17 Ağustos depreminin 20'nci yıldönümünde dikkatler uzmanların yıllardır "büyük deprem" uyarısında bulunduğu İstanbul'a çevrildi.
Alman sismolog Prof. Dr. Marco Bohnhoff, İstanbul'da büyük bir deprem yaşanması tehlikesinin her geçen gün daha da arttığını, sonuçlarının da dramatik olacağını söyledi.
DW Türkçe servisinden Değer Akal'ın haberine göre yer bilimleri araştırmalarıyla dünyanın önde gelen kurumlarından sayılan Potsdam merkezli Jeolojik Araştırmalar Merkezi'nin (GFZ) uzmanlarından Bohnhoff, depremin İstanbul merkezine çok yakın bir mesafede yaşanacak olması sebebiyle etkisinin de büyük olacağına dikkati çekti.
Türkiye'deki Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ve araştırma enstitüleri ile yakın işbirliği yürüten ve bu kapsamda geliştirilen projelerle Marmara bölgesindeki yer hareketlerini anbean izleyen Bohnhoff, DW Türkçe'nin sorularını cevapladı.
Türk makamlarıyla, AFAD'la ve uzmanlarla ortak projeler yürütüyor, bölgedeki yer hareketlerini yakından izliyorsunuz. Sizin bulgularınıza göre İstanbul'da büyük bir deprem riski artıyor mu?
GFZ Potsdam'ın Türkiye'deki araştırma enstitüleri ve resmi makamlarıyla deprem araştırmaları konusunda işbirliği oldukça eskiye dayanıyor.
İlk olarak 1980'li yılların ortalarında Türkiye'de kurduğumuz ölçüm sistemleri ile yürüttüğümüz sismik gözlem çalışmalarımızı son dönemde yoğunlaştırdık, daha da yoğunlaştıracağız. Bu gözlemlerimizden yola çıkarak İstanbul'da büyük bir deprem yaşanması tehlikesinin yüksek olduğunu söyleyebilirim.
Deprem olacak. Ne yazık ki geçen her gün İstanbul için büyük deprem tehlikesi daha da artıyor. Doğrusu soru şu ki, mesele İstanbul'da bir deprem olup olmayacağı değil, çünkü olacak. Asıl büyük soru işareti ne zaman olacağı konusunda…
Gün ve saati öngörülemese de, depremin gerçekleşmesi muhtemel bir zaman aralığı tespit edilebiliyor mu?
Üç önemli parametre var. Birincisi depremin büyüklüğü. İstanbul'da beklenen deprem 7,0 ile 7,4 arasında bir büyüklükte olacak. Bu, gerçekten çok güçlü bir deprem, özellikle depremin İstanbul merkezine çok yakın bir mesafede yaşanacak olması sebebiyle etkisi de büyük olacak.
İkinci parametre depremin nerede olacağı. Bunu da, tektonik plaka sınırlarını bildiğimiz için yine göreceli olarak öngörebiliyoruz. Bir sonraki büyük deprem, İstanbul'dan sadece 20 kilometre uzaklıkta, Marmara Denizi'nde olacak.
Geriye depremin ne zaman olacağı sorusu kalıyor. Ancak bunu yanıtlamak için sistemi yeterince iyi bilmiyoruz. O sebeple sadece ihtimallerden söz edebiliriz: İstanbul bölgesinde, önümüzdeki 30 yıl içerisinde, 7,4 büyüklüğüne ulaşabilecek bir deprem olasılığı yüzde 70. Bu da çok yüksek bir değer…
Tsunami tehlikesi var mı?
Tsunami tehlikesi var ama bu Sumatra ya da Japonya'da tanık olduklarımıza benzemeyecektir. Çünkü Türkiye'deki iki levha yatay olarak hareket ediyor, tsunami deniz tabanının dikey olarak yükselmesi veya alçalmasında söz konusu oluyor.
Bu daha sınırlı bir şekilde, yerel ölçekte söz konusu olabilir. Geçmişteki büyük depremlerde de İstanbul Boğazı'nda, 6 metre yüksekliğe ulaşan tsunami dalgaları olduğu hakkında bilgiler mevcut.
Bu büyük İstanbul depreminde de söz konusu olabilir, bu gayet tabii ki kıyı bölgelerinde hasara yol açabilir ama asıl en önemli konu sismik dalgalar, çünkü asıl bunlar binalar için sorun teşkil edecektir…
İstanbul'daki erken uyarı sistemi daha az can kaybı olmasını, felaketin boyutunun sınırlandırılmasını sağlayabilir mi?
Deprem erken uyarı sistemi, deprem yaşandığında ya da yaşanmaya başladığında devreye giriyor. Sismik dalgaların algılanmaya başladığı an ile bunların kente ulaşması için geçen süre aslında uyarı için kullanılıyor.
Ne yazık ki tıpkı Los Angeles'ta olduğu gibi İstanbul için de erken uyarı için koşullar çok kötü. Çünkü deprem bölgesi kentin çok yakınında. İstanbul için depremin başlaması ile şehirde şiddetli sarsıntıların yaşanması arasında en fazla 2 ila 6 saniyelik bir süre var.
Bu ne yazık ki çok az bir süre. Bu süre en iyi ihtimalle ancak otomatik olarak trafik lambalarının kırmızıya dönüştürülmesi, tünel ve köprülerin kapatılması, doğalgaz akışının kesilmesi için kullanılabilir. Ama daha kapsamlı bir uyarı mümkün görünmüyor.
Bu yüzden resmi makamların tavsiyesi bir deprem durumunda kişilerin öncelikle evlerinde, deprem sırasında bulundukları binada kendilerine kapı eşiğinin altında, masa ya da yatak altında güvenli bir yer bulmalarıdır.
Sarsıntı geçtikten sonra binadan çıkılmalı, çünkü bu depremi artçı depremler izleyebilir.
Profesör Bohnhoff, gözlemleriniz ışığında, sizce Türkiye İstanbul depremine hazır mı, zararların mümkün olduğu ölçüde sınırlandırılması için gerekli önlemler alındı mı? Yoksa Türkiye ekonomisinin kalbi İstanbul, hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı büyük bir yıkım tehlikesiyle mi karşı karşıya?
Depremden korunmanın en etkili yolu depreme dayanıklı binalardır. Bu ne yazık ki çok maliyetli. Türkiye'de de güvenli, depreme dayanıklı inşaatlar için yatırım yapılıyor ama tabii bu ne yazık ki hiçbir zaman tam anlamıyla yeterli değil…
Soru, belli şiddetteki bir sarsıntıya dayanıklı olacak şekilde bir binanın ne ölçüde gerekli tadilatı yapılıyor ya da yeniden inşa ediliyor? Bu nedenle, tıpkı dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi İstanbul bölgesi depreminde de büyük bir deprem olması halinde çok sayıda can kaybı olacaktır…
Bazı uzmanlar, İstanbul depreminde 150 bin, hatta 300 bin kişinin hayatını kaybedebileceğini söylüyor…
Sismolog olarak kıyamet senaryoları ve spekülasyonlara dahil olmak istemem. Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere bu konuda ciddi araştırmalar yapıldı. Bunlar beklenen büyük bir depremin olması halinde on binlerce kişinin hayatını kaybedebileceği, evsiz kalanların oranının da bunun 10 katı olacağına işaret ediyor.
Bunlar gayet tabii ki dramatik sonuçlar. Ayrıca buna ekonomik zararlar ve finans piyasalarında etkiler de eklenecek… Bizlerin hedefi ise deprem öncesinde daha fazla önlem alınmasını sağlamak, yaşanacaklara hazırlıklı olmaları için halkın bilgilendirilmesidir.
Herkes kendi evini, konutunu denetlemeli. Ancak en önemlisi bir deprem anında kişilerin doğru hareket etmeleri, bulundukları binalardan çıkmaya çalışarak kopan, yıkılan bina parçaları altında kalmamaları konusunda bilinçlendirilmelidir.
Bizim bilimsel olarak hedefimiz ise depreme yol açan süreçleri, öngörülerimizi çok daha iyi yapabilmek için incelemek.
[Samanyolu Haber] 16.8.2019
Ekrem İmamoğlu parayı kesti Ethem Sancak Medyası battı
Ekrem İmamoğlu, Türk Medya’ya her ay aktarılan 10 milyonu kesti. TV 24’te işten çıkarmalar başladı. Star ve Akşam da krizde.
BOLD – AKP döneminin ihale rekortmeni Ethem Sancak’a ait Türk Medya Grubu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının el değiştirmesiyle krize girdi. Her ay reklam geliri adı altında İBB’den 10 milyon lira bütçe alan Türk Medya Grubu’nda ilk kriz TV 24’te patladı.
24 TV’de dün akşam saatlerinden itibaren işten çıkarmalar başladı. Kanalın yüzde 40 küçülmeye gideceği ifade ediliyor. “Analiz-Sentez” programının sunucusu Zeliha Saraç ve “Uyandırma Servisi” programının sunucusu Ersoy Dede’nin görevine son verildi.
SEÇİM SONRASI KRİZ BAŞLADI
24 TV’de bu sabah ise gece editörü Muhammet Özcan, Gece Moderatörü Serkan Bayan ve şef yönetmen Murat Karahan’ın da işten çıkarıldığı öğrenildi. Tenkisatın, Akşam, Güneş ve Star Gazetelerine de yansıması bekleniyor. 24 TV’nin kapatılma kararının da gündemde olduğu belirtiliyor.
TürkMedya’da İstanbul seçimlerinin hemen ardından ekonomik kriz başladı. Ekrem İmamoğlu’nun göreve gelmesiyle her ay Türk Medya’ya aktarılan 10 milyon liralık bütçe kesildi ve TürkMedya mali krize girdi.
[BoldMedya] 16.8.2019
BOLD – AKP döneminin ihale rekortmeni Ethem Sancak’a ait Türk Medya Grubu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının el değiştirmesiyle krize girdi. Her ay reklam geliri adı altında İBB’den 10 milyon lira bütçe alan Türk Medya Grubu’nda ilk kriz TV 24’te patladı.
24 TV’de dün akşam saatlerinden itibaren işten çıkarmalar başladı. Kanalın yüzde 40 küçülmeye gideceği ifade ediliyor. “Analiz-Sentez” programının sunucusu Zeliha Saraç ve “Uyandırma Servisi” programının sunucusu Ersoy Dede’nin görevine son verildi.
SEÇİM SONRASI KRİZ BAŞLADI
24 TV’de bu sabah ise gece editörü Muhammet Özcan, Gece Moderatörü Serkan Bayan ve şef yönetmen Murat Karahan’ın da işten çıkarıldığı öğrenildi. Tenkisatın, Akşam, Güneş ve Star Gazetelerine de yansıması bekleniyor. 24 TV’nin kapatılma kararının da gündemde olduğu belirtiliyor.
TürkMedya’da İstanbul seçimlerinin hemen ardından ekonomik kriz başladı. Ekrem İmamoğlu’nun göreve gelmesiyle her ay Türk Medya’ya aktarılan 10 milyon liralık bütçe kesildi ve TürkMedya mali krize girdi.
[BoldMedya] 16.8.2019
‘Hasankeyf’e Moğol yağması bile AKP kadar zarar vermedi’ [Eylem Yılmaz]
İlk çağlardan itibaren insanların yaşadığı, ilk yerleşenlerin kim olduğunun hala bilinmediği, keşif edilmeyi bekleyen 12 bin yıllık bir mirasın sahibi Hasankeyf. Binlerce yıl öncesine dayanan bu tarih şimdi yok olma tehdidi altında… Hem de sanıldığı kadar uzak olmayan bir zaman içinde…
Baraj mı yoksa tarih mi tartışmasıyla yaklaşık yarım asırdır gündemde olan Hasankeyf’te sona gelindi. Tarım ve Orman Bakanlığı’na göre, Ilısu Barajı’nın rezervuar alanında kalacak Hasankeyf’in yeniden inşası kapsamında Batman’ın Hasankeyf ilçesinin yeni yerleşim yerinde 710 konut ile ticaret merkezindeki 98 iş yerinin anahtarları hak sahiplerine dağıtıldı.
Raman Dağı’nın eteklerine kurulan bu yeni Hasankeyf’e kamu binalarının taşınmasının hemen ardından başta Zeynel Bey Türbesi olmak üzere eserlerin yüzde 95’inin taşınması tamamlandı. Su altında kalacak insanlığın ilk medresesi gibi eserler ise toprakla doldurularak üzerleri betonla kaplandı.
Hasankeyf Koordinasyonu ise, baraj kapaklarının kapatıldığına ilişkin uydu fotoğrafları paylaştı. Koordinasyon, mevcut duruma ilişkin “baraj kapaklarının deneme amacıyla değil, kalıcı amaçla kapatıldığı uydu fotoğraflarından anlaşılıyor. Buradaki amacın toplumu ve kamuoyunu bir oldubittiyle karşı karşıya bırakmak olduğu anlaşılmaktadır” açıklamasını yaptı.
‘BİLMEDİĞİMİZ BİR TARİH VAR BURADA’
Kronos, su seviyesinin ne düzeyde olduğu bilinmeyen Hasankeyf’e giderek bölge halkıyla konuştu. Evlerini ve dükkânlarını bırakmamış olan vatandaşlar tedirgin. Kimi evlerinden bir, bir buçuk ay sonra çıkacağını söylerken kimi de hâlâ geç olmadığını söylüyor. Bir yandan köyler boşaltılırken diğer yandan buradaki bağ, bahçe ve hayvanlara ne olacağına ilişkin somut bir bilgi paylaşılmadığı da ifade ediliyor. Su altında da Hasankeyf’in yaşatılabileceğini savunanlardan çok daha fazlası; “Hâlâ bilmediğimiz bir tarih var burada. Burası aslında kazı alanıdır. İnsanlığın ilk medresesini su altında da ziyaret edilebilsin diye betonla kapladılar… Birçok eser taşındı… Dinamitle patlattılar, dolgu yaptılar… Yapayın, etmeyin… Bu tarih yok olmasın. Hasankeyf için gerçekten geç değil. Görmezden gelinmesin” diyor.
Sözü önce Hasankeyflilere veriyoruz. Aileleri de kendileri de doğma büyüme Hasankeyfli 57 yaşındaki Rıdvan Ayhan ve 27 yaşındaki Eyüp Ağalday’la sohbet ediyoruz. Aralarındaki yaş farkına rağmen çocukluk anıları aynı. Her ikisi de mağarada doğduklarını, tarihle dolu bir çocukluk geçirdiklerini anlatıyor. Yağmurlu havalarda annelerinin; “Git bak bakalım küçük demirlerden çıkmış mı” diye eski para, altın bulmaya gönderdiklerini anlatıyor.
‘ANILARIMIZIN HEPSİ SULAR ALTINDA…’
Rıdvan Ayhan, eliyle göstererek anlatıyor: “Burasının yüzde 75’i kazılmamış. Sadece yüzde 25’i kazılmış durumda. Yeni yeni göçler başladı. Aslında bu üçüncü göçüdür. İnsanların psikolojisi bozuldu. Anılarımızın hepsi sular altında, toprak altında kalacak… Doğu tarafındaki insanlar olarak bizler çok duygusalız. Meselenin enerji olduğuna inanmıyorum. 12 binlik tarihiyle eşine ender rastlanan bir yerdir. Burayı turizme açsalar o barajdan elde edecekleri paradan daha fazlasını kazanırlar. Sorun enerjiyse; güneşi en çok alan bölgeyiz. Güneş enerjisinden de o enerjiyi elde edebilirsiniz. Demek ki amaç enerji değil. İnsan kültürünü, insan doğasını yok etme zihniyetini taşıyorlar. Burası restore edilse hem ülkede hem de dünyada büyük takdir görür. Su altında bırakacağın yetmiyormuş gibi bir de dinamitliyorsun. Dinamitleyip, dolgu yapıyorlarmış. Bu dinamitlenen bölgenin hemen yanında kazı yapıldı. Daha önce hiç yapılmamıştı. Ve orada 100’e yakın yeni mağara çıktı. Yeni yapılan yerdeki evler için insanlardan niye para alınıyor? Bunun da ticaretini yaptılar! Hasankeyf için geç değil. UNESCO’nın 10 kriterinden dokuzunu karşılayan bir yerdir. Bu yüzden buranın su altında kalmaması gerekiyor.”
‘BU TARİH BÜTÜN İNSANLARIN’
Doğduğu mağarayı şimdi cafe olarak kullanan Eyüp Ağalday devam ediyor; “Duygusal olarak bir çöküştür yaşadığım. Hâlâ belki iptal edilir, belki baraj bozulur, bir şey olur da burayı kaybetmeyiz diye düşünüyorum. Benim çocukluğum, ailemin çocukluğu hep burada. 27 yaşındayım ama benim bile hâlâ girmediğim mağaralar var. Hasankeyf kalesi, dünyada eşi benzeri olmayan bir kaledir. Gaziantep’in yemekleri gibi koruma altına alınsaydı keşke. Bir yemek koruma altına alınabiliyorsa 12 bin yıllık bir tarih haydi haydi koruma altına alınmalıydı. Şu an bile kazı yapılıyor, ama tekrar gömülüyor. Barajdan elde edilecek gelirden çok daha fazlası turizmden kazanılır. Burası için gerçekten geç değil. Şu anki aşağıdaki şehirde yüzlerce medeniyetin kalıntıları var. Eski döneme ait döşenmiş su, kanalizasyon boruları var. Şu anki teknoloji bile o zamankine eş değer değil. 10 mu 11’inci yüzyıldan kalma mı belli değil. Buraya ilk kimlerin geldiği belli değil. Biz elimizden geldiğince sahip çıkmaya çalışıyoruz. Herkesin sahip çıkmasını istiyoruz. Bu tarih sadece Batmanlıların tarihi değil, tüm insanlarındır.”
İTİRAZ EDENE GÖZALTI…
Biz bu sohbetleri yaptığımız sırada Halkların Demokratik Partisi (HDP) İl Gençlik Merkezi üyeleri yaptıkları basın açıklamasının ardından toplu yürüdükleri gerekçesiyle gözaltına alınıyor. Yaklaşık 19 kişinin gözaltına alınmasının ardından HDP’li milletvekillerinin oldukları alana giderken evlerinin bahçelerinden olan biteni izleyen kadınlarla konuşuyoruz.
Bir, bir buçuk ay sonra evlerinden çıkacaklarını ve ne olup biteceğini bilemediklerinden yakınıyorlar. Kayıt istemedikleri için sohbetimiz kısa kalıyor. Tepkili ve tedirginler. “Az önce görmedin mi olanları kızım bizimde başımız belaya girmesin” diyorlar.
Seyir Alanı olarak adlandırılan yere gidiyorum. Bir ‘ordu taburu’nun orada olduğunu görünce Rıdvan Bey’e soruyorum; “Hep mi böyle yoksa bugünkü açıklama için mi?” Cevabı: “Basın açıklaması içindir.”
HDP’Lİ İPEKYÜZ: HASANKEYF İÇİN GEÇ DEĞİL
Bu ‘ordu’nun önünde daha doğrusu tam ortasında başlıyoruz HDP milletvekilleri Dr. Necdet İpekyüz, Mehmet Tiyaki ve Musa Farisoğulları ile konuşmaya. Sözü önce Batman vekili Dr. İpekyüz alıyor: “Suyu bir açtık, bir açmadık, deneme amaçlı yaptık gibi açıklamalarla kamuoyunda bunu kanıksatmaya çalışıyorlar. İki, üç aydır burada çeşitli etkinlikler yapıyoruz ve her seferinde sonunda olaylar çıkıyor. ‘Hasankeyf İçin Geç Değil’ diye yola çıkıldı. Parlamentoda ciddi bir ağırlığı olan bir grup olarak suyun çıktığı yere, Rusya’ya gitmek istedik. İzin verilmedi. Her seferinde böyle oluyor. Suyun durumunun ne olduğuna ilişkin bilgi sahibi olamıyoruz. Çünkü bize bilgi verilmiyor. Ama iki, üç tane emare var. Birincisi Güçlükonak yolunun su altında kalması. Bir diğeri de, uydudan çekilen görüntülerde yaklaşık 20 kilometreye yakın bir suyun tutulduğudur. Asıl problem şu; insanların kendi doğasına, tarihine sahip çıkıldığı bir yerde gençlere, kadınlara, çocuklara, bu konuya duyarlı herkese yapılan muameledir. Şu an aynı duyarlılık Kaz Dağları için sergileniyor. Ama bu coğrafyada herhangi bir ses çıktığındaki yaklaşım kabul edilir değildir. Köylüler bilgilendirilmiyor. Bağ, bahçe, hayvanlar su bırakıldığında ne olacak belli değil. Bir açıklama yapılmıyor. Burada giderek bir insansızlaştırmavar. Yeni yerleşke yaratmışlar. Birçok köyde boşaltma da var. 12 bin yıllık tarih 50 yıllık enerji için yok ediliyor. Bu aslında Kürt meselesi de dâhil birçok konuyla iç içedir.”
HDP MİLLETVEKİLİ TİRYAKİ: HASANKEYF ERİYOR
Mehmet Tiryaki devam ediyor: “Kişisel olarak benim gördüğüm şey; 12 bin yıllık tarih diyoruz bu tam 480 kuşak demek demektir. 480 kuşak boyunca bu kent yalnızca Moğollar döneminde bir kez yağmalandı. Onda bile bu kadar zarar görmemiştir. 12 bininci yılında 480’inci kuşak olarak bizler AKP’nin bu talanına tanıklık ediyoruz. Su yeni yeni tutulmaya başlandı. Bu insanlığın ortak mirasıdır. Burasının sadece yüzde 5’inin gün yüzüne çıkarıldığı söyleniyor. Eğer sular altında kalırsa yüzde 95’i hakkında belki de hiçbir zaman bilgi sahibi olamayacağız. İnsanlığın ortak mirasına sahip çıkmak zorundayız.”
Yaklaşık 30 yıldır Hasankeyf’in sular altında kalıp kalmaması tartışılıyor. Tarkan’dan Orhan Gencebay’a kadar birçok ünlü isim ‘Hasankeyf Yok Olmasın’ diye etkinlikler düzenledi, şarkılarını Hasankeyf için söyledi. Kamuoyunda bir duyarlılık yok değil. Buna rağmen hala bu sorunun çözülememesini neye bağlıyorsunuz diye soruyoruz:
Mehmet Tiryaki’ye göre bölgede atılan her adımın gözaltı ya da baskıyla karşılanması temel sorun: “20 genç hayır dediğinde 500 tane polis, asker, işte siz de görüyorsunuz, hiç kimsenin ses çıkarmasına izin vermiyor. Biz yedi, sekiz milletvekili barajın orada basın açıklaması yapmak istedik. Barajın yanına yaklaşmamıza bile izin vermediler. Burada da en fazla basın açıklaması yapabiliyoruz. Bizden öncekiler de çok mücadele edildi ama durduramadık. Gözlerimizin önünde bir kanser hastasının eriyip gitmesi gibi Hasankeyf eriyor.”
‘YENİ SÖMÜRGECİ MANTIK VAR’
Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları ise sorunun Kürt meselesi olduğunu söylüyor: “Yeni bir sömürgeci mantık var. Kürtlere ait ne varsa, tarihi yapısıyla birlikte ortadan kaldırmaktır. Böyle bir yaklaşım var. Moğollar bu kadar yakıp, yıkmadı. Bu açıdan, bunlar Kürt coğrafyasına dönük devletin bir kararıdır. Dağlarımız yakılıyor, ırmaklarımız baraj ve HES’ler yoluyla adeta bir intikam alınıyor. Kaz Dağları’na gidenler rahatça tepkilerini gösteriyor, çadırlarını kuruyorlar. Hiçbir şey de olmuyor. Ama Kürdistan olduğu zaman daha demin 19 gencimiz gözaltına alındı. Derin bir Kürt düşmanlığı var. Yaklaşım bu olunca yapılan çağrılar, aydınların girişimleri sonuçsuz kalıyor. Kürtler geçmişten bugüne devletsiz olduğu için uluslararası kurum ve kuruluşlar da ciddiye almıyor.”
Hasankeyf’in yaklaşık 100 kilometre uzağında bulunan Ilısu Barajı, su tutmaya başladığında ilçenin hemen sular altında kalmayacağı, bu sürecin yaklaşık dört ayı bulacağı söyleniyor. Eğer önlem alınmazsa Aralık ayında Batman’ın bilineniyle 12 bin yıllık tarihi ilçesi Hasankeyf su altında kalacak. Ve bilinmeyen yüzde 90’lık tarihi ise hiçbir zaman öğrenilemeyecek.
Hasankeyf’te yaşayanların sözlerini hatırlatarak bitirelim: Hasankeyf için geç değil, sular altında kalmasın!
[Eylem Yılmaz] 16.8.2019 [Kronos.News]
Baraj mı yoksa tarih mi tartışmasıyla yaklaşık yarım asırdır gündemde olan Hasankeyf’te sona gelindi. Tarım ve Orman Bakanlığı’na göre, Ilısu Barajı’nın rezervuar alanında kalacak Hasankeyf’in yeniden inşası kapsamında Batman’ın Hasankeyf ilçesinin yeni yerleşim yerinde 710 konut ile ticaret merkezindeki 98 iş yerinin anahtarları hak sahiplerine dağıtıldı.
Raman Dağı’nın eteklerine kurulan bu yeni Hasankeyf’e kamu binalarının taşınmasının hemen ardından başta Zeynel Bey Türbesi olmak üzere eserlerin yüzde 95’inin taşınması tamamlandı. Su altında kalacak insanlığın ilk medresesi gibi eserler ise toprakla doldurularak üzerleri betonla kaplandı.
Hasankeyf Koordinasyonu ise, baraj kapaklarının kapatıldığına ilişkin uydu fotoğrafları paylaştı. Koordinasyon, mevcut duruma ilişkin “baraj kapaklarının deneme amacıyla değil, kalıcı amaçla kapatıldığı uydu fotoğraflarından anlaşılıyor. Buradaki amacın toplumu ve kamuoyunu bir oldubittiyle karşı karşıya bırakmak olduğu anlaşılmaktadır” açıklamasını yaptı.
‘BİLMEDİĞİMİZ BİR TARİH VAR BURADA’
Kronos, su seviyesinin ne düzeyde olduğu bilinmeyen Hasankeyf’e giderek bölge halkıyla konuştu. Evlerini ve dükkânlarını bırakmamış olan vatandaşlar tedirgin. Kimi evlerinden bir, bir buçuk ay sonra çıkacağını söylerken kimi de hâlâ geç olmadığını söylüyor. Bir yandan köyler boşaltılırken diğer yandan buradaki bağ, bahçe ve hayvanlara ne olacağına ilişkin somut bir bilgi paylaşılmadığı da ifade ediliyor. Su altında da Hasankeyf’in yaşatılabileceğini savunanlardan çok daha fazlası; “Hâlâ bilmediğimiz bir tarih var burada. Burası aslında kazı alanıdır. İnsanlığın ilk medresesini su altında da ziyaret edilebilsin diye betonla kapladılar… Birçok eser taşındı… Dinamitle patlattılar, dolgu yaptılar… Yapayın, etmeyin… Bu tarih yok olmasın. Hasankeyf için gerçekten geç değil. Görmezden gelinmesin” diyor.
Sözü önce Hasankeyflilere veriyoruz. Aileleri de kendileri de doğma büyüme Hasankeyfli 57 yaşındaki Rıdvan Ayhan ve 27 yaşındaki Eyüp Ağalday’la sohbet ediyoruz. Aralarındaki yaş farkına rağmen çocukluk anıları aynı. Her ikisi de mağarada doğduklarını, tarihle dolu bir çocukluk geçirdiklerini anlatıyor. Yağmurlu havalarda annelerinin; “Git bak bakalım küçük demirlerden çıkmış mı” diye eski para, altın bulmaya gönderdiklerini anlatıyor.
‘ANILARIMIZIN HEPSİ SULAR ALTINDA…’
Rıdvan Ayhan, eliyle göstererek anlatıyor: “Burasının yüzde 75’i kazılmamış. Sadece yüzde 25’i kazılmış durumda. Yeni yeni göçler başladı. Aslında bu üçüncü göçüdür. İnsanların psikolojisi bozuldu. Anılarımızın hepsi sular altında, toprak altında kalacak… Doğu tarafındaki insanlar olarak bizler çok duygusalız. Meselenin enerji olduğuna inanmıyorum. 12 binlik tarihiyle eşine ender rastlanan bir yerdir. Burayı turizme açsalar o barajdan elde edecekleri paradan daha fazlasını kazanırlar. Sorun enerjiyse; güneşi en çok alan bölgeyiz. Güneş enerjisinden de o enerjiyi elde edebilirsiniz. Demek ki amaç enerji değil. İnsan kültürünü, insan doğasını yok etme zihniyetini taşıyorlar. Burası restore edilse hem ülkede hem de dünyada büyük takdir görür. Su altında bırakacağın yetmiyormuş gibi bir de dinamitliyorsun. Dinamitleyip, dolgu yapıyorlarmış. Bu dinamitlenen bölgenin hemen yanında kazı yapıldı. Daha önce hiç yapılmamıştı. Ve orada 100’e yakın yeni mağara çıktı. Yeni yapılan yerdeki evler için insanlardan niye para alınıyor? Bunun da ticaretini yaptılar! Hasankeyf için geç değil. UNESCO’nın 10 kriterinden dokuzunu karşılayan bir yerdir. Bu yüzden buranın su altında kalmaması gerekiyor.”
‘BU TARİH BÜTÜN İNSANLARIN’
Doğduğu mağarayı şimdi cafe olarak kullanan Eyüp Ağalday devam ediyor; “Duygusal olarak bir çöküştür yaşadığım. Hâlâ belki iptal edilir, belki baraj bozulur, bir şey olur da burayı kaybetmeyiz diye düşünüyorum. Benim çocukluğum, ailemin çocukluğu hep burada. 27 yaşındayım ama benim bile hâlâ girmediğim mağaralar var. Hasankeyf kalesi, dünyada eşi benzeri olmayan bir kaledir. Gaziantep’in yemekleri gibi koruma altına alınsaydı keşke. Bir yemek koruma altına alınabiliyorsa 12 bin yıllık bir tarih haydi haydi koruma altına alınmalıydı. Şu an bile kazı yapılıyor, ama tekrar gömülüyor. Barajdan elde edilecek gelirden çok daha fazlası turizmden kazanılır. Burası için gerçekten geç değil. Şu anki aşağıdaki şehirde yüzlerce medeniyetin kalıntıları var. Eski döneme ait döşenmiş su, kanalizasyon boruları var. Şu anki teknoloji bile o zamankine eş değer değil. 10 mu 11’inci yüzyıldan kalma mı belli değil. Buraya ilk kimlerin geldiği belli değil. Biz elimizden geldiğince sahip çıkmaya çalışıyoruz. Herkesin sahip çıkmasını istiyoruz. Bu tarih sadece Batmanlıların tarihi değil, tüm insanlarındır.”
İTİRAZ EDENE GÖZALTI…
Biz bu sohbetleri yaptığımız sırada Halkların Demokratik Partisi (HDP) İl Gençlik Merkezi üyeleri yaptıkları basın açıklamasının ardından toplu yürüdükleri gerekçesiyle gözaltına alınıyor. Yaklaşık 19 kişinin gözaltına alınmasının ardından HDP’li milletvekillerinin oldukları alana giderken evlerinin bahçelerinden olan biteni izleyen kadınlarla konuşuyoruz.
Bir, bir buçuk ay sonra evlerinden çıkacaklarını ve ne olup biteceğini bilemediklerinden yakınıyorlar. Kayıt istemedikleri için sohbetimiz kısa kalıyor. Tepkili ve tedirginler. “Az önce görmedin mi olanları kızım bizimde başımız belaya girmesin” diyorlar.
Seyir Alanı olarak adlandırılan yere gidiyorum. Bir ‘ordu taburu’nun orada olduğunu görünce Rıdvan Bey’e soruyorum; “Hep mi böyle yoksa bugünkü açıklama için mi?” Cevabı: “Basın açıklaması içindir.”
HDP’Lİ İPEKYÜZ: HASANKEYF İÇİN GEÇ DEĞİL
Bu ‘ordu’nun önünde daha doğrusu tam ortasında başlıyoruz HDP milletvekilleri Dr. Necdet İpekyüz, Mehmet Tiyaki ve Musa Farisoğulları ile konuşmaya. Sözü önce Batman vekili Dr. İpekyüz alıyor: “Suyu bir açtık, bir açmadık, deneme amaçlı yaptık gibi açıklamalarla kamuoyunda bunu kanıksatmaya çalışıyorlar. İki, üç aydır burada çeşitli etkinlikler yapıyoruz ve her seferinde sonunda olaylar çıkıyor. ‘Hasankeyf İçin Geç Değil’ diye yola çıkıldı. Parlamentoda ciddi bir ağırlığı olan bir grup olarak suyun çıktığı yere, Rusya’ya gitmek istedik. İzin verilmedi. Her seferinde böyle oluyor. Suyun durumunun ne olduğuna ilişkin bilgi sahibi olamıyoruz. Çünkü bize bilgi verilmiyor. Ama iki, üç tane emare var. Birincisi Güçlükonak yolunun su altında kalması. Bir diğeri de, uydudan çekilen görüntülerde yaklaşık 20 kilometreye yakın bir suyun tutulduğudur. Asıl problem şu; insanların kendi doğasına, tarihine sahip çıkıldığı bir yerde gençlere, kadınlara, çocuklara, bu konuya duyarlı herkese yapılan muameledir. Şu an aynı duyarlılık Kaz Dağları için sergileniyor. Ama bu coğrafyada herhangi bir ses çıktığındaki yaklaşım kabul edilir değildir. Köylüler bilgilendirilmiyor. Bağ, bahçe, hayvanlar su bırakıldığında ne olacak belli değil. Bir açıklama yapılmıyor. Burada giderek bir insansızlaştırmavar. Yeni yerleşke yaratmışlar. Birçok köyde boşaltma da var. 12 bin yıllık tarih 50 yıllık enerji için yok ediliyor. Bu aslında Kürt meselesi de dâhil birçok konuyla iç içedir.”
HDP MİLLETVEKİLİ TİRYAKİ: HASANKEYF ERİYOR
Mehmet Tiryaki devam ediyor: “Kişisel olarak benim gördüğüm şey; 12 bin yıllık tarih diyoruz bu tam 480 kuşak demek demektir. 480 kuşak boyunca bu kent yalnızca Moğollar döneminde bir kez yağmalandı. Onda bile bu kadar zarar görmemiştir. 12 bininci yılında 480’inci kuşak olarak bizler AKP’nin bu talanına tanıklık ediyoruz. Su yeni yeni tutulmaya başlandı. Bu insanlığın ortak mirasıdır. Burasının sadece yüzde 5’inin gün yüzüne çıkarıldığı söyleniyor. Eğer sular altında kalırsa yüzde 95’i hakkında belki de hiçbir zaman bilgi sahibi olamayacağız. İnsanlığın ortak mirasına sahip çıkmak zorundayız.”
Yaklaşık 30 yıldır Hasankeyf’in sular altında kalıp kalmaması tartışılıyor. Tarkan’dan Orhan Gencebay’a kadar birçok ünlü isim ‘Hasankeyf Yok Olmasın’ diye etkinlikler düzenledi, şarkılarını Hasankeyf için söyledi. Kamuoyunda bir duyarlılık yok değil. Buna rağmen hala bu sorunun çözülememesini neye bağlıyorsunuz diye soruyoruz:
Mehmet Tiryaki’ye göre bölgede atılan her adımın gözaltı ya da baskıyla karşılanması temel sorun: “20 genç hayır dediğinde 500 tane polis, asker, işte siz de görüyorsunuz, hiç kimsenin ses çıkarmasına izin vermiyor. Biz yedi, sekiz milletvekili barajın orada basın açıklaması yapmak istedik. Barajın yanına yaklaşmamıza bile izin vermediler. Burada da en fazla basın açıklaması yapabiliyoruz. Bizden öncekiler de çok mücadele edildi ama durduramadık. Gözlerimizin önünde bir kanser hastasının eriyip gitmesi gibi Hasankeyf eriyor.”
‘YENİ SÖMÜRGECİ MANTIK VAR’
Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları ise sorunun Kürt meselesi olduğunu söylüyor: “Yeni bir sömürgeci mantık var. Kürtlere ait ne varsa, tarihi yapısıyla birlikte ortadan kaldırmaktır. Böyle bir yaklaşım var. Moğollar bu kadar yakıp, yıkmadı. Bu açıdan, bunlar Kürt coğrafyasına dönük devletin bir kararıdır. Dağlarımız yakılıyor, ırmaklarımız baraj ve HES’ler yoluyla adeta bir intikam alınıyor. Kaz Dağları’na gidenler rahatça tepkilerini gösteriyor, çadırlarını kuruyorlar. Hiçbir şey de olmuyor. Ama Kürdistan olduğu zaman daha demin 19 gencimiz gözaltına alındı. Derin bir Kürt düşmanlığı var. Yaklaşım bu olunca yapılan çağrılar, aydınların girişimleri sonuçsuz kalıyor. Kürtler geçmişten bugüne devletsiz olduğu için uluslararası kurum ve kuruluşlar da ciddiye almıyor.”
Hasankeyf’in yaklaşık 100 kilometre uzağında bulunan Ilısu Barajı, su tutmaya başladığında ilçenin hemen sular altında kalmayacağı, bu sürecin yaklaşık dört ayı bulacağı söyleniyor. Eğer önlem alınmazsa Aralık ayında Batman’ın bilineniyle 12 bin yıllık tarihi ilçesi Hasankeyf su altında kalacak. Ve bilinmeyen yüzde 90’lık tarihi ise hiçbir zaman öğrenilemeyecek.
Hasankeyf’te yaşayanların sözlerini hatırlatarak bitirelim: Hasankeyf için geç değil, sular altında kalmasın!
[Eylem Yılmaz] 16.8.2019 [Kronos.News]
Hakkı temsil davasında liyakat korunabilmiş midir? [Prof. Dr. Osman Şahin]
İslam dini, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammet Mustafa (sav) eliyle, sadece bir bölgeye veya millete değil, bütün insanlığa gönderilmiştir. Buradan hareketle, Hizmet hareketinin misyonunun sadece Türkiye insanına ya da müslümanların yaşadığı coğrafyalara değil bütün insanlığa ulaşmak olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzde bu hareketin başına gelen bela ve musibetler eliyle, cebr-i lütfi olarak, hizmet insanları bir taraftan tasafi ederek özüne dönerken, içindeki çürük elmalardan arınırken, bir taraftan da temsil ettiği mesajların bütün yeryüzüne ulaşması için gerekli olan şartlar oluşmakta ve bu yeni ulaştıkları coğrafyalarda misyonlarını tam eda edebilmeleri için gerekli olan değişimi sağlayacak saikler/dinamikler vücuda gelmektedir.
Hocaefendi’nin ifade ettikleri gibi, bu tarza yaşanan süreçlerden sonra, Allah (cc), davasına hizmet etmeyi gaye edinmiş bu topluluğa, yeni imkanlar, yollar ve metodlar bahşetmiştir. Böylece, hakikatı bütün gönüllere duyurabilmeleri adına gerekli olan değişimi lütf-i İlahi olarak gerçekleştirmektedirler. Daha önce de ele aldığımız gibi, her türlü organizasyonda zamanla pörsümeler/deformasyonlar meydana gelir. Fertlerde, başlangıçta var olan aşk ve şevk, yavaş yavaş yerini ülfet ve ünsiyetlere bırakmaya başlar. Bünye içinde bir takım arızalar /hastalıklar görülmeye başlar.
Makam, mal mansıp edinme, idare etme arzusu, elde edilen payelerden kaynaklanan güç zehirlenmelerine maruz kalma, elde edilen başarıları kendilerinden bilmek suretiyle şirklere düşme, gruplaşma, ekipleşme ve tarafgirlik etkisiyle hakperest olamama, değişik seviyede mabeyni humayunlar oluşması vs… gibi hastalıkların etkisiyle ihlas, samimiyet, uhuvvet , fedakarlık, isar hasleti, prensiplere bağlılık, beklentisizlik, adanmışlık, kollektif şuur, istişare vs. gibi hizmet hareketinin misyonunu eda edebilmesi için olmazsa olmaz dinamikler pörsüyerek, yıpranmaya başlarlar. Hastalıkların, bünyeyi yavaş yavaş kemirmesinden dolayı, arızaların tesbiti doğru zamanda yapılamaz ve tedavi adına geliştirilen tedbirler de meydana gelen dirençler, zaaflar ve terkedilemeyen nefsani alışkanlıklardan dolayı tesirini gösteremezler. Bu noktaya gelmiş bir organizasyon/hareket artık yok olma yoluna girmiş demektir.
Burada endişe edilmesi gereken ve cevap verilmesi gereken önemli bir soru vardır: “Acaba hakkı temsil davasında yaşanılan onca şeye rağmen hala liyakat korunabilmiş midir?” Eğer hala liyakat varsa, Allah (cc), davasının erlerini ve hizmet hareketini ortada bırakarak, yok olmalarına izin vermez. Onlardaki keyfiyeti ve ihtiyaçları olan donanımlarını arttırmaları için onları yeni istihalelere tabi tutar. Celal ağırlıklı tecellilerle, cebr-i lütfi olarak, hizmet insanlarına bırakılsa yapamayacakları değişimi ve bünyeyi yavaş yavaş öldüren hastalıkların tedavisini gerçekleştirir. Bu tecelliler kulun kaldıramayacağı tarzda da değillerdir. Umumda Celal tecelli ederken, kulun ihtiyacına göre yer yer Cemali olan tecelliler imdada koşarlar. Üstadın ifadesiye “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.”
Şahsi manevinin liyakatı koruyup korumadığına bakılmalıdır…
Liyakatın korunup korunmadığına cevap ararken, yine bir kez daha bütüncül yaklaşım diyoruz. Elbette hizmet hareketi içerisinde yukarıda zikredilen hastalıklarla malül olmuş insanlar vardır. Özellikle süreç öncesinde yaşanan kemmiyet patlaması ve hizmetin sunduğu imkanları elde etmek için gelen çok sayıdaki insanları düşündüğümüzde, bu normal bir netice olarak karşımıza çıkar. Burada Üstad Hazretleri’nin ve Hocaefendi’nin sık sık nazara verdikleri “şahsi manevi” kavramı meselemizin çözümüne yardımcı olacaktır. Bütüncül yaklaşım, bireylerin hatalarına ve münferid hadiselere odaklanmak yerine, hizmet hareketinin sahip olduğu şahsi manevinin liyakatını koruyup koruyamadığına odaklanmamız gerektiğini söyler.
Bugün gelinen noktada, hizmetin şahsi manevisinin liyakatını hala muhafaza etmekte olduğunu ve hatta liyakat noktasında çok daha büyük hizmetleri deruhte edebilecek bir seviyeye çıktığını söyleyem mümkündür. Hocaefendinin şahsında mesele ele alındığında, cemaatın yaşadığı her türlü sıkıntı ve meşakkati katlayarak yaşayan, ızdırapla Hak karşısında daha da iki büklüm olan bir Hocaefendi görürüz. Onun hakkında hüsnü zannımız odur ki, Allah (cc) karşısında kullukta daha da derinleşmekte, geçen zaman içerisinde manevi açıdan da durmadan yükselmektedir.
Hizmet insanları ise, yüzbinlercesi hapishanelerde, gaybubetlerde, cebri hicretlerde tasaffi ederek manen terakki etmektedirler. Bu işe ehil olmayanlar, menfaatleri için işin içinde bulunanlar ise sürecin meydana getirdiği fırtınaların şiddetine dayanamayarak elenmektedirler.
Sürecin hala bitmemesi ise bu arınmanın, hakiki tevhide ulaşmanın ve kullukta derinleşmenin bitmediğine ve hala devam etmekte olduğuna işaret etmektedir. Bütün bunlar, hizmetin şahsi manevisi olarak liyakatının her geçen gün artmakta olduğunun emareleridirler. Hizmet insanlarının en ehemmiyetli bir meselesi, bu hususların farkında olarak, haklarında ilahi inayetin tecellisine mazhar olabilmeleri için gerekli olan manevi değişim ve dönüşüme ayak uydurabilmeleridir.
2017 yılındaki bir bamtelinde Hocaefendi özetle şunları söylemektedir: “Bu süreçte yapılan onca zulümlere, haksızlıklara rağmen hizmet insanlarının duruşlarından taviz vermemeleri, ekseriyet itibarıyla yollarına devam etmeleri, işkencelere maruz kalan ve hapishaneye düşen insanların sergiledikleri metanetleri ve manevi yönden kat ettikleri mesafeyi gördükten sonra anladım ki, bu vazife bizden alınmamıştır.” Hizmetin şahsi manevisinin liyakatı korunduğu gibi, hadiseler eliyle manevi açıdan daha da yükselen hizmet insanları, Allah’ın (cc) inayet ve keremiyle daha da büyük hizmetleri yapmaya namzet hale gelmişlerdir.
Mağlûp da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek…
Üstad Hazretleri, zahiri mağlubiyet olarak gözüken hadiselere bakış açısının nasıl olması gerektiğini Emirdağ Lahikası’nda ele almaktadırlar: “Vazifemiz ihlâs ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i ilâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûp da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek. O noktada kanaat etmek lâzımdır. Mesela: Bir zaman İslâm’ın büyük bir kahramanı Celâleddin Harzemşah’a demişler: “Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın.” O demiş: “Vazifemiz cihad etmektir. Bizi galip etmek vazife-i ilâhiyedir. Ona karışmam.” Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktida etmişsiniz. Binden bir-iki adam sizden kabul etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazen bir-iki adam, bine mukabil geliyor.”
Hizmet-i imaniye ve Kur’an’iyede bizleri muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak vazife-i ilâhiyedir. Bizim vazifemiz bu hizmetlerde koşturmak, esbaba tevessül etmek ama neticeyi ise Allah’tan (cc) beklemektir. Gelinen noktada, deruhte edilen hizmetler halihazırda milyonlarca insanın imanına vesile olmuştur. Üstelik hizmetler sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış, dünya’daki bir çok ülkeye ulaşmış ve o ülkelerden de önemli sayıda insanların hidayetine vesile olmuşlardır.
Ayrıca süreçte yaşanılanların tarih boyunca, başta peygamberler olmak üzere hakkı temsil edenlerin başlarına hep geldiğini hatırlamakta fayda vardır. Allah (cc) bir çok hikmetlere binaen, hak yoldaki kullarını bela ve musibetler eliyle hep imtihana tabii tutmuştur. Üstad Hazretleri altın bir prensibi daha hatırlatıyor; mağlûp bile olsaydık, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermemesi gerekirdi. Kaldı ki ortada bir mağlubiyet yoktur. Allah’ın (cc) verdiklerine kanaat etmek lâzımdır ki, aşk ve şevkle hizmetlere devam edilebilsin.
Burada önemli olan, hizmet insanlarının hep teyakkuz içerisinde ve temkin edalı olmaları, her zaman “Acaba bu iş bizden alınır mı?” endişesini taşımaları ve liyakatı koruma adına maddi ve manevi sürekli bir cehd ve gayret içerisinde bulunmalarıdır.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 16.8.2019 [TR724]
Hocaefendi’nin ifade ettikleri gibi, bu tarza yaşanan süreçlerden sonra, Allah (cc), davasına hizmet etmeyi gaye edinmiş bu topluluğa, yeni imkanlar, yollar ve metodlar bahşetmiştir. Böylece, hakikatı bütün gönüllere duyurabilmeleri adına gerekli olan değişimi lütf-i İlahi olarak gerçekleştirmektedirler. Daha önce de ele aldığımız gibi, her türlü organizasyonda zamanla pörsümeler/deformasyonlar meydana gelir. Fertlerde, başlangıçta var olan aşk ve şevk, yavaş yavaş yerini ülfet ve ünsiyetlere bırakmaya başlar. Bünye içinde bir takım arızalar /hastalıklar görülmeye başlar.
Makam, mal mansıp edinme, idare etme arzusu, elde edilen payelerden kaynaklanan güç zehirlenmelerine maruz kalma, elde edilen başarıları kendilerinden bilmek suretiyle şirklere düşme, gruplaşma, ekipleşme ve tarafgirlik etkisiyle hakperest olamama, değişik seviyede mabeyni humayunlar oluşması vs… gibi hastalıkların etkisiyle ihlas, samimiyet, uhuvvet , fedakarlık, isar hasleti, prensiplere bağlılık, beklentisizlik, adanmışlık, kollektif şuur, istişare vs. gibi hizmet hareketinin misyonunu eda edebilmesi için olmazsa olmaz dinamikler pörsüyerek, yıpranmaya başlarlar. Hastalıkların, bünyeyi yavaş yavaş kemirmesinden dolayı, arızaların tesbiti doğru zamanda yapılamaz ve tedavi adına geliştirilen tedbirler de meydana gelen dirençler, zaaflar ve terkedilemeyen nefsani alışkanlıklardan dolayı tesirini gösteremezler. Bu noktaya gelmiş bir organizasyon/hareket artık yok olma yoluna girmiş demektir.
Burada endişe edilmesi gereken ve cevap verilmesi gereken önemli bir soru vardır: “Acaba hakkı temsil davasında yaşanılan onca şeye rağmen hala liyakat korunabilmiş midir?” Eğer hala liyakat varsa, Allah (cc), davasının erlerini ve hizmet hareketini ortada bırakarak, yok olmalarına izin vermez. Onlardaki keyfiyeti ve ihtiyaçları olan donanımlarını arttırmaları için onları yeni istihalelere tabi tutar. Celal ağırlıklı tecellilerle, cebr-i lütfi olarak, hizmet insanlarına bırakılsa yapamayacakları değişimi ve bünyeyi yavaş yavaş öldüren hastalıkların tedavisini gerçekleştirir. Bu tecelliler kulun kaldıramayacağı tarzda da değillerdir. Umumda Celal tecelli ederken, kulun ihtiyacına göre yer yer Cemali olan tecelliler imdada koşarlar. Üstadın ifadesiye “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.”
Şahsi manevinin liyakatı koruyup korumadığına bakılmalıdır…
Liyakatın korunup korunmadığına cevap ararken, yine bir kez daha bütüncül yaklaşım diyoruz. Elbette hizmet hareketi içerisinde yukarıda zikredilen hastalıklarla malül olmuş insanlar vardır. Özellikle süreç öncesinde yaşanan kemmiyet patlaması ve hizmetin sunduğu imkanları elde etmek için gelen çok sayıdaki insanları düşündüğümüzde, bu normal bir netice olarak karşımıza çıkar. Burada Üstad Hazretleri’nin ve Hocaefendi’nin sık sık nazara verdikleri “şahsi manevi” kavramı meselemizin çözümüne yardımcı olacaktır. Bütüncül yaklaşım, bireylerin hatalarına ve münferid hadiselere odaklanmak yerine, hizmet hareketinin sahip olduğu şahsi manevinin liyakatını koruyup koruyamadığına odaklanmamız gerektiğini söyler.
Bugün gelinen noktada, hizmetin şahsi manevisinin liyakatını hala muhafaza etmekte olduğunu ve hatta liyakat noktasında çok daha büyük hizmetleri deruhte edebilecek bir seviyeye çıktığını söyleyem mümkündür. Hocaefendinin şahsında mesele ele alındığında, cemaatın yaşadığı her türlü sıkıntı ve meşakkati katlayarak yaşayan, ızdırapla Hak karşısında daha da iki büklüm olan bir Hocaefendi görürüz. Onun hakkında hüsnü zannımız odur ki, Allah (cc) karşısında kullukta daha da derinleşmekte, geçen zaman içerisinde manevi açıdan da durmadan yükselmektedir.
Hizmet insanları ise, yüzbinlercesi hapishanelerde, gaybubetlerde, cebri hicretlerde tasaffi ederek manen terakki etmektedirler. Bu işe ehil olmayanlar, menfaatleri için işin içinde bulunanlar ise sürecin meydana getirdiği fırtınaların şiddetine dayanamayarak elenmektedirler.
Sürecin hala bitmemesi ise bu arınmanın, hakiki tevhide ulaşmanın ve kullukta derinleşmenin bitmediğine ve hala devam etmekte olduğuna işaret etmektedir. Bütün bunlar, hizmetin şahsi manevisi olarak liyakatının her geçen gün artmakta olduğunun emareleridirler. Hizmet insanlarının en ehemmiyetli bir meselesi, bu hususların farkında olarak, haklarında ilahi inayetin tecellisine mazhar olabilmeleri için gerekli olan manevi değişim ve dönüşüme ayak uydurabilmeleridir.
2017 yılındaki bir bamtelinde Hocaefendi özetle şunları söylemektedir: “Bu süreçte yapılan onca zulümlere, haksızlıklara rağmen hizmet insanlarının duruşlarından taviz vermemeleri, ekseriyet itibarıyla yollarına devam etmeleri, işkencelere maruz kalan ve hapishaneye düşen insanların sergiledikleri metanetleri ve manevi yönden kat ettikleri mesafeyi gördükten sonra anladım ki, bu vazife bizden alınmamıştır.” Hizmetin şahsi manevisinin liyakatı korunduğu gibi, hadiseler eliyle manevi açıdan daha da yükselen hizmet insanları, Allah’ın (cc) inayet ve keremiyle daha da büyük hizmetleri yapmaya namzet hale gelmişlerdir.
Mağlûp da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek…
Üstad Hazretleri, zahiri mağlubiyet olarak gözüken hadiselere bakış açısının nasıl olması gerektiğini Emirdağ Lahikası’nda ele almaktadırlar: “Vazifemiz ihlâs ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i ilâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûp da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek. O noktada kanaat etmek lâzımdır. Mesela: Bir zaman İslâm’ın büyük bir kahramanı Celâleddin Harzemşah’a demişler: “Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın.” O demiş: “Vazifemiz cihad etmektir. Bizi galip etmek vazife-i ilâhiyedir. Ona karışmam.” Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktida etmişsiniz. Binden bir-iki adam sizden kabul etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazen bir-iki adam, bine mukabil geliyor.”
Hizmet-i imaniye ve Kur’an’iyede bizleri muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak vazife-i ilâhiyedir. Bizim vazifemiz bu hizmetlerde koşturmak, esbaba tevessül etmek ama neticeyi ise Allah’tan (cc) beklemektir. Gelinen noktada, deruhte edilen hizmetler halihazırda milyonlarca insanın imanına vesile olmuştur. Üstelik hizmetler sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış, dünya’daki bir çok ülkeye ulaşmış ve o ülkelerden de önemli sayıda insanların hidayetine vesile olmuşlardır.
Ayrıca süreçte yaşanılanların tarih boyunca, başta peygamberler olmak üzere hakkı temsil edenlerin başlarına hep geldiğini hatırlamakta fayda vardır. Allah (cc) bir çok hikmetlere binaen, hak yoldaki kullarını bela ve musibetler eliyle hep imtihana tabii tutmuştur. Üstad Hazretleri altın bir prensibi daha hatırlatıyor; mağlûp bile olsaydık, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermemesi gerekirdi. Kaldı ki ortada bir mağlubiyet yoktur. Allah’ın (cc) verdiklerine kanaat etmek lâzımdır ki, aşk ve şevkle hizmetlere devam edilebilsin.
Burada önemli olan, hizmet insanlarının hep teyakkuz içerisinde ve temkin edalı olmaları, her zaman “Acaba bu iş bizden alınır mı?” endişesini taşımaları ve liyakatı koruma adına maddi ve manevi sürekli bir cehd ve gayret içerisinde bulunmalarıdır.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 16.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Bir kullanışlı ‘gizli tanık’ portresi: Eski Savcı Bayram Bozkurt! [Ramazan Faruk Güzel]
Daha önceki yazılarımızda ‘Kullanışlı Yargı’ya değinirken, Şemdinli İddianamesi’ni hazırlayan, açığa alınıp, tekrar göreve dönen, 15 Temmuz’dan sonra itirafçı olan Ferhat Sarıkaya örneğini irdelemiştik. İfadeleri Havuz medyasında çarşaf çarşaf yer almıştı.
Şimdilerde gündeme tekrar gelen eski savcı Bayram Bozkurt örneği var… Ülkenin hukuk ve yargı serencamına dair yazılar kaleme aldığımızdan, okuyucular sürekli olarak bilgi, belge ve fikirler gönderiyor… Geçenlerde de bir takipçi Bozkurt hakkında bilgi paylaştı. Kendisinin önce Yunanistan’a, oradan Macaristan’a ve şimdi de Almanya’ya geçtiğini söyleyen takipçi, onun hakkında çok önemli detaylar veriyordu.
Daha sonra onun ifadeleri düştü mesaj kutuma! Bozkurt’un itirafçı olarak verdiği ifadelerdeki detaylar akıl alır gibi değildi! 500’den fazla kimsenin ismini veren Bozkurt, Obama’yı bile suçlamış! Bayram Bozkurt’un ifadelerine göre kimler kimler kripto Cemaatçi değilmiş ki: Hilmi Özkök’ten tutun da Işık Koşaner ve Necdet Özel’e kadar hemen herkes gizli cemaatçi imiş meğer… Bu yönüyle de Bozkurt itirafları, Derin Devlet’in ‘Şemdin Sakık Andıçı’nı hatırlatıyor.
ERZİNCAN DOSYASI GİZLİ TANIĞI BOZKURT
Yıllar önce avukatlık yıllarımda bazı önemli isimlerle görüşmeler yapmıştım. Bunların arasında derin devlete çalışmış kimseler de vardı.. Derin devlet tarafından devşirilmiş ve içinde bulunduğu topluluk/örgüte karşı kullanılmaya başlanmış, insanlar herkes için kullanışlı bir aparata dönüşevermişlerdi. Onlardaki cevheri keşfeden herkes çıkarları doğrultusunda kullanmanın yoluna bakmışlardı.
Bozkurt’un hayatı da böylesi uç savrulmalar gösteriyor. İsmi ilk olarak İlhan Cihaner’in odağında bulunduğu Erzincan Soruşturması’nda gündeme gelmişti. Ergenekon Davaları sürerken detayları gün yüzüne çıktığı gibi;
2004 yılındaki MGK Toplantısında ilk adımı atılan, 2007 yılındaki Dolmabahçe Mutabakatı ile netlik kazanan “Gülen Cemaati’ni Bitirme” projesi, ilk olarak Erzincan’da uygulamaya konmuş.
Bozkurt’un 30 kasım 2016’da başlayan ve 04 Aralık 2016’da biten 40 sayfalık İtiraflarında da kısmen geçtiği gibi, burada 3 isim ön planda: Başsavcı İlhan Cinaner ile askerler Saldıray Berk ve Recep Gençoğlu… Aslen Sivas/ Kangal/ Koçköprü’lü olan ve ‘Alevi asıllı olduğunu’ ihsas ettiren ve Kadir Özbek’e yakınlığını her ortamda dile getiren Bozkurt oluşan güven ortamıyla hassas toplantılarına dahil olmuş.
Kaynaklarımın anlattığına göre Bozkurt, Cihaner’in kendisi hakkında bir soruşturma başlattığını öğrenmiş. Bu işte bazı komutanların da olduğunu öğrenince onlara karşı tavır almış. (Soruşturmanın içeriği ise yolsuzluk üzerine. Paraya ve menfaate karşı zaafı olan Bozkurt’un, bu açıklarını kapatmak için giriştiği serüvenler hayatının rotasını oluşturuyor sanırım…)
Ve Bozkurt, Cihaner’in hukuksuz operasyonuna vakıf olunca durumu adliyeye intikal ettirmiş, bilahare de o dosyanın “gizli tanığı” olmuştu. (Belki de intikam saikiyle, ya da hükümet ile başka grupları karşı karşıya getirmek için… Bozkurt, aslında tam olarak ne olduğu ve kimlerle dirsek temasında bulunduğu bilinmeyen bir muamma!)
Son itiraflarında Bozkurt bu meseleyi o kadar zorlama anlatıyor ki ifadeler çok fantastik kaçmış! Cemaati ve birilerini suçlamak için kırk dereden su getirmişler. Aslında Bozkurt itiraflarının temel fonksiyonu Erzincan Dosyasını sıfırlamaya dönük. Ama operasyona başlamışken diğer bütün isimleri, dosyaları vs de dahil etmişler. Mesela ifadelerinde “Milli Damarcı”, “KÖZcüler” dediği Kemallettin Özdemir ve adamlarını da “kripto cemaatçi” olarak tanımlayarak muhtemel bir operasyonun kapısını aralıyor. Bu operasyon hazırlığı, İskenderpaşa Cemaati üyeleri için de sözkonusu…
Diğer itirafçı dosyalarında da benzer durum görülüyor; kullanışlı birisi itirafçı yapıldığında bir kuzudan bir kaç post birden çıkarılabiliyor!
İŞKENCELİ Mİ İŞKENCESİZ Mİ…
Sonradan ismini Hakan Aslan olarak değiştirmiş olan Bayram Bozkurt’un ismi son zamanlarda “işkence görmüş savcı” olarak gündeme gelmişti, önce o kısımdan başlayalım.
Önce TR724’de, sonra Bold Medya’da KHK’lı bir zabıt katibinin röportajı yayınlanmıştı. Orada Katip, “B. Bozkurt ile karşılaştığını, işkence gördüğünü söylediğini öğrendiğini” söylüyordu. Bu mülakat bana çok tuhaf gelmişti, önce haberi yapan muhabire ulaşıp detay almaya çalıştım, o da beni o katibe yönlendirmişti. Kendisine, “İşkence görmüş olduğuna dair bir emare vb olup olmadığını” sormuştum. Zira Bozkurt’un itirafçılık süreçlerine gönüllü gireceği kanaatindeydim.
Benim bu sorularım karşısında o katip şaşkınlık içine girmiş, net bir şey diyememişti… Sonradan gelen duyumlara göre ise B.Bozkurt, Yunanistan ve Almanya’da irtibata geçtiği bazı kimselere bu röportajı kaynak göstermiş. Anlaşılan Bozkurt ve senaristleri cemaat içine girmek için işkence hikayesi kurgulamış.
Peki, B.Bozkurt’un itirafçılığı işkence altında mı olmuş gerçekten de?
B.Bozkurt’un ifadelerinden bunun tam tersi olduğunu görüyoruz. İtirafçı olmak için kardeşi üzerinden ısrarla sağa sola haberler yollamış. İfadesininin girişinde uzunca anlatılan kısmı şöyle özetleyebiliriz:
“… Kardeşi Yılmaz Bozkurt vasıtasıyla 2016 Kasım ayı sonunda İzmir Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Akın Tan’a haber göndermiş… Akın Tan, Cumhuriyet Başsavcı Vekili Okan Bato’yu arıyor, ancak Bato’nun iş yoğunluğu nedeniyle görüşme gerçekleşmiyor. Bunun üzerine Bayram Bozkurt’un kardeşinin yeniden Akın Tan’a giderek ısrarla beyan vermek istediği bildirince başsavcılığa getirtilip ifadesi alınıyor…”
Bozkurt ısrarlı talepleri sonunda 30.11.2016’dan 04.12.2016 tarihine kadar 5 gün boyunca konuşuyor, anlatıyor ve ortaya 40 sayfalık bir itirafname çıkıyor!
Bozkurt, ‘Fetö/ Fethullahçı Terör Örgütü’ dediği Cemaat hakkında o kadar çok farklı ve çoğunlukla çelişkili bilgiler veriyor ki, anlattıkları uzun zamana yayılmış bir istihbari çalışmanın rapor edilmesi gibi gözüküyor. İsimler, sicil numaraları ve yer isimleri ne ararsan var.
1996 yılında Selçuk Hukuk Fakültesi’ne girmiş ve iddiasına göre orada Cemaat ile tanışmış, kısa bir süre savcılık yaptıktan sonra gizli tanık olup kayıplara karışmış genç bir savcı; “Cemaat’in orduda, basında, avukatlı biriminde, Emniyette, dünya genelindeki faaliyetlerinden vs” hepsini biliyor, sıralı ve sistematik olarak inanılması zor bilgiler veriyor. Üniversite yıllarından beri karşılaştığı kim varsa bunları ifadelerine ekleyip herkesi “Cemaatçi/Kripto cemaatçi” olmakla suçluyor. Bunu da bir kurgu içerisinde yapmış. Evet bu üzerinde çalışılmış sistematik geniş çaplı istihbarat raporu.
Cemaat’i hemen her alanda suçlamak için, eldeki hazır bir itirafçı üzerinden geniş bir rapor ‘itiraf’ adı altında işleme sokulmuş…
İŞLERİ BİTMEMİŞ DEMEK…
Ülke içinde suçlama dosyası zayıf olan bürokratların soruşturmalarını güçlendirme adına Bayram Bozkurt hemen herkesi suçlamış ve ağır cezalar almasını sağlamış. Ama onu konuşturanlar, yönlendirenler bununla da yetinmemişler anlaşılan…
Onun suçlamalarından o kadar kimse nasiplenmiş ki, Erdoğan’ın “Onu öyle bırakmam” dediği Can Dündar ve Cumhuriyet’teki ‘Mit Tırları’ manşeti bile var. Tam Erdoğan’ın istediği gibi…
Ve sonra Yunanistan’a çıkmış. Orada da iltica etmiş hakim savcılara ulaşmaya, onların aralarına karışmaya çalışmış.
FANTAZİ VE BİLİMKURGU!
Sonra Bozkurt, İsviçre vatandaşı birisinin devreye girmesi ile Yunan istihbaratı ile irtibata geçmiş ve Ahmet ismi ile bazı insanların isimlerini vermiş.
Kosova üzerinden Almanya’ya geçmeye çalışan Bozkurt, Macaristan’da yakalandığı ve esrarengiz bir şekilde serbest kaldığı oradan Almanya’ya geçtiği belirtiliyor.
Eskiden tanıdığı yargı mensuplarına wattsapp’dan konu ile ilgili mesajlar atan Bozkurt, olaya mistik, hatta bilimkurgusal bir boyut da kazandırmış. Marvel karakteri Antman (Karınca Adam) gibi bir anda küçülen Bozkurt demir parmaklıklar arasından geçmiş, sonra tekrar büyümüş, fakat telefonunu unuttuğunu farkedince tekrar küçülüp telefonunu alıp gelmiş! Burada Antman’den farkı; bilimsel değil, duasal yönden bu işi çözmüş olması, masum ve mübarek bir insan olması!
Bozkurt’un kendini farklı görme eğilimi ve sıradışı yansıtmaya çalışması ifadelerinde çok bariz görülüyor. Son dönemdeki hemen her kötülüğü önlemiş olan süper kahraman Bozkurt, 15 Temmuz Darbe girişimini de çok önceden haber almış, Alexander Dugin ve diğer yetkililere haber vermiş. Yani anlayacağınız Erdoğan darbeyi “enişte”sinden değil, Bayram Bozkurt’tan öğrenmiş.
ALMANYA.. YA SONRASI?
Bozkurt (Hakan Aslan) şimdi Almanya’da ve yine bana gelen mesajlardan anladığım kadarıyla bu sefer de oradaki Alman İstihbaratı ile irtibata geçmiş.
Türkiye içinde 500’ün üzerinde insan hakkında beyanda bulunup cezalar almasını sağlayan B. Bozkurt şimdi de Avrupa’ya mı salındı acaba?
Bozkurt’ın hayatı da tam ibretlik! Nitekim o da bunu böyle bildiği için, hayatını film yaptırmak için girişimlerde bile bulunmuş; ifadelerinden anladığımız kadarıyla. Bence de iyi fikir…
***
Not: Eski savcı Bayram Bozkurt’un şu an Almanya Münih taraflarında olduğunu ve ‘işkence gördüğüne’ dair röportaj videosu görüntülerini Alman yetkililere göstererek VİP koruma ve öncelik aldığını öğrendim şimdilerde…
Kendisine ulaşıp bütün bu iddiaları sormak ve yazıma eklemek istedim. O yüzdendir ki -günler önce kaleme almış olduğum- bu yazımı bekletmekteydim. Ama bütün uğraşlarıma rağmen kendisine ulaşamadım. Etrafında kalın bir duvar ve sis var…
Ama artık bu yazıyı yayına gönderiyorum, lakin kendisi bize ulaşır da kendisi hakkındaki bu iddialara dair bir şeyler aktarırsa onları da bu köşemde değerlendirmeye hazırım. Bunu da hatırlatmak istedim.”
[Ramazan Faruk Güzel] 16.8.2019 [TR724]
Şimdilerde gündeme tekrar gelen eski savcı Bayram Bozkurt örneği var… Ülkenin hukuk ve yargı serencamına dair yazılar kaleme aldığımızdan, okuyucular sürekli olarak bilgi, belge ve fikirler gönderiyor… Geçenlerde de bir takipçi Bozkurt hakkında bilgi paylaştı. Kendisinin önce Yunanistan’a, oradan Macaristan’a ve şimdi de Almanya’ya geçtiğini söyleyen takipçi, onun hakkında çok önemli detaylar veriyordu.
Daha sonra onun ifadeleri düştü mesaj kutuma! Bozkurt’un itirafçı olarak verdiği ifadelerdeki detaylar akıl alır gibi değildi! 500’den fazla kimsenin ismini veren Bozkurt, Obama’yı bile suçlamış! Bayram Bozkurt’un ifadelerine göre kimler kimler kripto Cemaatçi değilmiş ki: Hilmi Özkök’ten tutun da Işık Koşaner ve Necdet Özel’e kadar hemen herkes gizli cemaatçi imiş meğer… Bu yönüyle de Bozkurt itirafları, Derin Devlet’in ‘Şemdin Sakık Andıçı’nı hatırlatıyor.
ERZİNCAN DOSYASI GİZLİ TANIĞI BOZKURT
Yıllar önce avukatlık yıllarımda bazı önemli isimlerle görüşmeler yapmıştım. Bunların arasında derin devlete çalışmış kimseler de vardı.. Derin devlet tarafından devşirilmiş ve içinde bulunduğu topluluk/örgüte karşı kullanılmaya başlanmış, insanlar herkes için kullanışlı bir aparata dönüşevermişlerdi. Onlardaki cevheri keşfeden herkes çıkarları doğrultusunda kullanmanın yoluna bakmışlardı.
Bozkurt’un hayatı da böylesi uç savrulmalar gösteriyor. İsmi ilk olarak İlhan Cihaner’in odağında bulunduğu Erzincan Soruşturması’nda gündeme gelmişti. Ergenekon Davaları sürerken detayları gün yüzüne çıktığı gibi;
2004 yılındaki MGK Toplantısında ilk adımı atılan, 2007 yılındaki Dolmabahçe Mutabakatı ile netlik kazanan “Gülen Cemaati’ni Bitirme” projesi, ilk olarak Erzincan’da uygulamaya konmuş.
Bozkurt’un 30 kasım 2016’da başlayan ve 04 Aralık 2016’da biten 40 sayfalık İtiraflarında da kısmen geçtiği gibi, burada 3 isim ön planda: Başsavcı İlhan Cinaner ile askerler Saldıray Berk ve Recep Gençoğlu… Aslen Sivas/ Kangal/ Koçköprü’lü olan ve ‘Alevi asıllı olduğunu’ ihsas ettiren ve Kadir Özbek’e yakınlığını her ortamda dile getiren Bozkurt oluşan güven ortamıyla hassas toplantılarına dahil olmuş.
Kaynaklarımın anlattığına göre Bozkurt, Cihaner’in kendisi hakkında bir soruşturma başlattığını öğrenmiş. Bu işte bazı komutanların da olduğunu öğrenince onlara karşı tavır almış. (Soruşturmanın içeriği ise yolsuzluk üzerine. Paraya ve menfaate karşı zaafı olan Bozkurt’un, bu açıklarını kapatmak için giriştiği serüvenler hayatının rotasını oluşturuyor sanırım…)
Ve Bozkurt, Cihaner’in hukuksuz operasyonuna vakıf olunca durumu adliyeye intikal ettirmiş, bilahare de o dosyanın “gizli tanığı” olmuştu. (Belki de intikam saikiyle, ya da hükümet ile başka grupları karşı karşıya getirmek için… Bozkurt, aslında tam olarak ne olduğu ve kimlerle dirsek temasında bulunduğu bilinmeyen bir muamma!)
Son itiraflarında Bozkurt bu meseleyi o kadar zorlama anlatıyor ki ifadeler çok fantastik kaçmış! Cemaati ve birilerini suçlamak için kırk dereden su getirmişler. Aslında Bozkurt itiraflarının temel fonksiyonu Erzincan Dosyasını sıfırlamaya dönük. Ama operasyona başlamışken diğer bütün isimleri, dosyaları vs de dahil etmişler. Mesela ifadelerinde “Milli Damarcı”, “KÖZcüler” dediği Kemallettin Özdemir ve adamlarını da “kripto cemaatçi” olarak tanımlayarak muhtemel bir operasyonun kapısını aralıyor. Bu operasyon hazırlığı, İskenderpaşa Cemaati üyeleri için de sözkonusu…
Diğer itirafçı dosyalarında da benzer durum görülüyor; kullanışlı birisi itirafçı yapıldığında bir kuzudan bir kaç post birden çıkarılabiliyor!
İŞKENCELİ Mİ İŞKENCESİZ Mİ…
Sonradan ismini Hakan Aslan olarak değiştirmiş olan Bayram Bozkurt’un ismi son zamanlarda “işkence görmüş savcı” olarak gündeme gelmişti, önce o kısımdan başlayalım.
Önce TR724’de, sonra Bold Medya’da KHK’lı bir zabıt katibinin röportajı yayınlanmıştı. Orada Katip, “B. Bozkurt ile karşılaştığını, işkence gördüğünü söylediğini öğrendiğini” söylüyordu. Bu mülakat bana çok tuhaf gelmişti, önce haberi yapan muhabire ulaşıp detay almaya çalıştım, o da beni o katibe yönlendirmişti. Kendisine, “İşkence görmüş olduğuna dair bir emare vb olup olmadığını” sormuştum. Zira Bozkurt’un itirafçılık süreçlerine gönüllü gireceği kanaatindeydim.
Benim bu sorularım karşısında o katip şaşkınlık içine girmiş, net bir şey diyememişti… Sonradan gelen duyumlara göre ise B.Bozkurt, Yunanistan ve Almanya’da irtibata geçtiği bazı kimselere bu röportajı kaynak göstermiş. Anlaşılan Bozkurt ve senaristleri cemaat içine girmek için işkence hikayesi kurgulamış.
Peki, B.Bozkurt’un itirafçılığı işkence altında mı olmuş gerçekten de?
B.Bozkurt’un ifadelerinden bunun tam tersi olduğunu görüyoruz. İtirafçı olmak için kardeşi üzerinden ısrarla sağa sola haberler yollamış. İfadesininin girişinde uzunca anlatılan kısmı şöyle özetleyebiliriz:
“… Kardeşi Yılmaz Bozkurt vasıtasıyla 2016 Kasım ayı sonunda İzmir Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Akın Tan’a haber göndermiş… Akın Tan, Cumhuriyet Başsavcı Vekili Okan Bato’yu arıyor, ancak Bato’nun iş yoğunluğu nedeniyle görüşme gerçekleşmiyor. Bunun üzerine Bayram Bozkurt’un kardeşinin yeniden Akın Tan’a giderek ısrarla beyan vermek istediği bildirince başsavcılığa getirtilip ifadesi alınıyor…”
Bozkurt ısrarlı talepleri sonunda 30.11.2016’dan 04.12.2016 tarihine kadar 5 gün boyunca konuşuyor, anlatıyor ve ortaya 40 sayfalık bir itirafname çıkıyor!
Bozkurt, ‘Fetö/ Fethullahçı Terör Örgütü’ dediği Cemaat hakkında o kadar çok farklı ve çoğunlukla çelişkili bilgiler veriyor ki, anlattıkları uzun zamana yayılmış bir istihbari çalışmanın rapor edilmesi gibi gözüküyor. İsimler, sicil numaraları ve yer isimleri ne ararsan var.
1996 yılında Selçuk Hukuk Fakültesi’ne girmiş ve iddiasına göre orada Cemaat ile tanışmış, kısa bir süre savcılık yaptıktan sonra gizli tanık olup kayıplara karışmış genç bir savcı; “Cemaat’in orduda, basında, avukatlı biriminde, Emniyette, dünya genelindeki faaliyetlerinden vs” hepsini biliyor, sıralı ve sistematik olarak inanılması zor bilgiler veriyor. Üniversite yıllarından beri karşılaştığı kim varsa bunları ifadelerine ekleyip herkesi “Cemaatçi/Kripto cemaatçi” olmakla suçluyor. Bunu da bir kurgu içerisinde yapmış. Evet bu üzerinde çalışılmış sistematik geniş çaplı istihbarat raporu.
Cemaat’i hemen her alanda suçlamak için, eldeki hazır bir itirafçı üzerinden geniş bir rapor ‘itiraf’ adı altında işleme sokulmuş…
İŞLERİ BİTMEMİŞ DEMEK…
Ülke içinde suçlama dosyası zayıf olan bürokratların soruşturmalarını güçlendirme adına Bayram Bozkurt hemen herkesi suçlamış ve ağır cezalar almasını sağlamış. Ama onu konuşturanlar, yönlendirenler bununla da yetinmemişler anlaşılan…
Onun suçlamalarından o kadar kimse nasiplenmiş ki, Erdoğan’ın “Onu öyle bırakmam” dediği Can Dündar ve Cumhuriyet’teki ‘Mit Tırları’ manşeti bile var. Tam Erdoğan’ın istediği gibi…
Ve sonra Yunanistan’a çıkmış. Orada da iltica etmiş hakim savcılara ulaşmaya, onların aralarına karışmaya çalışmış.
FANTAZİ VE BİLİMKURGU!
Sonra Bozkurt, İsviçre vatandaşı birisinin devreye girmesi ile Yunan istihbaratı ile irtibata geçmiş ve Ahmet ismi ile bazı insanların isimlerini vermiş.
Kosova üzerinden Almanya’ya geçmeye çalışan Bozkurt, Macaristan’da yakalandığı ve esrarengiz bir şekilde serbest kaldığı oradan Almanya’ya geçtiği belirtiliyor.
Eskiden tanıdığı yargı mensuplarına wattsapp’dan konu ile ilgili mesajlar atan Bozkurt, olaya mistik, hatta bilimkurgusal bir boyut da kazandırmış. Marvel karakteri Antman (Karınca Adam) gibi bir anda küçülen Bozkurt demir parmaklıklar arasından geçmiş, sonra tekrar büyümüş, fakat telefonunu unuttuğunu farkedince tekrar küçülüp telefonunu alıp gelmiş! Burada Antman’den farkı; bilimsel değil, duasal yönden bu işi çözmüş olması, masum ve mübarek bir insan olması!
Bozkurt’un kendini farklı görme eğilimi ve sıradışı yansıtmaya çalışması ifadelerinde çok bariz görülüyor. Son dönemdeki hemen her kötülüğü önlemiş olan süper kahraman Bozkurt, 15 Temmuz Darbe girişimini de çok önceden haber almış, Alexander Dugin ve diğer yetkililere haber vermiş. Yani anlayacağınız Erdoğan darbeyi “enişte”sinden değil, Bayram Bozkurt’tan öğrenmiş.
ALMANYA.. YA SONRASI?
Bozkurt (Hakan Aslan) şimdi Almanya’da ve yine bana gelen mesajlardan anladığım kadarıyla bu sefer de oradaki Alman İstihbaratı ile irtibata geçmiş.
Türkiye içinde 500’ün üzerinde insan hakkında beyanda bulunup cezalar almasını sağlayan B. Bozkurt şimdi de Avrupa’ya mı salındı acaba?
Bozkurt’ın hayatı da tam ibretlik! Nitekim o da bunu böyle bildiği için, hayatını film yaptırmak için girişimlerde bile bulunmuş; ifadelerinden anladığımız kadarıyla. Bence de iyi fikir…
***
Not: Eski savcı Bayram Bozkurt’un şu an Almanya Münih taraflarında olduğunu ve ‘işkence gördüğüne’ dair röportaj videosu görüntülerini Alman yetkililere göstererek VİP koruma ve öncelik aldığını öğrendim şimdilerde…
Kendisine ulaşıp bütün bu iddiaları sormak ve yazıma eklemek istedim. O yüzdendir ki -günler önce kaleme almış olduğum- bu yazımı bekletmekteydim. Ama bütün uğraşlarıma rağmen kendisine ulaşamadım. Etrafında kalın bir duvar ve sis var…
Ama artık bu yazıyı yayına gönderiyorum, lakin kendisi bize ulaşır da kendisi hakkındaki bu iddialara dair bir şeyler aktarırsa onları da bu köşemde değerlendirmeye hazırım. Bunu da hatırlatmak istedim.”
[Ramazan Faruk Güzel] 16.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Dilediğinizi yapın! [M.Nedim Hazar]
Hayat simetriler bütünü.
Her şey çift ve zıddıyla kaim…
Soğuk ile sıcağın kıymeti (ya da aksi), siyah ile beyazın idraki, gece ile gündüzün aydınlığı fark edilir ancak. Şairin ‘oluk’ metaforuyla betimlediği bu dualite insan için de geçerli. Galiba dünya hayatı biraz da şunun için var: İnsan nankör mü, yoksa şükreden bir varlık mı, ortaya çıksın diye!
Şükür, basit, öylesine üstünkörü değinilip etrafından dolaşılabilinecek bir kavram değil. Çünkü müteselsil mecburiyetleri ihtiva ediyor. Öncesi ve sonrası var yani. Bahşedilenler kadar sakındırılanlar, engellenenler için de teşekkür etmek imanın gereği. Def-i beladan şükür, verilen nimetlere şükür… Şüphesiz her şükrün bir disiplini var. Öylesine ve gelişigüzel şükür olmuyor. Nimetin sahibi yolladığı ‘fihrist’te ayrıntılarıyla anlatıyor bu disiplini.
Şükretmek, bahşedilen her nimet adına… Sadece sözle değil, lisan-ı hal ile ibadet ile talep edileni yerine getirerek. Şükür ancak, talep edilen formda eda edilince anlamlı olur. Yoksa, geriye nankörlükten başka bir şey kalmaz.
İşte bu disiplini umursamayan, unutan ve reddedenler için mukaddes kitap ‘nankörler’ diyor!
Mevzu Dehr (İnsan) Suresinde geçiyor. Bu sure (elbette tüm sureler öyledir) muazzam bir şey. İki cümlede evrenin ve insanın inşa özetini geçiyor ve bir anda meseleyi final noktasına taşıyor. 3 ayette dünyaya dair en önemli meseleyi bitiriyor Dehr Suresi. ‘Dehr’in kelime manası enteresan; tüm alemin var oluşunun başlangıcından son bulmasına kadar bütün süre, yani zamanın tamamı, demek. İnsanın yaradılışına kadar uzanıp, yaradılış özeti ve işitme, görme, hissetme gibi techizatlarla tezyin edildiğini ifade ettikten sonra durduğu yer şurası: “Ona yolu da gösterdik: Artık ister şükreder, ister nankör olur.” (Dehr/3)
Önce mekanı, ardından ortamı, akabinde insanı yaratıp, gerekli his ve uzuvlarla teçhiz ettikten sonra bununla yetinmeyip, ona doğru yolu gösterip ahirinde tercihi yine insana bırakmak! Allah-uAzimüşşan’ın büyüklüğüne yakışır bir yaklaşım… İnsanın tercihlerinde özgür bırakıldığı pek çok ayet ve hadisle sabit. Sadece insanî olandan kolay kolay sapmasın diye bir takım fıtrî eşikler eklemlenmiş.
Söz gelimi Fahr-i Kainat (SAV) şöyle buyuruyor:
“Utanmıyorsan dilediğini yap!”
Keza Kur’an-ı Kerim:
“Dilediğinizi yapın”(Fussilet, 41/40)
Ve insan buna karşılık ne yapıyor?
Aslında cevabı yine Kur’an-ı Mübin veriyor:
“Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (A’râf – 10)
“Sizin şükrünüz ne de az!” (Mulk – 23)
Esasen mesele şeytanın pazarlık bahsinde son derece sarih şekilde beyan edilir. Şeytan kendi erdemlerini (!) anlatırken insana dair mücadele yöntemlerinden bahseder ve şu son tahlili yapar: “Sen onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.” (A’râf- 17)
Şükürsüzlük insanlığın en sinsi hastalığı, belki de asrın en ağır marazı… Ülkemizde ve dünyada yaşanan sıkıntıların hemen hepsinin temelinde yatan kavram şükürsüzlük.
Yani nankörlük…
İnsan nankörlüğü nispetinde şeytanlaşıyor zira. Malum; şeytanı cennetten kovduran doğrudan küfrü değil, nankörlüğün getirdiği kibirdi! Şu ayet ürperticidir: “Şimdi söyleyin bakalım: Cehenneme atılmak mı iyidir, yoksa kıyamet günü büyük duruşmaya tam bir güven içinde gelmek mi? Dilediğinizi yapın, çünkü O, bütün yaptıklarınızı görmektedir.” (Fussilet – 40)
‘Dilediğinizi yapın’ buyuruyor Cenab-ı Allah. Mesele, yaptıklarınızın neticesine katlanacağınız güne olan inancınızın sağlam olup olmaması!
[M.Nedim Hazar] 16.8.2019 [TR724]
Her şey çift ve zıddıyla kaim…
Soğuk ile sıcağın kıymeti (ya da aksi), siyah ile beyazın idraki, gece ile gündüzün aydınlığı fark edilir ancak. Şairin ‘oluk’ metaforuyla betimlediği bu dualite insan için de geçerli. Galiba dünya hayatı biraz da şunun için var: İnsan nankör mü, yoksa şükreden bir varlık mı, ortaya çıksın diye!
Şükür, basit, öylesine üstünkörü değinilip etrafından dolaşılabilinecek bir kavram değil. Çünkü müteselsil mecburiyetleri ihtiva ediyor. Öncesi ve sonrası var yani. Bahşedilenler kadar sakındırılanlar, engellenenler için de teşekkür etmek imanın gereği. Def-i beladan şükür, verilen nimetlere şükür… Şüphesiz her şükrün bir disiplini var. Öylesine ve gelişigüzel şükür olmuyor. Nimetin sahibi yolladığı ‘fihrist’te ayrıntılarıyla anlatıyor bu disiplini.
Şükretmek, bahşedilen her nimet adına… Sadece sözle değil, lisan-ı hal ile ibadet ile talep edileni yerine getirerek. Şükür ancak, talep edilen formda eda edilince anlamlı olur. Yoksa, geriye nankörlükten başka bir şey kalmaz.
İşte bu disiplini umursamayan, unutan ve reddedenler için mukaddes kitap ‘nankörler’ diyor!
Mevzu Dehr (İnsan) Suresinde geçiyor. Bu sure (elbette tüm sureler öyledir) muazzam bir şey. İki cümlede evrenin ve insanın inşa özetini geçiyor ve bir anda meseleyi final noktasına taşıyor. 3 ayette dünyaya dair en önemli meseleyi bitiriyor Dehr Suresi. ‘Dehr’in kelime manası enteresan; tüm alemin var oluşunun başlangıcından son bulmasına kadar bütün süre, yani zamanın tamamı, demek. İnsanın yaradılışına kadar uzanıp, yaradılış özeti ve işitme, görme, hissetme gibi techizatlarla tezyin edildiğini ifade ettikten sonra durduğu yer şurası: “Ona yolu da gösterdik: Artık ister şükreder, ister nankör olur.” (Dehr/3)
Önce mekanı, ardından ortamı, akabinde insanı yaratıp, gerekli his ve uzuvlarla teçhiz ettikten sonra bununla yetinmeyip, ona doğru yolu gösterip ahirinde tercihi yine insana bırakmak! Allah-uAzimüşşan’ın büyüklüğüne yakışır bir yaklaşım… İnsanın tercihlerinde özgür bırakıldığı pek çok ayet ve hadisle sabit. Sadece insanî olandan kolay kolay sapmasın diye bir takım fıtrî eşikler eklemlenmiş.
Söz gelimi Fahr-i Kainat (SAV) şöyle buyuruyor:
“Utanmıyorsan dilediğini yap!”
Keza Kur’an-ı Kerim:
“Dilediğinizi yapın”(Fussilet, 41/40)
Ve insan buna karşılık ne yapıyor?
Aslında cevabı yine Kur’an-ı Mübin veriyor:
“Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (A’râf – 10)
“Sizin şükrünüz ne de az!” (Mulk – 23)
Esasen mesele şeytanın pazarlık bahsinde son derece sarih şekilde beyan edilir. Şeytan kendi erdemlerini (!) anlatırken insana dair mücadele yöntemlerinden bahseder ve şu son tahlili yapar: “Sen onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.” (A’râf- 17)
Şükürsüzlük insanlığın en sinsi hastalığı, belki de asrın en ağır marazı… Ülkemizde ve dünyada yaşanan sıkıntıların hemen hepsinin temelinde yatan kavram şükürsüzlük.
Yani nankörlük…
İnsan nankörlüğü nispetinde şeytanlaşıyor zira. Malum; şeytanı cennetten kovduran doğrudan küfrü değil, nankörlüğün getirdiği kibirdi! Şu ayet ürperticidir: “Şimdi söyleyin bakalım: Cehenneme atılmak mı iyidir, yoksa kıyamet günü büyük duruşmaya tam bir güven içinde gelmek mi? Dilediğinizi yapın, çünkü O, bütün yaptıklarınızı görmektedir.” (Fussilet – 40)
‘Dilediğinizi yapın’ buyuruyor Cenab-ı Allah. Mesele, yaptıklarınızın neticesine katlanacağınız güne olan inancınızın sağlam olup olmaması!
[M.Nedim Hazar] 16.8.2019 [TR724]
Niçin namaz kılmalıyız? [Cemil Tokpınar]
Bazı anne babalardan namaz kılma yaşındaki evlatlarının namaza başlamadığına veya bir ara kılarken terk ettiğine dair şikayetler duyuyoruz. Bazı kardeşlerimiz de birtakım nafile namazlara teşviklerimizi okuyunca, “Farz namazlarımı bile şevkle kılamıyorum” gibi mesajlar gönderiyorlar. Bu yüzden bugün kısaca “Niçin namaz kılmalıyız?” sorusuna cevap vermek istiyoruz. Şüphesiz bu soruya vereceğimiz cevapla binlerce gerekçe sıralayabiliriz. Biz bunların çok önemli gördüğümüz birkaç tanesini işleyeceğiz. Ailemizle ve çevremizle paylaşalım, inşallah istifadeye vesile olur.
Cenab-ı Hakkın imandan sonra en çok önem verdiği ve Kur’an’da yaklaşık 100 kez emrettiği ibadet namazdır. Rabbimiz çeşitli vesilelerle namaz üzerinde ısrarla durmuştur.
Diyebiliriz ki, Allahü Teâla kâinatı insan için, insanı da ibadet ve namaz için yaratmıştır. Kur’an’da defalarca “iman eden ve salih amel işleyen kimselerin kurtuluşa ereceği ve cennetlik olacağı” müjdelenir. İşte salih amellerin başı namazdır.
İki farklı ayette, “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, günahtan ve azaptan korunasınız.” “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuran Rabbimiz, çok açık bir şekilde var oluş gayemizi belirtmiş oluyor. (Bakara: 21, Zâriyat: 56)
Çevremize baktığımızda, bütün varlıkların bir vazifesi olduğunu görürüz. Güneş bizi ısıtmakta ve aydınlatmakta, hayvanlar etiyle, sütüyle, gücüyle, yumurtasıyla, balıyla bize hizmet etmekte, türlü türlü bitki ve sebzeler bizim için gıda olmakta, âdeta bütün varlıklar insanı memnun ve mutlu etmek için gece gündüz çalışmaktadır.
Bütün varlıkları bir gaye için vazifelerle donatan Rabbimizin insanı gayesiz, hikmetsiz, vazifesiz yaratması mümkün müdür? İşte bizim vazifemiz de, başta namaz kılarak ve diğer ibadetlerle Allah’a şükretmektir.
Rabbimiz, bize sayamayacağımız kadar çok nimetleri ihsan etmiştir. Sadece vücudumuz ve organlarımız, her organa ayrı ayrı ihsan edilen nimetleri düşünsek bile ne büyük lütuflara mazhar olduğumuzu anlayabiliriz. Amerika’da ayağı yürüyen merdivene sıkışıp kesilen bir çocuğa bir mahkeme, milyonlarca tazminat verilmesini kararlaştırmıştır. Bir böbrek nakli yüzbinlerce liraya mal olmaktadır. Bunların bedelini kazanmak için belki de binlerce yıl çalışmak gerekmektedir.
Namaz kılan huzurlu ve mutludur
Şöyle bir düşünsek: Gözlüğü, ayakkabıyı, elbiseleri yapanlara bir bedel ödüyoruz da, gözümüzü, ayağımızı, vücudumuzu yaratan Rabbimize bir bedel ödememiz gerekmez mi?
Rabbimiz sayısız organlarımızı, duygularımızı bize sonsuz lütfu ve keremiyle bağışlamış, bizden herhangi bir bedel değil, sadece şükür istemiştir. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurur:
“Beni zikir ve ibadetle anın ki, ben de sizi rahmet ve nimetle anayım. Bana ibadetle şükredin, sakın nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Allah’tan, sabırla ve namazla yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 152-153)
Allah’ın bizden istediği namaz, o kadar kolay, rahat, tatlı ve güzeldir ki, kim namazını düzenli olarak kılsa büyük bir huzur, sevinç ve mutluluk hisseder.
Bu muhteşem ibadeti terk etmenin ahirette acıklı azaba sebep olduğunu belirten Kur’an-ı Kerim, namazı, kabir ve Cehennem azabından kurtuluşa bir vesile olarak anlatır. Bu hususta verilen şu müjde ne kadar anlamlıdır:
“Mü’minler, kabir ve Cehennem azabından kurtularak, Cenneti kazandılar. Onlar, namazlarını Allah’tan korkarak, hürmet ve tevazu içinde ve tâdil-i erkân ile kılarlar.”(Mü’minûn: 1-2)
“Namazı terk eden dinini yıkmış olur”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Namaz dinin direğidir, kim namaz kılarsa dinini ayakta tutar, kim terk ederse dinini yıkmış olur” buyurmuştur. Gerçekten de yaşanmayan bir din dünyada da, ahirette de bizi kurtarmaz. Demek ki namaz dinî yaşayışımızın direğidir. Namaz kılmayarak dini yıkılmış bir Müslüman olmayı kabullenebilir miyiz? Bunun için namaza dört elle sarılmamız gerekir.
Yine Peygamberimiz (s.a.v.), “Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir” buyurarak, namazın vazgeçilmez üstünlüğünü vurgulamıştır. Bugün namazı ihmal etmek, tembellik yapmak, üşenmek belki nefsimizin hoşuna gidebilir. Ama namazı terk etmenin bedeli çok ağırdır.
Beş vakit namaz Miraçta, perdesiz ve aracısız olarak doğrudan doğruya Allah tarafından emredilmiştir. Buna işaret eden Peygamberimiz, “Namaz mü’minin miracıdır” buyurmuştur. Bu yüzden namaz, Rabbimizle manen görüşmek, konuşmak, Ona derdimizi arz etmek, yardım istemektir.
Namaz en büyük ve ebedî sevgilimiz olan Rabbimizle buluşmaktır. Bizler, her zaman en çok Rabbimizi sevdiğimizi söyleriz. O halde Sevgilimizin huzuruna koşa koşa gitmek ve namazı coşa coşa kılmak gerekmez mi?
Namaz Rabbimizle dostluk kurmak ve iletişimde bulunmanın en önemli yoludur. Onunla dost olan, düşmanlarına ve dertlerine karşı çaresiz kalır mı?
Peygamberimiz (s.a.v.) namazı, “herkesin evinin önünden akan ve günde beş kez yıkandığı manevî bir ırmağa” benzeterek, “namazın kişiyi günahlardan arındırdığını” belirtir. Böyle muhteşem bir fırsatı değerlendirmek, yapacağımız en güzel uğraş değil midir?
Namazın büyük önemi yüzünden Bedir Savaşında Peygamberimiz ve ashabı kendilerinden üç kat fazla olan düşmanla çarpışırken bile, üstelik cemaatle namaz kılmışlardır. Rabbimiz de onlara üç bin melekle yardım etmiş ve zafer ihsan etmiştir.
Namaz, savaşta bile ertelenmezse, ne zaman kazaya bırakılır?
Bir tane namaz kılmayan sahabe yoktur
Namaz çok önemli olduğu için savaşta, hastalıkta, yolculukta, yoğun iş ortamında, hatta yaralıyken bile kılınmıştır. Sadece bazı kolaylıklar gösterilmiştir. Hz. Ömer (r.a.), suikasta uğradığı gün yaralıyken bile namaz kılmıştır. Peygamber Efendimizin 100 bin sahabesi içinde bir tane namaz kılmayan yoktur.
Bu gerçekler ışığında, her şeye rağmen namaz kılmak için can atmamız gerekmez mi?
Ne yazık ki, nefis ve şeytan namaz kılmamak için bir sürü bahane uydurur. Söz gelişi, kimi insanlar, “Allah büyüktür, affeder” diye düşünürler. Oysa bu şeytanın bir oyunudur. Çünkü Allah Kendi Peygamberini bile namazla mükellef tutmuş, hatta teheccüd gibi ona özel bazı farzlar emretmiştir.
Kimi insanlar, “Daha gencim, yaşlanınca kılarım” der. Hâlbuki yaşlanıncaya kadar kalmaya kimin garantisi var? Üstelik uzun ömürlü olsak bile, ahirette gençliğimizden itibaren bize hesap sorulmayacak mı?
Bazıları da “Zamanım yok” der. Zamanı yaratan Allah’tır. Her şeye zaman bulup, namaza bulmamak olur mu? Acaba boş ve gereksiz konuşmalarla, faydasız televizyon programlarıyla ve telefonla meşgul olmakla kaybettiğimiz zamanları hesap ettik mi hiç?
Kimileri de, “Çalışmak da bir ibadettir” diye düşünür. Gerçekten de, çalışmak, ancak namaz kılmak, meşru bir iş yapmak ve güzel bir niyet taşımak şartıyla ibadettir.
Bazıları da namaz hiç bitmediğinden usanır. Oysa her gün yemek yeriz, su içeriz, havayı teneffüs ederiz, ama usanmayız, aksine lezzet alırız. Peki, ruhumuzun ve kalbimizin gıdası olan namazdan niye usanalım? Lezzet almamız gerekmez mi?
Biz yeter ki namaz kılmak isteyelim, Rabbimiz en zor şartlarda bile namaz için zaman ve imkân yaratır.
Yarına çıkmaya garantimiz yok
Dinimizin büyük önem verdiği namaz, maalesef büyük ihmale uğramaktadır. Beş vakit namaz kılan sayısı çok az olduğu gibi, bunlar arasında da sık sık kazaya bırakanlar vardır. Özellikle sabah namazı, uyku ve yorgunluk yüzünden ihmal edilmektedir. Oysa Peygamberimiz, “Sabah namazının iki rekat farzı dünya ve içindekilerden hayırlıdır. Sabah namazını kılan Allah’ın garantisi altındadır” buyurmuştur. Namazı önemseyip beyin ve kalp saatimizi kurarsak, hiçbir vakit kazaya bırakmayız.
Namaza olan aşk ve şevkimizi arttırmak, sevgimizi ve şuurumuzu geliştirmek için çaba harcamalıyız. Kendimizi namaz konusunda okuyarak, dinleyerek, araştırıp yeni bilgiler öğrenerek geliştirelim. Çünkü namazsız geçen bir günümüz bile olmamalıdır.
Eğer beş vakit namaz kılmıyorsanız, hiç ertelemeden hemen bugün başlayın. Çünkü yarına çıkmaya garantimiz yok. Eğer zaten kılıyorsanız, hiç kazaya bırakmayın. Hiç eksiksiz kılıyorsanız, daha mükemmel ve huşu içinde kılmak için çırpının. Ayrıca eşinize, çocuklarınıza ve çevrenize namazı anlatın, güzelce teşvik edin.
Cenab-ı Hak hepimizi, namazı dosdoğru kılan, çevresine örnek olan ve başkalarını teşvik eden müminlerden eylesin.
[Cemil Tokpınar] 16.8.2019 [TR724]
Cenab-ı Hakkın imandan sonra en çok önem verdiği ve Kur’an’da yaklaşık 100 kez emrettiği ibadet namazdır. Rabbimiz çeşitli vesilelerle namaz üzerinde ısrarla durmuştur.
Diyebiliriz ki, Allahü Teâla kâinatı insan için, insanı da ibadet ve namaz için yaratmıştır. Kur’an’da defalarca “iman eden ve salih amel işleyen kimselerin kurtuluşa ereceği ve cennetlik olacağı” müjdelenir. İşte salih amellerin başı namazdır.
İki farklı ayette, “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, günahtan ve azaptan korunasınız.” “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuran Rabbimiz, çok açık bir şekilde var oluş gayemizi belirtmiş oluyor. (Bakara: 21, Zâriyat: 56)
Çevremize baktığımızda, bütün varlıkların bir vazifesi olduğunu görürüz. Güneş bizi ısıtmakta ve aydınlatmakta, hayvanlar etiyle, sütüyle, gücüyle, yumurtasıyla, balıyla bize hizmet etmekte, türlü türlü bitki ve sebzeler bizim için gıda olmakta, âdeta bütün varlıklar insanı memnun ve mutlu etmek için gece gündüz çalışmaktadır.
Bütün varlıkları bir gaye için vazifelerle donatan Rabbimizin insanı gayesiz, hikmetsiz, vazifesiz yaratması mümkün müdür? İşte bizim vazifemiz de, başta namaz kılarak ve diğer ibadetlerle Allah’a şükretmektir.
Rabbimiz, bize sayamayacağımız kadar çok nimetleri ihsan etmiştir. Sadece vücudumuz ve organlarımız, her organa ayrı ayrı ihsan edilen nimetleri düşünsek bile ne büyük lütuflara mazhar olduğumuzu anlayabiliriz. Amerika’da ayağı yürüyen merdivene sıkışıp kesilen bir çocuğa bir mahkeme, milyonlarca tazminat verilmesini kararlaştırmıştır. Bir böbrek nakli yüzbinlerce liraya mal olmaktadır. Bunların bedelini kazanmak için belki de binlerce yıl çalışmak gerekmektedir.
Namaz kılan huzurlu ve mutludur
Şöyle bir düşünsek: Gözlüğü, ayakkabıyı, elbiseleri yapanlara bir bedel ödüyoruz da, gözümüzü, ayağımızı, vücudumuzu yaratan Rabbimize bir bedel ödememiz gerekmez mi?
Rabbimiz sayısız organlarımızı, duygularımızı bize sonsuz lütfu ve keremiyle bağışlamış, bizden herhangi bir bedel değil, sadece şükür istemiştir. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurur:
“Beni zikir ve ibadetle anın ki, ben de sizi rahmet ve nimetle anayım. Bana ibadetle şükredin, sakın nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Allah’tan, sabırla ve namazla yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 152-153)
Allah’ın bizden istediği namaz, o kadar kolay, rahat, tatlı ve güzeldir ki, kim namazını düzenli olarak kılsa büyük bir huzur, sevinç ve mutluluk hisseder.
Bu muhteşem ibadeti terk etmenin ahirette acıklı azaba sebep olduğunu belirten Kur’an-ı Kerim, namazı, kabir ve Cehennem azabından kurtuluşa bir vesile olarak anlatır. Bu hususta verilen şu müjde ne kadar anlamlıdır:
“Mü’minler, kabir ve Cehennem azabından kurtularak, Cenneti kazandılar. Onlar, namazlarını Allah’tan korkarak, hürmet ve tevazu içinde ve tâdil-i erkân ile kılarlar.”(Mü’minûn: 1-2)
“Namazı terk eden dinini yıkmış olur”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Namaz dinin direğidir, kim namaz kılarsa dinini ayakta tutar, kim terk ederse dinini yıkmış olur” buyurmuştur. Gerçekten de yaşanmayan bir din dünyada da, ahirette de bizi kurtarmaz. Demek ki namaz dinî yaşayışımızın direğidir. Namaz kılmayarak dini yıkılmış bir Müslüman olmayı kabullenebilir miyiz? Bunun için namaza dört elle sarılmamız gerekir.
Yine Peygamberimiz (s.a.v.), “Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir” buyurarak, namazın vazgeçilmez üstünlüğünü vurgulamıştır. Bugün namazı ihmal etmek, tembellik yapmak, üşenmek belki nefsimizin hoşuna gidebilir. Ama namazı terk etmenin bedeli çok ağırdır.
Beş vakit namaz Miraçta, perdesiz ve aracısız olarak doğrudan doğruya Allah tarafından emredilmiştir. Buna işaret eden Peygamberimiz, “Namaz mü’minin miracıdır” buyurmuştur. Bu yüzden namaz, Rabbimizle manen görüşmek, konuşmak, Ona derdimizi arz etmek, yardım istemektir.
Namaz en büyük ve ebedî sevgilimiz olan Rabbimizle buluşmaktır. Bizler, her zaman en çok Rabbimizi sevdiğimizi söyleriz. O halde Sevgilimizin huzuruna koşa koşa gitmek ve namazı coşa coşa kılmak gerekmez mi?
Namaz Rabbimizle dostluk kurmak ve iletişimde bulunmanın en önemli yoludur. Onunla dost olan, düşmanlarına ve dertlerine karşı çaresiz kalır mı?
Peygamberimiz (s.a.v.) namazı, “herkesin evinin önünden akan ve günde beş kez yıkandığı manevî bir ırmağa” benzeterek, “namazın kişiyi günahlardan arındırdığını” belirtir. Böyle muhteşem bir fırsatı değerlendirmek, yapacağımız en güzel uğraş değil midir?
Namazın büyük önemi yüzünden Bedir Savaşında Peygamberimiz ve ashabı kendilerinden üç kat fazla olan düşmanla çarpışırken bile, üstelik cemaatle namaz kılmışlardır. Rabbimiz de onlara üç bin melekle yardım etmiş ve zafer ihsan etmiştir.
Namaz, savaşta bile ertelenmezse, ne zaman kazaya bırakılır?
Bir tane namaz kılmayan sahabe yoktur
Namaz çok önemli olduğu için savaşta, hastalıkta, yolculukta, yoğun iş ortamında, hatta yaralıyken bile kılınmıştır. Sadece bazı kolaylıklar gösterilmiştir. Hz. Ömer (r.a.), suikasta uğradığı gün yaralıyken bile namaz kılmıştır. Peygamber Efendimizin 100 bin sahabesi içinde bir tane namaz kılmayan yoktur.
Bu gerçekler ışığında, her şeye rağmen namaz kılmak için can atmamız gerekmez mi?
Ne yazık ki, nefis ve şeytan namaz kılmamak için bir sürü bahane uydurur. Söz gelişi, kimi insanlar, “Allah büyüktür, affeder” diye düşünürler. Oysa bu şeytanın bir oyunudur. Çünkü Allah Kendi Peygamberini bile namazla mükellef tutmuş, hatta teheccüd gibi ona özel bazı farzlar emretmiştir.
Kimi insanlar, “Daha gencim, yaşlanınca kılarım” der. Hâlbuki yaşlanıncaya kadar kalmaya kimin garantisi var? Üstelik uzun ömürlü olsak bile, ahirette gençliğimizden itibaren bize hesap sorulmayacak mı?
Bazıları da “Zamanım yok” der. Zamanı yaratan Allah’tır. Her şeye zaman bulup, namaza bulmamak olur mu? Acaba boş ve gereksiz konuşmalarla, faydasız televizyon programlarıyla ve telefonla meşgul olmakla kaybettiğimiz zamanları hesap ettik mi hiç?
Kimileri de, “Çalışmak da bir ibadettir” diye düşünür. Gerçekten de, çalışmak, ancak namaz kılmak, meşru bir iş yapmak ve güzel bir niyet taşımak şartıyla ibadettir.
Bazıları da namaz hiç bitmediğinden usanır. Oysa her gün yemek yeriz, su içeriz, havayı teneffüs ederiz, ama usanmayız, aksine lezzet alırız. Peki, ruhumuzun ve kalbimizin gıdası olan namazdan niye usanalım? Lezzet almamız gerekmez mi?
Biz yeter ki namaz kılmak isteyelim, Rabbimiz en zor şartlarda bile namaz için zaman ve imkân yaratır.
Yarına çıkmaya garantimiz yok
Dinimizin büyük önem verdiği namaz, maalesef büyük ihmale uğramaktadır. Beş vakit namaz kılan sayısı çok az olduğu gibi, bunlar arasında da sık sık kazaya bırakanlar vardır. Özellikle sabah namazı, uyku ve yorgunluk yüzünden ihmal edilmektedir. Oysa Peygamberimiz, “Sabah namazının iki rekat farzı dünya ve içindekilerden hayırlıdır. Sabah namazını kılan Allah’ın garantisi altındadır” buyurmuştur. Namazı önemseyip beyin ve kalp saatimizi kurarsak, hiçbir vakit kazaya bırakmayız.
Namaza olan aşk ve şevkimizi arttırmak, sevgimizi ve şuurumuzu geliştirmek için çaba harcamalıyız. Kendimizi namaz konusunda okuyarak, dinleyerek, araştırıp yeni bilgiler öğrenerek geliştirelim. Çünkü namazsız geçen bir günümüz bile olmamalıdır.
Eğer beş vakit namaz kılmıyorsanız, hiç ertelemeden hemen bugün başlayın. Çünkü yarına çıkmaya garantimiz yok. Eğer zaten kılıyorsanız, hiç kazaya bırakmayın. Hiç eksiksiz kılıyorsanız, daha mükemmel ve huşu içinde kılmak için çırpının. Ayrıca eşinize, çocuklarınıza ve çevrenize namazı anlatın, güzelce teşvik edin.
Cenab-ı Hak hepimizi, namazı dosdoğru kılan, çevresine örnek olan ve başkalarını teşvik eden müminlerden eylesin.
[Cemil Tokpınar] 16.8.2019 [TR724]
Hacıyatmaz Demokrasi [Tarık Toros]
Ülkenin en hacıyatmaz kalemi kimdir, diye sorulursa…
Açık ara cevabım Ertuğrul Özkök olur.
Emin Çölaşanlı, Bekir Coşkunlu Hürriyet’ten bugünlere…
Usta bir jonglör olarak pozisyonunu korudu.
Jonglör kim?
5 topu havaya atıp düşürmeden onları çeviren kişi.
Çölaşan’ın anılarında var, kendini böyle tanımlamış.
**
Yakın zamana kadar Akif Beki ile aynı sütunda yazıyordu.
Beki gönderildi, “muhalif” Karar’da yazıyor.
Özkök şimdilerde Abdülkadir Selvi ve Mehmet Soysal’la köşe komşusu.
Birkaç gün önce Soysal, Demirören medya tepe yönetiminden alındı, artık künyede yok.
**
Özkök dile kolay:
Erol Simavi ile geldiği Hürriyet’te, Aydın Doğan’ı eskitti.
Şimdi Demirören dönemi.
Genel yayın yönetmenliğini Enis Berberoğlu’na devretmişti.
Berberoğlu, 16 ay hapis yattıktan sonra anca yemin edebilip vekil dokunulmazlığı şemsiyesi altına girebildi.
Hakkında mahkumiyet kararı var, vekilliği biterse “infaz” devam edecek.
Onun için, tahliyede söylediği “az konuşmaya alıştım” sözünü tutuyor.
**
Ertuğrul Özkök neredeyse tam sayfa yazıyor.
Rahatsız etmeyen/etmeyecek cümlelerle.
Geçen, Hermann Vaske’nin filminden alıntıladığı bir cümle durumu çok güzel tarif ediyor:
-Belli bir toplumdaysan, kuralları çiğnersen, toplumun temelini korkutursan çok tehlikeli hale gelirsin. Çünkü düzen insanların çoğu için çok önemlidir ve fikirlerin onlara çok tehlikeli gelebilir. Sonuç olarak hapse atıldım. Aslında bunu anlıyorum. Benim gibi birini durdurmazlarsa değişim gelir. (Ai Weiwei, Çin’de hapse atılan sanatçı.)
**
Hürriyet, logosunun altında “Türkiye Türklerindir” yazan bir gazete.
Bunu:
“Resmi görüş kırmızı çizgimizdir”
“Rejim karşıtları düşmanımızdır”
..gibi sloganlarla besleyebilir.
**
Şu günlerde “yandaşlar” sağa sola savrulurken…
Gerçek anlamda “yandaş” arıyorsanız bu profile bakacaksınız.
Onun için…
Kişilerden ve konulardan bağımsız olarak…
Ve gündeme takılmadan şapkamızı önümüze koyup düşüneceğimiz şey şudur:
Bu rejimi hak ediyor mu Türkiye?
O Batı gezilerinde öykünülen değerler bizim insanlarımıza çok yakışmaz mı?
Batı’da evrensel değerleri alkışlarla yorumlayan aydınımız, neden ülkeye dönüşünde şahinleşir ve ısırmaya başlar?
**
Rejimin başındaki gidecek, üç vakte kadar.
Suyu ısınmaya başladı, izliyorsunuz.
Peki ya rejim?
Durduğu yerde duruyor ne yazık ki.
**
Çare: Demokrasi.
İyi yönetim vadetmez belki…
Kötü yönetimlerin denetlenmesi, sorgulanması demektir.
Hesap verilebilirlik demektir.
Yine…
Demokrasi size haklarınızı vermez.
Bunu talep etmeniz için zemin sağlar.
Siz de bu zeminde hakkınızı ararsınız.
Değilse…
Çinli sanatçının dediği gibi, fikirler tehlikeli hale gelir.
Türkiye’deki gibi…
Adı demokrasidir lakin cezaevleri düşünce suçlularıyla doludur.
[Tarık Toros] 16.8.2019 [TR724]
Açık ara cevabım Ertuğrul Özkök olur.
Emin Çölaşanlı, Bekir Coşkunlu Hürriyet’ten bugünlere…
Usta bir jonglör olarak pozisyonunu korudu.
Jonglör kim?
5 topu havaya atıp düşürmeden onları çeviren kişi.
Çölaşan’ın anılarında var, kendini böyle tanımlamış.
**
Yakın zamana kadar Akif Beki ile aynı sütunda yazıyordu.
Beki gönderildi, “muhalif” Karar’da yazıyor.
Özkök şimdilerde Abdülkadir Selvi ve Mehmet Soysal’la köşe komşusu.
Birkaç gün önce Soysal, Demirören medya tepe yönetiminden alındı, artık künyede yok.
**
Özkök dile kolay:
Erol Simavi ile geldiği Hürriyet’te, Aydın Doğan’ı eskitti.
Şimdi Demirören dönemi.
Genel yayın yönetmenliğini Enis Berberoğlu’na devretmişti.
Berberoğlu, 16 ay hapis yattıktan sonra anca yemin edebilip vekil dokunulmazlığı şemsiyesi altına girebildi.
Hakkında mahkumiyet kararı var, vekilliği biterse “infaz” devam edecek.
Onun için, tahliyede söylediği “az konuşmaya alıştım” sözünü tutuyor.
**
Ertuğrul Özkök neredeyse tam sayfa yazıyor.
Rahatsız etmeyen/etmeyecek cümlelerle.
Geçen, Hermann Vaske’nin filminden alıntıladığı bir cümle durumu çok güzel tarif ediyor:
-Belli bir toplumdaysan, kuralları çiğnersen, toplumun temelini korkutursan çok tehlikeli hale gelirsin. Çünkü düzen insanların çoğu için çok önemlidir ve fikirlerin onlara çok tehlikeli gelebilir. Sonuç olarak hapse atıldım. Aslında bunu anlıyorum. Benim gibi birini durdurmazlarsa değişim gelir. (Ai Weiwei, Çin’de hapse atılan sanatçı.)
**
Hürriyet, logosunun altında “Türkiye Türklerindir” yazan bir gazete.
Bunu:
“Resmi görüş kırmızı çizgimizdir”
“Rejim karşıtları düşmanımızdır”
..gibi sloganlarla besleyebilir.
**
Şu günlerde “yandaşlar” sağa sola savrulurken…
Gerçek anlamda “yandaş” arıyorsanız bu profile bakacaksınız.
Onun için…
Kişilerden ve konulardan bağımsız olarak…
Ve gündeme takılmadan şapkamızı önümüze koyup düşüneceğimiz şey şudur:
Bu rejimi hak ediyor mu Türkiye?
O Batı gezilerinde öykünülen değerler bizim insanlarımıza çok yakışmaz mı?
Batı’da evrensel değerleri alkışlarla yorumlayan aydınımız, neden ülkeye dönüşünde şahinleşir ve ısırmaya başlar?
**
Rejimin başındaki gidecek, üç vakte kadar.
Suyu ısınmaya başladı, izliyorsunuz.
Peki ya rejim?
Durduğu yerde duruyor ne yazık ki.
**
Çare: Demokrasi.
İyi yönetim vadetmez belki…
Kötü yönetimlerin denetlenmesi, sorgulanması demektir.
Hesap verilebilirlik demektir.
Yine…
Demokrasi size haklarınızı vermez.
Bunu talep etmeniz için zemin sağlar.
Siz de bu zeminde hakkınızı ararsınız.
Değilse…
Çinli sanatçının dediği gibi, fikirler tehlikeli hale gelir.
Türkiye’deki gibi…
Adı demokrasidir lakin cezaevleri düşünce suçlularıyla doludur.
[Tarık Toros] 16.8.2019 [TR724]
Cem Küçük hezeyanlarından bir demet! [Hasan Cücük]
Bir arkadaşım arayıp haber vermese duymayacaktım. ‘Okudun mu Cem Küçük seni yazmış’ dedi. Düğün değil, bayram değil, hayırdır deyip yazıyı okumaya başladım. Doğrusu başlık çok afili duruyordu: ‘Avrupa’daki FETÖ yapılanması’ Başlığı görünce daha bir merak sardı. Avrupa’daki yapılanmayı yazıp da bana yer vermesi, doğrusu gururumu okşadı! ‘Ben neymişim be!’ deyip yazıyı okumaya devam ettikçe, gururumdan eser kalmadı. Başlıkta Avrupa yazıyordu ama mevzu ettiği Danimarka’daki üç isimdi. Tabi ilk sırada benim adım vardı. Sağ olsun listeye ilk beni yazarak onurlandırdı.
Havuz’da son 5 yılda çıkan bildik yalanlarla örülü bir yazıydı. Eskiden köşe yazarı olmanın bir haysiyeti ve ağırlığı vardı. Yazıda bilgi ve fikir olurdu. Cem Küçük’ün yazısında bildik kahvehane dedikoduları vardı. 4 günlüğüne bir arkadaşıyla İsveç ve Danimarka’ya gelen Küçük, tatilini bile mücadele içinde geçirdiğini Reis’ine ispatlama adına bu yazıyı kaleme almış besbelli. Danimarka hakkında ilkokul seviyesinde bir ikibilgi verdikten sonra asıl mevzuya geçmiş. Danimarka’nın biz ‘teröristlere’ nasıl kol kanat gerdiğinden dem vurup üç ismi zikretmiş. Hem de fotoğraflarımızı koyarak.
Adımın ilk sırada olması hoşuma gitti. ‘Azılı militan’ demesine biraz gücendim ama olsun. Şuraya not düşüyorum; ötede ‘Biz bu adamı tanımıyoruz’ derseniz bozuşuruz. Küçük’ün yazısını delil gösteririm. HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’ı tehdit ettiğimi yazmış. ‘Hukuk geri döndüğünüzde hepiniz hesap vereceksiniz’ dememi tehdit olarak görmüş. ‘Tr724.com sitesinde futbol ve spor yazılarıyla kendisini kamufle eden’ cümlesine açıkça çok bozuldum. Yarım-yamalak becerdiğim tek iş için kamufle demesi takdir edersiniz ki hoşuma gitmedi. Neyse adımı ilk sıraya yazmasındaki artısına verelim bu kusuru. Sepp Piontek’le iyi arkadaş olduğum için ise ‘günaydın Cem’cim’ derim sadece. Dostluğum en az 20 yıllık. Sen yeni mi öğrendin? Bu arada Piontek, Kopenhag’da yaşamıyor. Bilgi aldığın minik kuşlara söyle. Hele şu cümlene bittim: ‘Danimarka’ya gelen FETÖ’cüleri o organize ediyor. Ev bulma, işe girme gibi konularda her şeyi yapan o.’ Danimarka maalesef mülteci kabul etmiyor. Keşke kabul etse de… Gelmeyen kişilere nasıl ev ve iş bulayım. Kelin merhemi olsa tam buraya uygun. Önce kendime iş…
En komiği Selim Yumuk hakkında yazdıkları. Selim, Danimarka’da doğup büyümüş, avukat bir arkadaş. Çevresinde ‘kızmayı bile bilmiyor’ diye tanımlanır. Selim’i Kopenhag imamı yapmış. Cümleyi okurken hunharca güldüm. Sonra şu cümleler geliyor: “Hocam Fethullah Gülen benden isterse, anne babamı bile vururum diyen Selim Yumuk ise Türkiye’deki FETÖ’cülere yardım işiyle uğraşıyor. Danimarka’da vatan sevdalısı Türklerin aklını karıştırmak da isteyen bu şahıs Avrupa’daki en tehlikeli FETÖ’cülerden biri olarak biliniyor.” Selim Yumuk’la ilgili yazdıklarında tek doğru olan adını doğru yazması. Gerisi palavra. 24 Temmuz’daki bu yazısında Selim Yumuk’u Kopenhag imamı ilan eden Cem Küçük, 9 Ağustos’taki ‘FETÖ’cüdeki öz güvene bak!’ başlıklı yazısında Selim’i Danimarka imamı yapmış. Maşallah bizim Selim Yumuk dolardan daha hızlı yükseliyor. 15 günde Kopenhag imamlığından Danimarka imamlığına terfi eden birkaç yıl içinde nerede olur siz tahmin edin! İnsan en azından yazdığı yazıyı bir okur be Cem Küçük!
Son isim Nail Ad. Gizemli kişilikmiş. Cemaat üyeleri bile tanımıyormuş ama aynı Nail Ad’ın tüm Danimarka’nın bildiği Anadolu Kültür Günleri’ini organize eden kişi olduğunu yazan yine kendisi. Nasıl gizemliyse, 6 yıl üst üste binlerce kişinin katıldığı organizasyona imza atmış. Ayrıca Türkiye’nin meşhur bir kafe zincirinin Danimarka şubesinin 4 ortağından biri ama resmi değilmiş. Ticaret bakanlığının sitesine girip kafe/restoranın adını yazsa Nail Ad’ın resmi ortak olduğunu görecek ama niyeti bilgiye ulaşmak değil ki! Nail Ad’ın Avrupa’da para trafiğini idare ettiğini yazmış. Nail aradı, ‘Ya arkadaş cebimde 50 Euro yok, nasıl bir trafik idare ediyorsam’ dedi.
Selim Yumuk, hukukçu olduğu için kendisine bir tekzip yazısı göndermiş. İnsanlık vadisiyle irtibatı çoktan koparan Küçük bunu köşesine taşıyıp, ‘FETÖ’cüdeki öz güvene bak!’ başlığıyla pespaye iftiralarla dolu ikinci bir yazı yazdı. İlk yazıda adı geçen bizlerin paniklediğini yazmış. Vay ne korktuk bir bilsen! Cem abimiz bizi deşifre etmiş diye o günden beri dışarı çıkamıyorum! Hani derler ya ‘senden korkan…’ Ben öyle demiyorum, ‘Sen git Reis’in gelsin.’
İlk yazının bitiş cümlesi ise yeniden bana hunharca kahkaha attırdı: ‘FETÖ’cüler Avrupa’da saklandıklarını düşünüyorlar ama yedikleri her halt biliniyor.’ Kahvehane dedikodusu bile olmayan iftiraları bilgi diye yazan kişi her yaptığımızı biliyormuş. Yazıyı okuyan bir arkadaş aradı ve aynen şunları söyledi: “Daha önceleri Türkiye’den tanımadığım Hizmet Hareketi mensupları hakkında, Havuz’da çıkan suçlamaların, ‘kesinlikle gerçeklik payı vardır’ diye düşünüp, Hizmet mensupları adına özeleştiri yapıyordum. Arkadaşlar eleştirilerimden hoşlanmıyorlardı. Yıllarca yakinen tanıdığım üç kişi hakkında, kısacık yazısına, bu kadar çok yalan ve iftirayı sığdırmayı başaran, sözde köşe yazarının bu yazısı tamamen iftira ve yalanın belgesi niteliğindedir. Daha önce özeleştiri adına, eleştirdiğim arkadaşlar haklarını helal etsinler. Havuz’da çıkan her yazının yalan olduğuna kanaat getirdim. Teşekkürler Cem Küçük.’’
İftira ve hakaret dolu yazılar hakkında elbette suç duyurusunda bulunduk. Danimarka’da hukuk var. Türkiye değil burası. Selim Yumuk’un hukukçu olduğunu zaten yazmıştım. Bizzat takip edecek süreci. Öyle her önüne geleni hedef gösterip, terörist ilan edemezsin. Güya bizi tehdit edip ‘Kaçacak delik arıyorlar’ demişsin ya; asıl sen Edirne dışına çıkamayacak günler yaşayacaksın. Tabi Türkiye’ye hukuk geldiğinde hapisten çıkamayacak günlerin olacak. Bu bir tehdit değil, bir tespit Cem Küçük! Pespaye bir yazıya cevap vermeyi zül kabul ederim ama not düşme adına yazdım bunları. Hemşehrim Aşık Veysel’in enfes ifadesiyle, ‘Adam olmayana düşman bile olmam.’
[Hasan Cücük] 16.8.2019 [TR724]
Havuz’da son 5 yılda çıkan bildik yalanlarla örülü bir yazıydı. Eskiden köşe yazarı olmanın bir haysiyeti ve ağırlığı vardı. Yazıda bilgi ve fikir olurdu. Cem Küçük’ün yazısında bildik kahvehane dedikoduları vardı. 4 günlüğüne bir arkadaşıyla İsveç ve Danimarka’ya gelen Küçük, tatilini bile mücadele içinde geçirdiğini Reis’ine ispatlama adına bu yazıyı kaleme almış besbelli. Danimarka hakkında ilkokul seviyesinde bir ikibilgi verdikten sonra asıl mevzuya geçmiş. Danimarka’nın biz ‘teröristlere’ nasıl kol kanat gerdiğinden dem vurup üç ismi zikretmiş. Hem de fotoğraflarımızı koyarak.
Adımın ilk sırada olması hoşuma gitti. ‘Azılı militan’ demesine biraz gücendim ama olsun. Şuraya not düşüyorum; ötede ‘Biz bu adamı tanımıyoruz’ derseniz bozuşuruz. Küçük’ün yazısını delil gösteririm. HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’ı tehdit ettiğimi yazmış. ‘Hukuk geri döndüğünüzde hepiniz hesap vereceksiniz’ dememi tehdit olarak görmüş. ‘Tr724.com sitesinde futbol ve spor yazılarıyla kendisini kamufle eden’ cümlesine açıkça çok bozuldum. Yarım-yamalak becerdiğim tek iş için kamufle demesi takdir edersiniz ki hoşuma gitmedi. Neyse adımı ilk sıraya yazmasındaki artısına verelim bu kusuru. Sepp Piontek’le iyi arkadaş olduğum için ise ‘günaydın Cem’cim’ derim sadece. Dostluğum en az 20 yıllık. Sen yeni mi öğrendin? Bu arada Piontek, Kopenhag’da yaşamıyor. Bilgi aldığın minik kuşlara söyle. Hele şu cümlene bittim: ‘Danimarka’ya gelen FETÖ’cüleri o organize ediyor. Ev bulma, işe girme gibi konularda her şeyi yapan o.’ Danimarka maalesef mülteci kabul etmiyor. Keşke kabul etse de… Gelmeyen kişilere nasıl ev ve iş bulayım. Kelin merhemi olsa tam buraya uygun. Önce kendime iş…
En komiği Selim Yumuk hakkında yazdıkları. Selim, Danimarka’da doğup büyümüş, avukat bir arkadaş. Çevresinde ‘kızmayı bile bilmiyor’ diye tanımlanır. Selim’i Kopenhag imamı yapmış. Cümleyi okurken hunharca güldüm. Sonra şu cümleler geliyor: “Hocam Fethullah Gülen benden isterse, anne babamı bile vururum diyen Selim Yumuk ise Türkiye’deki FETÖ’cülere yardım işiyle uğraşıyor. Danimarka’da vatan sevdalısı Türklerin aklını karıştırmak da isteyen bu şahıs Avrupa’daki en tehlikeli FETÖ’cülerden biri olarak biliniyor.” Selim Yumuk’la ilgili yazdıklarında tek doğru olan adını doğru yazması. Gerisi palavra. 24 Temmuz’daki bu yazısında Selim Yumuk’u Kopenhag imamı ilan eden Cem Küçük, 9 Ağustos’taki ‘FETÖ’cüdeki öz güvene bak!’ başlıklı yazısında Selim’i Danimarka imamı yapmış. Maşallah bizim Selim Yumuk dolardan daha hızlı yükseliyor. 15 günde Kopenhag imamlığından Danimarka imamlığına terfi eden birkaç yıl içinde nerede olur siz tahmin edin! İnsan en azından yazdığı yazıyı bir okur be Cem Küçük!
Son isim Nail Ad. Gizemli kişilikmiş. Cemaat üyeleri bile tanımıyormuş ama aynı Nail Ad’ın tüm Danimarka’nın bildiği Anadolu Kültür Günleri’ini organize eden kişi olduğunu yazan yine kendisi. Nasıl gizemliyse, 6 yıl üst üste binlerce kişinin katıldığı organizasyona imza atmış. Ayrıca Türkiye’nin meşhur bir kafe zincirinin Danimarka şubesinin 4 ortağından biri ama resmi değilmiş. Ticaret bakanlığının sitesine girip kafe/restoranın adını yazsa Nail Ad’ın resmi ortak olduğunu görecek ama niyeti bilgiye ulaşmak değil ki! Nail Ad’ın Avrupa’da para trafiğini idare ettiğini yazmış. Nail aradı, ‘Ya arkadaş cebimde 50 Euro yok, nasıl bir trafik idare ediyorsam’ dedi.
Selim Yumuk, hukukçu olduğu için kendisine bir tekzip yazısı göndermiş. İnsanlık vadisiyle irtibatı çoktan koparan Küçük bunu köşesine taşıyıp, ‘FETÖ’cüdeki öz güvene bak!’ başlığıyla pespaye iftiralarla dolu ikinci bir yazı yazdı. İlk yazıda adı geçen bizlerin paniklediğini yazmış. Vay ne korktuk bir bilsen! Cem abimiz bizi deşifre etmiş diye o günden beri dışarı çıkamıyorum! Hani derler ya ‘senden korkan…’ Ben öyle demiyorum, ‘Sen git Reis’in gelsin.’
İlk yazının bitiş cümlesi ise yeniden bana hunharca kahkaha attırdı: ‘FETÖ’cüler Avrupa’da saklandıklarını düşünüyorlar ama yedikleri her halt biliniyor.’ Kahvehane dedikodusu bile olmayan iftiraları bilgi diye yazan kişi her yaptığımızı biliyormuş. Yazıyı okuyan bir arkadaş aradı ve aynen şunları söyledi: “Daha önceleri Türkiye’den tanımadığım Hizmet Hareketi mensupları hakkında, Havuz’da çıkan suçlamaların, ‘kesinlikle gerçeklik payı vardır’ diye düşünüp, Hizmet mensupları adına özeleştiri yapıyordum. Arkadaşlar eleştirilerimden hoşlanmıyorlardı. Yıllarca yakinen tanıdığım üç kişi hakkında, kısacık yazısına, bu kadar çok yalan ve iftirayı sığdırmayı başaran, sözde köşe yazarının bu yazısı tamamen iftira ve yalanın belgesi niteliğindedir. Daha önce özeleştiri adına, eleştirdiğim arkadaşlar haklarını helal etsinler. Havuz’da çıkan her yazının yalan olduğuna kanaat getirdim. Teşekkürler Cem Küçük.’’
İftira ve hakaret dolu yazılar hakkında elbette suç duyurusunda bulunduk. Danimarka’da hukuk var. Türkiye değil burası. Selim Yumuk’un hukukçu olduğunu zaten yazmıştım. Bizzat takip edecek süreci. Öyle her önüne geleni hedef gösterip, terörist ilan edemezsin. Güya bizi tehdit edip ‘Kaçacak delik arıyorlar’ demişsin ya; asıl sen Edirne dışına çıkamayacak günler yaşayacaksın. Tabi Türkiye’ye hukuk geldiğinde hapisten çıkamayacak günlerin olacak. Bu bir tehdit değil, bir tespit Cem Küçük! Pespaye bir yazıya cevap vermeyi zül kabul ederim ama not düşme adına yazdım bunları. Hemşehrim Aşık Veysel’in enfes ifadesiyle, ‘Adam olmayana düşman bile olmam.’
[Hasan Cücük] 16.8.2019 [TR724]
Dünya yaşanan zulme neden duyarsız? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye özelinde iyi devlet ve kötü devlet ayrımına ilişkin yazdığım denemede dünyada kabaca iki grup devlet olduğunu, bu devletlerin gruplanmasında hukuk devleti ve gücün sınırlanması kıstaslarının belirleyici olduğunu ileri sürmüştüm. Bu yazıda, hukuk devletlerinin kamuoylarının esasen kötü devletlerde gerçekleşen insan hak ve özgürlükleri ihlallerine duyarlı olmalarına karşın, Türkiye’deki kötü devlet uygulamalarına neden yeterince tepki vermedikleri konusunu irdeleyeceğim.
Öncelikle başlangıçta saptamakta yarar var ki Türkiye alelade bir ülke değil. Coğrafi konumu ve dünyayla ekonomik ve siyasal bütünleşme seviyesi bakımından özellikle Avrupa Birliği bölgesinin çıkarları bağlamında vazgeçilmez bir ülke. Neredeyse bin yıldır Ön Asya ve güneydoğu Avrupa hattında siyasi bir gerçeklik olan çeşitli devletler, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne Avrupa’yla çok yönlü ilişkiler babında ciddi bir tarihsel bir miras bıraktı. Bugün, Osmanlı tarihi çerçevesinde de Cumhuriyet dönemi kapsamında da Anadolu coğrafyası ve insanı Avrupa ile ekonomik ve ticari bakımdan hayati bir işbirliği ağı içerisinde bulunuyor. Oral Sander Hoca tanınmış Siyasi Tarih adlı kitabında bu durumu Anadolu’nun doğudan batıya doğru alçalan topografyasıyla açıklar. Yine Alman sosyal bilimci Klaus-Detlev Grothusen yerleşim birimlerinin organize oluşu çerçevesinde Anadolu yarımadasının Avrupa’nın parçası olduğunu tespit eder. Antik çağlardan içinde yaşadığımız yüzyıla, Anadolu esasen Batı medeniyeti olarak nitelenen bir coğrafyanın bazen periferisi, bazen de Roma döneminde olduğu gibi merkezlerinden biri olmuştur. Batı’nın Yahudi-Hristiyan kökleri ve Osmanlı-Türkiye devletlerinin İslam kültürü içinde tasnif edilmesi, bu gerçeği değiştirmez. Dolayısıyla Türkiye bugün çoğunlukla hukuk devletleri topluluğu olarak kendini tanımlayan Avrupa uygarlığının içinde yer almaktadır. Son iki yüz yıldır Batı’da meydana gelen tüm sosyopolitik olaylar Türkiye coğrafyasını ve toplumunu derinden etkilemiştir. Vatan, millet, ulus devlet, insan hakları gibi birçok temel saha, Batı medeniyetinin yansımalarıdır. Böylelikle Dar-ül İslam, ümmet, saltanat, şeriat gibi İslami değerler havuzu, Batılı değerlerle ya yeniden yorumlanmış, ya da tümüyle tasfiye edilmiştir.
Bugün hak arayışında sahiplendiğimiz insan hak ve özgürlükleri de, anayasa da, hukuk devleti de, güçler ayrılığı ve diğer başat kavramlar da, bu sentezin ve dönüşümün sonucudur. Dolayısıyla bu değerler artık bizim değerlerimizdir. Bu değerleri kendi bireysel ve sosyal hayatımıza adapte etmeden, bu değerler üzerine inşa edilmiş bir devlet var olamaz. 1999-2006 dönemindeki müthiş dinamik AB uyum süreci, Türkiye devletini iyi devlet standartlarına çok yaklaştırmıştı. Kopenhag siyasi kriterlerini asgari manada karşılayan Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlama kararı alan AB, Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin ilerlemesi anlamında en önemli dış faktör oldu. Bu süreçte Türkiye’de gerçekleşen en ufak hak ihlali sorunlarında bile tepki gösteren AB, bugün kitleselleşen kötü devlet uygulamalarını neden kanıksamış görünüyor? Niçin hapishanedeki bebek ve kadınların dramına, düşünce suçlusu yazar, gazeteci ve akademisyenlerin sorunlarına, ihraç edilen kamu görevlilerinin uğradığı hak ihlallerine yeterince güçlü biçimde tepki göstermiyor?
Oysa Türkiye’nin karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde olduğu Avrupa Birliği ülkeleriyle ilişkilerindeki düzey, bugün yaşanan anayasasız-hukuksuz dönemi normalleştiremeyecek kadar ileridir. O halde, nasıl oluyor da AB bugünkü rejimi fazla pürüz çıkartmadan kabullendi?
Kanımca bu durumun yaşanmasında birincil etken muhalefetin tutumudur. Birçok yazıda değindiğim üzere, rejimin diskurunu (söylemini) bire bir benimseyen CHP, “FETÖ’cü” olarak damgalanan ve kamudan ihraç edilen yüz binlerce masum insanın haklarını aramak şöyle dursun, Avrupa kurumları ve hükümetleri nezdinde gerçekleşen temaslarında muhataplarının insan hakları ihlallerine ilişkin sorularına rejimin diliyle yanıt vermekte, ana görüş olarak “Türkiye’de her şey normal” türü bir dil kullanmaktadır! CHP için tek insan hakları sorunu, Cumhuriyet çalışanlarının uğradıkları haksızlıklar gibi, ulusalcı-sol çevrelerin ve belki kısmen de Barış Akademisyenleri’nin sorunlarıdır. Aynı çizgi esasında HDP tarafından da izlenmektedir. Onlar da – haklı olarak – Demirtaş ve diğer Kürt milletvekillerinin sorunlarını, kısmen de Öcalan ve diğer tutukluların hapishane koşullarını gündeme taşımaktadır. CHP’ye yakın kesimlerin veya HDP’lilerin gündeme taşıdığı konuların önemsiz olduğunu söylemiyorum. Kastettiğim, bu sorunların Türkiye’deki tek insan hakları sorunu olmadığıdır. Maalesef CHP ve HDP, küresel etkinliklerini devamlı rejimin diskuruna uygun hale getirici bir filtreden geçiriyor ve dünya kamuoyunu bu şekilde çarpık bilgilendiriyor. Örneğin “FETÖ’nün devlete sızdığı” veya Demirtaş’ın savunmasında vurguladığı üzere “FETÖ’cü savcıların” kendisine kumpas kurduğu gibi söylemler üzerinden Hizmet Hareketi’nin şeytanlaştırılması süreci açıkça destekleniyor. Toptancı bir şekilde tüm Cemaat mensupları veya sempatizanları, hatta örneğin benim gibi Cemaat’e yakın medyada yazanlar günah keçisi haline getiriliyor. İnsan hakları konusunda ilkelerden hareket edilmiyor. Mahalle aidiyetlerine göre “seçici muamelede” bulunuluyor.
Kanıksamanın sebebi…
Dünya kamuoyu Erdoğan’ın, AKP’nin veya MHP’nin bu tür söylemlerine kulak asmayabilir. Oysa CHP ve HDP muhalefet olarak görüldüğünden, onların bu algıları ciddi bir kafa karışıklığına neden oluyor. Buna Can Dündar ve benzeri Türkiye solu diasporasının kendilerini kararlılıkla diğer rejim mağdurlarından ayırmaları ve CHP-HDP gibi bir tutum almaları eklenince, özellikle Batı’daki sosyal demokrat ve demokratik sosyalist insan hakları lobileri, özellikle de siyasal partiler, sendikalar ve medya, bu yanlı ve çarpık rejim diskurunu “Türkiye realitesi” olarak kabul edip, kanıksıyor.
Bu çok olumsuz ve destrüktif bir durumdur. Zaten Türkiye’de kendisini hiçbir şekilde ifade etme şansına sahip olmayan yüz binlerce mağdur insan, bir de dünyada bu şekilde bir ayrımcılığa tabi tutulduklarında, ortaya ciddi bir insan hakları dramı çıkıyor. Hâlbuki Batı örneğin 1980’lerde Kürtlerin haklarına sahip çıktığı kadar, liberallerin ve mütedeyyinlerin de haklarına sahip çıkmış, denge gözetmeye çabalamıştı. Aynı şekilde, Milli Görüş kökenli İslamcıların AKP’ye dönüşümü yıllarında, AKP’nin AB ile entegrasyonu hedefleyen reform politikaları yine Batı tarafından el üstünde tutulmuş ve Erdoğan’a ciddi siyasi destek verilmişti. Bugünse AB başta, Batı dünyasında Türkiye’de olup bitenler hakkında ciddi bir kafa karışıklığı var.
Gülen Cemaati’nin tutumu
Açıkçası bu konuda Gülen Cemaati’nin oldukça içe kapanık ve Türkiye-Türkçe odaklı tutumunun rolü yok değil. Çünkü normalde Batılılara basit örneklerle yaşanmakta olan ilkesizliği göstermek olanaklı kanısındayım. Bunu yapmak için, Enes Kanter örneğinde olduğu gibi, tümüyle diasporadaki lokal toplumla kaynaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bahsettiğim salt formel bayram etkinlikleri veya konferanslar falan değil. Kişisel dostluklardan başlayıp, sosyal etkinliklerin yaşanılan ülkelerin sorunlarına odaklanması gibi algısal değişikliklerin vuku bulmasına kadar, tabandan tavana dek ciddi bir dönüşümün gerekli olduğu kanısındayım. Dahası, Türkiye dışındaki Türkiyelilerle, örneğin Aleviler, Kürtler, solcular, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar vs. ile ortak hareket edebilecek platformlar oluşturmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bireyleşmeden karşı tarafın genellemelerinden korunmak çok zor! Hukuki bir sivil toplum hareketine mensup olmanın temel koşulu, özgür iradesiyle hareket eden bireyledir. Yaşanan zulmün odak noktası, suçun bireyselliği ilkesinin ihlali, kolektif cezalandırma, Sippenhaft (aile boyu suç) uygulaması gibi arkaik ve ilkel takibat politikalarıdır. Bunu dünya kamuoyuna göstermek için, herkesin bireysel hikâyesini anlatması lazım.
Elbette bunlar ve bunların dışında yapılabilecek şeyler bu yazının çapını aşan konular; bunun bilincindeyim. Ancak amaç dünya kamuoyunu yaşanılan hak ihlalleri ve insan hakları sorunları konusunda daha duyarlı hale getirmekse, sadece durumdan şikâyet etmekle yetinmemek, durumu değiştirebilecek stratejiler üzerinde düşünmek lazım kanaatindeyim. Tüm bunların başlangıç noktası bireyleşmeden geçiyor. Yaşanılan ülkenin dilini ve kültürünü öğrenmek, oranın sosyoekonomik sorunlarına duyarlı olmak, kültürel kodlarıyla hareket etmek çok önemli! Kast ettiğim sadece “stratejik olarak onları anlıyormuş gibi yapmak” değil! Yani takıyyeyi kast etmiyorum. Zaten takıyye gibi tutumların son derece etik dışı bir strateji olduğu açık. Kast ettiğim, içe kapanmayı kırmak, lokal toplumdan dostlar edinmek, o toplumlarla kaynaşmak. Böylelikle kendi otantik ve orijinal öykünüzü çevrenize duyurmakla işe başlayabilirsiniz.
Dünya eninde sonunda Türkiye’de yaşanan ağır insan hakları ihlallerini gündemine daha büyük bir ciddiyetle alacak. Sabırla mümkün olduğunca fazla insana ülkede yaşananları izah etmek gerekiyor. Rasyonel argümanlarla, çarpıcı çelişkileri göstererek, çifte standartları ortaya koyarak kamuoyu oluşturmak önemli.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.8.2019 [TR724]
Öncelikle başlangıçta saptamakta yarar var ki Türkiye alelade bir ülke değil. Coğrafi konumu ve dünyayla ekonomik ve siyasal bütünleşme seviyesi bakımından özellikle Avrupa Birliği bölgesinin çıkarları bağlamında vazgeçilmez bir ülke. Neredeyse bin yıldır Ön Asya ve güneydoğu Avrupa hattında siyasi bir gerçeklik olan çeşitli devletler, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne Avrupa’yla çok yönlü ilişkiler babında ciddi bir tarihsel bir miras bıraktı. Bugün, Osmanlı tarihi çerçevesinde de Cumhuriyet dönemi kapsamında da Anadolu coğrafyası ve insanı Avrupa ile ekonomik ve ticari bakımdan hayati bir işbirliği ağı içerisinde bulunuyor. Oral Sander Hoca tanınmış Siyasi Tarih adlı kitabında bu durumu Anadolu’nun doğudan batıya doğru alçalan topografyasıyla açıklar. Yine Alman sosyal bilimci Klaus-Detlev Grothusen yerleşim birimlerinin organize oluşu çerçevesinde Anadolu yarımadasının Avrupa’nın parçası olduğunu tespit eder. Antik çağlardan içinde yaşadığımız yüzyıla, Anadolu esasen Batı medeniyeti olarak nitelenen bir coğrafyanın bazen periferisi, bazen de Roma döneminde olduğu gibi merkezlerinden biri olmuştur. Batı’nın Yahudi-Hristiyan kökleri ve Osmanlı-Türkiye devletlerinin İslam kültürü içinde tasnif edilmesi, bu gerçeği değiştirmez. Dolayısıyla Türkiye bugün çoğunlukla hukuk devletleri topluluğu olarak kendini tanımlayan Avrupa uygarlığının içinde yer almaktadır. Son iki yüz yıldır Batı’da meydana gelen tüm sosyopolitik olaylar Türkiye coğrafyasını ve toplumunu derinden etkilemiştir. Vatan, millet, ulus devlet, insan hakları gibi birçok temel saha, Batı medeniyetinin yansımalarıdır. Böylelikle Dar-ül İslam, ümmet, saltanat, şeriat gibi İslami değerler havuzu, Batılı değerlerle ya yeniden yorumlanmış, ya da tümüyle tasfiye edilmiştir.
Bugün hak arayışında sahiplendiğimiz insan hak ve özgürlükleri de, anayasa da, hukuk devleti de, güçler ayrılığı ve diğer başat kavramlar da, bu sentezin ve dönüşümün sonucudur. Dolayısıyla bu değerler artık bizim değerlerimizdir. Bu değerleri kendi bireysel ve sosyal hayatımıza adapte etmeden, bu değerler üzerine inşa edilmiş bir devlet var olamaz. 1999-2006 dönemindeki müthiş dinamik AB uyum süreci, Türkiye devletini iyi devlet standartlarına çok yaklaştırmıştı. Kopenhag siyasi kriterlerini asgari manada karşılayan Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlama kararı alan AB, Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin ilerlemesi anlamında en önemli dış faktör oldu. Bu süreçte Türkiye’de gerçekleşen en ufak hak ihlali sorunlarında bile tepki gösteren AB, bugün kitleselleşen kötü devlet uygulamalarını neden kanıksamış görünüyor? Niçin hapishanedeki bebek ve kadınların dramına, düşünce suçlusu yazar, gazeteci ve akademisyenlerin sorunlarına, ihraç edilen kamu görevlilerinin uğradığı hak ihlallerine yeterince güçlü biçimde tepki göstermiyor?
Oysa Türkiye’nin karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde olduğu Avrupa Birliği ülkeleriyle ilişkilerindeki düzey, bugün yaşanan anayasasız-hukuksuz dönemi normalleştiremeyecek kadar ileridir. O halde, nasıl oluyor da AB bugünkü rejimi fazla pürüz çıkartmadan kabullendi?
Kanımca bu durumun yaşanmasında birincil etken muhalefetin tutumudur. Birçok yazıda değindiğim üzere, rejimin diskurunu (söylemini) bire bir benimseyen CHP, “FETÖ’cü” olarak damgalanan ve kamudan ihraç edilen yüz binlerce masum insanın haklarını aramak şöyle dursun, Avrupa kurumları ve hükümetleri nezdinde gerçekleşen temaslarında muhataplarının insan hakları ihlallerine ilişkin sorularına rejimin diliyle yanıt vermekte, ana görüş olarak “Türkiye’de her şey normal” türü bir dil kullanmaktadır! CHP için tek insan hakları sorunu, Cumhuriyet çalışanlarının uğradıkları haksızlıklar gibi, ulusalcı-sol çevrelerin ve belki kısmen de Barış Akademisyenleri’nin sorunlarıdır. Aynı çizgi esasında HDP tarafından da izlenmektedir. Onlar da – haklı olarak – Demirtaş ve diğer Kürt milletvekillerinin sorunlarını, kısmen de Öcalan ve diğer tutukluların hapishane koşullarını gündeme taşımaktadır. CHP’ye yakın kesimlerin veya HDP’lilerin gündeme taşıdığı konuların önemsiz olduğunu söylemiyorum. Kastettiğim, bu sorunların Türkiye’deki tek insan hakları sorunu olmadığıdır. Maalesef CHP ve HDP, küresel etkinliklerini devamlı rejimin diskuruna uygun hale getirici bir filtreden geçiriyor ve dünya kamuoyunu bu şekilde çarpık bilgilendiriyor. Örneğin “FETÖ’nün devlete sızdığı” veya Demirtaş’ın savunmasında vurguladığı üzere “FETÖ’cü savcıların” kendisine kumpas kurduğu gibi söylemler üzerinden Hizmet Hareketi’nin şeytanlaştırılması süreci açıkça destekleniyor. Toptancı bir şekilde tüm Cemaat mensupları veya sempatizanları, hatta örneğin benim gibi Cemaat’e yakın medyada yazanlar günah keçisi haline getiriliyor. İnsan hakları konusunda ilkelerden hareket edilmiyor. Mahalle aidiyetlerine göre “seçici muamelede” bulunuluyor.
Kanıksamanın sebebi…
Dünya kamuoyu Erdoğan’ın, AKP’nin veya MHP’nin bu tür söylemlerine kulak asmayabilir. Oysa CHP ve HDP muhalefet olarak görüldüğünden, onların bu algıları ciddi bir kafa karışıklığına neden oluyor. Buna Can Dündar ve benzeri Türkiye solu diasporasının kendilerini kararlılıkla diğer rejim mağdurlarından ayırmaları ve CHP-HDP gibi bir tutum almaları eklenince, özellikle Batı’daki sosyal demokrat ve demokratik sosyalist insan hakları lobileri, özellikle de siyasal partiler, sendikalar ve medya, bu yanlı ve çarpık rejim diskurunu “Türkiye realitesi” olarak kabul edip, kanıksıyor.
Bu çok olumsuz ve destrüktif bir durumdur. Zaten Türkiye’de kendisini hiçbir şekilde ifade etme şansına sahip olmayan yüz binlerce mağdur insan, bir de dünyada bu şekilde bir ayrımcılığa tabi tutulduklarında, ortaya ciddi bir insan hakları dramı çıkıyor. Hâlbuki Batı örneğin 1980’lerde Kürtlerin haklarına sahip çıktığı kadar, liberallerin ve mütedeyyinlerin de haklarına sahip çıkmış, denge gözetmeye çabalamıştı. Aynı şekilde, Milli Görüş kökenli İslamcıların AKP’ye dönüşümü yıllarında, AKP’nin AB ile entegrasyonu hedefleyen reform politikaları yine Batı tarafından el üstünde tutulmuş ve Erdoğan’a ciddi siyasi destek verilmişti. Bugünse AB başta, Batı dünyasında Türkiye’de olup bitenler hakkında ciddi bir kafa karışıklığı var.
Gülen Cemaati’nin tutumu
Açıkçası bu konuda Gülen Cemaati’nin oldukça içe kapanık ve Türkiye-Türkçe odaklı tutumunun rolü yok değil. Çünkü normalde Batılılara basit örneklerle yaşanmakta olan ilkesizliği göstermek olanaklı kanısındayım. Bunu yapmak için, Enes Kanter örneğinde olduğu gibi, tümüyle diasporadaki lokal toplumla kaynaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bahsettiğim salt formel bayram etkinlikleri veya konferanslar falan değil. Kişisel dostluklardan başlayıp, sosyal etkinliklerin yaşanılan ülkelerin sorunlarına odaklanması gibi algısal değişikliklerin vuku bulmasına kadar, tabandan tavana dek ciddi bir dönüşümün gerekli olduğu kanısındayım. Dahası, Türkiye dışındaki Türkiyelilerle, örneğin Aleviler, Kürtler, solcular, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar vs. ile ortak hareket edebilecek platformlar oluşturmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bireyleşmeden karşı tarafın genellemelerinden korunmak çok zor! Hukuki bir sivil toplum hareketine mensup olmanın temel koşulu, özgür iradesiyle hareket eden bireyledir. Yaşanan zulmün odak noktası, suçun bireyselliği ilkesinin ihlali, kolektif cezalandırma, Sippenhaft (aile boyu suç) uygulaması gibi arkaik ve ilkel takibat politikalarıdır. Bunu dünya kamuoyuna göstermek için, herkesin bireysel hikâyesini anlatması lazım.
Elbette bunlar ve bunların dışında yapılabilecek şeyler bu yazının çapını aşan konular; bunun bilincindeyim. Ancak amaç dünya kamuoyunu yaşanılan hak ihlalleri ve insan hakları sorunları konusunda daha duyarlı hale getirmekse, sadece durumdan şikâyet etmekle yetinmemek, durumu değiştirebilecek stratejiler üzerinde düşünmek lazım kanaatindeyim. Tüm bunların başlangıç noktası bireyleşmeden geçiyor. Yaşanılan ülkenin dilini ve kültürünü öğrenmek, oranın sosyoekonomik sorunlarına duyarlı olmak, kültürel kodlarıyla hareket etmek çok önemli! Kast ettiğim sadece “stratejik olarak onları anlıyormuş gibi yapmak” değil! Yani takıyyeyi kast etmiyorum. Zaten takıyye gibi tutumların son derece etik dışı bir strateji olduğu açık. Kast ettiğim, içe kapanmayı kırmak, lokal toplumdan dostlar edinmek, o toplumlarla kaynaşmak. Böylelikle kendi otantik ve orijinal öykünüzü çevrenize duyurmakla işe başlayabilirsiniz.
Dünya eninde sonunda Türkiye’de yaşanan ağır insan hakları ihlallerini gündemine daha büyük bir ciddiyetle alacak. Sabırla mümkün olduğunca fazla insana ülkede yaşananları izah etmek gerekiyor. Rasyonel argümanlarla, çarpıcı çelişkileri göstererek, çifte standartları ortaya koyarak kamuoyu oluşturmak önemli.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Yerli ve millî yalanlar… [Semih Ardıç]
Türkiye’nin hakikatle bağının koptuğunu işin içinde olanlar daha iyi biliyor.
Yerli ve millî yalanlar ile halkın nasıl aldatıldığına dair silah sanayiinden bir-iki misal…
Senelerdir polis ve askerin kullanmış olduğu silahlarda kullanılan mermi montajdır. 6.35, 7.65, 9×19, 5.56 ve 7.62 mm, 38 ve 45 kalibre mermi çekirdeği ve mermi kovanları Türkiye’de imal ediliyor. Kâfi gelmediği dönemlerde ekseriyetle bunlar da ithal edilir!
Kapsül ve yüksek basınçlı küresel barut ise Bulgaristan, İtalya veya Fransa’dan ithal edildikten sonraki safhada montaj yapılarak mermi imal edilir.
Dolayısıyla mermi için bile ithal barut ve kapsüle bağımlıyız.
BARUT VE KAPSÜLDE BİLE BAĞIMLILIK
Mermi montajcısı Ankara Güvercinlik’teki MKE Mermi Fabrikası barut ve kapsülü Bulgaristan’dan alıyor.
Özel şirket olan TURAÇ AŞ, Fransa’dan, Sarsılmaz AŞ ise İtalya’dan alıp monte ediyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) bilerek ve kasıtlı barut ve kapsülü imal ettirmiyor!
Hiç bir ülkede barut imalat bandında kaza olmazken bizim fabrikalarda tam üretim tesisinde patlama meydana gelir ve patlama ile ilgili düzmece müfettiş raporu hazırlanır!
Birkaç yıldır patlama olmamasının sebebi ise imalat olmamasıdır!
Barut ve kapsül gibi olmazsa olmaz; küçükmüş gibi görünen çok önemli bu ayrıntı niçin özellikle atlanıyor?
Millî füze ve millî roket yapıldığı da AKP’nin kuyruklu yalanlarından. Zira füze ve roket için kullanılan sevk barutu da şu anda Türkiye’de imal edilmeyen “Yüksek Basınçlı Küresel Barut”tur!
M16’NIN PATENTİ KIRILARAK MİLLİ TÜFEK!
Millî piyade tüfeği imal edildiği de yalandır! Amerikan M16 Piyade Tüfeği’nin birkaç parçasının patenti kırılarak kopyalanarak millî tüfek(!) imal edilmiştir.
Halihazırda Makine Kimya Endüstrisi (MKE) tarafından üretilmeyen MPT-76 ise taraflar arasında yapılan anlaşmaya uygun olarak siparişe göre istenilen miktarda Sarsılmaz AŞ. tarafından imal edilerek MKE’ye teslim edilmektedir.
Maksat ne? Her sektörde olduğu gibi savunma sanayiinde de yandaşları ihya düzeni tesis edildi.
Muhtemel bir harpte veya Türkiye’ye yönelik silah ambargosunda bütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin elindeki silahlar boş kalabilir! Tek mermi bile atılamayabilir.
YÜKSEK BASINÇLI BARUT YOK!
Bir kaynağım, “MKE Genel Müdürlüğü’ne resmî olarak Yüksek Basınçlı Küresel Barut imal edilip edilmediği hususunu sorsanız hiç çekinmeden ‘Hiçbir sıkıntı yok’ şeklinde yalan cevap verirler.” diyor.
“Bu yalan beyanın arkasındaki dayanağı nedir?” diyen aynı kaynağım, av tüfeği ve top mermisi için düşük basınçlı barutun MKE Elmadağ Barut Fabrikası’nda imal edildiğini hatırlatıyor.
Neyse ki AKP’den çok evvel iktidara gelenler yerliliğin lafazanlığını yapmamış. Aksi halde o da olmazdı.
Hülasa yüksek teknoloji gerektiren “Yüksek Basınçlı Küresel Barut” Türkiye’de yok! Zira imal edecek teknoloji yok!
1.500 TON İTHALAT NEYİN NESİ!
Tarafsız iki müfettiş, özellikle bu fabrikalarda ve Ankara Tandoğan’daki MKE Silah ve Mermi Satış biriminde küçük bir araştırma yapsa bile gerçek ortaya çıkar!
Silah sanayiine vakıf olanlar gayet iyi bilir ki mermi satanlar, “Hangisi iyi?, hangisi kötü?, hangisi pahalı?, hangisi ucuz?” diye sorarken barut özellikleri hakkında da teferruatlı malumat veriyor.
Her sene 1.500 ton civarında ithalat yapılması gösteriyor ki Türkiye’de Yüksek Basınçlı Barut imalatı yok.
Hâl böyle iken Ankara Elmadağ Barut Fabrikası’nın kapısına kilit vurulmak üzere.
Ankara Kayaş Kapsül Fabrikası atıl vaziyette.
Ankara MKE Mermi Fabrikası montajcı.
AKP’nin yerli ve millî yalanlarıyla bu gidiş nereye?
[Semih Ardıç] 16.8.2019 [TR724]
Yerli ve millî yalanlar ile halkın nasıl aldatıldığına dair silah sanayiinden bir-iki misal…
Senelerdir polis ve askerin kullanmış olduğu silahlarda kullanılan mermi montajdır. 6.35, 7.65, 9×19, 5.56 ve 7.62 mm, 38 ve 45 kalibre mermi çekirdeği ve mermi kovanları Türkiye’de imal ediliyor. Kâfi gelmediği dönemlerde ekseriyetle bunlar da ithal edilir!
Kapsül ve yüksek basınçlı küresel barut ise Bulgaristan, İtalya veya Fransa’dan ithal edildikten sonraki safhada montaj yapılarak mermi imal edilir.
Dolayısıyla mermi için bile ithal barut ve kapsüle bağımlıyız.
BARUT VE KAPSÜLDE BİLE BAĞIMLILIK
Mermi montajcısı Ankara Güvercinlik’teki MKE Mermi Fabrikası barut ve kapsülü Bulgaristan’dan alıyor.
Özel şirket olan TURAÇ AŞ, Fransa’dan, Sarsılmaz AŞ ise İtalya’dan alıp monte ediyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) bilerek ve kasıtlı barut ve kapsülü imal ettirmiyor!
Hiç bir ülkede barut imalat bandında kaza olmazken bizim fabrikalarda tam üretim tesisinde patlama meydana gelir ve patlama ile ilgili düzmece müfettiş raporu hazırlanır!
Birkaç yıldır patlama olmamasının sebebi ise imalat olmamasıdır!
Barut ve kapsül gibi olmazsa olmaz; küçükmüş gibi görünen çok önemli bu ayrıntı niçin özellikle atlanıyor?
Millî füze ve millî roket yapıldığı da AKP’nin kuyruklu yalanlarından. Zira füze ve roket için kullanılan sevk barutu da şu anda Türkiye’de imal edilmeyen “Yüksek Basınçlı Küresel Barut”tur!
M16’NIN PATENTİ KIRILARAK MİLLİ TÜFEK!
Millî piyade tüfeği imal edildiği de yalandır! Amerikan M16 Piyade Tüfeği’nin birkaç parçasının patenti kırılarak kopyalanarak millî tüfek(!) imal edilmiştir.
Halihazırda Makine Kimya Endüstrisi (MKE) tarafından üretilmeyen MPT-76 ise taraflar arasında yapılan anlaşmaya uygun olarak siparişe göre istenilen miktarda Sarsılmaz AŞ. tarafından imal edilerek MKE’ye teslim edilmektedir.
Maksat ne? Her sektörde olduğu gibi savunma sanayiinde de yandaşları ihya düzeni tesis edildi.
Muhtemel bir harpte veya Türkiye’ye yönelik silah ambargosunda bütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin elindeki silahlar boş kalabilir! Tek mermi bile atılamayabilir.
YÜKSEK BASINÇLI BARUT YOK!
Bir kaynağım, “MKE Genel Müdürlüğü’ne resmî olarak Yüksek Basınçlı Küresel Barut imal edilip edilmediği hususunu sorsanız hiç çekinmeden ‘Hiçbir sıkıntı yok’ şeklinde yalan cevap verirler.” diyor.
“Bu yalan beyanın arkasındaki dayanağı nedir?” diyen aynı kaynağım, av tüfeği ve top mermisi için düşük basınçlı barutun MKE Elmadağ Barut Fabrikası’nda imal edildiğini hatırlatıyor.
Neyse ki AKP’den çok evvel iktidara gelenler yerliliğin lafazanlığını yapmamış. Aksi halde o da olmazdı.
Hülasa yüksek teknoloji gerektiren “Yüksek Basınçlı Küresel Barut” Türkiye’de yok! Zira imal edecek teknoloji yok!
1.500 TON İTHALAT NEYİN NESİ!
Tarafsız iki müfettiş, özellikle bu fabrikalarda ve Ankara Tandoğan’daki MKE Silah ve Mermi Satış biriminde küçük bir araştırma yapsa bile gerçek ortaya çıkar!
Silah sanayiine vakıf olanlar gayet iyi bilir ki mermi satanlar, “Hangisi iyi?, hangisi kötü?, hangisi pahalı?, hangisi ucuz?” diye sorarken barut özellikleri hakkında da teferruatlı malumat veriyor.
Her sene 1.500 ton civarında ithalat yapılması gösteriyor ki Türkiye’de Yüksek Basınçlı Barut imalatı yok.
Hâl böyle iken Ankara Elmadağ Barut Fabrikası’nın kapısına kilit vurulmak üzere.
Ankara Kayaş Kapsül Fabrikası atıl vaziyette.
Ankara MKE Mermi Fabrikası montajcı.
AKP’nin yerli ve millî yalanlarıyla bu gidiş nereye?
[Semih Ardıç] 16.8.2019 [TR724]
“Nefes alamıyorum, dualarınıza ihtiyacım var!” [Dr. Ali Demirel]
Soru: Abi, üç yıla yakın bi yerde ailemden ve sevdiklerimden ayrı dört duvar arasında yaşamaya çalışıyorum. O kadar yalnızım ki! Bazen duvarlar üzerime üzerime geliyor. Nefes alamıyor gibi oluyorum. Şeytan boş durmuyor elbette. Bu ifadelerimi halimden şikayet olarak anlamayın lütfen. Her şey O’ndan. Sabır ve dua tek azığımız. Bunun bilincindeyim. Gün içinde çok boş vaktim oluyor. Bol bol Kur’an ve sekine duası okuyorum. Sizden isteğim bunun dışında özellikle böylesi kabz hallerinde okuyabileceğim dualar. Soruma cevap verebilirseniz çok sevinirim. Allah’a emanet olun. (Rumuz: Nefer)
Kıymetli kardeşim!
Uzun mailinizi buraya kısaltarak almak zorunda kaldım. Ancak yazdıklarınızı elbette satır satır okudum. Şükre, aynı zamanda duaya vesile olsun düşüncesiyle samimi arkadaşlarımla da paylaştım.
Yalnızlık duygusunu iyi bilir bu satırların yazarı. Süreç dolayısıyla o da bir müddet yalnız yaşadı.
Aslında yalnızlık, bir yakıştırmadır. Yalnız olsaydı insan, bir an dahi hayatını devam ettirme şansını elde edebilir miydi?
Bu şans sürekli devam etiğine göre demek ki bir Bir’le sürekli birliktelik var. Bu öyle bir birlikteliktir ki; O Bir’le, birlikte olmak, her şeyle de birlikte olmayı gerektirir. Çünkü o birlikte olunan “Bir”, her şeyin hem sahibidir, hem de onların ayakta tutanıdır.
O Bir, her zaman insanın inanç ve düşünce sisteminde “birlenmediği” için yalnızlık adı altındaki yalnızlıkta, seyahat etmeye hazır adaylardan medet beklenir bazen. Çünkü onlar da kendisi gibi fâni ve elinden bir şey gelmeyen âciz kullardır. O halde yalnızlığın onlarla giderilmesi ne kadar geçerli ve tutarlı bir yoldur?
Yalnızlık, yalnız kalması gereken geçici bir histir. Bunun sebebi de insanın kendi zannıdır. Bu zandan âzâde, asla yalnızlığı yaşamayacak olan “Biri” bulunursa ve onunla dost olunursa işte o zaman bu his dahi yerini varlıklar ülkesinden gelen canlı yayınlara bırakarak ebediyen gidecektir.
“Ben âcizim ve fâniyim, bu âciz ve fânilerden ben ne bekleyebilirim!” deyip yalnızlık ülkesinin yok edicisi Allah’ı bulmak ve O’na muhatap olmakla, varlık âleminin, bütün kahramanları onun değişmez ve sürekli görüştüğü arkadaşları olur.
Bu sırrı çok iyi anlayan “mana hekimi” diyebileceğimiz Hak dostları, yalnız kaldıklarında inşiraha vesile olacak bazı virdler edinmiş ve bunları bizlerle de paylaşmıştır.
Sorunuza cevap mahiyetinde bu virdlerden bazılarını bir buket haline getirip maddeler halinde sizinle paylaşmak istiyoruz:
1. Lâ ilâhe illallâhü’l-azîmü’l-halîm. Lâ ilâhe illallâhu Rabbü’l-arşil-azîm. Lâ ilâhe illallâhu Rabbü’s-semâvati ve Rabbü’l-ardi ve Rabbü’l-arşil-kerîm.
(Azamet ve vakar sahibi Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilah yoktur. Arş-ı âzam sahibi Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Göklerin ve yerin sahibi ve arş-ı kerîm’in mâliki Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur.)
2. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.
(Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!)
3. Allahu Allahü Rabbî lâ üşrikü bihî şey’en.
(Rabbim Allah’tır Allah! Ben O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.)
4. Allahümme rahmeteke ercû felâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin ve aslihlî şe’ni küllehu lâ ilâhe illâ ente.
(Allah’ım! Sadece senin rahmetini umarım. Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma. Bütün işlerimi yoluna koy. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.)
5. Yâ Hayyü yâ Kayyûmü birahmetike esteğisü.
(Ey ezelî ve ebedî hayat ile bâki, zât ve kemâl sıfatlarıyla her şeye hakim olan Allah’ım! Rahmetinle yardımını talep ediyorum.)
6. Hasbiye’r-rabbü mine’l-ibâdi, hasbiye’l-hâliku mine’l-mahlûkîne, hasbiye’r-râziku mine’l-merzûkîne, hasbiyellezî hüve hasbî, hasbiyallahu ve ni’mel-vekil, hasbiyallahu lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbü’l-arşil azîm.
(Kullarına bedel Rabbim bana yeter. Mahluklarına karşı Yaratıcı bana yeter. Rızık isteyenlere karşı Rezzak yeter. Her zaman benim istinatgâhım olan, her zaman bana yetecek olan Rabbim, bana sıkıntılarımda her zaman yardım edecek olan Rabbim bana yeter. Allah bana yeter, O ne güzel vekildir. Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.)
7. Elhamdülillâhillezî âfânî mimmebtelâke bihi ve feddalenî alâ kesîrin mimmen haleka tefdîlâ.
(Seni imtihan ettiği şeyde bana afiyet veren ve beni yarattıklarının pek çoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.)
Mailinizde ne güzel demişsiniz: “Dost istersen Allah yeter. O dost ise her şey dosttur.”
Evet, O’nu bulan neyi kaybeder ve O’nu kaybeden neyi kazanır?
Tekrar yazışmak ve halleşmek duasıyla O “Bir”e emanetsiniz...
[Dr. Ali Demirel] 16.8.2019 [Samanyolu Haber]
Kıymetli kardeşim!
Uzun mailinizi buraya kısaltarak almak zorunda kaldım. Ancak yazdıklarınızı elbette satır satır okudum. Şükre, aynı zamanda duaya vesile olsun düşüncesiyle samimi arkadaşlarımla da paylaştım.
Yalnızlık duygusunu iyi bilir bu satırların yazarı. Süreç dolayısıyla o da bir müddet yalnız yaşadı.
Aslında yalnızlık, bir yakıştırmadır. Yalnız olsaydı insan, bir an dahi hayatını devam ettirme şansını elde edebilir miydi?
Bu şans sürekli devam etiğine göre demek ki bir Bir’le sürekli birliktelik var. Bu öyle bir birlikteliktir ki; O Bir’le, birlikte olmak, her şeyle de birlikte olmayı gerektirir. Çünkü o birlikte olunan “Bir”, her şeyin hem sahibidir, hem de onların ayakta tutanıdır.
O Bir, her zaman insanın inanç ve düşünce sisteminde “birlenmediği” için yalnızlık adı altındaki yalnızlıkta, seyahat etmeye hazır adaylardan medet beklenir bazen. Çünkü onlar da kendisi gibi fâni ve elinden bir şey gelmeyen âciz kullardır. O halde yalnızlığın onlarla giderilmesi ne kadar geçerli ve tutarlı bir yoldur?
Yalnızlık, yalnız kalması gereken geçici bir histir. Bunun sebebi de insanın kendi zannıdır. Bu zandan âzâde, asla yalnızlığı yaşamayacak olan “Biri” bulunursa ve onunla dost olunursa işte o zaman bu his dahi yerini varlıklar ülkesinden gelen canlı yayınlara bırakarak ebediyen gidecektir.
“Ben âcizim ve fâniyim, bu âciz ve fânilerden ben ne bekleyebilirim!” deyip yalnızlık ülkesinin yok edicisi Allah’ı bulmak ve O’na muhatap olmakla, varlık âleminin, bütün kahramanları onun değişmez ve sürekli görüştüğü arkadaşları olur.
Bu sırrı çok iyi anlayan “mana hekimi” diyebileceğimiz Hak dostları, yalnız kaldıklarında inşiraha vesile olacak bazı virdler edinmiş ve bunları bizlerle de paylaşmıştır.
Sorunuza cevap mahiyetinde bu virdlerden bazılarını bir buket haline getirip maddeler halinde sizinle paylaşmak istiyoruz:
1. Lâ ilâhe illallâhü’l-azîmü’l-halîm. Lâ ilâhe illallâhu Rabbü’l-arşil-azîm. Lâ ilâhe illallâhu Rabbü’s-semâvati ve Rabbü’l-ardi ve Rabbü’l-arşil-kerîm.
(Azamet ve vakar sahibi Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilah yoktur. Arş-ı âzam sahibi Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Göklerin ve yerin sahibi ve arş-ı kerîm’in mâliki Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur.)
2. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.
(Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!)
3. Allahu Allahü Rabbî lâ üşrikü bihî şey’en.
(Rabbim Allah’tır Allah! Ben O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.)
4. Allahümme rahmeteke ercû felâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin ve aslihlî şe’ni küllehu lâ ilâhe illâ ente.
(Allah’ım! Sadece senin rahmetini umarım. Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma. Bütün işlerimi yoluna koy. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.)
5. Yâ Hayyü yâ Kayyûmü birahmetike esteğisü.
(Ey ezelî ve ebedî hayat ile bâki, zât ve kemâl sıfatlarıyla her şeye hakim olan Allah’ım! Rahmetinle yardımını talep ediyorum.)
6. Hasbiye’r-rabbü mine’l-ibâdi, hasbiye’l-hâliku mine’l-mahlûkîne, hasbiye’r-râziku mine’l-merzûkîne, hasbiyellezî hüve hasbî, hasbiyallahu ve ni’mel-vekil, hasbiyallahu lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbü’l-arşil azîm.
(Kullarına bedel Rabbim bana yeter. Mahluklarına karşı Yaratıcı bana yeter. Rızık isteyenlere karşı Rezzak yeter. Her zaman benim istinatgâhım olan, her zaman bana yetecek olan Rabbim, bana sıkıntılarımda her zaman yardım edecek olan Rabbim bana yeter. Allah bana yeter, O ne güzel vekildir. Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.)
7. Elhamdülillâhillezî âfânî mimmebtelâke bihi ve feddalenî alâ kesîrin mimmen haleka tefdîlâ.
(Seni imtihan ettiği şeyde bana afiyet veren ve beni yarattıklarının pek çoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.)
Mailinizde ne güzel demişsiniz: “Dost istersen Allah yeter. O dost ise her şey dosttur.”
Evet, O’nu bulan neyi kaybeder ve O’nu kaybeden neyi kazanır?
Tekrar yazışmak ve halleşmek duasıyla O “Bir”e emanetsiniz...
[Dr. Ali Demirel] 16.8.2019 [Samanyolu Haber]
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-28 [Tarık Burak]
Dünyaya Uzanan Hizmetlerin İlk Halkası
‘Eşrefpaşalılar’ Hocaefendi için Eşrefpaşalı diliyle şöyle diyorlardı:
“Biz onu delikanlı bir hoca olarak tanıdık. Mertliğine tav olduk. Baktık bir de büyük alimmiş...”
İlk Hizmet halkası: Bozyaka
Hocaefendi, yıllarca İzmir’de verdiği vaaz ve sohbetlerle imkan sahibi hayırsever insanların ülkeye nasıl hizmet edebileceklerini izah etmişti. Onun bu sohbetlerini hiç kaçırmayan bir esnaf grubu vardı. Hocaefendi, Ege Bölgesi’nin bu cömert insanlarını öğrenci yurtları açmaya teşvik etti. “Eğitim kurumları açın” çağrısına cevap veren İzmir’deki ilk esnaf grubu, toplumun orta direğini temsil eden insanlardı. Hocaefendi’nin mesajlarına kulak veren bu insanların maddi imkânları sınırlı olmasına rağmen bu tarihi misyonun ağır yüküne omuz verdiler. Bundan sonra, Hocaefendi ve İzmir esnafı bir yurt yeri aramaya başladı. Bozyaka’da bir arsa bulundu.
(1943’te Denizli’de hukuka uygun bir beraat veren Mahkeme Başkanı Ali Rıza Efendi’ye, daha sonra Bediüzzaman birtakım Risale-i Nur göndermişti. O da okuduktan sonra onları İzmir’deki bir dostuna hediye etmişti. Hediyeyi alan bu zât, Hacı Nefi Akyazılı’nın kayınpederiydi. Bu zat, kızlarının İzmir’in İslamiyet’e uymayan menfiliklerinden uzak kalmaları için Bozyaka’da etrafı duvarla çevrili bir ev yaptırmıştı… )
Yurdun yapılacağı bu yerde, romancı Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını yazdığı iki katlı köşk vardı. Burası Nefi Akyazılı adında İzmirli bir hayırsevere aitti. Nefi Akyazılı’nın ayrıca İzmir Karşıyaka’da bir apartmanı ve bazı daireleri vardı. Nefi ve eşi Zehra Pembe Akyazılı’nın çocukları yoktu. Oturdukları apartmandaki bir daireyi Hocaefendi’nin öğrencilerine kiralamışlardı. Bu gençlerin yetişme tarzından ve ahlaki yapılarından etkilenen Nefi Akyazılı, malvarlığının tamamını öğrenci yetiştirilmesinde kullanılmak üzere “Akyazılı” adıyla kurulan vakfa verdi.
Bazı esnaflar, Bozyaka’daki bu yeri fazla büyük olmaması sebebiyle yurda uygun bulmadılar. Fakat, tamir için İzmir’e getirilen ve o sırada orada bulunan Üstad Hazretleri’nin arabası da bir türlü o arsadan çıkmak istememekteymiş gibi direnmekte ve yerinden ayrılmamak için adeta inat etmekteydi. Bunun üzerine Hocaefendi, tevil-i ehadis (olayların dilini okuma ve yorumlama) açısından, Üstad’ın ruhaniyetinin buranın ilim yuvası olmasını istediği işaretini çıkarıp Bozyaka’daki bu yerin yurt olmasını istedi ve heyet tarafından da bu yönde karar verildi. Gerçekten bu karardan sonra hiç itekleme desteği verilmeden araba, o battığı yerden kolaylıkla çıkmış ve yoluna devam etmişti.
Yurt binası yapılacağı zaman, İzmirli başka bir hayırseverin bağışladığı tam bitişiğindeki arsayla alan genişletildi. Böylece, ilk öğrenci yurdunun temeli 1972’de İzmir Bozyaka’da atıldı. 1976 yılında Bozyaka Yurdu 200 öğrenci kapasiteyle faaliyete geçti.
İzmir’de ilk defa güneş enerjisiyle ısıtılan bina Bozyaka’daki yurt oldu. Daha sonra bu uygulama Ege’nin her tarafına yayıldı. O zaman, “Acaba güneş enerjisiyle ısıtılan suyla abdest alınır mı?” sorusunu bile ortaya atanlar vardı. Ama Hocaefendi’nin bu yaklaşımını örnek alan Ege Bölgesi’ndeki bütün yurtlar güneş enerjisi sistemi koydurdu.
Daha sonra bu yurt 1982 yılında Yamanlar Koleji’ne dönüşecek ve bu okulun ilk müdürü de sanatçı Sezen Aksu’nun babası Sami Yıldırım olacaktı.
Bu yurt, 1980’li yıllarda Türkiye’de, 1990’lı yıllarda Orta Asya Ülkeleri ve Balkanlar’da, sonraki yıllarda ise dünyanın dört bir tarafında açılacak olan hizmet kurumları zincirinin ilk halkası olması bakımından önemliydi.
Zaten 1966’da M.Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e ilk geldiği günlerde YENİ BİR DÜNYA şiirini yazmıştı… Bu şiir, günümüzde Dil ve Kültür Olimpiyatları’nda dünya çocukları tarafından hep birlikte seslendirilmektedir.
1990’lı yıllarda bütün dünyaya yayılacak olan Türk okullarını çeviren bu değirmene ilk suyu gönderenler işte İzmirli hayırsever Nefi ve eşi Zehra Pembe Akyazılı’ydı. O günlerde Yazıcı çiftinin yaptığı bu bağış çok önemli bir olaydı. Öylesine önemliydi ki, Hocaefendi, bu çifti hiç unutmayacak ve daima gözyaşlarıyla süslediği dualarıyla onları anacaktı.
Önce Türkiye geneline, ardından dünyaya yayılan okullar faaliyetinin ilk çekirdeği olan Akyazılı Vakfı’nın ilk müdürü emekli bir subaydı. Albay Cemalettin Gürlek, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra ordudan ayrılan ve Emekli İnkılap Subayları (Eminsular) olarak bilinen subaylardan biriydi. Gürlek, 1973 yılı Aralık ayında hacca giderken Ankara’da Esenboğa Havalimanı’ndaki mescitte Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmıştı.
Hem kendisi hem de eşi Fatma Gürlek dindar insanlardı. Fatma Gürlek, yaşlılık günlerinde, “Biz gidelim Darülaceze’de kalalım. Kaldığımız bu evi de öğrencilere verelim” diyecek kadar öğrencilere imkânlar sağlanmasının önemini anlamıştı.
Albay Gürlek, Akyazılı Vakfı’nın yanında kardeş bir vakıf olarak Akyaka Vakfı’nın kurulmasına da öncülük etti. Çünkü özellikle 12 Eylül döneminde, tarihsel bir olaydan dolayı bazı sıkıyönetim makamları Akyazılı Vakfı hakkında yanlış bir izlenime sahip olmuştu. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Sakarya’nın Akyazı ilçesinde isyanlar görüldüğünden, Akyazılı Vakfı’nın bu bölge kaynaklı olduğu gibi yanlış bir kanaat oluşmuştu. Oysa vakfın Sakarya’yla hiçbir ilgisi yoktu. Sadece vakfın kurucusu Nefi Bey’in soyadı Akyazılı’ydı. Albay Gürlek’in tecrübesi ve çalışma disiplini bu vakıf çalışmalarına büyük katkı sağladı. Gürlek, aynı zamanda yaz aylarında Ege Bölgesi’nde yapılan öğrenci kamplarını gönüllü olarak geziyor, sayıları onun üzerine kadar çıkan bu kamplarda çadırların doğru kurulup kurulmadığını kontrol gibi pratik katkılar sağlıyordu.
Hocaefendi, yenilikleri seviyordu. O yıllarda dindar insanların kendi teşebbüsleriyle böyle yurtlar açması Türkiye’de bir yenilikti. Ama Hocaefendi’nin düşünceleri ne kadar büyükse, imkânlar o kadar kıttı. Bu yüzden onun ilham verdiği projelerde yükün altına girenler için fedakârlığın herhangi bir sınırı yoktu.
Ülkemizde insanlığa Hizmet adına önemli gelişmeler olurken dünya 6 Ekim Savaşı (1973) ile çalkalanıyordu.
1967 Savaşında ciddi toprak ve prestij kaybına uğrayan Suriye ve Mısır, ani bir saldırı düzenlemiş ve ileri hatları kolayca ele geçirerek İsrail topraklarında ilerlemeye başlamıştı. Ürdün ve Irak askerlerinin katılmasıyla savaş, bir anda 25 yıllık İsrail devletini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı.
Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan, savaşın ikinci günü her iki cepheyi de gezdiğinde büyük bir ümitsizliğe kapılarak "Üçüncü Tapınak'ın yani İsrail'in yok edilişi" ihtimalinden söz etmişti. Savaşın ilk üç gününde ciddi bir üstünlük sağlayan Birleşik Arap Güçleri'ne karşı İsrail, hem askeri hem de politik bir hezimet yaşıyordu. ABD’nin 2,2 milyar dolarlık askerî yardımı savaşın İsrail'in lehine dönmesine büyük katkı sağladı. İsrail, 26 Ekim günü fiili olarak sona eren savaşla birlikte derin bir nefes aldı.
1973 yılındaki 6 Ekim Savaşı'nda Mısır, İsrail'e karşı göreceli bir başarı elde etse de, bölgede Arapların Filistin sorununu çözmekten çok, bu sorunu kendi çıkarları için kullanmaya başladıkları dikkat çekmeye başladı. Yani herkes koltuk sevdasıyla hareket etti bu meselede.
Bu arada, 20 Şubat 1970’te temeli atılan İstanbul Boğaz Köprüsü 26 Mart 1973’te tamamlandı ve hizmete açıldı.
12 Mart dönemi sonrası ilk seçimler 14 Ekim 1973’te yapıldı. Ardından 26 Ocak 1974’te ilk seçimli sivil hükümeti CHP-MSP koalisyonu kuruldu.
Eşrefpaşalılar
Eşrefpaşalılar, geçmişlerinde esrar içiciliği, kumar gibi alışkanlıkları bulunan İzmirli külhanbeyleriydi. Ama 1970’li yılların başında Hocaefendi’yi tanıdıktan sonra esrarı ve kumarı terk ederek yepyeni bir hayata başladılar.
Onları en çok etkileyen ve bir daha da Hocaefendi’nin yanından ayrılmamalarını sağlayan şey, Hocaefendi’nin onları benimsemesiydi. Bir gün alkollü olarak yanına getirdikleri bir arkadaşları içeri girince Hocaefendi, onu karşılarken ayağa kalkmıştı. Bir başka gün çeşitli misafirleriyle yemeğe otururken, Özcan Hasyiğit’i kendi sofrasına davet edip, “Buyrun burada sizin için yer var” diyordu. “Eşrefpaşalılar” da Hocaefendi için Eşrefpaşalı diliyle, “Biz onu delikanlı bir hoca olarak tanıdık. Mertliğine tav olduk. Baktık bir de büyük âlimmiş, onu da alıp cebe attık” diyorlardı.
Bu grubun Hocaefendi’yle tanışmasının hikayesi şöyleydi. 1973 yılında Özcan Hasyiğit ve arkadaşları, İzmir Konak’ta Yağhaneler (Atilla) Mahallesi olarak bilinen bölgede tütün mağazasının sokağında “Münir’in Kahvesi” olarak bilinen yerde toplanıyordu. Bu kahvehanenin özelliği bütün esrarkeşlerin buraya gelmesiydi. Kahvehanenin hemen karşısı da tarlaydı. Orası da onların mekânıydı. Eşrefpaşalı dendiğinde akla gelen şey, Konak’ın hemen üstündeki o mekânlarda insanlara bıçak çeken, esrar içen, adam vuran, her gün kafa çeken insanlardı.
İşte polisin gözünde esrarkeşlerin mekânı olan bu kahvehaneye Hocaefendi’nin talebelerinden Ahmet Kara ve Harun Tokak gelip onlara konuşmalar yapıyorlardı. Sonraki dönemde Hocaefendi de kahvehaneye uğradı. Polisin baskın yaptığı bir gün Ahmet Kara da oradaydı. Polisler Kara’ya, “Bu adamları biliyoruz. Bunlar esrarkeş. Sen parlak bir delikanlısın, senin burada ne işin var? Çık dışarı” dediklerinde Hasyiğit ve arkadaşları, “O bizim hocamız” dediler. Polis memurları şaşırmıştı. “Ne hocası?” dediler. Eşrefpaşalıların cevabı hazırdı: “Yahu bize Allah’ı, Peygamber’i anlatıyor. Biz de namaz kılıyoruz.” Daha da şaşıran polisler “Kaldırın ellerinizi” deyince, çoğunun cebinden esrar yerine namaz takkesi çıktı. Polis, Numan adındaki Eşrefpaşalıya “Sen de mi namaz kılıyorsun?” diye sorunca Numan “Evet” cevabını verdi. Polislerin şefi, “Sabah namazı kaç rekâttır, söyle bir daha bu kahveyi basmayacağız” deyince Numan’ın cevabı yine hazırdı: “Ben kaç rekât olduğunu bilmem. Biradere (hocaya) uyarım. O yatar ben yatarım, o selam verdi mi ben de selam veririm. Namaz bitmiş olur. Ben başka bir şeyden anlamam.” Polisler, kumar da oynanan bu kahvehanedeki değişimi görünce ve bu insanların kötü alışkanlıkları terk ettiklerine tanık olunca artık bu kahvehane baskınlarına son verdiler.
İşte bu grup, kahvehanedeki esrar gecelerini bırakınca, haftanın belirli günlerinde kendi aralarında dini sohbetlere başladı. 1975 yılında bir gece Özcan Hasyiğit ve arkadaşları toplam 27 kişi olarak evde sohbet yaparken baskına uğradılar. “Kumcu İbrahim” adlı arkadaşlarının evindeydiler. Polislerce elleri bağlanıp dışarı çıkarılırken, dışarıda bekleyen gazeteciler tarafından resimleri çekildi. Haberler abartılıydı. İçeride “sarıkla ayin” yaparken yakalandıkları söyleniyordu. Oysa ayin veya zikir yapmaları söz konusu değildi.
Hocaefendi, onların bu şekilde yakalandığını görünce hemen Emniyet’e gitti. Özellikle Kumcu İbrahim için üzülmüştü, çünkü içeride olduğu sürece kum arabası çalışamayacak, ailesi mağdur olacaktı. Onlar Hocaefendi’yi koridorda görünce üzüntülerini unuttular. Sorgu memuru dini kitap isimlerini sayıp “Bunları okudunuz mu?” deyince bir Eşrefpaşalı, “Her eseri okuyorum, sen de bir kitap yaz, seni de okuyalım birader” diyordu. Onlar dört beş gün içeride kalırken Hocaefendi, evlerine para ve yiyecek gönderdi.
Dışarı çıktıklarında “Bu hoca gariban, parası alınmaz” deyip parasını iade etmeye gittiler. Hocaefendi, “Biz arkadaşız. Para ihtiyaçtan dolayı verilmez. Verdiğimizi geri almayız” dedi. Hocaefendi, “Eşrefpaşa’nın külhanileri” dediği Özcan Hasyiğit ve arkadaşlarını anlatırken şöyle diyor: “Gerçek külhaniydi onlar. Onlardan biri haykırınca başkalarının dudakları uçuklardı. Birkaç tanesi bir vesileyle camiye gelmiş, vaaz dinlemiş ve bir daha da halkadan ayrılmamıştı. Zaman zaman ziyaretime gelirlerdi, ayrı yerleri vardı onların. Gidip yanlarına oturur ve onlarla özel bir lisanla konuşurdum.”
Vefalı Dost
Hocaefendi’nin vefasına dair Suat Yıldırım’ın o yıllarda yaşadığı şu hadise önem arz ediyor. Kendisi anlatıyor:
“1974'de Paris'e trenle gidecektim. Bir de baktım İzmir'den kalkıp yolcu etmek üzere Sirkeci garına gelmiş. Paris'te iken o zaman, orada fazla Müslüman bulunmadığından, İslâmî organizasyonlar pek bulunmuyordu. İslâmî usule göre kesilen et bulmakta zorluk çektiğimden ilk dört ay kadar et yiyemedim. Anlaşılan bundan, kendisine yazdığım mektupta bahsetmişim. Bir müddet sonra Almanya'dan büyük bir koli geldi. İçi sucuk dolu idi. Hocaefendi şefkat göstermiş, Almanya'da ulaştığı bir şahıs tarafından et ihtiyacımı böylece karşılamıştı. Az bir kısmını misal kabilinden yazdığım bu ihtimamları, -Allah ebediyen kendisinden razı olsun- hep devam etmiş ve etmektedir. Bir arkadaşına bu kadar vefa, sadakat ve fedakarlık gösteren Hocaefendi’nin şimdi artık yüzlerce değil, binlerce değil, on binlerce böyle yakınlık duyduğu arkadaşı var. Onlara yönelik manevi, fikri, kavli ve gerektiğinde maddi destekleri var.”
Hocaefendi’nin Manisa'ya Tayin Edilmesi (29 Haziran 1974)
Hocaefendi, 2 yıl 4 ay kadar Edremit'te görev yaptıktan sonra 29 Haziran 1974’te Manisa merkez vaizliğine tayin edildi. Bunu tayin hadisesini şöyle anlatıyor:
“Daha önce de ifade ettiğim gibi, Edremit'e esasen istemeyerek gitmiştim. Hatta istifa edip gitmemeyi bile düşünmüştüm. Bu isteksizliği, beşerî bir kısım boşluklarla izah daha uygun olur zannediyorum. Evet, alıştığı yerden kopup bir başka yere gitmek insana cidden zor geliyor. Benim ise bütün dost ve arkadaşlarım İzmir'de idiler. Onlardan ayrılmak, onlardan uzakta kalmak bana dayanılması imkansız bir hicran gibi geliyordu. Fakat Murad-ı İlahî başkaymış... Edremit'e gittim ve üç seneye yakın orada vazife gördüm. Bu zaman zarfında, talebe hizmetleri gözümü ve gönlümü doyuracak seviyeye yükseldi. Öyle ki, daha çok kamplar vasıtasıyla, Edremit, o gün için hizmet adına Türkiye'nin diğer yer ve yöreleriyle kıyas kabul etmeyecek oranda bir talebe potansiyeline sahip hâle geliverdi. Evet, mübalağa etmeden söylüyorum, o gün ve hatta daha sonraları, bu çapta talebe hizmeti, ne İstanbul'da, ne Ankara'da, ne İzmir'de ne de bir başka yerde gerçekleştirildi. Allah (cc) bunu Edremit gibi küçük bir kasabaya nasip etti. Küçük sebeplerle büyük icraat ortaya koyarak ululuğunu bir kere daha gösterdi. Bununla beraber, Edremit daha fazlasını kaldırabilecek bir yer değildi.
Bir kere, vaazlara dıştan gelmeler çok oluyordu ve bunların misafir edilmeleri gerekiyordu. Bu itibarla da çok uzak yerlerden gelmeler vicdanımı rahatsız ediyordu. Zira gelenler, zaman açısından da maddî açıdan da fedakarlık yapıp geliyorlardı. Konuşmalarımın bu denli fedakarlıklara değeceğini kabul edemiyordum. Ne var ki, gelenlere de 'gelmeyin' diyemiyordum. Gelenler, çoğunluk itibariyle İzmir ve çevresindendi. Aydın, Denizli gibi diğer komşu vilayetlerden de -az da olsa- gelen oluyordu. Bu açıdan vazifeyi daha merkezi bir yere nakletmek zaruret haline gelmişti. Bu kararda şahsıma ait zorlukların bulunması da tesir etmiş olabilir. Zira üç senedir İzmir'den gelip gidiyordum ve yolculuğumu da hep umumî vasıtalarla yapıyordum. Bu da benim için cidden zor ve yorucu oluyordu. Yollar bugünkü kadar düzgün, vasıtalar da bugünkü kadar rahat değildi. Bir de yolcuların birbirleriyle yarışırcasına sigara içmeleri buna eklenince yolculuk hakikaten çekilmez bir hal alıyordu. Ben de istesem de istemesem de çeşnisi bu olan yolculuğu her hafta tatmak zorundaydım.
Yer hususunda benim gönlümde İzmir vardı. Fakat, İzmir'e tayinimin zor olabileceğini söylediler. Çünkü işin başında sürgünümüz İzmir'den olmuştu...’ Ve 29 Haziran 1974’te Hocaefendi’nin Manisa’ya tayini yapıldı.
Bekir Berk'ten Hocaefendi'ye Selam (1974)
Bekir Berk, İzmir Davası'ndan sonra meydana gelen ithamlar, iftiralar sebebiyle 8 Aralık 1973 tarihinde avukatlığı bırakıp hacca gitti. Fakat dönme kararında değildi. 1974 yılının Eylül ayında Cidde radyosuna yaptığı başvuru neticesinde Türkçe yayınlar bölümünde yönetici, yapımcı ve sunucu olarak çalışmaya başladı. Risale-i Nur'ları ve iman hakikatlerini dünyanın dört bir yanındaki Türklere duyurdu.
Avukat Bekir Berk meslektaşı ve hapishane arkadaşı Gültekin Sarıgül'e Cidde'den 5 Temmuz 1974 tarihinde yazdığı mektubun sonunda bütün dostlara selam ettikten sonra Fethullah Gülen Hocaefendi'ye de hususen selam etti ve Cahit Erdoğan'dan Hocaefendi'nin vaaz kasetlerini göndermesini istedi:
"…Bütün arkadaşlara, Receb'e, Elmalılara, hususen bizim saatçiye (hacda görüşmüştük) ayrıca Isparta'dan soranlara ve hususen bizim oto tamircisi hac arkadaşına, Şaban'a, Ali Savran'a, Rüştü Abi'ye, tenekeciye, Hafız Bahri Ağabey'e, Recep Onaz'ın damadına, Tahsin Bey'e, Ali İhsan Bey'e ve hakikata müstesna mümin Fethullah Hoca'ya selam, sevgi ve hürmetlerimi iletirsen memnun olurum.
İmkân olursa belki bir hizmete vasıta ve vesile de olabilir, Cahit Erdoğan'dan Fethullah Hoca’nın -ne kadar çok olursa o kadar memnun olurum- konuşmalarını ihtiva eden bantlardan istirham ediyorum. Cahid'in bu külfete katlanmasını ve en net konuşmaları ve bantları göndermek lütfunda bulunmasını diliyorum."
1971 yılında İzmir sıkıyönetim mahkemelerinde Hocaefendi ile birlikte yargılanan Avukat Bekir Berk o günleri yâd ederek beraber kılınan namazların hazzını hala unutamadığını vefatından önce gönderdiği bir teşekkür mektubunda şöyle ifade ediyordu:
“Aziz Hocam,
Ardınızda, imamlığınızda kıldığım namazların hazzını, huzurunu unutabilmiş değilim. Sizin ve etrafınızdaki muhterem kardeşlerimizin bayramlarınızı tebrik eder, sıhhat, afiyet, hizmette devam ve başarılar ve iki cihan saadeti dilerim.
Yeis ve inkisar sizin yanınızdan asla geçmez.
Hastalığımda ve sağlığımda gösterdiğiniz alâka ve yardımlara sonsuz teşekkürler eder, bu bîçareyi dualarınızdan mahrum etmemenizi dilerim.”
Bekir Berk, Cidde / Suudi Arabistan
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 16.8.2019 [Samanyolu Haber]
‘Eşrefpaşalılar’ Hocaefendi için Eşrefpaşalı diliyle şöyle diyorlardı:
“Biz onu delikanlı bir hoca olarak tanıdık. Mertliğine tav olduk. Baktık bir de büyük alimmiş...”
İlk Hizmet halkası: Bozyaka
Hocaefendi, yıllarca İzmir’de verdiği vaaz ve sohbetlerle imkan sahibi hayırsever insanların ülkeye nasıl hizmet edebileceklerini izah etmişti. Onun bu sohbetlerini hiç kaçırmayan bir esnaf grubu vardı. Hocaefendi, Ege Bölgesi’nin bu cömert insanlarını öğrenci yurtları açmaya teşvik etti. “Eğitim kurumları açın” çağrısına cevap veren İzmir’deki ilk esnaf grubu, toplumun orta direğini temsil eden insanlardı. Hocaefendi’nin mesajlarına kulak veren bu insanların maddi imkânları sınırlı olmasına rağmen bu tarihi misyonun ağır yüküne omuz verdiler. Bundan sonra, Hocaefendi ve İzmir esnafı bir yurt yeri aramaya başladı. Bozyaka’da bir arsa bulundu.
(1943’te Denizli’de hukuka uygun bir beraat veren Mahkeme Başkanı Ali Rıza Efendi’ye, daha sonra Bediüzzaman birtakım Risale-i Nur göndermişti. O da okuduktan sonra onları İzmir’deki bir dostuna hediye etmişti. Hediyeyi alan bu zât, Hacı Nefi Akyazılı’nın kayınpederiydi. Bu zat, kızlarının İzmir’in İslamiyet’e uymayan menfiliklerinden uzak kalmaları için Bozyaka’da etrafı duvarla çevrili bir ev yaptırmıştı… )
Yurdun yapılacağı bu yerde, romancı Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını yazdığı iki katlı köşk vardı. Burası Nefi Akyazılı adında İzmirli bir hayırsevere aitti. Nefi Akyazılı’nın ayrıca İzmir Karşıyaka’da bir apartmanı ve bazı daireleri vardı. Nefi ve eşi Zehra Pembe Akyazılı’nın çocukları yoktu. Oturdukları apartmandaki bir daireyi Hocaefendi’nin öğrencilerine kiralamışlardı. Bu gençlerin yetişme tarzından ve ahlaki yapılarından etkilenen Nefi Akyazılı, malvarlığının tamamını öğrenci yetiştirilmesinde kullanılmak üzere “Akyazılı” adıyla kurulan vakfa verdi.
Bazı esnaflar, Bozyaka’daki bu yeri fazla büyük olmaması sebebiyle yurda uygun bulmadılar. Fakat, tamir için İzmir’e getirilen ve o sırada orada bulunan Üstad Hazretleri’nin arabası da bir türlü o arsadan çıkmak istememekteymiş gibi direnmekte ve yerinden ayrılmamak için adeta inat etmekteydi. Bunun üzerine Hocaefendi, tevil-i ehadis (olayların dilini okuma ve yorumlama) açısından, Üstad’ın ruhaniyetinin buranın ilim yuvası olmasını istediği işaretini çıkarıp Bozyaka’daki bu yerin yurt olmasını istedi ve heyet tarafından da bu yönde karar verildi. Gerçekten bu karardan sonra hiç itekleme desteği verilmeden araba, o battığı yerden kolaylıkla çıkmış ve yoluna devam etmişti.
Yurt binası yapılacağı zaman, İzmirli başka bir hayırseverin bağışladığı tam bitişiğindeki arsayla alan genişletildi. Böylece, ilk öğrenci yurdunun temeli 1972’de İzmir Bozyaka’da atıldı. 1976 yılında Bozyaka Yurdu 200 öğrenci kapasiteyle faaliyete geçti.
İzmir’de ilk defa güneş enerjisiyle ısıtılan bina Bozyaka’daki yurt oldu. Daha sonra bu uygulama Ege’nin her tarafına yayıldı. O zaman, “Acaba güneş enerjisiyle ısıtılan suyla abdest alınır mı?” sorusunu bile ortaya atanlar vardı. Ama Hocaefendi’nin bu yaklaşımını örnek alan Ege Bölgesi’ndeki bütün yurtlar güneş enerjisi sistemi koydurdu.
Daha sonra bu yurt 1982 yılında Yamanlar Koleji’ne dönüşecek ve bu okulun ilk müdürü de sanatçı Sezen Aksu’nun babası Sami Yıldırım olacaktı.
Bu yurt, 1980’li yıllarda Türkiye’de, 1990’lı yıllarda Orta Asya Ülkeleri ve Balkanlar’da, sonraki yıllarda ise dünyanın dört bir tarafında açılacak olan hizmet kurumları zincirinin ilk halkası olması bakımından önemliydi.
Zaten 1966’da M.Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e ilk geldiği günlerde YENİ BİR DÜNYA şiirini yazmıştı… Bu şiir, günümüzde Dil ve Kültür Olimpiyatları’nda dünya çocukları tarafından hep birlikte seslendirilmektedir.
1990’lı yıllarda bütün dünyaya yayılacak olan Türk okullarını çeviren bu değirmene ilk suyu gönderenler işte İzmirli hayırsever Nefi ve eşi Zehra Pembe Akyazılı’ydı. O günlerde Yazıcı çiftinin yaptığı bu bağış çok önemli bir olaydı. Öylesine önemliydi ki, Hocaefendi, bu çifti hiç unutmayacak ve daima gözyaşlarıyla süslediği dualarıyla onları anacaktı.
Önce Türkiye geneline, ardından dünyaya yayılan okullar faaliyetinin ilk çekirdeği olan Akyazılı Vakfı’nın ilk müdürü emekli bir subaydı. Albay Cemalettin Gürlek, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra ordudan ayrılan ve Emekli İnkılap Subayları (Eminsular) olarak bilinen subaylardan biriydi. Gürlek, 1973 yılı Aralık ayında hacca giderken Ankara’da Esenboğa Havalimanı’ndaki mescitte Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmıştı.
Hem kendisi hem de eşi Fatma Gürlek dindar insanlardı. Fatma Gürlek, yaşlılık günlerinde, “Biz gidelim Darülaceze’de kalalım. Kaldığımız bu evi de öğrencilere verelim” diyecek kadar öğrencilere imkânlar sağlanmasının önemini anlamıştı.
Albay Gürlek, Akyazılı Vakfı’nın yanında kardeş bir vakıf olarak Akyaka Vakfı’nın kurulmasına da öncülük etti. Çünkü özellikle 12 Eylül döneminde, tarihsel bir olaydan dolayı bazı sıkıyönetim makamları Akyazılı Vakfı hakkında yanlış bir izlenime sahip olmuştu. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Sakarya’nın Akyazı ilçesinde isyanlar görüldüğünden, Akyazılı Vakfı’nın bu bölge kaynaklı olduğu gibi yanlış bir kanaat oluşmuştu. Oysa vakfın Sakarya’yla hiçbir ilgisi yoktu. Sadece vakfın kurucusu Nefi Bey’in soyadı Akyazılı’ydı. Albay Gürlek’in tecrübesi ve çalışma disiplini bu vakıf çalışmalarına büyük katkı sağladı. Gürlek, aynı zamanda yaz aylarında Ege Bölgesi’nde yapılan öğrenci kamplarını gönüllü olarak geziyor, sayıları onun üzerine kadar çıkan bu kamplarda çadırların doğru kurulup kurulmadığını kontrol gibi pratik katkılar sağlıyordu.
Hocaefendi, yenilikleri seviyordu. O yıllarda dindar insanların kendi teşebbüsleriyle böyle yurtlar açması Türkiye’de bir yenilikti. Ama Hocaefendi’nin düşünceleri ne kadar büyükse, imkânlar o kadar kıttı. Bu yüzden onun ilham verdiği projelerde yükün altına girenler için fedakârlığın herhangi bir sınırı yoktu.
Ülkemizde insanlığa Hizmet adına önemli gelişmeler olurken dünya 6 Ekim Savaşı (1973) ile çalkalanıyordu.
1967 Savaşında ciddi toprak ve prestij kaybına uğrayan Suriye ve Mısır, ani bir saldırı düzenlemiş ve ileri hatları kolayca ele geçirerek İsrail topraklarında ilerlemeye başlamıştı. Ürdün ve Irak askerlerinin katılmasıyla savaş, bir anda 25 yıllık İsrail devletini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı.
Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan, savaşın ikinci günü her iki cepheyi de gezdiğinde büyük bir ümitsizliğe kapılarak "Üçüncü Tapınak'ın yani İsrail'in yok edilişi" ihtimalinden söz etmişti. Savaşın ilk üç gününde ciddi bir üstünlük sağlayan Birleşik Arap Güçleri'ne karşı İsrail, hem askeri hem de politik bir hezimet yaşıyordu. ABD’nin 2,2 milyar dolarlık askerî yardımı savaşın İsrail'in lehine dönmesine büyük katkı sağladı. İsrail, 26 Ekim günü fiili olarak sona eren savaşla birlikte derin bir nefes aldı.
1973 yılındaki 6 Ekim Savaşı'nda Mısır, İsrail'e karşı göreceli bir başarı elde etse de, bölgede Arapların Filistin sorununu çözmekten çok, bu sorunu kendi çıkarları için kullanmaya başladıkları dikkat çekmeye başladı. Yani herkes koltuk sevdasıyla hareket etti bu meselede.
Bu arada, 20 Şubat 1970’te temeli atılan İstanbul Boğaz Köprüsü 26 Mart 1973’te tamamlandı ve hizmete açıldı.
12 Mart dönemi sonrası ilk seçimler 14 Ekim 1973’te yapıldı. Ardından 26 Ocak 1974’te ilk seçimli sivil hükümeti CHP-MSP koalisyonu kuruldu.
Eşrefpaşalılar
Eşrefpaşalılar, geçmişlerinde esrar içiciliği, kumar gibi alışkanlıkları bulunan İzmirli külhanbeyleriydi. Ama 1970’li yılların başında Hocaefendi’yi tanıdıktan sonra esrarı ve kumarı terk ederek yepyeni bir hayata başladılar.
Onları en çok etkileyen ve bir daha da Hocaefendi’nin yanından ayrılmamalarını sağlayan şey, Hocaefendi’nin onları benimsemesiydi. Bir gün alkollü olarak yanına getirdikleri bir arkadaşları içeri girince Hocaefendi, onu karşılarken ayağa kalkmıştı. Bir başka gün çeşitli misafirleriyle yemeğe otururken, Özcan Hasyiğit’i kendi sofrasına davet edip, “Buyrun burada sizin için yer var” diyordu. “Eşrefpaşalılar” da Hocaefendi için Eşrefpaşalı diliyle, “Biz onu delikanlı bir hoca olarak tanıdık. Mertliğine tav olduk. Baktık bir de büyük âlimmiş, onu da alıp cebe attık” diyorlardı.
Bu grubun Hocaefendi’yle tanışmasının hikayesi şöyleydi. 1973 yılında Özcan Hasyiğit ve arkadaşları, İzmir Konak’ta Yağhaneler (Atilla) Mahallesi olarak bilinen bölgede tütün mağazasının sokağında “Münir’in Kahvesi” olarak bilinen yerde toplanıyordu. Bu kahvehanenin özelliği bütün esrarkeşlerin buraya gelmesiydi. Kahvehanenin hemen karşısı da tarlaydı. Orası da onların mekânıydı. Eşrefpaşalı dendiğinde akla gelen şey, Konak’ın hemen üstündeki o mekânlarda insanlara bıçak çeken, esrar içen, adam vuran, her gün kafa çeken insanlardı.
İşte polisin gözünde esrarkeşlerin mekânı olan bu kahvehaneye Hocaefendi’nin talebelerinden Ahmet Kara ve Harun Tokak gelip onlara konuşmalar yapıyorlardı. Sonraki dönemde Hocaefendi de kahvehaneye uğradı. Polisin baskın yaptığı bir gün Ahmet Kara da oradaydı. Polisler Kara’ya, “Bu adamları biliyoruz. Bunlar esrarkeş. Sen parlak bir delikanlısın, senin burada ne işin var? Çık dışarı” dediklerinde Hasyiğit ve arkadaşları, “O bizim hocamız” dediler. Polis memurları şaşırmıştı. “Ne hocası?” dediler. Eşrefpaşalıların cevabı hazırdı: “Yahu bize Allah’ı, Peygamber’i anlatıyor. Biz de namaz kılıyoruz.” Daha da şaşıran polisler “Kaldırın ellerinizi” deyince, çoğunun cebinden esrar yerine namaz takkesi çıktı. Polis, Numan adındaki Eşrefpaşalıya “Sen de mi namaz kılıyorsun?” diye sorunca Numan “Evet” cevabını verdi. Polislerin şefi, “Sabah namazı kaç rekâttır, söyle bir daha bu kahveyi basmayacağız” deyince Numan’ın cevabı yine hazırdı: “Ben kaç rekât olduğunu bilmem. Biradere (hocaya) uyarım. O yatar ben yatarım, o selam verdi mi ben de selam veririm. Namaz bitmiş olur. Ben başka bir şeyden anlamam.” Polisler, kumar da oynanan bu kahvehanedeki değişimi görünce ve bu insanların kötü alışkanlıkları terk ettiklerine tanık olunca artık bu kahvehane baskınlarına son verdiler.
İşte bu grup, kahvehanedeki esrar gecelerini bırakınca, haftanın belirli günlerinde kendi aralarında dini sohbetlere başladı. 1975 yılında bir gece Özcan Hasyiğit ve arkadaşları toplam 27 kişi olarak evde sohbet yaparken baskına uğradılar. “Kumcu İbrahim” adlı arkadaşlarının evindeydiler. Polislerce elleri bağlanıp dışarı çıkarılırken, dışarıda bekleyen gazeteciler tarafından resimleri çekildi. Haberler abartılıydı. İçeride “sarıkla ayin” yaparken yakalandıkları söyleniyordu. Oysa ayin veya zikir yapmaları söz konusu değildi.
Hocaefendi, onların bu şekilde yakalandığını görünce hemen Emniyet’e gitti. Özellikle Kumcu İbrahim için üzülmüştü, çünkü içeride olduğu sürece kum arabası çalışamayacak, ailesi mağdur olacaktı. Onlar Hocaefendi’yi koridorda görünce üzüntülerini unuttular. Sorgu memuru dini kitap isimlerini sayıp “Bunları okudunuz mu?” deyince bir Eşrefpaşalı, “Her eseri okuyorum, sen de bir kitap yaz, seni de okuyalım birader” diyordu. Onlar dört beş gün içeride kalırken Hocaefendi, evlerine para ve yiyecek gönderdi.
Dışarı çıktıklarında “Bu hoca gariban, parası alınmaz” deyip parasını iade etmeye gittiler. Hocaefendi, “Biz arkadaşız. Para ihtiyaçtan dolayı verilmez. Verdiğimizi geri almayız” dedi. Hocaefendi, “Eşrefpaşa’nın külhanileri” dediği Özcan Hasyiğit ve arkadaşlarını anlatırken şöyle diyor: “Gerçek külhaniydi onlar. Onlardan biri haykırınca başkalarının dudakları uçuklardı. Birkaç tanesi bir vesileyle camiye gelmiş, vaaz dinlemiş ve bir daha da halkadan ayrılmamıştı. Zaman zaman ziyaretime gelirlerdi, ayrı yerleri vardı onların. Gidip yanlarına oturur ve onlarla özel bir lisanla konuşurdum.”
Vefalı Dost
Hocaefendi’nin vefasına dair Suat Yıldırım’ın o yıllarda yaşadığı şu hadise önem arz ediyor. Kendisi anlatıyor:
“1974'de Paris'e trenle gidecektim. Bir de baktım İzmir'den kalkıp yolcu etmek üzere Sirkeci garına gelmiş. Paris'te iken o zaman, orada fazla Müslüman bulunmadığından, İslâmî organizasyonlar pek bulunmuyordu. İslâmî usule göre kesilen et bulmakta zorluk çektiğimden ilk dört ay kadar et yiyemedim. Anlaşılan bundan, kendisine yazdığım mektupta bahsetmişim. Bir müddet sonra Almanya'dan büyük bir koli geldi. İçi sucuk dolu idi. Hocaefendi şefkat göstermiş, Almanya'da ulaştığı bir şahıs tarafından et ihtiyacımı böylece karşılamıştı. Az bir kısmını misal kabilinden yazdığım bu ihtimamları, -Allah ebediyen kendisinden razı olsun- hep devam etmiş ve etmektedir. Bir arkadaşına bu kadar vefa, sadakat ve fedakarlık gösteren Hocaefendi’nin şimdi artık yüzlerce değil, binlerce değil, on binlerce böyle yakınlık duyduğu arkadaşı var. Onlara yönelik manevi, fikri, kavli ve gerektiğinde maddi destekleri var.”
Hocaefendi’nin Manisa'ya Tayin Edilmesi (29 Haziran 1974)
Hocaefendi, 2 yıl 4 ay kadar Edremit'te görev yaptıktan sonra 29 Haziran 1974’te Manisa merkez vaizliğine tayin edildi. Bunu tayin hadisesini şöyle anlatıyor:
“Daha önce de ifade ettiğim gibi, Edremit'e esasen istemeyerek gitmiştim. Hatta istifa edip gitmemeyi bile düşünmüştüm. Bu isteksizliği, beşerî bir kısım boşluklarla izah daha uygun olur zannediyorum. Evet, alıştığı yerden kopup bir başka yere gitmek insana cidden zor geliyor. Benim ise bütün dost ve arkadaşlarım İzmir'de idiler. Onlardan ayrılmak, onlardan uzakta kalmak bana dayanılması imkansız bir hicran gibi geliyordu. Fakat Murad-ı İlahî başkaymış... Edremit'e gittim ve üç seneye yakın orada vazife gördüm. Bu zaman zarfında, talebe hizmetleri gözümü ve gönlümü doyuracak seviyeye yükseldi. Öyle ki, daha çok kamplar vasıtasıyla, Edremit, o gün için hizmet adına Türkiye'nin diğer yer ve yöreleriyle kıyas kabul etmeyecek oranda bir talebe potansiyeline sahip hâle geliverdi. Evet, mübalağa etmeden söylüyorum, o gün ve hatta daha sonraları, bu çapta talebe hizmeti, ne İstanbul'da, ne Ankara'da, ne İzmir'de ne de bir başka yerde gerçekleştirildi. Allah (cc) bunu Edremit gibi küçük bir kasabaya nasip etti. Küçük sebeplerle büyük icraat ortaya koyarak ululuğunu bir kere daha gösterdi. Bununla beraber, Edremit daha fazlasını kaldırabilecek bir yer değildi.
Bir kere, vaazlara dıştan gelmeler çok oluyordu ve bunların misafir edilmeleri gerekiyordu. Bu itibarla da çok uzak yerlerden gelmeler vicdanımı rahatsız ediyordu. Zira gelenler, zaman açısından da maddî açıdan da fedakarlık yapıp geliyorlardı. Konuşmalarımın bu denli fedakarlıklara değeceğini kabul edemiyordum. Ne var ki, gelenlere de 'gelmeyin' diyemiyordum. Gelenler, çoğunluk itibariyle İzmir ve çevresindendi. Aydın, Denizli gibi diğer komşu vilayetlerden de -az da olsa- gelen oluyordu. Bu açıdan vazifeyi daha merkezi bir yere nakletmek zaruret haline gelmişti. Bu kararda şahsıma ait zorlukların bulunması da tesir etmiş olabilir. Zira üç senedir İzmir'den gelip gidiyordum ve yolculuğumu da hep umumî vasıtalarla yapıyordum. Bu da benim için cidden zor ve yorucu oluyordu. Yollar bugünkü kadar düzgün, vasıtalar da bugünkü kadar rahat değildi. Bir de yolcuların birbirleriyle yarışırcasına sigara içmeleri buna eklenince yolculuk hakikaten çekilmez bir hal alıyordu. Ben de istesem de istemesem de çeşnisi bu olan yolculuğu her hafta tatmak zorundaydım.
Yer hususunda benim gönlümde İzmir vardı. Fakat, İzmir'e tayinimin zor olabileceğini söylediler. Çünkü işin başında sürgünümüz İzmir'den olmuştu...’ Ve 29 Haziran 1974’te Hocaefendi’nin Manisa’ya tayini yapıldı.
Bekir Berk'ten Hocaefendi'ye Selam (1974)
Bekir Berk, İzmir Davası'ndan sonra meydana gelen ithamlar, iftiralar sebebiyle 8 Aralık 1973 tarihinde avukatlığı bırakıp hacca gitti. Fakat dönme kararında değildi. 1974 yılının Eylül ayında Cidde radyosuna yaptığı başvuru neticesinde Türkçe yayınlar bölümünde yönetici, yapımcı ve sunucu olarak çalışmaya başladı. Risale-i Nur'ları ve iman hakikatlerini dünyanın dört bir yanındaki Türklere duyurdu.
Avukat Bekir Berk meslektaşı ve hapishane arkadaşı Gültekin Sarıgül'e Cidde'den 5 Temmuz 1974 tarihinde yazdığı mektubun sonunda bütün dostlara selam ettikten sonra Fethullah Gülen Hocaefendi'ye de hususen selam etti ve Cahit Erdoğan'dan Hocaefendi'nin vaaz kasetlerini göndermesini istedi:
"…Bütün arkadaşlara, Receb'e, Elmalılara, hususen bizim saatçiye (hacda görüşmüştük) ayrıca Isparta'dan soranlara ve hususen bizim oto tamircisi hac arkadaşına, Şaban'a, Ali Savran'a, Rüştü Abi'ye, tenekeciye, Hafız Bahri Ağabey'e, Recep Onaz'ın damadına, Tahsin Bey'e, Ali İhsan Bey'e ve hakikata müstesna mümin Fethullah Hoca'ya selam, sevgi ve hürmetlerimi iletirsen memnun olurum.
İmkân olursa belki bir hizmete vasıta ve vesile de olabilir, Cahit Erdoğan'dan Fethullah Hoca’nın -ne kadar çok olursa o kadar memnun olurum- konuşmalarını ihtiva eden bantlardan istirham ediyorum. Cahid'in bu külfete katlanmasını ve en net konuşmaları ve bantları göndermek lütfunda bulunmasını diliyorum."
1971 yılında İzmir sıkıyönetim mahkemelerinde Hocaefendi ile birlikte yargılanan Avukat Bekir Berk o günleri yâd ederek beraber kılınan namazların hazzını hala unutamadığını vefatından önce gönderdiği bir teşekkür mektubunda şöyle ifade ediyordu:
“Aziz Hocam,
Ardınızda, imamlığınızda kıldığım namazların hazzını, huzurunu unutabilmiş değilim. Sizin ve etrafınızdaki muhterem kardeşlerimizin bayramlarınızı tebrik eder, sıhhat, afiyet, hizmette devam ve başarılar ve iki cihan saadeti dilerim.
Yeis ve inkisar sizin yanınızdan asla geçmez.
Hastalığımda ve sağlığımda gösterdiğiniz alâka ve yardımlara sonsuz teşekkürler eder, bu bîçareyi dualarınızdan mahrum etmemenizi dilerim.”
Bekir Berk, Cidde / Suudi Arabistan
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 16.8.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)