Ümmeti-i Muhammed (sav) [Dr. Hüseyin Kara]

Ümmet; kavram olarak, cemaat, kavim, taife, bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi veya aynı dili konuşan millet anlamları taşımaktadır. İnsanlık tarihinde daha çok dini hüviyet arz eden ve bir peygamber riyasetinde oluşan toplulukların ümmet mefhumunun içini doldurduğu müşahede edilmektedir. Bu sebepledir ki; Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler, dillerini bildikleri kavimlerde görev yapmışlardır.  ‘‘Biz her peygamberi kendi milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın. Artık, Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O, Aziz’dir, Hakim’dir.’’ ( İbrahim, 14/4 ) Bu ilahi icraatın en büyük istisnası şüphesiz, ümmet-i Muhammed’dir. Hatem-ul enbiya olarak gönderilen Efendimiz (sav), Arap milletinin içinden çıkmış olmasına rağmen sadece Arapça konuşan milletlerin değil  bütün insanlığın, hatta cinlerin de peygamberi olması (Rasul-us-sakaleyn) ile eşsiz bir konuma sahiptir.

‘‘Ey Rasulüm! Biz Sen’i bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik. Lakin insanların ekserisi bunu bilmezler.’’( Sebe, 34/28 ) Bu ayetin beyanına göre, Miladi 610 yılının Ramazan ayında Hira Sultanlığı’nda ve Kadir Gecesi’nde ilk inen ayet ile başlayan İslam dini, yeryüzündeki bütün insanların ortak dini olarak gelmiştir. Onun için de, daha önce gönderilmiş ve tahrif edilmiş olan bütün kutsal kitapların ve dinlerin  hükümleri ortadan kaldırılmıştır. ‘‘ Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu din asla ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edeceklerden olacaktır.’’(Al-i İmran, 3/85) Allah bu fermanı ile, yeryüzündeki bütün kullarını bir dinin çatısı altında bir araya gelmeyi, icbar olmaksızın teklif buyurduğundan, daha önce gönderdiği bütün dinlerin hükümlerini neshetmiştir.     
‘‘Allah katında hak din, İslam’dır. O ehl-i kitabın ihtilafları, kendilerine gerçeği bildiren ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki haset ve ihtiras yüzünden olmuştur. Allah’ın ayetlerini inkar edenler bilsinler ki, Allah onların hesabını çabuk görür.’’ ( Al-i İmran, 3/19) Ve o günden bu yana yeryüzünde yaşayan bütün insanlar ümmet-i Muhammed (sav) kapsamında değerlendirilmektedir. 

İslam dininin, diğer muharref dinlerden farklı olarak, kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’in korunmasını Allah kendi uhdesine aldığından,  insanların onu bozmasına müsaade etmemiştir. ‘‘Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’an’ı Biz indirdik. Onu koruyacak olan da Biz’iz.’’ ( Hicr, 15/9 ) Allah, kıyamete kadar hiç bir gücün bozamayacağı İslam dinini son kez Efendimiz’in (sav) peygamberliğinde göndererek, insanları ve cinleri bu dine davet etmiştir.  Bu kutsi davete icabet eden talihli ümmete, ümmet-i icabet denir. Geride kalan fakat henüz bu davete icabet edememişlere de ümmet-i davet denilmektedir. İnsanlığın hal-i hazır durumunu bu tasnife göre değerlendirdiğimizde; dünyada yaşayan yedi buçuk milyar insanın bir buçuk  milyarının müslüman olduğunu, altı milyarının da gayr-i müslim olduğunu kabul edersek, bugün müslüman olanlar ümmet-i icabet, gayr-i müslimlerin hepsinin de ümmet-i davet olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında; İslam dininin evrenselliğinin, peygamberinin ve kutsal kitabı olan Kur’an’ın evrenselliğinden kaynaklandığı görülecektir. Bundan dolayı İslam dini; ne bazı dinler gibi ırka dayalı, ne de diğer dinler gibi bölgesel ve yöresel özellikler taşır. Tam tersine, insan olan herkese ortak hitap ederek, onları Allah’ın son dinine davet eder. İnsanların ne dilinin ne de renginin veya sosyal statü farklılıkları asla dine davette ayrımcılık sebebi olmamıştır. Dünyanın değişik coğrafyalarında, farklı dil ve renkte müslüman olan insanların varlığı bu gerçeği çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
                   
Yeryüzündeki bütün insanların Hz. Adem’in (as) ve Hz. Havva’nın evlatları olmaları hasebiyle, insanlık ortak paydasından hareketle üstünlük sadece imandaki takvaya hasredilmiştir. ‘‘Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülalere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvada en ileri olanıdır. Muhakkak ki Allah her şeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.’’(Hucurat, 49/13) Başlangıçta insanların tertemiz bir fıtratla dünyaya gelmiş olmaları( Buhari-Müslim) avantajını da kullanarak mevcut ümmet-i icabetin her zaman ümmet-i daveti müslümanlığa  imrendirecek bir konumda olması elzemdir.
                     
Bugünkü haliyle ümmet-i icabet, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, tebliğin ve temsilin dilini kullanarak ümmet-i daveti müslümanlığa özendirecek konumdan çok uzakta bulunmaktadır. Bu durum, aslında gerçek müminler için büyük bir üzüntü kaynağıdır. Çünkü Allah; ‘’....Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.’’ (Al-i İmran, 3/139) buyuruyor. Nasıl olmasın ki; hem son dinin mensupları, hem son peygamberin ümmeti, hem de son kitabın muhatabı olmalarına rağmen, geri kalmış üçüncü dünya ülkeleri katagorisinde yer almaları, onları İslam’ı temsil ve tebliğden uzak tutmaktadır. Bu olumsuz durum herkesten daha çok mübarek merkadinde, Efendimiz’in (sav) ruhaniyetini ta’zib etmektedir. Çünkü, on beş asırdır ümmet-i icabetin bu derekeye düştüğü hiç görülmemiştir. Hele son üç asır var ki, tamamen yarıştan çekildiği, temsilin ve tebliğin dilini kullanmayı büyük oranda bıraktığı gözlenmektedir. Bu menfi manzaraya bir de 1924 sonrası başsızlık ilave edildiğinde, gelinen noktanın alem-i İslam’ın dağınıklığını körüklediği izahtan varestedir.
                     
Risalet, Efendimiz’in (sav) ruhunun ufkuna yürümesi ile sona ermiştir. Yerine ikame edilen hilafet ise gerçek manası ile otuz yıl sürmüş ve ardından saltanata dönüşmüştür. Bu durum zaten ihbarat-ı gaybiye olarak biliniyordu. Fakat buna rağmen düşe kalka da olsa bu kadarlık bir baş bile ehl-i sünnetin ayakta durmasını sağlıyor ve dağılmayı bir yere kadar önlüyordu. 1517 sonrasında Osmanlı’ya geçen hilafetin uzun bir müddet iyi bir konumda temsil edildiği söylenebilir. Fakat son asırlarda Batı dünyasının sanayi devrimini gerçekleştirip, gerekli olan petrolün memalik-i Osmaniye’de olması Devlet-i Aliye’nin yıkılması kararını netice vermiştir. İçeriden ve dışarıdan yapılan hile ve tuzaklara dayanamayan Devlet-i Aliye, Birinci Dünya Savaşı’nda yıkıldıktan sonra, yerine kurulmasına müsaade edilen Türkiye Cumhuriyeti, hilafeti kaldırma şartı ile ruhsatlandırılmıştır. O zamana kadar yeryüzündeki ümmet-i icabetin içindeki ehl-i sünnet müslümanlar hilafete, Şiiler de imamete bağlı olarak yaşıyorlardı. Bugün gelinen durumda, başsızlığın getirdiği dağınıklık her yönü ile müminlerin aleyhinde işlemekte ve yeniden toparlanma gecikmektedir. Bu saatten sonra ehl-i sünnetin hilafeti yeniden tesis etmesi hiç de kolay gözükmüyor. Güçlülerin planları ile zaman içinde ayrılıkların derinleştirildiği İslam aleminde hilafetin yerine kurulan İslam Birliği Teşkilatlarının, bekleneni ifa edemediği de ayrı bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Ümmet-i icabetin öşrü kadar bir kalabalığa sahip olan Şia dünyasının ise, imameti 1979 sonrası daha güçlü bir biçimde sürdürdüğü görülmektedir.
                     
Ayrıca; İslam dininde ilim, kadın-erkek her müslümana farz olmasına rağmen, bugün ümmet-i icabetin bilgi toplumu olamayışı da büyük bir eksikliktir. Çünkü, ilim teknolojiyi, teknoloji de servet ve üstünlüğü doğurduğundan, sosyal statü açısından geride kalanlar, ekonomik olarak gelişemeyen topluluklar, kendilerinden ileride olanlara asla örnek olamazlar. Hele İslam’ın dırahşan çehresini karartmak için maksatlı hareket eden mümin görünümlü münafıkların dine ve dindara verdikleri zarar, düşmanların verdiği zararlardan daha fazladır.
                     
İslam aleminde tıkanan önemli ilim kanallarından bir diğeri de, dini ilimlerdir. İçtihad kurumunu çalışamaz hale getirecek kadar ilimlerde yozlaşma yaşanmış ve müslümanlar gelişen yeni şartlara uyum sağlayamaz hale düşürülmüştür. Dolayısıyla bu durum, İslam dinine en büyük zararı bu yolla kendi müntesiplerinin verdiğinin en net resmidir. Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin yıkılışından sonra başsız ve sahipsiz kalan ehl-i sünnet camia, büyük bir izzet ve itibar kaybına da maruz kalmış ve ümitsizlikleri giderek artmıştır.
                     
Bütün bu olumsuz tablolara rağmen, dinin ve ölüden diriyi çıkarma güç ve kuvvetinin gerçek sahibi olan Allah(cc), hilafetin yere düştüğü topraklar olan Anadolu’dan bir iman ve Kur’an hizmetinin başlamasını murat buyurarak bütün bir dünyaya ümit vermiştir. Parola alarak; müsbet hareket etmeyi ve yeniden dirilmeyi, ümmet-i icabet olarak kendilerinin dirilmesi sonrasında ümmet-i daveti de diriltecekleri ümidi ile işe koyuldular. Üstad Bediüzzaman gibi bir rehberin riyasetinde fedakar talebeleriyle çok çile çektiler, akıl almaz tepkilere maruz kaldılar. Sonuçta İslam aleminin yüz akı olmayı Allah’ın izniyle başardılar. Yaşama zevkinden vazgeçip başkalarını yaşatma zevki ile mamur olan gönüllüler; Yunus vari, vurana elsiz, sövene dilsiz olmayı bu yolun kaderi sayıp centilmenliği yeğlemişlerdir.
                     
Bugün Hizmet Hareketi’nin, dünya çapında temsilin ve tebliğin dilini kullanarak yapmakta olduğu faaliyetler ise, iman ve Kur’an hizmetinin; gençliğin eğitimini merkeze alarak, Anadolu’nun sınırlarını aşıp, insan olan her yere ulaşma gayretinden başka bir şey değildir. O gün olduğu gibi bugün de bu Hizmet’in çok azılı düşmanları vardır. Hasetleri akıllarını gölgede bırakmış talihsizler her zaman olduğu gibi bugün de vardır, yarın da olacaktır. Bunların zulmüne aldırış etmeden Hizmet erleri yollarına devam edeceklerdir. Bundan hiç kimsenin tereddüdü olmamalıdır.  Zira Hizmet Hareketi’nin mensupları, bu ümmetin hal-i hazır durumuna üzülmekle beraber Efendimiz’in (sav) ümmeti olmaktan şeref duymaktadırlar.  Ümmet-i Muhammed’in olması gereken seviyeye ulaşacağı güne kadar; Hizmet Hareketi müsbet mücadeleye, sahip oldukları her şeylerini bu uğurda vermek de dahil olmak üzere, devam edeceklerdir. Dosdoğru bildikleri bu yoldan hiç bir fanî güç onları geri çevirmeye muktedir değildir.         

[Dr. Hüseyin Kara] 4.12.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Cezaevi tutsağı gazeteci Büşra Erdal’dan mektup var: ‘Şükür ki OHAL’de kuşlara ziyaret yasağı yok, kitaplar da ötekileştirmiyor’ [Bülent Ceyhan]

Haberleri ve tweetleri nedeniyle ‘terör örgütü üyeliği’, ‘darbeye teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet ve 10 yıl hapsi istenen tutuklu gazeteci-yazar Hanım Büşra Erdal, cezaevinden mektup gönderdi.

Adalet terazisinin küçük bir vicdan hareketiyle çalışmasını beklediğini anlatan Erdal, mektubunu “Düşmanlık ve nefretle değil, sevgi ile kalın. Görüşmek üzere” diye bitiriyor.

Çiçeklerine olan hasretini cezaevindeki hücresine de yansıtan Erdal, rüzgarın havalandırmaya uçurduğu yaprakları ve gazete sayfalarından kestiği çiçek fotoğraflarını duvarına yapıştırmış. Kitaplarıyla avunduğunu, Zweig ile dertleştiğini, kendisini 1800’lerin Paris’ine götüren Zola’yı çok sevdiği Paris’in 2000’li yıllarında kahve içmeye çağırdığını anlatıyor. Tutukluluğunun 8. ayında mahkemenin verdiği tahliye kararının yok sayılmasını, cezaevinde kelepçelenip emniyette çıplak aramaya maruz bırakıldığını anlatan Hanım Büşra Erdal, adaletin geleceği günü beklediğini söylüyor. Erdal bugün tutukluluğunun 15. ayında yeniden ailesine kavuşmayı bekliyor.

Büşra Erdal’ın mektubu;

Bir tutuklu öteki gazeteciden mektup;

Bakırköy Kadın ve Kapalı Cezaevi’nden bir rakam olarak yazıyorum bu mektubu. 170-180 tutuklu gazeteci arasında “ve diğerleri” denilerek kategorize edilen emekçilerden biriyim ben. Bugün 15 aydır tutuklu yargılandığım hiç alakam olmayan “Fuat Avni” isimli trolle ilgili davada gazeteciliğimi ispata çalışmıyorum. İddianame bunu zaten ispatlıyor. Ben, adalet terazisinin küçük bir vicdan hareketiyle çalışmasını bekliyorum sadece.

Hakkımda “Fetö terör örgütüne yardım etmek” iddiasıyla gözaltı kararı çıkarıldığı gün (25.7.2016) polisi arayıp ailemin evinde, akrabalarımın önünde teslim oldum. Resmi belgelerdeki bu gerçeğe rağmen “başını açıp makyaj yapıp kaçarken yakalandı” şeklindeki yalan haberi Sulh Ceza hakiminin sorusuyla öğrendim. Bu yalanı yazan/yayanlar birlikte hacca gittiğimiz gazeteci arkadaşlarımın yönetici olduğu medya kuruluşlarıydı. Yalanlarına eski, başı açık fotoğraflarımı alet edenler 2011’de hacdan sonra başımı örttüğümü biliyorlardı. Gerçekten çok yazık…

Ocak 2017’de tamamlanan iddianamede ise 20 yıl önce gittiğim kolej, tweet ve yazılarım suç delili olarak gösterildi. Nihayetinde 8 ay tutukluluktan sonra savunmamı yaptığım ilk duruşmada adli kontrol şartıyla tahliyeme karar verildi. Ancak serbest bırakılmadım. Saatlerce tahliyeyi beklerken cezaevinde gözaltına alınıp kelepçelenerek emniyete götürüldüm. Orada çıplak aramaya maruz kaldım. Akabinde tekrar tutuklandım.

Şimdi tutukluluğumun bilmem kaç 100’üncü gününde gazete eklerinden kestiğim ortanca, sardunya petunya… ile Miray’ın (4 yaşındaki yeğeni BC) fotoğrafları ve fırtınanın havalandırmaya uçurduğu yaprakları yapıştırdığım duvarı olan odada, kendime ait bir masada yazıyorum. Cezaevinde en büyük lüksüm. Bir OHAL tutuklusu olarak dışarıyla iletişim yolları kapatıldığı oranda kendi içine yeni yollar açıyorsun mecbur.

Kendime giden bu yollarda yol arkadaşlarım kitaplar. Zweig ile dertleşiyoruz sık sık mesela. O anayurdu Avrupa’dan bahsediyor, ben vatanım Türkiye’den. Zola beni 1800’lerin Paris’ine götürüyor, ben onu 2000’lerin Paris’ine bi kahve içmeye çağırıyorum. Bukowski ile Los Angeles’in ara sokaklarında dolaşırken en nihayetinde Atılgan’la takılıp İstanbul’u geziyorum. Aylak aylak. Ne de olsa zaman çok!

Şükür ki insanlar gibi değil kitaplar, ayrımcılık yapmıyor, ötekileştirmiyor. Sayfalarıyla sarıp geçmeyen zamanın acıttığı canına merhem oluyor. Bir de kumrular (ım) var arkadaş. Havalandırmaya bakan penceremin önünde yemlerini yiyip, sabah ve akşam yürüyüşlerime eşlik ediyorlar. Ve bir şükür de buna, OHAL’de kuşlara ziyaret yasağı yok!

Hapiste zaman öyle de böyle de geçiyor. OHAL kısıtlamalarını saymazsak (ki çok fazla) kahvem, sütüm ve yeşil elmam var. Hayatta kalabilmek için çok eksiğim yok adalet dışında. Aileme hasretim söylemeye lüzum yok. Bastonla ayakta durabilen 86 yaşındaki babaannem 13 ay sonra “ölür de bir daha göremem belki” deyip bayram açık görüşüne geldi Manisa’dan. Çocukken babaannemle uyurdum. Hafta sonu tatillerinde İzmir’den Manisa’ya geldiğimde babaannemin evinin önünden geçerken ıslık çalardım döndüğümü haber vermek için. Şimdi 1-2 haftalık değil 15 aydan sonra dönmemi bekliyor.

Radyo yasak bize. Geçenlerde cezaevinin ortak yayın yapan radyosundan Memuş Baba’nın “Dönersen ıslık çal” şarkısını duldum, mucize gibi. Çok sevdim. Şimdi bir dönüş ıslığına bakıyor ailem için mutluluk. Yani birkaç ay cezaevinde kalıp çıktıktan sonra güzellik yarışması birincisi gibi mesajlar verenlerin anlattığı gibi değil hapislik.

15 aydır küçük çocuğunu bırakıp Manisa-İstanbul arası mekik dokuyan kardeşim, hep gözyaşı döken annem, birgün bir açık görüşte beni kötü gördüğü için gözüne uyku girmeyen babam benim düşündüğüm. Kötü değilim elbet ama zamanla o neşeli hal, pırıltı kayboluyor hapiste. İnsanın içinde katı bir acılık oluyor. Gelen de onu fark ediyor işte.

4 Aralık’da 5’inci kez mahkeme önüne çıkacağım. Ve Büşra Erdal olarak tahliye, adalet istiyorum. Benim için slogan atan arkadaşlarım, döneceğim bir işim yok. Sadece ailem var. Onlar için…
Düşmanlık ve nefretle değil, sevgi ile kalın. Görüşmek üzere.

Hanım Büşra Erdal
Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi

[Bülent Ceyhan] 4.12.2017 [TR724]

Çağlayanca muhasebe [Abdullah Aymaz]

Aylık İlim  Ve  Kültür  Dergisi ÇAĞLAYAN’ın Aralık 2017 sayısında neler var, bir yoklayalım:

Başyazısının başlığı “KENDİ  KENDİMİZE  Yüzleşme   veya Muhasebe-2”  ‘Bir tadımlık birkaç aktarma yapalım: “İnsanın kendiyle yüzleşmesi ve hayatını hep ‘Kendinizi, hesaba çekilmeden önce kendiniz hesaba çekin’   çizgisinde sürdürmesi nefis ve hevâya karşı kararlı duruşa ve mutlak sonsuzluğun O’na ait olduğu iz’anıyla kendini sıfırlamasına bağlıdır. (…)  İnsan, vicdanında hiçliğini duyup hissettiği ölçüde marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî ufkuna açılmış olur ve hakkın mücellâ bir aynası haline gelir. Aksine enâniyetle köpürüp, gurur ve kibirle gümlemeye durunca da iç içe küsuflar (güneş tutulması gibi karanlıklar) yaşar ve şeytanın mel’abesi (oyuncağı) haline gelir. Böylesi kahredici bir duruma düşmemek için daha baştan geçilecek şeylerden geçilmeli ve seçilecek şeyler de Hak disiplinlerine göre isabetli seçilmelidir ki, insan uzak yakın yarınlar itibariyle âh ve vâh’a düşmesin.”

Bilim dalında Prof. Dr. Ömer Serranur, “Difüzyon” başlıklı yazısında Otuzuncu Söz’deki tahavvülat-ı Zerrat bahsini ilmi gerçeklerle açıklayıp yorumlamış…

Röportaj dalında “Başkaları İçin Dindar Olunmaz” başlıklı yazıda kendisiyle röportaj yapılan Oxford Üniversitesinin Regent’s Park Enstitüsü’nde Din ve Toplum bölümünde olan Prof. Dr. Paul Weller’in görüşleri sergilenmiş.

Tarih dalında Kerem Umar’ın “Dağların Arslanı Şîrkuh” başlıklı yazıda, dağların ve İslam’ın Arslanı ve şarkın şevketli Sultanı Selahaddin Eyyûbî’nin amcası ve rehberi olan Şîrkûh anlatılıyor.

Bilim dalında Ömer Yıldız, “Nefes Almadaki Mucizeler” başlıklı yazıda, Cenab-ı Hakkın, hayatımızın her anında vücudumuza yerleştirdiği mekanizmalar  ile oksijen sıkıntısı çekmeden veya karbondioksiti alarak hayatımızı nasıl kolaylaştırdığını bütün incelikleriyle anlatıyor.

Hikaye dalında Hikmet Arar, “Bir Rüyadır Dünya Hayatı” başlıklı yazısıyla gerçek hayattan alınmış bir  hikaye ile dünya hayatının bir rüya gibi faniliği ama insanların ufak-tefek şeylerden dolayı  nasıl yanlışlıklar yaptıkları  izah ediliyor.

Her sayıda olduğu gibi Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendinin “Aşkın Ateşi” isimli Münacatı ile “Gel ki Nevbahar Olsun” isimli Naat’ı Çağlayan mâidesine zenginlikler katıyor…

“Kalbin Zümrüt Tepelerine”  tekmil edici istidrâklerden bir yenisi olarak “Kendi Derinlikleriyle LÂTİFE-İ  RABBÂNİYE-2”  başlıklı yazısı ile Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi, bu konuya yeni bir açılım getiriyor.  “Yeniden esas konuya dönecek olursak; Hak erlerinden bazıları, sadece İSM-İ  ÂZAM  mazharı hususî bir kısım şahıslara ‘Lâtife-i Rabbâniye Erbabı’  diyegelmişler… Diğer bir kısım müşâhede erbabı, kasdî ve iradî dünya ve mâfîhâyı (dünyanın içinde olanları) gözden çıkarıp ‘Dû cihandan el yudum, pes hânümânım kalmadı…’ deyip mâsivâ adına herşeye bütün bütün kapanan, ‘fenâ fillâh-bekâ billâh-maallâh’  zirvelerinde kanat çırpan koç yiğitleri o pâye ile serfiraz görmüşler… Diğer bir kısım KALB  ERBABI HAK  ÂŞİNALARI  ise, bütün bu ufukların da ötelerine himmetlerini tevcih ederek PEYGAMBERLER  YOLU  sayılan ÎSAR  (kendisi muhtaç iken başkalarını nefsine tercih etme)  RUHU alaşımlı ‘fenâ fi’l-vazife, fenâ fi’l-hizmet’ felsefesiyle, yaşamayı yaşatmaya bağlamış; Hakk’ı duyurma aşk ve heyecanıyla, O’nu tanıtıp sevdirmeyi gâye-i hayâl edinerek, bütün dünyeviliklerin yanında, Cennet’i, huriyi, gılmânı, sarayı / sarayları ve çağlayıp duran şeker-şerbet ırmakları görmeyecek şekilde, ‘Tanıtın ve sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin O da sizi’ (Taberânî)  vird-i zebanları, yürümüşler önlerindeki kandan-irinden deryalara rağmen bu mefkûre-i mübecceleye doğru. Ve işte hayvaniyetten sıyrılıp kalb ve ruh ufkunda bitmeyen bir maraton içinde bulunan Hak kapısının gerçek kalb ehli sâdık bendeleri de bunlardır.”

Bilim dalında Numan Erciyes, “Radyoaktivite Ve Gizemli Sayılar”  başlıklı yazısında Madam Marie Curie’nin (1867-1934)  ilme adanmış hayat hikayesini bilime katkılarını, buluşlarını ve aldığı Nobel Ödüllerini anlatıyor. Radyasyona maruz kalma pahasına çalışmalarına  devam eden Madem Carie 67 yaşında kan kanserinden ölmüştür.

Araştırma dalında Sebahattin Çelebi, meşhur Alman Filozofu İmmanuel Kant’ın (1724-1804) doktora duyurusundaki BESMELE  üzerine bir yazı yazarak, bir dönem Avrupa’da doktora diplomalarına Besmele yazdırmanın, moda olduğunu misalleriyle anlatıyor.

Araştırma dalında Ahmet Kurucan “Savaş Hukuku Kapsamında ESİRLERE MUÂMELE” başlıklı yazısında, esirlere verilen haklar konusunda İslamiyetin öncülüğünü anlatıyor.

Şiir dalında Ümit Türkoğlu’nun “Artık Görün Ufuktan” isimli şiiri de bu sayı da yer almakta.
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, “Dinazorlar Tüylü Sürüngenler mi?” başlıklı yazısında ilmî belge ve gerçeklere dayanarak evrimcilerin düştükleri çaresizlikleri sergilemekte…

Yusuf  Bayram “NAKIŞ” başlıklı yazısında nasıl Esma-i Hüsnalar içinde bir İSM-İ  ÂZAM  varsa, İlahî Nakışlar içinde bir NAKŞ-I  ÂZAM  olan insanın  ve nakış nakış diğer varlıkların üzerindeki tecellilerini anlatıyor.

Yazılar, Hasan Ali Yaşar’ın “Hüzün ve Hazan” isimli şiiriyle son buluyor…

Çağlayan’ıun Aralık 2017 sayısını da sizlere tanıtmak istedim. İnşaallah hepimiz bu dergi konusunda üzerimize düşenleri, en başta dikkatlice mütalaa ve müzâkere ederek sonra da tanıdık-tanımadık herkese anlatıp tanıtmakla hakkıyla yerine getirmiş oluruz.

[Abdullah Aymaz] 4.12.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Dört yıl sonra Hizmet nerede, Türkiye nerede?.. [Faruk Mercan]

Rıza Sarraf`ın New York`taki mahkemede yaptığı itiraflar duruşmayı izleyen gazeteciler tarafından dakika dakika bütün dünyaya duyuruluyor. Gün geçmiyor ki dünyanın önde gelen bir yayın kuruluşu Rıza Sarraf davasından yola çıkarak bir Türkiye analizi veya Türkiye haberi yayınlamasın...

Dünyanın en saygın dış politika dergilerinden biri kabul edilen “Foreign Affairs”de 30 Kasım 2017 günü yayınlanan “Türkiye bir Mafya devletine mi dönüşüyor?” başlıklı uzun analizde çok çarpıcı iki tespit yapılıyor. Ryan Gingeras imzasını taşıyan analiz şu iki sonuca varıyor:

''1. Erdoğan ile yakın ilişkileri olan Rıza Sarraf davasının Türkiye`de kapatılması Türkiye`nin nasıl bir organize suçlar, mafya ve kara para ülkesine dönüşmekte olduğunun en çarpıcı örneği...

2. Mafya liderleri ile kol kola resimleri yayınlanan Erdoğan`ın başında bulunduğu rejim, bu suçlara doğrudan bulaşmış durumda ve şimdi Batılı ülkeler her geçen gün artan bir ivmeyle yolsuzluk rejimi haline gelen Türkiye`den kendilerini korumak için en iyi yolları bulmak durumundalar...”

Ryan Gingeras, önemli bir Türkiye uzmanı ve Oxford Üniversitesi`nin geçtiğimiz yıl yayınladığı “Osmanlı Devleti`nin Sonu (Fall of Sultanate: The Great War and the End of The Ottoman Empire, 1908-1922) kitabının yazarı...

New York Mahkemesi`ndeki Rıza Sarraf davası, dünyanın dört yıldır Türkiye`de olup bitenleri anlamasını kolaylaştıran bir olay oldu. Davanın başında, savcı David W. Denton yaptığı konuşmada, şu iki olayı net olarak dünyaya ilan etti:

1. Bu dava, FBI`in 2013`ten itibaren bizzat yaptığı çok büyük bir soruşturma sonrasında açıldı. Bu dava milyarlarca dolar Iran parasına dayanan global bir yolsuzluğun perdesini açacak.

2. Rıza Sarraf`ın İstanbul`da yargılandığı dava, davaya bakan hakim ve savcıların görevden alınmasından sonra milyonlarca dolar rüşvetle kapatıldı. Rıza Sarraf`tan çok büyük rüşvetler alan kirli Turk politikacılar, yoluna devam etmesi için hakimlere de bu milyonlarca dolar rüşveti vermesi gerektiğini bildirdiler, o da verdi. Bu davada Rıza Sarraf`ın çok büyük rüşvetlerle Türkiye`de Hükümetle yaptığı işbirliği delilleri ile ortaya çıkacak... Rıza Sarraf, yaşadığı bu hikayeyi bizzat kendisi anlatacak.

Böylece, Saraydaki şahsın “New York Mahkemesi`ndeki dava, Cemaatin sağladığı bilgi ve belgelerle açıldı” tezi tamamen çöktü. Şimdi New York mahkemesine, Amerikalı hakimlere ve savcılara da darbeci diyor.

“2013`te beni yargı darbesiyle devirmek istediler, başaramayınca 15 Temmuz darbesini yaptılar” diyor Saraydaki şahıs başından beri...

Ama Rıza Sarraf olayının iç yüzünü şimdi bütün dünya öğreniyor.

15 Temmuz`un nasıl bir komplo olduğu da yine uluslararası saygın kurumlar ve medya organlarında sıklıkla işleniyor. Son olarak “The National Interest” dergisinde 25 Ekim 2017`de, askeri konular ve NATO uzmanı Doug Bandow imzasıyla yayınlanan yazıda, Batılı istihbarat teşkilatlarının elinde 15 Temmuz`u Hizmet hareketinin yaptığına dair hiçbir bilgi bulunmadığı ifade edildi.

15 Temmuz, dünyada milyonlarca izleyicisi olan televizyon dizilerine de konu oluyor. Uluslararası siyasi olayların ele alındığı “Designated Survivor” dizisinin 15 Kasım 2017 günü yayınlanan bölümünde (2.Sezon, 7. bölüm) bu gerçek bir kez daha ifade edildi. Saraydaki şahsın Türkiye`yi ne hale getirdiği de işlenerek...

“Biz ambargoyu delmedik. Yaptığımız iş uluslararası hukuka uygun, dünya Amerika`dan ibaret değil” diyor Saraydaki şahıs... O zaman bütün bu işleri niye gizli ve Rıza`dan aldığınız rüşvetlerle yaptınız? Çünkü hepsi suç...

Dünyanın Erdoğan rejiminin içyüzünü anlamasını sağlayacak bir dava daha var. 24 gün Donald Trump`ın ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yaptıktan sonra Beyaz Saray`dan uzaklaştırılan Michael Flynn olayı... Flynn de Sarraf gibi itirafçı oldu. Neler olmuş neler... Parayla Hizmet aleyhine yazı yazmaktan, Fethullah Gülen Hocaefendi`nin kaçırılması planlarına kadar... “Newsweek” dergisi, Flynn`in New York`ta Erdoğan`ın adamlarıyla yaptığı toplantıların şeceresini çıkarmış, kuzeninden damadına kadar... (Newsweek, What Flynn`s flip flop on Turkey tells us, 28 Kasım 2017).

Amerika`da icra edemediği kaçırma planlarını Malezya, Pakistan, Sudan gibi bir kaç ülkede bulduğu Flynn gibi adamlara verdiği milyonlarca dolar rüşvetlerle icra etti Saraydaki şahıs... Küçük bir Asya ülkesine, Hizmet okullarının kapatılması karşılığında teklif ettiği para 300 milyon dolar... Devletin, milletin parasını işte böyle kirli amaçları için kullanıyor Saraydaki şahıs...

New York`taki Rıza Sarraf davasını açan savcı Preet Bharara, Flynn ile çalışmayı Erdoğan`a Rusya`nın tavsiye etmiş olabileceğini yazıyor. Akla yakın bir ihtimal... Saraydaki şahsın Flynn ile suç ortaklığı da ayan beyan ortaya çıkıyor şimdi bütün yönleriyle... Bence Saraydaki şahsın Flynn ile irtibat kurmasının temel sebeplerinden biri Rıza Sarraf`ı New York`taki hapishaneden kurtarmaktı. Başkan Trump`ı manipüle etmek için her şeyi yaptı. Başaramadı.

Hayırsever ve suçsuz dediği Rıza, suçlarını kabul edip gizli ilişkilerini anlatınca, hemen vatan haini ve casus ilan etti, malvarlığına el koydurdu. Halbuki daha dün Rıza`nın sağlığından endişe ediyordu ve Amerika`ya iki defa diplomatik nota verdi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç yaşanmamış şekilde... Suçluluk telaşı ile yapılan şeyler bunlar...

Evet görüyorsunuz, dört yıldır Türkiye ve Türkiye dışında işlenen melanetler artık bütün yönleriyle dünyanın gündeminde... Türkiye uzmanı Micheal Rubin, Saraydaki şahsın suçlarından dolayı, Panama eski devlet başkanı Manuel Noriega gibi eninde sonunda uluslararası mahkemelerde yargılanacağını yazıyor.

Bundan sonraki gelişmeleri hep birlikte izleyeceğiz. Her geçen gün Hizmet ve Hizmet insanlarının masumiyetlerini, mağduriyetlerini, mazlumiyetlerini daha da berraklaştırıyor. Ve her geçen gün, Saraydaki şahıs ve adamlarının Türkiye`yi nasıl bir “mafya devleti”ne dönüştürdüğünü bütün dünyaya gösteriyor.

Allah`ın adaletine inanmak lazım. Cezaevindeki kadınların, cocukların, 80 yaşındaki ihtiyarların ahının yerde kalmayacağına inanmak lazım... Bakın uğruna Turkiye`yi darmadağın ettigi Rıza, şimdi onun bütün kirlli işlerini deşifre ediyor.

Allah`ın büyüklüğüne inanmak lazım... Bu kirli imparatorluk bizzat kendi içinden yıkılacak... Bizzat Saraydaki şahsın işbirliği yaptığı suç ortakları onun sonunu getirecek...

Madem ki Allah`ın adaletine ve büyüklüğüne inanıyoruz. Bundan en ufak bir şüphemiz olmasın. Hizmet`in ve Hizmet insanının zahiren yaşadığı mağduriyet içimizi kanatıyor, ama Hizmet hareketi dünyanın geleceğinde icra edeceği inşa edici, barış misyonuna bir adım daha yaklaşıyor.

İslam aleminde bu rolü icra edecek başka bir hareket olmadığını artık bütün dünya görüyor.

Bu fırtına, dört yıl önce bir aralık ayında başladı. Dört yıl sonra yine bir aralık ayındayız ve Saraydaki şahıs ile adamları suçluluğun telaşı içinde bağırıp sağa sola saldırıyorlar.

Neymiş, Cemaat Amerika`nin bütün kurumlarına da sızmışmış... Aslında dünyayı ele geçirmek istiyormuş...

Bütün bu lafları bir kenara bırakın... Final sahnesine bir adım daha yaklaştık.

[Faruk Mercan] 4.12.2017 [Samanyolu Haber]

Para Yalan Söylemez! [Kadir Gürcan]

Geçtiğimiz günlerde, yaşı iyice ilerlemiş Amerikalı şarkıcı, bir sanatçıdan beklenenin ötesinde, realist bir itirafta bulundu: “Para, gerçekten mutluluğu satın alabiliyor!” Garip değil mi? Öldüresi romantizm, duygusallık ve aşırı duyarlılığın da realiteler karşısındaki dayanıklılığı bu kadarmış.

Amerikalı sanatçı “Para saadet getirmez!” klişesini tunç üzerine altın işlemeli, kurşun geçirmez, giriş kapısının değil, yirmi dört saat koruma ve nöbetçilerin bulunduğu bahçe kapısının önündeki çöpe bırakmış...

Hukukun üstünlüğünü önemseyen demokratik ülkelerde, para endeksli-organize suçlar için “Follow The Money!” “Parayı takip et!” yaygın bir kullanım haline gelmiş. Bu tabir 1976’da çevrilen “All The President’s Men” filminden yadigar. ABD Tarihi’nin en büyük devlet krizi sayılan Watergate skandalından esinlenmiş. O gün bu gündür, hukuk adamları paranın izini sürmeyi ihmal etmiyorlar.

İhtimal ki, el değiştiren büyük-küçük meblağlar hangi güçlü el olursa olsun, hangi ustalıkla gizlenmeye, ört-bas edilmeye çalışılırsa çalışılsın geride net okunabilecek iz ve delil bırakıyor. Burnu iyi koku alan hukuk adamları, hem ileriye hem de geriye doğru bağlantıları bulmakta pek zorlanmıyorlar.

17-25 Aralık günlerinin Başbakanı ile oğlu arasında geçen “Hepsini sıfırladınız mı?” telefon konuşmaları, zihinlerde hala taze. Para işte! Biriktirmesi bir dert, başa bela olunca kurtulması bir dert. Altın olsa bir yerde eritip toprağa gömersiniz. Hava durulup, fırtına sakinleşince çıkarıp tekrar kullanırsınız. Ama banknot olunca yakmaktan başka çareniz yok. E, sonra ne olacak? Çaresizliğin verdiği acziyetle oğluna bile derdini anlatamayan eski Başbakan şimdi, dünya medyasının gündemine düşen “Kara Para” meselesini makul ve mukni izah etmek zorunda. Bu satırların yazarı gibi, Türkiye’de yaşayan milyonlarca dar gelirli vatandaşın, medyada konuşulan rakamları telaffuz etmesi bile imkansız. Sayın Cumhurbaşkanı yine sağa-sola hart-hurt ederek meseleyi Türk Kamuoyundan bir süre daha gizleyebilir.

Mevcut Başbakanımız için de benzer hadiseler yaşanıyor. Yurtdışına çıkarılarak bir yerde “Kara günler!” için istif edilmiş birikimler belgeleriyle yayınlandı. Başbakanlık’tan yapılan açıklamaların durumu izah edecek kaliteyi yakalayamadığını herkes biliyor. Havada yine kesif bir para kokusu alan uluslararası hukuk uzmanları önümüzdeki günlerde Başbakan ve ailesinin başını ağrıtabilirler.

İran asıllı Türk İş Adamının Kara Para eksenine oturan davası da para eksenli bir mesele. Türk medyasının hadiseyi “İhanet, ajan, itiraf...”  ya da biraz daha romantik çeşnili “Eşi Zarrab’tan boşanıyor!” arabeskine gömmeye çalışmaları işin rengini değiştirmiyor. Zarrab ve onunla iş yapan, ondan rüşvet, hediye(!) alarak Türk Ekonomisine katkıda bulunan herkes paranın tuzağına düşmüş durumda.

17-25 Aralık’tan sonra neler duymadık? Ayakkabı kutularındaki banknotlar, Para sayma makinaları, yüz bin dolarlık saatler ve “Beyefendi’ye hürmetlerimle!” imzalı meblağı yüksek çekler... Koskoca ülkenin baş aşağı felakete uğraması pahasına haramileri kurtarmak için sarf edilen bütün enerji, vakit ve masraflar boşa gitti. Bir şekilde alınan ve bir yerlere yığılan paralar sahiplerinin ve emanetçilerinin yerlerini deşifre eden işaret fişeği vazifesi gördü.

Zarrab’ın ABD hakimleri karşısında her şeyi itiraf edip kabullenmesinden sonra işin rengi biraz değişecek. Söz konusu iş adamı ile flört edenlerin bulaştıkları bütün hukuksuzlukların ortaya çıkması mümkün. Dört Bakan da dahil, suç üstü yakalandıkları büyük meblağlar için ileri sürdükleri bütün bahaneler berhava olmuş durumda.

Uzun bir zamandır hareketsizlikten eklemleri kireçlenen Ana Muhalefetin, Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresine ait ele geçirdiği ve basın ile paylaştığı para trafiği de yine benzer adreslerde biriken büyük paraların tüten dumanları. Anlaşılan o ki, Başbakanlık döneminde başlayan şahsi yatırımlar, Saray’a yerleştikten sonra da devam etmiş.

Şu an gençlerin pek sevdiği şarkının sözleri arasında “Money do not lie...” tabiri de yer alıyor. Şarkı beş para etmeyebilir ama, söz gayet iyi. Baksanıza, paranın işaret ettiği adreslerin hepsinden gırtlaklarına kadar suçlara bulaşmış örgüt üyeleri fışkırıyor.

Para ile alakalı ön kabullerimizi ve züğürt tesellilerimizi bir daha gözden geçirsek mi ne? Seksen milyon Türk Halkının ürkütemediği Saray’ı, para nasıl da titretiyor?

[Kadir Gürcan] 4.12.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Rıza Sarraf, dünyaya ne anlatıyor? [Ali Emir Pakkan]

Rıza Sarraf itirafçı oldu. Türk bakanlara ve yetkililere nasıl rüşvet dağıttığını New York’ta görülen Mahkemede günlerdir anlatıyor. Sarraf, “Bakan Zafer Çağlayan’a 45-50 milyon Euro rüşvet verdim.” diyor. Türkiye’de yaprak kıpırdamıyor! 17-25 2013’te bu rüşvet çarkını mahkemeye taşıyan polis, savcı ve hakimler zindanda çürütülüyor! Dünya, hayretle izliyor. Çünkü özellikle demokratik ülkelerde farklı örnekler yaşanıyor...

Christian Wulff, Almanya Cumhurbaşkanıydı. 17 Şubat 2012’de kendisine duyulan güvenin zarar gördüğünü açıklayarak istifa etti.

Mali usülsüzlük iddialarını araştıran savcılar, federal parlamentodan Cumhurbaşkanı Wulff'un dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etmişlerdi. (Görevden alınmadılar)

Cumhurbaşkanı olmadan önce eyalet başbakanlığı yapan Wulff'un şahsi mali çıkarları için usulsüzlük yaptığından şüphe ediliyordu.

İddialara göre; Christian Wulff, Ekim 2008 tarihinde zengin bir işadamının karısından, çok düşük bir faizle 500 bin euro tutarında borç almıştı. Aşağı Saksonya eyalet meclisinde söz konusu işadamı Egon Geerkens ile bir iş ilişkisi olup olmadığı sorulan Wulff, ''hayır'' cevabını vermiş ve işadamının, karısı ile arasındaki mali bağlantıyı gizlemişti. Cumhurbaşkanı Wulff, Bild'in haberi yayımlamasını da engellemeye çalışmıştı. Bild, Wulff'un haberin basılmamasını talep ettiği kayıtları kamuoyu ile paylaştı. Wulff, bu olay ertesinde kamuoyundan özür diledi. Savcılığın, dokunulmazlığını kaldırılmasını istemesi üzerine de istifa etti.

Hikaye burada bitmiyor...

Eski Cumhurbaşkanı, savcılık tarafından kendisine yapılan 20 bin Euro ödemesi halinde soruşturmayı durdurma teklifini kabul etmedi. “Aklanmak istiyorum” dedi!

Hannover Başsavcılığı, Wulff'un 2008 yılında dünyanın en büyük bira şenliği olan Münih Ekim Festivali’nde 510 Euroluk otel masrafının ve 209,40 Euro tutan akşam yemeğinin film yapımcısı David Groenewold tarafından ödendiğini öne sürerek ‘çıkar sağlamak’ suçlamasıyla dava açtı.

Kasım 2013 tarihinde başlayan mahkemede, Wulff’un da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi tanık olarak dinlendi. Mahkeme, Wulff hakkında öne sürülen suistimal suçlamasının ispatlanamadığına ve bu yüzden düşmesine karar verdi. 2014’te mahkeme beraatle sonuçlandı.

500 Euro otel masrafı, 209 Euro yemek parası, 20 bin Euro borç nerede; sadece bir bakana verilen 50 milyon rüşvet nerede? Şansölye Merkel, cumhurbaşkanının istifasını, Alman demokrasi ve hukuk devletinin gücüne bağlamıştı. Amerika’da görülen Sarraf davası ise; Erdoğan rejiminin Türkiye’yi çektiği bataklığı gösteriyor! “Hayırsever” işadamı bakalım daha neler anlatacak! Kirlenme kimlere uzanacak? Her bakımdan utanç verici!

[Ali Emir Pakkan] 4.12.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Sorumluyum, Sorumlusun, Sorumlu(lar) [Hakan Zafer]

Ünlü Fransız Ziraat mühendisi Maximilien Ringelmann, bir ipin ucuna kuvvet ölçmeye yarayan dinamometre takar. Bir kişiden, tek başına ipi var gücüyle çekmesini ister. Bir başka kişiyi de öncekine yardıma çağırır. Sonra üçüncü, sonra dördüncü derken ipi çeken kişi sayısı yirmi kişiye kadar çıkar. Her sayı artışında, ölçümü ayrı ayrı kaydeder.

Ölçüm sonuçlarına göre, deneye ikinci kişinin katılmasında, birinci kişi uyguladığı kuvveti %7, üçüncü kişide %13, yirminci kişi de de %50 azaltır.

“Ringelmann Effect” olarak adlandırılan bu yaklaşım, “Social Loafing” (sosyal kaytarma) olarak tanımlanır. Ringelmann, deney yorumlarını iki temel başlıkta toplar: Motivasyon ve koordinasyon kaybı.

Ortam kalabalıklaştıkça birey, görünmediğini düşünüp daha az çaba harcamaktadır. Düzenleyici bir kural da yoksa sayı arttıkça, birey başına düşen verimlilik git gide azalır.

Bir araya gelebilmiş ve birlikte bir işin ucundan tutabilme başarısını gösterebilmiş insanları bekleyen bu istenmeyen durumla mücadele edilebilir. Sorunun kaynağı olarak aşağıdaki problemlere bulunacak çözümler, bireyin kalabalık arasında da kendi varlığını azaltmadan devam ettirmesine yarayabilir.

Yegânelik Zannı

Birey, tek başına sahiplenemeyeceği durumların başarısına katkı sağlamada daha geri durabilir. Aksine, ipi birlikte çekerken, etrafta kimse yok gibi düşünmek, sadece sosyal kaytarmada bulunmamak içindir. Başkalarını yok saymak, iş esnasında kabalıktır. İşin sonunda başarı geldiyse, tek başına sahiplenmek yanlış, hak ettiği kadarını talep etmek ise doğrudur. “Hizmette önde, ücrette geride olmak” denince aklımda bu manzara şekilleniyor.

Başarısızlığa Karşı Sorumsuzluk 

Başarısızlığın gruba mal edilecek olması ve bireyin başarısızlıktan ötürü tek başına hesap vermeyecek olması, diğer bireylerin performansını olumsuz etkiler. Özür dileyebilme, hesap verebilir ve sorabilir olma, istifa kurumunun çalışıyor olması, bu tür sorunlarla başa çıkma yöntemleridir.

Görev ve Alan Sınırlandırmama Problemi 

Her işin erbabı, uzmanına bile akıl veren olmaktansa, sınırlandırılmış kimseler olmaya rıza göstermeyi bir erdem kabul etmek zorundayız. Özellikle dini saha ile dünyalık sıradan işlerin geçişkenliğine dikkat ederek, insaniliği ıskalamayan vazife ve saha tanımları, birey ve grup arası dengeyi kurabilir.

Hedef – Ödül – Ceza Problemleri:

Gerçekliği olmayan, hatta gerçekten uzaklaştıran, romantik hedeflerden öte, ulaşılabilir, benzetmesi yapılabilir, akla yakınlaştırılabilir hedefler ortaya konulmalıdır. Özelde dindar kimseler için örnek verecek olursak, Rıza-i İlahi’yi gözeten sade kulluk gibi önemli bir hedef yerine, dergâhımızın gölgesinden geçen bile affedilir, falanca yayını alan umre sevabına denk sevaba erişir, Hazreti gören, bin yıl nafile ibadet yapmış gibi olur, vs. hedefleri, bireyi kendi olmaktan uzaklaştırır.

Adalet ve liyakat Problemleri:

Aynı ipi çekenler arasını gözetmede adalet, bireyi kendi gücüyle, içinde olduğu grubun parçası haline getirir. Layık değilse, getirilmek istenilen yere gelmesi için başka etkenleri devre dışı bırakma (ör: hamili kartın yakınımız olması), ipi ilk tutandan sonuncuya, her ferdini liyakate özendirmenin en uygun ve maliyetsiz yoludur.

***

Kalabalığın, en önemli etken olduğu bir başka teori daha var: “Seyirci Etkisi (Bystander Effect)”.

1964 yılında Amerika’da meydana gelen bir cinayet sonrasında, hem değerli hem de popüler birçok deney bulgularıyla kavramlaştırılan “Seyirci Etkisi”, müdahale gerektiren acil bir olaya, başkalarıyla birlikte tanık olunması halinde, tek başına olduğundan daha az sorumluluk hissettiren kayıtsız kalma eğilimidir. Kişinin yardım etme davranışını engelleyen genel duyarsızlaşmanın nedeni, tanık sayısının fazlalığı olarak gözlemlenir.

Kişi, nasıl olsa diğerlerinden müdahale eden biri çıkar diye, sorumluğu bir kenara bırakarak, daha konforlu olan izlemeyi tercih eder. İzleyen sayısı arttıkça olayları yorumlama şekli değişirken, olaydaki değişiklikleri fark etmek zorlaşır. Mesela, tek kaldığında müdahale edeceği zulüm, kalabalık müdahale etmiyorsa izlenecek filme bile dönüşebilir.

Etraf kalabalıklaştığında, diğerlerinin davranışlarına göre şekillenme, daha belirginleşir. “Benden daha iyi müdahale eden birileri çıkar” veya “kimse müdahale etmediğine göre önemli değil” zannı, yapması gerekenler konusunda izleyiciyi engeller.

“Bir yerlerde”, “birilerinin”, acil duruma çare düşünüyor zannedilmesi, diğerlerinin, çözüme düşük motivasyonla katılmasına sebep olabilir. Bu “cansız” bireyler, müdahil olmadıkları bekleme halindeki çözümsüzlüğe karşı yapılacak işleri “yarım elle” tutarlar. Esas olan, “dört elle” sarılmaları için, katılımcı yaklaşımdır ki “herkese sine açmayı” böyle anlıyorum.

İngiltere’de yapılan bir deneyde, enerji tüketiminde tasarruf yapılıp yapılamayacağını araştıran bir gaz şirketinin çalışanı gibi evlere giden deneyci, ev sahipleriyle detaylı görüşmeler yapar. Katılımcılara, tasarruf yöntemlerinin belirlenmesi konusundaki bu araştırma sonuçlarının, yerel bir gazetede yayınlanacağı bilgisi verilir. Deneklerin yarısına, kabul ederlerse gazete haberinde isimlerinin geçeceği, diğer yarısına da gizli tutulacağı belirtilir. Katılımcıların hepsi, durumu kabul ettiklerine dair imza atarlar.

Birkaç ay sonra, deneye katılan evlerin kullandıkları gaz miktarı ölçülür. Sonuç olarak, katılımcılardan isimlerinin açıklanmasına izin verenler, isimlerinin gizli tutulacağını bilenlerden çok daha az enerji tüketmişlerdir.

Kalabalık içinde olsa da, iradesini, azaltmadan kullanması için, inancı hem nur, hem esas gören bireylerin yüreklendirilmeleri, trajik olaylara birlikte veya tek başlarına müdahale sürelerinin uzamaması için gereklidir. Özellikle, dindar kimselerin, üzerine düşeni yapma konusunda, Allah bizi tek yarattı, tek hesaba çekecek bilinci ile bireysel manevi motivasyonları önceleyerek, kalabalığın koordinasyonsuzluğundan yararlanıp sorumluluk almamalarının önüne geçilebilir.

Burada bir tembihte bulunmam gerekiyor. İlkelere bağlılık açısından sadece kendi varmış gibi inanma, sınırsız sahiplenme, motivasyonel olabileceği gibi sorumluluk almanın ötesine geçtiğinde suiistimaller meydana gelebilir. Mesela, kişi, başarı tamamen kendinin zannedebilir. Bunun sonucu olarak da başarı ile beraber gelen kazanımları bencilce kullanmak isteyebilir. Bu, tek başınalık zannı, diğerlerinin işi sahiplenmesini de engeller. Grup, “turnikeye önce girenler” ve “yeni yetmeler” arasında geçen, yersiz ve kırıcı nostaljilere de düşebilir.

ÖZETLE

-Bir sosyal grubun parçası olma sorumsuzluk anlaşılıyorsa, ortada devasa problemler var demektir.

-Eğer bir garibana zulmedecekseniz, seyredenlerin sayısını ne kadar çoğaltırsanız, zalim elinizi, o kadar az tutan olur.

-Ortada bir şeylerin yanlış gittiğini görmek, yanlışı kaç kişi izliyor merakını gidermekten daha faziletlidir.

-İnsan kalabalığı ile bir şahsın sıfatı, namı, kabiliyetleri, ilmi, maneviyatı, vs. gibi niteliklerinin kalabalıklığı, güvenme açısından kardeştir.

– Ne başarı ne de başarısızlık, tek kişinin sırtına kaldırılacak çuvala girmez. Ortada bir cenaze varsa kaldıracak kişilerin arasında tabutun içindeki sayılamaz.

-Yazar, “Allah bizi tek yarattı, tek hesaba çekecek” cümlesinin yanlış anlaşılmaması için Enam 94’e göz atılmasını ve daha fazla uzatmamak için, ilgilenen okurlara John M. Darley ve Bibb Latané’nin “Duman”, “Sara” ve “Anket” deneylerini incelemelerini öneriyor.

[Hakan Zafer] 4.12.2017 [TR724]

Zarrab Davası: 1 haftada neler öğrendik? Süreç nereye gidiyor? [Adem Yavuz Arslan]

Halkbank eski yöneticisi Hakan Atilla’nın tek sanık olarak yargılandığı, Reza Zarrab’ın ‘tanık’ statüsünde ifade verdiği tarihi davanın ilk haftasını geride bıraktık.

Bu bir haftada çok şey oldu. Her biri ‘dokuz sütuna manşet’ onlarca çarpıcı detay dinledik ve gördük.

Önce ‘ne olduğunu’ hatırlatayım sonra ‘ne olabileceğine’ dair analizime geçeceğim.

4 gün ve onlarca saat süren sorgulamalarda şuna kadar öğrendiklerimizi notlar halinde sıralayayım:

‘ABD — HAKAN ATİLLA’YA KARŞI’

Biz her ne kadar ‘Zarrab Davası’ olarak bilsek, böyle anlatsak ta resmi kayıtlarda bu dava “ABD, Hakan Atilla’ye karşı” (USA v Hakan Atilla) diye geçiyor. Özellikle ‘kara para’ ve ‘ekonomik suçlar’ konusunda uzmanlığı ile bilinen New York Güney Bölge Mahkemesi’nde devam ediyor ve mahkemeye Richard Berman başkanlık ediyor. Hükümet adına Bölge Savcı Vekili Joon Kim yer alırken Atilla’nın avukat ekibine Cathy Fleming ve Victor Ricco başkanlık ediyor.

Yargılama sonunda Hakan Atilla’nın suçlu olup olmadığına 12 kişilik jüri karar verecek. Hâkim Berman sadece hangi cezanın verileceğine karar veriyor. Bu arada Cuma günü yapılan oturumda Hakim Berman, jüri üyelerinden birini, oturumlarda sürekli uyuduğu gerekçesiyle azletti.

6 temel suçlama var:

1) ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma,
2) Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (International Emergency Economic Powers Act) delmek için kumpas kurma,
3) Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma,
4) Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma,
5) Kara para aklama,
6) Kara para aklamak için kumpas kurma.

Hakan Atilla’nın yanı sıra Zarrab ve eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu toplam dokuz sanık yer alıyor.

Reza Zarrab için 90 yıla kadar hapis ve 50 milyon $ para cezası öngörülürken Atilla için 50 yıla kadar hapis ve 2 milyon $ para cezası isteniyor.

Zarrab için ekstradan ‘Cezaevinde telefon-içki ve kadın temin etmek için gardiyana rüşvet vermek’ suçlaması da var. Zarrab bu suçlamaları da kabul etti.

Zarrab, 26 Ekim’de savcılık ile anlaşarak hakkındaki tüm suçlamaları kabul etti. Anlaşmanın 3 temel şartı var: Tamamen gerçekleri anlatmak, savcılıkla işbirliği yapmak ve bundan sonra hiçbir suç işlememek.

Reza Zarrab ifadesi esnasında hala FBI gözetiminde olduğunu, kendisine anlaşma karşılığında serbest kalma sözü verilmediğini, savcılığın mahkemeye 5K-1 denilen bir mektubu yazacağını açıkladı. Eğer yalan ya da eksik bilgi verirse bu mektubun yazılmayacağını anlattı.

Duruşmayı takip etmek isteyenler sabahın erken saatlerinde duruşma salonunun önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Güvenlik güçleri, duruşma salonuna belirli sayıda gazeteci ve katılımcı alıyor. Duruşma salonunda yer bulamayanlar, duruşmayı video üzerinden dinlemek için başka bir katta hazırlanan iki ayrı salondan takip ediyor.

TAKAS OLMAYINCA!

Bu arada Zarrab’ın cezaevinde tehdit edildiği, can güvenliği riski taşıdığı için başka bir cezaevine nakledildiği de ortaya çıktı. Bir başka önemli detay ise ‘takas beklentisi’ne dair. Zarrab, Türk hükümetinin ‘takas girişimlerinin’ başarısız olması sonrası itirafçı olmaya karar verdiğini anlattı. ‘Neden anlaştınız?’ sorusuna ‘Cezaevinden çıkabilmenin en hızlı yolu buydu’ diye cevap verdi.
Zarrab ilk gün mahkemeye cezaevi kıyafeti ile diğer iki gün ise takım elbiseli olarak getirildi.
Savcılık, Zarrab’ın tanık koruma programına alınması için dilekçe verdi.

‘AKLANAN PARALAR NERELERDE KULLANILDI?’

Davanın Salı sabahı yapılan ilk duruşmasında hem savcılık hem de savunma makamı genel bir sunum yaptı. Savcılık davanın çerçevesini çizerken İran’ın ‘ekonomik cihat’ politikasını ve bu politikanın ABD için oluşturduğu ‘güvenlik risklerini’ anlattı. İran’ın petrol ve doğalgazdan elde ettiği parayı aklayacak bir sisteme ve bankaya ihtiyaç duyduğunu bunu da Türkiye ve Halkbank aracılığı ile gerçekleştirdiğini, Hakan Atilla’nın ‘sistemin mimarı’ olduğunu, Türk siyasilerin bu sistem içerisinde milyonlarca dolar rüşvet aldıklarını anlattı. Savcının ‘bu sistemde aklanan paranın nerelerde kullanıldığı’na dair sorular ortaya atması dikkat çekti.

Savcı Yardımcısı David Denton, 2013 itibariyle FBI’ın de sanıkları yakından takip ettiğini, e-mail, telefon ve diğer irtibatların kayıt altına alındığını anlattı.

‘TÜRK HÜKÜMETİNİN AVUKATLARI 17–25 SENARYOSUNU İLK GÜNDEN ÇÖKERTTİ’

Cathy Fleming ve Victor Ricco’nun başında olduğu avukat ordusunun parası Halkbank yani Türk Hükümeti tarafından ödeniyor. Avukat Ricco, Hakan Atilla’nın masum olduğunu, rüşvet almadığını, ayakkabı kutularında milyonlarca doların siyasiler ve dönemin genel müdürü Süleyman Aslan tarafından alındığını anlattı.

Davanın daha birinci gününde gelen bu ifade 17–25 Aralık operasyonlarına yönelik Erdoğan ve AKP’nin tezlerini yerle bir etti.

Ricco, Zarrab’ın illegal işleri çok iyi bildiğini, herkese rüşvet verdiğini ve Atilla’ya ihtiyacı olmadığını iddia etti.

‘ZARRAB BÜLBÜL GİBİ…’

Zarrab, savcılığın ‘yıldız tanığı’ olarak 2. gün kürsüye çıktı. ‘Tam işbirliği’ içinde olduğunu söyledi ve 3 gün boyunca bunu da ‘gösterdi’. Her şeyi detaylarıyla anlattı. Kurdukları suç şebekesini şemalar çizerek anlattı. Savcılığın sorgulaması sırasında Türkiye-İran-Dubai üçgeninde kurulan para aklama mekanizmasını resmetti. Savcı ve hâkime karşı ‘çok saygılı’ göründü.

2010 itibariyle İran ile ilgilenmeye başladığını, önce Aktifbank’a gittiğini fakat dönemin genel müdürünün Zarrab’a hesap açmayı reddettiğini, bu yüzden dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’tan yardım istediğini, Bağış’ın banka müdürüyle konuşmasından sonra hesabının açıldığını, ilk etapta Aktif Bank ile çalıştığını fakat Aktif Bank’ın ilerleyen dönemlerde kendisiyle çalışmadığını, bankanın doğrudan İran ile çalışmak için formüller üzerinde durduğunu, ayrıca ABD’den uyarı aldığını anlattı.

Bu arada bir detay verelim: Savcılık mahkeme salonunun ortasına koyduğu büyük bir panonun üzerine, anlatılanlara uygun şekilde bazı fotoğraflar yerleştiriyor. Panoda ilk gün sadece Hakan Atilla’nın fotoğrafı vardı. Daha sonra Ahmedinecad ile birlikte Ali Hamaney ve çok sayıda İran’lı üst düzey ismin fotoğrafı koyuldu. Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Levent Balkan ve Muammer Güler’in fotoğrafları da o panoda yer aldı.

‘ZAFER ÇAĞLAYAN’A 45–50 MİLYON EURO RÜŞVET VERDİM’

Zarrab, 2012 itibariyle Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ile irtibata geçtiğini, Aslan’ın başlangıçta kendisiyle çalışmak istemediğini, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a gittiğini, kendisine projesini anlattığını, Çağlayan’ın kısa bir süre sonra kendisine ‘kârın yüzde 50’sini almak şartıyla’ onay verdiğini, daha sonra Süleyman Aslan ile çok yakın çalıştığını, attığı her adımı Zafer Çağlayan ile istişare ettiğini anlattı.

Savcı delil olarak Zarrab’ın verdiği rüşvetlere dair dosyayı ekrana getirdi. Savcı ‘cash to cag’ ve karşısında yazan paraların ne anlama geldiğini sordu. Zarrab söz konusu paraların Zafer Çağlayan’a ödenen rüşvetlerin dökümü olduğunu anlattı. Bu arada ilginç bir detay paylaştı: Zafer Çağlayan ile aralarında ödenen rüşvet miktarında bir anlaşmazlık olmuş. O yüzden delil klasöründe olan bu döküm hazırlanmış.

Zarrab duruşma esnasında “O kadar çok kişiye rüşvet verdim ki bazen yanlış kişilere de para yatırdığımız oluyordu” dedi. Zafer Çağlayan’a toplamda 50 milyon Euro civarında rüşvet ödediğini iddia etti.

‘YİNE O SAATLER’

Savcı, Zarrab ile Zafer Çağlayan arasındaki ilişkiye dair sorular sorarken ekrana getirdiği bir dökümde ‘saatçi yusuf’ diye bir kolon olduğunu bunun ne anlama geldiğini sordu. Zarrab rüşveti değişik şekillerde verdiklerini, Çağlayan’a çok sayıda değerli saat yollandığını, bunun hangi saate ait fatura olduğunu hatırlayamadığını anlattı. Bu esnada salonda halktan izleyiciler için ayrılan bölümde gülüşmeler oldu.

Zarrab, ambargo kararının olduğu dönemlerde İranlı yetkililerle Zafer Çağlayan arasında çok sayıda görüşme olduğunu, bu toplantılara kendisinin de katıldığını, Süleyman Aslan ve Hakan Atilla’nın da bu toplantılarda yer aldığını anlattı.

Duruşmanın ilk iki gününde tapeler ekrana Türkçe-İngilizce yazılı olarak getirildi. İlerleyen günlerde ise sesli olarak da dinletildi. Bu tapelerden birinde Zarrab, trafikten sorumlu emniyet müdürünü arayıp emniyet şeridini kullanmak için ayrıcalık talep ediyor ve polis müdürü ‘tabi ki’ deyip yolu açtırıyor.

Savcılık Arap Türk Bankası yöneticisi ile Zarrab arasında geçen bir telefon tapesini dinletti. Bu banka ile Halkbank ve İran’ın aklanan paralarına dair çok sayıda soru sordu. (Arap Türk Bankası bu kayıtların olduğu dönemde TMSF yönetimindeydi) Zarrab, ‘paranın çıkış noktasını saklamak’ için araya bu bankayı soktuklarını anlattı.

SÜLEYMAN ASLAN’IN RÜŞVET İSTEME SİSTEMİ

Zarrab, dönemin Halk Bank Genel Müdürü Süleyman Aslan’la olan ilişkilerine dair onlarca soruya cevap verdi. Davanın esasını oluşturan delillerin çoğu Zarrab ile Aslan arasında geçen görüşme ve yazışmalar.

Süleyman Aslan’a milyonlarca dolar rüşvet verdiğini anlattı. Rüşvet ilişkisinin nasıl başladığını ise şöyle detaylandırdı: “Süleyman Aslan’la yaptığım görüşmede bana çok risk aldığını, geleceğinin tehlikede olduğunu, kendini garantiye almak istediğini anlattı. Ben de önce Abi (Zafer Çağlayan) ile görüşeceğim için ‘ben sana dönerim’ dedim ve çıktım.” Savcı ‘Aslan burada neyi kastediyordu’ diye sorduğunda Zarrab ‘rüşvet istiyordu’ dedi.

Zarrab, Süleyman Aslan’a verilecek rüşveti Zafer Çağlayan ile konuştuğunu ve olurunu aldıktan sonra Aslan’a da rüşvet verdiğini de itiraf etti. (Böylece 17–25 Aralık’ta çok tartışılan ‘o paralar rüşvet değil imam hatip parasıydı’ açıklamasını da boşa düşürmüş oldu.)

‘İZİN VE ONAY ERDOĞAN’DAN’

Davanın en çok dikkat çeken detaylarından birisi Zarrab’ın Ziraat ve Vakıfbank’a dair anlattıklarıydı. Savcılık bazı tapeleri ekrana getirip Zarrab’a diyalogların detaylarını sordu. Söz konusu tapelerde Erdoğan’ın adı geçiyordu. Zarrab tapelerle ilgili olarak ‘Vakıfbank ve Ziraat Bankası’nın da İran işiyle ilgilendiğini, Erdoğan’ın bu işlemler konusunda (altın ticareti) yardım edilmesi için Vakıfbank ve Ziraat Bankası’na şahsen talimat verdiğini, dönemin Hazineden sorumlu bakanı Ali Babacan’ın bilgisi olduğunu’ anlattı. Zarrab bu bilgileri Zafer Çağlayan’dan aldığını belirtti.

Savcılık o dönem başbakan ve hazineden sorumlu bakanın kim olduğunu sordu.

Mahkeme başkanı Berman’ın ekrana tercüme edilmiş olarak aktarılan bu telefon tapelerinin ses kayıtlarının da dinlenilmesine karar vermesi üzerine bu kayıtlar sesli olarak da dinletildi.
Zarrab rüşvet ilişkisini anlatırken sanık Hakan Atilla’ya hiç rüşvet vermediğini (burada savcı sormadan ‘Hakan Atilla benden hiç rüşvet istemedi’ demesi dikkat çekiciydi) zaten hem Bakan Çağlayan’a hem de genel müdür Aslan’a rüşvet verdiği için buna ihtiyaç hissetmediğini anlattı.
Ayrıca Zarrab aynı rüşvet çarkını Dubai ve Çin’de de sürdürmek istemiş. Savcılığın ekrana getirdiği tapelerde bu yönde diyaloglar görüldü.

MUAMMER GÜLER’DEN 100 BİN DOLARA REFERANS MEKTUBU

Zarrab, Türkiye’de Halkbank üzerinden kurdukları sistemin aynısını Çin’e uyarlamak istediklerini, bunun için orada da şirketler kurduklarını, referans mektubu olarak da dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’den oğlu Barış Güler aracılığı ile mektup aldıklarını, bu mektup karşılığı 100 bin dolar rüşvet verdiklerini anlattı.

Zarrab, Çin bankalarının İran bağlantılarını keşfettikten hemen sonra kendisi ile çalışmayı kestiklerini anlattı. Savcının ekrana getirdiği bir tapeye göre Zarrab, Çin’deki adamlarına ‘burada yaptığımız gibi banka müdürüne rüşvet verip işi halledin’ talimatı vermiş.

‘HASSAS KONULAR WHATSAPP’TAN’

Savcılık sayfalarca WhatsApp görüşmesi ekrana yansıtıp tek tek detay sordu. Neden WhatsApp’tan görüştükleri sorulduğunda ise Zarrab, ‘hassas konuları oradan görüşüyorduk’ dedi.

Bu yazışmalardan onlarca soru soruldu. Süleyman Aslan ile yaptıkları görüşmelerde İran ambargosunu delmenin yollarının istişare edildiği görülüyor.

BÜTÜN İŞLEMLER KAĞIT ÜZERİNDE, GERÇEKTE İRAN’A GİDEN TEK KALEM MAL OLMAMIŞ

Zarrab, duruşma boyunca birkaç kez mahkemenin ortasına kurulan panoda çizimler yaparak ambargoyu nasıl deldiklerini anlattı.

Halkbank-İran-Dubai hattında çevirdikleri paraya dair detaylar paylaştı. Savcılık bu sürece dair çok sayıda telefon tapesi, e mail yazışmaları ve WhatsApp mesajı ekrana getirdi. Zarrab, Amerika’nın kıymetli madenlere yönelik yasak getirmesinden sonra Süleyman Aslan’ın talimatıyla ‘gıda işine’ girdiklerini belirtti.

Savcının sorularına sık sık, ‘Sayın savcım bu işlemlerin tamamı hayali. Ortada İran’a gitmiş tek kalem mal yok. İran’a gittiği söylenen tüm altınlar da Dubai’de kalıyordu. Gerçekte yapılan bir ticaret yok’ şeklinde cevaplar verdi.

‘YAŞASIN FOTOŞOP’

Savcılık, Zarrab’a Halkbank ile ilgili bir tape gösterip bu tapenin ne olduğunu sordu. Zarrab da altın işinde sorun yaşanınca Süleyman Aslan’ın talimatı ile gıda işine giriştiklerini, fakat gerçekte hiçbir zaman gıda göndermediklerini, tüm evrakların sahte olduğunu anlattı. Zarrab bu esnada şu ilginç detayı da kaydetti: “Bir evrakta sorun çıktı. Yardımcım bana ‘Süleyman Aslan’ı arayıp konuş’ deyince, ‘Adamı her aramamda borçlu çıkıyorum, daha çok rüşvet vermem gerekiyor. Yapın fotoşopta geçin, yaşasın fotoşop’ dedim.” Böylece sahte evrağı Halkbank’a verip işlemlerine devam ettiklerini ifade etti.

Bu arada davanın Cuma günkü oturumunda başka ilginç diyaloglar da oldu. Zarrab ile Hakan Atilla arasında geçen bir telefonu dinleten savcı, Zarrab’a detayları sordu. Zarrab da Halkbank yöneticisi Hakan Atilla’nın kendilerini uyardığını açıkladı: “Evraklarda çok dikkatsiz olduğumuzu mesela 13 bin tonluk gemiyle 25 bin tonluk gıda taşımış gözüktüğümüzü söyleyip ‘biraz dikkat edin’ diye uyardı.”

Zarrab, İranlılarla Halkbank yöneticileri ve Zafer Çağlayan arasında geçen görüşmelere dair ilginç anekdotlar paylaştı. Mesela İranlıların alternatif yöntemler önermesi üzerine Türk tarafından ‘mevcut sistemi kullanın’ denilerek İranlılar Zarrab’a yönlendirilmiş.

Zarrab, Zafer Çağlayan’ın ailesinden başka isimlere de rüşvet ödemesi yaptığını itiraf etti. Savcının ekrana getirdiği bir banka dekontunu açıklayan Zarrab, Çağlayan’a ödenen rüşvetlerin bazen aile fertleri üzerinden yapıldığını söyledi.

Savcılığın ekrana getirip Zarrab’a detaylarını sorduğu sisteme göre İran ambargosunu delmek için geliştirilen yöntemler Hakan Atilla tarafından geliştirilmiş. Süleyman Aslan, Zarrab ile olan bir telefon görüşmesinde “Hakan’ın önerdiği sistemde bir sorun var mı?” diye soruyor, Zarrab ise ‘kesinlikle yok, çok doğru bir yöntem’ cevabını veriyor. Bu telefon tapesi savcılığın Hakan Atilla aleyhine en güçlü delillerinden birisi olarak görülüyor.

TAKTİK SAVAŞLARI VE BUNDAN SONRASI

Davada ilk 4 gün bitti.

Pazartesi sabah Reza Zarrab’ın sorgusu devam edecek. Ardından da Atilla’nın avukatları Zarrab’ı sorgulayacaklar. Atilla’nın avukatları Cathy Fleming ve Victor Rocco’nun ne kadar agresif avukatlar oldukları ilk günden görüldü. Yani Zarrab’ın çapraz sorgusu çok şeylere gebe. Öte yandan şu ana kadar Zarrab rahattı çünkü savcı ile çalıştıkları senaryo üzerinden ilerliyorlardı.

Peki savcı ne yapıyor? Ya da davanın şu ana kadar olan bölümüne bakarak ne söylemek mümkün?
Öncelikle şunu belirtmek şart: Bu davadan şu ana kadar ortaya çıkanlar yılın belki on yılların olayı. Çünkü Erdoğan ve kabinesinin bulaştığı kirli işler tek tek ortaya dökülüyor. Üstelik bu kirli işleri kapatmak için 4 yıldır Türkiye’de taş üstünde taş bırakmamışlardı.

Daha şimdiden 17–25 Aralık operasyonlarının hükümete bir darbe değil, dört dörtlük bir yolsuzluk operasyonu olduğu, 3 yıldır hücrede tutulan polislerin aslında ülkenin itibarını kurtardıkları tescillenmiş oldu. ‘Sıfırlama tapeleri’ ve ‘rüşvet pazarlıkları’nın döndüğü telefon tapelerinin doğruluğu da tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde doğrulandı. AKP’nin ‘imam hatip parası’ dediği ayakkabı kutularındaki dolarların rüşvet parası olduğu gecikmeli de olsa tescillendi. İran ambargosunun bizzat siyasi iradenin talimatıyla delindiği, hayali ihracatlar ve kâğıt üzeri oyunlarla para aklandığı da kesinleşti. Yani daha ilk haftadan aslında tarihi gelişmeler yaşandı.

Ama unutmamak gerekir ki bu bir 17–25 Aralık yargılaması değil.

Türkiye’de çok gündem olan bazı konular, popüler tapeler burada gündeme gelmiyor, muhtemelen de gelmeyecek. Çünkü iddianame esas olarak ambargonun delinmesi ve Amerikan bankacılık sistemine yönelik suçlar.

Dolayısıyla davanın kapsamı hayli dar.

Hatta fazlasıyla teknik ilerliyor denebilir. Mesela geçtiğimiz Cuma günü yapılan oturum tüm gün teknik işlemler üzerinde sorulan sorulardan ibaretti.

Savcılar son derece detaycı ve aynı konuları defalarca gündeme getiriyorlar. Şurası net olarak gözüküyor: Savcının önceliği Hakan Atilla ve Halkbank’a yönelik iddialarını mahkumiyetle sonuçlandırmak.

SAVCILAR ACELE ETMİYOR

‘Bunun dışındaki’ konular ‘öncelikli’ gözükmüyor.

Mesela Zafer Çağlayan’a ödenen rüşvetlerin dökümünde ‘cash to yukarı’ hanesini pas geçti. Savcı çok detaylı sorular sorunca konuyu bilen gazeteciler, ‘cash to yukarı’ sorusunu sormasını bekledi ama savcı başka konuya geçti.

Takip eden günlerde de benzeri durumlar oldu. Yani savcının dosyayı -en azından şimdilik- yaymak gibi bir niyeti gözükmüyor. Ama şunu da unutmamak lazım, 20 aydır bu dosyaya hazırlanıyorlar ve duyumlara göre Zarrab ile paslaşmaya aylar önce başlamışlar.

Zarrab’ın anlattıkları ve daha anlatacakları sonrası yeni iddianamelerin geleceği muhakkak. Öte yandan dikkatimi çeken şeylerden birisi savcının ilk gün yaptığı sunum. Orada ‘ekonomik cihat’ ve İran’ın terörü finanse etmesi’ meselesi çok vurgulandı. Şahsen o sunumu dinleyince ‘bu davayı galiba buraya oturtacak’ demiştim.

Şu ana kadar o yönde bir şeyler görmedik ama bu görmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Savcının sunumundan FBI’ın elindeki delillerin 17–25 Aralık’tan çok daha kapsamlı olduğunu anlamak mümkün.

Erdoğan ve Ali Babacan’ın adı geçti ama derinleşmedi. Ziraat ve Vakıfbank için de aynı şey geçerli. Savcı ekrana getirip Zarrab’a sorduğu birçok tapede sadece Hakan Atilla ve Halkbank’a yoğunlaşıyor. Oysa söz konusu tapelerde daha ‘büyük balıklar’ var.

Fakat savcı şu ana kadar onlarla ilgilenmedi.

FLYNN DOSYASI İLE KESİŞEBİLİR

Tabi şunu da unutmamak lazım, biz Zarrab dosyasına yoğunlaşmışken ABD gündemi Mike Flynn’e kilitlendi. Çünkü Zarrab gibi Flynn de itirafçı oldu ve ‘her şeyi’ anlatıyor. Zarrab’dan sonra Flynn de Erdoğan ve AKP ile çevirdiği kirli işleri açığa çıkardı. Kaderin cilvesi olsa gerek Zarrab ve Flynn dosyası kesişiyor. Popüler tabirle ‘zamanlama da hayli manidar’.

Kısacası karşımızda bir taktik savaşı var. Zarrab gibi çok önemli bir tanığa sahip olan savcılık acele etmiyor. Yavaş ve emin adımlarla ilerlemeye çalışıyor. Devasa çarkın ‘en zayıf halkası’ Hakan Atilla’dan başlamaları da bir taktiğin parçası olabilir. Belki bu davada ‘popüler başka başlıklar’ gündeme gelmeyecek ama ‘başka iddianamelerde çok farklı isimler ve başlıklar’ görebiliriz.

Son olarak:

Amerikalılar için ‘tepkilerini bağırıp çağırarak, doğrudan kavga ederek değil, zamana yayarak ve usul usul gösterirler’ denir.

Galiba aynı şeyi burada da yapıyorlar.

[Adem Yavuz Arslan] 4.12.2017 [TR724]

Çin, Hindistan ve Güney Kore milli değil mi? [Zarrab davası milli bir dava mı?-3] [Ahmet Dönmez]

Bu, milli bir dava mı?

Türkiye mi yargılanıyor?

Sanık sandalyesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi oturuyor?

Yoksa Türkiye’yi suça bulaştıran bir çıkar örgütü mü?

Bu sorulara verilecek cevaplardan biri de Türkiye ile benzer durumda olan diğer ülkelerin tavırlarında gizli.

Öyle ya, ambargo altındaki İran’la ticaret yapan tek ülke Türkiye değil.

Reza’nın kara para transfer ettiği tük ülke de Türkiye değil.

Peki diğer ülkeler nasıl pozisyon almış, meseleye nasıl yaklaşmış?

“Bu bizim milli meselemiz. Amerika karışamaz. Kiminle ticaret yapacağımıza biz karar veririz. Suç da olsa biz ambargoyu deleriz, kimseye de hesap vermeyiz” mi demiş?

Bakalım.

Söz konusu ticarette Türkiye dışında adı geçen belli başlı ülkeler şunlar: Çin, Hindistan, Güney Kore ve Japonya. Bunlar aynı zamanda İran’ın en büyük petrol müşterileri.

Bunlara bir de Reza Zarrab’ın bir dönem kara para transfer ettiği Rusya’yı ekleyelim.

G.Kore ve Japonya’yı bir kenara bırakırsak diğer 3 ülke, ABD’ye karşı alternatif güç merkezinin en önemli ülkeleri. Bunlara bir de olayın merkezindeki İran’ı eklersek fotoğraf tamamlanmış olur. Haliyle bu ülkelerin ABD’ye karşı, ambargo altındaki ‘müttefikleri’ İran’ı desteklemeleri, uluslararası sıklet mücadelesinin tabiatına uygun olurdu.

Nitekim İran’la da petrol ve doğalgaz ticaretini yapmışlar. Fakat zaten sorun burada değil. Asıl yasak kapsamında olan petrol ve doğalgaz almak değil, bu ticaretin karşılığını para cinsinden yapmak. Sebebi de İran’ın nükleer silah üretme kapasitesini daraltmaktı. En azından finanse etmemekti. Bunun için de İran’a para yerine gıda, ilaç ve bazı endüstriyel ürünlerin gönderilmesi öngörülüyordu.
İran, petrol satışı sonrası bu paraların dönmesini garanti altına almak için ilgili ülkelere yüzde 5 komisyon bırakıyordu. Babek Zencani ve Reza Zarrab gibi ambargo tüccarları da komisyon karşılığı bu paraları değişik yöntemlerle o ülkelerden çıkarıp İran’a döndürüyordu.

ÇİN REZA’YA İZİN VERMEDİ

Şimdi bu ülkelere tek tek bakacak olursak;

Mesela Çin ne yapmış?

Çin, Rusya ile birlikte BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırımları desteklemiş bir ülke. Fakat zaman zaman bazı dev Çin firmaları ambargoyu delmekten dolayı suçlu bulundu. Mesela teknoloji firması ZTE, 1.2 milyar dolar cezaya çarptırıldı.

En büyük ikinci ekonomi olan Çin, aynı zamanda dünyanın en büyük petrol ithalatçısı konumunda. Enerjiye doymak bilmeyen bir talebi var. Günlük petrol ihtiyacı, 10 milyon varilin üzerinde. Kendi üretimi ise 5 milyon civarında. Yani her gün 6 milyon varilden fazla petrole ihtiyacı var. Bu ihtiyaca en fazla cevap veren ülkelerden biri İran.

Fakat Çin’in en büyük ticaret partnerlerinden ABD’yi karşısına almamak için bu yaptırımlara dikkat ettiği de biliniyor. Eylül 2017 tarihli haberlere göre Çin, ABD yaptırımlarından etkilenmemek için, petrol alırken dolar yerine altına çevrilebilir Yuan kontratları kullanma kararı almış.

New York’taki Hakan Atilla / Zarrab davasında da Çin’in yaptırımlara karşı nasıl bir tavır takındığının ipuçları var. Reza Zarrab, New York’taki duruşmalarda 17 Aralık fezlekesindeki bilgileri teyit eden itiraflarda bulundu. Buna göre Zarrab, Çin’deki İran paralarını da çeşitli paravan şirketlerin hesaplarında tutuyordu. Bu işle bizzat yakın adamı Rüçhan Bayar ilgileniyordu. Bu paralar Çin’den Türkiye’deki Halkbank hesaplarına aktarılıyor, oradan da Reza’nın Arap Türk bankasındaki hesaplarına TL olarak havale ediliyordu. Zarrab bu paraları çekip altın alıyor ve Dubai’ye ihraç ediyordu. Oradan da altın veya nakit olarak İran’a sokuluyordu.

Çin bankaları bu işlemler için Zarrab’a zorluk çıkardığında dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler devreye girerek referans mektubu yazıyor ve buna karşılık Zarrab’dan 100 bin dolar rüşvet alıyordu. İşte bu esnada Rüçhan Bayar keyifle Reza’ya, “Abi bu gidişle kabinenin yarısı bize kefil olacak” diyordu.

Fakat Çin’deki saadet çok uzun sürmeyecekti. Çin, Zarrab’ın kurduğu sistemin ABD yaptırımlarını delme amaçlı olduğunu anlar anlamaz bu işlemleri durduracaktı. Zarrab, New York’taki duruşmada bunu şöyle anlattı: “Biz benzer bir operasyonu Çin’de de yapmak istedik ve orada bir şirket açtık. Fakat Çin’deki bankalar bunun İran’la olduğunu anladıkları için hemen işlemi kapattılar. Çin’deki ING Hong ve Muhai Bank’ta hesap açmıştık. Birkaç ay Türkiye’de kurduğumuz sistemi sürdürdük. Ancak bankalar bu ticaretin İran’la olduğunu anlar anlamaz işlemi durdurdular.”

O zaman burada durup bazı sorular soralım:

Çin, en büyük enerji müşterisi olmasına rağmen neden yaptırımları delme konusunda dikkatli davrandı da Türkiye bu hassasiyeti göstermedi?

Çin neden “Bana ne Amerika’dan, ben komşumla ticaretime bakarım” demedi de Zarrab’ın sistemini reddetti?

AKP hükümeti neyine güvenerek Çin’in bile kapıları kapattığı Zarrab’ın önüne yattı?

Öyleyse bu Türkiye’nin davası mı yoksa Zarrab’a kefil olanların mı?

Bu milli bir dava mı yoksa AK-hırsızların şahsi davası mı?

HİNDİSTAN, TÜRKİYE’Yİ MAŞA YAPTI

Gelelim Hindistan’a…

Zarrab, benzer bir sistemi Hindistan’a da kurmak istemiş ama bu ülke de kabul etmemişti. Onun yerine sistem yine Türkiye’deki Halkbank üzerine kurulmuştu. Reza’nın ABD’deki mahkemede anlattığı göre sistem şöyle işliyordu:

İlk olarak Hindistan’daki petrol alıcısı kurum Halkbank’ta bir hesap açıyor. Parayı bu hesaba yatırıyor. Buradan yine Zarrab’ın Arap Türk bankasındaki TL hesabına aktarılıyor. Reza bu paraları çekip yine altın olarak çıkarıyor ve İran’a ulaştırıyor. Ya da İran’ın yapacağı ticaretlerde kullanılıyor.
Yani burada Halkbank, Hindistan ve İran’ın çıkarları için suça bulaştırılıyordu. Suç nerede peki? Şurada: Halkbank’a gelen dolar, Amerika’nın takibinden kaçırılmak için Arap Türk bankasındaki TL hesabına aktarılıyor. Buradan da altın olarak çıkarılıp İran’a ulaştırılıyor. Böylece hem ambargo deliniyor hem de ABD bankacılık sistemi dolandırılıyor.

ABD bankacılık sistemini dolandırmak ne demek? ABD, doların sahibi olarak dünya üzerindeki her türlü transfer hareketlerini takip ediyor. Usulsüz bir dolaşımı cezalandırıyor. Bunun takibini, kendi muhabir bankaları üzerinden yapıyor. Dünyanın her yerinde bir şubeden bir başka şubeye yapılan dolar transferi, önce ABD’deki muhabir bankaya gidiyor, orada kayda girdikten sonra diğer alıcı hesaba aktarılıyor. Bu temel kuralı bütün bankalar ve dolar hesabı sahipleri baştan kabul ediyor. Cezaya da baştan razı oluyor. İşte Reza’nın Halkbank üzerinden yaptığı dolandırıcılık bu.

Zarrab, Amerika’daki davada dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın bu sistemi onayladığını ama “Basına sızarsa hemen iptal ederim” dediğini aktardı.

Burada yine bazı sorular soralım:

Hindistan kendi milli menfaatlerini düşünerek ambargoyu doğrudan delmezken Türkiye neden bu suça alet oluyor?

Hindistan’ın milli mesele yaptığı bir ihlali, AKP hükümeti neden önemsemiyor?

Yapılan işlem usulsüz değilse Süleyman Aslan neden “Basına sızarsa iptal ederim” diyor?

Türkiye, Hindistan’ın oyuncağı mı? Maşası mı?

Bu Zarrab davası için ‘milli mesele’ diyenler, neden Türkiye’nin Hindistan ve İran’ın taşeronu haline getirilmiş olmasını ‘milli’ bir mesele olarak görmüyor?

Hani halk arasında bir söz var ya: “Bu alemin enayisi sen misin?”

GÜNEY KORE KENDİ ÜRETİCİSİNE KAZANDIRDI

Gelelim Güney Kore’ye…

Belki de en çarpıcı olanı bu. Dün t24.com.tr de hatırlattı. CHP’nin TBMM 17 Aralık Araştırma Komisyonu’na verdiği bir rapor vardı. Bu raporda G. Kore’nin ambargoya karşı tavrı de yer alıyordu.
Daha önce de değinmiştim. Türkiye, İran’dan aldığı petrol ve doğalgazın karşılığını gıda ve ilaç olarak ödeyebilirdi. ABD, bunu ambargo kapsamında tutmuyordu. Hatta Türkiye’ye böyle bir imtiyaz getirmiş, “İstersen ödemeyi ülkenden gıda ve ilaç ihraç ederek yapabilirsin” demişti. Buna rağmen AKP yönetimi ne yapmıştı? Reza Zarrab’la beraber Dubai üzerinden hayali gıda ticareti yaparak İran’ın paralarını taşımışlardı. Halkbank’a sahte gıda ticareti faturaları ibraz etmişler ve yapılmamış ticareti sanki yapılmış gibi göstererek İran’ın paralarını transfer etmişlerdi.

Halbuki Türk şirketlerinin ürünlerini İran’a satabilir, böylece hem kendi üreticisine kazandırır hem de ekonomisini canlandırabilirdi. Bunun yerine İran menfaatlerine olarak parayı nakit veya altın olarak taşımayı seçtiler. Hem de Halkbank’ı suça bulaştırarak! Hayali ihracat yaparak! Ne için? Rüşvet karşılığı!

G.Kore ise kurallara uygun olarak ödemelerini gıda takası üzerinden yaptı. Kendi bankasında bulunan İran Merkez Bankası hesabına petrolün parasını kendi para birimi Won olarak yatırdı. Bu paranın İran’a transferi ile ilgilenmedi. “Bu İran’ın kendi problemi. Ben ödemeyi yaptım. İran nasıl çıkarırsa çıkarsın” dedi. İran bu durumda ne yaptı? G. Kore bankasında bulunan parası miktarınca gıda, ilaç veya endüstriyel ürün almak zorunda kaldı. Böylece G. Kore ambargoyu fırsata çevirerek hem reel bir ticaret yapmış hem de kendi şirketlerine kazandırmış oldu.

Yine burada da bazı sorular soralım:

G.Kore kendi menfaatlerini düşünürken Türkiye neden düşünmedi?

G.Kore kendi yerli ve milli sanayiine kazandırırken Türkiye neden kendi üreticisi yerine Reza’ya kazandırdı?

Şimdi bu dava yerli ve milli bir dava mı? Yoksa tam tersine kendi ülkesine kazık atan, kendi tarım, gıda ve ilaç endüstrisini kazançtan mahrum eden, buna karşılık İran’ın çıkarlarına hizmet eden bir iktidarın şahsi davası mı? Üstelik bütün bunları ne için yapıyor? Rüşvet karşılığı!

RUSYA, REZA’NIN ADAMLARINA CEZA KESTİ

Son olarak Rusya’ya bakalım:

Reza Zarrab, 2008 ile 2011 arasında 3 yıl boyunca Rusya’ya kara para taşıdı. 17 Aralık fezlekesine göre amaç; Rusya’daki bankaların sıcak para ihtiyacını karşılamaktı. Uluslararası bankacılık sistemine takılmayacak şekilde kuryelerle Rusya’ya para taşınıyordu.

Sistem şöyle işliyordu: Zarrab’ın adamları adına kurulmuş 10 paravan şirketin çeşitli bankalarda açılmış hesapları vardı. Sanki bir ticaret karşılığı imiş gibi bu hesaplara yurtdışından paralar geliyordu. Bu paralar bankadan çekilip bavullarla uçakla Rusya’ya götürülüyordu. Rusya’da da işbirliği yaptıkları bazı simsarlar vardı. Onlar da bu paraları Rus bankalarına yatırıyordu. Burada hem Rus simsarlar hem de Reza binde 2 ila binde 5 arasında komisyonlar alıyordu. Burada da sahte evraklar kullanılıyor ve muhasebe hileleri ile hesaplar örtülüyordu.

Bu kara para ticareti ilk kez Aralık 2010’da yakayı ele verdi. 14 Aralık 2010 tarihinde Reza’nın kuryeleri Moskova Vnokovo Havalimanı’nda paralarla yakalandı. 4 kuryenin bavullarında toplam 14.5 milyon dolar ve 4 milyon euro çıktı. Rus gümrük muhafaza yetkilileri, kaçakçılık suçlamasıyla bu kuryeleri gözaltına aldı. Ayrıca Türkiye’ye yazı yazarak bu olayın soruşturulmasını istedi.

17 Aralık soruşturmasına giden olaylardan biri de buydu. Yapılan incelemeler neticesinde Reza Zarrab ismine ulaşıldı ve Türkiye’deki soruşturmanın gerekçelerinden birini bu oluşturdu.

Rusya da kendi ceza kanununun 188. Maddesine göre kaçakçılık işlemi yaptı ve soruşturma başlattı.
Bu noktada bir kez daha bazı soruları yöneltme ihtiyacı doğuyor.

Rusya, kendi yakaladığı bu kara para trafiğine işlem yapıyor da Türkiye neden Zarrab’ın bütün suçlarının üzerini örtüyor? Hem de Rusya’da yakalanan paranın yüzlerce katı Türkiye’de döndürüldüğü halde… Elbette cevap, Reza’dan alınan rüşvetlerde gizli.

Peki, bunun neresi milli bir dava oluyor?

Neden Erdoğan ve kurmayları, “Bu Türkiye’ye darbedir. Türkiye’ye operasyon yapılıyor. Hedef Türkiye” diyor.

Hedef Türkiye falan değil.

Bu sadece bir yutturmaca. Bir istismar. Bir sömürü.

Türk halkının gözünü bağlamak için üretilmiş koca bir yalan.

Tamamen rüşvet karşılığı kendi milli menfaatlerini İran’a ve onun çıkarları doğrultusunda çalışan bir kara para tüccarına peşkeş çeken bir iktidar söz konusu.

Suç işleyen cezasını çeker.

Suçu Türkiye işlemedi. Bazı aç gözlü muhteris yöneticiler işledi.

Tam tersine Türkiye, kendi iktidarınca mağdur edildi. Türk devleti ve milleti bu suçların mağdurudur. En başta hesap sorması gereken de Türk halkıdır.

[Ahmet Dönmez] 4.12.2017 [TR724]

Sermaye kaçmakta haksız mı? [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, işadamlarının paraları yurt dışına kaçırmaya çalıştığına dair haberler duyuyormuş. Kaynakları sağlammış. Zinhar hükûmet paraların çıkmasına müsaade etmemeliymiş. Aksi hareket edenler hıyanet-i vataniyye cürmünü irtikap etmiş sayılacakmış…

Ne kadar şayan-ı dikkat ki Erdoğan, oğlu Burak, kardeşi Mustafa ve eniştesi Ziya İlgen gibi isimlerin Birleşik Krallık’a (İngiltere) bağlı 80 bin nüfuslu Man Adası’nda 1 sterlin sermaye mukabili kurulmuş Bellway Limited Şirketi’ne milyonlarca dolar para yolladığına dair banka dekontlarının havada uçuştuğu günlerde, ‘bütün kapıları tutun, sermaye dışarı gitmesin’ talimatı veriyor.

KENDİ YAKINLARINA GELİNCE ‘TİCARET!’

Erdoğan kürsüden sağa sola talimat yağdırırken artık aşina olduğumuz sopayı göstermeyi de ihmal etmiyor. O sopanın üzerinde ‘hıyanet-i vataniyye’ yazıyor.

Vergi yüzsüzleri ve kara para aklayıcıları gibi şaibeli isimlerin akın ettiği Man, Malta ve Panama gibi adreslerde kendi çocuklarının ya da diğer akrabalarının gizli hesapları ortaya çıktığında, “Gemi var, gemicik var. Ne var bunda. Ticaret yapmak yasak mı?” diyerek mevzuyu geçiştiren Erdoğan sermaye nezdinde ikna için elzem gelen ‘tutarlılık, adalet ve şeffaflık’ düsturlarını çiğnediğini fark etmiyor olamaz.

Hali hazırda, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçen hafta gazetecilere dağıttığı banka dekontlarının mürekkebi kurumamışken ‘vergi kaçırmak ve haksız kazanç temini’ gibi vahim iddiaların muhatabı Erdoğan’ın sermayenin yurt dışına gitmesinden şikâyet etmeye hakkı yok.

SERMAYENİN TEREDDÜTLERİ GİDERİLMEL

Sermayedar Türkiye’de yatırımların istikbalinden endişe ediyor ve parasını farklı adreslerde emniyetli limanlara taşıma ihtiyacı hissediyorsa devletin tereddütleri gidermesi icap ederdi. Bağırarak, tehdit ederek, ‘kapıları tutun’ diyerek sermayenin dışarıya gitme temayülüne mani olunamaz.

Sermayeyi ürküten sebepleri bir bir tasfiye etmek en isabetli tavırdır. Nedir sermayeyi farklı arayışlara sevk eden o sebepler?

En temel husus hukuktur ve maalesef Türkiye’de artık hukukî teminat yok. Biraz vuzuha kavuştaralım: Olağanüstü Hal (OHAL) rejimi, Anayasanın verdiği ruhsatın çok ötesinde iktidar tarafından muhalif her kesimi sindirmek ve tasfiye etmek maksadıyla kullanılıyor. Binden fazla şirkete bakanlar kurulunun imzası ile el konuldu.

KAYYIMLAR HIRSIZLIK YAPARSA

İmran Okumuş, Tahsin Kaplan, Metin İlhan, Sezai Şengönül, Hasan Ölçer, Hüdai Bal ve Ümit Önal gibi gedikli kayyımlar emanete nasıl ihanet edileceğinin müşahhas misalleri haline geldi.

Boydak Holding’te kayyımların tayin ettiği Genel Müdür Ertunç Laçinel, Slovakya’da kurduğu kendi şirketi üzerinden 20 milyon Euro’yu zimmetine geçirmekle itham ediliyor. Boydak, Koza İpek, Kaynak ve Naksan gibi Türkiye’nin en büyük holdinglerinin alenen gasp edilmesi ve sahiplerinin müracaatlarına mahkemelerin cevap vermemesi iktidarın sermaye için ne kadar acımasız hale gelebileceğinin en müşahhas delilidir.

ÜLKER, KOÇ VE SABANCI DA YATIRIMI DIŞARI YAPIYOR

Hukukun üstünlüğünün değil üstünlerin hukuku cari olduğu devlette bugün Hizmet Hareketi’ne yakın olmak el koymak için bahane sayılır. Aynı bahane yarın falan aileden kimselere tatbik edilir.

Sermaye bunların farkında ve çıkarabildiği kadar parayı yurt dışına taşıyor. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Şahenk ve Ülker ile mahdut bir temayülden bahsetmiyorum. Bizzat AKP’ye yakın isimler de farklı metotlarla para çıkarıyor. 17 Aralık 2013 Yolsuzluk Operasyonu’nda gözaltına alınan müteahhitlerden Emrullah Turanlı’nın Almanya’nın Frankfurt şehrinde yatırımcı vizesi ile ikamet müsaadesi aldığı, kamu ihalelerinin gözde işadamı Mehmet Cengiz’in Londra’da lüks dairelere yüz milyonlarca sterlin harcadığı konuşuluyor.

ZARRAB’IN İTİRAF ETTİĞİ RÜŞVETLERİ DUYANLAR…

AKP’nin önde gelen isimlerinin daha evvel vergiden muaf adalara taşıdıkları paraların hesabını kimse bilmiyor. ABD’de Reza Zarrab’ın itirafçı olduğu kara para davasında telaffuz edilen rüşvetleri duyan yatırımcı haliyle Türkiye’de yatırım yapmadan evvel kırk defa düşünecektir.

Kirlenmiş, hak ve adaletten kopmuş bir ekonomiye yabancı sermaye kalıcı yatırıma gelmez. Yerli sermaye de fırsat buldukça dışarı kaçar. Son iki senede 12,4 milyar dolar sermayemiz de Türkiye’yi terk etti. 2010–2017 seneleri arasında 20 milyar dolar (78 milyar lira) tutarında yerli sermaye farklı devletlerde yatırım yaptı.

Diğer taraftan yabancıların Türkiye’de yaptıkları yatırım tutarı da geriliyor. 2014’te 14,1 milyar dolar kalıcı yabancı sermayeye mukabil 2016’da sadece 6,7 milyar dolar yatırım tahakkuk etti. Düşüş yüzde 50’den fazla. Sermaye girişi yavaşlamış, çıkışlar ise hızlanmış…

ERDOĞAN’IN DUYDUKLARI DOĞRU, TEŞHİSİ HATALI

AKP lideri Erdoğan’ın, “Bazı haberler, sinyaller alıyorum bazı iş adamlarının varlıklarını yurt dışına kaçırma gibi gayretlerinin olduğunu duyuyorum. Buradan sesleniyorum, önce kabinemize sesleniyorum, bunların hiçbirine çıkış için asla izin vermemelisiniz. Çünkü bu adımlar ihanet-i vataniyedir.” sözlerini ben sermaye göçünün ekonominin temellerini sarsabilecek evsafa geldiği şeklinde tevil ediyorum.

Sermaye göçü ve ona bağlı iktisadî kriz Erdoğan’a Başkanlık seçimini kaybettirebilir. Tedirginlikle karışık öfkesinin sebebi doğru. Mamafih koyduğu teşhis hatalı.

Bilenler biliyor. Türkiye’den sermaye göçünün ne kadar hızlandığını görmek isteyenlerin ABD’de Miami’de kısa bir şehir turu yapması kâfi.

Hiç kimse memnun ve emin kaldığı bir ekonomiyi bırakıp bilmediği coğrafyaların yolunu tutmaz. Böylesine yüksek tutarda bir sermaye göçünün sebeplerine inilmeden bu mevzuda hamasetle mesafe kat edilemez.

Sermayenin terk ettiği yerlerde mukadder son işsizlikte patlama, fakirlik ve iktisadî iflastır.
Vatandaş iflasın bedelini hep siyasetçilere ödetmiştir.

[Semih Ardıç] 4.12.2017 [TR724]

Piyasaya göre Zarrab diye biri yaşamıyor! [Harun Odabaşı]

Gözden kaçan bir bilgi yoksa Türkiye’nin piyasa kuralları ile işleyen bir ülke olmaktan çıktığını söylemek zorundayız. Batı ülkelerinde açıklanan ekonomik verilerin ve önemli siyasî beyanların, bilginin içeriğine göre piyasalarda mutlaka pozitif yada negatif bir karşılığı vardır. Olmak zorundadır. Ama Türkiye’de bir süredir piyasanın üst aklı farklı çalışıyor! Reza Zarrab’ın ABD mahkemesinde İran’a ambargoyu nasıl deldiğini, banka ve bakan isimleri vererek yapması  yolsuzluğu ve hayali ihracatı ete kemiğe büründürdü. Bunun arkasından ABD tarafından hukukî, adlî ve ekonomik pek çok yaptırım gelebilir. ABD daha önce Volks Wagen, Commerzbank, Fransız BNP ve İtalyan bankalarına farklı konularda dava açmış ve milyar dolarlık cezalar kesmişti.  Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch de Zarrab davasının sonucuna göre Türk bankalarının ve genelde Türkiye’nin kredi notunun düşebileceğine dikkat çekmişti. Yani durum ciddinin de ötesinde vahim. Ama piyasalar tınmadı bile. Reza Zarrab sanki bu ülkede hiç yaşamamış gibi yaptı. BIST yerinde saydı, döviz düştü.

Benzer bir duyguya 12 Ocak 2016’da İstanbul Sultanahmet’te IŞİD tarafından gerçekleştirilen terör saldırısı sonrası Borsa’nın sanki bir şey olmamışçasına yükselmesi sırasında da kapılmıştım. Ortada terör saldırısının etkisini boşa çıkaracak hiçbir veri yokken Borsa’nın saldırıyı görmezlikten gelmesi gerçeklik algısına zarar verecek bir durumdu. Öncesinde analistlere bu çapta bir terör saldırısının borsayı olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini sorsak istisnasız hepsi sert düşüş olacağı şıkkını işaretlerdi. Aynı soru Zarrab ifşaatları öncesinde de sorulsa zannediyorum hiçbir ekonomist dövizin 5 kuruş düşeceğini söyleyemezdi.

Gelelim Reza Zarrab’ın açıklamalarının Türkiye için taşıdığı risklere. Genel anlamda bu riskleri iki başlık altında değerlendirebiliriz. Ekonomik ve siyasî riskler. Zarrab davasında ismi geçen 8 isim var. Bu isimlerden üçü AKP hükûmetinin eski bakanı ve biri de dönemin başbakanı. Eski bakanlarla alakalı cezalar ses getirse de siyasî sonuçlarının yıkıcı olması zayıf ihtimal. Ama mahkeme Zarrab’ın iddia ettiği gibi söz konusu hayalî ihracatın dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde yapıldığı hükmüne varırsa bunun hem Türkiye’nin dış siyasetine hem de iç siyasetine etkisi olacaktır. Zira bu durumda Erdoğan uluslararası bir suçluya dönüşecek ve yurt dışına çıkması sakıncalı hale gelecektir.

Ekonomik sonuçlarında ise geçmişte benzer davalara verilen cezalar bu konuda bir fikir verecektir.  Örneğin 2014’te Fransız bankası BNP, İran yaptırımlarını ihlal ettiği için Amerika’ya 9 milyar dolar ödemek zorunda kalmıştı. Zarrab İran’ın parasını aklama sürecinde başta Halkbank olmak üzere başka bankaların ismini verdi. Ziraat Bankası, Denizbank, Finansbank, Kuveyt Türk, Aktif Bank, Vakıfbank. Başka banka isimleri de var. Olayın merkezindeki Halkbank başta olmak üzere ambargonun delinmesine yardımcı olan bankalara suçun niteliğine göre cezalar gelecektir. Uluslararası görünümü sürekli negatife kayan Türkiye’de bu sonuçlardan kendi payına düşeni alacaktır.

Zarrab ABD mahkemesinde birbirinden ilginç bilgiler verirken bazıları canımızı çok acıttı. İşte size bir diyalog:

Zarrab: Biz Türkiye’deki sistemi Çin’e taşımak istedik. Çünkü İran’ın Çin’de de paraları vardı. Ancak 2 aylık uğraştan sonra bunu yapamayacağımızı anlayıp bu çalışmaya son verdik.

Savcı: Neden başaramadınız?

Zarrab: Çünkü diyaloğa geçtiğimiz Çin bankaları İran ismini duyunca hemen geri çekiliyordu.

Şimdi dünyada aklı başında olan hatta olmayan ülkeler dahi ABD’nin ambargo uyguladığı bir ülkenin kural dışı işlerini yapmaya cesaret edemezken Türkiye bu işe nasıl ve niçin soyundu? Birkaç kişinin çıkarı için ülke çıkarları nasıl bir kenara itildi?

[Harun Odabaşı] 4.12.2017 [Kronos.News]

Erdoğan şu 7 madde için CHP’ye teşekkür borçlu [Veysel Ayhan]

17 Aralık 2013’ten beri ortaya dökülen yolsuzluklarla 50 hükümet düşer, 100 başbakan istifa ederdi. Ama eğitim ortalaması ilkokul 4 olan halkımız 20 TV kanalı ve 15 gazeteyle “esir alındığı” için olanları görmedi. Bu suskunluk normal karşılanabilir.

Peki ya muhalefet?

CHP bugünlerde Erdoğan ailesinin yolsuzluklarını basın toplantısıyla kamuoyuna sunuyor.
Bu işi normalde medya yapar. Yolsuzlukları yayınlar.

CHP MUHALİF PARTİ DEĞİL, MUHALİF MEDYA

Peki, muhalefet ne yapar?

Muhalefet konuşur, kamuoyuna açıklama yapar ama asıl işi “laf” değildir.

Asıl işi icraat ve eylemdir.

İşte yapması gerekenleri yapmadığı için Erdoğan ve AKP’nin, CHP ve Kılıçdaroğlu’na teşekkür borcu var.

CHP’NİN GÜCÜ NEDİR?

CHP’nin 131 milletvekili ve 12 milyon seçmeni var. Ve 1 milyondan fazla kayıtlı resmi üyesi bulunuyor.

Tüm sahtekarlıklara rağmen 16 Nisan Anayasa Referandumunda 23.777.091 seçmen “hayır” dedi. Yani yaklaşık 24 milyon insan Erdoğan’ı istemiyor. CHP akıllı ve mantıklı muhalefet hamleleriyle “hayır” diyen MHP, İyi Parti ve HDP taraftarlarını da peşine takabilir. Ama böyle bir vizyon yok. CHP’nin her türlü kanun dışılık ve skandal için standart bir açıklama ‘paket’i var:

CHP’NİN YAPTIĞI 7 MADDE

CHP, ara sıra basın toplantısı yapıyor ve şunları diyor:

1- Ama bu doğru değil, buna meydan vermeyeceğiz!
2- Bunların hukukun gereği olmadığını düşünüyoruz.
3- Yargı bunun üstüne gitmeli.
4- Saldırıyı kınıyoruz, topluma cesaret vereceğiz!
5- Bu işe şaibe bulaşmıştır.
6- Gök kubbeyi dar ederiz!

Ve en kritik hamle:

7- Yapılanlardan üzüntü duyuyoruz.

CHP’NİN YAPMADIĞI 7 MADDE

1- 16 Nisan Referandum’unda apaçık sandık yolsuzluğu yapıldı. Seçmenler protesto için o gece sokağa çıktı. Kılıçdaroğlu olanları evinde izledi. Oysa binlerce kişi Yüksek Seçim Kurulu’nun önünde çadır kurup eylem yapsaydı en azından Referandum yenilenirdi. CHP “atı alan Üsküdar’ı geçerken”, bir kenarda bekledi, seçmenlerin sandık yolsuzluğunu hazmetmesini bekledi.

2- Adalet yürüyüşü yarım bırakılmış bir eylemdir. CHP milletvekili Enis Berberoğlu serbest bırakılana kadar eylem devam edebilirdi. Eylemciler 1 hafta Maltepe cezaevi önünde bekleseydi, Saray olaylar büyümesin diye Berberoğlu’nı tahliye ederdi. (Dar ve sınırlı bir katılımla yapılan Adalet Yürüyüşü’nün Saray’ın kimyasını nasıl bozduğunu hatırlayalım.)

3- CHP lideri Kılıçdaroğlu geçen hafta canlı yayında tam yolsuzlukları açıklayacakken TRT keyfi bir kararla yayını kesti. CHP bu keyfiliği normal karşıladı. Oysa “Yolsuzluklar açıklanırken yayın kesmek” neymiş diye TRT’ye haddini bildirme eylemleri yapılabilirdi. Milletvekilleri TRT’yi basabilirdi. Özür dileyene kadar 10 milletvekili TRT kapısında kamp kurabilirdi, stüdyoları işgal edebilirdi.

Sadece sadece TRT değil. NTV, Habertürk ve CNNTürk kanalları da yolsuzluk suçlamalarını sansürledi. Her bir kanalın önüne 5–10 bin protestocu yığılsaydı bir daha sansür yapabilirler miydi?

12 MİLYON SEÇMEN OLDUĞU YERDE ZIPLASA!

4- CHP’nin 12 Milyon seçmeni var. Bunlar olduğu yerde zıplasa Saray’ın sütunları çatlar. CHP bu seçmenin yüzde 10’unu bile mobilize edemiyor. Sadece 1 milyon kişiyi protesto için sokağa dökse, Erdoğan Saray’da oturamaz. (Erdoğan’ın zihninde bir travma oluşturan, hâlâ her gece kâbusu olan Taksim’le sınırlı Gezi eylemlerini hatırlayalım.)

5- Tüm medya Saray’ın emrinde. Erdoğan ve AKP’nin yolsuzlukları halka ulaşmıyor. CHP bu konuda ilkokul 4 düzeyinde basitçe anlatılmış milyonlarca doküman, broşür, sosyal medya çalışması, reklam ve Youtube materyali hazırlayabilirdi. Facebook ile köy kahvelerinden dağdaki çobanlara kadar herkese ulaşabilirdi. Şehir merkezlerine “Muammer Güler yolsuzluk showroom”ları kurulabilir. Buralarda yolsuzluklar anlatılır, gelenlere Egemen Bağış ayakkabı kutuları, Zafer Çağlayan saatleri, RTE kelepçeleri hediye edilir. “Yolsuzluğa hayır” kağıt şapkaları, tişörtler dağıtılabilir. Yoksul halka hitap eden sloganlı montlar, paltolar, ayakkabılar… İnsanlar böylece gezip ses ve görüntülü olarak AKP icraatlarını öğrenebilir.

6- Susurluk’ta her gece belli bir saatte tencere-tava, ışık söndürme eylemleri ve yürüyüşleri yapılmış çok etkili olmuştu. Benzer protesto biçimleri geliştirebilirdi.

7- Ve tüm bunlar yapıldığı halde boğazına kadar yolsuzluk ve rüşvet bataklığına batmış bir iktidar hala yerinden kımıldamıyorsa yapılacak tek şey onurlu bir şekilde sine-i millete dönmek, Meclis’ten çekilmektir. Meclis’te kalmak iktidarın suçlarına ortak olmaktır, AKP’ye meşruiyet kazandırmaktır.
Bir futbol maçındasınız. Karşınızdaki takım hakemi rehin almış. Elle gol atılıyor, kornerler penaltı kabul ediliyor; hakem attığınız golü saymıyor, ters bakana sarı kart, kaleye yönelene kırmızı kart veriyor… Ne yaparsınız? Sahada durmaya devam ederseniz karşınızdaki takıma meşruiyet kazandırırsınız.

ÇANLAR ARTIK CHP İÇİN ÇALIYOR!

CHP bu eylem ve icraatları gerçekleştirmek zorunda. Bunları yapmaması Saray’a üstü örtülü bir destek anlamına geliyor. Teşekkürü hak ediyor. Ama şimdiden sonra bu da CHP’yi kurtarmayacak.

Kılıçdaroğlu başta olmak üzere 46 CHP milletvekili hakkında fezleke hazırlanması, PM üyeleri için soruşturma açılması Saray’ın niyeti hakkında “açık ve seçik” fikir veriyor.

Hiçbir diktatörlük hakimiyet alanında demokrasi adacığı istemez.

[Veysel Ayhan] 4.12.2017 [TR724]