Türk Lirası (TL), ABD Doları ve euro başta olmak üzere bütün yabancı para birimlerine mukabil serbest düşüşte. Dolara mukabil yüzde 30 düşen Brezilya Reali bile TL karşısında yüzde 33 değer kazandı.
İki ay evvel 800 TL, 100 bin Suriye poundu ediyordu. Şimdi aynı tutarla sadece 40 bin pound alınabiliyor.
TL’nin hazin düşüşü iç savaşın devam ettiği Suriye’nin para birimi karşısında bile devam ediyor.
Son bir senede dolara kıyasla Etiyopya’nın para birimi yüzde 18 düştü, TL yüzde 96 geriledi. TL için bundan daha dramatik bir düşüş olamazdı.
30 AĞUSTOS’TA YENİ REKORLAR KIRILDI
30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle Türkiye’de piyasalar kapalıydı. Yurtdışı piyasalarda TL’yi satan satana.
Dolar 6,85 TL’ye kadar yükseldi. Günlük artış yüzde 5’i aştı. Euro 8 TL’yi test etti, 7,85 TL-7,90 TL aralığına çekildi. Sterlin 8,80 TL oldu.
İstanbul Kapalıçarşı’da çeyrek altın 436 TL’den 24 ayar altının gramı 265 TL’den satıldı.
Dolar/TL paritesinin Kurban Bayramı tatili sonrasındaki dört günlük yükselişi yüzde 12’yi geçti.
Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci’nin istifa haberinin de etkisiyle dolar 30 Ağustos 2018 Perşembe günü 6,80 TL’ye çıktı.
TÜRKİYE’NİN RİSK PRİMİ 528 PUANDA
Türkiye 5 senelik kredi temerrüt (iflas) primi (CDS) 528 puana yükseldi. Venezuela ve Arjantin’in akabinde en yüksek risk primi ödeyen 3. ekonomiyiz. Yunanistan’ın risk primi 317. Almanya CDS’i 10,6 seviyesinde
En kırılgan 3’lü (Arjantin, Türkiye ve Brezilya) içinde ağır koma haline doğru giden Türkiye’de hükûmetin gündeminde kriz yok.
30 Ağustos’ta 8 TL’yi test eden euro gün sonunda 7,85 TL’den işlem gördü.
ARJANTİN FAİZİ YÜZDE 60’A ÇIKARDI
Arjantin Merkez Bankası politika faizini yüzde 45’ten yüzde 60’a çıkardı. Daha evvel Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaşan Arjantin sıcak para çıkışına set çekmeye çalışıyor.
Türkiye ile Arjantin’in yüksek döviz borçları ve cari açık rakamları diğer muadili piyasaları da sarsıyor. Gelişmekte olan piyasalarda faizin yüksek olması bile yatırımcıyı kalmaya ikna edemiyor.
DEMOKRASİ AÇIĞI EN BÜYÜK RİSK
Bahse konu ekonomilerde demokrasiden (denge ve denetim mekanizmalarının işlememesi) uzaklaşma, otoriterlik, mülkiyete müdahale gibi yatırımcı için hayli caydırıcı bir tarz-ı siyaset müşahede ediliyor.
Dünya çapındaki yatırımcılar “demokrasi açığı” riskini almak istemiyor
Türkiye’den başka ekonomilere bulaşan otoriterlik ve baskı virüsü dünyanın en büyük yatırımcı kuruluşlarını bile rahatsız etmeye başladı.
Her devlet krizden zarar görmemek için kendi zaviyesinden tedbirler alıyor. Türkiye ise krizin kaynağı/müsebbibi değilmiş gibi masallar diyarında oyalanıyor.
MERKEZ BANKASI’NDA İHTİLAF VE İSTİFA
Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci’nin istifa etmesi gösterdi ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı krizi ciddiye almıyor.
Kilimci’nin Saray’ın baskısına boyun eğen TCMB Başkanı Murat Çetinkaya’ya, “Bu böyle devam edemez. Faiz artırmazsak krizden çıkmak seneleri bulabilir. İstifa ediyorum.” dediği belirtiliyor.
Kilimci, Erdem Başçı’nın başkanlık yaptığı 2013 yılında Merkez Bankası’na transfer olmuştu.
Ankara’da ahval-i umûmî böyle… Ekonominin emanet edildiği zevat koltuk kavgasından arta kalan vakitte krize dair çareler müzakere edecek.
ERDOĞAN’IN SÖZLERİ YARAYA MERHEM OLMUYOR
AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, TL’nin bayram tatilini müteakip 4 günde yüzde 12 düştüğünü bile bile, “Alternatifsiz olmadığımız yakında görecekler. Bu saldırıyı da atlatacağız.” diyor.
Piyasalar, işadamları bu sözlere zerre kadar itibar etmiyor, etmeyecek. Hükûmette krizden çıkışa dair ciddiyetten eser yok.
Şirketler tenkisata hız verdi. Ağustos fırtınasının enkazı bir-iki ayda ortaya çıkacak. Eylül-ekimde işsizlik patlayabilir. İflaslar iflasları tetikleyecek.
Türkiye, ABD ile tutuştuğu manasız bilek güreşinde her gün ağır bedeller ödüyor.
TL SON BİR SENEDE YÜZDE 96 DÜŞTÜ
Pazartesi 6,05 TL olan dolar Cuma’ya kadar 6,80 TL’ye tırmandı. Son bir senede yüzde 96 geriledi TL. Bu kriz değil de nedir?
“Kriz” kelimesinin telaffuz edilmesi, bir başka ifadeyle meselenin ciddiyetinin idrak edilmesi için doların kaç TL olması lazım? O kısım şimdilik meçhul.
İstanbul Kapalıçarşı’da 24 ayar altının gramı 265 TL’den, çeyrek altın 436 TL’den satıldı.
220 milyar dolar döviz borcunun 55 milyar doları bir sene içinde ödenecek. Cari açık 57 milyar dolar.
Dünyada aklı başında olan her fon ya da banka idarecisi “ilave dövizi olmayan Türkiye’nin borçları ödeyemeyeceği” ihtimaline göre hazırlık yapıyor.
Bu zorlu denklemde en kolay kim mi feda edilecek?
“Dolar kaç TL olursa aklınız başınıza gelecek?” diyemeyen vatandaş feda edilecek.
Orta ve dar gelirliler işsizlik, enflasyon ve vergilerdeki artış yüzünden daha da fakirleşecek.
Türkiye’nin en ağır krizinin başında iyi günlerin tadını çıkarın…
HANGİ ÜLKENİN PARA BİRİMİ DOLAR KARŞISINDA NE KADAR DÜŞTÜ?*
Venezuela: -2,500,000
Arjantin: -104
TÜRKİYE: -96
Brezilya: -30
İran: -30
Etiyopya: -18
Rusya: -17
Pakistan: -16
İsveç: -15
Myanmar: -13
Güney Afrika: -13
Hindistan: -11
Uruguay: -11
Nepal: -11
Ukrayna: -10
(*) Son 1 sene, yüzde. Spectator Index
TL, DOLARA MUKABİL NE KADAR DÜŞTÜ?
Son 1 yılda % -96
1 Ocak’tan bu yana % -91
2 Ağustos’tan bu yana % -37
Son 4 günde % -12
[Semih Ardıç] 31.8.2018 [TR724]
Kızılyıldız’ın çeyrek asırlık hasreti [Hasan Cücük]
Tarih 29 Mayıs 1991 Bari San Nicola Stadı. O yıllardaki adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali. Bir tarafta Fransa’dan Marsilya diğer tarafta Yugoslovya’dan Kızılyıldız. Marsilya’nın kadrosunda Chris Waddle, Abedi Pele ve Jean-Pierre Oapin gibi yıldızlar, Kızılyıldız’da Yugoslav futbolunun efsaneleri Mihajlovic, Prosinecki, Darko Pancev ve Savisevic var. İki takımın mücadelesi kıran kırana geçiyor. 90 dakikada gol bulamayan ekipler, skoru 120 dakika sonunda değiştiremeyince kupanın adresini belirleme penaltılara kalıyor. Kızılyıldız adına topun başına geçen tüm oyuncular meşin yuvarlağı ağlarla buluşturunca, kupaya 5 -3’lük skorla ulaşıyordu. Kızılyıldız’ın adını bugünün Şampiyonlar Ligi gruplarında görmemiz için ise tam 27 yıl beklememiz gerekiyordu.
Kızılyıldız, 2. Dünya Savaşı’nın küllerinin soğumadığı 1945 yılında Belgrad Üniversitesi öğrencileri tarafından kuruldu. Kuruluşundan kısa süre sonra oluşturulan Yugoslavya Ligi’ne kabul edilen Kızılyıldız, ilk sezonunda ligi 3. sırada tamamlayıp, taraftarını mutlu etti. Yogoslavya Ligi’nde kısa süre içinde Kızılyıldız ile birlikte Partizan ve Hırvat bölgesinin iki takımı Dinamo Zagreb ve Hajdut Split arasında müthiş rekabette başlıyordu. Daha ligin ilk sezonunda ilk 4’ü bu takımlar parselliyordu. Kızılyıldız ilk şampiyonluğuna 1951 yılında ulaşıyordu. Bu tarihten sonra Kızılyıldız, Yugoslovya’nın en iyi takımı olma yolunda hızla ilerliyordu.
Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi şampiyon yaptı
Peş peşe gelen şampiyonlukta rol oynayan isimlerden biri de sağ bekin önemli ismi Branko Stankovic’ti. Yıllar sonra teknik adam olarak ülkemize gelen Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi lig şampiyonluğuna taşıyacaktı. O yılların efsane ismi ise sadece Kızılyıldız’ın değil Yugoslav futbol tarihinin gururlarından Rajko Mitic’ti. Takım 1950-1960 arasında tam 5 şampiyonluk kazandı ve kulübe tarihi boyunca büyük hizmetleri olan oyunculara verilen “Kızılyıldız’ın Yıldızı” (Zvezdina Zvezda) ödülüne Mitic layık görüldü, aynı zaman bu ödülü alan ilk oyuncu oldu.
Yugoslovya’nın en iyi takımı olan Kızılyıldız, başarısını Avrupa kupalarını da taşıyordu. Avrupa kupalarında yarı ve çeyrek final gören Kızılyıldız, 1979’da adını UEFA Kupası’nda finale yazdırıyordu. Final yolunda Dinamo Berlin, Sporting Gijon, Arsenal, West Bromwich Albion ve Hertha Berlin’i geçen Kızılyıldız, Mönchengladbach’ın rakibi oluyordu. O yıllarda çift maç üzerinden oynanan finalin ilk maçında sahasında rakibiyle 1-1 berabere kalan Kızılyıldız, rövanşı da 1-0 kaybedince kupaya uzanamıyordu.
Kızılyıldız’ın Avrupa’nın zirvesine çıkış tarihi 1991 oluyordu. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Grasshopper, Rangers, Dynamo Dresden ve Bayern Münih’i eleyen Kızılyıldız finalde Marsilya ile karşı karşıya geldi. Bari’nin San Nicola Stadı’nda oynanan maçta 120 dakika golsüz sona erdi ve penaltılarda 5-3 üstünlük sağlayan Kızılyıldız Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. 1991 Avrupa Süper Kupası tek maç olarak Manchester’da oynandı ve Manchester United’a 1-0 yenildi. Tokyo’da oynanan Kıtalararası Kupa maçında Şili’nin Colo Colo takımını Jugovic ve Pancev’in (2) golleriyle 3-0 yenerek Dünya Şampiyonu oldu. 1991 Kızılyıldız’ın bir daha asla ulaşamayacağı zirve yılı olarak tarihteki yerini aldı.
Kızılyıldız’ın Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmasından sadece birkaç ay sonra Yugoslovya dağılma sürecine girdi. Dağılmadan en çok etkilenen kulüplerin başında Kızılyıldız gelirken, takımın yıldız oyuncuları 1992’de kulüpten ayrılıp, başka takımlara transfer oldular. Savicevic Milan’ın, Pancev İnter’in yolunu tuttu.
1991’de Yugoslavya’da başlayan iç savaş sonucunda Kızılyıldız, önce uluslararası maçlarını dış ülkelerde oynamak zorunda kaldı, sonra da ambargo nedeniyle 1995’e kadar kupalara katılamadı. Önce kadrosundaki Boşnak ve Hırvat oyuncuları, daha sonra da ekonomik nedenlerle kaliteli Sırp oyuncuları büyük Avrupa kulüplerine kaptıran Kızılyıldız gerileme dönemine girdi. Artık adı Avrupa kupalarında unutulan kulüplerden biri olmaya başlayan Kızılyıldız, uzun duraklama döneminde son yıllarda adını 3 kez UEFA Avrupa Ligi gruplarına yazdırdı. Çeyrek asırlık Şampiyonlar Ligi hasretini ise Red Bull Salzburg engelini aşarak sonlandırdı.
[Hasan Cücük] 31.8.2018 [TR724]
Kızılyıldız, 2. Dünya Savaşı’nın küllerinin soğumadığı 1945 yılında Belgrad Üniversitesi öğrencileri tarafından kuruldu. Kuruluşundan kısa süre sonra oluşturulan Yugoslavya Ligi’ne kabul edilen Kızılyıldız, ilk sezonunda ligi 3. sırada tamamlayıp, taraftarını mutlu etti. Yogoslavya Ligi’nde kısa süre içinde Kızılyıldız ile birlikte Partizan ve Hırvat bölgesinin iki takımı Dinamo Zagreb ve Hajdut Split arasında müthiş rekabette başlıyordu. Daha ligin ilk sezonunda ilk 4’ü bu takımlar parselliyordu. Kızılyıldız ilk şampiyonluğuna 1951 yılında ulaşıyordu. Bu tarihten sonra Kızılyıldız, Yugoslovya’nın en iyi takımı olma yolunda hızla ilerliyordu.
Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi şampiyon yaptı
Peş peşe gelen şampiyonlukta rol oynayan isimlerden biri de sağ bekin önemli ismi Branko Stankovic’ti. Yıllar sonra teknik adam olarak ülkemize gelen Stankovic, hem Beşiktaş’ı hem de Fenerbahçe’yi lig şampiyonluğuna taşıyacaktı. O yılların efsane ismi ise sadece Kızılyıldız’ın değil Yugoslav futbol tarihinin gururlarından Rajko Mitic’ti. Takım 1950-1960 arasında tam 5 şampiyonluk kazandı ve kulübe tarihi boyunca büyük hizmetleri olan oyunculara verilen “Kızılyıldız’ın Yıldızı” (Zvezdina Zvezda) ödülüne Mitic layık görüldü, aynı zaman bu ödülü alan ilk oyuncu oldu.
Yugoslovya’nın en iyi takımı olan Kızılyıldız, başarısını Avrupa kupalarını da taşıyordu. Avrupa kupalarında yarı ve çeyrek final gören Kızılyıldız, 1979’da adını UEFA Kupası’nda finale yazdırıyordu. Final yolunda Dinamo Berlin, Sporting Gijon, Arsenal, West Bromwich Albion ve Hertha Berlin’i geçen Kızılyıldız, Mönchengladbach’ın rakibi oluyordu. O yıllarda çift maç üzerinden oynanan finalin ilk maçında sahasında rakibiyle 1-1 berabere kalan Kızılyıldız, rövanşı da 1-0 kaybedince kupaya uzanamıyordu.
Kızılyıldız’ın Avrupa’nın zirvesine çıkış tarihi 1991 oluyordu. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Grasshopper, Rangers, Dynamo Dresden ve Bayern Münih’i eleyen Kızılyıldız finalde Marsilya ile karşı karşıya geldi. Bari’nin San Nicola Stadı’nda oynanan maçta 120 dakika golsüz sona erdi ve penaltılarda 5-3 üstünlük sağlayan Kızılyıldız Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. 1991 Avrupa Süper Kupası tek maç olarak Manchester’da oynandı ve Manchester United’a 1-0 yenildi. Tokyo’da oynanan Kıtalararası Kupa maçında Şili’nin Colo Colo takımını Jugovic ve Pancev’in (2) golleriyle 3-0 yenerek Dünya Şampiyonu oldu. 1991 Kızılyıldız’ın bir daha asla ulaşamayacağı zirve yılı olarak tarihteki yerini aldı.
Kızılyıldız’ın Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmasından sadece birkaç ay sonra Yugoslovya dağılma sürecine girdi. Dağılmadan en çok etkilenen kulüplerin başında Kızılyıldız gelirken, takımın yıldız oyuncuları 1992’de kulüpten ayrılıp, başka takımlara transfer oldular. Savicevic Milan’ın, Pancev İnter’in yolunu tuttu.
1991’de Yugoslavya’da başlayan iç savaş sonucunda Kızılyıldız, önce uluslararası maçlarını dış ülkelerde oynamak zorunda kaldı, sonra da ambargo nedeniyle 1995’e kadar kupalara katılamadı. Önce kadrosundaki Boşnak ve Hırvat oyuncuları, daha sonra da ekonomik nedenlerle kaliteli Sırp oyuncuları büyük Avrupa kulüplerine kaptıran Kızılyıldız gerileme dönemine girdi. Artık adı Avrupa kupalarında unutulan kulüplerden biri olmaya başlayan Kızılyıldız, uzun duraklama döneminde son yıllarda adını 3 kez UEFA Avrupa Ligi gruplarına yazdırdı. Çeyrek asırlık Şampiyonlar Ligi hasretini ise Red Bull Salzburg engelini aşarak sonlandırdı.
[Hasan Cücük] 31.8.2018 [TR724]
Macron’un hasımları ve yaklaşan Avrupa seçimleri [Ebubekir Işık]
23-26 Mayıs 2019’da gerçekleşecek Avrupa Birliği seçimleri için kılıçlar hiç beklenmedik bir şekilde erkenden çekildi. 2019’da yapılacak seçimler Avrupa Birliği’nin en önemli karar organları olan Komisyon, Konsey ve özellikle Avrupa Parlamentosu’nu şekillendirecek olması nedeniyle, belkide Avrupa siyasetini önümüzdeki beş yıllık dönemde belirleyecek en önemli siyasal hadise olarak görülebilir.
Geçtiğimiz Salı günü İslamofobik ve yabancı karşıtı ifadeleri ile bilinen Macaristan başbakanı Viktor Orban ve İtalya’nın ‘kızgın çocuğu’ Matteo Salvini Milan’da bir araya geldi. Basın toplantısı şeklinde geçen bu görüşme, her iki liderin özellikle mülteci krizi ve yaklaşmakta olan Avrupa Birliği seçimlerine dair söyledikleri ile Avrupa Birliği kamuoyuna adeta bomba gibi düştü.
Orban ve Salvini ne diyor?
2015 yılında mülteci krizi ile Avrupa siyasetini etkisi altına almaya başlayan ve ana akım siyasal hareketleri önemli ölçüde zayıflatan yeni nesil popülizmin Avrupa’da ki en güçlü iki temsilcisi olan bu liderler, yaklaşmakta olan 2019 Avrupa seçimleri için mülteci karşıtı bir cephe kurmak noktasında Milano’da anlaşmaya vardı.
Özellikle, Viktor Orban’ın Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u ‘ortak tehdit’, ‘düşman’ ve ‘mülteci krizinin baş aktörü’ şeklinde tanımlaması, seçimlere dokuz aydan daha fazla bir zaman kalmasına rağmen, yaşanan sürecin Avrupa’da ki siyasal bölünmeyi daha da derinleştireceği noktasında tüm kuşkuları ortadan kaldırdı. Basın toplatısındaki bir gazetecinin Oraban’a hitaben ‘’Macron’u mülteci krizinin baş aktörü olarak tanımlarken tam olarak neyi kastediyorsunuz?’’ sorusuna Orban şu cevabı verdi; ‘’O Avrupa’da mülteci dalgasını destekleyen siyasal hareketin liderliğini yaptı ve hala yapıyor. Diğer tarafta ise biz varız.’’
Macron’a mülteci meselesi üzerinden yüklenen Orban, bir adım daha öteye giderek, ’’Fransa’da ki siyasal yapıyı nasıl darmadağın ettiyse, Avrupa Halkaları Partisi’nin (European People’s Party – EPP) de dağılmasına sebep olacak’’ ifadelerini kullandı. Hatırlanacağa üzere Macron’un Le Marche partisi Avrupa Parlamentosu içerisindeki hiç bir siyasal gruba henüz üye olmadığı için, bu durumun 2019 AB seçimlerinde EPP için ciddi bir tehdit oluşturduğu bir çok siyasetçi ve siyaset bilimci tarafından geçtiğimiz haftalarda dile getirilmişti.
Diğer taraftan, Lega Nord’un lideri ve İtalya İçişleri bakanı Matteo Salvini ise benzer bir uslupla Macron’a yüklendi ve ‘’İtalya illegal mültecilerin Avrupa’ya gelmelerinin engellenmesi için doğal olarak komşusu olan Fransa’dan yardım istedi. Fakat, kamuoyu yoklamalarında büyük destek kaybına uğrayan Macron komşusu olan İtalya’ya yardım edeceğine başka ülkelere akıl vermekle kendisini meşgul ediyor’’ ifadelerini kullandı. Salvini yaklaşan Avupa Birliği seçimleri ile lintili ise ‘’Avrupa Komisyonu’nu değiştirmek istiyoruz. Sınırlarımızı korumak istiyoruz. Macron’un ve George Soros’un liderliğini yaptığı mülteci yanlısı politikalarla sonuna kadar savaşacağız’’ şeklindeki düşüncelerini hazır bulunan basın mesnupları ile paylaştı.
Bu açıklamaların hemen ardından Paris’te basının mensuplarının karşısına geçen Macron’un ilk yorumu ‘’Orban ve Salvini beni kendilerine rakip görmekle kesinlikle haklılar’ şeklinde oldu. Daha sonra ifadelerine bu iki ismi direct olarak kullanmadan devam eden Macron ‘’Salı günü Milan’da buluşanlar ve nefret söyleminin yaygınlaşması için ellerinden geleni yapan milliyetçiler için kaybedecek vaktim yok’’ ifadelerini kullandı.
Tüm bunlar ne anlama geliyor?
Aslında bu tartışmayı uzun zamandır devam eden AB karşıtı partiler (Eurosceptic) ve AB’nin daha fazla tekamül etmesini isteyen siyasal partiler arasında devam ede gelen mücadelenin farklı bir versiyonu olarak görmek son derece mümkün. Bu bağlamdan bakıldığında, Orban-Salvini ikilisinin Macron’u hedef alarak mülteci karşıtı bir cephe kurmak istemelerinin temelde dört muhtemel sonucuna işaret edebiliriz.
İlk olarak, AB yanlısı ve Brüksel karşıtı liderlerin seçimlere dokuz aydan fazla bir zamanın olmasına rağmen kullandıkları sert ifadeler ve kararlılıkları 2019 Mayıs’a kadar son derece zorlu bir seçim dönemi geçireceğimize işaret etmekte.
İkinci olarak, mülteci karşıtı tavırları ve Brüksel’in belirlediği mülteci kotasını kabul etmeyen Polonya ve Macaristan gibi ülkelere AB’nin altı kurucu üyelerinden biri olan İtalya’nın da katılmış olması, diğer bir çok AB üyesi ülke için emsal ve cesaret teşkil edebilir.
Üç, önümüzdeki beş yıl için Avrupa siyasetinin önemli ölçüde sağa kayabileceğini ifade etmekle beraber bu savrulmanın hangi ölçekte ve AB’nin Parlamento dışındaki hangi karar organlarına tesir edeceğini şimdiden ön görmek son derece güç.
Son olarak, mülteci meselesi üzerinden Avrupa siyasetinde yaşanan kırılmanın daha da derinleşeceği, bu çatlağın özellikle merkez partileri önemli ölçüde zayıflatacağını öngörmek mümkün.
[Ebubekir Işık] 31.8.2018 [TR724]
Geçtiğimiz Salı günü İslamofobik ve yabancı karşıtı ifadeleri ile bilinen Macaristan başbakanı Viktor Orban ve İtalya’nın ‘kızgın çocuğu’ Matteo Salvini Milan’da bir araya geldi. Basın toplantısı şeklinde geçen bu görüşme, her iki liderin özellikle mülteci krizi ve yaklaşmakta olan Avrupa Birliği seçimlerine dair söyledikleri ile Avrupa Birliği kamuoyuna adeta bomba gibi düştü.
Orban ve Salvini ne diyor?
2015 yılında mülteci krizi ile Avrupa siyasetini etkisi altına almaya başlayan ve ana akım siyasal hareketleri önemli ölçüde zayıflatan yeni nesil popülizmin Avrupa’da ki en güçlü iki temsilcisi olan bu liderler, yaklaşmakta olan 2019 Avrupa seçimleri için mülteci karşıtı bir cephe kurmak noktasında Milano’da anlaşmaya vardı.
Özellikle, Viktor Orban’ın Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u ‘ortak tehdit’, ‘düşman’ ve ‘mülteci krizinin baş aktörü’ şeklinde tanımlaması, seçimlere dokuz aydan daha fazla bir zaman kalmasına rağmen, yaşanan sürecin Avrupa’da ki siyasal bölünmeyi daha da derinleştireceği noktasında tüm kuşkuları ortadan kaldırdı. Basın toplatısındaki bir gazetecinin Oraban’a hitaben ‘’Macron’u mülteci krizinin baş aktörü olarak tanımlarken tam olarak neyi kastediyorsunuz?’’ sorusuna Orban şu cevabı verdi; ‘’O Avrupa’da mülteci dalgasını destekleyen siyasal hareketin liderliğini yaptı ve hala yapıyor. Diğer tarafta ise biz varız.’’
Macron’a mülteci meselesi üzerinden yüklenen Orban, bir adım daha öteye giderek, ’’Fransa’da ki siyasal yapıyı nasıl darmadağın ettiyse, Avrupa Halkaları Partisi’nin (European People’s Party – EPP) de dağılmasına sebep olacak’’ ifadelerini kullandı. Hatırlanacağa üzere Macron’un Le Marche partisi Avrupa Parlamentosu içerisindeki hiç bir siyasal gruba henüz üye olmadığı için, bu durumun 2019 AB seçimlerinde EPP için ciddi bir tehdit oluşturduğu bir çok siyasetçi ve siyaset bilimci tarafından geçtiğimiz haftalarda dile getirilmişti.
Diğer taraftan, Lega Nord’un lideri ve İtalya İçişleri bakanı Matteo Salvini ise benzer bir uslupla Macron’a yüklendi ve ‘’İtalya illegal mültecilerin Avrupa’ya gelmelerinin engellenmesi için doğal olarak komşusu olan Fransa’dan yardım istedi. Fakat, kamuoyu yoklamalarında büyük destek kaybına uğrayan Macron komşusu olan İtalya’ya yardım edeceğine başka ülkelere akıl vermekle kendisini meşgul ediyor’’ ifadelerini kullandı. Salvini yaklaşan Avupa Birliği seçimleri ile lintili ise ‘’Avrupa Komisyonu’nu değiştirmek istiyoruz. Sınırlarımızı korumak istiyoruz. Macron’un ve George Soros’un liderliğini yaptığı mülteci yanlısı politikalarla sonuna kadar savaşacağız’’ şeklindeki düşüncelerini hazır bulunan basın mesnupları ile paylaştı.
Bu açıklamaların hemen ardından Paris’te basının mensuplarının karşısına geçen Macron’un ilk yorumu ‘’Orban ve Salvini beni kendilerine rakip görmekle kesinlikle haklılar’ şeklinde oldu. Daha sonra ifadelerine bu iki ismi direct olarak kullanmadan devam eden Macron ‘’Salı günü Milan’da buluşanlar ve nefret söyleminin yaygınlaşması için ellerinden geleni yapan milliyetçiler için kaybedecek vaktim yok’’ ifadelerini kullandı.
Tüm bunlar ne anlama geliyor?
Aslında bu tartışmayı uzun zamandır devam eden AB karşıtı partiler (Eurosceptic) ve AB’nin daha fazla tekamül etmesini isteyen siyasal partiler arasında devam ede gelen mücadelenin farklı bir versiyonu olarak görmek son derece mümkün. Bu bağlamdan bakıldığında, Orban-Salvini ikilisinin Macron’u hedef alarak mülteci karşıtı bir cephe kurmak istemelerinin temelde dört muhtemel sonucuna işaret edebiliriz.
İlk olarak, AB yanlısı ve Brüksel karşıtı liderlerin seçimlere dokuz aydan fazla bir zamanın olmasına rağmen kullandıkları sert ifadeler ve kararlılıkları 2019 Mayıs’a kadar son derece zorlu bir seçim dönemi geçireceğimize işaret etmekte.
İkinci olarak, mülteci karşıtı tavırları ve Brüksel’in belirlediği mülteci kotasını kabul etmeyen Polonya ve Macaristan gibi ülkelere AB’nin altı kurucu üyelerinden biri olan İtalya’nın da katılmış olması, diğer bir çok AB üyesi ülke için emsal ve cesaret teşkil edebilir.
Üç, önümüzdeki beş yıl için Avrupa siyasetinin önemli ölçüde sağa kayabileceğini ifade etmekle beraber bu savrulmanın hangi ölçekte ve AB’nin Parlamento dışındaki hangi karar organlarına tesir edeceğini şimdiden ön görmek son derece güç.
Son olarak, mülteci meselesi üzerinden Avrupa siyasetinde yaşanan kırılmanın daha da derinleşeceği, bu çatlağın özellikle merkez partileri önemli ölçüde zayıflatacağını öngörmek mümkün.
[Ebubekir Işık] 31.8.2018 [TR724]
Hizmet bana ne öğretti ve ne kazandırdı? [Cemil Tokpınar]
Dindar bir şehirde ve dindar bir ailede dünyaya geldim. Babam ve annem Bediüzzaman Hazretlerini tanıyıp sevmiş, Risale-i Nur’u yazıp okumuş ve namazını kılan kimselerdi. İsmimi namaz tesbihatındaki Esma-i Hüsna bölümünden hareketle vermişlerdi.
İmam hatip lisesinde ve ilâhiyat fakültesinde okudum. Küçük yaşlarda her akşam Risale derslerine gitmeye başladım. Eserleri defalarca okudum, anlamaya çalıştım ve elimden geldiğince iman hizmetinde koşturdum.
Daha lise yıllarında başlayan ve ilahiyat fakültesindeyken devam eden bir derdim vardı. Evet, çocukluktan beri din eğitimi alıyor, asrın müceddidini tanıyor ve Risale-i Nur’u okuyordum. Ama sanki bir şeyler, belki de çok şeyler eksik gibiydi. İçim sıkılıyor, gönlüm daralıyor, ufkum kararıyor, istediğim aşkı, şevki bulamıyor, içimdeki bazı soruları cevaplayamıyordum.
Neydi bu sorular?
Risale-i Nur’da anlatılan aşk, şevk, ihlâs, uhuvvet, tesanüd, mesailerin tanzimi gibi hususlar nasıl gerçekleşir; bu muhteşem eserler bütün dünyaya nasıl yayılır, evrensel bir hizmet nasıl yapılır; Nur hizmetinin iman hizmetiyle birlikte hayat safhası nasıl gerçekleştirilir gibi sorular hiç aklımdan çıkmıyor, ancak doyurucu cevabı bulamıyordum.
1970’li yıllardan itibaren yaptığım araştırmalarım, okuma, dinleme ve gözlemlerim neticesinde gördüm ki, bu suallerime cevap, dertlerime deva, problemlerime çözüm Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve oluşturduğu hizmet idi.
Ancak içinde bulunduğum hizmet ortamı, nefis ve hislerin önüme çıkardığı engeller vardı. Farklı bir cemaatte bulunmanın verdiği rekabet, meyl-i tefevvuk ve meyl-i rüçhaniyet, tarafgirlik, enaniyet, hased gibi hastalıklarla mücadele ederek ihlâs ve hakperestlik limanına demirledim diyebilirim. Bunu yapmak için Üstadım Bediüzzaman Hazretlerini, talebelerini, eserlerini terk etmeye gerek yoktu. Tam tersine daha çok sarıldım, daha çok sevdim ve daha çok anladım. Çünkü din veya cemaat değiştirmiyordum, sadece eksiklerimi tamamlıyor, problemlerimi çözüyor, daha bir aşk ve şevkle hizmete sarılıyordum.
Bu çok uzun konuyu özetlemekle yetinerek hemen dünyaya yayılan Hizmetin bir fert olarak bana neler kazandırdığını sıralayayım:
Öncelikle hizmet hareketinin başında bulunan M. Fethullah Gülen Hocaefendi’deki mümtaz vasıflar beni derinden etkilemiş ve kendisine meftun etmişti. Şimdiye kadar tanıdığım ve sevdiğim birçok büyük zatın birkaç özelliği öne çıkıyordu. Ama Hocaefendi’de ilim, irfan, hikmet, iman, ibadet, dua, ihlâs, ahlâk, zühd, takva, aksiyon gibi özelliklerin bütün kısımları ve detaylarıyla bir arada ve ileri derecede olması, bana modelleme gayreti ve şevki vermişti.
İlim-amel birlikteliği ve dengesini öğrendim. Bilgiler dudaktan kalbe ve eylemlere yansıyordu. Hizmetteki arkadaşlarda büyük hedefler belirleyip gece gündüz koşturmayı, fedakârlığı, şevk-i mutlak içinde aşk ve ümitle hizmet etmeyi gördüm ve ben de yapmaya çalıştım.
Hocaefendi’nin Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabe aşkı beni öylesine etkilemişti ki, sanki Asr-ı Sadette yaşıyormuşuz gibi, sanki onlar evimizin bir ferdi gibi bir şuur, heyecan ve duygu seli kazanıyorduk. Efendimizin (s.a.v.) Allah için ağlamayı teşvik eden hadislerini dinliyordum, ama gözümden bir damla yaş gelmiyordu. Onu tanıdıkça sohbet dinlerken, namaz kılarken veya dua ederken ağlamayı öğrenmiştim.
Hocaefendi’de ve talebelerinde müthiş bir ufuk vardı. Sürekli yeni hedefler, yeni projeler, yeni gayretler içinde çırpınıyorlar, durup dinlenmeden koşturuyorlardı. Söz gelişi, ülke içinde ve yurt dışında yardım ve kurban kesim faaliyetlerinden çok etkilenmiştim. Hizmet bana infakı, canını acıtırcasına vermeyi ve bundan zevk almayı öğretti.
Yurt içindeki hizmetlerin eğitim (dershane, yurt, lise, üniversite), yayıncılık (gazete, dergi, radyo, televizyon), iş dünyası (sanayi, ticaret, ziraat) gibi alanlarda müesseseleşerek yapılması, kalıcılık ve yaygınlaşması açısından muhteşemdi. İnsan ister istemez, ben ne yapabilirim diye çırpınmadan duramıyordu.
Allah’ım bu nasıl bir hizmet aşkıydı böyle! Toplumun hiçbir kesimi ihmal edilmiyordu. Çocuklar, gençler, yaşlılar, hanımlar, meslek grupları için özel kurumlar, vakıflar, dernekler kuruluyor ve orijinal projeler uygulanıyordu.
Ülkedeki hiçbir kesim dışlanmıyor ve birlikte yaşama azmiyle diyaloglar kuruluyor, barış ve kardeşlik köprüleri inşa ediliyordu. Liberaller, Kürtler, Alevî kesimler asla dışlanmadan kucaklanıyor, anlaşılmaya çalışılıyor ve ortak paydalarda birlikte yaşamanın mümkün olduğu vurgulanıyordu.
Kafamda yıllardır cevabını bulamadığım bir soru vardı. Nasıl oluyordu da Hizmet hareketindeki daha genç ve ilmi daha az birisi veya bir grup, çok daha bilgili ve tecrübeli bir kişiden veya gruptan daha fazla hizmet ediyordu? Cevabını Üstadımızın ilk talebesi Hulusi Yahyagil Ağabeyin şu tesbitinde buldum:
“Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse, o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin ruh-u manevîsi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyumu manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzat artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi Risaleyi okuyor, malumatı artıyor, fakat marifeti, istikameti ve ihlâsı artmıyor.”
Demek ki, Hizmet hareketinde bulunan arkadaşlardaki kardeşlik ruhu, teslimiyet ve itaat sırrı, mesailerin tanzimi başarının temel dinamikleriydi.
Yurt dışında açılan Türk okulları muhteşem bir hizmetti. Bir yazar olarak buradaki öğrencilerden mektup aldığımda hem sevinmiş, hem şaşırmıştım. Onlar kitaplarımı Türkçe olarak okuyorlardı. Binlerce eserin Türkçeden farklı dillere çevrilmesinden daha önemli bir hizmet, insanların Türkçe öğrenmesiydi. Çünkü böylece milyonlarca eseri orijinal dilinden okutmak mümkündü. Bu ise, sadece benim için değil, bütün sanat ve edebiyat erbabı için muhteşem bir kazanımdı. Mesela, Risale-i Nur’un farklı dünya dillerine çevrilmesi büyük bir hizmetti. Ancak 180 ülkede Türkçeyi öğretip bu eserleri orijinal dilinden okutmak daha muhteşem bir hizmetti.
Yıllardır Türkçe olimpiyatlarını ağlayarak izlerdim. Daha sonra Uluslararası Dil ve Kültür Festivali olarak devam eden çalışmalar, benim gibi 40 yıldır yabancı dillerdeki müzik ve sanat yarışmalarında milletinin başarısızlığını gören birisi için mutluluk ve ümit bahşeden müjdelerdi.
Hizmet bana dertlerimi paylaşacağım bir kitle sundu. Yazdıklarımı okuyan, programlarımı izleyen, dinleyen çok seviyeli, edepli, kültürlü bir kitle. Hizmet’teki kardeşlerimize yönelik programlara 1994’te başladım, özellikle son beş yıldır radyo, TV, konferans tarzında sayısız program yaptık. Ömür boyu unutamayacağımız ve inşallah cennet bahçelerinde seyredeceğimiz nice hizmetler ve nice güzellikler paylaştık.
Ve en önemlisi hizmet beni ve ailemi “muhacir” yaptı. Belki maddî ve dünyevî çok kayıplarımız oldu. Ama bunlar hiç önemli değildi. 4 Mart 2016’da zulüm saltanatı kayyım adıyla Zaman gazetesini gasp ettiği gün, desteğe gelen kardeşlerimize kısa bir konuşma yapmıştım. Bir yerde, “Yapılan zulümlerin binde birine razı olmaktansa, çektiğimiz acıların bin katını çekmeye razıyız” demiştim. Zaman gösterdi ki, eksik söylemişim. Meğer zulümlerin milyonda birisini desteklemek yerine çektiğimizin milyon katına razı olsak değermiş.
Ümidimiz odur ki, bir gün gelecek, Rabbimiz şu anda gasp edilen bütün müesseseleri, engellenen bütün hizmetleri on, belki yüz katıyla telâfi edecek.
Yaklaşık 30-35 yıllık uzun bir maceramı niçin özetledim?
Geçmişi değerlendirip geleceğe hazırlanmak adına çok önemli olan nefis muhasebesini, her fırsatta cemaati eleştirmek şeklinde uygulayanlara; çekilen sıkıntılardan dolayı ümidi sarsılanlara; sürekli zulme maruz kaldığımız için morali bozulanlara, “Meselenin bir de bu yönü var” demek istiyorum. İnanın bu yazdıklarım, meselenin bu yönüyle ilgili çok az şeyler.
Ve “meselenin bu yönüyle” ilgili birkaç yazı daha yazmayı düşünüyorum.
Not: Bu yazı, Yeni Ailem dergisinin Temmuz sayısında yayınlanan yazımın biraz daha genişletilmiş halidir. Gördüğüm lüzum üzerine burada da yayınlamayı uygun buldum. CT
[Cemil Tokpınar] 31.8.2018 [TR724]
İmam hatip lisesinde ve ilâhiyat fakültesinde okudum. Küçük yaşlarda her akşam Risale derslerine gitmeye başladım. Eserleri defalarca okudum, anlamaya çalıştım ve elimden geldiğince iman hizmetinde koşturdum.
Daha lise yıllarında başlayan ve ilahiyat fakültesindeyken devam eden bir derdim vardı. Evet, çocukluktan beri din eğitimi alıyor, asrın müceddidini tanıyor ve Risale-i Nur’u okuyordum. Ama sanki bir şeyler, belki de çok şeyler eksik gibiydi. İçim sıkılıyor, gönlüm daralıyor, ufkum kararıyor, istediğim aşkı, şevki bulamıyor, içimdeki bazı soruları cevaplayamıyordum.
Neydi bu sorular?
Risale-i Nur’da anlatılan aşk, şevk, ihlâs, uhuvvet, tesanüd, mesailerin tanzimi gibi hususlar nasıl gerçekleşir; bu muhteşem eserler bütün dünyaya nasıl yayılır, evrensel bir hizmet nasıl yapılır; Nur hizmetinin iman hizmetiyle birlikte hayat safhası nasıl gerçekleştirilir gibi sorular hiç aklımdan çıkmıyor, ancak doyurucu cevabı bulamıyordum.
1970’li yıllardan itibaren yaptığım araştırmalarım, okuma, dinleme ve gözlemlerim neticesinde gördüm ki, bu suallerime cevap, dertlerime deva, problemlerime çözüm Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve oluşturduğu hizmet idi.
Ancak içinde bulunduğum hizmet ortamı, nefis ve hislerin önüme çıkardığı engeller vardı. Farklı bir cemaatte bulunmanın verdiği rekabet, meyl-i tefevvuk ve meyl-i rüçhaniyet, tarafgirlik, enaniyet, hased gibi hastalıklarla mücadele ederek ihlâs ve hakperestlik limanına demirledim diyebilirim. Bunu yapmak için Üstadım Bediüzzaman Hazretlerini, talebelerini, eserlerini terk etmeye gerek yoktu. Tam tersine daha çok sarıldım, daha çok sevdim ve daha çok anladım. Çünkü din veya cemaat değiştirmiyordum, sadece eksiklerimi tamamlıyor, problemlerimi çözüyor, daha bir aşk ve şevkle hizmete sarılıyordum.
Bu çok uzun konuyu özetlemekle yetinerek hemen dünyaya yayılan Hizmetin bir fert olarak bana neler kazandırdığını sıralayayım:
Öncelikle hizmet hareketinin başında bulunan M. Fethullah Gülen Hocaefendi’deki mümtaz vasıflar beni derinden etkilemiş ve kendisine meftun etmişti. Şimdiye kadar tanıdığım ve sevdiğim birçok büyük zatın birkaç özelliği öne çıkıyordu. Ama Hocaefendi’de ilim, irfan, hikmet, iman, ibadet, dua, ihlâs, ahlâk, zühd, takva, aksiyon gibi özelliklerin bütün kısımları ve detaylarıyla bir arada ve ileri derecede olması, bana modelleme gayreti ve şevki vermişti.
İlim-amel birlikteliği ve dengesini öğrendim. Bilgiler dudaktan kalbe ve eylemlere yansıyordu. Hizmetteki arkadaşlarda büyük hedefler belirleyip gece gündüz koşturmayı, fedakârlığı, şevk-i mutlak içinde aşk ve ümitle hizmet etmeyi gördüm ve ben de yapmaya çalıştım.
Hocaefendi’nin Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabe aşkı beni öylesine etkilemişti ki, sanki Asr-ı Sadette yaşıyormuşuz gibi, sanki onlar evimizin bir ferdi gibi bir şuur, heyecan ve duygu seli kazanıyorduk. Efendimizin (s.a.v.) Allah için ağlamayı teşvik eden hadislerini dinliyordum, ama gözümden bir damla yaş gelmiyordu. Onu tanıdıkça sohbet dinlerken, namaz kılarken veya dua ederken ağlamayı öğrenmiştim.
Hocaefendi’de ve talebelerinde müthiş bir ufuk vardı. Sürekli yeni hedefler, yeni projeler, yeni gayretler içinde çırpınıyorlar, durup dinlenmeden koşturuyorlardı. Söz gelişi, ülke içinde ve yurt dışında yardım ve kurban kesim faaliyetlerinden çok etkilenmiştim. Hizmet bana infakı, canını acıtırcasına vermeyi ve bundan zevk almayı öğretti.
Yurt içindeki hizmetlerin eğitim (dershane, yurt, lise, üniversite), yayıncılık (gazete, dergi, radyo, televizyon), iş dünyası (sanayi, ticaret, ziraat) gibi alanlarda müesseseleşerek yapılması, kalıcılık ve yaygınlaşması açısından muhteşemdi. İnsan ister istemez, ben ne yapabilirim diye çırpınmadan duramıyordu.
Allah’ım bu nasıl bir hizmet aşkıydı böyle! Toplumun hiçbir kesimi ihmal edilmiyordu. Çocuklar, gençler, yaşlılar, hanımlar, meslek grupları için özel kurumlar, vakıflar, dernekler kuruluyor ve orijinal projeler uygulanıyordu.
Ülkedeki hiçbir kesim dışlanmıyor ve birlikte yaşama azmiyle diyaloglar kuruluyor, barış ve kardeşlik köprüleri inşa ediliyordu. Liberaller, Kürtler, Alevî kesimler asla dışlanmadan kucaklanıyor, anlaşılmaya çalışılıyor ve ortak paydalarda birlikte yaşamanın mümkün olduğu vurgulanıyordu.
Kafamda yıllardır cevabını bulamadığım bir soru vardı. Nasıl oluyordu da Hizmet hareketindeki daha genç ve ilmi daha az birisi veya bir grup, çok daha bilgili ve tecrübeli bir kişiden veya gruptan daha fazla hizmet ediyordu? Cevabını Üstadımızın ilk talebesi Hulusi Yahyagil Ağabeyin şu tesbitinde buldum:
“Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse, o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsinin ruh-u manevîsi hükmündedir. Uhuvvet, davanın kayyumu manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine de, alakadarlık noktasında gelen füyuzat artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi Risaleyi okuyor, malumatı artıyor, fakat marifeti, istikameti ve ihlâsı artmıyor.”
Demek ki, Hizmet hareketinde bulunan arkadaşlardaki kardeşlik ruhu, teslimiyet ve itaat sırrı, mesailerin tanzimi başarının temel dinamikleriydi.
Yurt dışında açılan Türk okulları muhteşem bir hizmetti. Bir yazar olarak buradaki öğrencilerden mektup aldığımda hem sevinmiş, hem şaşırmıştım. Onlar kitaplarımı Türkçe olarak okuyorlardı. Binlerce eserin Türkçeden farklı dillere çevrilmesinden daha önemli bir hizmet, insanların Türkçe öğrenmesiydi. Çünkü böylece milyonlarca eseri orijinal dilinden okutmak mümkündü. Bu ise, sadece benim için değil, bütün sanat ve edebiyat erbabı için muhteşem bir kazanımdı. Mesela, Risale-i Nur’un farklı dünya dillerine çevrilmesi büyük bir hizmetti. Ancak 180 ülkede Türkçeyi öğretip bu eserleri orijinal dilinden okutmak daha muhteşem bir hizmetti.
Yıllardır Türkçe olimpiyatlarını ağlayarak izlerdim. Daha sonra Uluslararası Dil ve Kültür Festivali olarak devam eden çalışmalar, benim gibi 40 yıldır yabancı dillerdeki müzik ve sanat yarışmalarında milletinin başarısızlığını gören birisi için mutluluk ve ümit bahşeden müjdelerdi.
Hizmet bana dertlerimi paylaşacağım bir kitle sundu. Yazdıklarımı okuyan, programlarımı izleyen, dinleyen çok seviyeli, edepli, kültürlü bir kitle. Hizmet’teki kardeşlerimize yönelik programlara 1994’te başladım, özellikle son beş yıldır radyo, TV, konferans tarzında sayısız program yaptık. Ömür boyu unutamayacağımız ve inşallah cennet bahçelerinde seyredeceğimiz nice hizmetler ve nice güzellikler paylaştık.
Ve en önemlisi hizmet beni ve ailemi “muhacir” yaptı. Belki maddî ve dünyevî çok kayıplarımız oldu. Ama bunlar hiç önemli değildi. 4 Mart 2016’da zulüm saltanatı kayyım adıyla Zaman gazetesini gasp ettiği gün, desteğe gelen kardeşlerimize kısa bir konuşma yapmıştım. Bir yerde, “Yapılan zulümlerin binde birine razı olmaktansa, çektiğimiz acıların bin katını çekmeye razıyız” demiştim. Zaman gösterdi ki, eksik söylemişim. Meğer zulümlerin milyonda birisini desteklemek yerine çektiğimizin milyon katına razı olsak değermiş.
Ümidimiz odur ki, bir gün gelecek, Rabbimiz şu anda gasp edilen bütün müesseseleri, engellenen bütün hizmetleri on, belki yüz katıyla telâfi edecek.
Yaklaşık 30-35 yıllık uzun bir maceramı niçin özetledim?
Geçmişi değerlendirip geleceğe hazırlanmak adına çok önemli olan nefis muhasebesini, her fırsatta cemaati eleştirmek şeklinde uygulayanlara; çekilen sıkıntılardan dolayı ümidi sarsılanlara; sürekli zulme maruz kaldığımız için morali bozulanlara, “Meselenin bir de bu yönü var” demek istiyorum. İnanın bu yazdıklarım, meselenin bu yönüyle ilgili çok az şeyler.
Ve “meselenin bu yönüyle” ilgili birkaç yazı daha yazmayı düşünüyorum.
Not: Bu yazı, Yeni Ailem dergisinin Temmuz sayısında yayınlanan yazımın biraz daha genişletilmiş halidir. Gördüğüm lüzum üzerine burada da yayınlamayı uygun buldum. CT
[Cemil Tokpınar] 31.8.2018 [TR724]
Pasaport hukuksuzluğu ve ölüme yelken açan biçareler [Aziz Kamil Can]
Ege Denizi’ndeki bot facialarının sonuncusunda hayatını kaybeden çocukları kaleme alan havuz yazarı, sebep olanları suçlayacağına bu çocukların anne babalarına kızıyor ve çocuklarını normal yollardan yurt dışına göndermek varken böyle bir intihara niçin kalkıştıklarını soruyordu.
Oysa OHAL döneminde, (20 Haziran itibariyle) 400 binden fazla kişi hakkında terör soruşturması açıldığı ilgili bakanlıkça açıklanmıştı. Soruşturma geçirenlerden şanslı olup tutuklanmayanların ya da sonradan tahliye edilenlerin hepsine yurtdışı çıkış yasağı getirildi. Bu yetmezmiş gibi, soruşturma dışında kalan aile bireylerinin pasaportları da iptal edildi veya talep edenlerin istekleri aynı sebeple reddedildi. Özellikle gözaltına alınan ve sonradan serbest kalsa da tutuklanan herkesin malvarlıklarına ve banka hesaplarına da tedbir konuldu. İşlerinden olan bu kişiler adeta ülke içinde açlığa mahkûm edildiler.
Geçen ay OHAL kaldırıldıktan sonra, eşinden dolayı pasaportuna tahdit konulmuş 150 bin kişinin tahdidinin kaldırıldığı kamuoyuna duyurulmuştu. Ancak kısa bir süre sonra bu açıklamanın gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı. Çünkü, bu durumdaki kişilerin çoğunun tahdidinin kaldırılmadığı ya da kaldırıldı denilen sınırlamaların birkaç gün sonra tekrar konulduğu ortaya çıktı. Her ne kadar bu durum hükümet kaynaklarınca yalanlansa da ülkede yaşanan fiili durum ve yeni pasaport başvurularında, konulan bu tahditlerin Anayasa, ulusal mevzuat ve tüm insan hakları belgelerine aykırı olarak devam ettiğini gösteriyor!
Bu ve benzeri hukuksuzluklardan dolayı Türkiye son 5-6 yıldır dünya hukukun üstünlüğü endeksine göre inanılmaz bir düşüş yaşadı. Bu durum, ülkede uygulanan hukukun, Anayasa ve yasalara göre değil keyfi olarak uygulandığının kanıtıdır.
Ulusal ve uluslararası düzenlemelerde Seyahat hürriyeti
Anayasanın halen geçerli olan 23. maddesinde seyahat hürriyeti şöyle düzenlenmiştir: “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.”
Anayasa’nın 90. maddesi gereği Türkiye’nin uymakla yükümlü bulunduğu uluslararası mevzuattaki seyahat hürriyetinin korunması ile ilgili kurallara da kısaca yer vermek istiyoruz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli 4 No’lu Protokolün 2. maddesinde, “… 2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etmekte serbesttir. 3. Bu haklar, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlık ve ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler olarak ve yasayla öngörülmüş sınırlamalara tabi tutulabilir.” şeklinde yer alan hüküm Türkiye tarafından onaylanarak iç hukuk halini almıştır.
Ayrıca İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 13. maddesi, 1966 tarihli Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 12. maddesi de bu hürriyeti güvence altına alan diğer uluslararası sözleşmelerdir.
Uymakla yükümlü olduğumuz ve serbest dolaşım hakkını garanti altına alan, hakkın sınırlanmasının ancak belli gerekçelerle mümkün olabileceğini düzenleyen bu sözleşmeler bugün açıkça çiğnenmektedir. Bu nedenle de yakın gelecekte Türkiye’yi gerek tazmini gerekse temel haklar uygulaması yönlerinden büyük sıkıntılar beklemektedir…
OHAL dönemiyle bir baskı, tehdit ve cezalandırma aracı olarak kullanılan pasaport tahdidi yüz binlerin canını yakmaya devam etmekte ve hatta kimi canların alınmasına da neden olmaktadır.
Pasaport tahdit hukuksuzluğuna dayanak olarak Pasaport Kanunu’nun 22. maddesi gösterilmektedir. Bu düzenlemede yer alan “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenlere pasaport veya seyahat vesikası verilmez” ibaresi 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrasında geçerliliğini kanunen yitirmiştir. Çünkü Anayasal bu korumaya göre seyahat hürriyetinin engellenebilmesi, her ne amaçla olursa olsun idari makam olan Bakanlık tespitine ve kararına göre değil; ancak bir hâkim kararıyla mümkündür!
2010 yılında İçişleri Bakanı olan Beşir Atalay değişikliğe vurgu yaparak o tarihte şu açıklamayı yapmıştı; “Kanunlarda bir değişiklik düzenlemesi yapılmadan, Anayasa kesin bir hüküm getirdiği için, yargı kararı taşımayan yurtdışı çıkış yasaklarını iptal ediyoruz. Şu anda bizim elimizde yargı kararına dayanmayan, yurtdışına çıkış yasaklarını bugünden itibaren iptal ettik.”
667 sayılı KHK’nın 5. maddesi ile Pasaport Kanunundaki “Anayasaya aykırılık” bir adım daha ileri taşındı. Sakıncalı olduğu tespit edilen kişilerin pasaportlarının Bakanlık tarafından iptal edilebileceği gibi, sakıncalı oldukları tespit edilmemiş olsa bile, sakıncalı kişilerin eşlerinin pasaportlarının da gerekli görülmesi durumunda Bakanlık tarafından iptal edilebileceği hüküm altına alındı. Ne yazık ki bu madde yüzbinlerce kişiye uygulandı. OHAL döneminde uygulanmak üzere KHK ile yapılan bu düzenleme, yasalaştırılarak OHAL sonrasında da uygulanmaya devam edilmektedir.
Yüzbinlerce kişiyi haksız şekilde mağdur eden ve bazılarını da ölüme kadar sürükleyen bu hukuksuzlukta bile aslında bir somut gerekçe istenmiştir. 5682 sayılı Kanunun 22. maddesinde “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu tespit edilenler”; 6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasında ise “genel güvenlik açısından mahzurlu görülmesi halinde” denilerek idari tasarrufla yurtdışı çıkış yasağı konulabilmesi için genel güvenlik bakımından sakınca bulunduğunun somut olarak tespit edilmiş olması aranmıştır. Bir başka deyişle somut bir neden gösterilmedikçe bu durumdaki kişi hakkında tahdit konulamaz.
6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasına göre birinci fıkrada belirtilen kişinin eşi olmak tek başına tahdit nedeni sayılamaz, hakkında adli veya idari soruşturma yürütülen kişinin eşinin yurtdışına çıkması durumunda genel güvenlik açısından ne tür sakınca doğacağının da ortaya konulması hukuken zorunludur. AİHM’nin Riener/Bulgaristan kararında yurtdışına çıkış yasağı konulabilmesi için amaç ile araç arasındaki “ölçülülük” üzerinde durulmuştur. Ölçülülüğün varsayılabilmesi için ise “elverişlilik”, “zorunluluk” ve “orantılılık” alt ilkelerinin her birinin de ayrı ayrı varlığının ispatlanması şarttır. Dolayısıyla Anayasa 90. maddesi gereğince, 2010 yılındaki Anayasa değişikliği olmasaydı dahi taraf olduğumuz sözleşme hükümlerinin uygulanmasıyla dahi yurtdışı çıkış yasağı konulmasına ilişkin idari işlemin kaldırılması gereklidir.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’larını denetleyemeyeceğini açıklamışsa da, Anayasanın halen geçerli olan ve “olağan üstü hallerde dahi dokunulamayacak çekirdek alanı” olarak tabir edilen 15/2. maddesinde, “hiç kimse mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar suçlu sayılamayacağı” gibi “milletler arası yükümlülükler de bu dönemlerde ihlal edilemez.”
Gerek Anayasal gerekse uluslararası mevzuatın işaret ettiği ve güvence altına aldığı seyahat hürriyeti, tedbiren dahi olsa ancak bir hakim kararı ile kısıtlanabilir. Dolayısı ile Prof. Kemal Gözler’in tespitine göre son düzenleme OHAL KHK’sı ile getirilmiş olsa bile Anayasa Mahkemesi’nin denetim sınırları içindedir.
Siyasi irade önünde kıyama durmayı görev bilen Anayasa Mahkemesi, korumakla görevli bulunduğu bu büyük Anayasal ihlali görmezden gelip, İçişleri Bakanlığı ile ters düşmekten çekinse de, 2013 yılında idari yargının en yüksek karar mercii olan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Pasaport Kanunundaki Anayasal aykırılığı gözler önüne sermiştir:
31/2/2013 tarih ve E:2008/921, K:2013/314 sayılı söz konusu kararda; yasadışı örgüt üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından yakalanarak yargılanıp beraat eden ve hakkında herhangi bir mahkumiyet kararı bulunmayan davacının, kolluk tarafından sürekli takip altında tutularak operasyona yönelik olarak faaliyetlerinin izlendiğinden bahisle pasaport verilmediği anlaşılmış ise de, Anayasanın 23. maddesinin 4. fıkrasının 5982 sayılı Yasanın 3. maddesi ile değiştirilen hükmü uyarınca vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin ancak suç soruşturma veya kovuşturması nedeniyle kısıtlanabileceği, bunun da hâkim kararıyla yapılabileceği açık olup, Anayasanın kişi hak ve hürriyetlerini genişletici nitelikteki, kişilerin lehine olan düzenlemesinin geçmiş tarihli olaylara da uygulanabileceği ve hâkim kararı olmadan idare tarafından, vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin kısıtlanamayacağı açık olduğundan, davalı idare işleminde ve davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmadığı hüküm altına alınmıştır.
Uluslararası mevzuat nedeniyle Anayasanın 90 ve yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 23. maddesine aykırı olan söz konusu düzenleme ayrıca Anayasa’nın 38. maddesine de aykırıdır. Bu maddede “ceza sorumluluğunun şahsi” olduğu belirtilerek, uluslararası insan haklarına da uygun olarak, bir kişinin yakını dahi olsa başka birinin suçu nedeniyle cezalandırılamayacağını hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla soruşturma ya da kovuşturma geçiren veya hakkında verilmiş hatta kesinleşmiş bir hüküm bile olsa, hukuka uygun bir gerekçe olmaksızın o failin eşi ya da diğer aile bireyleri o kişinin suçu nedeniyle Anayasal haklarından mahrum edilemezler.
Anayasanın tanınmadığı bir ülkede hukuk bu şekilde paçavraya dönünce, ölümden kaçan anne babaların, çocuklarını öldürmekle suçlanması da maalesef artık yadırganmıyor.
Yine de her şeye rağmen hukuksuzluğa karşı hukuksal mücadelenin verilmesi, idareye karşı açılacak davaların son mercie kadar takip edilmesi, hukuksuzlara karşı tazmini ve cezai davaların açılması son derece önemlidir. Unutulmamalıdır ki “aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını ister.”
[Aziz Kamil Can] 31.8.2018 [TR724]
Oysa OHAL döneminde, (20 Haziran itibariyle) 400 binden fazla kişi hakkında terör soruşturması açıldığı ilgili bakanlıkça açıklanmıştı. Soruşturma geçirenlerden şanslı olup tutuklanmayanların ya da sonradan tahliye edilenlerin hepsine yurtdışı çıkış yasağı getirildi. Bu yetmezmiş gibi, soruşturma dışında kalan aile bireylerinin pasaportları da iptal edildi veya talep edenlerin istekleri aynı sebeple reddedildi. Özellikle gözaltına alınan ve sonradan serbest kalsa da tutuklanan herkesin malvarlıklarına ve banka hesaplarına da tedbir konuldu. İşlerinden olan bu kişiler adeta ülke içinde açlığa mahkûm edildiler.
Geçen ay OHAL kaldırıldıktan sonra, eşinden dolayı pasaportuna tahdit konulmuş 150 bin kişinin tahdidinin kaldırıldığı kamuoyuna duyurulmuştu. Ancak kısa bir süre sonra bu açıklamanın gerçeği yansıtmadığı anlaşıldı. Çünkü, bu durumdaki kişilerin çoğunun tahdidinin kaldırılmadığı ya da kaldırıldı denilen sınırlamaların birkaç gün sonra tekrar konulduğu ortaya çıktı. Her ne kadar bu durum hükümet kaynaklarınca yalanlansa da ülkede yaşanan fiili durum ve yeni pasaport başvurularında, konulan bu tahditlerin Anayasa, ulusal mevzuat ve tüm insan hakları belgelerine aykırı olarak devam ettiğini gösteriyor!
Bu ve benzeri hukuksuzluklardan dolayı Türkiye son 5-6 yıldır dünya hukukun üstünlüğü endeksine göre inanılmaz bir düşüş yaşadı. Bu durum, ülkede uygulanan hukukun, Anayasa ve yasalara göre değil keyfi olarak uygulandığının kanıtıdır.
Ulusal ve uluslararası düzenlemelerde Seyahat hürriyeti
Anayasanın halen geçerli olan 23. maddesinde seyahat hürriyeti şöyle düzenlenmiştir: “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.”
Anayasa’nın 90. maddesi gereği Türkiye’nin uymakla yükümlü bulunduğu uluslararası mevzuattaki seyahat hürriyetinin korunması ile ilgili kurallara da kısaca yer vermek istiyoruz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli 4 No’lu Protokolün 2. maddesinde, “… 2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etmekte serbesttir. 3. Bu haklar, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlık ve ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler olarak ve yasayla öngörülmüş sınırlamalara tabi tutulabilir.” şeklinde yer alan hüküm Türkiye tarafından onaylanarak iç hukuk halini almıştır.
Ayrıca İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 13. maddesi, 1966 tarihli Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 12. maddesi de bu hürriyeti güvence altına alan diğer uluslararası sözleşmelerdir.
Uymakla yükümlü olduğumuz ve serbest dolaşım hakkını garanti altına alan, hakkın sınırlanmasının ancak belli gerekçelerle mümkün olabileceğini düzenleyen bu sözleşmeler bugün açıkça çiğnenmektedir. Bu nedenle de yakın gelecekte Türkiye’yi gerek tazmini gerekse temel haklar uygulaması yönlerinden büyük sıkıntılar beklemektedir…
OHAL dönemiyle bir baskı, tehdit ve cezalandırma aracı olarak kullanılan pasaport tahdidi yüz binlerin canını yakmaya devam etmekte ve hatta kimi canların alınmasına da neden olmaktadır.
Pasaport tahdit hukuksuzluğuna dayanak olarak Pasaport Kanunu’nun 22. maddesi gösterilmektedir. Bu düzenlemede yer alan “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenlere pasaport veya seyahat vesikası verilmez” ibaresi 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrasında geçerliliğini kanunen yitirmiştir. Çünkü Anayasal bu korumaya göre seyahat hürriyetinin engellenebilmesi, her ne amaçla olursa olsun idari makam olan Bakanlık tespitine ve kararına göre değil; ancak bir hâkim kararıyla mümkündür!
2010 yılında İçişleri Bakanı olan Beşir Atalay değişikliğe vurgu yaparak o tarihte şu açıklamayı yapmıştı; “Kanunlarda bir değişiklik düzenlemesi yapılmadan, Anayasa kesin bir hüküm getirdiği için, yargı kararı taşımayan yurtdışı çıkış yasaklarını iptal ediyoruz. Şu anda bizim elimizde yargı kararına dayanmayan, yurtdışına çıkış yasaklarını bugünden itibaren iptal ettik.”
667 sayılı KHK’nın 5. maddesi ile Pasaport Kanunundaki “Anayasaya aykırılık” bir adım daha ileri taşındı. Sakıncalı olduğu tespit edilen kişilerin pasaportlarının Bakanlık tarafından iptal edilebileceği gibi, sakıncalı oldukları tespit edilmemiş olsa bile, sakıncalı kişilerin eşlerinin pasaportlarının da gerekli görülmesi durumunda Bakanlık tarafından iptal edilebileceği hüküm altına alındı. Ne yazık ki bu madde yüzbinlerce kişiye uygulandı. OHAL döneminde uygulanmak üzere KHK ile yapılan bu düzenleme, yasalaştırılarak OHAL sonrasında da uygulanmaya devam edilmektedir.
Yüzbinlerce kişiyi haksız şekilde mağdur eden ve bazılarını da ölüme kadar sürükleyen bu hukuksuzlukta bile aslında bir somut gerekçe istenmiştir. 5682 sayılı Kanunun 22. maddesinde “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahzur bulunduğu tespit edilenler”; 6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasında ise “genel güvenlik açısından mahzurlu görülmesi halinde” denilerek idari tasarrufla yurtdışı çıkış yasağı konulabilmesi için genel güvenlik bakımından sakınca bulunduğunun somut olarak tespit edilmiş olması aranmıştır. Bir başka deyişle somut bir neden gösterilmedikçe bu durumdaki kişi hakkında tahdit konulamaz.
6749 sayılı Kanunun 5. maddesinin ikinci fıkrasına göre birinci fıkrada belirtilen kişinin eşi olmak tek başına tahdit nedeni sayılamaz, hakkında adli veya idari soruşturma yürütülen kişinin eşinin yurtdışına çıkması durumunda genel güvenlik açısından ne tür sakınca doğacağının da ortaya konulması hukuken zorunludur. AİHM’nin Riener/Bulgaristan kararında yurtdışına çıkış yasağı konulabilmesi için amaç ile araç arasındaki “ölçülülük” üzerinde durulmuştur. Ölçülülüğün varsayılabilmesi için ise “elverişlilik”, “zorunluluk” ve “orantılılık” alt ilkelerinin her birinin de ayrı ayrı varlığının ispatlanması şarttır. Dolayısıyla Anayasa 90. maddesi gereğince, 2010 yılındaki Anayasa değişikliği olmasaydı dahi taraf olduğumuz sözleşme hükümlerinin uygulanmasıyla dahi yurtdışı çıkış yasağı konulmasına ilişkin idari işlemin kaldırılması gereklidir.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’larını denetleyemeyeceğini açıklamışsa da, Anayasanın halen geçerli olan ve “olağan üstü hallerde dahi dokunulamayacak çekirdek alanı” olarak tabir edilen 15/2. maddesinde, “hiç kimse mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar suçlu sayılamayacağı” gibi “milletler arası yükümlülükler de bu dönemlerde ihlal edilemez.”
Gerek Anayasal gerekse uluslararası mevzuatın işaret ettiği ve güvence altına aldığı seyahat hürriyeti, tedbiren dahi olsa ancak bir hakim kararı ile kısıtlanabilir. Dolayısı ile Prof. Kemal Gözler’in tespitine göre son düzenleme OHAL KHK’sı ile getirilmiş olsa bile Anayasa Mahkemesi’nin denetim sınırları içindedir.
Siyasi irade önünde kıyama durmayı görev bilen Anayasa Mahkemesi, korumakla görevli bulunduğu bu büyük Anayasal ihlali görmezden gelip, İçişleri Bakanlığı ile ters düşmekten çekinse de, 2013 yılında idari yargının en yüksek karar mercii olan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Pasaport Kanunundaki Anayasal aykırılığı gözler önüne sermiştir:
31/2/2013 tarih ve E:2008/921, K:2013/314 sayılı söz konusu kararda; yasadışı örgüt üyesi olmak ve bölücülük propagandası yapmak suçlarından yakalanarak yargılanıp beraat eden ve hakkında herhangi bir mahkumiyet kararı bulunmayan davacının, kolluk tarafından sürekli takip altında tutularak operasyona yönelik olarak faaliyetlerinin izlendiğinden bahisle pasaport verilmediği anlaşılmış ise de, Anayasanın 23. maddesinin 4. fıkrasının 5982 sayılı Yasanın 3. maddesi ile değiştirilen hükmü uyarınca vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin ancak suç soruşturma veya kovuşturması nedeniyle kısıtlanabileceği, bunun da hâkim kararıyla yapılabileceği açık olup, Anayasanın kişi hak ve hürriyetlerini genişletici nitelikteki, kişilerin lehine olan düzenlemesinin geçmiş tarihli olaylara da uygulanabileceği ve hâkim kararı olmadan idare tarafından, vatandaşın yurtdışına çıkma hürriyetinin kısıtlanamayacağı açık olduğundan, davalı idare işleminde ve davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık bulunmadığı hüküm altına alınmıştır.
Uluslararası mevzuat nedeniyle Anayasanın 90 ve yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 23. maddesine aykırı olan söz konusu düzenleme ayrıca Anayasa’nın 38. maddesine de aykırıdır. Bu maddede “ceza sorumluluğunun şahsi” olduğu belirtilerek, uluslararası insan haklarına da uygun olarak, bir kişinin yakını dahi olsa başka birinin suçu nedeniyle cezalandırılamayacağını hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla soruşturma ya da kovuşturma geçiren veya hakkında verilmiş hatta kesinleşmiş bir hüküm bile olsa, hukuka uygun bir gerekçe olmaksızın o failin eşi ya da diğer aile bireyleri o kişinin suçu nedeniyle Anayasal haklarından mahrum edilemezler.
Anayasanın tanınmadığı bir ülkede hukuk bu şekilde paçavraya dönünce, ölümden kaçan anne babaların, çocuklarını öldürmekle suçlanması da maalesef artık yadırganmıyor.
Yine de her şeye rağmen hukuksuzluğa karşı hukuksal mücadelenin verilmesi, idareye karşı açılacak davaların son mercie kadar takip edilmesi, hukuksuzlara karşı tazmini ve cezai davaların açılması son derece önemlidir. Unutulmamalıdır ki “aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını ister.”
[Aziz Kamil Can] 31.8.2018 [TR724]
Prof. Dr. Sabri Çolak’ın ardından [Dr. Abdurrahman Şeyhoğlu]
Onu tanıyalı yaklaşık otuşbeş yıl oldu. O yıllarda biz daha öğrenciydik o ise öğretim görevlisi. Bir insanı tanımak için onunla seyahat etmek lazım derler. Uzun yıllar Erzurum’da kaldığım için onunla köy köy dolaştım. Doğu Anadolu’da gitmediğimiz il ilçe kalmadı. Bu vesileyle onu daha yakından tanıdım. Tanıdıkça ona olan sevgim arttı. Vefatından dolayı çok üzüldüğümü ve saatlerce gözyaşı döktüğümü Allah biliyor.
Candan konuşan, riyakarlık bilmeyen,doğruyu söylemekten ve yapmaktan çekinmeyen mert bir insandı. Bu mertliğinden dolayı etrafında çok sevilir ve takdir edilirdi. Fıtratına uygun bir hareket idi Hizmet hareketi. Bundan dolayı o, süvarisini bulan bir küheylan gibi durmadan hizmete koşmuş, durup dinlenme bilmeden dolu dolu bir hayat yaşamıştı. Akademisyenlik gibi zor bir işin altında olmasına rağmen, bu meşguliyet onun hizmetine mani olmamıştı. Davasına karşı sadık, ciddi ve vakurdu. Hocaefendi’ye ciddi bağlılığı olan bir insandı. Hele onun cömertliğine ve fedakarlığına diyecek yoktu. Ona bu devrin Hz. Ebu Bekir’i dense sezadır.
Bir Profesör olarak maddi imkanları gayet iyiydi. O bu maddi imkanlarını hizmete sarfeder, talebelere burs verir, akrabalarına yardım eder, insanlara yedirir içirir, asla fakirlik endişesine kapılmazdı. Çok defa ayın sonu gelmeden maaşı biterdi. Biterdi ama onun ikram etme arzusu bitmezdi. Bu defa etrafından borç alarak ikram ve ihsanlarına devam ederdi. Hatta etrafındaki insanlar onu tadil etmeseler elinde eteğinde ne varsa her şeyini hizmete vermek isterdi.
Ümmeti Muhammed’in derdiyle dertli bir insandı. Dünyanın cazibedar güzelliklerine hiç önem vermeyen, neyi varsa her şeyini davasına harcayan eşsiz bir şahsiyetti. Elli yıllık hayatında kendine bir ev almayı düşünmemiş, iyi bir arabaya binmemiş, dünyadan kâm alma adına bir yere tatile gitmemiş, bir yazlık yapmanın derdine düşmemişti. Emekli olduğunda etrafındaki insanların zorlaması ve kızlarının yardımıyla ancak bir daire almaya ikna edilebilmişti.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Bu şiir tam da Sabri Hocamı anlatır. Mazlumların ve mağdurların babasıydı. Zor zamanda konuşmak ve dik durmak onun şiarıydı. 28 Şubat sürecinde herkesin korkudan kendini gizlediği zamanlarda, o asla korkmamış ve yılmamıştı. Başörtüsü yüzünden derslere alınmayan kız çocuklarının fakülte koridorunda ağladıklarını gördüğünde bir aslan gibi kükremiş ve bütün öğretim görevlilerini “bunları derslerden atamazsınız” diye fırçalamıştı.
28 Şubat sürecinin mağdurlarındandı. Ama o bunlara aldırmıyor, hatta bu mağduriyeti şeref kabul ediyordu. Etrafındaki meslekdaşlarıona;biz seni dekan yapacağız ama senin cemaata yakınlığın buna engel oluyor, bunun için “Sen Hocaefendi hakkında biraz atar tutarsan,seni dekan yapabiliriz” dediklerinde, o hiç tereddüt etmeden böyle bir teklifi reddetmiş ve makam mevki için davasını asla satmamıştı.
17 Aralık’tan sonra da asla sarsılmamıştı. Satmak bir tarafa etrafına ümit kaynağı olmuştu. Hocaefendiye olan sadakati ve samimiyetinde asla tereddüt yaşamamıştı. 2015’te bizleri ziyarete gelmiş ve, “gardaşlar Hizmet’te bir kusur yok, sarsılmayın” diye ümit vermişti.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hadisi bana artık çok şey ifade ediyor. Sabri hocam da sadakatle yaşadı tutuklandıktan sonra da aynı sadakati gösterdi.Mahkemelerde dik durarak iftiracı olmadı.Sonunda inandığı dava uğruna canını verdi.
Hz Halit bin Velid hakkında söylenen sözü biraz değiştirerek söylemenin onun için uygun olacağını düşünüyorum.
Fakir olarak yaşadı.
Hizmetin bir yitiği, bu dünyadan göçtü.
[Dr. Abdurrahman Şeyhoğlu] 31.8.2018 [TR724]
Candan konuşan, riyakarlık bilmeyen,doğruyu söylemekten ve yapmaktan çekinmeyen mert bir insandı. Bu mertliğinden dolayı etrafında çok sevilir ve takdir edilirdi. Fıtratına uygun bir hareket idi Hizmet hareketi. Bundan dolayı o, süvarisini bulan bir küheylan gibi durmadan hizmete koşmuş, durup dinlenme bilmeden dolu dolu bir hayat yaşamıştı. Akademisyenlik gibi zor bir işin altında olmasına rağmen, bu meşguliyet onun hizmetine mani olmamıştı. Davasına karşı sadık, ciddi ve vakurdu. Hocaefendi’ye ciddi bağlılığı olan bir insandı. Hele onun cömertliğine ve fedakarlığına diyecek yoktu. Ona bu devrin Hz. Ebu Bekir’i dense sezadır.
Bir Profesör olarak maddi imkanları gayet iyiydi. O bu maddi imkanlarını hizmete sarfeder, talebelere burs verir, akrabalarına yardım eder, insanlara yedirir içirir, asla fakirlik endişesine kapılmazdı. Çok defa ayın sonu gelmeden maaşı biterdi. Biterdi ama onun ikram etme arzusu bitmezdi. Bu defa etrafından borç alarak ikram ve ihsanlarına devam ederdi. Hatta etrafındaki insanlar onu tadil etmeseler elinde eteğinde ne varsa her şeyini hizmete vermek isterdi.
Ümmeti Muhammed’in derdiyle dertli bir insandı. Dünyanın cazibedar güzelliklerine hiç önem vermeyen, neyi varsa her şeyini davasına harcayan eşsiz bir şahsiyetti. Elli yıllık hayatında kendine bir ev almayı düşünmemiş, iyi bir arabaya binmemiş, dünyadan kâm alma adına bir yere tatile gitmemiş, bir yazlık yapmanın derdine düşmemişti. Emekli olduğunda etrafındaki insanların zorlaması ve kızlarının yardımıyla ancak bir daire almaya ikna edilebilmişti.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Bu şiir tam da Sabri Hocamı anlatır. Mazlumların ve mağdurların babasıydı. Zor zamanda konuşmak ve dik durmak onun şiarıydı. 28 Şubat sürecinde herkesin korkudan kendini gizlediği zamanlarda, o asla korkmamış ve yılmamıştı. Başörtüsü yüzünden derslere alınmayan kız çocuklarının fakülte koridorunda ağladıklarını gördüğünde bir aslan gibi kükremiş ve bütün öğretim görevlilerini “bunları derslerden atamazsınız” diye fırçalamıştı.
28 Şubat sürecinin mağdurlarındandı. Ama o bunlara aldırmıyor, hatta bu mağduriyeti şeref kabul ediyordu. Etrafındaki meslekdaşlarıona;biz seni dekan yapacağız ama senin cemaata yakınlığın buna engel oluyor, bunun için “Sen Hocaefendi hakkında biraz atar tutarsan,seni dekan yapabiliriz” dediklerinde, o hiç tereddüt etmeden böyle bir teklifi reddetmiş ve makam mevki için davasını asla satmamıştı.
17 Aralık’tan sonra da asla sarsılmamıştı. Satmak bir tarafa etrafına ümit kaynağı olmuştu. Hocaefendiye olan sadakati ve samimiyetinde asla tereddüt yaşamamıştı. 2015’te bizleri ziyarete gelmiş ve, “gardaşlar Hizmet’te bir kusur yok, sarsılmayın” diye ümit vermişti.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hadisi bana artık çok şey ifade ediyor. Sabri hocam da sadakatle yaşadı tutuklandıktan sonra da aynı sadakati gösterdi.Mahkemelerde dik durarak iftiracı olmadı.Sonunda inandığı dava uğruna canını verdi.
Hz Halit bin Velid hakkında söylenen sözü biraz değiştirerek söylemenin onun için uygun olacağını düşünüyorum.
Fakir olarak yaşadı.
Hizmetin bir yitiği, bu dünyadan göçtü.
[Dr. Abdurrahman Şeyhoğlu] 31.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)