Mevlana Celaleddin (1207 M.)’de Behl’de doğdu. Küçük yaşında baba Bahâüddin-i Veled Hazretleriyle beraber, Moğol istilasının hunharlığından çekinerek, Bağdad, Mekke, Şam yoluyla o zaman güvenli bir yer olan Anadolu’ya geldi. Bu hicretle 16 sene süren uzun bir seyahatten sonra Konya’da karar kıldı. Seyyid Burhaneddin gibi büyük bir bilgeden de ders aldı. Babasının vefatından sonra 1230’da müderris olarak ders vermeye başladı. Bu sıralarda Şems-i Tebrîzi ile karşılaştı… Şems-i Tebrîzi Hazretlerinin Mevlana Celâleddin üzerindeki tesiri, külle kaplanmış bir ateşi ortaya çıkarmaya, üzeri örtülmüş bir güzellik üzerinden perde ve peçeyi kaldırmaya benzer.
Eflâkî Dede, Menâkıbü’l-Ârifin isimli kitabında Şems Hazretlerinin nasıl bir hakikat ikazcısı olduğunu şöyle anlatıyor:
Bir gün Vezir Nasîrüddin hangâhında büyük bir merasim vardı. Bir zâta şeyhlik rütbesi vereceklerdi. Bütün ulemâ, meşâyih, ârifler, fâzıllar, ümerâ orada hazır idiler. Her biri, muhtelif ilim ve fenlerde sözler söylüyor ve tatlı sohbetlerde bulunuyorlardı. Bir köşede murakabeye dalmış olan Şems-i Tebrizî birdenbire kalktı ve onlara: “Ne zamana kadar şundan bundan rivayet edip; övünecek ve atsız eğere binip erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde ‘Kalbim bana Rabbimden şu haberi veriyor’ diyecek yok mu? Ne zamana kadar başkalarının âsâsı ile ayakta yürüyeceksiniz?’ dedi. Sonra da “Hadisten, tefsirden, hikmetten v.s. den naklen söylediğiniz sözler, o zamanda yaşayan ve her biri kendi akrânı arasında erlik makamında oturan ERLER’în sözleridir. Onlar kendilerine gelen haberlerden anlatırlardı. Madem ki, bu ASRIN ERLERİ sizlersiniz, o halde, sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?”
Mevlana Celaleddin Hazretlerinin yaşadığı zaman, İslam âleminin ictimaî nizamının Moğol işgal, istila ve baskısının altında tamamen sarsıldığı bir zamandı. Moğolların önünden kaçan âlimler, sanatkârlar, şeyhler, dervişler, o zaman sığınılacak bir yer, bir dâr’ül-amân arıyorlardı. O devirde bu yer, hiç şüphesiz Büyük Alâeddin Keykubat’ın memleketiydi. Bu Sultanın idaresinde Anadolu, 95 kadar kervansarayı ile, büyük ticaret yollarının kavşak noktası olmasıyla, dârüşşifâları, medreseleri, büyük ilim-fen müesseseleri, âsâyiş ve emniyetiyle o günkü dünyanın hem gıbtasını, hem de tamah ve hırsını çeken bir diyardı. Moğolların önünden kaçanlar, arkalarında harap olmuş şehirler, sönmüş hânümânlar, mahvolmuş dünya saltanatları bırakıyorlardı. Bir gün evvel sultan olanlar, öbür gün köle; zengin olanlar da fakir, dilenci oluyordu.
Bu yıkımlar karşısında İslam ümerasının, idarecilerinin ümidleri kırılmıştı. Yukarı tabakadan avam halka kadar bir karamsarlık hüküm sürüyordu. Putperest bir kavim olan Moğolların Âlem-i İslamın koskoca medenî devletlerini ve saltanatlarını yıkarak, onlara hâkim oluşları, idarecilerle bir kısım halkın ümitlerini hatta İslâmiyete olan inançlarını sarsmıştı. İşte böyle bir hengâmede, Mevlana Hazretleri gibi büyük mürşidler zuhur etmeye başladı. Bu mübarek zatlar, büyük Haçlı orduları karşısında savaşmış, İznik müdafaası, Eskişehir muharebeleri, Konya civarı harpler, Bolkar dağı savaşlarını vermiş, âdeta teşekküle ulaşmış bir vatan telakkisine sahip Anadolu çocuklarına BU VAZİYETİN BİR İMTİHAN OLDUĞUNU, İSLÂM'IN YİNE MUZAFFER OLACAĞINI telkin ediyorlardı. İşte bu mürşidlerden biri ve belki de en büyüğü Mevlana idi.
Mevlana Hazretleri, Moğolları, Anadolu’nun diğer büyük mânevî mürşidleri gibi kâfir olarak değil, istikbaldeki Müslümanlar olarak görüyordu. Bundan dolayı bir şiirinde şöyle söylemişti: “Sen Tatarlar’dan korkuyorsun, Allah’ı tanımıyor demektesin; ben ise onlara (İslamiyetin güzelliklerini göstermek için) iki yüz iman sancağı ile hücum ediyorum.” Nitekim Abaka’nın hanımı ve Selçuklu Prensesi olan Hudâvend Selçuk Hâtun’un terbiye ettiği Mahmud Gâzân Han İslamiyeti kabul edince, Mevlana Hazretlerinin torunu Ulu Ârif Çelebiyle görüşmeyi arzu etmişti. Eflâkî’nin rivayetine göre Ulu Arif Çelebi Tebrize gelince, M. Gâzân Han’ın bir yakını kendisine onun büyüklüğünden bahseder. Hân da daima sohbetinde bulunan şeyh efendilerine Mevlânâ Hazretlerinin hallerini sorar. Onlardan Necmeddin Atabek, Hazretin keşif ve kerametlerinin büyüklüğünden bahseder ve delil olarak da Han’a yukarıda zikrettiğimiz şu beytini okur:
“Ben Yârin (Cenab-ı Hakkın) küpünden bir kadeh erlik şarabı çıkarırsam, iki dünyanın bütün güzelliklerini ortadan kaldırırım. Sen Allah’ı tanımadığın için Tatar’dan korkuyorsun. Fakat ben ikiyüz iman sancağıyla Tatar tarafına hücum ederim.”
M. Gâzân Han, bu şiirler için bir cübbe yaptırılmasını, üzerine bu beyitlerin yazılmasını ve altın sırma ile işlenmesini emreder. Tahta oturduğu zaman bu cübbeyi daima giyer ve “Mevlana Celâleddin Rumî, bu gazeli benim için yazmıştır. Çünkü bu zamanda Moğollar arasında iman bayrağını ben kaldırdım. Bu Tatar tâifesi bu zamanda Müslüman oldu.” diye övünürmüş. Yine sonradan İlhan olan Keyhatu da Konya’yı yağmalamak isterken, rüyasında Mevlânâ Hazretlerini görerek, bundan vazgeçer, ayrıca uyanıp tevbeler eder. Sonra da ziyaretine gider.
Evet askerlerin yapamadığını, köşelerinde oturan o büyük mürşidler Allah’ın inayetiyle yapmışlardır.
Tarih bir nevi, yani ayniyle değil de misliyle tekerrür eder. Yaşadığımız sürece bazı yönleriyle benzeyen o günlerden, bilhassa büyük mürşid Mevlana Hazretlerinin yaptıklarından ibret alalım. Bilhassa günümüz Mevlanasının, Şefik Can’ın Mevlana Hazretleri üzerine yazdığı kitabın takdimi için kaleme aldığı şaheseri de okumayı unutmayalım.
Çünkü bugün Hz. Mevlana’yı nasıl anlamamız gerektiğini de öğrenmiş oluruz.
[Abdullah Aymaz] 4.9.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Dünya’yı en çok hangi ülkeler kirletiyor?
Dünya, 1900’lerin başında 2 milyar ton karbondioksit gazı açığa çıkarırken, 2018 yılında bu miktar 16 kat artarak 36.2 milyar tona ulaştı. Buzulların erimesi ve iklim değişikliklerine neden olan karbon salınımı gezegenimizi bekleyen tek tehlike değil. Bunun yanında okyanuslara karışan plastik oranı, artan nüfusla birlikte hızla yükselen enerji ve gıda tüketimi de mavi gezegen Dünya’yı bekleyen diğer tehlikeler arasında. Bu sebeple dünya ülkeleri bir araya gelerek 12 Aralık 2015’te COP 21 Paris Anlaşması olarak bilinen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni ABD hariç kabul etti.
Euronews’in, Avrupa Komisyonu ve Hollanda Çevre Değerlendirme Ajansı’nın verilerine dayandırdığı haberine göre, Dünya’yı en çok yıllık 10.5 milyar ton karbondioksit salınımıyla Çin kirletiyor. Çin aynı zamanda Dünya’da insan eliyle karbon salınımının yaklaşık üçte birine sebep oluyor. Listenin zirvesine baktığımız zaman sanayi üretimin yüksek olduğu gelişmiş ülkeler göze çarpıyor. Çin’i 5 milyar tonu aşkın emisyon oranıyla Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 3,5 milyar ile Avrupa Birliği (AB) ülkeleri takip ediyor. Listenin ilk 10 sırasını oluşturan ülkeler sırasıyla Hindistan, Rusya, Japonya, Almanya, İran, Güney Kore ve Kanada. Türkiye’yi ise İngiltere’nin hemen ardından 18’inci sırada görüyoruz.
Ülkelerin emisyon oranları nüfuslarına kıyaslandığı zaman sanayisi gelişmiş ya da fosil yakıtlara bağımlı üretim yapan ancak nüfusu düşük ülkeler üst sıralarda yer alıyor. Bu listenin zirvesinde Katar yüzde 39.7, Kuveyt 24.4, Birleşik Arap Emirlikleri 21.8, Avustralya 18.6, ABD 16.1, Kanada 15.5, Japonya 9.9 ve yüzde 9.6 ile Almanya göze çarpıyor.
Dünya’yı emisyon oranı bakımından en çok kirleten ülke olan ve nüfusu 1.5 milyara yaklaşan Çin’de bu oran 7.7 ile azımsanmayacak kadar yüksek. Nüfusu 5 sene içerisinde Çin’i geçmesi öngörülen Hindistan ise yüzde 1.9 ile kişi başına düşen emisyon oranında oldukça gerilerde. Çin ve ABD Dünya’yı CO2 gazları bakımından en çok kirleten ülkeler sıralamasında zirvede yer alıyor.
Yılda 360 milyon ton kabondioksit gazı açığa çıkaran ve nüfusu 80 milyona yaklaşan Türkiye’de ise bu oran 4.5 civarında. Dünya’yı kirleten emisyon gazlarını 100 birim olarak kabul edersek, Türkiye gezegenimizde sera etkisi oluşturan bu gazların yüzde 1’ine sebep oluyor. Türkiye’yi çok küçük bir farkla İtalya (yüzde 0.98) ve Fransa (yüzde 0.91) ve takip ediyor.
Karbon salınımına en çok sebep olan isimler listesine ülke olarak değil ancak sektör olarak giren iki önemli unsur bulunuyor. Bunlar uluslararası deniz ve hava taşımacılığı. Bu iki sektörü ülke sayarsak deniz taşımacılığı dünyayı en çok kirleten 8’inci unsur. Hava taşımacılığıysa dünyayı en çok çok kirleten 14’üncü unsur olarak göze çarpıyor.
[TR724] 4.9.2018
Euronews’in, Avrupa Komisyonu ve Hollanda Çevre Değerlendirme Ajansı’nın verilerine dayandırdığı haberine göre, Dünya’yı en çok yıllık 10.5 milyar ton karbondioksit salınımıyla Çin kirletiyor. Çin aynı zamanda Dünya’da insan eliyle karbon salınımının yaklaşık üçte birine sebep oluyor. Listenin zirvesine baktığımız zaman sanayi üretimin yüksek olduğu gelişmiş ülkeler göze çarpıyor. Çin’i 5 milyar tonu aşkın emisyon oranıyla Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 3,5 milyar ile Avrupa Birliği (AB) ülkeleri takip ediyor. Listenin ilk 10 sırasını oluşturan ülkeler sırasıyla Hindistan, Rusya, Japonya, Almanya, İran, Güney Kore ve Kanada. Türkiye’yi ise İngiltere’nin hemen ardından 18’inci sırada görüyoruz.
Ülkelerin emisyon oranları nüfuslarına kıyaslandığı zaman sanayisi gelişmiş ya da fosil yakıtlara bağımlı üretim yapan ancak nüfusu düşük ülkeler üst sıralarda yer alıyor. Bu listenin zirvesinde Katar yüzde 39.7, Kuveyt 24.4, Birleşik Arap Emirlikleri 21.8, Avustralya 18.6, ABD 16.1, Kanada 15.5, Japonya 9.9 ve yüzde 9.6 ile Almanya göze çarpıyor.
Dünya’yı emisyon oranı bakımından en çok kirleten ülke olan ve nüfusu 1.5 milyara yaklaşan Çin’de bu oran 7.7 ile azımsanmayacak kadar yüksek. Nüfusu 5 sene içerisinde Çin’i geçmesi öngörülen Hindistan ise yüzde 1.9 ile kişi başına düşen emisyon oranında oldukça gerilerde. Çin ve ABD Dünya’yı CO2 gazları bakımından en çok kirleten ülkeler sıralamasında zirvede yer alıyor.
Yılda 360 milyon ton kabondioksit gazı açığa çıkaran ve nüfusu 80 milyona yaklaşan Türkiye’de ise bu oran 4.5 civarında. Dünya’yı kirleten emisyon gazlarını 100 birim olarak kabul edersek, Türkiye gezegenimizde sera etkisi oluşturan bu gazların yüzde 1’ine sebep oluyor. Türkiye’yi çok küçük bir farkla İtalya (yüzde 0.98) ve Fransa (yüzde 0.91) ve takip ediyor.
Karbon salınımına en çok sebep olan isimler listesine ülke olarak değil ancak sektör olarak giren iki önemli unsur bulunuyor. Bunlar uluslararası deniz ve hava taşımacılığı. Bu iki sektörü ülke sayarsak deniz taşımacılığı dünyayı en çok kirleten 8’inci unsur. Hava taşımacılığıysa dünyayı en çok çok kirleten 14’üncü unsur olarak göze çarpıyor.
[TR724] 4.9.2018
Stokçular böyle havaları sever [Semih Ardıç]
Türk Lirası’nın (TL) yabancı para birimlerine karşı mum gibi erimesine oyuncak 1 dolar yakarak cevap vermeye kalkanların kulakları çınlasın.
Dile kolay! TL, dolara mukabil bir ayda yüzde 33,5 geriledi. Senelik kayıp yüzde 90’ı aştı. Samanı, hatta şarbonlu hayvanları bile ithal eden Türkiye için bu devalüasyonun enflasyon canavarını hortlatacağı belliydi.
TÜFE YÜZDE 17,90, ÜFE YÜZDE 32,13
Türkiye “dalgalı kur” rejiminin hudutlarını çoktan aşmış bir devalüasyonla karşı karşıya. Daha evvel dikkat çektiğim alıştıra alıştıra devalüasyon şimdilik en isabetli tarif.
“Dolar saldırısını püskürttük.” gibi abes cümlelerle milleti oyalayanlar ağustos ayı enflasyon rakamlarına bir kere daha göz atsın. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) yüzde 2,30 arttı. Senelik TÜFE yüzde 17,90’a yükseldi.
Yurtiçi Üretici Fiyatları (Yİ-ÜFE) ise aylık yüzde 6,60, 2017 senesinin aralık ayına göre yüzde 25,32, geçen senenin ağustos ayına kıyasla da yüzde 32,13 arttı.
MAKAS NİYE BU KADAR AÇILDI?
ÜFE’ ile TÜFE arasındaki makas sanayicinin maliyetini birebir etikete aksettiremediğini gösteriyor.
Yüzde 14,2 gibi yüksek fark aylar geçtikçe kapanacak. Bu arada ÜFE daha yukarı gitmezse tabiî. Giderse de aynı yoldan TÜFE takip edecek.
ÜFE 2003 yılı mayıs ayından bu yana en yüksek seviyeye tırmandı. Üstelik anketi hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 20 Ağustos’a kadar olan fiyat hareketlerini hesapladı.
SON 10 GÜNÜN ZAMLARI DAHİL DEĞİL
Son 10 günün zamları TÜİK’in ilan ettiği rakamlara dahil değil.
1 Eylül’de ilan edilen elektrik, doğalgaz ve akaryakıt mamülleri gibi yüksek oranlı fiyat artışları eylül enflasyonuna dahil edilecek.
3 Ekim’de tarihin en yüksek enflasyon rakamı ile karşılaşmamak sürpriz olur.
Ana harcama grupları itibarıyla ev eşyasında yüzde 4,56, ulaştırmada yüzde 4,45, konutta yüzde 3,85 ve haberleşmede yüzde 2,63 artış gerçekleşti.
Sadece giyim ve ayakkabı grubunda yüzde 1,59 oranında düşüş gerçekleşti.
EV EŞYASINDA SENELİK ENFLASYON YÜZDE 24
Ana harcama gruplarında 2018’in aynı ayına nazaran ev eşyası yüzde 23,76, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 23,23, gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 19,75 ve konut yüzde 16,30 arttı.
Enflasyon sepetinde 407 madde var. Bunlardan 304’ünün fiyatı arttı, 44’ünün ortalama fiyatları aynı kaldı. Sadece 59 maddenin ortalama fiyatları düştü.
2001 krizinden sonra Türkiye enflasyonu tek haneye düşürmek için ciddi bedeller ödedi. Fiyatlama davranışlarında enflasyonun düşeceği beklentisi tesirli oluyordu.
BÖYLE HAVALAR TİCARETİ VURUR
Artık bu tablo tersine döndü. Kimse fiyatların nerede duracağını bilmiyor.
Senelik enflasyonu yüzde 7’ye kadar düşürmüş bir ekonomide yüzde 30’un üzerine çıkılmış olması enflasyon canavarının 15-16 sene sonra geri geldiğini teyit ediyor.
Karaborsacılık, stokçuluk en fazla böyle havaları sever. Ticaretin tabii seyri inkıtaya uğrar.
Merkez Bankası’nın (TCMB) evvela yüzde 5 akabinde yüzde 7,7 olarak açıkladığı enflasyon tahmini ile tahakkuk eden rakamların uzaktan yakından alakası yok.
Doların artışını seyreden TCMB Başkanı Murat Çetinkaya 13 Eylül’de faizi artırabileceğini söylüyor. Geçti Bor’un pazarı. 3 Eylül itibarıyla dolar 6,65 TL, euro 7,71 TL.
“Kur geçişkenliği” denilen “ithal malların fiyatlarının dahilde enflasyona nüfuzu” müteakip aylarda artarak devam edecek.
MERCİMEK VE BULGURLA ENFLASYON İTHAL EDİYORUZ
Bulgur, mercimek bile ithal edildiği için bu sefer her kalemde enflasyon ithal edilecek. Markette en fazla zam ithal gıda mamüllerine geldi.
Şaşırmadık. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) çok sevdiği TOKİ tek tip ucube apartmanları ile tarım arazilerini işgal etti, verimli ovaları betonla kapladı.
Enerji de zaten dışa bağımlıyız. Türkiye enerji ithalatına yılın ilk 7 ayında 21 milyar 484 milyon dolar ödedi.
Geçen senenin aynı dönemine kıyasla yüzde 46,2 arttı fatura. İthal edilen petrol ve türevlerinin miktarı azaldığı halde kur artışı sebebiyle maliyet neredeyse yarı yarıya arttı.
YERLİ VE MİLLİ İKTİSATÇILAR NEREDE?
Petrol fiyatı yükseliyor, dolar tırmanışta. İçeride imalat sanayiinin enflasyonu yüzde 30’ları geçti. TÜFE peşi sıra geliyor.
Doların tahtının sarsıldığını iddia eden “yerli ve milli iktisatçılar” suskun.
Yerli otomobilin çizimleri Antalya Oto Sanayi Sitesi’ne hâlâ ulaşmadı herhalde.
Yoksa F-35 savaş uçağını bile imal edecek kapasitedeki esnaf şimdiye arabayı uzaya fırlatmıştı. Postadaki gecikme sebebiyle de olsa ortada araba maraba yok.
Mamafih 2018 model enflasyon canavarı şimdiden asfaltı ağlatıyor.
Yok mu 100 dolar bozdurup işkembe çorbasını bedavaya getirmek isteyen? Yetmedi yanında balyozla kırılmış bir iPhone verelim…
[Semih Ardıç] 4.9.2018 [TR724]
Dile kolay! TL, dolara mukabil bir ayda yüzde 33,5 geriledi. Senelik kayıp yüzde 90’ı aştı. Samanı, hatta şarbonlu hayvanları bile ithal eden Türkiye için bu devalüasyonun enflasyon canavarını hortlatacağı belliydi.
TÜFE YÜZDE 17,90, ÜFE YÜZDE 32,13
Türkiye “dalgalı kur” rejiminin hudutlarını çoktan aşmış bir devalüasyonla karşı karşıya. Daha evvel dikkat çektiğim alıştıra alıştıra devalüasyon şimdilik en isabetli tarif.
“Dolar saldırısını püskürttük.” gibi abes cümlelerle milleti oyalayanlar ağustos ayı enflasyon rakamlarına bir kere daha göz atsın. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) yüzde 2,30 arttı. Senelik TÜFE yüzde 17,90’a yükseldi.
Yurtiçi Üretici Fiyatları (Yİ-ÜFE) ise aylık yüzde 6,60, 2017 senesinin aralık ayına göre yüzde 25,32, geçen senenin ağustos ayına kıyasla da yüzde 32,13 arttı.
MAKAS NİYE BU KADAR AÇILDI?
ÜFE’ ile TÜFE arasındaki makas sanayicinin maliyetini birebir etikete aksettiremediğini gösteriyor.
Yüzde 14,2 gibi yüksek fark aylar geçtikçe kapanacak. Bu arada ÜFE daha yukarı gitmezse tabiî. Giderse de aynı yoldan TÜFE takip edecek.
ÜFE 2003 yılı mayıs ayından bu yana en yüksek seviyeye tırmandı. Üstelik anketi hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 20 Ağustos’a kadar olan fiyat hareketlerini hesapladı.
SON 10 GÜNÜN ZAMLARI DAHİL DEĞİL
Son 10 günün zamları TÜİK’in ilan ettiği rakamlara dahil değil.
1 Eylül’de ilan edilen elektrik, doğalgaz ve akaryakıt mamülleri gibi yüksek oranlı fiyat artışları eylül enflasyonuna dahil edilecek.
3 Ekim’de tarihin en yüksek enflasyon rakamı ile karşılaşmamak sürpriz olur.
Ana harcama grupları itibarıyla ev eşyasında yüzde 4,56, ulaştırmada yüzde 4,45, konutta yüzde 3,85 ve haberleşmede yüzde 2,63 artış gerçekleşti.
Sadece giyim ve ayakkabı grubunda yüzde 1,59 oranında düşüş gerçekleşti.
EV EŞYASINDA SENELİK ENFLASYON YÜZDE 24
Ana harcama gruplarında 2018’in aynı ayına nazaran ev eşyası yüzde 23,76, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 23,23, gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 19,75 ve konut yüzde 16,30 arttı.
Enflasyon sepetinde 407 madde var. Bunlardan 304’ünün fiyatı arttı, 44’ünün ortalama fiyatları aynı kaldı. Sadece 59 maddenin ortalama fiyatları düştü.
2001 krizinden sonra Türkiye enflasyonu tek haneye düşürmek için ciddi bedeller ödedi. Fiyatlama davranışlarında enflasyonun düşeceği beklentisi tesirli oluyordu.
BÖYLE HAVALAR TİCARETİ VURUR
Artık bu tablo tersine döndü. Kimse fiyatların nerede duracağını bilmiyor.
Senelik enflasyonu yüzde 7’ye kadar düşürmüş bir ekonomide yüzde 30’un üzerine çıkılmış olması enflasyon canavarının 15-16 sene sonra geri geldiğini teyit ediyor.
Karaborsacılık, stokçuluk en fazla böyle havaları sever. Ticaretin tabii seyri inkıtaya uğrar.
Merkez Bankası’nın (TCMB) evvela yüzde 5 akabinde yüzde 7,7 olarak açıkladığı enflasyon tahmini ile tahakkuk eden rakamların uzaktan yakından alakası yok.
Doların artışını seyreden TCMB Başkanı Murat Çetinkaya 13 Eylül’de faizi artırabileceğini söylüyor. Geçti Bor’un pazarı. 3 Eylül itibarıyla dolar 6,65 TL, euro 7,71 TL.
“Kur geçişkenliği” denilen “ithal malların fiyatlarının dahilde enflasyona nüfuzu” müteakip aylarda artarak devam edecek.
MERCİMEK VE BULGURLA ENFLASYON İTHAL EDİYORUZ
Bulgur, mercimek bile ithal edildiği için bu sefer her kalemde enflasyon ithal edilecek. Markette en fazla zam ithal gıda mamüllerine geldi.
Şaşırmadık. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) çok sevdiği TOKİ tek tip ucube apartmanları ile tarım arazilerini işgal etti, verimli ovaları betonla kapladı.
Enerji de zaten dışa bağımlıyız. Türkiye enerji ithalatına yılın ilk 7 ayında 21 milyar 484 milyon dolar ödedi.
Geçen senenin aynı dönemine kıyasla yüzde 46,2 arttı fatura. İthal edilen petrol ve türevlerinin miktarı azaldığı halde kur artışı sebebiyle maliyet neredeyse yarı yarıya arttı.
YERLİ VE MİLLİ İKTİSATÇILAR NEREDE?
Petrol fiyatı yükseliyor, dolar tırmanışta. İçeride imalat sanayiinin enflasyonu yüzde 30’ları geçti. TÜFE peşi sıra geliyor.
Doların tahtının sarsıldığını iddia eden “yerli ve milli iktisatçılar” suskun.
Yerli otomobilin çizimleri Antalya Oto Sanayi Sitesi’ne hâlâ ulaşmadı herhalde.
Yoksa F-35 savaş uçağını bile imal edecek kapasitedeki esnaf şimdiye arabayı uzaya fırlatmıştı. Postadaki gecikme sebebiyle de olsa ortada araba maraba yok.
Mamafih 2018 model enflasyon canavarı şimdiden asfaltı ağlatıyor.
Yok mu 100 dolar bozdurup işkembe çorbasını bedavaya getirmek isteyen? Yetmedi yanında balyozla kırılmış bir iPhone verelim…
[Semih Ardıç] 4.9.2018 [TR724]
Sosyolojik İslam ve reform [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Son yazımda (Toplum Seyisliği – 2 Eylül 2018) kullandığım bazı kavramlar önermelere çeşitli tepkiler aldım. Yazının anafikri eleştirilmese de, İslam kültüründe iktidarda kalmak için kullanılan stratejilere ilişkin bazı tespitlerimi eleştirenler oldu. Bu konuya devam etmek bazı anlaşılmadığını düşündüğüm noktalara açıklık getirmek istiyorum.
Her şeyden önce “İslam” ve “İslami” derken, her zaman sosyolojik bir bağlamdan hareket ettiğimi belirtmekle başlayayım. Yani teolojik bağlam beni daha az ilgilendiriyor açıkçası. Öbür dünya boyutu belki teolojinin sahasıdır, ama bu dünyaya ilişkin sorunlar toplumsal sorunlardır ve sosyolojinin alanına girer. Elbette bağlantılı olarak politika ve ekonominin alanlarına da. Asıl olan her zaman sosyolojik olandır. Gözleyebildiğimiz, deneyimleyebildiğimiz, yaşanılan, var olan, nasılsa o olan sosyolojik gerçeklik, toplumsal, politik ve ekonomik bağlamlarda ele alınırken elle tutulur, gözle görülür bir hakiki dünyadır söz konusu olan. Teolojik alandan çok farklıdır bu dünya. İlahiyat, olması gerekenle ilgilenir. Bu konuda inanılmaz farklı yorumlar ve yaklaşımlar var İslam’da. Dahası, İslam’da örneğin Katolik Hristiyanlık’ta olduğu gibi herkes tarafından otoritesi kabul edilen hiyerarşik bir kurumsal örgütlenme (Kilise) de yok. Bu nedenle, fıkıh konusundaki çok sayıda farklı yorum ve yaklaşım, birbiriyle çelişkili anlayış ve “olması gereken” ideal İslam var. İslam bu bağlamda tekil değil, çoğul bir din. Üzgünüm birinin bu gerçeği sosyal bilimcilerin gördüğü ve anladığı gibi ortaya koyup okurları bilgilendirmesi lazım. Boyumu aşıp da ilahiyatçıların alanına (teolojik tartışmalara) girmeksizin, sosyolojik anlamda “olan İslam’dan veya İslamlardan”, yani İslam olarak kabul edilen pratiklerden hareketle günümüz Türkiye’sini, Ortadoğu’sunu ve Müslümanların yaşadığı toplum ve coğrafyaları anlamaya çalışabileceğimizi düşünüyorum. Başka da bir yolu yok zaten. Ancak olan gerçekliği bilimsel metotlarla inceleyebiliriz. Her hoşumuza gitmeyen (ama var olan!) gerçekliği “ama bu gerçek İslam değil!” diyerek görmezden gelemeyiz. Teolojik idealizmle, sosyolojik gerçekliği yokmuş gibi kabul etme stratejisine veya kaçışına başvurmak, başını kuma gömerek kendini gizlemeye çalışan devekuşunun yaptığı davranış kadar irrasyonel çünkü. Dinler, sadece yazılı olan (vahiyle veya diğer kanallarla elde edilen) bilgilerden ibaret, kuramsal normlar bütünü değil. Olması gereken idealler bütünü – dini normlar – belki bireysel düzlemde bu şekilde ele alınabilir. Ama sosyolojik olarak böyle ele alınamaz. Bunu tespit ederek konuya girelim.
Şöyle genişletmeye çalışayım: herhangi bir “Müslüman’ın” yaptığı bir yanlışı tüm Müslümanlara genellemek ve bunu “İslam’a mal etmek” kabul edilemez. Ama yaygın olarak yapılan davranışlar, kimi İslami teoloji yorumları veya fıkıh görüşlerine göre yanlış da kabul edilse, diğer bazı İslami teoloji yorumları veya fıkıh görüşlerine göre doğru kabul ediliyor ve bundan da önemlisi, Müslümanların büyük bir çoğunluğu tarafından doğru kabul ediliyorsa, bu bir dine mal edilebilir. Din budur denilebilir. Ve eğer o ortadaki “din” ve onun genel kabul gören reel (olan) kültürü bazı istenmeyen durumları meşrulaştırıyorsa veya o istenmeyen durumlara neden olan toplumsal dinamikleri üretiyorsa, o sosyolojik dini ürün eleştirilebilir ve reforma tabi tutulabilir. Aksi halde, 1400 yıllık bir tarihte olan olumlu şeylerin yanında, gerçekleşmiş bulunan tüm olumsuzluklar da muhafaza edilmiş olur. Bu aklın ve mantığın kabul edebileceği bir şey mi?
Bireysel boyut ve sosyolojinin kapasitesi
Din, içinde inanılmaz sayıda gelenek, ritüel, davranış kalıbı, ahlaki değerler manzumeleri, hukuk ve sosyolojiye, hatta ekonomiye ilişkin önkabulleri olan çok güçlü bir sosyal mekanizmadır. Bu bağlamda din bir kurum ve interaktif bir sosyal gruptur. Bireylerin dini olduğu sürece, bireyler bir dinin “evrimsel gelişimine” etki eder. Bu bağlamda, salt din bireyleri dönüştürmez, bireyler de dini dönüştürür. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Yorumlar ve uygulanan yaşam pratiği, dini cemaatlere (toptan bir dinin mensuplarına da) etki eder. Dahası, bir dine ait olan grupların belirli konularda birbirlerinden farklı düşünmelerine ve dolayısıyla da “dinlerini birbirlerinden farklı algılamalarına ve yaşamalarına da” kapıyı aralar. Bugün İslam dünyasında birbirinden çok farklı yaşam biçimleri var. Bunların hepsini aynı potaya atıp, “bunların hepsi Müslüman” demek her ne kadar mümkün de olsa, aralarındaki farklılıkları görmezden gelerek, birbirinden farklı dinsel evrimlerin gerçekleşmekte olduğunu görmemek de o kadar imkânsızdır. Bu farklılıkların bugün sadece kuramsal boyutta veya bireysel düzlemde kaldığını (veya çok mikro grupları oluşturmaları bağlamında) önemsiz olduğunu ileri sürenler olabilecek olsa da, kimse bu tür farklılıkların uzun bir süre sonra nasıl ayrışmalara yol açabileceğini öngöremez. Yani, bugün çok önemsiz olarak görülen bazı fıkıh yorumları veya İslami yaşam biçimleri, yarın daha etkili olabilir, hatta ana akım dini oluşturabilir. İşte bu nedenle, tek bir İslam’dan hareket etmek, sosyolojik anlamda mümkün değildir. Esasında en ufak nüanslar da hesaba katılabilecek olsaydı, Müslümanların toplam sayısı kadar fazla İslam’dan söz edebilirdik. Fakat bireysel boyut, sosyolojinin kapasitesini çok aşar. Sosyoloji, en azından grupsal değeri olan farklılıklarla ilgilenir.
El Kaide İslam dünyasında ortaya çıktı!
Müslümanların çoğu için örneğin El Kaide gibi bir oluşum “gerçek İslam” değildir. Oysa bu “devekuşu” tavrıdır. Çünkü bu yorum, El Kaide’nin İslam dünyasında ortaya çıktığını gerçeğini değiştirmemektedir. IŞİD’in yaptığı barbarlıkları da aynı şekilde “gerçek İslam bu değil” diye geçiştiren bir ana akım var bugün. İslam ülkelerinin bilim ve teknoloji üretememesi, bireysel özgürlükler bakımından İslam dünyasının tüm ülkeleri içinde bir tane bile olumlu örnek olmaması (bir zamanlar Türkiye vardı, ama artık durum maalesef malumunuz!), basın özgürlüğünden kadın haklarına, okuma yazma oranlarından temel tıbbı gereksinmelerin karşılanmasına, dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasından çevresel koşullara kadar, sayabileceğiniz tüm alanlarda İslam ülkeleri neden hep en sonlarda? Yoksa bu tür karşılaştırmalı analizlerde din ve onunla bağlantılı kültür gibi değişkenleri hesaba katmayalım mı? Bu bizi ilgilendiren bir şey değil mi? Boko Haram veya Taliban, Baas tipi diktatörlükler veya otoriteryan rejimler, kadınlara yönelik insanlık dışı ayrımcılıklar, poligamiden pedofiliye sapkınlık ve sapıklıklar, şiddet ve vandallık, hep ortaya çıktığı kültürel ortamdan bağımsız olarak mı ele alınacak? Elbette bu habis durumların tek sebebi sosyolojik bağlamdaki yaşanmakta olan İslam değildir, ama bu reel (var olan) dini yapıların toplumsal ve kültürel etkilerinin rolü hiç mi yoktur bu ortaya çıkan habis durumlarda? El Kaide İslam ülkelerini ve Müslümanları hedef alan bir Hristiyan yapılanma olsaydı, Müslümanlar yine de bu habis yapılanmanın Hristiyanlık’la alakalı dinamiklerini sorgulamayacaklar mıydı? Dürüst olalım, bu sorunun yanıtını biliyoruz!
Birçok şeyin İslami veya gayrı-İslami olup olmadığı konusunda İslam dünyasında çok farklı yorumlar bulunmaktadır. Çoğu zaman bu yorumlar birbiriyle taban tabana zıtlıklar içeriyor. Bu tür tartışmaları sadece birincil kaynağa başvurarak veya peygamberin ve çağdaşlarının uygulamalarına bakarak gideremiyor İslam dünyası! Bunu yapacak bir dini otorite de yok, hiyerarşik bir kurum da! Bu çok seslilik devam ettikçe, İslam’ın çoğulcu (plural) yapısı da devam edecek. Doğrusunu isterseniz, bu esasında tüm dinler için de aşağı yukarı geçerli bir durum. Yine de, neyin absorbe edileceği, neyin reddedileceği konusunda asgari müştereklerde ortak tutumlara ve stratejilere ihtiyaç var. Yaşanan sıkıntıların ve ilkelliklerin dini pratikten ve sosyolojik dinden ayıklanması için gereken reformların gerçekleşmemesi halinde, bu habis yapılar sosyal eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri, cinsiyetler arası ayırımcılığı, bilim ve teknikten yabancılaşmayı, eğitim alanındaki geriliği, sosyo-ekonomik geri kalmışlığı, insan hakları ve özgürlükler sıralamasındaki korkunç tabloyu vs. tetiklemeye devam edecek.
Rahatsız eden sorulardan kaçarak nereye kadar devam edebiliriz!
Bugün neden Türkiye’den kaçmak zorunda kalan insanların tümü Batı ülkelerine kaçıyor? İslam dünyasında tek bir “özgürlükler adası” bile olmamasının nedenini sorgulamayacak mıyız? Bizi rahatsız eden sorulardan kaçarak nereye kadar devam edebiliriz! İşimize gelmeyen soruları başımızı kuma gömerek ortadan kaldırdığımızı düşünmek ne kadar akılcı ve mantıklı bir tutum? İslami aydınlanma döneminin neden bittiği, neden yüz yıllardır bir “Ortaçağ yaşandığı”, neden “cadı avları” ve ötekileştirmelerin, iç savaşların, aydınlık düşmanlığının, bağnazlık ve yobazlığın, ilkel pratikler ve mitlerin İslam dünyasını ve İslami toplumları esir aldığını sormayalım mı? Bu soruları hep “bunların İslam’la ne ilgisi var!” diyerek geçiştirelim mi? Türkiye de dâhil olmak üzere, tüm İslam toplumlarında çok ama çok yaygın olan kötü yönetim, despotizm, ağır insan hak ve özgürlükleri ihlalleri, azınlık haklarındaki felaket durum, “ötekine” ilişkin duruş, diğer din mensuplarının durumları, kadına ve kadın sorunlarına ilişkin tutum, hatta farklı yaşam biçimlerini seçen insanlara yönelik benimsenen pozisyonlar gibi sorunları es mi geçelim? İslam, Müslümanların yaşamakta olduğu bir şeydir. Teolojik olanın değer ve önemi, normatif bir sorundur. Fakat yaşanan İslam’ın sosyolojik sahası, olumlu ve olumsuz ürünleriyle beraber kendisini Müslüman kabul edenlerin bireysel ve grupsal boyutlarda hesaplaşmaları gereken bir şeydir. Bunu yapmamak, dinin kutsallığına esas kalıcı zararı vermektedir, vermeye de devam edecektir. “Gerçek İslam bu değil!” bir savunma değil, biz acizlik ifadesi aslında! ” Reforma ihtiyaç yok, böyle devam etsin” tutumu devam edebilir diye düşünenler varsa, diyecek bir şeyim yok! Bir şeyleri değiştirmek gerektiğini düşünenler için yazdım bu yazıyı. Yalnız değiller. Fakat cesarete ihtiyaçları var. Reformun ihtiyaç duyduğu şey cesarettir. Luther’in araladığı pencereden giren ışık, Ortaçağ’ı bitirdi ve aydınlanma, Rönesans, teritoryal devlet, sanayi devrimi ve bilimsel devrimi tetikledi. Bugün Müslümanların kendi ülkelerinden ve toplumlarından kaçıp sığındıkları Batı ülkeleri, bu sayede bugünkü seviyelerine ulaştılar. Özeleştiri yapmak ve silkinerek arınmak, patolojik olguların nedeni olan dokuları ayıklamak ve ileriye bakmak gerekiyor. İslam dünyası sosyolojisini elden geçirip toparlamadan ve insani gelişmişlik seviyesini yükseltmeden İslam’ın teolojisi bu dünyayı yaşanılır kılamaz çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.9.2018 [TR724]
Her şeyden önce “İslam” ve “İslami” derken, her zaman sosyolojik bir bağlamdan hareket ettiğimi belirtmekle başlayayım. Yani teolojik bağlam beni daha az ilgilendiriyor açıkçası. Öbür dünya boyutu belki teolojinin sahasıdır, ama bu dünyaya ilişkin sorunlar toplumsal sorunlardır ve sosyolojinin alanına girer. Elbette bağlantılı olarak politika ve ekonominin alanlarına da. Asıl olan her zaman sosyolojik olandır. Gözleyebildiğimiz, deneyimleyebildiğimiz, yaşanılan, var olan, nasılsa o olan sosyolojik gerçeklik, toplumsal, politik ve ekonomik bağlamlarda ele alınırken elle tutulur, gözle görülür bir hakiki dünyadır söz konusu olan. Teolojik alandan çok farklıdır bu dünya. İlahiyat, olması gerekenle ilgilenir. Bu konuda inanılmaz farklı yorumlar ve yaklaşımlar var İslam’da. Dahası, İslam’da örneğin Katolik Hristiyanlık’ta olduğu gibi herkes tarafından otoritesi kabul edilen hiyerarşik bir kurumsal örgütlenme (Kilise) de yok. Bu nedenle, fıkıh konusundaki çok sayıda farklı yorum ve yaklaşım, birbiriyle çelişkili anlayış ve “olması gereken” ideal İslam var. İslam bu bağlamda tekil değil, çoğul bir din. Üzgünüm birinin bu gerçeği sosyal bilimcilerin gördüğü ve anladığı gibi ortaya koyup okurları bilgilendirmesi lazım. Boyumu aşıp da ilahiyatçıların alanına (teolojik tartışmalara) girmeksizin, sosyolojik anlamda “olan İslam’dan veya İslamlardan”, yani İslam olarak kabul edilen pratiklerden hareketle günümüz Türkiye’sini, Ortadoğu’sunu ve Müslümanların yaşadığı toplum ve coğrafyaları anlamaya çalışabileceğimizi düşünüyorum. Başka da bir yolu yok zaten. Ancak olan gerçekliği bilimsel metotlarla inceleyebiliriz. Her hoşumuza gitmeyen (ama var olan!) gerçekliği “ama bu gerçek İslam değil!” diyerek görmezden gelemeyiz. Teolojik idealizmle, sosyolojik gerçekliği yokmuş gibi kabul etme stratejisine veya kaçışına başvurmak, başını kuma gömerek kendini gizlemeye çalışan devekuşunun yaptığı davranış kadar irrasyonel çünkü. Dinler, sadece yazılı olan (vahiyle veya diğer kanallarla elde edilen) bilgilerden ibaret, kuramsal normlar bütünü değil. Olması gereken idealler bütünü – dini normlar – belki bireysel düzlemde bu şekilde ele alınabilir. Ama sosyolojik olarak böyle ele alınamaz. Bunu tespit ederek konuya girelim.
Şöyle genişletmeye çalışayım: herhangi bir “Müslüman’ın” yaptığı bir yanlışı tüm Müslümanlara genellemek ve bunu “İslam’a mal etmek” kabul edilemez. Ama yaygın olarak yapılan davranışlar, kimi İslami teoloji yorumları veya fıkıh görüşlerine göre yanlış da kabul edilse, diğer bazı İslami teoloji yorumları veya fıkıh görüşlerine göre doğru kabul ediliyor ve bundan da önemlisi, Müslümanların büyük bir çoğunluğu tarafından doğru kabul ediliyorsa, bu bir dine mal edilebilir. Din budur denilebilir. Ve eğer o ortadaki “din” ve onun genel kabul gören reel (olan) kültürü bazı istenmeyen durumları meşrulaştırıyorsa veya o istenmeyen durumlara neden olan toplumsal dinamikleri üretiyorsa, o sosyolojik dini ürün eleştirilebilir ve reforma tabi tutulabilir. Aksi halde, 1400 yıllık bir tarihte olan olumlu şeylerin yanında, gerçekleşmiş bulunan tüm olumsuzluklar da muhafaza edilmiş olur. Bu aklın ve mantığın kabul edebileceği bir şey mi?
Bireysel boyut ve sosyolojinin kapasitesi
Din, içinde inanılmaz sayıda gelenek, ritüel, davranış kalıbı, ahlaki değerler manzumeleri, hukuk ve sosyolojiye, hatta ekonomiye ilişkin önkabulleri olan çok güçlü bir sosyal mekanizmadır. Bu bağlamda din bir kurum ve interaktif bir sosyal gruptur. Bireylerin dini olduğu sürece, bireyler bir dinin “evrimsel gelişimine” etki eder. Bu bağlamda, salt din bireyleri dönüştürmez, bireyler de dini dönüştürür. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Yorumlar ve uygulanan yaşam pratiği, dini cemaatlere (toptan bir dinin mensuplarına da) etki eder. Dahası, bir dine ait olan grupların belirli konularda birbirlerinden farklı düşünmelerine ve dolayısıyla da “dinlerini birbirlerinden farklı algılamalarına ve yaşamalarına da” kapıyı aralar. Bugün İslam dünyasında birbirinden çok farklı yaşam biçimleri var. Bunların hepsini aynı potaya atıp, “bunların hepsi Müslüman” demek her ne kadar mümkün de olsa, aralarındaki farklılıkları görmezden gelerek, birbirinden farklı dinsel evrimlerin gerçekleşmekte olduğunu görmemek de o kadar imkânsızdır. Bu farklılıkların bugün sadece kuramsal boyutta veya bireysel düzlemde kaldığını (veya çok mikro grupları oluşturmaları bağlamında) önemsiz olduğunu ileri sürenler olabilecek olsa da, kimse bu tür farklılıkların uzun bir süre sonra nasıl ayrışmalara yol açabileceğini öngöremez. Yani, bugün çok önemsiz olarak görülen bazı fıkıh yorumları veya İslami yaşam biçimleri, yarın daha etkili olabilir, hatta ana akım dini oluşturabilir. İşte bu nedenle, tek bir İslam’dan hareket etmek, sosyolojik anlamda mümkün değildir. Esasında en ufak nüanslar da hesaba katılabilecek olsaydı, Müslümanların toplam sayısı kadar fazla İslam’dan söz edebilirdik. Fakat bireysel boyut, sosyolojinin kapasitesini çok aşar. Sosyoloji, en azından grupsal değeri olan farklılıklarla ilgilenir.
El Kaide İslam dünyasında ortaya çıktı!
Müslümanların çoğu için örneğin El Kaide gibi bir oluşum “gerçek İslam” değildir. Oysa bu “devekuşu” tavrıdır. Çünkü bu yorum, El Kaide’nin İslam dünyasında ortaya çıktığını gerçeğini değiştirmemektedir. IŞİD’in yaptığı barbarlıkları da aynı şekilde “gerçek İslam bu değil” diye geçiştiren bir ana akım var bugün. İslam ülkelerinin bilim ve teknoloji üretememesi, bireysel özgürlükler bakımından İslam dünyasının tüm ülkeleri içinde bir tane bile olumlu örnek olmaması (bir zamanlar Türkiye vardı, ama artık durum maalesef malumunuz!), basın özgürlüğünden kadın haklarına, okuma yazma oranlarından temel tıbbı gereksinmelerin karşılanmasına, dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasından çevresel koşullara kadar, sayabileceğiniz tüm alanlarda İslam ülkeleri neden hep en sonlarda? Yoksa bu tür karşılaştırmalı analizlerde din ve onunla bağlantılı kültür gibi değişkenleri hesaba katmayalım mı? Bu bizi ilgilendiren bir şey değil mi? Boko Haram veya Taliban, Baas tipi diktatörlükler veya otoriteryan rejimler, kadınlara yönelik insanlık dışı ayrımcılıklar, poligamiden pedofiliye sapkınlık ve sapıklıklar, şiddet ve vandallık, hep ortaya çıktığı kültürel ortamdan bağımsız olarak mı ele alınacak? Elbette bu habis durumların tek sebebi sosyolojik bağlamdaki yaşanmakta olan İslam değildir, ama bu reel (var olan) dini yapıların toplumsal ve kültürel etkilerinin rolü hiç mi yoktur bu ortaya çıkan habis durumlarda? El Kaide İslam ülkelerini ve Müslümanları hedef alan bir Hristiyan yapılanma olsaydı, Müslümanlar yine de bu habis yapılanmanın Hristiyanlık’la alakalı dinamiklerini sorgulamayacaklar mıydı? Dürüst olalım, bu sorunun yanıtını biliyoruz!
Birçok şeyin İslami veya gayrı-İslami olup olmadığı konusunda İslam dünyasında çok farklı yorumlar bulunmaktadır. Çoğu zaman bu yorumlar birbiriyle taban tabana zıtlıklar içeriyor. Bu tür tartışmaları sadece birincil kaynağa başvurarak veya peygamberin ve çağdaşlarının uygulamalarına bakarak gideremiyor İslam dünyası! Bunu yapacak bir dini otorite de yok, hiyerarşik bir kurum da! Bu çok seslilik devam ettikçe, İslam’ın çoğulcu (plural) yapısı da devam edecek. Doğrusunu isterseniz, bu esasında tüm dinler için de aşağı yukarı geçerli bir durum. Yine de, neyin absorbe edileceği, neyin reddedileceği konusunda asgari müştereklerde ortak tutumlara ve stratejilere ihtiyaç var. Yaşanan sıkıntıların ve ilkelliklerin dini pratikten ve sosyolojik dinden ayıklanması için gereken reformların gerçekleşmemesi halinde, bu habis yapılar sosyal eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri, cinsiyetler arası ayırımcılığı, bilim ve teknikten yabancılaşmayı, eğitim alanındaki geriliği, sosyo-ekonomik geri kalmışlığı, insan hakları ve özgürlükler sıralamasındaki korkunç tabloyu vs. tetiklemeye devam edecek.
Rahatsız eden sorulardan kaçarak nereye kadar devam edebiliriz!
Bugün neden Türkiye’den kaçmak zorunda kalan insanların tümü Batı ülkelerine kaçıyor? İslam dünyasında tek bir “özgürlükler adası” bile olmamasının nedenini sorgulamayacak mıyız? Bizi rahatsız eden sorulardan kaçarak nereye kadar devam edebiliriz! İşimize gelmeyen soruları başımızı kuma gömerek ortadan kaldırdığımızı düşünmek ne kadar akılcı ve mantıklı bir tutum? İslami aydınlanma döneminin neden bittiği, neden yüz yıllardır bir “Ortaçağ yaşandığı”, neden “cadı avları” ve ötekileştirmelerin, iç savaşların, aydınlık düşmanlığının, bağnazlık ve yobazlığın, ilkel pratikler ve mitlerin İslam dünyasını ve İslami toplumları esir aldığını sormayalım mı? Bu soruları hep “bunların İslam’la ne ilgisi var!” diyerek geçiştirelim mi? Türkiye de dâhil olmak üzere, tüm İslam toplumlarında çok ama çok yaygın olan kötü yönetim, despotizm, ağır insan hak ve özgürlükleri ihlalleri, azınlık haklarındaki felaket durum, “ötekine” ilişkin duruş, diğer din mensuplarının durumları, kadına ve kadın sorunlarına ilişkin tutum, hatta farklı yaşam biçimlerini seçen insanlara yönelik benimsenen pozisyonlar gibi sorunları es mi geçelim? İslam, Müslümanların yaşamakta olduğu bir şeydir. Teolojik olanın değer ve önemi, normatif bir sorundur. Fakat yaşanan İslam’ın sosyolojik sahası, olumlu ve olumsuz ürünleriyle beraber kendisini Müslüman kabul edenlerin bireysel ve grupsal boyutlarda hesaplaşmaları gereken bir şeydir. Bunu yapmamak, dinin kutsallığına esas kalıcı zararı vermektedir, vermeye de devam edecektir. “Gerçek İslam bu değil!” bir savunma değil, biz acizlik ifadesi aslında! ” Reforma ihtiyaç yok, böyle devam etsin” tutumu devam edebilir diye düşünenler varsa, diyecek bir şeyim yok! Bir şeyleri değiştirmek gerektiğini düşünenler için yazdım bu yazıyı. Yalnız değiller. Fakat cesarete ihtiyaçları var. Reformun ihtiyaç duyduğu şey cesarettir. Luther’in araladığı pencereden giren ışık, Ortaçağ’ı bitirdi ve aydınlanma, Rönesans, teritoryal devlet, sanayi devrimi ve bilimsel devrimi tetikledi. Bugün Müslümanların kendi ülkelerinden ve toplumlarından kaçıp sığındıkları Batı ülkeleri, bu sayede bugünkü seviyelerine ulaştılar. Özeleştiri yapmak ve silkinerek arınmak, patolojik olguların nedeni olan dokuları ayıklamak ve ileriye bakmak gerekiyor. İslam dünyası sosyolojisini elden geçirip toparlamadan ve insani gelişmişlik seviyesini yükseltmeden İslam’ın teolojisi bu dünyayı yaşanılır kılamaz çünkü.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.9.2018 [TR724]
Danimarka milli takımına acele oyuncu aranıyor! [Hasan Cücük]
Hangi branş olursa olsun milli görev daveti almak her sporcu için büyük onurdur. Ülkesinin adını duyurmak için ter döken sporcular, bağlı bulundukları federasyon tarafından çeşitli primlerle ödüllendirilir. Madalya veya şampiyonluk durumunda pirimin miktarı doğal olarak artar. Her ülkenin kendine göre bir prim sistemi vardır. Bazen prim görüşmeleri çıkmaza girer. Tıpkı Danimarka’nın bugünlerde yaşadığı kaos gibi.
Danimarka futbolu Slovakya ile yapacağı hazırlık ve UEFA Uluslar Ligi’nde karşılaşacağı Galler maçı öncesi görülmemiş bir krizin içinde kendini buldu. Danimarka Futbol Federasyonu (DBU) ile Futbolcular Birliği arasında yürütülen yeni prim yönetmeliğinde taraflar bir noktada buluşamayınca, görüşmeler kesildi. Futbolcuların, kadroya katılım ücreti, primler, reklam gelirleri gibi konularında DBU ile görüşmeler yapan Futbolcular Birliği’nin yeni şartları kabul görmedi. Federasyon, görüşmelerin kesildiğini duyururken, milli kadroya davet edilen 23 oyuncudan 18’i pazar akşamına kadar kampa katılacağını duyurdu. Bu noktada devreye giren Futbolcular Birliği, oynanacak iki milli maç için eski prim sisteminin geçerli olmasını kabul ettiklerini açıkladı. Sorun çözülmüş gözüküyordu ki, DBU bu teklifi reddettiğini açıkladı. Böylece Danimarka futbolu görülmemiş bir krizin içinde kendini buldu.
Federasyon, alternatif bir milli takım oluşturmak için Danimarka Süper Ligi’nde mücadele eden tüm takımlara içeriği açıklanmayan bir mektup gönderdi. Mektubun içeriği açıklanmasada basına sızan bilgilere göre, Federasyon Süper Lig’deki tüm oyunculara milli daveti gönderip kadroya katılmalarını istiyordu. Federasyon, Süper Lig’de oyunculardan yeterli destek bulamayınca bu kez aynı çağrıyı 1. lig ve 2. lig’de oynayan oyunculara yapıyordu. Çağrıya evet diyecek oyunculardan yeni bir milli takımın kurulacak olması krizi kısmen çözerken, bir başka kaosu tetikliyordu. Milli takımın Norveçli hocası Aage Hareide, kendi çağırmadığı oyunculardan kurulu bir takımın başında sahaya çıkmayacağını belirtip, ülkesine tatile gidiyordu.
Danimarka, Slovakya ve Galler karşısında daha önce milli formayı giymemiş oyunculardan kurulu bir takımla çıkacak. Saha kenarında takımı kimin yöneteceği hala belirsizliğini koruyor. DBU’nun alternatif milli takım oluşturmasının altında UEFA’dan gelecek büyük cezanın etkisi var. Milli maçta sahaya çıkılmaması durumunda görülmemiş bir ceza gelecekti.
Danimarka’da erkek futbol milli takımının yaşadığı prim krizinin benzerini kadın futbol takımı da yaşamıştı. Danimarka Futbol Federasyonu (DBU) ile Kadın Milli Takımı arasındaki yaşanan pirim anlaşmazlığı kadın oyuncuların İsveç ile yapılacak Dünya Kupası eleme maçına çıkmama kararı alması sonucu maç iptal edilmişti. DBU tarafından yapılan yazılı açıklamada, İsveç Futbol Federasyonu’na (SFF), Kadın Futbol Milli Takımı futbolcuların kampa katılmadıkları ve maçın oynanmayacağının bildirildiği belirtilerek, “Kadın Milli Takımı ve Danimarka Futbolu için tarihi kötü bir gün” denilmişti. Danimarka Kadın Futbol Milli Takımı ile DBU arasında baş gösteren para krizi geçen yılın Ağustos’ta gelen Avrupa ikinciliği sonrası baş göstermişti. Kadın futbolcular primlerinin zamanında ödenmemesi ve verilen paranın düşük olması nedeniyle milli takımı boykot kararı almıştı.
Danimarka’da kadın futbolcuların isyanı Norveç’te de etkisini göstermişti. Norveç futbol federasyonu, erkek ve kadın milli takımlarında oynayan futbolcularının eşit maaş alacağını açıklamak zorunda kalmıştı. Böylelikle kadın futbol milli takımında oynayanların maaşı neredeyse ikiye katlanarak 3,1 milyon Norveç kronundan, 6 milyon Norveç kronuna çıktı.. Bu miktar, Norveçli erkek oyuncuların reklam faaliyetlerinden elde ettikleri 550 bin Norveç kronunu kadın oyunculara ödemesini de içeriyordu. Norveçli kadın futbolcu Caroline Graham Hansen, Instagram’dan yaptığı açıklamada “Kadın oyuncular adına bu adımı attığınız için teşekkür ederiz” açıklamasını yapmıştı.
Danimarka’nın milli krizi şimdilik alternatif milli takım oluşturulmasıyla çözülmüş gözüküyor. Kamuoyu bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Oyuncuların ‘milli duygu’ yerine parayı düşündüğünü söyleyenler kadar, oyuncular üzerinden para kazanan federasyonun sert tutumunu eleştirenler de var. Benzer bir krizi Türk milli takımı Euro 2016’da yaşamıştı. Federasyon, Euro 2016’ya katılım primi olarak 500 bin Euro vereceğini açıklamış ancak Fatih Terim oyunculara eşit para vermeyince kriz çıkmıştı. Burak Yılmaz ve Gökhan Gönül az prim aldıkları için isyan çıkarırken, Euro 2016’da yaşadığımız fiyasko prim kriziyle örtülmüştü.
[Hasan Cücük] 4.9.2018 [TR724]
Danimarka futbolu Slovakya ile yapacağı hazırlık ve UEFA Uluslar Ligi’nde karşılaşacağı Galler maçı öncesi görülmemiş bir krizin içinde kendini buldu. Danimarka Futbol Federasyonu (DBU) ile Futbolcular Birliği arasında yürütülen yeni prim yönetmeliğinde taraflar bir noktada buluşamayınca, görüşmeler kesildi. Futbolcuların, kadroya katılım ücreti, primler, reklam gelirleri gibi konularında DBU ile görüşmeler yapan Futbolcular Birliği’nin yeni şartları kabul görmedi. Federasyon, görüşmelerin kesildiğini duyururken, milli kadroya davet edilen 23 oyuncudan 18’i pazar akşamına kadar kampa katılacağını duyurdu. Bu noktada devreye giren Futbolcular Birliği, oynanacak iki milli maç için eski prim sisteminin geçerli olmasını kabul ettiklerini açıkladı. Sorun çözülmüş gözüküyordu ki, DBU bu teklifi reddettiğini açıkladı. Böylece Danimarka futbolu görülmemiş bir krizin içinde kendini buldu.
Federasyon, alternatif bir milli takım oluşturmak için Danimarka Süper Ligi’nde mücadele eden tüm takımlara içeriği açıklanmayan bir mektup gönderdi. Mektubun içeriği açıklanmasada basına sızan bilgilere göre, Federasyon Süper Lig’deki tüm oyunculara milli daveti gönderip kadroya katılmalarını istiyordu. Federasyon, Süper Lig’de oyunculardan yeterli destek bulamayınca bu kez aynı çağrıyı 1. lig ve 2. lig’de oynayan oyunculara yapıyordu. Çağrıya evet diyecek oyunculardan yeni bir milli takımın kurulacak olması krizi kısmen çözerken, bir başka kaosu tetikliyordu. Milli takımın Norveçli hocası Aage Hareide, kendi çağırmadığı oyunculardan kurulu bir takımın başında sahaya çıkmayacağını belirtip, ülkesine tatile gidiyordu.
Danimarka, Slovakya ve Galler karşısında daha önce milli formayı giymemiş oyunculardan kurulu bir takımla çıkacak. Saha kenarında takımı kimin yöneteceği hala belirsizliğini koruyor. DBU’nun alternatif milli takım oluşturmasının altında UEFA’dan gelecek büyük cezanın etkisi var. Milli maçta sahaya çıkılmaması durumunda görülmemiş bir ceza gelecekti.
Danimarka’da erkek futbol milli takımının yaşadığı prim krizinin benzerini kadın futbol takımı da yaşamıştı. Danimarka Futbol Federasyonu (DBU) ile Kadın Milli Takımı arasındaki yaşanan pirim anlaşmazlığı kadın oyuncuların İsveç ile yapılacak Dünya Kupası eleme maçına çıkmama kararı alması sonucu maç iptal edilmişti. DBU tarafından yapılan yazılı açıklamada, İsveç Futbol Federasyonu’na (SFF), Kadın Futbol Milli Takımı futbolcuların kampa katılmadıkları ve maçın oynanmayacağının bildirildiği belirtilerek, “Kadın Milli Takımı ve Danimarka Futbolu için tarihi kötü bir gün” denilmişti. Danimarka Kadın Futbol Milli Takımı ile DBU arasında baş gösteren para krizi geçen yılın Ağustos’ta gelen Avrupa ikinciliği sonrası baş göstermişti. Kadın futbolcular primlerinin zamanında ödenmemesi ve verilen paranın düşük olması nedeniyle milli takımı boykot kararı almıştı.
Danimarka’da kadın futbolcuların isyanı Norveç’te de etkisini göstermişti. Norveç futbol federasyonu, erkek ve kadın milli takımlarında oynayan futbolcularının eşit maaş alacağını açıklamak zorunda kalmıştı. Böylelikle kadın futbol milli takımında oynayanların maaşı neredeyse ikiye katlanarak 3,1 milyon Norveç kronundan, 6 milyon Norveç kronuna çıktı.. Bu miktar, Norveçli erkek oyuncuların reklam faaliyetlerinden elde ettikleri 550 bin Norveç kronunu kadın oyunculara ödemesini de içeriyordu. Norveçli kadın futbolcu Caroline Graham Hansen, Instagram’dan yaptığı açıklamada “Kadın oyuncular adına bu adımı attığınız için teşekkür ederiz” açıklamasını yapmıştı.
Danimarka’nın milli krizi şimdilik alternatif milli takım oluşturulmasıyla çözülmüş gözüküyor. Kamuoyu bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Oyuncuların ‘milli duygu’ yerine parayı düşündüğünü söyleyenler kadar, oyuncular üzerinden para kazanan federasyonun sert tutumunu eleştirenler de var. Benzer bir krizi Türk milli takımı Euro 2016’da yaşamıştı. Federasyon, Euro 2016’ya katılım primi olarak 500 bin Euro vereceğini açıklamış ancak Fatih Terim oyunculara eşit para vermeyince kriz çıkmıştı. Burak Yılmaz ve Gökhan Gönül az prim aldıkları için isyan çıkarırken, Euro 2016’da yaşadığımız fiyasko prim kriziyle örtülmüştü.
[Hasan Cücük] 4.9.2018 [TR724]
Kutsalların ve kavramların içini boşaltmak! [Erhan Başyurt]
İktidar bir süredir, ‘’Yaşar karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar!’’ durumunda…
Kürsüde, konuşurken halka doğruyu söylüyor, icraatta tam tersini yapıyor.
Yargı yılının açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bakanların yaptığı açıklamalara bir bakın…
***
Erdoğan Adli Yılı Açılışı mesajında diyor ki;
‘’Türkiye Cumhuriyeti de, adaleti tüm vatandaşlarımızın ve her insanının en tabii hakkı olarak gören bir anlayışla, yasama, yürütme ve yargı erkleri üzerine bina edilmiştir. Tarih bize, adalet terazisini gözetmeyi bırakanların, er ya da geç zillet çukuruna gömülmeye mahkum olduklarını gösteriyor…’’
‘’Bizler, ülkesinin ve milletinin birliğini, dirliğini, bekasını gaye edinen, adil şekilde hüküm veren, gerçek anlamda bağımsız ve tarafsız bir yargının işleyişini güçlendirme konusunda kararlıyız…’’
***
‘’Ağam bizimle eğlenir!’’ derler ya, işte öyle bir durum…
Türkiye’de yargı erkinin bağımsızlığını, hakim teminatını tamamen yok ettikten ve tüm atamaları siyasi bağımlılık temelinde atayan bir iktidar için tamamen boş sözler.
Dokunulmazlığı olan Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesini hapse attılar, halen yargılamaları tamamlanmadı.
Kürsü hakim ve savcıların üçte birini hiçbir hukuki karar olmadan görevden aldılar, hapse attılar.
Yargıtay ve Danıştay üyelerini açığa alıp demir parmakların arkasına koydular. HSYK üyelerini açığa alıp tutukladılar.
Hakim ve savcıların önemli bir kısmı iki yıldır ‘tek kişilik hücrede’ özgülüklerinden mahrum…
Tahliye kararı verdi diye iki hakimi bir hafta içinde silahlı terör örgütü üyesi ilan edip, Silivri’ye tıktılar.
700’e yakın avukat, masumları savunuyor diye tutuklandı.
Halen yargı bağımsızlığından dem vuruyorlar.
***
Adli Yıl mesajının her satırı evrensel ortak değerlere uygun ama yargı kararlarının tek biri bile değil…
Siyasi talimatla insanları tutukluyorlar, rehine pazarlığına tabii tutuyorlar.
İnsanlar ‘esir’ muamelesi görüyor, ‘savaş hukuku’ uyguluyorlar ama halen çıkıp ‘’Tarih bize, adalet terazisini gözetmeyi bırakanların, er ya da geç zillet çukuruna gömülmeye mahkum olduklarını gösteriyor…’’ diyebiliyorlar.
Açıklama tamamen doğru…
‘’Zulm ile abad olunmaz’’ diyor 8 asır önce Nizamülmülk.
‘’Adalet mülkün temelidir’’ diyor 14 asır önce Hz. Ömer.
Allah Kuran-ı Kerim’de, ‘’Adil olun!’’, ‘’Allah zalimleri sevmez’’ diyor…
Ülkenin bu gidişle zillete düşmesi elbette kaçınılmaz.
Prematüre bebeklerin, hamile annelerin, yeni doğum yapmış kanamalı kadınların hapse atıldığı, yasal olarak suç sayılması mümkün olmayan eylemlerin keyfi şekilde suç ilan edilip onbinlerin hapse atıldığı bir ülkede, adalet ve yargı bağımsızlığından bahsetmek, kavramların ve kutsalların içini boşaltmaktır.
***
Dünyaca ünlü ekonomist Prof. Dr. Daren Acemoğlu da, Türkiye’nin ekonomik krizden çıkmasının ancak hukukun üstünlüğüne ve kurumların özerkliğine geri dönmekle mümkün olabileceğinin altını çiziyor.
Yani sermayenin kaçmasının, yatırımcının güven duymamasının ana nedeni, hukuksuzluk!
Namuslu iş adamlarının mülklerine hukuk kararı olmaksızın keyfi el konulan, başarılı bir bankaya sebepsiz kayyım atayan, özel teşebbüs dershane ve okulları kapatan, mülküne parti binası açan bir yönetime kim güvenir.
***
Son dönemde bakanların da ağzından da düşmüyor ‘adalet’ kavramı.
Türkiye, dış borca mahkum olunca, hem borç alabilmek hem de destek bulabilmek için lafta adalete sığınıyor.
Avrupa Birliği için Reform Eylem Grubu’nda yer alan 4 bakan geçtiğimiz hafta sürpriz bir toplantı yaptı. Toplantıya, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Adalet Bakanı Abdülhamid Gül, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu katıldı.
Gül ve Soylu, ABD’nin Brunson krizi, daha doğrusu adaletsizlikleri yüzünden sembolik yaptırım uyguladığı iki bakan…
Bakın toplantı sonrası Bakan Çavuşoğlu neler söylüyor;
‘’Daha güçlü demokrasi daha fazla özgürlük demektir. Yargıya güvenin artacağı ve hızlanacağı dönem olacak önümüzdeki dönem… Daha fazla özgürlük ve insan hakları oluşturacak çalışmaları gerçekleştireceğiz… Daha fazla özgürlük daha fazla insan hakları çalışması yapacağız…’’
Dedik ya ‘’Ağam bizle eğlenir!’’…
Türkiye’de insan haklarını, özgürlükleri, yargı bağımsızlığını yok edip ‘daha fazla vereceğiz’ diye dalga geçiyorlar.
Algı yönetiminin gerçeğin ve icraatların yerini tutacağını sanıyorlar.
Dünyayı, kendi seçmenleri gibi sanıyorlar… Lafla aldatabileceklerini sanıyorlar…
Keşke, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, özgürlüklere ve insan haklarına geri dönülse…
‘Daha fazlasını’ bekleyen yok! Yok ettiğiniz 2011-2012 uygulamalarına dönülse razıyız.
Ekonomik ve siyasi olarak sıkışınca, adaleti, özgürlükleri, insan haklarını hatırlıyorlar. Ancak uygulamasa sistematik işkenceye dönüldü, Cumartesi Anneleri’nin 700 haftadır süren ve demokratik hak olan eylemine yasak getirdiler. Şimdi insanların aklıyla alay ediyorlar.
Kusura bakmayın, tumturaklı sözlere, algı operasyonlarına doyduk artık.
‘’Lafla peynir gemisi yürümez…’
‘’Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz…’’
İcraat istiyoruz. Söylem ve eylem birliği istiyoruz.
Kavramların ve kutsalların içini boşaltmaya bir son verin, Türkiye’nin düze çıkması için yeter!
[Erhan Başyurt] 4.9.2018 [TR724]
Kürsüde, konuşurken halka doğruyu söylüyor, icraatta tam tersini yapıyor.
Yargı yılının açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bakanların yaptığı açıklamalara bir bakın…
***
Erdoğan Adli Yılı Açılışı mesajında diyor ki;
‘’Türkiye Cumhuriyeti de, adaleti tüm vatandaşlarımızın ve her insanının en tabii hakkı olarak gören bir anlayışla, yasama, yürütme ve yargı erkleri üzerine bina edilmiştir. Tarih bize, adalet terazisini gözetmeyi bırakanların, er ya da geç zillet çukuruna gömülmeye mahkum olduklarını gösteriyor…’’
‘’Bizler, ülkesinin ve milletinin birliğini, dirliğini, bekasını gaye edinen, adil şekilde hüküm veren, gerçek anlamda bağımsız ve tarafsız bir yargının işleyişini güçlendirme konusunda kararlıyız…’’
***
‘’Ağam bizimle eğlenir!’’ derler ya, işte öyle bir durum…
Türkiye’de yargı erkinin bağımsızlığını, hakim teminatını tamamen yok ettikten ve tüm atamaları siyasi bağımlılık temelinde atayan bir iktidar için tamamen boş sözler.
Dokunulmazlığı olan Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesini hapse attılar, halen yargılamaları tamamlanmadı.
Kürsü hakim ve savcıların üçte birini hiçbir hukuki karar olmadan görevden aldılar, hapse attılar.
Yargıtay ve Danıştay üyelerini açığa alıp demir parmakların arkasına koydular. HSYK üyelerini açığa alıp tutukladılar.
Hakim ve savcıların önemli bir kısmı iki yıldır ‘tek kişilik hücrede’ özgülüklerinden mahrum…
Tahliye kararı verdi diye iki hakimi bir hafta içinde silahlı terör örgütü üyesi ilan edip, Silivri’ye tıktılar.
700’e yakın avukat, masumları savunuyor diye tutuklandı.
Halen yargı bağımsızlığından dem vuruyorlar.
***
Adli Yıl mesajının her satırı evrensel ortak değerlere uygun ama yargı kararlarının tek biri bile değil…
Siyasi talimatla insanları tutukluyorlar, rehine pazarlığına tabii tutuyorlar.
İnsanlar ‘esir’ muamelesi görüyor, ‘savaş hukuku’ uyguluyorlar ama halen çıkıp ‘’Tarih bize, adalet terazisini gözetmeyi bırakanların, er ya da geç zillet çukuruna gömülmeye mahkum olduklarını gösteriyor…’’ diyebiliyorlar.
Açıklama tamamen doğru…
‘’Zulm ile abad olunmaz’’ diyor 8 asır önce Nizamülmülk.
‘’Adalet mülkün temelidir’’ diyor 14 asır önce Hz. Ömer.
Allah Kuran-ı Kerim’de, ‘’Adil olun!’’, ‘’Allah zalimleri sevmez’’ diyor…
Ülkenin bu gidişle zillete düşmesi elbette kaçınılmaz.
Prematüre bebeklerin, hamile annelerin, yeni doğum yapmış kanamalı kadınların hapse atıldığı, yasal olarak suç sayılması mümkün olmayan eylemlerin keyfi şekilde suç ilan edilip onbinlerin hapse atıldığı bir ülkede, adalet ve yargı bağımsızlığından bahsetmek, kavramların ve kutsalların içini boşaltmaktır.
***
Dünyaca ünlü ekonomist Prof. Dr. Daren Acemoğlu da, Türkiye’nin ekonomik krizden çıkmasının ancak hukukun üstünlüğüne ve kurumların özerkliğine geri dönmekle mümkün olabileceğinin altını çiziyor.
Yani sermayenin kaçmasının, yatırımcının güven duymamasının ana nedeni, hukuksuzluk!
Namuslu iş adamlarının mülklerine hukuk kararı olmaksızın keyfi el konulan, başarılı bir bankaya sebepsiz kayyım atayan, özel teşebbüs dershane ve okulları kapatan, mülküne parti binası açan bir yönetime kim güvenir.
***
Son dönemde bakanların da ağzından da düşmüyor ‘adalet’ kavramı.
Türkiye, dış borca mahkum olunca, hem borç alabilmek hem de destek bulabilmek için lafta adalete sığınıyor.
Avrupa Birliği için Reform Eylem Grubu’nda yer alan 4 bakan geçtiğimiz hafta sürpriz bir toplantı yaptı. Toplantıya, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Adalet Bakanı Abdülhamid Gül, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu katıldı.
Gül ve Soylu, ABD’nin Brunson krizi, daha doğrusu adaletsizlikleri yüzünden sembolik yaptırım uyguladığı iki bakan…
Bakın toplantı sonrası Bakan Çavuşoğlu neler söylüyor;
‘’Daha güçlü demokrasi daha fazla özgürlük demektir. Yargıya güvenin artacağı ve hızlanacağı dönem olacak önümüzdeki dönem… Daha fazla özgürlük ve insan hakları oluşturacak çalışmaları gerçekleştireceğiz… Daha fazla özgürlük daha fazla insan hakları çalışması yapacağız…’’
Dedik ya ‘’Ağam bizle eğlenir!’’…
Türkiye’de insan haklarını, özgürlükleri, yargı bağımsızlığını yok edip ‘daha fazla vereceğiz’ diye dalga geçiyorlar.
Algı yönetiminin gerçeğin ve icraatların yerini tutacağını sanıyorlar.
Dünyayı, kendi seçmenleri gibi sanıyorlar… Lafla aldatabileceklerini sanıyorlar…
Keşke, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, özgürlüklere ve insan haklarına geri dönülse…
‘Daha fazlasını’ bekleyen yok! Yok ettiğiniz 2011-2012 uygulamalarına dönülse razıyız.
Ekonomik ve siyasi olarak sıkışınca, adaleti, özgürlükleri, insan haklarını hatırlıyorlar. Ancak uygulamasa sistematik işkenceye dönüldü, Cumartesi Anneleri’nin 700 haftadır süren ve demokratik hak olan eylemine yasak getirdiler. Şimdi insanların aklıyla alay ediyorlar.
Kusura bakmayın, tumturaklı sözlere, algı operasyonlarına doyduk artık.
‘’Lafla peynir gemisi yürümez…’
‘’Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz…’’
İcraat istiyoruz. Söylem ve eylem birliği istiyoruz.
Kavramların ve kutsalların içini boşaltmaya bir son verin, Türkiye’nin düze çıkması için yeter!
[Erhan Başyurt] 4.9.2018 [TR724]
Türkiye, iki ‘üç benzemez’in peşinde bir bilinmeze yol alıyor [Bülent Keneş]
Türk dış politikası uzun zamandır günlük iniş-çıkışlar, anlık savrulmalarla stratejiden yoksun bir seyir izliyor. Türklerin binlerce yıllık tarihinden ve Türkiye’nin jeopolitiğinden kaynaklanan genel kabul görmüş öncüller ve bedeli ağır ödenmiş parametreler, en kritik dönemlerden birinin içinden geçilirken dış politikada ve güvenlik stratejilerinde tümden hiçe sayılıyor.
Eğreti ve amorf Erdoğan rejiminin ayakta kalma ihtiyaçlarına binaen Türkiye’nin müttefik olduğu ülkelerle ve uluslararası örgütlerle olan müesses ilişkileri temellerinden sarsılıyor. İkili ilişkileri pek çok testten geçmiş dost ülkelerle köprüler bir bir atılıyor. Uluslararası askeri, siyasi ve sosyo-ekonomik örgütlerden tek tek uzaklaşılıyor.
Peki bunlar oluyor da, bunların yerine ne konuluyor. Tarih boyunca Türklere ve Türkiye’ye olan husumetleriyle bilinen ve halen de sahada düşmanlıkta geri durmayan hasım güçlerden dost devşirme çabasında ise bir arpa boyu bile yol kat edilemiyor.
Oysa, tıpkı insan ilişkilerinde olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de 5 yaşındaki çocukların bile akledeceği bazı temel düsturlar vardır. Söylendiğinin aksine, elbette ki, dostumun düşmanının otomatikman benim düşmanım, düşmanımın düşmanın da otomatikman benim dostum olma mecburiyeti ve garantisi yoktur. Ama yine de dostumun düşmanının otomatikman bana düşman olma ihtimali dostumun dostunun otomatikman bana dost olma ihtimalinden fazladır. Düşmanımın düşmanının bana dost olma ihtimali ise, en fazla düşmanımın dostunun bana düşman olma ihtimali kadardır.
SAHADA ANORMALLİK VARSA GİZLİ HESAPLAR, KİRLİ PAZARLIKLAR DA VARDIR
Sahada, mantığa ve binlerce yıllık tecrübelere dayalı bu basit çıkarımsamalarla uyuşmayan ve hatta buna taban taban zıt bir durum varsa şayet, orada ciddi bir anormallik olduğuna kolayca hükmedebilirsiniz. Genel kabul görmüş ilkelerin aksine ve işin tabiatının tersine şekillenen dostluk ya da düşmanlık ilişkilerinin ise, kamuoyundan özenle saklanan bazı gizli hesaplara, türlü kirli pazarlıklara ve mide bulandıran aşağılık oyunlara dayandığından emin olabilirsiniz.
İşte Erdoğan rejiminin, iç siyasette üzerine oturduğu ittifak ilişkileri ve başta Suriye olmak üzere dış politikada verdiği görüntü kelimenin tam anlamıyla böyle bir anormallik arzetmektedir.
Erdoğan rejiminin 2011 güzünden beri resmen düşman ilan ettiği ve düşmanlığının tüm gereklerini, en azından görüntüde, fiilen yerine getirdiği Şam rejiminin ne kadar dostu varsa hepsiyle dost olması, ne kadar düşmanı varsa onların hepsiyle de papaz olmasındaki anomaliyi görmek için sanırım ne uluslararası ilişkiler ve diplomasi uzmanı, ne de uluslararası hukuk dahisi olmaya gerek yoktur.
Şam rejimine karşı radikal terör örgütlerine para, silah ve eğitim vermek, bazen de bu tür örgütleri yoktan var etmek dahil yapmadığını bırakmayan Erdoğan rejiminin, düşmanının (Esed rejimi) dostlarını dost, düşmanının düşmanlarını düşman edinmekteki şevk ve iştihasını uluslararası ilişkilere ve ulusal güvenlik stratejilerine damgasını vuran parametreleri ve görünürdeki değişkenleri gözden geçirerek, analiz ederek anlamamız mümkün değildir.
Ancak ne yazık ki, Erdoğan rejiminin içinde bulunduğu açıklanması zor bu tuhaf denklemin Türkiye’yi götürdüğü yerin neresi olduğunun iyice belirginleşeceği günlerin arafesinde bulunuyoruz. Suriye’de birbirine zıt tüm yolların, hedeflerin, beklentilerin ve sorunların odaklanarak adeta bir ‘Gordion Düğümü’ne dönüştüğü İdlip’te, ülkede at oynatan tüm güçler Suriye’nin kaderini şekillendirecek bir koz paylaşımına girişmek üzere.
İşte böylesine tarihi bir kapışmanın eşiğindeki İdlip, en basit stratejiden bile yoksun olmanın Türkiye’ye dayattığı ağır faturanın da ödenmek zorunda kalınacağı bir masa haline gelecek. Bu fatura, Erdoğan ve çevresindekilerin şahsi menfaatleri peşinde veya siyasi amaçları uğruna giriştikleri gayr-i meşru hamlelerin gün be gün biriken faturası olacak.
DÜŞMANIN DOSTUNU DOST, DÜŞMANIN DÜŞMANINI DÜŞMAN EDİNMEK…
Krizin ilk gününden itibaren Esed’le ölüm-kalım mücadelesi verdiğini savunan Erdoğan rejiminin, Şam’ın en büyük siyasi, ekonomik ve askeri destekçisi Rusya ve İran’la aşırı yakınlaşma içerisinde bulunması, kamuoyuna pazarlamayı tercih ettiği iddialı fotoğrafla hep büyük bir çelişki arzetti. Bir taraftan, milyarlar harcayarak Esed güçlerine karşı desteklediği radikal cihadist grupları Suriye’ye sokarken, diğer taraftan Esed’in başlıca finansörü olan İran’a, uluslararası hukuk kurallarını ve köklü müttefiklik ilişkilerinin kendisine yüklediği yükümlülüklere ihanet etme pahasına, Türkiye’nin kamu bankalarını kullanarak on milyarlarca dolar akmasını sağladı.
Örgütleyerek, finanse ederek, donatarak ve eğiterek sahaya sürdüğü el-Kaide, IŞİD kalıntısı örgütlerle güya Esed’e karşı gayr-i nizami bir vekalet savaşı yürüten Erdoğan rejimi, aynı anda Esed karşıtı bütün uluslararası güçlerle arasını açarak Esed’in yine en büyük hamilerinden olan Rusya ile hesapsız bir yakınlaşmaya yöneldi. Böylece Erdoğan rejimi, düşmanının dostlarını, üstelik sahada hala Türkiye’ye düşmanlık ederken, dost edinme gibi bir tuhaflığa imza attı. Bununla da kalmadı, düşman diye sunduğu Esed’in en yakın dostlarının kendisine çizdiği koordinatlar içinde nihai olarak yine Esed’in işine yarayacak, ulusal menfaatler açısında ise nafile niteliğinde olan hamleler için Mehmetçiğin canını pazarlık masasına sürdü.
Erdoğan rejimi, Türkiye, İran ve Rusya gibi tarihi, ideolojik ve jeopolitik açıdan ancak “üç benzemez” diye tanımlayabileceğimiz tuhaf bir denklem oluşturdu. Bir uluslararası büyük güç ile iki bölgesel güç arasında hiçbir mantıki hesaba oturmayan, hem bir taraftan birbirleriyle çekişen hem de öte taraftan birlikte hareket ediyormuş gibi yapmak durumunda olan bu denklemdeki aktörler arasındaki ilişkinin stratejik ihtiyaçlara binaen kurulan kalıcı bir ilişki sistematiği olamayacağı ise aşikar. Çünkü, ne Türkiye’nin tabii politik, jeopolitik, sosyo-kültürel ve askeri konumu, ne kendi ulusal iradesini de aşan uluslararası konumlandırması, ne de jeopolitiğinden dolayı kaçınılmaz olarak Rusya ve İran’ın Türkiye’nin milli güvenliğinin ve uluslararası menfaatlerinin aleyhine çalışan bölgesel ve uluslararası ihtirasları müsaittir böyle bir şeye…
“ÜÇ BENZEMEZLER” ARASINDAKİ ÇARPIK İLİŞKİ ERDOĞAN’IN İHTİYACI
Erdoğan rejiminin, dış politikadaki savrulmalarının ittiği bu “üç benzemezler” arasındaki çarpık ilişki, Türkiye’yi adım adım uluslararası cari sistemin dışına doğru iterken, 1900’lerin başında acı tecrübeler sonucu terketmekle kalmayıp arasına bilinçli bir mesafe koyduğu Ortadoğu bataklığına da gırtlağına kadar sokmuş oldu. Yine bu çarpık ilişki yüzünden sadece Türkiye kaotik Ortadoğu’ya girmekle kalamdı, tüm istikrarsızlaştırıcı öğeleri ve davranış kalıplarıyla Ortadoğu da fiilen Türkiye’ye girmiş oldu. Bugün ülke düne nazaran çok daha fazla despotlaşmış, çok daha fazla bir polis devleti ve çok daha fazla bir muhaberat rejimi görüntüsüne bürünmüşse şayet, bunda şüphesiz ülkenin hızla Ortadoğululaşmasının da büyük rolü vardır.
İşin ilginç tarafı İslamofaşist Erdoğan rejiminin dayandığı iç siyasi dinamikler de tıpkı dış siyasetinin dayandığı dinamikler gibi yine “üç benzemez” dinamik üzerine oturuyor. Geçmişleri ve tabiatları gereği, normal şartlarda birbirleriyle uzlaşma imkanını geçin, aynı ortamda nefes almaya bile tahammülleri olmayacak aktörlerin birlikteliğinden söz ediyorum. Erdoğan’ın IŞID-vari siyasal İslamcı radikalliğinin, Devlet Bahçeli’nin ırkçı faşizminin ve Doğu Perinçek’in kılıktan kılığa giren o marjinal komitacılığının ve bunları parmağında oynatan Ergenekon yapılanmasının Türkiye, İran ve Rusya arasında olandan bile tuhaf bir müttefiklik ilişkisi içerisinde hareket etmeleri normal bir aklın ve hafsalanın alabileceği bir durum olmasa gerektir.
İçeride ve dışarıda yürürlüğünü sürdüren bu anormalliğin oluşturduğu kaldıraçla Türkiye’nin uluslararası menfaatlerinin, jeopolitik konumunun, tarihi ilişkilerinin şekillendirerek müessesleştirdiği uluslararası bağ ve bağlantıları fiilen bir bir ortadan kaldırılıyor. Şimdilik fiili bir durum arzeden bu kasti ve bilinçli yıkım sürecinin ortadan kaldırdığı uluslararası ilişkiler sistematiğinin ve bu sistematiğin gerektirdiği kurumsal altyapısının yerine benzerini veya muadilini koymanın ise, herhangi bir imkanı bulunmuyor.
STRATEJİK SAVRULMA, DEMOKRATİK EROZYONLA PARALELLİK ARZEDİYOR
Çünkü, Türkiye’nin üyesi olduğu NATO ve diğer uluslararası örgütlerin, yöneldiği Avrupa Birliği gibi birlikteliklerin ve batılı ülkelerle olan ikili ilişkilerinin en önemli parametrelerini demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik vb. gibi tüm vatandaşlarını medeni insanlar olarak özgür ve müreffeh yaşatmayı amaçlayan ilkeler oluşturuyor. Bu yüzden, Batı yöneliminden vazgeçmek, son yıllarda iyice altı oyulan bu ilke ve kurumlardan tümden vazgeçmek anlamına da geliyor. Ne Şangay İşbirliği Örgütü’nün ne de benzeri bir yapının bu ihtiyaçları ikame etme imkanı bulunmuyor. Tam tersine, bu tür örgütler demokrasi ve hukuktan sapmış rejimlere hukuksuzluluğu ve despotizmi konsolide etme imkanı sunuyor.
Meselenin bir diğer ilginç boyutunu ise, kendisini oldum olası Rus yayılmacılığının önündeki en büyük engel olarak pazarlayan Ülkücülerin ve MHP’nin, Saray’a kapak atan Devlet Bahçeli yönetimi altında, Türkiye’yi bir Rus uydusu haline getirme girişimine verdiği açık ve bilinçli destek oluşturuyor. Geleneksel Türk milliyetçilerinin en büyük kabusu olan, her duyduklarında hop oturtup hop kalkmalarına yol açan ‘Rusların sıcak denizlere inme hayali,’ bu hayallerinin önündeki en büyük engel olan Türkiye’yi paspasa çevirerek adım adım gerçekleşiyor. Üstelik bu, özelde Rus yayılmacılığına karşı oluşarak şekillenmiş Türk milliyetçiliğine dayalı ‘Turancılık’ denilince mangalda kül bırakmayan Bahçeli’nin MHP’sinin koşulsuz desteğiyle oluyor. Sizce de işin tabiatına aykırılık bakımından oldukça tuhaf bir durum değil mi?
Aynı tuhaflık, despotik hevesleriyle Erdoğan’ın en fazla aralarında kendisini rahat hissettiği Ortadoğu batağına Türkiye’yi, Ortadoğu batağını ise tüm hastalıklarıyla birlikte Türkiye’ye sokma çabasına Bahçeli’nin verdiği destek için de söz konusu. Milliyetçilerin “ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü” aşırıcılığından Ortadoğululaşma aşırıcılığına savrulmasının makul ve mantıklı bir açıklamasını bulmak hiç de kolay olmasa gerek.
ÜLKÜCÜLERİ RUSÇU, PERİNÇEKÇİLERİ İRANCI VE ARAPÇI YAPAN NE ACABA?
Yine benzer bir tuhaflık Ergenekon ve Perinçek örgütleri için de söz konusu. Maoculuktan, Apoculuğa, Kemalistlikten İrancılığa, Esedcilikten Erdoğancılığa kadar girmediği kılık kalmayan Perinçek’in Kemalizm ve bağımsızlık kisvesi altında Arapçılığı savunur hale gelmesinin de, güç ve iktidar uğruna kimya bozulması ve karakter erozyonu dışında makul bir açıklaması bulunmuyor. “Türkiye’ye şeriat gelecek,” “irtica gelecek” diye diye peşine taktıkları grupları iflah olmaz paranoyaklar haline getiren Perinçek’in Türkiye’yi dünyanın tek siyasal/radikal İslamcı rejimi olan İran’ın peşine kuyruk yapma çabasını mantıkla açıklayabilir misiniz?
Bugün Erdoğan’ın siyasi ihtiyaçlarını halka din diye yediren Diyanet’in hegemonyasındaki camilerde cumaları minbere çıkan devlet dininin müftülerinin, vaizlerinin söylemleriyle, Perinçek’in söylemleri arasında neredeyse fark kalmamasının akılla, mantıkla açıklanır bir tarafı var mıdır? Sahi bu dönüşüm nasıl oldu? Perinçek mi Erdoğanlaştı, yoksa Erdoğan mı Perinçekleşti? Acaba kim kimin içine dühul etti?
“Son iki yüzyılımıza bakalım, Türkiye’de dinciliği, şeyhliği, tarikatçılığı, cemaatçiliği besleyen ve örgütleyen Arap ülkeleri mi, yoksa Batılı emperyalistler mi?.. En önemlisi bugün Türkiye’de Araplaşma diye bir olay yok. Suriye’den gelen milyonlarca insan kuşkusuz ciddî sorunlar getirmiştir. Ancak bu göçün nedeni Suriye değil, ABD emperyalizmidir. İkincisi, bu göçün Türkiye’yi ‘Araplaştırdığı’ söylenemez… Ama şurası bir hakikat: “Araplaşma” tehlikesine yapılan vurgular, ABD emperyalizminden gelen tehdidin üzerini örtmeye yarıyor ve Türkiye’yi yeniden ABD’nin yanına itme çabalarıyla birleşiyor.”
Bundan sadece bir-kaç yıl önce şu cümleleri yazanın Doğu Perinçek olduğunu söyleseydiniz şayet, emin olun başta kendiniz olmak üzere, kimseyi bu söylediğinize inandıramazdınız. Bugün yaşananların tuhaflığı işte bu. Bahçeli’nin desteğiyle Türkiye’nin kucağına itildiği Ruslar, tereyağından kıl çeker gibi bin yıllık sıcak denizlere inme hayallerini gerçekleştiriyor. Erdoğan ise, Perinçek’in halkla ilişkilerini yüklendiği Ergenekon’un desteğinde İslamofaşist rejimini gün be gün daha da konsolide ediyor.
80 milyonluk koskoca Türkiye ise, Erdoğan’ın müthiş göz bağcılığı sayesinde hem içeride hem de dışarıda kuyruğuna takıldığı iki “üç benzemez”in peşinde bir bilinmeze doğru yol alıyor. Ne diyelim, Allah sonumuzu hayrettsin!..
[Bülent Keneş] 4.9.2018 [TR724]
Eğreti ve amorf Erdoğan rejiminin ayakta kalma ihtiyaçlarına binaen Türkiye’nin müttefik olduğu ülkelerle ve uluslararası örgütlerle olan müesses ilişkileri temellerinden sarsılıyor. İkili ilişkileri pek çok testten geçmiş dost ülkelerle köprüler bir bir atılıyor. Uluslararası askeri, siyasi ve sosyo-ekonomik örgütlerden tek tek uzaklaşılıyor.
Peki bunlar oluyor da, bunların yerine ne konuluyor. Tarih boyunca Türklere ve Türkiye’ye olan husumetleriyle bilinen ve halen de sahada düşmanlıkta geri durmayan hasım güçlerden dost devşirme çabasında ise bir arpa boyu bile yol kat edilemiyor.
Oysa, tıpkı insan ilişkilerinde olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de 5 yaşındaki çocukların bile akledeceği bazı temel düsturlar vardır. Söylendiğinin aksine, elbette ki, dostumun düşmanının otomatikman benim düşmanım, düşmanımın düşmanın da otomatikman benim dostum olma mecburiyeti ve garantisi yoktur. Ama yine de dostumun düşmanının otomatikman bana düşman olma ihtimali dostumun dostunun otomatikman bana dost olma ihtimalinden fazladır. Düşmanımın düşmanının bana dost olma ihtimali ise, en fazla düşmanımın dostunun bana düşman olma ihtimali kadardır.
SAHADA ANORMALLİK VARSA GİZLİ HESAPLAR, KİRLİ PAZARLIKLAR DA VARDIR
Sahada, mantığa ve binlerce yıllık tecrübelere dayalı bu basit çıkarımsamalarla uyuşmayan ve hatta buna taban taban zıt bir durum varsa şayet, orada ciddi bir anormallik olduğuna kolayca hükmedebilirsiniz. Genel kabul görmüş ilkelerin aksine ve işin tabiatının tersine şekillenen dostluk ya da düşmanlık ilişkilerinin ise, kamuoyundan özenle saklanan bazı gizli hesaplara, türlü kirli pazarlıklara ve mide bulandıran aşağılık oyunlara dayandığından emin olabilirsiniz.
İşte Erdoğan rejiminin, iç siyasette üzerine oturduğu ittifak ilişkileri ve başta Suriye olmak üzere dış politikada verdiği görüntü kelimenin tam anlamıyla böyle bir anormallik arzetmektedir.
Erdoğan rejiminin 2011 güzünden beri resmen düşman ilan ettiği ve düşmanlığının tüm gereklerini, en azından görüntüde, fiilen yerine getirdiği Şam rejiminin ne kadar dostu varsa hepsiyle dost olması, ne kadar düşmanı varsa onların hepsiyle de papaz olmasındaki anomaliyi görmek için sanırım ne uluslararası ilişkiler ve diplomasi uzmanı, ne de uluslararası hukuk dahisi olmaya gerek yoktur.
Şam rejimine karşı radikal terör örgütlerine para, silah ve eğitim vermek, bazen de bu tür örgütleri yoktan var etmek dahil yapmadığını bırakmayan Erdoğan rejiminin, düşmanının (Esed rejimi) dostlarını dost, düşmanının düşmanlarını düşman edinmekteki şevk ve iştihasını uluslararası ilişkilere ve ulusal güvenlik stratejilerine damgasını vuran parametreleri ve görünürdeki değişkenleri gözden geçirerek, analiz ederek anlamamız mümkün değildir.
Ancak ne yazık ki, Erdoğan rejiminin içinde bulunduğu açıklanması zor bu tuhaf denklemin Türkiye’yi götürdüğü yerin neresi olduğunun iyice belirginleşeceği günlerin arafesinde bulunuyoruz. Suriye’de birbirine zıt tüm yolların, hedeflerin, beklentilerin ve sorunların odaklanarak adeta bir ‘Gordion Düğümü’ne dönüştüğü İdlip’te, ülkede at oynatan tüm güçler Suriye’nin kaderini şekillendirecek bir koz paylaşımına girişmek üzere.
İşte böylesine tarihi bir kapışmanın eşiğindeki İdlip, en basit stratejiden bile yoksun olmanın Türkiye’ye dayattığı ağır faturanın da ödenmek zorunda kalınacağı bir masa haline gelecek. Bu fatura, Erdoğan ve çevresindekilerin şahsi menfaatleri peşinde veya siyasi amaçları uğruna giriştikleri gayr-i meşru hamlelerin gün be gün biriken faturası olacak.
DÜŞMANIN DOSTUNU DOST, DÜŞMANIN DÜŞMANINI DÜŞMAN EDİNMEK…
Krizin ilk gününden itibaren Esed’le ölüm-kalım mücadelesi verdiğini savunan Erdoğan rejiminin, Şam’ın en büyük siyasi, ekonomik ve askeri destekçisi Rusya ve İran’la aşırı yakınlaşma içerisinde bulunması, kamuoyuna pazarlamayı tercih ettiği iddialı fotoğrafla hep büyük bir çelişki arzetti. Bir taraftan, milyarlar harcayarak Esed güçlerine karşı desteklediği radikal cihadist grupları Suriye’ye sokarken, diğer taraftan Esed’in başlıca finansörü olan İran’a, uluslararası hukuk kurallarını ve köklü müttefiklik ilişkilerinin kendisine yüklediği yükümlülüklere ihanet etme pahasına, Türkiye’nin kamu bankalarını kullanarak on milyarlarca dolar akmasını sağladı.
Örgütleyerek, finanse ederek, donatarak ve eğiterek sahaya sürdüğü el-Kaide, IŞİD kalıntısı örgütlerle güya Esed’e karşı gayr-i nizami bir vekalet savaşı yürüten Erdoğan rejimi, aynı anda Esed karşıtı bütün uluslararası güçlerle arasını açarak Esed’in yine en büyük hamilerinden olan Rusya ile hesapsız bir yakınlaşmaya yöneldi. Böylece Erdoğan rejimi, düşmanının dostlarını, üstelik sahada hala Türkiye’ye düşmanlık ederken, dost edinme gibi bir tuhaflığa imza attı. Bununla da kalmadı, düşman diye sunduğu Esed’in en yakın dostlarının kendisine çizdiği koordinatlar içinde nihai olarak yine Esed’in işine yarayacak, ulusal menfaatler açısında ise nafile niteliğinde olan hamleler için Mehmetçiğin canını pazarlık masasına sürdü.
Erdoğan rejimi, Türkiye, İran ve Rusya gibi tarihi, ideolojik ve jeopolitik açıdan ancak “üç benzemez” diye tanımlayabileceğimiz tuhaf bir denklem oluşturdu. Bir uluslararası büyük güç ile iki bölgesel güç arasında hiçbir mantıki hesaba oturmayan, hem bir taraftan birbirleriyle çekişen hem de öte taraftan birlikte hareket ediyormuş gibi yapmak durumunda olan bu denklemdeki aktörler arasındaki ilişkinin stratejik ihtiyaçlara binaen kurulan kalıcı bir ilişki sistematiği olamayacağı ise aşikar. Çünkü, ne Türkiye’nin tabii politik, jeopolitik, sosyo-kültürel ve askeri konumu, ne kendi ulusal iradesini de aşan uluslararası konumlandırması, ne de jeopolitiğinden dolayı kaçınılmaz olarak Rusya ve İran’ın Türkiye’nin milli güvenliğinin ve uluslararası menfaatlerinin aleyhine çalışan bölgesel ve uluslararası ihtirasları müsaittir böyle bir şeye…
“ÜÇ BENZEMEZLER” ARASINDAKİ ÇARPIK İLİŞKİ ERDOĞAN’IN İHTİYACI
Erdoğan rejiminin, dış politikadaki savrulmalarının ittiği bu “üç benzemezler” arasındaki çarpık ilişki, Türkiye’yi adım adım uluslararası cari sistemin dışına doğru iterken, 1900’lerin başında acı tecrübeler sonucu terketmekle kalmayıp arasına bilinçli bir mesafe koyduğu Ortadoğu bataklığına da gırtlağına kadar sokmuş oldu. Yine bu çarpık ilişki yüzünden sadece Türkiye kaotik Ortadoğu’ya girmekle kalamdı, tüm istikrarsızlaştırıcı öğeleri ve davranış kalıplarıyla Ortadoğu da fiilen Türkiye’ye girmiş oldu. Bugün ülke düne nazaran çok daha fazla despotlaşmış, çok daha fazla bir polis devleti ve çok daha fazla bir muhaberat rejimi görüntüsüne bürünmüşse şayet, bunda şüphesiz ülkenin hızla Ortadoğululaşmasının da büyük rolü vardır.
İşin ilginç tarafı İslamofaşist Erdoğan rejiminin dayandığı iç siyasi dinamikler de tıpkı dış siyasetinin dayandığı dinamikler gibi yine “üç benzemez” dinamik üzerine oturuyor. Geçmişleri ve tabiatları gereği, normal şartlarda birbirleriyle uzlaşma imkanını geçin, aynı ortamda nefes almaya bile tahammülleri olmayacak aktörlerin birlikteliğinden söz ediyorum. Erdoğan’ın IŞID-vari siyasal İslamcı radikalliğinin, Devlet Bahçeli’nin ırkçı faşizminin ve Doğu Perinçek’in kılıktan kılığa giren o marjinal komitacılığının ve bunları parmağında oynatan Ergenekon yapılanmasının Türkiye, İran ve Rusya arasında olandan bile tuhaf bir müttefiklik ilişkisi içerisinde hareket etmeleri normal bir aklın ve hafsalanın alabileceği bir durum olmasa gerektir.
İçeride ve dışarıda yürürlüğünü sürdüren bu anormalliğin oluşturduğu kaldıraçla Türkiye’nin uluslararası menfaatlerinin, jeopolitik konumunun, tarihi ilişkilerinin şekillendirerek müessesleştirdiği uluslararası bağ ve bağlantıları fiilen bir bir ortadan kaldırılıyor. Şimdilik fiili bir durum arzeden bu kasti ve bilinçli yıkım sürecinin ortadan kaldırdığı uluslararası ilişkiler sistematiğinin ve bu sistematiğin gerektirdiği kurumsal altyapısının yerine benzerini veya muadilini koymanın ise, herhangi bir imkanı bulunmuyor.
STRATEJİK SAVRULMA, DEMOKRATİK EROZYONLA PARALELLİK ARZEDİYOR
Çünkü, Türkiye’nin üyesi olduğu NATO ve diğer uluslararası örgütlerin, yöneldiği Avrupa Birliği gibi birlikteliklerin ve batılı ülkelerle olan ikili ilişkilerinin en önemli parametrelerini demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik vb. gibi tüm vatandaşlarını medeni insanlar olarak özgür ve müreffeh yaşatmayı amaçlayan ilkeler oluşturuyor. Bu yüzden, Batı yöneliminden vazgeçmek, son yıllarda iyice altı oyulan bu ilke ve kurumlardan tümden vazgeçmek anlamına da geliyor. Ne Şangay İşbirliği Örgütü’nün ne de benzeri bir yapının bu ihtiyaçları ikame etme imkanı bulunmuyor. Tam tersine, bu tür örgütler demokrasi ve hukuktan sapmış rejimlere hukuksuzluluğu ve despotizmi konsolide etme imkanı sunuyor.
Meselenin bir diğer ilginç boyutunu ise, kendisini oldum olası Rus yayılmacılığının önündeki en büyük engel olarak pazarlayan Ülkücülerin ve MHP’nin, Saray’a kapak atan Devlet Bahçeli yönetimi altında, Türkiye’yi bir Rus uydusu haline getirme girişimine verdiği açık ve bilinçli destek oluşturuyor. Geleneksel Türk milliyetçilerinin en büyük kabusu olan, her duyduklarında hop oturtup hop kalkmalarına yol açan ‘Rusların sıcak denizlere inme hayali,’ bu hayallerinin önündeki en büyük engel olan Türkiye’yi paspasa çevirerek adım adım gerçekleşiyor. Üstelik bu, özelde Rus yayılmacılığına karşı oluşarak şekillenmiş Türk milliyetçiliğine dayalı ‘Turancılık’ denilince mangalda kül bırakmayan Bahçeli’nin MHP’sinin koşulsuz desteğiyle oluyor. Sizce de işin tabiatına aykırılık bakımından oldukça tuhaf bir durum değil mi?
Aynı tuhaflık, despotik hevesleriyle Erdoğan’ın en fazla aralarında kendisini rahat hissettiği Ortadoğu batağına Türkiye’yi, Ortadoğu batağını ise tüm hastalıklarıyla birlikte Türkiye’ye sokma çabasına Bahçeli’nin verdiği destek için de söz konusu. Milliyetçilerin “ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü” aşırıcılığından Ortadoğululaşma aşırıcılığına savrulmasının makul ve mantıklı bir açıklamasını bulmak hiç de kolay olmasa gerek.
ÜLKÜCÜLERİ RUSÇU, PERİNÇEKÇİLERİ İRANCI VE ARAPÇI YAPAN NE ACABA?
Yine benzer bir tuhaflık Ergenekon ve Perinçek örgütleri için de söz konusu. Maoculuktan, Apoculuğa, Kemalistlikten İrancılığa, Esedcilikten Erdoğancılığa kadar girmediği kılık kalmayan Perinçek’in Kemalizm ve bağımsızlık kisvesi altında Arapçılığı savunur hale gelmesinin de, güç ve iktidar uğruna kimya bozulması ve karakter erozyonu dışında makul bir açıklaması bulunmuyor. “Türkiye’ye şeriat gelecek,” “irtica gelecek” diye diye peşine taktıkları grupları iflah olmaz paranoyaklar haline getiren Perinçek’in Türkiye’yi dünyanın tek siyasal/radikal İslamcı rejimi olan İran’ın peşine kuyruk yapma çabasını mantıkla açıklayabilir misiniz?
Bugün Erdoğan’ın siyasi ihtiyaçlarını halka din diye yediren Diyanet’in hegemonyasındaki camilerde cumaları minbere çıkan devlet dininin müftülerinin, vaizlerinin söylemleriyle, Perinçek’in söylemleri arasında neredeyse fark kalmamasının akılla, mantıkla açıklanır bir tarafı var mıdır? Sahi bu dönüşüm nasıl oldu? Perinçek mi Erdoğanlaştı, yoksa Erdoğan mı Perinçekleşti? Acaba kim kimin içine dühul etti?
“Son iki yüzyılımıza bakalım, Türkiye’de dinciliği, şeyhliği, tarikatçılığı, cemaatçiliği besleyen ve örgütleyen Arap ülkeleri mi, yoksa Batılı emperyalistler mi?.. En önemlisi bugün Türkiye’de Araplaşma diye bir olay yok. Suriye’den gelen milyonlarca insan kuşkusuz ciddî sorunlar getirmiştir. Ancak bu göçün nedeni Suriye değil, ABD emperyalizmidir. İkincisi, bu göçün Türkiye’yi ‘Araplaştırdığı’ söylenemez… Ama şurası bir hakikat: “Araplaşma” tehlikesine yapılan vurgular, ABD emperyalizminden gelen tehdidin üzerini örtmeye yarıyor ve Türkiye’yi yeniden ABD’nin yanına itme çabalarıyla birleşiyor.”
Bundan sadece bir-kaç yıl önce şu cümleleri yazanın Doğu Perinçek olduğunu söyleseydiniz şayet, emin olun başta kendiniz olmak üzere, kimseyi bu söylediğinize inandıramazdınız. Bugün yaşananların tuhaflığı işte bu. Bahçeli’nin desteğiyle Türkiye’nin kucağına itildiği Ruslar, tereyağından kıl çeker gibi bin yıllık sıcak denizlere inme hayallerini gerçekleştiriyor. Erdoğan ise, Perinçek’in halkla ilişkilerini yüklendiği Ergenekon’un desteğinde İslamofaşist rejimini gün be gün daha da konsolide ediyor.
80 milyonluk koskoca Türkiye ise, Erdoğan’ın müthiş göz bağcılığı sayesinde hem içeride hem de dışarıda kuyruğuna takıldığı iki “üç benzemez”in peşinde bir bilinmeze doğru yol alıyor. Ne diyelim, Allah sonumuzu hayrettsin!..
[Bülent Keneş] 4.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)