Prof. Tunç: ‘Koronavirüs Trump’a yaradı, 4 yıl daha başkan olabilir’

Güney Florida Üniversitesi'nden Prof. Dr. Aslı Tunç: Koronavirüs salgınının Trump’a yaradığı üzerine çok fazla araştırma var ne yazık ki... ‘İyi bir liderlik yapıyor’ diyenlerin sayısı artıyor. Şahsi görüşüm Trump’ın 4 yıl daha Başkan olarak kalacağı yönünde.”

EYLEM YILMAZ -9 Nisan 2020

SARS-Cov-2 adı verilen yeni tip koronavirüsün neden olduğu COVİD-19 salgını nedeniyle dünyada 90 bini aşkın insan hayatını kaybetti. Vaka sayıları ise 1 milyonu aşmış durumda. Salgının Avrupa’dan sonra yeni merkezi ise Amerika oldu. Amerika’da vaka sayısı 450 bine, hayatını kaybeden kişi sayısı ise 15 bine ulaşmış durumda. Sadece 8-9 Nisan 2020 tarihinde bir günde bin 890 kişi hayatını kaybetti. Başkan Trump ise gelecek iki hafta içinde çok daha fazla ölüm yaşanacağını beklediklerini açıkladı.

Diğer yandan Amerika’da ekonomide de kötüye gidiş söz konusu. Bloomberg, 12 ay içinde ülkede resesyon beklendiğini açıkladı. İşsizlik fonuna başvuranlar ise 16 milyona ulaştı. 

Peki, Amerika’da her geçen gün virüsten ölen insanların sayısı ve vakalar artarken hayat nasıl devam ediyor? İnsanların günlük yaşamları salgından nasıl etkilendi? Medya nasıl bir sınav veriyor?

1 Mart tarihinden bu yana Güney Florida Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev alan Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Aslı Tunç ile konuştuk. 

“SANKİ DEV BÜTÇELİ BİR FELAKET FİLMİ”

Tunç, Amerika’da salgının en ağır yaşadığı New York ve New Jersey’deki durumla birlikte son durumu şöyle anlatıyor:

“Ne yazık ki şu anda ABD’nin doğu yakasındaki büyük şehirlerinde özellikle New York’da durum çok kötü. Amerika dev bir coğrafyaya yayıldığı için eyaletten eyalete virüsün yayılma hızında ve ölüm oranları arasında çok fark var kuşkusuz. Benim 1 Mart itibariyle akademik görevle 6 aylığına geldiğim Florida eyaleti için kötünün iyisi diyebiliriz. Her geçen saat ölü sayılarının arttığı, politikacıların “savaşı kazanacağız”, “virüs görünmez düşman”, “dünyanın en güçlü ülkesiyiz” gibi söylemleri sıkça kullandığı şu günlerde kendimi kötü bir Hollywood filminin içine düşmüş gibi hissediyorum. Bu sanki dev bütçeli bir felaket filmi. New York’a dev bir hastane gemi yanaştı ve virüs bulaşmamış hastalar bu gemiye taşınıyor. Dolayısıyla şehirdeki hastaneler bir ölçüde rahatlamış olacak. New York, Washington DC’den güneye Florida’ya gelmek isteyenler artık karayollarından durdurulup engelleniyor. Florida Valisi plajları, marinaları kullanıma kapatmakta çok gecikti. Bahar tatillinde bu plajlarda eğlenen ve uyarıları dinlemeyen pek çok üniversite öğrencisinin virüs taşıyıcı olduğu söyleniyor.”

“KÖŞEYE SIKIŞTIRILMIŞ GİBİ HİSSEDİYORUM”

Küresel koronavirüs salgını Amerika’da ortaya çıktığı andan itibaren neler yaşadı, günlük yaşamı nasıl etkilendi diye soruyorum. 1 Mart 2020 tarihinden salgının Amerika’yı vurduğu 15 Mart tarihine kadar yaşadıklarını; “Buraya ilk geldiğimde üniversite ortamı çok canlıydı. Müthiş bir kampüs ortamı var. Çok güzel, yemyeşil bir kampüs... İlk 15 gün öğrencilerle, akademisyenlerle buranın tadını çıkardım” diye anlatıyor. Sonrasında yaşananları sorduğumda ise ilk sözü “köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyorum” oluyor:

“Köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyorum. Çünkü buradaki sağlık sistemi nedeniyle ABD vatandaşları bile bu kadar sorun yaşıyorken başka bir ülkenin vatandaşı olarak insan kendisini çok riskli hissediyor. Başınıza bir şey geldiğinde yapacak hiçbir şeyiniz yokmuş gibi çaresiz hissediyorsunuz. Bu çok yorucu bir his... 

Bunun dışında dünyanın her tarafında çok kalabalık, çok canlı bir ortamın şimdi bu kadar ölü olması bana çok sürreal geliyor. Üniversite bahar tatile girmişti. Bahar tatiliyle birlikte virüs vurdu. Şu an çalışmalarımıza ise online olarak devam ediyoruz. Buradaki bütün misafirhaneler boşaltıldı. 6 Nisan’a kadar burada kalan bütün öğrencilere taşınma zorunluluğu geldi. Her gün anne babalar geliyor ve çocuklarını buradan taşıyorlar. Bunu görmek de çok garip bir his. Ölü, terk edilmiş bir kampüse yakın bir yerde yaşıyorum ve bu durum beni hem ruhen hem de fiziksel olarak direk etkiliyor.”

Hiç Türkiye’ye dönmeyi düşündüğü oldu mu diye soruyorum: “Olmadı. Şu anda Amerika’da olabilecek en güvenli durumdayım. Kampüs her gün dezenfekte ediliyor. En azından kampüse bulaşmış değil. Herkes evlerinde oturuyor. Sosyal mesafeye çok büyük bir saygı var. Bu nedenle kendimi riskli hissetmiyorum.”

İnsanlar evlerine kapandıkça İtalya’yla başlayan balkonlarda müzik akımı ortaya çıkmıştı. Benzer etkinlikler olup olmadığını konuşuyoruz. Prof. Dr. Tunç, “Yaşadığım yerde çok ilginç bir şey var” diyerek söze başlıyor: “Akşamüzeri saat beş, altı gibi burada kalan öğrenciler bütün mahalleye saksafonla müzik yapıyorlar. Güneş batımında biraz hüzünlü bir müzik dinliyoruz. Bu gerçekten çok etkileyici…”

“SALGIN İLK VURDUĞUNDA FLORİDALILAR; ‘BİZE BİR ŞEY OLMAZ’ DİYORDU”

Salgının ortaya çıkmasıyla yoğunlukla Avrupa’da olmak üzere birçok ülkede insanların marketlere akın ettiği ve stoklamanın yapıldığına tanıklık ettik. Amerika’da toplumun refleksi ne oldu, kurallara uyuluyor mu?

Benzer reflekslerin Amerika’da da yaşandığını anlatırken Florida halkının; “Biz ne kasırgalar, ne fırtınalar atlattık. Bize bir şey olmaz” yorumlarını ekliyor Aslı Tunç. Ancak salgın yayılmaya başladığında bu tavırlarından eser kalmayarak marketlere hücum edilmiş: “Mart’ın 15’i gibi ilk vurduğunda Floridalılar; “Biz ne kasırgalar, ne fırtınalar gördük. Bize bir şey olmaz”    diyorlardı. Yayılmaya başlayınca marketlere hücum başladı. Marketlerde şu an her şey var, sadece tuvalet kâğıdı ve el dezenfektanı gibi dezenfektan malzemeleri bulunmuyor. Her şey online olarak alınıp, evlere gönderiliyor.”

“TRUMP 4 YIL DAHA BAŞKAN OLARAK KALABİLİR GÖRÜNÜYOR”

Başkan Trump’ın salgını ciddiye almadığını hatırlatarak ABD halkının tepkilerini, Kasım’da yapılması planlanan seçimleri soruyorum:

“Başkan Trump ‘ın aslında salgının ciddiyeti konusunda daha önce defalarca uyarıldığına ilişkin raporlar ortaya çıktı. Trump Mart’ın ilk haftasında virüs ile alay eden ve kesinlikle önemsemeyen açıklamalarda bulunuyordu. Onun körü kürüne destekleyen FOX TV de aynı çizgide yayınlarına devam etti. Bu virüs sanki sadece Çin’in ve İtalya’nın sorunuymuş gibi bir tavır izlendi. İnsan kayıpları artınca Trump Mart’ın ortasında virüsün önemini kabul etmek zorunda kaldı ve basın toplantılarında ilk kez ciddi bir Başkan edasıyla açıklamalarda bulundu. FOX TV’de bir gecede yayın çizgisini değiştirdi ve virüsü ciddiye almaya başladı. CNN, MSNBC gibi ana akım ulusal kanallar Trump’ın geç kalmış politik refleksini yerden yere vurdular ve hâlâ vuruyorlar ancak bu Trump’ın popüleritesini etkilemiyor. Hatta son günlerde başkanın liderliğini beğenenlerin sayısında artış olduğu söyleniyor. Trump her gün saat 17.00 sularında ekranlara çıkıyor ve virüsle mücadele timini (Coronavirüs Task Force) arkasına dizerek açıklamalar yapıyor. Burada gerçekten önemli bilim insanları Trump’ın oradan oraya savrulan ve hiçbir bilimsel bulguya dayanmayan popülist açıklamalarının yol açacağı krizi önlemeye çalışıyor. Kanımca işleri çok zor. Öncelikle Başkan en fazla, iyi giden ekonominin bozulmasından kaygılı, insan kayıplarındaki artışa hümanist anlamda pek vurgu yapmıyor. Bu nedenle ilk refleksi bir an önce ülkedeki sınırlamaları esnekleştirip hayatı normale döndürme çabası oldu. “Paskalya geldiğinde (12 Nisan) ülkedeki her şeyi açarız” dedi. Bilim dünyası ayağa kalktı. Ertesi gün derhal; “O benim içimden gelen bir tarihti” diyerek geri adım attı. Şimdi yeni tarih 30 Nisan. “Eğer doğru adımları atmasaydık 2.2 milyon Amerikalı  ölecekti” dedi. “200 bin kayıpla kurtulursak bu savaşı kazanmış sayılırız” gibi sözcükler dökülüyor ağzından. Bu anlamda basın toplantılarını izlemek benim gibi medya akademisyenleri için dehşet verici. Muhalif olduğunu düşündüğü medya kuruluşlarından gazetecilerinin gayet makul sorulmuş sorularına öfkeleniyor, onları paylıyor ve “kötü niyetli” olmakla suçluyor. Ancak bu tavır kendi tabanını daha da konsolide ediyor.  Bu arada Trump, Twitter’da basın toplantılarının reytinglerinin yüksek olmasıyla da övünüyor. Burada  “The Bachellor” adlı reality şovunun finalini geçtiğini yazarak ne kadar popüler olduğunu belirtmeden edemiyor. Gördüğünüz gibi ortam çok karışık burada.”

“Virüs salgını olmadan önce burada Demokrat Parti önseçimleri vardı. Joe Biden’in Trump’ın karşısındaki rakip olacağı kesinleşti. Ancak şu anda seçim gündeminden tamamen uzaklaşmış durumdayız. Amerikan halkının bir kısmı normalleşme istiyor, sakin ve duruma hâkim bir Başkan özlemi içinde. O anlamda Demokratlar maceradan vazgeçip Joe Biden ismi altında birleşti. Ancak Corona virüsü şimdilik Trump’a hayli yaramış görünüyor. Kasım’daki seçimlere kadar çok şey değişebilir elbette ama şahsi görüşüm Trump’ın 4 yıl daha Başkan olarak kalacağı yönünde.”

“HEM BİR ÜÇÜNCÜ DÜNYA HALİ HEM DE BİR SÜPER GÜÇ”

Tunç’un verdiği bu yanıt üzerine, “Koronadan daha tehlikeli bir ihtimal” diyorum, gülüyoruz. Amerika’nın sağlık sistemi, Trump’ın sağlık sistemine ilişkin hiçbir adım atmaması önceki Başkan Obama’nın yaptığı iyileştirmeyi “Obamacare”i ortadan kaldırması, yine salgını ciddiye almaması üzerine halkın bu eğiliminin nedeninin ne olabileceğini konuşuyoruz:

“Amerika’da bizim mantığımızın almayacağı bir dinamik var. Trump’ın zaten belli bir kitlesi vardı. İşin ciddiyetini anladıktan sonra özel sektöre sırtını dayamış görünüyor. Basın toplantılarında özel sektörden CEO’ları, temsilcileri yanına alıyor. Biliyorsunuz, Trump’ın sürekli takdir bekleyen bir söylemi var. Bu bir anlamda işe yaramış görünüyor. ‘Böyle bir durumda ancak bu kadar yapılabilirdi’, ‘İyi bir liderlik yapıyor’ diyenlerin sayısı artıyor. Diğer yandan sağduyulu bir başkan arayışı da var. Demokratların birleşmesinde, John Biden’ın seçilmesinde de temel neden sağduyulu bir başkan arayışı. Bu iki kesimin çarpışmasını izleyeceğiz. Her an, her şey olabilir. Fakat koronanın Trump’a yaradığı üzerine çok fazla makale ve araştırma var ne yazık ki.”

“MASKE BİLE BULAMAYAN SAĞLIK ÇALIŞANLARI VAR”

“Trump, sürekli enkaz devir aldık anlayışı içerisinde. Amerika’da sağlık  sistemi sizin de değiniz gibi her zaman çok kötüydü. Bunun kristalize olduğu bir süreç oldu bu. Bütün hastanelerin kapasitesinin son derece az olduğunu gördük. New York gibi bir yerde sahra hastanesine döndü. Vakalar üst üste yığılıyor ve maske bile bulamayan sağlık çalışanları var. Amerika’da çok ilginç bir sistem var. Hem bir üçüncü dünya hali hem de bir süper güç olma  zenginliği var. Bu ikisinin kristalize olduğu anlar böyle kriz zamanlarında ortaya çıkıyor. Trump iktidara ilk geldiğinde enfeksiyonla uğraşan birimi çok fazla para gidiyor diyerek lağvetmişti. Sayısız hatası var. Bize ters geliyor, ama ne yazık ki şu an Amerika’daki son durum bu.”

“BU KRİZ YEREL HABERCİLİĞİN ÖNEMİNİ TEKRAR HATIRLATTI”

Son olarak medyanın kalbi, yeri olan ABD medyasının salgını ilk andan itibaren nasıl işlediği üzerine sohbet ediyoruz. Prof. Dr. Aslı Tunç, “Bu kriz yerel haberciliğin önemini tekrar hatırlattı” görüşünde. Diğer yandan koronavirüsün dünyada birçok alanda değişimlere neden olabileceği tartışmaları var. Bu medya sektörünü de etkiler mi diye de soruyorum:

“Aslında bu kriz bize yerel haberciliğin önemini tekrar hatırlattı. Özellikle buradaki ulusal televizyon kanalları Trump’a karşıtlık ve ona yandaşlık üzerinden yayınlarını sürdürüyorlar. Bu durum, insan hikâyelerindeki pek çok nüansın ve derinliğin yitirilmesine neden oluyor. Oysa asıl haber değeri olan hikâyeler yerel düzeyde. Bunları kaçırıyoruz pek çok kere. The New York Times ve Washington Post gibi saygın gazeteler internetin gücünü de arkalarına alarak çok sağlam habercilik yapıyor. Bunun yanına The Atlantic, The New Yorker, Politico gibi haber dergi ve mecralarını da ekleyebiliriz. 

Sosyal medya ise ayrı bir konu. Facebook artık maske gibi tıbbı malzeme reklamlarını yasakladı. Google çok ciddi bir biçimde arama motorunda yapılan Corona ile ilgili soruları direkt bilimsel kuruluşlara ve güvenilir kaynaklara yönlendiriyor. Bu şekilde sahte haber ve komplo teorilerinden uzaklaşmaya çalışıyorlar. Google You Tube üzerindeki sahte haber yayan videoları 24 saat içinde kaldırıyor. Şu anda en kontrolsüz biçimde sahte haber yayan mecra WhatsApp.”

Değişim konusunda ise; “Dev yargılara varmak için henüz çok erken olduğunu düşüyorum. Biz sosyal bilimciler için çok ilginç bir dönem bu aslında. İlerde akademik çalışmaların da patlayacağını tahmin etmek zor değil. Medya anlamında ise güvenilir haber arayışının artarak süreceğine inanıyorum. Belki bunca yalan ve komplo teorileri arasında biraz olsun medya okuryazarlığı oranı artar dünyada” diyor.

“BİLİM BİLE SIĞ İDEOLOJİK KALIPLARA VE PARTİZANLIĞA SIKIŞTIRILMIŞ VAZİYETTE”

ABD medyası ile Türkiye’deki medyanın tutumunu kıyasladığında ise şöyle diyor:

“Türkiye televizyonlarını uzun süredir takip etmiyorum. Türk medyası güvenirliğini zaten çoktan beri yitirdiği için kriz zamanlarında yapılanlar da beni şaşırtmıyor. Okuduklarımdan uzman kılıklı şarlatanların ekranları doldurduklarını görüyorum. Amerika’daki fark aslında bilim insanlarının partiler ve ideolojiler üzerinde gerçek uzmanlar olması. Burada çok parlak bir beyin gücü var. Bu kişiler medyada konuşunca gerçekten bir anlam ifade ediyor. Başkan Trump bile Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü (CDC) Başkanı Dr. Anthony Fauci’nin sözünden çıkmıyor. Burada bir halk kahramanı Dr. Fauci. Ülkemizde ise maalesef bilim bile sığ ideolojik kalıplara ve partizanlığa sıkıştırılmış vaziyette.

Prof. Dr. Aslı Tunç’la sohbetimizin sonunda nasıl bir gazetecilik diye soruyorum; “Doğru soruları yılmadan sormak çok daha önem kazandı” diyor:

“Kriz zamanlarında gazetecilere daha fazla sorumluluk düşüyor. Politikacılardan şeffaflık talep etmek ve doğru soruları yılmadan sormak çok daha önem kazandı. ABD’de her şeye rağmen Beyaz Saray’daki basın toplantılarında profesyonellikten uzaklaşmadan ve kibarlığı elden bırakmadan gazetecilerin ısrarla halkın merak ettiği soruları Başkan’a sorabilmelerini hayranlıkla izliyorum. Trump’ın alışılmadık tepkilerine ve aşağılamalarına rağmen gazeteciler arasında müthiş bir meslektaş dayanışması var. Herkes yaptığı işin öneminin farkında. İzlerken bana iyi geliyor bu.”

[Kronos.News] 9.4.2020

Ahmet Davutoğlu: ‘Kefen paramız 41 milyardı, talan etmeseydiniz biz bize yeterdik!’

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, manidar bir paylaşımda bulundu. Davutoğlu’nun Twitter’dan paylaştığı videoda, Merkez Bankası’nın ihtiyaç akçesinin hazineye aktarılması ‘talan’olan nitelendirildi.

KRONOS -9 Nisan 2020

ANKARA – Gelecek Partisi Genel Başkanı, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu kişisel Twitter hesabından ihtiyat akçesiyle ilgili dikkat çekici bir mesaj paylaştı. Davutoğlu’nun paylaştığı videoda, hazineye aktarılan ihtiyaç akçesi ‘kefen parası’ olarak nitelenerek ‘talan edildiği’ vurgulandı.

Videoda, “Biz yıllarca çalışıp ihtiyat akçesi oluşturduk. Merkez Bankası’ndaki kefen paramız tam 41 milyardı! Kötü gün için biriktirdiğimiz o parayı, bozuk ekonomiyi örtbas için hazineye aktarıp talan etmeseydiniz biz bize yeterdik!” ifadeleri kullanıldı. Davutoğlu, videodaki kaydın dökümünü paylaştı.

[Kronos.News] 9.4.2020

Güney Afrika’daki Hizmet kurumlarından Koronavirüs ile mücadeleye destek kampanyası [Türkmen Terzi]

Güney Afrika’daki Türk okulları, Nizamiye Küliyesi ve Time to Care yardım derneği Koronavirüs ile mücadele kapsamında Johannesburg’un en fakir bölgelerinde yardım dağıttı. Ülkede devam eden 21 günlük sokağa çıkma yasağında, çalışamadıkları için fakirlikleri daha da artan teneke evlerinde yaşayan halka toplam 1750 battaniye, 1750 gıda paketi, 2000 ekmek, 1400 sabun ve 2400 el dezenfektanı  dağıtıldı.

Johannesburg’un  Alexandra ve Diepsloot mahallelerinde yapılan dağıtıma Gauteng Eyaleti Başbakanı David Makhura adına katılan  Gauteng Eyaleti Güvenlik ve Emniyet Eski Bakanı Sizakele Nkosi-Malobane yardımlar için Hizmet gönüllülerine  teşekkür etti. “Bugün burada  Time to Care, Türk okulları ve Uncle Ali’nin yardımlarını halkımıza dağıtmak için hazır bulunuyorum. Biz en içten, samimi dileklerimizi sizlere sunuyoruz, bu en zor zamanda dahi halkımıza yardım elinizi uzattığınız için. Malumunuz 21 günlük sokağa çıkma yasağı var ve en fakir bölgelerimizdeki insanlar günlük yevmiyeli işlerine gidemiyor ve ailelerini maddi yönden destekleyemiyor.” sözleri ile fakirler adına minnettarlığını dile getirdi.

“Nizamiye görevlileri ise şunları söyledi, “Ülkedeki bütün  ibadet yerleri gibi camimiz de Koronavirüs ile mücadele sürecinde kapatıldı. Bizler de bu zor zamanda halkın en  fakir kesimlerine  yardımı dinimizin  bir emri olarak uygulamaya çalışıyoruz. Güney Afrika’da yaşayan varlıklı insanların yardımlarını ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz. Yardım faaliyetlerimiz ile hükümetin de yükünü hafifletmeye  çalışıyoruz” dediler.

Nizamiye’de online Beraat Kandili Programı

Ülkedeki diğer ibadet mekanları gibi iki haftadır kapalı olan Nizamiye Camisi, Beraat Kandili vesilesi ile sosyal medyadan canlı bir program yaptı. Cami imamı Ebubekir  bey  “Sokağa çıkma yasağından dolayı camimizde cemaate hizmet verememek bizleri tabiki çok üzüyor. Mübarek Beraat Kandili’ni fırsat bilerek sosyal medyadan bir kandil programı organize ettik. Canlı yayınımızı izleyen ve bizlerin duasına iştirak eden  Güney Afrikalılar ve dünyanın  dört bir yanından  insanlar  bizleri mutlu etti. Programıza olan ilgi bizleri önümüzdeki günlerde yeni programlar organize  etmemiz  için motive etti” dedi.

Kur’an  tilaveti ve  tesbihat ile başlayan  programda, Tanzanyalı Lokman bey ilahiler söyledi  ve program gecenin önemini anlatan sohbet ve  dua ile  sona erdi.

[Türkmen Terzi] 9.4.2020 [TR724]

Türkiye’de sosyal medyaya büyük sansür hazırlığı

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından hazırlanan bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi taslağı, görüş alınmak üzere sivil toplum kuruluşlarına gönderildi. Toplam 62 maddeden oluşan yasa taslağı farklı konularda düzenlemeler içeriyor. Yabancı sosyal medya şirketleri de torba teklif içine girdi.

Yasa taslağına göre, Twitter, YouTube, Facebook ve Instagram gibi sosyal ağların Türkiye’de temsilci bulundurması zorunlu hale getiriliyor. Teklif, temsilci bulundurmayan sosyal ağların trafiğinin kısıtlanmasına da olanak tanıyor.

Teklife göre sosyal ağlar, Türkiye’deki kullanıcıların verilerini de Türkiye’de barındırmak zorunda olacak. Bu yükümlülükleri yerine getirmeyen sosyal ağlara 1 milyon TL’den 5 milyon TL’ye kadar para cezası uygulanabilecek. Kullanıcı verilerinin Türkiye’de tutulma zorunluluğu, savcı ve hakimlerin başvurusu durumunda kullanıcı bilgilerinin verilmesiyle sonuçlanacak.

Düzenlemeye sosyal medya ağlarından sakıncalı olduğu iddia edilen içeriğin kaldırılması talebini yerine getirilmezse tazminat talep edilecek.

Sosyal medyada eleştirilen düzenleme için ‘sansür’ yorumları yapılıyor.

Düzenlemenin ayrıntıları şöyle;

İNTERNET TRAFİĞİ BANT GENİŞLİĞİ DARALTILACAK

Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcıları, Türkiye’deki yetkili makamlarca gönderilecek tebligat, bildirim veya taleplerin gereğinin yerine getirilmesi için yetkili en az bir kişiyi Türkiye’de temsilci olarak belirlemekle yükümlü olacaklar. Bildirime rağmen 30 gün içinde temsilci belirlemeyen sosyal ağ sağlayıcının internet trafiği bant genişliğinin yüzde 50’si oranında daraltılacak. Yeniden 30 günlük süre içinde temsilci belirlenmemesi halinde bant genişliği yüzde 95 oranında daraltılacak.

EN GEÇ 72 SAAT İÇİNDE CEVAP VERMEK ZORUNDA

Türkiye’den günlük erişimi 1 milyondan fazla olan yurt içi veya yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı, özel hayatın gizliliğini ihlal eden içeriklere ilişkin başvuruda bulunan kişilere en geç 72 saat içinde cevap vermek zorunda olacak. Bu kuruluşlar, Türkiye’deki kullanıcıların verilerini Türkiye’de barındırmakla yükümlü olacak.

[TR724] 9.4.2020

Google, çalışanlarının Zoom’lamasını yasakladı

Google, güvenlik açıklarını gerekçe göstererek video konferans uygulaması Zoom'un kullanılmasını çalışanlarına yasakladı.

KRONOS -9 Nisan 2020

Koronavirüs salgını sırasında popülerlik kazanan, konferans görüşmeleri yapmak için kullanılan Zoom uygulaması, Google tarafından tüm çalışanlarına yasaklandı.

Uzun süredir çeşitli güvenlik sorunları ile gündeme gelen uygulama, bundan sonra Google çalışanları tarafından kurumsal bilgisayarlarında kullanılamayacak.

Google sözcüsü Jose Castaneda, BuzzFeed News’e yaptığı konuşmada, Google’ın çalışanlarına Zoom’un ‘güvenlik açıklarını’ belirten bir e-posta gönderdiğini ve bundan sonra şirkette çalışan kişilerin bilgisayarlarında bu uygulamayı kullanmamasını istediklerini bildirdi. Castaneda, “Çalışanlarımızın şirket ağımız dışındaki işler için onaylanmamış uygulamaları kullanmasına izin vermeme politikamız uzun süredir devam ediyor” diyerek, bu durumun sadece Zoom’a özel olmadığını vurguladı.

Zoom Desktop Client kullanan çalışanların güvenlik standartlarını karşılamadıklarını bildiren Castaneda, çalışanların kurumsal bilgisayarlarında bu uygulamayı çalıştırmasının şirket hesaplarına zarar vereceğini söyledi. Zoom uygulamasını kullanmaya devam etmek isteyen çalışanların bunu web tarayıcısı veya kişisel mobil cihazları üzerinden yapmaya devam edebileceklerini açıklayan şirket sözcüsü Castaneda, buna dikkat edilmesi gerektiğini belirtti.

[Kronos.News] 9.4.2020

‘İşten çıkarma yasaklanmıyor, erteleniyor: Tam bir aldatmaca’

Hükümetin, korona virüsü salgını nedeniyle işten çıkarmaları 3 ay yasakladığı açıklanan düzenlemesini sendikalar aldatmaca olarak nitelendirdi. 'Ücretsiz izin' kavramının yasa kapsamına alınacağına dikkat çeken sendikacılar "Yıllardır istediklerini üç haftada aldılar" yorumu yaptı.

KRONOS -9 Nisan 2020

Sendikaların, korona virüsü salgını nedeniyle işten çıkarmaların yasaklanması çağrıları üzerine hükümet dün, 62 maddelik bir kanun teklifi açıkladı. Teklif; çalışma hayatından, öğretmenlerin yaz izninin kısaltılmasına, belediyelerle ilgili düzenlemeye kadar birçok konuyu barındırıyor.

‘MAAŞLARIN 4380 LİRAYA KADARININ KISA ÇALIŞMA ÖDENEĞİNDEN ÖDENMESİNİN ÖNÜ KESİLİYOR’

Düzenleme ayrıca ‘3 ay boyunca işten çıkarma yasaklanıyor, ücretsiz izne çıkartılanlara günlük 39 lira (aylık 1177 lira) ödenecek’ şeklinde lanse edildi. Ancak sendikalar ve konunun uzmanı hukukçular, “işten çıkarmalar yasaklanmıyor, sadece 3 aylığına erteleniyor. 3 ayın sonunda işten çıkarmayı engelleyen bir düzenleme yok. Bu yasa nedeniyle, maaşların 4380 liraya kadarının 3 ay boyunca kısa çalışma ödeneği üzerinden ödenmesinin de önü kesiliyor. Düzenlemenin yasalaşması halinde kısa çalışma ödenekleri bu bahaneyle reddedilecek” değerlendirmesinde bulundu.

DİSK: DÜZENLEME BİR SAHTEKARLIK

DİSK Birleşik Metal’dan Alpaslan Savaş, düzenlemenin yol açacağı gelişmeleri sosyal medya hesabından şöyle sıraladı:

–İşten çıkarma yasaklanıyor diye sunulan düzenleme büyük bir sahtekarlık. Ancak ancak şeytanın aklına gelirdi. Yapılan 3 ay boyunca işten çıkarma yerine ücretsiz izin getirmek. Üstelik yasada “ücretsiz izin” diye bir uygulama bulunmuyordu, böylece yasaya soktular.

–Şimdi patronlar kimseyi işten atmayacak ama ücretsiz izine yollayacak. Ücretsiz izine yollanan işçiye işsizlik sigortası fonundan günde 39 lira ödenecek. Ayda 1170 lira eder. Sakada diyelim. Ayrıca bu miktar işçinin ileride kullanacağı işsizlik ödeneğinden mahsup edilecek.

–Bu yasalaşırsa, ballandıra ballandıra anlattıkları kısa çalışma ödeneğine patronlar başvurma ihtiyacı duymaz. Nasıl olsa artık ücretsiz izin serbest, işçiyi dilediğin gibi izine yolla, dilediğinde geri çağır… Başvuruydu, incelemeydi, onaydı, kurtuldular.

– TİSK ne isterse o oluyor. Telafi çalışması, denkleştirme, işsizlik sigortası fonundan şirketlerin yararlandırılması… Şimdi de işten çıkarma yasağı adı altında yasaya giren ücretsiz izin uygulaması. Yıllardır istediklerini üç haftada aldılar.

–Anlaşıldı ki patronlar varsa sağlık yok. Bu kadar net… Yapılması gereken bunlar değil. Yapılması gereken salgınla mücadelede yaşamsal olmayan tüm sektörlerin durdurulması, buradaki işçilerin gelir kaybı olmayacak şekilde ücretli izinli sayılmasıdır.

AV. ERGİN: İŞTEN ÇIKARMA ERTELENDİ

Çalışma yaşamı uzmanı, Avukat Ahmet Ergin de, düzenlemeyle işten çıkarmanın yasaklanmadığını, sadece ertelendiğini söyledi. Ergin, konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu:

Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun taslağı, kamuoyu ile “İşten atmalar yasaklanıyor iddiası” ile paylaşıldı. Ancak işten çıkarmalar 3 ay ertelenmektedir, taslakta ücretli izin bitimi feshi engelleyen düzenleme yok. İşten atmaların kısmen yasaklanması isteniyorsa, fesih yasağı, kötüye kullanımlar da düşünülerek 25/II’yi de kapsamalı ve en azından ücretsiz izin süresinin 2 katı kadar süreyle işçi çıkartılması yasaklanmalıdır.

Ücretsiz izin süresinin bitiminden sonra hemen işçi çıkaran işverenlere, asgari ücretin 5 katından az olmamak üzere idari para cezası uygulanmalıdır. Ücretsiz izne ayrılanlara yapılacak ödeme tutarı da en azından işsizlik ödeneği kadar olmalıdır.

DOÇ. DR. ÇELİK: İŞÇİ 1177 LİRAYA MAHKUM EDİLİYOR

Doç. Dr. Aziz Çelik ise düzenlemeyi, ‘çok gecikmiş ve eksik’ olarak nitelendirdi. Olumlu görünen işten çıkarma yasağı düzenlemesinin devamında ciddi sorunlar içerdiğini belirten Çelik, şunları söyledi:

Taslağa göre “fesih yasağı uygulanan hallerde işveren işçiyi ücretsiz izne ayırabilir.” İşte bu düzenleme ve ücretsiz izne ayrılacak işçiye yapılacak ödeme konusunda ciddi sorunlar var. 15 Mart 2020’den bu yana ücretsiz izne ayrılmış ve bundan sonra ayrılacak işçilere ve işten çıkarılan ancak işsizlik ödeneğinden yararlanma şartlarını yerine getiremeyen işçilere İşsizlik Sigortası Fonundan ödeme yapılması planlanıyor. İşte sorun tam da burada başlıyor. Bu işçilere her gün için 39.24 TL (aylık 1177 TL) ödeme yapılması planlanıyor. Bu miktar asgari ücretle çalışan bir işçiye ödenen işsizlik ödeneği ile aynı düzeyde.

‘KISA ÇALIŞMA ÖDENEĞİ UYGULANSA 1.752 İLE 4381 TL ARASINDA ÖDEME YAPILACAKTI’

Böylece ücretsiz izne çıkarılan işçilere işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden çok daha düşük ödeme yapılması planlanıyor. Kısa çalışma ödeneği uygulanacak olsa 1.752 TL ile 4.381 TL arasında ödenek alacak işçiye sadece 1177 TL ödenecek. Bu vahim bir durumdur. Bu yolla işten çıkarmaların yasaklanması düzenlemesi işçinin ayda 1177 TL’ye mahkum edilmesi anlamına geliyor. Ayrıca bu durum kısa çalışma ödeneğinin de bypass edilmesine yol açıyor. İşten çıkarılmaların yasaklanması doğru bir önlemdir. Ancak ayda 1177 TL ödenek ile işçileri açlığa mahkum etmek kabul edilemez. Bu miktarda bir ödenek işsizlik ve kısa çalışma ödeneklerini boşa düşürme hamlesidir. Bu tasarı ciddi eksikler içeriyor.

‘1177 LİRA ÜCRETLİ İZİN İCADI, İŞÇİYE AZ PARA VERMEK İÇİN YAPILIYOR’

İşten çıkarılması yasaklanan ve işveren tarafından çalıştırılmayıp ücretsiz izne çıkarılan işçilere en az asgari ücret düzeyi olmak (2325 TL) üzere, mevcut ücretlerine paralel olarak kısa çalışma ödeneğine uygun (4381 TL’ye kadar) ödeme yapılmalıdır. İşten çıkarma yasağının yanında ücretsiz izin uygulamasına gerek yoktur. Bu abesle iştigaldir. İşten çıkarma yasağı durumunda kısa çalışma ödeneği uygulanabilir. Bunun yerine ayda 1177 TL’ye ücretli izin icadı işçiye daha az para vermek için yapılıyor.

[Kronos.News] 9.4.2020

Dünya Bankası: Türkiye’nin bütçe açığı patlayacak

Dünya Bankası, Türkiye'nin bütçe açığında ise büyük artış öngörüyor. Bankanın tahminine göre, bütçe açığının GSYH'ya oranı bu yıl yüzde 4,5'e yükselecek. 2022'de ise yüzde 2,9'a gerileyecek.

KRONOS -9 Nisan 2020

Dünya Bankası, yeni tip koronavirüs salgını sonrasında Türkiye ekonomisi için 2020 yılı büyüme ve enflasyon öngörüsünü değiştirdi.

BÜYÜME TAHMİNİNİ DE YÜZDE 3’DEN YÜZDE 0.5’E DÜŞÜRDÜ

Salgın öncesinde Türk ekonomisinin 2020 yılında yüzde 3 civarında büyüyeceğini tahmin eden Dünya Bankası, beklentisini revize ederek yüzde 0,5’e indirdi. Banka, Türkiye’nin 2021 ve 2022 yıllarında ise yüzde 4 büyümesini öngörüyor.

Öte yandan bankanın enflasyon beklentileri de değişti. Banka tüketici enflasyonunu 2020 için yüzde 11 olarak tahmin etti. Dünya Bankası’na göre enflasyon 2021’de yüzde 9’a, 2022’de ise yüzde 8,5’e gerileyecek.

BÜTÇE AÇIĞINDA BÜYÜK ARTIŞ

Dünya Bankası Türkiye’nin bütçe açığında ise büyük artış öngörüyor: Bankanın tahminine göre bütçe açığının GSYH’ya oranı bu yıl yüzde 4,5’e yükselecek. 2022’de ise yüzde 2,9’a gerileyecek.

Koronavirüs salgınına karşı açıklanan 100 milyar liralık ekonomik paket ve ek önlemlerin bütçe açığında bu yıl büyük artışa yol açacağı ekonomistler tarafından da dile getiriliyordu.

[Kronos.News] 9.4.2020

Kanser hastası tutuklu virüs gerekçesiyle hastaneye kaldırılmıyor

İzmir Ödemiş Cezaevi’nde tutuklu bulunan kanser ve verem hastası Mehmet Salih Filiz, korona virüsü salgını gerekçe gösterilerek durumu ağır olmasına rağmen hastaneye kaldırılmadığını ve ilaçlarının verilmediğini aktardı.

KRONOS -9 Nisan 2020

AKP ile MHP’nin hazırladığı ve Adalet Komisyonu’nda kabul edilen “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin Genel Kurul görüşmeleri tamamlandı.

ABİSİ ARACILIĞIYLA İLETTİ

Korona virüsü salgının olduğu dönemde gündeme getirilen bu düzenleme siyasi mahkumları kapsam dışı bırakıyor. En çok virüs riski altında olan cezaevlerinden ise hak ihlali haberleri gelmeye devam ediyor.

İzmir Ödemiş T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve uzun zamandır kalın bağırsak kanseri, kemik erimesi ve verem olan Mehmet Salih Filiz, dün ağabeyi Şehmuz Filiz ile yaptığı haftalık telefon görüşmesinde tedavi hakkının engellendiğini aktardı.

23 YAŞINDAKİ TUTUKLU HASTANEYE KALDIRILMIYOR

MA’nın haberine göre 23 yaşındaki Filiz, ‘Corona’ gerekçesiyle durumu ağır olmasına rağmen hastaneye kaldırılmadığını söyledi.

Kanser tedavisi kapsamında 14 günde bir yapılması zorunlu iğnesinin yapılmadığını da belirten aktaran Filiz, bu süreçte yoğun kanamasının olduğunu ifade etti ve yaşadıklarını ağabeyi aracılığıyla anlattı:

‘İLAÇLARIM VERİLMİYOR’

“Birçok hastalığımdan dolayı tedavi görüyorum. En önemlisi bağırsak ve verem tedavisi görüyorum. İlaçlarım verilmiyor. Bağırsak kanseriyim ve mama ile beslenmem gerekiyor. Maalesef mamalar Avrupa’dan geliyor ama şuan koronavirüs var ve gelmiyor denilerek verilmiyor. Cezaevinde de mamalar için stok yapılmıyor. Doktor onaylı diyet programındaki yemekler verilmiyor. 7 Nisan tarihinde sağlığım iyi olmadığı için bir genel cerrah doktoru beni gördü. Fakat cerrah kendi alanının dışında olduğu için bana bakmadı. Doktor cezaevi sağlık birimine, ‘bu hastanın acil olarak hastaneye yatması ve müdahale edilmesi gerekiyor’ dedi. Sağlık biriminde çalışan kişiler buna rağmen ilacımı vermiyor. Sağlık durumum her geçen gün kötüye gidiyor.”

‘KARDEŞİM ÖLÜME TERK EDİLİYOR’

Şehmuz Filiz ise kardeşinin hayatından endişe duyduklarını belirterek, resmen ölüme terk edildiğini dile getirdi.

Filiz, “Bir an önce yetkililerin infaz paketinde siyasi tutukluları da dâhil etmelidir. Kardeşim bile bile ölüme terk ediliyor bu bir suçtur” diyor.

[Kronos.News] 9.4.2020

IMF: Büyük Buhran’dan sonraki en sert küçülmeyi göreceğiz

Uluslararası Para Fonu (IMF), yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle, küresel ekonomik büyümenin 2020'de 'ciddi anlamda negatife' döneceğini ve 1930'lardaki 'Büyük Buhran'dan bu yana en büyük düşüşü tetikleyeceğini duyurdu.

KRONOS -9 Nisan 2020

IMF Başkanı Kristalina Georgieva, virüsün ekonomiye etkileri açısından geçen haftalarda yaptığı konuşmalara kıyasla çok daha karamsar konuştu. Georgieva, hükûmetlerin şimdiden 8 trilyon dolarlık ekonomik teşvik önlemleri aldığını, ancak bunun büyük ihtimalle yeterli olmayacağını belirtti.

Georgieva, durumdan en ağır şekilde gelişmekte olan piyasalar ve ülkelerin etkileneceğini söyledi. IMF lideri, bu ülkelerin ağır ekonomik darbeler alması durumunda milyarlarca dolar yardıma ihtiyaç duyacağını ifade etti.

‘BUGÜN DURUM DEĞİŞTİ’

Kristalina Georgieva, önümüzdeki hafta yapılacak IMF ve Dünya Bankası Bahar Toplantıları öncesinde yaptığı açıklamada, “Sadece üç ay önce, 2020 yılında üye ülkelerimizin 160’tan fazlasının kişi başı gelirinde artış olmasını bekliyorduk” derken, bugün durumun değiştiğini şu sözlerle anlattı:

“Bugün bu sayı başa döndü. Şimdi 170’ten fazla ülkenin 2020’de kişi başına gelir artışında negatif olacağını tahmin ediyoruz.”

‘DAHA DA KÖTÜLEŞEBİLİR’

IMF Başkanı, pandeminin yılın ikinci yarısında durması durumunda 2021’de kısmi iyileşme olabileceğini söylerken, durumun daha da kötüleşmesinin ihtimal dahilinde olduğunu dile getirdi. Georgieva, “Genel görünümde çok ciddi bir belirsizlik olduğunu vurgulamalıyım. Durum, pandeminin ne kadar süreceği gibi değişkenlere göre daha da kötüleşebilir” dedi.

Georgieva, “IMF’nin bu tür günler için yaratıldığını” söyledi ve salgının ekonomik etkileriyle mücadele için 1 trilyon dolar ayırdıklarını hatırlattı.

[Kronos.News] 9.4.2020

‘Koronavirüs kredilerinin dolara yatırılmasına engel olun’ uyarısı

BDDK, koronavirüs sebebiyle verilen kredilerin dolara ya da borsaya yatırılmasının önlenmesini istedi.

KRONOS -9 Nisan 2020

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), bankalara bir yazı göndererek, koronavirüs salgınından zarar görenlerin desteklenmesi amacıyla hazırlanan kredi paketlerinin amaç dışı, spekülatif amaçlarla kullanımına engel olunmasını istedi.

BDDK’nın yazısında şu ifadelere yer verildi:

“Son dönemde, dünyada ve ülkemizde yaşanan KOVID-19 salgınının neden olabileceği ekonomik olumsuzlukları önlemek amacıyla açıklanan Ekonomik İstikrar Kalkanı Programı kapsamında veya muhtelif ekonomik istikrar tedbirleri dahilinde, bankalarımızın farklı destek ve kredi programları bulunmaktadır. Bu kapsamda; bankalarca kredilerin amacına matuf olarak yararlanıcılara kullandırılması önem arz etmektedir.

Bu kapsamda; kredi müşterilerinin cari veya yakın dönemli ihtiyaçları veya kredinin amacına matuf faaliyetler haricinde,

-Döviz ve altın işlemleri,
-Vadeli mevduat, repo, hisse senedi, vb. finansal getiri sağlamaya dönük yatırımlar,
-Bankalar ve banka dışı finansal kuruluşlar nezdindeki vadesi gelmemiş diğer kredi risklerinin kapatılması,
-Makul seviyelerin üzerindeki nakit çekim talebi,
-Somut ve desteğin amacına uygun makul bir gerekçe olmaksızın başka bir bankaya ve aracı kuruma veya geçerli belgeler üzerinden tespit edilmiş ve mevzuata uygun ithalatların ödemesi haricinde yurt dışına transfer yapılması,

işlemleri de dahil olmak üzere, ilgili kredinin kullandırım amacına aykırı işlemlerin gerçekleştirilmesine yönelik bankalarca gerekli görülecek kontrollerin azami seviyelerde oluşturulması gerekli görülmektedir.”

[Kronos.News] 9.4.2020

İHD: Silivri Cezaevi’nde 2 siyasi tutuklunun testi pozitif çıktı

İHD, İstanbul’daki Silivri 5 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde siyasilerin bulunduğu bir koğuşta iki tutuklunun koronavirüs (Covid-19) testinin pozitif çıktığı ve üç tutukluda ise salgın belirtilerine rastlandığını bildirdi.

KRONOS -9 Nisan 2020

İnsan Hakları Derneği (İHD), iki siyasi tutuklunun koronaya yakalanmasına rağmen karantinaya alınmak yerine koğuşa geri getirildiği, ardından üç kişide de salgın belirtilerinin görülmeye başladığını açıkladı.

Konuyla ilgili Mezopotamya Ajansı’na konuşan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, Silivri’de bulunan M.A. adlı tutuklu yakınının kendilerini telefonla aradıklarını ve bazı aktarımlarda bulunduklarını belirtti. Yoleri, M.A.’nın yakınının kendilerine aktardıkları bilgileri şu şekilde paylaştı:

‘TEST SONUCU POZİTİK ÇIKAN TUTUKLULARI KARANTİNA YERİNE KOĞUŞA GERİ KOYMUŞLAR’

“Z.S. ve H.P. adlı iki tutuklu Covid-19 testi pozitif çıkmış. Test sonuçları pozitif çıkan Z.S ve H.P. karantina koğuşları olmadığı için tekrardan koğuşlara alınmışlar. Z.S ve H.P. koğuşa getirildikten sonra N.B. ve kronik hastalığı bulunan H.U.’nin nefes alıp vermede zorluk çektiği ve M.F.E. adlı tutuklularda ise yüksek ateş ve öksürük sorunu yaşanmaya başlanmış. Bu rahatsızların Covid-19 salgının belirtileri olduğu kaygıları varmış ama bu 3 tutukluya halen bir test yapılmamış.”

Kendilerine gelen bilgiyi halen teyit edemediklerini ifade eden Yoleri, cezaevlerinde acilen önlemlerin alınması çağrısı yaptı.

[Kronos.News] 9.4.2020

Kosova’dan kaçırılan Prof. Karakaya OdaTV ve Haberal’ın propagandasını savunmasında böyle çökertti [Sevinç Özarslan]

Kosova’dan kaçırılan Prof. Osman Karakaya: “Mehmet Haberal’ın tiyatrosunu bitirdim, açtığı davayı 3. celsede çekti. OdaTV’den Doğan Yurdakul, raporumla serbest kaldı.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Kosova’dan 29 Mart 2018’de rüşvet karşılığında kaçırdığı ve bindirildiği özel uçakta işkence yaparak Türkiye’ye getirdiği Prof. Dr. Osman Karakaya’nın İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinde yaptığı savunmasına BOLD ulaştı.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli kardiyologlardan biri olan Prof. Dr. Osman Karakaya, savunmasında tutuklanmasının tek nedeninin iddia edildiği gibi casusluk yapmak ya da örgüt üyesi olmak değil, Adli Tıp Kurumunda raportör olarak çalıştığı dönemde Ergenekon ve Balyoz tutukluları hakkında yazdığı raporlar olduğunu söyledi.

Üstelik Karakaya, bu raporları yazdığı dönemde, 2011 yılında sağlık sektörünü eleştirdiği için Ergenekoncu ilan edilmiş ve Adalet Bakanlığı Kurul Komisyonuna alınmaktan son anda vazgeçilmiş bir isim. 8 yıl sonra ise bugün ‘terörist’ yaftasıyla yargılanıyor.

Silivri Cezaevinde 16 ay hücrede kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılan Karakaya, casusluk suçlamasından Kasım 2019’da beraat etti. Örgüt üyeliğinden ise 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“HABERAL’IN 22 AYLIK TİYATROSUNU SONLANDIRDIĞIM İÇİN BURADAYIM”

Osman Karakaya, iki yıldır hapiste intikam uğruna tutulduğunu ve ‘yalan ve yanlış’ rapor düzenlediği iddialarını 21 Haziran 2019’da yaptığı savunmasında çürüttü. Özellikle Ergenekon davalarında hapis yattıktan sonra tahliye edilen Başkent Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal hakkında yazdığı 54 sayfalık raporla ilgili iddiaları ayrıntılı bir şekilde anlattı. Haberal’ın müşteki sıfatıyla kendisine açtığı davayı 3. celsede geri çekmek zorunda kaldığını söyledi.


Prof. Dr. Mehmet Haberal, Ergenekon operasyonları kapsamında 7 Nisan 2009’da tutuklanmış ve aynı gün geçirdiği kalp spazmından sonra iki yıl Cerrahpaşa Hastanesinde tek kişilik odada kalmıştı. 11 Mart 2011’de ise Karakaya’nın raporuna binaen Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti.

Savunmasına kendini tanıtarak başlayan Osman Karakaya, “Ben evet Ergenekon, Balyoz tutuklularına baktım doğrudur ama üzerinden 2009’dan itibaren sayarsanız 10 yıl geçmiş, hakkımda tek bir iddia, dava yok ve bu davaya müdahil olmuş olan herhangi bir müşteki, mağdur kimse de yok. Mahkemenizin ayrıca madem ki Ergenekon, Balyoz tutuklularına yanlı ya da yanlış rapor yazdığım, yönlendirmeli usulsüz rapor tanzim ettiğim yönünde iddiaları var, haklı olabilir, bu haklılığını ispat için söz konusu mağdurlara CMK kapsamında 234/B taksiminde, bu şahısları da ‘arkadaşlar sizi mağdur eden doktoru tutukladık, 16 aydır da hücrede tutuyoruz, buyurun gelin davacı olun’ diyebilirsiniz, bu da denmedi. Dolayısıyla ortada mağduru, müştekisi de olmayan bir dava, bir intikam süreci yürütülüyor.” dedi.

“Ben burada Mehmet Haberal’ın 22 aylık Haseki tiyatrosunu sonlandırdığım için bulunuyorum.” ifadelerini kullanan Karakaya şöyle devam etti:

“JİTEM KOMUTANI VE ODA TV EDİTÖRÜ BENİM RAPORUMLA TAHİYE EDİLDİ”

Karakaya, Mehmet Haberal raporuyla ilgili suçlandığını ancak bu suçlamayı yapanların OdaTV’den Doğan Yurdakul ve JİTEM görevlisi olduğunu bizzat söyleyen Albay Arif Doğan’ın kendisinin verdiği sağlık raporlarıyla tahliye edildiklerini görmezden geldiklerini belirtti:

“MİT belgesinde açıkça diyor ki Ergenekon, Balyoz süreçlerinde yanlı ve yanlış raporlar tanzim etmek, ikinci başlık olarak diyor ki Mehmet Haberal’la ilgili hayati tehlike taşıyor olmasına rağmen Haseki’deki doktorların itirazını da ciddiye almayarak cezaevine göndermek, aynen bu şekil… Mehmet Haberal 22 ay boyunca tiyatro ile o hastanede tutuldu. Beni ilgilendirir mi 22 ay, kalsın hiç önemli değil. Ama ben Adli Tıp Kurumunda önüme gelmiş dosyalara adam gibi baktım, namusluca baktım ve iki tane de ismi doğrudan tahliye ettim. JİTEM Komutanı Arif Doğan ve Oda TV Editörü Doğan Yurdakul, inanır mısınız bu adamlar tahliye olduklarına inanamadılar. Ben 3. İhtisas Kurulunda bu adamları muayeneye aldım, baktım, çıktım 3. İhtisas Kurulu Başkanı Sadi Çağdır’a dedim ki hocam bu adam çıkacak. Hayır diyemez, demedi.”

Arif Doğan (solda) 14 Temmuz 2008’de Ergenekon soruşturması kapsamında Ankara’da gözaltına alındı. 5 Ağustos 2013’te İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 47 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Sağlık durumu ve yaşı dikkate alınarak adli kontrol uygulaması şartları kapsamında tahliye edildi. “Odatv” davasında tutuklu olarak yargılanan gazeteci Doğan Yurdakul, 22 Şubat 2012’de aynı nedenlerle İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildi.  Doğan, 14 Ekim 2014’te, Yurdakul ise 3 Eylül 2017’de hayatını kaybetti.

“MEHMET HABERAL BANA AÇTIĞI DAVAYI GERİ ÇEKTİ”

Osman Karakaya, Ergenokon sürecinde yargılanan Nusret Taşdelen, Hurşit Tolon, Şener Eruygur, Levent Ersöz gibi isimler hakkında da rapor verdiğini ama bugün onların hiçbirinin kendisi hakkında şikayetçi olmadığını da ifade etti.

Sadece Mehmet Haberal’ın dava açtığını belirten Karakaya, “Benimle birlikte 3. İhtisas Kurulunu dava ettiler. Dava açıldı, ben ki hem insaniyet gereği hem de tıbbi etik gereği o 22 aylık tiyatroda bulduğum her ayrıntıyı, her açığı rapora yazmadım. Niye o doktorlar, orada o işe karışan adamlar mağdur olmasın… Mehmet Haberal koştura koştura avukatı vasıtasıyla beni dava etti. Ben de adamlığımdan meslek haysiyetini korumak adına Haseki’deki namussuzlukları rapor etmediğim için, akılsız bir adam olmadığım için bir kenarda tuttuğum dosya içindeki bazı bilgileri, bazı kritik bilgileri o zamanki avukatım vasıtasıyla dedim ki mahkemeye eczane ilaç dökümüyle ilgili bazı ayrıntılandıramadığım ve anlamlandıramadığım hususları lütfen soralım dedim. Yine isim ya da olay vermiyorum. Ne oldu biliyor musunuz 3. celsede Mehmet Haberal ve avukatı davayı geri çekti.” dedi.

“İKİ DOKTOR GELİP YANIMDA AĞLADI”

Mehmet Haberal’ın hayati tehlikesi olmadığı halde hastanede kalabilmesi için ‘hayati tehlikesi vardır’ raporu veren doktorlardan ikisinin kendisinden özür dileğini ifade eden Karakaya, “Bir tanesi yanımda ağladı. Dedi ki lütfen bu raporu insaflı yaz, bizimle alakalı… Doktor Bey benden yaşça da büyüktü, yanımda ağladı ve ona dedim ki hocam bak burada ağlama. Yapman gerekeni zamanında yapsaydın, burada ağlamazdın. O zaman Haseki’yi ben toptan kapattırırdım. Mehmet Haberal’ı da avukatını da iftiracılıktan mahkum ederdim. Bu hakkım saklıdır” ifadelerini kullandı.

“TÜRK KARDİYOLOJİ DERNEĞİNİ ÜZERİME SALDILAR”

54 sayfalık raporun noktasına, virgülüne kadar doğru olduğunu söyleyen Karakaya, o dönemde Türk Kardiyoloji Derneğinin üzerine salındığını da savunmasına ekledi:

“… Mehmet Haberal buraya gelemez. Niye, çünkü burada yüzleşebileceği bir imkan bulamazlar. O dosyayı ben yazdım, 54 sayfadır, eğer onda bir virgül hatası olsaydı, üzerime o dönem Türk Kardiyoloji Derneğini saldılar. Haseki Kardiyolojinin bütün hocaları ki 22 ay boyunca sakladıkları adam ve kendisi Başkent Üniversitesinin rektörüdür. Emrinde onlarca kardiyolog çalışıyor. Zannetmiyor musunuz ki bu adam bu raporu inceleyin ya şu adamın raporunda bana bir usulsüzlük bulun dememiş olsun, mümkün müdür değildir, var mıdır yoktur.”

KOSOVA’DAN KAÇIRILIŞI VE UÇAKTA İŞKENCE

Cemaat soruşturmaları kapsamında Cihan Özkan, Kahraman Demirez, Hasan Hüseyin Günakan, Mustafa Erdem, Prof. Dr. Osman Karakaya ve Yusuf Karabina, Kosova’dan MİT tarafından özel bir uçakla kaçırılarak Türkiye’ye getirilmişti.

Osman Karakaya, Türkiye’de rüzgar tersine dönünce çalıştığı Bakırköy Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde sürekli soruşturma geçirmeye başladı. 30 Mayıs 2016’da görevinden istifa etti. Yaşamını ve mesleğimi idame ettirebilmek için 2 ay sonra ailesiyle birlikte Kosova’ya yerleşti. Burada Amerikan Hastanesinde doktorluk yapmaya başladı. Ama kısa sürdü. Hastanenin CEO’su, Türk Büyükelçiliği ve konsolosluk tarafından sıkıştırılıp, taciz edilince iş sözleşmesi feshedildi.

Karakaya bu kez Mali’de iş buldu, ailesini Kosova’da bırakıp çalışmaya gitti. Peşini orada da bırakmadılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mali’ye yaptığı ziyaret sırasında “O doktoru verin, çalıştığı hastaneyi de kapatın.” dedi. Ama Mali Cumhurbaşkanı bunu kabul etmedi.

Osman Karakaya, eşi ve 3 yaşındaki oğlunu ziyarete gittiğinde (29 Mart 2018) evinin kapısını Kosova polisleri çaldı. Kendisini yabancılar ofisine götüreceklerini, oturumuyla ilgili küçük bir sorun olduğunu söylediler. Yolda silahlar çıkarıldı, arabanın yönü Priştina Havaalanına döndü. Karakaya ve birlikte kaçırıldığı diğer 5 kişi uluslararası hukuka aykırı bir şekilde MİT’e teslim edildi.

Osman Karakaya, uçakta yapılan işkenceleri savunmasında şöyle anlattı:

“Azılı bir insanmış gibi ben uçak zemininde yatırılarak ve tekmelenerek getirildim. Bunları hak edecek ne yaptım, hiçbir şey. Sabah yatağımdan kalkıyordum, Kosova polisleri bana dedi ki seni imigrasyon ofisine götüreceğiz, oturumunla ilgili sıkıntı var, bizde saf gibi kandık, pasaportumuzu, belgelerimizi aldık, gittik, oradan zıt döndüler nereye Priştina Havaalanına. Nereye gidiyoruz derken çekti bir tanesi silah bağladı, beni verdi MİT’e. Suçum nedir hiçbir şey.”

KOSOVA’DA HÜKÜMET KRİZİ OLDU

Kosova devleti, rüşvet alarak Osman Karakaya ve 5 kişinin kaçırılmasını sağlayan emniyet yetkililerini görevden aldı, soruşturma başlatıldı. Bir araştırma komisyonu kurdu.

Komisyonun 31 ayrı ihlal tespit ettiğini belirten Karakaya, “Kosova Cumhuriyet Savcısı, bu iş Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi’ye kadar gitse bile peşini bırakmayacağız, dedi. Peki bizim Cumhurbaşkanımız ne dedi, paketleyerek getirdik o teröristleri dedi. Sonra da afedersiniz diyor ki ben hiçbir vatandaşına terörist diyecek kadar enayi değilim diyor. Ben vatandaş değil miyim, benim teröristliğimin karinesi nedir?” diye yazdı.

NE İSA’YA NE MUSA’YA

Osman Karakaya, esen rüzgara göre yön değiştirmeyen, sıra dışı bir doktor, sıra dışı bir akademisyen. 2011 yılında Hekim Hakları Derneği’nde yaptığı konuşma nedeniyle ‘Ergenekoncu’ ilan edilen ve Adalet Bakanlığı Kurul Komisyonuna alınmaktan son anda vazgeçilen Osman Karakaya’ya, 8 yıl sonra ‘fetöcü’ yaftası yapıştırıldı. Kendisinin ifadesiyle ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi.

O dönemde Hekim Hakları Derneğinin genel sekreteri olan Karakaya, sağlık çalışanlarının hakkını, hukukunu savunan bir panelde konuşma yaptı. Söylediklerine sinirlenen sağlık müdürü toplantıyı terk etti. Ankara’da bakanlık sallandı, ‘o iti alırız şeflikten’ diye Sağlık Bakanlığından haber geldi. Karakaya, panelde neler anlattığını ve sonrasında yaşananları savunmasında şöyle özetliyor:

“2002’de kadrolu çalışan sayısı 245 bin, taşeron ise 11 bindi, 2010 yılına gelindiğinde ise kadrolu 329 bin, taşeron ise 113 bin kişidir. Bu modern kölelik ve köle simsarlığı sistemidir. AKP’lilerin iş alanı olarak kurulmuş, yeni bir saha doğmuştur. İnsani vebal boyutu bir yana başhekimler açısından iş müfettişleri ve iş mahkemelerinin hedefi haline getirilmelerine yol açacak bir sürü teknik mahzuru içinde barındıran bir durum ortaya çıkmıştır.

Sağlık Bakanlığı bürokratlarının umursamazlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri ile sağlık idarecilerini karşı karşıya getirmektedir. Ameliyatlar 3 kat artmıştır. Türkiye’ye dayatılan sağlığın bir hizmet değil, bir sektör olduğu dolayısıyla daha fazla tüketilmesi gerektiğidir. Bir ülkede hekimler baktıkları hasta sayısına göre ücretlendirilmeye başlanırsa yıllık hastaneye başvuru sayısı 2 katına, yapılan ameliyat sayıları da 3 katına çıkarsa orada sağlık sisteminin halkın menfaatine olduğunu söylemek mümkün olmaz diye devam eden bir sürü başlık var.

Ben bu konuşmayı yaptığım zaman Tabipler Odasının siyasi görüşünü bilirsiniz. İstanbul Tabip Odasından gelen mesaj su, bizden daha komünistler varmış. Benim bunları yazdığım, konuştuğum zamanlarda cemaatle AKP yazıyla tura gibiydi. Ben bunları yazdığım süreçte benim yazdığım Haberal raporu da çıktı. Arada 1-2 ay var. Bu arada Adli Tıp’ta raportör olarak çalıştığım için Adli Tıp Kurumu Başkanı da kardiyoloji kurul üyesi bulunmadığı için beni Adalet Bakanlığına kurul üyeliğine teklif etti. Bir dilekçeyle müracaat etti. Müracaatın neticesi az evvel kısmen okuduğum belgenin içeriğinden dolayı reddedildi.

Bu konuşmanın yapıldığı pazar gününün ertesi pazartesi akşamında saat 11’de o zamanki Adli Tıp Kurumu Başkanı beni arıyor ve bana diyor ki ‘Adalet Bakanı Müsteşarı aradı, senin kardiyoloji kurul üyeliğine teklif ettiğin adam Ergenekoncu, o zamanlar öyleydi, AKP’ye laf eden herkes Ergenekoncu’ydu… Bugün niçin buradayım FETÖ’cü olduğum için. Biz durduğumuz nokta itibariyle o gün İsa’ya bugün de Musa’ya yaranamadık. Neden çünkü bizim kimsenin çizgisiyle bir işimiz yok, biz işimizi yaptık… Ben dediğim gibi Türkiye’nin değişen konjonktürüne ayak uyduramayan bir akademisyenim. Hiç kimseyle hiçbir davam olmamıştır, hiç kimsenin ne adamı olmuşumdur, ne örgütün üyesi olmuşumdur, ne talimatla iş yapmışımdır.”

YARIN:
* BAŞARILI BİR KARDİYOLOG OLARAK OSMAN KARAKAYA KİMDİR?
* PROF. UNVANINI USULSÜZ ALDIĞI YÖNÜNDEKİ İDDİALARI NASIL ÇÜRÜTTÜ?
* HANGİ BAKAN MÜSTEŞARLIK TEKLİF ETTİ? KİMLERİN DOKTORLUĞUNU YAPTI?
* HASTANE BAHÇESİNDE ARICILIK YAPAN BİR PROFESÖR OLARAK BAŞINA NELER GELDİ?
* MALİ CUMHURBAŞKANI KENDİSİNİ NEDEN TÜRKİYE’YE TESLİM ETMEDİ?
*  VE SAVUNMASININ TAMAMI

[Sevinç Özarslan] 9.4.2020 [BoldMedya]

IMF'den Türkiye mesajı

Her üye ülke gibi Türkiye’yle de temas halinde olduklarını kaydeden Uluslararası Para Fonu Başkanı, „Türkiye de dahil olmak üzere her ülkeyle yapıcı ilişkimizi sürdüreceğiz“ açıklamasında bulundu.

Uluslararası Para Fonu (IMF), dünyayı pençesine alan koronavirüs pandemisi sürecinde Türkiye de dahil olmak üzere tüm üye ülkelerle temas halinde olduğunu açıkladı.

Perşembe günü açıklamalarda bulunan IMF Başkanı Kristalina Georgieva'ya Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın IMF'ye yönelik eleştirilerine ilişkin değerlendirmesi de soruldu. Georgieva yanıt olarak, "Aslında Türkiye de dahil olmak üzere tüm üyelerimizle yapıcı bir temas halindeyiz" ifadelerini kullandı.

IMF'nin izlenecek politikalar konusunda tüm üyelerle istişarelerde bulunduğunu kaydeden Georgieva, "Türkiye de dahil olmak üzere tüm üyelerimizle yapıcı ilişkimizi sürdüreceğiz. Biz tüm üyelerimiz için buradayız" diye konuştu.

Koronavirüs krizinin ekonomi üzerindeki mevcut ve gelecekteki olası etkilerine ilişkin olarak Georgieva, "Büyük Bunalım'dan bu yana en büyük ekonomik bozulmayı bekliyoruz" diye konuştu. Georgieva, yalnızca birkaç ülke haricinde tüm ülkelerin gelirlerinin düşeceği uyarısında bulundu. IMF Başkanı, dünya hükümetlerini hane ve işletmelere "cankurtaran" olmaya çağırdı.

[Samanyolu Haber] 9.4.2020

Türkiye dolar ihtiyacı için ABD Merkez Bankası'na başvurdu

Bloomberg, koronavirüs salgını nedeniyle IMF'ye kredi başvurusunda bulunmayan Türkiye'nin dolar ihtiyacı için ABD Merkez Bankası'na başvurduğunu yazdı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) dolar ihtiyacını karşılamak için ABD Merkez Bankası'na (Fed) başvurduğu iddia edildi.

Koronavirüsü salgını sonrasında ABD Merkez Bankası (Fed), artan küresel dolar talebini karşılamak üzere 14 ülkeyle takas hattı (swap line) kurarken, Türkiye’nin de hatta dahil olmak için resmi başvuru yaptığı öne sürüldü.

Bloomberg’ün konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) da takas hattına dahil edilmesi resmi olarak Ankara tarafından talep edildi. Ancak Fed henüz Türkiye’yi hatta dahil etmedi.

TCMB’nin brüt rezervlerinin yıl başından bu yana 11 milyar dolar azaldığına dikkat çeken Bloomberg, Türkiye’nin döviz ihtiyacı duyduğunu yazdı.

[Samanyolu Haber] 9.4.2020

Milletvekillerine 'af' mektubu

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile hazırladığı infaz indirimi paketinde azılı suçlulara af yolu açılırken, siyasi ve düşünce suçlarından ötürü yıllardır hapis yatanlar liste dışı tutuldu. Düzenlemedeki çarpıklığı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) milletvekillerine gönderiği mektupta ifade eden Saadet Partisi Konya Milletvekili Abdülkadir Karaduman, silahlı terör örgütü üyesi olduğuna dair haklarında somut delil bulunmayan ve şiddete bulaşmayan herkesin infaz düzenlemesinden faydalanması gerektiğini söyledi.

SAMANYOLUHABER- Saadet Partisi Konya Milletvekili Abdülkadir Karaduman, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) milletvekillerine bir mektup göndererek, infaz indirimi düzenlemesinin mevcut hâlinin kabul edilemez olduğunu belirtti.

Karaduman, mektubunda şu ifadeleri kullandı: “Olağan süreçte Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) denetim ve gözetimi altındaki bankaya para yatırmayı terör suçu saymak son derece yanlıştır."

Mektupta, “Bütün davranışlarımızda halkımıza ve nihayetinde Allah’a hesap vereceğimizi unutmamalıyız.” ifadeleri yer aldı.

SAADET PARTİSİ MİLLETVEKİLİ KARADUMAN'IN MİLLETVEKİLLLERİNE GÖNDERDİĞİ MEKTUP:

"Sayın Milletvekili;

Olağanüstü günleri yaşadığımız bu dönemde, halkın temsilcileri olarak üzerimize düşen mesuliyet her zamankinden daha fazladır. Bugünkü öncelikli mesuliyet, her insanın en temel hakkı olan “yaşama hakkı”nı müdafaa etmektir.

Koronavirüs salgını ile birlikte cezaevlerindeki hastalık riski düşünülerek infaz düzenlemesi sürecinin ivedilikle sonuçlandırılması önem arz etmektedir. Bu konuda üstlendiğimiz görev, büyük bir öneme sahiptir.

Hazırlanan infaz düzenlemesinin, hukuki temeli olmayan bazı sebeplerden dolayı içeride tutulan binlerce mahkûmu kapsamayacağını görmekteyiz.

Adil yargılanma hakkı ve hukuk önünde eşitlik gibi temel ilkeler hepimiz içindir. Adaleti üstün tutmak inancımızın ve insanlığa karşı sorumluluğumuzun gereğidir.

BDDK’nın denetim ve gözetimi altındaki bankaya para yatırmayı terör suçu saymak, Milli Eğitim Bakanlığı’nca faaliyetine izin verilen okul ya da dershanede eğitim görmek ve buralarda çalışmış olmayı terör suçu saymak son derece yanlıştır.

Aynı şekilde; tatbikata götürülmek üzere otobüslere bindirilen ve hain darbe kalkışmasına dair en ufak bir malumatı olmayan askeri lise öğrencilerinin müebbet hapis cezasına çarptırılması büyük bir yanlıştır.

Siz de takdir edersiniz ki yargı düzenlemesi; silahlı terör örgütü üyesi olduğuna dair haklarında somut delil bulunmayan, şiddete bulaşmadığı halde tutuklanan ve hüküm giyen kişileri de kapsamalıdır.

Hukuk, siyasi mensubiyetine ve kimliğine bakmaksızın bütün insanlara eşit muamelede bulunan bir kurumdur.

Adil yargılanma hakkı ve hukuk önünde eşitlik hakkı Anayasa ile güvence altına alınmıştır.
Bütün davranışlarımızda halkımıza ve nihayetinde Allah’a hesap vereceğimizi unutmamalıyız.

Bizlerin bu noktada yapması gereken kamuoyunu dinlemek ve adaleti üstün tutma yönünde duruş sergilemektir."

Abdülkadir Karaduman
Konya Milletvekili

[Samanyolu Haber] 9.4.2020

Albayrak anladın sen onu!

Daha önce Türkiye'nin 2020 yılında yüzde 3 büyüyeceğini belirten Dünya Bankası son raporunda bambaşka bir ekonomik tablo ortaya koydu: "Türkiye'nin bütçe açığı patlayacak." Raporun Berat Albayrak'ın idare ettiği Hazine'nin mart ayında 41 milyar TL açık vermesinin hemen akabinde açıklanması manidar bulundu.

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınına Türkiye'nin hazırlıksız yakalandığını belirten Dünya Bankası (DB), 2020 yılına dair büyüme ve enflasyon tahminlerini değiştirdi.

Daha önce Türkiye'nin 2020 yılında yüzde 3 civarında büyüyeceğini tahmin eden Dünya Bankası, büyüme tahminini yüzde 0,5'e indirdi.

DB bir başka ifadeyle "Koronavirüs salgını her şeyi değiştirdi. O rapor artık geçerli değil, çöpe atın." mesajı verdi.

Dünya Bankası bütçe açığında ise büyük artış öngörüyor. Bankanın tahminine göre bütçe açığının milli geliri (GSYH) oranı bu yıl yüzde 4,5'e yükselecek.


Türkiye'nin risk primi (CDS) 650 seviyesine kadar yükseldi. 5 yıllık CDS, 2018 yılı ağustos ayında 714'e kadar çıkmıştı.

Söz konusu oran milli geliri 750 milyar dolar Türkiye'nin bu sene 223 milyar TL açık vereceği anlamına geliyor.

MART AYINDA REKOR AÇIK

Mart ayında gelirlerin 50 milyar liraya kadar inmesinin etkisi ile Hazine 41 milyar TL açık vermişti. Hazine'nin Merkez Bankası'ndaki hesabı ise -44 milyar TL. Bütçe 2019 yılında 123,4 milyar TL'ye yükselmişti.

Banka tüketici enflasyonunu (TÜFE) 2020 için yüzde 11'e yükseltti. Dünya Bankası'na göre enflasyon 2021'de yüzde 9'a, 2022'de ise yüzde 8,5'e gerileyecek.

[Samanyolu Haber] 9.4.2020

Kefen parasını tüketen Türkiye tefeci faiziyle borçlanmaya başladı

Koronavirüs'ün ekonomiye etkilerini analiz eden Alp Altınörs, Türkiye’nin güvenilmez ülke kategorisine girmesiyle birlikte astronomik faizle dış borç bulmaya başladığını, bunun virüs etkisiyle iyice artacağını söyledi.

Koronavirüs'e karşı kimi ülkeler öz kaynaklarını kullanarak krizin etkilerini atlatmaya çalışırken, bazı ülkeler de dış borçlanma yoluna giderek krizden çıkma yolunu arıyor. Ancak her iki durumda olmayan ülkeler için kötü bir gelecek beklentisi hâkim.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, G20 ekonomileri hakkında yayımladığı araştırmasında Türkiye’nin 2021 yılında ancak yüzde 0,8 büyüyeceği öngörülürken, gelişmekte olan G20 ülkeleri arasında en fazla Türkiye ekonomsinin etkileneceğini kaydetti.

DIŞ KAYNAK BULMAK ZORLAŞTI

Türkiye’nin bir yanda Korona salgınının ekonomik etkilerine karşı yetersiz tedbir paketi, “Kefen parası” olarak nitelendirilen ihtiyat akçesinin tüketilmiş olması, risk priminin (CDS) 600'ü aşması, Hazinenin 40,4 milyarlık açık vererek tarihi rekor kırması ve yine ve mevcut yönetimin halktan bağış toplaması gibi gelişmeler iç kaynağın tüketildiğini gösteriyor.

Türkiye’nin dış kaynak bulmakta zorlanacağı ihtimali yeniden gündeme geldi.

Peki enflasyon oranı ile dış borcu yüksek, döviz rezervi düşük ve iç ve dış siyasi riskleri büyük ülke olarak algılanan Türkiye’nin dış kaynak bulma şansı var mı?

MA’ya mülakat veren ekonomist Alp Altınörs, Türkiye’nin uluslararası piyasalarda güvenilir bir ülke olmadığını ve mevcut güvensiz konumundan dolayı yeni bir finansman kriziyle karşı karşıya geleceğini söyledi.

YABANCI SERMAYE REEL NEGATİF FAİZ SINIRI AŞILDIĞI İÇİN KAÇIYOR

Özellikle Merkez Bankası’nın faiz oranlarında gittiği düşüşün Türkiye’yi daha zor bir süreçle karşı karşıya bıraktığını belirten Altınörs, son altı aydaki sermaye çıkışının ciddi boyutlara ulaştığını, yine hazine tahvillerindeki yabancı payının yarıya kadar düştüğünü ifade etti.

Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırım konusunda ciddi bir liman olmadığını ancak ara sermayesi için hala yatırım yapılabilir bir ülke olduğunu ekleyen Altınörs, “AKP’nin kendi yandaşlarını kurtarmak için faizleri aşağıya çekmesi ülkeyi negatif real faiz oranı sınırına getirdi. Dolayısıyla negatif real faiz olan bir ülke de sermaye durur mu? Eğer bu ülke ABD, Almanya ya da Japonya ise durabilir fakat, Türkiye gibi ülkelerde negatif real faiz olduğu zaman yabancı sermayeyi tutmak mümkün değil.” dedi.

AMERİKA'NIN 15 KATI FAİZLE BORÇ BULABİLİYORUZ

Sıcak para akışı seyrinin Türkiye’de tersine döndüğüne değinen Altınörs, para akışı seyrindeki tersi dönüşün Türkiye’yi dolarla borçlanmaya ittiğini ve bu borcu ödeyip ödemeyeceği konusunun ciddi bir finansman krizine yol açtığını vurguladı.

Altınörs, “Bakın şu anda Türkiye tahvil borsalarında dolara yüzde 8 faiz ödeyerek borçlanabiliyor. ABD piyasalarına baktığımız zaman, 10 yıllık bonoları yüzde 0,5 gibi bir rakamla borç verilirken, Türkiye, yüzde 8 oranında dolara faiz vererek borçlanıyor. Bunun sebebi ise Türkiye’ye güvenmemeleri.” dedi.

BORÇ BULUNUR, ANCAK FAHİŞ FAİZLE

CDS primi 300’ün üzerinde olan ekonomilerin aşırı kırılgan ekonomiler olduğu bilgisini veren Altınörs, Türkiye’nin CSD priminin ise 600’ü aştığını ve bu verinin de artık borçlarını ödeyemeyeceği yönünde ciddi izlenimler verdiğinin altını çizdi.

Altınörs, “Bu durum Türkiye’nin şu anda borç bulamaması anlamına gelmiyor ama yüksek faizle borç bulabilir. Şimdi Türkiye sürekli olarak kendi para birimi karşısında değer kazanan dolarla ile borç alıyor ve üstüne bir de yüzde 8’lik faizle bunu yapıyor. Dolayısıyla Türkiye dış kaynağı ancak bu şekilde bulabilir. Bu durumda giderek yeni bir finansman krizin kapısını aralayacak.” şeklinde konuştu.

[Samanyolu Haber] 9.4.2020

Amerika o havuza Türkiye'yi almadı

Koronavirüs salgını sonrasında dolara yönelik küresel talebi karşılamak için 14 ülkenin merkez bankasıyla swap (para takası) hattı kuran Amerikan Merkez Bankası (FED) Türkiye’yi havuza dahil etmedi.

SAMANYOLUHABER- Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Korona Krizi'nde dolar talebini karşılamak için merkez bankası (Fed) üzerinden Avrupa Merkez Banası'nın (ECB) yanısıra 14 ülkeye daha likidite desteği veriyor.

Swap (dolar-yerli para birimi takası) kanalı açılan ülkeler arasında Endonezya, Güney Kore ve Meksika da dahil edilirken Türkiye dışarıda kaldı.

FED’in swap imkânından yararlanmak isteyen ülkeler Amerikan tahvillerinin teminat olarak gösteriyor.

Elinde 27-30 milyar dolar tutarında ABD tahvili olan Endonezya 60 milyar dolar seviyesinde bir takas imkânına kavuştu.

TAHVİLLERİ SATTIK, ŞİMDİ DIŞLANIYORUZ

Spinn Danışmanlık Kurucu Ortağı Özlem Derici Şengül, "Türkiye, 2018 yılında tahvillerde ciddi bir azaltmaya gitti. Şu anda 3 milyar dolara yakın ABD tahvili var. Açılsa bile swap hatlarından ancak bu kadar faydalanabiliyoruz. ABD tahvili olan ülke çok daha fazla yararlanabiliyorlar. Türkiye buradan maalesef faydalanamıyor.” dedi.

Swap hattı açılsa bile 3 milyar doların çok yetersiz kalacağını belirten Şengül, “Çok daha büyük montanlı bir pencere olması gerekiyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) 50 milyar dolarla başladığı imkânı 1 trilyon dolara çıkartıyor. Belki de o fondan faydalanılabilir.” diye konuştu.

"AMERİKA İLE KONUŞULUP ÇÖZÜLEBİLİR"

Şekerbank Başekonomisti Dr. Gülay Elif Yıldırım ise Dünya'ya verdiği mülakatta Fed'in 2008 Krizi'nde yaptığı gibi swap hatlarıyla listedeki ülkelere ciddi bir likidite desteği sağladığını söyledi.

"Bence bu biraz Amerikan Merkez Bankası’yla yapılan anlaşmayla ilgili." diyen Yıldırım, "Dış ticaret hacmine de bakılıyor. Konuşulup çözülebilecek bir durum.” dedi.

FED'İN SWAP DESTEĞİ VERDİĞİ MERKEZ BANKALARI:

Avrupa (ECB)
Japonya (BOJ)
Kanada
İsviçre
İngiltere
Singapur
Güney Kore
Brezilya
İsveç
Avustralya
Yeni Zelanda
Meksika
Norveç
Danimarka
Endonezya

[Samanyolu Haber] 9.4.2020

#AhmetlerMeclisten TahliyeBekliyor

İktidarın hazırladığı , 70 maddelik infaz düzenlemesi paketinin görüşülmesi son aşamaya geldi
Ahmetler Meclisten Tahliye Bekliyor

Kanser hastası oğlu Ahmet Burhan Ataç için günlerdir mücadele veren anne Zekiye Ataç sosyal medya hesabından bir çağrıda bulundu. Tedavisi pasaport engeli yüzünden engellenen oğlu için Ahmet'in Babası ve onun gibi tutuklu bulunanlar içinde eşitlik isteyen anne Zekiye Ataç   'Lütfen sesimizi duyun' dedi...
[Samanyolu Haber] 9.4.2020

Kitap yakanlar kim bilir nice canlar yakarlar [Safvet Senih]

Bağdat’ı işgal edip binlerce kitabı Dicle nehrine atan, kütüphaneleri yakan, binlerce masumun da kanını akıtan Hülâgü helâket ve felâketine dikkat edilirse; Endülüs mağlubiyetinden sonra da yakılan ve nehre atılan kitaplara canı yakılan mazlum ve mağdurlara bakılacak olursa kitap yakanlar, canlar da yakarlar…

Bir yazısında Ahmet Arpad, “Adolf Hitlerin Viyanası” başlıklı yazısında bu meseleyi çok güzel anlatıyor:

Berlin Opera  alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileri ile gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgah kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler , bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. Az sonra kamyonlar ateşin yanına yaklaşıyor. Kapaklar açılıyor. Kahverengi gömlekli üniversite gençleri kamyonlardan aldıkları binlerce kitabı ateşe fırlatıyor. Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri, olup biteni dikkatle izliyor.

10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. Hitler seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti. Ancak sol partiler arasında işbirliği sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen’in ağır endüstri kralları ile gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler’i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer’in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklandı. Kimileri sınır ötesine kapağı attı, savaş bitene dek yaşamını zorunlu sürgünde geçirdi.

“Bugün kitap yakanlar, yarın insan yakar”  10 Mayıs akşamı başlayan “Kitap Yakma” girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya’da yüz binlerce kitap yok edildi. Berlin Opera Alanı’ndan Münih Kral Alanı’da dek. Kitapların yakıldığı kentlerin tümünde üniversite vardı. Kitaplar yanarken sadece Nazi subayları nutuklar atmıyordu. Profesörler de heyecanla “Giderek artan Masksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya’yı tehdit etmekte” diye binlerce insana sesleniyordu.

Heine, Marx, Freud, Seghers, Brecht, Zuckmayer, Zweig, Mann ve Remargue’ın havaya uçuşan eserleri alevlerde yok olurken askeri oskestralar marşlar çalıyor, insanlar hayvanlar gibi uluyordu. Naziler, “Alman düşün dünyasının çöpü” dedikleri bu yazarların sadece Berlin’de 20 bin kitabını ateşe attı. Hitler’in düşünceye baskısı kitapların yakılması ile doruk noktasına ulaşmıştı. Nazi gençlik örgütlerinin ‘Kitap Yakma’ uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler. Büyük ateşe atılanlar Alman dili kültür ve edebiyatlarının yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçılar, düşünür ve sanatçıların eserleriydi. “Bugün kitapların yakıldığı yerde, ilerde insanlar da yakılır’ diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. Sınır ötesine kaçamayanlar kampların dikenli telleri arkasında yaşama gücünü yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar sonları oldu. Antifaşist ve antimilitarist çağdaş Alman yazarlarının en ünlüsü Erich Maria Remargue “Hayat Kıvılcımı” adlı esrinde o günleri konu eder. 10 Mayıs 1933’de yakılan ateş 1945’e dek sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında , bombalanan onlarca kentte yandı durdu.

Kültür cinayetine onay veren aydınlar.

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşünce dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs’tan başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan “temizlik” için 7 Nisan 1933’te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs’tan haftalar önce Alman düşünce dünyasına ‘zarar  veren kişiler’in listeleri hazırlanmıştı. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı. Ancak çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta bir çok köşe yazarı girişimleri onayladı. “Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya’nın yeniden uyanışının bir simgesidir.” diye yazanlar oldu. Aradan iki yıl geçtikten sonra Hitler yönetimi bir ‘yasaklar listesi’ yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın ‘zararlı’ dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya’da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Kitap, diktatörlerin, baskı yöntemlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.

Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

Netice itibariyle ülkemizde, Hizmetin yazıp neşrettiği kitapları, yani içinde âyet hadisler bulunan eserleri hatta mealleri bile bu süreçte yakanlar,  çöpe atanlar, elbette hiç çekinmeden canları da yakıyorlar… Ama biliyoruz ki, “Cennet ucuz değil; Cehennem de lüzumsuz değil.”

[Safvet Senih] 9.4.2020 [Samanyolu Haber]

‘Çocuklarımız aç, nasıl evde kalalım’ diyen Roman kadına, devlet cevap verdi: ‘Geber’

Aile ve Sosyal Politikalar İstanbul İl Müdür Yardımcısı Nail Noğay, “Çocuklarımız aç, nasıl evde kalalım’ diyen vatandaşa “Geber” dedi. Sosyal medyadan çok tepki gelmesi üzerine Nail Noğay, paylaşımını sildi.

İstanbul Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdür yardımcısı görevinde bulunda Nail Noğay, “Çocuklarımız aç, nasıl evde kalalım, şimdi ben dilenmekten çöpten yiyecek toplamaktan geliyorum” diyen Roman kadına twitter’dan “Geber” diye yazdı.

Euronews’un paylaştığı videoda bir kadın, “Şu anda çok mağdur durumdayım. Bu sabah, ayıptır söylemesi, çocuklarıma kahvaltı ettiremedim ve bu benim zoruma gitti. Devletimiz bu duruma bir el koysun. Şimdi çocuklarım aç kalmasınlar diye dilenmekten geliyorum. Pastaneleri, çöpleri gezerek çocuklarıma ekmek getirdim. ‘Kal’ diyorsunuz ama mecburuz gitmeye. Çoluk çocuğumuz var, açız yani aç, aç. Biz açlıktan ölelim ama çoluğumuza çocuğumuza bir şey olmasın. Bana ne güzel diyorlar ki, ‘Çıkma, çıkma.’ Mecbur çıkacağım. Bir gelir olmayınca ne olacak?. Mecbur kendimi dışarı atacağım” ifadelerini kullandı.

Roman kadının konuştuğu video bir sosyal medya hesabından “Romanlardan ‘evde kal’ çağrılarına yanıt: Çocuklarımız aç, nasıl evde kalalım şimdi ben dilenmekten çöpten yiyecek toplamaktan geliyorum” denilerek paylaşıldı.

Bu paylaşımı da İstanbul Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdür yardımcısı Nail Noğay alıntılayarak “Geber” ifadesiyle yeniden paylaştı.

Görev tanımı “Kreş ve Gündüz Bakımevleri ile Çocuk Kulüpleri Birimi” olan Noğay, yaklaşık 7 saat sonra, gelen tepkiler üzerine tweetini sildi.

[TR724] 9.4.2020

Gergerlioğlu, İçişleri Bakanlığı’na sordu: 8 ay önce kaçırılan Yusuf Bilge Tunç nerede?

HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu Ankara’da 8 ay önce kaçırıldıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Yusuf Bilge Tunç’un nerede olduğunu İçişleri Bakanlığı’na sordu.

6 Ağustos 2019’da Ankara’da kaçırılan Sanayi Bakanlığı eski çalışanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç, olayın üzerinden 8 ay geçmesine rağmen ortaya çıkarılmadı. 3 çocuğu ve eşi yaşlı gözlerle baba Yusuf Bilge Tunç’tan iyi bir haber beklerken HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından bir paylaşım yaptı.

Gergerlioğlu twitter hesabından şunları yazdı: ‘‘O bahsettikleri Salı üzerinden 8 ay geçti, tam 8 ay..! Eşinizi alıp kaçırsalar, 8 ay sonra siz, anneniz, babanız, çocuklarınız ne halde olurdu..!? Yusuf Bilge Tunç nerede  @TC_icisleri ?? Diğer kaçırılanlar Ankara Emniyetinde ortaya çıkmıştı da!’’
Yusuf Bilge Tunç’un arabası 8 ay önce Ankara GIMAT’ta bulunmuştu. Ailesi hemen polisi çağırmış ancak polis “Arabayı bırakmış, kaçmıştır. Burada kameraları izleyin, gelir!” diyerek olayla ilgili soruşturma yapmamıştı.

Siyah transporterlar ile kaçırılan ve aylardır haber alınamayan Salim Zeybek, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen 7 ay sonra Ankara TEM Şube’de ortaya çıkmış. Kaçırılan kişiler bilinmeyen bir yerde aylarca işkence gördükten sonra Ankara TEM Şube’ye bırakılmıştı.

[TR724] 9.4.2020

Ahmet Altan: Bu infaz düzenlemesi AKP’nin en büyük siyasi hatalarından biri olacak

Yaklaşık 43 aydır sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklu bulunan gazeteci, yazar ve romancı Ahmet Altan, yeni infaz düzenlemesiyle ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Babasıyla yaptığı haftalık telefon görüşmesinin ayrıntılarını sosyal medya hesabında paylaşan Sanem Altan’ın aktardığına göre Ahmet Altan, yeni infaz düzenlemesinin mevcut haliyle kabulünün, AKP’nin en büyük siyasi hatalarından biri olacağını söyledi.
Sanem Altan’ın paylaşımları şöyle; “İşte #ahmetaltan la bir tel günü daha,Harikaydı sesi.Biliyor musunuz; hayatımın kendimi en güçlü hissettiğim 10 daksı, görüşlerse hayatımın en devleştiğim 1 saati çünkü kendini görmek için seçtiğin ayna çok önemli bu hayatta, ben aynada babamı görüyorum, ona baktıkça büyüyorum. İnfaz yasasıyla ilgili ‘ AKP siyasi hayatı için bizi bırakmayarak çok büyük bir risk alıyor, istanbul seçimlerini bir daha yaptırmak gibi, insan böyle birsey yapar mıydı, yaptı..şimdi de aynısı bu karar en büyük siyasi hatalarından biri olacak’ dedi. Nasıl da doğru. #ahmetaltan Keşke gerçekten AKP de suçsuz siyasi suçluları! içerde tutacağına baktığı aynayı değiştirip, kendisi için iyi birsey yapsa… Aynada, başkasına yaptığın haksızlığı kötülüğü gördükçe sana yansıyan da sadece bu olacak çünkü… Siyaseten de bunu aynen böyle işte! Yani #infazdaeşitlik onların ‘suçlularını’ içerden kurtarmaz, AKP siyasi hayatını kurtarır.. yani hastagi biz değil, AKPliler kullanmalı aslında ;))))”

[TR724] 9.4.2020

PTT’nin dağıtamadığı ücretsiz maskeyi eczaneler dağıtacak!

İstanbul Eczacı Odası, koronavirüs önlemleri kapsamında İstanbul’da ücretsiz maskelerin eczanelerin dağıtacağını açıkladı.

Sağlık Bakanlığı ile Türk Eczacıları Birliğinin yaptığı görüşmeler sonucunda, vatandaşlara ücretsiz maske dağıtımının en hızlı ve güvenli şekilde eczaneler üzerinden yapılması kararlaştırıldı.

Daha önce PTT’nin dağıtacağı açıklanan ücretsiz maskeye yoğun talep olması sebebiyle PTT’nin altyapı çökmüş ve ücretsiz maske talebinin e-devlet üzerinden yapılması istenmişti.

İstanbul Eczacı Odası tarafından yapılan açıklamada sürecin nasıl işleyeceği tüm ayrıntılarıyla şöyle anlatıldı:

*Sağlık Bakanlığının temin edeceği maskeler İstanbul Ecza Koop, Selçuk Ecza ve Allianz Healthcare depolarına ulaştırılacak ve eczanelerimize dağıtımı yapılacaktır.

*Eczanelerimizin sadece bir depo üzerinden 500 adet (10 kutu) maske talebinde bulunması gerekmektedir. Talepler Bakanlık tarafından takip edileceği için tek bir depo üzerinden talepte bulunulması önemlidir.

*20-65 yaş arasındaki vatandaşlarımıza “10 gün için kişi başına 5 adet maske” verilecektir.

*Vatandaşlarımız, Sağlık Bakanlığı tarafından cep telefonlarına gönderilecek mesajdaki kodu eczanelerimize bildirerek maske alabilecektir. Eczacılarımız, bu kodu TİTCK tarafından İTS veya Reçetem Sisteminde açılacak yeni bir butona girecektir. TİTCK tarafından hangi sistemin kullanılacağı belirlendikten sonra sizlerle ayrıca paylaşılacaktır.

*Uygulama eczanelere maskelerin ulaşmasının ardından başlayacaktır.

*Bulaş riskini azaltmak amacıyla maske takmanın zorunlu olduğu bugünlerde denetimsiz üretilmiş, sağlıksız maskelere mahkûm edilen halkımıza 5236 eczanemiz ile ulaşılabilir ve güvenli maske temin etmek, salgınla mücadelenin başarıya ulaşmasında ve halk sağlığının korunmasında son derece önemli bir sağlık hizmetidir. Tüm meslektaşlarımızın bu bilinç ve hassasiyetle mesleki yeminimizin gereğini yerine getireceğinden kuşkumuz yoktur.

[TR724] 9.4.2020

İktidara ‘adalet’ çağrısı: İnfaz düzenlemesinde suça göre ayrım yapılamaz

AKP ve ortağı MHP tarafından hazırlanan yeni infaz düzenlemesi kamuoyunda rahatsızlığa neden oldu. Soma’nın sorumlularını, uyuşturucu kaçakçılarını, hırsızları, gaspçıları pakete alıp düşünce suçlarını affın dışında bırakan paketin yeniden gözden geçirilmesi talep edildi. 20 baro başkanı, AKP ve MHP’ye ‘eşitlik’ çağrısı yaptı. Prof. Dr. Adem Sözüer ise “Suça göre ayrım yapılamaz. Eğer, bir indirim veya bir af yapılacaksa bu belli bir ölçüye göre yapılmalı. Burada hiçbir ölçü yok.” dedi.

Teklife yönelik başta muhalefet partileri olmak üzere kamuoyundan tepki sesleri yükseldi. 20 Baro başkanı, ortak bir açıklama yaparak infaz yasasında herhangi bir ayrım yapılmadan, kanun önünde eşitliğin sağlanmasını talep etti. Koronavirüs salgınının ardından gündeme gelen infaz yasasındaki değişikliğe ilişkin eşitlik talebi aralarında İzmir, Antalya, Adana, Diyarbakır ve Van barolarının da bulunduğu 20 ilin baro başkanından geldi. Baro başkanları tarafından yapılan ortak açıklamada, infaz yasasının örtülü af olduğu savunuldu.

ANAYASAYA AÇIKÇA AYKIRI BİR DÜZENLEME

Mecliste görüşülen tasarının anayasaya aykırı olduğunu ileri süren baro başkanları, anayasanın 10’uncu maddesinin hatırlatıldığı açıklamada “Adına ‘infaz değişikliği’ denilen ancak özünde ‘af’ niteliğinde olan düzenleme bu haliyle, anayasanın 10. maddesinde ‘Herkes, dil, irk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir’ ifadelerine yer verilmek suretiyle anayasal güvence altına alınan eşitlik ilkesine de apaçık aykırı olacaktır. Adil yargılanma ilkesinin son dönemlerde ihlal edildiği ve uygulanmadığı Türkiye’de, yargıya güvenin yüzde 20’lerin altına düştüğü bir ortamda, düzenlemenin kamuoyuna yansıdığı içerikle gerçekleşmesi, icraata ‘af’, düşünceye ise ‘ceza’ olacaktır” denildi.

ADEM SÖZÜER: AYM’DEN DÖNECEK

Prof. Dr. Adem Sözüer ise düzenlemenin kendi içinde ayrımcılıklar içerdiğini ifade etti. “Bu teklifin en büyük riski, kim serbest kalacak, ne kadar serbest kalacak kimse bilemiyor” diyen Sözüer, öncelikle sağlık açısından risk grubunda olanların tahliye edilmesi gerektiğini anlattı: “Bu teklifin en büyük riski, kim serbest kalacak, ne kadar serbest kalacak kimse bilemiyor. Bu teklifteki ayrımcılık nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne gideceği ve iptal edileceği muhakkak. ‘Rahşan Affı’ dediğimiz affın sorunlarıyla bugün bile uğraşıyoruz. Mevcut teklifte ondan daha büyük ayrımcılıklar var. Yanlış bir takım uygulamaların önü açılıyor. Suça göre ayrım yapılamaz. Eğer, bir indirim veya bir af yapılacaksa bu belli bir ölçüye göre yapılmalı. Burada hiçbir ölçü yok. Çocuklu anneler bakımından ayrıcalık yapılıyor.”

TWEET ATANA İNDİRM YOK!

İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan: 2002’de 60 bin tutuklu vardı, şimdi 300 bin. Bir ülkede hapisteki insan sayısı artıyorsa iki nedeni vardır. Birincisi, iktidar suç oranının artmasına neden olan politikalar üretiyor, ikincisi de iktidar yeni suçlar icat ediyor demektir. Bizde ikisi de var. Karısının yüzüne kezzap atmış, kızına cinsel saldırıda bulunmuş tutuklular elini kolunu sallayarak gezecek. Yürüyüşe katılan, kitap yazan veya tweet atan indirimlerden yararlanamayacak.

KEYFİ MAHKUM EDİLENLER DE YARARLANSIN

DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu: “Cezaevlerinde yer olsa, belki de böyle bir düzenleme önümüze gelmeyecekti. Anayasa tarafından teminat altına alınmış temel hak ve özgürlükleri kullanan kişilerin, terörle ilintili suçlardan ceza almasının önüne geçilmeli, bu şekilde haksız ve keyfi olarak mahkûm edilen kişiler bu paket kapsamında infazının indiriminden yararlandırılmalıdır.”

[TR724] 9.4.2020

Ali Babacan’dan infaz düzenlemesine tepki: Hayali düşman aramaya gerek yok

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Meclis’te görüşülen infaz düzenlemesini eleştirdi.

Fox TV yayınına katılan Babacan, kendisine yöneltilen soruya, “Dolandırıcıya iyileştirme var, fikrini beyan eden yok. Toplumsal dayanışma şart. Katılımcılık anlayışı şart. Hayali düşman aramaya, kutuplaşmaya ve komplo teorilerine gerek yok” karşılığını verdi.

Taslağı hazırlayan hocaların bile ‘Bu bizim yaptığımız düzenleme değil’ dediğini hayırlatan Babacan, ortaya çıkan duruma üzüldüğünü belirti. Babacan, “Çözülemeyecek hiçbir sorun yok. Türkiye bunu aşar. Yeter ki iyi yönetilsin. Mülkiyet hukuku korunmalı. Sözleşme hukuku korunmalı. Şeffaflık şart.“ ifadelerini kullandı.

[TR724] 9.4.2020

Yeni infaz düzenlemesinde mağdur olacak insanlar değil, tavuklar düşünülmüş!

Ceza hukukçusu Prof. Dr. İzzet Özgenç, kamuoyunun tepkisini çeken infaz düzenlemesiyle ilgili paylaşımda bulundu. “Malum İnfaz Kanunu Değişiklik Teklifiyle ilgili olarak TBMM Genel Kurulunda 8 Nisan günü yapılan konuşmaları tutanaklardan okuma fırsatım oldu.” diyen Özgenç, “Söz konusu Kanun Teklifi’nde, açık ceza infaz kurumlarında beslenen TAVUKların akıbeti düşünülmüş; ancak, salıverilecek hükümlülerin salıverildikten sonra işleyebileceği suçlar ve bu suçlarla mağdur edilecek binlerce masum insan düşünülmemiştir.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 9.4.2020

BBC Newsnight sunucusu: Masalı bırakın, koronavirüs herkesi eşit derecede etkilemiyor!

BBC’nin güncel gelişmeleri analiz eden programı Newsnight’ta, sunucu Emily Maitlis’in yaptığı giriş konuşması İngiltere’nin gündemine oturdu. Maitlis, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ve kabine arkadaşlarının söylediğini aksine virüsten herkesin eşit derecede etkilenmediğini anlattı. İşte sunucunun o konuşması: “Bu masalı düzeltmek gerekiyor. Ön saflarda çalışan, otobüs şoförleri, rafları dolduran işçiler, hastane personeli, huzurevi çalışanları, esnaf… Bu insanların işleri fiziksel olduğu için evden çalışamıyorlar. Sokağa çıkma kısıtlamaları da onlar için daha zorlu çünkü çok katlı apartmanlarda ve küçük dairelerde yaşıyorlar. Orantısızca düşük ücret alan bu insanlar virüse daha fazla maruz kalıyorlar.”
[TR724] 9.4.2020

Efsaneleşen sezonlar [Hasan Cücük]

Galatasaray, tarihinin en unutulmaz sezonu hangisi sorusuna verilecek cevapta 1999-2000 sezonu öne çıkar. Fatih Terim yönetiminde 1996’dan itibaren lig şampiyonluğuna ambargo koyan sarı-kırmızılı ekip, 1999-2000 sezonunda tarihi bir başarıya imza atmıştı. Lig şampiyonluğunu, Türkiye Kupası’yla takviye eden Galatasaray, sezonu unutulmaz kılan başarıya UEFA Kupası’nı müzesine taşıyarak imza atmıştı. Geriye dönüp baktığımızda bir sezonda kazanmadık kupa bırakmayan Galatasaray gibi kulüpler görmek mümkün.

Şimdilerde sıradan bir takım kimliğine bürünen Milan’ın tarihinde 1993-94 sezonunun ayrı bir yeri var. Fabio Capello yönetimindeki Milan, Juventus’un 3 puan önünde sezonu şampiyon tamamladı. 34 maçta attığı sadece 36 golle dikkat çeken Milan’da defans hattının iki önemli ismi Paolo Maldini ve Franco Baresi’nin kusursuz oyunuyla gol azlığına rağmen şampiyon oldu. Serie A şampiyonluğu ve İtalya Süper Kupası’ndan sonra Şampiyonlar Ligi finalinde Johan Cruyff’un ‘rüya takımı’ Barcelona’nın rakibi oldu. Romario, Stoichkov, Koeman ve Guardiola gibi yıldızların olduğu Barcelona’yı 4-0 yenen Milan unutulmaz bir sezonu geride bıraktı.

Hollanda futbolunun lokomotif kulübü Ajax sayısız başarılara imza attı. Unutulmaz sezonu ise 1971-72 oldu. Hollanda ligi ve kupasını kazanan Ajax, o yıllarda adı Şampiyon Kulüpler Kupası olan şimdinin Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Ajax, o dönem bir sezonda yerel ve uluslararası tüm kupaları kazanan ikinci Avrupa takımı oldu. Cruyff, Neeskens, Muhren ve Rep’in bulunduğu kadro Stefan Kovacs’ın yönetiminde 34 lig maçında sadece 1 kere yenildi ve bu maçlarda 104 gol attı. Hollanda ekibi şampiyonluğu garantiledikten sonra çıktığı maçta ise Vitesse’yi 12-1’lik skorla mağlup etmişti. Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde ise ‘sarı fırtına’ Cruyff’un golleriyle Inter’i 2-0 yenip, Avrupa’nın bir numaralı kupasını müzesine taşıyıp, sezonu unutulmaz kıldı.

Diego Simeone yönetiminde La Liga’nın zirvesine oynayan bir takım olan Atletico Madrid’in unutulmaz sezonu 1995-96 oldu. Simeone’nin futbolcu olarak ter döktüğü o yıllarda, takımın dümeninde teknik patron olarak  geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden bir sezon Fenerbahçe formasını giyen Radomir Antic vardı. Antic yönetimindeki Atletico Madrid, sezonu Barcelona’nın 4 puan önünde şampiyon olarak tamamladı. Kral Kupası’nda ise yarı finalde Valencia’yı saf dışı bırakan Atletico Madrid, finalde ise uzatma devreleri sonucu Barcelona’yı 1-0 mağlup ederek kupayı müzesine götürdü. Sezonu Atletico açısından unutulmaz kılan bir başka gelişme ise, Madrid’in büyüğü Real’in sezonu 6’ıncı tamamlayıp, Avrupa kupaları biletini alamaması olmuştu.

Günümüzün en başarılı teknik adamlarından biri olan Pep Guardiola unutulmaz başarıya 2008-09 sezonunda hem de kariyerinin ilk yılında imza attı. Barcelona’nın tecrübesiz bir isme emanet edildiğini düşünenleri, Guardiola sezon sonunda kazanmadık kupa bırakmayarak haksız çıkardı.  La Liga’yı kazanan Guardiola’nın öğrencileri Kral Kupası finalinde Athletic Bilbao’yu mağlup etti. Bu maçtan 3 gün sonra Manchester United’ı da 2-0’lık skorla geçen Barcelona Şampiyonlar Ligi’nin şampiyonu oldu. Bu üçleme bu takıma yetmemiş olacak ki Barcelona, İspanya Süper Kupa, UEFA Süper Kupa ve FIFA Dünya Kulüpler Şampiyonası’nı da kazanarak takvim yılında 6 kupayı da müzesinde götürmüş oldu.

Bundesliga’nın tartışmasız bir numarası olan Bayern Münih 2013-14 sezonunda unutulmaz bir başarıya imza attı. Bundesliga, UEFA Şampiyonlar Ligi, Almanya Kupası ve Almanya Süper Kupa’yı kazanan Alman ekibin o sezonu ülke tarihinin en iyisi olarak kabul ediyor. Jupp Heynckes’in öğrencileri bütün maçlarda gol attığı Bundesliga’da şampiyonluğa ulaşırken tam tamına 4 tane rekor kırdı: 25 puan fark, toplanan 91 puan, 28. haftada şampiyonluğu garantileme ve 34 maçın 29’unu kazanma.

İskoçya futbolu denince akla iki takım gelir; Celtic ve Glasgow Rangers. Şampiyonluğun iki takım arasında gidip geldiği ligde, Celtic rakibine göre daha çok şampiyonluk yaşadı. Celtic için şampiyonluk sıradan ama tarihinde 1966-67 sezonunun ayrı bir yeri var. Efsanevi antrenör Jock Stein yönetimindeki Celtic katıldığı bütün kupalarda şampiyonluğa ulaştı. İskoç ekip lig dışında Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, İskoçya Kupası, İskoçya Lig Kupası ve Glasgow Kupası’nı kazandı. Celtic bu şampiyonluklara ulaşırken rakip filelere 196 gol gönderdi.

Bu yıl Jürgen Klopp yönetiminde 30 yıl aradan sonra Premier Lig şampiyonluğuna koşar adım giden Liverpool için unutulmaz sezon 1983-84 oldu. Bob Paisley’nin emekli olmasından 1 sene sonra takımın başına geçen Joe Fagan, Liverpool’un kazandığı 3 kupanın mimarı oldu. Liverpool bu üçlemeyi başaran ilk İngiliz takımı olmayı da başarmıştı. Ian Rush’ın 47 gol attığı sezonda ligi Southampton’ın 3 puan önünde zirvede tamamlayan Liverpool, Lig Kupası finalinde Everton’ı, Avrupa Kulüpler Kupası finalinde ise Roma’yı yenmeyi başardı.

Alex Ferguson yönetiminde 1992’den itibaren Premier Lig’e damga vurmaya başlayan Manchester United için 1998-99 sezonunun ayrı bir yeri var. Premier Lig, Federasyon Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Manchester United tarihte bunu başaran ilk takım olmuştu. Alex Ferguson’ın öğrencileri ligi Arsenal’in 1 puan önünde lider tamamlarken, Federasyon Kupası finalinde ise Newcastle United’ı 2-0 mağlup etmişti. Ancak o sezonun en büyük olayı Şampiyonlar Ligi finalinde geldi. Bayern Münih karşısında duraklama dakikalarına 1-0 geride giren United, Teddy Sheringham ve Ole Gunnar Solskjaer’in attığı gollerle şampiyonluğa ulaşarak, tarihi bir sezona imza attı.

[Hasan Cücük] 9.4.2020 [TR724]

Hayır kurumları üzerinden yolsuzluk (1) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İnsanların belirli bir siyasi örgütlenme etrafında bir araya geldikleri hemen her toplumda küçük büyük bir kısım yolsuzluklar olmuştur, olmaktadır. Zira insanoğlu tabiatı itibarıyla bencil, hırslı ve tamahkardır. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ifadeleriyle, kendisine bir vadi dolusu altın verilse, o gözünü ikinci vadiye diker. Topraktan başka onun gözünü hiçbir şey doldurmaz. Bu sebeple çoğu zaman kendi çıkar ve menfaatleri uğruna başkalarının haklarını hiçe sayabilir. Özellikle ahlakî ve manevî değerlerin yozlaştığı, hukukun üstünlüğü ilkesinin yeterince oturmadığı devletlerde bir kısım suiistimallerin yaşanması kaçınılmazdır.

Yolsuzluk, hemen hemen dünyadaki bütün devletlerin en başta gelen sorunlarından biridir. Günümüzde rüşvet ve yolsuzluğu meşru kabul eden hiçbir devlet yoktur. Bütün devletlerin rüşvet ve yolsuzluk çeşitleriyle ilgili suçları belirlediği ve bunlara uygun cezalar takdir ettiği kanunları vardır. Sadece devletler de değil, yolsuzluk son yıllarda pek çok uluslararası sözleşmelere konu olmuş, yolsuzlukla mücadeleye yönelik uluslararası birçok örgüt kurulmuştur.

Bütün siyasiler, göstermelik de olsa vatandaşlara yolsuzluklarla mücadele etme sözü verir. Kendileri yolsuzluklara bulaşsalar da, bunları halktan gizleme adına oldukça dikkatli davranırlar. Buna rağmen siyasilerin yaptıkları yolsuzluklarla ilgili haberler, skandallar, davalar, cezalar hiç eksik olmaz. Özellikle demokrasinin ve yasaların uygulamada olduğu ülkelerde, yolsuzluklara dair dile getirilen iddialar dahi pek çok siyasiyi görevini terk etmek zorunda bırakıyor.

Türkiye’de de bugüne pek çok siyasinin ismi, hayali ihracat, banka hortumlama, kara para aklama, ihaleye fesat karıştırma, rant kollama gibi birçok yolsuzluk vakasına karışmıştır. Siyasetin nasıl finanse edildiğiyle ilgili spekülasyonlar hiç eksik olmamıştır. İktidarın kendi zenginlerini oluşturması ve kamusal kaynakları yandaşlarına aktarması gibi meseleler sürekli tartışma konusu olmuştur. Yolsuzluk, kayırma ve rüşvet iddialarıyla ilgili çok sayıda meclis araştırma önergesi verilmiş, raporlar hazırlanmış, meclis soruşturmaları yapılmış ve hatta birçok bakan yüce divana gönderilmiştir.

Belki AKP döneminde yapılan yolsuzluklar da öncekilerin bir devamı olarak görülebilir; siyasetin tabiatı ve beşerî realiteler açısından bir yere kadar normal karşılanabilir. Nitekim halkın, yolsuzluk haberleri karşısında “Çalmayan mı var!” şeklindeki tepkileri de bunu gösterir. Ne var ki son dönemdeki yolsuzluklar hem yoğunluk ve büyüklüğü hem de meşrulaştırma çabaları açısından önceki dönemlerden oldukça farklıdır.

Erdoğan’ın, daha İstanbul büyük şehir belediye başkanıyken, verdiği iş ve ihaleler karşılığında işadamlarından aldığı rüşvet ve komisyonlarla kurduğu havuz, iktidara geldikten sonra göle dönüştü. 17-25 Aralık’ta yapılan operasyonlarda bu açıkça görüldü. Nitekim daha kısa bir süre önce CHP başkanı da yolsuzluk ve rüşvet tapelerinin gerçek olduğunu dile getirdi. Fakat AKP’nin yapmış olduğu yolsuzlukların araştırılması ve tespit edilmesi işini hukukçulara ve gazetecilere bırakıp, biz asıl rüşvet ve yolsuzluklarla ilgili verilen fetvalar üzerinde durmak istiyoruz.

Yolsuzluklara dair kaleme aldığımız ilk iki yazımızda onun “humus” adı altında meşrulaştırılmasına, sonraki iki yazımızda ise hırsızlıktan ayrı tutularak yumuşatılmasına itiraz etmiş ve yolsuzluğun İslâm’da nereye oturduğunu ele almaya çalışmıştık. Bu yazıda ise Hayrettin Karaman’ın hayır kurumları üzerinden yolsuzluğa nasıl dinî bir kılıf bulmaya çalıştığını görecek ve onun bu fetvasını dinî açısından tahlil etmeye çalışacağız.

Hayrettin Karaman’ın Fetvaları

Hayrettin Karaman 27 Aralık 2013 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde “Rüşvet ve yolsuzluğa fetva verilmez.” başlığıyla bir köşe yazısı kaleme aldı. Bu yazıda öncelikle rüşvete fetva verdiği ve yolsuzlukların üzerini örttüğü şeklindeki söylentilere sert bir üslupla karşı çıktı. Bu tür sözleri “iftira”, “karalama” ve “itibar katli” olarak isimlendirdi. “Zalim” ve “ahlaksız” olarak tanımladığı iddia sahiplerine de ahiret sorumluluğunu hatırlattı.

Daha sonra kendisine gelen bir çok kişinin, “Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır?” şeklinde bir soru sorduklarını belirtti ve bu tür sorulara verdiği cevabı da şu ifadelerle nakletti: “Hayır işlesin diye teşvik ve sevk ettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir.”

Yukarıdaki yazısından iki gün sonra, “İslam’a hizmet kuruluşlarına bağışlar” başlıklı yazısında şunları dile getiriyordu: “Müslümanların daha hür, daha rahat oldukları bir zamanda hayır kurumlarına ve din hizmetine ait yapılara yapılan yardımların mesele yapılması, bunlara ayrılmış olduğunu ilgililerin onayladıkları ve tanıklık ettikleri meblağlara, ‘mal bulmuş mağribî gibi’ el koymaları, verenleri ve aracılık edenleri sahtekarlık ve hırsızlıkla suçlamaları düşündürücüdür. Toplamada, bir yerde korumada, aktarmada, kayıtta usulsüzlükler olabilir, kimse ‘bunlar oluversin’ demez, ama usul hatası başkadır, hayır ve hizmet sahiplerini bin pişman hale getirecek kötü muamele başkadır. İlgililer bu paraları geri versinler vermesinler, dindar ve hamiyetli halkımız yine de hem Balkan Üniversitesi’nin, hem Osmancık İmam Hatip Okulu’nun, hem de diğer hayır ve din hizmeti yapılarının ihtiyaçlarını ibadet hazzı içinde karşılayacaklar ve bu kervan yürümeye devam edecektir.”

Hayrettin Karaman’ın yukarıdaki sözleri yolsuzluk ve rüşvete fetva verdiği şeklinde yorumlanıp sert eleştirilere muhatap olunca, 17 Ocak 2014’de “Rüşvete fetva verilmez” başlıklı yeni bir yazı daha kaleme aldı ve şunları söyledi: “Devlet ile belediyelerle işi olan kimseler, İslami hassasiyetleri olan yöneticilerin bilgisi dahilinde vakıflara bağışlarda bulunup sonra ‘iş ve ihale almak’ gibi hususlarda bundan yararlanma amacı taşıyabilirler. Bu amaç bilinmedikçe yöneticiyi ve vakfı hatalı görmek doğru olmaz. Niyeti bozuk olan kimselerin durumları anlaşılınca hüküm değişir ve artık onlardan bağış kabul etmemek gerekir. Ama yine de yaptıkları yardıma ıstılahi ve fıkhi manada rüşvet denemez. Servet sahiplerini hayra teşvik etmek ve yönlendirmek de ayıp ve günah değildir, yeter ki bu ilişki kötüye kullanılmasın ve kullanılmaya izin verilmesin.”

Tartışmaların devam etmesi üzerine 9 Şubat 2014’te “Yolsuzluk Üzerine” başlığıyla kaleme aldığı köşe yazısında da şunları söyledi: “İş olmuş bitmiş, işi alan kâr etmiş, işi veren de ona -şahsi menfaati ile hiçbir ilgisi bulunmayan- bir vakfın, derneğin, hayır kurumunun adını vererek oraya yardımda bulunmasını rica etmiş, o şahıs da ya Allah rızası için veya ileride yine iş alma niyetiyle istenen yardımı yapmış. Ricada bulunanın, o kişi layık olmadığı halde ona tekrar -bu yardım sebebiyle- iş verme niyeti de yok. Ben tekrar ediyor ve diyorum ki: Bu yardım rüşvet tarif ve hükmüne girmez. Bunun yolsuzlukla da bir ilgisi yoktur.”

Karaman, bütün bu yazılarıyla daha önce verdiği fetvanın ardında durmuş oldu ve ısrarlı bir şekilde iş adamlarının, kamu çalışanları tarafından vakıf ve derneklere yönlendirilmesinde dini açıdan bir mahzur bulunmadığını belirtti.

İtiraz ve Tepkiler

Hayrettin Karaman’ın yukarıdaki fetvası uzun süre medyayı meşgul etti. Hakkında pek çok haber yapıldı. Hem İslamcı hem de seküler ve laik çevrelerden birçok isim yazdıkları köşe yazılarıyla Karaman’a tepkilerini dile getirdiler. Fakat bunlar içerisinde özellikle Mümtazer Türköne ve Ali Bulaç’ın eleştirileri önemliydi.

Ali Bulaç’a, göre yukarıdaki fetvada iki sorun vardı: Birincisi tevcih edilen sorunun tamamen şekil ve teknik düzeyde ele alınıp ilgili diğer bağlamların göz ardı edilmesi. İkincisi ise dinin maksatlarına uygun sonuç verip vermediğinin kontrol edilmemesi.

Bulaç, şu ifadeleriyle yukarıdaki fetvanın sebep olabileceği zararlara dikkat çekiyordu: “Belirtmek gerekir ki cari adette işveren durumundaki kamu otoritesinin birilerine bağış telkini yapması ile sıradan insanların -mesela imamların, vaizlerin, hocaların- telkini arasında dağlar kadar fark var. Devlet başkanı, başbakan, bakan, belediye başkanı vs. kamunun itibarını, imkânlarını, avantajını, iş verme cazibesini, gücünü, kaynak dağıtma mekanizmasını temsil eder. İhale peşinde koşan işadamları bilir ki ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez’. Sonuçları itibarıyla kamu görevlisinin yönlendirdiği, hatta yönettiği ‘bağış’ kamunun zararınadır. Bir bağış yapan bunun onlarca katını çıkarır, bu da ülkede yaşayan herkesin cebinden çıkar. Dahası havuz sistemi ile partiler kurulur, haksız rekabet yapılır, sivil cemaat ve dernekler kamuya bağlanır.” (“Havuzun Suyu”, Zaman, 2/12/2014)

Ali Bulaç başka bir yazısında bu tür bağışlara şu dört açıdan karşı çıkmıştır:

1- Yüzde 10 bağış yapan bir müteahhit bunun birkaç katını çıkarmak ister. Ya malzeme üzerinden maliyeti düşürür veya işi pahalıya satar ki bunun zararı eninde sonunda kamuya çıkar.

2- Dinî hareketlerin enerjisi Allah rızasına dönük ihlaslı faaliyetleridir. Cemaat, tarikat ve derneklerin dolaylı yollardan da olsa “kamu kaynakları”na bağlanmaları a) Dinamizmlerini sona erdirir, b) Onları farkında olmaksızın kamuya bağlı-bağımlı hale getirir. Bu da bugüne kadar tamamen devletin dışında kendi kendilerine var olan kişilik profillerini “STK (Sivil Toplum Kuruluşu)” olmaktan çıkarır, “SDK (Sivil Devlet Kuruluşu)” yapar.

3) Cemaatlerin sınırlı düzeylerde “kamu”ya bağlanmaları “devlet”in arzu ettiği bir şeydir. Böylelikle bu toplumsal oluşumlar “hükümet dışı, özerk ve gönüllü” vasıfları sona erdiğinden “sarı sendikalar” misali “görüntüleri özerk”  tüzel kişilikleri “yarı resmi hüviyet” kazanmış olurlar.

4) Daha önemlisi devlet suç işletir. Kamudan iş almak bizzarrure “usulsüzlük” yapmayı gerektirir. Zira tayin ve tespit edilen usule harfi harfine riayet edip ihale alıp bitirmek neredeyse imkânsızdır. Devlet bunu kasti yapar. Çünkü suç işleyenin dosyası olur, rafta tutulur, zamanı gelince indirilir. Kamu üzerinden olan “yolsuzluklar”ın çoğu “usulsüzlük” üzerinden olur. Dolayısıyla “Canım, bunda ne var, aptalca hazırlanmış mevzuatın bir miktar dışına çıkıp işimize bakalım” dediğiniz anda “yolsuzluk” yapmış, tuzağa düşmüş olur; dosyanıza zamanı gelince kullanılmak üzere bilgi-belge koydurmuş olursunuz.

Sonunda da şu tespitleri yapıyordu: “1994-2014 derken aradan 20 sene geçti. “Büyük ve hayırlı faaliyetler için büyük malî kaynaklara ihtiyacımız var” fetvasınca kamuya bağlanan cemaatler, dernekler vakıflar ve örgütler, safiyetlerini kaybedip kirlendiler, dinamizmlerini kaybettiler, usulsüzlüklere bulaştılar. Bu arada helal-haram kaynak demeden çeşitli imkânlara sahip oldular, onlara araziler, binalar tahsis edildi, ihaleler verildi; ama STK olmaktan çıktılar SDK oldular. Neticede cemaatlerin, dernek ve vakıfların ne beşerî-sosyal dinamizmleri kaldı, ne entelektüel bir hamle yapabildiler. Sadece büyüdüler, büyüdüler, hormonal olarak şiştiler, obez oldular. İktidar narkozuyla uyuştular.” (“Kamudan cemaatlere bağış”, Zaman, 1/27/2014)

Mümtazer Türköne de 14 ve 16 Ocak 2014 tarihlerinde kaleme aldığı köşe yazılarında, Hayrettin Karaman’ın vermiş olduğu fetvayla ilgili oldukça önemli tahliller yaptı. Bu fetvanın ne anlama geldiğine, etkisinin nerelere kadar uzanacağına ve ne tür sonuçlar doğuracağına dikkat çekti.

Türköne ilk olarak “sevk ve teşvik” gibi görülen hareketin gerçekte bir zorlama olduğunu, Karamana ait olan, “Siz istemeseydiniz bu yardımı yapmayacak idiyseler” ifadesinin de zorlamaya açık bir cevaz verdiğini belirtiyor, sonrasında da şu ifadeleriyle meselenin neticesine dikkat çekiyor: “Bu işin kurumlaştığını düşünün: Karşınıza koskoca bir havuz çıkmaz mı? Söz konusu olan bir rant. Kamu otoritesi ekonomik faaliyetleri ile bir rant alanı oluşturuyor ve siz sevabına bu rantı hayır kuruluşlarına kanalize ediyorsunuz.”

Türköne’nin şu tespitleri ise Karaman’ın fetvasının kapsam alanına işaret ediyor: “Kamunun rant oluşturma kapasitesi çok büyüktür. Sadece kent rantı bile dudak uçuklatan bir meblağa ulaşıyor. Verilen izinler, lisanslar ve yine -kara para aklama gibi- kamu erki kullanılarak oluşturulan kaynaklar politik iktisatta “rant kollama” adı verilen devlet-siyaset eksenli kazanç elde etme çabalarının faaliyet alanını oluşturur. Müteahhitler başta olmak üzere, önemli bir sermaye kesimi sadece bu alandan geçiniyor. Dolayısıyla Hayrettin Karaman Hocamızın fetvası, çok büyük servetlerin el değiştirdiği, uğruna iktidar savaşlarının verildiği devletin bütün alanlarını kapsıyor.”

“Hayrettin Hoca’nın açtığı kapıdan girince karşımıza devletin ekonomik iktidarının hüküm sürdüğü çok geniş bir alan çıkıyor.” diyen Türköne, bir fıkıh aliminin, bu alanı tanımadan muhakeme ve mukayese yürütmemesi gerektiğini hatırlatıyor.

Zahirde iş adamının herhangi bir vakfa bağışı gibi görünen böyle bir işin ucunun Beytülmal’e dokunduğunu ise şöyle açıklıyor: “Kent rantını vergiye bağlayacak bir kanunu çıkartmazsanız, devlet hazinesine girecek parayı yani milletin parasını keyfinizce kullanmış olursunuz. İhaleden alınacak komisyon da, o yatırımın maliyetine eklenir. Bir de muhafaza ettiğiniz bu alan, başkalarına rüşvet ve yolsuzluk imkânı sunuyorsa?”

Türköne’nin şu sözleri ise meselenin sadece rüşvet kavramı etrafında ele alınmasının ne kadar basit ve sığ bir yaklaşım olduğunu gösteriyor: “Kamu gücünü istismar ederek çıkar sağlamak sadece rüşvetten ibaret değil. İltimas, irtikap, zimmet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, dolanlı iflas, resmî ihale ve alımlara fesat karıştırma, vergi kaçakçılığı, hayalî ihracat, gümrük kaçakçılığı gibi suçlar, tıpkı rüşvet gibi devlete ait bir yetkiyi suistimal ederek işlenebilir. Amacınız hayır işlemek olunca, suçun niteliği değişir mi? Doğrudan devlet rantının ülke ekonomisinin hemen hemen yarısını kaplayan geniş alanına adım atmış oluyoruz. Devlet rant yaratıyor ve birileri siyaset üzerinden bu ranta kestirme yollar arıyor. Hoca’nın fetvası tam burada her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşüyor. Devlet rantından bağış yapılabilir mi?”

Türköne’nin rant kollama hakkındaki şu açıklamaları ise Karaman’ın fetvasının yol açabileceği adaletsizlik ve eşitsizliklere dikkat çekiyor: “Devlet iktidarını kullanarak, devlet marifetiyle oluşan bir ekonomik değer üzerinden para kazanma çabasına  “rant kollama” adı verilir. Cep telefonu ve elektrik üretim lisanslarından, barajlarda toplanan suyun bize satılmasına kadar çok geniş bir alandır bu. “Rant kollama”nın aşamaları vardır. Ruhsatlar, izinler, teşvikler, gümrük kotaları ile devlet doğrudan bir ekonomik değer yaratır. Yaratılan bu değerler sonra birilerinin cebine gider. Adil ve eşit rekabet yok ise, iktidara yakın olanlar büyük gelirler elde ederler. Birileri düzenli olarak siyasî ilişkiler üzerinden bu rantları ele geçirir. Siyasetçi bu gücü yozlaştırarak, iktidarını perçinleme yolları bulabilir.”

Türköne yazısının sonunda şu neticeye ulaşıyor: “Doğru olan, kamunun yarattığı rantı vergilendirip hazineye dahil etmek veya eşit rekabet koşulları ile ekonomiye kazandırmaktır. Kısaca bağış için her türlü devlet rantından alınan para, milletin cebine girmesi gereken bir paradır. İhaleyi alan müteahhit de zaten bu bağışı maliyetine eklemektedir. Ucu Beytülmal’e dokunduğuna göre bağış parası “rüşvet” faslına girmektedir.”

Fetvanın Sahadaki Yansımaları

Başbakan, el-Cezire Türk’e yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu? Ayakkabı kutusu içerisinde söylenen olaylar, Halk Bankası’ndan alınan para değildir.” Demek ki Erdoğan’a göre ihale verilen işadamlarından komisyon alınmasında veya onların bağış için vakıf ve derneklere yönlendirilmesinde bir mahzur yoktu. Muhtemelen Reza Zerrab’ı hayırsever iş adamı olarak görmesinin sebebi de buydu.

Erdoğan, yolsuzluğu sadece “doğrudan devlet kasasından alınan paralara” hasrettiğine göre, demek ki o, kanunlarda suç sayılan birçok yolsuzluk çeşidinde bir mahzur görmüyordu. Devlet kasasından çıkan bir para olmadığı sürece, şahısların ceplerinden çıkan parayla yolsuzluk gerçekleşmeyecekti. Bu paranın usulsüz bir şekilde alınmasının, alınan para karşılığında belirli imtiyazlar sağlanmasının, tavizler verilmesinin de bir önemi yoktu. Aynı şekilde Erdoğan, özel kişilerden alınan bağışların, komisyonların veya rüşvetlerin, netice itibarıyla kamu maliyesine zarar vereceğiyle de ilgilenmiyordu.

Karaman, gerek yolsuzluğun hırsızlıktan farklı olduğunu ifade ederken, gerekse devletten ihale alan işadamlarının hayır kurumlarına yönlendirilmesine fetva verirken oldukça dikkatli ifadeler kullanmaya çalışıyor. Cevaz hükmünü, bir kısım şartlarla, kayıtlarla sınırlıyor. Caiz olan ve olmayan uygulamaların arasını ayırmaya dikkat ediyor. Biz kimsenin niyetini bilemeyiz. Karaman’ın samimiyetini sorgulayacak halimiz de yok. Ne var ki onun, bu fetvasıyla -bilerek veya bilmeyerek- çok büyük rüşvet ve yolsuzluklara kapı araladığında şüphe yok. Bu kapıdan girmek isteyen kimseler, onun dile getirdiği kayıt ve şartlara da dikkat etmeyecektir.

Bugüne kadar rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluk gibi haram yollarla servetlerine servet katan siyasilerin birçoğu, fetvaya ihtiyaç duymamıştır. Rüşvet ve gasp yoluyla elde ettikleri paraların helal olduğunu iddia etmemiştir. Kanunsuz fiillerini “yasal” gösterme adına bir kısım girişimlerde bulunmuş olsalar da, bunlara dinî bir kılıf bulmaya çalışmamışlardır. Buna ihtiyaç da duymamışlardır. Muhtemelen onlar, yapmış oldukları bu tür kanunsuz muamelelerin dinen de caiz olmadığının farkındadırlar.

Ne var ki sırtını Müslümanlara dayayan, siyasal İslâm’ın mümessili olan, İslâm’ın koruyuculuğuna soyunan ve muhafazakar kimliğiyle bilinen bir parti söz konusu olunca, ortaya konulan politika ve icraatların dinle ilişkilendirilmesi, dine aykırı olan bir kısım muamelelerin de zorlama bazı fetvalarla meşrulaştırılması kaçınılmaz hâle gelmektedir. Aksi takdirde, ne vicdanlarını rahatlatabilirler, ne beraber yürüdükleri yol arkadaşlarını ikna edebilirler, ne de gözlerinin içine bakan tabanlarını arkalarından sürükleyebilirler.

İşte tam bu noktada Hayrettin Karaman gibi isimlerin vermiş oldukları fetvalar, Türköne’nin ifadesiyle yolsuzluk ve rüşvetlerine dinî bir kılıf arayan siyasilerin önüne geniş bir meşruiyet alanı açıyor. Yaptıkları onca yolsuzluğa Diyanet camiası ve ilahiyatçılar tarafından ciddi bir eleştiri getirilmemesi bir yana, yolsuzlukların önünü açan fetvalar verilmesi, onları iyice cesaretlendiriyor.

Bütün bunlara, “din düşmanlarına karşı mücadele verme”, “bugüne kadar ezilen Müslümanların haklarını koruma”, “ne yapıp edip ülkenin başına geçmiş en dindar partiyi ayakta tutma” gibi gerekçeler de eklenince, bir anda dinin muamelata ait bütün hükümleri askıya alınıveriyor. Haramlığında hiç şüphe bulunmayan nice yolsuzluklar, caiz ve mubah olma da bir yana, bir anda “hayır işleme” ve “cihat yapma” vasıtasına dönüşüveriyor.

Fakat bu öylesine tehlikeli bir düşünce ve öylesine riskli bir yol ki, sadece yolsuzlukları artırmakla kalmıyor, bir süre sonra ortaya yepyeni bir din yorumu da çıkarıveriyor. İslâm, sadece itikat ve ibadetlere indirgeniyor ve her tür harama fetva alınabilen ilkesiz bir din hâline çevriliyor. Müslümanlar da hedeflerine ulaşmak için her yolu meşru gören birer makyavelist, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen birer oportünist ve söylemleriyle eylemleri birbirine uymayan birer takıyyeci olarak görülüyor.

Öte yandan aldıkları rüşvet ve komisyonlarla inanılmaz servetler elde eden yöneticiler, bir süre sonra tabiat deformasyonuna uğruyor, güç zehirlenmesi yaşıyorlar. Siyasi güçlerinin artmasına mukabil ekonomik olarak da güçlenmeleri onları daha da zorba ve despot yapıyor. Bir anda yaşayışları değişiyor. Saray beğenmez oluyorlar. Villalar, yatlar, zırhlı arabalar ve özel uçaklarda itibar aramaya başlıyorlar. Her yanlarından şatafat ve gösteriş akıyor. Lüks ve israf onları esir alıyor. Kısaca bu servetlerini “hayır işleme” ve “cihat yapmada” değil; yandaş kazanmada, iktidarlarını tahkim etmede ve lüks hayat yaşamada kullanıyorlar.

Bir sonraki yazımızda Karaman’ın fetvasındaki boşlukları ele almaya ve konuyu dinî açıdan tahlil etmeye devam edeceğiz.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 9.4.2020 [TR724]