İstanbul Erkek Lisesi’nin 135 yıllık tarihinde bir ilk yaşandı. Almanya, ABD, Kanada, Fransa gibi ülkelerde üniversite eğitimine gidenlerin oranı, Türkiye’de kalanları geçti. Tarihi lisenin, 2019 mezunlarının yüzde 52.6’sı Avrupa’ya gitti. Alman Lisesi’nden yurt dışına gidenlerin oranı yüzde 94.7’ye çıktı. Galatasaray Lisesi’nden yurt dışına gidenlerin oranı ise yüzde 32. 6’ya ulaştı.
Sözcü‘den Sultan Uçar‘ın haberine göre, Avrupa, Amerika ve İngiltere’ye eskiden yüksek lisans ve doktora için giden Türkler, ilk defa lise biter bitmez ülkeden ayrılmaya başladı. Bu ülkelerde lisansa kabul için ABİTUR ve IB Diploması gerekiyor. ABİTUR’u, Türkiye’de veren tek devlet okulu İstanbul Erkek Lisesi, tek özel eğitim kurumu ise Özel Alman Lisesi’dir.
Galatasaray Lisesi ise IB (Uluslararası Bakalorya) diploması veriyor. Bu okullara Liselere Giriş Sınavı (LGS)’ de tüm soruları doğru çözerek, 500 tam puan alanlar girebiliyor.
LİSEYİ BİTİREN YURT DIŞINA GİDİYOR
İngilizce/ Almanca ya da İngilizce/ Fransızca çift dilde eğitim alıyorlar. Öğrenciler lise son sınıfta ABİTUR ve IB sınavına alınıyor. Tamamı bu sınavları kazanıyor. Almanya- Fransa-Türk hükümetleri 1950’lerde ikili anlaşma yaptı. Böylece, Türkiye’de okusalar da liseyi Almanya ve Fransa’ da okumuş sayılıyorlar. Bu diplomayla sadece Almanya ve Fransa değil, Amerika’dan Çin’e kadar Harvard, Oxford, Yale gibi binlerce üniversitenin kapısını açıyorlar.
GİDENLER KALANLARI GEÇTİ
Türk öğrencilerin yüzde 99’u, 10 yıl önce bu koşullara rağmen lisansa yurt dışına gitmiyordu. Şimdi tercihler tam tersine döndü. İstanbul Erkek Lisesi’ne her yıl LGS’ de tek bir soru dahi yanlış yapmayıp, 500 tam puan alan yüzde 1’lik dilimdeki 180 öğrenci alınıyor. Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz ve Ahmet Davutoğlu gibi 3 başbakan çıkaran tarihi lisede bir ilk yaşanıyor. Mezunlarını 10 yıl önce sadece yüzde 1.6’sı yurt dışına giden tarihi lisede, son 4 yılda yurtdışı tercihleri katlanarak arttı.
Liselere inen beyin göçü yüksek lisans, doktora öğrencilerinde zirve yapıyor. TÜİK verilerine göre; 2017’de 113 bin 326 kişi Türkiye’yi terk etti. Yurtdışına gidenlerin sayısı 1 yılda yüzde 63 artarken bunlardan her 5 kişiden 2’sinin 20-34 yaş aralığında yani yüksek eğitim çağında gençlerden oluşuyor. Son 3 yılda ise 319 bin 392 Türk vatandaşı Türkiye’den ayrıldı.
“YURT DIŞINDA GARSONLUK YAPIP OKUYORUM”
Münih Teknik Üniversitesi Elektronik Bilgi Teknolojileri Mühendisliği öğrencisi A.B, “İstanbul Erkek’i dereceyle kazandım. Babam, asgari ücretle çalışıyor. Üniversite sınavını da, Abitur’u da kazandım. Ama üniversite bitince işsiz kalma riski nedeniyle yurtdışına gitmeyi seçtim. Türkiye’de, asgari ücrete zor iş bulurdum. Almanya’da saat başı ücretle garsonluk yapıp, okuyorum. Ama okul bitince en az 6 bin Euro maaş alacağım” dedi.
“ÜLKEM İÇİN KAYGILANIYORUM”
Berlin Teknoloji Üniversitesi Ekonomi Bilgisayar Bilimi öğrencisi E. A, “Ülkemdeki, birkaç üniversite hariç verilen yükseköğretim dünyada kabul görmüyor. Bu nedenle Avrupa’yı seçtim. Ailem, beni okutmak için çok zorlanıyor. AB ülkelerinde, yüzlerce çok zeki Türk öğrenci lisans okuyor. Kedi, köpek gezdiren de var. Yaşlılara bakan da. Türkiye’ye döner miyiz? diye aramızda konuşuyoruz. Arkadaşlarım da, hem kendi geleceğinden hem Türkiye’nin geleceğinden kaygı duyuyorlar”
1884’TEN BU YANA İLK: İSTANBUL ERKEK’TE YÜZDE 52.6
1884’de kurulan İstanbul Erkek’ in 2019 mezunlarının yüzde 52. 6’sı Almanya, Fransa, Kanada, ABD, Avusturya hatta Macaristan gibi ülkelere lisansa gitti. İlk defa üniversite okumak için yurt dışına giden öğrenci sayısı, Türkiye’de kalanları geçti. Okulun 2019 mezunu 167 öğrenci de Türkiye’de de üniversite kazandı. 22’si tercih yapmadı. 88’i yurtdışına giderken, 57’si buradaki üniversitelere kaydoldu.
ALMAN LİSESİ’NDE YÜZDE 94.7
1868’da kurulan 151 yıllık Özel Alman Lisesi, ABİTUR veren tek özel okul. ÖSYM verilerine göre; 2008 mezunu 105 öğrencinin 85’i yani yüzde 89.2’si Türkiye’de kaldı. Yüzde 10.8’i olan 20 öğrenci yurt dışına gitti. 2018’de 87 mezundan yüzde 92.1’i yurt dışını tercih etti. 133 yıllık lisede 2019’da bir ilk oldu. 105 mezundan 6’sı Türkiye’de kalırken, 99’u yani yüzde 94.7’si yurt dışına gitti.
GALATASARAY LİSESİ’NDE YÜZDE 32.6
Sultan Abdülaziz’in 1868’de kurduğu Galatasaray Lisesi’nin 2005-2019 arasındaki 15 yıllı incelendi. 2007’de sadece 1 öğrenci yurtdışına giderken, 2008’de 4, 2009’da 9, 2010’da 12, 2011’de 5, 2012’de 6, 2013’de 1, 2014’de 10, 2015’de 11 ve 2016’da da 23 öğrenciye çıktı. 2018’de üniversite sınavına giren 141 öğrenciden 16’sı yani yüzde 22. 5’i yurtdışını tercih etti. 2019 mezunu 142 öğrencinin 23’ü Amerika’dan, Uzakdoğu’ya gitti. Son 2 yılda yurtdışı tercihi yüzde 10 artışla, yüzde 32. 6’ya çıktı.
“YURT DIŞINA YÜKSEK LİSANS VE DOKTORA İÇİN GİDİLİRDİ”
Almanya SRC Hochschule Heidelberg Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Doruk Özdemir: “Türklerin, lisede yurtdışına gidişine burada biz de tanığız. Eskiden yüksek lisans veya doktora için gidilirdi.”
[Kronos.News] 20.12.2019
Akademisyenler korkudan bilimsel veri üretemiyor
Akademisyenlerle ilgili hazırlanan bir rapor üniversitelerde neden bilimsel veri üretilmediğini ortaya koydu. Rapora göre akademisyenler üniversitede gizlice izlenme, tehdit, hedef gösterilme, ihbar ve işten atılma korkusu taşıyor.
BOLD – İnsan Hakları Okulu’nun “OHAL’de İnsan Hakları Alanında Akademisyen Olmak” raporu yayımlandı. Ülkü Doğanay ve Ozan Değer tarafından hazırlanan rapor 21 Temmuz 2016 – 19 Temmuz 2018 tarihleri arasında yürürlükte olan Olağanüstü Hal’in (OHAL) Türkiye’de insan hakları alanında yürütülen akademik çalışmalar üzerinde nasıl bir etkisi bulunduğunu araştırıp raporlaştırdı
AKADEMİSYENLERİN İHRAÇ EDİLME ENDİŞESİ VAR
t24’ten Aylin Kaplan’ın haberine göre raporla OHAL öncesinde başlayan ancak OHAL uygulamalarıyla birlikte alenileşen baskıların akademik çalışmalar ve eğitim faaliyetleri bakımından ne gibi sonuçlar doğurduğunun ortaya koyması hedeflendi. Araştırma sonuçlarına göre akademisyenler derslerin gizlice izlenmesi, öğrenciler ve meslektaşları tarafından ihbar ve görevinden ihraç edilme endişesi taşıyor.
AKADEMİK ÖZGÜRLÜK ZEDELENDİ
Araştırmanın sonucuna göre akademik özgürlükler OHAL süresince ve sonrasında önemli ölçüde zedelendi. Her ne kadar, akademisyenlerin bağlı bulundukları üniversiteye ve çalışma konularına göre OHAL sürecini farklı biçimlerde deneyimlediklerinden söz edilebilirse de ihraçlar, soruşturmalar, gözaltı ve tutuklamalarla ve linç kampanyalarıyla oluşturulan korku atmosferi, doğası gereği iktidar tarafından sevilmeyen konular üzerinde çalışan insan hakları akademisyeni hem öğretim elemanları hem de öğrenciler düzeyinde olumsuz etkilediğine dikkat çekildi.
ÇOK SAYIDA DERS HOCASIZ KALDI
OHAL sürecinde yaşanan ihraçlardan, insan hakları alanında veya bu alanla ilgili çalışmalar gerçekleştiren akademisyenleri de etkilediği, bu sebeple özel uzmanlık bilgisi gerektiren çok dersin hocasız, pek çok tezin ise danışmansız kaldığı raporda yer aldı. İhraçlar nedeniyle üniversitelerdeki görevlerine devam eden akademisyenlerin yaptıkları işe duydukları inançlarının zayıfladığı belirtildi.
OTOSANSÜR YAPMAK ZORUNDA KALDILAR
Bu süreç içinde, akademisyenlerin iş güvencelerinin ortadan kalkması ve özlük haklarının korunmasına dair mekanizmaların her zaman olduğundan daha zayıf hale geldiği belirtilen raporda, öğrenciler ve meslektaşlar tarafından ihbar edilme, müfettişler ya da istihbarat elemanları tarafından gizlice derslerin izlenmesi endişesi, bir yandan akademisyenler ve öğrenciler arasındaki güven bağını zedelediği belirtildi. Ayrıca akademisyenlerin derslerinde, araştırmalarında, tezlerinde ve yayınlarında kısmen ya da tamamen otosansüre başvurmak zorunda bırakıldıklarının altı çizildi.
[BoldMedya] 20.12.2019
BOLD – İnsan Hakları Okulu’nun “OHAL’de İnsan Hakları Alanında Akademisyen Olmak” raporu yayımlandı. Ülkü Doğanay ve Ozan Değer tarafından hazırlanan rapor 21 Temmuz 2016 – 19 Temmuz 2018 tarihleri arasında yürürlükte olan Olağanüstü Hal’in (OHAL) Türkiye’de insan hakları alanında yürütülen akademik çalışmalar üzerinde nasıl bir etkisi bulunduğunu araştırıp raporlaştırdı
AKADEMİSYENLERİN İHRAÇ EDİLME ENDİŞESİ VAR
t24’ten Aylin Kaplan’ın haberine göre raporla OHAL öncesinde başlayan ancak OHAL uygulamalarıyla birlikte alenileşen baskıların akademik çalışmalar ve eğitim faaliyetleri bakımından ne gibi sonuçlar doğurduğunun ortaya koyması hedeflendi. Araştırma sonuçlarına göre akademisyenler derslerin gizlice izlenmesi, öğrenciler ve meslektaşları tarafından ihbar ve görevinden ihraç edilme endişesi taşıyor.
AKADEMİK ÖZGÜRLÜK ZEDELENDİ
Araştırmanın sonucuna göre akademik özgürlükler OHAL süresince ve sonrasında önemli ölçüde zedelendi. Her ne kadar, akademisyenlerin bağlı bulundukları üniversiteye ve çalışma konularına göre OHAL sürecini farklı biçimlerde deneyimlediklerinden söz edilebilirse de ihraçlar, soruşturmalar, gözaltı ve tutuklamalarla ve linç kampanyalarıyla oluşturulan korku atmosferi, doğası gereği iktidar tarafından sevilmeyen konular üzerinde çalışan insan hakları akademisyeni hem öğretim elemanları hem de öğrenciler düzeyinde olumsuz etkilediğine dikkat çekildi.
ÇOK SAYIDA DERS HOCASIZ KALDI
OHAL sürecinde yaşanan ihraçlardan, insan hakları alanında veya bu alanla ilgili çalışmalar gerçekleştiren akademisyenleri de etkilediği, bu sebeple özel uzmanlık bilgisi gerektiren çok dersin hocasız, pek çok tezin ise danışmansız kaldığı raporda yer aldı. İhraçlar nedeniyle üniversitelerdeki görevlerine devam eden akademisyenlerin yaptıkları işe duydukları inançlarının zayıfladığı belirtildi.
OTOSANSÜR YAPMAK ZORUNDA KALDILAR
Bu süreç içinde, akademisyenlerin iş güvencelerinin ortadan kalkması ve özlük haklarının korunmasına dair mekanizmaların her zaman olduğundan daha zayıf hale geldiği belirtilen raporda, öğrenciler ve meslektaşlar tarafından ihbar edilme, müfettişler ya da istihbarat elemanları tarafından gizlice derslerin izlenmesi endişesi, bir yandan akademisyenler ve öğrenciler arasındaki güven bağını zedelediği belirtildi. Ayrıca akademisyenlerin derslerinde, araştırmalarında, tezlerinde ve yayınlarında kısmen ya da tamamen otosansüre başvurmak zorunda bırakıldıklarının altı çizildi.
[BoldMedya] 20.12.2019
Görme engelli tutuklular için imza kampanyası
İki yıl cezaevinde kalan gazeteci Cüneyt Arat, hala içeride bulunan kendisi gibi engelli tutuklular için change.org’da bir imza kampanyası başlattı.
BOLD – Görme engelli gazeteci Cüneyt Arat, cezaevinde bulunan görme engelli tutuklular için bir imza kampanyası başlattı. Yüzde 90 ağır görme engelli bir kişi olarak 2 yıl süre ile cezaevlerinde bulunup çeşitli hak ihlallerine maruz kaldığını belirten Arat, cezaevinde yaşadığı hak ihlallerini şöyle sıraladı:
SEVK VE NAKİL SIRASINDA KELEPÇE TAKILIYORDU
“Barındırıldığım koğuşlarda alafranga tuvalet bulunmaması nedeniyle 4-5 günde bir lavaboya gidebiliyordum. Cezaevlerinde büyük tırnak makası kullanmama izin verilmemesi nedeniyle canımı acıtıyor etimi kanatıyordum. Cezaevlerinde küçük şarjlı traş makinesi kullanmama izin verilmediği için kişisel bakımımı ve temizliğimi güçlükle yapmaktaydım. Cezaevlerinde taleplerime rağmen kabartma yazılı kitapların temin edilmemesi nedeniyle okuma hakkımı kullanamamaktaydım. Fotoğraflar aracılığıyla ailem ile hasret gideremediğimden dolayı açık, kapalı ve telefonla görüşme sürelerim taleplerime rağmen reddedilmekteydi. Cezaevlerinin özel tv kanallarında sesli betimlemeli filmlerin yayınlanmaması nedeniyle vakit geçirememekteydim. Ağır görme engelime rağmen sevk ve nakil esnalarında ellerime kelepçe takılmaktaydı. Cezaevlerinde sesli kol saatimin şahsıma verilmemesi nedeniyle geceyle gündüzü ayırt edemediğim gibi düzenli plan ve programlar da yapamamaktaydım.”
DESTEK VE ÇÖZÜM ÇAĞRISINDA BULUNDU
Mesleğinden dolayı birçok engellinin de kendisine ulaşan hak ihlallerini anlattığını belirten Arat, takipçilerinden destek, Adalet Bakanlığı yetkililerinden ise çözüm beklediğini söyledi. Arat ayrıca engelli tutuklular için önerilerini de kampanyasında sundu.
Kampanyaya destek vermek için
[BoldMedya] 20.12.2019
BOLD – Görme engelli gazeteci Cüneyt Arat, cezaevinde bulunan görme engelli tutuklular için bir imza kampanyası başlattı. Yüzde 90 ağır görme engelli bir kişi olarak 2 yıl süre ile cezaevlerinde bulunup çeşitli hak ihlallerine maruz kaldığını belirten Arat, cezaevinde yaşadığı hak ihlallerini şöyle sıraladı:
SEVK VE NAKİL SIRASINDA KELEPÇE TAKILIYORDU
“Barındırıldığım koğuşlarda alafranga tuvalet bulunmaması nedeniyle 4-5 günde bir lavaboya gidebiliyordum. Cezaevlerinde büyük tırnak makası kullanmama izin verilmemesi nedeniyle canımı acıtıyor etimi kanatıyordum. Cezaevlerinde küçük şarjlı traş makinesi kullanmama izin verilmediği için kişisel bakımımı ve temizliğimi güçlükle yapmaktaydım. Cezaevlerinde taleplerime rağmen kabartma yazılı kitapların temin edilmemesi nedeniyle okuma hakkımı kullanamamaktaydım. Fotoğraflar aracılığıyla ailem ile hasret gideremediğimden dolayı açık, kapalı ve telefonla görüşme sürelerim taleplerime rağmen reddedilmekteydi. Cezaevlerinin özel tv kanallarında sesli betimlemeli filmlerin yayınlanmaması nedeniyle vakit geçirememekteydim. Ağır görme engelime rağmen sevk ve nakil esnalarında ellerime kelepçe takılmaktaydı. Cezaevlerinde sesli kol saatimin şahsıma verilmemesi nedeniyle geceyle gündüzü ayırt edemediğim gibi düzenli plan ve programlar da yapamamaktaydım.”
DESTEK VE ÇÖZÜM ÇAĞRISINDA BULUNDU
Mesleğinden dolayı birçok engellinin de kendisine ulaşan hak ihlallerini anlattığını belirten Arat, takipçilerinden destek, Adalet Bakanlığı yetkililerinden ise çözüm beklediğini söyledi. Arat ayrıca engelli tutuklular için önerilerini de kampanyasında sundu.
Kampanyaya destek vermek için
[BoldMedya] 20.12.2019
“Hapisteki bebekler vicdanımızda kocaman bir yara olacak”
Oyuncu Arzum Onan ve manken Azra Akın anneleriyle birlikte cezaevlerine mahkum edilen çocukların toplum vicdanında büyük bir yara açacağını söyledi.
BOLD – Azra Akın, sosyal sorumluluk projesi kapsamında annelerinin yanında Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutulan 40 çocuğu 1 günlüğüne dışarı çıkardı. İstanbul’daki bir akvaryumu ziyarete giden çocukların fotoğraflarını Azra Akın ve oyuncu Arzum Onan Instagram hesaplarından paylaştı. Onan, “Burada gördüğünüz çocuklar Bakırköy Kadın Cezaevindeki mahkum kadınların yavruları. Dün ilk kez bir günlüğüne dışarı çıktılar” dedi.
800 ÇOCUK HAPİSTE
Cezaevlerindeki bebek sayısına da dikkat çeken Onan, “Türkiye’de cezaevlerinde 800 çocuk, çeşitli suçlardan hüküm giymiş anneleriyle birlikte yaşıyor. Kilitli kapılar ardında, erkenden büyümek zorunda bırakılan her çocuğun sağlığı, beslenmesi, eğitimi ve en önemlisi psikolojisi için doğru şartların sağlanması gerek. Unutmayalım ki, olması gereken şartlarda büyüyemeyen her çocuk vicdanımızda kocaman bir yara olarak yerini alacak” ifadelerini kullandı. Onan’ın paylaşımı bir saatte 15 bin beğeni aldı.
HİÇBİR YAVRUYU GÖRMEZDEN GELEMEYİZ
Azra Akın da Onan ile benzer ifadeler kullanarak hapisteki çocukların sağlıkları, psikolojileri, beslenmeleri, eğitimleri konusunda dışarıdaki çocuklarla aynı şartlara sahip olup olmadığını sordu: “Bu çocuklar cezaevlerinde anneleriyle yaşayan yavrularımız. Ne olursa olsun sağlıklı büyümek hepsinin hakkı. Anne ve babaları cezaevinde olduğu için hiçbir yavruları görmezden gelemeyiz. Ayrıca bu çocuklar anneleriyle birlikte cezaevlerinde büyümek zorunda iseler şartlarının dışarıdaki yaşıtlarından farklı olmadığından emin olmalıyız ki vicdanlarımız rahat olsun. Sormak istiyorum acaba bu çocukların beslenmeleri, sağlıkları, eğitimleri konusunda her şey yolunda mı? Psikolojileri nasıl? Çünkü unutmayalım sağlıklı şartlarda büyümeyen her bir çocuk vicdanlarımızda kapatılması mümkün olmayan büyük bir yara olarak yaşayacaktır.”
[BoldMedya] 20.12.2019
BOLD – Azra Akın, sosyal sorumluluk projesi kapsamında annelerinin yanında Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutulan 40 çocuğu 1 günlüğüne dışarı çıkardı. İstanbul’daki bir akvaryumu ziyarete giden çocukların fotoğraflarını Azra Akın ve oyuncu Arzum Onan Instagram hesaplarından paylaştı. Onan, “Burada gördüğünüz çocuklar Bakırköy Kadın Cezaevindeki mahkum kadınların yavruları. Dün ilk kez bir günlüğüne dışarı çıktılar” dedi.
800 ÇOCUK HAPİSTE
Cezaevlerindeki bebek sayısına da dikkat çeken Onan, “Türkiye’de cezaevlerinde 800 çocuk, çeşitli suçlardan hüküm giymiş anneleriyle birlikte yaşıyor. Kilitli kapılar ardında, erkenden büyümek zorunda bırakılan her çocuğun sağlığı, beslenmesi, eğitimi ve en önemlisi psikolojisi için doğru şartların sağlanması gerek. Unutmayalım ki, olması gereken şartlarda büyüyemeyen her çocuk vicdanımızda kocaman bir yara olarak yerini alacak” ifadelerini kullandı. Onan’ın paylaşımı bir saatte 15 bin beğeni aldı.
HİÇBİR YAVRUYU GÖRMEZDEN GELEMEYİZ
Azra Akın da Onan ile benzer ifadeler kullanarak hapisteki çocukların sağlıkları, psikolojileri, beslenmeleri, eğitimleri konusunda dışarıdaki çocuklarla aynı şartlara sahip olup olmadığını sordu: “Bu çocuklar cezaevlerinde anneleriyle yaşayan yavrularımız. Ne olursa olsun sağlıklı büyümek hepsinin hakkı. Anne ve babaları cezaevinde olduğu için hiçbir yavruları görmezden gelemeyiz. Ayrıca bu çocuklar anneleriyle birlikte cezaevlerinde büyümek zorunda iseler şartlarının dışarıdaki yaşıtlarından farklı olmadığından emin olmalıyız ki vicdanlarımız rahat olsun. Sormak istiyorum acaba bu çocukların beslenmeleri, sağlıkları, eğitimleri konusunda her şey yolunda mı? Psikolojileri nasıl? Çünkü unutmayalım sağlıklı şartlarda büyümeyen her bir çocuk vicdanlarımızda kapatılması mümkün olmayan büyük bir yara olarak yaşayacaktır.”
[BoldMedya] 20.12.2019
17 yıl önce vefat eden Hacı Sami Boydak’ın ismi camiden silindi
Geçtiğimiz ay adı değiştirilen Boydak Holding ve ailesi bir şok daha yaşadı. Boydak kardeşlerin 17 yıl önce yaşamını yitiren babası Hacı Sami Boydak’ın adı tüm hayır kurumlarından siliniyor.
BOLD – 17 sene önce vefat eden Boydak kardeşlerin babası Hazı Salih Boydak’ın adına yapılan Kayseri’deki caminin ismi silindi. Haberi, Memduh Boydak’ın oğlu Berat Boydak, babasıyla bugün yaptığı görüş dönüşü sonrası sosyal medya hesabından duyurdu.
Berat Boydak, “Babam Memduh Boydak’ı ziyaretten dönüyorum. Kendisi 45 aydır Sincan Cezaevinde tutuklu. Bugün babam biraz sitemliydi. Sitemi ise tam 17 yıl önce kaybettiğimiz dedem Sami Boydak’ın bütün hayır kurumlarından adının silinmiş olmasınaydı” dedi.
Hacı Sami Boydak Camii, Haziran 2016’da Kayseri Mimar Sinan OSB’de yapımı tamamlanıp ibadete açılmıştı.
VİCDANLARA HAVALE EDİYORUM
Berat Boydak, “Hayır kurumunun amacı karşılık beklemeden insanlığa faydalı olmaktır. Önemli olan isimler değil, eserlerdir. Amacına ulaşmış mı? Buna bakmak gerekir. Ancak 17 yıl önce vefat eden dedemin ismiyle ilgili alıp verilemeyen nedir? Vicdanlara havale ediyor, dedemi rahmetle anıyorum.” diye konuştu. Boydak Holding’in ismi de geçtiğimiz kasım ayında değiştirilerek Erciyes Anadolu Holding yapılmıştı.
15 Temmuz öncesi ve sonrasında Boydak ailesinden 27 kişi hakkında işlem yapıldı. Adı değiştirilen Boydak Holding’in yönetim kurulu başkanı Hacı Boydak, CEO’su Memduh Boydak ve yönetim kurulu üyesi Şükrü Boydak, 6 Mart 2016’da Kayseri’de tutuklanmış ve Sincan Cezaevine gönderilmişti. 12 Temmuz 2018’de Memduh Boydak’a örgütü yöneticiliğinden 18 yıl hapis, Hacı Boydak’a üyelikten 11 yıl 10 ay 15 gün, Şükrü Boydak’ ‘üyelik’ suçundan 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
[BoldMedya] 20.12.2019
BOLD – 17 sene önce vefat eden Boydak kardeşlerin babası Hazı Salih Boydak’ın adına yapılan Kayseri’deki caminin ismi silindi. Haberi, Memduh Boydak’ın oğlu Berat Boydak, babasıyla bugün yaptığı görüş dönüşü sonrası sosyal medya hesabından duyurdu.
Berat Boydak, “Babam Memduh Boydak’ı ziyaretten dönüyorum. Kendisi 45 aydır Sincan Cezaevinde tutuklu. Bugün babam biraz sitemliydi. Sitemi ise tam 17 yıl önce kaybettiğimiz dedem Sami Boydak’ın bütün hayır kurumlarından adının silinmiş olmasınaydı” dedi.
Hacı Sami Boydak Camii, Haziran 2016’da Kayseri Mimar Sinan OSB’de yapımı tamamlanıp ibadete açılmıştı.
VİCDANLARA HAVALE EDİYORUM
Berat Boydak, “Hayır kurumunun amacı karşılık beklemeden insanlığa faydalı olmaktır. Önemli olan isimler değil, eserlerdir. Amacına ulaşmış mı? Buna bakmak gerekir. Ancak 17 yıl önce vefat eden dedemin ismiyle ilgili alıp verilemeyen nedir? Vicdanlara havale ediyor, dedemi rahmetle anıyorum.” diye konuştu. Boydak Holding’in ismi de geçtiğimiz kasım ayında değiştirilerek Erciyes Anadolu Holding yapılmıştı.
HACI, MEMDUH VE ŞÜKRÜ BOYDAK SİNCAN CEZAEVİNDE TUTUKLUBabam #memduhboydak ı ziyaretten dönüyorum. Kendisi 45 aydır Sincan cezaevinde tutukludur.. Bugün babam biraz sitemliydi. Sitemi ise tam 17 yıl önce kaybettiğimiz dedem Sami Boydak’ın bütün hayır kurumlarından adının silinmiş olmasınaydı..— Berat Boydak (@BeratBoydak) December 20, 2019
15 Temmuz öncesi ve sonrasında Boydak ailesinden 27 kişi hakkında işlem yapıldı. Adı değiştirilen Boydak Holding’in yönetim kurulu başkanı Hacı Boydak, CEO’su Memduh Boydak ve yönetim kurulu üyesi Şükrü Boydak, 6 Mart 2016’da Kayseri’de tutuklanmış ve Sincan Cezaevine gönderilmişti. 12 Temmuz 2018’de Memduh Boydak’a örgütü yöneticiliğinden 18 yıl hapis, Hacı Boydak’a üyelikten 11 yıl 10 ay 15 gün, Şükrü Boydak’ ‘üyelik’ suçundan 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
[BoldMedya] 20.12.2019
“Müvekkilimi kaçıranların telefonlarından plan ve fidye videosu çıktı”
Esnaf Adem Özdaman’ı kaçırıp fidye isteyenlerin tamamı serbest kaldı. Bilirkişi raporunu anlatan Avukat, bulunan delilleri tek tek sayıp isyan etti.
BOLD – 16 Kasım günü İzmir’de esnaf Adem Özdaman’ı evinin önünden kaçıran ve 2 milyon dolar fidye isteyen tutuklu 8 kişi İzmir Sulh Ceza Hakimliği tarafından tahliye edilmesiyle ilgili avukat Abdi Yaşar, Periscope yayını yaptı.
Avukat Abdi Yaşar, müvekkilinin kaçırılması, işkence edilmesi ve ailesinden fidye istenmesiyle ilgili bütün delillerin savcılık dosyasında olmasına rağmen sanıkların serbest bırakılmasına tepki göstererek, “Telefonlarında benimle ilgili paylaşımlar da çıktı. Benim de can güvenliğim tehlikede, müvekkilimin de. 100 kişilik kaçırma listeleri olduğunu kendileri söylemişti, bu tahliye kararı, yeni insanları kaçırmaları için cesaretlendirme anlamı taşıyor.” dedi.
Yaşar şöyle konuştu:
“Adem Özdaman’ın kaçırılmasıyla ilgili 8 kişi gözaltına alınmıştı. Serbest bırakıldılar. Bu 8 kişi hakkındaki bilirkişi raporu yeni elime geçti ve paylaşıyorum. Rapora göre bu kişilerin telefonlarında kaçırdıkları Adem Özdaman’ın evinin fotoğrafları var. Daha önce keşfe gidilmiş ve orada nasıl kaçıracaklarına dair planlar var telefonlarında. Şahısların kendi aralarında Adem’i nasıl kaçıracaklarıyla ilgili konuşmalar var. Ve Adem’i kaçırdıktan sonra aileden fidye istemek için çekmiş oldukları görüşmeler var. Tüm bunlara rağmen Sulh Ceza Hakimliği, Adem’i kaçıran 8 kişiyi serbest bıraktı.
Bu şahıslar kendi aralarında mesajlaşırken, benim attığım tweetler de var. Şuan bunlar beni de hedef alabilirler. Aile endişe içinde. Başka kişiler de kaçırılabilir. Bu şahıslar bize ellerinde 100 kişilik liste olduğunu söylüyorlar. Bu şahıslar elde bu kadar delil olmasına serbest bırakılıyorsa; insan kaçırmayı, insanlara işkence yapmayı özgürlük olarak düşünecekler ve yapmaya devam edecekler.”
ADEM ÖZDAMAN’IN KAÇIRILMASI
Adem Özdaman, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında hakkında işlem bulunan bir esnaftı. 16 Kasım 2019’da kaçırıldı. Kaçıran kişiler bir süre sonra aileye videolu mesaj göndererek 2 milyon dolar fidye istediler. Ailenin Jandarma’ya yaptığı suç duyurusu ve Avukat Abdi Yaşar’ın çabalarıyla çete ortaya çıkartıldı. Aile çeteyle buluşurken Jandarma takibe aldı ve çeteyi yakaladı. Çetenin üyeleri polis çıktı.
[BoldMedya] 20.12.2019
BOLD – 16 Kasım günü İzmir’de esnaf Adem Özdaman’ı evinin önünden kaçıran ve 2 milyon dolar fidye isteyen tutuklu 8 kişi İzmir Sulh Ceza Hakimliği tarafından tahliye edilmesiyle ilgili avukat Abdi Yaşar, Periscope yayını yaptı.
Avukat Abdi Yaşar, müvekkilinin kaçırılması, işkence edilmesi ve ailesinden fidye istenmesiyle ilgili bütün delillerin savcılık dosyasında olmasına rağmen sanıkların serbest bırakılmasına tepki göstererek, “Telefonlarında benimle ilgili paylaşımlar da çıktı. Benim de can güvenliğim tehlikede, müvekkilimin de. 100 kişilik kaçırma listeleri olduğunu kendileri söylemişti, bu tahliye kararı, yeni insanları kaçırmaları için cesaretlendirme anlamı taşıyor.” dedi.
Yaşar şöyle konuştu:
“Adem Özdaman’ın kaçırılmasıyla ilgili 8 kişi gözaltına alınmıştı. Serbest bırakıldılar. Bu 8 kişi hakkındaki bilirkişi raporu yeni elime geçti ve paylaşıyorum. Rapora göre bu kişilerin telefonlarında kaçırdıkları Adem Özdaman’ın evinin fotoğrafları var. Daha önce keşfe gidilmiş ve orada nasıl kaçıracaklarına dair planlar var telefonlarında. Şahısların kendi aralarında Adem’i nasıl kaçıracaklarıyla ilgili konuşmalar var. Ve Adem’i kaçırdıktan sonra aileden fidye istemek için çekmiş oldukları görüşmeler var. Tüm bunlara rağmen Sulh Ceza Hakimliği, Adem’i kaçıran 8 kişiyi serbest bıraktı.
— Av. Abdi Yaşar (@abdiiyasar) December 20, 2019Adem, kaçırıldı, işkence edildi, üstündeki parası gasp edildi, aileden fidye istendi ama kaçıranlar serbest bırakılıyor. Biz burada hukuk adına yapılabilecek herşeyi yapmamıza rağmen, şahıslar dışarıda ellerini kollarını sallayarak geziyor. Biz bunu kabul etmiyoruz. Sadece bir şahsın telefonunda Adem’in evinin 7 görüntüsü var ve Savcılık bu Adem’in evinin görüntüsüdür demiş. Savcılık HTS kayıtlarını istemiş ve şahıslar Adem’in kaçırıldığı an oradalar, HTS kayıplarıyla sabit. Yine de serbest bırakılıyorlar.
Bu şahıslar kendi aralarında mesajlaşırken, benim attığım tweetler de var. Şuan bunlar beni de hedef alabilirler. Aile endişe içinde. Başka kişiler de kaçırılabilir. Bu şahıslar bize ellerinde 100 kişilik liste olduğunu söylüyorlar. Bu şahıslar elde bu kadar delil olmasına serbest bırakılıyorsa; insan kaçırmayı, insanlara işkence yapmayı özgürlük olarak düşünecekler ve yapmaya devam edecekler.”
ADEM ÖZDAMAN’IN KAÇIRILMASI
Adem Özdaman, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında hakkında işlem bulunan bir esnaftı. 16 Kasım 2019’da kaçırıldı. Kaçıran kişiler bir süre sonra aileye videolu mesaj göndererek 2 milyon dolar fidye istediler. Ailenin Jandarma’ya yaptığı suç duyurusu ve Avukat Abdi Yaşar’ın çabalarıyla çete ortaya çıkartıldı. Aile çeteyle buluşurken Jandarma takibe aldı ve çeteyi yakaladı. Çetenin üyeleri polis çıktı.
[BoldMedya] 20.12.2019
Tutsak bebek Muaz’ın annesinden mektup: Ses çıkarmasın diye oğlumun gözlerine bakamıyorum [Sevinç Özarslan]
Nurhan Erdal Bahadır, oğlu Muaz’la Tarsus Cezaevinde yaşıyor. Uzun mektubunda bebekli anne için hapisliğin ne olduğunu ve bebeğin mahpusluğunu anlattı.
BOLD ÖZEL- Cemaat soruşturmaları kapsamında iki kez gözaltına alınıp tutuklanan Nurhan Erdal Bahadır (38), bebekli bir annenin cezaevinde neler yaşadığını yazdı. Eşi Levent Bahadır’a bir mektup gönderen genç anne, oğlu Muaz 60 günlükken 7 Aralık 2018’de ikinci kez hapse girdi. Bel fıtığı hastası anne ve Muaz bebek bir yıldır Tarsus Cezaevinde 15 kişilik koğuşta yaşam mücadelesi veriyor.
Birinci yaşını cezaevinde dolduran Muaz’ın annesi, cezaevinde bebeğine nasıl baktığını, onu ne şartlar altında büyütmek zorunda kaldığını peyder pey kaleme aldığı 16 sayfalık uzun mektubunda dehşete düşüren ifadelerle aktarıyor.
Nurhan Erdal Bahadır’ın 17 Ağustos 2019’da yazmaya başlayıp 12 Eylül 2019’da tamamladığı mektubunu Muaz’ın 4 Ekim 2019’da yapılan 1. yaş günü kutlamasında çektirilen 6 fotoğraflarla birlikte yayınlıyoruz.
SES ÇIKARMASIN DİYE GÖZLERİNE BAKAMIYORDUM
Nurhan Erdal Bahadır, bir anne olarak çocuğuyla koğuşta iletişim kuramamanın zorluğunu anlatırken yazdığı ifadeler oldukça ağır:
“Kuzum benim ilk ses çıkarmaya başladığı aylarda, bir şeyler mırıldanmasın, ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor. Sabah saat kaçta uyanırsa uyansın, insanlar rahatsız olmasın diye hemen aşağıya yemekhaneye iniyoruz.”
AŞAĞISI ÇOK SOĞUK
“Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik bir bebek varsa daha da zor. Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum.”
RANZADAN DÜŞTÜ, AYAĞINA İP BAĞLA DEDİLER
Sadece Muaz değil, cezaevinde düşen, kafasını yarılan başka bebekler de oldu. Cezaevinde çıkan yemekler yetişkinler için bile sorunken bir bebek kuru fasulye ya da patlıcan kızartmasıyla beslenmeye mecbur kalıyor:
“Bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı. Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım. Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!”
7 AYLIK BEBEĞİ KURU FASULYE İLE BESLEDİM
Cezaevlerindeki en önemli sorunlardan biri yemekler ve kişisel ihtiyaçları karşılamanın zorluğu. Bebekli olunca bu sorunlar daha da katlanıyor:
“Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte, 7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.”
BANYO İÇİN YATAKHANEYE SU TAŞIDIM
“İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı olanlar oldu.”
GÖZÜNDEKİ KAYMA İLERLEDİ
Muaz bebek kalp hastalığı ve göz kayması sorunuyla dünyaya geldi. Annesi zor koşulların yanı sıra oğlunun hastalığıyla da hapiste mücadele etmek zorunda kaldı:
“İçimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi. Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var. Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor, ‘Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı gün girişini yapar ameliyat ederiz’ dedi. Kasım ayına tekrar kontrole gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma için de ‘En son ameliyat yaparız. Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız’ dedi.”
BEBEKLE 7 SAAT CEZAEVİ ARACINDA BEKLEDİM
Cezaevlerindeki en büyük sorunlardan biri de hücre şeklinde yapılan araçlarda hastaneye, doktora gitmek zorunda kalmaları. Bahadır, bebekli bir annenin öyle bir araçta seyahate zorlanmasını zorluğunu da anlatıyor:
“Hastaneye gidiş günümüzü anlatayım. Sabah saat 08.00’de alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika en fazla bir saat bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer bindiğimiz araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik koltukları kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o kabine bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat sürüyor. Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz. Muaz’la birlikte o gün yedi saat aracın içinde bekledik.”
SOSYOLOJİ MEZUNU
2012 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Nurhan Erdal Bahadır (38), 15 Temmuz’dan sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı. Nurhan Erdal Bahadır’ı aramak için Adana’daki evlerine gelen Adana KOM polisleri, Bahadır’ı evde bulamayınca kardeşini gözaltına aldı. O günlerde evlilik hazırlığı yapan Bahadır, olayı öğrenir öğrenmez karakola gitti. “Beni arıyorsunuz, kardeşimi bırakın, beni alın” demesine ve kendi ayaklarıyla ifadeye gitmesine rağmen 11 Eylül 2016’da iki kardeş de tutuklandı.
Tarsus Cezaevi’ne gönderilen Bahadır 10 ay sonra, kardeşi 2,5 ay sonra tahliye edildi. Tekrar evlilik hazırlıklarına devam eden Bahadır 2 Aralık 2017’de evlendi. 1 Ekim 2018’de oğlu Muaz dünyaya geldi. 7 Aralık 2018’de ise Adana 2 Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasına giden Bahadır, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve tekrar Tarsus Cezaevine gönderildi. Muaz bebek o günlerde 63 günlüktü. 4 Ekim 2019’da 1. yaşını doldurdu.
16 SAYFALIK TARİHİ BİR MEKTUBUN ORİJİNALİ
Merhaba
Olağanüstü hal çok kötü bir dönemdi. On beş günde bir telefon hakkımız vardı. İki ayda bir açık görüş oluyordu… Sen o zamanlar görüşüme gelemiyordun. Sadece ayda bir telefon görüşmesi yapabiliyorduk. Evli değildik. Bu süreç evliliğimizi de geciktirmişti. Muaz’ım, canım oğlum belki de iki sene önce dünyaya gelecekti. Bize bunları yaşatanlar… Ah! Onlar, ah!.. Canım, biraz maziye dönüp seninle dertleşmek istiyorum.
Acı hikayemiz 08 Ekim 2016 tarihinde sabah 05.00 sularında polisin zile basmasıyla başladı. Kardeşim: “Kim o?” “Polis! Açın kapıyı arama var.” deyince kardeşim kapıyı açıyor. Polisler, beni soruyorlar. Halit, evde olmadığımı söyleyince polisler arama emri olmadığı halde içeriye girip evi aramışlar. Ben ise o sıralarda anneciğimle birlikte memlekette yaşlı babaanneme (102 yaşında) bakıyorduk. Babaanneciğim yaşlı olduğu için kişisel ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Kardeşim gün içinde beni telefonla arayıp, “Abla, polisler seni arıyor, Adana’ya gelmen gerekiyor.” dedi.
Hafta sonuna denk geldiği için gidememiştim. Pazartesi günü Adana’ya gidince mahallemizde bulunan iki karakola da gittim. Karakolda, “Onlar polis değildir. Polis ne için geldiğini açıklar ve size hangi karakola gitmesi gerektiğini belirten not bırakırlar.” dedi. Bunu duyunca çok şaşırdım. Sonuçta bu yaşıma kadar hiç karakola gitmedim. Ayrıca polislerle de bugüne kadar hiç muhatap olmamıştım. Eve gidememiştim. O gün bir akrabamızda kaldım. İkinci günün sabahında telefonum çaldı. Telefondaki ses: “Hamit işe gelmedi nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyordu. Hayır, dedim. Hamit’i merak edip eve gittiğimizde polisler her yeri dağıtmışlardı. Sanki evimize hırsız girmiş aradığını bulamamış gibiydi.
Yusuf’la birlikte Hamit’i aramaya çıktık. Karakola haber verdik. En sonunda Adana KOM’da Hamit’in gözaltına alındığını öğrendik. Karakola gittiğimizde Yusuf, Hamit’in durumunu sorarken ben de bir diğer polise, beni aramışlar ama herhangi bir not bırakmamışlar. Mahallemizde bulunan iki karakola da gittim. Durumu anlattım fakat net bir cevap alamadım, dedim. Polis, “Hanımefendi siz şöyle oturun. Kimliğinizi verin.” dedi. Oturdum. Ve canım, o karakoldan çıkamadım.
“Fetö/pyd terör örgütüne üye olduğum gerekçesiyle…” gözaltına alınmıştım. Allah’ım o kadar kötü olmuştum ki ben terör örgütüne üye olsam kendi isteğimle karakol karakol gezip bir de üstüne KOM’a gidip beni neden arıyorsunuz diye sorar mıydım. Ah canım ya, o günler gitsin ve bir daha hiç geri gelmesin. Neden mi?
KOM şubede bana sürekli soru soran bir başkomiser vardı. Adı Tuna’ydı. Sürekli aşağılayıcı şeyler söylüyor, argo kelimeler kullanıyordu. O kadar bunalmıştım ki çıldıracak gibiydim. Baş komiser, “Suçlusun sen! Fetö terör örgütüne üyesin, bildiklerini anlat ve etkin pişmanlıktan yararlan” diyordu. Ben bir şey yapmadım. Ben suçsuzum dediğim zaman çıldırıyordu. Aman Allah’ım o günler… Bir gece nezarette kaldım. Sabah erkenden adli tıpa götürüldüm. Sonrasında mahkemeye çıktım.
Mahkemede hakim, beni sorgulayan başkomiser gibi direkt, “Suçlusun! Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?” dedi. Hayır ben bir şey yapmadım. Ben terörist değilim! Hiçbir terör örgütüne de üye değilim, dedim. Hakim cevabını beni tutuklayarak vermişti. Benimle birlikte bir kadın vardı. Ona ev hapsi verip serbest bıraktı.
Akşam saatlerinde Tarsus Cezaevi’ne getirildim. O kadar çok kokuyordum ki başıma neler gelecekti bilmiyordum. Cezaevinde kıyafetlerimizi çıkartarak üst araması yaptılar. O kadar çok utanmıştım ki… 9. koğuşa yerleştirdiler. Oradaki herkes Fetöden tutuklanmıştı. Çoğu hakimdi. Bir üniversite mezunu, komiser, iki öğretmen, bir de yurt müdürü vardı. Allah’ım ya koğuşta üniversite okumayan yoktu. Bunlar darbeden ve üyelikten yargılanıyorlardı. Bana çok komik gelen bir diğer noktada silahlı terör örgütü deyip girdikleri evlerde silah değil kitap toplayarak çıkıyorlardı.
İleride torunlarımız eminim buna güleceklerdir. Anneannemiz ya da babaannemiz gerçekten suçsuz yere yatmışlar ve suçsuzluklarını yıllarca ispatlayamamışlar diyecekler. Bir gün bütün gerçekler ortaya çıktığında bize terörist diyenlerin karşısına çıkıp haykırmak istiyorum. Benim ve 63 günlük bebeğimin hakkına girdiniz! Bizlere iftira attınız! Demek istiyorum.
Can, tam 8,5 ay tutuklu kaldım… 3. mahkemede tahliye olmuştum. İlk mahkemeye çıktığımda hakim o kadar çok bağırmıştı ki unutamıyorum. Bir yandan sürekli soru soruyor. Sorularına istediği gibi cevap verilmeyince sinirlenip bağırıyordu. Her seferinde ben suçsuzum hiçbir terör örgütüne üye değilim. Ben terörist değilim, dediğimde. Hakim, “Etkin pişmanlıktan yararlan.” diyordu. Ben ise kanunlara aykırı bir şey yapmadım, neden etkin pişmanlıktan yararlanayım, diyordum. Düşünsene etkin pişmanlıktan yararlanmak aslında terörist olduğunu bir nevi kabul etmekti. Mahkemede etkin pişmanlıktan yararlanıp terörist olduklarını kabul eden insanlar da oldu. Ben bu duruma çok şaşırmıştım. Resmen insanlarla kelime oyunu oynayıp aslında onlara “Ben teröristim” demelerini sağlıyorlardı.
Hımmm… Bir de isim vermesen etkin pişmanlıktan yararlanamıyorsun. Evet, mahkeme bitti. Hakim tutukluluğuma devam kararı vermişti. Mahkemeye beni görmeye sen de gelmiştin. Ama birbirimizi görememiştik…
Mahkeme başkanı, 2. mahkemede bana terör örgütüne üye olduğumu kabul ettirmeye çalışıyordu. Ben, üye değilim, dediğim zaman kızıyordu. Hakim “Sen bana isim söyle ben de, sana yardımcı olayım indirim alırsın ve tutuksuz yargılanırsın” diyordu. Allah’ım o kadar çok üzülmüştüm ki bu olayın tarifi kelimelerle anlatılacak gibi değil. İsimmiş ne ismi vereceğim ben terörist değilim!!! Anaokulunda öğretmenlik yaptığım dönemde Adana Cumhuriyet Başsavcısının çocukları, hakimlerin çocukları… Hepsi geliyordu. Bizler öğrencilerimize anne-babaya saygıdan sonra vatan sevgisini anlatıyorduk. Şimdi ise hakim karşısında yargılanan öğretmen, bir terörist olarak yargılanıyordu.
3. mahkemede tahliye olmuştum. Ramazan ayıydı. Mahkemeye başka vekil bir hakim tayin edilmişti. Tahliye nedenim ise sağlık sorunlarımdı. Cezaevi o kadar eskiydi ki babacığımdan da yaşlıydı. Koğuşun en dip köşesinde kalıyordum. Ranzam duvara bitişikti. Rutubetten duvarların sıvası dökülüyordu. Sürekli rutubet kokusu ile uyuyor ve uyanıyordum. Bir gün yatağımın nevresimini değiştirirken bir ıslaklık hissettim. Yatağımı ranzadan çıkartınca rutubetten nemlendiğini görünce yeni yatak istedim. Bana yatak yerine karton verdiler. “Yatağının nemli yerine koy iyi gelir. Yeni yatak veremeyiz.” dediler. Çok komik değil mi? İnsan hayatı bu kadar ucuz işte…
Belimde fıtık vardı. Yataktan dolayı fıtığım ilerledi. En sonunda hastanede belimin sağ tarafında üç yerde fıtık olduğu ve sağ kalça kemiğinde ciddi anlamda aşınma olduğu için sinirlerime baskı yaptığı anlaşıldı. Fizik tedavi doktoru “Kesinlikle merdiven çıkmayacaksın ve ortopedik yatakta yatman gerekiyor.” demişti.
Doktor bu şekilde söyleyince kendi kendime gülümsedim. Cezaevinde yaşadığım mevzu aklıma geldi. Allah’ım suçsuz bir şekilde tutuklu bulunuyorum ve sağlığımda bu gidişle daha kötü olacak diye korkmaya başlamıştım. Üzerinde iki ay geçti. Sağ kasık bölgemde ciddi bir ağrı oluşmaya başladı. Acil olarak hastaneye sevkim yapılınca hemen götürüldüm.
Cerrah doktoru, “Ameliyat olman gerekiyor yatışını yapacağım” dedi. Önce tamam, dedim. Çünkü ağrım dayanılacak gibi değildi. Sonrasında doktora neden ameliyat olacağım diye sorduğumda “Açıp bakacağız, ben de bilmiyorum.” dedi. Allah’ım ya bir doktor ameliyat yapacak ama ne için yaptığını bilmeyecek. Yatış yapacağım yere gittik. Yatış işlemlerim yapılırken doktorun bu cevabının üzerine ameliyat olmaktan vazgeçtim.
Sonuçta ben o doktorun gözünde mahkumdum ve bizlerin bir kıymeti yoktu… Ölsek de olur. Yaşadığım bu ciddi sağlık sorununu hapishaneye geldiğimde ayrıntılı olarak Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine dilekçe yazdım. Bekar bir kadın olduğumu, kasık bölgemde acil olarak ameliyat olmam gerektiği ama genel cerrah doktorunun ne için ameliyat yapacağını bilmediğini, bana, “O bölgeyi açıp bakarız belki de bağırsaklarında sorun vardır.” cevabını verdiğini yazdım. Ayrıca ameliyat olduktan sonra yatış yapacağım yerinde bana uygun olmadığını belirttim.
Ben, tesettürlü bir kadınım ve beni büyük bir odanın içinde demir parmaklıklarla ayrılmış bölümde yatıracaklar, hemen karşımda ise bir komutan ve iki er beni bekleyecekler. Narkozlu olarak geleceğim, nasıl uyanacağım belli değil. Bunların hepsini düşünce ölmek daha cazip gelmişti. Sonuçta beni kimse o halde görmeyecekti. Hiç tanımadığım erkeklerle aynı odada kalmayacaktım.
Yanlış hatırlamıyorsam bu dilekçemden bir ay sonra üçüncü mahkemem vardı. Daha önceki Hakimin yerine vekalet eden mahkeme başkanı, “Yazdığın dilekçeleri okudum. Bir de senden dinlemek istiyorum” dedi. Ben de anlattım. Ben uyandığımda güvendiğim bir kişinin veya ailemden birinin yanında olmak istiyorum. Mahkum olarak değil, vatandaş olarak ameliyat olmak istiyorum. Narkozun etkisinden kurtulunca karşımda annemi ve kardeşlerimi görmek istiyorum, dedim. Bunları anlatırken mahkemede bulunan tutuklu yakınlarının ağlama sesleri duyuluyordu.
Hakim oturmamı söyledi. Bu hakim sıkıntılarımızı dinliyor, tutuklulara söz hakkı veriyordu. Daha önceki hakim ise konuşturmuyor, “Geç bunları geç geç eklemek istediğin başka bir şey var mı?” diyordu.
Bu mahkemede hiç gerilmemiştim. Kendimi çok rahat ifade etmiştim. Hatta konuşurken susturulmamıştım. Eğer diğer hakim olsaydı sıkıntılarımızı dinleyeceğini hiç düşünmüyordum. Evet, beklenen karar aşaması canım… “Nurhan Erdal, sağlık nedenlerinden dolayı haftada bir gün imza ile tutuksuz yargılanmasına, diğer tutukluların tutukluluğuna devam.” Allah’ım inanamamıştım. O kadar çok sevinmiştim ki anlatamam. Ama arkamı döndüğümde diğer tutuklu yakınları ağlıyordu. Mahkemeden çıkıp jandarmalarla birlikte ring aracına giderken annemin ve kardeşimin sevinç çığlıkları kulaklarımda çınlıyordu.
Bir önceki mahkememde gelmiştin ama bu mahkemede ise izin alamadığın için gelememiştim. Gözüm seni çok aramıştı… Daha sonra beni ring aracına götürdüler ama koluma kelepçe takmamışlardı. Allah’ım denetimli serbestlikle de olsa artık özgürdüm. Hapishaneye tekrar döndüğümüzde jandarmalarla kapıda neredeyse bir saat bekledik.
Yeni hapishaneye taşınmıştık. Sistem daha tam oturmamıştı. Sonuçta taşınalı bir gün olmuştu.
Uzun bir süre sonra kapı açıldı. Ama beni teslim edecekleri jandarma olmadığı için içeride de beklemek zorunda kaldık.
Jandarma geldiğinde ise “Yarın çıkışını yapsaydık, bugün çıkmak zorunda mı.” dedi. Ben gideyim yarın çıkışı yapmanız için tekrar gelirim, deyince. “Aaa sen burada mıydın.” dedi. Neyse beni en sonunda koğuşuma getirdiler. İçeriye girdiğimde herkes benden cevap bekliyordu. Tahliye! Deyince çığlıklar ve sevinç gözyaşları birbirine karışmıştı.
Ramazan ayındaydık. Ezanı Muhammedi okunalı 1,5 saat olmuştu. Dışarıda işler uzun sürünce iftarımı koğuşta açabilmiştim. Evet, koğuştan çıkma saati gelmişti. Kapı açıldı. Gardiyan, “Nurhan Erdal, hazır mısın!” dedi. Evet, dedim. Yeni cezaevine taşındığımızdan dolayı ancak özel eşyalarımızın bir kısmını alabilmiştik. Diğer eşyalarımızı depoya götürmüşlerdi. Sadece bir çöp poşeti içinde bir iki parça kıyafetle dışarıya çıkardılar. Ben koğuştan çıkarken herkes arkamdan ağlıyordu.
Bu hapishanenin “Fetöden ilk tahliyesi ben olmuştum. Canım arkadaşlarım ben de tahliye olanın arkasından ağlardım. Keşke ben de şu demir kapıdan arkadaşım gibi çıkıp gidebilseydim… diye. Tam çıkış işlemlerim bitmişti ki eşyalarımı depodan getirmediler. Ben de almadan gitmek istemediğimi söyledim. Özellikle de senin mektupların benim için çok özel olduğunu, onların hemen tarafıma teslim edilmesini istedim. Ama vermediler. Eşyalarımı iki ay sonra avukat getirmişti. İlk baktığım şey mektuplarım olmuştu. Hepsi tamamdı. Diğer eşyalarım olmasa da olurdu.
Hapishaneden çıkma vakti gelmişti. Evet, aylar sonra anneciğime ve kardeşime kavuşmuştum. Birbirimize hasretle sarıldık. Annem uzun süre bırakmadı beni… Canım annem… Eve giderken yolda seni aramıştım hatırladın mı?
Daha sonrasında ise nişan ve düğün oldu. Çok sade bir düğün oldu… Cuma günü adli kontrol imzam vardı. Cumartesi günü de düğünümüz vardı. İzmir’e seyahat ettiğimiz o geceyi hiç unutamıyorum. İki sefer kaza atlatmıştık… Cuma günü Adana’ya adli kontrol imza için geldim.
Denetimli serbestlik dosyamın İzmir’e naklini hızlandırmak için şubeye gidip işlemleri hızlandırdım. Artık nasıl bir teröristsem kanundan kaçmıyor, adli kontrol imzamın peşine düşüyordum. Şayet dosyamın nakli İzmir’e yapılmasaydı Adana’ın yolları bana görünecekti. Şubat ayında hamile olduğumu öğrendiğimde içimde buruk bir sevinç vardı… Sana hamile olduğumu söylediğimde benimle aynı duyguları hissettiğini biliyordum. O anda ikimiz de birbirimize bir şey belli etmemeye çalıştık.
Bebeğimle birlikte hapishaneye tekrar döner miyiz endişesi içimi kemirip duruyordu. Sonuçta, 2016’da devam eden bir dosyam vardı. Ama hamileliğimin 4. ayında bebeğimin aort damarında daralma olduğunu öğrenince her şeyi unuttum.
Bebeğimiz 4. ayından itibaren İzmir Tepecik Hastanesi çocuk kardiyolojisi tarafından takip ediliyordu. En son kontrole gittiğimde doktor, sınırda olduğunu 1 milim daha artarsa acil olarak ameliyat olması gerektiğini çünkü bebeğinizin rahatsızlığının hayati risk taşıdığını söylemişti. O anda sarsıldım. Bütün dünyam kararmıştı… Bebeğimizi daha kucağımıza almamıştık. O benim bir parçamdı. Annesi onsuz yapamazdı. Bebeği de annesiz…
Ve bizim biricik parçamız dünyamıza nihayet teşrif etmişti. Fakat kucağıma daha almadan Muaz’ı senin refakatinde ambulansla Tepecik Bornova Hastanesine sevk etiklerini öğrendim. Doğum acılarımı unutturan bu hadiseye sabaha kadar ağlamıştım. Oğlum 1 hafta kuvezde kaldı. Beslemesi için kah beraber gidiyor, kah seninle biberonla süt yetiştiriyordum. Hastanenin ziyaret saati hafta sonuna denk geldiği için çok uzun kalamıyordum oğlumun yanında. Annesi kuvezde kucağına aldığında sakin sakin gözlerimin içine bakıyordu. Bebeğini bırakıp ayrılma vakti geldiğinde ağlamaya başlıyordu. O daha küçücüktü anne sevgisine ve sıcaklığına ihtiyacı vardı. Kuzum benim, aslında ta o günlerde annesinden ayrılmayacağını hal diliyle söylüyormuş da biz anlayamıyormuşuz.
7 Aralık 2018 tarihinde mahkeme sabahı erkenden uyandık. Oğlumun karnını doyurdum. Oğluma, ben üç-dört saate gelirim. Bu süt sana yeter, dedim. Bir taraftan hazırlanıyordum. O gün içimde tarifi imkansız bir hal vardı. Annem kahvaltı yapmam için beni zorladı. Ağlayarak bir şeyler atıştırdım. Annem, “Kızım yemesen sütün olmaz. Torunuma ne vereceksin.” dedi demesine ama daha fazla yiyememiştim.
Mahkeme çok uzun sürmüştü. Karar mahkemesi olduğu için kısa süreceğini düşünmüştüm. Duruşmaya iki defa ara verildi. Önce oğlumu arıyordum. Hemen arkasından seni arıyordum. Karar: Nurhan Erdal Bahadır. 10 yıl 5 ay iyi halden 8 yıl 9 ay… Bir kez daha dünyam kararmıştı… Ben, minik kuzumla birlikte hapishaneye gidecektim. Hem de bebeğimin aort koarktasyonu olmasına rağmen…
Hakim, kararı söylerken vicdanı el vermemiş olacak ki gözümün içine bakamadı. Çünkü karşısında suçsuz bir kadın ve 63 günlük bir bebek vardı. Mahkeme bitince Hamit’e, ben, oğlumu istiyorum onu bana getir, dedim. Karara o kadar çok üzülmüştüm ki Hamit’in beraat ettiğini bile sonra öğrendim biliyor musun?
Bu çocuk beraat etti ama suçsuz yere tam 78 gün hapis yattı. Hatta bir mahkemede Hamit,
Hakime, “Benim durumumda olan diğer kişiler nezarette hemen serbest bırakıldı. Ablamın bu hattı kullandığını söylememe rağmen neden ben hapis yattım?” diye sorunca hakim: “Sen benim işimi mi sorguluyorsun. Sen kim oluyorsun!” diye bağırdı. Of Allah’ım! O günü hiç unutamıyorum… Sen işini madem bu kadar düzgün ve kanunlara uygun yapıyorsun neden suçunu ve vicdanını susturmak için bağırıyorsun. Hakimin bu davranışı düpedüz suçluluk psikolojisiydi. Mahkemedeki herkes hakime acıyarak bakmıştı. Ah Can, sana yazdıkça o hadiseleri tekrar yaşıyor gibi oluyorum ama yazarak dahi olsa seninle dertleşmek bana çok iyi geldi.
Polisler, bizleri çember oluşturarak mahkemeden dışarı çıkartıp bir odaya götürdüler. Polislere her seferinde kardeşimi arayabilir misiniz? Bebeğimi evden getirmeye gitti. Benim burada olduğumu bilmiyordur. Haber verebilir misiniz lütfen? Dememe rağmen aramadılar, aramadılar, aramadılar…
Saat 17.00 gibi hapishaneye götürecek olan sivil polisler geldi. Oradaki memura maruzatımı söyleyince, “Arayacağım numarayı söyleyin hemen arayayım” dedi. Allah razı olsun, dedim. Memur üst araması için önce erkekleri götürünce bizi Adana adliyesine götürdüler. Benimle birlikte iki kadın daha vardı. Bizi bir odaya aldılar. Arama yapacaklardı. Daha önce hiç karşılaşmadığımız bir durum olunca bekleyip polisleri izliyoruz.
Yere üç tane gazete serdiler, “Ayakkabınızı çıkartıp üstüne basın” dediler. Bizler de çıkartıp yere serilen gazetelerin üstüne bastık. Arkasından üstünüzü çıkartın deyince o kadar çok sinirlendim ki… Ben çıkartmıyorum, dedim. “Çıkartmak zorundasın ÇIPLAK ARAMA yapacağız” dediler. Hayretle nasıl yani!?” dedim.
Ben daha öncede tutuklandım bir gece nezarette kaldım ama beni bu şekilde arayan olmadı. Hatta hapishaneye girdiğimde bile böyle aşağılayıcı bir muameleyle hiç karşılaşmadım, dedim. Benimle birlikte olan kadınlar ilk defa tutuklanıyorlardı. Dosyada tek tutuklu ve hükümlü kadın bendim.
Kadınlarda ciddi bir surette itiraz edince, “Tek tek arayacağız iki kişi giyinsin” dediler. Elbet bir gün hukuk geri dönecek. O polislerin bu muamelesinden dolayı dava açacağım ve bu işin peşini bırakmayacağım. Hayatımda hiç bu kadar utanıp aşağılanmamıştım. Ben, bunları yaşarken bebeğim hala gelmemişti. Oğlumu sabah saat 8.00’de bırakıp evden çıkmıştım. İki saatte bir anne sütü alan bebeğim saatlerce aç kalmıştı ve ben yanında yoktum.
Saat 19.00’da bebeğimi getirdiler. Gördüğümde üzeri hep kusmuk olmuştu o kadar çok ağlıyordu ki… Normalde kusan bir bebek değildi. Benim oğlum temiz ve mis gibi kokan bir bebekti. Kucağıma aldım. Sarıldım, öptüm… Muaz’la konuştum. Konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Çok ağladığı için vücudu hala hıçkırıktan sarsılıyordu.
O anda olaya şahit olan polisler bile halimize acıyarak bakmışlardı. Polislerden biri, “Bebek kaç aylık?” dedi. İki aylık bir bebek, dedim. Polis: “Aslında 6 aydan küçük bebeklerin hapishaneye girmesi kanunen yasak” dedi.
Cevap veremedim. O anda içimden şunlar geçiyordu: Bize bu hukuksuzluğu yapanlar hukuk geri geldiğinde ne yapacaklar acaba? Bu kadar insanın hakkını nasıl ödeyecekler!… Ve benim masum bebeğimin hakkını ve hesabını nasıl verecekler?!
O iki kadınla cezaevine getirildik. Bizi farklı koğuşlara yerleştirdiler. Beni A-3 koğuşuna vermişlerdi. Koğuş kapısı açılıp içeriye girdiğimde daha önce nezarette bir gece kaldığım kadınlarda oradaydı. Beni görünce çok şaşırdılar. “Aaa bebeğin mi oldu! Kaç aylık bu bebek?” dediler. İki aylık, dedim. Her yeni gelen kişiye yaptıkları gibi önce yiyecek bir şeyler hazırlarlar, sonra da banyo yapmak ister misin diye sorarlar. Bana da sordular. Evet, dedim. Banyoya girdim. Hıçkıra hıçkıra ağladım, ağladım… O an bir nebze de olsa rahatlamıştım…
Benim için yeni bir imtihan başlıyordu… O gece Muaz’ım ile bize gösterilen ranzada birlikte uyumaya çalıştık. Daha öncesinde bebeğimin yanında hiç uyumamıştım. Uykudayken farkına varmadan Muaz’ı incitmekten korktuğum o gece hiç uyumadım. Muaz’ım da uyumadı. Hala minicik vücudu sarsılmaya devam ediyordu. 10-15 dakikada bir uyanıp ağlamaya başlıyordu. Anneciğim sakinleş, ben senin yanındayım bak anneciğin burada diye fısıldayınca rahatlıyor tekrar uyuması için kucağımda sallıyordum.
Birinci gecemizi tamamlamıştık. Sabah uyandığımızda şikayetler başlamıştı. “Bu bebek ne kadar çok ağlıyor.” “Bu hep bu şekilde çok ağlıyor mu?” diye koğuştaki herkes soru sormaya başlamıştı. Rahat uyuyamadık diye insanlar bizi suçluyorlardı. Of Allah’ım! Of!.. O kadar çok kötü olmuştum ki anlatamam. Bebeğin halini görmüyor musunuz? Dün sabah eve bıraktım, akşam geç saatlerde bana getirdiler. Bebeğim bu travmayı hala atlatamadı. Hem kendi yatağında değil, farklı sesler ve kokular var.
Biz evde üç kişiydik. Bebek kendini bir anda on beş kişinin içinde buldu. Yapmayın bize hak verin, dedim. Aslında koğuşta herkes böyle değildi. Birkaç kişi vardı. Diğerlerini etkiliyorlardı. Muaz’ım annesinden ayrıldığı süre zarfında yaşadığı tramvayı uzun süre üzerinden atamadı. Hatta bu durum 2-3 ay sürdü. Yanından ayrılıp ihtiyaçlarım için aşağı kata indiğimde Muaz’ı hiç kimse sakinleştiremiyordu. O anda banyoda olsam apar topar banyodan çıkıyordum. Koşa koşa yanına geldiğimde o minicik vücudu ayrıldığımız ilk günkü gibi sarsılıyordu.
Oy yavrum benim! O günleri tekrar hatırladım… Rab’bimden diliyorum ki; senin bu yaşadıklarını sana yaşatanlar daha da kötülerini yaşasınlar inşallah!… Amin! Kuzum, insanlar seni anlamıyorlardı. İki aylık bir bebeğin düzenli uyuması gerekiyordu. Ama biz onu burada (hapishanede) yaşayamadık. Tam seni uyutuyorum. Hemen arkasından sesli bir şekilde konuşuluyor ve gülüşülüyordu. Sanki sen yokmuşsun gibi davranıyorlardı. İkaz ettiğim zaman “Tamam” deyip susup iki dakika sonra tekrar başlıyorlardı. Oy Allah’ım! Beni ve bebeğimi anlayan yok mu?
Buradaki şaplı yemekleri ve bakliyat ağırlıklı yemekleri yeyince Muaz’da gaz problemi oluştu. İki aylık bebeğin çıkardığı gaz yetişkin bir insanın çıkardığı gazdan daha sesliydi. Koğuşta bazı teyzeleri, “Bu bebek büyümüşte küçülmüş” dediklerinde belli etmesem de çok üzülüyordum.
Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik bir bebek varsa daha da zor… Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum. Sen, sabah işten gelince kapıyı açar açmaz, “Ben geldim!” derdin. Arkasından oğlumuzu öper, bana muhakkak kahvaltı yapıp yapmadığımızı sorardın. İşte o günlerden sonra burası benim için zindan içinde zindan olmuştu. Koğuştan birinin aklına benim kahvaltı yapıp yapmadığım geldiği zaman gelip sorar; yapmadım, dersem “Senin bebeğine ben bakayım gidip kahvaltı yap” dediği zaman ancak kahvaltı veya yemeğimi yiyebiliyordum.
Düzenli bir şeyler yemediğim için sütüm gittikçe azalıyordu. Bebeğim ise bu durumu bana çok yansıtmamıştı. Ne kadar sütüm varsa o kadarla iktifa ediyordu. Burada ilave olarak Muaz’a mama verebileceğim bir durum da yoktu. İlk aylarımız o kadar zordu ki Muaz’ın gece ağlamaları ve gaz sancısı çok artmıştı. Muaz, gece gaz sancısı ile kıvranırken çığlık çığlığa ağlıyordu. Koğuştaki bazı kadınlar oflayıp puflayıp yataklarında dönüyor, sabah uyandıklarında ise suratları asılıyordu.
Evet, geldiğimin ilk haftası kurum müdürüyle görüştüm. Ameliyat dikişlerim daha iyileşmedi, benim ve bebeğimin kıyafetlerini ailem yıkayıp bana getirseler olur mu, dedim. Evvela bu durumu kabul etmediler. Israrla o daha iki aylık bebek ve kıyafetlerinin hijyenik olması lazım, dedim. En sonunda ısrarım netice vermiş bu durumu kabul etmişlerdi. Haftada bir kıyafetler yıkanıp getirilecekti. Daha sonra 15 günde bir yıkanacak denildi. Sevincim kısa sürmüştü… Hapishaneye geleli 3-4 gün olmuştu. Muaz’ımın sancıları gittikçe artıyordu. Ranzamız pencerenin tam karşısındaydı.
Arada içeriye oksijen girsin diye pencereyi 5-10 dakikada bir havalandırıp kapatıyordum. Kapattıktan sonra başkası gelip açıyordu. Neden açtıklarını sorduğumda, “İçerisi çok sıcak oluyor.” diyorlardı. Bebek var yapmayın üşütüyor sonra dediğimde “tamam” deyip tekrar aynı davranışı sergiliyorlardı. Artık buna bir son vermeliydim. Ranzamızın etrafını tamamen çarşafla kapattım. Artık Muaz’ıma soğuk hava gelmiyordu. Ama annesinin bahtına yine zindan içinde zindan düşmüştü. Ranzamızın etrafı kapattığım çarşafı Tarsus’a yaz gelince çıkarmıştım.
Canım, şimdi sana yazarken ne kadar çok sıkıntı çekmişim, bunları içimde ne kadar çok biriktirmişim onun farkına vardım. Şimdi ise bu artçılar ben de sinir krizleri olarak nüksediyor. Bazı insanlar senin sıkıntını anlamıyor. O sıkıntımı ve halimi anlamayan insanların yerine koyuyorum, kendimi onları anlamaya ve kalplerini kırmamaya çalışıyorum. Ama onlardan beni anlamaya çalıştıklarını hiçbir zaman görmedim. Burada bebeğimle birlikte çok ciddi sıkıntılar çekiyorum. Muaz’ım olmasa bu tahammül sınırını aşan insanlara kesinlikte bu şekilde davranmazdım. Ama bebeğim var… Kuzuma bir şey söylemesinler diye katlanıyorum.
Ah! Canım ah bizden 20-25 gün sonra çocuklu bir kadın daha geldi. Ama o insan o kadar bencil ki anlatamam. Kendisini ses yapmaması noktasında birkaç kez uyarınca inat için ses çıkartıp bebeğimin uykudan uyanmasını sağlıyordu. Bu insanı Rab’bime havale ettim… Bir de bebeğim üç aylıkken iki aya yakın sigara kokusuna ve dumanına maruz kaldım. İnsanların ne kadar bencil olduklarını burada öğrendim. Bazen uyardığım zaman, “Ben de senin bebeğinin sesine ve pis kokusuna maruz kalıyorum.” diyorlardı. Ne söyleyeyim ben bu vicdansız insanlara…
Muaz’ım şimdi büyüdü 4 Ekim’de tam bir yaşına girecek. Annesiyle birlikte o kadar zorluklara katlandı ki… Kuzum benim ilk agu agu diye sesler çıkarmaya başladığı aylarda bir şeyler mırıldanmasın ve ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor… Muaz, sabah saat kaçta uyanırsa uyansın insanlar rahatsız olmasın diye hemen aşağı kata yemekhaneye iniyorduk.
Bu sıkıntılarımın yanında bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı.
Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım.
Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!
Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte, 7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.
Canım, sen benim bu noktada ne kadar titiz ve hassas olduğumu bilirsin. Ama bebeğimiz bunlarla besleniyor, bunlarla besleniyor… Evet, bize bu haksızlığı yapanlar bebeğimin hakkını hiçbir zaman ödeyemeyecekler!!!
İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı olanlar oldu. Seni o kadar çok aradım ki anlatamam. Sana çok ihtiyacım vardı hem de çok…
Can, bu yaşadığım sıkıntıları seninle paylaşmam gerekiyormuş… Ama zamanım olmadığı için mektup yazamıyordum. “Nasıl zamanın yok mahpustasın?” diyebilirsin. İstersen bir günümü anlatayım.
Sabah saat 08.00 ile 08.10 arası sayım oluyor. Sayıldıktan sonra koğuş tekrar yatıyor. Biz ise saat 09.00 ile 09.30 arası uyanıyoruz. Bazen, Muaz’ım daha erken bazen de geç uyanıyor. O gün nöbetçi olan arkadaş kahvaltı hazırlamasına rağmen ben o zeytini, peyniri tabağıma koyabilmek için bir elimle Muaz’ı tutuyorum diğer elimle de tabağıma bir şeyler koymaya çalışıyorum.
Tabii bizim atom karınca akıllı durur mu? Hayır, durmaz! Ya tabağıma hücum ediyor ya da kahvaltı sofrasına… Bu sebepten dolayı önce Muaz’a yedirmeye çalışıyorum. Muaz’a, labne peyniri, domates içi, salatalık, bu arada oğlumuz artık yumurta yemiyor. Çünkü yumurtayı rafadan getirmedikleri için yediremiyorum. Tek yumurtadan protein alıyordu. Onu da almaz oldu. Ben, çoğu zaman kahvaltımı yarım bırakıyorum. Bazen bu halime acıyan teyzeleri “Sen kahvaltını yap ben Muaz’a bakayım” diyor.
Aşağı kattaki yemekhanede olsun yukarı kattaki yatakhanede olsun Muaz’ımı hiçbir yere bırakamıyorum. Çünkü hiçbir yer hijyenik değil, ayrıca güvenli de değil. Kahvaltı sonrasında maltaya banyo küvetini çıkartıyorum. Kova ile banyoda su taşırken ya kucağımdan biri alıyor ya da Muaz’la birlikte fıtık olan belime rağmen su taşıyorum. Maltada banyosunu yaptıktan sonra arkasından küvetteki suyu boşaltıyorum.
Kucağımda Muaz’la birlikte eşyalarımızı toparlayıp yatakhaneye üstünü giyindirmek için çıkartıyorum. Üstünü giyindirdikten sonra karnını doyuruyorum. Muaz, uyuduktan sonra aşağıya inip abdestimi alıyorum. Bir de bakıyorum ki koğuştaki seslerin etkisiyle de bebeğim uyanmış oluyor. Namazımı kılmadan tekrar yatakhaneye çıkmaya mecbur kalıyordum. Ben namazımı kılarken Muaz’mı çok seven teyzelerinden biri bakıyor. Sonrasında yine Muaz’la oyunlar oynuyoruz. Senin gönderdiğin resimli hikaye kitaplarından bir şeyler öğretiyorum.
Öğlen yemeği için tekrar aşağıya iniyoruz. Yine tek elimle Muaz’ımı zaptedip bir yerleri dağıtmadan karavanadan ne gelmişse tabağa koyuyorum. Mesele bugün öğlen yemeğinde kuru fasulye vardı. Ben yemedim midem ağrıdığı için Muaz’ıma da vermedim. Hem nasıl bir yağ olduğunu bilmediğim için hem de şaplı olduğu için Muaz’ımın yemesini istemedim. Bugün meyve günümüz (mavnadan aldığımız meyveler pazartesi günü geliyor) olduğu için; üzüm, armut ve erik yedirdim. Bundan dolayı öğlen yemek yedirmedim oğluma.
Sonrasında ise banyoya girip kıyafetlerini yıkadıktan sonra haliyle çok yorulmuş bir halde çıktım. Tabii tüm bunları yapmam için Muaz’a bakacak birini bulmam gerekiyordu. Maltada onunla oyun oynadık. Topu çok seviyor. Kollarından tutarak top oynatmaya çalışıyorum. Yere bırakamıyorum. Çünkü gardiyanlar maltada sayım yaptıkları için ayakkabılarıyla içeriye giriyorlar. Bundan dolayı yere dokunmasına dahi izin vermiyorum. Top oynatmak benim için tam bir işkence sürekli eğilmiş durumundaki belimi tekrar doğrultmam uzun zaman alıyor. Yine bu halimize acıyan bir teyzemiz Muaz’mı alıyor.
Belim azıcık düzelince hemen kucağıma alıyorum. Akşam yemeğinde makarna ve mercimek çorbası geldi. Bunları bebeğim yiyemediği için akşam yemeği olarak sadece yoğurt yedi. Ah yavrum, ah anneciğim evde olsaydın sana neler yapardım neler. Muaz, yoğurdunu yedikten sonra beni bir şeyler yemen lazım ki sütüm olsun…
Muaz’ı yine sevdiği bir teyzesine veriyorum. Yemeğimi yedikten sonra hemen bulaşıklarımı yıkıyorum. Muaz’ımın dağıttığı yerleri toplayıp kucağıma alıyorum. Akşam sayım saatinde Muaz’a ninni söylüyorum ama nafile uyuttuktan sonra 20-25 dakika sonra yine bir sesle aniden uyanıyor.
Evet, hangi boş saatinde sana mektup yazayım. Bu mektubumu ise sana ağustos ayında başlamışım neredeyse bir ay olacak… Çoğu zaman yazdığım yerden yarım bırakıyorum.
Daha sonra ne yazacaktım diye dönüp sayfayı 2-3 defa okuyorum bıraktığım yerden tekrar başlıyorum.
İyi ki yazmaya karar vermişim. Bu yazdıklarım bana terapi gibi geliyor. Hımmm yazmayı unuttum bir de Muaz’ın gözlüğünü çıkarmaması için sürekli takip halindeyim. Ama çoğu zaman mağlup oluyorum. Takmak istemediği zaman zorlamak istemiyorum.
Vee uyku vakti geldi. Bu arada hala tuvalete gidemedim. Bunun için Muaz’ı birilerine bırakmam gerekiyor. Beni en çok yoran durumlardan bir de bu zaten. Kişisel ihtiyaçlarım için Muaz’ı birilerine bırakıyor olamam. Saatlerce tuvalet gidemediğimi biliyorum. İşte, Nur’un bu şartlar altında sana mektup yazamıyordu. Ama imkanım olduğu müddetçe sana daha sık yazmaya çalışacağım.
Saat 24.00 ya da 24.45 gibi yatıyoruz. Saat 24.00’da yatakhanenin ışıkları kapanıyor. Ama çoğu zaman bizim atom karınca karanlıkta annesi ile sesiz sesiz oynamaya çalışıyor. Ses olursa, “şşştttt Muaz uyku saati!” ikazı geliyor.
Havalar ısınmaya başladığı andan itibaren geceleri 10-15 dakikada bir uyanıyor. Koğuş çok sıcak ve havasız olduğu için uyuyamıyor. Koğuşta on dört kişiyiz. Ve dört adet vantilatör alma hakkımız var. Bebeğim bu sıcaklarda isilik oldu. Padiska gibi vücudu kıpkırmızı oldu.
Gün içinde 2-3 defa banyo yaptırmama rağmen bu halin önüne geçemedim. Sonrasında aklıma ilkel yöntemler geldi. Muaz’ıma banyo yaptırırken yemek tuzundan vücuduna sürdüm. Bu şekilde kırmızılıklar tamamen kaybolmasa da biraz azalma oldu.
Yaz ayları bizim için tam bir cehennemdi. Şu sıralarda hava birazcık serinledi ama kuzum yine terliyor. Bu sıcaklarda yatakhane bölümünde hava akımı olmadığı için yoğun bir havasızlığın yanı sıra ağır bir koku oluştu. Yemekhaneden üst kata doğru çıkmaya başladığımda o kesif kokudan ciğerlerimin yandığını hissediyordum. Bu şartlar altında ise 9 aylık bir bebek yaşıyor. Rabbim korusun!! Amin..
Can, içimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi. Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var. Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor: “Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı gün girişini yapar ameliyat ederiz.” dedi. Kasım ayına tekrar kontrole gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma içinde “En son ameliyat yaparız. Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız.” dedi.
Bu arada sırası gelmişken hastaneye gidiş günümüzü anlatayım. Sabah saat 08:00’de alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika en fazla bir saat bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer bindiğimiz araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik koltukları kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o kabine bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat sürüyor. Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz.
Muaz’la birlikte o gün yedi saat aracın içinde bekledik. Hava çok sıcak ve klimalar çalışmıyordu. Aracın kapısı kapalı vaziyette saatlerce bekledik. Artık sıcaktan bunalacak raddeye gelmiştik. Ancak sıra bize gelince dışarıya çıkmış kuzum biraz rahatlamıştı. Göz muayenesi yapıldıktan sonra tekrar jandarmalarla birlikte aracın içine yapılan bölüme geçmiştik. O bölümde ben ayakta dahi durmazken kucağımda oğlumla birlikte durmaya çalıştık. Hastane dönüşünde bebeğimin altını değiştirmek istedim. Ama çocuğum yaşadığı stresten bezine ne kakasını ne de çişini yapmıştı.
O günden sonra oğlumun psikolojisi bozuldu. Her şeye ağlamaya başlayan huzursuz bir bebek oldu. Maltaya oyun oynamak için indirdiğimde olsun kişisel ihtiyaçlarımı karşılamak için sevdiği teyzesine bırakmam rağmen mütemadiyen ağlıyordu. Oğlumun bu halinden üç gün sonra sinir krizi geçirdim. Sağ tarafım tamamen uyuştu. Ambulans geldi, serum takıldı ve hastaneye sevkim yapıldı. Hastaneye gittiğimizde kolumda kelepçe takılıydı.
Dışarıdaki insanlar seni o şekilde görünce garip bir yüz ifadesiyle bakıyorlar ya, o insanları orada öldürmek istedim. Sizin gibi insanların yüzünden biz burada suçsuz bir şekilde on aydır özgürlüğümüzden kısıtlanıyoruz, diye bağırmak istedim. Sağımda ve solumda bulunan jandarma erlerinin tuhaf bakışları arasında mırıldanarak içimdeki her şeyi döktüm. O anda öyle rahatlamıştım ki anlatamam. Bu benim hapishanede geçirdiğim 3. sinir kriziydi. 37 yaşıma kadar daha önce böyle bir durum yaşamamıştım.
Merhaba canım yine ben geldim. Sana şimdi yaşadığımız garip bir olayı anlatacağım. Aslında olayın sonucu çok güzel. Koğuştan bir arkadaşımız tahliye oldu. Onun adına çok sevindik. E burada olayın garipliği nerede diyeceksin. Tahliye olmasının gerekçesini şimdi yazıyorum.
Arkadaşın. “Silahlı terör örgütüne üye” gerekçesiyle tutuklamasına karar verilmiş ise de tutuklulukta geçirdiği süre ve bakıma muhtaç dokuz yaşındaki çocuğunun bulunması kanaatine varılarak tahliyesine karar vermiş. On aydır burada Muaz’ımla birlikteyim. Galiba benim bebeğim bakıma muhtaç değil, sizin nazarınızda da 10 ay gibi bir süre uzun tutukluluk değil… Sen olsan ne derdin? İşte geçenlerde böyle bir durum yaşadık. Ağlanacak halime şu anda gülüyorum. Rabbim biz nasıl bir hukuksuzluğun içindeyiz. Bizleri bu durumdan bir an önce kurtar. Amim!!
Annem, geçen hafta çarşamba günü Adana Acıbadem Hastanesinde açık kalp ameliyatı oldu. Annem bakıma muhtaç ama bir kızı var o da mahpushanede… Benim anneciğim ne yapsın… Anneme şu anda Hamit bakıyor. Bir kadına bu anne dahi olsa erkeğin bakması ne kadar uygun. Annemin sesini haftada bir yapılan telefon görüşmemizde duydum. Sesi o kadar çok kötü geliyordu ki… O haliyle bile, “Kızım beni merak etme ben çok iyiyim. Oğluma iyi bak” diyordu. Bir evlat olarak onun en zor anında yanında olarak evlatlık vazifemi yerine getirmeyi çok isterdim. Hem de çok…
Hamit diyor ki: “Abla, anneme geçmiş olsun diye arayan herkes seni soruyor. Annem insanlar arkamızdan konuşmasın diye yakın akrabalarının dışında kimseye söylememiş.” dedi. Ben de, dedim ki Hamit’e; söyle herkesin haberi olsun. Hiçbir tarihte kadınlar, bebekli anneler, yaşlılar ve hastalar bu şekilde zulüm görmemiştir. Söyleyin herkes bu zulmü görsün kapatmasınlar gözlerini, tıkamasınlar kulaklarını, dedim. Vaktiyle Nazi Almanya’sında Hitler bir guruba zulüm ederken diğer bir grup nasılsa bize bir şey olmuyor diye yapılan mezalimi görmemezlikten gelmişler. Sıra en sonunda kendilerine geldiğinde etrafında onları dinleyecek kimse kalmamış… Her ne ise…
Anneciğim, 2016 yılında Hamit’le birlikte tutuklanınca annem çok kötü rahatsızlanıyor. Annemi bir akrabamız hastaneye götürüyor. Doktor: “Bu teyzeye ne oldu. Vücudu ölümcül bir trafik kazası geçirmiş derecede sarsılmış.” diyor. Akrabamız da: “İki evladını suçsuz yere tutukladılar arkasından hemen bu hale geldi.” diyor. Annem bizim başımıza gelen hadiselerden sonra düzelmedi. İlk önce kalp büyümesi oldu, arkasından ritm bozukluğu ve en sonunda kalp kapakçığı çürüdü. Yıl 2019 ve anneciğim kalp ameliyatı (açık olarak) oldu. Anneciğimin ve bebeğimin hakkını ödeyebilecekler mi?
Allah’ım ya koğuşta yaşadığım sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de kurumun doktoru ile sıkıntı yaşadım. Kurumun doktoruna beni hastaneye sevk etmesi için gittim. Sevkim için dilekçeyi perşembe günü vermiştim. Gittiğimde, doktor: “Daha önce sevkiniz yapılmış” dedi. Ambulansla hastaneye götürüldüğüm için sabah ayağa kalkacak halim yoktu, dedim. Doktor: “Gitseydin zamanında benim yapabileceğim bir şey yok. Hastaneye gidip tekrar sevk istiyorsunuz.” diyerek sesini yükselti. O anda o kadar çok sinirlendim ki, hastaneye gitmek benim yasal hakkım. Beni sevk etmek zorundasınız, dedim.
İnanamıyorum… Ben bir gün önce ambulansla acil olarak hastaneye gitmişim. Doktor, “Gitseydin.” diyor. Ben, hastaneye giderken bebeğimle birlikte gidiyorum. Tek başıma gidemiyorum. Kaldı ki o gün hastalığımdan dolayı ayakta dahi durmazken bebeğime nasıl bakacağım. El insaf!!! Diyorum. Başka bir şey demiyorum.
Bir de üst üste kaç haftadır hastaneye sevk işlemini çarşamba gününe yani tam da görüş günüme denk getiriyorlar. Bize, hastane ya da görüş hakkınızı kullanın tercih sizin, siz bilirsiniz diyorlar. Kanunen hastane de hakkım, görüş de hakkım…
Hastane sevk işleri deyince aklıma geldi. Yazayım. Düşününce bile sinir kat sayım artıyor, çıldıracak gibi oluyorum. Mersin Üniversitesi Göz Hatalıkları Bölümündeki doktor: “Ben, bu hükümlüye bakmam” dedi. Ah Rabbim! Ah! Velev ki ben suçlu olsam dahi, değilim! Hamdolsun Rabbime! Nerede kaldı senin Hipokrat yeminin ve Hipokrat yeminine sadakatin. Senin bakmam diye reddettiğin kişi ben değil, bir bebek! Ey vicdanı meyyit doktor, seni Rab’ime havale ediyorum. Masum ve suçsuz bebeğimden daha kötü olasın inşallah! Öyle ki sana bakacak bir doktor bile bulamasınlar!!! Amin!
Canım, sana burada yaşadığımız trajikomik bir olayı anlatayım. Sözde 21. yüzyıldayız diyerek başlayayım. Mahpushaneye girişim kış aylarına tekabül edişi beraberinde yağmurları da getirmişti. O gün sabahın ilk ışıklarına kadar yağmur yağdı. Yan ranzadaki komşu arkadaşıma tuvalete gideceğim, Muaz’a bakabilir misin? dedim. Arkadaş: “Lağım taşmış tuvaleti kullanamıyoruz” dedi. Ee ne yapacağım ben dedim. Arkadaş: “Dışarıdaki gardiyanları çağırmak için butona basıyorsun. Onlardan birisi gelip kapıdaki mazgalı açıyor derdin neyse söylüyorsun.” dedi. Bunun üzerine ya biz anaokulu çocuğu muyuz, dedim. Gülüştük…
Aşağı kata inip butona bastım. Gardiyan, bana ne derse beğenirsin, “Kaç kişisiniz. Öyle tek tek götüremem.” dedi. Efendim, dedim. Benden başka gidecek yok ve acil bir durum, dedim. Gardiyan: “Bekle gelecekler de var. Bugün tuvalete sürekli insan taşıyoruz.” dedi. Evet, canım burası bizi yeni diye naklini yaptıkları koca bir hapishane ama gel gelelim alt yapısı yok. Hatta hapishanenin yapımı bitmeden müteahhit kaçtığını duymuştuk.
Daha evvel 8,5 ay yattığım C tipi hapishanesindeyken gardiyanlar bize, yeni bir hapishanenin açılacağını, buradaki sıkıntıları yaşamayacağımızı söylemişlerdi. Şimdi ise o dedikleri hapishanedeyim. Burada yağmur çok yağdığında sularımızı kesiyorlar. Saatlerce su verilmiyor. Sular niye kesik dediğimizde, gardiyanlar: Yağmur suyuyla birlikte şebeke suyunu kullanımı altyapıyı tamamen çökertiyor diyorlar. Allah’ım biz kaçıncı yüzyıldayız. Başka milletler uzaya koloniler kurmayı düşünedursun biz TC olarak Ortaçağda da gerilere gidiyoruz.
Hapishane bataklığın üstüne kurulduğu için çok sivrisinek var. Beni ısırdıkları yer öyle şişiyor ki kıyafetlerimden bile belli oluyor. Arkadaşlara yeni bir uzvum çıkacak galiba, deyip gülüşüyoruz. Üç gün önce bacağımdan ısırdılar, ısırdıkları yer abartmıyorum elma ölçeğini aldı. Şu anda ısırılan yer kıpkırmızı sonra mosmor oluyor. Aylarca ağrıyor. Daha önce de ısırılıyordum ama bu en kötüsü olmuştu. Çok şükür Muaz’ımı ısırmıyorlar ama oğlumun annesini çok seviyorlar. Ben de bu duruma seviniyorum tabii. Bebeğimi ısırmasınlar da beni ısırsalar da olur, diyorum.
Canım, Muaz’ım büyümeye başladığı için kucağıma aldığımda belim ve sağ kolum çok fazla ağrıyor. Artık bebeğimi taşımakta çok zorlanıyorum. Allah’ım bu zulüm ne zaman bitecek benim dayanacak gücüm kalmadı… İlk geldiğim zaman doğum dikişim açılmıştı. Hastaneye gidemedim. Çünkü Muaz’ımı bırakacak yer yoktu ve yanımda götürdüğümde de sıkıntı yaşarım diye gitmemiştim. O günlerde dikiş ağrısını aylarca çektim. Canım çok acıdığı için kimse görmesin diye geceleri sesiz sesiz ağladım. Şimdi de aynı durumdayım sağ kolum o kadar çok ağrıyor ki anlatmam. Çamaşırları yıkadıktan sonra sıkamıyorum. Sulu sulu ipe asmak mecburiyetinde kalıyorum. Çamaşırları elde yıkadığım için kolumun ağrısı artıyor.
Bundan dolayı Muaz’ı kucağımda düşüreceğim diye çok korkuyorum. Hastaneye gitmek benim için çok sıkıntılı olduğu için pek gitmek istemiyorum. Ama bebeğimiz söz konusu olduğunda çektiğim o zorluklara rağmen gidiyorum. Artık Nur’unun dayanacak gücü kalmadı biliyor musun? Sabah uyanıp bebeğimi akşama kadar kucağımda taşımak zorunda kalıyorum. Bu da fıtığımın ve kalça kemiğimdeki aşınma sonucu oluşan baskıyı artırıyor galiba. Bana, merdiven inmek ve çıkmak yasak olmasına rağmen yirmi basamaklı merdivenden günde en az on defe inip çıkıyorum. Gece Muaz’ım uyuyunca ağrılarımdan uyuyamıyorum. Sesiz sesiz ağlıyorum… Allah’ım! Bizi bir an önce bu tuzağın içinden kurtar. Allah’ım! Beni ve oğlumu bu zindandan kurtar diye dua ediyorum.
Can, artık mektubumu burada bitireceğim. Mektubuma başlayalı neredeyse bir ay olacak. Ama şunu da yazmadan bitirmek istemiyorum. Nur’unun en çok üzüldüğü durum ne diye soracak olursan Muaz’ımızın hiçbir halini görememen derim. On aydır buradayız. Üç kere açık görüşümüze gelebildin. Ve geldiğin her açık görüşte Muaz’ı kucağımda sana vermeye çalıştığımda bir yabancıymışsın gibi ağladı ya, beni en çok yaralayan durum bu oldu. Ağrılarımı, insanların bencilliklerini, çektiğim meşakkatleri unuturum ama o halini asla unutamam. Benim bebeğim babasız ve baba sevgisinden yoksun büyüyor.
Muaz, seni heceliyor. Babbab ba baba diyor. Ama seni baba olarak bilmiyor. Onun zihinde baba üst ranzanın demirine iliştirdiğim fotoğraflardaki baba… Her gece uyumadan babamızı öpüp öyle uyuyoruz. Gün içinde teyzeleri, “Baba nerede Muaz?” dedikleri zaman üst ranzanın altına iliştirdiğim fotoğrafı gösteriyor. Bu durum bana çok ağır geliyor. Benim oğlumun babası var ama yok… Bir çocuğun hayatında baba çok önemli bir yere sahiptir. Rab’im biz en kısa zamanda kavuştursun inşallah!
Muaz’ın ilk diş çıkarma dönemini de görmedin. 4 Ekim’de doğum günü var. İnşallah birlikte yaparız. Muaz, yürümeden ilk adımını atmadan sana kavuşuruz inşallah! Sizleri çok seviyorum… A-3 koğuşundan sevgilerle!!!
Nurhan Erdal Bahadır.
[Sevinç Özarslan] 20.12.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- Cemaat soruşturmaları kapsamında iki kez gözaltına alınıp tutuklanan Nurhan Erdal Bahadır (38), bebekli bir annenin cezaevinde neler yaşadığını yazdı. Eşi Levent Bahadır’a bir mektup gönderen genç anne, oğlu Muaz 60 günlükken 7 Aralık 2018’de ikinci kez hapse girdi. Bel fıtığı hastası anne ve Muaz bebek bir yıldır Tarsus Cezaevinde 15 kişilik koğuşta yaşam mücadelesi veriyor.
Birinci yaşını cezaevinde dolduran Muaz’ın annesi, cezaevinde bebeğine nasıl baktığını, onu ne şartlar altında büyütmek zorunda kaldığını peyder pey kaleme aldığı 16 sayfalık uzun mektubunda dehşete düşüren ifadelerle aktarıyor.
Nurhan Erdal Bahadır’ın 17 Ağustos 2019’da yazmaya başlayıp 12 Eylül 2019’da tamamladığı mektubunu Muaz’ın 4 Ekim 2019’da yapılan 1. yaş günü kutlamasında çektirilen 6 fotoğraflarla birlikte yayınlıyoruz.
SES ÇIKARMASIN DİYE GÖZLERİNE BAKAMIYORDUM
Nurhan Erdal Bahadır, bir anne olarak çocuğuyla koğuşta iletişim kuramamanın zorluğunu anlatırken yazdığı ifadeler oldukça ağır:
“Kuzum benim ilk ses çıkarmaya başladığı aylarda, bir şeyler mırıldanmasın, ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor. Sabah saat kaçta uyanırsa uyansın, insanlar rahatsız olmasın diye hemen aşağıya yemekhaneye iniyoruz.”
AŞAĞISI ÇOK SOĞUK
“Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik bir bebek varsa daha da zor. Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum.”
RANZADAN DÜŞTÜ, AYAĞINA İP BAĞLA DEDİLER
Sadece Muaz değil, cezaevinde düşen, kafasını yarılan başka bebekler de oldu. Cezaevinde çıkan yemekler yetişkinler için bile sorunken bir bebek kuru fasulye ya da patlıcan kızartmasıyla beslenmeye mecbur kalıyor:
“Bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı. Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım. Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!”
7 AYLIK BEBEĞİ KURU FASULYE İLE BESLEDİM
Cezaevlerindeki en önemli sorunlardan biri yemekler ve kişisel ihtiyaçları karşılamanın zorluğu. Bebekli olunca bu sorunlar daha da katlanıyor:
“Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte, 7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.”
BANYO İÇİN YATAKHANEYE SU TAŞIDIM
“İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı olanlar oldu.”
GÖZÜNDEKİ KAYMA İLERLEDİ
Muaz bebek kalp hastalığı ve göz kayması sorunuyla dünyaya geldi. Annesi zor koşulların yanı sıra oğlunun hastalığıyla da hapiste mücadele etmek zorunda kaldı:
“İçimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi. Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var. Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor, ‘Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı gün girişini yapar ameliyat ederiz’ dedi. Kasım ayına tekrar kontrole gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma için de ‘En son ameliyat yaparız. Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız’ dedi.”
BEBEKLE 7 SAAT CEZAEVİ ARACINDA BEKLEDİM
Cezaevlerindeki en büyük sorunlardan biri de hücre şeklinde yapılan araçlarda hastaneye, doktora gitmek zorunda kalmaları. Bahadır, bebekli bir annenin öyle bir araçta seyahate zorlanmasını zorluğunu da anlatıyor:
“Hastaneye gidiş günümüzü anlatayım. Sabah saat 08.00’de alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika en fazla bir saat bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer bindiğimiz araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik koltukları kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o kabine bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat sürüyor. Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz. Muaz’la birlikte o gün yedi saat aracın içinde bekledik.”
SOSYOLOJİ MEZUNU
2012 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Nurhan Erdal Bahadır (38), 15 Temmuz’dan sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı. Nurhan Erdal Bahadır’ı aramak için Adana’daki evlerine gelen Adana KOM polisleri, Bahadır’ı evde bulamayınca kardeşini gözaltına aldı. O günlerde evlilik hazırlığı yapan Bahadır, olayı öğrenir öğrenmez karakola gitti. “Beni arıyorsunuz, kardeşimi bırakın, beni alın” demesine ve kendi ayaklarıyla ifadeye gitmesine rağmen 11 Eylül 2016’da iki kardeş de tutuklandı.
Tarsus Cezaevi’ne gönderilen Bahadır 10 ay sonra, kardeşi 2,5 ay sonra tahliye edildi. Tekrar evlilik hazırlıklarına devam eden Bahadır 2 Aralık 2017’de evlendi. 1 Ekim 2018’de oğlu Muaz dünyaya geldi. 7 Aralık 2018’de ise Adana 2 Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasına giden Bahadır, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve tekrar Tarsus Cezaevine gönderildi. Muaz bebek o günlerde 63 günlüktü. 4 Ekim 2019’da 1. yaşını doldurdu.
16 SAYFALIK TARİHİ BİR MEKTUBUN ORİJİNALİ
Merhaba
Olağanüstü hal çok kötü bir dönemdi. On beş günde bir telefon hakkımız vardı. İki ayda bir açık görüş oluyordu… Sen o zamanlar görüşüme gelemiyordun. Sadece ayda bir telefon görüşmesi yapabiliyorduk. Evli değildik. Bu süreç evliliğimizi de geciktirmişti. Muaz’ım, canım oğlum belki de iki sene önce dünyaya gelecekti. Bize bunları yaşatanlar… Ah! Onlar, ah!.. Canım, biraz maziye dönüp seninle dertleşmek istiyorum.
Acı hikayemiz 08 Ekim 2016 tarihinde sabah 05.00 sularında polisin zile basmasıyla başladı. Kardeşim: “Kim o?” “Polis! Açın kapıyı arama var.” deyince kardeşim kapıyı açıyor. Polisler, beni soruyorlar. Halit, evde olmadığımı söyleyince polisler arama emri olmadığı halde içeriye girip evi aramışlar. Ben ise o sıralarda anneciğimle birlikte memlekette yaşlı babaanneme (102 yaşında) bakıyorduk. Babaanneciğim yaşlı olduğu için kişisel ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Kardeşim gün içinde beni telefonla arayıp, “Abla, polisler seni arıyor, Adana’ya gelmen gerekiyor.” dedi.
Hafta sonuna denk geldiği için gidememiştim. Pazartesi günü Adana’ya gidince mahallemizde bulunan iki karakola da gittim. Karakolda, “Onlar polis değildir. Polis ne için geldiğini açıklar ve size hangi karakola gitmesi gerektiğini belirten not bırakırlar.” dedi. Bunu duyunca çok şaşırdım. Sonuçta bu yaşıma kadar hiç karakola gitmedim. Ayrıca polislerle de bugüne kadar hiç muhatap olmamıştım. Eve gidememiştim. O gün bir akrabamızda kaldım. İkinci günün sabahında telefonum çaldı. Telefondaki ses: “Hamit işe gelmedi nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyordu. Hayır, dedim. Hamit’i merak edip eve gittiğimizde polisler her yeri dağıtmışlardı. Sanki evimize hırsız girmiş aradığını bulamamış gibiydi.
Yusuf’la birlikte Hamit’i aramaya çıktık. Karakola haber verdik. En sonunda Adana KOM’da Hamit’in gözaltına alındığını öğrendik. Karakola gittiğimizde Yusuf, Hamit’in durumunu sorarken ben de bir diğer polise, beni aramışlar ama herhangi bir not bırakmamışlar. Mahallemizde bulunan iki karakola da gittim. Durumu anlattım fakat net bir cevap alamadım, dedim. Polis, “Hanımefendi siz şöyle oturun. Kimliğinizi verin.” dedi. Oturdum. Ve canım, o karakoldan çıkamadım.
“Fetö/pyd terör örgütüne üye olduğum gerekçesiyle…” gözaltına alınmıştım. Allah’ım o kadar kötü olmuştum ki ben terör örgütüne üye olsam kendi isteğimle karakol karakol gezip bir de üstüne KOM’a gidip beni neden arıyorsunuz diye sorar mıydım. Ah canım ya, o günler gitsin ve bir daha hiç geri gelmesin. Neden mi?
KOM şubede bana sürekli soru soran bir başkomiser vardı. Adı Tuna’ydı. Sürekli aşağılayıcı şeyler söylüyor, argo kelimeler kullanıyordu. O kadar bunalmıştım ki çıldıracak gibiydim. Baş komiser, “Suçlusun sen! Fetö terör örgütüne üyesin, bildiklerini anlat ve etkin pişmanlıktan yararlan” diyordu. Ben bir şey yapmadım. Ben suçsuzum dediğim zaman çıldırıyordu. Aman Allah’ım o günler… Bir gece nezarette kaldım. Sabah erkenden adli tıpa götürüldüm. Sonrasında mahkemeye çıktım.
Mahkemede hakim, beni sorgulayan başkomiser gibi direkt, “Suçlusun! Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?” dedi. Hayır ben bir şey yapmadım. Ben terörist değilim! Hiçbir terör örgütüne de üye değilim, dedim. Hakim cevabını beni tutuklayarak vermişti. Benimle birlikte bir kadın vardı. Ona ev hapsi verip serbest bıraktı.
Akşam saatlerinde Tarsus Cezaevi’ne getirildim. O kadar çok kokuyordum ki başıma neler gelecekti bilmiyordum. Cezaevinde kıyafetlerimizi çıkartarak üst araması yaptılar. O kadar çok utanmıştım ki… 9. koğuşa yerleştirdiler. Oradaki herkes Fetöden tutuklanmıştı. Çoğu hakimdi. Bir üniversite mezunu, komiser, iki öğretmen, bir de yurt müdürü vardı. Allah’ım ya koğuşta üniversite okumayan yoktu. Bunlar darbeden ve üyelikten yargılanıyorlardı. Bana çok komik gelen bir diğer noktada silahlı terör örgütü deyip girdikleri evlerde silah değil kitap toplayarak çıkıyorlardı.
İleride torunlarımız eminim buna güleceklerdir. Anneannemiz ya da babaannemiz gerçekten suçsuz yere yatmışlar ve suçsuzluklarını yıllarca ispatlayamamışlar diyecekler. Bir gün bütün gerçekler ortaya çıktığında bize terörist diyenlerin karşısına çıkıp haykırmak istiyorum. Benim ve 63 günlük bebeğimin hakkına girdiniz! Bizlere iftira attınız! Demek istiyorum.
Can, tam 8,5 ay tutuklu kaldım… 3. mahkemede tahliye olmuştum. İlk mahkemeye çıktığımda hakim o kadar çok bağırmıştı ki unutamıyorum. Bir yandan sürekli soru soruyor. Sorularına istediği gibi cevap verilmeyince sinirlenip bağırıyordu. Her seferinde ben suçsuzum hiçbir terör örgütüne üye değilim. Ben terörist değilim, dediğimde. Hakim, “Etkin pişmanlıktan yararlan.” diyordu. Ben ise kanunlara aykırı bir şey yapmadım, neden etkin pişmanlıktan yararlanayım, diyordum. Düşünsene etkin pişmanlıktan yararlanmak aslında terörist olduğunu bir nevi kabul etmekti. Mahkemede etkin pişmanlıktan yararlanıp terörist olduklarını kabul eden insanlar da oldu. Ben bu duruma çok şaşırmıştım. Resmen insanlarla kelime oyunu oynayıp aslında onlara “Ben teröristim” demelerini sağlıyorlardı.
Hımmm… Bir de isim vermesen etkin pişmanlıktan yararlanamıyorsun. Evet, mahkeme bitti. Hakim tutukluluğuma devam kararı vermişti. Mahkemeye beni görmeye sen de gelmiştin. Ama birbirimizi görememiştik…
Mahkeme başkanı, 2. mahkemede bana terör örgütüne üye olduğumu kabul ettirmeye çalışıyordu. Ben, üye değilim, dediğim zaman kızıyordu. Hakim “Sen bana isim söyle ben de, sana yardımcı olayım indirim alırsın ve tutuksuz yargılanırsın” diyordu. Allah’ım o kadar çok üzülmüştüm ki bu olayın tarifi kelimelerle anlatılacak gibi değil. İsimmiş ne ismi vereceğim ben terörist değilim!!! Anaokulunda öğretmenlik yaptığım dönemde Adana Cumhuriyet Başsavcısının çocukları, hakimlerin çocukları… Hepsi geliyordu. Bizler öğrencilerimize anne-babaya saygıdan sonra vatan sevgisini anlatıyorduk. Şimdi ise hakim karşısında yargılanan öğretmen, bir terörist olarak yargılanıyordu.
3. mahkemede tahliye olmuştum. Ramazan ayıydı. Mahkemeye başka vekil bir hakim tayin edilmişti. Tahliye nedenim ise sağlık sorunlarımdı. Cezaevi o kadar eskiydi ki babacığımdan da yaşlıydı. Koğuşun en dip köşesinde kalıyordum. Ranzam duvara bitişikti. Rutubetten duvarların sıvası dökülüyordu. Sürekli rutubet kokusu ile uyuyor ve uyanıyordum. Bir gün yatağımın nevresimini değiştirirken bir ıslaklık hissettim. Yatağımı ranzadan çıkartınca rutubetten nemlendiğini görünce yeni yatak istedim. Bana yatak yerine karton verdiler. “Yatağının nemli yerine koy iyi gelir. Yeni yatak veremeyiz.” dediler. Çok komik değil mi? İnsan hayatı bu kadar ucuz işte…
Belimde fıtık vardı. Yataktan dolayı fıtığım ilerledi. En sonunda hastanede belimin sağ tarafında üç yerde fıtık olduğu ve sağ kalça kemiğinde ciddi anlamda aşınma olduğu için sinirlerime baskı yaptığı anlaşıldı. Fizik tedavi doktoru “Kesinlikle merdiven çıkmayacaksın ve ortopedik yatakta yatman gerekiyor.” demişti.
Doktor bu şekilde söyleyince kendi kendime gülümsedim. Cezaevinde yaşadığım mevzu aklıma geldi. Allah’ım suçsuz bir şekilde tutuklu bulunuyorum ve sağlığımda bu gidişle daha kötü olacak diye korkmaya başlamıştım. Üzerinde iki ay geçti. Sağ kasık bölgemde ciddi bir ağrı oluşmaya başladı. Acil olarak hastaneye sevkim yapılınca hemen götürüldüm.
Cerrah doktoru, “Ameliyat olman gerekiyor yatışını yapacağım” dedi. Önce tamam, dedim. Çünkü ağrım dayanılacak gibi değildi. Sonrasında doktora neden ameliyat olacağım diye sorduğumda “Açıp bakacağız, ben de bilmiyorum.” dedi. Allah’ım ya bir doktor ameliyat yapacak ama ne için yaptığını bilmeyecek. Yatış yapacağım yere gittik. Yatış işlemlerim yapılırken doktorun bu cevabının üzerine ameliyat olmaktan vazgeçtim.
Sonuçta ben o doktorun gözünde mahkumdum ve bizlerin bir kıymeti yoktu… Ölsek de olur. Yaşadığım bu ciddi sağlık sorununu hapishaneye geldiğimde ayrıntılı olarak Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine dilekçe yazdım. Bekar bir kadın olduğumu, kasık bölgemde acil olarak ameliyat olmam gerektiği ama genel cerrah doktorunun ne için ameliyat yapacağını bilmediğini, bana, “O bölgeyi açıp bakarız belki de bağırsaklarında sorun vardır.” cevabını verdiğini yazdım. Ayrıca ameliyat olduktan sonra yatış yapacağım yerinde bana uygun olmadığını belirttim.
Ben, tesettürlü bir kadınım ve beni büyük bir odanın içinde demir parmaklıklarla ayrılmış bölümde yatıracaklar, hemen karşımda ise bir komutan ve iki er beni bekleyecekler. Narkozlu olarak geleceğim, nasıl uyanacağım belli değil. Bunların hepsini düşünce ölmek daha cazip gelmişti. Sonuçta beni kimse o halde görmeyecekti. Hiç tanımadığım erkeklerle aynı odada kalmayacaktım.
Yanlış hatırlamıyorsam bu dilekçemden bir ay sonra üçüncü mahkemem vardı. Daha önceki Hakimin yerine vekalet eden mahkeme başkanı, “Yazdığın dilekçeleri okudum. Bir de senden dinlemek istiyorum” dedi. Ben de anlattım. Ben uyandığımda güvendiğim bir kişinin veya ailemden birinin yanında olmak istiyorum. Mahkum olarak değil, vatandaş olarak ameliyat olmak istiyorum. Narkozun etkisinden kurtulunca karşımda annemi ve kardeşlerimi görmek istiyorum, dedim. Bunları anlatırken mahkemede bulunan tutuklu yakınlarının ağlama sesleri duyuluyordu.
Hakim oturmamı söyledi. Bu hakim sıkıntılarımızı dinliyor, tutuklulara söz hakkı veriyordu. Daha önceki hakim ise konuşturmuyor, “Geç bunları geç geç eklemek istediğin başka bir şey var mı?” diyordu.
Bu mahkemede hiç gerilmemiştim. Kendimi çok rahat ifade etmiştim. Hatta konuşurken susturulmamıştım. Eğer diğer hakim olsaydı sıkıntılarımızı dinleyeceğini hiç düşünmüyordum. Evet, beklenen karar aşaması canım… “Nurhan Erdal, sağlık nedenlerinden dolayı haftada bir gün imza ile tutuksuz yargılanmasına, diğer tutukluların tutukluluğuna devam.” Allah’ım inanamamıştım. O kadar çok sevinmiştim ki anlatamam. Ama arkamı döndüğümde diğer tutuklu yakınları ağlıyordu. Mahkemeden çıkıp jandarmalarla birlikte ring aracına giderken annemin ve kardeşimin sevinç çığlıkları kulaklarımda çınlıyordu.
Bir önceki mahkememde gelmiştin ama bu mahkemede ise izin alamadığın için gelememiştim. Gözüm seni çok aramıştı… Daha sonra beni ring aracına götürdüler ama koluma kelepçe takmamışlardı. Allah’ım denetimli serbestlikle de olsa artık özgürdüm. Hapishaneye tekrar döndüğümüzde jandarmalarla kapıda neredeyse bir saat bekledik.
Yeni hapishaneye taşınmıştık. Sistem daha tam oturmamıştı. Sonuçta taşınalı bir gün olmuştu.
Uzun bir süre sonra kapı açıldı. Ama beni teslim edecekleri jandarma olmadığı için içeride de beklemek zorunda kaldık.
Jandarma geldiğinde ise “Yarın çıkışını yapsaydık, bugün çıkmak zorunda mı.” dedi. Ben gideyim yarın çıkışı yapmanız için tekrar gelirim, deyince. “Aaa sen burada mıydın.” dedi. Neyse beni en sonunda koğuşuma getirdiler. İçeriye girdiğimde herkes benden cevap bekliyordu. Tahliye! Deyince çığlıklar ve sevinç gözyaşları birbirine karışmıştı.
Ramazan ayındaydık. Ezanı Muhammedi okunalı 1,5 saat olmuştu. Dışarıda işler uzun sürünce iftarımı koğuşta açabilmiştim. Evet, koğuştan çıkma saati gelmişti. Kapı açıldı. Gardiyan, “Nurhan Erdal, hazır mısın!” dedi. Evet, dedim. Yeni cezaevine taşındığımızdan dolayı ancak özel eşyalarımızın bir kısmını alabilmiştik. Diğer eşyalarımızı depoya götürmüşlerdi. Sadece bir çöp poşeti içinde bir iki parça kıyafetle dışarıya çıkardılar. Ben koğuştan çıkarken herkes arkamdan ağlıyordu.
Bu hapishanenin “Fetöden ilk tahliyesi ben olmuştum. Canım arkadaşlarım ben de tahliye olanın arkasından ağlardım. Keşke ben de şu demir kapıdan arkadaşım gibi çıkıp gidebilseydim… diye. Tam çıkış işlemlerim bitmişti ki eşyalarımı depodan getirmediler. Ben de almadan gitmek istemediğimi söyledim. Özellikle de senin mektupların benim için çok özel olduğunu, onların hemen tarafıma teslim edilmesini istedim. Ama vermediler. Eşyalarımı iki ay sonra avukat getirmişti. İlk baktığım şey mektuplarım olmuştu. Hepsi tamamdı. Diğer eşyalarım olmasa da olurdu.
Hapishaneden çıkma vakti gelmişti. Evet, aylar sonra anneciğime ve kardeşime kavuşmuştum. Birbirimize hasretle sarıldık. Annem uzun süre bırakmadı beni… Canım annem… Eve giderken yolda seni aramıştım hatırladın mı?
Daha sonrasında ise nişan ve düğün oldu. Çok sade bir düğün oldu… Cuma günü adli kontrol imzam vardı. Cumartesi günü de düğünümüz vardı. İzmir’e seyahat ettiğimiz o geceyi hiç unutamıyorum. İki sefer kaza atlatmıştık… Cuma günü Adana’ya adli kontrol imza için geldim.
Denetimli serbestlik dosyamın İzmir’e naklini hızlandırmak için şubeye gidip işlemleri hızlandırdım. Artık nasıl bir teröristsem kanundan kaçmıyor, adli kontrol imzamın peşine düşüyordum. Şayet dosyamın nakli İzmir’e yapılmasaydı Adana’ın yolları bana görünecekti. Şubat ayında hamile olduğumu öğrendiğimde içimde buruk bir sevinç vardı… Sana hamile olduğumu söylediğimde benimle aynı duyguları hissettiğini biliyordum. O anda ikimiz de birbirimize bir şey belli etmemeye çalıştık.
Bebeğimle birlikte hapishaneye tekrar döner miyiz endişesi içimi kemirip duruyordu. Sonuçta, 2016’da devam eden bir dosyam vardı. Ama hamileliğimin 4. ayında bebeğimin aort damarında daralma olduğunu öğrenince her şeyi unuttum.
Bebeğimiz 4. ayından itibaren İzmir Tepecik Hastanesi çocuk kardiyolojisi tarafından takip ediliyordu. En son kontrole gittiğimde doktor, sınırda olduğunu 1 milim daha artarsa acil olarak ameliyat olması gerektiğini çünkü bebeğinizin rahatsızlığının hayati risk taşıdığını söylemişti. O anda sarsıldım. Bütün dünyam kararmıştı… Bebeğimizi daha kucağımıza almamıştık. O benim bir parçamdı. Annesi onsuz yapamazdı. Bebeği de annesiz…
Ve bizim biricik parçamız dünyamıza nihayet teşrif etmişti. Fakat kucağıma daha almadan Muaz’ı senin refakatinde ambulansla Tepecik Bornova Hastanesine sevk etiklerini öğrendim. Doğum acılarımı unutturan bu hadiseye sabaha kadar ağlamıştım. Oğlum 1 hafta kuvezde kaldı. Beslemesi için kah beraber gidiyor, kah seninle biberonla süt yetiştiriyordum. Hastanenin ziyaret saati hafta sonuna denk geldiği için çok uzun kalamıyordum oğlumun yanında. Annesi kuvezde kucağına aldığında sakin sakin gözlerimin içine bakıyordu. Bebeğini bırakıp ayrılma vakti geldiğinde ağlamaya başlıyordu. O daha küçücüktü anne sevgisine ve sıcaklığına ihtiyacı vardı. Kuzum benim, aslında ta o günlerde annesinden ayrılmayacağını hal diliyle söylüyormuş da biz anlayamıyormuşuz.
7 Aralık 2018 tarihinde mahkeme sabahı erkenden uyandık. Oğlumun karnını doyurdum. Oğluma, ben üç-dört saate gelirim. Bu süt sana yeter, dedim. Bir taraftan hazırlanıyordum. O gün içimde tarifi imkansız bir hal vardı. Annem kahvaltı yapmam için beni zorladı. Ağlayarak bir şeyler atıştırdım. Annem, “Kızım yemesen sütün olmaz. Torunuma ne vereceksin.” dedi demesine ama daha fazla yiyememiştim.
Mahkeme çok uzun sürmüştü. Karar mahkemesi olduğu için kısa süreceğini düşünmüştüm. Duruşmaya iki defa ara verildi. Önce oğlumu arıyordum. Hemen arkasından seni arıyordum. Karar: Nurhan Erdal Bahadır. 10 yıl 5 ay iyi halden 8 yıl 9 ay… Bir kez daha dünyam kararmıştı… Ben, minik kuzumla birlikte hapishaneye gidecektim. Hem de bebeğimin aort koarktasyonu olmasına rağmen…
Hakim, kararı söylerken vicdanı el vermemiş olacak ki gözümün içine bakamadı. Çünkü karşısında suçsuz bir kadın ve 63 günlük bir bebek vardı. Mahkeme bitince Hamit’e, ben, oğlumu istiyorum onu bana getir, dedim. Karara o kadar çok üzülmüştüm ki Hamit’in beraat ettiğini bile sonra öğrendim biliyor musun?
Bu çocuk beraat etti ama suçsuz yere tam 78 gün hapis yattı. Hatta bir mahkemede Hamit,
Hakime, “Benim durumumda olan diğer kişiler nezarette hemen serbest bırakıldı. Ablamın bu hattı kullandığını söylememe rağmen neden ben hapis yattım?” diye sorunca hakim: “Sen benim işimi mi sorguluyorsun. Sen kim oluyorsun!” diye bağırdı. Of Allah’ım! O günü hiç unutamıyorum… Sen işini madem bu kadar düzgün ve kanunlara uygun yapıyorsun neden suçunu ve vicdanını susturmak için bağırıyorsun. Hakimin bu davranışı düpedüz suçluluk psikolojisiydi. Mahkemedeki herkes hakime acıyarak bakmıştı. Ah Can, sana yazdıkça o hadiseleri tekrar yaşıyor gibi oluyorum ama yazarak dahi olsa seninle dertleşmek bana çok iyi geldi.
Polisler, bizleri çember oluşturarak mahkemeden dışarı çıkartıp bir odaya götürdüler. Polislere her seferinde kardeşimi arayabilir misiniz? Bebeğimi evden getirmeye gitti. Benim burada olduğumu bilmiyordur. Haber verebilir misiniz lütfen? Dememe rağmen aramadılar, aramadılar, aramadılar…
Saat 17.00 gibi hapishaneye götürecek olan sivil polisler geldi. Oradaki memura maruzatımı söyleyince, “Arayacağım numarayı söyleyin hemen arayayım” dedi. Allah razı olsun, dedim. Memur üst araması için önce erkekleri götürünce bizi Adana adliyesine götürdüler. Benimle birlikte iki kadın daha vardı. Bizi bir odaya aldılar. Arama yapacaklardı. Daha önce hiç karşılaşmadığımız bir durum olunca bekleyip polisleri izliyoruz.
Yere üç tane gazete serdiler, “Ayakkabınızı çıkartıp üstüne basın” dediler. Bizler de çıkartıp yere serilen gazetelerin üstüne bastık. Arkasından üstünüzü çıkartın deyince o kadar çok sinirlendim ki… Ben çıkartmıyorum, dedim. “Çıkartmak zorundasın ÇIPLAK ARAMA yapacağız” dediler. Hayretle nasıl yani!?” dedim.
Ben daha öncede tutuklandım bir gece nezarette kaldım ama beni bu şekilde arayan olmadı. Hatta hapishaneye girdiğimde bile böyle aşağılayıcı bir muameleyle hiç karşılaşmadım, dedim. Benimle birlikte olan kadınlar ilk defa tutuklanıyorlardı. Dosyada tek tutuklu ve hükümlü kadın bendim.
Kadınlarda ciddi bir surette itiraz edince, “Tek tek arayacağız iki kişi giyinsin” dediler. Elbet bir gün hukuk geri dönecek. O polislerin bu muamelesinden dolayı dava açacağım ve bu işin peşini bırakmayacağım. Hayatımda hiç bu kadar utanıp aşağılanmamıştım. Ben, bunları yaşarken bebeğim hala gelmemişti. Oğlumu sabah saat 8.00’de bırakıp evden çıkmıştım. İki saatte bir anne sütü alan bebeğim saatlerce aç kalmıştı ve ben yanında yoktum.
Saat 19.00’da bebeğimi getirdiler. Gördüğümde üzeri hep kusmuk olmuştu o kadar çok ağlıyordu ki… Normalde kusan bir bebek değildi. Benim oğlum temiz ve mis gibi kokan bir bebekti. Kucağıma aldım. Sarıldım, öptüm… Muaz’la konuştum. Konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Çok ağladığı için vücudu hala hıçkırıktan sarsılıyordu.
O anda olaya şahit olan polisler bile halimize acıyarak bakmışlardı. Polislerden biri, “Bebek kaç aylık?” dedi. İki aylık bir bebek, dedim. Polis: “Aslında 6 aydan küçük bebeklerin hapishaneye girmesi kanunen yasak” dedi.
Cevap veremedim. O anda içimden şunlar geçiyordu: Bize bu hukuksuzluğu yapanlar hukuk geri geldiğinde ne yapacaklar acaba? Bu kadar insanın hakkını nasıl ödeyecekler!… Ve benim masum bebeğimin hakkını ve hesabını nasıl verecekler?!
O iki kadınla cezaevine getirildik. Bizi farklı koğuşlara yerleştirdiler. Beni A-3 koğuşuna vermişlerdi. Koğuş kapısı açılıp içeriye girdiğimde daha önce nezarette bir gece kaldığım kadınlarda oradaydı. Beni görünce çok şaşırdılar. “Aaa bebeğin mi oldu! Kaç aylık bu bebek?” dediler. İki aylık, dedim. Her yeni gelen kişiye yaptıkları gibi önce yiyecek bir şeyler hazırlarlar, sonra da banyo yapmak ister misin diye sorarlar. Bana da sordular. Evet, dedim. Banyoya girdim. Hıçkıra hıçkıra ağladım, ağladım… O an bir nebze de olsa rahatlamıştım…
Benim için yeni bir imtihan başlıyordu… O gece Muaz’ım ile bize gösterilen ranzada birlikte uyumaya çalıştık. Daha öncesinde bebeğimin yanında hiç uyumamıştım. Uykudayken farkına varmadan Muaz’ı incitmekten korktuğum o gece hiç uyumadım. Muaz’ım da uyumadı. Hala minicik vücudu sarsılmaya devam ediyordu. 10-15 dakikada bir uyanıp ağlamaya başlıyordu. Anneciğim sakinleş, ben senin yanındayım bak anneciğin burada diye fısıldayınca rahatlıyor tekrar uyuması için kucağımda sallıyordum.
Birinci gecemizi tamamlamıştık. Sabah uyandığımızda şikayetler başlamıştı. “Bu bebek ne kadar çok ağlıyor.” “Bu hep bu şekilde çok ağlıyor mu?” diye koğuştaki herkes soru sormaya başlamıştı. Rahat uyuyamadık diye insanlar bizi suçluyorlardı. Of Allah’ım! Of!.. O kadar çok kötü olmuştum ki anlatamam. Bebeğin halini görmüyor musunuz? Dün sabah eve bıraktım, akşam geç saatlerde bana getirdiler. Bebeğim bu travmayı hala atlatamadı. Hem kendi yatağında değil, farklı sesler ve kokular var.
Biz evde üç kişiydik. Bebek kendini bir anda on beş kişinin içinde buldu. Yapmayın bize hak verin, dedim. Aslında koğuşta herkes böyle değildi. Birkaç kişi vardı. Diğerlerini etkiliyorlardı. Muaz’ım annesinden ayrıldığı süre zarfında yaşadığı tramvayı uzun süre üzerinden atamadı. Hatta bu durum 2-3 ay sürdü. Yanından ayrılıp ihtiyaçlarım için aşağı kata indiğimde Muaz’ı hiç kimse sakinleştiremiyordu. O anda banyoda olsam apar topar banyodan çıkıyordum. Koşa koşa yanına geldiğimde o minicik vücudu ayrıldığımız ilk günkü gibi sarsılıyordu.
Oy yavrum benim! O günleri tekrar hatırladım… Rab’bimden diliyorum ki; senin bu yaşadıklarını sana yaşatanlar daha da kötülerini yaşasınlar inşallah!… Amin! Kuzum, insanlar seni anlamıyorlardı. İki aylık bir bebeğin düzenli uyuması gerekiyordu. Ama biz onu burada (hapishanede) yaşayamadık. Tam seni uyutuyorum. Hemen arkasından sesli bir şekilde konuşuluyor ve gülüşülüyordu. Sanki sen yokmuşsun gibi davranıyorlardı. İkaz ettiğim zaman “Tamam” deyip susup iki dakika sonra tekrar başlıyorlardı. Oy Allah’ım! Beni ve bebeğimi anlayan yok mu?
Buradaki şaplı yemekleri ve bakliyat ağırlıklı yemekleri yeyince Muaz’da gaz problemi oluştu. İki aylık bebeğin çıkardığı gaz yetişkin bir insanın çıkardığı gazdan daha sesliydi. Koğuşta bazı teyzeleri, “Bu bebek büyümüşte küçülmüş” dediklerinde belli etmesem de çok üzülüyordum.
Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik bir bebek varsa daha da zor… Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum. Sen, sabah işten gelince kapıyı açar açmaz, “Ben geldim!” derdin. Arkasından oğlumuzu öper, bana muhakkak kahvaltı yapıp yapmadığımızı sorardın. İşte o günlerden sonra burası benim için zindan içinde zindan olmuştu. Koğuştan birinin aklına benim kahvaltı yapıp yapmadığım geldiği zaman gelip sorar; yapmadım, dersem “Senin bebeğine ben bakayım gidip kahvaltı yap” dediği zaman ancak kahvaltı veya yemeğimi yiyebiliyordum.
Düzenli bir şeyler yemediğim için sütüm gittikçe azalıyordu. Bebeğim ise bu durumu bana çok yansıtmamıştı. Ne kadar sütüm varsa o kadarla iktifa ediyordu. Burada ilave olarak Muaz’a mama verebileceğim bir durum da yoktu. İlk aylarımız o kadar zordu ki Muaz’ın gece ağlamaları ve gaz sancısı çok artmıştı. Muaz, gece gaz sancısı ile kıvranırken çığlık çığlığa ağlıyordu. Koğuştaki bazı kadınlar oflayıp puflayıp yataklarında dönüyor, sabah uyandıklarında ise suratları asılıyordu.
Evet, geldiğimin ilk haftası kurum müdürüyle görüştüm. Ameliyat dikişlerim daha iyileşmedi, benim ve bebeğimin kıyafetlerini ailem yıkayıp bana getirseler olur mu, dedim. Evvela bu durumu kabul etmediler. Israrla o daha iki aylık bebek ve kıyafetlerinin hijyenik olması lazım, dedim. En sonunda ısrarım netice vermiş bu durumu kabul etmişlerdi. Haftada bir kıyafetler yıkanıp getirilecekti. Daha sonra 15 günde bir yıkanacak denildi. Sevincim kısa sürmüştü… Hapishaneye geleli 3-4 gün olmuştu. Muaz’ımın sancıları gittikçe artıyordu. Ranzamız pencerenin tam karşısındaydı.
Arada içeriye oksijen girsin diye pencereyi 5-10 dakikada bir havalandırıp kapatıyordum. Kapattıktan sonra başkası gelip açıyordu. Neden açtıklarını sorduğumda, “İçerisi çok sıcak oluyor.” diyorlardı. Bebek var yapmayın üşütüyor sonra dediğimde “tamam” deyip tekrar aynı davranışı sergiliyorlardı. Artık buna bir son vermeliydim. Ranzamızın etrafını tamamen çarşafla kapattım. Artık Muaz’ıma soğuk hava gelmiyordu. Ama annesinin bahtına yine zindan içinde zindan düşmüştü. Ranzamızın etrafı kapattığım çarşafı Tarsus’a yaz gelince çıkarmıştım.
Canım, şimdi sana yazarken ne kadar çok sıkıntı çekmişim, bunları içimde ne kadar çok biriktirmişim onun farkına vardım. Şimdi ise bu artçılar ben de sinir krizleri olarak nüksediyor. Bazı insanlar senin sıkıntını anlamıyor. O sıkıntımı ve halimi anlamayan insanların yerine koyuyorum, kendimi onları anlamaya ve kalplerini kırmamaya çalışıyorum. Ama onlardan beni anlamaya çalıştıklarını hiçbir zaman görmedim. Burada bebeğimle birlikte çok ciddi sıkıntılar çekiyorum. Muaz’ım olmasa bu tahammül sınırını aşan insanlara kesinlikte bu şekilde davranmazdım. Ama bebeğim var… Kuzuma bir şey söylemesinler diye katlanıyorum.
Ah! Canım ah bizden 20-25 gün sonra çocuklu bir kadın daha geldi. Ama o insan o kadar bencil ki anlatamam. Kendisini ses yapmaması noktasında birkaç kez uyarınca inat için ses çıkartıp bebeğimin uykudan uyanmasını sağlıyordu. Bu insanı Rab’bime havale ettim… Bir de bebeğim üç aylıkken iki aya yakın sigara kokusuna ve dumanına maruz kaldım. İnsanların ne kadar bencil olduklarını burada öğrendim. Bazen uyardığım zaman, “Ben de senin bebeğinin sesine ve pis kokusuna maruz kalıyorum.” diyorlardı. Ne söyleyeyim ben bu vicdansız insanlara…
Muaz’ım şimdi büyüdü 4 Ekim’de tam bir yaşına girecek. Annesiyle birlikte o kadar zorluklara katlandı ki… Kuzum benim ilk agu agu diye sesler çıkarmaya başladığı aylarda bir şeyler mırıldanmasın ve ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor… Muaz, sabah saat kaçta uyanırsa uyansın insanlar rahatsız olmasın diye hemen aşağı kata yemekhaneye iniyorduk.
Bu sıkıntılarımın yanında bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı.
Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım.
Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!
Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte, 7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.
Canım, sen benim bu noktada ne kadar titiz ve hassas olduğumu bilirsin. Ama bebeğimiz bunlarla besleniyor, bunlarla besleniyor… Evet, bize bu haksızlığı yapanlar bebeğimin hakkını hiçbir zaman ödeyemeyecekler!!!
İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı olanlar oldu. Seni o kadar çok aradım ki anlatamam. Sana çok ihtiyacım vardı hem de çok…
Can, bu yaşadığım sıkıntıları seninle paylaşmam gerekiyormuş… Ama zamanım olmadığı için mektup yazamıyordum. “Nasıl zamanın yok mahpustasın?” diyebilirsin. İstersen bir günümü anlatayım.
Sabah saat 08.00 ile 08.10 arası sayım oluyor. Sayıldıktan sonra koğuş tekrar yatıyor. Biz ise saat 09.00 ile 09.30 arası uyanıyoruz. Bazen, Muaz’ım daha erken bazen de geç uyanıyor. O gün nöbetçi olan arkadaş kahvaltı hazırlamasına rağmen ben o zeytini, peyniri tabağıma koyabilmek için bir elimle Muaz’ı tutuyorum diğer elimle de tabağıma bir şeyler koymaya çalışıyorum.
Tabii bizim atom karınca akıllı durur mu? Hayır, durmaz! Ya tabağıma hücum ediyor ya da kahvaltı sofrasına… Bu sebepten dolayı önce Muaz’a yedirmeye çalışıyorum. Muaz’a, labne peyniri, domates içi, salatalık, bu arada oğlumuz artık yumurta yemiyor. Çünkü yumurtayı rafadan getirmedikleri için yediremiyorum. Tek yumurtadan protein alıyordu. Onu da almaz oldu. Ben, çoğu zaman kahvaltımı yarım bırakıyorum. Bazen bu halime acıyan teyzeleri “Sen kahvaltını yap ben Muaz’a bakayım” diyor.
Aşağı kattaki yemekhanede olsun yukarı kattaki yatakhanede olsun Muaz’ımı hiçbir yere bırakamıyorum. Çünkü hiçbir yer hijyenik değil, ayrıca güvenli de değil. Kahvaltı sonrasında maltaya banyo küvetini çıkartıyorum. Kova ile banyoda su taşırken ya kucağımdan biri alıyor ya da Muaz’la birlikte fıtık olan belime rağmen su taşıyorum. Maltada banyosunu yaptıktan sonra arkasından küvetteki suyu boşaltıyorum.
Kucağımda Muaz’la birlikte eşyalarımızı toparlayıp yatakhaneye üstünü giyindirmek için çıkartıyorum. Üstünü giyindirdikten sonra karnını doyuruyorum. Muaz, uyuduktan sonra aşağıya inip abdestimi alıyorum. Bir de bakıyorum ki koğuştaki seslerin etkisiyle de bebeğim uyanmış oluyor. Namazımı kılmadan tekrar yatakhaneye çıkmaya mecbur kalıyordum. Ben namazımı kılarken Muaz’mı çok seven teyzelerinden biri bakıyor. Sonrasında yine Muaz’la oyunlar oynuyoruz. Senin gönderdiğin resimli hikaye kitaplarından bir şeyler öğretiyorum.
Öğlen yemeği için tekrar aşağıya iniyoruz. Yine tek elimle Muaz’ımı zaptedip bir yerleri dağıtmadan karavanadan ne gelmişse tabağa koyuyorum. Mesele bugün öğlen yemeğinde kuru fasulye vardı. Ben yemedim midem ağrıdığı için Muaz’ıma da vermedim. Hem nasıl bir yağ olduğunu bilmediğim için hem de şaplı olduğu için Muaz’ımın yemesini istemedim. Bugün meyve günümüz (mavnadan aldığımız meyveler pazartesi günü geliyor) olduğu için; üzüm, armut ve erik yedirdim. Bundan dolayı öğlen yemek yedirmedim oğluma.
Sonrasında ise banyoya girip kıyafetlerini yıkadıktan sonra haliyle çok yorulmuş bir halde çıktım. Tabii tüm bunları yapmam için Muaz’a bakacak birini bulmam gerekiyordu. Maltada onunla oyun oynadık. Topu çok seviyor. Kollarından tutarak top oynatmaya çalışıyorum. Yere bırakamıyorum. Çünkü gardiyanlar maltada sayım yaptıkları için ayakkabılarıyla içeriye giriyorlar. Bundan dolayı yere dokunmasına dahi izin vermiyorum. Top oynatmak benim için tam bir işkence sürekli eğilmiş durumundaki belimi tekrar doğrultmam uzun zaman alıyor. Yine bu halimize acıyan bir teyzemiz Muaz’mı alıyor.
Belim azıcık düzelince hemen kucağıma alıyorum. Akşam yemeğinde makarna ve mercimek çorbası geldi. Bunları bebeğim yiyemediği için akşam yemeği olarak sadece yoğurt yedi. Ah yavrum, ah anneciğim evde olsaydın sana neler yapardım neler. Muaz, yoğurdunu yedikten sonra beni bir şeyler yemen lazım ki sütüm olsun…
Muaz’ı yine sevdiği bir teyzesine veriyorum. Yemeğimi yedikten sonra hemen bulaşıklarımı yıkıyorum. Muaz’ımın dağıttığı yerleri toplayıp kucağıma alıyorum. Akşam sayım saatinde Muaz’a ninni söylüyorum ama nafile uyuttuktan sonra 20-25 dakika sonra yine bir sesle aniden uyanıyor.
Evet, hangi boş saatinde sana mektup yazayım. Bu mektubumu ise sana ağustos ayında başlamışım neredeyse bir ay olacak… Çoğu zaman yazdığım yerden yarım bırakıyorum.
Daha sonra ne yazacaktım diye dönüp sayfayı 2-3 defa okuyorum bıraktığım yerden tekrar başlıyorum.
İyi ki yazmaya karar vermişim. Bu yazdıklarım bana terapi gibi geliyor. Hımmm yazmayı unuttum bir de Muaz’ın gözlüğünü çıkarmaması için sürekli takip halindeyim. Ama çoğu zaman mağlup oluyorum. Takmak istemediği zaman zorlamak istemiyorum.
Vee uyku vakti geldi. Bu arada hala tuvalete gidemedim. Bunun için Muaz’ı birilerine bırakmam gerekiyor. Beni en çok yoran durumlardan bir de bu zaten. Kişisel ihtiyaçlarım için Muaz’ı birilerine bırakıyor olamam. Saatlerce tuvalet gidemediğimi biliyorum. İşte, Nur’un bu şartlar altında sana mektup yazamıyordu. Ama imkanım olduğu müddetçe sana daha sık yazmaya çalışacağım.
Saat 24.00 ya da 24.45 gibi yatıyoruz. Saat 24.00’da yatakhanenin ışıkları kapanıyor. Ama çoğu zaman bizim atom karınca karanlıkta annesi ile sesiz sesiz oynamaya çalışıyor. Ses olursa, “şşştttt Muaz uyku saati!” ikazı geliyor.
Havalar ısınmaya başladığı andan itibaren geceleri 10-15 dakikada bir uyanıyor. Koğuş çok sıcak ve havasız olduğu için uyuyamıyor. Koğuşta on dört kişiyiz. Ve dört adet vantilatör alma hakkımız var. Bebeğim bu sıcaklarda isilik oldu. Padiska gibi vücudu kıpkırmızı oldu.
Gün içinde 2-3 defa banyo yaptırmama rağmen bu halin önüne geçemedim. Sonrasında aklıma ilkel yöntemler geldi. Muaz’ıma banyo yaptırırken yemek tuzundan vücuduna sürdüm. Bu şekilde kırmızılıklar tamamen kaybolmasa da biraz azalma oldu.
Yaz ayları bizim için tam bir cehennemdi. Şu sıralarda hava birazcık serinledi ama kuzum yine terliyor. Bu sıcaklarda yatakhane bölümünde hava akımı olmadığı için yoğun bir havasızlığın yanı sıra ağır bir koku oluştu. Yemekhaneden üst kata doğru çıkmaya başladığımda o kesif kokudan ciğerlerimin yandığını hissediyordum. Bu şartlar altında ise 9 aylık bir bebek yaşıyor. Rabbim korusun!! Amin..
Can, içimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi. Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var. Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor: “Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı gün girişini yapar ameliyat ederiz.” dedi. Kasım ayına tekrar kontrole gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma içinde “En son ameliyat yaparız. Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız.” dedi.
Bu arada sırası gelmişken hastaneye gidiş günümüzü anlatayım. Sabah saat 08:00’de alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika en fazla bir saat bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer bindiğimiz araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik koltukları kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o kabine bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat sürüyor. Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz.
Muaz’la birlikte o gün yedi saat aracın içinde bekledik. Hava çok sıcak ve klimalar çalışmıyordu. Aracın kapısı kapalı vaziyette saatlerce bekledik. Artık sıcaktan bunalacak raddeye gelmiştik. Ancak sıra bize gelince dışarıya çıkmış kuzum biraz rahatlamıştı. Göz muayenesi yapıldıktan sonra tekrar jandarmalarla birlikte aracın içine yapılan bölüme geçmiştik. O bölümde ben ayakta dahi durmazken kucağımda oğlumla birlikte durmaya çalıştık. Hastane dönüşünde bebeğimin altını değiştirmek istedim. Ama çocuğum yaşadığı stresten bezine ne kakasını ne de çişini yapmıştı.
O günden sonra oğlumun psikolojisi bozuldu. Her şeye ağlamaya başlayan huzursuz bir bebek oldu. Maltaya oyun oynamak için indirdiğimde olsun kişisel ihtiyaçlarımı karşılamak için sevdiği teyzesine bırakmam rağmen mütemadiyen ağlıyordu. Oğlumun bu halinden üç gün sonra sinir krizi geçirdim. Sağ tarafım tamamen uyuştu. Ambulans geldi, serum takıldı ve hastaneye sevkim yapıldı. Hastaneye gittiğimizde kolumda kelepçe takılıydı.
Dışarıdaki insanlar seni o şekilde görünce garip bir yüz ifadesiyle bakıyorlar ya, o insanları orada öldürmek istedim. Sizin gibi insanların yüzünden biz burada suçsuz bir şekilde on aydır özgürlüğümüzden kısıtlanıyoruz, diye bağırmak istedim. Sağımda ve solumda bulunan jandarma erlerinin tuhaf bakışları arasında mırıldanarak içimdeki her şeyi döktüm. O anda öyle rahatlamıştım ki anlatamam. Bu benim hapishanede geçirdiğim 3. sinir kriziydi. 37 yaşıma kadar daha önce böyle bir durum yaşamamıştım.
Merhaba canım yine ben geldim. Sana şimdi yaşadığımız garip bir olayı anlatacağım. Aslında olayın sonucu çok güzel. Koğuştan bir arkadaşımız tahliye oldu. Onun adına çok sevindik. E burada olayın garipliği nerede diyeceksin. Tahliye olmasının gerekçesini şimdi yazıyorum.
Arkadaşın. “Silahlı terör örgütüne üye” gerekçesiyle tutuklamasına karar verilmiş ise de tutuklulukta geçirdiği süre ve bakıma muhtaç dokuz yaşındaki çocuğunun bulunması kanaatine varılarak tahliyesine karar vermiş. On aydır burada Muaz’ımla birlikteyim. Galiba benim bebeğim bakıma muhtaç değil, sizin nazarınızda da 10 ay gibi bir süre uzun tutukluluk değil… Sen olsan ne derdin? İşte geçenlerde böyle bir durum yaşadık. Ağlanacak halime şu anda gülüyorum. Rabbim biz nasıl bir hukuksuzluğun içindeyiz. Bizleri bu durumdan bir an önce kurtar. Amim!!
Annem, geçen hafta çarşamba günü Adana Acıbadem Hastanesinde açık kalp ameliyatı oldu. Annem bakıma muhtaç ama bir kızı var o da mahpushanede… Benim anneciğim ne yapsın… Anneme şu anda Hamit bakıyor. Bir kadına bu anne dahi olsa erkeğin bakması ne kadar uygun. Annemin sesini haftada bir yapılan telefon görüşmemizde duydum. Sesi o kadar çok kötü geliyordu ki… O haliyle bile, “Kızım beni merak etme ben çok iyiyim. Oğluma iyi bak” diyordu. Bir evlat olarak onun en zor anında yanında olarak evlatlık vazifemi yerine getirmeyi çok isterdim. Hem de çok…
Hamit diyor ki: “Abla, anneme geçmiş olsun diye arayan herkes seni soruyor. Annem insanlar arkamızdan konuşmasın diye yakın akrabalarının dışında kimseye söylememiş.” dedi. Ben de, dedim ki Hamit’e; söyle herkesin haberi olsun. Hiçbir tarihte kadınlar, bebekli anneler, yaşlılar ve hastalar bu şekilde zulüm görmemiştir. Söyleyin herkes bu zulmü görsün kapatmasınlar gözlerini, tıkamasınlar kulaklarını, dedim. Vaktiyle Nazi Almanya’sında Hitler bir guruba zulüm ederken diğer bir grup nasılsa bize bir şey olmuyor diye yapılan mezalimi görmemezlikten gelmişler. Sıra en sonunda kendilerine geldiğinde etrafında onları dinleyecek kimse kalmamış… Her ne ise…
Anneciğim, 2016 yılında Hamit’le birlikte tutuklanınca annem çok kötü rahatsızlanıyor. Annemi bir akrabamız hastaneye götürüyor. Doktor: “Bu teyzeye ne oldu. Vücudu ölümcül bir trafik kazası geçirmiş derecede sarsılmış.” diyor. Akrabamız da: “İki evladını suçsuz yere tutukladılar arkasından hemen bu hale geldi.” diyor. Annem bizim başımıza gelen hadiselerden sonra düzelmedi. İlk önce kalp büyümesi oldu, arkasından ritm bozukluğu ve en sonunda kalp kapakçığı çürüdü. Yıl 2019 ve anneciğim kalp ameliyatı (açık olarak) oldu. Anneciğimin ve bebeğimin hakkını ödeyebilecekler mi?
Allah’ım ya koğuşta yaşadığım sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de kurumun doktoru ile sıkıntı yaşadım. Kurumun doktoruna beni hastaneye sevk etmesi için gittim. Sevkim için dilekçeyi perşembe günü vermiştim. Gittiğimde, doktor: “Daha önce sevkiniz yapılmış” dedi. Ambulansla hastaneye götürüldüğüm için sabah ayağa kalkacak halim yoktu, dedim. Doktor: “Gitseydin zamanında benim yapabileceğim bir şey yok. Hastaneye gidip tekrar sevk istiyorsunuz.” diyerek sesini yükselti. O anda o kadar çok sinirlendim ki, hastaneye gitmek benim yasal hakkım. Beni sevk etmek zorundasınız, dedim.
İnanamıyorum… Ben bir gün önce ambulansla acil olarak hastaneye gitmişim. Doktor, “Gitseydin.” diyor. Ben, hastaneye giderken bebeğimle birlikte gidiyorum. Tek başıma gidemiyorum. Kaldı ki o gün hastalığımdan dolayı ayakta dahi durmazken bebeğime nasıl bakacağım. El insaf!!! Diyorum. Başka bir şey demiyorum.
Bir de üst üste kaç haftadır hastaneye sevk işlemini çarşamba gününe yani tam da görüş günüme denk getiriyorlar. Bize, hastane ya da görüş hakkınızı kullanın tercih sizin, siz bilirsiniz diyorlar. Kanunen hastane de hakkım, görüş de hakkım…
Hastane sevk işleri deyince aklıma geldi. Yazayım. Düşününce bile sinir kat sayım artıyor, çıldıracak gibi oluyorum. Mersin Üniversitesi Göz Hatalıkları Bölümündeki doktor: “Ben, bu hükümlüye bakmam” dedi. Ah Rabbim! Ah! Velev ki ben suçlu olsam dahi, değilim! Hamdolsun Rabbime! Nerede kaldı senin Hipokrat yeminin ve Hipokrat yeminine sadakatin. Senin bakmam diye reddettiğin kişi ben değil, bir bebek! Ey vicdanı meyyit doktor, seni Rab’ime havale ediyorum. Masum ve suçsuz bebeğimden daha kötü olasın inşallah! Öyle ki sana bakacak bir doktor bile bulamasınlar!!! Amin!
Canım, sana burada yaşadığımız trajikomik bir olayı anlatayım. Sözde 21. yüzyıldayız diyerek başlayayım. Mahpushaneye girişim kış aylarına tekabül edişi beraberinde yağmurları da getirmişti. O gün sabahın ilk ışıklarına kadar yağmur yağdı. Yan ranzadaki komşu arkadaşıma tuvalete gideceğim, Muaz’a bakabilir misin? dedim. Arkadaş: “Lağım taşmış tuvaleti kullanamıyoruz” dedi. Ee ne yapacağım ben dedim. Arkadaş: “Dışarıdaki gardiyanları çağırmak için butona basıyorsun. Onlardan birisi gelip kapıdaki mazgalı açıyor derdin neyse söylüyorsun.” dedi. Bunun üzerine ya biz anaokulu çocuğu muyuz, dedim. Gülüştük…
Aşağı kata inip butona bastım. Gardiyan, bana ne derse beğenirsin, “Kaç kişisiniz. Öyle tek tek götüremem.” dedi. Efendim, dedim. Benden başka gidecek yok ve acil bir durum, dedim. Gardiyan: “Bekle gelecekler de var. Bugün tuvalete sürekli insan taşıyoruz.” dedi. Evet, canım burası bizi yeni diye naklini yaptıkları koca bir hapishane ama gel gelelim alt yapısı yok. Hatta hapishanenin yapımı bitmeden müteahhit kaçtığını duymuştuk.
Daha evvel 8,5 ay yattığım C tipi hapishanesindeyken gardiyanlar bize, yeni bir hapishanenin açılacağını, buradaki sıkıntıları yaşamayacağımızı söylemişlerdi. Şimdi ise o dedikleri hapishanedeyim. Burada yağmur çok yağdığında sularımızı kesiyorlar. Saatlerce su verilmiyor. Sular niye kesik dediğimizde, gardiyanlar: Yağmur suyuyla birlikte şebeke suyunu kullanımı altyapıyı tamamen çökertiyor diyorlar. Allah’ım biz kaçıncı yüzyıldayız. Başka milletler uzaya koloniler kurmayı düşünedursun biz TC olarak Ortaçağda da gerilere gidiyoruz.
Hapishane bataklığın üstüne kurulduğu için çok sivrisinek var. Beni ısırdıkları yer öyle şişiyor ki kıyafetlerimden bile belli oluyor. Arkadaşlara yeni bir uzvum çıkacak galiba, deyip gülüşüyoruz. Üç gün önce bacağımdan ısırdılar, ısırdıkları yer abartmıyorum elma ölçeğini aldı. Şu anda ısırılan yer kıpkırmızı sonra mosmor oluyor. Aylarca ağrıyor. Daha önce de ısırılıyordum ama bu en kötüsü olmuştu. Çok şükür Muaz’ımı ısırmıyorlar ama oğlumun annesini çok seviyorlar. Ben de bu duruma seviniyorum tabii. Bebeğimi ısırmasınlar da beni ısırsalar da olur, diyorum.
Canım, Muaz’ım büyümeye başladığı için kucağıma aldığımda belim ve sağ kolum çok fazla ağrıyor. Artık bebeğimi taşımakta çok zorlanıyorum. Allah’ım bu zulüm ne zaman bitecek benim dayanacak gücüm kalmadı… İlk geldiğim zaman doğum dikişim açılmıştı. Hastaneye gidemedim. Çünkü Muaz’ımı bırakacak yer yoktu ve yanımda götürdüğümde de sıkıntı yaşarım diye gitmemiştim. O günlerde dikiş ağrısını aylarca çektim. Canım çok acıdığı için kimse görmesin diye geceleri sesiz sesiz ağladım. Şimdi de aynı durumdayım sağ kolum o kadar çok ağrıyor ki anlatmam. Çamaşırları yıkadıktan sonra sıkamıyorum. Sulu sulu ipe asmak mecburiyetinde kalıyorum. Çamaşırları elde yıkadığım için kolumun ağrısı artıyor.
Bundan dolayı Muaz’ı kucağımda düşüreceğim diye çok korkuyorum. Hastaneye gitmek benim için çok sıkıntılı olduğu için pek gitmek istemiyorum. Ama bebeğimiz söz konusu olduğunda çektiğim o zorluklara rağmen gidiyorum. Artık Nur’unun dayanacak gücü kalmadı biliyor musun? Sabah uyanıp bebeğimi akşama kadar kucağımda taşımak zorunda kalıyorum. Bu da fıtığımın ve kalça kemiğimdeki aşınma sonucu oluşan baskıyı artırıyor galiba. Bana, merdiven inmek ve çıkmak yasak olmasına rağmen yirmi basamaklı merdivenden günde en az on defe inip çıkıyorum. Gece Muaz’ım uyuyunca ağrılarımdan uyuyamıyorum. Sesiz sesiz ağlıyorum… Allah’ım! Bizi bir an önce bu tuzağın içinden kurtar. Allah’ım! Beni ve oğlumu bu zindandan kurtar diye dua ediyorum.
Can, artık mektubumu burada bitireceğim. Mektubuma başlayalı neredeyse bir ay olacak. Ama şunu da yazmadan bitirmek istemiyorum. Nur’unun en çok üzüldüğü durum ne diye soracak olursan Muaz’ımızın hiçbir halini görememen derim. On aydır buradayız. Üç kere açık görüşümüze gelebildin. Ve geldiğin her açık görüşte Muaz’ı kucağımda sana vermeye çalıştığımda bir yabancıymışsın gibi ağladı ya, beni en çok yaralayan durum bu oldu. Ağrılarımı, insanların bencilliklerini, çektiğim meşakkatleri unuturum ama o halini asla unutamam. Benim bebeğim babasız ve baba sevgisinden yoksun büyüyor.
Muaz, seni heceliyor. Babbab ba baba diyor. Ama seni baba olarak bilmiyor. Onun zihinde baba üst ranzanın demirine iliştirdiğim fotoğraflardaki baba… Her gece uyumadan babamızı öpüp öyle uyuyoruz. Gün içinde teyzeleri, “Baba nerede Muaz?” dedikleri zaman üst ranzanın altına iliştirdiğim fotoğrafı gösteriyor. Bu durum bana çok ağır geliyor. Benim oğlumun babası var ama yok… Bir çocuğun hayatında baba çok önemli bir yere sahiptir. Rab’im biz en kısa zamanda kavuştursun inşallah!
Muaz’ın ilk diş çıkarma dönemini de görmedin. 4 Ekim’de doğum günü var. İnşallah birlikte yaparız. Muaz, yürümeden ilk adımını atmadan sana kavuşuruz inşallah! Sizleri çok seviyorum… A-3 koğuşundan sevgilerle!!!
Nurhan Erdal Bahadır.
[Sevinç Özarslan] 20.12.2019 [BoldMedya]
Kanserden ölen tutuklu Engin Erol’un son sözleri: İçeride insanları öldürüyorlar, benim gibi iki kişi daha vardı
Sapasağlam girdiği Erzurum Cezaevi’nde kanser olduğu halde tahliye edilmeyen Engin Erol dün gece hayatını kaybetti. Son sözleri hapiste bıraktıkları içindi.
BOLD ÖZEL- Cezaevinde kanser olup son ana kadar tahliye edilmeyen bir öğretmen daha hayatını kaybetti. Durumu ağırlaşınca Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan ve 10 Aralık 2019’da tahliye edilen Engin Erol (41) dün akşam tedavi gördüğü Samsun’da hayatını kaybetti.
3 YILDIR CEZAEVİNDEYDİ
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Erol, 2 yıl Artvin Cezaevinde, 1 yıl 3 aydır da Erzurum H Tipi Cezaevinde tutuklu bulunuyordu. Cezaevindeyken kanser teşhisi konulan Erol, 3 ay doktora gidebilmek için bekletildi, diğer birçok hastada olduğu gibi tedavisi geciktirildi ve aksatıldı. Erol, 130 kilo girdiği cezaevinden tıpkı akademisyen Doç. Dr. Ahmet Turhan Özcerit, polis memuru Kadir Eyce, KHK’lı öğretmen Tacettin Toprak gibi bir deri bir kemik çıktı.
20’DEN FAZLA DİLEKÇE VERDİ
Erol’un hastalığıyla ilgili 20’den fazla dilekçe verdiği ancak dikkate alınmadığı öğrenildi. Hastalığıyla ilgili net raporlar nedeniyle yargılandığı mahkemenin verdiği tahliye kararının savcılığın itirazı üzerine bozulduğu ve Erol’un ölüm sürecine girene kadar hapishanede tutulmaya devam edildiği belirtiliyor.
“HAPİSTEKİLER İÇİN DUA EDİN”
Engin Erol’un ölüm aşamasında tahliye edilip hastaneye sevkinin ardından yakınlarına, “İçeride arkadaşları öldürüyorlar, benim durumumda iki kişi daha var. Onlara dua edin.” dediği ve hastalığı nedeniyle tahliye edilmesi gerektiği halde sorumluluklarını yerine getirmeyen sağlık görevlileri ve cezaevi müdürünün ismini verdiği belirtiliyor.
Erol’un, sorumlularla ilgili hukuki mücadelenin sürdürülmesini vasiyet ettiği belirtilirken, “Erzurum H Tipinde birkaç ay önce müdür değişti. Yeni müdür kaloriferleri yaktırmıyor. Şartlar o geldikten sonra daha kötü hale geldi” dediği öğrenildi.
EŞİNİN DOĞUMU NEDENİYLE DÖNDÜ
15 Temmuz sonrası iş dolayısıyla yurt dışında bulunan Erol’un, vertigo hastası karısının yaklaşan doğumu nedeniyle Türkiye’ye döndüğü ve tutuklandığı öğrenildi.
CENAZESİ BUGÜN TOPRAĞA VERİLECEK
Evli ve üç çocuk babası olan Erol’un cenazesi bugün (20.12.2019) Rize Çayeli Eski Caminde kılınacak cuma namazının ardından Sabuncular Mahallesindeki aile kabristanına defnedilecek.
[BoldMedya] 20.12.2019
BOLD ÖZEL- Cezaevinde kanser olup son ana kadar tahliye edilmeyen bir öğretmen daha hayatını kaybetti. Durumu ağırlaşınca Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan ve 10 Aralık 2019’da tahliye edilen Engin Erol (41) dün akşam tedavi gördüğü Samsun’da hayatını kaybetti.
3 YILDIR CEZAEVİNDEYDİ
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Erol, 2 yıl Artvin Cezaevinde, 1 yıl 3 aydır da Erzurum H Tipi Cezaevinde tutuklu bulunuyordu. Cezaevindeyken kanser teşhisi konulan Erol, 3 ay doktora gidebilmek için bekletildi, diğer birçok hastada olduğu gibi tedavisi geciktirildi ve aksatıldı. Erol, 130 kilo girdiği cezaevinden tıpkı akademisyen Doç. Dr. Ahmet Turhan Özcerit, polis memuru Kadir Eyce, KHK’lı öğretmen Tacettin Toprak gibi bir deri bir kemik çıktı.
20’DEN FAZLA DİLEKÇE VERDİ
Erol’un hastalığıyla ilgili 20’den fazla dilekçe verdiği ancak dikkate alınmadığı öğrenildi. Hastalığıyla ilgili net raporlar nedeniyle yargılandığı mahkemenin verdiği tahliye kararının savcılığın itirazı üzerine bozulduğu ve Erol’un ölüm sürecine girene kadar hapishanede tutulmaya devam edildiği belirtiliyor.
“HAPİSTEKİLER İÇİN DUA EDİN”
Engin Erol’un ölüm aşamasında tahliye edilip hastaneye sevkinin ardından yakınlarına, “İçeride arkadaşları öldürüyorlar, benim durumumda iki kişi daha var. Onlara dua edin.” dediği ve hastalığı nedeniyle tahliye edilmesi gerektiği halde sorumluluklarını yerine getirmeyen sağlık görevlileri ve cezaevi müdürünün ismini verdiği belirtiliyor.
Erol’un, sorumlularla ilgili hukuki mücadelenin sürdürülmesini vasiyet ettiği belirtilirken, “Erzurum H Tipinde birkaç ay önce müdür değişti. Yeni müdür kaloriferleri yaktırmıyor. Şartlar o geldikten sonra daha kötü hale geldi” dediği öğrenildi.
EŞİNİN DOĞUMU NEDENİYLE DÖNDÜ
15 Temmuz sonrası iş dolayısıyla yurt dışında bulunan Erol’un, vertigo hastası karısının yaklaşan doğumu nedeniyle Türkiye’ye döndüğü ve tutuklandığı öğrenildi.
CENAZESİ BUGÜN TOPRAĞA VERİLECEK
Evli ve üç çocuk babası olan Erol’un cenazesi bugün (20.12.2019) Rize Çayeli Eski Caminde kılınacak cuma namazının ardından Sabuncular Mahallesindeki aile kabristanına defnedilecek.
[BoldMedya] 20.12.2019
Tarihte ve Günümüzde mütekebbirler
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin yeni 'Kırık Testi' sohbeti herkul.org sitesinde yayınlandı
[KIRIK TESTİ ]
Soru: Kur’ân’da anlatılan bazı kavimlerin, kendilerine gönderilen peygamberlere her türlü eza ve cefayı reva görmelerinin önemli sebeplerinden birisinin de onların kibir ve temerrütleri olduğu anlaşılıyor. Günümüzde maruz kalınan zulümlerde kibrin rolü nedir?
Cevap: Bütün hayırların anahtarı tevazu olduğu gibi bütün şerlerin anahtarı da kibirdir. Kibir, Allah’ın yeryüzünde yarattığı aciz ve fakir bir varlık olan insanın, kendisini olduğundan büyük görmesi veya Allah’ın kendisine ihsan ettiği bir kısım kabiliyetleri sahiplenmesi ve kendinden bilmesi demektir. Gerçekte bizim var olmamız, hayata mazhar olmamız, insan olarak yaratılmamız ve bir kısım istidat ve kabiliyetlerle donatılmamız tamamıyla Allah’ın lütfudur. Şeklimiz, rengimiz, cinsiyetimiz, aklımız ve sahip olduğumuz daha başka özelliklerin hiçbiri üzerinde bizim bir dahlimiz yoktur. Bunların tamamı bize Allah tarafından ekstradan ve bidayeten verilen nimetlerdir. Pekâlâ başka türlü de yaratılabilirdik.
Kibrin Çirkin Yüzü
İşte insanın kendisine ait olmayan, kendi iradesi ve cehdiyle elde etmediği bu tür hususiyetleri sahiplenmesi ve onlarla başkalarına üstünlük iddiasında bulunması, hem Allah’a ait hakların gasp edilmesi demektir hem de O’na karşı işlenen büyük bir saygısızlıktır. Bundan daha büyük bir ayıp olamaz. Böyle bir kişinin durumunu şöyle bir misalle anlamaya çalışabiliriz: Biri size çok güzel bir elbise giydiriyor, sizi süslüyor, donatıyor. Siz de kalkıyor âleme karşı size ait olmayan bu elbiseyle caka yapıyorsunuz. İşte bu, kibirdir.
Kur’ân ve Sünnet, bir taraftan tevazu ve mahviyeti öne çıkarırken, diğer yandan da kibri ve kibirlileri kınamış, ayıplamıştır. Kibrin takdir edildiğine dair ne Kur’ân’da ne Sünnet’te ne de selef-i salihinin sözleri arasında bir şey bulamazsınız. Bunun tek istisnası, hadis diye de nakledilen bir sözde[1] geçen, mütekebbire karşı aynıyla muamele etmenin sadaka olması meselesidir. Zira burnunu dikip çalım satan bir insana karşı tevazu ve hacaletle muamele etmek, zillet olur. Böyle bir kişiye karşı konumun hakkını vermek ve izzetli olmak asıldır.
Bunun dışında kibir, sürekli kınanmıştır. Çünkü o, hem mü’min olmaya mâni hem de iman dairesinden çıkmaya sebep olabilecek büyük bir hastalıktır. Kibirli bir insanın nazarında hak ve hakikatler önemini yitirir. O, hakkı gördüğü hâlde yüz çevirir veya bir kısım mugalatalarla onu başka şekilde göstermeye çalışır. Kibirli insanın hâdiselere insafla ve hakperestçe yaklaşması mümkün değildir. Hangi gerekçeyle olursa olsun kendisini başkalarından üstün gören ve çevresine küçümseyerek bakan insanlar çoğu kez makul davranamaz ve hakikatleri olduğu gibi göremezler.
Bu tür kişiler muhataplarını yakından tanımadan, onlar hakkında yeterince araştırma yapmadan önyargılarına göre hareket ederler. Her şeyi bildiğini zanneden mütekebbirler, kolayca insanları etiketler, onları kendi düşünceleriyle tanıma yerine kendilerine göre tanımlama yoluna giderler. Bu tür insanlar bir kere zihinlerinde birilerini olumsuz bir yere koyduktan sonra da artık kolay kolay onların fikirlerini değiştirmek mümkün olmaz. Sizi hiç görmese ve sahip olduğunuz düşüncelere vâkıf olmasa bile kolayca hakkınızda yorum yapabilir ve sizi eleştirebilirler.
Onlar ister şahsi enaniyetlerinden isterse aidiyet mülahazalarından kaynaklanan kibirle, eğer size karşı koymaya karar vermiş ve sizi tenkide kilitlenmişlerse artık bundan sonra ne derseniz deyiniz, ne yaparsanız yapınız onların bu temerrüdüne mâni olamazsınız. En masum davranışlarınızı bile sorgulamaya kalkarlar. Hiç olmayacak şeylerden malzeme üretir ve bunu da aleyhinizde kullanırlar. Eleştirilerine vermiş olduğunuz cevapları bile çarpıtır, onların da içinden bir şeyler bulur ve aleyhinize kullanırlar.
Geçmişin Mütekebbirleri
Esasında Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamberlerin hayat sergüzeştlerine bakılacak olursa bu tür kibir abidelerinin tarihin her döneminde yer aldıkları ve bırakalım bizim gibi sıradan Müslümanlarla uğraşmayı, kendilerine gönderilen peygamberlerle bile amansız bir mücadeleye giriştikleri görülür. Peygamberlerin, ne sahip oldukları üstün ahlâkî vasıflar, ne Allah’tan getirdikleri vahiy, ne de gösterdikleri mucizeler mütekebbirleri yola getirmeye yetmemiştir.
Mesela Hz. Nuh, kavmini Allah’a iman etmeye ve sadece Ona kullukta bulunmaya çağırdığında, kavminin elebaşları bu ulu’l-azm Peygambere şu mukabelede bulunmuşlardır: “Bize göre, sen sadece bizim gibi bir insansın, bizden farkın yoktur. Hem sonra senin peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde! Ayrıca sizin bize karşı bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/27) O dönemin kâfirleri, bir taraftan inananları küçük görmüş diğer yandan da Hz. Nuh’u yalancılıkla itham etmişlerdir. Söylediklerinin çehresine bakacak olursanız üzerinde “kibir” yazıldığını görürsünüz.
Aynı şekilde Hz. Hûd’un kavmi de onun çağrısına şu şekilde mukabele etmiştir: “Ey Hûd! Sen bize seni tasdik edecek açık bir delil, bir mûcize getirmedin. Senin sözüne bakarak tanrılarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz. Senin için denecek tek şey şu: ‘Galiba tanrılarımızdan biri seni pek fena çarpmış!’” (Hûd sûresi, 11/53-54) Bunlar dünyanın en mantıklı ve muhakemeli insanları olan peygamberlere söylenilecek sözler midir? Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilirlik), ismet (masumiyet, günahsızlık), fetanet (üstün bir akla ve yüksek bir mantığa sahip olma) gibi kâmil sıfatlara sahip olan, semalar ötesi âlemlerle münasebet hâlinde bulunan ve hayatlarını ilham sağanakları altında sürdüren peygamberlere, bizim naklederken bile zorlandığımız bayağı sözler söyleyen bu insanların korkunç bir kibir ve temerrüt içinde bulunduklarında şüphe yoktur.
Diğer peygamberlerin, kavimlerinin elebaşları tarafından maruz kaldıkları muameleler de bunlardan farklı olmamıştır. Onların genel tavırları, kendilerini hak ve hakikate davet eden nebilerden yüz çevirme, onlarla alay etme, onları yalanlama, hafife alma veya tehdit etme şeklinde olmuştur. Bu saygısızlık ve cüretleri sadece sözden ibaret de kalmamış, peygamberlerden kimisini taşlamış, kimisine uyguladıkları tazyiklerle normal yaşama imkânı bırakmamış, kimisini vatanından sürgün etmiş, kimisini ise öldürmüşlerdir.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavminin önde gelen inkârcıları tarafından maruz bırakıldığı eziyetler ise hepsinden daha fazla olmuştur. Mekke hayatı boyunca Efendimiz’e çektirmedikleri eziyet kalmamıştır. Bir mucize olarak bir parmak işaretiyle Kamer’i ikiye ayırması bile kavminin inadını kırmaya yetmemiştir. Onlar, bu açık mucize karşısında dahi kibirlerini devam ettirmiş ve bunun bir sihirden ibaret olduğunu söylemişlerdir. Kur’ân, onların bu mucize karşısındaki temerrütlerini şu şekilde resmetmiştir: Onlar her ne zaman bir mucize görseler hemen yüz çevirir ve ‘Bu, kuvvetli ve devamlı bir büyüdür!’ derler.” (Kamer sûresi, 54/2)
Müşrikler, Kur’ân âyetlerini de kabul etmemiş ve onlar için “eskilerin masalları” demişlerdi. Allah Teâlâ, onların bu temerrütlerini de şu âyetiyle bizlere anlatmaktadır: ''Artık onlar her türlü mucizeyi görseler, yine de iman etmezler. O kadar ki yanına geldikleri zaman Seninle münakaşaya girişerek, ‘Bu (Kur’ân), eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ derler.” (En’âm sûresi, 6/25)
Kur’ân âyetleri, Mekke ortamında neş’et eden ümmî bir insanın bilmesi mümkün olmayan haberlerden bahsediyordu; geçmiş peygamberlerin hayatını anlatıyor, gelecekle ilgili bir kısım hâdiseleri haber veriyor, ahirete ait tabloları resmediyor ve kâinatta cereyan eden bir kısım tekvînî emirleri açıklıyordu. Fakat bütün bunlar, atalarından tevarüs ettikleri itikatlarında inat eden kibirzede kâfirler için hiçbir şey ifade etmiyordu. Dolayısıyla onlar, her hakikate bir kılıf buluyorlardı. Kur’ân’ın harikulade şeylerden bahsetmesi üzerine de küfür ve inatlarını şu sözlerle dile getirmişlerdi: ?Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” (Furkân sûresi, 25/5)
Bütün bunlar, tekebbürün, kendini büyük görme psikozunun, insanı nasıl bir temerrüde sürüklediğini gösteriyor. Hele bir de böyle bir kişi güçlü kuvvetli bir oluşuma dayanıyor ve bu da onda aidiyet mülahazası oluşturuyorsa, artık onun kibri yenilmez ve başa çıkılmaz bir hâl alır. Böyle biri öyle bir cinnet psikolojisine girer ki dışarıdan kendisine telkin edilen hiçbir hakikati kabule yanaşmaz. Bu kibriyle şeytanın çekim alanına giren birisi, her türlü maiyetten kaçar. O, ne Allah’a ne de Resûlullah’a yaklaşmak istemez.
Günümüzün Mütekebbirleri
Kibirli insanların, hak ve hakikat karşısındaki tavırları dünden bugüne böyle olmuşsa, bundan sonra da aynı şekilde olmaya devam edecektir. Bunu değiştirmeye sizin gücünüz de yetmeyecektir. Günümüzde ilhad düşüncesinin temsilcileriyle kibrine yenik düşmüş zavallılar, i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan adanmış gönüllere tepeden bakacak ve onların yürüdükleri yolu yürünmez hale getirebilme adına ellerinden geleni yapacak, asılsız suçlama ve karalamalarıyla onlara olmadık ithamlarda bulunacaklardır. Peygamberlere bile ağza alınmayacak iftiralar atan bu mantık, peygamber yolunun temsilcilerine ne demez ki!
İlhad, inkâr ve nifakın mantığı hep aynı olmuştur. Kendilerini başkalarından üstün ve akıllı gören bu mantıkzedeler, herkese tepeden bakmış ve kendileri gibi olmayan mü’minlere her fırsatta düşmanlık yapmayı meslek edinmişlerdir. Onlar, demagoji, diyalektik, yalan ve iftira ile saf yığınları da aldatmaktan geri durmamış ve onları sürekli kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Fakat onların bu asılsız sözlerinin ve çarpık fikirlerinin tesirinin de bir yere kadar olacağını unutmamak lazım. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” diye latif bir Türk atasözü vardır. Bütün söylem ve eylemlerini yalan ve iftira üzerine kuran bu tür şer şebekelerinin gerçek yüzleri de bir gün görülecektir.
Günümüzün adanmış ruhları, eğitim faaliyetlerinde bulunma, diyalog köprüleri kurma ve muhtaçlara el uzatma gibi düşüncelerle dünyanın dört bir tarafına dağılmakta ve açtıkları okullar, üniversiteler, diyalog merkezleri ve kültür lokalleriyle bu düşüncelerini gerçekleştirmeye çalışmaktalar. Bunu yaparken de kimseye ilişmeme ve kimseyi incitmeme adına olabildiğince hassas hareket ediyorlar. Kimseden herhangi bir çıkar beklentisine girmiyor, kimsenin aleyhinde faaliyette bulunmuyor, dünyevî bir kısım makamlara göz dikmiyor ve siyasete karşı hep mesafeli duruyorlar.
Hizmet gönüllülerinin genel ahlâk ve tavırları böyle olsa da maalesef onların insanlığa hizmet yolundaki bu en masumane gayretleri dahi birilerini rahatsız ediyor. Onlar, akla hayale gelmeyecek bir kısım hile ve desiseleriyle, yapılan hizmetleri engellemeye çalışıyorlar. Hâlbuki bugüne kadar yapılan bütün hizmetler ortada. Eğer bir şüphe ve tereddüt söz konusuysa, bir endişe taşınıyorsa gidilir ve yapılan hizmetler yerinde görülür; bu hizmetlere sahip çıkan insanlar yakından tanınır. Azıcık insaf ve iz’anı olan bir insanın yapacağı şey, gidip görmek, yerinde tetkik etmektir. Ne var ki mütemerrit ve mütekebbirler asla buna yanaşmaz.
Peygamber Yolunun Cilveleri
Bütün bunları niye söylüyorum? Şunun için: Bazılarının aklından, “Bizler, insanlığın hayır ve selameti adına bu kadar güzel işler yapmamıza rağmen, niçin bir kısım eza ve cefaya maruz kalıyoruz?” şeklinde bir kısım düşünceler geçebilir. Peki, Enbiya-i izam güzel şeyler yapmamış mıydı? İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yaptıkları nelerdi? Onlar bütün hayatlarını dinî hakikatlerin tebliğ ve temsiline hasretmişlerdi. Fakat buna rağmen en yakın çevreleri tarafından tahkir edilmiş ve eziyet görmüşlerdi.
Mesela Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine baktığımızda, bu şefkat ve re’fet abidesinin hayatı boyunca bilerek bir karıncaya dahi basmadığı görülür. O, hep fakir ve muhtaçların yanında durmuş, yetimlerin başını okşamış, açların karnını doyurmuş ve bütün insanlığı sevgiyle kucaklamaya çalışmıştı. Fakat buna rağmen -haşa ve kella- O’na sihirbaz, O’nun getirdiği mesaja da “geçmişlerin masalı” denilmişti. Mekke’nin elebaşları her fırsatta karşısına çıkmış ve O’nu yürüdüğü yoldan çevirebilmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Allah’ın en sevgili kulları olan nebilere bunlar yapıldıktan sonra, bizim gibi sıradan insanlara yapılmasına şaşırmamak gerek.
Hatta, ?“Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra da derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 24/245) hadis-i şerifi, Allah yolunda yürüyen insanların bir kısım belâ ve musibetlere maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğuna işaret etmektedir. Peygamberler bundan kurtulamadıklarına göre peygamberlerin yolunda olan ve adım adım onları takip eden sadıklar da derecelerine göre ırgalanacak, sarsılacaklardır. Peygamberlerle uğraşıldığı gibi onlarla da uğraşılacaktır. Onlardan kimi yurtlarından yuvalarından edilecek, kimi memleket memleket sürgüne gönderilecek, kimine de hapishanelerde yer hazırlanacaktır. Hatta yapılan müzakerelerde onların idam edilmeleri konuşulacak ve onların kökten kazınması adına komplolar kurulacaktır.
Bu açıdan yapılıp edilenlere bakınca bir yönüyle günümüzün mütekebbirlerinin geçmiş dönemlerdekilere nispetle daha azgın ve daha taşkın olduğu söylenebilir. Zira bunlar hiç utanıp sıkılmadan çok rahatlıkla yalan söyleyebiliyor, yerine göre takıyyeye başvurabiliyorlar. Düşmanlaştırdıkları insanları bitirme adına öyle şeytanî komplo ve planlar tertip ediyorlar ki zannediyorum bunlar ne Ebu Cehil’in ne İbn Ebî Muayt’ın ne Utbe’nin ne Şeybe’nin ne de Velid’in aklına gelmiştir. Hizmet adına ortaya konulan en masum faaliyetler karşısında dahi öyle ifratkâr bir tavır takınılıyor ki belki cahiliye asrının mütemerritleri bile günümüzdekiler ölçüsünde bir paranoya yaşamamışlardır.
Adanmışların Yolu
Fakat bütün bunlara rağmen Peygamber yolunun yolcularının, yürüdükleri yolda kararlı olmaları ve hiç duraksamadan yürümeye devam etmeleri çok önemlidir. Onlar, kendilerine yapılıp edilenlerin hiçbirine takılmamalıdırlar. Zira herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Akrep sokar, yılan ısırır, gül kokar, bülbül de öter. Herkes karakterinde ne varsa onu ortaya koyar. Bunun farkında olduktan sonra âlemin yapıp ettiğine küsmeye, darılmaya gerek yoktur.
Bu açıdan onlar sadece cehalete, iftiraka ve kötülüklere savaş ilan etmelidirler; yolunu sapıtmışlara, kötülere ve mütekebbirlere değil. Onların amacı kötü insanlarla uğraşmak yerine onlardaki ilhad, dalâlet, temerrüt ve kibir gibi kötü sıfatları izale etmeye çalışmak olmalıdır. Demelidirler ki, “Acaba ahsen-i takvime mazhar olarak yaratılan bu nezih ve abide varlığı dalaletten, fısk u fücurdan, kibir u gururdan nasıl sıyırabilir, onu aslî hüviyetine nasıl yönlendirebilir, ruh ve mana kökleriyle irtibatını nasıl sağlayabiliriz?” Onlar kişilere değil sadece onlardaki olumsuz sıfatlara karşı tavır belirlemeli ve bu olumsuzlukları ortadan kaldırma adına stratejiler oluşturmalıdırlar. İlim ve irfanı kullanarak, sevgi ve muhabbeti esas alarak, insanî ve evrensel değerleri öne çıkararak olumsuzluklara karşı seferberlik ilân etmelidirler.
Hizmet gönüllülerinin bütün mücadelesi bundan ibarettir. Onlar ne yapıyorlarsa bunun için yapmalılar. Asıl misyonları, Hz. Pir’in ta Meşrutiyet yıllarında dile getirdiği üzere, günün şartlarına uygun bir şekilde fakirlikle, ihtilaf ve iftirakla, cehaletle mücadele etmektir. Mâniler ne kadar güçlü olursa olsun, asla bundan geri durmamalıdırlar. Mâniaları aşma ve kandan irinden deryaları geçme mevzuunda kararlı olmalıdırlar.
Kaldı ki günümüz insanlığının çoğu itibarıyla doğruya uyanmaya başladığı, yapılan hayırlı faaliyetleri takdir ettiği de bir gerçektir. Bu açıdan ümitsizliğe düşmeye, yılmaya, sarsılmaya gerek yoktur. İnsanî değerleri yeryüzüne ikame etmek ve onlarla bir değerler abidesi oluşturmak için uyarabildiğimiz kadar vicdanı uyarmaya çalışmalıyız. Belli ölçüde bile olsa kavgasız ve çatışmasız bir dünyanın inşasıyla uğraşmalı, öldürücü korkunç silahları susturmaya ve böylece ütopyalardakine denk bir sulh ortamı oluşturmaya çalışmalıyız. Bunu gerçekleştirme adına da ciddi bir azm ü ikdamla hiçbir şeye takılmadan yürümeli, bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşmalıyız.
[1] Zeyneddin Irakî, Tahrîcü Ehâdîsi’l-İhyâ, 5/2032; Ali el-Kari, el-Esrâru’l-Merfûa, s. 163.
[Samanyolu Haber] 20.12.2019
[KIRIK TESTİ ]
Soru: Kur’ân’da anlatılan bazı kavimlerin, kendilerine gönderilen peygamberlere her türlü eza ve cefayı reva görmelerinin önemli sebeplerinden birisinin de onların kibir ve temerrütleri olduğu anlaşılıyor. Günümüzde maruz kalınan zulümlerde kibrin rolü nedir?
Cevap: Bütün hayırların anahtarı tevazu olduğu gibi bütün şerlerin anahtarı da kibirdir. Kibir, Allah’ın yeryüzünde yarattığı aciz ve fakir bir varlık olan insanın, kendisini olduğundan büyük görmesi veya Allah’ın kendisine ihsan ettiği bir kısım kabiliyetleri sahiplenmesi ve kendinden bilmesi demektir. Gerçekte bizim var olmamız, hayata mazhar olmamız, insan olarak yaratılmamız ve bir kısım istidat ve kabiliyetlerle donatılmamız tamamıyla Allah’ın lütfudur. Şeklimiz, rengimiz, cinsiyetimiz, aklımız ve sahip olduğumuz daha başka özelliklerin hiçbiri üzerinde bizim bir dahlimiz yoktur. Bunların tamamı bize Allah tarafından ekstradan ve bidayeten verilen nimetlerdir. Pekâlâ başka türlü de yaratılabilirdik.
Kibrin Çirkin Yüzü
İşte insanın kendisine ait olmayan, kendi iradesi ve cehdiyle elde etmediği bu tür hususiyetleri sahiplenmesi ve onlarla başkalarına üstünlük iddiasında bulunması, hem Allah’a ait hakların gasp edilmesi demektir hem de O’na karşı işlenen büyük bir saygısızlıktır. Bundan daha büyük bir ayıp olamaz. Böyle bir kişinin durumunu şöyle bir misalle anlamaya çalışabiliriz: Biri size çok güzel bir elbise giydiriyor, sizi süslüyor, donatıyor. Siz de kalkıyor âleme karşı size ait olmayan bu elbiseyle caka yapıyorsunuz. İşte bu, kibirdir.
Kur’ân ve Sünnet, bir taraftan tevazu ve mahviyeti öne çıkarırken, diğer yandan da kibri ve kibirlileri kınamış, ayıplamıştır. Kibrin takdir edildiğine dair ne Kur’ân’da ne Sünnet’te ne de selef-i salihinin sözleri arasında bir şey bulamazsınız. Bunun tek istisnası, hadis diye de nakledilen bir sözde[1] geçen, mütekebbire karşı aynıyla muamele etmenin sadaka olması meselesidir. Zira burnunu dikip çalım satan bir insana karşı tevazu ve hacaletle muamele etmek, zillet olur. Böyle bir kişiye karşı konumun hakkını vermek ve izzetli olmak asıldır.
Bunun dışında kibir, sürekli kınanmıştır. Çünkü o, hem mü’min olmaya mâni hem de iman dairesinden çıkmaya sebep olabilecek büyük bir hastalıktır. Kibirli bir insanın nazarında hak ve hakikatler önemini yitirir. O, hakkı gördüğü hâlde yüz çevirir veya bir kısım mugalatalarla onu başka şekilde göstermeye çalışır. Kibirli insanın hâdiselere insafla ve hakperestçe yaklaşması mümkün değildir. Hangi gerekçeyle olursa olsun kendisini başkalarından üstün gören ve çevresine küçümseyerek bakan insanlar çoğu kez makul davranamaz ve hakikatleri olduğu gibi göremezler.
Bu tür kişiler muhataplarını yakından tanımadan, onlar hakkında yeterince araştırma yapmadan önyargılarına göre hareket ederler. Her şeyi bildiğini zanneden mütekebbirler, kolayca insanları etiketler, onları kendi düşünceleriyle tanıma yerine kendilerine göre tanımlama yoluna giderler. Bu tür insanlar bir kere zihinlerinde birilerini olumsuz bir yere koyduktan sonra da artık kolay kolay onların fikirlerini değiştirmek mümkün olmaz. Sizi hiç görmese ve sahip olduğunuz düşüncelere vâkıf olmasa bile kolayca hakkınızda yorum yapabilir ve sizi eleştirebilirler.
Onlar ister şahsi enaniyetlerinden isterse aidiyet mülahazalarından kaynaklanan kibirle, eğer size karşı koymaya karar vermiş ve sizi tenkide kilitlenmişlerse artık bundan sonra ne derseniz deyiniz, ne yaparsanız yapınız onların bu temerrüdüne mâni olamazsınız. En masum davranışlarınızı bile sorgulamaya kalkarlar. Hiç olmayacak şeylerden malzeme üretir ve bunu da aleyhinizde kullanırlar. Eleştirilerine vermiş olduğunuz cevapları bile çarpıtır, onların da içinden bir şeyler bulur ve aleyhinize kullanırlar.
Geçmişin Mütekebbirleri
Esasında Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamberlerin hayat sergüzeştlerine bakılacak olursa bu tür kibir abidelerinin tarihin her döneminde yer aldıkları ve bırakalım bizim gibi sıradan Müslümanlarla uğraşmayı, kendilerine gönderilen peygamberlerle bile amansız bir mücadeleye giriştikleri görülür. Peygamberlerin, ne sahip oldukları üstün ahlâkî vasıflar, ne Allah’tan getirdikleri vahiy, ne de gösterdikleri mucizeler mütekebbirleri yola getirmeye yetmemiştir.
Mesela Hz. Nuh, kavmini Allah’a iman etmeye ve sadece Ona kullukta bulunmaya çağırdığında, kavminin elebaşları bu ulu’l-azm Peygambere şu mukabelede bulunmuşlardır: “Bize göre, sen sadece bizim gibi bir insansın, bizden farkın yoktur. Hem sonra senin peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde! Ayrıca sizin bize karşı bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/27) O dönemin kâfirleri, bir taraftan inananları küçük görmüş diğer yandan da Hz. Nuh’u yalancılıkla itham etmişlerdir. Söylediklerinin çehresine bakacak olursanız üzerinde “kibir” yazıldığını görürsünüz.
Aynı şekilde Hz. Hûd’un kavmi de onun çağrısına şu şekilde mukabele etmiştir: “Ey Hûd! Sen bize seni tasdik edecek açık bir delil, bir mûcize getirmedin. Senin sözüne bakarak tanrılarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz. Senin için denecek tek şey şu: ‘Galiba tanrılarımızdan biri seni pek fena çarpmış!’” (Hûd sûresi, 11/53-54) Bunlar dünyanın en mantıklı ve muhakemeli insanları olan peygamberlere söylenilecek sözler midir? Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilirlik), ismet (masumiyet, günahsızlık), fetanet (üstün bir akla ve yüksek bir mantığa sahip olma) gibi kâmil sıfatlara sahip olan, semalar ötesi âlemlerle münasebet hâlinde bulunan ve hayatlarını ilham sağanakları altında sürdüren peygamberlere, bizim naklederken bile zorlandığımız bayağı sözler söyleyen bu insanların korkunç bir kibir ve temerrüt içinde bulunduklarında şüphe yoktur.
Diğer peygamberlerin, kavimlerinin elebaşları tarafından maruz kaldıkları muameleler de bunlardan farklı olmamıştır. Onların genel tavırları, kendilerini hak ve hakikate davet eden nebilerden yüz çevirme, onlarla alay etme, onları yalanlama, hafife alma veya tehdit etme şeklinde olmuştur. Bu saygısızlık ve cüretleri sadece sözden ibaret de kalmamış, peygamberlerden kimisini taşlamış, kimisine uyguladıkları tazyiklerle normal yaşama imkânı bırakmamış, kimisini vatanından sürgün etmiş, kimisini ise öldürmüşlerdir.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavminin önde gelen inkârcıları tarafından maruz bırakıldığı eziyetler ise hepsinden daha fazla olmuştur. Mekke hayatı boyunca Efendimiz’e çektirmedikleri eziyet kalmamıştır. Bir mucize olarak bir parmak işaretiyle Kamer’i ikiye ayırması bile kavminin inadını kırmaya yetmemiştir. Onlar, bu açık mucize karşısında dahi kibirlerini devam ettirmiş ve bunun bir sihirden ibaret olduğunu söylemişlerdir. Kur’ân, onların bu mucize karşısındaki temerrütlerini şu şekilde resmetmiştir: Onlar her ne zaman bir mucize görseler hemen yüz çevirir ve ‘Bu, kuvvetli ve devamlı bir büyüdür!’ derler.” (Kamer sûresi, 54/2)
Müşrikler, Kur’ân âyetlerini de kabul etmemiş ve onlar için “eskilerin masalları” demişlerdi. Allah Teâlâ, onların bu temerrütlerini de şu âyetiyle bizlere anlatmaktadır: ''Artık onlar her türlü mucizeyi görseler, yine de iman etmezler. O kadar ki yanına geldikleri zaman Seninle münakaşaya girişerek, ‘Bu (Kur’ân), eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ derler.” (En’âm sûresi, 6/25)
Kur’ân âyetleri, Mekke ortamında neş’et eden ümmî bir insanın bilmesi mümkün olmayan haberlerden bahsediyordu; geçmiş peygamberlerin hayatını anlatıyor, gelecekle ilgili bir kısım hâdiseleri haber veriyor, ahirete ait tabloları resmediyor ve kâinatta cereyan eden bir kısım tekvînî emirleri açıklıyordu. Fakat bütün bunlar, atalarından tevarüs ettikleri itikatlarında inat eden kibirzede kâfirler için hiçbir şey ifade etmiyordu. Dolayısıyla onlar, her hakikate bir kılıf buluyorlardı. Kur’ân’ın harikulade şeylerden bahsetmesi üzerine de küfür ve inatlarını şu sözlerle dile getirmişlerdi: ?Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” (Furkân sûresi, 25/5)
Bütün bunlar, tekebbürün, kendini büyük görme psikozunun, insanı nasıl bir temerrüde sürüklediğini gösteriyor. Hele bir de böyle bir kişi güçlü kuvvetli bir oluşuma dayanıyor ve bu da onda aidiyet mülahazası oluşturuyorsa, artık onun kibri yenilmez ve başa çıkılmaz bir hâl alır. Böyle biri öyle bir cinnet psikolojisine girer ki dışarıdan kendisine telkin edilen hiçbir hakikati kabule yanaşmaz. Bu kibriyle şeytanın çekim alanına giren birisi, her türlü maiyetten kaçar. O, ne Allah’a ne de Resûlullah’a yaklaşmak istemez.
Günümüzün Mütekebbirleri
Kibirli insanların, hak ve hakikat karşısındaki tavırları dünden bugüne böyle olmuşsa, bundan sonra da aynı şekilde olmaya devam edecektir. Bunu değiştirmeye sizin gücünüz de yetmeyecektir. Günümüzde ilhad düşüncesinin temsilcileriyle kibrine yenik düşmüş zavallılar, i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan adanmış gönüllere tepeden bakacak ve onların yürüdükleri yolu yürünmez hale getirebilme adına ellerinden geleni yapacak, asılsız suçlama ve karalamalarıyla onlara olmadık ithamlarda bulunacaklardır. Peygamberlere bile ağza alınmayacak iftiralar atan bu mantık, peygamber yolunun temsilcilerine ne demez ki!
İlhad, inkâr ve nifakın mantığı hep aynı olmuştur. Kendilerini başkalarından üstün ve akıllı gören bu mantıkzedeler, herkese tepeden bakmış ve kendileri gibi olmayan mü’minlere her fırsatta düşmanlık yapmayı meslek edinmişlerdir. Onlar, demagoji, diyalektik, yalan ve iftira ile saf yığınları da aldatmaktan geri durmamış ve onları sürekli kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Fakat onların bu asılsız sözlerinin ve çarpık fikirlerinin tesirinin de bir yere kadar olacağını unutmamak lazım. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” diye latif bir Türk atasözü vardır. Bütün söylem ve eylemlerini yalan ve iftira üzerine kuran bu tür şer şebekelerinin gerçek yüzleri de bir gün görülecektir.
Günümüzün adanmış ruhları, eğitim faaliyetlerinde bulunma, diyalog köprüleri kurma ve muhtaçlara el uzatma gibi düşüncelerle dünyanın dört bir tarafına dağılmakta ve açtıkları okullar, üniversiteler, diyalog merkezleri ve kültür lokalleriyle bu düşüncelerini gerçekleştirmeye çalışmaktalar. Bunu yaparken de kimseye ilişmeme ve kimseyi incitmeme adına olabildiğince hassas hareket ediyorlar. Kimseden herhangi bir çıkar beklentisine girmiyor, kimsenin aleyhinde faaliyette bulunmuyor, dünyevî bir kısım makamlara göz dikmiyor ve siyasete karşı hep mesafeli duruyorlar.
Hizmet gönüllülerinin genel ahlâk ve tavırları böyle olsa da maalesef onların insanlığa hizmet yolundaki bu en masumane gayretleri dahi birilerini rahatsız ediyor. Onlar, akla hayale gelmeyecek bir kısım hile ve desiseleriyle, yapılan hizmetleri engellemeye çalışıyorlar. Hâlbuki bugüne kadar yapılan bütün hizmetler ortada. Eğer bir şüphe ve tereddüt söz konusuysa, bir endişe taşınıyorsa gidilir ve yapılan hizmetler yerinde görülür; bu hizmetlere sahip çıkan insanlar yakından tanınır. Azıcık insaf ve iz’anı olan bir insanın yapacağı şey, gidip görmek, yerinde tetkik etmektir. Ne var ki mütemerrit ve mütekebbirler asla buna yanaşmaz.
Peygamber Yolunun Cilveleri
Bütün bunları niye söylüyorum? Şunun için: Bazılarının aklından, “Bizler, insanlığın hayır ve selameti adına bu kadar güzel işler yapmamıza rağmen, niçin bir kısım eza ve cefaya maruz kalıyoruz?” şeklinde bir kısım düşünceler geçebilir. Peki, Enbiya-i izam güzel şeyler yapmamış mıydı? İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yaptıkları nelerdi? Onlar bütün hayatlarını dinî hakikatlerin tebliğ ve temsiline hasretmişlerdi. Fakat buna rağmen en yakın çevreleri tarafından tahkir edilmiş ve eziyet görmüşlerdi.
Mesela Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine baktığımızda, bu şefkat ve re’fet abidesinin hayatı boyunca bilerek bir karıncaya dahi basmadığı görülür. O, hep fakir ve muhtaçların yanında durmuş, yetimlerin başını okşamış, açların karnını doyurmuş ve bütün insanlığı sevgiyle kucaklamaya çalışmıştı. Fakat buna rağmen -haşa ve kella- O’na sihirbaz, O’nun getirdiği mesaja da “geçmişlerin masalı” denilmişti. Mekke’nin elebaşları her fırsatta karşısına çıkmış ve O’nu yürüdüğü yoldan çevirebilmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Allah’ın en sevgili kulları olan nebilere bunlar yapıldıktan sonra, bizim gibi sıradan insanlara yapılmasına şaşırmamak gerek.
Hatta, ?“Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra da derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 24/245) hadis-i şerifi, Allah yolunda yürüyen insanların bir kısım belâ ve musibetlere maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğuna işaret etmektedir. Peygamberler bundan kurtulamadıklarına göre peygamberlerin yolunda olan ve adım adım onları takip eden sadıklar da derecelerine göre ırgalanacak, sarsılacaklardır. Peygamberlerle uğraşıldığı gibi onlarla da uğraşılacaktır. Onlardan kimi yurtlarından yuvalarından edilecek, kimi memleket memleket sürgüne gönderilecek, kimine de hapishanelerde yer hazırlanacaktır. Hatta yapılan müzakerelerde onların idam edilmeleri konuşulacak ve onların kökten kazınması adına komplolar kurulacaktır.
Bu açıdan yapılıp edilenlere bakınca bir yönüyle günümüzün mütekebbirlerinin geçmiş dönemlerdekilere nispetle daha azgın ve daha taşkın olduğu söylenebilir. Zira bunlar hiç utanıp sıkılmadan çok rahatlıkla yalan söyleyebiliyor, yerine göre takıyyeye başvurabiliyorlar. Düşmanlaştırdıkları insanları bitirme adına öyle şeytanî komplo ve planlar tertip ediyorlar ki zannediyorum bunlar ne Ebu Cehil’in ne İbn Ebî Muayt’ın ne Utbe’nin ne Şeybe’nin ne de Velid’in aklına gelmiştir. Hizmet adına ortaya konulan en masum faaliyetler karşısında dahi öyle ifratkâr bir tavır takınılıyor ki belki cahiliye asrının mütemerritleri bile günümüzdekiler ölçüsünde bir paranoya yaşamamışlardır.
Adanmışların Yolu
Fakat bütün bunlara rağmen Peygamber yolunun yolcularının, yürüdükleri yolda kararlı olmaları ve hiç duraksamadan yürümeye devam etmeleri çok önemlidir. Onlar, kendilerine yapılıp edilenlerin hiçbirine takılmamalıdırlar. Zira herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Akrep sokar, yılan ısırır, gül kokar, bülbül de öter. Herkes karakterinde ne varsa onu ortaya koyar. Bunun farkında olduktan sonra âlemin yapıp ettiğine küsmeye, darılmaya gerek yoktur.
Bu açıdan onlar sadece cehalete, iftiraka ve kötülüklere savaş ilan etmelidirler; yolunu sapıtmışlara, kötülere ve mütekebbirlere değil. Onların amacı kötü insanlarla uğraşmak yerine onlardaki ilhad, dalâlet, temerrüt ve kibir gibi kötü sıfatları izale etmeye çalışmak olmalıdır. Demelidirler ki, “Acaba ahsen-i takvime mazhar olarak yaratılan bu nezih ve abide varlığı dalaletten, fısk u fücurdan, kibir u gururdan nasıl sıyırabilir, onu aslî hüviyetine nasıl yönlendirebilir, ruh ve mana kökleriyle irtibatını nasıl sağlayabiliriz?” Onlar kişilere değil sadece onlardaki olumsuz sıfatlara karşı tavır belirlemeli ve bu olumsuzlukları ortadan kaldırma adına stratejiler oluşturmalıdırlar. İlim ve irfanı kullanarak, sevgi ve muhabbeti esas alarak, insanî ve evrensel değerleri öne çıkararak olumsuzluklara karşı seferberlik ilân etmelidirler.
Hizmet gönüllülerinin bütün mücadelesi bundan ibarettir. Onlar ne yapıyorlarsa bunun için yapmalılar. Asıl misyonları, Hz. Pir’in ta Meşrutiyet yıllarında dile getirdiği üzere, günün şartlarına uygun bir şekilde fakirlikle, ihtilaf ve iftirakla, cehaletle mücadele etmektir. Mâniler ne kadar güçlü olursa olsun, asla bundan geri durmamalıdırlar. Mâniaları aşma ve kandan irinden deryaları geçme mevzuunda kararlı olmalıdırlar.
Kaldı ki günümüz insanlığının çoğu itibarıyla doğruya uyanmaya başladığı, yapılan hayırlı faaliyetleri takdir ettiği de bir gerçektir. Bu açıdan ümitsizliğe düşmeye, yılmaya, sarsılmaya gerek yoktur. İnsanî değerleri yeryüzüne ikame etmek ve onlarla bir değerler abidesi oluşturmak için uyarabildiğimiz kadar vicdanı uyarmaya çalışmalıyız. Belli ölçüde bile olsa kavgasız ve çatışmasız bir dünyanın inşasıyla uğraşmalı, öldürücü korkunç silahları susturmaya ve böylece ütopyalardakine denk bir sulh ortamı oluşturmaya çalışmalıyız. Bunu gerçekleştirme adına da ciddi bir azm ü ikdamla hiçbir şeye takılmadan yürümeli, bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşmalıyız.
[1] Zeyneddin Irakî, Tahrîcü Ehâdîsi’l-İhyâ, 5/2032; Ali el-Kari, el-Esrâru’l-Merfûa, s. 163.
[Samanyolu Haber] 20.12.2019
Lahlea [Harun Tokak]
‘Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?
Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı, sıcak.’
Sözleri Nazım Hikmet’e ait bu mısralara Zülfü Livaneli’nin can verdiği kuzey ülkelerindeyiz.
Kış yıldızları altında yolculuk yapıyoruz. Gökte yıldızlar üşüyor, yol kıyılarındaki ağaçlar üşüyor.
Buz gibi beton duvarların ardındaki bebekler üşüyor.
Yüreğimiz üşüyor.
Cemal Uşşak kardeşimi gurbette kaybettiğimiz topraklardan geçiyoruz.
Gizli gizli ağlıyorum.
Gece kimse fark etmiyor.
Biraz da kırgınım…
Neden bizi böyle bırakıp gittin diye.
Yol güzergahında Cemal Bey kardeşimle ortak bir dosta uğruyoruz.
Son gördüğümden beri bir hayli değişmiş.
Daha bir tombul hale gelmiş, başına da haki renkli bir Mevlevi külahı takmış.
Sofilere has bir vakarla ağır ağır konuşuyor.
“Cemal abi ile burada son görüşmemizdi.” Diyor. “Harran’daki ‘Ortak Atamız Hazreti İbrahim’ toplantısı ile ilgili bir anısını anlatmıştı…
“Başında kipası ile bir haham, Balıklı Göl’ün etrafında bir Mevlevi gibi hem dönüyor hem de ‘lahlea lahlea’ diyordu. Yanına yaklaştım, ne yapıyorsun? Dedim. ‘Balıklı Gölü tavaf ediyorum, Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı bu yerde Hazreti Hacer gibi ‘lahlea lahlea’ diyorum.
“Lahlea” İbranicede, ‘ardına bakmadan yürü Allah bizi zayi etmeyecek’ demek.
Hazreti Hacer, insansız, ekinsiz, ıssız bir vadide kucağında bebeği ile kendini bırakıp giden kocası Hazreti İbrahim’in ardından sesleniyor.
‘Burada beni bebeğimle bırakmanı Allah mı emretti.”
“Evet”
“Öyleyse ardına bakmadan yürü git! O bizi zayi etmeyecek.”
Sürecin sembolü olan şehit öğretmen Gökhan’ımızın eşinin ve çocuklarının yakınlarda bir yerde olduğunu öğrenince yolumuzu oraya düşürüyoruz.
Bütün bedeni elemle erimiş genç kadın kanatlarının altındaki iki yavrusu ile kapıda karşılıyor bizi.
Kendisini hadiselerin yılgınlığına bırakmamış kırkında bir kadın…
Şehit Gökhan’ı konuşuyoruz…
Hizmeti lise yıllarında tanıdığını öğreniyoruz.
Yenibosna Necip Fazıl Kısakürek Lisesi’ne giderken tanışıp ilgilenen abilerine hayran kalıyor.
Üniversite sınavına gireceği yılın yazında babasından kendisini FEM Dersanesi’ne kaydettirmesini istiyor.
Ama babası kabul etmiyor. Yaz boyunca bir matbaada çalışıyor. “Tabanlarım şişene kadar matbaada çalışıp dershane parasını biriktirdim ve gidip kendimi FEM'e kaydettirdim.’’ Diye anlatıyor o günleri sevgili eşine.
Sonrasında Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü’nü kazanıyor. Tıpkı lisedeki abilerinin kendilerine sahip çıktığı gibi o da öğrencilere sahip çıkıyor.
Yaz tatillerinde baba ocağına pek uğramıyor. Uğradığı kısa süreli tatillerde sık sık evinin yakınındaki parka gidip, oradaki ağaçlarla, kuşlarla konuşuyor. “Neden benim annem, kardeşlerim benimle aynı duyguları paylaşmıyorlar, babam niye namaz kılmıyor” diye çok ağlıyor.
2009’un şubat ayında ömrünü verecek kadar canı gibi sevdiği Hocaefendi’yi ziyarete gidiyor.
Döndüğünde namazlarını Hocaefendi’nin hediye ettiği takke ve seccade ile kılmaya başlıyor.
17/25’ten sonraki olaylardan çok etkileniyor. Her gün bir şeyler duyuyor, kızıp köpürüp üzülerek eve geliyor.
“Bugün tutuklanan abilere sahur yaptırmamışlar, yazın sıcağında kaloriferi açmışlar, iftar olmadan önce gözlerinin önünde yemek yemişler” diyerek duyduklarını üzülerek anlatıyor evde.
Kederden omuzları çöküyor. Hemen her gün gözyaşları içinde yüksek sesle Hizbun Nasr duasını okuyor..
17/25 sonrası bir yaz Konya'ya gidiyor. Hocaefendi ve Hizmet aleyhine konuşanlara doğruları anlatmaya çalışıyor ama nafile. Bir gün Hocaefendi’ye kötü bir söz söylediklerinde “anneme küfretseniz bu kadar üzülmezdim” deyip sevgili eşine,” hemen valizleri topla İstanbul’a dönüyoruz” diyor.
Sık ettiği dualardan birisi…
“Ben küçük bir insanım. Hizmet adına ne yapabilirim ki. Onun için Allah benim ömrümden alsın Hocaefendi’ye versin”
Ve bir muhbirin ismini vermesi ile bir sabah evi basılıyor ve eşinden, evlatlarından koparılıyor.
On dört gün sonra da yapılan işkencelere daha fazla dayanamayıp hücresinde şehit düşüyor.
Şehidin eşi, “beş yıl önceki mutlu hayatımıza geri dönsek ve yolların kavşak noktasında sorsalar, ‘Hizmetsiz ama eşinizle ve çocuklarınızla birlikte bir hayat mı yaşamak istersiniz yoksa bu süreci mi?’ Diye sorsalar ben bu süreci yaşamak isterim” diyor.
Bu sözler karşısında kanım donuyor. Bu kahraman kadına gıpta ediyorum.
Kederli kadın eşi ile ilgili duygularını şehidine seslenerek dile getiriyor…
Gökhan’ım! Şehitliğin hayırlı mübarek olsun. Biliyoruz ki şehit oldun. Bu konuda o kadar çok rüyalar ve yakazalar görüldü ki; hepsinde de “sen ölmedin mi?” diyenlere “Heyet beni içerden çıkarmak için böyle bir senaryo düzenledi “ veya “benim filanca yere tayinim çıktı” diye cevaplar verdin.
Sen en büyük arzuna kavuştun. Geride iki evlat ve gözyaşı hiç dinmeyen bir eş bıraktın. Hizmet bilincini nasıl aşılarız dediğin evlatların öyle bilinçlendi ki görmelisin. Bu yaşananlar olmasaydı milyarları versek belki bu bilinçte olmayacaklardı.
Bazen onların tepkilerini ölçmek için soruyorum: “Babanızın ismini veren kişiye beddua ediyor musunuz? Diye.
“Ne şartlar altında ismini verdi bilemiyoruz ki niye beddua edelim” diyorlar.
Bazen de “keşke babanız da birilerinin ismini verseydi şimdi Silivri’de ziyaret ediyor olsaydık” dediğimde hemen tepkiyle “saçmalama anne o zaman bir başkası belki bu acıları yaşayacaktı, başka çocuklar babasız kalacak ve ağlayacaktı.“ diye cevap veriyorlar.
Elhamdülillah…
Bana gelince ben, arkasını yasladığı dağ yıkılmış ama onun maneviyatıyla ayakta durmaya, emanetlerine sahip çıkmaya, her şeyden önemlisi Hizmetle nefes almaya çalışan, sana olan aşkı, sevgisi, hayranlığı her geçen gün artan, yüreği her daim kanasa da, geceleri gözyaşları kurumasa da, boğazındaki o düğüm hiç çözülmese de çocukların yanında neşeli olmaya çalışan biriyim artık.
Kızımızın “Benim yanımda baba demeyin, arkadaşlarım babasından bahsediyor ben çok üzülüyorum, ANNE BEN BABA DEMEYİ ÖZLEDİM“ cümleleri karşısında çaresizlikten kıvranırken, gözümdeki yaşları görmesin diye başımı çevirip “baban yanımızda zaten ama biz göremiyoruz. O bizden önce cennete gitti ki senin hayalindeki evi yapacak ve zamanı gelince biz de oraya gideceğiz.” diyorum.
O vakit kızım eliyle çenemden tutup başımı kendine doğru çevirip “sen ağladın mı anne? Ağlama.” Diyor.
Sonra birbirimize sarılıp tekrar ağlıyoruz.
Avukatla gönderdiğin son mesajı da aldım.
“Eşime onu çok sevdiğimi söyleyin “ demişsin. Ömrümde aldığım en güzel hediyeydi. Allah senden ebeden razı olsun. Ben de avukatla mesaj gönderdim. “Söyleyin biz de onu çok seviyoruz .” Ama avukat bir daha seninle görüşemedi. Mesajından iki gün sonra şehadete ulaştın. Meğer bir vedaymış o mesaj. Ben de senin el koydukları telefonuna mesaj attım. “ Biliyorum göremeyeceksin ama seni çok seviyor ve özlüyoruz “ diye yazdım. Günlerce, aylarca o mesajı mavi tık olacak mı diye tekrar tekrar kontrol ettim olmayacağını bile bile. Hala da ara ara gözümde yaş o mesaja bakıyorum ve acı bir tebessümle “hala tek tık" diyorum.
Sana 18 yıl ve +2 yıl için, pırlanta gibi iki evlat için, eşin olduğum için, bize bu gururu yaşattığın için çok teşekkür ediyorum. Sen bizim kahramanımızsın. Biz senden razıyız inşallah sen de bizden razısındır. Allah da senden ebeden razı olsun inşallah.”
Eşinin şehide seslenişi bu sözlerle tamamlanıyor.
Odanın içi yoğun duygularla doluyor. Bir yerlerden şehit bize bakıyor.
“Lahlea” diyorum…
Ardına bakmadan yürü şehidim, Allah eşini, çocuklarını ve davanı zayi etmeyecek.
“Vakit gece karanlık,
Soğuk her yer,
Efkâr basıyor gönlümü”
Kış yıldızları altında yürüyoruz. Gökte yıldızlar, yol kıyılarındaki ağaçlar üşüyor.
Buz gibi beton duvarların ardındaki bebekler üşüyor.
Yüreğimiz üşüyor.
Cemal Uşşak kardeşimi kaybettiğimiz topraklardan geçiyoruz.
[Harun Tokak] 20.12.2019 [Samanyolu Haber]
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?
Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı, sıcak.’
Sözleri Nazım Hikmet’e ait bu mısralara Zülfü Livaneli’nin can verdiği kuzey ülkelerindeyiz.
Kış yıldızları altında yolculuk yapıyoruz. Gökte yıldızlar üşüyor, yol kıyılarındaki ağaçlar üşüyor.
Buz gibi beton duvarların ardındaki bebekler üşüyor.
Yüreğimiz üşüyor.
Cemal Uşşak kardeşimi gurbette kaybettiğimiz topraklardan geçiyoruz.
Gizli gizli ağlıyorum.
Gece kimse fark etmiyor.
Biraz da kırgınım…
Neden bizi böyle bırakıp gittin diye.
Yol güzergahında Cemal Bey kardeşimle ortak bir dosta uğruyoruz.
Son gördüğümden beri bir hayli değişmiş.
Daha bir tombul hale gelmiş, başına da haki renkli bir Mevlevi külahı takmış.
Sofilere has bir vakarla ağır ağır konuşuyor.
“Cemal abi ile burada son görüşmemizdi.” Diyor. “Harran’daki ‘Ortak Atamız Hazreti İbrahim’ toplantısı ile ilgili bir anısını anlatmıştı…
“Başında kipası ile bir haham, Balıklı Göl’ün etrafında bir Mevlevi gibi hem dönüyor hem de ‘lahlea lahlea’ diyordu. Yanına yaklaştım, ne yapıyorsun? Dedim. ‘Balıklı Gölü tavaf ediyorum, Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı bu yerde Hazreti Hacer gibi ‘lahlea lahlea’ diyorum.
“Lahlea” İbranicede, ‘ardına bakmadan yürü Allah bizi zayi etmeyecek’ demek.
Hazreti Hacer, insansız, ekinsiz, ıssız bir vadide kucağında bebeği ile kendini bırakıp giden kocası Hazreti İbrahim’in ardından sesleniyor.
‘Burada beni bebeğimle bırakmanı Allah mı emretti.”
“Evet”
“Öyleyse ardına bakmadan yürü git! O bizi zayi etmeyecek.”
Sürecin sembolü olan şehit öğretmen Gökhan’ımızın eşinin ve çocuklarının yakınlarda bir yerde olduğunu öğrenince yolumuzu oraya düşürüyoruz.
Bütün bedeni elemle erimiş genç kadın kanatlarının altındaki iki yavrusu ile kapıda karşılıyor bizi.
Kendisini hadiselerin yılgınlığına bırakmamış kırkında bir kadın…
Şehit Gökhan’ı konuşuyoruz…
Hizmeti lise yıllarında tanıdığını öğreniyoruz.
Yenibosna Necip Fazıl Kısakürek Lisesi’ne giderken tanışıp ilgilenen abilerine hayran kalıyor.
Üniversite sınavına gireceği yılın yazında babasından kendisini FEM Dersanesi’ne kaydettirmesini istiyor.
Ama babası kabul etmiyor. Yaz boyunca bir matbaada çalışıyor. “Tabanlarım şişene kadar matbaada çalışıp dershane parasını biriktirdim ve gidip kendimi FEM'e kaydettirdim.’’ Diye anlatıyor o günleri sevgili eşine.
Sonrasında Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü’nü kazanıyor. Tıpkı lisedeki abilerinin kendilerine sahip çıktığı gibi o da öğrencilere sahip çıkıyor.
Yaz tatillerinde baba ocağına pek uğramıyor. Uğradığı kısa süreli tatillerde sık sık evinin yakınındaki parka gidip, oradaki ağaçlarla, kuşlarla konuşuyor. “Neden benim annem, kardeşlerim benimle aynı duyguları paylaşmıyorlar, babam niye namaz kılmıyor” diye çok ağlıyor.
2009’un şubat ayında ömrünü verecek kadar canı gibi sevdiği Hocaefendi’yi ziyarete gidiyor.
Döndüğünde namazlarını Hocaefendi’nin hediye ettiği takke ve seccade ile kılmaya başlıyor.
17/25’ten sonraki olaylardan çok etkileniyor. Her gün bir şeyler duyuyor, kızıp köpürüp üzülerek eve geliyor.
“Bugün tutuklanan abilere sahur yaptırmamışlar, yazın sıcağında kaloriferi açmışlar, iftar olmadan önce gözlerinin önünde yemek yemişler” diyerek duyduklarını üzülerek anlatıyor evde.
Kederden omuzları çöküyor. Hemen her gün gözyaşları içinde yüksek sesle Hizbun Nasr duasını okuyor..
17/25 sonrası bir yaz Konya'ya gidiyor. Hocaefendi ve Hizmet aleyhine konuşanlara doğruları anlatmaya çalışıyor ama nafile. Bir gün Hocaefendi’ye kötü bir söz söylediklerinde “anneme küfretseniz bu kadar üzülmezdim” deyip sevgili eşine,” hemen valizleri topla İstanbul’a dönüyoruz” diyor.
Sık ettiği dualardan birisi…
“Ben küçük bir insanım. Hizmet adına ne yapabilirim ki. Onun için Allah benim ömrümden alsın Hocaefendi’ye versin”
Ve bir muhbirin ismini vermesi ile bir sabah evi basılıyor ve eşinden, evlatlarından koparılıyor.
On dört gün sonra da yapılan işkencelere daha fazla dayanamayıp hücresinde şehit düşüyor.
Şehidin eşi, “beş yıl önceki mutlu hayatımıza geri dönsek ve yolların kavşak noktasında sorsalar, ‘Hizmetsiz ama eşinizle ve çocuklarınızla birlikte bir hayat mı yaşamak istersiniz yoksa bu süreci mi?’ Diye sorsalar ben bu süreci yaşamak isterim” diyor.
Bu sözler karşısında kanım donuyor. Bu kahraman kadına gıpta ediyorum.
Kederli kadın eşi ile ilgili duygularını şehidine seslenerek dile getiriyor…
Gökhan’ım! Şehitliğin hayırlı mübarek olsun. Biliyoruz ki şehit oldun. Bu konuda o kadar çok rüyalar ve yakazalar görüldü ki; hepsinde de “sen ölmedin mi?” diyenlere “Heyet beni içerden çıkarmak için böyle bir senaryo düzenledi “ veya “benim filanca yere tayinim çıktı” diye cevaplar verdin.
Sen en büyük arzuna kavuştun. Geride iki evlat ve gözyaşı hiç dinmeyen bir eş bıraktın. Hizmet bilincini nasıl aşılarız dediğin evlatların öyle bilinçlendi ki görmelisin. Bu yaşananlar olmasaydı milyarları versek belki bu bilinçte olmayacaklardı.
Bazen onların tepkilerini ölçmek için soruyorum: “Babanızın ismini veren kişiye beddua ediyor musunuz? Diye.
“Ne şartlar altında ismini verdi bilemiyoruz ki niye beddua edelim” diyorlar.
Bazen de “keşke babanız da birilerinin ismini verseydi şimdi Silivri’de ziyaret ediyor olsaydık” dediğimde hemen tepkiyle “saçmalama anne o zaman bir başkası belki bu acıları yaşayacaktı, başka çocuklar babasız kalacak ve ağlayacaktı.“ diye cevap veriyorlar.
Elhamdülillah…
Bana gelince ben, arkasını yasladığı dağ yıkılmış ama onun maneviyatıyla ayakta durmaya, emanetlerine sahip çıkmaya, her şeyden önemlisi Hizmetle nefes almaya çalışan, sana olan aşkı, sevgisi, hayranlığı her geçen gün artan, yüreği her daim kanasa da, geceleri gözyaşları kurumasa da, boğazındaki o düğüm hiç çözülmese de çocukların yanında neşeli olmaya çalışan biriyim artık.
Kızımızın “Benim yanımda baba demeyin, arkadaşlarım babasından bahsediyor ben çok üzülüyorum, ANNE BEN BABA DEMEYİ ÖZLEDİM“ cümleleri karşısında çaresizlikten kıvranırken, gözümdeki yaşları görmesin diye başımı çevirip “baban yanımızda zaten ama biz göremiyoruz. O bizden önce cennete gitti ki senin hayalindeki evi yapacak ve zamanı gelince biz de oraya gideceğiz.” diyorum.
O vakit kızım eliyle çenemden tutup başımı kendine doğru çevirip “sen ağladın mı anne? Ağlama.” Diyor.
Sonra birbirimize sarılıp tekrar ağlıyoruz.
Avukatla gönderdiğin son mesajı da aldım.
“Eşime onu çok sevdiğimi söyleyin “ demişsin. Ömrümde aldığım en güzel hediyeydi. Allah senden ebeden razı olsun. Ben de avukatla mesaj gönderdim. “Söyleyin biz de onu çok seviyoruz .” Ama avukat bir daha seninle görüşemedi. Mesajından iki gün sonra şehadete ulaştın. Meğer bir vedaymış o mesaj. Ben de senin el koydukları telefonuna mesaj attım. “ Biliyorum göremeyeceksin ama seni çok seviyor ve özlüyoruz “ diye yazdım. Günlerce, aylarca o mesajı mavi tık olacak mı diye tekrar tekrar kontrol ettim olmayacağını bile bile. Hala da ara ara gözümde yaş o mesaja bakıyorum ve acı bir tebessümle “hala tek tık" diyorum.
Sana 18 yıl ve +2 yıl için, pırlanta gibi iki evlat için, eşin olduğum için, bize bu gururu yaşattığın için çok teşekkür ediyorum. Sen bizim kahramanımızsın. Biz senden razıyız inşallah sen de bizden razısındır. Allah da senden ebeden razı olsun inşallah.”
Eşinin şehide seslenişi bu sözlerle tamamlanıyor.
Odanın içi yoğun duygularla doluyor. Bir yerlerden şehit bize bakıyor.
“Lahlea” diyorum…
Ardına bakmadan yürü şehidim, Allah eşini, çocuklarını ve davanı zayi etmeyecek.
“Vakit gece karanlık,
Soğuk her yer,
Efkâr basıyor gönlümü”
Kış yıldızları altında yürüyoruz. Gökte yıldızlar, yol kıyılarındaki ağaçlar üşüyor.
Buz gibi beton duvarların ardındaki bebekler üşüyor.
Yüreğimiz üşüyor.
Cemal Uşşak kardeşimi kaybettiğimiz topraklardan geçiyoruz.
[Harun Tokak] 20.12.2019 [Samanyolu Haber]
Yeni Ailem Dergisi’nin Aralık sayısında neler var? [Dr. Ali Demirel]
Yeni Ailem Dergisi, Aralık sayısında da kapak konusu olarak yine çok önemli bir konuyu işliyor: Evliliklerde kültür farklılığı.
Yapılan araştırmalar, evlilikte mutluluğa mani olan engellerden birisinin de eşler arasında kültür farklılığının olduğunu gösteriyor.
Birbirine duygusal olarak bağlı olan eşler, yaşama şekilleri farklı olduğunda, tatilde nereye gidilecek, hangi aileyle görüşülecek, çocuk hangi okula gidecek, milli ve dini bayramlar nasıl kutlanacak, ne şekilde giyinilecek, ne yenilip ne içilecek vb. konularda sürekli tartışır hale gelebiliyorlar.
Dergi, yeni sayısında bu önemli problemin çözümü adına önerilerde bulunuyor.
Doktor anne, köşesinde “Anne-baba çocuğuna konuşmayı nasıl öğretebilir?” sorusunu cevaplandırıyor.
Geçtiğimiz ay derginin yazar kadrosuna katılan, Abdullah Aymaz Hoca, “Problemleri beraber çözebiliriz” yazısıyla hangi din veya düşünceye sahip olunursa olunsun insanlığın ortak problemlerini beraber çözebileceği üzerinde duruyor.
Dr. Esin Cebeci, pek çok insanın muzdarip olduğu menisküs rahatsızlığını ve tedavi yöntemlerini kaleme alıyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay dinin emirlerinin çocuklara erken yaşlarda anlatılması gerektiği üzerinde duruluyor.
Her ay yaptığı haberlerle Yeni Ailem okuruna farklı okuma lezzetleri sunan Ebru Nida Bilici, bu ayki yazısında bizi çocukluğumuza götürüyor ve okurlarına şu soruyu soruyor: “Mutlu günler bir masal mıydı?”
Emine Eroğlu, “Cennete yükselen merdivenin basamakları” başlıklı yazısında hayatın her karesini tefekkür atkılarıyla örgüleme adına önemli mesajlar veriyor.
Enes Kanter, “Benim ümidimsin” başlıklı yazısında Türkiye’deki mazlum ve mağdur insanların sıkıntılarını tüm dünyaya duyurma adına başlatılan bir projeden bahsediyor.
Kapak konusu yazısını Neda Özgür üstlenmiş. Özgür, evliliklerde kültür farklılığının getirdiği problemler ve bunların çözüm yolları üzerinde duruyor.
“Önce söz vardı” diyen Harun Tokak Hoca, ilk insan Hz. Adem’in ibret dolu hayatından kesitler sunuyor, aynı zamanda hepimize ders mahiyetinde Hz. Adem’in son sözlerini kaleme alıyor.
Süleyman Sargın, “Buğday mı, himmet mi?” başlıklı yazısında makamlar, mevkiler, statüler ve imkânların vesilelikten çıkıp gaye haline gelmesi tehlikesi üzerinde duruyor.
İsmet Macit, Efendimiz’in (s.a.s.) Mısırlı hanımı Hz. Mâriye annemizi anlatıyor.
Derginin yazı kadrosuna geçen ay katılan M. Ali Şengül Hocamız, bu ayki yazısında “Rabbinin adıyla oku ayeti bize hangi mesajları veriyor” sorusunun cevabını yazıyor.
Cemil Tokpınar, yazısında derginin kapak konusuna destek veriyor ve evlilikte kültür çatışmaları ve çözüm yollarını kendi üslubuyla kaleme alıyor.
Dr. Musa Gençoğlu, yazısında günümüzde pek çok anne ve babanın ortak derdi olan çocukların internetin zararlarından nasıl korunması gerektiği üzerinde duruyor.
Dert Babası, bir okurundan gelen “Çocuğum küfrediyor, ne yapmalıyım?” sorusunu cevaplandırıyor.
Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.
Evet bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.
Abonelik: https://abone.yeniailem.com/clientarea.php
Whatsapp: +49 2773 7456295.
[Dr. Ali Demirel] 20.12.2019 [Samanyolu Haber]
Yapılan araştırmalar, evlilikte mutluluğa mani olan engellerden birisinin de eşler arasında kültür farklılığının olduğunu gösteriyor.
Birbirine duygusal olarak bağlı olan eşler, yaşama şekilleri farklı olduğunda, tatilde nereye gidilecek, hangi aileyle görüşülecek, çocuk hangi okula gidecek, milli ve dini bayramlar nasıl kutlanacak, ne şekilde giyinilecek, ne yenilip ne içilecek vb. konularda sürekli tartışır hale gelebiliyorlar.
Dergi, yeni sayısında bu önemli problemin çözümü adına önerilerde bulunuyor.
Doktor anne, köşesinde “Anne-baba çocuğuna konuşmayı nasıl öğretebilir?” sorusunu cevaplandırıyor.
Geçtiğimiz ay derginin yazar kadrosuna katılan, Abdullah Aymaz Hoca, “Problemleri beraber çözebiliriz” yazısıyla hangi din veya düşünceye sahip olunursa olunsun insanlığın ortak problemlerini beraber çözebileceği üzerinde duruyor.
Dr. Esin Cebeci, pek çok insanın muzdarip olduğu menisküs rahatsızlığını ve tedavi yöntemlerini kaleme alıyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay dinin emirlerinin çocuklara erken yaşlarda anlatılması gerektiği üzerinde duruluyor.
Her ay yaptığı haberlerle Yeni Ailem okuruna farklı okuma lezzetleri sunan Ebru Nida Bilici, bu ayki yazısında bizi çocukluğumuza götürüyor ve okurlarına şu soruyu soruyor: “Mutlu günler bir masal mıydı?”
Emine Eroğlu, “Cennete yükselen merdivenin basamakları” başlıklı yazısında hayatın her karesini tefekkür atkılarıyla örgüleme adına önemli mesajlar veriyor.
Enes Kanter, “Benim ümidimsin” başlıklı yazısında Türkiye’deki mazlum ve mağdur insanların sıkıntılarını tüm dünyaya duyurma adına başlatılan bir projeden bahsediyor.
Kapak konusu yazısını Neda Özgür üstlenmiş. Özgür, evliliklerde kültür farklılığının getirdiği problemler ve bunların çözüm yolları üzerinde duruyor.
“Önce söz vardı” diyen Harun Tokak Hoca, ilk insan Hz. Adem’in ibret dolu hayatından kesitler sunuyor, aynı zamanda hepimize ders mahiyetinde Hz. Adem’in son sözlerini kaleme alıyor.
Süleyman Sargın, “Buğday mı, himmet mi?” başlıklı yazısında makamlar, mevkiler, statüler ve imkânların vesilelikten çıkıp gaye haline gelmesi tehlikesi üzerinde duruyor.
İsmet Macit, Efendimiz’in (s.a.s.) Mısırlı hanımı Hz. Mâriye annemizi anlatıyor.
Derginin yazı kadrosuna geçen ay katılan M. Ali Şengül Hocamız, bu ayki yazısında “Rabbinin adıyla oku ayeti bize hangi mesajları veriyor” sorusunun cevabını yazıyor.
Cemil Tokpınar, yazısında derginin kapak konusuna destek veriyor ve evlilikte kültür çatışmaları ve çözüm yollarını kendi üslubuyla kaleme alıyor.
Dr. Musa Gençoğlu, yazısında günümüzde pek çok anne ve babanın ortak derdi olan çocukların internetin zararlarından nasıl korunması gerektiği üzerinde duruyor.
Dert Babası, bir okurundan gelen “Çocuğum küfrediyor, ne yapmalıyım?” sorusunu cevaplandırıyor.
Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.
Evet bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.
Abonelik: https://abone.yeniailem.com/clientarea.php
Whatsapp: +49 2773 7456295.
[Dr. Ali Demirel] 20.12.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)