Zam tepkisinden çekinen firmaların gramaj aldatmacası deşifre oldu!

Döviz kurundaki dalgalanma nedeniyle tüketicinin zam tepkisinden çekinen bazı firmalar zam yapmak yerine ürünlerin gramajını düşürüp gizli zam yoluna gitti. Gramaj oyunu, özellikle kuruyemiş, deterjan, bisküvi, çikolata ve şarküteri ürünlerinde öne çıktı.

Daha önce özellikle 2018’de gündeme gelen etiketlerdeki gramaj oyunu, son dönemde de tüketiciyi artan sayıda şikayet oluşturmaya yöneltti. Buna göre, gramajı düşürüp fiyatı sabit tutan, hatta artıranlar tüketiciye ve ilgili sisteme arka arkaya yakalanıyor. Bu durum tüketicinin algısından yararlanıp bir çeşit ‘aldatma’ olarak görünse de hukuki olarak cezası yok.

Bir de gramajlardan ‘ufak’ kesintiler yapan ancak etikete bile yansıtmayanlar var. İşte bunu yapan firmalar, tamamen ‘hile’ kapsamında değerlendiriliyor ve cezası var. Taklit ve tağşiş yoluyla gıda ürünleri başta olmak üzere yapılan bu dolandırıcılığın cezası yeni yasa taslağı ile daha da artacak. Tüketiciler, sadece fotoğrafını çekerek bu ürünleri şikâyet edebilir.

Üstelik gramaj aldatmacası marka ayırt etmiyor. Türkiye çapındaki zincir marketlere, küçük marketlere, bakkallara kadar giren ürünler; tanınan ve daha az tanınan firmaların bazı ürünleri olabiliyor.

Tüketici Başvuru Merkezi Onursal Başkanı Aydın Ağaoğlu, etiket üzerinde çeşitli sorunlar olduğunu belirtirken, “Bunlar; hile, kasti aldatma ve hata olarak yapılıyor. Fiyat aynı ama gramajı düşüren firma kasti aldatma yapar. Cezası yok ama bir ahlak sorunu. Gramajı azalttığı halde, etiketi yeni gramaja göre yenilemezse burada hile yapılmış demektir ve cezası vardır, yasal yollara başvurulmalıdır. Birkaç gram da olsa çalıp kar etmeye çalışırken, tüketiciyi dolandırmış oluyorlar” dedi.

Temel gıdada peynir örneğini veren Ağaoğlu, “Paketteki peynirlerin gramı her gün eriyip gidiyor. Şimdi bir fotoğrafını çekin, birkaç ay içindeki değişiklikleri görün. 800-900 gram olan peynirlerin 600 grama kadar düştüğünü görüyoruz. Fiyatların aynı olması sizi yanıltmasın. Altın, gümüş gibi; yükselen döviz, petrol hemen gramdan düşülüyor” diye konuştu.

‘‘REKLAM YAPAN VAR’’

Milliyet’in haberine göre; Tüketiciye ‘etiketleri okuma alışkanlığı edinin’ çağrısında bulunan tüketici dernekleri, bu sayede hem algıda aldatılamayacaklarını hem de fark ettikleri tüm suçları bildirdiklerinde artık firmaların da buna cesaret edemeyeceğini vurguluyor. Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER) Genel Başkanı ve Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) Genel Başkanı Aziz Koçal, ‘zam yapmadık, aynı fiyatla satıyoruz’ diye reklam yapanlar bile olduğunu anlatırken hem gramaj düşürüp hem de fiyatı artıranlar da olduğunu söyledi. Koçal, “Örneğin 50 ve katları ile giden paket gramajları varken, şimdi 188 gram yazıyor. 200 gram bir ürünün fiyatı 10 lira ise 188 gram yapılan ürünün fiyatı da ona göre olmalı.

Birim fiyatı mutlaka yazılmalı. Yani 188 grama isabet eden fiyat satış tutarı yazılmalı. Önceki yıllarda en dramatik örneklerden biri şampuanlardı. 700 gram olan aynı ürün, 550 grama kadar düştü” dedi.

TÜKETİCİLER NE YAPMALI?

Derneklerden tüketicilere şu öneriler sunuluyor:

*Tüketicilerin bu yanılgılara düşmemesi için özellikle ‘etiket okumak’ öneriliyor.
*Görülen hatalar, fark edilen hileler ise fotoğraflanabilir.
*Tüketici her ürünü tartamaz ama şüphe ettiği ürünü tartıp ilgili kurumlara şikayet oluşturabilir.
*Çekilen fotoğraflar Tüketici Hakem Heyetleri’ne iletilmeli.

26.9.2020 [TR724]

İşte MİT’in Erdoğan muhaliflerini kaçırmak için kullandığı paravan havacılık şirketi

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) yurtdışı operasyonları ve Erdoğan muhaliflerini kaçırmak bir paravan havacılık şirketini kullandığı ortaya çıktı.

MİT tarafından kullanılmaya başlayan 1993’te kurulmuş paravan havacılık şirketi Birleşik İnşaat Turizm Ticaret ve Sanayi A.Ş’ye ait jetlerle ilk kez Kosova ve Moğolistan’da Erdoğan rejimi muhalifi olan T.C vatandaşları illegal yollarla kaçırılarak Türkiye’ye getirildi.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın yurtdışı operasyonlarda ve insan kaçırmalarda kullandığı sivil jetlerin izini süren Nordic Monitor, oldukça karışık sicile sahip paravan havacılık şirketini deşifre etti.

İlk kez Kosova ve Moğolistan’da Erdoğan rejimi muhalifi T.C. vatandaşlarını illegal yollarla kaçırmak için kullanıldığında deşifre olan jetlerin birçok gizli operasyonda ve kurye hizmetlerinde kullanıldı. Ayrıca şirkete ait bir de Sikorsky S-76C model helikopter bulunuyor.

Yaşanan kaçırılma skandallarından MİT, jetlerin işletmecisi olan Birleşik İnşaat Turizm Ticaret ve Sanayi A.Ş adıyla tescilli paravan şirketin adını Mavi Başkent İnşaat Turizm Ticaret ve Sanayi A.Ş değiştirdi.

Daha önce adresi Ankara Yenimahalle’deki MİT yerleşkesi içerisinde görünen Birleşik’in aksine Mavi Başkent’in adresi de isim değişikliği ile beraber Çankaya’da başka bir adrese taşındı.

MİT çalışanları tarafından kurulan Birleşik İnşaat’ın sicil gazetesine ilk kaydı 1993 yılında yapıldı. Şirketin yönetiminde Müsteşar Yardımcısı Ertuğrul Güven, Personel Daire Başkanı Erkan Ersil, Aytuğ Gül, Osman Nuri Gündeş, Ş.Muammer Över, Ö. Fahri Öner ve Nurdoğan Kılıç bulunuyordu.

Birleşik İnşaat 2012 yılında biri güvenlik diğeri turizm şirketi görünen Gevsan Güvenlik ve Şansal Turizm adlı iki paravan şirketi daha bünyesine katmış.

İsim değiştirerek Mavi başkent adıyla operasyonlarına devam eden şirket Genel Havacılık İşletmeleri Genel Müdürlüğüne TR-HG-059 ruhsat numarasıyla kayıtlı bulunuyor. Listede bulunun bütün havacılık şirketlerinin aksine Mavi Başkent’e ait herhangi bir telefon numarası bulunmaması dikkat çekti.

26.9.2020 [TR724]

KHK’lı Platformları Birliği: Cadı avına dönüşen operasyonlar durdurulmalıdır!

Eğitimden sağlığa, iç politikadan dış politikaya kadar uyguladığı yanlış politikaları örtbas etmek isteyen iktidarın toplumsal muhalefete saldırarak ayakta kalmaya çalıştığına dikkat çeken KHK’lı Platformları Birliği, ‘‘Cadı avına dönüşen operasyonlar durdurulmalıdır. Adil yargılama yapılmadan tutuklanan tüm muhalifler ve bugün gözaltına alınan HDP yöneticileri derhal serbest bırakılmalıdır.’’ İfadelerini kullandı.

‘‘OHAL RESMİ ANLAMDA KALDIRILMIŞ OLSA DA FİİLİ OLARAK DEVEM EDİYOR’’

Türkiye’de muhalif kesimlere başlatılan gözaltı operasyonunun sadece bir siyasi partiyi sindirme operasyonu olmadığını kaydeden KHK’lı Platformları Birliği yaptığı açıklamada şunları kaydetti: ‘‘AKP-MHP iktidarının içine düştüğü siyasi ekonomik krizin etkilerini toplumsal muhalefete saldırarak görünmez kılmaya çalıştığı görülmektedir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL’in resmi anlamda kaldırılmış olsa da fiili olarak devam ettiğinin de bir örneğidir.

KHK’lı Platformları Birliği olarak OHAL’in Toplumsal Maliyetler Raporunda da belirttiğimiz gibi OHAL ve KHK’ler ile devamında yürürlüğe konulan uygulamaların Türkiye’nin “Hukuk Devleti” olmaktan tamamen uzaklaştığını ve hiç kimsenin hukuk güvencesinin olmadığı bir devlet statüsüne getirildiğini açık ve somut ortaya koymuştuk.

OHAL süreci; gelinen aşamada, kabul edilebilirlik sınırlarının çok ötesine geçmiş, sayıları 1.5 milyonu aşan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının bedensel ve ruhsal varlıklarının baskılanmasına ve hatta yok edilmesine yönelik bir tür adı konulmamış ‘Sivil Ölüm’ daha doğru bir ifadeyle ‘Sosyal Kırım’ programına dönüşmüş.”

‘‘KHK’LAR İLE SOSYAL KIYIM YAPILDI’’

OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar sonucu sosyal kıyım yapıldığına işaret eden KHK’lı Platformları Birliği, ‘‘Hiçbir şey hukuksuz değildi. Çünkü, artık hukuk yoktu.” sözüyle açıkladığımız OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporunda; sosyal kıyım olarak belirttiğimiz ve Ocak 2019’da yayımlanan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu Faaliyet Raporu’nda da açıklandığı gibi çıkarılan KHK’lar ile 131 bin 922 “tedbir” gerçekleşti. En az 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edildi, 270 kişinin öğrencilikle ilişiği kesildi, 2 bin 761 kurum ve kurulu kapatılmıştır.’’ ifadelerini kullandı.

‘‘HDP’YE YAPILAN SALDIRILAR, BÜTÜN TOPLUMSAL MUHALEFETİ SİNDİRMEK VE YILDIRMAK AMACINI TAŞIYOR’’

HDP’ye düzenlenen operasyonlarda gözaltına alınan kişilerin derhal serbest bırakılmasını isteyen KHK’lı Platformları Birliği şunları ifade etti:

‘‘HDP’ye yapılan saldırılar, bütün toplumsal muhalefeti sindirmek ve yıldırmak amacını taşımaktadır. Toplumsal muhalefetin bu saldırılara demokratik hak ve özgürlükleri savunarak topyekûn yanıt vermesi ise hayatidir.

Bizler bütün bu hukuk dışı baskılarla demokrasiden yana güçleri yıldırmanın bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da mümkün olmayacağını bir kez daha ifade ediyoruz.

Ve acilen OHAL’in tüm sonuçları ortadan kaldırılarak; çıkarılan KHK’ların iptal edilmesi çağrısını yineliyoruz.’’

Cadı avına dönüşen operasyonlar durdurulmalıdır. Adil yargılama yapılmadan tutuklanan tüm muhalifler ve bugün gözaltına alınan HDP yöneticileri derhal serbest bırakılmalıdır.’’

 26.9.2020 [TR724]

AYM Kovid tehlikesi yok demişti, hastanede yaşam savaşı veriyor [Av. Mehmet Tahsin]

HABER İNCELEME | Av. Mehmet Tahsin 

Geçtiğimiz mart ayında eski milletvekili İlhan İşbilen, avukatı aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurarak, Kovid-19 salgınından dolayı kalabalık olan cezaevinde kalmasının riskli olduğunu, 74 yaşında ve kronik rahatsızlıkları yüzünden hayati tehlikesi bulunduğunu belirterek tahliyesini istemişti.

İşbilen’in başvurusunu inceleyen AYM, 26 Mart tarihinde talebin reddine karar verdi. AYM üyeleri Kadir Özkaya ve Selahattin Menteş tarafından verilen kararda ret gerekçesi olarak İşbilen’in tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’nde Kovid-19 vakasının bulunmadığını, başvurucunun sağlık hizmetlerine erişimin olduğunu ve ceza infaz kurumunda İlhan İşbilen’in tutulmasında ciddi bir tehlikenin bulunmadığı yazılmıştı.

Yine geçen mayıs ayında İngiltere Eski Başsavcısı Lord Garnier, The Times için bir makale kaleme almış, makalesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) çağrı yaparak, Kovid tehlikesiyle birlikte Türkiye’deki siyasî mahkumlarla ilgili bir karar vermenin aciliyet arz ettiğini belirtmişti.

Bu uyarıların üzerinden yaklaşık 6 ay geçti. Mart sonunda infaz yasasında yapılan değişiklikle cezaevlerinden adi suçluların salıverilmesine gerekçe olan Kovid-19 tehlikesi, teröre bulaşmamış siyasi ve düşünce suçluları için her geçen gün büyümeye devam ediyor. TR724’ün edindiği bilgilere göre sadece Sincan cezaevinde 40-50 civarında Kovid-19 hastası olduğu söyleniyor.

Tutuklular hastaneye gitmelerini gerektirecek bir rahatsızlıkları olduğu zaman hastaneye gitmek istemiyorlar; çünkü hastaneye gidip geldikten sonra 15 gün süreyle karantina koğuşunda kalmaları gerekiyor. Karantina koğuşlarının şartlarının çok kötü olduğu söyleniyor.

Sorunun birinci derecede muhatabı olan Adalet Bakanı, yapılan çağrılara hiçbir şekilde cevap vermemeyi tercih ediyor. Anlaşılan o ki cezaevleri can pazarına dönmek üzere.

İlhan İşbilen’in avukatları muhtemelen şimdi tekrar Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapacaklar. 6 ay önce salgın yok denilerek tahliye talebini reddeden AYM bakalım bu sefer ne karar verecek.

[Av. Mehmet Tahsin] 26.9.2020 [TR724]

Amerika’da darbe olur mu? [Adem Yavuz Arslan]

Peşinen söyleyeyim olmaz. 

Peki nerden çıktı bu darbe söylemi? Kim kime karşı darbe yapacak?  Aslında bu tartışmayı başlatan Başkan Trump’ın kendisi.

Son anketlere göre Demokrat Partili rakibi Joe Biden’in 6-7 puan gerisinde olan Donald Trump bir gazetecinin ‘seçimi kaybetmesi durumunda görevi barışçı şekilde devredip devretmeyeceği’ şeklindeki sorusuna “ne olacağını görmemiz lazım” diye cevap vermesi, devamında da seçim sonucunun mahkemelik olacağını iddia etmesi ortalığı karıştırdı. 

Amerika Günlüğü’nde bu hafta sonu Beyaz Saray’ın ‘boşaltılması’ tartışmalarına bakacağız.

TRUMP’IN İMALI ÇIKIŞI 

Bir önceki yazıda ABD seçim sistemini anlatmış ve 3 Kasım’da yapılacak seçimin olağanüstü gelişmelere neden olabileceğini anlatmıştım.

Eğer o yazıyı okumadıysanız dönüp bakmanızda fayda var. Çünkü bugünkü tartışmayı anlamak için seçim sistemini bilmek gerekiyor.

Başkan Trump uzunca bir zamandır Demokratların seçimde hile yapacağını iddia ediyor. Bugüne kadar bu iddiasını destekleyen bir delil ortaya koymadı ama bu durum biraz da Trump’ın ‘tarzı’. 

İddiayı ortaya atıp, gündemi domine edip yoluna devam ediyor.(Ne kadar tanıdık değil mi!) 

Başkan Trump mektupla oy kullanmayı bahane edip “Demokratların oy çalacağını” iddia ediyor. Bu arada başkan Trump’ın son dönemde ABD posta idaresinin üst düzey kadrolarına yakın dostlarını atadığını unutmamak gerek. 

Geçen hafta iddiasında bir adım daha öteye geçti ve seçimi kaybetmesi halinde koltuğu devretme konusunda istekli olmayacağının sinyalini verdi. 

İhtimallere geçmeden bir hatırlatma yapayım. 

Covid-19 yüzünden bu seçimde yaklaşık 80 milyon kişi postayla oy kullanacak. Üstelik bazı eyaletler postayla kullanılan oyları 6 Kasım’a kadar kabul edecek.

Durumu daha enteresan hale getiren bir boyut ise şöyle: çoğunlukla Demokratlar postayla oy kullanıyor. Cumhuriyetçiler ise sandığa gitmeyi tercih ediyorlar. 

Yani sandıklar açıldığında Cumhuriyetçilerin önde çıkması büyük ihtimal. Postayla gelen oylar sayıldıkça fark kapanabilir ama 3 Kasım akşamı fark az olursa görün gürültüyü. 

Bir önceki yazıda anlatmıştım, ABD’de başkanı halk doğrudan seçmiyor. Halk aslında Seçici Kurul’u seçiyor. İşte o Seçici Kurul’da 14 Aralık’ta yeni başkanı belirleyen oylamayı yapmak zorunda. 

Eğer bu esnada hala kesin seçim sonuçları elde edilememiş olursa bu kez devreye Yüksek Mahkeme girecek.

Prosedür böyle ama saha gerçekleri işi daha da karışık hale getiriyor. 

HAKİMİN ÖLÜMÜ DENGELERİ SARSTI 

Erdoğan ile Trump arasındaki benzerlikleri sık sık hatırlatıyorum. Trump da Erdoğan gibi doğuştan şanslı. 

Her şekilde dört ayak üstüne düşüyor. ‘Yargıçlar ve hızlı koşan muhabirler’ başlıklı yazımda anlatmıştım. ABD başkanları için en prestijli iş Yüksek Mahkemeye üye atamaktır. Çünkü yüksek mahkeme üyeleri ölünceye kadar görevde kalıyorlar ve aldıkları kararlar bağlayıcı. 

Bazı başkanlar görev süresi içinde hiçbir mahkeme üyesi atama imkanı bulamayabiliyor. Ancak Başkan Trump’ın 4 yıllık görev süresi içinde şu ana kadar iki yüksek yargıç ataması yaptı.

Malum olduğu üzere mahkemenin özgürlükçü kararları ile bilinen efsane yargıçlarından Ruth Bader Ginsburg hayatını kaybetti ve tartışma alevlendi.

Ginsburg’un ölümü bir anda seçim kampanyasının öznesi haline oldu. Çünkü Ginsburg’un ölümü sonrası Trump jet hızıyla yeni yargıç atamak istedi.

Yargıç atamanın usulü şöyle: başkan adaylarını öneriyor ama onayı Senato yapıyor. Senato’da da Cumhuriyetçiler ağırlıkta. 

Ancak etik tartışmalar aldı başını gitti çünkü seçime bir buçuk ay kala başkanın yüksek yargıç ataması etik bulunmuyor.

Nitekim Obama’nın son döneminde boşalan koltuk için atama yapmak istediğinde Cumhuriyetçiler “seçime 10 ay var. Seçim yılında atama olmaz, yeni başkan atasın” diye ayağa kalktı.

Bilin bakalım o gün ayağa kalkan Cumhuriyetçiler Ginsburg’un ölümü sonrası ne yaptı: “Yüksek Mahkeme’nin boşalan koltuğunu gecikmeden dolduracağız”. 

Burada bir parantez açalım.

Siyasetçiler dünyanın her yerinde aynı. Obama’ya ‘seçim yılındayız , yeni başkan atasın’ diyen Cumhuriyetçi liderler şimdi ‘1,5 ay kala atamak etik mi’ sorusuna muhatap olunca gülüp geçiyorlar. 

Dediğim gibi yargıcın ölümü seçim kampanyasının ana gündemi haline geldi. Trump jet hızıyla muhafazakar bir yargıç atayıp mahkemedeki dengeleri değiştirmek istiyor.

Trump o kadar şanslı ki, giderek desteklerini çeken muhafazakar Hristiyanlar bir anda u dönüşü yaptılar. 

Trump’ı yine sevmiyorlar ama yüksek mahkemeye muhafazakar bir hakim ataması ihtimali doğunca destek açıkladılar.

Yeni yargıcın atanması süreci iki ayı buluyor. Ancak Trump 3 Kasım’da seçimi kaybetse bile 21 Ocak 2021’de koltuğu devredecek. Çünkü arada bir geçiş süreci yaşanıyor.

Seçimi kazanırsa sorun yok, doğrudan istediği bir hakimin atanması sürecini başlatacak. Kaybederse de ‘topal ördek’ diye tanımlandığı bu ara dönemde yeni yargıcı atamayı planlıyor.

Baştaki soruya geri dönelim:

Eğer başkan Trump seçimi kaybetse de koltuğu bırakmayı reddederse ne olur?

Başta da dediğim gibi ordunun gelip Trump’ı indireceği yok. Onun yerine yüksek mahkeme devreye girecek.

Eğer yeni başkan 21 Ocak’a kadar belirlenmemiş olursa görevi Demokrat Parti’nin meclis liderine devretmesi gerekecek. 

O isim ise Trump’la kavgaları ile bilinen Nancy Pelosi. 

Pelosi Trump’ın seçim sonuçlarına yönelik şaibe açıklamalarına ve ‘bakacağız’ türü sözlerine sert tepki veriyor.

Hatta Perşembe günü yaptığı açıklamada Trump’a “Burası Rusya, Kuzey Kore ya da Türkiye değil, burada demokrasi var” diye sert çıktı. 

Son olarak, seçim sonuçlarının mahkemeye taşınması daha önce de oldu. 

2000 yılı seçimlerinde George Bush ve Al Gore arasındaki yarışın galibini Yüksek Mahkeme belirlemişti. 

Ama hiçbir zaman görevdeki başkanın “kaybedersem duruma bakarız” dediğine şahit olunmamıştı. 

Boşuna ‘Macera dolu Amerika’ demiyorlar!

[Adem Yavuz Arslan] 26.9.2020 [TR724]

Kılıçdaroğlu ve Akşener’e: 'Hukuksuzluklara ses etmezseniz, hepiniz tutuklanacaksınız!

'Muhalif Araştırmacı ve Stratejist Kemal Özkiraz, HDP’ye yapılan operasyonlara ses çıkarmayan CHP ve İyi Parti genel başkanlarına seslenerek, “Hukuksuzluklara ses etmezseniz, hepiniz tutuklanacaksınız!” dedi.

 Avrasya Araştırma Başkanı Kemal Özkiraz, HDP’ye yönelik “Kobani soruşturması” kapsamında yapılan gözaltılara muhalefet liderlerinin ses çıkarması gerektiğini, aksi halde “önüne çıkan herkesi tutuklayabilecek olan bu iktidarın” Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’i de tutuklayabileceğini söyledi.  
 
Youtube kanalında HDP’ye yönelik operasyona değinen Özkiraz, yapılanın hukuksuzluk olduğunu ve muhalefetin buna itiraz etmesi gerektiğini ifade ederek, “15 Temmuz darbe girişiminin ardından bu iktidarın kimleri tutuklayacaklarını tek tek yazmıştım. O listede bugün tutuklu olan da gözaltında olan da herkes vardı. Enis Berberoğlu da vardı. Şimdi yine söylüyorum Kemal Kılıçdaroğlu’nu da tutuklayacaklar, Meral Akşener’i de tutuklayacaklar. Eğer bugün bu hukuksuzluklara ses etmezseniz, hepiniz tutuklanacaksınız” diye konuştu.

26.9.2020 [Samanyolu Haber]

Neredeyse %100 isabetle Covid-19'u tespit edebiliyorlar

Helsinki Havaalanı’nda Görevlendirilen Köpekler, COVID-19’u Neredeyse %100 İsabetle Tespit Edebiliyor

Finlandiya’daki Helsinki Havaalanı’na inen yolcular, hafta başından itibaren daha hızlı (ve daha tüylü) bir şekilde COVID-19 testi olacaklar.

Köpeklerden oluşan bir ekip, içinde bulunduğumuz küresel salgının ardındaki virüsün bulaştığı kişileri koklayarak, burunlarını gelen yolcuların kokularıyla doldurması için görevlendirilmiş.

Bu pilot uygulama eğer başarılı olursa, birçok senaryoda kullanılabilecek daha verimli bir tespit yöntemi sunabilir.

Finavia havacılık şirketinde çalışan havaalanı yöneticisi Ulla Lettijeff, “Öncüler arasındayız” diyor.

“Bildiğimiz kadarıyla başka hiçbir havaalanı, COVID-19’a karşı bu kadar büyük bir ölçekte köpekleri kullanarak koku tespiti yapmayı denemedi. Vantaa şehrinin girişiminden memnuniyet duyuyoruz. Bu uygulama, COVID-19’u yenme yolunda ileriye doğru atılan ilave bir adım olabilir.”

Alerjisi veya köpek korkusu olan insanların endişelenmesine gerek yok. Yolcular, köpek COVID-19 dedektifleriyle doğrudan temas kurmuyor.

Test, yolcunun cildine sürülen ve bir kap içerisine yerleştirilen mendilden yürütülüyor. Köpek, bu örneği ayrı bir kabinde kokluyor. Eğer köpek COVID-19 tespit ederse, fiziksel bir işaret veriyor.

Köpeklerin bu virüsü niçin tespit edebildiği pek belli değil. Fakat geçenlerde Fransa’da yapılan bir çalışmada köpeklerin, sağlıklı insanlar ile COVID-19’lu kişilere ait koltuk altı terleri arasındaki farkı koklayarak bulmak üzere eğitilebilecekleri ve bunu da yüzde 95 kesinlikte yapabilecekleri bulunmuş.

Geçenlerde Almanya’da yapılan bir başka çalışmada ise aynı şeyi tükürük örnekleriyle yapmak üzere eğitilen köpeklerin, COVID-19’u yüzde 94 oranında isabetle tespit edebildikleri keşfedilmiş.

Ayrıca Helsinki Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’ndeki araştırmacılar, köpeklerinin COVID-19’u benzer bir kesinlikte tespit edebildiğini söylüyorlar; Finavia’nın uygulamaya yönelik yaptığı duyuruya göre, “neredeyse yüzde 100” oranında.

Helsinki Üniversitesi’nde çalışan veretiner Anna Hielm-Björkman, ulusal yayın kuruluşu Yle’ye “Bu araştırma, beklentilerimizi aştı” diyor.

“Köpekler geçmişte kanser ile diğer hastalıkları tespit etmişlerdi. Fakat koronayı tespit etmenin köpekler için ne kadar kolay olduğunu görünce şaşırdık.”

Ancak burada önemli olan sadece isabet oranı değil. Testin hızı da var. Laboratuvar testinde, sonuçların gelmesi zaman alıyor. Köpekler, virüsü laboratuvar testlerinden daha hızlı da tespit edebiliyorlar; hem de belirtiler ortaya çıkmadan günler önce. Üstelik, çok daha ufak bir örnek yetiyor. Finavia’nın söylediğine göre laboratuvar testlerinde 18 milyon molekül gerekirken, köpekler için 10 ila 100 molekül yeterli oluyor.

26.9.2020 [Samanyolu Haber]

İngiltere'den Uygur Türkleri önerisi

Çin'de son yıllardaki Uygur Türklerinin kimlik ve kültürlerine yönelik ihlaller uluslararası kamuoyu tarafından eleştiriliyor

Birleşik Krallık, Çin'in endişelere neden olan Uygur Türklerine yönelik tutumu nedeniyle Birleşmiş Milletlere (BM) Sincan Uygur Özerk Bölgesine sınırsız erişim izni verilmesini istedi.

Birleşik Krallık'ın Güney Asya ve İngiliz Milletler Topluluğundan Sorumlu Devlet Bakanı Lord Tarık Ahmed, BM İnsan Hakları Konseyinde Çin hakkında konuştu. 

Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki insan hakları ihlallerine ilişkin ikna edici delillere dikkati çeken Ahmed, "Kültür ve din ciddi şekilde kısıtlanmış durumda. Zorla çalıştırma ve zorunlu doğum kontrolüne ilişkin güvenilir raporlar gördük. İnanılmayacak şekilde 1,8 milyon kişi yargılanmadan gözaltına tutuluyor." dedi. 

Hong Kong'da ise Pekin'in Ulusal Güvenlik Yasasını dayatmasının, yasal olarak bağlayıcılığı bulunan Çin-İngiliz Ortak Bildirgesini ihlal ettiğini belirten Ahmed, "Çin'i Ortak Bildirgedeki hak ve özgürlükleri korumaya, Hong Kong yargısının bağımsızlığına saygı göstermeye, Sincan'a sınırsız erişime izin vermeye ve keyfi olarak gözaltına alınan herkesi serbest bırakmaya çağırıyoruz." ifadesini kullandı. 

Çin'de son yıllardaki Uygur Türklerinin kimlik ve kültürlerine yönelik ihlaller uluslararası kamuoyu tarafından eleştiriliyor. Pekin'in "mesleki eğitim merkezleri" olarak adlandırdığı ancak uluslararası kamuoyunun "yeniden eğitim kampları" şeklinde tanımladığı yerlerde Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre en az 1 milyon kişinin tutulduğu tahmin ediliyor.

Pekin yönetimi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde kaç kamp bulunduğuna, buralarda kaç kişinin olduğuna ve söz konusu kişilerden ne kadarının sosyal hayata döndüğüne ilişkin bilgi vermiyor. Çin'in, bölgede yaşayan Müslüman Uygurlara, Çince dil eğitimi ile mesleki ve kültürel kurslar verdiğini öne sürdüğü kampların durumu hakkında net verileri paylaşmaması, uluslararası kamuoyunda derin kaygılara yol açıyor.

BM İnsan Hakları Konseyine üye 22 ülke, Temmuz 2019'da, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki Uygur Türkleri ve diğer azınlıklara yönelik muamelesini eleştiren ve kitlesel gözaltıların durdurulması çağrısında bulunan mektubu imzalamıştı.

BM ve diğer uluslararası örgütler, kampların incelemeye açılması çağrılarını yinelerken, Çin şimdiye kadar kendi belirlediği birkaç kampın az sayıda yabancı diplomat ve basın mensubu tarafından kısmen görülmesine izin verdi. Çin makamları, BM yetkililerinin doğrudan bilgi almak amacıyla bölgede serbestçe inceleme yapma taleplerini ise geri çevirdi. 

26.9.2020 [Samanyolu Haber]

ABD'li ekonomist Türkiye'yi uyardı

Türkiye Merkez Bankası, ABD Doları/TL kuru her hafta yeni bir rekor kırarken, 2018 yılından bu yana ilk kez politika faiz oranını yükseltti. Türk Lirası’nın Amerikan Doları karşısında 2020 yılı başından bu yana uğradığı değer kaybının yüzde 28’i geçmesinin ardından, Merkez Bankası, Para Politikası Kurulu toplantısında alınan kararla, “politika faizi” olarak bilinen repo ihale faizini 8,25’ten 10,25’e çıkardı.

Merkez Bankası’nın faiz kararını VOA Türkçe’ye değerlendiren Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Bölümü’nden Profesör Steve Hanke, bunun doğru bir adım olduğunu, Türk Lirası’nı geçici olarak rahatlatabileceğini; ancak enflasyonun düşürülmesi ve Türk Lirası’ndaki değer kaybının durdurulması için faiz oranlarının daha da yükseltilmesi gerekeceğini söyledi.

Merkez Bankası’nın kararına çoğu analistin aksine kendisinin şaşırmadığını belirten Steve Hanke, enflasyon-faiz oranı ilişkisine değinerek Türkiye’de enflasyonun açıklanan resmi rakamlardan çok daha yüksek olduğunu belirtti.

“Merkez Bankası’nın faiz kararına çoğu analistin aksine ben şaşırmadım. Bunun sebebi de enflasyon ve Türk Lirası’nın her geçen gün gittikçe değer kaybediyor olması. Türkiye’nin açıkladığı resmi Ağustos ayı enflasyon oranı yüzde 11,7; ancak benim baz aldığım yüksek frekanslı verilere göre, asıl enflasyon oranı yüzde 36,87. Resmi olarak açıklanan rakamın üç katı. Bu, bize Türkiye’nin para politikasının artık çok geride kaldığını gösteriyor” şeklinde konuştu.

Steve Hanke, “Merkez Bankası’nın aldığı karar Türk Lirası’nı geçici olarak dengede tutabilir. Ancak Türk Lirası’ndaki değer kaybı devam edecektir. Bunun önlenmesi için, Merkez Bankası’nın faiz oranını daha da yükseltmesi gerekir” ifadelerini kullandı.

“Eğer Merkez Bankası enflasyonun düşürülmesi ve Türk Lirası’nın dengede tutulması konusunda ciddiyse, faiz oranlarında daha fazla artış görülecektir” dedi.

Faiz kararının Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda bir şeylerin göstergesi olup-olmadığı konusundaki soruyu da cevaplayan Steve Hanke, “Ben Türkiye’de bir şeylerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bağımsız olabileceğini düşünmüyorum. Merkez Bankası’nın Cumhurbaşkanı yeşil ışık yakmadan, tek taraflı ve bağımsız olarak böyle bir şey yapabileceğini sanmıyorum” ifadelerini kullandı.

Uluslararası yatırımcının aklındaki sorulardan biri de Türk Lirası’ndaki değer kaybının devam etmesi halinde, hükümetin sermaye kontroluna yönelik adım atıp-atmayacağı. Hükümetin ne yapacağını kestirmenin zor olduğunu belirten Steve Hanke, Türkiye’nin önümüzdeki birkaç ay içinde ödemesi gereken dış borcunun olduğuna da dikkat çekti.

“Türkiye’nin şu anda yabancı rezerv kasası neredeyse bomboş. Önümüzdeki birkaç aylık dönemde ödemesi gereken çok fazla borcu var. Cari açık da çok yüksek. Bunun sebeplerinden biri turizm gelirlerinin düşmüş olması. Cari açık Gayrisafi Yurtiçi Hasılanın yüzde 4’ü. Bu çok yüksek bir oran” dedi.

Hanke, “Türkiye köşeye sıkışmış durumda. Borçları ödeyecek yeterli kaynağı yok. O nedenle tek yapılabilecek şey dış borcu daha yüksek faizle geri ödemek. Türk hükümeti de bunu yapmak ister mi emin değilim. Böyle bir şey yaparsa da, resesyon tehlikesi var. Türkiye tam bir ikilemle karşı karşıya” değerlendirmesinde bulundu.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield, Türkiye’nin Amerikan ilaç firmalarına borcunu ödememesi halinde, bu şirketlerin Türkiye piyasasından çıkma seçeneğini değerlendireceğini söylemişti.

Geçen salı günü internet üzerinden ABD-Türkiye İş Konseyi tarafından düzenlenen ve Türkiye’yi temsilen Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın katıldığı konferansta konuşan ABD Büyükelçisi, Türkiye’deki devlet hastanelerinin ABD’deki ilaç firmalarına borcunun bir yıl öncesine kıyasla 230 milyon dolardan 2,3 milyar dolara yükseldiğini, ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un bu konuyu geçen yıl Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile yaptığı görüşmede gündeme getirdiğini belirtti.

Büyükelçi Satterfield, geçen yılki görüşmelerde bu ödemelerin derhal yapılması için gerekli adımların atılacağının söylendiğini ancak bir yıl sonra Amerikan ilaç firmalarından borç miktarında önemli ölçüde indirim yapılmasının istendiğini söyleyen Satterfield, ödemelerin yapılmaması ya da düşük miktarda ödeme yapılmasının sonuçları olacağını söyleyerek, “Şirketler Türkiye piyasasından çıkmayı değerlendirecektir. Bu Türkiye’nin çıkarlarına hizmet eden bir yönelim değil” dedi.

ABD’li Büyükelçi’nin bu açıklamaları öncesinde ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da, Çin teknoloji devi Huawei’in Türkiye’de gittikçe artan nüfuzu konusunda uyarıda bulunmuş, Pompeo Huawei’in artan faaliyetlerinin Türkiye ile askeri işbirliğini de etkileyebileceğini belirtmişti.

Her iki açıklamayı da değerlendiren Steve Hanke, “Türkiye’deki devlet hastanelerinin yabancı ilaç ve materyal tedarikçilerine yaklaşık 2,3 milyar dolar borcu var. Bu borcu ödemezlerse yabancı yatırımcı kaçacaktır. Türkiye’nin bu borç yükümlülüğünü yerine getirmemesi büyük soruna yol açacaktır. Ne yazık ki tartışmanın finansal alandan siyasi alana kayılması olumsuz bir durum. Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Huawei konusundaki uyarısına gelince. Çin Türkiye’de büyük miktarda yatırım yapıyor. Türkiye üzerinde önemli bir etkiye sahip. Türkiye mali açıdan zayıf bir durumda. Zayıf bir durumdaysanız, dışarıdan biri gelip size ne yapacağınızı söyler. Türkiye’de de Çin’in borusu ötüyor. Pompeo Çin konusunda şahin bir isim. ABD’nin müttefiklerinin Çin’in etkisi altında olmasını istemiyor. Bütün mesele bu” şeklinde konuştu.

ABD’de 3 Kasım’da yapılacak başkanlık seçimlerini Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden’ın kazanması halinde, Türk-Amerikan ilişkilerinin akıbetinin ne olacağı Türkiye’de kamuoyunun tartıştığı konulardan biri.

Trump yönetimi bugüne kadar Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi satın alması sebebiyle Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA) kapsamında yaptırım uygulamış değil.

Hanke, “Diyelim Joe Biden seçimleri kazandı ve Türkiye’ye yaptırım uyguladı. Yaptırımlar ters tepecektir. Türkler tek bir bayrak etrafında toplanır ve Amerikan karşıtlığı artar. Yaptırım sevmediğiniz biriyle savaşmanın kolay yolu ama olumlu sonuç getirmiyor. İran’a bakın. Uygulanmayan yaptırım kalmadı, ama hala mollalar iktidarda. Kuzey Kore’ye, Küba’ya, Rusya’ya bakın” şeklinde değerlendirdi.

26.9.2020 [Samanyolu Haber]

Hz. İsa’dan (A.S.) Günümüze Modern Titus ve Barabaslar! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Başlangıçta tek bir anne ve babadan meydana gelen ve derken çoğalıp büyük bir kitleyi oluşturan insanlık ailesinin fertleri, zaman ne kadar geçerse geçsin, coğrafyalar ne kadar değişirse değişsin, aynı olmasa da her zaman benzer ve yakın karakter tiplerine sahip olmuş ve hayatlarında benzer refleksler göstermişlerdir. Küçük bir aile olan Hz. Âdem’in (a.s.) Hâbil ve Kâbil adlı evlatlarının, her dönemde ruh ikizleri, halefleri ve temsilcileri olmuş, benzer davranış modelleri sergilemişlerdir.

Hz. Nuh’un (a.s.) karşısına dikilen, isyankâr ve muannid hanımı ve oğlu Kenan cinsinden talihsizler hiçbir zaman eksik olmadığı gibi, Hz. Lut’un (a.s.) karşısına geçerek Cehennemlik ve jurnalci eşinin benzerleri de hiç eksik olmamıştır. Hz. Musa’ya (a.s.) nefes aldırmayan Firavun, Kârun, Hâmân ve Sâmiriler her zaman varlıklarını koruduğu gibi, Hz. Sâlih (a.s.) ve Hz. Şuayb (a.s.) gibi pek çok peygambere muhalefet eden mütrefin ve kodaman mele’ takımı da eksik olmamıştır. Hz. İbrahim (a.s.)’e karşı gerçekleştirilen itibar suikastı ve zulmünde yarışan Nemrut gibi diktatör ve tiranlar eksik olmadığı gibi, Hz. İsa’nın (a.s.) kısa risaletinde ona karşı amansız bir mücadele ve tagallübe girişen PİLATUS ve BARABASLAR da yine eksik olmamıştır. Bu yazımızda, Hz. İsa (a.s.) döneminde yaşamış ve İncillerde adı “BARABAS” olarak geçen bir şahısla, günümüzdeki Barabas benzerleri arasındaki bir benzerliğe dikkat çekeceğiz.    

BARABBAS olayı, İslâmî kaynaklarda geçmeyip, mevcut İncillerde ele alınmaktadır. Barabas’ın hırsız, haydutça evlere giren bir gaspçı, yağmacı, başkalarını yok eden ve sömüren bir tip olduğu üzerinde durulur. 

Aslında tarihte çarmıha gerilmeye teşebbüs edilen sadece Hz. İsa (a.s.) değildir. Ondan önce Hz. Yahya (a.s.) da yığınların gözü önünde katledilmiş, ancak bu barbarlığa karşı hiç kimse sesini çıkarmamıştır. Daha sonra da topluluğun dini liderlerinin hepsi, sözbirliği ile Hz. İsa’nın (a.s.) ölüm cezasına çarptırılmasını istemişlerdir. Bu azgınlığa yas tutup üzülecek de sadece bir avuç kişiden ibarettir. Daha acı olan ise, Pontius Pilate; “Âdet üzere Fısıh Bayramı nedeniyle hangi mahkûmu serbest bırakalım: İsa’yı mı, yoksa hırsız Barabas’ı mı?” diye sorduğunda, dinleri dillerinden aşağıya inmemiş bu güruh dönemin dini liderleriyle birlikte adeta koro şeklinde hep bir ağızdan “Barabas!” diye bağırmış olmalarıdır.

Olayın İncillerdeki anlatımına göre: “Sabah olunca başkâhinler, ihtiyarlar, din bilginleri ve Yüksek Kurul'un tüm diğer üyeleri bir danışma toplantısı yaptıktan sonra İsa'yı bağladılar, götürüp Pilatus'a teslim ettiler. Pilatus O'na, “Sen Yahudilerin Kralı mısın?” diye sordu. İsa ona, “Söylediğin gibidir” cevabını verdi.

Başkâhinler O'na karşı birçok suçlamada bulundular. Pilatus O'na yeniden, “Hiç cevap vermeyecek misin?” diye sordu. “Bak, seni ne kadar çok şeyle suçluyorlar.”

Ama İsa artık cevap vermiyordu. Pilatus buna şaştı.” (Mat.27:1-2,11-14; Luk.23:1-5; Yuh.18:28-38).
Küçük bir farkla diğer bir anlatıya göre de:

“Pilatus, her Fısıh Bayramında halkın istediği bir tutukluyu salıverirdi. O sırada hapishanede, ayaklanma sırasında adam öldürmüş olan isyancılarla birlikte tutuklu bulunan Barabas adında biri vardı. Halk, Pilatus'a gelip her zamanki gibi kendileri için birini salıvermesini istedi. Pilatus onlara, “Sizin için Yahudilerin Kralını salıvermemi ister misiniz?” dedi. “Başkâhinlerin İsa'yı kıskançlıktan ötürü kendisine teslim ettiklerini biliyordu. “Ne var ki başkâhinler, İsa'nın değil, Barabas’ın salıverilmesini istemeleri için halkı kışkırttılar. Pilatus onlara tekrar seslenerek, “Öyleyse Yahudilerin Kralı dediğiniz adamı ne yapayım?” diye sordu. O'nu çarmıha ger!” diye bağırdılar yine. Pilatus onlara, “O ne kötülük yaptı ki?” dedi. Onlar ise daha yüksek sesle, “O'nu çarmıha ger!” diye bağrıştılar.

Halkı memnun etmek isteyen Pilatus, onlar için Barabas'ı salıverdi. İsa'yı ise kamçılattıktan sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti.” (Mat.27:15-26; Luk.23:13-25; Yuh.18:39-19;Yuh.18:16).
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kur’ân anlatımında Hz. İsa (a.s.) çarmıha gerilmemiştir. Ona benzeyen birini bulmuş ve onun yerine asmışlardır. Ancak şu kesin ki, şayet Hz. İsa’ya (a.s.) benzetilen bir şahıs olmasaydı, Hz. İsa’yı (a.s.) hiç tereddüt etmeden asacaklardı. Zaten onlara göre de gerçekte çarmıha gerilen bizatihi Hz. İsa’nın (a.s.) kendisiydi. 

 Bu olaydan kısa bir süre sonra Yahudilerle Romalılar arasında bir anlaşmazlık çıkmış ve bu, Yahudilerin M.S. 64-66 yıllarında açık bir isyan başlatmalarına sebep olmuştur. Ne II. Herod Agrippa, ne de Roma maliye memuru Floris bu isyanı bastırmayı başarmıştır. En sonunda Romalılar büyük bir askeri güçle saldırmış ve M.S. 70'te Titus, Kudüs'ü zor kullanarak almıştır. Yaklaşık 133.000 kişi kılıçtan geçirilmiş, 67 bin kişi esir alınmış ve binlercesi de Mısır madenlerinde ve başka ülkelerde çalıştırılmak üzere götürülmüştür. Bunlar, ya arenalarda vahşi hayvanlara yem oluyor, ya da kılıçla çalışan savaşçıların hedef tahtası olarak kullanılıyorlardı. Kızları galip ordular tarafından alınmış, Kutsal Kudüs şehri ve Kutsal Mabet yerle bir edilmiştir. Bundan sonra Filistin’de Yahudi etkisi o denli zayıflamıştır ki, Yahudiler iki bin yıldır güç kazanamamışlar ve Kutsal Mabet hiçbir zaman tekrar inşa edilememiştir. Daha sonraları Roma imparatoru Hadrian, Kudüs’ü inşa ettirmiş, fakat adını değiştirerek “Aielia” koymuştur. Fakat Yahudiler yüzyıllarca Kudüs'e girememişlerdir. İşte bu, Yahudilerin ikinci kez sapmaları nedeniyle çektikleri ceza olarak kendilerine verilmiştir. (Bkz: Mevdûdi, İsrâ Sûresi Tefsirinde).

Aslında ne Barabaslar, ne Barabas’ı serbest bırakmak için bağırıp çağıran yığınlar ne Pilatuslar ve ne de masum bir şekilde darağacına çekilen masum İsalar, yeryüzünde hiçbir zaman eksik olmamıştır. 
Günümüzde de, hem Hz. İsa’yı (a.s.) zâlimce asmaya teşebbüs eden Pilatuslar, hem onun karşısında hırsız ve haydut Barabasların hapislerden çıkmasına alkış tutan aldatılmış yığınlar, hem masumca çarmıhlara gerilmelerine karar verilen İsalar ve hem de hırsız ve haydut Barabasların hapislerden salıverildiği karanlık ve talihsiz bir dönemi yaşıyoruz.

Hapishanelerde 15 Temmuz’dan birkaç gün sonra Hz. İsa (a.s.) benzeri masumlara yer açmak için, katilleri, at hırsızlarını, haydutları, ırz ve namus düşmanlarını tahliye ettiler. Evet ne acıdır ki bu acı olayın küçük bir kesitine bizatihi şahsım da şahit oldu. Gözaltında bulunduğumuz nezarethane kapısının önünden kalabalıklar geçiyordu. Elleri kelepçeli olarak mahkemeye gidiyor, beş on dakika sonra da kahkahalarla geri dönüyorlardı. Ve bunların mahkemeye girip çıkması bir olan ve serbest kalmaları emri hükumetçe verilen kimselerdi. Aynı yerde emniyetçiler de vardı. Kapımızın önünden geçen bu haydut kılıklılar, parmaklıklardan içeri bakıyor ve:

“Aaa komiserim, sen ne yapıyorsun burada? Aaa polis abim senin ne işin var burada?” diye dalga geçiyorlardı. Emniyetçiler bunların hepsini yaptıkları hırsızlık çeşitleri ve isimleriyle detaylı bir şekilde bizlere anlatmıştı. “Şu falan mahallenin hırsızı, şu falan çarşının hırsızı, şu araba hırsızı!” Bunların hepsi, eski işlerini icra etmek için tahliye olmuştu. Bunlardan sonra emniyetçiler mahkemeye gitti. Ve tabii ki hepsi hakkında tutuklanma kararı verilmişti. 

Aynı zamanda emniyette gözaltında bulunduğumuz süre zarfında, basında çıkan haberlerden bizden haberdar olan çapulcular, her gün akşam saatlerinde bulunduğumuzun yerin penceresinin dibine kadar yaklaşarak: “Darbecilere ölüm, katiller!” şeklinde slogan atıyorlardı. Şayet o anda yanlarında olsaydık, bizleri katletmede hiçbir tereddüt geçirmeyecek kadar gözleri dönmüştü. O anda beraber olduğumuz arkadaşlarım ise İlahiyatta Tefsir, kelam vs. gibi ilim dallarının profesör ve doçentleriydi. 

Benzeri manzaralar Türkiye’nin her yerinde yaşandı. Her gece saat 12 ya da 12.30 da taksilerle gelen yığınlar, emniyetlerin önünde içerideki gözaltındaki asker ve sivillerin öldürülmelerini ve asılmalarını isteyerek bağırıyorlar ve kesmeden kornalarını çalıyorlardı. Tıpkı Hz. İsa’yı (a.s.) asın diye bağıran yığınlar gibi.  

Aynı dönemde ülkenin bütün tutuklu ahlaksızları, eroinmanları, gaspçıları ve hırsızları salıverilmiş, onların yerine ise, ülkenin en masum insanlarını, ellerine başkasını yaralamak için çakı bile almamışlarını, bütün derdi milleti olan civanmertlerini, halkı için evinde bayram etmeme, uzaklık ve olumsuz hava şartları demeden dört mevsim büyük özverilerle ve gayretler içerisinde çalışan fedakârlarını, komşularının, akrabalarının, tanıdığı ve tanımadığı kimselerin evlatlarını, kendi evladı gibi görüp, onların maddi manevi geleceğini dert edinen mefkûre kahramanlarını hapislere attılar; hastalananların ölümlerine açıkça göz yumdular; iftiralarla haklarında iddianameler hazırladılar ve en büyük yalanları topluma servis ederek bütün halkı da bu cinayetlerine ortak ettiler.

Olanlar karşısında iğfal edilmiş yığınlar da, âdeta Barabas’ın serbest bırakılmasına ve mâsum Hz. İsâ’nın (a.s.) çarmıha gerilmesine alkış tutan o günkü yığınlar gibi, sevinç çığlıkları attılar; zevkten dört köşe oldular ve böylece bu aleni zulme ortak oldular.

Hz. İsâ’nın (a.s.) çarmıha gerilmesi için hem Titus hem de halkı galeyana getiren menfaatperest din adamları ve pek çok sözde hocalar, günümüzde de aynı aşağılık rollerini oynadılar, kesintisiz icra ettiler ve hala devam ediyorlar; cami kürsülerinde, minarelerde, hutbelerde, akademik kürsülerde ve sivil din görünümlü organizasyonlarda, masum insanlar hakkında şeytanın bile aklına gelmeyecek her türlü türlü iftira ve yalanlara öncülük yaptılar, yanlış gösterdiler, yığınları kışkırttılar; bu şenaatlerini de maalesef dini söylem adı altında işlediler. 

Bunların sonu ne mi oldu? Bilemeyiz ama her dönemde zulmün sonu felaketlerle, hastalık ve âfetlerle, yerin dibine geçirilmekle, deprem ve seller sonucu külli helaklerle sonuçlanmıştır. Kur’ân, geçmişte felakete maruz kalan toplumları haber verirken, onların hep zalimliklerine vurgu yapmış ve zulüm-âfet arasındaki sıkı ilişkiye hep dikkatlerimizi çekmiştir. Rabbi’mden niyaz ve duam, tüm masumları muhafaza etmesi ve çağdaş Titus ve Barabaslarla işbirlikçilerine hak ettiklerini vermesidir.  

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 26.9.2020 [Samanyolu Haber]

5 yaşındaki Sami’nin anneannesi feryat etti: “Elazığ Cezaevinde korona çıktı, torunuma bir şey olursa hesabını kim verecek?” [Sevinç Özarslan]

5 yaşındaki Sami Karakoç, korona vaka sayısının çok yüksek olduğu Elazığ Cezaevinden 7 aydır çıkamıyor. Üç senedir 3 torununa bakan anneanne Safiye Öner, aynı cezaevinde tutuklu olan kızı, damadı ve torunu için yetkililerden yardım istedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Cezaevlerindeki korona vakaları her geçen gün aileleri daha çok endişelendiriyor. Özellikle Elazığ Cezaevinde son zamanlarda çok fazla tutuklunun testi pozitif çıktı. Komple karantinaya alınan koğuşlar var. Üç yıldır Elazığ Cezaevinde bulunan astım hastası Mustafa Karakoç’un (40) kaldığı 23 kişilik B4 koğuşundaki herkesin korona olduğu ve testleri pozitif çıkan 3 mahpusun B5 koğuşuna alındığı iddia ediliyor. Aynı cezaevinde annesiyle birlikte kalan Sami’nin durumu ise Karakoç ailesini daha da panikletmiş durumda. Dışarı çıksa ayrı, kalsa ayrı dert.

HAPİSTE MAHSUR KALDI

Üç çocuk sahibi Nermin-Mustafa Karakoç çifti, 1 Şubat 2018’de tutuklanıp Elazığ Cezaevine gönderildi. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Karakoç çifti 10’ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Nermin Karakoç’un (37) dosyası Yargıtay tarafından onaylandı. Mustafa Karakoç’un cezasını ise İstinaf Mahkemesi bozdu. 16 Ekim 2020’de tekrar mahkemeye çıkacak. Marmara Üniversitesi moda tasarım mezunu olan Nermin Karakoç en son Kayseri’de yurt müdiresi olarak görev yaptığı için, edebiyat öğretmeni eşi Mustafa Karakoç ise dershanelerde görev çalıştığı için örgüt üyesi olmakla itham ediliyor. Nermin Karakoç, cezaevinde de Açıköğretim Fakültesi ilahiyat bölümünü bitirdi.

Annesi hapse girdiğinde 3 yaşında olan en küçük oğulları Sami, 7 ay öncesine kadar dönüşümlü olarak cezaevine girip çıkıyordu. 15 gün annesinin, 15 gün anneannesinin yanında kalıyordu. 7 aydır ise, Türkiye’de Mart 2020’de başlayan korona salgını nedeniyle hapiste mahsur kaldı.

“ANNEANNE BENİ BURADAN KURTAR”

Annesi ve dedesi defalarca dilekçe yazıp Sami’yi dışarı çıkartmak istediklerini söyleseler de taleplerine bugüne kadar olumlu cevap verilmedi. ‘Genelge gelmedi’ denilerek geçiştirildi. Her telefon görüşünde Sami’nin “Anneanne beni kurtar buradan” diye feryat ettiğini ifade eden 65 yaşındaki Safiye Öner, torununun ve astım hastası damadının başına bir şey gelirse bunun hesabını kim verecek diye soruyor.

İki arada bir derede kaldığını da ifade eden Öner, “Yanıma alsam çocuk burada dışarı çıkmak istiyor. Damadım sen evde onu zaptedemezsin diyor. Dışarıda salgın var. Ben çıkamıyorum. Cezaevinde kalsa orası da tehlikeli. Ne yapacağımızı şaşırdık.” dedi.


Anne ve babasıyla aynı cezaevinde kalan Sami, Kasım 2020’de 6 yaşına girecek. Cezaevlerinde Karakoç ailesi gibi tutuklu olan birçok çekirdek aile var.

“BİRÇOK DEFA HASTANEYE GÖTÜRÜLDÜ”

Damadının sağlık durumunu 21 Eylül 2020 Pazartesi günü öğrendiğini söyleyen Safiye Öner, “Pazartesi günü kızımın telefon günüydü. Aradı konuştuk. Mustafa’nın koğuşu korona olmuş, dedi. Damadımla ben görüşmüyorum, karı-koca aynı yerde oldukları için onlar iç görüş yapıyorlar. O gün aynı zamanda damadımın kapalı görüşü vardı. Torunlarımı götürdüm. Sami’nin dışında 13 ve 11 yaşında iki torunum daha var. Dışarıda torunları beklerken o esnada kızım aradı. Damadım grip olmuş, ayrıca tat ve koku alamadığını söylemiş. Bu süreçte çok kilo kaybetti. Damadıma test yapıldığına dair e-Nabız’da henüz bir belge yok ama belirtileri var. Kızımın karşı koğuşundaki bir kadında da korona çıkmış.” ifadelerini kullandı.

“HUKUKA, ADALETE YAKIŞIYOR MU?”

Kızının koğuşunda Sami gibi başka çocukların da olduğunu vurgulayan anneanne, “O çocuklar korona olursa ne olacak? Bu riski kim göze alıyor? Hukuk nerede, bu adalet nerede? Öldüğü zaman haber veriyorlar, gelin ölünüzü alın diye, olur mu öyle bir şey. Hukuka, adalete, Türkiye’ye yakışıyor mu bu? Bu böyle nereye kadar sürecek?” diye konuştu.

5 yıl önce bel fıtığından ameliyat olan ve iyileşen Mustafa Karakoç’un hapis sürecinde ağrılarının tekrar başladığı belirtiliyor ve MR için birçok defa hastaneye götürüldüğü e-Nabız sitemindeki belgelerinde görülüyor.

“ÇOK DOLUYUM, KAÇ SENEDİR CEZAEVİ KAPILARINDA NELER ÇEKTİK”

Torunlarının anne-baba hasreti çektiğini belirten Safiye Öner çok dolmuş. Kaç senedir cezaevi kapılarında torunlarıyla birlikte ağlaştıklarını söylerken kendini tutamıyor. Kızının ve damadının haksız yere tutuklandığını ifade eden Öner “Suçları ne ki bu kadar ceza verdiler? Ne yapmış benim çocuklarım? Torunlarıma ben ne kadar iyi baksam da anne-babalarını istiyorlar. Onların her ihtiyaçlarına yetişemiyorum. Dışarı çıkamıyorum, yasaklar var.” dedi.

71 yaşındaki eşinin ve kendisinin hastalıklarından da bahseden anneanne şöyle devam etti:

“Ben şeker, kalp, tansiyon hastasıyım. Beyimde böbrek yetmezliği var. Parkinson da oldu. Bu üç yıl içinde üzüntüden biz neler çektik, çektik. Çok doluyum. Torunlarım da benimle birlikte çekti. Bu zaman onların gözyaşı dökecek zamanları mıdır, kalem tutacakları yerde, anne-baba yanlarında yok.”

[Sevinç Özarslan] 26.9.2020 [Bold Medya]

AKP’lilerin düğününde salgın uyarısı yapan polise sürgün

Antalya AKP Korkuteli Gençlik Kolları Başkanı’nın düğününde pandemi yasakları nedeniyle ve saat geç olduğu için “Bitirin” uyarısı yapan polis memurunun görev yeri hemen değiştirildi.

Geç saatlere kadar süren bir düğün sonrası skandal bir gelişme yaşandı. Olay Antalya'da gerçekleşti. AKP Korkuteli Gençlik Kolları Başkanı'nın düğününde pandemi yasakları nedeniyle “bitirin” uyarısı yapan polis memuru Rahim Kayasu'nun mukavemetle karşılaştığı iddia edildi. Memurun görevini yapmakta ısrar etmesi üzerine AKP İlçe Başkanı Kemal Sancaktar'ın polis memuru Kayasu'yu başka bir ilçeye sürgün ettirdiği iddia edildi.

Ağustos ayı sonlarında AKP Korkuteli Gençlik Kolları Başkanı Hamdi Murat Urlu dünya evine girdi. Düğün törenine AKP İlçe Başkanı Kemal Sancaktar ve partililer de katıldı. Katılımın yoğun olduğu düğüne, saat gece yarısını geçtiğinde Korkuteli İlçe Emniyeti'nde görevli polis memuru Rahim Kayasu'nun da aralarında olduğu bir ekip gitti ve pandemi yasağını hatırlattı. Düğünün sonlandırılmasını isteyen polis memurunun üzerine AKP'li gençler yürüyünce olay yerine takviye ekip çağrıldı.

İddiaya göre AKP Korkuteli İlçe Başkanı Kemal Sancaktar ertesi gün polis memuru Rahim Kayasu'yu telefonla aradı ve “Sen AKP düşmanı mısın?” diye sordu. Ardından da Sancaktar'ın polisi Serik İlçesi'ne sürgün ettirdiği iddia edildi.

Bu arada AKP İlçe Başkanı Sancaktar'ın da eşi ve çocuğuyla birlikte virüse yakalandığı ortaya çıktı. Sancaktar haberi sosyal medyadan şöyle duyurdu ve ‘Uyarıları dinleyelim' dedi. Polis memuru Kayasu da, kendi sosyal medya hesabından “Yok yok bu kesin ben değilimdir diyeceğim de benden başka düğünü kapattırdım diye sürülen olmadı ki” dedi.

DÜĞÜN SAHİPLERİ KARANTİNAYA ALINDI

Polis, yeni görev yerine giderken, düğün sahipleri corona virüsüyle temaslı oldukları gerekçesiyle karantinaya alındı.

26.9.2020 [Samanyolu Haber]

ABD'li ilaç firmasından iyi haber: Yeni aşı klinik denemelerde güçlü bağışıklık oluşturuyor

ABD merkezli Johnson&Johnson, ürettiği yeni tip koronavirüs aşısının, klinik deneylerde virüse karşı güçlü bağışıklık oluşturduğunun gözlendiğini duyurdu

Johnson and Johnson ilaç şirketinin üzerinde çalıştığı koronavirüs (Covid-19) aşı adayının faz 1/2a klinik deneylerinde elde edilen sonuçların olumlu olduğu belirtildi.Johnson and Johnson ilaç şirketinin, üzerinde çalıştığı koronavirüs aşı adayının faz 1/2a klinik denemesinden elde edilen ilk sonuçlarda, aşının iyi tolere edildiği ve 800 katılımcının her birine uygulanan bir dozun bile neredeyse tamamında güçlü bir bağışıklık oluşturduğu belirtildi.

Çalışmalarda, 18-55 yaş arası ve 65 yaş ve üstünde yapılan deneylerde aşının güvenliğine ve yan etkilerine bakıldığı belirtildi. Denemelerden elde edilen ilk bulguların, aşının bağışıklık kazandırdığını ve büyük ölçekli denemelere geçmek için yeterince güvenli olduğu ifade edildi.

Araştırmacılar, 18-55 yaş arası katılımcıların yüzde 99'unun aşılandıktan 29 gün sonra virüse karşı antikor geliştirdiğini tespit ettiklerini söyledi. Ateş, baş ağrısı, yorgunluk, vücut ağrıları ve enjeksiyon bölgesi ağrısı gibi yan etkilerin çoğunun hafif geçirildiği ve birkaç gün sonra düzeldiği de belirtildi.Katılımcılardan bazılarına, denemenin bir parçası olarak aşının ikinci dozu yapılacak.

26.9.2020 [Samanyolu Haber]

Doktora yüzde 16, imama yüzde 100 zamma tepki yağdı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, hastane çalışanlarına verilecek ek ödeme oranlarını belirledi. Sağlık Bakanlığı’nın yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgınında görev alanlar için hazırladığı ek ödeme tablosunda, doktorlara yüzde 16 ila 50, imamlara ise yüzde 100 zam yapılacağını açıklaması, sağlık çalışanları tarafından tepkiyle karşılandı.

Sağlık Bakanlığı, salgında hayatlarını ortaya koyan sağlık çalışanlarına ek ödeme için yeni bir düzenleme yaptı. Ancak bu düzenleme ile hayat kurtaran doktorlara sadece yüzde 16 ila yüzde 50 oranında ek ödeme verilirken, hastanelerde ölü yıkayan ve son yolculuğuna uğurlayan din görevlilerine yapılacak ek ödeme yüzde 100 olarak belirlendi.

Asistan, eğitim görevlisi, uzman, doçent ve profesörlerin zam oranı da yüzde 50’yi geçmedi. Eczacı, teknik hizmetler asistanı ve öğretim görevlilerine yüzde 15-89 ek ödeme verildi. Yüzde 100’lük ek ödemenin sadece din görevlilerine verilmesi sağlık çalışanları arasında tepkiye yol açtı.

Düzenlemeye, ‘Doktor olacağımıza imam olsak daha değerliydik’ tepkisi gösteren hekimler, insanların hayatını kurtarmak için gecesini gündüzüne katan sağlık personeli yerine en büyük ödemenin imamlara yapılmasına, anlam veremediklerini söylediler. Düzenlemeyi eleştiren CHP’li Fikret Şahin, “Bakanlığın sağlık çalışanlarına karşı bakış açısının ne kadar çarpık olduğunu bu genelgeyle bir kez daha gördük” dedi.

YANDAŞ SENDİKA BİLE ZAMMA İSYAN ETTİ

Memur-Sen’e bağlı Sağlık-Sen, ek ödeme düzenlemesine tepki gösterdi. Sağlık Sen üyeleri tepkilerini ‘‘Dua okuyor yüzde 100 performans alıyor. Sahada çalışan sağlık çalışanına saygısızlık. İmam nasıl bir riskle karşı karşıya ki yüzde 100 tavan. Rezillik gerçekten, yoğun bakımda çalışan insanlara hakaret resmen. Birer düdük dağıtalım üyelerimize, öttüre öttüre gezelim hastanelerde. Yasa ölçüsünde meydanlara inelim artık yetti artık.’’ diyerek dile getirdi.

26.9.2020 [TR724]

Kızılay kolileri Suriyeli muhaliflerin derneğinde ortaya çıktı

Kızılay yardım kolilerinin Suriyeli muhaliflere ait Suriye Nur Derneği’nden çıkması sosyal medyada tepkiye neden oldu.

Sosyal medya hesabından bir video paylaşan İYİ Parti Kurucular Üyesi İlay Aksoy, Suriyeli muhalif gruplara ait olan Fatih’teki Suriye Nur Derneği’nde Kızılay kolilerinin içinin boşaltılarak yeniden etiketlendiğini belirtti.

İYİ Parti Kurucular Üyesi İlay Aksoy, görüntüleri sosyal medya hesabından “Bakın bağışlarınız nereye gidiyor” diyerek paylaştı.

Aksoy yaptığı paylaşımda, ‘‘Fatih’te Suriye Nur Derneği muhaliflerin derneği.Dernek Sur. üniv.yerleşmesinde,denklik almak isteyen dr.yardımcı oluyor.Ayrıca Kızılay’dan yardım alıyor!Bakın bağışlarımız nereye gidiyor ve nasıl daha sonra yeniden ambalajlanıp yeni etiketlerle başka yerlere sevk ediliyor!’’ ifadelerini kullandı.

26.9.2020 [TR724]

6 yıl sonra zaman ayarlı ‘Kobani’ operasyonu [İlker Doğan]

Türkiye dün güne operasyon haberleriyle başladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 2014’te yaşanan Kobani olaylarına ilişkin soruşturma kapsamında 7 ilde 82 kişi için gözaltı kararı verdi. 6-7 Ekim’deki olayların yıl dönümüne günler kala eski HDP’li milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Altan Tan ve Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’in de aralarında bulunduğu çok sayıda isim gözaltına alındı. Evinde arama yapılan Tan ve Bilgen, yaklaşık 4 yıl önce de aynı dosyadan gözaltına alınmış, ardından serbest bırakılmıştı. 

Operasyona tepki gösteren HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, yargının iktidarın sopası haline geldiğini söyledi. Soruşturmayı intikam operasyonu olarak tanımlayan Sancar, “Kaybettikçe saldırıyorlar, saldırdıkça daha fazla kaybediyorlar. Adalet Bakanlığı’na defalarca sorduk; Kobani eylemleri ile ilgili açılmış kaç soruşturma var? Kobani eylemlerinin aydınlatılması için defalarca Meclis’te araştırma önergesi verdik. Fakat bu önergelerin tamamı iktidar partilerinin oylarıyla reddedildi,” dedi. 

7 HDP’Lİ VEKİL HAKKINDA FEZLEKE DÜZENLENECEK

Mithat Sancar’ı arayan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, operasyonun siyasi olduğunu belirterek dayanışma mesajını iletti. Gelecek Partisi Sözcüsü Selim Temurci ise, “Siyasi rakiplerimizi terörize ederek ve yargıyı buna alet ederek daha demokratik bir Türkiye’ye ulaşamayız!” ifadelerini kullandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Kobani olaylarının yaşandığı tarihte MYK üyesi olan 7 HDP milletvekili hakkında fezleke düzenleneceği bildirildi. 

AKP rejimi, 6-7 Ekim 2014’deki Kobani olaylarının yıl dönümüne günler kala düğmeye bastı. Helikopterle gittiği balayı ve ardından Saray’a yaptığı ziyaretle tartışmaların odağındaki Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın yürüttüğü operasyon kapsamında 7 ilde 82 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Operasyon kapsamında, Alp Altınörs (MYK) ve eski milletvekili Nazmi Gör Ankara’da, Altan Tan (MYK), Ayla Akat Aka, Emine Ayna Diyarbakır’da, Sırrı Süreyya Önder Aksaray’da, Ayhan Bilgen Kars’ta gözaltına alındı. Akşam saatlerine kadar yürütülen operasyonlarda 18 ismin gözaltına alındığı belirtildi.

HDP: İNTİKAM OPERASYONU 

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, operasyona sert tepki gösterdi. Partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında konuşan Sancar, gözaltıların, “5 yıldır devam eden darbe planının yeni bir uygulaması” olduğunu anlattı. Sancar, şunları söyledi: “Yargı, uzun süredir olduğu gibi burada da iktidarın sopası olarak kullanılmaktadır. Hatırlatalım ki 6-8 Ekim olaylarının sorumlusu partimiz değildir. 6 yıldır uğraşmalarına rağmen bu olaylarda partimizin sorumluluğunu ortaya koyacak hiçbir delil gösterememişlerdir,” diye konuştu.

KOBANİ OLAYLARININ SORUMLUSU İKTİDARDIR

“Sorumlu olan, o dönem uyguladıkları politikalarla IŞİD’in saldırılarını müjdeler gibi duyuran ve sokakta saldırıların yaygınlaşmasına tepki gösterenlere yönelik şiddetin yaygınlaşmasına zemin hazırlayan siyasî otoritedir. Bu operasyon, HDP’nin şahsında demokratik siyasete ve anti faşist mücadele kararlılığına karşı bir hamledir. Bu iktidardan ve bu gidişattan bu zihniyetten bu politikalarından rahatsız olan herkes gücünü birleştirmelidir. Eğer mücadeleyi birlikte büyütürsek eminim kısa sürede bu faşizan saldırıları durduracağız.”

KOBANİ ARAŞTIRILSIN ÖNERGEMİZ REDDEDİLDİ!

“Adalet Bakanlığı’na defalarca sorduk; Kobani eylemleri ile ilgili açılmış kaç soruşturma var? Kobani eylemlerinin aydınlatılması için defalarca Meclis’te araştırma önergesi verdik. Fakat bu önergelerin tamamı iktidar partilerinin oylarıyla reddedildi. Çünkü eğer hakikati ortaya çıkaracak adil ve tarafsız bir araştırma ve soruşturma yürütülürse iktidar, elindeki bu kirli propaganda imkânını kaybedecektir. O nedenle o dönemin karanlıkta kalmasını istiyor, asıl suçluların ve sorumluların ortaya çıkarılmasını istemiyor bu iktidar.”

HDP’Lİ 7 VEKİL HAKKINDA FEZLEKE DÜZENLENECEK

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Kobani olaylarının yaşandığı tarihte MYK üyesi olan 7 HDP milletvekili hakkında fezleke düzenleneceği bildirildi. 20 şüphelinin gözaltına alındığı belirtilen açıklamanın devamında, yakalanamayan 61 şüphelinin bir kısmının PKK/KCK terör örgütünün dağ kadrosunda yer aldıkları, bir kısmının da yurt dışında olduğunun tespit edildiği kaydedildi.

MUHALEFETTEN ORTAK TEPKİ: OPERASYON SİYASİ

Operasyona siyasi partilerden de tepki geldi. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösterdi. Tanrıkulu, “Ayhan Bilgen, Sırrı Süreyya Önder, Altan Tan ve bir çok siyasetçi sabah saatlerinde gözaltına alındılar. Nedeni 6-8 Ekim 2014 Kobane olaylarıymış. Aradan tam 6 yıl geçmiş, soruşturulmuş, ifade vermiş ve yargılanmışlar. Bu sabah yapılan gözaltılar Saray’a düğün hediyesidir!” ifadelerini kullandı. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ise operasyona ilişkin, geçtiğimiz haftaki nikah töreninin ardından Saray’ı ziyaret eden Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksek Kocaman’a göndermede bulunarak, “Vah garibim saraya gidince balayına gidememiş anlaşılan 🙁 helikopter mahzun, oteller mahzun…” dedi.

OLAYIN ÜZERİNDEN 6 YIL GEÇMİŞ!

DEVA Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Olaydan 6 yıl sonra AyhanBilgen, AltanTan, SüreyyaÖnder ve diğerlerinin sırf hukuki gerekçelerle gözaltına alınmış olduğunu düşünmek abesle iştigal olur. Yargıyı araçsallaştıran siyaset anlayışı adalet duygusunu ezdikçe terör örgütlerini sevindirir. Devlet adaletle yönetilir.” açıklaması yaptı. 

ÖCALAN’IN MEKTUBUNDAN MEDET UMANLAR NEREDE? 

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selim Temurci, “Kobani olaylarından 6 yıl sonra bu gözaltılar neden? Bu insanlar daha önce yargılanmadı mı? Katil Öcalan’ın mektubundan medet umanlar, Öcalan’ın kardeşini devletin televizyonuna çıkaranların hesap vermediği bir Türkiye’de bu operasyonun haklılığına nasıl inanalım? HDP yerel seçimlerde Cumhur İttifakında yer alsaydı, bugün bu gözaltılar olur muydu? Savcılık derhal bu gözaltılarla ilgili elindeki yeni bulguları kamuoyuyla paylaşmalıdır. Malum ziyaret sonrası gerçekleştirilen bu gözaltılar üzerindeki şaibe ortadan kaldırılmalıdır,” ifadelerini kullandı.

[İlker Doğan] 26.9.2020 [TR724]

Batan geminin futbolcuları… [Hasan Cücük]

Barcelona’nın 2008’de Josep Guardiola ile başlayan muhteşem döneminin sadece sonuna gelmekle kalmadık, Katalan devi büyük bir yönetim krizinin de içinde. Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Bayern Münih karşısında alınan 8-2’lik hezimet gerçekleri ortaya çıkardı. Bunlardan en önemlileri, takımın süper starı Messi’nin zoraki takımda kaldığı ve köklü maziye sahip kulübün mali problemler yaşadığıydı. Messi’yle şimdilik anlaşmaya varmış gibi görünen takım, ekonomik krizi maaşı yüksek oyuncuları bedelsiz göndermekte buldu.

TAM MESSİ’YE UYGUN PARTNER

Lionel Messi gibi bir yaşayan efsaneye sahip olmanın en çetrefilli yanı, Arjantinli oyuncunun yanında oynatacak, ona uyum sağlayabilecek oyuncu bulmak. Samuel Eto’o, Thierry Henry, Zlatan İbrahimoviç gibi Avrupa futboluna damga vuran forvetler, Messi’li sisteme tam uyum sağlayamadı. 2014’te takıma gelen Luis Suarez ise, bu rol için biçilmiş kaftandı. Suarez, Liverpool’da attığı goller kadar hırçınlığıyla da öne çıkan bir oyuncuydu. Barcelona’ya imza attığında soru işaretleri vardı. Ancak Uruguaylı, burada farklı bir portre çizdi. Messi’yle mükemmel bir ikili oldu. Kulüpteki 6 sezonunda 4 La Liga, 4 Kral Kupası, 2 İspanya Süper Kupası, 1 Şampiyonlar Ligi, 1 Süper Kupa ve 1 FIFA Kulüpler Dünya Kupası kazandı. Katalan ekibiyle 283 resmi maça çıktı, 198 gol attı ve böylece kulüp tarihinin en golcü üçüncü futbolcusu oldu.

Hâlen formundan bir şey kaybetmeyen ve 6 yılda sayısız başarıya sahip bir oyuncunun kulüpten bedelsiz gönderilmesinin makul bir gerekçesi olmalıydı. O gerekçe kulübün içinden geçtiği ekonomik darboğaz. Evet, Barcelona şu anda tarihinin en kötü günlerini yaşıyor denebilir. Ousmane Dembele, Philippe Coutinho ve Antoine Griezmann için 400 milyon Euro’ya yakın bonservis ödendi, maaşları da dâhil edilirse fatura daha da kabarık. Ancak hiçbirinden beklenen verim alınamadı.

33 YAŞINDA 3 İSİMLE YOLLAR AYRILDI

Bu sebeple de maliyeti bile karşılamayan bir yola girildi. Futbolcuların performansları düşünce, başka takımlara satılmaları da mümkün olamadı. Bu noktada maaş yükünden kurtulmak bile kâr sayıldı. 33 yaşındaki 3 isim, Suarez, Arturo Vidal ve Arda Turan kulüpten bedelsiz ayrıldı. Suarez, Barcelona’nın ligdeki en büyük rakiplerinden birine, Atletico Madrid’e altın tepside sunulmuş oldu. Buna karşılık, Suarez’in yıllık 35 milyon Euro maaşı kalemden düşüldü. Burada yönetim beceriksizliğinden de bahsedilebilir çünkü Real Madrid, tıpkı Suarez gibi 33 yaşındaki Ronaldo’yu Juventus’a 117 milyon Euro’ya satabilmişti. Nitekim takımın formasını 6 yıldır giyen başarılı orta saha oyuncusu 32 yaşındaki Ivan Rakitic de sadece 1,5 milyon Euro bonservis ücretiyle Sevilla’ya gönderildi.

Barcelona’nın bu borç batağına düşmesinin en büyük sebeplerinden biri Neymar. 2017’de 222 milyon Euro’ya PSG’ye gönderilen Neymar’ın yerini aynı yetenekte ve yıldızlık statüsünde bir oyuncuyla doldurmaya çalışan Katalan ekibi, Coutinho, Dembele ve Griezmann’a milyon dolarlar harcadı. Hepsi de fiyasko oldu. Son yıllarda başarısız transfer politikası, hemen her pozisyonda hissedildi.

Bu transfer döneminde 72 milyon Euro’ya Arthur’u Juventus’a gönderen Barcelona, karşılığında 60 milyon Euro’ya 30 yaşındaki Miralem Pjanic’i getirdi. Yorumcular, bu transferin de bir başka fiyasko olduğu görüşünde. Pjanic’in Barcelona’da başarılı olması büyük sürpriz olacak. 

SORUN YÖNETİMDE AMA…

Bütün bu problemlerin kaynağı olarak Josep Marie Baromeu başkanlığındaki yönetim gösteriliyor. Nitekim Messi’nin kulüpten ayrılmak istemesinin en önemli sebebi Baromeu’nun vizyonsuz yönetimi ve tutmadığı sözlerdi. Mart ayında yeniden seçimler var. Bartomeu’nun gideceğine kesin gözüyle bakılıyor. Ancak bu, temel problemleri çözmeyecek. Kulüp gelirlerinin yüzde 69’u oyuncu maaşlarına gidiyordu. Şimdi bu maliyetin bir kısmı düştü ancak pandemi dönemi kulüpleri ciddi oranda etkiledi. 95 bin taraftarın seyrettiği Nou Camp’taki maçlar, takımın en önemli gelir kaynaklarından biriydi.

Bir dönem kupalara ambargo koyan Barcelona, Messi’nin bile zoraki tutulabildiği bir kulüp haline geldi. Arjantinli, “Takımda kalacağım çünkü başkan bana ayrılmamın tek yolunun 700 milyon Euro’luk serbest kalma bedelini ödemem olduğunu söyledi. Bu da imkânsız,” diyerek kalış sebebini açıklamıştı. 6 yıldır birlikte ter döktüğü Suarez’in Atletico’ya bedelsiz gidişi karşısında da acı bir yorum yaptı: “Seni farklı bir formayla görmek ve sahada sana karşı oynamak çok garip olacak. Sen bu kulübün tarihinin en iyi oyuncularından biri olarak kendine yakışan bir vedayı hak etmiştin, seni böyle kapıya koymalarını değil. Ama artık şu noktada hiçbir şey beni şaşırtmıyor.”

Görünen o ki Barcelona’da sular uzun süre durulmayacak.

[Hasan Cücük] 26.9.2020 [TR724]

Gassân’dan mektup var [Dr. Reşit Haylamaz]

Derinlere demirli meliklerin âdetindendir, sınırları aşan ve emellerine hizmet edebilecek huzursuz tipteki insanları ararlar. 

Kulakları delik, gözleri de keskindir; ne mesafelerin uzaklığı ne de coğrafyaların farklılığı engeldir, onlara.

İz takip eder ve kokusunu aldıkları yere anında damlarlar.

Onlar için damlamanın elli çeşit yolu vardır; kabaran hisleri, örselenmiş duyguları, ardı arkası gelmez hırsları, doyma bilmez beklentileri, öfkeleri, nefretleri takip eder ve gözünü kırpmadan finali bekleyen avcı misali otağını en yakınına kurarlar.

Sinyal almaya başladıkları gün bayramdır, onlar için. Dakikasında odaklanır ve iyi okudukları kişiliklerine uygun kılık ve kıyafetle yaklaşır ve insanı insanlığından uzaklaştıran en şenî hallerine bile alkış tufanıyla karşılık verirler.

Bir nazar, bir kulak kabartma ve azıcık da hoşlanma varsa, iş tamam demektir!

Sonrası malum!

Ne yazık ki bu tezgâha gelmeyenin istisnası çok azdır!

Bugün size, o istisnalardan birisini anlatacağım.

Medîne’nin ilklerinden ve Akabe’de el sıkan önderlerden birisiydi, Ka’b İbn-i Mâlik.

Karşılarına sürpriz bir şekilde çıkan Bedir dışında hiç yalnız bırakmamıştı, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem). Ne var ki Bedir’e katılamayan hiç kimse kınanmıyor olsa da hayat boyu içini kemiren bir ıstıraptı, onun için.

Acı bâdire Uhud’un tatlı birer hatırası olarak taşıdığı 11 yarası vardı. Resûlullah’ın da (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü şâyiası çıkarıldığında beyninden vurulmuşa dönmüştü ki dünya gözüyle O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) yeniden karşısında görüverince sevincinden “Müjdeler olsun; Resûlullah yaşıyor!” diye haykırmış, ancak mübarek parmağını dudağına götürerek sessiz olmasını işaret eden iradeye teslim olup bu sevincini de bastırmıştı.

Daha büyük bir hesaplaşma gündeme geldiğinde âhesterevlik etmiş, bugün-yarın derken küçük ihmallere takılmış ve açık cepheye giden büyük ordunun ardında kalmıştı. Arkadan da olsa gidip yetişemeyişi, onun için ömür boyu bir hicran olacaktı.

Ama olmadı; yine de niyeti gitmekti ama yaz aylarının kavuran sıcağında suların serinliği, gölgelerin de çekiciliği tuttu onu; keşke gitseydi!

Yolda sormuştu onu, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem). Belli ki yanında olanların yine yanında olmasını istiyordu! O günkü sessizliği aşıp gelen Muâz İbn-i Cebel’in (radıyalallahu anh) tezkiyesi, hayat boyu unutulmayacak bir vefa demekti, Ka’b İbn-i Mâlik için.

İş işten geçmiş, dönüşünde olacakların derdine düşmüştü; ne diyecekti?

O gün geldi ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:

“Niye gelmedin; gelmek için hazırlık yapmış değil miydin?”

Doğru söze ne denebilirdi ki?

Boynunu büktü ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Vallahi Senin huzurunda değil de şu an ehl-i dünya bir başkasının yanında olmuş olsaydım, ne yapıp eder ve bir mazeretle işin içinden sıyrılmasını bilirdim. Zira bende cedel kabiliyeti var. Fakat biliyorum ki benden razı olacağın bir yalan sözle bugün kurtulsam, çok sürmez Allah seni bundan haberdar eder ve üstelik O’nun gazabından da asla kurtulamam. Bugün bana celâllenecek olsan bile doğruyu konuşursam, ümit ediyorum ki yarın Allah ve Resûlü’nün rızasını kazanır ve güzel bir akıbetle karşılaşırım.

Vallahi hiçbir bir özrüm/mazeretim yoktu ya Resûlallah! Ve yine vallahi, seninle beraber olmadığım şu zamanki kadar hiç imkâna sahip olmamıştım!”

Doğru söylüyordu! Bir sözüyle kılıçların vuruştuğu, başka bir beyanıyla cephelerin durulduğu ender şairlerden birisiydi, Ka’b İbn-i Mâlik.

Muhatabı da biliyordu; “Buna gelince, işte bu doğru söyledi!” buyurdu.

Maksat açıktı ve onun gibi açık konuşan iki kişi daha vardı.

Ne var ki tevbelerinin kabulü geriye bırakılan bu üç kişiye yapılan muamele de  farklıydı; tecrid uygulanacak ve onlarla hiç kimse konuşmayacaktı!

Perişan olmuşlardı; insanlar içinde dolaşıyorlardı ama onlarla hiçbir insan konuşmuyordu! Can-ciğer kardeşi Ebû Katâde’nin bahçesinden atlamış ve hasret kaldığı bir dost kelamı duyabilmek için selam vermişti, bir gün; o ne sadakat ki selamını bile almıyordu!

Ve bu, tam elli gün sürecekti!

Bütün genişliğine rağmen dünya daraldıkça daralmış, herkesin yaşamak için can attığı hayat, onlar için serâpa ıstırap olmuştu.

Bu arada, yanına yaklaşıp da akıl verenler yok değildi; yeniden huzura gitmesini ve bu badireden sıyrılmasını salık veriyorlardı!

Akıl diye uzattıkları da tuzaktı!

Bir sürpriz daha vardı; çarşıya indiği günlerden birinde Nebâtlı bir tüccar onu bulmuş ve bir mektup uzatmıştı.

Mektup, hiç görmediği, oturup konuşmadığı, muhtemeldir ki adını bile bilmediği Gassân melikinden geliyordu. Açtı ve okumaya başladı; diyordu ki:

“Duydum ki sahibin sana cefâda bulunmuş, zulmetmiş! Allah seni, hor-hakir görülesin, zâyi olasın diye yaratmadı ki! En iyisi mi sen bize gel; bütün imkanlarımızı senin için seferber edelim!”

“Sahibim!”

“Cefâ ve zulüm!”

Evet, o âna kadar çok sıkıntı çekmişti. Tevbelerinin kabulünü anlatan beyanların da ifade ettiği gibi âdeta nefes alamaz olmuştu ama bu, onların hepsini unutturacak mahiyette bir bela, ‘daha kötüsü olamaz’ denilecek cinsten bir imtihandı!

Bir mektuba bir de Nebâtlı tüccara baktı. Bu bakışlarda, “Dünya-Ukbâ’da bana şeref nişanı olan şu günleri, süflî dünyanıza alet mi etmek istiyorsunuz; bende hıyânet adına bir emare mi gördünüz ki imkanlarınızı önüme serip şenaatinize ortak etmek istiyorsunuz?” dercesine bir anlam gizliydi.

Fiili bir tekzip gerekiyordu. Hiç vakit kaybetmedi, “Bu da ayrı bir imtihan!” dedi ve dünyasını karartan bu mektubu, Nebâtlı tüccarın gözleri önünde yırtıverdi!

Bu iradeyi ortaya koyan Ka’b İbn-i Mâlik (radıyallahu anh) hakkında ayet geldi, “tevbe kahramanı” olarak tarihe geçti. Allah’ın hoşnutluğunu, Resûlü’nün de yakın dostluğunu kazandı. 

Ancak herkeste bir Ka’b İbn-i Mâlik iradesinin olmadığını da unutmamak lazım.

Üstelik, bugünkü meliklerin hangi kılıkla ve nasıl bir zamanlamayla gelecekleri, kapınıza melek suretli nasıl bir şeytan gönderecekleri de belli değil!

[Dr. Reşit Haylamaz] 26.9.2020 [TR724]

Klişe, farklı, sıradışı: Hapishane filmleri [M.Nedim Hazar]

“Fikirler kurşun geçirmezdir,” denilir ünlü “V for Vendetta” filminde. Aslında fikir, sadece kurşuna en dayanıklı kavram değildir, tutsak da edilemez, dahası yok edilemez. İnsanlığın fenalığa karşı ceza olarak hapishaneyi keşfetmesi çok eskilere dayanır.

İnsanların cezalandırılma amacıyla kapalı bir yere konulmalarına modern anlamda bakacak olursak 16. yüzyıl sonlarına gitmemiz gerekiyor. Modern anlamdaki ilk hapishanenin 1595 yılında Amsterdam’da kurulduğu kabul edilir. Bu kurumun oluşmasının nedeni 1588 yılında bir hırsızın olağan cezası olan idam cezasına değil, devlet tarafından eğitilip iyileştirilmesine karar verilmesine dayandığı söylenir.

Gelişip bir disipline dönüşmesinin ilk örneğini ise yine aynı dönemde İngiltere’de görüyoruz. Bridewell Şatosu’nda bir çalışma evi inşa edilerek, toplum için olumsuzluk yaratan kişiler burada çalıştırılıp, kişilerin topluma uyumu sağlanmaya çalışılmıştır. Sonra meşhur hapishane ve zindanlar giriyor insan hayatına. Londra’daki Londra Kulesi, Paris’teki Bastille Kalesi, İstanbul’daki Yedikule Zindanı vs. Dünyanın her yerinde bir tür ‘ıslah’ amaçlı kurulan mahpus mekânları. Ne ki, hapishane tarih boyunca her daim gücü elinde tutanın hoşuna gitmeyeni ve tehlikeli olarak gördüğünü kapattığı bir tür ‘düşman hapsetme’ mekânı olarak fiiliyatta işlev görür. Bu açıdan bakıldığında hapishane tarihi aynı zamanda özgürlük ve mazlumların da tarihini barındıran tarihtir.

Sinema da, keşfinden hemen sonra hapishane içerikli filmlere ciddi ağırlık vermiştir. Kimi zaman yukarıda bahsini ettiğimiz yönüyle; yani zalim/mazlum, iktidar/muhalif perspektifiyle kimi zaman da kaçış ve özgürlük temasıyla çıkar karşımıza hapishane filmleri.

The Shawshank Redemption | WCBE 90.5 FMVe gerek izleyici, gerekse işin ehli eleştirmenlerin oluşturduğu ‘en iyi film’ listesinin başında tartışmasız bir hapishane filmi durur: Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption). 1994 yapımı bir Frank Darabont filmi olan Esaretin Bedeli, Stephen King’in meşhur romanının beyazperdeye uyarlanmasıdır. Morgan Freeman ve Tim Robbins’in başarılı oyunculuğuyla göz doldurduğu bu başyapıtta, haksız yere hapse atılan bir muhasebecinin yıllar süren sabırlı kaçış ve intikam öyküsü anlatılır. Esaretin Bedeli, mutlu finaliyle kötülerin dünya hapishanesinde de cezasız kalmayacağını anlatan iyimser filmlerin başında gelir.

Bir başka Frank Darabont filmi olan Yeşil Yol’da (The Green Mile) ise bir önceki filmde tutan formül tekrar edilmiştir adeta. Yine Stephen King’in çok satan bir kitabı beyazperdeye uyarlanmış ve yine çok güçlü oyuncu kadrosu karşımızdadır. 1999 yapımı filmde bu kez Tom Hanks ve Michael Clarke Duncan adeta döktürür. İçli ve mistik güçleri olan bir masumun haksız yere idam cezası alması ve bunu fark eden bir gardiyanın, mahkûmun idamına engel olmayışı ve ölümsüzlük ile cezalandırılmasını anlatır Yeşil Yol.

Sinema tarihinde 3 bine yakın hapishane filmi çekilmiştir. İlk hapishane içerikli film, Louis Feuillade’un 1913 yapımı Fantoma’sıdır. Keza kurgulu ilk filmlerden sayılan ve sinema tarihinde de önemli bir yer tutan D.W. Griffith’in 1916 yapımı Intolerance’ını da hapishane filmleri örnekleri arasına katabiliriz.

Enteresandır, bir şekilde hapishane ile teması olan “iyi filmler” listesinde en tepelerde bir Türk filmi de vardır: Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum’u. Uzun süre emekleme dönemi yaşayan Yeşilçam’ın seyirci ile barıştığı film olarak da görebileceğimiz Babam ve Oğlum, acıklı finaliyle seyirciyi ağlatırken, 12 Eylül darbesinin hayatları nasıl paramparça ettiğini de can yakıcı şekilde gösterir. Hapishane, film kahramanının hayatını ve bedenini harap etmiştir. Kahramanımız film boyunca kendi tükenen hayatının aksine hiç olmazsa çocuğunun hayatını kurtarmaya çabalar.

Bir diğer başarılı Türk filmi olan Yavuz Turgul’un Eşkıya’sı da hem Türk sinema tarihi açısından hem de hapishanenin insan duygularını köreltmek yerine umudu nasıl diri tutabileceğini anlatması açısından önemli bir filmdir. Baran ile Keje’nin dillere destan ‘vuslatsız’ aşkı vardır Eşkıya’da.

Jonathan Demme’in Kuzuların Sessizliği her ne kadar doğrudan hapishanede geçmese de, esas kahramanın tutuklu olduğu başarılı filmlerden biridir. Doktor Hannibal karakteriyle Anthony Hopkins ortalığı kırar geçirir bu filmde. Tony Key imzalı 1998 yapımı Amerikan History X ise hapishanenin ıslah edici yönünü işleyen nadir filmlerdendir. Gençliğinde ideolojinin uçlarında yaşayan ırkçı Derek, hapishanede hakikati bulur ve çıktıktan sonra kardeşinin aynı tuzağa düşmek üzere olduğunu görüp onun kurtuluşu için savaşır.

Akılda kalıcı olması ve estetik açıdan yüksek sinemanın önemli bir örneğini teşkil etmesi açısından Fransız filmi Delik (Le Trou) son derece gerçekçi bir hapishane kaçış filmidir. Baştan sona hapishanede geçen film, bir grup mahkûmun zekâ dolu kaçış öyküsünü anlatır. Delik o kadar gerçekçidir ki, izleyici film boyunca kalın duvarlar ve demir parmaklıkların kendisini kuşattığını zanneder.

Un prophète de Jacques Audiard (2008) - UniFranceNispeten daha güncel olan (2009) yine bir Fransız filmi Peygamber (Un Prophete) son derece sert ve seyri kolay olmamakla beraber inandırıcı bir hapishane filmidir. Neredeyse tamamı hapishanede geçen film, 19 yaşında Arap kökenli toy bir gencin, hapishaneye düşmesi ve okuma-yazma dahi bilmiyorken, hapishanedeki çetelerin arasından zekâsını kullanarak inanılmaz yükselişini konu alır.

1925 doğumlu Malcolm Little, sıradan bir Afro-Amerikan’dı. Uyuşturucu, hırsızlık, kadın ve daha pek çok günah/suç ile bulanmış hayatı, girdiği hapishanede değişti. Burada Müslüman olup Malcolm X ya da El-Hacı Malik El-Şahbaz ismini alan Malcolm, hayatının ondan sonraki kısmını inancını anlatmaya vakfetti. Kötülük onu hapishanede bulmamıştı ama dışarıda peşini bırakmadı. Menfur bir suikast sonrası hayata veda ederken ardında milyonlarca seven bırakan bir lider olmuştu. Siyahî yönetmen Spike Lee, 1992 yılında bu etkileyici yaşamı Malcolm X ismiyle filme çekti. Her ne kadar tamamı hapishanede geçmese de, özellikle kahramanın ruh dünyasındaki değişimi ve etkileyici sahneleri hapishanede geçen bir film oldu Malcolm X.

Hapishane filmi deyince Paul Newman’ın başarıyla rolünün altından kalktığı benzersiz bir özgürlük filmi olan Parmaklıklar Ardında’yı (Cool Hand Luke) unutmamak lazım. 1967 yapımı Stuart Rosenberg filmi olan Parmaklıklar Ardında, sebepsiz işlediği suçlar yüzünden hapishaneye giren Luke’un, her gönderildiği hapishanede yeni arkadaşlar edinmesini ve her hapishanede kaçıştan başka bir şey düşünmemesini anlatır. Yakalanmak ve kaçmak Luke’un kaderi olmuştur.

Hücre 211 (Celda 211), enteresan bir İspanyol hapishane filmdir: Eşi hamile olan Juan, gardiyan olarak atandığı hapishaneye geldiği ilk günde rahatsızlanır ve dinlensin diye bir hücreye konulur. Tam bu esnada hapishanede isyan patlak verir ve mahkûmlar onu kendileri gibi zannederken Juan hep ayaklanmayı bastırmak için bir şeyler yapmaya çabalar, diğer yandan da ailesine zarar verilmesini önlemeye çalışır.

Don't Let Them Shoot the Kite - Uçurtmayi Vurmasinlar

Ve yine bizden çok başarılı bir film… Feride Çiçekoğlu’nun kaleminden Tunç Başaran’ın beyaz perdeye aktardığı bir şaheser: Uçurtmayı Vurmasınlar! Annesinin cezası yüzünden hapishanede büyümek zorunda kalan Barış, bütün mahkûmların neşe kaynağıdır. Siyasî mahkûmlardan biri olan İnci ile arasındaki yakınlık diğer bütün mahkûmlarla olandan çok daha farklıdır. Küçük Barış ile İnci arasında gelişen bu sevgi dolu dostluk, hapishane duvarlarını bile delen koskoca bir dünya kurgulanmasına sebep olur. Özellikle küçük oyuncu Ozan Bilen’in ruhlara nüfuz eden oyunculuğu seyirciyi etkiler.

2008 yapımı Açlık (Hunger), bir insanın idealleri uğruna neleri feda edebileceğini anlatan can yakıcı filmlerin başında gelir. Michael Fassbender ve Liam Cunningham’ın karşılıklı diyaloglarının olduğu sekansıyla sinema tarihinde yerini alan film İrlandalı aktivist ve milletvekili Bobby Sands’in gerçek hikâyesinden uyarlanmıştır. Açlık, uzunca ve insanı geren sahneleriyle mutlaka izlenmesi gereken hapishane filmlerindendir.

2. Dünya Savaşı ve hapishane filmleri bambaşka bir dosya konusu olabilecek kadar zengin bir başlıktır. Ancak buraya sadece birkaçını alabileceğiz. Bunlardan ilki 1962 yapımı bir Macar filmi olan Zoltan Fabri’nin Cehennemde İki Devre (Két Félidö A Pokolban). Nazi esiri olan askerlerin, gardiyan ve komutanların gönlünü hoş etmek için bir futbol takımı kurmasını anlatan Cehennemde İki Devre, aynı zamanda bir hapishaneden kaçış filmidir de.

Başarılı yapım, daha sonra (1981) usta yönetmen John Huston tarafından Zafere Kaçış ismiyle yeniden çekilir. Sylvester Stallone ve Michael Caine gibi popüler oyuncuların yanında Pele ve Bobby Moore, Ardiles gibi gerçek futbolcular da filmde rol alır. Büyük Kaçış (The Great Escape), hapishane ve kaçış temalı filmlerin en iyi olanlarından biridir. Paul Brickhill’ın aynı adlı kitabından James Clavell tarafından senaryosu kaleme alınan ve yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazılmış olan film, bu kaçışta ölen 50 subaya adanmıştır. 1964 yılı Oscar ödülüne en iyi film düzenleme dalında aday olsa da kazanamayan Büyük Kaçış, Moskova Uluslararası Film Festivali’nde başrol oyuncusu Steve McQueen’e en iyi erkek oyuncu ödülünü getirir. Film, 2. Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından tutuklanan müttefik subaylarının tutuklu olduğu kamptan kaçışlarını anlatır. Subaylar, uzun çalışmalar sonucunda kamptan bir tünel kazarak kaçmayı başarırlar. Ama Alman SS polisleri peşlerini bırakmaz. Sonucunda hepsi Almanya ve İsviçre’de değişik zaman ve şekillerde yakalanırlar. Yakalanan subayların ellisi kampa dönüş yolunda Nazi askerleri tarafından öldürülür.

Kaçış filmi deyince ilk akla gelen Kelebek’i (Papillon) anmamak olmaz. Yine Steve McQueen’in bu kez Dustin Hoffman’la başrolü paylaştığı film, destansı bir kaçışı anlatır. Film, gerçek bir hikâyeye dayanır. 1973 yapımı bir ABD filmi olan kelebek, Fransız Guyanası’nda mahkûm olan Henri Charriere’in yazdığı ve gerçek hayat hikâyesini anlattığı kitaptan sinemaya uyarlanmıştır. Filmin adında da eserin orijinal Fransızca ismine sadık kalınmıştır.

Mr Robot's Rami Malek to star in Papillon remake | Film | The GuardianHikâye ise şöyledir: Suçsuz olduğu halde mahkûm edilen Papillon ve mahkûm gemisinde tanıştığı arkadaşı banker Dega, Fransız Guyanası’na gönderilmişlerdir. Burası kaçması imkânsız bir hapishanedir. Mahkûmlar çok kötü şartlarda çalıştırılmakta ve yaşamaya çalışmaktadırlar. Papillon ilk günden itibaren kaçmayı kafasına koyar. Arkadaşı Dega’ya vuran gardiyanı döverek kaçar. Kaçmadan önce konuştuğu bir mahkûmdan aldığı bilgi ile gittiği tüccar onu insan avcılarına satar ve böylece hapishaneye geri götürülür. Hücre hapsinde 2 yıl tek başına dayanır. Bu sırada kendisine yemek gönderen Dega’yı ele vermez. İki yılın sonunda arkadaşları ile yeni bir plan yapar, Clousette ve Maturette adlı iki arkadaşıyla kaçarlar.

Filmin final sahnesinde Papillon’un bağırması unutulmaz bir andır: “Sizi pislikler! Ben hâlâ buradayım…” Arkadaşlık, vefa ve sadakatin etkileyici bir şekilde anlatıldığı Kelebek, olayların geçtiği hapishanenin kapanmasına sebep olur. 25 yaşında mahkûm olup 13 yıl sonra kaçmayı başaran Kelebek ise 67 yaşına kadar özgürce yaşamıştır.

1979 yapımı Alkatraz’dan Kaçış (Escape from Alcatraz), isminden de anlaşılacağı üzere meşhur bir hapishane kaçış filmidir. Don Siegel’in yönetmenliğini yaptığı ve Clint Eastwood’un başrolde yer aldığı film gerçek olaylara dayanmaktadır ve Alcatraz adası üzerinde bulunan maksimum güvenlikli hapishaneden muhtemelen tek başarılı kaçış denemesini dramatize etmektedir.

Alcatraz, Amerika’nın en meşhur hapishanelerindendir. Hakkında yüzlerce kitap, onlarca film çekilmiştir. Bunlardan en meşhuru olan ise Alkatraz Kuşçusu’dur (Birdman of Alcatraz). Hapishanenin insan hayatında önceden tahmin etmediği bambaşka boyutlar açabileceğini gösteren bir öyküdür Alkatraz Kuşçusu. 1962 yapımı olan filmin başrolünde unutulmaz oyunuyla Burt Lancaster oynar. Yönetmenliğini John Frankenheimer’in yaptığı film, yaşamını kuşlarla geçirdiği için Alcatraz Kuşçusu olarak bilinen federal mahkûm Robert Franklin Stroud’un hayat hikâyesini anlatır. Film, Thomas E. Gaddis’in 1955’te yazdığı kitaptan Guy Trosper tarafından uyarlanmıştır.

2003 yılında başrolünü Brad Pitt’in oynayacağı yeni bir versiyonunun, Alkatraz’ın Delisi (Madman Of Alcatraz) adıyla çekilmesi planlandıysa da bu proje gerçekleşmedi. Küçücük bir kuşun bir insanın hayatını ne denli değiştirebileceğini, üstelik bunu kaçmanın imkânsız olduğu Alcatraz Hapishanesi’nde ömür boyu hapis cezası alan bir adamın hücresine gelen yaralı bir kuş üzerinden anlatan dokunaklı bir filmdir Alkatraz Kuşçusu.

1980 yapımı Brubaker, farklı bir hapishane filmidir. Şöyle ki; Arkansas’taki Wakefield Cezaevi’nde bazı olaylar gelişmektedir. En hafifi rüşvetle başlayan bu olumsuzluklar zincirinin dışarıya yansımayan halkaları, işkence, cinayet, yolsuzluk, cinsel taciz vb.den oluşmaktadır. İdealist biri olan Henry Brubaker (Robert Redford), cezaevine müdür olarak atanır. Ancak görevine normal yollardan başlamak yerine içeriye bir tutuklu kılığında girerek olayları kendi görmek ister. İnsan haklarına yönelik çabaları, mahkûmlar arasında destek bulan Brubaker, cezaevi yönetiminin ve valinin hedefi haline gelir. İnsanları arındırmak için kurulan hapishaneler üzerine derin düşünülmesini sağlayan film, unutulmazlar arasında yerini alır.

Ve yakın tarihten bir Polonya filmi Sorgulama (Przesluchanie). Yönetmenliğini Ryszard Bugajski’nin yaptığı bu son derece gerçekçi ve izlenmesi zor film, Cannes dahil olmak üzere pek çok festivalde ödüller alır. 1989 yapımı film, suçunun ne olduğunu dahi bilmeyen bir şarkıcı kadının sorgulanma süreci boyunca işkence görmesi, tacize uğraması, kötü koşullarda tutsaklığını anlatır.

Bir bilim adamının düzenlediği ve tamamı erkeklerden oluşan 20 denek, bittiğinde toplamda 4000 mark alacakları bir deneye katılırlar. Hiçbiri hayatında hapishane yüzü görmemiş olan denekler, hapishane ortamına dönüştürülen deney sahasında iki hafta boyunca, ‘yönetenler ve yönetilenler’ olarak iki gruba ayrılarak yaşamak durumunda bırakılmayı kabul ederler. Denekler, ya verilecek olan para için ya da yaşamlarına farklı bir deneyim katmak amacıyla bu deneye katılmışlardır. Başroldeki Tarek ise; bu işin iç yüzünü belgeleyip bir gazeteye satmak ve yaşanılacak olası olaylara tanıklık etmek amacıyla orada bulunmaktadır. Deneyin amacı; insanlara giydirilen roller ve bu rollerin, bireyi ne kadar zamanda gerçek benliğini ele geçirerek yabancılaştıracağı ve bu süreçte kişinin, bu yabancılaşmaya ve kendisine biçilen role, ne denli uyum sağlama ya da kendi benliğini muhafaza etme iradesini haiz olup olmadığının belirlenmesidir.

Bu enteresan Alman filminin ismi Deney’dir (Das Experiment) ve Oliver Hirschbiegel tarafından yönetilmiştir. 2001 yapımı olan Deney, meşhur Stanford hapishane deneyini konu alır. Alman yazar Mario Giordano’ya ait Philip Zimbardo’nun 1971’de yaptığı Stanford hapishane deneyini anlatan Das Experiment Black Box adlı kitaptan esinlenmiştir.

Bulgar yönetmen Javor Gardev’in 2008 yapımı sıra dışı filmi Zift, Bulgaristan’ın Oscar adayı olmuştu. Adını argoda ‘b.k’ kelimesinden alan Zift, bir özel dedektifin suçlularla olan savaşına değil, suçlunun kendisine odaklansa da, kara film tarzında bir suç filmi olarak nitelendirilebilir. ‘Güve’, yirmi yıl hapis yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur. Yeni ve yabancı bir dünya olan 60’ların komünist Sofya’sında kendi benliğini bulmaya çalışır. Bir günde olanları anlatan filmde, ‘Güve’ geçmişiyle barışmaya çalışır ancak işkence görür, kovalanır ve gün boyunca ajanlardan, doktorlardan, bar kuşlarından, serserilerden ve mezarcılardan pek çok hikâye dinlemeye zorlanır.

Hapishane filmleri seçkisine Yılmaz Güney’in ödüllü ve son filmi Duvar’ı almamak eksiklik olacaktır. Güney’in hapishaneden yönettiği Yol’a da selam durarak değineceğimiz Duvar, konusunu gerçek yaşanmışlıklardan alır: 1970’li yılların sonunda Ankara Kapalı Cezaevi’nde başlayan bir isyan anlatılır filmde. Hapishanenin tüm ağır ve kirli işlerini yapan, en kötü hücrelerinde kalan çocuklar koğuşundan çıkar isyan… Dördüncü koğuşun çocukları terk edilmiştirler, hırsızdırlar, katildirler… Ama asıl en başta kadersizdirler… Bu bahtsızlar hücresinde, diriliğini yitirmeyen tek şey umut kırıntılarıdır. Bir gün daha iyi bir hapishanenin parmaklıkları ardına kaçabilmektir.

Sinemamızın en değerli, en özgün isimlerinden Yılmaz Güney tarafından yazılıp yönetilen film, dönemin politika, siyaset ve hatta insanlık kavramında kanayan yaraları su yüzüne çıkarır. Politik sinemamızın en önemli filmlerinden olan Duvar, ayrıca 1983 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterilir.

Her ne kadar millet olarak çok hoşumuza gitmese de bir hapishane filmi daha var sinema tarihinde: Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express). Yıllarca uluslararası alanda imajımıza zarar verdiğine inanılan bu film, her ne kadar art niyetli olarak çekildiği düşünülse de, nihayetinde bir sinema filmidir. Alan Parker’ın yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu ünlü sinemacı Oliver Stone’un yazdığı İngiliz-Amerika ortak yapımı ve 1978 çıkışlı bu film, 1970’te Türkiye’de tutuklanıp hapse atılan Billy Hayes’in gerçek öyküsünden yola çıkılarak yazılmıştır.

Yaşanmış olduğu ileri sürülen hikâye şöyledir: Amerikalı genç bir turist olan Billy Hayes, sevgilisi Susan ile birlikte Türkiye’de tatildedir. Hayes, tatil dönüşü arkadaşlarına satıp para kazanmak amacıyla yanında iki kilogram haşhaş götürmeye teşebbüs eder. Vücuduna canlı bomba gibi yerleştirdiği küçük paketler halindeki uyuşturucu uçağa binmek üzereyken yapılan ani bir güvenlik aramasıyla polisler tarafından bulunur ve İstanbul Sağmalcılar Cezaevi’nde tutuklu geçireceği süreç başlar.

Her ne kadar filme kaynaklık eden kitap ile arasında çok ciddi ve art niyetli farklılıklar bulunsa ve film estetiği, anlatımı ile çok değerli bir yapıt olmasa da özellikle politik açıdan epey ses getiren film yıllar boyu ülkemizde yasaklı oldu. Gösterime girmeden önce Türkiye tarafından protesto edilen Geceyarısı Ekspresi, 52. Akademi Ödülleri’nde aday olduğu 6 dalın 2’sinde Akademi Ödülü kazandı. Ve devletimiz bu filmin açtığını düşündüğü hasarı giderebilmek için milyonlarca dolar harcadı.

Sadece bir hapishane filmi değil, sinemanın gücünü anlayabilmemiz açısından da önemli bir örnektir Geceyarısı Ekspresi. İki de ilginç ayrıntı var bu filmle ilgili: Aralık 2004’te Türkiye’ye yaptığı bir ziyaret sırasında kitaptan uyarlanan filmin senaryo yazarı Oliver Stone, yazdığı şeyleri çekim aşamasında fazla dramatize ettiğini kabul ederek özür diledi. Ve 2004 yılında San Francisco Chronicle gazetesine konuşan Billy Hayes, Türkiye hakkında fikir ve anılarının filmde olduğu gibi sadece negatif şeylerden oluşmadığını ve filmde çarpıtılan Türkiye görüntüsü yüzünden vicdan azabı duyduğunu ifade etti.

3 binden fazla filmin, bir o kadar TV dizisinin çekildiği hapishane üzerine daha pek çok örnek vermek mümkün. Ancak bu yazıda örneklerini verdiğimiz çalışmalar bile hapishanelerin insan hayatıyla ilişkisinin kadim olduğu ve gelecekte de olacağının en çarpıcı göstergesi olsa gerek.

[M.Nedim Hazar] 26.9.2020 [TR724]

Karşı kıyı memleket [Alper Ender Fırat]

Bir zamanlar Varna’da deniz kenarına oturmuş uzaktan geçen gemilere bakıyor ve bir türkü mırıldanıyordum.

“Bir vapur geçer Varna önünden

Uy Karadeniz’in gümüş telleri

Bir vapur geçer Boğaz’a doğru

Nazım usulcacık okşar vapuru

Yanar elleri… Yanar elleri…”

Memlekete doğru giden bir vapura, uzaktan hayalen bile olsa dokunan bir adamın özlemden elleri yanıyor. Bir vatan hasreti daha nasıl ifade edilirdi bilemiyorum. Nasıl da can acıtan bir duygudur.


Birkaç yıl sonra benim de başıma geleceğini bilmeden, bilemeden, yıllardır dilimde olan bu şarkıyı, şiirin yazıldığı yere gelip de söylemişim.

Bir zaman sonra bir Yunan adasında deniz kenarında oturacak, memlekete giden gemilere hasretle bakarak ve Nazım’ın şiirini söyleyecektim öyle mi?

Karşı yaka memleket, sesleniyorum Varna’dan (ada’dan)

İşitiyor musun? Memet! Memet!

Karadeniz (Ege) akıyor durmadan, deli hasret deli hasret

Oğlum, sana sesleniyorum.

İşitiyor musun?

Memet! Memet!

Üniversitede okurken kimi zaman şimdi baktığım karşı kıyıdaki kasabaya gelir, sahilde karşı kıyıyı yani şu anda bulunduğum yeri seyrederdim. Işıkları görünürdü uzaktan, yanıp sönen, sönüp yanan ve sürekli göz kırpan ışıkları. O ışıklara bakar ve delicesine merak ederdim o karşı kıyıda kimlerin yaşadığını. Öylesine gizemli, öylesine bilinmez, öylesine merak uyandırıcıydı ki.

Şimdi karşı kıyıdayım, o yanıp sönen ışıkların içinde..

O yıllarda karşı kıyı görünmez duvarlarla örülmüştü sanki. O yüzden karşı kıyının gidilebilen bir yer olduğunu hayal bile edemiyordum.

Kaf Dağının arkası burası olmalıydı…

Orada başka şehirlerin insanları yaşıyordu. Bir gün gelir o Kaf Dağı’nın ardına ulaşabilir miydim, o diyarları, o insanları tanıyabilir miydim bilemiyordum. Nasıl tanışabilirdik ki orada Rumlar yaşıyordu, -80’li yılların Türkiye’sine göre-, hani sabahtan akşama, akşamdan sabaha bizim aleyhimize planlar yapan, her an ülkeyi işgal edecek, dünyanın en tehlikeli insanlarının yaşadığı en azılı düşmanların(!) bulunduğu yerdi neticede.

O zamanlar elimizde ne bilgisayarlar vardı ne internet ne akıllı cep telefonları. Orayla ilgili hiçbir şey bilmezdik, devletin bize söylediğinden başka bir fikre sahip olabilecek bilgiye ulaşmamız mümkün değildi. Ve Devlet Rumların çok tehlikeli insanlar olduğunu söylüyordu.

Yine de o yanıp sönen ışıkların ardındaki insanları, sokakları, evleri ölesiye merak ederdim. Uzaktan ışıkları yanan o evlerde kimler oturuyor, karşı kıyıda bir çift gözün kendilerine çok meraklı gözlerle baktığını hiç düşünüyorlar mıydı?

On yıllar sonra buraya sürgün olacağımı ve burada yaşamak zorunda kalacağımı bilemezdim, düşünemezdim, aklımın her hangi bir köşesinden de geçmezdi.

Sadece 70-80 yıl önce karşı kıyının Kaf Dağı’nın ardında olmadığını düşünür, o kıyıya bakar ve artık başka bir devletin sınırları içinde olmasına çok hayıflanırdım. Bunun yıllar sonra benim kaderimde nelere sebep olacağını bilemeden.

Bugün o görünmez duvarlar delindi, öteki diyarın insanları kapılarını açıp buyur ettiler. Şimdi karşı kıyıdan bakıyorum uzakta bir yerde ışıkları yanıp sönen, sönüp yanan bir yer var. Orası benim memleketim. Bütün yaşadıklarıma, bütün hayal kırıklıklarıma rağmen gidemediğim, vazgeçemediğim, memleket.

Ama bu yakanın o yakadan neredeyse hiçbir farkı yok. Evleri, sokakları, sokak hayvanları, ara sokakta çalan müziği… Bazen nerede olduğumu cidden şaşırıyorum. Türkçe bir ses, yanık yanık söylüyor.

Seninle doğan güldür bu gönül…

Ah bu gönül şarkıları

Dilimdeki bülbüldür bu gönül…

Ah bu Gönül şarkıları

Kavuşmanın tadını, tadını

Ayrılık feryadını

Taşır senin adını, bu gönül

Çocuklar oynuyor sokaklarda, anneler onlara kaygılı sözlerle sesleniyorlar. Yaşlı kadınlar Pazar çantalarını çekiştire çekiştire ara sokaklardan evlerine ulaşmaya çalışıyor. Sıcak burada da bunaltıyor insanı. İnsanlar pazara gidiyor, lokantaları dolduruyor, akşam olunca her yerde ışıklar yanıyor. Ah şu alfabe farklı olmasa başka bir ülkede yaşadığımı hiç fark etmeyeceğim.

Kilisenin hemen arkasındaki çınar altında oturunca insanın canı gevrek ve tulum peyniri istiyor yanına da demlenmiş bir çay. O zaman memleket daha çok geliyor insanın aklına.

Bu kıyının insanları da korkuyor, üzülüyor, kaygılanıyor, hasta oluyor, şifa buluyor, nefes alıyor, yağmurda ıslanıyor, soğukta üşüyüp, sıcakta terliyor. Bazen deniz kenarında meraklı gözlerle karşı kıyıya bakıyorlar. İçlerinden neler geçiyor bilemiyorum. Kim bilir belki dedesinin doğduğu yerdir o kıyı.

Bir kıyıdan baktım dünyaya

Ellerimde tuz, avucumda sedef

Bir mavilik, bir açıklık

Özgürlük hasreti

Yüreğime vuruyor

Nerede, nerede insanlar?

Dünyayı güzellik kurtaracak

Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

Hava, martılar, ışıklı şehir

Sarhoş ediyor beni yosun kokusu

[Alper Ender Fırat] 26.9.2020 [TR724]