Çevrimtaş köylülerinin tüm evleri kullanmaz hale geldi

Elazığ Sivrice’de meydana gelen 6,8 büyüklüğündeki depremde büyük hasar gören yerlerden biri de Çevrimtaş Köyü oldu. Tüm evlerin kullanılmaz hale geldiği köyde köylüler, devletten yardım beklediklerini söyledi.

KRONOS -25 Ocak 2020

Depremde Çevrimtaş’taki 13 haneden 4’ünün enkaza döndüğü köyde 2 kişi hayatını kaybetti. Kalan 9 ev de kullanılamaz hale geldi. Depremin merkez üssü Sivrice’den Çevrimtaş’a giden tali yolda da deprem sonucunda meydana gelen heyelan yüzünden köye ulaşım zorlaştı.

AFAD’ın verilerinin yer aldığı haritada mor noktada, merkez üssü Sivrice olan 6,8 büyüklüğündeki deprem gösteriliyor. Çevrimtaş Köyü ise üssün güneyinde yer alıyor.

13 HANENİN TAMAMI KULLANILMAZ HALE GELDİ

Mezopotamya Ajansı’ndan Bilal Güldem ve Özgür Paksoy’un haberine göre, artçı depremlerinde merkez üssü olan köydeki 13 haneden 4’ü, tamamen enkaza dönerken diğer haneler de kullanılamaz hale geldi. Enkaz altında kalan Zeki Ertaş ve Ramazan Ertaş hayatını kaybetti. Haberde belirtildiğine göre, 2007 yılında köyde meydana gelen depremde evi hasar gören Ramazan Ertaş, aynı evde önlem alınmadan yaşamaya devam ediyordu.

MUHTAR: KIRSAL KESİMLERDEKİ İNSANLARA YARDIMCI OLSUNLAR

Neredeyse kimsenin kalmadığı köyde, yardım için gelen askerler ve AFAD ekipleri bulunuyor. Jandarma Özel Hareket Yüzbaşı, depremin meydana gelmesiyle birlikte zor şartlar altında bir saat sonra köye ulaştıklarını ve AFAD ekipleriyle birlikte enkaz altında kalan köylüleri kurtardıklarını anlattı.

Evi hasar gören köy muhtarı Ramazan Alparslan ise meydana gelen deprem ardından asker ve AFAD ekiplerinin depremden dört saat sonra köye geldiklerini, enkaz altında kalan köylüleri de kendi imkanlarıyla çıkardıklarını söyledi.

Alparslan, deprem ardından yaşananları şöyle anlattı: “Deprem olunca dışarıya çıktık, aşağı mahalleye gittik. Orada Zeki Ertaş göçük altında kalmıştı. Komşularımızın yardımıyla ses verdiği için onu kurtarabildik. Yaşar Güçlü’yü kepçe yardımıyla çıkardığımız zaman vefat etmişti. Ramazan Ertaş’ı da çocuklarıyla birlikte göçükten çıkardık. Orada 4 ev yıkıldı. Geriye kalan da tahrip oldu. Ramazan Ertaş vefat etti. Burada da 3 ev yıkıldı, başka köylerde de Turgut Özdemir, Yılmaz Kartalkaya ile annesi Ferinaz’ı da evlerinden aldık.”

‘ZAMAN KAYBI YAŞANMASAYDI BELKİ BU KADAR ÖLÜM OLMAZDI’

Alparslan, “2007’de Nisan ayında deprem oldu. AFAD ekipleri ve askerler, heyelanın yolu kapattığı gerekçesiyle geç geldiklerini söylediler. Burada zaman kaybımız oldu. Zaman kaybı yaşanmasaydı, belki bu kadar ölüm yaşanmazdı” dedi.

‘ÇADIR YERİNE KONTEYNIR VERİLİRSE…’

Çok sayıda hayvanın enkaz altında bulunduğunu aktaran Alparslan, köydeki bütün evlerin hasar gördüğünü ve can güvenliklerinin bulunmadığını söyledi. Yetkililere seslenen Alparslan, “Bizlere verdikleri çadırlarda yaşayamadık. Bu çadırlarda yaşmak kış koşullarında zordur. Bakanlardan isteğimiz; kırsal kesimdeki insanlara yardımcı olsunlar. Buradaki insanlar çok kısa zamanda ev ve ahır yapamaz. Çadır yerine konteynır verilirse, en azından can güvenliğimiz olur. Hayvanlarımız olmazsa biz geçimimizi sağlayamayacağız.”

[Kronos.News] 25.1.2020

Çin’de ülke içi ve dışına yapılacak tüm yolculuklar ertelendi

Çin'de hızlı yayılan koronavirüs nedeniyle ülke içi ve dışına yapılacak tüm seferler ertelendi.

KRONOS -25 Ocak 2020

Çin’de hızla yayılan ve şu ana kadar 41 kişinin ölümüne neden olan koronavirüs nedeniyle ülke içi ile dışına yapılacak bütün yolculukları askıya aldı.

Pazartesiden itibaren geçerli olacak karara göre turizm acenteleri ülke dışında grup turları ve paket programlar için satış yapamayacak. Bu karara sebep olarak başta Amerika, Avrupa ve Asya-Pasifik olmak üzere birçok ülkede hastalığın Çin vatandaşlarından bulaşması gösteriliyor.

Bu arada Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, ülkesinin çok ‘vahim’ bir durumla karşı karşıya bulunduğunu ve Wuhan’da sadece salgının tedavi edilmesi için ikinci bir hastanenin hizmete sokulacağını açıkladı.

İlaç ve malzeme tedarikinin güçlendirilmesi, sağlık personelinin korunması çağrısında da bulunan Şi, “Halkın yaşam güvenliği ve sağlık güvenliği en ön sırada. Salgının önlenmesi şu an itibarıyla yapılması gereken en önemli iş” diye konuştu.

[Kronos.News] 25.1.2020

Elazığ depremi için AB, uydu görüntüleme sistemini devreye soktu

AB, Elazığ'daki depremin ardından Türkiye'nin talebi üzerine Copernicus Uydu Görüntüleme Sistemi'ni devreye soktu.

KRONOS -25 Ocak 2020

Avrupa Birliği (AB), merkez üssü Elazığ’ın Sivrice ilçesi olan 6.8 büyüklüğündeki depremin ardından Copernicus Uydu Görüntüleme Sistemi’ni devreye soktuğunu açıkladı.

AB Komisyonunun Kriz Yönetiminden Sorumlu Üyesi Janez Lenarcic, yaptığı yazılı açıklamada, tüm AB’nin Türkiye ile dayanışma içinde olduğunu, Acil Müdahale Koordinasyon Merkezi’nin (ERCC) durumu yakından izlediğini belirtti.

Sputnik’te yer alan habere göre, Copernicus Uydu Görüntüleme Sistemi’nin Türkiye’nin talebi üzerine devreye sokulduğunu kaydeden Lenarcic, bu sistemin sahada arama kurtarma çalışmalarına destek olacağını, AB’nin daha fazla destek sağlamaya hazır olduğunu ifade etti.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel de Twitter hesabından, “Düşüncelerimiz Türkiye’deki depremde yakınlarını kaybeden ve yaralananların aileleriyle. Destek vermeye hazırız” paylaşımını yaptı.

[Kronos.News] 25.1.2020

Deprem çantasını mutlaka hazır edin

Elazığ’daki 6,6’lık sarsıntı sonrası “deprem çantasında neler olmalı?” sorusu tekrar gündeme geldi.

BOLD – Sivrice merkezli depremin ardından afet öncesi alınması gereken tedbirler yeniden gündeme geldi. Bunların başında da deprem çantası yer alıyor.

Uzmanlar, deprem sonrası ilk 72 saatte, yardım ekipleri ulaşana kadar acil ihtiyaçları ve değerli evrakları saklamaya yarayacak Afet ve Acil Durum Çantası hazırlamanın önemine dikkat çekiyor.

Çanta ile ilgili en önemli nokta, kolay ulaşılabilecek bir yerde saklanması. Ayrıca bebekler, yaşlılar, engelliler ve varsa evcil hayvanların da ihtiyaç duyduğu malzemelerin çantada bulunması öneriliyor. Peki, böyle bir çantada neler yer almalı?

1. Çadır (Aracınız yoksa çok işinize yarayacaktır)
Deprem sonrası eve girmeye çekinirseniz çadır kurtarıcınız olacaktır. Arabanız varsa çadıra ihtiyacınız olmayabilir.

2. Battaniye
Kış mevsiminde gerçekleşebilecek bir deprem, sizi pijamalarınızla yakalar ise dışarıda sizi sıcak tutacak bir şeyler gerekir.

3. Giysi
Bir önceki maddede bahsettiğimiz gibi pijamalarınız ile yakalanırsanız, üzerinize kalın bir şeyler giymeniz gerekebilir.

4. Bolca Su
Hava sıcak veya soğuk olsun sizi hayatta tutabilecek en önemli şey, sudur.

5. İlaç
Özellikle sürekli kullandığınız ilaçlarınız var ise mutlaka yedek kutuları çantanızda bulundurmalısınız.

6. Konserve
En kötü durumu düşünmeli, yemek bulamadığınız bir anda aç kalmamanız için konserve yiyecekleri mutlaka çantanızda bulundurmalısınız.

7. Çakmak
Ateş yakmanız, veya farklı sebeplerden ötürü ateşe ihtiyaç duyarsanız çakmak veya kibrit mutlaka çantanızda olsun.

8. Düdük
Sesinizi duyurmak için, sesinizin yetmediği anlarda düdük size çok yardımcı olacaktır.

9. Yağmurluk
Kötü hava koşullarını düşünürsek, şemsiye veya yağmurluk mutlaka çantanızda olmalıdır.

10. Islak Mendil
Hijyenik ıslak mendiller, sizi bir süre boyunca suyun yerine geçerek idare edecektir.

11. Kıymetli Evraklar
Tapu, sigorta, kimlik vs. gibi kıymetli evraklarınızın bir fotokopisi mutlaka çantanızda bulunmalı.

12. Çok Amaçlı Çakı
Her türlü işinize yarayabilecek, açacak, makas, bıçak vb. gibi özelliklere sahip olan bir çok amaçlı çakı yanınızda olmazsa olmazlarda.

13. El Feneri
Elektriklerin kesilme ihtimalini göz önünde bulundurursak fener derdinize derman olacaktır.

14. Pil
Fenerin pilleri bittiğinde tekrar çalışır hale getirebilmek için yedek pil bulundurmalısınız.

15. Tuvalet Kağıdı
Yanınızda kuru bir peçete veya tuvalet kağıdı ihtiyaçlarınız için çok faydalı olacaktır.

16. İlk Yardım Çantası
Ufak tefek yaralanmalara karşı yanınızda mutlaka bulundurmalısınız.

17. Para
İhtiyaçlarınız anında yardım bulamadığınız takdirde yanınızda para bulunması gerekecektir.

18. Ayakabbı
Evden telaşla çıplak ayak çıkarsanız çantanızda yedek ayakkabı bulundurmak çok işinize yarayabilir.

[BoldMedya] 25.1.2020

Yürek burkan ses: Kimse yok mu?

Depremde Elazığ şehir merkezinde Mustafa Paşa Mahallesi'nde birbirine yakın iki bina çöktü. Kalay Apartmanı'nın enkazı altında insanların, "Kimse yok mu?" diye feryat ettiği belirtildi. Arama-kurtarma ekipleri enkaz altındakileri kurtarabilmek için vardiya usulü aralıksız çalışıyor.

Elazığ'da 24 Ocak Cuma akşam saatlerinde 6.6 büyüklüğünde meydana gelen deprem sonrasında başlatılan arama-kurtarma çalışmaları devam ediyor.

Elazığ merkezde Mustafa Paşa Mahallesi'nde birbirine yakın iki bina çöktü. Çöken binalardan Kalay Apartmanı'ndan insan seslerinin geldiği belirtildi.

Arama-kurtarma ekipleri enkaz altında kalanların yerini tespit edebilmek için zaman zaman sismik dinleme yapıyor. Bu esnada bölgede kimsenin hareket etmemesi, gürültü yapmaması isteniyor.

ŞU ANA KADAR 9 KİŞİ YARALI OLARAK KURTARILDI

Aynı binadan şimdiye kadar 9 kişi sağ olarak çıkarılırken, bir kişinin de cansız bedeni çıkarıldı.

Diğer binanın ise yalnızca yarısı çöktü. Bu binada 8 kişinin olduğu belirtilirken, AKUT, arama-kurtarma köpekleriyle enkazda yapılan incelemede herhangi bir yaşam emaresine rastlamadıklarını, ancak umutlarının halen bitmediği aktardı.

Depremden 7 ve 8 saat sonra iki kadın enkaz altından sağ olarak çıkarıldı. Yaralılar ambulansla Fırat Üniversitesi Hastanesi'ne kaldırıldı. İlerleyen saatlerde iki kadın daha aynı enkazdan çıkartıldı.

Enkazın altında yaralı olarak kurtarılan kadın çocuklarının da enkaz altında olduğunu söyledi.

19 SAAT SONRA ENKAZ ALTINDAN SAĞ ÇIKTI

Kadınlardan birinin Zazaca, enkaz altında çocuklarının kaldığını söylediği belirtildi. Depremden 19 saat sonra bir kadın yıkılan binadan sağ şekilde çıkarıldı.

NTV muhabirinin aktardığına göre binadan insan sesleri gelmeye devam ediyor. Arama kurtarma ekipleri enkaz altından gelen sesleri duymak için ara ara iş makinelerini durduruyor, çevredeki insanlardan sessiz olmasını istiyor. Çalışmalara 4 arama-kurtarma köpeği de eşlik ediyor.

Enkazdan arka arkaya bir kadın ve bir erkek çıkarıldı.

ENKAZIN ALTINDAN TELEFON AÇIP KALDIĞI YERİ TARİF ETTİ

Enkaz altında kalan Gülsüm İnce yakınlarını cep telefonuyla arayarak, enkaz altındaki yerini söyledi.

Gülsüm İnce, depremden yaklaşık 13 saat sonra elinde cep telefonuyla enkaz altından çıkarılarak, hastaneye kaldırıldı.

AKUT'un Operasyon Sorumlusu Murat Boz şunları kaydetti: "Mustafa Paşa Mahallesinde iki tane çökmüş bina var. Arkamda olan binada deprem anından itibaren 7 canlı, bir ölü vatandaşımızı aldık. Soldaki binanın yarısı çökmüş durumda. Altında çalışan ekibimizin zarar görmemesi için iki vinçle yarım kalan kısmını destekledik."

126 ARAMA-KURTARMA PERSONELİ VARDİYA USULÜ ÇALIŞIYOR

Boz şöyle devam etti: "Arama-kurtarma çalışmalarına devam ediyoruz. Binanın içinde 8 kişinin olduğu bilgisi var. Köpeklerimizle çalışma yaptık, bir emareye rastlamadık. Fakat umutlarımız tükenmedi. Enkazın taban seviyeye indirene kadar çalışmalarımıza devam edeceğiz. AKUT olarak 126 personeli ve 4 arama kurtarma ekibiyle kamp merkezimizi kurduk. Vardiya usulü ile ekiplerimiz çalışmalara katılıyor."

[Samanyolu Haber] 25.1.2020

Yıkılan apartmanın 'oturulamaz' raporu vardı!

Elazığ’ın Maden ilçesinin Gezin Mahallesi'nde depremde yıkılan Mavi Göl Apartmanı'nın daha önce meydana gelen bir depremde hasar gördüğü, buna rağmen mülk sahiplerinin binayı yıktırmadığı iddia edildi.

Elazığ’ın Maden ilçesinin Gezin Mahallesi'nde depremde yıkılan Mavi Göl Apartmanı'nın hasarlı olduğu ve oturulamaz raporu verilmiş olduğu iddia edildi.

Binaya komşu esnaflar, binanın 1994 yılında inşâ edildiğini, daha önce yaşanan depremlerden dolayı hasar gördüğünü, yapılan etüt çalışmalarında Mavi Göl Apartmanı için "oturulamaz raporu" verildiğini belirtti.

"MÜLK SAHİPLERİ YIKIMA MÜSAADE ETMEMİŞTİ!"

Depremden hemen sonra askerlerle birlikte kurtarma faaliyetlerine katılan ve yaralıların çıkartılmasında yardım eden birçok sakinin ortak görüşü binanın yıkılmasının sürpriz olmadığı.

Mavi Apartmanı 6.6 büyüklüğündeki depremde yerle bir oldu.

İsmini vermek istemeyen bir esnaf, “Mülk sahipleri binanın yakılmasına müsaade etmedi. Burada yaşayan herkes binanın sağlam olmadığını biliyordu ve burada sadece bu binanın yıkılması kimse için sürpriz olmadı.” dedi.

12 YAŞINDAKİ MİRAÇ DA MAVİ APARTMANI'NIN ENKAZINDAN KURTARILMIŞTI

Depremde mülk sahibi olduğu belirtilen Meriç Dişli sabah saatlerinde enkazdan kurtarılmış, ondan yaklaşık 1 saat sonra da 6 aylık hamile eşi Pınar Dişli ve 12 yaşındaki oğlu Miraç enkaz altında çıkarılmıştı.

Ancak Miraç kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.

Enkaz kaldırma çalışmalarını takip eden bir başka esnaf ise eski binaların zarar görmediğini belirterek, “50 yıllık kerpiç binaya bir şey olmadı, fakat koskoca apartman yıkıldı. Binanın yakılması hiçbirimiz için sürpriz olmadı.” dedi.

[Samanyolu Haber] 25.1.2020

Sürgün Albay: 15 Temmuz’da askeri öğrenciler adım adım oyuna getirildi

Sürgün Albay Hüseyin Demirtaş, hiç bir somut delil olmaksızın ‘darbeye teşebbüs’ suçlamasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrencilerin 15 Temmuz gecesi oyuna getirildiğini anlattı. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın öğrencilerin linç edilmesini sağlayan kişi olduğunu anlatan Sürgün Albay, “Olayın özeti şudur; o gece masum vatandaşlar içlerine militanlar sokuşturularak belirli noktalara çekilmiştir. (Plan dahilinde) Mehmetçik, komutanlarının gözleri önünde belirli noktalara çekilmiştir. Arkasından sivillerin arasına sokuşturulan şalvarlı, sarıklı hatta üzerlerine Türk bayrağı alan katiller de tekbir sesleriyle bizim mehmetçiklerimizi boğazlamışlardır. Savcılar duruşmalarda ‘benim başımı belaya sokmayın’ diyerek bu katiller korumuşlardır. Bunların dosyaları 3,5 senedir yargı mensupları tarafından örtbas edilmektedir. Durum bu kadar nettir.” diyor.

Sürgün Albay Hüseyin Demirtaş, gazeteci Ahmet Nesin’in YouTube kanalında 15 Temmuz gecesi askeri öğrencilere kurulan kumpası adım adım anlattı. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın 15 Temmuz günü kampta bulunan harp okulu öğrencilerini ziyaretinin normal olmadığını anlatan Hüseyin Demirtaş, piramidin zirvesinde yer alan Hulusi Akar, Hakan Fidan, Tayyip Erdoğan, Zekai Aksakallı, Bülent Bostanoğlu, Abidin Ünal ve Ümit Dündar gibi isimlerin konuşturulmadığı sürece 15 Temmuz’un çözülemeyeceğini anlatıyor. 15 Temmuz günü askeri öğrencilere kurulan kumpası adım adım anlatan Demirtaş’ın açıklamalarından satır başları şöyle:


BİR ORDU KOMUTANININ PROGRAMI 1 HAFTA ÖNCE BELİRLENMEZ!

“Harbiyeli çocuklar Yalova’da bulunuyor. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, 15 Temmuz günü öğlen saatlerinde Yalova’daki kampa geliyor. Bu ziyaret sürpriz ziyaret biliyorduk. Ancak Abidin Ünal, mahkemede bu ziyaretin 1 hafta önce planlandığını savundu. Benim TSK’da çeyrek yüzyılım geçti. Koskoca Hava Kuvvetleri Komutanı… TSK’da bir hafta önceden planlanan sürpriz bir faaliyet varsa orada bir anormallik vardır. (Aylar öncesinde belli olmalıydı) Süre çok kısa… Bu hayatın olağan akışına terstir. Gariplik var. O kampın orada yapılacağı çok çok önceden biliniyordu.”

BEN DE ÖĞRENCİYDİM, KAMPIMIZA BİR KEZ BİLE ORDU KOMUTANI GELMEDİ

“Ben de Harp Okulu’ndayken çok kampımız oldu ancak kuvvet komutanı hiç bir zaman gelmedi. Öğlen saatlerinde geliyor. Yemek yiyorlar. O masaya bir kaç tane de öğrenci oturur. Öğrencilere öğleden sonraki programını soruyor. Çocukların komutanına, ‘Akşam zaten yorulacaklar, öğleden sonraki programlarını iptal edin’ diyor. Ancak mahkemede bu söylediklerini inkar etti. Daha sonra Tuğgeneral Yaşar Kadıoğlu ile Harbiyeli öğrencilerden biriyle yazışıyor. Çocuk bu konuyu soruyor, Kadıoğlu, “Ben Abidin Ünal’la konuştum. Planör uçacaklar, çocukları yormayın’ dedim diyor.” Ancak ertesi gün planör uçuşları söz konusu değil. Çocuğun bunu söylemesi üzerine Kadıoğlu, ‘Biliyorum ama o öyle diyor!’ şeklinde cevap veriyor. Bir orgeneralin duruşmada yalana tevessül etmesi kendisinin ne kadar zor durumda olduğunu gösteriyor.”

ABİDİN ÜNAL’DAN ASKERİ ÖĞRENCİYE EMRE İTAAT DERSİ

“Abidin Ünal’ın çocuklara yemek masasında ’emre itaat’ konusunda telkinde bulunduğu söyleniyor. Bu onun çapsızlığını gösterir. Eğer arka planda başka şeyler yoksa… Ben koskoca orgenerale böyle bir çapsızlığı atfedemem. Dolayısıyla arka planda böyle bir ihanetin olduğu iması var. Abidin Ünal’ın harbiyelilere söylediği bu iki konu çok önemlidir. Bu sokaktaki vatandaşın konuşması gibi konular değil.”

PİRAMİDİN ZİRVESİ KONUŞTURULMALI

“15 Temmuz’a asker olmayan kişiler tartışıyor. 15 Temmuz’u anlamak istiyorsanız olaya devlet adamı gözüyle bakmak zorundasınız. O gece kimin nasıl hareket ettiğine baktığımız zaman 15 Temmuz’u çok rahat çözeceğiz. Piramit gibi düşündüğünüzde, zirveye geldiğinizde Hulusi Akar, Hakan Fidan, Tayyip, Zekai Aksakallı, Bülent Bostanoğlu, Abidin Ünal, Ümit Dündar gibi isimler konuşturulmadığı sürece bu hadise çözülmez.”

ÜMİT DÜNDAR’DAN KÖSELE’YE ‘İKAZ’

“Çocuklar 00.17’den itibaren Yalova’dan çıkıp İstanbul’a getirildiler. Köprü dediğimiz yerde İstanbul Valisi Vasip Şahin, İl Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan var, 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar var. Bunlar da bu işin içinde. Ümit Dündar, 21.41’de Donanma Komutanı Veysel Kösele’yle bir konuşma yapıyor. Olacak olaylarla ilgili ikaz ediyor. Bu ikaz üzerine Veysel Kösele korulukta saklanıyor. Bir Türk askeri böyle birşey yapmaz.”

KAMERALARIN ARKASINDAN KATLİAMI İZLİYORLAR

“22.45’de az önce bahsettiğim kişiler köprünün Avrupa yakasından, Anadolu yakasına geçtiğimiz ayağında prefabrik binalar var… Bu kişiler orada… Bu kişiler münferit şahsiyetler değil! Vali Vasıp Şahin orada 50 bin kişiyi yönetecek kişidir. Ve bunlar kameraların arkasında yaşananları izliyorlar.”

DARBE GİRİŞİMİ SIRASINDA HARBİYELİLER YATAKLARINDA UYUYORDU

“22.45’de harbiyeli öğrenciler yataklarında uyuyordu. Hiç bir şeyden haberleri yoktu… Bu çocuklar 00.17’de Yalova’dan yola çıktılar. 5 Grup halinde İstanbul’a geliyorlar. Yola çıktıkları andan itibaren bu çocukların hareketleri takip ediliyor. O sırada hiç alakasız kişilerin birbiriyle iletişime geçtikleri tespit ediliyor. Daha sonra o çocuklar 01.30-02.00 civarında çeşitli noktalara ulaşıyorlar. Ulaştıkları noktalarda onları öldürmek için bekleyen silahlı militanlar var. Yan taraftan iki makineli tüfekle hem sivillere hem askerlere ateş eden siviller görülüyor. Mahkeme de de bunlar görüldü. Ancak bu delilleri görmelerine rağmen bu çocuklara müebbet cezalar verdiler. Tanıklar da çocukların masum olduğunu söyledi. Hatta bir duruşmada 10 tanık geliyor. 2-3 tanesini dinliyor hakim. Bakıyor durum çocukların lehine gidecek, diğerlerini dinlemiyor. Hakimler ‘ya itaat et ya öl’ durumuna getirilmişler.”

KOSKOCA ORGENERAL ‘DEFOLUN’ DİYEMEMİŞ!

“Köprüye gelen öğrenciler saat 02.00 civarı vatandaşlar tarafından durduruluyor. Otobüsün motoru yakıldı. Çocuklar silahlarını sakladı, oradakileri insanları tahrik etmemek için. Bu çocukların her birinde 40 mermi vardı. Ancak bunun hiç birini kullanmadılar. Ümit Dündar, komisyona verdiği raporda, ‘Ben köprüye gittim, onları dostane görmedim. Havaya ateş ediyorlardı.’ deyip geri döndü. Koskoca orgeneral köprüye gitmiş, öğrencileri dostane görmemiş ve ‘defolun’ diyemeden geri dönmüş! Bu mümkün mü? İstanbul’un valisi de oradaki 15-20 öğrenciyi, askeri derdest edemeyecek, öyle mi! Emrinde binlerce polis var. Böyle bir şey yok! O zaman neden oradaki vatandaşları öğrencilerin üzerine sürdünüz? Keskin nişancılarla ateş ettirdiniz?”

IŞİD SALDIRISI OLACAK DİYE KÖPRÜ KAPATILIYOR

“01.30 civarında malum askerler, ‘IŞİD saldırısı olacak ve Boğaz köprüsü patlatılacak’ diyerek oraya gidiyorlar. ‘Darbe maksadıyla giderek trafiği kestiniz’ diyenler kendi akıllarına saygı duymuyorlar! Bu arada köprünün diğer tarafı da polis tarafından kapatılmış durumda. Saatlerce orada hiç bir vakıa yok. 3-4 polis var. Bu polisler gelen vatandaşlara ‘durun’ demişler, vatandaşlar da durmuş. O polis memuruna bir telefon geliyor ve bunun üzerine vatandaşlara yol veriliyor. Böyle bir hareket tarzı yok! Zaten olaylar da bunndan sonra yaşanıyor.”

DUMANDAN ZEHİRLENMEMEK İÇİN OTOBÜSTEN İNEN ÖĞRENCİLER LİNÇ EDİLİYOR

“Oradaki askerler, otobüsteki öğrenciler var. Dumandar zehirlenmemek için dışarıya çımak zorunda kalıyorlar. Otobüsün camları kırılıyor. Otobüsten inen öğrencilerden bazılarını bıçaklıyorlar, şişliyorlar. Çocukların bir kısmı saklanmak için sağa sola gidiyor. Bir kısmı ise askerlerin arasına sığınıyorlar. Sabaha kadar da orada bekliyorlar ve polise teslim oluyorlar. Bütün silahlarını, mermilerini her şeylerini asfaltın üzerine yatırıyorlar. 50 metre kadar geriye çekiliyorlar. Sırtlarını vatandaşlara sırtlarını dönüyorlar. Oradaki komutan gerçekten asil bir davranış sergilemiş. Polise teslim oluyorlar.”

MUSTAFA ÇALIŞKAN, O ÇOCUKLARIN LİNÇ EDİLMESİNİ SAĞLAYAN KİŞİDİR

“O polisler geri çekiliyorlar ve onların geri çekilmesi sayesinde (aralarında katillerin olduğu) vatandaşlar oradaki çocukları linç etmeye başlıyor. O iki çocuğun boğazından kesilmesi vs. o zaman oluyor. Oradaki vicdanlı polislerden biri anans ediyor telsizden. Mustafa Çalışkan’a çağrı yaparak, ‘Buradaki askerleri linç edecekler, bize takviye destek gönderin’ diyor. Bütün polis teşkilatı duyuyor bunu. Ve Mustafa Çalışkan oraya takviye gitmesini engelleyerek, o çocukların ölmesini, linç edilmesini, boğazlanmalarını, köprülerden atılmasını sağlayan kişidir.”

KATİLER 3,5 SENEDİR ÖRTBAS EDİLİYOR

“Olayın özeti şudur; Masum vatandaşlar içlerine militanlar sokuşturularak belirli noktalara çekilmiştir. Mehmetçik komutanlarının gözleri önünde belirli noktalara çekilmiştir. Arkasından sivillerin arasına sokuşturulan şalvarlı, sarıklı hatta üzerlerine Türk bayrağı alan katiller de tekbir sesleriyle bizim mehmetçiklerimizi boğazlamışlardır. Savcılar duruşmalarda ‘benim başımı belaya sokmayın’ diyerek bu katiller korumuşlardır. Dosyaları 3,5 senedir örtbas edilmektedir. Bunlar da yargı mensuplarımız tarafından yapılmaktadır. Durum bu kadar nettir.”

[TR724] 25.1.2020

15 yılda geliştirildi; O fayton 100 bin lira! [Yusuf Dereli]

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, geçtiğimiz günlerde motor sporları yarışlarının yapıldığı İstanbul Park’ta yerli olarak üretilen elektrikli faytonun direksiyonuna geçti.

Referans Otomotiv tarafından üretilen eletrikli faytonda verilen fotoğraf sosyal medyada gündem oldu. Söz konusu faytonun 15 yılda geliştirildiği(!) açıklandı. Fiyatı ise 100 bin lira.

Mustafa Varank, testin ardından yaptığı açıklamada, “Gerçekten memnun kaldık. Gayet güzel ve kullanışlı bir araç.” dedi. Elektrikli faytonu üreten Referans Limited Şirketi’nin Genel Müdürü Haluk Şahin ise, “Biz elektrikli faytonu daha uygun fiyatlara yerli ve milli olarak Denizli’nin Sarayköy ilçesinde üretiyoruz. 15 yıllık bir Ar-Ge çalışmasının sonucu ortaya çıkan elektrikli fayton, 6-8 saatte şarj oluyor ve tek seferlik şarjla 70-80 km gidebiliyor. 30 km hıza ulaşan aracımız, 4 tekerlek hidrolik fren sistemi ile çalışıyor.” ifadelerini kullandı.

[Yusuf Dereli] 25.1.2020 [TR724]

Kamuoyu bu soruya cevap bekliyor: Deprem vergileri ne oldu? [İlker Doğan]

Elazığ’da 22 kişinin hayatını kaybettiği depremin ardından Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık’ın yardım çağrısında bulunduğu paylaşım, 1999’dan bu yana toplanan deprem vergilerini yine gündeme getirdi. Son 20 yılda Özel İletişim Vergisi adı altında toplanan paranın miktarı 67 milyar TL’den fazla! CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na göre ise rakam 36 milyar Dolar. Kızılay Başkanı’nın sarsıntı olduktan dakikalar sonra, depremin neden olduğu hasarı bile bilmeden ‘yardım çağrısı’ yapması normal ancak insanların 20 yıldır ödedikleri vergilerin nereye harcandığını sorması suç!

Elazığ Sivrice’de dün akşam saat 20.55’de 6.8 büyüklüğünde meydana gelen depremin ardından şu ana kadar (17.00) 22 kişi hayatını kaybetti. Hastaneye kaldırılan depremzedeler arasında durumu ağır olanlar da var.

Depremin hemen ardından Türkiye’nin her yerinden Elazığ ve Malatya’ya yardım konvoyları düzenlenmeye başladı. Ancak Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın olaydan hemen sonra ‘yardım çağrısı’ yaparak Kızılay’a bağış yapmaya çağırması vatandaşların büyük tepkisine neden oldu. Kınık, gelen tepkiler üzerine tweet’ini silmek zorunda kaldı.

TOPLANAN PARALAR NEREYE HARCANDI?

Kerem Kınık, paylaşımını sildi ancak bu arada ‘Özel İletişim Vergisi’ adı altında 20 yıldır toplanan vergiler yeniden gündeme geldi. Geçtiğimiz aylarda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Sadece AKP döneminde İstanbul’un depreme dayanıklı hale gelmesi için 17 yılda 36 milyar dolar toplandı.” ifadelerini kullanmıştı. Yıllara göre ÖİV üzerinden hesaplanan bir başka rakama göre 17 yılda toplanan para 67 milyar TL’nin üzerinde.

15 TIR DOLUSU DESTELER HALİNDE 200 TL’LİK BANKNOT!

Kanal İstanbul’un maliyeti 75 milyar TL olarak açıklanmıştı. 20 yılda deprem vergisi olarak toplanan paranın 67 milyar TL olduğu kabul edilse bile 200 TL’lik banknotlar halinde yaklaşık 350 ton paradan bahsediyoruz. Ya da şöyle söyleyelim; 15 TIR dolusu desteler halinde 200 TL’lik banknot ‘Özel İletişim Vergisi’ adı altında vatandaşlardan toplanmış.

VATANDAŞ VERDİĞİ VERGİNİN HESABINI SORAMIYOR!

Bu kadar paranın nereye harcandığı her deprem sonrası gündeme geliyor. Ancak bugüne kadar iktidar temsilcileri tek bir açıklama bile yapmadı. Aksine, yıllardır ödediği verginin nereye harcandığını öğrenmek isteyen vatandaşlara ‘hain, terörist, provokatör’ muamelesi yapıldı/yapılıyor. AKP rejimi hesap vermek yerine, depremle ilgili soru soran insanları, ‘haklarında soruşturma başlatmakla’ tehdit ediyor.

[İlker Doğan] 25.1.2020 [TR724]

Erdoğan’ın önce ödül verdiği sonra da malına el koyup hapsettiği iş insanı yaşama veda etti

Cezaevinde birçok hak ihlaline uğrayan ve çok geç tahliye edilen böbrek kanseri hastası iş insanı Medeni Arifoğlu hayatını kaybetti. Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Ona özel bir zulüm vardı” dedi.

BOLD – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önce ödül verdiği, son malına el koyup hapsettiği Bingöllü iş insanı Medeni Arifoğlu bu sabah Bingöl’de öldü. Arifoğlu, Temmuz 2016’da başlayan OHAL döneminin ilk tutukluları arasındaydı. Arifoğlu’nun ölümünü HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından duyurdu.

Cezaevinden hastaneye yatırılması ve tahliyesine kadar Arifoğlu’nun durumuyla 2,5 yıldır yakından ilgilenen Gergerlioğlu, “Bingöllü bir iş adamıydı. OHAL sonrası tutuklandı. Malı, mülküne el kondu. Karaciğer nakilli olmasına rağmen ısrarla cezaevinde tutuldu. Her sağlık ihmaline, ihlaline uğradı. Apandisiti patladı, yoğun bakımda ölümden döndü, bitmedi. Kanser oldu, perişan haldeydi. İnfaz erteleme vermediler, acılar içinde kıvranıyordu. Defalarca soru önergesi verdim. TBMM’de andım. Sonunda tahliye edildi ama çok geçti, erimiş, bitmişti!” dedi.

ONA ÖZEL BİR ZULÜM VARDI!

Malatya Cezaevi müdürünü çok aradığını ifade eden Gergerlioğlu, “Belki en çok gündem ettiğim ve en çok kahrolduğum hasta tutukludur. Medeni Arifoğlu o hasta haliyle Adana’ya gitti, boş yere orada tedavi olamadı. Mahkum koğuşlarında refakatçi olmadan kaldı. Ortalıkta heder oldu. Malatya’ya tekrar döndü. Burada bakanlık ve cezaevi müdürlerini çok sıkıştırdım. Ona özel bir zulüm vardı” ifadelerini kullandı.

Gergerlioğlu, Arifoğlu’nun ilk ve hastanede çekilmiş son halinin fotoğrafını paylaşarak OHAL döneminde yapılan zulümlere bir kez daha dikkat çekti ve bu zulümlerin hukuk önünde mutlaka hesabının sorulacağını söyledi.

KARACİĞER NAKLİ YAPILMIŞTI, CEZAEVİNDE KANSER OLDU

15 Temmuz’dan sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Medeni Arifoğlu, karaciğer nakli yapılmış bir hasta olmasına rağmen tutuklu yargılandı ve örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Malatya Cezaevinde apandisiti patlayan Arifoğlu, hastaneye geç sevk edildiği için 1,5 ay ölümle pençeleşti. Daha sonra kendisine Ekim 2018’de böbrek kanseri teşhisi konuldu. Buna rağmen uzun süre tahliye edilmedi. Böbrek kanseri ameliyat için Malatya’dan Adana’ya sevk edildiğinde ise hastanede mahkum koğuşu olmadığı için Adana F tipi Cezaevine konuldu. Gergerlioğlu’nun TBMM’de sürekli gündeme getirdiği Arifoğlu, 12 Mart 2019’da serbest bırakıldı ve bugün de sabaha karşı hayatını kaybetti.

CENAZESİ BUGÜN

Bir dönem Bingöl Girişimci İşadamları Derneği Başkanlığı da yapan Medeni Arifoğlu’nu 3 Mayıs 2011’de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Bingöl’ün ekonomisine yaptığı katkılardan dolayı ödüllendirmişti.  Medeni Arifoğlu’nun cenazesi bugün Bingöl Merkez Hacılar Camii’nden kaldırılacak.


[BoldMedya] 25.1.2020

‘Allah size uzun ömür versin ki bu yaptıklarınızın hesabını verin’

Tutuklu Genelkurmay eski Adli Müşaviri Köse: 'Yiğit dediğim Ahmet Altan başta olmak üzere uzman çavuş, askeri öğrenci, kursiyerlerin cezaevinde yattığı bir dönemde cezaevinde yatmaktan onur duyuyorum.'

KRONOS -25 Ocak 2020

Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıklarında hakim, savcı ve adli müşavir olarak görev yapan isimlerin Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davada karar verildi.

Odatv’de yer alan habere göre Mahkeme Başkan Şuayıp Arslan, “En fazla 5 dakika” diyerek sanıklara son sözlerini sordu. Sanıklar şunları söyledi:

Muharrem Köse: 15 Temmuz’da işkence ve insanlık suçu işleyenlerin de Allah belasını versin. İnşallah Allah’ın belalarını verdiğini göreceğiz. Bu suça ortak olan yargı mensuplarının da belasını verecek. 15 Temmuz öncesi fişlendik, 15 Temmuz’da buna göre liste yapılıp, adli makamlar yönlendirildi.

Dosyanın boş olduğu görülünce MİT devreye girdi, ankesörlü hat kumpası kuruldu. Biz üzerimize düşeni yaptık. Bu bir tiyatroydu. Senaryoda yazılı mahkemenize düşen görevler vardı. Hulusi Akar’ı bile dinleyemediniz, çünkü senaryoda böyle bir görev verilmemişti. Tek perdelik bir tiyatro olarak düşünüldü. Ama 3 bölümdür.

Bugün birinci bölüm bitiyor. Üçüncü bölümü ahirette göreceğiz. İkinci bölümde bu kumpası kuran, ortak olanlar, gerekli işlemi yapmayanlar hukuk önünde yargılanıp, hesap verecek. Yalancı tanıkları anlattık. Hulusi Gül’ün kendisini kurtarmak için yalancı tanıklık yaptığını söyledik. Geçen hafta görüldü.

Tüm dünya Metin İyidil’in tahliyesini kimin engellediğini de gördü. Heyetinizi reddediyorum. Yiğit dediğim Ahmet Altan başta olmak üzere uzman çavuş, askeri öğrenci, kursiyerlerin cezaevinde yattığı bir dönemde cezaevinde yatmaktan onur duyuyorum. Vereceğiniz kararın benim nezdimde hiçbir değeri yok. Allah size uzun ömür versin. Versin ki, yaptıklarınızın hesabını verin. Teşekkür ederim.”

Ali Müjdat Eski: Muharrem Köse’nin beyanlarına katılıyorum. Ne adil ne tarafsız ne de bağımsızdınız. Kararınız sizin bile vicdanınıza aykırı olacak. Ortada suç yok, terörist yok. Kararınızın tek bir işlevi olacak; bunlar varmış gibi sanılacak.

Hayrettin Kaldırımcı: Lehinde en fazla delil olan kişi benim. Hukuk katliamıyla verilecek cezayı haketmedim. Düzgün adam olmanın bedeli çok ağır bu memlekette. Üzgünüm, kırgınım, mağdurum, ama vicdanen müsterihim.

Oğuz Akkuş: Annemin ellerinden, çocuklarımın gözlerinden öpüyorum. Çiçek göndermeme izin vermediğiniz eşimi çok seviyorum. Bitecek inşallah bu günler. Ya sabır diyorum.

Mehmet Ali Almış: 2.5 yıldır söylenmesi gereken her şeyi söyledim.

Mehmet Emin Yapar: Kesinlikle bir suç işlemedim. Tanıklar dinlendikten sonra savcı her duruşmada tahliyemi istedi. Sonra o savcı gelmez oldu. Suçsuzum.

KARAR AÇIKLANDI

Mahkeme kararını açıkladı. Mahkemenin verdiği kararlar şöyle:

-Eski Genelkurmay Adli Müşavirleri Muharrem Köse ve Hayrettin Kaldırımcı, Mehmet Oğuz Akkuş, Ali Müjdat Eski hakkında, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası.

-Mehmet Emin Yapar ile Mehmet Ali Almış hakkında önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından yapılan indirimle ceza müebbet hapis cezasına çevrildi.

-Diğer sanıklara terör örgütü üyeliğinden ceza verildi. Bunlardan 10 yıl üstü ceza alan tutuksuz Erhan Ermişoğlu, Seyfi Bulduk, İsmail Karataş, Bedreddin Özgür ve Şaban Ümit Gül’ün yeniden tutuklanmasına karar verildi.

-Tutuksuz sanıkalrdan Uğur Aydın, Nazmi Şengül, Yasin Akdeniz’e terör örgütü üyeliğinden 8 yıl 9 ay hapis cezası verildi.

-Yine tutuksuz sanıklardan Erhan Alp, Mustafa Eruyar, Necmettin Aksoy’a örgüt üyeliğinde 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına hükmedildi.

-Harun Birol Mert hakkında 7 yıl 9 ay 22 gün, Kani Yolcu hakkında 7 yıl 6 ay hapis cezası verdi.

-Mahkeme ayrıca Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs suçundan cezalandırılan sanıkların, Cumhurbaaşkanlığının davaya katılan avukatına 6 bin 810 TL ödemesine hükmetti.

[Kronos.News] 25.1.2020

Ağır müebbet gerekçesi: Erdoğan 17-25 Aralık’ın hesabını versin, dedi

Mahkemenin Tuğ. Alpcan'a darbe girişiminden ağır müebbet gerekçesi: '17-25 Aralık'ı Gülen'in yaptığına inanmıyorum. Bütün bu olanların sorumlusu Cumhurbaşkanıdır, esas hesap vermesi gereken odur." dedi.

KRONOS -25 Ocak 2020

15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle Şanlıurfa 20. Zırhlı Tugay Komutanı Metin Alpcan’a “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının gerekçeleri açıklandı.

Kararın gerekçesinde, dönemin Şanlıurfa İl Emniyet Müdürü olan Eyüp Sabri Pınarbaşı’nın, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Darbe Girişimini Araştırma Komisyonuna sanık Metin Alpcan ile ilgili verdiği ifade de eklendi.

Pınarbaşı, görevdeyken kendisini ziyaret eden Sanık Alpcan’ın 17-25 Aralık dönemine ilişkin, “Ben söylenenleri Fethullah Gülen’in yaptığına inanmıyorum. Fetullah Gülen din adamıdır, bütün bu olanların sorumlusu Cumhurbaşkanıdır, esas hesap vermesi gereken odur.” dediğini iletti.

Metin Alpcan’ın, “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılan komutanlarla darbe girişimi öncesi görüşmeler yaptığının tespit edildiği belirtildi.

Dönemin Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcısı Uğurhan Kuş tarafından 16 Temmuz 2016 sabahı adliyeye çağrılan Metin Alpcan, darbeye teşebbüs suçundan gözaltına alınıp, tutuklanmıştı.

[Kronos.News] 25.1.2020

TMMOB: Deprem doğa olayı, afetse yöneticilerin pervasızlığıdır

TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu, Elazığ depremi nedeniyle yaptığı açıklamada “Deprem bir doğa olayıdır, deprem sonrası yaşanan afet ise bugüne kadar önlem almayan bilimi dışlayan yöneticilerin pervasızlığıdır" dedi.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Elazığ ve Malatya depremiyle ilgili yazılı açıklama yaptı.

Elazığ ve Malatya’da gerçekleşen 6.8 şiddetinde depremin, yönetenlerin Marmara, Düzce ve Van depremlerinden ders almadıklarını gösterdiği belirtilen açıklamada şöyle denildi:

“Deprem bir doğa olayıdır, bu doğa olayı ile birlikte yaşamayı öğrenmek, önceden önlemler almak ise yapılması gerekendir. Depremlerle birlikte can ve mal kaybını en aza indirecek yapılı çevreyi ve nitelikli mimarlığı oluşturmak yerine, kentleri ranta kurban edenler, coğrafyanın yol göstericiliğini reddedenler, bilimi ve tekniği dışlayanlar, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturamazlar. Halkın can ve mal güvenliğini hiçe sayarak deprem toplanma alanlarını, parkları, rekreasyon alanlarını ve ormanları imara açmak üzere, ‘İmar Barışı’ adıyla imar affı ilan edildiği, yapının depreme dayanıklı olup olmadığına ilişkin sorumluluğunun mal sahibine yüklendiği, her türlü imar yolsuzluğunun yasal hale getirildiği bir ortamda sorumlular bellidir. Deprem bir doğa olayıdır, deprem sonrası yaşanan afet ise bugüne kadar önlem almayan bilimi dışlayan yöneticilerin pervasızlığıdır. En büyük afet bu pervasızlıktır.”

[Nihal Kaya] 25.1.2020 [Kronos.News]

Tek parti rejimine geri döndük

İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanı Mustafa Erdoğan, AKP iktidarını Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki CHP iktidarına benzeterek tek parti rejimine geri dönüldüğünü söyledi.

İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanı Mustafa Erdoğan sosyal medya hesabından açıklamalarda bulundu. AKP iktidarında artan baskıları eleştiren Erdoğan, “Malum, Türkiye’nin bugün içine sürüklenmiş olduğu Reisçi otokratik rejim, ilk önemli adımı iktidarın 2013 Mayıs-Haziran’ında Gezi Olaylarına verdiği sert tepki olan bir sürecin sonunda ortaya çıktı. Aynı yılın sonunda patlak veren büyük yolsuzluk skandalı rejimin baskıcılığını artırmasının ikinci önemli bahanesi oldu. Nihayet 2016 Temmuz’undaki başarısız darbe girişimi hükümete baskıcı rejimi kalıcılaştırmak için çok iyi bir fırsat verdi. AKP iktidarı darbe nedeniyle Anayasaya dayanarak ilân ettiği olağanüstü hali tam da anayasal rejimi kaldırmak için kullandı ve bilinen gelişmeler sonucunda bugünkü otokratik rejime geldik. Belki daha önce bahsetmiştim, bu durum, ilginç bir şekilde, Cumhuriyetin daha ikinci yılında CHP iktidarının Şeyh Sait isyanını bastırmak üzere uygulamaya koyduğu Takrir-i Sükûn rejimini otoriterizme geçiş için bahane olarak kullanmasına benzemektedir. Bundan üç ay kadar sonra patlak veren “İzmir Suikastı’’yla birlikte bu olay iktidardakilere muhalefetin düşmanlaştırılması ve izleyen iki yıl içinde tümüyle susturulması fırsatı verdi” dedi.

Yargı, İstiklal Mahkemeleri gibi kullanılıyor

“Aslına bakılırsa, CHP’nin tek-parti rejimi ile AKP’nin tek-parti rejimi arasında daha başka benzerlikler de bulunabilir” diyen Erdoğan, şöyle devam etti: “O zaman muhalefetin bastırılmasında İstiklâl Mahkemeleri kullanılmıştı, AKP döneminde ise aynı amaçla yargının neredeyse tamamı kullanıldı. Ama iki dönem arasında önemli bir fark da yok değil: Bugün gerçi tutuklanan ve hapse atılanların sayısı yüz binleri buluyor ama hiç değilse kimse idam edilmedi. Takrir-i Sükûn döneminde ise sadece 2 yıldan biraz fazla bir süre içinde 660 kişi idama mahkûm edilmişti. Ne var ki, biz bugün böylesi bir trajik sonuçtan kurtulmuş bulunuyorsak, AKP iktidarının hayırhahlığından ileri gelmiyor bu: Şükür ki, AB’ye tam üye olma hayali uğruna idam cezasını daha önce kaldırmıştık. Yoksa kim bilir, bizi Takrir-i Sükûn dönemindekinden çok daha büyük bir trajedi bekliyor olabilirdi.”

[Samanyolu Haber] 25.1.2020

AP Raportörü: Herkese terörist dersek, belki de hiç kimse terörist değildir

Avrupa Parlamentosu’nun yeni Türkiye Raportörü Amor, Ankara'dan sonra İstanbul'da görüşmeler yaptı, gazetecilerle bir araya geldi.

AKP hükümetine yaptığı sert eleştirilerle bilinen Kati Piri’den görevi devralan Avrupa Parlamentosu’nun yeni Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor, Türkiye’ye ilk ziyaretini tamamladı. Türkiye’de "terörizm" tanımının çok geniş tutulduğunu belirten Amor, “Eğer herkese terörist dersek, belki de hiç kimse terörist değildir” dedi.

T24'ten Metin Kaan Kurtuluş ve İsmail Ahmet Yeniçeri'nin haberine göre, Ankara’daki temaslarının ardından İstanbul’da gazetecilerle bir araya gelen Sánchez Amor, "terör" kavramının Türkiye’de geniş bir şekilde yapılmasına örnekler vererek, “Bir Twitter hesabıyla eleştiri yapan öğrenciyle gerçek bir terörist aynı kapsama giriyor. İnternet hesabından tweet yazan öğrenciyle Akçakale’ye havan topu atanı aynı kefeye koyarsak bunu anlamamız mümkün olmuyor” diye konuştu.

Amor, “Eğer herkese terörist dersek, belki de hiç kimse terörist değildir. Herkese terörist dersek, gerçek teröristleri aklamış oluruz” dedi.

Amor’un Türkiye’ye ilk ziyaretinde görüştüğü isimlerin geniş yelpazeden olması da dikkat çekti. Yeni raportör Ankara ile İstanbul ziyaretinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Avrupa Birliği Başkanı Faruk Kaymakçı, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Meclis’teki muhalefetin temsilcileri, yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu temsilcisiyle görüştü.

Kendisine bu görüşmeler sebebiyle “AB’nin yaklaşımında değişiklik mi var?” diye sorulan Amor, “Esasında üyelik görüşmeleri sürecinin tüm aşamalarında toplumun bütün kesimleriyle muhatap olduk” dedi ve ekledi; “Türkiye’nin AB’de yer alması sayesinde AB’nin de Türkiye’yle birlikte imajı tamamlanmış olacak. Gerek İmamoğlu (CHP), gerek Şahin’i (AKP) bu süreçte daha fazla rol almaları konusunda cesaretlendirdim.”

Basın toplantısından önce T24’e özel açıklamalarda da bulunan Sánchez Amor, Avrupa Birliği’nin üyelik müzakerelerinde direkt muhatabının hükümet olduğunu söylerken, buna ek olarak başka kanallar ve yollar aranabileceğini” dile getirdi.

Cezaevinde bulunan iş insanı Osman Kavala ve eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmamasıyla ilgili sorularını yanıtlayan raportör, Türkiye’nin Brüksel’e doğru mesajı göndermek için Kavala ve Demirtaş gibi davalarda AİHM’in kararlarını uygulaması gerektiğini söyledi. Basın toplantısında da bu konuya değinen ve benzer ifadeler kullanan Amor, AİHM’in verdiği kararların Avrupa’nın değerlerini temel alan kararlar olduğunu dile getirdi. Sánchez Amor, Adalet Bakanı Gül ile yaptıkları görüşmede İnsan Hakları Eylem Planı ve yargı reformunun da gündeme geldiğini ifade etti.

Kavala davasından bahsederken “durumu anlamakta zorluk çektiklerini” söyleyen Amor, Gezi döneminde protestoculara “çapulcu” diye de hitap edildiğini hatırlatarak “Gezi eylemlerinin hükümeti devirmeyi hedeflediğine dair kanıtlar göremediğini” söyledi.

'TÜRKİYE GÜNDEMİNE REFORMLARI ALMALI'

Basın toplantısında da AB’nin Türkiye’de reform isteğini vurgulayan Sánchez Amor, T24’e yaptığı açıklamalarda Türkiye siyasetini çok iyi tanıdığını belirterek, “Şimdilerde gözlemlediğim şey Türkiye’nin darbe girişimi sonrası içine düştüğü gergin durumu atlatması gerektiği. Bence Türkiye şimdi yeni bir söylemle insan hakları, kişisel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü gibi konularda reformları gündemine almalı” diye konuştu.

Türkiye-AB ilişkilerini de değerlendiren Amor, “Türkiye ile AB arasında var olan güven eksikliğini aşmak için daha fazla ve daha iyi bir iletişime ihtiyacımız var. Bu nedenle, her seviyede siyasi diyaloğun yeniden canlandırılması gerekiyor. Diyaloğumuzu geliştirmenin önemli olduğu kanaatindeyim; örneğin bu, yerel düzeyde belediyeler, üniversiteler ve diğer aktörler arasında işbirliğini kuvvetlendirmek yoluyla gerçekleştirilebilir. Ayrıca, parlamentolar düzeyindeki temasımızı da daha fazla güçlendirmeliyiz” dedi.

[Samanyolu Haber] 25.1.2020

'400 hakim ve savcı hakkında soruşturma sürüyor'

HSK Başkanvekili Mehmet, 'Şu anda 400 hakim ve savcı ile ilgili devam eden soruşturma var. Adalet müfettişlerimizce bütün belge ve bilgiler toplanıyor' dedi.

HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, hakim ve savcılara ilişkin soruşturmalar konusunda açıklamada bulundu.

"Şu anda 400 hakim savcı ile ilgili devam eden soruşturma var. Adalet müfettişlerimizce bütün belge ve bilgiler toplanıyor" diyen Yılmaz, "Hiçbir grubun yargısal yetkilerini kötüye kullanmasına yol açabilecek en ufak bir ihmale dahi taviz vermeyeceğiz" iddiasında bulundu.

[Samanyolu Haber] 25.1.2020

Melek Çetinkaya, Emniyetin tehdidi nedeniyle ‘adalet yürüyüşünü’ sonlandırmak zorunda kaldı

Ankara’dan Silivri’ye adalet yürüyüşü başlatan askeri öğrenci olan oğlu müebbet hapis cezasına çarptırılan Melek Çetinkaya, Ankara Emniyetinin baskısı sonucu adalet yürüyüşünü sonlandırdı.

Ankara Emniyetinin ‘yürütmeyeceğiz’ baskısı, askeri öğrenci olan oğlu müebbet hapis cezasına çarptırılan Melek Çetinkaya’nın ‘adalet yürüyüşünü’ sonlandırmasına neden oldu. Melek Çetinkaya, baskılar nedeniyle yürüyüşü sonlandırdığını açıkladı.

“ADALET YÜRÜYÜŞÜNÜ SONLANDIRDIM”

Oğlunu görmek için gittiği Silivri Cezaevi kapısından kısa bir video paylaşan Çetinkaya, “İki gün yürüyebildik. Maalesef insanlarla bir araya gelip sesimizi duyurmamızı engellediler. Yürütmeyeceklerini söylediler. 3 gün gözaltında kaldım, adli kontrolle bırakıldım. Şu anda Silivri Cezaevi’ndeyim. Çocuğumu görmeye geldim. Ankara’dan Silivri’ye yürüyeceğimi söylemiştim. Şu anda Silivri’deyim… Adalet yürüyüşünü sonlandırdım. Destek olan herkese çok teşekkürler” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 25.1.2020

Melih Gökçek’in kedisi 3 milyon lira yedi

AKP'nin 31 Mart Yerel seçimlerinde muhalefete kaptırdığı belediyelerde yaşanan israflarla ilgili detaylı bilgiler her geçen gün ortaya çıkıyor.

AKP'li belediye başkanların harcamaları tek tek Sayıştay tarafından kaydediliyor.

Bu belediyelerden biri de Ankara Büyükşehir Belediyesi. En çok tartışılan dönem ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın isteği doğrultusunda istifa eden Melih Gökçek dönemi.

Sayıştay Başkanlığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 2018 yılına ilişkin raporunu yayınladı.

Sözcü'den Deniz Ayhan'ın haberine göre, Melih Gökçek ve Mustafa Tuna döneminin incelendiği raporda, Ankara'yı tarihi, sosyal ve kültürel yönden tanıtmak ve TV kanallarında yayınlanmak üzere "Misket Kedi" adıyla yaptırılan çizgi filme 3 milyon lira harcandığı belirlendi.

Filmin dublaj, çekim, seslendirme gibi tüm işleri de tek bir firmaya verildi.

Çizgi film ana konsepti ve karakterlerin oluşturulması için 2 milyon 834 bin TL, müzik, karakterler ve miksaj için de 280 bin TL ödendi.

BirGün'de yer alan habere göre de Sayıştay, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nce ilçe belediyelerine aktarılması gereken eğlence vergisi paylarının aktarılmadığını belirledi. 2018 yılı denetimleri kapsamında ABB’nin mali hesaplarında yapılan incelemelerde, eğlence vergilerinin ilçe belediyelerine aktarılmaması nedeniyle idarenin faiz yükümlülüğü ile karşı karşıya kaldığı ifade edildi. İlçe belediyelerine aktarılması gereken toplam tutarın 40,8 milyon TL olduğunu saptayan Sayıştay denetçileri, 17,1 milyon TL ile Yenimahalle Belediyesi’nin en çok alacağı olan belediye olduğunu tespit etti.

ABB yönetiminin bazı derneklere bedelsiz prefabrik bina ve malzeme vermesi de Sayıştay’ın incelemelerine takıldı. Belediye Kanunu’nun, belediyelerin dernek ve vakıflarla ilişkilerine sınırlama getirdiğini vurgulayan denetçiler, ABB’nin ortak hizmet projesi olmaksızın bazı derneklere aynı yardımlarda bulunduğuna dikkati çekti.

İncelemelerde, Gökçek döneminde alınan Meclis kararı ile ilçe belediyelerine, derneklere ve vakıflara verilmesi kararlaştırılan prefabrik binaların, belediye ile ortak hizmet projesi bulunmayan derneklere verildiği göze çarptı. Buna göre, ismi açıklanmayan üç farklı derneğe toplam 1,9 milyon TL değerindeki prefabrik yapı teslim edildi. Yine bir başka derneğe de Meclis kararına aykırı şekilde 62 bin 775 bin TL tutarında malzeme desteği sağlandı.

Sayıştay’ın ABB’ye ilişkin tespitleri bunlarla da sınırlı kalmadı. İlçe belediyelerine aktarılması gereken eğlence vergilerini aktarmayan eski ABB yönetimi, ilçelerin sorumluluğuna bırakılan yerlerdeki ilan ve reklam vergilerini de kendi bütçesinde topladı. Bu yolla ABB bütçesinin 2 milyon TL fazla gözükmesi sağlandı. Telekomünikasyon altyapı ve şebekelerinden alınan geçiş hakkı bedeli de ilçe belediyelerine gönderilmedi.

Bir Melih Gökçek projesi olan, “Gökkuşağı” isimli tesislerin de bazı şirketlere bedelsiz tahsis edildiği ortaya çıktı. Yapılan incelemelerde, Gökçek döneminde alınan Meclis kararıyla Gökkuşağı Tesisleri’nde bulunan 22 adet iş yerinin kuruluşlara, vakıf, birlik ve derneklere ücretsiz tahsis edildiği öğrenildi.

Tuna yönetimindeki ABB’nin, 2018 yılı avukatlık vekalet ücretlerini ödemesi gerekirken Gökçek döneminden devreden vekalet ücretlerini ödediği de rapora yansıdı. ABB’nin 2018 yılında vekalet ücretlerini mevzuata aykırı ödediğini saptayan denetçiler, “Vekalet ücretlerinin ödenmesinde, yıl içerisinde elde edilen vekalet ücretlerinin mevzuatta belirtilen hesaplama yöntemleri dikkate alınarak yapılması gerekmektedir” uyarısında bulundu.

Gökçek döneminde yapılan yönetmeliğe aykırı personel atamaları, Tuna döneminde de devam etti. Sayıştay, eski yönetimin personel atama ve görevlendirmelerinde mevzuata uymadığı sonucuna ulaştı. Bu kapsamda, zabıta personeline zabıta hizmetleri dışında görevler verildi.

Bu doğrultuda, bazı itfaiye erleri önce Zabıta Genel Müdürü kadrolarına, ardından ise İtfaiye Şube Müdürü kadrolarına atandı. Atamalardan en dikkati çekeni ise belediyede bilgisayar işletmeni olarak çalışan personelin İtfaiye Şube Müdürlüğü’ne getirilmesi oldu.

[Samanyolu Haber] 25.1.2020

Cemal Yıldırım: AKP, artık adalet ve demokrasi getiremez

KHK mağduru Cemal Yıldırım, Tr724 yayınında verdiği demokrasi mücadelesini anlattı.

Süreçte önyargılarının kırıldığını belirten Yıldırım, Melek Çetinkaya ve Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi isimleri tanımaktan çok memnun olduğunu söyledi.

İşine geri dönemeyeceğini bildiğini kaydeden Yıldırım, ’’AKP, ülkeye artık adalet ve demokrasi getiremez. Yaptığımız eylemler doğru ise muhalefet partileri bizim yanımıza gelecektir. dedi.


[TR724] 25.1.2020

Avrupa’da yasak Türkiye’de serbest [Yusuf Dereli]

2021 yılından itibaren Avrupa’da araçların CO2 emisyon oranı 95 gr/km‘nin altına gimek zorunda. Buna uymayan markalara çok büyük cezalar kesilecek.

Suzuki Jimny ve Vitara ile  Jeep’in Grand Cherokee modelleri emisyon değerleri nedeniyle Avrupa’da satışa sunulması tehlikeye girdi.

Hollanda Araç Otoritesi, AB regulasyonlarına göre Jeep markasının özellikle Grand Cherokee’nin dizel motorlu versiyonunda emisyon kuralını çiğneyen bir yazılım olduğunu ve bunun düzeltilmesi gerektiğini açıkladı. Buna ek olarak Avrupa’da en çok tercih edilen SUV’lerden olan Suzuki Jimny ve Vitara’nın, dizel motorlu versiyonun da aynı durumda olduğunu belirtti.

Avrupa’da emisyona takıldılar

Her iki markanın modelleri emisyon değerine bakılmayan Türkiye’de satışa sunuluyor. 1.5 atmosferik benzinli motora sahip 4*4 özellikli Jimny’nin emisyon değeri, markanın internet sitesinde 170 gr olarak görülüyor. AB standartlarının çok çok üzerinde. Vitara’nın emisyon değeri ise 141 gr. Vitara’nın fiyatı 172 bin liradan başlıyor. Jimny’nin başlangıç fiyatı ise 228 bin TL.

Yeni SUV 2008’in fiyatları belli oldu

Fransız otomotiv devi Peugeot’un yeni B segment SUV’u 2008’in fiyatları açıklandı. Buna göre meraklılarının heyecanla beklediği otomobilin başlangıç fiyatı 150 bin liradan başlıyor. En dolu modeli GT-Line 1.5 BlueHDİ modelinde fiyat 230 bin liraya kadar çıkıyor.

Yeni SUV 2008, ‘Unboring the Future’ mottosuyla sürüş keyfi odağını devam ettiren Peugeot’nun ultra modern bir yorumu olarak tüketiciler ile buluşuyor. Yeni SUV 2008, boyutlarıyla gerçek bir SUV duruşu ortaya koyarken güçlü ve özgün tasarımı ile dikkat çekiyor.

29 Ocak 2020 tarihi itibariyle Peugeot Yetkili Satıcıları’nda yerini alacak olan yeni Peugeot SUV 2008’de iki motor seçeneği bulunuyor. Benzinli ünite 1,2 CC’lik turbo. 130 HP güç üretiyor. Dizel tarafında ise 1,5’lik Blue HDİ görev yapıyor. O da benzinli kardeşi gibi 130 HP güç üretiyor.

[Yusuf Dereli] 25.1.2020 [TR724]

İşte Erdoğan’ın, Trump ile Rahip Brunson-Ebru Özkan pazarlığının perde arkası [Yüksel Durgut]

Hamas için kaçakçılık suçlamasıyla İsrail’de tutulan Türk vatandaşı Ebru Özkan’ı serbest bırakması için, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya yapılan baskının perde arkası ortaya çıktı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikasının değerlendirildiği ‘A Very Stable Genius’ adlı kitapta, Hamas’a yardım etmekle suçlanan Türk kadını serbest bırakması için Trump’ın İsrail’e nasıl baskı yaptığı detayları ile anlatılıyor.

Washington Post muhabirleri Carol Leoning ve Philip Rucker’ın kaleme aldığı kitaba göre,  Trump, Tayyip Erdoğan ile Türkiye’de hapse atılan Amerikalı papazı serbest bırakma anlaşmasının bir parçası olarak Ebru Özkan’ın iadesi için İsrail’den talepte bulunmuş.

Anlaşma, Trump’ın Brüksel’deki bir NATO zirvesinde Erdoğan ile bir araya geldiği Temmuz 2018’de şekillenmeye başlamış. Görüşme sırasında Erdoğan, İsrail’e inişinden kısa süre sonra tutuklanan kaçak para ve Hamas ajanlarına cep telefonu götürmek ile suçlanan Ebru Özkan’ı serbest bırakması için Trump’tan baskı yapmasını istemiş.

Bunun karşılığında Trump’a, Türkiye’de o dönem tutuklanan Amerikalı Papaz Andrew Brunson’ı serbest bırakacağına dair söz vermiş.

Trump ve Erdoğan anlaşmaya vardıktan birkaç gün sonra ise Trump, Erdoğan’ın Netanyahu’ya olan talebini iletti. Trump’ın bu talebi yerine getirmesini istediği sırada Netanyahu’nun sözkonusu kadın hakkında hiçbir şey bilmediği ortaya çıktı.

Kitapt,  Özkan’ın az miktarda para ile yakalandığı için ve İsrail’de medyada çok az yer almasından dolayı Netanyahu’nun, Amerikan başkanının isteği karşısında şaşırdığı aktarıldı.

Carol Leoning ve Philip Rucker, bu görüşmenin hemen ardından Ebru Özkan’ın serbest bırakıldığı yazdı.

[Yüksel Durgut] 25.1.2020 [TR724]

Prof. Dr. Görür: Doğu Anadolu fay hattı uyandı, bu endişe verici

Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, uzun zamandır sessiz olan Doğu Anadolu fay hattının uyandığını söyledi. Bu zamana kadarki depremlerin Kuzey Anadolu fayı üzerinde meydana geldiğini hatırlatan Görür, “Kuzey Anadolu Fayı gibi davranacağından endişe ediyorum.” diye konuştu.

Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, merkez üssü Elazığ’ın Sivrice ilçesi olan depremin, ‘Doğu Anadolu fay hattının uyanması’ anlamına geldiğini ifade etti. Prof. Dr. Görür, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarda şunları söyledi: “Maalesef Elazığ’da 6.5 büyüklükte sığ bir deprem oldu. Deprem Elazığ’ın 25-30 km doğusunda Sivrice’de oldu. Deprem Doğu Anadolu Fay’ı (DAF) üzerinde meydana geldi. DAF yaklaşık 600 km uzunluğunda, sol yönlü ve doğru atımlıdır.”

BU DEPREM ENDİŞE VERİCİ

“Bu fay ve depremle ilgili bilgileri maddeler halinde sıralayacağım: 1-Bu depremin olduğu yerde 1874 yılında 7.1, 1875’de 6.7 büyüklükte iki deprem olmuş. 2-Bu depremden sonra Sivrice-Bingöl ve Sivrice-Pütürge-Çelikhan arasına özellikle dikkat edilmelidir. 3-Deprem hattı üzerindeki kırsal yerleşim alanları yapı stoku bakımından deprem güvenli değildir. Bu bakımdan yapısal hasar fazla olabilir. İnşallah can kaybı fazla olmaz. Şu an itibariyle köylere henüz ulaşılamadığı için doğru hasar tespiti yapmak mümkün değildir. 4-Bu deprem kanaatimce endişe vericidir.”

UZUN ZAMANDIR SESSİZDİ

“DAF uzun zamandır sessizdi. Şimdi uyandı. Kuzey Anadolu Fayı (KAF) gibi davranacağından endişe ediyorum. Biliyorsunuz KAF 20. asırda 1939-1999 tarihleri arasında çok sayıda 7’nin üzerinde deprem üreterek enerjisini boşalttı (İst hariç). Aynı şeyi belirli bir süreçte DAF da yapabilir. Nitekim bu fay boyunca 1513 Maraş civarı7.4; 1872 Amanos, 7.5; 1874 Sivrice-Palu arası, 7.1; 1875 Sivrice 6.7; Çelikhan 7.1. Gördüğünüz gibi bu depremler üzerinden bir hayli zaman geçmiş.”

UYARDIK AMA BİRŞEY YAPILMADI

“Arkadaşlar, Elazığlı olmam nedeniyle, Elazığ’da bir zamanlar Elazığ’ın depremselliği ile ilgili konferanslar verdim, uyarılar yaptım, Elazığ ve köylerini depreme hazırlayın dedim. Bu konuda kitaplar basıldı. Ama maalesef pek bir şey yapılmadı. Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi… Bununla da kalmadık. Yine Elazığlı olan Prof. Namık Çağatay ve İTÜ’deki arkadaşlarla birlikte Bingöl, Elazığ, Malatya, Maraş valilik ve belediye başkanlıklarını ve bu kentlerdeki üniversiteleri bir araya getirdim. Harita Genel Komutanlığını da işe katarak proje hazırladım… TÜBİTAK, DPT gibi bir çok yere başvurduk reddedildi. Halbuki her fay kuşağında depremin ergeç geleceği biliniyor. Neden daha ortada deprem yokken oralar ele alınmıyor? Bileniniz var mı?”

[TR724] 25.1.2020

Solskjaer, Liverpool sabrı istiyor [Hasan Cücük]

Arsene Wenger, 22 yıllık Arsenal defterini kapatırken en ilginç yorum Jose Mourinho’dan gelmişti; ‘Arsene Wenger tek bir takımla özdeşleşen hocaların son örneğiydi. Bu bizim için kötü bir şey.’ Jose Mourinho haksız değildi. Günümüz futbolunda uzun yıllar aynı koltukta oturan teknik adam bulmak çok zor. Bunun son örneği Tottenham’ı orta sıralardan zirveye çıkaran Pochettino oldu. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde final gören Arjantinli’nin, bu sezon alınan kötü sonuçlar sonunda görevine son verildi. Ateşten gömleği giyen teknik adamlardan biri de Ole Gunnar Solskjaer. Norveçli hoca için tehlike çanları çalmasına karşılık, verdiği Jürgen Klopp örneği pek gerçekçi durmuyor.

Premier Lig’de Liverpool şov devam ederken, zirve mücadelesi veren Manchester City, Chelsea ve Manchester United istikrarsız skorlara imza atıyor. Şampiyonluğun adresi matematiksel henüz kesinlik kazanmadı ama bu aşamadan sonra Liverpool’u geçmenin çok zor olduğu konusunda herkes hemfikir. Premier Lig’de yarışın adresi Şampiyonlar Ligi bileti için ilk 4’te yer bulmak oldu. Alex Ferguson sonrası rotası bozulan gemiye dönen Manchester United’da Ole Gunnar Solskjaer de derda deva olmayacak gözüküyor. Sahasında Burnley’e 2-0 yenilerek 4’üncü sıradaki Chelsea’nın 6 puan gerisine düşen United’in Şampiyonlar Ligi umutları da giderek azalıyor. Ligde alınan üst üste iki mağlubiyet Solskjaer’in geleceğini tartışmaya açtı.

Burnley yenilgisi sonrası kameraların karşısına geçen Norveçli teknik adam, ilginç açıklamalarda bulundu. Solskjaer,  “Bana göre bir şeyleri gerçekleştirmek için birçok yolumuz var. Jürgen Klopp, bugünkü takımını dört yılda kurdu ve şu an harika gidiyorlar. Bizim için hızlı bir düzelme olmayacak. Bir transfer döneminde 8-10 oyuncu alamayız. En başta uygulamaya konulan plana sadık kalmalısınız. İşimin içindeyken planı birçok kez değiştirmeyeceğim. Kulüp ile görüştüm ve plana sadık kalacağım. Tüm konuşmamız olumlu geçti” ifadelerini kullandı. 27 yıl süren Ferguson dönemi sonrasında United yönetiminin pek sabırlı olmadığını görüyoruz. Aynı durum Liverpool için geçerli değil.

Liverpool, 18. şampiyonluğuna 1989-90 sezonunda ulaşırken, takımın dümeninde İskoç Kenny Dalglish vardı. 1985’de göreve gelen Dalglish, 6 yıl görev yaptıktan sonra 1991’de görevinden ayrıldı. Dalglish sonrası göreve gelen isim bir dönem Galatasaray’da da görev yapan Graeme Souness oldu. Souness Nisan 1991 – Ocak 1994 arasında görevde kaldı.  Souness sonrası koltukta Ocak 1994 – Kasım 1998 arasında Roy Evans oturdu. Evans’ın koltuğu devrettiği Fransız Gérard Houllier 2004 yılına kadar 6 yıl Liverpool’u yönetti. Fransızdan sonra koltuğun sahibi İspanyol Rafael Benítez oldu. İspanyol hoca da selefi gibi koltukta 6 yıl kaldı. Takımı teslim ettiği teknik adamlarla uzun süreli çalışan Liverpool yönetiminin bu süreçte en az süre tanıdığı isim Roy Hodgson oldu. Temmuz 2010’da göreve gelen Hodgson, Ocak 2011’de görevden alındı. Sezon sonuna kadar takım efsane teknik adam Kenny Dalglish’e emanet edildi. Haziran 2012’de Liverpool dümenine geçen isim Brendan Rodgers oldu. Rodgers, Ekim 2015’e kadar koltukta kaldı.

Rodgers sonrası koltuğu oturan Jürgen Klopp ise 4,5 yılı geride bırakmak üzere. Büyük bir sürpriz olup sezon sonunda şampiyonluk gelmese bile Klopp’un görevine devam etmesi garanti gözüküyor. Geride kalan 30 yılda Liverpool şampiyonluk göremezken, göreve getirdiği teknik adamlara sabır göstermesiyle dikkatleri üzerine çekti. Elbette içlerinden Ferguson ve Wenger gibi çift rakamlı yıllara ulaşan teknik adamlar çıkmadı.

Gelelim Manchester United’a… 2013’te Alex Ferguson, emekliye ayrılınca koltuğun yeni sahibi Everton’u 11 yıl çalıştıran David Moyes oldu. İskoç Hoca’nın United dönemi sezonu tamamlamadan Nisan 2014’te sonlandı. Sezon sonuna kadar görevde geçici olarak Ryan Giggs kaldı. Temmuz 2014’te göreve gelen Hollandalı Louis van Gaal’ın ömrü iki sezon sürdü.  Kupasız ve Şampiyonlar Ligi bileti alınmadan geçen iki sezon sonunda Van Gaal gönderildi. Haziran 2016’da büyük umutlarla koltuk Jose Mourinho’ya emanet edildi. Uzun bir aradan sonra gelen lig ikincliği ve UEFA Avrupa Ligi kupasıyla Uited taraftarının yüzü biraz olsun güldü. 2018-19 sezonunda alınan başarısız sonuçlar sonunda Mourinho’nun görevine 18 Aralık’ta son verildi. Ertesi gün koltuk önce geçici sonra kalıcı olarak Ole Gunnar Solskaer’e teslim edildi. Emanetçi döneminde başarılı sonuçlar alan Solskjaer, kalıcı olduktan sonra aynı performansı gösteremedi.

Norveçli Hoca, Klopp örneğini veriyor ama United yönetiminin Liverpool gibi sabırlı olmadığı aşikar. Çanlar güçlü şekilde Solskjaer için çalıyor. Veya United yönetimi, Ferguson sonrası içine düşülen sıradanlığı kabul edip, zirve beklentilerini düşürüp yoluna şampiyonluk veya kupa kazandırmayan hocalarla devam etme kararı alır. Sonucu bekleyip göreceğiz.

[Hasan Cücük] 25.1.2020 [TR724]

Ötekileştirme [Dr. Reşit Haylamaz]

Bir Müslümanın, diğer bir Müslüman ile üç günden fazla dargın kalmaması gerektiğini hepimiz biliriz. Çünkü bu, Nebevî bir emir, açık bir ikazdır; aksi, haram!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında, bunun üç istisnası var; bir ay, 50 gün ve üç ay konuşmadığı olmuş!

Şüphesiz, sözü ile amelinin çelişmesine imkan yok; o zaman burada başka bir hedef var!

Hâdiselerin cereyan şekline bakıldığında, üçünün de terbiye maksatlı olduğu net ve ümmetinin de fark edebilmesi için Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), belli ki süreyi iradî olarak uzatıyor!

Bunların ilki, “îlâ” olarak bilinen hâdise; Medîne’ye hicretin ikinci yarısından itibaren dünya adına şartlar iyileşmeye başlayınca, Annelerimiz de belli başlı taleplerle gelmiş ve Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) istekte bulunmuşlardı.

Medîne’nin genel atmosferi ve yaşadıkları sıkıntılar nazara alındığında normal bir talep gibi duruyordu; zira, değirmen çevirmekten elleri, kuyulardan taşıdıkları su sebebiyle de omuzları nasır tutmuştu!

Ne var ki Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyaya karşı açık bir tavrı vardı; üstelik, talep etseydi, O’nun talebini geri çevirmez ve Allah (celle celâlüh), dağları altına çevirir, dünyayı önüne dökerdi!

Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), “kul peygamber” olmayı tercih etmiş ve ümmetinin en yoksulu gibi yaşıyordu!

Üstelik, etrafındakilerin de öyle olmasını istiyordu!

Bu münasebetle gelen âyetlerden de (Ahzâb Sûresi 33/28, 29) anlaşılacağı üzere aynı zamanda bu, Allah’ın murâdıydı.

Onun içindir ki Annelerimiz’den gelen bu talep O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) çok üzdü ve hepsine birden açık bir tavır aldı; bir ay Mescid-i Nebevî’ye kapandı ve Hâne-i Saâdetleri’ne hiç uğramadı.

Sonuçta Annelerimiz’in hepsi Allah’ı, Resûlullah’ı ve Âhiret’i seçti, dünya ile aralarına kapanmaz mesafeler koydular.

Şu da bir gerçek ki onların arasında uzun yaşayanlar oldu. Sözlerine öylesine sâdık kaldılar ki ne halifelerin takdir ettiği maaşları ne de yağmur gibi dört bir yandan yağan hediyeleri yanlarında tutmadılar; geldiği gibi aldı ve kuruşuna dokunmadan ihtiyaç sahiplerine dağıtıverdiler!

İkinci hâdise, mazereti olmadığı halde Tebûk Seferi’ne katılamayan üç kişiyle ilgili; bir ihmalin bedelini 50 gün süren bir “konuşmama” ve “tecrid” hali olarak yaşadılar ki bu süre içinde Ka’b İbn-i Mâlik, Hilâl İbn-i Ümeyye ve Mürâre İbn-i Rebî için dünya, âdeta ifritten bir zindan, her yeri çivi dolu bir fıçı gibiydi!

Nihayet, tevbeleri geriye bırakılan bu üç kişi hakkında da âyet geldi ve sadakat testinin ipi ilk göğüsleyen üçlüsüne de müjdeler yağdı, tebessümler edildi, bâş tâcı köşelerde yerler hazırlanır oldu!

Üçüncü hâdise, Veda Haccı’ndan; Zilkâde ayının 26. günü çıkılan hac yolculuğunun, muhtemelen ikinci veya üçüncü günü.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile haccetme bahtiyarlığını kaçırmamak için herkesin akın akın Mekke yoluna döküldüğü bu yolculukta, doğal olarak Annelerimiz de var.

Olacak ya, Safiyye Validemiz’in devesi hastalanmış, istirahat için dinlendikleri mekanda ağaya kalkamaz olmuştu.

Bilindiği gibi Safiyye Validemiz (radıyallahu anhâ), Yahudi bir anne-babadan dünyaya gelen ve Hayber sonrasında Müslüman olup Saâdet Hânesi’ne katılan bir annemizdi. Mekke’yi ilk defa görecek, Kâbe’yi de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte ve yine ilk defa tavaf edecekti!

Çok üzülmüştü; bu heyecanla giderken yolda kalmak hicrandı; içine düştüğü durum, O’nu ağlatmıştı!

Derken durumdan haberdar olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yanına çıkageldi; onu öyle üzgün ve ağlarken görünce O da (sallallahu aleyhi ve sellem) üzülmüş, mübarek elleriyle Annemiz’in gözyaşlarını silmişti!

Sultân-ı Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dün kadının yüzüne bile bakmayan bir toplumun içinde, yine onlara nezaket dersi veriyordu!

Habîb-i Ekrem’den gördüğü bu şefkat, sıcaklık ve iltifat Annemiz’i daha da duygulandırmış, hislerini tetikleyerek daha çok ağlamasına sebebiyet vermişti!

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir taraftan onu teskin ediyor, diğer yandan da daha fazla ağlamaması için ikaz edip yaşanan bu aksaklığa bir çözüm arıyordu.

Bulmuştu; zira Zeyneb Bint-i Cahş’ın yanında, yedek bir deve vardı!

Kimdi, Zeyneb Bint-i Cahş?

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının kızıydı.

Mekke’nin en asil ailelerinden birisinin ferdi olmasına rağmen Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) talebi üzerine, kölelikten gelen birisi, Zeyd İbn-i Hârise ile evlenerek o günkü toplumda putlaştırılmış en temel tabulardan birisinin yıkılmasına vesile olan zirve bir insandı.

Dahası, insanlık tarihinde hiç kimseye müyesser olmamış ve bundan sonra da olmayacak olan bir nişanın, “Onunla Senin nikahını biz kıydık!” pâyesinin biricik muhatabıydı; Allah (celle celâlüh) O’na, daha dünyada iken bu pâyeyi vermiş ve katlandığının karşılığını katlayarak mukabelede bulunmuştu!

Takdir-i Hüdâ ne manidardı; toplumun dem ve damarına işlemiş başka bir problemi daha “problem” olmaktan çıkarırken, böylesine meziyetleri olan birisini vesile kılıyordu!

Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Zeyneb’in yanına geldi ve “Ey Zeyneb!” buyurdu; Safiyye Validemiz’i işaret ederek, “Develerinden birisini, şu kardeşine ödünç veriversen!”

Boş bulunmuştu!

Daha farklı bir yaklaşımla, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konudaki tepkisini gün yüzüne çıkarabilmek için Allah (celle celâlüh) O’nu istihdam etmişti.

Hiç yapmayacağı bir şey yaptı ve “Senin şu Yahudiye, ödünç deve mi vereceğim?” deyiverdi!

Damlası düşse, deryaları bulandıracak mahiyette bir cümleydi bu ve ortalık bir anda buz kesiverdi!

Aradan geçen yıllara ve Allah Resûlü’nün de (sallallahu aleyhi ve sellem) başından beri net duruşuna rağmen, “kavmiyet” probleminden izler taşıyan bir tepkiydi bu ve üstelik, yarınların da problemi olma potansiyeli taşıyordu!

Dolunay misali yüzün havası bir anda değişivermişti!

Selamı-sabahı kesmiş, Annemiz’in (radıyallahu anhâ) yüzüne bile bakmaz olmuştu!

Ciddi bir tavır almış ve hiç mi hiç konuşuyordu!

Beri tarafta, Zeyneb Validemiz’in (radıyallahu anhâ) dünyası kararmıştı; bir anlık dalgınlığına karşılık önüne, katlanılması çok zor ve ağır bir bedel çıkmıştı!

Hac yolu zehir oldu; tabii, haccı da!

Günler gelip geçiyor, ama Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) duruşunda zerre kadar bir değişiklik söz konusu olmuyordu!

Üstelik, dönüş yolu da farklı olmadı!

Dahası, Zilhicce’den sonra Muharrem geldi geçti, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kaşını kaldırıp bakmadı, yüzüne!

Olanca genişliğine rağmen dünya, onun için de dâr gelmiş, nefes alacak takati kalmamıştı!

Bitmişti!

Safer ayının sonlarına gelinmişti.

Perişandı!

Nasıl olmasın ki en büyük saâdeti, Resûlulallah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte yaşama bahtiyarlığını kaybetmişti!

Yeme-içmeden kesilmiş, üzüntüden kadîd olmuştu!

Tevbe ve istiğfarla Rabbi’ne yöneliyor, yeniden eski günlere kavuşabilmek için kim bilir ne dualar ediyordu!

Hâlâ konuşmuyordu!

Bundan böyle eski günlerin birer hayal olduğunu düşündürecek kerteye gelmişti; yastık-yorganı toplamayı bile düşünüyordu!

Nihayet, “Bir ümit!” dedi ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) yanına geldi; üç aydır içinde bulunduğu bu kasvetli durumdan kurtulabilmek için Habîb‑i Kibriyâ Hazretleri’ne tavassutta bulunmasını, kendi adına gidip özrünü beyan edivermesini talep ediyordu!

İsabetli bir yoldu!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) uygun bir zamanını kolladı, Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) ve Annemiz’in perişan hâlini resmetti, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’ne!

Gerçi, bilmiyor değildi; O da (sallallahu aleyhi ve sellem) farkındaydı ama belli ki herkesin fark etmesi için bunun yaşanması gerekiyordu!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek yüzlerinde tebessüm belirmeye başladı; belli ki üç aydır devam eden tavr-ı Nebevî netice vermiş, maksat hâsıl olmuştu!

İş, tatlıya bağlanacaktı; Zeyneb Validemiz’in hücresine geliyordu!

Beri tarafta, olacakları merakla bekleyen ve yine hücresinin bir köşesinde gözyaşı döküp dualar eden Hazreti Zeyneb (radıyallahu anhâ), kapısının önünde beliren erkek silüeti karşısında şaşırmıştı; tam, “Bu gölge, bir erkek gölgesi! Resûlullah da gelmediğine göre, kim olabilir ki?” diyecekti ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kapısından içeriye giriverdi! Üstelik, dünkü bulutların bütünü silinip gitmiş ve olanca berraklığıyla hücresine doğuvermişti!

Dünyaları verseler, bu kadar sevinmezdi; nasıl sevinmesin ki aylardan sonra ilk defa Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yeniden hânesini şereflendiriyordu!

Eli-ayağı birbirine karışmıştı; “Yâ Resûlallah!” dedi. “Bilmem ki bu gelişine karşılık, Sana ne türlü bir cemîlede bulunayım!”

O kadar ki isteseydi, canını da verirdi!

Kasvetli bulutlar dağılmıştı ya, dünyada O’ndan daha bahtiyarı yoktu!

İradî olarak alınan bir tavır daha son bulmuştu.

Burada çok ince bir ayrıntı var: zira bu günler, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığının başladığı, son 14 gününü geçirmek için Annelerimiz’den izin alarak Âişe Validemiz’in hücresine taşındığı günlerdi.

Ne demekti bu?

Söz konusu tavır, şayet 15 gün daha devam etmiş olsaydı, hemen akabinden gelen Rebîülevvel ayının 12’sinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna, dünya ile ukbânın arasındaki incecik perdenin öbür yanına, yani Rafîk-i A’lâ’ya yürüyecekti!

Sonucu tahmin etmek zor değil!

Hicran üstüne hicran!

Peki, ne demek bu?

“Haram” dediği halde Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatındaki en uzun soluklu tavır, bir diğer ifadeyle selamı-sabahı keserek konuşmama hali, ait olduğu kimlikten ötürü bir başkasını ötekileştirmeye karşı.

Üstelik, iradî; bilerek ve isteyerek!

Hem, o günkü toplumun istek ve beklentisi, aksi yönde olmasına rağmen!

Bugün, çoğu toplumun duyarlılık kesbettiği bir konu bu.

Peki, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmeti olarak biz, işin neresindeyiz?

[Dr. Reşit Haylamaz] 25.1.2020 [TR724]

Şeriat rejim mi, hukuk mu? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Geçen yazımızda son dönemlerde “Şeriat geliyor! Şeriat ilan edilecek!” tarzı haber ve yorumların arttığını ifade etmiştik. Bu durum seküler kesimleri tedirgin ederken, İslamcılarda ve bazı dindarlarda heyecan oluşturuyor. İslamcılar Şeriatı mucizevi bir iksir, uygulandığında her derda deva olacak bir formül, her problemi çözebilecek ideal bir “rejim” olarak görüyorlar. Öte yandan İslamcı ve otoriter yönetimler/kişiler Şeriatı otoriter yönetimlerini dokunulmaz kılma yöntemi, meşruiyet aracı olarak görüyor.

Öncelikle Şeriattan maksadın ne olduğunu ortaya koymak lazım diye düşünüyorum. Kemalistler, laikçiler yıllarca Şeriat kavramını öcü olarak kullandı ve topluma öyle servis ettiler. Şeriata yükledikleri olumsuz anlamlarla ve kendi ürettikleri, hiçbir zaman hukuki tanımı yapılmamış “irtica” kavramıyla yıllarca milletin inançlarını aşağıladı, dindarları hırpaladılar. “Şeriat devleti kuracaklar! Şeriatçılar!” diye diye korku atmosferi oluşturdular ve iktidarlarını tahkim ettiler. Şu sıralar, bu defa dini istismar edenler “Şeriat”ı dindarları avutmak ve uyutmak için kullanma eğiliminde.

Türk Dil Kurumu, şeriatı, “Kur’an’daki ayetlere, Hz. Muhammed’in sözlerine dayanan İslam kanunu, İslam hukuku.” olarak tanımlıyor. Hz Peygamber Müslümanlara hayatta neyi nasıl uygulayacaklarına, dini nasıl yaşayacaklarına dair ölçüler, ilkeler ortaya koydu. Ama biz gerek Kur’anı Kerimde, gerek Hz peygamberin uygulamalarında/sözlerinde devlet sistemine dair bir tanımlama görmüyoruz. Hz Peygamber vefat edeceğini anladı ve birkaç ay önce bütün Müslümanları toplayarak onlara Veda Hutbesi’ni okudu. Burada da bir rejim, yönetim formu önermedi. Yoğun beklentiye rağmen sağlığında kendisinden sonra yönetimin nasıl olması, kimin Halife olması gerektiğine dair bir şey söylemedi. Ama hukukun temel ilkeleriyle, sosyal yaşamla, insanların temel haklarıyla ilgili pek çok şey söyledi. Bu yönüyle Veda Hutbesi ilk insan hakları beyannamesi olarak görülür.

Veda Hutbesinde Hz. Muhammed Ey müminler! Ey Müslümanlar! şeklinde değil “Ey insanlar!” diye hitap etmiş, insanların canlarının, mallarının, yaşama haklarının, namuslarının, şeref ve haysiyetlerinin kutsal ve dokunulmaz olduğunu ısrarla ve tekrar vurgulamıştır. Zulme boyun eğmeyin, kimsey zulmetmeyin, haksızlık etmeyin haksızlığıa rıza göstermeyin! Irkçılık yapmayın, soyunuzla sopunuzla övünmeyin! demiştir. “Ey İnsanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yal­nızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu evlattan dolayı baba sorumlu tutula­maz, suçlu babadan dolayı evlat da sorum­lu tutulamaz.” demiştir. “Çalışanlarınıza hayırla muamele edin”, “işçilerinize yediğinizden yedirin giydiğinizden giydirin”, “Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur” diyerek insanların eşitliğine dikkati çekmiştir.

Adalet kavramının tevhid, nübüvvet haşir ile birlikte Kur’an’ın dört temel esasından birisi olduğunu görüyoruz. Allah, adil olmanın takvaya en yakın durum olduğunu (Nahl, 90) belirtiyor. İslam zulüm etmemeyi, merhametli olmayı, insanların malına, emeğine, kişiliğine saygı göstermeyi emrediyor. Kur’an-ı Kerim çok açık ve net şekilde suçun şahsiliğine vurgu yapıyor (Zümer:7). İslam hukukunun referans eseri Mecelle Ahkami Adliye İslamın esaslarına dayanarak: “Beraati zimmet asıldır, aksi ispat edilmedikçe insanlar masumdur” diyor. İslam her fırsatta yardımlaşmadan, paylaşmadan, fakirlerin, zayıfların, komşuların gözetilmesinden bahsediyor.

Kanaatimizce Şeriat bir rejimden, yönetim formundan öte hukuk devletini ifade etmektedir. Yönetenlerin keyfi uygulamalardan uzak durmasıdır. Kanunilik ilkesidir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” deyimi hukukun hükmüne uymayı, adalete teslim olmayı ifade eder. Dünyada monarkların yaygın olduğu, ülkelerin keyfi yönetildiği bir zaman diliminde Kur’an ve Hz Peygamber bir rejim değil, ama ilkelere, hukuka uygun bir yönetim önermiştir. Daha sonraki uygulamalarda Müslümanlar bu ilkelerden yola çıkarak kanunlar, yasal metinler üretmişlerdir. Ahmet Cevdet Paşa gibi güçlü ve yetkin bir hukukçu, İslam alimi, dilci, tarihçinin başkanlığında bir heyetle hazırlanan Mecelle, İslami esasları, Kur’an’ın temel ilkelerini esas alan, batı tarzı bir kodifikasyon çalışmasıdır. İslamcı rejimler Mecelle’den esinlense de Mecelle gerçekte Hukuk devleti inşası için önemli bir adım, başarılı bir çalışmadır.

Ne var ki İslamcılar Şeriatı hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, yasalara uygun, keyfilikten uzak yönetim olarak anlamıyorlar. Şeriatı muhalefette iken ve söylemlerinde sihirli bir rejim, “her şeyi bir anda düzeltecek yönetim biçimi” olarak takdim ediyorlar. Ama iktidarı ele geçirdikten, güce kavuştuktan sonra Şeriatı keyfi yönetimin zarfı, otoriterliğin kılıfı yapıyorlar. Siyasal İslamcılar İzmler çağının etkisiyle İslamı sosyalizm, komünizm, kapitalizm vd gibi “kurtarıcı” bir rejim olarak ele alırlar. Batıdan esinlenerek fakat batıya karşı bir tepkisellik içinde kendi kabullerini, “İslam’ın esasları”, “Kur’anın, hükümleri” şeklinde ve ideoloji haline getirerek dayatma eğilimindedirler. Maalesef pek çok Müslüman da İslam’ı insanların dünyasını ve ahiretini imar etmeye çalışan, topluma güzel ahlakı, kamil insan olma yolunu gösteren inanç ve ahlak sistemi ve din olarak görmekten öte, onu bir ideoloji, bir rejim gibi kabullenmeye yatkındır. Şeriat bu anlamda diğer izmler gibi İslamistlerin ideolojisinin, rejiminin adı, ünvanı olarak takdim edilmektedir.  Bu rejimin mümkünse rızayla, olmazsa zorla getirilmesi halinde mükemmel bir İslami toplumun ortaya çıkacağına, adaletin gelip, haksızlıkların, suçların, günahların yok olacağına dair tevatürler anlatılır.

Peki öyle mi? Uygulama nasıl?

Şu anda yeryüzünde kendisini “İslami rejim” olarak tanımlayan ve sözde Şeriatla yönetilen İran, Suudi Arabistan ve Sudan gibi ülkeler var. Ama bu ülkeler Kur’anın esas aldığı hukukun üstünlüğü, insan hakları, mal ve can emniyeti, sosyal adalet, dengeli gelir dağılımı, adaletin tarafsızlığı ve bağımsızlığı, işçi hakları, kadın hakları, şeffaf ve hesap verebilir yönetimler gibi konularda bırakın ön sıralarda olmayı hep en sonlarda yer alıyorlar. Bu yönetimler vatandaşlarına huzur, güvenlik, adalet, can ve mal güvenliği sağlamadığı gibi dünyada zulmün, yozlaşmanın, baskının, otoriterleşmenin, yolsuzluğun, denetimsizliğin en önemli merkezleri halindeler.

Öte yandan bir grup Müslüman akademisyenin her yıl Kur’an esaslarına göre hazırladığı devletlerin-toplumların İslamilik endeksine hep demokratik batılı ülkeler, iskandinav ülkeleri giriyor. Bir ülkenin adını İslam cumhuriyeti koyunca o ülke islami olmuyor, şeriatla yönetildiğini iddia edince de İslami olmuyor. Murat 124’e Mercedes arması takıp satmaya çalışmaktan farkı olmuyor yapılanın. Bu araştırma belirli periyodalarla tekrarlanıyor ve İslamilik kriterlerine göre en iyi müslüman ülke 153 ülke arasında ancak 40’lı sıralarda yer bulabiliyor kendisine. Şeriatla yönetilme iddiasında İran, Suudi arabistan ve Suudi arabistan ise diplerde sürünüyor.

Dünya Şeffaflık Örgütü 2018 raporuna göre yozlaşma ve yolsuluk indeksinde Sudan 180 ülke arasında 172. Suudi Arabistan 58., İran 138. Türkiye 78. Somali 180. sıra ile en kütüsü. En  iyi ülkeler: Danimarka, Yeni Zellanda, İsveç, Norveç. Hemen bütün insan hakları raporlarında işkence, kötü muamele, azınlık hakları, mülkiyet hakları, din ve vicdan özgürlüğü, basın ve ifade özgürlüğü, özürlü hakları, adil yargılama gibi konularda genelde Müslüman ülkeler ama özellikle şeriatla yönetilen ülkeler çok kötü durumdalar.

Erdoğan’ın ucube başkanlık sistemi giderek sözde İslami bu otoriter ülkelere dönüşüyor. bazı noktalarda onları geride bırakmış durumda. Mesela 2019 yılında yapılan dünya adalet araştırmasında hukukun üstünlüğü endeksinde İran 102. olurken Türkiye 126 ülke arasında 109.  İlk üç sırada yine “gavur”lar var: Danimarka, Norveç, Finlandiya.

Bu tablodan da net olarak anlaşılıyor ki eğer İslamı bir rejim, bir ideoloji haline getirir ve yolsuzlukları, otoriterleşmeyi örtecek urba yaparsanız Şeriatla yönetilen ülkeler Kur’an ilkelerine, İslamın temel esaslarına göre sıralamaya giremedikleri gibi, son sıraları kimseye kaptırmıyorlar. Şeriatı hukukun üstünlüğü, yasalara uygun yönetim olarak anlamaz, herşeyi düzeltecek sihirli değnek olarak görür ve ne olursa olsun gelsin derseniz, Şeriat yöneticilerin otoriterleşmesine, yolsuzlukların, hırsızlıkların, zulümlerin örtülmesine yarar. Çalan memura, bürokrata, siyasetçiye “hırsız” dediğinizde o açıklama yapmaz; ama sizi “rejim düşmanı” hatta “din düşmanı” ilan eder. Yöneticiye diktatör, zorba, adaletsiz derseniz, “rejimi yıkmaya çalışan dış güçlerin maşası” olarak yaftalanırsınız. Her eleştiriye din kullanılarak, vatan-millet edebiyatıyla cevaplar alırsınız; ama doğru cevabı hiçbir zaman alamazsınız.

Böyle bir rejim kurulduktan sonra ondan kurtulmak çok zordur. Ortalama 30 yılınızı alır. Sudan’da güya şeriatla yönetilen İslamcıların kontrolünde bir rejim vardı. Halka zulüm, fakirlik, yozlaşma dışında bir şey getirmedi. İran’da 40 yıldır İslami rejim var. Son dönemde dindar Şiiler dahil halk molla rejiminden kurtulmak için çabalıyor. Ama rejim herşeyi kontrol ettiği için halkın kurtulması kolay değil. Suudi Arabistan’ı yakından bilenler üst yönetimin hiçbir ahlak, ilke tanımadığını söylüyorlar. Otoriter Suud rejimi petrol paralarını dağıtarak ayakta kalmaya çalışıyor.

İlahiyatçıların şeriatın hukukun üstünlüğü anlamına gelip gelmeyeceği konusunda yorumlarına ihtiyaç var. Şeriat İslamcılar tarafından fetişleştirilmiş ve yıpratılmış bir kavram. O nedenle seküler kesimlere itici, korkutucu geliyor. Hukukun üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığına dayalı ama İslamın, Kur’anın temel ilkelerine de bağlı şeffaf, denetlenebilir yönetimler talep etmek daha çok karşılık bulabilir.

AKP’nin son dönemlerde sıkça Şeriattan bahsetmesi İran, Suudi Arabistan gibi otoriter ve sorgulanmaz, kutsallık katılmış bir yönetim tesis etme niyetinde olduğu anlaşılıyor. Zira iktidar ülkeyi adaletten hukuktan hızla uzaklaştırırken dini söylemlerdeki dozajı artırıyor.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 25.1.2020 [TR724]

Sözde şahlanan ekonominin gerçekleri [Hakan Taner]

Bu yıl açıklanan resmi enflasyon yüzde 11,86, reel perakende enflasyonu yüzde 50.

Emekliye yapılan zam yüzde 6. Toplam borç 500 milyar dolardan fazla.

3 milyar dolara mâl edildiği açıklanan 3’üncü köprü Çin’den alınan kredi borcu karşılığı olarak yüzde 51’i 688 milyon dolara Çin’e verildi.

Halk kış ortasında gelen doğalgaz ve elektrik faturalarından dertli.

1+1 bir daireye bile 626 TL doğalgaz faturası gelmiş. Elektrik faturaları başlı başına bir dert.

Bunların dışında yılbaşı itibarıyla güncellenen bazı fiyatlar var ki böyle bir ortamda enflasyonu yüzde 11,86 açıklamak büyük cesaret ve maharet işi.

Bu hafta tren biletlerine yüzde 300,

Cep telefonu harcına yüzde 262,

Yurt dışı çıkış harcına yüzde 233,

Alkol ürünlerine yüzde 50,

Sigaraya yüzde 44 zam yapıldı.

Erken seçim kararı alınmazsa alkol ve sigaraya yeni bir zam daha yapılacak.

Bu arada çeyrek altın fiyatı 483 TL ve dolar 6 TL sınırında.

Sizi fazla rakamlara boğmak istemiyorum.

Bu ahval içerisinde İsviçre’nin Davos kasabasında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı dinliyorum.

Bakan Bey, o meşhur sunumlarını aratmayacak bir performans sergiledi.

Gazetecilerin aklına takılan manşet “Fed ne kadar bağımsız ise bizim Merkez Bankamız da o kadar bağımsız.” cümlesi oldu.

ALBAYRAK’IN TEMENNİLERİ VE GERÇEKLER

Oysa Albayrak’ın daha ilginç sözleri vardı. Yabancı yatırımcının çok yoğun bir Türkiye ilgisi olduğundan, enflasyonun tek haneye düşürülmesine kadar hoş temennileri de oldu.

Bu noktada geçen yıl söylediklerinin hemen hemen hiçbirinin gerçekleşmediğini hatırladım. Bu fiyasko bile 2020 tahminlerinin ne kadarının gerçekleşeceğini şimdiden ele veriyor.

Albayrak’ın yaptığı açıklamaları veri olarak kabul ettiğimizde böyle bir ekonomide insanların işsizlik sebebiyle intihar etmemesi, gençlerin kahve köşelerinde, sosyal ağlarda kendilerini meşgul ediyor olmamaları gerekirdi.

Lâkin halkın bir bildiği var. O da yaşadığı ve kendisine yaşatılan…

Şahlanan bir ekonomide nüfus yoğunluğu açısından dünyada en çok çay tüketilen ve bir yılda yüzde 50 zamlanan bir üründe yaklaşık 1 milyar liraya yakın zararın (ÇAYKUR) nasıl hasıl olduğu ve PTT’nin  kasasındaki 650 milyon liranın buhar olup üstüne bir o kadar da zarar etmesinin esbabı mucibini de öğrenmek istiyor insan.

İnsanlar yaşadıklarını da bunu kendilerine kimlerin yaşattığını da unutmaz.

[Hakan Taner] 25.1.2020 [TR724]

Merkel’in Türkiye ziyaretinin düşündürdükleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan, Merkel'e saray aynası ve miğfer hediye etti.

Almanya Şansölyesi Angela Merkel Türkiye’de. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar demokrasiden kopmuş, insan hakları dibe vurmuş, azınlık haklarında 1990’ların da gerisine, 1980’lerin seviyesine kadar gerilemiş bir Türkiye’yi ziyaret etti Merkel.

1980’lerde o dönemin Avrupa Topluluğu, darbe sonrası yapılan siyasi takibatları, kitlesel tutuklamaları, liderlerin hapsedilmesini, üniversitelerdeki 1402’lik öğretim üyelerini, sistematik işkenceleri, Kürtlere olanları, velhasıl Türkiye’nin insan hakları karnesini görmezden gelmemiş, ortaklık ilişkilerini dondurmuş, Türkiye’ye ekonomik yaptırımlarda bulunmuş, TSK’ya yapılacak silah ihracatını askıya almıştı. Almanya bu dönemde Avrupa Topluluğu’nun bu sert tutumu almasında Yunanistan’la beraber başrolü oynamıştı. 1990’ların başında Merkel’in Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin lideri olan Helmut Kohl, bu sert tutumun mimarıydı. Kohl her bakımdan Merkel’e nazaran daha normatif bir siyasetçiydi. Federal Almanya’nın Demokratik Almanya’yı (komünist doğu Almanya’yı) sınırlarına dâhil etmesinin mimarı olarak tarihe geçen Kohl, Türkiye’nin ayrı bir kültür havzasında olduğuna ve Avrupa’ya aidiyetinin tartışmalı olduğuna inanıyordu. Türkiye’nin 1990’ların başındaki ağır insan hakları ve demokrasi sorunları, Kohl’ün tezlerine karşı koymada Türk siyasetçilerin ellini zayıflatıyordu.

1980’lerde ve 90’larda Avrupa yönelimi, Türk dış politikasının ana yörüngesiydi. 1950’lerden itibaren Türkiye her alanda Avrupa’ya entegre olmaya çabalayacaktı. 1945’ten sonra Batı güvenlik şemsiyesinin altına giren Ankara, tüm Batılı kurumlara katılma siyaseti takip ediyordu. ABD’nin Yunanistan’la beraber korumak istediği Ankara, Washington tarafından Avrupa’nın yeniden inşasına yönelik stratejilere dâhil edildi. Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamında çok ciddi rakamlarda mali yardım aldı. NATO’ya üye olup ilkel durumdaki silahlı kuvvetlerini modernleştirdi. ABD güvenlik politikalarında öne çıkan partner olurken, özellikle 1960’laardan itibaren Almanya ekonomik ve siyasal bütünleşme konularında Ankara üzerinde etkinlik elde etti. ABD Ankara’ya salt jeopolitik ve askeri strateji perspektiflerinden yaklaşırken, Almanya Türkiye’nin demokratikleşmesi ve insan hakları konusunda ilerleme sağlaması konusunda destekçi ve ısrarcı oldu. Almanya’nın Avrupa bütünleşmesi içinde oynadığı kilit rol, Türkiye’yle ilişkilerde daima ön planda oldu. Almanya’ya giden Türkiyelilerin kalıcı hale gelmeleriyle beraber, ilişkilerdeki ekonomik çıkarlara sosyopolitik ve kültürel boyutlar da eklendi.

Alman siyaseti Türkiye’deki insan hakları ve demokratikleşme konusuna hiç bir zaman 2015’ten bugüne geçen beş yıla yakın zaman sürecindeki kadar ilgisiz ve tepkisiz kalmadı. Her ne kadar bazı özel olaylarda – Meşale Tolu ve Deniz Yücel olaylarında olduğu gibi – tepkilerin dozu yükselse de, bu son yıllarda oldukça istisnai ve normal standartların epey altında bir yoğunlukta oldu. Örneğin Leyla Zana ve onlarca Kürt milletvekilinin hukuksuzca hapse atılmasına 1990’larda son derece sıkı bir pozisyon alan ve elindeki kartların tümünü masaya yatıran Almanya, 2016’dan sonra takibata uğratılan Kürt siyasi hareketinin haklarını son derece yüzeysel olarak ve yarım ağızla savundu. Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt vekil hala hapishanede. Yüzlerce Kürt yerel yönetici de öyle. Üstelik belediye başkanlıklarına kayyum atanması gibi gayri hukuki uygulamalar, Almanya’da çabucak unutuldu. Dahası Merkel, bu olayların hiçbiri gerçekleşmiyormuş gibi, üç maymunu oynayarak Erdoğan’ın ayağına kadar giderek rejime can suyu oldu. Bu tür otoriter rejimlerin en çok ihtiyaç duyduğu uluslararası temasları ve kabul edilebilirliği – haydi Almancasını da yazayım: salonfähig olmayı! – altın tepside hediye etmekten kaçınmadı. Bunu Erdoğan’a olduğu kadar Putin’e de yaptı. Adeta 19. yüzyıl realizmi ve pragmatizmiyle hareket etti.

Almanya bunu yaparken, Avrupa Birliği’nin (AKÇT, AET, AT, AB hepsini AB olarak ele aldım) dişiyle tırnağıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa kıtasında yerleştirmeye çalıştığı normatif değerlerin altını oydu. O değerler neydi? Her şeyden önce, liberal demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerine dayanan hukuk devleti ilkesinin Avrupa kıtasında yerleştirilmesi, statükoyu bozucu, askeri güç kullanımına dayalı çatışmaların önlenmesi, ekonomik bütünleşmeyle kalıcı barış ortamının tesis edilmesi gibi ilkelerdi. O normları çıkartırsanız AB bütünleşmesinden geriye sadece ekonomik işbirliği kalır. AB, demokrasi ölçütlerini Türkiye’de oturtmaya çabalarken, 2013 sonrasında gerçekleşen kopuş, Türkiye’yi bir başka kulvara savurdu. Ve Türkiye 2016’ya kadar kademeli olarak küme düştü. Avrupa Türkiye’yi yalnız bıraktı, ona kol kanat germedi. Bu tutumda Almanya’nın rolü büyük! Ve Merkel bu politikanın mimarı, çünkü Almanya’yı yöneten Şansölye o.

Oysa Almanya’nın elinde birçok enstrüman mevcut. Özellikle AB-Türkiye ticaret hacmi bunların başında geliyor. Almanya bu ticaret hacminde en büyük hisseye sahip AB ülkesi! Dahası, Türkiye ve AB arasındaki Gümrük Birliği de çok önemli bir başka enstrüman. Bunun dışında Türkiye’nin tam üyelik müzakereleri, Kıbrıs sorunu, mali yardımlar gibi birçok önemli havuç var. Bu değindiğim alanlar AB’nin ve özellikle Almanya’nın Türkiye üzerindeki yumuşak gücünü oluşturuyor. Bunun dışında askeri alandaki işbirliklerini saymalıyım. Almanya Türkiye’nin silah ve mühimmat alımı yaptığı en önemli ortaklardan biridir. Örneğin 1980’lerde Alman tanklarının Güneydoğu’da kullanılmaması konusunda Alman Federal Meclisi’nin (Bundestag) yaptığı baskı anımsanmalıdır. Almanya tüm bu enstrümanlara sahipken neden Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları alanındaki korkunç hızadi gerilemesini ve çakılışını izlemekle yetindi?

Suriye’deki rejimin saha kontrolünü kaybetmesi ve ülkenin iç savaş ortamına hızla kayması, hepimizin malumu olan göç dalgasını tetikledi. Türkiye bu göç dalgasının aslan payını aldı. Bilemiyorum, Ankara bunun üzerine kafa yordu mu ve bunu bir strateji olarak mı yaptı, ancak bu dört milyona yakın sığınmacı, Erdoğan rejiminin elini inanılmaz güçlendirdi. Ve AB’yi (en başta da Almanya’yı) sustalı maymuna çevirdi. AB ve Almanya kapısına dayanan milyonlarca göçmeni görünce, Türkiye ne isterse vermeye, her türlü arsızlık ve şımarıklığını sineye çekmeye başladı. Bu durum, Erdoğan ve rejimini daha da azdırdı. Ne Almanları NAZİ olmakla suçlamadıkları kaldı, ne Alman vakıflarını casuslukla suçlamadıkları! Bu arada birçok Alman vatandaşı (Türk kökenli veya değil) Türkiye’de siyasi suçlamalarla tutuklandı. Yukarıda adı geçen Meşale Tolu ve Deniz Yücel, özellikle Yeşil ve Sol eğilimli Alman kamuoyuna mal olunca, Almanya bu kişilere yönelik “rehine kurtarma” taktiği uyguladı. Baskıyı arttırınca istediğini aldı. Yani elindeki enstrümanlar istediğinde bal gibi işliyordu. Bunu gördük, kendileri de gördü. Fakat geniş ölçekli bir Türkiye’nin demokratikleşmesi girişiminden bilinçli olarak uzak durdular. Erdoğan’ın Suriyelileri “üzerinize salarım” tehditleri karşısında pustular ve sindiler. Merkel bu zafiyetin mimarı.

“Merkel bunu kendi ülkesinin çıkarları için yaptı!” falan diyenler falan çıkacaktır. Kısmen doğrudur da bu yaklaşım. Fakat unutmamak gerekir ki, kısa vadede Türkiye’yi açık hava sığınmacı kampı yapmak ve bu uğurda Erdoğan rejimine göz yummak Almanya için yararlı olmuş da olsa, Erdoğan rejiminin orta ve uzun erimli etkileri Suriye’nin istikrarsızlaşmasından daha kötü sonuçlar verebilir. Şimdi bu stratejinin yanlışlığı, Türkiye’nin jeopolitik bir heyelanla Rusya Avrasyası’na kayması şeklinde tezahür ediyor. ABD’de Trump yönetiminin acizliği ile birleşince, Almanya-ABD ekseni olmaksızın Türkiye Batı’dan kopuyor. Bu raydan çıkmış ve istikrarsızlaşmış Türkiye’de mevcut çok keskin kutuplu iç siyaset bir mayın tarlasına dönüşmüş durumda. Cadı avı yüzü suyu hürmetine İslamcılar, Ulusalcılar, Milliyetçiler ve derin devlet statükoyu hâlihazırda korusa da, bu durumun geçici süreç olduğu, yani fırtına öncesi sessizlik türü bir sükûnet hali olduğu giderek netleşiyor.

Merkel’in Erdoğan’la buluşması ve eline bir saray aynası tutuşturulması Türklerin Almanlara sembolik bir mesajı mı? Belki de! Almanlar bu aynaya bakarak yüzlerini görüp uyanacak mı? Yeniden normatif politikaya geri dönecek mi? Yoksa bu kısa süreli fırtına öncesi sessizliğinin büyüsünü bozmamak için aynı suya sabuna dokunmayan tutumu devam mı ettirecek?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.1.2020 [TR724]

Bakar körler [Tarık Toros]

Söz konusu Türkiye ise…

“Suçu kanıtlanana kadar kişi masumdur” kadim kaidesi, kapsam dışı maalesef.

Tutukladıkları anda iş bitiyor.

**

Dünya üzerinde tüm egemenler için geçerli bir kaide daha var:

Güçlü değilseniz, kendinizi savunacak paranız yoksa yargı önünde hakkınızı arayamıyorsunuz.

Para yoksa avukat da yok adalet de.

Hatta…

Mekanizma, garibanların aleyhinde işleyebiliyor.

**

Hâkim ve savcıların hukuka dönmesi kolaydır, bir gecede olur bu.

Bir bakarsınız, mahkemeler akşamdan sabaha, kitaba bakıp karar vermeye başlamış.

Gazetecilik hakeza:

Bir bakmışsınız, TV’ler bir anda özgürleşmiş, muhabirler çatır çatır haber yapıyor.

Bu mümkün.

Sicilleri berbat olsa da…

Yargı camiası bir gecede hukuka, basın camiası bir gecede gazeteciliğe dönebilir.

Siyaset de böyledir:

Bir parmak şıklatmasıyla parlamento çatır çatır çalışmaya başlayabilir, “milletin egemenliğini” hatırlayabilir tekrar.

Mümkündür.

Sadece, zamanı gelmemiştir henüz.

**

Şu günlerde 28 Şubat hatırlatmaları yapılıyor, “o dönemi arar olduk” diye.

Benim dikkatimi ise şu çekti:

Emin Çölaşan bir restoranda karşılaştığı Muharrem Sarıkaya’ya demiş ki, “Eskiden ağır cezada (görüşlerimizi beğenmesek de) oturaklı, yıllarını mahkemelerde geçirmiş hukuk adamı hâkimler otururdu. Verdiği ceza ağırımıza gitmezdi. ‘Adam haklı, biz de ağır yazdık, kötü geçirdik’ derdik. Hukuk içinde kalan, vicdanıyla kanunu uygulayan o hâkimler yok artık.”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Kayyım meselesi yine gündem.

Şehir Üniversitesi, Bilim ve Sanat Vakfı.

Saray bunlar üzerinden Davutoğlu’nun canını yakmaya çalışıyor, başarıyor da.

Sicili berbat: 2014-2016 sürecinin en azından kayıt üstünde bir numaralı siyasi sorumlusu bir başbakan!

Samimiyet testi yapacak, insanların kalbini yarıp içine bakacak hâl yok.

O çevrenin yazıp konuştuklarına bakarak şunu söyleyebiliriz:

Olan biteni seyrediyorlar fakat görmüyorlar.

Bakar körler!

Yaşattıklarından dolayı empati yapmamışlar ki empatiyi hak etsinler.

Ayrıyeten,

Başlarına gelenler için kahrolacağımız yok.

Üzülürüz sadece.

İnsanız sonuçta.

**

Neticede kıstas belli, tekrar keşfe ne hacet:

Yarın,

AKP’li veya farklı mahalleden biri, işkence altında ölürse ve bunun için kılımı kıpırdatmazsam, yüzüme tükürün yani.

Yarın,

Her kim olursa olsun hamile veya lohusa bir kadın cezaevine atılırsa ve ben buna sessiz kalırsam lanetleyin.

Tek tek örnek vermeye lüzum yok, en temel hukuk kuralları uygulanmazsa ve ben buna kayıtsız kalırsam, taşlayın.

**

Dünün zalimlerinin “yaşattıklarını” yaşamaları başkadır. İnsan hakları başka. Kimliğe göre eğilip bükülmez.

“Mağduriyet çatısı” altında buluşmak bir şeydir belki…

Ve fakat, objektif değildir.

Mühim olan, evrensel değerlere yükselmektir.

İnsanlık devrine girerek başlayabiliriz.

[Tarık Toros] 25.1.2020 [TR724]

Faşizmi bilir misin Akif’im? [M.Nedim Hazar]

Gazetecilik yaşım 30 yılı aşmıştır. Hazırladığım ilk yazı dizisi rahmetli Adnan Menderes’in kabrinin İstanbul Vatan Caddesi’ne nakli vesilesiyle yaptığım araştırmaydı. “Darbeci basın ve alkışçılar” ismiyle yayınlanan dizide, 60 İhtilali sonrasında Türk basınını incelemiş ve bir askeri darbe sonrasında medyanın savruluşunun içler acısı halini kaleme almıştım. Halit Kıvanç’tan Aziz Nesin’e kadar pek çok yazarın Menderes’in idam edilmesine tutulan alkışı ibretle okumuştu Zaman okurları.. 1990 yılının özgürlük ortamında pek çoğu artık farklı noktaya gelmiş olan eşhasın vaktiyle nasıl demokrasi dışı konumda “düşene bir de biz vuralım” hissiyatıyla yazılar kaleme aldıklarını görme fırsatımız olmuştu. Manşetler, karikatürler, hakaretler, nefret dolu satırların haddi hesabı yoktu. Aradan geçen 30 yıl gibi çok da uzun olmayan bir süreye rağmen, ulaştığım yazar-çizer takımının hemen hepsi (Nesin ve Kıvanç da dahil) yazdıkları yazıları onaylamıyor, meseleyi “O günün şartlarına” bağlıyorlardı.

İnsan hakikaten ilginç bir organizma ve sanırım ortam ve imkan farklılaşınca giderek nereye savrulduğunu pek fark edemiyor.

Bugünkü muktedirin pek çok yandaşının durumu farklı değil.

Çoğunu tanıdığımız isim, kısa süre öncesine kadar vicdanlı, insaflı ve nispeten demokrat görünürken, bugün bulundukları nokta akıl alır gibi değil.

Şüphesiz bu durum kalıcı değil. Elbette devran dönecek, sular çekilecek ve yine yüz yüze bakacağımız insanlar olacak.

Ahmet Davutoğlu’nun parti çıkışıyla beraber özellikle Şehir Üniversitesi etrafında yaşanan tartışmalar, yandaş güruhta çok enteresan bir durumun ortaya çıkmasına vesile oldu.

Son olarak Bilim Sanat Vakfı  ‘BİSAV’a kayyım atanmasıyla bahsini ettiğimiz kesimde ciddi yarılmalar meydana gelmiş durumda. Ancak bu yarılma da gösteriyor ki, yandaş kitle yaşanan zulümleri ve haksızlıkları bilmiyor değil. Aksine biliyorlar ve onaylıyorlar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Size iki ibretli vakıadan bahsederek yazımı tamamlayacağım.

Vaktiyle beraber mesai arkadaşlığı yaptığımız iki isim M. Akif Beki ve Nihal Bengisu.

Gerek Nihal, gerekse Akif vaktiyle mesai paylaştığım meslektaşlarım. Her ikisiyle de hasbelkader beraber çalışma imkanı buldum.

Bu arkadaşlar ile ilgili şahsi bir değerlendirme yapmayı doğru bulmam.

Nihayetinde her ikisi de kendi inandığı, bildiği doğruların peşinde hayatlarını evriltip ona göre yol alan kişiler.

Akif Beki, gazeteciliğe başladığında ben istihbarat servisinde şef yardımcısıydım. O ise üniversiteyi yeni bitirmiş heyecanlı bir gazeteci adayı. Hiç de fena bir muhabir sayılmazdı açıkçası. Epey sonra elinde bir makale ile geldiğinde kaleminin de güçlü olduğunu görmek beni mutlu etmişti.

Sonra yollarımız ayrıldı.

Çok nadir de olsa bir iki telefon görüşmesi ya da mesajlaşma dışında pek rastlaşmadık, yolumuz kesişmedi.

17/25 Aralık sonrasında bir kez havaalanında karşılaşmıştık. Allah var, beni görmezden geleceğini tahmin ediyordum. Davutoğlu’nun “Sur’u Toledo gibi yapacağım” dediği günlerdi ve saha araştırması için gittiğim Diyarbakır’dan dönüyordum. Akif de sanırım Urfa’dan CNNTürk için canlı yayın yapmış geri dönüyordu. Tam uçağa bindiğimiz gün Hilal Kaplan’ın meşhur “Cemaate çok yumuşak davranılıyor” şikayeti patlak vermişti ve Akif şiddetle bu durumu reddediyordu. Birer kahve içip muhabbet etmiş, eskileri yad etmiştik.

Sular daha hızlı aktı, ülke daha fazla alt üst oldu. Toplumda atmayan dikiş kalmadı.

Her gün yeni bir haksızlık, zulüm ile muhatap oluyorduk ve ülke her geçen gün biraz daha otoriterliğe kayıyordu. Bahsini ettiğim bu arkadaşları da anlamaya çalışıyordum. Nihayetinde başta ekmek parası olmak üzere, herkesin kendine göre gerekçesi olabilirdi. Kimseden yaşanan zulmü yüksek sesle haykırmasını bekleyemezdik doğrusu.

Ancak Bilim Sanat Vakfı’na kayyım atanmasından sonra bu arkadaşların yazdıklarına bakınca, bireysel koruma duvarının dışında bir kötülüğe bilerek, isteyerek ortak olma durumunun söz konusu olduğunu görmek insanı derinden sarsan bir durumdu.

Vaktiyle bu zihniyetin bir model üstü olan Etyen Mahçupyan, “Hükümet cemaat ile mücadele ederken normatif hukukun dışına çıkabilir” türünden fetva vermişti. Anlaşılan, hukukun dışına çıkmak bu kitle için “kendilerine dokunulmadığı müddetçe” sakıncalı değildi. Nitekim, Akif de, Nihal de yazılarında bu durumu açık açık ifade etmekten çekinmemişler.

Akif’in yazısında şöyle bir bölüm vardı: “FETÖ darbe girişimi olmasa, OHAL rejimine geçmeyi millete anlatabilir miydi iktidar, halkı ikna edebilir miydi? Memleketin başına sardıkları beladan, şimdi gerçek kurbanları sorumlu tutuyorlar. Bu pişkinlik ve yüzsüzlüğü de, FETÖ’yle mücadele adına istenip alınmış OHAL imkanlarının başka amaçla kullanılmasından buluyorlar. FETÖ’yle mücadele, başka hesaplara alet edilince sevinmeleri boşuna değil. FETÖ’ye karşı verilen geçici ve şartlı OHAL yetkisinin kalıcılaştırılması, onun için FETÖ kadar kimseyi memnun ve mutlu edemiyor. Hele siyasi rakipleri ezmekte, gözdağı için BİSAV gibi muteber vakıfları teslim almakta kullanılınca değmeyin keyiflerine. Ağızları kulaklarında zevkten dört köşe oluyorlar…”

Bir kere şu Fetö, fütö kelimesini bilerek ve isteyerek kullananların yüzde 99’u tertemiz olan ve zulüm gören insanlara karşı çok büyük bir vebal olarak gördüğümün bilinmesini isterim. Masum insanlara bilerek ve isteyerek terörist diyene şahsen benim cevabım bellidir: “babandır terörist!”

İkincisi sevgili Akif demek ki çok çok iyi biliyormuş yapılan zulmü… rıza göstermesi, ses çıkarmaması sessizliğinden ya da ekmek parası derdinden filan değil, aksine bizzat onaylıyor ve destekliyormuş bu zalimliği. Sıkıntı, cemaat dışında, misal kendilerine yakın insanlara bu zulüm yapılınca başlıyor ve  “Hop orada durun” demeye kalkıyor…

Nihal’in durumu da çok farklı değil. Buyurun şunlar da onun yazısından: “Teröre bulaşmış bir grubun faaliyetlerini sınırlamak için getirilen düzenlemenin şimdi terörle, vatana ihanetle, devlete kumpasla alakalı olmayan, bilakis FETÖ tehdidine karşı hükümetin talebiyle kurulmuş bir STK platformu olan ‘milli irade platformu’ üyesi STK’larına da uygulanıyor olması, gerçekten “Allah akıl fikir versin” denilmesini gerektiren bir durum…”

Nasıl muhteşem bir mantık görüyorsunuz değil mi?

Bir kere Nihal bu cümleleriyle BİSAV’ı gömdüğünün farkında bile değil. Sivil filan olmadığını kendi itiraf ediyor. İkincisi, hapishanedeki öğretmenleri, avukatları, ev hanımlarını, çocuklarını filan hepsini hain ve terörist olarak gördüğünü de söylüyor açık açık.

Bu kadar da değil, devamı da var: “Zurnanın zırt dediği yer, çok az ülkenin başına gelen FETÖ gibi bir sorunla baş etmek için ‘istisna ile sınırlı kalma koşulu ile’ alınarak meşru sayılmış bir yetkinin; ‘vakfa bile müdahale edebilme’ yetkisinin keyfi olarak genelleştirilmesi sorunudur…”

Şu satırları saklayınız lütfen. Ve bir gün size “Faşizm nedir?” diye sorduklarında gösterebilirsiniz. Faşist kafa tam da budur.

Dikkat ettiyseniz, memlekette bu kadar saçmalık, zulüm, zorbalık yaşanırken gıkını çıkarmayanların mevkutesi Karar’ın manşetini, “Kendi ayağımıza sıkıyoruz” Yıldız Ramazanoğlu, “İslami çevrenin” ifadesiyle kendilerine dokunulmaması gerektiğini yazan Sibel Eraslan gibileri anmaya dahi ihtiyaç hissetmedim. Ne olduklarını anlayalı çok oluyor zaten.

Son söz olarak şunu söylemek lazım:

Meğer ne kadar da vitaminsiz Hitlercik varmış çevremizde… Bunu görebilmek için bu sürecin yaşanması gerekiyormuş.

[M.Nedim Hazar] 25.1.2020 [TR724]