırların yazarı, sorunun değil, ancak sorulara verilecek yanıtların yanlış (veya yalan!) olduğunu ileriki yıllarında hem okul hayatında, hem de ondan daha öğretici olan “dışarıdaki gerçek hayatta” öğrenecekti. Trene bakan tren bakanı Cahit Efendi, gazetecinin sorduğu sorudan dolayı ciddi bir rahatsızlık duymuş olacak ki, “Bu doğru bir soru değil!” dedi. Hayır, bunca vatandaş ölmüş, durum son derece üzücü ve dramatik, yine de gülmekten kendimi alamadım! Çünkü büyük bir rezalettir, dibe vurulabilecek son noktadır – o derece açık. Soru yanlış! Cık cık cık! Oldu mu hiç! Trene bakan sayın bakan, sıkıntıya girdi. Hem olan olmuş, ölenler geri mi gelecek bu soruyu sorunca canım! Bakan trenlere yeterince bakmamış mı demek istiyorlar – ne hadlerine. Gözümü ayırmadan uzun-uzun baktım trenlere hep. Danıştay üyesiyken bile aklım hep trenlerdeydi benim. Onlara bakmak, onları seyretmek! Trene bakan bizim bakan boğa burcu. Boğalar da trenlere uzu-uzun bakar. Baktıkça bakasıları gelir. Boğa değil miydi yoksa o? Neydi? Neydi!
Bu trene bakan sayın bakanları bakan yapmalarının ne derece bir feraset ve doğru karar olduğunu sanırım gören görüyordur! Ah bir de “doğru olmayan soruları” soran gazeteciler olmasa! Yani dünyanın en fazla gazeteci hapseden ülkesi olsa da Türkiye, trene bakan sayın bakanlarına yanlış soruların gelmesine engel olamıyor bazen. Oysa bakıyor bakan, daha ne yapsın kardeşim? Ne bakıyorsunuz ters-ters bakanın trene baktığı gibi!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
O gitar orada olmamalıydı [Levent Kenez]
Pendik’te gitar çalan gençleri olduğu yerden kaldıran zabıtalara ait olduğu belirtilen videoyu sosyal medyada görmüşsünüzdür. Yurtdışında ve İstanbul’un bir çok yerinde yaygın olan amatör sokak müzisyenleri şehre renk kattıkları düşünüldüğünden pek kolluk güçlerinin ilgi alanına girmez. Turistik şehirlerde dünyanın birçok yerinden sadece bu iş için gelmiş gençlere tanık olursunuz.
Pendik’te zabıta gençleri sadece engellemiyor, “Gasp, hırsızlık mı yapalım?” diyen bir tanesi de ‘Git yap’ diyor.
Şimdi işin kitabında mutlaka zabıtayı haklı çıkaran bir madde vardır. Zabıtanın haklı olup olmadığı değil mesele.
Zabıta ‘Git yap’ diyor çünkü gaspa,hırsızlığa kendisi bakmıyor. ‘Bana iş çıkarma da ne yaparsan yap, ister hırsızlık yap istersen adam öldür’ aslında söylediği bu. Aşina olduğumuz kamu görevlisi refleksi.
Ancak ‘git yap’ diyen zabıta memurunun eşi ya da bir yakını sokak ortasında gaspa uğrasa veyahut evi soyulsa en çok mağdur olacak ve küfredecek olan kendisi. Bu sefer kendisine iş çıkan polisin peşinde koşacak, ‘Amirim bulalım şu şerefsizi!’ diye. ‘Bana iş çıkarma da ne yaparsan yap’ olayının ne kadar yanlış olduğunu canı yandığında anlayacak aynen bugün hırsızlara, katillere alkış tutunlar gibi. Aynen ‘benim oğlum Fetö’cü değil uyuşturucu satıcısı’ diye övünen zavallı anne gibi. Hoş ülkeyi getirdikleri cinnette ‘Fetöcü gibi vatanını satan, yabancıların kucağına yatan, ajan, hain, şerefsiz olacağıma tecavüzcü olmayı tercih ederim’ diyecek epey adam çıktı tornadan. Milletinde zaten ırzına geçiyorlar. Hepsi de maşallah tuğralı muğralı maneviyatçı gençler. Bunlar zaten bildiğimiz tipolojiler. Sadece AKP’ye oy verenlerle de sınırlı değil.
Gençler oradan neden kaldırılmıştır acaba? diye düşününce aklıma gelen başka şeyler de var.
Gerçekten rutin turlayan zabıtaya denk gelmişlerdir ve zabıta yine rutin olarak bütün bu tür müzik yapıp harçlık toplayanları kaldırıyordur ki o kadar masum ve zararsız bir işle uğraşacaklarına o kadar çok yapmaları gereken şey var ki. Ama böyle. Toplasan 20-30 kişinin eylem yaptığı yere yüzlerce polis yığarlar. Evin önünde adam öldürüyorlardır, çağırsan gelen olmaz.
Allah bilir gençlerin harçlık topladıkları gitar kutusunda varsa birkaç banknot birkaç demir para ki Pendik gibi bir yerde bunu başarabilmişlerse o da takdire şayan bir konudur, bu etraftakilerin canını sıkmış olabilir. Çünkü bizde çalacaksan ya da milletten para toplayacaksan büyük yapacaksın öyle gitar çalıp bir kaç lira toplarsan helalinden bile olsa buna tahammül edemezler. Çünkü güce ve büyük hırsızlara karşı olan korkaklık ve çaresizlik fakirlere şiddet olarak kendisini gösterir ki sokaktaki adam da kendisi gibi birinin para topladığını gördü mü otomatik refleks verir. Zaten gelip geçenlerin yüzde 90’ı müzikle ilgilenmez, ne kadar para toplandı diye kutuya bakar. Hatta sayan bile vardır. Müzik çalıp para toplayan aslında havadan para kazanmaktadır çünkü emeğe saygı diye bir şey yoktur. Düğününde patlamış hoparlörlerle felaket müzik yapan adama işi düştüğü için para verir ama sokakta müzik yapan iki genç gördü mü küfür savurur.
Bizdeki dürüstlük ahlaki değil, limitlidir. Çalana söver ama bir yerlerden haram bir para gelse hayır deme ihtimali düşüktür. Bu sokaktaki fakir adamın fakir düşmanlığı ile sınırlı değildir. Kurumsal olarak da Türkiye’de işleyiş bu şekildedir. Bankalara milyonlarca lira borç takan yandaşın peşinden koşmaktan çekinirler ama bir kaç yüz lira borcu olanın kapısına dayanmaktan tereddüt etmezler.
Başka neden gençleri kaldırmış olabilirler? Kıskançlık. Etraftaki magandalar gençlerin gitar çalıp ilgi çekmesinden rahatsız olmuş olabilir. Kendimizin yapamadığı bir şeyi başkasının yapmasına tahammül edemeyiz çünkü. Hele hele aletin de gitar olduğunu düşünürsek her pisliği yiyen ama delikanlı olduğunu sanan dünyanın en cahil ve en kolay gaza getirilen serserilerinin yaşadığı ülkede dejenere bu gençleri susturmayı bir görev için bile yapmış olabilirler. Yok haklarını yemeyelim öyle bir şey olsa direk saldırırlardı, işi zabıtaya bırakmazlardı. O yüzden bu seçenek bu olayda geçerli olmayabilir.
Bu kadar genellemeler yapmak ne kadar doğru? Pek doğru değil demek geliyor içimden ama inanmıyorum. Her zaman bir ahlaki mayasızlık vardı ama kötülük de hiç bu kadar örgütlü olarak kendisini göstermemişti.
İnsanlarda iyi ve kötü özelliklerinin bir arada olduğuna, karakterin belirleyici olduğu kadar, bulundukları şartlar ve durumların da etkisiyle birinin diğerine üstün geldiğine inanıyorum. Ülkenin öyle bir iklimini ve ahlakını bozdular ki bence kısıtlı imkanlarla duyduklarımızın çok ama çok daha ötesinde kötülükler yaşandığından şüpheniz olmasın.
[Levent Kenez] 15.12.2018 [TR724]
Pendik’te zabıta gençleri sadece engellemiyor, “Gasp, hırsızlık mı yapalım?” diyen bir tanesi de ‘Git yap’ diyor.
Şimdi işin kitabında mutlaka zabıtayı haklı çıkaran bir madde vardır. Zabıtanın haklı olup olmadığı değil mesele.
Zabıta ‘Git yap’ diyor çünkü gaspa,hırsızlığa kendisi bakmıyor. ‘Bana iş çıkarma da ne yaparsan yap, ister hırsızlık yap istersen adam öldür’ aslında söylediği bu. Aşina olduğumuz kamu görevlisi refleksi.
Ancak ‘git yap’ diyen zabıta memurunun eşi ya da bir yakını sokak ortasında gaspa uğrasa veyahut evi soyulsa en çok mağdur olacak ve küfredecek olan kendisi. Bu sefer kendisine iş çıkan polisin peşinde koşacak, ‘Amirim bulalım şu şerefsizi!’ diye. ‘Bana iş çıkarma da ne yaparsan yap’ olayının ne kadar yanlış olduğunu canı yandığında anlayacak aynen bugün hırsızlara, katillere alkış tutunlar gibi. Aynen ‘benim oğlum Fetö’cü değil uyuşturucu satıcısı’ diye övünen zavallı anne gibi. Hoş ülkeyi getirdikleri cinnette ‘Fetöcü gibi vatanını satan, yabancıların kucağına yatan, ajan, hain, şerefsiz olacağıma tecavüzcü olmayı tercih ederim’ diyecek epey adam çıktı tornadan. Milletinde zaten ırzına geçiyorlar. Hepsi de maşallah tuğralı muğralı maneviyatçı gençler. Bunlar zaten bildiğimiz tipolojiler. Sadece AKP’ye oy verenlerle de sınırlı değil.
Gençler oradan neden kaldırılmıştır acaba? diye düşününce aklıma gelen başka şeyler de var.
Gerçekten rutin turlayan zabıtaya denk gelmişlerdir ve zabıta yine rutin olarak bütün bu tür müzik yapıp harçlık toplayanları kaldırıyordur ki o kadar masum ve zararsız bir işle uğraşacaklarına o kadar çok yapmaları gereken şey var ki. Ama böyle. Toplasan 20-30 kişinin eylem yaptığı yere yüzlerce polis yığarlar. Evin önünde adam öldürüyorlardır, çağırsan gelen olmaz.
Allah bilir gençlerin harçlık topladıkları gitar kutusunda varsa birkaç banknot birkaç demir para ki Pendik gibi bir yerde bunu başarabilmişlerse o da takdire şayan bir konudur, bu etraftakilerin canını sıkmış olabilir. Çünkü bizde çalacaksan ya da milletten para toplayacaksan büyük yapacaksın öyle gitar çalıp bir kaç lira toplarsan helalinden bile olsa buna tahammül edemezler. Çünkü güce ve büyük hırsızlara karşı olan korkaklık ve çaresizlik fakirlere şiddet olarak kendisini gösterir ki sokaktaki adam da kendisi gibi birinin para topladığını gördü mü otomatik refleks verir. Zaten gelip geçenlerin yüzde 90’ı müzikle ilgilenmez, ne kadar para toplandı diye kutuya bakar. Hatta sayan bile vardır. Müzik çalıp para toplayan aslında havadan para kazanmaktadır çünkü emeğe saygı diye bir şey yoktur. Düğününde patlamış hoparlörlerle felaket müzik yapan adama işi düştüğü için para verir ama sokakta müzik yapan iki genç gördü mü küfür savurur.
Bizdeki dürüstlük ahlaki değil, limitlidir. Çalana söver ama bir yerlerden haram bir para gelse hayır deme ihtimali düşüktür. Bu sokaktaki fakir adamın fakir düşmanlığı ile sınırlı değildir. Kurumsal olarak da Türkiye’de işleyiş bu şekildedir. Bankalara milyonlarca lira borç takan yandaşın peşinden koşmaktan çekinirler ama bir kaç yüz lira borcu olanın kapısına dayanmaktan tereddüt etmezler.
Başka neden gençleri kaldırmış olabilirler? Kıskançlık. Etraftaki magandalar gençlerin gitar çalıp ilgi çekmesinden rahatsız olmuş olabilir. Kendimizin yapamadığı bir şeyi başkasının yapmasına tahammül edemeyiz çünkü. Hele hele aletin de gitar olduğunu düşünürsek her pisliği yiyen ama delikanlı olduğunu sanan dünyanın en cahil ve en kolay gaza getirilen serserilerinin yaşadığı ülkede dejenere bu gençleri susturmayı bir görev için bile yapmış olabilirler. Yok haklarını yemeyelim öyle bir şey olsa direk saldırırlardı, işi zabıtaya bırakmazlardı. O yüzden bu seçenek bu olayda geçerli olmayabilir.
Bu kadar genellemeler yapmak ne kadar doğru? Pek doğru değil demek geliyor içimden ama inanmıyorum. Her zaman bir ahlaki mayasızlık vardı ama kötülük de hiç bu kadar örgütlü olarak kendisini göstermemişti.
İnsanlarda iyi ve kötü özelliklerinin bir arada olduğuna, karakterin belirleyici olduğu kadar, bulundukları şartlar ve durumların da etkisiyle birinin diğerine üstün geldiğine inanıyorum. Ülkenin öyle bir iklimini ve ahlakını bozdular ki bence kısıtlı imkanlarla duyduklarımızın çok ama çok daha ötesinde kötülükler yaşandığından şüpheniz olmasın.
[Levent Kenez] 15.12.2018 [TR724]
Mutluluğun formülü Yanal alacak mı? [Hasan Cücük]
Phillip Cocu’yla fiilen yollarını haftalar önce ayıran Fenerbahçe, resmi ayrılığı ancak bir kaç gün önce gerçekleştirdi. Cocu sonrası takımın dümenine geçen Erwin Koeman’ın da derde deva olmayacağı net olarak ortaya çıkınca gözler mecburen koltuğun yeni sahibini aramaya başladı. Cocu’nun ayrılığının resmiyet kazanmasıyla yeni ismin Ersun Yanal olduğu ilan edildi.
Sezona Cocu yönetiminde büyük ümitlerle başlayan Fenerbahçe aldığı üst üste başarısız sonuçlardan sonra tribünlerden Ersun Yanal tezahüratları yükselmeye başlamıştı. Başkan Ali Koç, kulübün televizyonunda katıldığı programda, ‘Ersun Yanal, dün gündemimizde yoktu, bugün de yok, muhtemel yarın da olmayacak’ diyordu. Ali Koç, tribünlerin sesine rağmen Yanal’a kapıları kapatıyordu. Hemen hatırlatalım bu sözleri sarfettiğinde Cocu ile ne fiilen ne de resmen yollar ayrılmıştı.
Taraftarın Yanal sevgisinin altında 2013-14 sezonu yatıyor. Yanal yönetimindeki Fenerbahçe sadece şampiyon olmakla kalmıyor, Süper Lig tarihine şampiyonluğunu en erken takım olarak geçiyordu. Fenerbahçe taraftarı, ‘Mayıslar sizin olsun, bize Nisanlar yeter’ diyerek rakiplerine gönderme yapıyordu. Şampiyonluk sonrası sezonun başlamasına bir kaç hafta kala Aziz Yıldırım, Ersun Yanal’ı gönderip yerine Portekizli Vitor Pereira’yı getiriyordu. Sonrası ise herkesin malumu. Yanal’dan sonra Fenerbahçe şampiyonluğa hasret kaldı. Kulübün yaşadığı son şampiyonlukta imzası olan Yanal doğal olarak taraftarın sevgisini kazanıyordu.
İkinci kez göreve gelen Ersun Yanal’ın önünde hem olumlu hem de olumsuz örnekler var. Olumlu örnekler var deyince sadece bir tane olduğunu hatırlatalım. İlk kez 1984-85 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştırıp şampiyon yapan Tudor Veselinovic, 1988’de ikinci kez geldiğinde takımı yine şampiyon yapmıştı. Ancak aynı Veselinovic’in 1997’de üçüncü kez gelişi kısa sürede hüsranla bitmişti. İlk geldiklerinde Fenerbahçe’de şampiyonluk yaşayan Branko Stankovic, Christoph Daum ve Aykut Kocaman’ın ikinci gelişleri hep hüsranla sona erdi. Yanal’ın Fenerbahçe’ye ikinci gelişinin izini görmek için Trabzonspor’a bakmak gerekiyor. Karadeniz ekibinde ilk kez Ekim 2007 – Nisan 2009 arasında görev yapan Yanal, 1,66 puan ortalaması tutturdu. 2014- 2017 arasında Trabzonspor’da iki kez daha görev yapan Ersun Yanal, ilk gelişinde 1,67 puan ortalamasıyla görev yaparken, ikinci gelişinde bu ortalama 1,54’e düştü.
Türk futbolunun son dönemine damgasını vuran teknik adamlardan biri olan Ersun Yanal’ın en büyük sorunu istikrar. Yeni Salihlispor’da 1997’de teknik adamlık serüvenine başlayan Yanal, sırasıyla Denizlispor, Ankaragücü, Gençlerbirliği, A Milli Takım, Manisaspor, Trabzonspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe ve Trabzonspor’da görev yaptı. Görevde kalma ortalaması 16 ay olan Yanal, çalıştırdığı hiçbir takımda 3. sezonu göremedi.
57 yaşının ve teknik adamlıkta geride bıraktığı 20 yılın tecrübesiyle Fenerbahçe’ye ikinci kez gelen Ersun Yanal’ın en bariz özelliği hucüm futbolu oynatmasıdır. Özellikle Gençlerbirliği döneminde bu özelliğiyle öne çıkan Yanal, sarı-lacivertliler döneminde ‘Fenerbahçe savunma yapmaz, savunma yaptırır’ diyerek felsefesini ortaya koyuyordu. Ersun Yanal’ın twitter hesabından ‘Mutluluk FENERBAHÇE’de olmaktır’ paylaşımına kulübün resmi hesabından ‘Mutluluk Sarı Lacivert bir bağ, sonsuz bir aidiyettir! Yuvana hoş geldin @ersunyanal!’ cevabı verildi. Bakalım Yanal’in ikinci gelişi taraftarın 5 yıldır beklediği mutluluğu getirecek mi?
[Hasan Cücük] 15.12.2018 [TR724]
Sezona Cocu yönetiminde büyük ümitlerle başlayan Fenerbahçe aldığı üst üste başarısız sonuçlardan sonra tribünlerden Ersun Yanal tezahüratları yükselmeye başlamıştı. Başkan Ali Koç, kulübün televizyonunda katıldığı programda, ‘Ersun Yanal, dün gündemimizde yoktu, bugün de yok, muhtemel yarın da olmayacak’ diyordu. Ali Koç, tribünlerin sesine rağmen Yanal’a kapıları kapatıyordu. Hemen hatırlatalım bu sözleri sarfettiğinde Cocu ile ne fiilen ne de resmen yollar ayrılmıştı.
Taraftarın Yanal sevgisinin altında 2013-14 sezonu yatıyor. Yanal yönetimindeki Fenerbahçe sadece şampiyon olmakla kalmıyor, Süper Lig tarihine şampiyonluğunu en erken takım olarak geçiyordu. Fenerbahçe taraftarı, ‘Mayıslar sizin olsun, bize Nisanlar yeter’ diyerek rakiplerine gönderme yapıyordu. Şampiyonluk sonrası sezonun başlamasına bir kaç hafta kala Aziz Yıldırım, Ersun Yanal’ı gönderip yerine Portekizli Vitor Pereira’yı getiriyordu. Sonrası ise herkesin malumu. Yanal’dan sonra Fenerbahçe şampiyonluğa hasret kaldı. Kulübün yaşadığı son şampiyonlukta imzası olan Yanal doğal olarak taraftarın sevgisini kazanıyordu.
İkinci kez göreve gelen Ersun Yanal’ın önünde hem olumlu hem de olumsuz örnekler var. Olumlu örnekler var deyince sadece bir tane olduğunu hatırlatalım. İlk kez 1984-85 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştırıp şampiyon yapan Tudor Veselinovic, 1988’de ikinci kez geldiğinde takımı yine şampiyon yapmıştı. Ancak aynı Veselinovic’in 1997’de üçüncü kez gelişi kısa sürede hüsranla bitmişti. İlk geldiklerinde Fenerbahçe’de şampiyonluk yaşayan Branko Stankovic, Christoph Daum ve Aykut Kocaman’ın ikinci gelişleri hep hüsranla sona erdi. Yanal’ın Fenerbahçe’ye ikinci gelişinin izini görmek için Trabzonspor’a bakmak gerekiyor. Karadeniz ekibinde ilk kez Ekim 2007 – Nisan 2009 arasında görev yapan Yanal, 1,66 puan ortalaması tutturdu. 2014- 2017 arasında Trabzonspor’da iki kez daha görev yapan Ersun Yanal, ilk gelişinde 1,67 puan ortalamasıyla görev yaparken, ikinci gelişinde bu ortalama 1,54’e düştü.
Türk futbolunun son dönemine damgasını vuran teknik adamlardan biri olan Ersun Yanal’ın en büyük sorunu istikrar. Yeni Salihlispor’da 1997’de teknik adamlık serüvenine başlayan Yanal, sırasıyla Denizlispor, Ankaragücü, Gençlerbirliği, A Milli Takım, Manisaspor, Trabzonspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe ve Trabzonspor’da görev yaptı. Görevde kalma ortalaması 16 ay olan Yanal, çalıştırdığı hiçbir takımda 3. sezonu göremedi.
57 yaşının ve teknik adamlıkta geride bıraktığı 20 yılın tecrübesiyle Fenerbahçe’ye ikinci kez gelen Ersun Yanal’ın en bariz özelliği hucüm futbolu oynatmasıdır. Özellikle Gençlerbirliği döneminde bu özelliğiyle öne çıkan Yanal, sarı-lacivertliler döneminde ‘Fenerbahçe savunma yapmaz, savunma yaptırır’ diyerek felsefesini ortaya koyuyordu. Ersun Yanal’ın twitter hesabından ‘Mutluluk FENERBAHÇE’de olmaktır’ paylaşımına kulübün resmi hesabından ‘Mutluluk Sarı Lacivert bir bağ, sonsuz bir aidiyettir! Yuvana hoş geldin @ersunyanal!’ cevabı verildi. Bakalım Yanal’in ikinci gelişi taraftarın 5 yıldır beklediği mutluluğu getirecek mi?
[Hasan Cücük] 15.12.2018 [TR724]
Namaz mertebelerinin en yükseği: İhsan makamı [Cemil Tokpınar]
İman, hâl ve ibadetle ilgili birbirine yakın üç kavram vardır. Bunlar, “hakka’l-yakîn”, “huzur-u daimî” ve “ihsan”dır.
Hakka’l-yakîn, kendisinden önce gelen iman mertebelerinden ilme’l-yakîn ve ayne’l-yakînin üçüncüsü ve en üstünüdür.
Huzur-u daimî ise, her an Allah’ın huzurunda olduğunu hissetme hâlidir ve mârifetullahta pek mühim ve faziletli bir yeri vardır.
İhsan, iman ve İslâm’dan sonra gelir ve ibadette en kemal mertebedir. Her ibadette insan mertebesi vardır; ancak ihsan namazda daha bir derinlik kazanır ve adeta zirveleşir.
Bu kavramların hepsi de, bir yönüyle tahkikî imanla ilgilidir, çok kuvvetli ve sarsılmaz bir imanın ifadesidir.
Hakka’l-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır. Nasıl ki, mutfaktaki yemeğin varlığı üç yolla bilinir. Birisi onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamaktır ki, buna ilme’l-yakîn denir. Diğeri, gidip gözle görmektir ki, ayne’lyakîndir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakka’l-yakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.
Bu makama ulaşan mümin, kâinatı bir kitap gibi okur, başkalarının ilmen bildiği ve inandığı gaybî hakikatleri akıl ve kalp gözüyle bizzat görür.
Her an O’nunla olmak
Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (Hadîd: 4)
“Cenab-ı Hakkın bin bir ismiyle ve tecellileriyle birlikte olma” şuuru olan huzur-u daimî, her an Allah’ın huzurunda olma hâlidir.
Günün 24 saatinde, ne kadar hâl ve mekân değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.
“İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti, hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.
Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir. Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi manalar, inandığımız, kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mümin bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, “her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamak”tır.
Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir mi? Haksızlık yapıp, yalan söyleyebilir mi?
Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mümin, ezanlar asumanı çınlatırken namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Sabah namazı vakti geldiğinde uyumaya devam eder mi? Bir ibadet, bir hizmet, bir yardım fırsatı geldiğinde onu kaçırır mı?
Mümkün değil. Onun varlığına yürekten inanan, her yerde hazır ve nazır olduğunu bilen, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mümin, Allah’ın emir ve yasakları dışına çıkamaz.
İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k.s.), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah’ın huzurundadır. Onun anlayışına göre, Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılmaz. Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar. Dinen bir sakıncası olmadığı halde ayağını hemen geri çeker:
“Beni günaha sokmayın” der.
Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları söylemekten kendini alamaz:
“Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor.”
Üstad Hazretleri, huzur-u daimîyi anlatırken sık sık, bir Arap şairine ait olan şu ifadeyi zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden bir âyet vardır.”
Evet, huzur-u daimî aynı zamanda her şeyle Allah’ı bulmak ve bilmektir. Hava, su, dağ, taş, orman, deniz, nehir hep Allah’ı anlatır. Atom, hücre, çekirdek, arı, yumurta, çiçek, balık, meyve, ağaç Onun isim ve sıfatlarına ayna olur. İşte huzur-u daimî, bütün varlıklara bakıp Allah’ı hatırlamak, Onun isim ve sıfatlarını kavramaktır.
İhsan: Görme ve görülme şuuru
İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde bunu anlatırken, “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan için, “Allah’ın bizi gördüğünü bilme şuurudur” diyebiliriz.
Bir gün Allah dostlarından birisi, namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yok her şeyi toplayıp gitmiş.
“Nasıl olur, sen evde iken her şeyi alır gider. Hiçbir şey duymadın mı” diye sormuşlar.
“Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum” cevabını vermiş.
İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi. Çünkü o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor. Dış âlemden kopup, ulvî âlemlere dalıyor.
Nasıl ki, büyük bir zatın huzurunda olan birisi başka şeyle meşgul olmaz, hatta başka şeylerin hayalini bile kurmaz ve sadece huzurunda bulunduğu zata kilitlenir. Ona bakar, onu dinler, ortam müsaitse onunla konuşur.
Namazda ihsan şuurunu yakalayan kişi de Rabbine kilitlenir, tamamen Ona teveccüh eder, Onu düşünür, vakit girince namazı ertelemez, imkân varsa hemen kılar, namazdaki hâl ve hareketlerine azamî dikkat eder, hızlı kılmaz, yavaş yavaş kılar, okuduğu sure ve duaların manalarını tefekkür eder, namazı severek ve hissederek kılar.
Rabbimiz takva ve ihsan ehlini maiyetine aldığını şu ayetle müjdeler:
“Şüphesiz ki Allah, takva sahipleriyle, iyilik yapanlarla ve Allah’ı görür gibi ibadet edenlerle beraberdir.” (Nahl: 128)
Cenab-ı Hak bizleri bu müjdeyle serfiraz eylesin.
[Cemil Tokpınar] 15.12.2018 [Tr724]
Hakka’l-yakîn, kendisinden önce gelen iman mertebelerinden ilme’l-yakîn ve ayne’l-yakînin üçüncüsü ve en üstünüdür.
Huzur-u daimî ise, her an Allah’ın huzurunda olduğunu hissetme hâlidir ve mârifetullahta pek mühim ve faziletli bir yeri vardır.
İhsan, iman ve İslâm’dan sonra gelir ve ibadette en kemal mertebedir. Her ibadette insan mertebesi vardır; ancak ihsan namazda daha bir derinlik kazanır ve adeta zirveleşir.
Bu kavramların hepsi de, bir yönüyle tahkikî imanla ilgilidir, çok kuvvetli ve sarsılmaz bir imanın ifadesidir.
Hakka’l-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır. Nasıl ki, mutfaktaki yemeğin varlığı üç yolla bilinir. Birisi onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamaktır ki, buna ilme’l-yakîn denir. Diğeri, gidip gözle görmektir ki, ayne’lyakîndir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakka’l-yakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.
Bu makama ulaşan mümin, kâinatı bir kitap gibi okur, başkalarının ilmen bildiği ve inandığı gaybî hakikatleri akıl ve kalp gözüyle bizzat görür.
Her an O’nunla olmak
Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (Hadîd: 4)
“Cenab-ı Hakkın bin bir ismiyle ve tecellileriyle birlikte olma” şuuru olan huzur-u daimî, her an Allah’ın huzurunda olma hâlidir.
Günün 24 saatinde, ne kadar hâl ve mekân değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.
“İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti, hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.
Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir. Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi manalar, inandığımız, kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mümin bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, “her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamak”tır.
Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir mi? Haksızlık yapıp, yalan söyleyebilir mi?
Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mümin, ezanlar asumanı çınlatırken namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Sabah namazı vakti geldiğinde uyumaya devam eder mi? Bir ibadet, bir hizmet, bir yardım fırsatı geldiğinde onu kaçırır mı?
Mümkün değil. Onun varlığına yürekten inanan, her yerde hazır ve nazır olduğunu bilen, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mümin, Allah’ın emir ve yasakları dışına çıkamaz.
İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k.s.), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah’ın huzurundadır. Onun anlayışına göre, Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılmaz. Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar. Dinen bir sakıncası olmadığı halde ayağını hemen geri çeker:
“Beni günaha sokmayın” der.
Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları söylemekten kendini alamaz:
“Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor.”
Üstad Hazretleri, huzur-u daimîyi anlatırken sık sık, bir Arap şairine ait olan şu ifadeyi zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden bir âyet vardır.”
Evet, huzur-u daimî aynı zamanda her şeyle Allah’ı bulmak ve bilmektir. Hava, su, dağ, taş, orman, deniz, nehir hep Allah’ı anlatır. Atom, hücre, çekirdek, arı, yumurta, çiçek, balık, meyve, ağaç Onun isim ve sıfatlarına ayna olur. İşte huzur-u daimî, bütün varlıklara bakıp Allah’ı hatırlamak, Onun isim ve sıfatlarını kavramaktır.
İhsan: Görme ve görülme şuuru
İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde bunu anlatırken, “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan için, “Allah’ın bizi gördüğünü bilme şuurudur” diyebiliriz.
Bir gün Allah dostlarından birisi, namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yok her şeyi toplayıp gitmiş.
“Nasıl olur, sen evde iken her şeyi alır gider. Hiçbir şey duymadın mı” diye sormuşlar.
“Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum” cevabını vermiş.
İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi. Çünkü o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor. Dış âlemden kopup, ulvî âlemlere dalıyor.
Nasıl ki, büyük bir zatın huzurunda olan birisi başka şeyle meşgul olmaz, hatta başka şeylerin hayalini bile kurmaz ve sadece huzurunda bulunduğu zata kilitlenir. Ona bakar, onu dinler, ortam müsaitse onunla konuşur.
Namazda ihsan şuurunu yakalayan kişi de Rabbine kilitlenir, tamamen Ona teveccüh eder, Onu düşünür, vakit girince namazı ertelemez, imkân varsa hemen kılar, namazdaki hâl ve hareketlerine azamî dikkat eder, hızlı kılmaz, yavaş yavaş kılar, okuduğu sure ve duaların manalarını tefekkür eder, namazı severek ve hissederek kılar.
Rabbimiz takva ve ihsan ehlini maiyetine aldığını şu ayetle müjdeler:
“Şüphesiz ki Allah, takva sahipleriyle, iyilik yapanlarla ve Allah’ı görür gibi ibadet edenlerle beraberdir.” (Nahl: 128)
Cenab-ı Hak bizleri bu müjdeyle serfiraz eylesin.
[Cemil Tokpınar] 15.12.2018 [Tr724]
Etiketler:
Cemil Tokpınar
İngiliz Mahkemesine sunulan belgeyi kim hazırladı? (Akın İpek Kararı-2) [Aziz Kamil Can]
Türkiye’de Hükümet istediği sonuçları elde etmek amacıyla, ulusal bazda yaptığı her çeşit sahtelik ve hukuksuzluğun benzerini uluslararası kurumlar ve devletler nezdinde de pervasızca sürdürüyor.
Bu hukuk dışı uygulamalar bazen adam kaçırma, bazen propaganda, bazen de sahte belge sunmalar ile kendini gösteriyor.
Hatırlanacağı gibi, Amerika’da görülen Reza Zarrab davasında, sahte bir belge ibraz edilmeye çalışılmıştı. İlk olarak bu belgenin varlığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’ın açıklamaları ile duyurulmuştu. Sözde bu belge bir örgüt üyesinin evinde ele geçirilen dijital materyallerin incelenmesi sonucunda ele geçirilmişti.
Sunulan belgede Fethullah Gülen’in Türkiye’deki bir hakimden polislerin tahliyeleri için ricacı olduğu iddia ediliyordu. Ancak belgedeki komiklik ve ciddiyetsizlikler (tarih, imza, dil vb) belgenin sahteliği hakkında araştırma yapmayı bile gerekli kılmıyordu. Zarrab’ı kurtarmaya yönelik hazırlanan sahte belgeye Amerikan yargıcı tarafından itibar edilmeyince, o güne kadar belgeyi manşetlerine taşıyan bağlı medya da bir anda bu değerli delili(!) unutuverdi.
Benzer bir sahtekarlık bu kez İngiltere’deki bir mahkeme dosyasında yapıldı. İngiltere’de Akın İpek ve diğer iki davalı hakkındaki suçlamalar nedeniyle Türkiye’ye iade talebine yönelik dava devam ederken, Adalet Bakanlığı tarafından dosyaya “delil” olarak resmi bir belge sunuldu.
Bu belge sunulmadan önce, davalıların ısrarla üzerinde durduğu başlıca argüman, davanın “siyasi nitelikte” bir dava olup hukuki olmaktan uzak olduğu ve de Türkiye’de adil yargılanma hakkının çok ciddi ölçüde ihlal edildiği idi.
Yargılama sürecinde İngiliz Mahkemesi, Türkiye’de adil yargılama hakkının bulunmadığı yönünde aslında yeterli kanıtlara ulaşmıştı. Bu durumu fark eden Adalet Bakanlığı, Türkiye’de “adil yargılama ilkesinin” var olduğu ve davalıların “ayrımcılığa” maruz kalmayacaklarını ispatlamak için dosyaya ‘sahte bir delil’ sunmaktan çekinmedi.
Mahkeme hakimi, Bakanlığın sunduğu bu belgenin “delil” olarak dosyaya girmesini kabul etti. Gerekçeli karardan Hakimin bu belgeden etkilendiğini şu sözleri ile anlıyoruz:
“Ne var ki, Türkiye Adalet Bakanlığı, dikkatle incelenmesi gereken 8 Kasım 2018 tarihli önemli bir evrak sundu. …adaletin tecellisi adına böyle olması gerektiğini düşündüğüm için, bu evrakın kanıt olarak kabul edilmesine izin verdim.”
8 Kasım 2018 tarihli belgede özetle; Türkiye’deki mahkemelerin ‘Fetö’ üyeliği ve yöneticiliği suçlamalarıyla ilgili 10,657, Anayasal düzene karşı işlenen suçlarla ilgili 632 beraat kararı verdiği, Yargıtay’ın 2018 yılının başından beri yerel mahkemeler tarafından verilen mahkumiyet kararlarının (bylock, sempati, banka, vd dahil) yaklaşık olarak yüzde 40’ını bozduğu şeklindeki bilgilere yer verilmişti.
Mahkeme, mektubun içeriğini gözardı etmesinin mümkün olmadığını kabul etmiş ise de aşağıdaki nedenlerle adil yargılanma için ikna olmadığını belirterek hükümetin talebini geri çevirdi:
– Türkiye’deki ceza yargılamalarının adil olduğuna ilişkin Türkiye’ye karşı verilmiş herhangi bir örnek karar bulunmamaktadır.
– Türk hükümetinin, Prof. Jowell tarafından anlatıldığı şekliyle, 2013 Aralık’taki eylemlerine ek olarak, 16 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden beri Türkiye’de meydana gelen bazı olaylar, hukukun üstünlüğüne müdahale edilmediği konusunda bu mahkemeye oldukça az güvence vermektedir.
– Gülen Hareketinin üst sıralarını oluşturduğu söylenen kişilere karşı Türkiye’de düşmanca bir atmosfer olduğu bu mahkeme tarafından açıkça görülmektedir.
Adalet Bakanlığı başta Akın İpek ve diğer üç davalıyı Türkiye’ye geri getirmek üzere bir belge sunmuştu. Ama düşündüğü gibi olmadı.
Mahkemenin, anılan bu belgeye kararında yer verip, reddetmesi üzerine durum sosyal medyaya ve bazı internet sitelerine yansıdı. Bu kez başka bir risk ortaya çıkıyordu: Madem Bakanlık böyle bir açıklama yaptı, artık Türkiye’de hakimler korkmadan İngiliz Mahkemesi ve Bakanlık yazısı içeriğine uygun herkesi beraat ettirebilirdi.
İşte böyle bir sonuçtan korkan ve daha derinlerden tepki çeken Bakanlık, henüz İngiliz Mahkemesi kararına bile itiraz etmeden ve uluslararası bir kurum nezdinde rezil olmayı da göze alarak, anılan belgenin kendi onayı dışında Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği Hukuk Müşaviri Abdullah Murat tarafından gönderildiğini belirterek, Müşavir’in görevine son verildiğini açıkladı.
Bu açıklama üzerine anlaşmalı kurban seçilen Müşavir ile ilgili sağ ve soldan bağlı medyadan, maaşından yaşamına kadar birçok konular da hemen haber edilmeye başlandı.
Oysa böyle bir zamanda bürokratların siyasi üstlerine haber vermeden tasarrufta bulunabileceğini düşünmek mümkün değil. Fakat Müşavir’in bu açıklamaya karşı yapabileceği pek bir şey de yoktur. Ya susacak, ya da işten atılıp örgüt üyeliğinden hapse alınacaktır.
Belge UYAP kaynaklı
Öte yandan anılan belge incelendiğinde, tüm yönleri ile Bakanlık ve UYAP kaynaklı olduğu, durumun anlaşılması riski de düşünülerek bazı önlemlerle çıktısı alındıktan sonra İngiliz Mahkemesine sunulduğu görülmektedir. Sosyal medyada da bu konu ayrıntıları ile ispatlanmasına rağmen Bakanlığın söz konusu açıklamaları çürüten bir karşı beyanı şu ana kadar olmadı.
Gergerlioğlu: Bu belge gerçek
Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, sözkonusu belgeyi Meclis Genel Kurulu’nda gündeme getirdi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e belgeyi gösteren Gergerlioğlu, belgenin UYAP’tan alındığının ortada olmasına rağmen inkar edilerek devletin itibarının rezil edildiğini söyledi.
Aslında Bakanlık sahteciliğin anlaşılması riskine karşı tedbirini almıştı. Medyaya düşen uzman görüşlere göre, UYAP’tan belge oluşturulurken, sistem tarafından otomatik olarak tekil bir numara eklenmekte ve bunun silinmesi de mümkün değil. Dolayısıyla UYAP DYS’de (doküman yönetim sistemi) bu koda sahip olmayan bir evrakın oluşturulması olanaklı değildir.
İngiliz mahkemesine sunulan belgede Bakanlık bilgileri, adres, mühür, barkot, 28 karakterlik UYAP doğrulama kodu bulunmaktadır. Normalde verilen koddan vatandaş.uyap.gov.tr adresinden e imza veya e devlet ile sorgulama yapılarak belgenin elektronik imzalı suretine ulaşmak mümkündür. Ancak bu belgeye verilen kod girildiğinde, farklı bir belge çıktığı görülmektedir.
Öte yandan çıkan belge DYS’den oluşturulmuş olmasına rağmen altında 28 karakterli doğrulama kodunun olmadığı saptanmıştır. Bunun anlamı şu: Bakanlık, belgenin kamuoyuna yansıması üzerine apar topar UYAP’tan evrakı değiştirmiş ve evrak ID’ye dışardan ID’sız farklı bir evrak oluşturup koymuştur. Fakat bu yapılırken, doğal olarak kod olayını gözden kaçırmıştır.
Diğer taraftan, bu sahtelik de tespit edilince, Bakanlığın UYAP’a yaptığı müdahale sonucunda anılan kod girilse dahi artık hiçbir evraka ulaşılmamaktadır. Yine uzmanlara göre, teknik olarak UYAP sisteminde bu kod ile eşleşen evrakı, ancak CM (Content Manager –IBM’nin bir ürünü, tüm evrakların tutulduğu sistem elemanı) yönetim yetkisi bulunan bir kişi değiştirebilir ya da kaldırabilir.
UYAP CM yönetim yetkisi sadece bir kaç kişi gibi sınırlı bir ekipte bulunmaktadır. Sistem loglarından gerek orijinal evrakın, gerekse yapılan değişikliğin kim tarafından, nerede ve ne zaman, hangi bilgisayardan yapıldığını kolaylıkla tespit etmek mümkündür.
Bu teknik bilgilerden anlaşılıyor ki, Bakanlığın resmi açıklamasının aksine anılan belge Akın İpek ve diğer davalıların iadesini sağlamaya yönelik olarak bizzat Bakanlığın bilgisi dahilinde ‘sahte içerikle’ düzenlendi. Durum anlaşılınca da dışarıdan oluşturulan başka belge UYAP’a aktarıldı. Bu kez de kod kısmı tespit edilince belgeye veya koda ulaşım tamamıyla kapatıldı. Kamuoyunu aldatmaya yönelik de Müşavir Ankara’ya çağrıldı.
Herkes biliyor ki, şayet belgenin dosyaya sunulması tamamıyla Müşavir’in iradesiyle olsaydı çoktan bu zat ya ihraç edilmiş veya örgüt üyesi iddiasıyla hapse atılmıştı. Ama bu olmadı.
Peki bundan sonra ne olacak?
Bana kalırsa bu sahtelikten dolayı, Bakanlığın, İngiliz Mahkemesi kararına itiraz etme yüzü artık kalmamıştır. Şayet o yüz varsa, ki olma ihtimali yüksek, bu kez da itiraz mercii bu sahteliği göz önüne alacak ve muhtemelen Türkiye’ye yönelik en ağır eleştirileri dile getirecektir.
Diğer yandan, ‘sahte içerikli’ belge ile, doğrudan mahkemenin yanıltılması hedef alınmıştır. Bir yönü ile bu devletlerarası bir kriz anlamına da gelmektedir. İki ülke açısından, adil yargılamayı etkileme, sahtecilik, görevi kötüye kullanma, delilleri gizleme, iade anlaşması hükümlerine aykırılık gibi birçok suç hükümleri ihlal edilmiştir. Bu ihlal bizzat Bakan ve sıralı memurları tarafından gerçekleşmiştir.
Bu nedenle anılan suçları işleyen kişilerin her iki ülke mevzuatı kapsamında soruşturmaya konu edilmeleri, mağdur davalıların en doğal hakkı olsa gerek. Nitekim Mahkeme gerekçesine bakıldığında Hakimin bu belgeden etkilendiği, belgedeki bilgiler nedeniyle iade durumunu yeniden gözden geçirme lüzumunu hissettiği açıkça görülmektedir.
Bu ve daha önce deşifre olan sahtecilikler gösteriyor ki, amacına ulaşmak için uluslararası kurumlara pervasızca sahte belge sunan bir zihniyet, içerdeki fabrikalardan ürettiği sahte belgelerle kim bilir kaç yüz bin insanın kanına girmektedir. Ama şu da unutulmamalıdır ki bu sahtecilikler ve sahtecilerin durumları iki dünyada da kayıt altına alınmakta ve mutlaka karşılarına çıkacak ve adalet huzurunda hesap vermek zorunda kalacaklardır.
[Aziz Kamil Can] 15.12.2018 [TR724]
Bu hukuk dışı uygulamalar bazen adam kaçırma, bazen propaganda, bazen de sahte belge sunmalar ile kendini gösteriyor.
Hatırlanacağı gibi, Amerika’da görülen Reza Zarrab davasında, sahte bir belge ibraz edilmeye çalışılmıştı. İlk olarak bu belgenin varlığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’ın açıklamaları ile duyurulmuştu. Sözde bu belge bir örgüt üyesinin evinde ele geçirilen dijital materyallerin incelenmesi sonucunda ele geçirilmişti.
Sunulan belgede Fethullah Gülen’in Türkiye’deki bir hakimden polislerin tahliyeleri için ricacı olduğu iddia ediliyordu. Ancak belgedeki komiklik ve ciddiyetsizlikler (tarih, imza, dil vb) belgenin sahteliği hakkında araştırma yapmayı bile gerekli kılmıyordu. Zarrab’ı kurtarmaya yönelik hazırlanan sahte belgeye Amerikan yargıcı tarafından itibar edilmeyince, o güne kadar belgeyi manşetlerine taşıyan bağlı medya da bir anda bu değerli delili(!) unutuverdi.
Benzer bir sahtekarlık bu kez İngiltere’deki bir mahkeme dosyasında yapıldı. İngiltere’de Akın İpek ve diğer iki davalı hakkındaki suçlamalar nedeniyle Türkiye’ye iade talebine yönelik dava devam ederken, Adalet Bakanlığı tarafından dosyaya “delil” olarak resmi bir belge sunuldu.
Bu belge sunulmadan önce, davalıların ısrarla üzerinde durduğu başlıca argüman, davanın “siyasi nitelikte” bir dava olup hukuki olmaktan uzak olduğu ve de Türkiye’de adil yargılanma hakkının çok ciddi ölçüde ihlal edildiği idi.
Yargılama sürecinde İngiliz Mahkemesi, Türkiye’de adil yargılama hakkının bulunmadığı yönünde aslında yeterli kanıtlara ulaşmıştı. Bu durumu fark eden Adalet Bakanlığı, Türkiye’de “adil yargılama ilkesinin” var olduğu ve davalıların “ayrımcılığa” maruz kalmayacaklarını ispatlamak için dosyaya ‘sahte bir delil’ sunmaktan çekinmedi.
Mahkeme hakimi, Bakanlığın sunduğu bu belgenin “delil” olarak dosyaya girmesini kabul etti. Gerekçeli karardan Hakimin bu belgeden etkilendiğini şu sözleri ile anlıyoruz:
“Ne var ki, Türkiye Adalet Bakanlığı, dikkatle incelenmesi gereken 8 Kasım 2018 tarihli önemli bir evrak sundu. …adaletin tecellisi adına böyle olması gerektiğini düşündüğüm için, bu evrakın kanıt olarak kabul edilmesine izin verdim.”
8 Kasım 2018 tarihli belgede özetle; Türkiye’deki mahkemelerin ‘Fetö’ üyeliği ve yöneticiliği suçlamalarıyla ilgili 10,657, Anayasal düzene karşı işlenen suçlarla ilgili 632 beraat kararı verdiği, Yargıtay’ın 2018 yılının başından beri yerel mahkemeler tarafından verilen mahkumiyet kararlarının (bylock, sempati, banka, vd dahil) yaklaşık olarak yüzde 40’ını bozduğu şeklindeki bilgilere yer verilmişti.
Mahkeme, mektubun içeriğini gözardı etmesinin mümkün olmadığını kabul etmiş ise de aşağıdaki nedenlerle adil yargılanma için ikna olmadığını belirterek hükümetin talebini geri çevirdi:
– Türkiye’deki ceza yargılamalarının adil olduğuna ilişkin Türkiye’ye karşı verilmiş herhangi bir örnek karar bulunmamaktadır.
– Türk hükümetinin, Prof. Jowell tarafından anlatıldığı şekliyle, 2013 Aralık’taki eylemlerine ek olarak, 16 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden beri Türkiye’de meydana gelen bazı olaylar, hukukun üstünlüğüne müdahale edilmediği konusunda bu mahkemeye oldukça az güvence vermektedir.
– Gülen Hareketinin üst sıralarını oluşturduğu söylenen kişilere karşı Türkiye’de düşmanca bir atmosfer olduğu bu mahkeme tarafından açıkça görülmektedir.
Adalet Bakanlığı başta Akın İpek ve diğer üç davalıyı Türkiye’ye geri getirmek üzere bir belge sunmuştu. Ama düşündüğü gibi olmadı.
Mahkemenin, anılan bu belgeye kararında yer verip, reddetmesi üzerine durum sosyal medyaya ve bazı internet sitelerine yansıdı. Bu kez başka bir risk ortaya çıkıyordu: Madem Bakanlık böyle bir açıklama yaptı, artık Türkiye’de hakimler korkmadan İngiliz Mahkemesi ve Bakanlık yazısı içeriğine uygun herkesi beraat ettirebilirdi.
İşte böyle bir sonuçtan korkan ve daha derinlerden tepki çeken Bakanlık, henüz İngiliz Mahkemesi kararına bile itiraz etmeden ve uluslararası bir kurum nezdinde rezil olmayı da göze alarak, anılan belgenin kendi onayı dışında Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği Hukuk Müşaviri Abdullah Murat tarafından gönderildiğini belirterek, Müşavir’in görevine son verildiğini açıkladı.
Bu açıklama üzerine anlaşmalı kurban seçilen Müşavir ile ilgili sağ ve soldan bağlı medyadan, maaşından yaşamına kadar birçok konular da hemen haber edilmeye başlandı.
Oysa böyle bir zamanda bürokratların siyasi üstlerine haber vermeden tasarrufta bulunabileceğini düşünmek mümkün değil. Fakat Müşavir’in bu açıklamaya karşı yapabileceği pek bir şey de yoktur. Ya susacak, ya da işten atılıp örgüt üyeliğinden hapse alınacaktır.
Belge UYAP kaynaklı
Öte yandan anılan belge incelendiğinde, tüm yönleri ile Bakanlık ve UYAP kaynaklı olduğu, durumun anlaşılması riski de düşünülerek bazı önlemlerle çıktısı alındıktan sonra İngiliz Mahkemesine sunulduğu görülmektedir. Sosyal medyada da bu konu ayrıntıları ile ispatlanmasına rağmen Bakanlığın söz konusu açıklamaları çürüten bir karşı beyanı şu ana kadar olmadı.
Gergerlioğlu: Bu belge gerçek
Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, sözkonusu belgeyi Meclis Genel Kurulu’nda gündeme getirdi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e belgeyi gösteren Gergerlioğlu, belgenin UYAP’tan alındığının ortada olmasına rağmen inkar edilerek devletin itibarının rezil edildiğini söyledi.
Aslında Bakanlık sahteciliğin anlaşılması riskine karşı tedbirini almıştı. Medyaya düşen uzman görüşlere göre, UYAP’tan belge oluşturulurken, sistem tarafından otomatik olarak tekil bir numara eklenmekte ve bunun silinmesi de mümkün değil. Dolayısıyla UYAP DYS’de (doküman yönetim sistemi) bu koda sahip olmayan bir evrakın oluşturulması olanaklı değildir.
İngiliz mahkemesine sunulan belgede Bakanlık bilgileri, adres, mühür, barkot, 28 karakterlik UYAP doğrulama kodu bulunmaktadır. Normalde verilen koddan vatandaş.uyap.gov.tr adresinden e imza veya e devlet ile sorgulama yapılarak belgenin elektronik imzalı suretine ulaşmak mümkündür. Ancak bu belgeye verilen kod girildiğinde, farklı bir belge çıktığı görülmektedir.
Öte yandan çıkan belge DYS’den oluşturulmuş olmasına rağmen altında 28 karakterli doğrulama kodunun olmadığı saptanmıştır. Bunun anlamı şu: Bakanlık, belgenin kamuoyuna yansıması üzerine apar topar UYAP’tan evrakı değiştirmiş ve evrak ID’ye dışardan ID’sız farklı bir evrak oluşturup koymuştur. Fakat bu yapılırken, doğal olarak kod olayını gözden kaçırmıştır.
Diğer taraftan, bu sahtelik de tespit edilince, Bakanlığın UYAP’a yaptığı müdahale sonucunda anılan kod girilse dahi artık hiçbir evraka ulaşılmamaktadır. Yine uzmanlara göre, teknik olarak UYAP sisteminde bu kod ile eşleşen evrakı, ancak CM (Content Manager –IBM’nin bir ürünü, tüm evrakların tutulduğu sistem elemanı) yönetim yetkisi bulunan bir kişi değiştirebilir ya da kaldırabilir.
UYAP CM yönetim yetkisi sadece bir kaç kişi gibi sınırlı bir ekipte bulunmaktadır. Sistem loglarından gerek orijinal evrakın, gerekse yapılan değişikliğin kim tarafından, nerede ve ne zaman, hangi bilgisayardan yapıldığını kolaylıkla tespit etmek mümkündür.
Bu teknik bilgilerden anlaşılıyor ki, Bakanlığın resmi açıklamasının aksine anılan belge Akın İpek ve diğer davalıların iadesini sağlamaya yönelik olarak bizzat Bakanlığın bilgisi dahilinde ‘sahte içerikle’ düzenlendi. Durum anlaşılınca da dışarıdan oluşturulan başka belge UYAP’a aktarıldı. Bu kez de kod kısmı tespit edilince belgeye veya koda ulaşım tamamıyla kapatıldı. Kamuoyunu aldatmaya yönelik de Müşavir Ankara’ya çağrıldı.
Herkes biliyor ki, şayet belgenin dosyaya sunulması tamamıyla Müşavir’in iradesiyle olsaydı çoktan bu zat ya ihraç edilmiş veya örgüt üyesi iddiasıyla hapse atılmıştı. Ama bu olmadı.
Peki bundan sonra ne olacak?
Bana kalırsa bu sahtelikten dolayı, Bakanlığın, İngiliz Mahkemesi kararına itiraz etme yüzü artık kalmamıştır. Şayet o yüz varsa, ki olma ihtimali yüksek, bu kez da itiraz mercii bu sahteliği göz önüne alacak ve muhtemelen Türkiye’ye yönelik en ağır eleştirileri dile getirecektir.
Diğer yandan, ‘sahte içerikli’ belge ile, doğrudan mahkemenin yanıltılması hedef alınmıştır. Bir yönü ile bu devletlerarası bir kriz anlamına da gelmektedir. İki ülke açısından, adil yargılamayı etkileme, sahtecilik, görevi kötüye kullanma, delilleri gizleme, iade anlaşması hükümlerine aykırılık gibi birçok suç hükümleri ihlal edilmiştir. Bu ihlal bizzat Bakan ve sıralı memurları tarafından gerçekleşmiştir.
Bu nedenle anılan suçları işleyen kişilerin her iki ülke mevzuatı kapsamında soruşturmaya konu edilmeleri, mağdur davalıların en doğal hakkı olsa gerek. Nitekim Mahkeme gerekçesine bakıldığında Hakimin bu belgeden etkilendiği, belgedeki bilgiler nedeniyle iade durumunu yeniden gözden geçirme lüzumunu hissettiği açıkça görülmektedir.
Bu ve daha önce deşifre olan sahtecilikler gösteriyor ki, amacına ulaşmak için uluslararası kurumlara pervasızca sahte belge sunan bir zihniyet, içerdeki fabrikalardan ürettiği sahte belgelerle kim bilir kaç yüz bin insanın kanına girmektedir. Ama şu da unutulmamalıdır ki bu sahtecilikler ve sahtecilerin durumları iki dünyada da kayıt altına alınmakta ve mutlaka karşılarına çıkacak ve adalet huzurunda hesap vermek zorunda kalacaklardır.
[Aziz Kamil Can] 15.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Aziz Kamil Can
Kaydol:
Yorumlar (Atom)