Darbeye karar verilmişti.
Fakat ertelediler...
Şartları olgunlaştıracaklardı.
Ülkenin dört bir yanında oluk gibi kan akıyor; emniyet ve güvenliği sağlamakla görevli olanlar ise seyrediyordu. Hatta bazı illerde olayları planladılar! Kahramanmaraş, o illerden biriydi.
1978 Maraş olayları tam bir derin devlet operasyonuydu. 19 Aralık Ülkücülerin gittiği Çiçek sinemasında ses bombası patlatıldı. 20 Aralık’ta Alevilerin kıraathanesine bomba atıldı. Akabinde İki TÖB-DER’li öğretmen öldürüldü. Cenazeleri cumaya kadar beklettiler. Namaz çıkışı gruplar arasında ilk çatışma yaşandı.
Benzin dökülmüş kibrit çakılmıştı! Akşam mahallelerde hazırlıklar yapıldı. Tahrik sürüyordu. Belediye hoparlöründen sürekli, “Dikkat dikkat kızıllar şehrimizi bastı!” anonsları yapılıyordu. “Aleviler suya zehir kattılar.” gibi akıl almaz yalanlar yayılıyordu. “Allah için savaşa” sloganları duvarlara yazılmıştı. Camilerin yakıldığı kulaklara fısıldanıyordu.
Yörükselim mahallesi kuşatıldı. Elleri silahlı, yüzleri maskeli şalvarlı yabancılar grupları harekete geçirdi ve kayboldular. Alevi evleri önceden işaretlenmişti.
Polis, olaylara seyirci kaldı. Asker, geç sevk edildi. Cuma başlayan olaylar pazartesi sona erdiğinde her haneden feryatlar yükseliyordu. 111 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin içinde çocuklar, kadınlar ve yaşlılar vardı!
Adım adım plan işliyordu. Milliyet arşivinden birinci sayfayı çevirelim.
26 Aralık: Ecevit: Sıkıyönetime gerek var.
27 Aralık: TBMM, 13 ilde sıkıyönetim ilanını onayladı.
28 Aralık: 6 Sıkıyönetim Mahkemesi kuruldu.
Bülent Ecevit hükümetinin gardı düşmüştü. Asker ve sivil kanatta MHP, bütün yurtta sıkıyönetim istiyordu. Maraş’ı Çorum ve Sivas olayları takip etti. Aynı karanlık el hep devredeydi. Şartlar iyice olgunlaştırıldı.
2006’da Rahmetli Ecevit’in arşivinde çıkan bir belge olgunlaştırma işinin adresini gösteriyordu. Başbakan’ın üzerine “ çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu düştüğü belgede şu cümleler dikkat çekiyordu:
“CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas, Kahramanmaraş) çıkacağına dair 1-2 ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT'ten ( ? ) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır.
MİT olayın içinde olmasaydı Maraş'tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi.“ ( Hürriyet, 20 12 2006)
Dönemin bakanlarından Hasan Fehmi Güneş de, yıllar sonra, “Maraş olaylarına MİT bizzat katkı yaptı.” diyecekti. ( 22 Aralık 2011, NTV)
Kahramanmaraş olaylarında atlamamamız gereken bir gerçek de şu; Maalesef Allah, Kur’an deyip, harekete geçirilen şuursuz kitleler vardı. Bu caniler, “Kanımız aksa da zafer İslamın”, “Müslüman Türkiye” sloganları ile çocukları ve kadınları katlettiler...
Yakınları öldürülen Hüseyin Ün anlatıyor: “O kalabalıklar arasında komşularımız bulunuyordu. Şu evlerde Aleviler var diye evleri gösteriyorlardı...” Kapısına dayanılan bir başka mazlum, şöyle sesleniyordu: “ Bunca yıl bir kötülük mü gördünüz bizden? Ne yaptık da bu mezalimi yapıyorsunuz? “ Elinde silah, dışardan bir ses; “ Yok yok Ali Abi, Kur'an hakkı için seni öldürmeyeceğiz. Ama aşağı in. “ diyordu... Ve aşağıda silahlar patlıyordu...
39 yıl sonra Kahramanmaraş’ta hunharca katledilen insanları rahmetle anıyoruz. Yara iyileşmedi. Çünkü bu ve benzer hadiselerin hesabı hiç sorulmadı. Şartları olgunlaştırma işi günümüze kadar geldi! Sahi; 15 Temmuz darbesini MİT neden haber vermedi? Alevi evlerine konulan işaretler, yeni eylem planlarının habercisi mi?
[Ali Emir Pakkan] 18.12.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Tinerci çocuk [Taşkın Deryadil]
Giriş kapısının üstünde kenarları hafif paslanmaya yüz tutmuş, parlaklığı tamamen gitmiş, sarı bir levhanın üzerinde siyah harflerle Adliye Sarayı yazan binadan içeri girdiğinde saatler sabah 11’e yaklaşıyordu.
Bileklerinde kelepçe olduğu halde kollarından sıkıca tutmuş iki polis memuruyla beraber yürüyordu. Polis memurlarının da suratları asık, “nerden çattık bu belaya” der gibi ilerliyorlardı.
Merdivenleri hızlı hızlı adımlayıp ikinci kata çıktılar.
Sağa döndüklerinde üzerinde soluk mavi renkli bir önlük, saçlarına ve bıyıklarına kır düşmüş 50-55 yaşlarındaki müstahdemle karşılaştılar.
Adamın sol elindeki tepside bir büyük bardak çay, yanında küçük bir tabağa konulmuş iki dilim ekmek, kalınca kesilmiş iki dilim beyaz peynir, 5-6 tane siyah zeytin, kutuda tereyağı ve reçel, beyaz bir peçeteye gelişi güzel sarılmış çatal ve bıçak vardı.
Ama adam, canı sıkkın gözüküyordu. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor ve koridorun sonundaki çay ocağına ilerliyordu. Polislerin arasındaki adama bakmadı bile.
Müstahdemin geldiği taraftaki odalardan birisinin kapısı açıktı. Belli ki adam oradan çıkmıştı. Kapıda “Cumhuriyet Başsavcısı filan kişi” yazıyordu.
Polisler masadaki sekretere, kolundan tuttukları adamın adını soyadını belirtip “ifade için gediklerini” söylediler. Sekreter, asık bir surat ve sinirli bir şekilde; “Bekleyin biraz. Başsavcı bey birazdan müsait olacak. Adam kahvaltı da yapamadı!” dedi.
Koridora çıktılar.
Yaklaşık 15 dakika bekletildikleri koridorda, sekreterin kapıdan başını uzatıp;
“Başsavcı Bey bekliyor. Girin içeri.” dedi.
Karakol nezarethanesinde tutulduğu 11 günün ardından ilk kez dışarı çıkmıştı. Polislerle konuşmayı denemiş ama hiç cevap alamamıştı.
Elleri kelepçeli adam da müstahdem gibi yaklaşık 50-55 yaşlarında, kır ama gür saçlı, 1.80 boylarında, atletik görünümlü bir adamdı. Üzerinde siyah bir kot pantolon, koyu mavi bir gömlek, onun üstünde de v-yakalı bordo bir kazak vardı. Ayaklarında ise kirli beyaz bir spor ayakkabısı.
Odaya girdiklerinde, kesif bir sigara ve izmarit kokusuyla karşılaştılar. “Kapalı mekânlarda sigara içilmez kuralı savcılara işlemiyor herhalde” diye geçirdi aklından. Nefret ederdi sigaradan ve kokusundan. Yıllar olmuştu bırakalı.
Başsavcı Bey, koltuğuna oturmuş sigarasını tüttürüyor, masanın sağında duran ince belli bardaktaki çaydan da arada bir fırt alıyordu.
Televizyonda, hükümetin resmi yayın organı gibi çalışan, kin ve nefret dolu yayınlar yapan bir tv kanalı açıktı. Haberler vardı.
“Şu şu illerde, silahlı terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla şu kadar öğretmen, bu kadar esnaf, örgüte manevi destek verdikleri safsatasıyla bilmem bu kadar ev hanımı gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınanların ev, işyeri ve arabalarında yapılan aramalarda, örgüt liderinin adını taşıyan Sonsuz Nur, Çekirdekten Çınara, Kuran’dan İdrake Yansıyanlar, Asrın Getirdiği Tereddütler gibi kitaplarla çok sayıda Cevşen ve birkaç tane de 1 Dolar ele geçirilmişti!”
Polislerden biri, elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.
Savcı dosyayı aldı, kapağını açtı ve muhatabının yüzüne bile bakmadan, tehditkâr ve emredici bir tavırla konuşmaya başladı.
“Bak, onlarla iltisâkın olmadığı kesinleşti. Seni bırakacağız ama ifadene “Hain, F..Ö ile ilgim yoktur” diye yazman lazım.”
Savcı cümlesini henüz bitirmişti ki elleri kelepçeli adam;
“Yazamam!” dedi.
Başsavcı başını kaldırdı.
“Neden? Korkuyor musun? Seni tehdit mi ettiler?” dedi alaycı bir tonla.
“Hayır, kimse tehdit etmedi. Ama…!”
Sustu adam.
Küllükteki sigarasını eline alan Başsavcı;
“Evet? Hadi anlat, dinliyorum. İşim gücüm var benim.”
“Bunların İzmir’de bir yurdu var. Yıllar önce bir kış gecesi, 14 yaşındaki bir tinerci, yurdun yemekhanesine girip yemek çalarken yakalanmıştı. Görevli tam polis çağıracakken, yurdun müdürü oraya gelmiş ve polis çağırılmasını engellemişti. Tinerci çocuğa üst baş ve banyo imkânı vermişti. Çocuğa yurtta bir de oda ayırmıştı. Cebine harçlık koymuştu. Tam 4 ay boyunca yurttaki yemekleri dâhil, bütün masraflarını cebinden karşılamıştı. Çocuk bir süre sonra tineri bıraktı. Artık düzelmişti. Baba şefkatiyle çocuğa sahip çıkan müdür, bir gün çocuğu arabasına bindirip, çocuğun Manisa’daki ailesine götürdü. Aile de çok fakirdi. Yine kendileriyle irtibatlı, şimdi devletin kapısına kilit vurduğu Kimse Yok mu isimli yardım derneği vasıtasıyla aileye ciddi yardımda bulundu. 21 yıl boyunca, nerdeyse hemen her ay o ailenin ve çocuğun hâlini hatırını sordu.”
Polisler adamı ilgiyle dinliyorlardı ama Başsavcının canı sıkılmıştı.
“Tamam uzatma. Böyle bir sürü hikâye dinledik…”
“Çocuk, zeytin satan bir dükkânda çalıştı. Sonra da küçük bir fabrikaya sahip oldu. Şimdi Arap ülkelerine zeytin satıyor, ülkeye döviz getiriyor.”
Savcı, adamın sözlerinin bitmesini bekliyordu.
“İşte o çocuk benim savcı bey. Onlar benim elimden tutup bugünlere gelmeme vesile oldular. Ben ne onlara terör örgütü ne de başlarındaki zata asla terörist demem, demeyeceğim.”
Polisler de şaşkındı Başsavcı da..
Başsavcı, adamın karakolda geçirdiği 11 günün ardından, istediği ifadeyi vereceğini zannetmişti. Yine yanılmıştı.
“Sen bilirsin” dedi ve önündeki dosyaya “tutuklanması isteğiyle mahkemeye sevkine” yazıp polislere uzattı.
Sonra da eliyle çıkın işareti yaptı.
Koridora çıktıklarında elinde tepsiyle yine o müstahdemi gördüler. Bu defa tepsinin üstünde kaşarlı bir tost, ince dilimlenmiş domates ve salatalık ile ince belli bir bardakta çay vardı.
Adam, Başsavcının odasına girerken, polislerin arasında yürüyen elleri kelepçeli adamın arkasından bir an için baktı. İçinden; “Allah kurtarsın…” dedi.
Medrese-yi Yusufiye’nin bir talebesi daha oluyordu.
[Taşkın Deryadil]
16 Aralık 2017-USA
twitter.com/taskinderyadil
taskinderyadil@gmail.com
Bileklerinde kelepçe olduğu halde kollarından sıkıca tutmuş iki polis memuruyla beraber yürüyordu. Polis memurlarının da suratları asık, “nerden çattık bu belaya” der gibi ilerliyorlardı.
Merdivenleri hızlı hızlı adımlayıp ikinci kata çıktılar.
Sağa döndüklerinde üzerinde soluk mavi renkli bir önlük, saçlarına ve bıyıklarına kır düşmüş 50-55 yaşlarındaki müstahdemle karşılaştılar.
Adamın sol elindeki tepside bir büyük bardak çay, yanında küçük bir tabağa konulmuş iki dilim ekmek, kalınca kesilmiş iki dilim beyaz peynir, 5-6 tane siyah zeytin, kutuda tereyağı ve reçel, beyaz bir peçeteye gelişi güzel sarılmış çatal ve bıçak vardı.
Ama adam, canı sıkkın gözüküyordu. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor ve koridorun sonundaki çay ocağına ilerliyordu. Polislerin arasındaki adama bakmadı bile.
Müstahdemin geldiği taraftaki odalardan birisinin kapısı açıktı. Belli ki adam oradan çıkmıştı. Kapıda “Cumhuriyet Başsavcısı filan kişi” yazıyordu.
Polisler masadaki sekretere, kolundan tuttukları adamın adını soyadını belirtip “ifade için gediklerini” söylediler. Sekreter, asık bir surat ve sinirli bir şekilde; “Bekleyin biraz. Başsavcı bey birazdan müsait olacak. Adam kahvaltı da yapamadı!” dedi.
Koridora çıktılar.
Yaklaşık 15 dakika bekletildikleri koridorda, sekreterin kapıdan başını uzatıp;
“Başsavcı Bey bekliyor. Girin içeri.” dedi.
Karakol nezarethanesinde tutulduğu 11 günün ardından ilk kez dışarı çıkmıştı. Polislerle konuşmayı denemiş ama hiç cevap alamamıştı.
Elleri kelepçeli adam da müstahdem gibi yaklaşık 50-55 yaşlarında, kır ama gür saçlı, 1.80 boylarında, atletik görünümlü bir adamdı. Üzerinde siyah bir kot pantolon, koyu mavi bir gömlek, onun üstünde de v-yakalı bordo bir kazak vardı. Ayaklarında ise kirli beyaz bir spor ayakkabısı.
Odaya girdiklerinde, kesif bir sigara ve izmarit kokusuyla karşılaştılar. “Kapalı mekânlarda sigara içilmez kuralı savcılara işlemiyor herhalde” diye geçirdi aklından. Nefret ederdi sigaradan ve kokusundan. Yıllar olmuştu bırakalı.
Başsavcı Bey, koltuğuna oturmuş sigarasını tüttürüyor, masanın sağında duran ince belli bardaktaki çaydan da arada bir fırt alıyordu.
Televizyonda, hükümetin resmi yayın organı gibi çalışan, kin ve nefret dolu yayınlar yapan bir tv kanalı açıktı. Haberler vardı.
“Şu şu illerde, silahlı terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla şu kadar öğretmen, bu kadar esnaf, örgüte manevi destek verdikleri safsatasıyla bilmem bu kadar ev hanımı gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınanların ev, işyeri ve arabalarında yapılan aramalarda, örgüt liderinin adını taşıyan Sonsuz Nur, Çekirdekten Çınara, Kuran’dan İdrake Yansıyanlar, Asrın Getirdiği Tereddütler gibi kitaplarla çok sayıda Cevşen ve birkaç tane de 1 Dolar ele geçirilmişti!”
Polislerden biri, elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.
Savcı dosyayı aldı, kapağını açtı ve muhatabının yüzüne bile bakmadan, tehditkâr ve emredici bir tavırla konuşmaya başladı.
“Bak, onlarla iltisâkın olmadığı kesinleşti. Seni bırakacağız ama ifadene “Hain, F..Ö ile ilgim yoktur” diye yazman lazım.”
Savcı cümlesini henüz bitirmişti ki elleri kelepçeli adam;
“Yazamam!” dedi.
Başsavcı başını kaldırdı.
“Neden? Korkuyor musun? Seni tehdit mi ettiler?” dedi alaycı bir tonla.
“Hayır, kimse tehdit etmedi. Ama…!”
Sustu adam.
Küllükteki sigarasını eline alan Başsavcı;
“Evet? Hadi anlat, dinliyorum. İşim gücüm var benim.”
“Bunların İzmir’de bir yurdu var. Yıllar önce bir kış gecesi, 14 yaşındaki bir tinerci, yurdun yemekhanesine girip yemek çalarken yakalanmıştı. Görevli tam polis çağıracakken, yurdun müdürü oraya gelmiş ve polis çağırılmasını engellemişti. Tinerci çocuğa üst baş ve banyo imkânı vermişti. Çocuğa yurtta bir de oda ayırmıştı. Cebine harçlık koymuştu. Tam 4 ay boyunca yurttaki yemekleri dâhil, bütün masraflarını cebinden karşılamıştı. Çocuk bir süre sonra tineri bıraktı. Artık düzelmişti. Baba şefkatiyle çocuğa sahip çıkan müdür, bir gün çocuğu arabasına bindirip, çocuğun Manisa’daki ailesine götürdü. Aile de çok fakirdi. Yine kendileriyle irtibatlı, şimdi devletin kapısına kilit vurduğu Kimse Yok mu isimli yardım derneği vasıtasıyla aileye ciddi yardımda bulundu. 21 yıl boyunca, nerdeyse hemen her ay o ailenin ve çocuğun hâlini hatırını sordu.”
Polisler adamı ilgiyle dinliyorlardı ama Başsavcının canı sıkılmıştı.
“Tamam uzatma. Böyle bir sürü hikâye dinledik…”
“Çocuk, zeytin satan bir dükkânda çalıştı. Sonra da küçük bir fabrikaya sahip oldu. Şimdi Arap ülkelerine zeytin satıyor, ülkeye döviz getiriyor.”
Savcı, adamın sözlerinin bitmesini bekliyordu.
“İşte o çocuk benim savcı bey. Onlar benim elimden tutup bugünlere gelmeme vesile oldular. Ben ne onlara terör örgütü ne de başlarındaki zata asla terörist demem, demeyeceğim.”
Polisler de şaşkındı Başsavcı da..
Başsavcı, adamın karakolda geçirdiği 11 günün ardından, istediği ifadeyi vereceğini zannetmişti. Yine yanılmıştı.
“Sen bilirsin” dedi ve önündeki dosyaya “tutuklanması isteğiyle mahkemeye sevkine” yazıp polislere uzattı.
Sonra da eliyle çıkın işareti yaptı.
Koridora çıktıklarında elinde tepsiyle yine o müstahdemi gördüler. Bu defa tepsinin üstünde kaşarlı bir tost, ince dilimlenmiş domates ve salatalık ile ince belli bir bardakta çay vardı.
Adam, Başsavcının odasına girerken, polislerin arasında yürüyen elleri kelepçeli adamın arkasından bir an için baktı. İçinden; “Allah kurtarsın…” dedi.
Medrese-yi Yusufiye’nin bir talebesi daha oluyordu.
[Taşkın Deryadil]
16 Aralık 2017-USA
twitter.com/taskinderyadil
taskinderyadil@gmail.com
Şevki kıran beşinci engel [Abdullah Aymaz]
Görenek iyi veya kötü bir şeyi hemen yaygın hale getirebilir. Çocuk bakım evlerinde bir çocuk ağlayınca, başka çocuklar da –başka bir sebepleri olmadığı halde – ağlamaya başlarlar. Büyük öğrenciler içinde bile, birisi esnemeye başlayınca diğerlerinde de esneme duygusu tetiklenmiş olur. Onun için lokomotif olacak ilk iyi başlangıçlar çok mühimdir. Aksine kötü örneklerin tetikleyici olması da çok zararlıdır.
Vanlı Molla Hamid Ağabeyimiz, Üstad Hazretleriyle ilgili hatıralarını anlatırken diyor ki, “Bir gün bana Üstad dedi ki: Gayret ne kadar hayırlı, gayret âhirette ne kadar fayda temin edecek bunu bir idrak etsen, bir dakika bile yerinde durmazsın… Bazı insanlar vardır mesela tırpanları ve oraklarıyla ekin biçen insanların yanına varırlar, ‘Gelin sizinle bir sigara içelim, biraz konuşalım’ derler ve onları yapacakları işlerden alıkoyarlar. Bazı gayretli insanlar da vardır ki, tembel tembel oturanların yanına geldiklerinde tırpanı, orağı ellerine alıp ekinleri biçmeye başlarlar. Onları gören de gayrete gelip çalışmaya başlar.” “Kendinden motorlular” tabirini haklarında kullanacağımız ümit dolu, aşklı ve şevkli insanlar, her zaman için karamsarlık ve tembellik salgınına yakalanmış insanları ve cemaatleri ayağa kaldırıp şahlandırırlar…
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Avam Reçetesi” dediği halk için yazdığı ve aslında Güneydoğu'nun kalkınmasında nasıl bir eğitim vermenin gerekli olduğunu ortaya koyduğu Münazarat Risalesinde pek çok meseleyi tartışmaya açmıştır. 1911’de basılan bu şaheserde en başta bir eğitim projesi vardır. Merhum Süleyman Demirel'i Cumhurbaşkanı iken ziyaretine gitmiştik. Güneydoğu’daki olayların konuşulması esnasında biraz bunlardan söz etmiştim. Üstad Hazretlerinin tesbitleri karşısında, “Çağları delen görüşler!...” diyerek Üstad için takdirlerini dile getirmişti. Gerçekten onları, sadece yüz sene öncesi ve sadece güneydoğu için söylenmiş ve modası geçmiş tesbitler olarak bakmak çok yanlıştır ve kadir-nâşinaslık olur. Hem Türkiye, hem de perişan İslam dünyası için, hatta bütün insanlık için gerçek kurtuluş reçetesidir. Kadir-kıymet bilen pek çok akademisyen tebliğlerinde bu gerçeği dile getirmekten çekinmiyorlar…
İşte tembellik zindanına düşmemizin sebeblerinin muhakeme ve muhasebesinin yapıldığı yerde şevk atına binip varlık mücadelesi verenleri yere seren engeller teker teker ele alırken Üstad Hazretleri, bunlardan birisinin de “tekâsül” olduğunu ifade ediyor ve şöyle diyor:
“Sonra, başkasının tekâsülünden görerek fırsat bulup hücum edip (şevkin) belini kırar. Siz de ‘Tevekkül edenler, başkasına değil, sadece Allah’a tevekkül etsinler, etmelidirler.’ esasında ifade edilen çok sağlam kaleyi, himmetinize sığınak yapınız.”
Gayretlerinizi baltalayan, himmetinizin bindiği şevk atının belini kıran, görenek belasıyla yaygınlaşan tembellikten kurtarmak için himmet duygunuzu tevekkül kalesine sokup o sığınakta koruyunuz. Niçin bu sağlam kaleye sığınmak lâzım? Çünkü, “Hakikî imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.” Peki meselenin tevekkül ile alâkası nedir? “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim TEVEKKÜL’ü tevekkül ise dünya ve âhiret saadetini gerektirir.” Yani kainattaki delilleri, ilim, mantık ve vicdan ölçüleriyle ele alıp tedkik ettiğimizle, Yaradanın varlığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Böyle akıl ve kalbi ikna eden tahkîkî bir iman, o Yaradan’ın bir olması gerektiğini de ortaya koyuyor. Yani mecburen tevhidi kabul edip, BİR’den fazla ilahı reddetmek zorundasınız. Hem ilah ve Mabud olarak, hem de herşeyi yaratan ve her an herşeye müdahale edip ilim, Hikmet ve Kudretini gösteren bir Yaradan karşısında O’na teslim olup tevekkül ederek, O’na güvenip dayanmak, O’na sığınıp iltica etmek zorundasınız; O’nun dışında size kim sahip çıkıp koruyabilir? İşte bu hususu Üstad Hazretleri Yirmi Üçüncü Söz’de şöyle anlatıyor:
“Üçüncü Nokta, İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdiselerin tazyik ve baskılarından kurtulabilir. ‘Tevekkeltü al’ Allah’ der, hayat gemisinde tam bir emniyet ve güvenle hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını mutlak kudret Sahibi Cenab-ı Hakkın kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, kabirde, berzah âleminde istirahat eder. Sonra ebedî saadete girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki aşağıların aşağısı esfel-i sâfilîne çeker. Demek; iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise dünya ve âhiret saadetini gerektirir.”
İşte gerçek tevekkülün sırrını kendinde yerleştiren bir insan, kainata meydan okuyacak bir imana sahip olduğu için, herkes görerek belasıyla, tekâsül ve tembellik zindanına düşse bile, o tek başına ortaya atılır, lokomotif gibi o zindandan uyayan vagonları uyarıp peşine takar, bu sefer görenek işe yarar hale gelir. İnsanlar gördüklerini taklide başlarlar, sonra işin şuuruna varıp akıllarını başlarına toplayıp her biri birer lokomotif olur, pek çoklarını peşlerine takarlar. Yani ben tek başımayıp, ne yapabilirim ki, demeye gerek yok… Bilakis, tevekkülün gücüyle, Allah’a dayanıp sâye sarılıp, hikmete râm olarak, hizmete girişmek lâzımdır… Tek başına Üstad Hazretleri öyle yapmamış mı? Siyasî cereyanlara kapılmayarak, sâfî, ihlaslı bir Hizmeti ortaya koyup revân olmuştur…
[Abdullah Aymaz] 18.12.2017 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Vanlı Molla Hamid Ağabeyimiz, Üstad Hazretleriyle ilgili hatıralarını anlatırken diyor ki, “Bir gün bana Üstad dedi ki: Gayret ne kadar hayırlı, gayret âhirette ne kadar fayda temin edecek bunu bir idrak etsen, bir dakika bile yerinde durmazsın… Bazı insanlar vardır mesela tırpanları ve oraklarıyla ekin biçen insanların yanına varırlar, ‘Gelin sizinle bir sigara içelim, biraz konuşalım’ derler ve onları yapacakları işlerden alıkoyarlar. Bazı gayretli insanlar da vardır ki, tembel tembel oturanların yanına geldiklerinde tırpanı, orağı ellerine alıp ekinleri biçmeye başlarlar. Onları gören de gayrete gelip çalışmaya başlar.” “Kendinden motorlular” tabirini haklarında kullanacağımız ümit dolu, aşklı ve şevkli insanlar, her zaman için karamsarlık ve tembellik salgınına yakalanmış insanları ve cemaatleri ayağa kaldırıp şahlandırırlar…
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Avam Reçetesi” dediği halk için yazdığı ve aslında Güneydoğu'nun kalkınmasında nasıl bir eğitim vermenin gerekli olduğunu ortaya koyduğu Münazarat Risalesinde pek çok meseleyi tartışmaya açmıştır. 1911’de basılan bu şaheserde en başta bir eğitim projesi vardır. Merhum Süleyman Demirel'i Cumhurbaşkanı iken ziyaretine gitmiştik. Güneydoğu’daki olayların konuşulması esnasında biraz bunlardan söz etmiştim. Üstad Hazretlerinin tesbitleri karşısında, “Çağları delen görüşler!...” diyerek Üstad için takdirlerini dile getirmişti. Gerçekten onları, sadece yüz sene öncesi ve sadece güneydoğu için söylenmiş ve modası geçmiş tesbitler olarak bakmak çok yanlıştır ve kadir-nâşinaslık olur. Hem Türkiye, hem de perişan İslam dünyası için, hatta bütün insanlık için gerçek kurtuluş reçetesidir. Kadir-kıymet bilen pek çok akademisyen tebliğlerinde bu gerçeği dile getirmekten çekinmiyorlar…
İşte tembellik zindanına düşmemizin sebeblerinin muhakeme ve muhasebesinin yapıldığı yerde şevk atına binip varlık mücadelesi verenleri yere seren engeller teker teker ele alırken Üstad Hazretleri, bunlardan birisinin de “tekâsül” olduğunu ifade ediyor ve şöyle diyor:
“Sonra, başkasının tekâsülünden görerek fırsat bulup hücum edip (şevkin) belini kırar. Siz de ‘Tevekkül edenler, başkasına değil, sadece Allah’a tevekkül etsinler, etmelidirler.’ esasında ifade edilen çok sağlam kaleyi, himmetinize sığınak yapınız.”
Gayretlerinizi baltalayan, himmetinizin bindiği şevk atının belini kıran, görenek belasıyla yaygınlaşan tembellikten kurtarmak için himmet duygunuzu tevekkül kalesine sokup o sığınakta koruyunuz. Niçin bu sağlam kaleye sığınmak lâzım? Çünkü, “Hakikî imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.” Peki meselenin tevekkül ile alâkası nedir? “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim TEVEKKÜL’ü tevekkül ise dünya ve âhiret saadetini gerektirir.” Yani kainattaki delilleri, ilim, mantık ve vicdan ölçüleriyle ele alıp tedkik ettiğimizle, Yaradanın varlığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Böyle akıl ve kalbi ikna eden tahkîkî bir iman, o Yaradan’ın bir olması gerektiğini de ortaya koyuyor. Yani mecburen tevhidi kabul edip, BİR’den fazla ilahı reddetmek zorundasınız. Hem ilah ve Mabud olarak, hem de herşeyi yaratan ve her an herşeye müdahale edip ilim, Hikmet ve Kudretini gösteren bir Yaradan karşısında O’na teslim olup tevekkül ederek, O’na güvenip dayanmak, O’na sığınıp iltica etmek zorundasınız; O’nun dışında size kim sahip çıkıp koruyabilir? İşte bu hususu Üstad Hazretleri Yirmi Üçüncü Söz’de şöyle anlatıyor:
“Üçüncü Nokta, İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdiselerin tazyik ve baskılarından kurtulabilir. ‘Tevekkeltü al’ Allah’ der, hayat gemisinde tam bir emniyet ve güvenle hâdiselerin dağlar gibi dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını mutlak kudret Sahibi Cenab-ı Hakkın kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, kabirde, berzah âleminde istirahat eder. Sonra ebedî saadete girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki aşağıların aşağısı esfel-i sâfilîne çeker. Demek; iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise dünya ve âhiret saadetini gerektirir.”
İşte gerçek tevekkülün sırrını kendinde yerleştiren bir insan, kainata meydan okuyacak bir imana sahip olduğu için, herkes görerek belasıyla, tekâsül ve tembellik zindanına düşse bile, o tek başına ortaya atılır, lokomotif gibi o zindandan uyayan vagonları uyarıp peşine takar, bu sefer görenek işe yarar hale gelir. İnsanlar gördüklerini taklide başlarlar, sonra işin şuuruna varıp akıllarını başlarına toplayıp her biri birer lokomotif olur, pek çoklarını peşlerine takarlar. Yani ben tek başımayıp, ne yapabilirim ki, demeye gerek yok… Bilakis, tevekkülün gücüyle, Allah’a dayanıp sâye sarılıp, hikmete râm olarak, hizmete girişmek lâzımdır… Tek başına Üstad Hazretleri öyle yapmamış mı? Siyasî cereyanlara kapılmayarak, sâfî, ihlaslı bir Hizmeti ortaya koyup revân olmuştur…
[Abdullah Aymaz] 18.12.2017 [TR724]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Gerçekten Kudüs’ü mü konuşuyorlar? [Kadir Gürcan]
Müslüman yoğunluğunun ağır bastığı ülkelerde, İslami konulardaki hassasiyetler ve tepkiler birbirine benziyor. Başlarındaki müstebit, zalim idarecilere bir şey yapamayınca, asırlık öfke ve kinlerini sınır ötesi, hayali düşmanlarına boşaltıyorlar. Coğrafya’nın yumuşak karnı keşfedilmiş durumda ve buraya her dokunuş belirli insiyakları harekete geçiriyor. Kronik, yıllanmış ve kangren haline gelmiş meselelerin çözümsüzlüğü biline biline, alışılmış refleksler vermenin ne gibi bir faydası olabilir ki?
Kudüs, hakkında söylenebilecek her şey sonuna kadar müsrifçe tüketildiği ve belli jargonların sürekli tekrar edildiği çözümsüz Ortadoğu meselelerinden. Herkes bir şeyler söyleyip, şehrin ehemmiyetine vurgu yapmak için Trump’ın Kudüs hakkındaki manevrasını bekliyormuş. ABD Başkanı bir şey demeseydi mevcut halin devamından kimse şikayetçi değildi.
İnanan kalabalıklar meseleye, bugünün değil, tarihin içinden akıp gelen, maziye karışmış zafer günleriyle yaklaşmayı tercih ediyorlar. Salahaddin-i Eyyübi’nin Kudüs’ü fethi üzerinden geçen tarihi boşluk için ders kitaplarını bir kez daha karıştırmanız gerekiyor. Abdülhamid Han merhum’un, devlet-i aliye’nin en kötü zamanlarında, Filistin için ortaya koyduğu civanmertliğin üzerinden bile bir buçuk asır geçti. İki binli yılların ilk çeyreğine yaklaşıldığı şu günlerde, Kudüs hala tarihi çerçevesinde hapsolmuş durumda.
İhtimal ki, önümüzdeki bir kaç yıl Cuma vaaz ve hutbelerinde Kudüs’ün ehemmiyetine vurgu yapılır, hüzün çeşnisi bol konuşmalara ağırlık verilir. Bir de herkes Cuma için toplanmış iken emperyalist ülkelerin bayrakları yakılıp, dini duygu ve heyecanlar cuş-u huruşa getirilir.
Cuma çıkışında elini neden kaldırdığını, kime, neden kızdığını bir türlü anlayamayan Hacı Abiler de ahir ömürlerinde cihad(!) yapıyor olmanın heyecanına kendilerini kaptırmaktan memnun görünüyorlar. Her türlü provokasyona açık bu tür eylem ve gösterilere Cami, Cuma ve cemaatin karıştırılması öteden beri yanlıştı ama, ne yaparsınız? Partili militanlar, bu tür gövde gösterilerini Cuma’nın sünneti, farzı ve hutbesinden daha makbul zannediyorlar.
Kudüs, kimsenin kırmızı çizgisi değil. Hiçbir İslam Ülkesinin de birinci önceliği arasına girmiyor. Filistin için bile vazgeçilmez bir öncelik taşıdığı konusunda, gerçekten endişeliyiz. Çok ciddi içtimai problemler yaşayan İslami Coğrafya da, Filistin’in payına düşen toplumsal keşmekeş azımsanmayacak kadar ciddi boyutlarda. Dolayısıyla, bu şehir için mevcut durumu değiştirecek ya da tersine çevirecek ne Filistin’in ne de diğer Müslüman Ülkelerinin sadra şifa bir çözüm önerisi bulunmuyor. Şimdi bağırıp, çağıranların zamanla yeni duruma da alışıp yine günlük hayatlarına dönmeleri için çok değil, en fazla on beş güne ihtiyaçları var. Ölü bir çocuğu kimse kucağında taşımak istemiyor.
Potansiyel “Halife Adaylarının meseleyi bütün tarihi geçmişi ile sahiplenmeleri boşuna mı? Kimlerin yaka-paça yırtarak “Kudüs” çığırtkanlığı yaptığına bir bakın. Şii Dünya için Kudüs, Şii Yayılmacılığının mevsimlik kamuflajı. Bölgede terör estiren Hizbullah’ın meczup lideri fırsatı kaçırır mı? Yine tehditler savuruyor. Sizi bilmem ama, böyle zamanlarda kendi reklamını yapmayı pek seven Hizbullah Lideri karpuz satan Perşembe Pazarı esnafı kadar bile inandırıcı durmuyor. Yalnız o mu?
Birbirlerinin varlığına tahammül edemeyen Müslüman Ülke Liderlerinin büyük debdebe ve ihtişam içinde gövde gösterisine soyunmalarına sakın aldanmayın. Kudüs’ü konuşabilecek ne bilgi altyapıları ne de dini gayretleri söz konusu. Onlar öylesine toplanıp, bir şey yapmadan, yapamadan dağılır giderler. Dostlar alış-verişte görsün.
İslam Dünyası’nın derlenip, toparlanması olasılığı ne kadar az ve imkansız ise, Kudüs’ün de mevcut gidişatını tersine çevirecek bir çözüm o kadar uzak görünüyor. İslam Alemi başlarındaki fasık ve facirlerden kurtulmadığı müddetçe bu ihtimalin gerçekleşmesi sadece ütopya olarak kalacak. Belki bütün İslam Alemi’nin kurtuluşu demeliydik...Belki ondan sonra sıra Kudüs’ü konuşmaya gelir.
[Kadir Gürcan] 18.12.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Kudüs, hakkında söylenebilecek her şey sonuna kadar müsrifçe tüketildiği ve belli jargonların sürekli tekrar edildiği çözümsüz Ortadoğu meselelerinden. Herkes bir şeyler söyleyip, şehrin ehemmiyetine vurgu yapmak için Trump’ın Kudüs hakkındaki manevrasını bekliyormuş. ABD Başkanı bir şey demeseydi mevcut halin devamından kimse şikayetçi değildi.
İnanan kalabalıklar meseleye, bugünün değil, tarihin içinden akıp gelen, maziye karışmış zafer günleriyle yaklaşmayı tercih ediyorlar. Salahaddin-i Eyyübi’nin Kudüs’ü fethi üzerinden geçen tarihi boşluk için ders kitaplarını bir kez daha karıştırmanız gerekiyor. Abdülhamid Han merhum’un, devlet-i aliye’nin en kötü zamanlarında, Filistin için ortaya koyduğu civanmertliğin üzerinden bile bir buçuk asır geçti. İki binli yılların ilk çeyreğine yaklaşıldığı şu günlerde, Kudüs hala tarihi çerçevesinde hapsolmuş durumda.
İhtimal ki, önümüzdeki bir kaç yıl Cuma vaaz ve hutbelerinde Kudüs’ün ehemmiyetine vurgu yapılır, hüzün çeşnisi bol konuşmalara ağırlık verilir. Bir de herkes Cuma için toplanmış iken emperyalist ülkelerin bayrakları yakılıp, dini duygu ve heyecanlar cuş-u huruşa getirilir.
Cuma çıkışında elini neden kaldırdığını, kime, neden kızdığını bir türlü anlayamayan Hacı Abiler de ahir ömürlerinde cihad(!) yapıyor olmanın heyecanına kendilerini kaptırmaktan memnun görünüyorlar. Her türlü provokasyona açık bu tür eylem ve gösterilere Cami, Cuma ve cemaatin karıştırılması öteden beri yanlıştı ama, ne yaparsınız? Partili militanlar, bu tür gövde gösterilerini Cuma’nın sünneti, farzı ve hutbesinden daha makbul zannediyorlar.
Kudüs, kimsenin kırmızı çizgisi değil. Hiçbir İslam Ülkesinin de birinci önceliği arasına girmiyor. Filistin için bile vazgeçilmez bir öncelik taşıdığı konusunda, gerçekten endişeliyiz. Çok ciddi içtimai problemler yaşayan İslami Coğrafya da, Filistin’in payına düşen toplumsal keşmekeş azımsanmayacak kadar ciddi boyutlarda. Dolayısıyla, bu şehir için mevcut durumu değiştirecek ya da tersine çevirecek ne Filistin’in ne de diğer Müslüman Ülkelerinin sadra şifa bir çözüm önerisi bulunmuyor. Şimdi bağırıp, çağıranların zamanla yeni duruma da alışıp yine günlük hayatlarına dönmeleri için çok değil, en fazla on beş güne ihtiyaçları var. Ölü bir çocuğu kimse kucağında taşımak istemiyor.
Potansiyel “Halife Adaylarının meseleyi bütün tarihi geçmişi ile sahiplenmeleri boşuna mı? Kimlerin yaka-paça yırtarak “Kudüs” çığırtkanlığı yaptığına bir bakın. Şii Dünya için Kudüs, Şii Yayılmacılığının mevsimlik kamuflajı. Bölgede terör estiren Hizbullah’ın meczup lideri fırsatı kaçırır mı? Yine tehditler savuruyor. Sizi bilmem ama, böyle zamanlarda kendi reklamını yapmayı pek seven Hizbullah Lideri karpuz satan Perşembe Pazarı esnafı kadar bile inandırıcı durmuyor. Yalnız o mu?
Birbirlerinin varlığına tahammül edemeyen Müslüman Ülke Liderlerinin büyük debdebe ve ihtişam içinde gövde gösterisine soyunmalarına sakın aldanmayın. Kudüs’ü konuşabilecek ne bilgi altyapıları ne de dini gayretleri söz konusu. Onlar öylesine toplanıp, bir şey yapmadan, yapamadan dağılır giderler. Dostlar alış-verişte görsün.
İslam Dünyası’nın derlenip, toparlanması olasılığı ne kadar az ve imkansız ise, Kudüs’ün de mevcut gidişatını tersine çevirecek bir çözüm o kadar uzak görünüyor. İslam Alemi başlarındaki fasık ve facirlerden kurtulmadığı müddetçe bu ihtimalin gerçekleşmesi sadece ütopya olarak kalacak. Belki bütün İslam Alemi’nin kurtuluşu demeliydik...Belki ondan sonra sıra Kudüs’ü konuşmaya gelir.
[Kadir Gürcan] 18.12.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Asıl soru: Biz neye inanıyoruz? [Av. Nurullah Albayrak]
Siyasi iktidar mensupları ve yandaşları başta olmak üzere, bu rüzgârdan etkilenen ya da zihin altyapısında olumsuz duygu besleyen insanlar tarafından bizlere, terörist, ajan, hain, katil suçlamaları gibi onlarca ithamda bulunulmakta. Bu ithamlar bireyselleştirilmediği gibi bugüne kadar işlenen ne kadar suç varsa hepsi topluca ayrı ayrı her birimizin hanesine yazılıyor. Bu ithamlarda bulunan insanlar söylediklerine gerçekten inanıyor mu onu zaman gösterecek, ancak bu ithamlarda bulunan insanlara somut olarak ‘sana ne yapıldı’ diye sorulduğunda ya ‘hiçbir şey’ ya da ‘gerçekten bu mu’ denilecek cevap almak mümkün.
Şu an ‘okçular tepesinde mücadele verdiğini’ ya da ‘cihat’ yaptığını söyleyen yargı mensuplarına sorulduğunda alınan cevaplardan birkaç örnek verdiğimde ne dediğimi daha net anlayacaksınız…
Halen Ankara’da bu tür soruşturmaları yürüten savcıya, ‘neden bu kadar saldırganca davranıyorsunuz, siz de Cemaatin okuluna çocuğunuzu gönderdiniz’ mealinde soru sorulduğunda verdiği cevap, ‘Ankara’ya tayin istedim HSYK benim tayinimi Urfa’ya çıkarttı’ şeklinde olmuştur.
Başka birisi, ‘Çocuğum için üniversite sınavına hazırlık kitapçıklarını almak için Zaman gazetesine abone olmamı zorunlu tuttular’,
‘Çocuğumu okula kaydettirmek istedim çok az indirim yaptılar’,
‘Kendilerine yakın isimleri başsavcı ya da mahkeme başkanı yaptılar’ şeklinde cevap verdiklerine bizzat şahit oldum.
Bunca insana zulmeden, hamile kadınları hastanelerde, yeni doğum yapmış kadınları doğumhanenin kapısında gözaltına aldıran ve tutuklayan savcı ve hakimlerin yaptıkları ‘cihadın’ gerekçesi, istediği yere tayininin çıkartılmaması. Oysa, o zavallı kadın ve hayata gözlerini yeni açmış masum bebeğin yaşananlardan, hâkim savcıların neden tayin edilmediğinden, buna kimin ya da kimlerin sebebiyet verdiğinden, kendilerinin bunlarla ne ilgilerinin olduğundan haberleri bile yok.
KARAR VERMEMİZ GEREKEN…
Etrafımızdaki diğer insanlara sorsak ya benzer cevaplar ya da ‘hiç’ cevabı alacağımızdan da herhangi bir şüphem yok. Aslında bu insanların ne düşündüğünden neye inandıklarından çok kendimiz neye inanıyoruz ona karar vermeliyiz. Kendi adıma, iddia edilen bu ithamların hiçbirinin muhatabı olmadığımı, hata, kusur denilebilecek davranışlarımın olabileceğini, ancak asla suç sayılabilecek bir davranış içinde olmadığıma inanıyorum. Bu ithamlara maruz kalan insanların da, insan olmaktan kaynaklı kusurlarının olabileceğine, ancak bir suç içerisinde olmadıklarına inanıyorum. Bu kanaate de yüzlerce iddianame ve mahkeme kararı okumuş biri olarak ulaştığımı söyleyebilirim. Objektif olarak bu iddianameleri okuyan herkesin de aynı kanaate ulaşacağına inanıyorum.
Toplumsal algıyı etkilemek için çalışanlar suçlu olduğumuzu kabul ettirmek için çok ciddi mücadele ediyor. İktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla, halk kitleleriyle sistemli bir şekilde buna çalışıyorlar. Yargı ve kolluk mensuplarının çalışma sisteminin de kabul ettirme (itiraf adı altında suç kabulü) üzerine kurulu olduğu düşünüldüğünde, bu algının etkisinde kalanlar ‘Reis Bey’ filminde yer alan replik gibi, ‘ben ne yaptım, uykuda, baygınlıkta, annemim karnında, babamın kanında hangi suçları işledim’ şeklinde düşünmeye başlarlar ki tam olarak muhatapların bizden istediği de budur.
Eğer masum olduğumuza inanıyorsak, ki öyleyiz, bunu ispatlamanın sadece kendimize değil, ailemize, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza ve topluma karşı bir sorumluluk olduğuna inanmamız gerekir.
Kontrolümüz dışında yaşanan pek çok sorun, sıkıntı ve zorlukların olduğu muhakkak. Buna rağmen, inancımızı ve sahip olduğumuz bilgileri kullanarak, mevcut zorlukları yenebilme ve yaşanan sıkıntıları sonlandırma olanaklarının mevcut olduğu bilinmelidir. Yeter ki buna inanıp, sıkıntıları sonlandırma adına mücadele etme azmine sahip olalım.
DOĞRU VE ZAMANINDA HUKUKİ MÜCADELE
Bu kapsamda bize düşen en önemli görev hukuki mücadelenin doğru ve zamanında yapılmasıdır. Hukuk fakültesi öğrencisi olduğum dönemi de dahil edersek 25 yıldır yargılamaları takip eden birisi olarak; ülkemizde hukuk mücadelesinin her zaman zor olduğunu, ancak hiçbir dönemde bu süreçte olduğu kadar zor olmadığını iyi biliyorum. Ancak, şunu da çok iyi biliyorum ki, yaşatılanların haksız ve hukuka aykırı olduğuna mahkemeler tarafından er geç karar verilecektir. Bunu da sadece kendi hukuk bilgime göre değil, insan hakları ve AİHM yargılamaları konusunda uzman olan hukukçuların değerlendirmelerine göre söylüyorum. Bu durum tahmin, beklenti, umut değil bilgi ve hakikattir.
Bu neticeyi almak ve alınacak neticenin süresini kısaltmak, bizler tarafından usulüne uygun olarak hukuki mücadele yapılmasına bağlıdır. ‘Hakimler-savcılar bizi dinlemiyor, mahkemeler savunma bile almadan karar veriyor, Yargıtay zaten örgüt kararı verdi, avukatlar bile itirafçı olun diyor, AYM başvurulara cevap bile vermiyor, AİHM başvuruları reddediyor’ şeklinde düşüncelere kapılmadan, hak verilmez alınır inancıyla sonuna kadar mücadele edilmelidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından bugüne kadar verilen kararlar olumsuz ve bundan sonrası için de olumlu bir karar vermesi mümkün değil şeklinde yanlış bir düşünce var. Bu düşünce doğru olmadığı için öncelikle doğru olmayan bu düşüncenin düzeltilmesi gerekir.
AİHM’E BAŞVURMAYI İHMAL ETMEYİN
AİHM bugüne kadar iki ayrı konuyla ilgili karar verdi. Birincisi, KHK ile ihraç edilenler tarafından yapılan başvuru, ikincisi ise tutukluluk konusunda yapılan başvuru üzerine verilen kararlar.
KHK ihraçla ilgili AİHM’nin verdiği karar, olumsuz gibi olsa da beklenen ve tahmin edilen bir karardı. AİHM, verdiği kararla ihraçların doğru olduğu şeklinde değil, ihraç kararlarının öncelikle iç hukukta değerlendirilmesi gerektiği şeklindedir. Zor olduğu bilinmekle birlikte, AİHM’nin iç hukukun etkili olmadığını kabul ederek bir karar vermesi için mücadele edildi, ancak beklenildiği şekilde bir karar vermedi. Yine de bu durum AİHM’nin ileride iç hukukun etkili olmadığına dair bir karar vermeyeceği anlamına gelmemektedir. Eğer, OHAL Komisyonu başvuruları gerektiği gibi değerlendirmez ya da makul denilebilecek süre içerisinde karar vermezse, etkili olmadığı gerekçesiyle yeniden AİHM’ye başvurusu yapılabilir. Bu durumda AİHM, başvuruyu inceleyip esasla ilgili karar verebilecektir.
İkinci konu ise haksız tutuklulukla ilgili yapılan başvuruya AİHM’nin verdiği karar. Bu konuda AİHM, AYM’ye başvuru yapılmamış olmasını gerekçe göstererek öncelikle AYM başvurusu yapılması şeklinde karar verilmiştir. AİHM’nin ret gerekçesi sadece usulü eksikliktir. Bu karar gereğince de öncelikle AYM’ye başvuru yapılması, makul bir süre beklenmesine rağmen AYM’den karar çıkmaması durumunda AİHM’ye başvurulması mümkündür. AİHM, özellikle tutukluluk konusunda öncelik değerlendirmesinde değişiklik yapmıştır. Usulüne uygun başvuru yapıldığında tutukluluk konusu AİHM tarafından öncelikli olarak incelenecektir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin şekle dikkat ettiği unutulmayarak, usule uygun başvuru yapmak ve süreci doğru takip etmek önemli. Başvuruların usulden reddedilmemesi için insan hakları konusunda yardımcı olmaya çalışan aktivist hukukçular tarafından kurulan internet sitelerinde paylaşılan açıklamaların dikkatle takip edilmesi usule uygun başvurular için yeterli olacaktır.
AİHM tarafından ihlal kararı verildiğinde bu karara bizim mahkemelerimizin uyması yasal zorunluluktur. Bizim mevcut hukuk sistemi anlayışına göre bile AİHM kararına uygun değerlendirme yapılacaktır. Ceza Muhakemesi Kanununun 311.maddesinin f bendinde de AİHM kararları yargılamanın yenilenmesi gerekçesi olarak düzenlenmiştir. Açık yasal düzenlemeler karşısında, AİHM tarafından ihlal kararı verildiğinde uygulanacağı konusunda tereddüde gerek yoktur.
Bu nedenlerle AİHM’ye yapılacak her bir başvurunun hem kendi hak ihlalimiz hem diğer başvurulardaki ihlaller için sonuç almayı sağlayacağı düşünülerek, yılmadan süreçleri takip etmeliyiz.
Unutulmamalıdır ki; ümit ve haklı olma düşüncesi, insana dinamizm kazandırır, aksi düşünce ise pasifliğe sevk eder. Haklı olmamız ve buna olan inancımız hukuki mücadelede ihtiyacımız olan cesareti verecektir.
[Av. Nurullah Albayrak] 18.12.2017 [TR724]
Şu an ‘okçular tepesinde mücadele verdiğini’ ya da ‘cihat’ yaptığını söyleyen yargı mensuplarına sorulduğunda alınan cevaplardan birkaç örnek verdiğimde ne dediğimi daha net anlayacaksınız…
Halen Ankara’da bu tür soruşturmaları yürüten savcıya, ‘neden bu kadar saldırganca davranıyorsunuz, siz de Cemaatin okuluna çocuğunuzu gönderdiniz’ mealinde soru sorulduğunda verdiği cevap, ‘Ankara’ya tayin istedim HSYK benim tayinimi Urfa’ya çıkarttı’ şeklinde olmuştur.
Başka birisi, ‘Çocuğum için üniversite sınavına hazırlık kitapçıklarını almak için Zaman gazetesine abone olmamı zorunlu tuttular’,
‘Çocuğumu okula kaydettirmek istedim çok az indirim yaptılar’,
‘Kendilerine yakın isimleri başsavcı ya da mahkeme başkanı yaptılar’ şeklinde cevap verdiklerine bizzat şahit oldum.
Bunca insana zulmeden, hamile kadınları hastanelerde, yeni doğum yapmış kadınları doğumhanenin kapısında gözaltına aldıran ve tutuklayan savcı ve hakimlerin yaptıkları ‘cihadın’ gerekçesi, istediği yere tayininin çıkartılmaması. Oysa, o zavallı kadın ve hayata gözlerini yeni açmış masum bebeğin yaşananlardan, hâkim savcıların neden tayin edilmediğinden, buna kimin ya da kimlerin sebebiyet verdiğinden, kendilerinin bunlarla ne ilgilerinin olduğundan haberleri bile yok.
KARAR VERMEMİZ GEREKEN…
Etrafımızdaki diğer insanlara sorsak ya benzer cevaplar ya da ‘hiç’ cevabı alacağımızdan da herhangi bir şüphem yok. Aslında bu insanların ne düşündüğünden neye inandıklarından çok kendimiz neye inanıyoruz ona karar vermeliyiz. Kendi adıma, iddia edilen bu ithamların hiçbirinin muhatabı olmadığımı, hata, kusur denilebilecek davranışlarımın olabileceğini, ancak asla suç sayılabilecek bir davranış içinde olmadığıma inanıyorum. Bu ithamlara maruz kalan insanların da, insan olmaktan kaynaklı kusurlarının olabileceğine, ancak bir suç içerisinde olmadıklarına inanıyorum. Bu kanaate de yüzlerce iddianame ve mahkeme kararı okumuş biri olarak ulaştığımı söyleyebilirim. Objektif olarak bu iddianameleri okuyan herkesin de aynı kanaate ulaşacağına inanıyorum.
Toplumsal algıyı etkilemek için çalışanlar suçlu olduğumuzu kabul ettirmek için çok ciddi mücadele ediyor. İktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla, halk kitleleriyle sistemli bir şekilde buna çalışıyorlar. Yargı ve kolluk mensuplarının çalışma sisteminin de kabul ettirme (itiraf adı altında suç kabulü) üzerine kurulu olduğu düşünüldüğünde, bu algının etkisinde kalanlar ‘Reis Bey’ filminde yer alan replik gibi, ‘ben ne yaptım, uykuda, baygınlıkta, annemim karnında, babamın kanında hangi suçları işledim’ şeklinde düşünmeye başlarlar ki tam olarak muhatapların bizden istediği de budur.
Eğer masum olduğumuza inanıyorsak, ki öyleyiz, bunu ispatlamanın sadece kendimize değil, ailemize, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza ve topluma karşı bir sorumluluk olduğuna inanmamız gerekir.
Kontrolümüz dışında yaşanan pek çok sorun, sıkıntı ve zorlukların olduğu muhakkak. Buna rağmen, inancımızı ve sahip olduğumuz bilgileri kullanarak, mevcut zorlukları yenebilme ve yaşanan sıkıntıları sonlandırma olanaklarının mevcut olduğu bilinmelidir. Yeter ki buna inanıp, sıkıntıları sonlandırma adına mücadele etme azmine sahip olalım.
DOĞRU VE ZAMANINDA HUKUKİ MÜCADELE
Bu kapsamda bize düşen en önemli görev hukuki mücadelenin doğru ve zamanında yapılmasıdır. Hukuk fakültesi öğrencisi olduğum dönemi de dahil edersek 25 yıldır yargılamaları takip eden birisi olarak; ülkemizde hukuk mücadelesinin her zaman zor olduğunu, ancak hiçbir dönemde bu süreçte olduğu kadar zor olmadığını iyi biliyorum. Ancak, şunu da çok iyi biliyorum ki, yaşatılanların haksız ve hukuka aykırı olduğuna mahkemeler tarafından er geç karar verilecektir. Bunu da sadece kendi hukuk bilgime göre değil, insan hakları ve AİHM yargılamaları konusunda uzman olan hukukçuların değerlendirmelerine göre söylüyorum. Bu durum tahmin, beklenti, umut değil bilgi ve hakikattir.
Bu neticeyi almak ve alınacak neticenin süresini kısaltmak, bizler tarafından usulüne uygun olarak hukuki mücadele yapılmasına bağlıdır. ‘Hakimler-savcılar bizi dinlemiyor, mahkemeler savunma bile almadan karar veriyor, Yargıtay zaten örgüt kararı verdi, avukatlar bile itirafçı olun diyor, AYM başvurulara cevap bile vermiyor, AİHM başvuruları reddediyor’ şeklinde düşüncelere kapılmadan, hak verilmez alınır inancıyla sonuna kadar mücadele edilmelidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından bugüne kadar verilen kararlar olumsuz ve bundan sonrası için de olumlu bir karar vermesi mümkün değil şeklinde yanlış bir düşünce var. Bu düşünce doğru olmadığı için öncelikle doğru olmayan bu düşüncenin düzeltilmesi gerekir.
AİHM’E BAŞVURMAYI İHMAL ETMEYİN
AİHM bugüne kadar iki ayrı konuyla ilgili karar verdi. Birincisi, KHK ile ihraç edilenler tarafından yapılan başvuru, ikincisi ise tutukluluk konusunda yapılan başvuru üzerine verilen kararlar.
KHK ihraçla ilgili AİHM’nin verdiği karar, olumsuz gibi olsa da beklenen ve tahmin edilen bir karardı. AİHM, verdiği kararla ihraçların doğru olduğu şeklinde değil, ihraç kararlarının öncelikle iç hukukta değerlendirilmesi gerektiği şeklindedir. Zor olduğu bilinmekle birlikte, AİHM’nin iç hukukun etkili olmadığını kabul ederek bir karar vermesi için mücadele edildi, ancak beklenildiği şekilde bir karar vermedi. Yine de bu durum AİHM’nin ileride iç hukukun etkili olmadığına dair bir karar vermeyeceği anlamına gelmemektedir. Eğer, OHAL Komisyonu başvuruları gerektiği gibi değerlendirmez ya da makul denilebilecek süre içerisinde karar vermezse, etkili olmadığı gerekçesiyle yeniden AİHM’ye başvurusu yapılabilir. Bu durumda AİHM, başvuruyu inceleyip esasla ilgili karar verebilecektir.
İkinci konu ise haksız tutuklulukla ilgili yapılan başvuruya AİHM’nin verdiği karar. Bu konuda AİHM, AYM’ye başvuru yapılmamış olmasını gerekçe göstererek öncelikle AYM başvurusu yapılması şeklinde karar verilmiştir. AİHM’nin ret gerekçesi sadece usulü eksikliktir. Bu karar gereğince de öncelikle AYM’ye başvuru yapılması, makul bir süre beklenmesine rağmen AYM’den karar çıkmaması durumunda AİHM’ye başvurulması mümkündür. AİHM, özellikle tutukluluk konusunda öncelik değerlendirmesinde değişiklik yapmıştır. Usulüne uygun başvuru yapıldığında tutukluluk konusu AİHM tarafından öncelikli olarak incelenecektir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin şekle dikkat ettiği unutulmayarak, usule uygun başvuru yapmak ve süreci doğru takip etmek önemli. Başvuruların usulden reddedilmemesi için insan hakları konusunda yardımcı olmaya çalışan aktivist hukukçular tarafından kurulan internet sitelerinde paylaşılan açıklamaların dikkatle takip edilmesi usule uygun başvurular için yeterli olacaktır.
AİHM tarafından ihlal kararı verildiğinde bu karara bizim mahkemelerimizin uyması yasal zorunluluktur. Bizim mevcut hukuk sistemi anlayışına göre bile AİHM kararına uygun değerlendirme yapılacaktır. Ceza Muhakemesi Kanununun 311.maddesinin f bendinde de AİHM kararları yargılamanın yenilenmesi gerekçesi olarak düzenlenmiştir. Açık yasal düzenlemeler karşısında, AİHM tarafından ihlal kararı verildiğinde uygulanacağı konusunda tereddüde gerek yoktur.
Bu nedenlerle AİHM’ye yapılacak her bir başvurunun hem kendi hak ihlalimiz hem diğer başvurulardaki ihlaller için sonuç almayı sağlayacağı düşünülerek, yılmadan süreçleri takip etmeliyiz.
Unutulmamalıdır ki; ümit ve haklı olma düşüncesi, insana dinamizm kazandırır, aksi düşünce ise pasifliğe sevk eder. Haklı olmamız ve buna olan inancımız hukuki mücadelede ihtiyacımız olan cesareti verecektir.
[Av. Nurullah Albayrak] 18.12.2017 [TR724]
Yalan-nifak ilişkisi [Abdullah Salih Güven]
“Yalan nedir?”, “Allah sizinle beraber ya siz kiminle?” ve nihayet “Ama hangi ben?” başlıkların üç yazı yazdım arka arkaya.
İlkinde, ilm-i ilahiye muhalif olan beyanların da yalan kapsamı içine girdiğini vurguladım.
İkincisinde, Allah’ın her şeye nigahbân olduğu hususu üzerinde yeniden hatırlatmalarda bulundum.
Üçüncüsünde, ‘dün yalan ekseninde kılı kırk yararcasına hareket etmek yetmez, bugün de aynı inanç ve davranış içinde misin?’ dedim ve bu bağlamda muhasebe yapmak isteyenlere bir ayna tutmaya çalıştım.
Bu yazımda ise hazır aynanın karşısına geçmişken başka bir perspektiften aynaya bakmanızı isteyeceğim.
Yalan-nifak.
Yalan malum.
Nifaka gelince, literatürde nifak iman etmediği halde iman ettim demek veya imanla küfür arasında gidip-gelen ve mümin görünerek gerçek inancını saklamak demektir.
Bu vasıflara sahip olan kişilere de münafık denir.
Bu tasnifi Kur’an’da isim ve fiil halleriyle geçen 30’a yakın ayette hareketle yapıyoruz.
Nitekim hem Mekke hem de Medine Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp inandım diyen halis münafıklarla, iman-küfür arasında gelgitler yaşayan insanları görüyoruz biz.
Bu ayetlerin toplamına baktığımızda nifakın mahiyeti, münafıkların psikolojik halleri, ahlaki durumları, toplumsal hayata etkileri ve elbette ahirette kendilerini bekleyen geleceğin esas alındığı görülür.
Hadislere gelince en meşhur hadis Kur’an Kursu seviyesinde dini bilgisi olan hemen herkesin bildiği şu hadistir.
Efendimiz (sas) münafıkların vasıflarını anlatacağı beyanına çok çarpıcı şu cümleler ile başlar.
Nebevi bir ihtardır bu aslında. “Aman dikkat edin, bu duruma düşmeyin.” gibi bir ön tembihat manası taşır.
Uyarısı şu Allah Resulünün (sas): “Şu dört şey kimde bulunursa tam bir münafık olur. Bunlardan biri kendisinde bulunan kimse, onu terk edinceye kadar bir münafıklık vasfını taşır.”
Ardından benim meşhur dediğim vasıfları sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder ve düşmanlık yaptığı zaman da sınır tanımaz ve çok kötülükte bulunur.”
Efendimizin bu beyanı münafığın amelî pozisyonunu gösteriyor.
Zaten kadimden bu yana İslam uleması nifakı itikadi nifak, ameli nifak diye ikiye ayırmışlardır.
Bu açıdan mezkûr hadis ameli nifakı anlatıyor.
İTİKATTA NİFAK
Ama her amel bir itikattan kaynaklanır.
İnsana o ameli yaptıran şey inancıdır, bakış açısıdır, şahsi kanaatidir, görüşüdür, kabulüdür, çıkarıdır.
Çok daha kapsayıcı bir kavram kullanacak olursak, tercihidir.
Elbette ki bu tercih özgür irade ile yapılmışsa, dünyevi ve uhrevi bedeli de olacaktır.
Yazının girişinde ayna karşısına geçmişken kendimize bu zaviyeden de bakalım demiştim.
Gelin bakalım.
1- “Konuştuğu zaman yalan söyler?”
Yalan hem ilm-i İlahiye hem de vakıaya mutabık olmayan beyanlardı.
Vakıaya muhalif beyanlar hakkında bir şey söylemeye gerek yok.
Herkesin malumu.
Gördüğü bir şeye görmedim, yaptığı bir şeye yapmadım demek.
İşin önemli kısmı ikincisi.
Mesela kalbin derinliklerinde geçen niyetler, zihnin kıvrımlarında dolaşan düşünceler misali sadece Allah’ın ve ilgili kişinin bildiği şeylere muhalif sözler.
Evet, bunlara muhalif konuştuğunuz oldu mu?
Cevabınız evet ise yalan söylediniz demektir.
Bunun tabii sonucu sizde münafık sıfatlarından bir tanesi vardır.
‘Çok eski yıllarda bir tek defa olmuştu. O gün bugün bir daha yapmadım.’ diyorsanız, olabilir.
O zaman şöyle diyebiliriz, bu yalanı söylediğinde sende münafıklık vasıflarından birisi vardı, şimdi yok.
2- “Söz verdiği zaman sözünde durmaz.”
Sözüne ihanet eder.
Kendisine kimliğine, kişiliğine ihanet eder.
Daha da ötesi muhatabına ihanet eder.
Verdiği sözün kapsama alanı kimleri kapsıyorsa onların hepsine ihanet eder.
Sadece eşini ilgilendiriyorsa o söz eşine, çoluk-çocuk, anne-baba ve yakın-uzak ailesini ilgilendiriyorsa ailesine, bir cemaati alakadar ediyorsa cemaatine, bir toplumu, ümmeti, insanlığı içine alıyor ve etkiliyorsa onların hepsine ama hepsine ihanettir verdiği sözde durmamak.
Ne diyor aynanız?
Yaptınız mı böyle bir şey?
Hala yapıyor musunuz?
Gelecekte yapma düşünceniz ve planınız var mı?
3- “Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.”
Açık, seçik ve net.
“Seyahate çıkıyorum altınlarım sende emanet kalsın” gibi eskiden gündelik hayatta çok karşılaştığımız maddi boyutu ön plandaki şeylere ihanetten tutun, manevi boyutu daha önde size olan güveni sui istimal etmenize kadar uzanan bir dizi örnek.
Ayna söylüyordur size şu an bunların ne olduğunu, bundan eminim.
Bakabiliyor musunuz aynaya yoksa başınız öne eğildi mi?
Yüzünüz kızardı mı?
Kalbinizde pişmanlık, diliniz de ‘ah keşke!’ nidaları var mı?
Eğer böyle ihanetleriniz var ve bunların hiçbirini hissetmeden hiçbir şey olmamış gibi hala aynaya bakabiliyorsanız, bu ne pişkinlik demekten başka söz bulamıyorum.
4- “Düşmanlık yaptığı zaman da sınır tanımaz ve çok kötülükte bulunur.”
Ne diyorsunuz buna?
Anlaşamadığınız, kavga ile yollarınız ayırdığınız kişiler oldu mu?
Sonrasında ‘o yoluna ben yoluma mı?’ dediniz?
İhkak-ı hak yoluna gitmeyip meseleyi adil mahkemelere mi taşıdınız?
Yoksa kin, nefret, öfke ile yoğrulmuş intikam hisleri ile mi yaşadınız, yaşıyorsunuz?
Fırsatını bulduğunuz an hak-hukuk, kanun-kural, örf-adet, insaf-vicdan tanımadan intikamınızı aldınız mı yoksa henüz o fırsat elinize geçmedi mi?
Geçtiği zaman alacak mısınız?
Çok uzattım, bitireyim, herkesin aynası herkese farklı şeyler söylüyordur ve söyleyecektir.
Mühim olan o aynanın söylediklerine kulak vermek ve “bu vasıflardan biri kendisinde bulunan kimse, onu terk edinceye kadar bir münafıklık vasfını taşır.” Peygamber beyanına göre yol haritası belirlemek.
Efendimizin (sas) bir hadisi ile sonlandırayım yazıyı: “Kardeşine bir söz söylediğinde o sana inanırken senin ona yalan söylemiş olman ne büyük bir ihanet!” (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 71).
[Abdullah Salih Güven] 18.12.2017 [TR724]
İlkinde, ilm-i ilahiye muhalif olan beyanların da yalan kapsamı içine girdiğini vurguladım.
İkincisinde, Allah’ın her şeye nigahbân olduğu hususu üzerinde yeniden hatırlatmalarda bulundum.
Üçüncüsünde, ‘dün yalan ekseninde kılı kırk yararcasına hareket etmek yetmez, bugün de aynı inanç ve davranış içinde misin?’ dedim ve bu bağlamda muhasebe yapmak isteyenlere bir ayna tutmaya çalıştım.
Bu yazımda ise hazır aynanın karşısına geçmişken başka bir perspektiften aynaya bakmanızı isteyeceğim.
Yalan-nifak.
Yalan malum.
Nifaka gelince, literatürde nifak iman etmediği halde iman ettim demek veya imanla küfür arasında gidip-gelen ve mümin görünerek gerçek inancını saklamak demektir.
Bu vasıflara sahip olan kişilere de münafık denir.
Bu tasnifi Kur’an’da isim ve fiil halleriyle geçen 30’a yakın ayette hareketle yapıyoruz.
Nitekim hem Mekke hem de Medine Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp inandım diyen halis münafıklarla, iman-küfür arasında gelgitler yaşayan insanları görüyoruz biz.
Bu ayetlerin toplamına baktığımızda nifakın mahiyeti, münafıkların psikolojik halleri, ahlaki durumları, toplumsal hayata etkileri ve elbette ahirette kendilerini bekleyen geleceğin esas alındığı görülür.
Hadislere gelince en meşhur hadis Kur’an Kursu seviyesinde dini bilgisi olan hemen herkesin bildiği şu hadistir.
Efendimiz (sas) münafıkların vasıflarını anlatacağı beyanına çok çarpıcı şu cümleler ile başlar.
Nebevi bir ihtardır bu aslında. “Aman dikkat edin, bu duruma düşmeyin.” gibi bir ön tembihat manası taşır.
Uyarısı şu Allah Resulünün (sas): “Şu dört şey kimde bulunursa tam bir münafık olur. Bunlardan biri kendisinde bulunan kimse, onu terk edinceye kadar bir münafıklık vasfını taşır.”
Ardından benim meşhur dediğim vasıfları sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder ve düşmanlık yaptığı zaman da sınır tanımaz ve çok kötülükte bulunur.”
Efendimizin bu beyanı münafığın amelî pozisyonunu gösteriyor.
Zaten kadimden bu yana İslam uleması nifakı itikadi nifak, ameli nifak diye ikiye ayırmışlardır.
Bu açıdan mezkûr hadis ameli nifakı anlatıyor.
İTİKATTA NİFAK
Ama her amel bir itikattan kaynaklanır.
İnsana o ameli yaptıran şey inancıdır, bakış açısıdır, şahsi kanaatidir, görüşüdür, kabulüdür, çıkarıdır.
Çok daha kapsayıcı bir kavram kullanacak olursak, tercihidir.
Elbette ki bu tercih özgür irade ile yapılmışsa, dünyevi ve uhrevi bedeli de olacaktır.
Yazının girişinde ayna karşısına geçmişken kendimize bu zaviyeden de bakalım demiştim.
Gelin bakalım.
1- “Konuştuğu zaman yalan söyler?”
Yalan hem ilm-i İlahiye hem de vakıaya mutabık olmayan beyanlardı.
Vakıaya muhalif beyanlar hakkında bir şey söylemeye gerek yok.
Herkesin malumu.
Gördüğü bir şeye görmedim, yaptığı bir şeye yapmadım demek.
İşin önemli kısmı ikincisi.
Mesela kalbin derinliklerinde geçen niyetler, zihnin kıvrımlarında dolaşan düşünceler misali sadece Allah’ın ve ilgili kişinin bildiği şeylere muhalif sözler.
Evet, bunlara muhalif konuştuğunuz oldu mu?
Cevabınız evet ise yalan söylediniz demektir.
Bunun tabii sonucu sizde münafık sıfatlarından bir tanesi vardır.
‘Çok eski yıllarda bir tek defa olmuştu. O gün bugün bir daha yapmadım.’ diyorsanız, olabilir.
O zaman şöyle diyebiliriz, bu yalanı söylediğinde sende münafıklık vasıflarından birisi vardı, şimdi yok.
2- “Söz verdiği zaman sözünde durmaz.”
Sözüne ihanet eder.
Kendisine kimliğine, kişiliğine ihanet eder.
Daha da ötesi muhatabına ihanet eder.
Verdiği sözün kapsama alanı kimleri kapsıyorsa onların hepsine ihanet eder.
Sadece eşini ilgilendiriyorsa o söz eşine, çoluk-çocuk, anne-baba ve yakın-uzak ailesini ilgilendiriyorsa ailesine, bir cemaati alakadar ediyorsa cemaatine, bir toplumu, ümmeti, insanlığı içine alıyor ve etkiliyorsa onların hepsine ama hepsine ihanettir verdiği sözde durmamak.
Ne diyor aynanız?
Yaptınız mı böyle bir şey?
Hala yapıyor musunuz?
Gelecekte yapma düşünceniz ve planınız var mı?
3- “Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.”
Açık, seçik ve net.
“Seyahate çıkıyorum altınlarım sende emanet kalsın” gibi eskiden gündelik hayatta çok karşılaştığımız maddi boyutu ön plandaki şeylere ihanetten tutun, manevi boyutu daha önde size olan güveni sui istimal etmenize kadar uzanan bir dizi örnek.
Ayna söylüyordur size şu an bunların ne olduğunu, bundan eminim.
Bakabiliyor musunuz aynaya yoksa başınız öne eğildi mi?
Yüzünüz kızardı mı?
Kalbinizde pişmanlık, diliniz de ‘ah keşke!’ nidaları var mı?
Eğer böyle ihanetleriniz var ve bunların hiçbirini hissetmeden hiçbir şey olmamış gibi hala aynaya bakabiliyorsanız, bu ne pişkinlik demekten başka söz bulamıyorum.
4- “Düşmanlık yaptığı zaman da sınır tanımaz ve çok kötülükte bulunur.”
Ne diyorsunuz buna?
Anlaşamadığınız, kavga ile yollarınız ayırdığınız kişiler oldu mu?
Sonrasında ‘o yoluna ben yoluma mı?’ dediniz?
İhkak-ı hak yoluna gitmeyip meseleyi adil mahkemelere mi taşıdınız?
Yoksa kin, nefret, öfke ile yoğrulmuş intikam hisleri ile mi yaşadınız, yaşıyorsunuz?
Fırsatını bulduğunuz an hak-hukuk, kanun-kural, örf-adet, insaf-vicdan tanımadan intikamınızı aldınız mı yoksa henüz o fırsat elinize geçmedi mi?
Geçtiği zaman alacak mısınız?
Çok uzattım, bitireyim, herkesin aynası herkese farklı şeyler söylüyordur ve söyleyecektir.
Mühim olan o aynanın söylediklerine kulak vermek ve “bu vasıflardan biri kendisinde bulunan kimse, onu terk edinceye kadar bir münafıklık vasfını taşır.” Peygamber beyanına göre yol haritası belirlemek.
Efendimizin (sas) bir hadisi ile sonlandırayım yazıyı: “Kardeşine bir söz söylediğinde o sana inanırken senin ona yalan söylemiş olman ne büyük bir ihanet!” (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 71).
[Abdullah Salih Güven] 18.12.2017 [TR724]
Kupa kaldırmaktan yorgun düştüler! [Hasan Cücük]
Her futbolcunun hayalidir şampiyonluklar yaşayıp, kupalar kaldırmak. Oyunun kuralları gereği çoğu oyuncu bu hayale ulaşmadan kariyerini bitirir. Fakat öyle isimler de var ki, onlar adeta kupa kaldırmaktan yorgun düşmüştür. Kazanmadık kupa bırakmayan ve hâlâ aktif kariyerine devam eden futbolcuları sizler için derledik. Bakalım kimler kaç kez kupa kaldırmış…
Dani Alves (35 kupa – PSG): Futbol kariyerine Bahai takımında başlayan Dani Alves ilk kupasını henüz kariyerinin başında bu kulüple kazandı. 2002’de Sevilla ile Avrupa’ya adımını atan Sambacı, ilk kupasını kazanmak için tam 4 yıl bekledi. 2006’da UEFA Kupası ile birlikte UEFA Süper Kupası’nı kazanan Alves, 2007’de UEFA Kupası, İspanya Kral Kupası ve İspanya Süper Kupası’nı kazandı. 2008’de Barcelona’ya gelen Dani Alves, 8 yıllık periyotta kaldırmadık kupa bırakmadı. Barcelona’dan ayrılıp Juventus yolunu tutarken, 6 La Liga, 4’er Kral Kupası ve İspanya Süper Kupası, 3’er Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası kazanmıştı. Juventus’ta 1 yılda iki kupa kazanarak yoluna devam etti. PSG’ye gelir gelmez ise Fransa Süper Kupası sevinci yaşadı. Brezilya milli takımında ise Copa America ve 2 Konfederasyon Kupası sevinci yaşadı.
Andres İniesta (33 kupa – Barcelona): Barcelona’nın ünlü alt yapısı La Masia’dan yetişen İniesta 2002’den bu yana A takımın formasını giyiyor. Kariyeri boyunca sadece Barcelona formasını giydi ve Messi’yle birlikte bir takımda en çok kupa kazanan oyuncu olarak adını tarihe yazdırdı. Barcelona formasıyla ilk kupasını 2005’te kazandıktan sonra oynadığı 12 yıla 29 kupa sığdırdı. Barcelona ile tüm kulvarlarda kupa kazanan İniesta, 8 La Liga, 5 Kral Kupası, 6 Süper Kupa, 4 Şampiyonlar Ligi, 3 UEFA Süper Kupası ve 3 Dünya Kulüpler Kupası’yla kırılması zor bir rekora imza attı. Sadece Barcelona’da kupa kaldırmadı. İspanya milli takımı ile 2 Avrupa ve 1 Dünya Kupası şampiyonluğundan önce 2 de Avrupa Gençler Şampiyonluğu Kupası kazanmıştı.
Zlatan İbrahimoviç (31 kupa – Manchester United): Malmö FF’de başlayan futbol kariyerini 2001’de Ajax’la devam ettiren İbrahimoviç’in burada ilk kupasıyla tanışacaktı. 2001-02 sezonunda ilk şampiyonluğunu yaşayan İbrahimoviç, çok az futbolcuya nasip olacak bir sürecin başladığını bilmiyordu. Ajax’tan sonra gittiği İnter, Barcelona, Milan ve PSG’de şampiyonluk yaşayan Zlatan İbrahimoviç, 14 yılda 5 değişik takımda 11 lig şampiyonluğu kazandı. 2016’da geldiği Manchester United’da lig şampiyonluğu göremese de, UEFA Avrupa Ligi kupası ile İngiltere FA Community Shield ve Lig Kupası sevincine ortak oldu. İbrahimoviç, 6 takımda 31 kupa kaldırırken, en çok kupayı 4 yıl formasını giydiği PSG ile kazandı. Fransa’da oynarken tam 11 kupa kaldıran İbrahimoviç’in müzesindeki en önemli eksik Şampiyonlar Ligi kupası.
Lionel Messi (31 kupa – Barcelona): Futbolun dahi çocuğu Messi kariyeri boyunca giydiği Barcelona formasıyla adeta bir kupa canavarı oldu. 2004’ten itibaren Barcelona kadrosunda yer bulan Messi, ilk kupasını 2004-05 sezonunda gelen La Liga şampiyonluğu ile yaşadı. Ardından kupalar peş peşe geldi. La Liga, Kral Kupası, Süper Kupa, Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası derken tam 29 kupa Messi’nin ellerinde yükseldi. Arjantin milli takımı ile büyük bir başarıya imza atamayan Messi, Copa America ve 2014 Dünya Kupası finalinde yaklaştığı şampiyonluklara uzanamadan sahadan hüsranla ayrıldı. Milli takım ile sadece 2005’te U20 Dünya Kupası ve 2008 Olimpiyatları’nda altın madalyayı boynuna taktı.
Gerard Pique (30 kupa – Barcelona): La Masia kökenli olan Gerard Pique, A takımını formasını giymeden Manchester United’a transfer olmuştu. Ada’dan ayrılıp 2008’de Barcelona’ya, yani yuvasına dönerken birer Premier Lig, Şampiyonlar Ligi ve FA Community Shield kupası sevinci yaşamıştı. Barcelona’ya gelmesiyle birlikte bahtı iyice açıldı. Aradan geçen 9 yılda kazanmadık kupa bırakmadı. Her kulvarda Barcelona ile 24 kupa kazanan Gerard Pique, İspanya milli takımı ile ise 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 şampiyonluğu yaşadı. Milli takım ile ilk kupasını 2006’da U19 Avrupa Şampiyonluğu ile yaşamıştı. Bu Pique’nin kariyerindeki ilk kupa olacaktı.
[Hasan Cücük] 18.12.2017 [TR724]
Dani Alves (35 kupa – PSG): Futbol kariyerine Bahai takımında başlayan Dani Alves ilk kupasını henüz kariyerinin başında bu kulüple kazandı. 2002’de Sevilla ile Avrupa’ya adımını atan Sambacı, ilk kupasını kazanmak için tam 4 yıl bekledi. 2006’da UEFA Kupası ile birlikte UEFA Süper Kupası’nı kazanan Alves, 2007’de UEFA Kupası, İspanya Kral Kupası ve İspanya Süper Kupası’nı kazandı. 2008’de Barcelona’ya gelen Dani Alves, 8 yıllık periyotta kaldırmadık kupa bırakmadı. Barcelona’dan ayrılıp Juventus yolunu tutarken, 6 La Liga, 4’er Kral Kupası ve İspanya Süper Kupası, 3’er Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası kazanmıştı. Juventus’ta 1 yılda iki kupa kazanarak yoluna devam etti. PSG’ye gelir gelmez ise Fransa Süper Kupası sevinci yaşadı. Brezilya milli takımında ise Copa America ve 2 Konfederasyon Kupası sevinci yaşadı.
Andres İniesta (33 kupa – Barcelona): Barcelona’nın ünlü alt yapısı La Masia’dan yetişen İniesta 2002’den bu yana A takımın formasını giyiyor. Kariyeri boyunca sadece Barcelona formasını giydi ve Messi’yle birlikte bir takımda en çok kupa kazanan oyuncu olarak adını tarihe yazdırdı. Barcelona formasıyla ilk kupasını 2005’te kazandıktan sonra oynadığı 12 yıla 29 kupa sığdırdı. Barcelona ile tüm kulvarlarda kupa kazanan İniesta, 8 La Liga, 5 Kral Kupası, 6 Süper Kupa, 4 Şampiyonlar Ligi, 3 UEFA Süper Kupası ve 3 Dünya Kulüpler Kupası’yla kırılması zor bir rekora imza attı. Sadece Barcelona’da kupa kaldırmadı. İspanya milli takımı ile 2 Avrupa ve 1 Dünya Kupası şampiyonluğundan önce 2 de Avrupa Gençler Şampiyonluğu Kupası kazanmıştı.
Zlatan İbrahimoviç (31 kupa – Manchester United): Malmö FF’de başlayan futbol kariyerini 2001’de Ajax’la devam ettiren İbrahimoviç’in burada ilk kupasıyla tanışacaktı. 2001-02 sezonunda ilk şampiyonluğunu yaşayan İbrahimoviç, çok az futbolcuya nasip olacak bir sürecin başladığını bilmiyordu. Ajax’tan sonra gittiği İnter, Barcelona, Milan ve PSG’de şampiyonluk yaşayan Zlatan İbrahimoviç, 14 yılda 5 değişik takımda 11 lig şampiyonluğu kazandı. 2016’da geldiği Manchester United’da lig şampiyonluğu göremese de, UEFA Avrupa Ligi kupası ile İngiltere FA Community Shield ve Lig Kupası sevincine ortak oldu. İbrahimoviç, 6 takımda 31 kupa kaldırırken, en çok kupayı 4 yıl formasını giydiği PSG ile kazandı. Fransa’da oynarken tam 11 kupa kaldıran İbrahimoviç’in müzesindeki en önemli eksik Şampiyonlar Ligi kupası.
Lionel Messi (31 kupa – Barcelona): Futbolun dahi çocuğu Messi kariyeri boyunca giydiği Barcelona formasıyla adeta bir kupa canavarı oldu. 2004’ten itibaren Barcelona kadrosunda yer bulan Messi, ilk kupasını 2004-05 sezonunda gelen La Liga şampiyonluğu ile yaşadı. Ardından kupalar peş peşe geldi. La Liga, Kral Kupası, Süper Kupa, Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası ve FİFA Dünya Kulüpler Kupası derken tam 29 kupa Messi’nin ellerinde yükseldi. Arjantin milli takımı ile büyük bir başarıya imza atamayan Messi, Copa America ve 2014 Dünya Kupası finalinde yaklaştığı şampiyonluklara uzanamadan sahadan hüsranla ayrıldı. Milli takım ile sadece 2005’te U20 Dünya Kupası ve 2008 Olimpiyatları’nda altın madalyayı boynuna taktı.
Gerard Pique (30 kupa – Barcelona): La Masia kökenli olan Gerard Pique, A takımını formasını giymeden Manchester United’a transfer olmuştu. Ada’dan ayrılıp 2008’de Barcelona’ya, yani yuvasına dönerken birer Premier Lig, Şampiyonlar Ligi ve FA Community Shield kupası sevinci yaşamıştı. Barcelona’ya gelmesiyle birlikte bahtı iyice açıldı. Aradan geçen 9 yılda kazanmadık kupa bırakmadı. Her kulvarda Barcelona ile 24 kupa kazanan Gerard Pique, İspanya milli takımı ile ise 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 şampiyonluğu yaşadı. Milli takım ile ilk kupasını 2006’da U19 Avrupa Şampiyonluğu ile yaşamıştı. Bu Pique’nin kariyerindeki ilk kupa olacaktı.
[Hasan Cücük] 18.12.2017 [TR724]
Davutoğlu mu Erdoğan mı? [Vehbi Şahin]
Mısırlı gazeteci Nervana Mahmoud, MBC televizyonunda bir programa katılan Iraklı bir kızın sözlerini paylaştı geçen gün Twitter’da…
-Ben savaştan sonra 2003 yılında dünyaya geldim.
-Şimdiye kadar normal bir Irak hiç görmedim.
-Ancak gelecekte daha iyi bir Irak hayal ediyorum.
15 yaşındaki bir kızın hayali ne kadar güzel değil mi?
Savaş yorgunu Irak’ın normale dönmesini istiyor artık…
Peki mümkün mü?
Bu soruya en güzel cevabı 1948 doğumlu bir Filistinli verebilir herhalde…
Muhtemelen şöyle seslenirdi, torunu yaşındaki Iraklı kız çocuğuna…
-Bak evladım, burası Ortadoğu…
-Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana 100 yıldır bu bölgede kan dökülüyor.
-Hayal kırıklığına uğratmak istemem ama…
-Ben 70 yıldır İsrail işgalinden kurtulacağız diye hayal ettim.
-Lakin ne işgal bitti ne de bağımsız, müstakil bir Filistin devleti kuruldu.
KARTLAR YENİDEN DAĞITILIYOR
15 yaşındaki Iraklı kız ülkesinin huzura kavuşmasını istiyor.
Ancak Irak’ın da içinde olduğu Ortadoğu’ya kısa zamanda kalıcı bir huzurun gelmesi oldukça zayıf…
Çünkü bölge, yeni çatışmalara gebe…
Küresel ve bölgesel aktörler, son dönemde değişmeye başlayan dengelere göre yeni pozisyonlar alıyor.
Kısaca özetlemeye çalışalım.
1) Ortadoğu’da küresel ölçekte ABD ile Rusya arasında ciddi bir rekabet yaşanıyor.
Almanya ile Fransa’nın başını çektiği AB de üçüncü bir aktör olarak bu mücadelenin içinde…
Ama, doğrudan ABD ve Rusya’yı hedef almadan nüfuz alanını genişletmeye çalışıyor.
2) Rusya, sıcak denizlere inme hayalini Suriye’deki iç savaşa müdahale ederek gerçekleştirmiş bulunuyor.
Esed rejiminin yıkılmasını engelleyen Moskova, ABD ve AB’ye karşı moral üstünlüğü ele geçirmiş durumda…
Suriye, Türkiye ve İran’la birlikte Rusya, ABD ve AB’ye karşı dörtlü bir cephe oluşturma peşinde…
YENİ DÜZEN ARAYIŞI
3) ABD ise Rusya öncülüğünde kurulan ittifakı dengelemek için birbirine rakip bölgesel aktörlerle yeni bir koalisyon arayışı içinde…
Biliyorsunuz Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ni yenen Amerika, 1990’lı yıllarda “tek kutuplu bir dünya düzeni” kurma gayreti içine girdi.
11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan terör saldırısı sonrası Afganistan ve Irak’ı işgal etti.
Ardından Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirdi.
2010’da başlayan Arap Baharı ile Ortadoğu’da diktatörlüklerin yerini demokratik yönetimlerin alacağını öngördü.
Ancak bölgesel dinamikler farklı gelişti.
Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de çok kan döküldü.
Arap Baharı, kısa sürede hazana dönüştü.
Şimdi ABD, Ortadoğu’da özellikle Rusya ve İran’a karşı Suudi Arabistan, İsrail, Mısır ile Körfez ülkelerini de içine alan geniş bir koalisyon kuruyor.
EN BÜYÜK HASIMLA İLİŞKİ ZAMANI
Peki bölgesel aktörler ne durumda?
1) Arap Baharı’ndan etkilenmek istemeyen Suudi Arabistan, Suriye’deki iç savaşa Türkiye ve Katar’la birlikte müdahil oldu.
Esed rejimine karşı savaşan silahlı gruplara büyük destek verdi.
IŞİD başta olmak üzere diğer radikal örgütlerle işbirliği yaptı.
Ancak, İran’a karşı yürüttüğü Vekalet Savaşı’nı hem Suriye’de hem de Yemen’de kaybetti.
Bunun üzerine önce Mısır’la arasını düzeltti.
Şimdi de Ortadoğu’da Arapların en büyük hasmı İsrail’le diplomatik ilişki kurmaya hazırlanıyor.
2) İran, ABD ve İsrail’e karşı nükleer bomba yapmak istedi.
Nükleer enerji konusunda Rusya ile yakın işbirliği yaptı.
Amerika, ambargo uyguladı.
Bunu delmek için Erdoğan rejimi ile işbirliği yaptı.
ABD eski Başkanı Obama, İran’la nükleer anlaşma yaptı ve ambargoyu kaldırdı.
İran, ambargoyu delenlere fatura çıkardı.
Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejat siyasetten tasfiye edildi.
Babek Zencani yargılandı ve idama mahkûm edildi.
Irak, Suriye ve Yemen’deki siyasete doğrudan müdahale etti.
Bölgedeki nüfuzunu artırdı.
EN KÂRLI ÇIKANI İSRAİL
3) İsrail, ABD eliyle İran’ın nükleer bomba yapmasını engelledi.
Arap Baharı sonrası Mısır’da gerçekleşen askeri darbeden memnun oldu.
Golan Tepeleri’ni işgal ettiği Suriye’nin harap olmasını seyretti.
Cemaat’i bahane ederek bölgenin en güçlü ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri’nde büyük bir tasfiye yapan Erdoğan’la barıştı.
Güvenliğini tehdit etme potansiyeli olan Irak, Mısır ve Suriye’nin devre dışı kalmasını elini hiç bulaştırmadan sağladı.
4) Türkiye’yi 15 yıldır tek başına yöneten Erdoğan ise gelişmeleri yanlış okudu.
BOP Eşbaşkanı olarak bölgeyi tek başına dizayn etmeye kalktı.
Arap Baharı yaşanan ülkelerin iç işlerine karıştı.
En yakın müttefiki ABD’yi, İran konusunda hayal kırıklığına uğrattı.
Ambargoyu delmek için kurulan rüşvet çarkını ortaya çıkaran devlet memurlarını hapsetti.
Bu konuda İran’ın tersini yaptı.
Suçluları cezalandırmak yerine affetti.
Suriye’de, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte silahlı gruplara yardım etti.
Amerika ile çıkar çatışması içine girdi.
Washington’a karşı Moskova ile ittifak kurdu.
Putin’in, IŞİD’e giden silahları BM’de gündeme getirme şantajına boyun eğdi.
Şimdi Esed’le el sıkışmaya hazırlanıyor.
YENİ KAMPLAŞMA
Gördüğünüz gibi saflar belli artık…
Bir tarafta Rusya, Türkiye, İran ve Suriye…
Diğer tarafta da ABD, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri…
Suriye ve Irak’ta IŞİD’in yenilmesi sonrası ortaya çıkan bu tabloda iki gariplik var.
1) Suudi Arabistan ile İsrail’in aynı safta buluşması…
2) Türkiye’nin karşı cephede yer alması…
Anlaşılıyor ki Riyad yönetimi, IŞİD’e verdiği desteğin faturasını İsrail’le ilişki kurarak ödemek istiyor.
Ayrıca…
Suriye ve Yemen’de, İran’a karşı kaybettiği savaşların intikamını, ABD’nin yeni İran stratejisine arka çıkarak almayı planlıyor.
Yeni kamplaşmada çatışma alanı neresi peki?
İlk etapta İran görünüyor.
Başta ABD olmak üzere İsrail ve Suudi Arabistan, Tahran’ın bölgede artan nüfuzundan rahatsız…
Nitekim Washington, bu gerçeği geçen hafta en üst düzeyde bir kez daha dile getirdi.
ABD Savunma Bakanı Mattis, Tahran yönetimini Ortadoğu’yu istikrarsızlığa sürüklemekle suçladı.
“Bölgede nerede bir kargaşa varsa orada İran’ın elini görürsünüz” dedi.
Pek haksız sayılmaz.
ERDOĞAN İLE ABD RAKİP
Türkiye bu denklemin neresinde peki?
Burada bir ayrımı iyi yapmak lâzım.
Türkiye nerede, Erdoğan rejimi nerede?
Aslında Türkiye, NATO üyesi olarak Atlantik İttifakı içinde…
ABD ile de stratejik ortak…
AB ile üyelik müzakereleri yapan bir ülke konumunda…
Dolayısıyla…
Türkiye’nin pozisyonunda bir değişiklik yok.
Ama Erdoğan, ABD ile AB’nin karşısındaki Rusya ile aynı safta…
Neden?
İki baş ağrısı var.
Birincisi Reza Zarrab davası…
İkincisi de Suriye’deki savaşa verdiği desteğin faturası…
Bu iki kâbus Erdoğan’ın uykularını kaçırıyor.
Suudi Arabistan IŞİD, İran da Amerikan ambargosunu delme konusunda kirlenen ellerini güya yıkamış görünüyor.
Zorda olan Erdoğan ile Katar Emiri…
Nitekim bu konuda çok ciddi bir mesaj geldi ABD’den…
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster, “Türkiye ve Katar radikal ideolojilerin yeni sponsorları” dedi.
Dünyada aşırıcı ideolojilerin yayılması faaliyetlerinde Türkiye’nin büyük rol oynadığını öne sürdü.
Birçok İslamcı grubun “Türkiye ve AKP modelini” örnek aldığını savundu.
Özetle…
Bugün ilk kez Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni açıklayacak olan ABD Başkanı Trump’ın nasıl bir yol haritası çizeceğinin sinyalini verdi.
KURBAN VERİR Mİ?
Haliyle Erdoğan’ı zor günler bekliyor.
O da kendini yargıdan kurtarmak için mecburen Putin’e yanaşıyor.
McMaster’ın ithamları bir süre sonra, Zarrab olayı gibi, IŞİD ve radikal örgütlere doğrudan yardım davasına dönüşürse Erdoğan ne yapar acaba?
Meselâ…
Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ya da MİT Müsteşarı Hakan Fidan, “Suriye politikasının mimarları” olarak suçlanırsa…
Erdoğan, bu dava arkadaşlarını da, Zarrab davasında suçlanan eski bakanlar ve bürokratlar gibi, savunur mu?
Yoksa…
Davutoğlu ve Fidan’ı veya suçlanan başka görevlileri, kendini kurtarmak için bu kez feda eder mi?
Asıl soru ise şu…
Erdoğan’ın yanlış politikaları sonucu ağırlığını ve itibarını kaybeden Türkiye, beka sorunu haline gelen bu kötü gidişatı daha ne kadar seyreder?
Dengelerin ve denklemlerin değiştiği bu kaygan zeminde Türkiye, Erdoğan’ın kaprislerine daha ne kadar tahammül eder?
Cevabı olmayan zor sorular…
Bir gün gelecek, Erdoğan dahil herkes bu sorularla yüzleşecek.
Ama bugün ama yarın…
[Vehbi Şahin] 18.12.2017 [TR724]
-Ben savaştan sonra 2003 yılında dünyaya geldim.
-Şimdiye kadar normal bir Irak hiç görmedim.
-Ancak gelecekte daha iyi bir Irak hayal ediyorum.
15 yaşındaki bir kızın hayali ne kadar güzel değil mi?
Savaş yorgunu Irak’ın normale dönmesini istiyor artık…
Peki mümkün mü?
Bu soruya en güzel cevabı 1948 doğumlu bir Filistinli verebilir herhalde…
Muhtemelen şöyle seslenirdi, torunu yaşındaki Iraklı kız çocuğuna…
-Bak evladım, burası Ortadoğu…
-Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana 100 yıldır bu bölgede kan dökülüyor.
-Hayal kırıklığına uğratmak istemem ama…
-Ben 70 yıldır İsrail işgalinden kurtulacağız diye hayal ettim.
-Lakin ne işgal bitti ne de bağımsız, müstakil bir Filistin devleti kuruldu.
KARTLAR YENİDEN DAĞITILIYOR
15 yaşındaki Iraklı kız ülkesinin huzura kavuşmasını istiyor.
Ancak Irak’ın da içinde olduğu Ortadoğu’ya kısa zamanda kalıcı bir huzurun gelmesi oldukça zayıf…
Çünkü bölge, yeni çatışmalara gebe…
Küresel ve bölgesel aktörler, son dönemde değişmeye başlayan dengelere göre yeni pozisyonlar alıyor.
Kısaca özetlemeye çalışalım.
1) Ortadoğu’da küresel ölçekte ABD ile Rusya arasında ciddi bir rekabet yaşanıyor.
Almanya ile Fransa’nın başını çektiği AB de üçüncü bir aktör olarak bu mücadelenin içinde…
Ama, doğrudan ABD ve Rusya’yı hedef almadan nüfuz alanını genişletmeye çalışıyor.
2) Rusya, sıcak denizlere inme hayalini Suriye’deki iç savaşa müdahale ederek gerçekleştirmiş bulunuyor.
Esed rejiminin yıkılmasını engelleyen Moskova, ABD ve AB’ye karşı moral üstünlüğü ele geçirmiş durumda…
Suriye, Türkiye ve İran’la birlikte Rusya, ABD ve AB’ye karşı dörtlü bir cephe oluşturma peşinde…
YENİ DÜZEN ARAYIŞI
3) ABD ise Rusya öncülüğünde kurulan ittifakı dengelemek için birbirine rakip bölgesel aktörlerle yeni bir koalisyon arayışı içinde…
Biliyorsunuz Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ni yenen Amerika, 1990’lı yıllarda “tek kutuplu bir dünya düzeni” kurma gayreti içine girdi.
11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan terör saldırısı sonrası Afganistan ve Irak’ı işgal etti.
Ardından Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirdi.
2010’da başlayan Arap Baharı ile Ortadoğu’da diktatörlüklerin yerini demokratik yönetimlerin alacağını öngördü.
Ancak bölgesel dinamikler farklı gelişti.
Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de çok kan döküldü.
Arap Baharı, kısa sürede hazana dönüştü.
Şimdi ABD, Ortadoğu’da özellikle Rusya ve İran’a karşı Suudi Arabistan, İsrail, Mısır ile Körfez ülkelerini de içine alan geniş bir koalisyon kuruyor.
EN BÜYÜK HASIMLA İLİŞKİ ZAMANI
Peki bölgesel aktörler ne durumda?
1) Arap Baharı’ndan etkilenmek istemeyen Suudi Arabistan, Suriye’deki iç savaşa Türkiye ve Katar’la birlikte müdahil oldu.
Esed rejimine karşı savaşan silahlı gruplara büyük destek verdi.
IŞİD başta olmak üzere diğer radikal örgütlerle işbirliği yaptı.
Ancak, İran’a karşı yürüttüğü Vekalet Savaşı’nı hem Suriye’de hem de Yemen’de kaybetti.
Bunun üzerine önce Mısır’la arasını düzeltti.
Şimdi de Ortadoğu’da Arapların en büyük hasmı İsrail’le diplomatik ilişki kurmaya hazırlanıyor.
2) İran, ABD ve İsrail’e karşı nükleer bomba yapmak istedi.
Nükleer enerji konusunda Rusya ile yakın işbirliği yaptı.
Amerika, ambargo uyguladı.
Bunu delmek için Erdoğan rejimi ile işbirliği yaptı.
ABD eski Başkanı Obama, İran’la nükleer anlaşma yaptı ve ambargoyu kaldırdı.
İran, ambargoyu delenlere fatura çıkardı.
Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejat siyasetten tasfiye edildi.
Babek Zencani yargılandı ve idama mahkûm edildi.
Irak, Suriye ve Yemen’deki siyasete doğrudan müdahale etti.
Bölgedeki nüfuzunu artırdı.
EN KÂRLI ÇIKANI İSRAİL
3) İsrail, ABD eliyle İran’ın nükleer bomba yapmasını engelledi.
Arap Baharı sonrası Mısır’da gerçekleşen askeri darbeden memnun oldu.
Golan Tepeleri’ni işgal ettiği Suriye’nin harap olmasını seyretti.
Cemaat’i bahane ederek bölgenin en güçlü ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri’nde büyük bir tasfiye yapan Erdoğan’la barıştı.
Güvenliğini tehdit etme potansiyeli olan Irak, Mısır ve Suriye’nin devre dışı kalmasını elini hiç bulaştırmadan sağladı.
4) Türkiye’yi 15 yıldır tek başına yöneten Erdoğan ise gelişmeleri yanlış okudu.
BOP Eşbaşkanı olarak bölgeyi tek başına dizayn etmeye kalktı.
Arap Baharı yaşanan ülkelerin iç işlerine karıştı.
En yakın müttefiki ABD’yi, İran konusunda hayal kırıklığına uğrattı.
Ambargoyu delmek için kurulan rüşvet çarkını ortaya çıkaran devlet memurlarını hapsetti.
Bu konuda İran’ın tersini yaptı.
Suçluları cezalandırmak yerine affetti.
Suriye’de, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte silahlı gruplara yardım etti.
Amerika ile çıkar çatışması içine girdi.
Washington’a karşı Moskova ile ittifak kurdu.
Putin’in, IŞİD’e giden silahları BM’de gündeme getirme şantajına boyun eğdi.
Şimdi Esed’le el sıkışmaya hazırlanıyor.
YENİ KAMPLAŞMA
Gördüğünüz gibi saflar belli artık…
Bir tarafta Rusya, Türkiye, İran ve Suriye…
Diğer tarafta da ABD, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri…
Suriye ve Irak’ta IŞİD’in yenilmesi sonrası ortaya çıkan bu tabloda iki gariplik var.
1) Suudi Arabistan ile İsrail’in aynı safta buluşması…
2) Türkiye’nin karşı cephede yer alması…
Anlaşılıyor ki Riyad yönetimi, IŞİD’e verdiği desteğin faturasını İsrail’le ilişki kurarak ödemek istiyor.
Ayrıca…
Suriye ve Yemen’de, İran’a karşı kaybettiği savaşların intikamını, ABD’nin yeni İran stratejisine arka çıkarak almayı planlıyor.
Yeni kamplaşmada çatışma alanı neresi peki?
İlk etapta İran görünüyor.
Başta ABD olmak üzere İsrail ve Suudi Arabistan, Tahran’ın bölgede artan nüfuzundan rahatsız…
Nitekim Washington, bu gerçeği geçen hafta en üst düzeyde bir kez daha dile getirdi.
ABD Savunma Bakanı Mattis, Tahran yönetimini Ortadoğu’yu istikrarsızlığa sürüklemekle suçladı.
“Bölgede nerede bir kargaşa varsa orada İran’ın elini görürsünüz” dedi.
Pek haksız sayılmaz.
ERDOĞAN İLE ABD RAKİP
Türkiye bu denklemin neresinde peki?
Burada bir ayrımı iyi yapmak lâzım.
Türkiye nerede, Erdoğan rejimi nerede?
Aslında Türkiye, NATO üyesi olarak Atlantik İttifakı içinde…
ABD ile de stratejik ortak…
AB ile üyelik müzakereleri yapan bir ülke konumunda…
Dolayısıyla…
Türkiye’nin pozisyonunda bir değişiklik yok.
Ama Erdoğan, ABD ile AB’nin karşısındaki Rusya ile aynı safta…
Neden?
İki baş ağrısı var.
Birincisi Reza Zarrab davası…
İkincisi de Suriye’deki savaşa verdiği desteğin faturası…
Bu iki kâbus Erdoğan’ın uykularını kaçırıyor.
Suudi Arabistan IŞİD, İran da Amerikan ambargosunu delme konusunda kirlenen ellerini güya yıkamış görünüyor.
Zorda olan Erdoğan ile Katar Emiri…
Nitekim bu konuda çok ciddi bir mesaj geldi ABD’den…
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster, “Türkiye ve Katar radikal ideolojilerin yeni sponsorları” dedi.
Dünyada aşırıcı ideolojilerin yayılması faaliyetlerinde Türkiye’nin büyük rol oynadığını öne sürdü.
Birçok İslamcı grubun “Türkiye ve AKP modelini” örnek aldığını savundu.
Özetle…
Bugün ilk kez Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni açıklayacak olan ABD Başkanı Trump’ın nasıl bir yol haritası çizeceğinin sinyalini verdi.
KURBAN VERİR Mİ?
Haliyle Erdoğan’ı zor günler bekliyor.
O da kendini yargıdan kurtarmak için mecburen Putin’e yanaşıyor.
McMaster’ın ithamları bir süre sonra, Zarrab olayı gibi, IŞİD ve radikal örgütlere doğrudan yardım davasına dönüşürse Erdoğan ne yapar acaba?
Meselâ…
Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ya da MİT Müsteşarı Hakan Fidan, “Suriye politikasının mimarları” olarak suçlanırsa…
Erdoğan, bu dava arkadaşlarını da, Zarrab davasında suçlanan eski bakanlar ve bürokratlar gibi, savunur mu?
Yoksa…
Davutoğlu ve Fidan’ı veya suçlanan başka görevlileri, kendini kurtarmak için bu kez feda eder mi?
Asıl soru ise şu…
Erdoğan’ın yanlış politikaları sonucu ağırlığını ve itibarını kaybeden Türkiye, beka sorunu haline gelen bu kötü gidişatı daha ne kadar seyreder?
Dengelerin ve denklemlerin değiştiği bu kaygan zeminde Türkiye, Erdoğan’ın kaprislerine daha ne kadar tahammül eder?
Cevabı olmayan zor sorular…
Bir gün gelecek, Erdoğan dahil herkes bu sorularla yüzleşecek.
Ama bugün ama yarın…
[Vehbi Şahin] 18.12.2017 [TR724]
Şok suikast talimatı [Barbaros J. Kartal]
Sayın seyirciler, bir son dakika haberi ile yayınımıza devam ediyoruz. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı terörle mücadele polisleri Fetö’cü bir teröristin saklandığı ihbarı üzerine baskın yaptıkları bir evde, fetö lideri Fethullah Gülen’in militanlarına yolladığı yeni bir talimatı ele geçirdi. Kripto uzmanları, şifreli notun ne anlama geldiğini çözmek için çalışmalara başladı. Şifrenin, bir suikast talimatı olduğu üzerinde duruluyor. Ayrıca Fetö militanlarının şeytanın aklına gelmeyecek yeni haberleşme yöntemi de operasyonda deşifre edildi. Bu yeni gelişmelerin ayrıntılarını almak üzere Ümraniye’ye gidiyoruz, karşımızda Özlem Aktay var. Evet Özlem neler aktaracaksın bizlere…
-Evet Mustafa Şeyoğlu, senin de anlattığın gibi İstanbul Emniyeti bu sabah yaptığı bir operasyonda, gaybubet evi olarak adlandırılan ve Fetö militanlarının saklandığı bir hücre evine baskın gerçekleştirdi ve Fethullah Gülen’e ait bir mesajın yazılı olduğu bir kağıt parçasını ele geçirdi. Aslında her şey mahallelinin polise şikayeti ile başladı. Eğer kameraman arkadaşım gösterebilirse, şu an önünde bulunduğumuz evin teras katına baskın düzenleyen polisler eve girdiklerinde şok bir manzara ile karşılaştılar. Polis evin her yerinde bira kutuları ve sigara izmaritleri buldu. Son zamanlarda fetömilitanlarının kendilerini gizleyebilmek için bu şekilde davrandığını bilen terör uzmanları evde ayrıntılı bir inceleme başlattılar.
-Özlem, Özlem… Gülen’in şifreli mesajını nasıl buldu polisler?
-Mustafa Şeyoğlu, polisler evin teras balkonunda tel bir kafesin içinde güvercinlerin olduğunu fark edince soruşturmayı derinleştirdiler. Fetö militanlarının diğer evlerle haberleşmek amacıyla güvercin beslediklerini tahmin eden ekipler evde yakaladıkları şahsı sorgulamaya başladılar. Şahsın uzun süre sarhoş numarası yapması üzerine Emniyet’e götürülen militan her şeyi itiraf etti.
-Mesaj militanın itirafı sonrası mı bulundu?
-Mustafa Şeyoğlu, şahıs tahmin edildiği gibi örgüt ile bir bağlantısının olmadığını, tek başına yaşadığını ve güvercin beslemenin hobisi olduğunu söyledi. 5 adet güvercin beslediğini itiraf etmesi üzerine polisler diğer suç delilleri ile birlikte Emniyet’e getirilen güvercinlerin 4 tane olduğunu fark etti. Süratla eve dönüp 5. güvercinin dönmesini sabırla beklediler. Ve tahmin edildiği üzere 5.güvercin terasa geri döndü ancak tel kafesin yerinde olmadığını gören güvercin balkon demirine kondu. Güvercinin ayağında bir not iliştirildiğini fark eden terörle mücadele ekipleri güvercinin tekrar kaçmaması için etrafta güvenlik tedbirleri aldı ve uzun süren uğraşların sonucunda yorulan güvercin polis ekiplerince ele geçirildi.
-Ele geçirilen kağıtta ne yazıyordu?
-Mustafa Şeyoğlu, ele geçirilen mesaj bir A4 kağıdı büyüklüğünde. Özenle rulo yapılarak güvercinin sağ ayağına sarılı halde bulunduğu ifade edildi. Kağıdı açan polisler mesajı okuduklarında yeni bir şokla karşılaştılar. “O iş sende kanka, gözlerinden öperim” yazan mesajın bir suikast talimatı olmasından şüphelenen polisler şüpheliyi yeniden sorguya aldılar. İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan’ın ele geçirilen mektup ve güvercinlerle ilgili olarak yarın bir basın toplantısı yapacağı ve yeni bilgiler aktaracağı bize gelen haberler arasında.
-Özlem yanında mahallelileri görüyorum onların da büyük bir şok içinde oldukları görülüyor…
-Evet Mustafa Şeyoğlu. Yanımızda mahallenin bakkalı Osman Amca var. Polise ihbarı yapan duyarlı vatandaşlar da bize eşlik ediyor. Osman Amca nasıl şüphelendiğiniz evde kalanın bir terörist olduğundan.
-Valla kızım üç dört ay önce şu terasa taşındı bu genç. Serserinin teki affedersin. Sabah akşam içiyor, eve kadınlar geliyor gidiyor affedersin, onları dövüyor, her gün rezalet. Tabii beni ilgilendirmez bunlar herkesin özel hayatı…Terasta bir de güvercin besliyor. Zeminde benim bakkal var. Güvercinleri devamlı benim dükkanın önüne konuyor. Mahallenin çocukları da yem falan veriyo biliyo musun. Affedersin dükkanın önüne, camına sıçıyorlar devamlı. Ben bir kaç kez oğlanla konuştum. Bana küfür etti. Güvercinlere bir şey olursa senden bilirim keserim seni falan dedi. Ben bir kaç kez polise haber verdim. Ama kimse ilgilenmedi. En son bizim kasap Avni ben bu işi hallederim dedi. Polisi aramış, bu evde Fetö’cü kalıyor demiş. O zaman polisler hemen geldiler sağolsunlar. Allah devletimizi, cumhurbaşkanımızı korusun. Meğer hainmiş kalan.
-Özlem Aktay sana çok teşekkür ediyoruz. Şimdi bu şok suikast emri ne anlama geliyor? Kimler hedefte? Fetö’nün yeni planları neler ayrıntıları almak üzere Vatan Emniyet’in önünde bizi bekleyen Nazif Akmal’a bağlanıyoruz.
[Barbaros J. Kartal] 18.12.2017 [TR724]
-Evet Mustafa Şeyoğlu, senin de anlattığın gibi İstanbul Emniyeti bu sabah yaptığı bir operasyonda, gaybubet evi olarak adlandırılan ve Fetö militanlarının saklandığı bir hücre evine baskın gerçekleştirdi ve Fethullah Gülen’e ait bir mesajın yazılı olduğu bir kağıt parçasını ele geçirdi. Aslında her şey mahallelinin polise şikayeti ile başladı. Eğer kameraman arkadaşım gösterebilirse, şu an önünde bulunduğumuz evin teras katına baskın düzenleyen polisler eve girdiklerinde şok bir manzara ile karşılaştılar. Polis evin her yerinde bira kutuları ve sigara izmaritleri buldu. Son zamanlarda fetömilitanlarının kendilerini gizleyebilmek için bu şekilde davrandığını bilen terör uzmanları evde ayrıntılı bir inceleme başlattılar.
-Özlem, Özlem… Gülen’in şifreli mesajını nasıl buldu polisler?
-Mustafa Şeyoğlu, polisler evin teras balkonunda tel bir kafesin içinde güvercinlerin olduğunu fark edince soruşturmayı derinleştirdiler. Fetö militanlarının diğer evlerle haberleşmek amacıyla güvercin beslediklerini tahmin eden ekipler evde yakaladıkları şahsı sorgulamaya başladılar. Şahsın uzun süre sarhoş numarası yapması üzerine Emniyet’e götürülen militan her şeyi itiraf etti.
-Mesaj militanın itirafı sonrası mı bulundu?
-Mustafa Şeyoğlu, şahıs tahmin edildiği gibi örgüt ile bir bağlantısının olmadığını, tek başına yaşadığını ve güvercin beslemenin hobisi olduğunu söyledi. 5 adet güvercin beslediğini itiraf etmesi üzerine polisler diğer suç delilleri ile birlikte Emniyet’e getirilen güvercinlerin 4 tane olduğunu fark etti. Süratla eve dönüp 5. güvercinin dönmesini sabırla beklediler. Ve tahmin edildiği üzere 5.güvercin terasa geri döndü ancak tel kafesin yerinde olmadığını gören güvercin balkon demirine kondu. Güvercinin ayağında bir not iliştirildiğini fark eden terörle mücadele ekipleri güvercinin tekrar kaçmaması için etrafta güvenlik tedbirleri aldı ve uzun süren uğraşların sonucunda yorulan güvercin polis ekiplerince ele geçirildi.
-Ele geçirilen kağıtta ne yazıyordu?
-Mustafa Şeyoğlu, ele geçirilen mesaj bir A4 kağıdı büyüklüğünde. Özenle rulo yapılarak güvercinin sağ ayağına sarılı halde bulunduğu ifade edildi. Kağıdı açan polisler mesajı okuduklarında yeni bir şokla karşılaştılar. “O iş sende kanka, gözlerinden öperim” yazan mesajın bir suikast talimatı olmasından şüphelenen polisler şüpheliyi yeniden sorguya aldılar. İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan’ın ele geçirilen mektup ve güvercinlerle ilgili olarak yarın bir basın toplantısı yapacağı ve yeni bilgiler aktaracağı bize gelen haberler arasında.
-Özlem yanında mahallelileri görüyorum onların da büyük bir şok içinde oldukları görülüyor…
-Evet Mustafa Şeyoğlu. Yanımızda mahallenin bakkalı Osman Amca var. Polise ihbarı yapan duyarlı vatandaşlar da bize eşlik ediyor. Osman Amca nasıl şüphelendiğiniz evde kalanın bir terörist olduğundan.
-Valla kızım üç dört ay önce şu terasa taşındı bu genç. Serserinin teki affedersin. Sabah akşam içiyor, eve kadınlar geliyor gidiyor affedersin, onları dövüyor, her gün rezalet. Tabii beni ilgilendirmez bunlar herkesin özel hayatı…Terasta bir de güvercin besliyor. Zeminde benim bakkal var. Güvercinleri devamlı benim dükkanın önüne konuyor. Mahallenin çocukları da yem falan veriyo biliyo musun. Affedersin dükkanın önüne, camına sıçıyorlar devamlı. Ben bir kaç kez oğlanla konuştum. Bana küfür etti. Güvercinlere bir şey olursa senden bilirim keserim seni falan dedi. Ben bir kaç kez polise haber verdim. Ama kimse ilgilenmedi. En son bizim kasap Avni ben bu işi hallederim dedi. Polisi aramış, bu evde Fetö’cü kalıyor demiş. O zaman polisler hemen geldiler sağolsunlar. Allah devletimizi, cumhurbaşkanımızı korusun. Meğer hainmiş kalan.
-Özlem Aktay sana çok teşekkür ediyoruz. Şimdi bu şok suikast emri ne anlama geliyor? Kimler hedefte? Fetö’nün yeni planları neler ayrıntıları almak üzere Vatan Emniyet’in önünde bizi bekleyen Nazif Akmal’a bağlanıyoruz.
[Barbaros J. Kartal] 18.12.2017 [TR724]
Bir Kurban Ritüeli: Öğretmen Kaçırmak [Hakan Zafer]
İslam Dünyası’nın bilgiyle arasındaki kavganın bir sonucu olabilir belki, benim yakın geleceğe dair -varsa eğer- İslam Dünyası adına hiç umudum yok. “Allah’tan umut kesilmez” denilecekse de zaten sadece Allah’tan yana beklenti içindeyim. Allah, hiçbir kuluna olmadığı gibi Müslüman kullarına da muhtaç değilse, illa “bizim oralılara” bu işi gördürür şeklindeki romantik beklentileri terk edeli de epey oldu.
Son dönemlerde bazı devlet başkanları, Türkiye Cumhurbaşkanına kurbanlar sunuyor. Genellikle ülkelerinde yıllardır faaliyet yürüten, bulundukları ülkelerin zor günlerinde, ölçülmesi dünyalık terazi kefelerine sığmayacak kahramanlıklar gösteren öğretmenleri kaçırmak ve bin bir güçlüklerle açılmış okullarının 15 Temmuz’dan bir ay önce kurulan, yegâne marifeti kendi vatandaşının yurtdışında açtığı eğitim kurumlarını gasp etmek olan bir vakfa devretmek suretinde gerçekleştiriyorlar.
Geçen hafta, Kudüs gündemiyle olağan üstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesine katılmak için İstanbul’da bulunan yöneticilerden biri de Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani Ahmedzai idi. Türkiye Cumhurbaşkanı ile sonrasında açıklama yapılmayan, yarım saatlik basına kapalı gizli görüşme gerçekleştirdi. Bu tür görüşmelerden sonra açıklama yapılmaması illa çok gizli konuların ele alındığı anlamına gelmiyor. Zaten yarısının tercümeye gittiği kısa sürede ne konuşulursa artık. Benim kanaatim 15 dakikada en iyi, kurban sunulabileceği yönünde.
İstanbul’daki bu görüşmeden bir gün önce Afganistan’da sabah erken saatlerde, arabayla okula giden üç öğretmenin yolu aksiyon filmlerindeki gibi kesilerek gözaltına alınıyorlar. Görgü tanıkları, öğretmenlerin arkadaşlarına, başlarına çuval geçirildiğini söylese de istihbarat birimlerinin aleyhinde kimse şahit yazılmak istemiyor. Yetmiyor, kız kolejinin dört bir yanı silahlı kişilerce kuşatılıp baskın yapılıyor. Kız öğrencilerin kaldığı yurt binası dâhil her yeri, ellerinde hiçbir hukuki izin olmadan arıyorlar. Uzun yıllar orada lokantacılık yapan bir iş adamı ve hanımını da ev baskını ile alıyorlar. Hanımefendiyi “listede olmadığı” gerekçesiyle bir süre sonra serbest bırakıyorlar. Afganistan ve Türkiye arasında iade anlaşması olmamasına rağmen yerel güvenlik güçleri, ilk etapta Türkiye’nin dört kişiyi istediğini söylüyor. Bu satırları yazarken üç öğretmenin serbest bırakıldığı, iş adamı ve diğer eğitimciden halâ haber alınamadığı bilgisine ulaştım. Dilerim bu son olur ama Satürn, evlatlarını yemeye doymuyor.
***
2007 yılında mezuniyet törenine katılmak için Afganistan’a gitmiştim. Uzun, tehlikeli ve yorucu yolculuktan sonra insanın iliklerine kadar işleyen, garibanlığın tam orta yeri bir şehre gittik. Tören bitti, öğrenci ve öğretmenleri tebrik ettikten sonra derme çatma salonun dışında öğretmen ve öğretmen eşi hanımefendilerin elleriyle yaptıkları aperatifleri gelenlere ikram ettikleri masanın önüne geldik. Benim hep içim ezilir bu durumlarda. Bu, kesinlikle acımak değil, başka bir duygu. Olmamış ayva yersin de göğsüne oturur ya işte biraz ona benziyor. Birkaç küçük şey alıp köşede müdür beyle sohbet ediyorduk. Üzerine kürdan batırılmış, kanepe denilen türden yiyecekler de vardı. Yerken baktım ki kürdan kırık. İçinde kalmıştır dedim ama zaten yarım kürdan saplanmış. Gayri iradi, “kürdanın da yarısı bana denk geldi” dedim. Müdür bey gülümseyerek, “onları Türkiye’den getiriyoruz, burada bulunmuyor. Hanımefendiler idareli kullanıyor” dedi. Çaktırmadan yarım kürdanı elimde tutup çöpe değil cebime attım. Halâ saklıyorum. O yıllarda, üzerimde emanet para olur, bir yerde düşüp kalırsam benim zannedilmesin diye vasiyet yazmıştım, onun arkasına bantladım duruyor. Yarım kürdan üzerine o kadar tanım yükledim ki aklınız hayaliniz durur. Mesela, bana deseniz ki Hizmet nedir, bende bu sorunun muhtemel cevaplarından biri o yarım kürdandır.
Asıl anlatacağım olayı o tören esnasında dinlemiştim.
Dokuz yıl süren Rus–Afgan savaşı esnasında, Afgan Eğitim Bakanı bir seyahat sırasında Hindikuş Dağlarında mahsur kalır. Donmamak için yakın bir köye kadar yürürler. Okul ve öğrenci var mı merak edip soruşturur. Sekiz, on öğrenci olduğunu öğrenince yanlarına gider. Bakar ki defter namına ne buldularsa üzerine yazmak için kalemleri yok. Ağaçların ucunu hafif tutuşturup kömürleştiriyor, onu kalem olarak kullanıyorlar. Bu acıklı manzaraya dayanamaz. Elini gömleğinin cebindeki kaleme uzatır. Kalem bir tanedir, öğrenci sekiz, on. Hangisine yetsin. Hem kendisi eğitim bakanı olarak nasıl kalemsiz kalsın diye düşünürken kalemi vermekten vazgeçer. Yıllar sonra bu eski bakan, hadiseyi anlatırken Afgan çocuklarına yapılan hizmetler karşısındaki teşekkürünü, “Ben milletimin evlatlarına bir kalemi çok görürken” diye başlayan cümlelerle ifade eder.
***
Yarım kürdan, bakanın gömlek cebindeki kalem ve öğretmenlerin Türkiye Cumhurbaşkanına kurban sunulmasını yan yana düşünmeden edemiyorum. Yeryüzünde adalet ve güven üzerine bir medeniyet kurmanın şu haliyle Müslümanların rüyalarına bile giremeyeceği kanaatimi pekiştiren bu olay karşısında da karamsar değilim ama ortadaki resmi, olduğundan farklı görmeme sebep olacak beklentim de yok.
Allah, kerim.
Bekleyelim, görelim.
[Hakan Zafer] 18.12.2017 [TR724]
Son dönemlerde bazı devlet başkanları, Türkiye Cumhurbaşkanına kurbanlar sunuyor. Genellikle ülkelerinde yıllardır faaliyet yürüten, bulundukları ülkelerin zor günlerinde, ölçülmesi dünyalık terazi kefelerine sığmayacak kahramanlıklar gösteren öğretmenleri kaçırmak ve bin bir güçlüklerle açılmış okullarının 15 Temmuz’dan bir ay önce kurulan, yegâne marifeti kendi vatandaşının yurtdışında açtığı eğitim kurumlarını gasp etmek olan bir vakfa devretmek suretinde gerçekleştiriyorlar.
Geçen hafta, Kudüs gündemiyle olağan üstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesine katılmak için İstanbul’da bulunan yöneticilerden biri de Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani Ahmedzai idi. Türkiye Cumhurbaşkanı ile sonrasında açıklama yapılmayan, yarım saatlik basına kapalı gizli görüşme gerçekleştirdi. Bu tür görüşmelerden sonra açıklama yapılmaması illa çok gizli konuların ele alındığı anlamına gelmiyor. Zaten yarısının tercümeye gittiği kısa sürede ne konuşulursa artık. Benim kanaatim 15 dakikada en iyi, kurban sunulabileceği yönünde.
İstanbul’daki bu görüşmeden bir gün önce Afganistan’da sabah erken saatlerde, arabayla okula giden üç öğretmenin yolu aksiyon filmlerindeki gibi kesilerek gözaltına alınıyorlar. Görgü tanıkları, öğretmenlerin arkadaşlarına, başlarına çuval geçirildiğini söylese de istihbarat birimlerinin aleyhinde kimse şahit yazılmak istemiyor. Yetmiyor, kız kolejinin dört bir yanı silahlı kişilerce kuşatılıp baskın yapılıyor. Kız öğrencilerin kaldığı yurt binası dâhil her yeri, ellerinde hiçbir hukuki izin olmadan arıyorlar. Uzun yıllar orada lokantacılık yapan bir iş adamı ve hanımını da ev baskını ile alıyorlar. Hanımefendiyi “listede olmadığı” gerekçesiyle bir süre sonra serbest bırakıyorlar. Afganistan ve Türkiye arasında iade anlaşması olmamasına rağmen yerel güvenlik güçleri, ilk etapta Türkiye’nin dört kişiyi istediğini söylüyor. Bu satırları yazarken üç öğretmenin serbest bırakıldığı, iş adamı ve diğer eğitimciden halâ haber alınamadığı bilgisine ulaştım. Dilerim bu son olur ama Satürn, evlatlarını yemeye doymuyor.
***
2007 yılında mezuniyet törenine katılmak için Afganistan’a gitmiştim. Uzun, tehlikeli ve yorucu yolculuktan sonra insanın iliklerine kadar işleyen, garibanlığın tam orta yeri bir şehre gittik. Tören bitti, öğrenci ve öğretmenleri tebrik ettikten sonra derme çatma salonun dışında öğretmen ve öğretmen eşi hanımefendilerin elleriyle yaptıkları aperatifleri gelenlere ikram ettikleri masanın önüne geldik. Benim hep içim ezilir bu durumlarda. Bu, kesinlikle acımak değil, başka bir duygu. Olmamış ayva yersin de göğsüne oturur ya işte biraz ona benziyor. Birkaç küçük şey alıp köşede müdür beyle sohbet ediyorduk. Üzerine kürdan batırılmış, kanepe denilen türden yiyecekler de vardı. Yerken baktım ki kürdan kırık. İçinde kalmıştır dedim ama zaten yarım kürdan saplanmış. Gayri iradi, “kürdanın da yarısı bana denk geldi” dedim. Müdür bey gülümseyerek, “onları Türkiye’den getiriyoruz, burada bulunmuyor. Hanımefendiler idareli kullanıyor” dedi. Çaktırmadan yarım kürdanı elimde tutup çöpe değil cebime attım. Halâ saklıyorum. O yıllarda, üzerimde emanet para olur, bir yerde düşüp kalırsam benim zannedilmesin diye vasiyet yazmıştım, onun arkasına bantladım duruyor. Yarım kürdan üzerine o kadar tanım yükledim ki aklınız hayaliniz durur. Mesela, bana deseniz ki Hizmet nedir, bende bu sorunun muhtemel cevaplarından biri o yarım kürdandır.
Asıl anlatacağım olayı o tören esnasında dinlemiştim.
Dokuz yıl süren Rus–Afgan savaşı esnasında, Afgan Eğitim Bakanı bir seyahat sırasında Hindikuş Dağlarında mahsur kalır. Donmamak için yakın bir köye kadar yürürler. Okul ve öğrenci var mı merak edip soruşturur. Sekiz, on öğrenci olduğunu öğrenince yanlarına gider. Bakar ki defter namına ne buldularsa üzerine yazmak için kalemleri yok. Ağaçların ucunu hafif tutuşturup kömürleştiriyor, onu kalem olarak kullanıyorlar. Bu acıklı manzaraya dayanamaz. Elini gömleğinin cebindeki kaleme uzatır. Kalem bir tanedir, öğrenci sekiz, on. Hangisine yetsin. Hem kendisi eğitim bakanı olarak nasıl kalemsiz kalsın diye düşünürken kalemi vermekten vazgeçer. Yıllar sonra bu eski bakan, hadiseyi anlatırken Afgan çocuklarına yapılan hizmetler karşısındaki teşekkürünü, “Ben milletimin evlatlarına bir kalemi çok görürken” diye başlayan cümlelerle ifade eder.
***
Yarım kürdan, bakanın gömlek cebindeki kalem ve öğretmenlerin Türkiye Cumhurbaşkanına kurban sunulmasını yan yana düşünmeden edemiyorum. Yeryüzünde adalet ve güven üzerine bir medeniyet kurmanın şu haliyle Müslümanların rüyalarına bile giremeyeceği kanaatimi pekiştiren bu olay karşısında da karamsar değilim ama ortadaki resmi, olduğundan farklı görmeme sebep olacak beklentim de yok.
Allah, kerim.
Bekleyelim, görelim.
[Hakan Zafer] 18.12.2017 [TR724]
AVM tuvaletinde görülen Türkiye’nin milli davası [Ahmet Dönmez]
Reza Zarrab ya da doğru ifadesiyle Hakan Atilla davası, milli bir dava mı?
Hedef Türkiye mi?
Bu soruya cevap aramaya devam ediyoruz.
Reza Zarrab’ın kendisi ABD’deki davada rüşvetleri açık açık itiraf ettiğine göre, 17 Aralık fezlekesinde belgelenen bu olayları da hatırlamak şart.
Bakalım ne kadar ‘milli’ ne kadar ‘şahsi’ davaymış bu görelim.
***
Tarih 13 Eylül 2012…
Iİstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Reza Zarrab suç örgütüne karşı harekete geçer. Savcı Celal Kara, bu tarihte soruşturmayı başlatır.
4 gün sonra da İstanbul 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nden ‘dinleme’ izni talep edilir. Mahkeme, bu talebi onaylar ve İstanbul Emniyeti Mali Şube Müdürlüğü dinlemelere başlar. Böylece 15 ay sonra yapılacak 17 Aralık operasyonunun fitili de ateşlenmiş olur.
Henüz daha 5 gün geçmiştir ki polis ve savcılık, bomba gibi bir gelişmeyle karşılaşır. 21 Eylül günü saat 11.45’te Ekonomi Bakanlığı özel kalemini arayan Reza Zarrab, Zafer Çağlayan’la görüşmek istediğini söyler.
O gün en güvenilir kuryesi Sadık’ı (Mohammad Sadegh Rastrgarshishehg) Ankara’ya göndermiştir. Havaalanı CIP Salonu’nda Sedat isimli biriyle görüştürüyordur. Polis ilk önce bunun ne manaya geldiğini anlamaz. Bu şahıslar arasında nasıl bir ilişki döndüğünü, Sadık ile Sedat’ın neden buluştuğunu bilmemektedir.
Ancak soruşturmanın ilerleyen safhasında Reza Zarrab’ın tuttuğu rüşvet Excel tablosunu ele geçirdiklerinde bu bağlantıyı çözeceklerdir. Bilindiği gibi Zarrab, kime ne kadar para verdiğinin hesabını tutmakta idi. Bunu de bir Excel tablosuna kaydediyordu. Nitekim bu bilgiyi, ABD’deki davada da teyid etti.
Reza’nın sağ kolu Abdullah Happani, daha sonra bir ihtiyaç anında Zarrab’ın ‘riza_sf@hotmail.com’ e-posta adresine bu tabloyu mail atacak, teknik takipte bulunan polis de bu tablodan haberdar olmuş olacaktı. İşte bu tabloya baktıklarında, 21 Eylül 2012 tarihinin karşısında, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a gönderilen Euro’ların tutulduğu ‘CAG EUR’ isimli dosyada ‘2.000.000,00 Euro’ yazıyordu. Kuryeler için tutulan Excel tablosunda da aynı tarihte yapılan 2 milyon Euro’nun karşısında ‘Sadık’ yazıyordu. Yani aynen telefon dinlemesine takıldığı gibi, Sadık o gün Ankara Esenboğa Havalimanı CIP salonunda Çağlayan’ın adamı Sedat ile buluşarak parayı teslim etmişti.
Bu, soruşturmanın başlamasının ardından polisin takibine takılan ilk rüşvet olayıydı. Reza’nın kara para trafiğini ortaya çıkarmak için soruşturmaya başlayan savcılık ve emri altındaki polisler, ilk kez işin içerisinde bir siyasinin de olduğunu tespit etmiş oluyordu.
***
3 hafta sonrası…
13 Ekim 2012…
Saat 16.30…
Reza Zarrab, yine Sadık’ı arayarak Ankara’daki ‘25’li dost’tan bir kâğıt alıp gelmesini ister.
Nedir bu 25? Ve kimdir 25’li dost?
Yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde değindiğim gibi Reza Zarrab, Zafer Çağlayan’a sık sık yeni telefon ve hatlar gönderiyordu. Bunlar güvenilir, ‘birebir’ hatlardı. Kendi aralarında da bu hatlara kod rakamlar veriliyordu. “11’e geç” dediklerinde 11 kod adı verilen hat üzerinden konuşuyorlar ve sonra bu telefonu ve hattı imha ediyorlardı.
Burada bahsedilen 25’li dost ise 25 numaralı hattı kullanan Bakan Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan’dı.
Sadık, Ankara’ya gidecek ve Bakan’ın oğlundan bir ‘kâğıt’ alacaktı. Bu, Reza için önemli bir belgeydi.
Sadık ilk uçağa atlayıp Ankara’ya gitti. Aynı gün saat 19.10’da Ankara’dan Reza’yı arayıp, “Ben geldim” diye haber verdi. Ancak ’25’e ulaşamıyordu. “Bunu (Salih Kaan Çağlayan) aradım, bu dedi ‘Diğer şeyden, diğerinden ara’… Telefonu bende yok, onu bana mesaj atar mısın?” talebinde bulundu Reza’dan. Zarrab bunun üzerine, “Numara 25 nerdedir? 25 yazan?” diye sordu. Sadık, “Kendindedir, bende yok ki telefonu bende” karşılığını verdi. Zarrab şaşırarak, “Numara 25 verdim sana, vermedim mi?.. Dur gideyim eve atayım bekle” dedi. Sonra bunun yerine özel hattan Kaan Çağlayan’a mesaj yazdı. Bakan’ın oğlu, 45 dakika sonra Eskişehir yolu üzerindeki Gordion AVM’ye randevu verdi. “Gordion alışveriş merkezine gelsin, orda tuvalette falan görelim birbirimizi” diye yazmıştı.
Polis takipteydi.
Saat 20.25…
Tuvaletteki buluşmayı İstanbul’dan Reza Zarrab organize ediyordu. Oğul Çağlayan’la yazışıyor, sonra Sadık’ı bilgilendiriyordu. Kaan, “Badyshop’un yanındaki tuvalette hazır olalım, iki dakikaya ordayım” yazdı. Zarrab, Sadık’a, “Bir tane kâğıt verecek, al” dedi.
Ertesi gün…
Saat 12.13… Patronu Reza’yı arayan Sadık, belgenin elinde olduğunu hatırlattı. Reza, “Dursun, o yarın lazım olacak.” diyerek beklemeye aldı.
Neydi bu ‘kâğıt’?
17 Aralık fezlekesine göre 2 milyon Euro karşılığında Ekonomi Bakanı’ndan alınan bu belge, uluslararası işlemlerini kolaylaştırmak amacıyla Bakanlık tarafından Zarrab’a imtiyaz sağlayan bir belgeydi.
O zaman burada biraz durmamız gerekiyor.
Sorulması gereken sorular var.
E hani bu bir milli davaydı?
Madem ki bu milli dava, bir kara para tüccarına imtiyaz sağlayan bakanlık evrakı neden gizlice bir tuvalette teslim ediliyor?
Neden gizliliğe ihtiyaç duyuluyor?
Bu neyin davası?
Nasıl bir milli dava oluyor bu?
Biz neden şimdi Zafer Çağlayan için, oğlu Salih Kaan Çağlayan için, Reza Zarrab için ülke olarak kendimiz feda ediyoruz ki?!
Bunu “25’li dostlarımız” düşünsün, hesabını onlar versin, öyle değil mi?!
ÇAĞLAYAN’A KARDEŞİ ÜZERİNDEN 2.4 MIİLYON TL
Bu kadarla sınırlı değil tabi ki…
Sonuç itibariyle Zarrab’ın New York’ta mahkeme huzurunda “Sadece Euro olarak 45 ila 50 milyon Euro arasında rüşvet verdim” dediği Zafer Çağlayan’dan bahsediyoruz.
2 hafta sonrası…
31 Ekim 2012…
Saat 08.01… Yurtdışında bulunan Abdullah Happani, akrabası Cemalettin Happani’ye bir mesaj attı. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın kardeşi Mehmet Şenol Çağlayan’ın Bank Asya’da bulunan hesabına ait IBAN numarası yazıyordu. Bir dakika sonra Cemalettin, Abdullah’ı arayıp, “Bu nedir?” diye sordu. Abdullah, “O hesaba şey göndereceksiniz, Simay’dan iki milyon dört yüz, böyle seksen bin küsür falan TL gönderin” talimatı verdi.
Simay, Zarrab’ın paravan şirketlerinden biriydi. Abdullah Happani, bu şirket üzerinden gönderilecek para karşılığında da altın alınmış gibi fatura kesilmesini istedi.
Bu konuşmalar, polisin dinlemesine takılıyordu.
Polise göre, gönderilecek para herhangi bir ticari ilişkiye dayanmadığı için böyle bir yönteme başvuruluyordu. Bankadan para göndermek durumunda kalmalarının sebebi ise Abdullah Happani’nin yurt dışında olmasıydı. Özellikle küsuratlı bir fatura isteme nedeni de sanki gerçekten bir alışveriş yapılmış gibi, inandırıcı olma çabasıydı
Sonuçta, 25 kilo altın karşılığı 2 milyon 465 bin liralık bir fatura kesildi. Nitekim o meşhur Excel tablosunda, bu tutar Bakan Çağlayan’a gönderilen rüşvet listesinde de görülecekti. Reza’nın ‘kara kaplı’ defterinde, 31 Ekim 2012 tarihinde Simay isimli firmanın banka hesabından M. Şenol Çağlayan’ın hesabına 2 milyon 465 bin TL para gönderildiği görülüyordu.
17 Aralık’tan sonra TBMM bünyesinde 4 bakan için kurulacak Soruşturma Komisyonu, bu ödemeyi de inceledi. Muhalefet partilerine mensup milletvekilleri, bu olayla ilgili önemli bir bilgiyi kayıtlara geçirecekti. Komisyon, Şenol Çağlayan’ın hesabına yatan bu yaklaşık 2.5 milyon TL’nin, 2 gün sonra Zafer Çağlayan’ın kendi hesabına aktarıldığını tespit etti.
Bu transfer, Komisyon tarafından Zafer Çağlayan’a da sorulacak ve eski Bakan şu cevabı verecekti: “Milletvekili seçildikten sonra ortağı ve yöneticisi olduğum şirketteki hisselerimi kardeşim Şenol Çağlayan’a devrettim. Kardeşim de hesabıma yapılan ödemeyle bana şirket devrinden dolayı borcunun bir bölümünü ödemiş, tüm bu işlemler resmi kanallarla, yani banka aracılığıyla yapılmıştır.”
GAZETECİYE 1000 TL’LİK BANK ASYA SORGUSU
Burada bir parantez açıp başka bir noktaya parmak basmak zorundayım.
Malum olduğu üzere Bank Asya üzerinden binlerce insanın hayatı karartılıyor. Yasal bir banka olan Bank Asya’da hesabı olduğu veya belli tarihlerde para yatırdığı için ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanan binlerce insan var. Bundan dolayı hapis yatıyorlar.
Bir küçük örnek vereyim:
Deneyimli gazeteci Cumali Çaygeç (43), 361 gündür özgürlüğünden mahrum. Ankara Sincan Cezaevi’nde tutuklu. S Haber’de muhabirlik, TRT Şeş kanalında haber müdürlüğü yapmış, TRT Haber’de çalışmış 22 yıllık bir televizyoncu. Kendisine yöneltilen suçlamalardan biri, Bank Asya’ya 2014 yılında bin TL yatırmak.
3 çocuk babası Cumali Çaygeç, bu bin TL için hesap vermek zorunda kaldı. Emniyetteki sorgusunda kendisine, “18 Mart 2002 tarihinde Bank Asya’da hesap açtırdığınız, 2014 yılında bu hesaba 1000 (bin) TL para yatırdığınız tespit edilmiştir.” diye soruldu. Çaygeç, şu cevabı verdi: “Babam son 2 yıldır hastaydı. Öleceğini düşünüyordu. Cenaze masraflarını karşılamam için verdi bu parayı. ‘Faizsiz bir bankaya yatır’ dedi. Ben de faizsiz olmasından dolayı bu bankaya yatırdım. Babam vefat etti. O sırada bu parayı çekip cenaze masraflarında kullandım.”
Birilerini yarın bir gün utançtan yerin dibine batıracak on binlerce hikâyeden sadece bir tanesi… Ne kadar acı ki, babanızın kefen parasını yasal bir bankaya yatırdığınız için ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanıyorsunuz.
Fakat diğer taraftan size bu suçlamayı yönelten siyasi iktidarın en muteber adamlarından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat önüne baraj kurduğu Zafer Çağlayan, 2012 yılında bu banka üzerinden 2.5 milyon TL civarında bir rüşvet alıyor… Evet doğal olarak buradaki suç, o bankayı kullanmış olmak değil; rüşvetin kendisi. Fakat Türkiye’de rüşvetin kendisi değil, devletin yasaları ile güvence altında olan bir bankaya bin TL yatırmak suç olarak görülüyor.
İşte sadece bu bile Reza Zarrab konusunun ne derece milli, ne derece şahsi bir dava olduğunun cevabıdır.
Düşünebilenler ve vicdan sahibi olanlar için…
[Ahmet Dönmez] 18.12.2017 [TR724]
Hedef Türkiye mi?
Bu soruya cevap aramaya devam ediyoruz.
Reza Zarrab’ın kendisi ABD’deki davada rüşvetleri açık açık itiraf ettiğine göre, 17 Aralık fezlekesinde belgelenen bu olayları da hatırlamak şart.
Bakalım ne kadar ‘milli’ ne kadar ‘şahsi’ davaymış bu görelim.
***
Tarih 13 Eylül 2012…
Iİstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Reza Zarrab suç örgütüne karşı harekete geçer. Savcı Celal Kara, bu tarihte soruşturmayı başlatır.
4 gün sonra da İstanbul 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nden ‘dinleme’ izni talep edilir. Mahkeme, bu talebi onaylar ve İstanbul Emniyeti Mali Şube Müdürlüğü dinlemelere başlar. Böylece 15 ay sonra yapılacak 17 Aralık operasyonunun fitili de ateşlenmiş olur.
Henüz daha 5 gün geçmiştir ki polis ve savcılık, bomba gibi bir gelişmeyle karşılaşır. 21 Eylül günü saat 11.45’te Ekonomi Bakanlığı özel kalemini arayan Reza Zarrab, Zafer Çağlayan’la görüşmek istediğini söyler.
O gün en güvenilir kuryesi Sadık’ı (Mohammad Sadegh Rastrgarshishehg) Ankara’ya göndermiştir. Havaalanı CIP Salonu’nda Sedat isimli biriyle görüştürüyordur. Polis ilk önce bunun ne manaya geldiğini anlamaz. Bu şahıslar arasında nasıl bir ilişki döndüğünü, Sadık ile Sedat’ın neden buluştuğunu bilmemektedir.
Ancak soruşturmanın ilerleyen safhasında Reza Zarrab’ın tuttuğu rüşvet Excel tablosunu ele geçirdiklerinde bu bağlantıyı çözeceklerdir. Bilindiği gibi Zarrab, kime ne kadar para verdiğinin hesabını tutmakta idi. Bunu de bir Excel tablosuna kaydediyordu. Nitekim bu bilgiyi, ABD’deki davada da teyid etti.
Reza’nın sağ kolu Abdullah Happani, daha sonra bir ihtiyaç anında Zarrab’ın ‘riza_sf@hotmail.com’ e-posta adresine bu tabloyu mail atacak, teknik takipte bulunan polis de bu tablodan haberdar olmuş olacaktı. İşte bu tabloya baktıklarında, 21 Eylül 2012 tarihinin karşısında, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a gönderilen Euro’ların tutulduğu ‘CAG EUR’ isimli dosyada ‘2.000.000,00 Euro’ yazıyordu. Kuryeler için tutulan Excel tablosunda da aynı tarihte yapılan 2 milyon Euro’nun karşısında ‘Sadık’ yazıyordu. Yani aynen telefon dinlemesine takıldığı gibi, Sadık o gün Ankara Esenboğa Havalimanı CIP salonunda Çağlayan’ın adamı Sedat ile buluşarak parayı teslim etmişti.
Bu, soruşturmanın başlamasının ardından polisin takibine takılan ilk rüşvet olayıydı. Reza’nın kara para trafiğini ortaya çıkarmak için soruşturmaya başlayan savcılık ve emri altındaki polisler, ilk kez işin içerisinde bir siyasinin de olduğunu tespit etmiş oluyordu.
***
3 hafta sonrası…
13 Ekim 2012…
Saat 16.30…
Reza Zarrab, yine Sadık’ı arayarak Ankara’daki ‘25’li dost’tan bir kâğıt alıp gelmesini ister.
Nedir bu 25? Ve kimdir 25’li dost?
Yazı dizisinin daha önceki bölümlerinde değindiğim gibi Reza Zarrab, Zafer Çağlayan’a sık sık yeni telefon ve hatlar gönderiyordu. Bunlar güvenilir, ‘birebir’ hatlardı. Kendi aralarında da bu hatlara kod rakamlar veriliyordu. “11’e geç” dediklerinde 11 kod adı verilen hat üzerinden konuşuyorlar ve sonra bu telefonu ve hattı imha ediyorlardı.
Burada bahsedilen 25’li dost ise 25 numaralı hattı kullanan Bakan Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan’dı.
Sadık, Ankara’ya gidecek ve Bakan’ın oğlundan bir ‘kâğıt’ alacaktı. Bu, Reza için önemli bir belgeydi.
Sadık ilk uçağa atlayıp Ankara’ya gitti. Aynı gün saat 19.10’da Ankara’dan Reza’yı arayıp, “Ben geldim” diye haber verdi. Ancak ’25’e ulaşamıyordu. “Bunu (Salih Kaan Çağlayan) aradım, bu dedi ‘Diğer şeyden, diğerinden ara’… Telefonu bende yok, onu bana mesaj atar mısın?” talebinde bulundu Reza’dan. Zarrab bunun üzerine, “Numara 25 nerdedir? 25 yazan?” diye sordu. Sadık, “Kendindedir, bende yok ki telefonu bende” karşılığını verdi. Zarrab şaşırarak, “Numara 25 verdim sana, vermedim mi?.. Dur gideyim eve atayım bekle” dedi. Sonra bunun yerine özel hattan Kaan Çağlayan’a mesaj yazdı. Bakan’ın oğlu, 45 dakika sonra Eskişehir yolu üzerindeki Gordion AVM’ye randevu verdi. “Gordion alışveriş merkezine gelsin, orda tuvalette falan görelim birbirimizi” diye yazmıştı.
Polis takipteydi.
Saat 20.25…
Tuvaletteki buluşmayı İstanbul’dan Reza Zarrab organize ediyordu. Oğul Çağlayan’la yazışıyor, sonra Sadık’ı bilgilendiriyordu. Kaan, “Badyshop’un yanındaki tuvalette hazır olalım, iki dakikaya ordayım” yazdı. Zarrab, Sadık’a, “Bir tane kâğıt verecek, al” dedi.
Ertesi gün…
Saat 12.13… Patronu Reza’yı arayan Sadık, belgenin elinde olduğunu hatırlattı. Reza, “Dursun, o yarın lazım olacak.” diyerek beklemeye aldı.
Neydi bu ‘kâğıt’?
17 Aralık fezlekesine göre 2 milyon Euro karşılığında Ekonomi Bakanı’ndan alınan bu belge, uluslararası işlemlerini kolaylaştırmak amacıyla Bakanlık tarafından Zarrab’a imtiyaz sağlayan bir belgeydi.
O zaman burada biraz durmamız gerekiyor.
Sorulması gereken sorular var.
E hani bu bir milli davaydı?
Madem ki bu milli dava, bir kara para tüccarına imtiyaz sağlayan bakanlık evrakı neden gizlice bir tuvalette teslim ediliyor?
Neden gizliliğe ihtiyaç duyuluyor?
Bu neyin davası?
Nasıl bir milli dava oluyor bu?
Biz neden şimdi Zafer Çağlayan için, oğlu Salih Kaan Çağlayan için, Reza Zarrab için ülke olarak kendimiz feda ediyoruz ki?!
Bunu “25’li dostlarımız” düşünsün, hesabını onlar versin, öyle değil mi?!
ÇAĞLAYAN’A KARDEŞİ ÜZERİNDEN 2.4 MIİLYON TL
Bu kadarla sınırlı değil tabi ki…
Sonuç itibariyle Zarrab’ın New York’ta mahkeme huzurunda “Sadece Euro olarak 45 ila 50 milyon Euro arasında rüşvet verdim” dediği Zafer Çağlayan’dan bahsediyoruz.
2 hafta sonrası…
31 Ekim 2012…
Saat 08.01… Yurtdışında bulunan Abdullah Happani, akrabası Cemalettin Happani’ye bir mesaj attı. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın kardeşi Mehmet Şenol Çağlayan’ın Bank Asya’da bulunan hesabına ait IBAN numarası yazıyordu. Bir dakika sonra Cemalettin, Abdullah’ı arayıp, “Bu nedir?” diye sordu. Abdullah, “O hesaba şey göndereceksiniz, Simay’dan iki milyon dört yüz, böyle seksen bin küsür falan TL gönderin” talimatı verdi.
Simay, Zarrab’ın paravan şirketlerinden biriydi. Abdullah Happani, bu şirket üzerinden gönderilecek para karşılığında da altın alınmış gibi fatura kesilmesini istedi.
Bu konuşmalar, polisin dinlemesine takılıyordu.
Polise göre, gönderilecek para herhangi bir ticari ilişkiye dayanmadığı için böyle bir yönteme başvuruluyordu. Bankadan para göndermek durumunda kalmalarının sebebi ise Abdullah Happani’nin yurt dışında olmasıydı. Özellikle küsuratlı bir fatura isteme nedeni de sanki gerçekten bir alışveriş yapılmış gibi, inandırıcı olma çabasıydı
Sonuçta, 25 kilo altın karşılığı 2 milyon 465 bin liralık bir fatura kesildi. Nitekim o meşhur Excel tablosunda, bu tutar Bakan Çağlayan’a gönderilen rüşvet listesinde de görülecekti. Reza’nın ‘kara kaplı’ defterinde, 31 Ekim 2012 tarihinde Simay isimli firmanın banka hesabından M. Şenol Çağlayan’ın hesabına 2 milyon 465 bin TL para gönderildiği görülüyordu.
17 Aralık’tan sonra TBMM bünyesinde 4 bakan için kurulacak Soruşturma Komisyonu, bu ödemeyi de inceledi. Muhalefet partilerine mensup milletvekilleri, bu olayla ilgili önemli bir bilgiyi kayıtlara geçirecekti. Komisyon, Şenol Çağlayan’ın hesabına yatan bu yaklaşık 2.5 milyon TL’nin, 2 gün sonra Zafer Çağlayan’ın kendi hesabına aktarıldığını tespit etti.
Bu transfer, Komisyon tarafından Zafer Çağlayan’a da sorulacak ve eski Bakan şu cevabı verecekti: “Milletvekili seçildikten sonra ortağı ve yöneticisi olduğum şirketteki hisselerimi kardeşim Şenol Çağlayan’a devrettim. Kardeşim de hesabıma yapılan ödemeyle bana şirket devrinden dolayı borcunun bir bölümünü ödemiş, tüm bu işlemler resmi kanallarla, yani banka aracılığıyla yapılmıştır.”
GAZETECİYE 1000 TL’LİK BANK ASYA SORGUSU
Burada bir parantez açıp başka bir noktaya parmak basmak zorundayım.
Malum olduğu üzere Bank Asya üzerinden binlerce insanın hayatı karartılıyor. Yasal bir banka olan Bank Asya’da hesabı olduğu veya belli tarihlerde para yatırdığı için ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanan binlerce insan var. Bundan dolayı hapis yatıyorlar.
Bir küçük örnek vereyim:
Deneyimli gazeteci Cumali Çaygeç (43), 361 gündür özgürlüğünden mahrum. Ankara Sincan Cezaevi’nde tutuklu. S Haber’de muhabirlik, TRT Şeş kanalında haber müdürlüğü yapmış, TRT Haber’de çalışmış 22 yıllık bir televizyoncu. Kendisine yöneltilen suçlamalardan biri, Bank Asya’ya 2014 yılında bin TL yatırmak.
3 çocuk babası Cumali Çaygeç, bu bin TL için hesap vermek zorunda kaldı. Emniyetteki sorgusunda kendisine, “18 Mart 2002 tarihinde Bank Asya’da hesap açtırdığınız, 2014 yılında bu hesaba 1000 (bin) TL para yatırdığınız tespit edilmiştir.” diye soruldu. Çaygeç, şu cevabı verdi: “Babam son 2 yıldır hastaydı. Öleceğini düşünüyordu. Cenaze masraflarını karşılamam için verdi bu parayı. ‘Faizsiz bir bankaya yatır’ dedi. Ben de faizsiz olmasından dolayı bu bankaya yatırdım. Babam vefat etti. O sırada bu parayı çekip cenaze masraflarında kullandım.”
Birilerini yarın bir gün utançtan yerin dibine batıracak on binlerce hikâyeden sadece bir tanesi… Ne kadar acı ki, babanızın kefen parasını yasal bir bankaya yatırdığınız için ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanıyorsunuz.
Fakat diğer taraftan size bu suçlamayı yönelten siyasi iktidarın en muteber adamlarından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat önüne baraj kurduğu Zafer Çağlayan, 2012 yılında bu banka üzerinden 2.5 milyon TL civarında bir rüşvet alıyor… Evet doğal olarak buradaki suç, o bankayı kullanmış olmak değil; rüşvetin kendisi. Fakat Türkiye’de rüşvetin kendisi değil, devletin yasaları ile güvence altında olan bir bankaya bin TL yatırmak suç olarak görülüyor.
İşte sadece bu bile Reza Zarrab konusunun ne derece milli, ne derece şahsi bir dava olduğunun cevabıdır.
Düşünebilenler ve vicdan sahibi olanlar için…
[Ahmet Dönmez] 18.12.2017 [TR724]
Bitcoin, 21. asrın Lale çılgınlığı mı? [Semih Ardıç]
Sanal para, nam-ı diğer kripto para hakkında farklı kanaatler dile getiriliyor. Piyasada bugün itibarıyla Bitcoin, Ethereum, Ripple, Litecoin, Dash, Monero, Neo ve Nem gibi binden fazla kripto para çeşidi var. Sanal olmaları yalnızca bilgisayar sisteminde kayıtlı olmalarından kaynaklanıyor.
Bahse konu para birimleri banknot ya da madenî halde değil. İhtilaf da bu hususta ağırlık kazanıyor. Bazılarına göre sanal paralar teknoloji asrının tabiî bir neticesi ve bu kavram 15-20 sene içinde çok daha ehemmiyetle hale gelecek. Buna mukabil tarafta yer alanlar ise ortada bir otorite olmadığı için sistemi kuranları insanları istismar etmekle itham ediyor.
LALE BİRE ON KAZANDIRIYORDU
İkinci kısımdakiler iddialarını ispat etmek için 17. asrın ortalarında Hollanda’yı kasıp kavuran Lale çılgınlığına atıf yapıyor. ‘Dünyanın ilk malî balonu’ şeklinde nitelendirilen vakada lale soğanı fiyatları yüzde binleri bulan oranlarda artmış ve lale kıymetli emtia olarak Hollanda borsalarında dahi satılmaya başlamış ve lale fiyatı esas alınarak sözleşmeler yapılmıştı.
Furya büyüdükçe pek çok kişi lale piyasasında yer kapmak için ticarete atılmış, açığa satış pozisyonu almış, loncalarda noter onaylı vadeli sözleşmeler satılır hâle gelmişti. Hatta lale mukabili mülk satışları dahi yapılmıştı. 1637’de en meşhur lale soğanlarından ‘Viceroy’nin fiyatı boyutuna göre 3 bin ila 4 bin 200 Hollanda Florini arasındaydı. O devirde bir zanaatkâr senede 300 florin kazanıyordu. Bir Lale soğanı bir senelik kazançtan on kat fazla ediyordu. Daha sonra fiyatlar bir anda düşmüş ve parasını laleye yatıranlar iflas etmişti.
SANAL PARA SAYISI BİNİ GEÇTİ
En fazla Bitcoin ismi telaffuz edilse ve 17 Aralık 2017 itibarıyla bir Bitcoin’in fiyatı 19 bin doları aşsa da piyasada binden fazlan sanal para mevcut. Sayı daha da artacak. 15-20 sene içinde bu paraların kullanımı da yaygınlaşacak.
Herkes için yeni bir durumla karşı karşıyayız. 17. asırda Lale’ye para yatıranların başına gelenlerin hal-i hazırda cüzdanında sanal para taşıyanlar için de geçerli olacağını söylemek çok sathî kalıyor. Her devrin şartları farklıdır. Sanal paralara bugün karşı çıkanlar ABD Doları ya da kredi kartı gibi kavramların dünyada kabul gördüğünü unutmuş gibi konuşuyor.
SABANCI, TURKCELL’E ‘HAYIR’ DEMİŞTİ
Değişime ve yeniliklere karşı bağlayıcı ifadelerden imtina edilmeli. Tarih aksi halde davrananların mahcubiyetini naklediyor. Murat Vargı, Turkcell için kapısını çaldığı merhum Sakıp Sabancı’dan, “İnsanlar normal telefon varken cep telefonuna niye para harcasın ki!” cevabını almıştı.
Senelerin sanayicisi Sabancı değişimin getirdiği o fırsatı elinin tersi ile iterken, Vargı’ya “Tamam” diyen Mehmet Emin Karamehmet’in yıldızı bir anda parlamıştı. Sabancı kaçırdığı fırsattan duyduğu hiss-i nedameti, “Ah bu kafam ah! Bilemedim, göremedim” sözleri ile ifade etmişti.
BILL GATES: GÖZ ARDI ETMEK MANTIKLI DEĞİL
Sanal paralara dair Microsoft’un sahibi Bill Gates’in şu sözlerinin altını çizdim: “Çok da uzun bir süre önce değil, bazı uzmanlar şahsî bilgisayarların hiçbir zaman uyum sağlayamayacağını, tabletlerin ise pahalı bir kahve tepsisi olarak kullanılacağını söylerdi. Bu yüzden sanal para birimlerini göz ardı etmek çok da mantıklı değil. Zayıf kurumları olan ve para birimleri istikrarlı olmayan devletlerde artan kullanımını görebiliriz.” Gates’in bu sözleri sarfettiği Eylül ayında Bitcoin fiyatı 4 bin 171 dolardı.
Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman üç sene evvel, “Bitcoin kayda değer bir kriptografik başarı. Dijital dünyada tekrar edilemeyen bir şeyi icat etmenin büyük bir kıymeti var” tespitinde bulunmuştu. O tarihte Bitcoin, 669 dolar civarındaydı.
Aynı tarihlerde Alphabet’in Yönetim Kurulu Başkanı Eric Schmidt de şunları söylemişti: “Bitcoin çok heyecan verici. Bitcoin fiziksel olarak bir yerde olamayacağınız para transferleri için çok uygun, büyük oranda para aktarımları için de diğer para birimleri kolay olmayabiliyor.”
FIRSAT VE RİSK İÇİÇEDİR
Her değişim ya da icat sancılı olmuştur. Her kesimin yeniliklerden haberdar olması vakit almıştır. İşte o aradaki zaman dilimi bilgiye yakın olanlar adına fırsat kapılarını da aralar.
Her yeni fikir, hizmet modeli, mamul ya da emtia ilk vakitlerde fırsatçılık, iyi koku almak ya da gelecek vaat eden bir sahaya yatırım yapmak gibi farklı saiklerle izah edilebilecek yatırımlara muhatap olmuştur. Yeni fırsat kapısı fark edildiğinde daha evvel aldıklarının bir kısmının satarak büyük kazançlar elde edenlere kızacağımıza değişimi niçin fark edemediğimize hayıflanmalıyız.
BITCOIN 100 BİN DOLAR OLUR MU?
Sanal paralar son dönemde şayan-ı dikkat seviyede prim yapıyor. Mesela Bitcoin… Böyle giderse 2018’de bir Bitcoin’in 100 bin doları bulacağı konuşuluyor. Günlük yüzde 10 prim yapan Bitcoin hep böyle yükselmeyecek. Bir seviyeye geldiğinde denge noktasını bulacak. O tarihten itibaren arz-talep ve diğer saiklerin ortalaması fiyatı tayin edecek. Henüz o tarihin geldiği söylenemez.
İnternet aracılığıyla kullanılan, hiçbir otorite ya da aracı kuruma aidiyeti olmayan Bitcoin gibi sanal paralar belirli şifreler kullanılarak yerleştirildiği sanal cüzdanlardan yine şifreler aracılığıyla çıkarılıp kullanılabiliyor. Kripto paralar, gerçek paralar gibi harcamaya bile başlandı.
TALEP SÜRDÜKÇE GERİSİ TEFERRUAT
Kullanıcılar sanal parayı bir ödeme vasıtası olarak kabul ettikçe ya da bir emtia gibi gördükçe sanal paraların fiyatı daha da artacak. Aynı husus diğer para birimleri için de cari olduğuna göre Bitcoin ve diğer sanal paraların istikbalini karanlık görenlere hak vermek mümkün değil.
Bitcoin çok konuşulduğu için onu tahlil edeyim. Bitcoin ilk kez piyasaya çıkan ve halen en yaygın olan sanal para.
Piyasadaki Bitcoin adedi 21 milyonu geçemeyecek. 17 Aralık 2017 tarihi itibarıyla 17 milyona yakın Bitcoin tedavülde. 3 milyon civarında Bitcoin daha tedavüle girecek. Yeni Bitcoinlerin tedavüle girebilmesi için 16 haneli bir şifreyi çözmek icap ediyor. Şifre çözmek kolay değil. İleri seviyede profesyonel bilgi ve teknik donanım elzem.
ŞİFREYİ ÇÖZENE 25 BITCOIN
Şifreyi çözen kişi 25 adet Bitcoin kazanıyor. İlerleyen dönemde, başlangıçtaki yazılımın doğası gereği 12,5 adede inecek bu kazanç. Sonra bu şekilde daha da azalacak. Bitcoin sistemini kullanarak ödeme ya da bir işlem yapmak isteyip de şifreyle uğraşmak istemeyenler Bitcoin satan internet sitelerinden para mukabili satın alabiliyor. Bitcoin’in kuru da tıpkı ulusal paraların birbiri karşısındaki kuru gibi arz ve talebe göre piyasada belirleniyor.
17 Aralık 2017 akşam saatlerinde 1 Bitcoin 19.345,70 ABD Doları olduğuna göre piyasada yaklaşık 328,8 milyar dolar tutarında Bitcoin bulunuyor. Aynı tarih itibarıyla bütün kripto paraların toplam piyasa değeri 417 milyar dolar civarında. Dünyada 31 trilyon dolar nakit para tedavülde. Bu tutarın içinde ABD dolarının payı 1,5 trilyon dolar.
BITCOIN, CHICAGO BORSASI’NDA
Kripto paralar merkez bankaları ile irtibatlı olmadığı için devletlerin iktisadî vaziyetinden etkilenmiyor. Açılmış hesapların dondurulması, el konulması gibi riskler de sıfıra yakın. Bu yanı ile ileride yasaklanma ihtimalinden bahsedilse de trilyon dolarlık bir büyüklüğe yaklaşmış bir sektörü kapatmak düne göre daha zor.
Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, OECD, IMF gibi çatı kuruluşların yanı sıra büyük merkez bankalarının sanal parayı artık reddetme lüksü yok. Chicago Vadeli İşlemler Borsası (CBOE) Bitcoin vadeli işlemlerini 10 Aralık’ta başlatacağını duyurmuştu. CBOE, dünyada en büyük vadeli işlem hacmine sahip CME Group’un vadeli işlemlerine 18 Aralık itibarıyla müsaade etti.
Bu da demek oluyor ki borsalar da kapılarını Bitcoin ve diğer sanal paralara açmaya başladı. Alın size yasaklanmaması için bir saik daha. Böylesi haberler Bitcoin’in fiyat artışına destek verecek.
BUGÜNÜN DEĞİL İSTİKBALİN HABERCİSİ
Bitcoin ve diğerleri bugünün değil istikbalin iktisadî sisteminin habercisidir. Bugün nasıl her devletin ya da şirketin atmosfere saldığı karbon miktarı (ayak izi) tespit ediliyor ve atmosferi muhafaza etmek için herkesin bu miktarı düşürmesine matuf müeyyideler geliştiriliyorsa bir gün merkez bankalarının bastığı paralar için kaç ağacı katlettiği de masaya gelecek. İşte o gün banknot tarihe karışacak.
Ezcümle değişmeyen hakikat değişimin ta kendisidir. Güneşe gözlerini kapayanlar gündüzü kendilerine karanlık eder.
Bitcoin’i reddetmek yerine olup biteni anlamaya gayret etmek en isabetli karar olacaktır.
[Semih Ardıç] 18.12.2017 [TR724]
Bahse konu para birimleri banknot ya da madenî halde değil. İhtilaf da bu hususta ağırlık kazanıyor. Bazılarına göre sanal paralar teknoloji asrının tabiî bir neticesi ve bu kavram 15-20 sene içinde çok daha ehemmiyetle hale gelecek. Buna mukabil tarafta yer alanlar ise ortada bir otorite olmadığı için sistemi kuranları insanları istismar etmekle itham ediyor.
LALE BİRE ON KAZANDIRIYORDU
İkinci kısımdakiler iddialarını ispat etmek için 17. asrın ortalarında Hollanda’yı kasıp kavuran Lale çılgınlığına atıf yapıyor. ‘Dünyanın ilk malî balonu’ şeklinde nitelendirilen vakada lale soğanı fiyatları yüzde binleri bulan oranlarda artmış ve lale kıymetli emtia olarak Hollanda borsalarında dahi satılmaya başlamış ve lale fiyatı esas alınarak sözleşmeler yapılmıştı.
Furya büyüdükçe pek çok kişi lale piyasasında yer kapmak için ticarete atılmış, açığa satış pozisyonu almış, loncalarda noter onaylı vadeli sözleşmeler satılır hâle gelmişti. Hatta lale mukabili mülk satışları dahi yapılmıştı. 1637’de en meşhur lale soğanlarından ‘Viceroy’nin fiyatı boyutuna göre 3 bin ila 4 bin 200 Hollanda Florini arasındaydı. O devirde bir zanaatkâr senede 300 florin kazanıyordu. Bir Lale soğanı bir senelik kazançtan on kat fazla ediyordu. Daha sonra fiyatlar bir anda düşmüş ve parasını laleye yatıranlar iflas etmişti.
SANAL PARA SAYISI BİNİ GEÇTİ
En fazla Bitcoin ismi telaffuz edilse ve 17 Aralık 2017 itibarıyla bir Bitcoin’in fiyatı 19 bin doları aşsa da piyasada binden fazlan sanal para mevcut. Sayı daha da artacak. 15-20 sene içinde bu paraların kullanımı da yaygınlaşacak.
Herkes için yeni bir durumla karşı karşıyayız. 17. asırda Lale’ye para yatıranların başına gelenlerin hal-i hazırda cüzdanında sanal para taşıyanlar için de geçerli olacağını söylemek çok sathî kalıyor. Her devrin şartları farklıdır. Sanal paralara bugün karşı çıkanlar ABD Doları ya da kredi kartı gibi kavramların dünyada kabul gördüğünü unutmuş gibi konuşuyor.
SABANCI, TURKCELL’E ‘HAYIR’ DEMİŞTİ
Değişime ve yeniliklere karşı bağlayıcı ifadelerden imtina edilmeli. Tarih aksi halde davrananların mahcubiyetini naklediyor. Murat Vargı, Turkcell için kapısını çaldığı merhum Sakıp Sabancı’dan, “İnsanlar normal telefon varken cep telefonuna niye para harcasın ki!” cevabını almıştı.
Senelerin sanayicisi Sabancı değişimin getirdiği o fırsatı elinin tersi ile iterken, Vargı’ya “Tamam” diyen Mehmet Emin Karamehmet’in yıldızı bir anda parlamıştı. Sabancı kaçırdığı fırsattan duyduğu hiss-i nedameti, “Ah bu kafam ah! Bilemedim, göremedim” sözleri ile ifade etmişti.
BILL GATES: GÖZ ARDI ETMEK MANTIKLI DEĞİL
Sanal paralara dair Microsoft’un sahibi Bill Gates’in şu sözlerinin altını çizdim: “Çok da uzun bir süre önce değil, bazı uzmanlar şahsî bilgisayarların hiçbir zaman uyum sağlayamayacağını, tabletlerin ise pahalı bir kahve tepsisi olarak kullanılacağını söylerdi. Bu yüzden sanal para birimlerini göz ardı etmek çok da mantıklı değil. Zayıf kurumları olan ve para birimleri istikrarlı olmayan devletlerde artan kullanımını görebiliriz.” Gates’in bu sözleri sarfettiği Eylül ayında Bitcoin fiyatı 4 bin 171 dolardı.
Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman üç sene evvel, “Bitcoin kayda değer bir kriptografik başarı. Dijital dünyada tekrar edilemeyen bir şeyi icat etmenin büyük bir kıymeti var” tespitinde bulunmuştu. O tarihte Bitcoin, 669 dolar civarındaydı.
Aynı tarihlerde Alphabet’in Yönetim Kurulu Başkanı Eric Schmidt de şunları söylemişti: “Bitcoin çok heyecan verici. Bitcoin fiziksel olarak bir yerde olamayacağınız para transferleri için çok uygun, büyük oranda para aktarımları için de diğer para birimleri kolay olmayabiliyor.”
FIRSAT VE RİSK İÇİÇEDİR
Her değişim ya da icat sancılı olmuştur. Her kesimin yeniliklerden haberdar olması vakit almıştır. İşte o aradaki zaman dilimi bilgiye yakın olanlar adına fırsat kapılarını da aralar.
Her yeni fikir, hizmet modeli, mamul ya da emtia ilk vakitlerde fırsatçılık, iyi koku almak ya da gelecek vaat eden bir sahaya yatırım yapmak gibi farklı saiklerle izah edilebilecek yatırımlara muhatap olmuştur. Yeni fırsat kapısı fark edildiğinde daha evvel aldıklarının bir kısmının satarak büyük kazançlar elde edenlere kızacağımıza değişimi niçin fark edemediğimize hayıflanmalıyız.
BITCOIN 100 BİN DOLAR OLUR MU?
Sanal paralar son dönemde şayan-ı dikkat seviyede prim yapıyor. Mesela Bitcoin… Böyle giderse 2018’de bir Bitcoin’in 100 bin doları bulacağı konuşuluyor. Günlük yüzde 10 prim yapan Bitcoin hep böyle yükselmeyecek. Bir seviyeye geldiğinde denge noktasını bulacak. O tarihten itibaren arz-talep ve diğer saiklerin ortalaması fiyatı tayin edecek. Henüz o tarihin geldiği söylenemez.
İnternet aracılığıyla kullanılan, hiçbir otorite ya da aracı kuruma aidiyeti olmayan Bitcoin gibi sanal paralar belirli şifreler kullanılarak yerleştirildiği sanal cüzdanlardan yine şifreler aracılığıyla çıkarılıp kullanılabiliyor. Kripto paralar, gerçek paralar gibi harcamaya bile başlandı.
TALEP SÜRDÜKÇE GERİSİ TEFERRUAT
Kullanıcılar sanal parayı bir ödeme vasıtası olarak kabul ettikçe ya da bir emtia gibi gördükçe sanal paraların fiyatı daha da artacak. Aynı husus diğer para birimleri için de cari olduğuna göre Bitcoin ve diğer sanal paraların istikbalini karanlık görenlere hak vermek mümkün değil.
Bitcoin çok konuşulduğu için onu tahlil edeyim. Bitcoin ilk kez piyasaya çıkan ve halen en yaygın olan sanal para.
Piyasadaki Bitcoin adedi 21 milyonu geçemeyecek. 17 Aralık 2017 tarihi itibarıyla 17 milyona yakın Bitcoin tedavülde. 3 milyon civarında Bitcoin daha tedavüle girecek. Yeni Bitcoinlerin tedavüle girebilmesi için 16 haneli bir şifreyi çözmek icap ediyor. Şifre çözmek kolay değil. İleri seviyede profesyonel bilgi ve teknik donanım elzem.
ŞİFREYİ ÇÖZENE 25 BITCOIN
Şifreyi çözen kişi 25 adet Bitcoin kazanıyor. İlerleyen dönemde, başlangıçtaki yazılımın doğası gereği 12,5 adede inecek bu kazanç. Sonra bu şekilde daha da azalacak. Bitcoin sistemini kullanarak ödeme ya da bir işlem yapmak isteyip de şifreyle uğraşmak istemeyenler Bitcoin satan internet sitelerinden para mukabili satın alabiliyor. Bitcoin’in kuru da tıpkı ulusal paraların birbiri karşısındaki kuru gibi arz ve talebe göre piyasada belirleniyor.
17 Aralık 2017 akşam saatlerinde 1 Bitcoin 19.345,70 ABD Doları olduğuna göre piyasada yaklaşık 328,8 milyar dolar tutarında Bitcoin bulunuyor. Aynı tarih itibarıyla bütün kripto paraların toplam piyasa değeri 417 milyar dolar civarında. Dünyada 31 trilyon dolar nakit para tedavülde. Bu tutarın içinde ABD dolarının payı 1,5 trilyon dolar.
BITCOIN, CHICAGO BORSASI’NDA
Kripto paralar merkez bankaları ile irtibatlı olmadığı için devletlerin iktisadî vaziyetinden etkilenmiyor. Açılmış hesapların dondurulması, el konulması gibi riskler de sıfıra yakın. Bu yanı ile ileride yasaklanma ihtimalinden bahsedilse de trilyon dolarlık bir büyüklüğe yaklaşmış bir sektörü kapatmak düne göre daha zor.
Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, OECD, IMF gibi çatı kuruluşların yanı sıra büyük merkez bankalarının sanal parayı artık reddetme lüksü yok. Chicago Vadeli İşlemler Borsası (CBOE) Bitcoin vadeli işlemlerini 10 Aralık’ta başlatacağını duyurmuştu. CBOE, dünyada en büyük vadeli işlem hacmine sahip CME Group’un vadeli işlemlerine 18 Aralık itibarıyla müsaade etti.
Bu da demek oluyor ki borsalar da kapılarını Bitcoin ve diğer sanal paralara açmaya başladı. Alın size yasaklanmaması için bir saik daha. Böylesi haberler Bitcoin’in fiyat artışına destek verecek.
BUGÜNÜN DEĞİL İSTİKBALİN HABERCİSİ
Bitcoin ve diğerleri bugünün değil istikbalin iktisadî sisteminin habercisidir. Bugün nasıl her devletin ya da şirketin atmosfere saldığı karbon miktarı (ayak izi) tespit ediliyor ve atmosferi muhafaza etmek için herkesin bu miktarı düşürmesine matuf müeyyideler geliştiriliyorsa bir gün merkez bankalarının bastığı paralar için kaç ağacı katlettiği de masaya gelecek. İşte o gün banknot tarihe karışacak.
Ezcümle değişmeyen hakikat değişimin ta kendisidir. Güneşe gözlerini kapayanlar gündüzü kendilerine karanlık eder.
Bitcoin’i reddetmek yerine olup biteni anlamaya gayret etmek en isabetli karar olacaktır.
[Semih Ardıç] 18.12.2017 [TR724]
Kudüs, âh Kudüs! [Abdülhamit Bilici]
Yıllardır işgal altında yaşayan Filistinliler mazlumdur ve bu dram, tüm Müslümanların ve dünyanın ortak sorunudur. Ama bu durum, öteden beri bazılarının Filistin davasını siyasi çıkarları için sömürdüğü gerçeğini değiştirmez.
İslam tarihinde Kudüs sorununu çözen, orada tüm inanç gruplarının asırlarca barış içinde yaşamasını sağlayan isimler belli olduğu gibi, onların karakterleri ve karatları da bellidir: Hz. Ömer, Salahaddin, Yavuz Selim. Bu isimler arasında, dün dediği bugün dediğini tutmayan, yönetiminde adaleti sıfırlayan, kadınlara, yaşlılara, çocuklara bile zulmeden, yolsuzlukları tüm dünyanın diline düşmüş birini görüyor musunuz?!
SÜRPRİZ MİYDİ?
Peki Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması birden bire gelişen sürpriz bir karar mıydı? Hayır. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak, Trump’ın defalarca dile getirdiği seçim vaatlerinden biriydi. Amerika’daki ve tüm dünyadaki Müslümanlar hem Kudüs konusundaki bu vaadi hem göçmenlere karşı tutumu hem de çok yakınındaki General Flynn gibi İslam’a ‘kanser’ diyen isimler nedeniyle Trump’a baştan beri soğuk ve karşıydı. Ama tüm bunları bilmelerine rağmen Erdoğan ve havuz medyası buna aldırmayıp Trump’ı coşkuyla desteklemekte sakınca görmedi; hatta İslam düşmanlığı herkesçe bilinen Flynn gibi adamlarına para yağdırdı. Çünkü dertleri Kudüs veya Müslümanlar değil, ABD’de tutuklu bulunan ve kendini kurtarmak için verdiği rüşvetleri itiraf etme tehlikesi bulunan Reza Zarrab’ı kurtarmaktı. Bunun için aylarca çabaladılar, hatta THY’nin hiç ihtiyacı yokken sırf Trump’ı etkilemek için 11 milyar dolarlık uçak alımında bulundu Erdoğan.
Flynn ve Trump, Erdoğan’a yardımcı olmak istiyordu, hatta bunun için Zarrab iddianamesini hazırlayan Amerika’nın ünlü savcısı Bharara’yı görevden bile aldılar. Ama Amerika’da siyasetten bağımsız olan yargı, hukukun gereğini yaptı ve Reza’yı yargılamaya başladı. Reza da cezasını hafifletmek için suçlarını itiraf edip savcıya yardımcı olmaya başladı.
KUDÜS TEPKİSİNİN ÖLÇÜSÜ
Reza işi bu şekilde yatınca, Erdoğan ve havuz birden bire Trump’ın İslam karşıtlığını hatırladı, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına karşı gürültü çıkarmaya başladı. Oysa bu da tamamen laftan ibaretti. Reza için iki kez ABD’ye nota veren Erdoğan, Kudüs için tek nota vermedi. Washington’daki elçisini geri çağırmadı, ABD’nin Ankara’daki elçisini kovmadı. İncirliği kapatmadı. Benzer şekilde İsrail’e verdi veriştirdi ama bu ülkedeki elçisini çekmedi, İsrail’in Ankara’daki elçisini sınırdışı etmedi, bu ülkeyle ticareti durdurmadı. Peki ne yaptı? İstanbul’da bir Kudüs toplantısı yaptılar. Ama Kudüs konusunda İngilizce sonuç bildirisine ayrı, Türkçe bildiriye ayrı şeyler yazdılar. Hiçbir yaptırım içermeyen içi boş nutuklar atmaktan başka bir şey yapılmadı.
Trump’ın Kudüs adımı, Türkiye hükümetini rüşvetlerle önüne yatıran Reza’nın itiraf ettiği suçların üzerini örtmek ve dindar kesimin dikkatlerini başka noktaya çekmek için süper bir fırsat sundu, onlar da bunu tepe tepe kullanıyorlar.
BIKMADIK MI?
Mavi Marmara gemisini önce ben gönderdim deyip, İsrail’le 20 milyon dolar karşılığı anlaştıktan sonra Mavi Marmara’cılara “Oraya giderken bana mı sordunuz?” diyebilen karakterdeki Erdoğan’ın, Kudüs veya Filistin hassasiyeti olduğunu düşünmek için tüm bu arka plandan habersiz ve aklını yitirmiş fanatik bir taraftar olmak gerekir. Çünkü rüşvetçi Reza’nın aslında hayırsever bir iş adamı olduğuna dönük eski sözleri nasıl yalan idiyse Kudüs konusundaki çıkışları da Trump veya İsrail karşıtıymış gibi yaptıkları konuşmalar da yalan, dolan. Türkiye’de tek yanlı medya propagandasına maruz olan insanlar bu çelişki ve yalanların ne kadar farkında bilmiyoruz ama mesela Erdoğan’ın bu konulardaki lafları ile uygulamaları arasındaki zıtlığı fark eden Mısırlı bir gazeteci şunları yazdı: İçi boş ama cilalı sözlerle insanların Filistin ve Kudüs duyarlılığını sömürüp, arka kapıdan İsrail’le her türlü ticareti sürdüren, yolsuzluğa bulaşmış otoriter liderlerden bıkmadık mı?
[Abdülhamit Bilici] 18.12.2017 [TR724]
İslam tarihinde Kudüs sorununu çözen, orada tüm inanç gruplarının asırlarca barış içinde yaşamasını sağlayan isimler belli olduğu gibi, onların karakterleri ve karatları da bellidir: Hz. Ömer, Salahaddin, Yavuz Selim. Bu isimler arasında, dün dediği bugün dediğini tutmayan, yönetiminde adaleti sıfırlayan, kadınlara, yaşlılara, çocuklara bile zulmeden, yolsuzlukları tüm dünyanın diline düşmüş birini görüyor musunuz?!
SÜRPRİZ MİYDİ?
Peki Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması birden bire gelişen sürpriz bir karar mıydı? Hayır. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak, Trump’ın defalarca dile getirdiği seçim vaatlerinden biriydi. Amerika’daki ve tüm dünyadaki Müslümanlar hem Kudüs konusundaki bu vaadi hem göçmenlere karşı tutumu hem de çok yakınındaki General Flynn gibi İslam’a ‘kanser’ diyen isimler nedeniyle Trump’a baştan beri soğuk ve karşıydı. Ama tüm bunları bilmelerine rağmen Erdoğan ve havuz medyası buna aldırmayıp Trump’ı coşkuyla desteklemekte sakınca görmedi; hatta İslam düşmanlığı herkesçe bilinen Flynn gibi adamlarına para yağdırdı. Çünkü dertleri Kudüs veya Müslümanlar değil, ABD’de tutuklu bulunan ve kendini kurtarmak için verdiği rüşvetleri itiraf etme tehlikesi bulunan Reza Zarrab’ı kurtarmaktı. Bunun için aylarca çabaladılar, hatta THY’nin hiç ihtiyacı yokken sırf Trump’ı etkilemek için 11 milyar dolarlık uçak alımında bulundu Erdoğan.
Flynn ve Trump, Erdoğan’a yardımcı olmak istiyordu, hatta bunun için Zarrab iddianamesini hazırlayan Amerika’nın ünlü savcısı Bharara’yı görevden bile aldılar. Ama Amerika’da siyasetten bağımsız olan yargı, hukukun gereğini yaptı ve Reza’yı yargılamaya başladı. Reza da cezasını hafifletmek için suçlarını itiraf edip savcıya yardımcı olmaya başladı.
KUDÜS TEPKİSİNİN ÖLÇÜSÜ
Reza işi bu şekilde yatınca, Erdoğan ve havuz birden bire Trump’ın İslam karşıtlığını hatırladı, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına karşı gürültü çıkarmaya başladı. Oysa bu da tamamen laftan ibaretti. Reza için iki kez ABD’ye nota veren Erdoğan, Kudüs için tek nota vermedi. Washington’daki elçisini geri çağırmadı, ABD’nin Ankara’daki elçisini kovmadı. İncirliği kapatmadı. Benzer şekilde İsrail’e verdi veriştirdi ama bu ülkedeki elçisini çekmedi, İsrail’in Ankara’daki elçisini sınırdışı etmedi, bu ülkeyle ticareti durdurmadı. Peki ne yaptı? İstanbul’da bir Kudüs toplantısı yaptılar. Ama Kudüs konusunda İngilizce sonuç bildirisine ayrı, Türkçe bildiriye ayrı şeyler yazdılar. Hiçbir yaptırım içermeyen içi boş nutuklar atmaktan başka bir şey yapılmadı.
Trump’ın Kudüs adımı, Türkiye hükümetini rüşvetlerle önüne yatıran Reza’nın itiraf ettiği suçların üzerini örtmek ve dindar kesimin dikkatlerini başka noktaya çekmek için süper bir fırsat sundu, onlar da bunu tepe tepe kullanıyorlar.
BIKMADIK MI?
Mavi Marmara gemisini önce ben gönderdim deyip, İsrail’le 20 milyon dolar karşılığı anlaştıktan sonra Mavi Marmara’cılara “Oraya giderken bana mı sordunuz?” diyebilen karakterdeki Erdoğan’ın, Kudüs veya Filistin hassasiyeti olduğunu düşünmek için tüm bu arka plandan habersiz ve aklını yitirmiş fanatik bir taraftar olmak gerekir. Çünkü rüşvetçi Reza’nın aslında hayırsever bir iş adamı olduğuna dönük eski sözleri nasıl yalan idiyse Kudüs konusundaki çıkışları da Trump veya İsrail karşıtıymış gibi yaptıkları konuşmalar da yalan, dolan. Türkiye’de tek yanlı medya propagandasına maruz olan insanlar bu çelişki ve yalanların ne kadar farkında bilmiyoruz ama mesela Erdoğan’ın bu konulardaki lafları ile uygulamaları arasındaki zıtlığı fark eden Mısırlı bir gazeteci şunları yazdı: İçi boş ama cilalı sözlerle insanların Filistin ve Kudüs duyarlılığını sömürüp, arka kapıdan İsrail’le her türlü ticareti sürdüren, yolsuzluğa bulaşmış otoriter liderlerden bıkmadık mı?
[Abdülhamit Bilici] 18.12.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)