Rızkı Hudâ’dan Bilip Kula Minnet Etmeyenler [Osman Şimşek]

Herkul.org internet sitesi Genel yayın yönetmeni Osman Şimşek bir video paylaştı. İşte o video ve hikayesi




Rızkı Hudâ’dan Bilip Kula Minnet Etmeyenler (Binlercesinden Bir Örnek Aile)

Masum bebeklere, müşfik annelere varıp uzanan bir zulüm var ülkemizde.

Öyle ki, yüzlerce bakıma muhtaç ve emzikli çocuk da esir bugün hapishanelerde.

Zalimler zulme doymadıkları gibi, diğer diller de lâl kesilmiş, dilsiz şeytanlar her köşede.

“Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazân azap;

Yaz günü yaprakları solduran hicrân azap.

Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem;

Can azap, cânân azap, her günkü yârân azap.

Yakmak için tek bir mum, çekilenler besbelli,

Söndürüyor rüzgârlar, savrulan harmân azap.”

Böyle bir atmosferde ne çok acı var ortak olunması gereken; ne çok dert var dillendirilmesi icap eden.

Ne var ki, o elemleri beş on dakikalığına kalbin bir köşesine emanet edip bir fedakârlık destanını nazara vermeye çalışacağım.

Yüzbinlerce günahsız, olmadık bahanelerle uzaklaştırıldı eşinden, aşından, işinden.

Zulüm kararnâmeleriyle on binlerce insan sorgusuz sualsiz atıldı mesleğinden.

Kimileri zindana tıkıldı, kimileri de bırakıldı dışarıda çaresizliğin kollarına;

Hatta kelepçeler takıldı mağdurların imdadına koşmak isteyen fedakâr ruhlara.

Fakat dünyaperest zalimlerin bilmediği/bilemediği bir husus vardı:

Hizmet gönüllüleri için şu mülahaza bir şiardı:

“Fakat bütün bunlar sizde katiyen sarsıntı meydana getirmemeli. Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz ve Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler.” (M. Fethullah Gülen Hocaefendi)

“İnsanlara el açmak, hep gîrân geldi bize,

Mihrabı Hak olana bu türden gîrân azâp.

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azâp.”

Bu hissiyatla;

“Rızkımızı veren Allah’tır!” dedi;

Tam inandı buna adanmış ruhlar.

Sa’y ü gayreti sırf vesile bildi,

“Vira bismillah”, işe koyuldular.

İşte, on binlerce müstağnî aileden bir misâl,

Yüz binlerce iffetli ve aziz fertten birkaç nümûne-i imtisâl

Ahmet Kurucan:

Özellikle Zaman gazetesindeki yazılarıyla tanınan ilahiyatçı, yazar.

Hayatını okumaya okutmaya vakfetmiş; senelerce Hocaefendi’nin rahle-i tedrisinde diz çökmüş; uzun yıllar Diyanet’te vaizlik başta olmak üzere değişik hizmetlerde bulunmuş bir ilim adamı.

Farklı programlar vesilesiyle Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde konuşmalar yapmış bir hatip.

Köşe yazıları, makaleler, tahliller ve kitaplar ile iz bırakmış velûd bir dimağ, semeredâr bir kalem.

Evet, ilmi ve kültürel birikimi zengin; fakat o, dünyayı bir misafirhane bilip fazla yük edinmekten kaçınmış müstağnîlerden.

Çalıştığı gazete barbarlarca kapatılıp yağma edildiği gibi, 15 Temmuz’dan sonra haramîler tarafından bütün müesseselere de çökülünce hem kendisi hem de pek çok yakını, dostu ve arkadaşı işsiz kaldı.

Söz konusu nefsi olsa, bir şekilde idare eder ve o güne dek olduğu gibi kendisini tamamen ilmî faaliyetlere ve Hizmet’e müteallik işlere verirdi. Ne var ki, hem kendi ailesinden hem de eşinin yakınlarından bir hayli insan mağduriyete uğradı.

Ahmet Hoca, birkaç tanışı ve refika-i hayatıyla yaptığı istişare sonucunda çalışmaya karar verdi. Altı ay kadar aralıksız boya, badana, tamir ve inşaat işlerinde çalıştı. Daha sonra ise bir halı deposunda işe başladı. O hâlâ aynı depoda çalışıyor.

Şu kadar var ki, akşamları sohbet, müzakere ve yazı ile meşgul olmaktan, Hizmet’e dair mesuliyetlerini edâdan ve hafta sonları gidebildiği konferanslardan da geri durmuyor.

Zehra Kurucan:

Ahmet Hocamın eşi,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de yeğeni.

Eğitim, diyalog ve hayır faaliyetlerinin müdâvimi.

Ailesinden bir hayli insan, hapiste, gaybubette ya da cebrî hicrette.

Kendisini çoktan unutmuş. Mağdur ve mazlumlara yardım etmek için işe koyulmuş. Önce bir mermer fabrikasında, sonra bir fırında ve akabinde bir kitapçıda her gün 12 saat çalışmış; ilk aylarda birinden çıkıp diğerine koşarak iki işyerinde birden alın teri dökmüş. Şimdi bir halı deposunda, haftada 6 gün onar saat çalışıyor. Ayrıca, havlu, bornoz, şemsiye, banyo perdesi gibi ürünler alıp İnternet üzerinden satıyor.

Bir aylık kazancıyla bir mağdurun imdadına, diğer ay bir başkasının yardımına yetişmek için çırpınıyor.

Ahmet Hocam ve Zehra ablam, çalışıp kazanmak ve mazlumlara yardıma koşmakla da yetinmemişler. Kendilerinden sonra hicret edenlere bir nevi ensâr olmuş, evlerini açmışlar. Şimdi Betül Hanım, Numan Bey ve Fazilet Teyze ile mübarek hanelerini paylaşıyorlar.

Betül Yiğit:

Hocaefendi’nin diğer bir yeğeni.

Zehra Kurucan hanımın da kız kardeşi,

Güzel bir neslin yetişmesi için kermes kermes koşmuş bir hayırsever.

Nihayet Mevlâ ona da hicret yolunu göstermiş; hayat arkadaşıyla birkaç aylık bir başka ülkede konukluktan sonra Amerika’ya gelmiş.

Gelir gelmez de işe başlamış; şimdi bir mermer fabrikasında çalışıyor.

Numan Y. Yiğit:

Hayatını eğitime adamış bir ilahiyatçı,

Senelerce eğitim kurumlarının sorumluluğunu üstlenmiş, talebeler yetiştirmiş; yurt içi ve yurt dışında yüzlerce seminer vermiş bir ilim adamı.

Şimdi, Hizmet gönüllüsü olarak vazife ve sorumluluklarını yerine getirme gayretinin yanı sıra, her fırsatta eşinin çalıştığı mermer fabrikasına koşup ona yardım ediyor; mazlumların mağduriyetlerini paylaşıyor.

Ve Fazilet Teyze:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kız kardeşi.

Damadı Ahmet Hoca ve kızı Zehra hanımın evinde bereket vesilesi.

64 yaşından sonra bir nevi iş hayatına atılmış. Sipariş üzerine içli köfte, mantı, su böreği, sarma gibi yiyecekler hazırlıyor. Kazandıklarıyla, çocuklarından ve torunlarından başlamak üzere, mağdurların imdadına koşmak için çalışıyor. Evet, en önemlisi paylaşıyor; mazlûmiyeti, mağduriyeti, ızdırabı ve yükü paylaşıyor.

Bunlar sadece bir hanenin fedakârları.

Allah’a şükürler olsun ki, bu ruh hali ve gayret, Hizmet gönüllülerinin ortak paydaları.

Geçen gün kendi fıtratına çok ters bir işte mesai yapan bir arkadaşıma; “Falan kuruma bir insan lazım; orada çalışsanız!” dedim. Cevabı şöyle oldu: “Biz senelerdir bu ülkedeyiz; buranın şartlarını öğrendik. Şöyle böyle bir ekmek parası kazanırız. Fakat yeni gelen muhacir kardeşlerimiz var, onlar henüz buralara yabancı; orada onlardan biri istihdam edilse. Biz dışarıda çalışalım ki onların gurbet çileleri azalsın.”

Hâsılı, hizmet gönüllüleri çorap örüyor, taş kırıyor, ayakkabı boyuyor, tezgâhtarlık yapıyor ama kimseye minnet etmiyorlar; izzetlerini, iffetlerini muhafaza ile beraber alın teriyle iaşelerini kazanıyor; başkalarına da yardım için uğraşıyorlar. Bu arada Hizmet’e dair sorumluluklarını da müdrik bulunuyorlar. Zira onlar şuna gönülden inanıyorlar:

Allah’a ubudiyet, yaratılış gayemiz,

İnsanlığa hizmet, birinci vazifemiz

İşimiz/mesleğimiz ise, bir rızık vesilemiz.

Allah Teâlâ, Hakk’a adanmış ruhların her birini sürpriz nimetleriyle sevindirsin, helal rızıklarını bereketlendirsin; kötü nazarlardan ve muzır ins ü cândan muhafaza eylesin; ihlas ve istikâmetlerini devam ettirsin.

[Osman Şimşek] 28.4.2017

Ey Müslüman! İstibdat mı istiyorsun, hürriyet mi? [Abdülhamit Bilici]

Fas’dan Endonezya’ya Yemen’den Türkiye’ye Müslüman toplumların önündeki soru basit: Hürriyet mi istiyorsunuz, istibdat mı? Özgürlük mü istiyorsunuz yoksa otoriter rejimler mi?

Yıllardır Avrupa’da yaşayan Türklerin, ülkeyi demokratik açıdan geri götüreceği kesin olan son referandumdaki tercihi Avrupalıları çok şaşırttı. Avrupa’da demokrasi içinde yaşayıp nimetlerinden faydalanan insanlar, Türkiye için tek adam rejimine destek veriyorlardı. Türkiye’de yaşayan dindarların büyük çoğunluğunun tercihi de aynı yönde olmadı mı?

Muhafazakar, dindar insanlar niye daha fazla özgürlüğü, hukuku, demokrasiyi değil de otoriterliği, tek adam rejimini seçiyordu? İslam ülkelerinin kahir ekseriyetinin otoriter rejimler tarafından yönetiliyor olması da bu eğilimi doğrulamıyor mu? Eğer böyle ise bu ülkelerdeki otoriter rejimlerin, toplumlara rağmen dış güçlerin yardımıyla zorla dayatıldığı tezi boşa çıkıyordu. Belki de çoğunluğu muhafazakar ve dindarların oluşturduğu toplumlar,  demokrasi ve özgürlükten çok, güçlü liderler görmek istiyordu. Din adamlarının sıkça dile getirdiği, baştaki lidere itaati emreden, muhalifleri hain gibi gösteren yaklaşımlarının da bu sonuçta payı yok mudur?

“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsız yaşayamam”

Bu açıdan bakıldığında Türkiye dahil İslam coğrafyasındaki dindarların, “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsız yaşayamam” diyen demokrat zihniyetli alim ve fikir adamı Bediüzzaman Said Nursi’yi tanımaması önemli bir kayıp. Çünkü özgürlüğe bu kadar güçlü vurgu yapan Müslüman kanaat önderi fazla değil. Çoğunun gündeminde, gücün ele geçirilmesi var. Ele geçirildikten sonra nasıl kullanılacağına dair kafa yoran pek yok. Özgürlüğe vurgu yapanlar da yönetenler karşısında özgürlükten  ziyade düşmandan özgür olmayı, işgal altında olmamayı kastediyor.

Bediüzzaman’ın farkı şu ki, çoğu dindarın ve bu sıralar fanatik Erdoğancıların nerdeyse kutsadığı Sultan Abdülhamid’e, sırf istibdadı ve otoriterliği yüzünden karşı çıkmıştı. Abdülhamid’in dindarlığını biliyor, bu yönüyle iftihar ediyor ama dindar diye otoriterliğine sessiz kalmıyordu. Hatta Bediüzzaman daha ileri giderek, bugünkü şekliyle hukuk ve demokrasi mücadelesinin Osmanlı’daki adı olan Meşrutiyeti destekliyordu. Gerçek manada dindar ve samimi olarak hürriyet, özgürlük taraftarı.

Otoriterliğe kılıf üreten baskıcı bir din anlayışı yerine Bediüzzaman’ın akla ve özgürlüğe vurgu yapan, suçu hep başkalarında arama kolaylığı yerine kendi yanlışlarıyla yüzleşmekten çekinmeyen yaklaşımı öne çıkmış olsaydı belki de İslam dünyası bu kadar geri kalmazdı. İslam medeniyeti, bir zamanlar Batı’da rönesansın doğuşuna ilham veren fikir ve bilim zenginliğini kaybetmezdi. Müslüman toplumlar, ilericiler ve gericiler diye ikiye bölünmezdi.

Gülen’i de anlamadılar

Maalesef Bediüzzaman’ı anlayamayanlar, dindarların ufkunu dünyaya açan, onları Türkiye’de ve dünyada kolejler/üniversiteler açmaya teşvik eden, terörün her türünü reddeden, farklı kültürlerle diyaloğa öncülük eden Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de anlamadılar. Anlamadıkları gibi, bir de en korkunç yalan ve iftiralarla  toplumun ondan nefret etmesi için seferberlik başlattılar. Bir iki okulun açılmasına öncülük edenlere plaketler verilirken, binlerce eğitim kurumunun açılmasını teşvik eden insana teşekkür etmek bir yana ‘terörist’ yaftası vurdular. Yaşadığı dönemde Bediüzzaman’ı milletin gözünde küçük düşürüp karalamak için ne yapıldıysa kat kat fazlası Hocaefendi için yapıldı, yapılıyor.

Kapattığı medya kurumları, hapse attığı gazeteciler, siyasetçiler, mallarına el koyduğu işadamları, üniversiteden attığı akademisyenler, hapsettiği  hakim/savcılar gözönüne alınırsa otoriterlikte Abdülhamid’e rahmet okutan Erdoğan’a Nurcuların verdiği destek (Yeni Asyacılar hariç), Bediüzzaman’ın hürriyetçi çizgisinin en yakınındakiler tarafından bile  yeterince anlaşılmadığının göstergesi değil mi?

Bilim ile dinin, akıl ile kalbin, dünya ile ahiretin, Allaha ve idarecilere itaat ile özgürlüğün doğru sentezini yapmaya yardımcı olacak fikir öncülerine sırtını dönmenin elbette bedeli ağır oluyor. Bir süredir diktatörlük, cehalet, fakirlik, zulüm, yobazlık ve terör kıskacındaki İslam dünyasının ve Türkiye’nin içler acısı hali ortada. İçeriği ister laik ister dini olsun, Müslüman toplumlar özgürlük yerine otoriterliği tercih ettikçe bu bataktan çıkmak, medeni dünyaya yetişmek mümkün görünmüyor.

[Abdülhamit Bilici] 29.4.2017 [TR724]

Yandaş kavgası, kontrollü darbenin TRT ayağını deşifre etti [Haber-Yorum: Kadir Bayer]

İlker Taşkın'ın 15 Temmuz akşamı darbe bildirisini okuyan spikere talimatlar vermesi ve askere yol gösterdiği videoyu, iktidar yanlısı Ömer Turan Twitter'dan yayımladı.

Referandum sonrası, Erdoğan’ın parti içinde temizlik yapacağına ve AKP’li-AK Partili, Müslüman-İslamcı tartışmaların alevlendiği bu günlerde, yandaş medya fena karıştı.

Kendisini, “Müslüman, Siyaset Bilimci,..” olarak tanımlayan, yandaş mahallenin “deli oğlanı” Ömer Turan, “TRT’de darbeciler hala korunuyor” diyerek, farkında olmasa da 15 Temmuz’un kontrollü darde olduğunu ispatladı.

Turan, twitter hesabından o gece TRT’nin Ankara merkez binasını ve haber stüdyosunu ele geçirmek için gelen askerlere kurum içinden kimin yardım ettiğini gösteren kamera görüntülerini paylaştı. Görüntülerde askerlere yol gösteren, rahat hareketleriyle onlarla birlikte olduğu anlaşılan kişi Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkanlığı Haber Koordinatörü İlker Taşkın.

Aslında İlker Taşkın’ın darbeci askerlere yardım ettiği, o gece onlarla işbirliği yaptığı ilk günlerden beri TRT içinde konuşulmuş ancak iddialar söylentinin ötesine geçmemişti. Darbe sonrası aynı iddiaları yine Ömer Turan  sosyal medya üzerinden konuyu gündeme taşımış,  TRT Genel Müdürlüğü de, 2016 yılı Eylül ayı başlarında İlker Taşkın’ın görevden alındığını söyleyerek tartışmaların büyümesinin önüne geçmeye çalışmıştı.Tabiki atılan adım sadece göstermelik olmuş ve pasifize edildi denilerek İlker Taşkın korumaya alınmış, konunun üzeri kapatılmak istenmişti.

Ancak yandaş medyanın referandum sonrası kılıçları birbirine çekmesi ile Ömer Turan, TRT Haber Dairesi Başkanı Yaşar Taşkın Koç üzerinden girdiği tartışmayla, o hep söylenti olarak bilinen,  “İlker Taşkın darbecilere yardım etti” iddiasının görüntülerini sosyal medyada paylaşarak adeta yandaş mahallenin ortasına bombayı bıraktı. Aslında ne paylaştığının çok iyi farkında olan Ömer Turan görüntüler için şunları söyledi; “Bakalım mahalle medyası TRT müdürünün darbeye destek veren bu şok görüntülerini yayınlayabilecek mi? Yoksa susup üstünü mü örtecek? Göreceğiz”

Gerçekten de Ömer Turan’ın dediği gibi oldu yandaş medya yayınlamadı. İşin tuhaf kısmı ise ne yandaş, ne muhalif(!) medya kimse yayınlamadı. Her yere komutan veren bir el yine devreye girmiş ve konu kapatılmak istendi. Bir iki yandaş medya ve OdaTv dışında herkes iddiaları görmezden geldi. OdaTv de konuyla ilgili iki haber girdi, ilkinde konuyu Ömer Turan-Yaşar Taşkın Koç üzerinden yandaş tartışması olarak gördü. (http://odatv.com/trt-yonetimi-darbecileri-sicak-karsiladi-2604171200_m.html) İkinci haberde ise kısmen İlker Taşkın’a değindi. (http://odatv.com/darbe-gecesi-trtden-cikan-goruntu-akp-medyasini-karistirdi-2804171200_m.html)

Kontrollü darbenin üzerinden 8 ay geçmesine rağmen, her gün ekranlarda, köşelerde, Hizmet hareketini hedef alan ağız dolusu hakaretler gırla giderken bu görüntülerin ne yandaş, ne dolaylı yandaş medyada rağbet görmemesi dikkat çekici.

İlKER TAŞKIN’IN HİZMET HAREKETİ İLE BAĞI VAR MI?

Yaşanan onca zulüm ve kıyım devam ederken herkesin sorduğu soru şu; “Eğer İlker Taşkın’ın hizmet hareketi ile bağı olsa şimdiye kadar TRT’de durabilir miydi?” Tabi ki, Hayır! O gece stüdyoda elleri kelepçelenip askerler tarafından rehin tutulan onca TRT personeli bir hafta içinde “darbeci suçlamasıyla” işinden oldu, bir çoğu da suçsuz yere şimdi hapiste. Peki onca iddia ve söylentiye rağmen İlker Taşkın’a neden birşey olmadı ve Ömer Turan’ın paylaştığı görüntüler neden medyada yer almadı. Anlaşılan, Ömer Turan ne paylaştığının çok iyi farkında ancak belki de farkında olmayarak kirli darbe ittifakının önemli bir ayağını deşifre etmiş oldu.

15 Temmuz gecesi yaşanan kontrollü darbe girişiminin her yerde olduğu gibi bütün kurumlarda, sokaklarda önceden ayarlanmış elemanları olduğu gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Kanlı eylemin başladığı ilk dakikalardan itibaren ekranlarda boy gösteren herkes, daha ne olduğu anlaşılmadan, ağız birliği yapmışcasına kanlı eylemin faturasını Hizmet hareketine ve Fethullah Gülen’e kesti. Bastırılan(!) girişimin ardından yüzbinlerce insanı hedef alan asrın kıyımı aradan 8 ay geçmesine rağmen hız kesmeden devam ediyor. Daha ne ile suçlandığını bilmeyen onbinlerce insan hapiste, işkence ve zulüm altında. Yüzbinden fazla insan işinden oldu, zulümden kaçıp yurtdışına giden onbinler ve perişan halde aileler.

KİM BU İLKER TAŞKIN?

Geçmişte Başkent TV, etv gibi kanallarda çalışmış, Nasuhi Güngör ile birlikte TRT Türk’e gelmeden önce Kanal 24’ün Ankara haber editörü olan ulusalcı kimliği ile bilinen İlker Taşkın, TRT’ye geldiği günden itibaren hep kritik görevlerde yer aldı. Taşkın’ın, 17-25 Aralık sonrası kamuda başlayan kıyımlarla TRT’de yaşanan tasfiyelerde çalışanlar hakkında fişleme yaparak önemli rol oynadığı TRT personeli tarafından bilinen bir gerçek. Nasuhi Güngör’ün Haber Dairesi Başkanı olmasıyla Haber Koordinatörlüğüne getirilen Taşkın, Güngör’ün görevden alınması sonrası da görevine devam etti. Yaşar Taşkın Koç döneminde de TRT Haber Dairesi’nin en kritik görevi olan Haber Koordinatörlüğünü devam ettirmesi bir rastlantı değil.

Gerek 17-25 Aralık sonrası TRT’de yaşanan pasifize işlemleri, gerek yüzlerce personel hakkında bizzat isim isim fişleme yaparak 15 Temmuz kumpası sonrası işten atılmalarına yardımcı olan İlker Taşkın’ın darbe gecesi askerlerle yan yana olması şaşırtıcı gelmiyor mu?

İlker Taşkın hakkında iddialar bununla da sınırlı değil. Kayınpederi emekli asker olan Taşkın’ın eşinin MGK’da çalıştığı öne sürülüyor. Askerle bu kadar içli dışlı olan birisinin gerçekten hizmet hareketi ile bağı olsa, şimdiye kadar TRT’de tutunabilir miydi? Onca iddia ve şimdi de görüntülere rağmen hala TRT’de çalışıyor olabilir miydi? Hatta tutuklanması gerekmez miydi?

Kermes yapan kadınlar bile darbeden tutuklandı

İlker Taşkın’ın kontrollü darbe girişiminde gerçek aktörler tarafından TRT’de görevlendirildiği anlaşılmıyor mu? Ömer Turan, her ne kadar  İlker Taşkın’ı “F…” cü olmakla suçlasa da aslında Erdoğan-Perinçek, İslamcı-Ulusalcı ittifakının ortasına bıçak sapladığının farkında değil.

İşin en ilginç yanı ise, Turan’ın paylaştığı görüntüleri kimsenin inkar etmemesi ve bizzat Yaşar Taşkın Koç’un, görüntülerin 9 aydır savcılığın elinde olduğunu itiraf etmesi oldu. Yani, İlker Taşkın’ın sadece TRT yönetimi tarafından değil, kermes yapan kadınları bile içeri atan savcılar tarafından da korunduğu ortaya çıktı.

Anlaşılan, Hizmet hareketini bitirmek için 15 Temmuz kontrollü darbe tiyatrosunu kurgulayan kirli ittifak, devlet aygıtını ele geçirme savaşının kızıştığı şu günlerde birbirine acımasızca saldırmaya başladı. Etekten dökülen ilk taşlardan biri İlker Taşkın oldu. Ömer Turan’ın kontrolsüz çıkışları yandaşları öyle rahatsız etmiş ki, Nevzat Çiçek kendisini mahkemeye vermiş.

[Kadir Bayer] 29.4.2017 [TR724]

Gafiller! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, Türkiye’nin bozulan imajını reklam kampanyası ile düzeltecekti ki bir ay geçmeden dünya devi şirketler geri adım atmaya başladı. İsviçre merkezli gıda devi Nestle’nin, “Bu kampanyaya katılımımızı şu anda durdurduk ve ileride atacağımız adımları da gözden geçireceğiz” beyanatı Ankara’yı şoke etti. Novartis de Nestle gibi projeden çekildiğini açıkladı. Hükümet için böyle bir gelişme hesapta yoktu. İki firmanın tavrı referandum akabinde estirilen suni ‘bahar rüzgârını’ tersine çevirebilir.

İngiltere’nin muteber gazetelerinden Financial Times’in (FT) bahse konu haberi Türkiye’nin imajının öyle birkaç reklamla düzeltilemeyecek kadar bozulduğunu teyit etti. Novartis’in Genel Müdürü (CEO) Joe Jimenez projeye mesafeli duracaklarını Nestle’ye nazaran daha diplomatik bir dille ifade etti: “Türkiye’nin kampanyasının zamanlamasının talihsiz, gelişmeleri yakından takip edeceğiz.” Ford ve Vodafone’un da her an ‘ben de yokum’ diyebileceği konuşuluyor.

ZEYBEKCİ’NİN DEDİĞİ KADAR BASİT DEĞİL

Vaziyet vahim. Hâdisenin seyri, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin, “Bazı dostlarımızın burada tereddüt geçirdiğini görüyoruz. O da şu an iki tane bize destek veren dostumuzun, bir süreliğine belirli bazı yerlerde, beklemeye geçmesini görüyoruz” nevinden sözleri ile izah edilemez. Avrupa’da ve Amerika’da Türkiye’ye matuf ‘demokrasiden hızla uzaklaşılıyor’ tenkitlerine maruz kalmaktan endişe eden dünya devi şirketler kendi itibarlarını muhafaza etmek adına böyle bir adım attı.

Neticede onlar da sivil toplumu, aktivistleri, gazeteleri, televizyon haberlerini, sosyal medyada yazılıp çizilenleri, beyne’l-milel teşkilatların kaleme aldığı raporlara derc olunan hukuk ihlallerini kale almak mecburiyetinde. Zira batıda şirketler itibar sıralamasında geriye düşmemek için dikkatini sadece imalat, pazarlama, fiyat ve kaliteye teksif etmez, edemez. Tüketiciler çevreye, insana, temel hak ve hürriyetlere hürmet edip etmediğine bakarak firma ve markalara ayrı bir karne verir ki bu karne, kalıcı olmak isteyen firmalar için ilkinden daha mühimdir.

OMW, TOTAL, CITIGROUP VE DOUGLAS NİYE TÜRKİYE’Yİ TERK ETTİ?

‘Demokrasi’, ‘medya hürriyeti’, ‘şeffaflık’ ve ‘insanî inkişaf’ gibi endekslerde en alt sıralara gerilemiş Türkiye ile yan yana telaffuz edilmek dünya devi de olsa bir şirkete çok pahalıya mal olabilir. Avusturyalı OMW’den Fransız Total’e, Citigroup’tan Alman Douglas’a kadar onlarca firma Türkiye’yi sadece durgunluğa bağlı olarak katlanan zarar yüzünden terk etmedi. Türkiye’de şahit oldukları gayr-i hukukî ve gayr-i insanî tavır ve icraattan bîzar oldukları için bavullarını topladılar, can ve mal güvenliğine dair hiçbir endişe duymayacakları memleketlerine rücu ettiler.

Esasında Nestle ve Novartis, Türkiye’de ticarî faaliyetleri esnasında hükümetten baskı görmemek için bir ay evvel listeye isminin yazılmasına kerhen ‘evet’ demişti. Tıpkı listedeki diğer 15 şirket gibi onlar da AKP ile karşı karşıya gelmenin nasıl bir bedele tekabül ettiğini Boydak, Koza İpek, hatta Ülker’in maruz kaldığı baskılardan hareketle gayet iyi biliyor. Referandum arifesinin şartlarında benimsedikleri ‘teslimiyet ve şerrinden emin olma’ tavrına rağmen Nestle ve Novartis’in ‘Potansiyelini Keşfet’ temalı reklamlara destek vermekten vazgeçtiğini şimdi açıklaması calib-i dikkat.

NESTLE VE NOVARTİS’E BASKILAR ARTABİLİR

Devletin bütün birimlerinin üzerlerine geleceğini bile bile bu çıkışı yaptılar. Muhtemelen AB müzakerelerinin askıya alınabilme ihtimalini de göz önünde bulundurdular. İtibar kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ettiler. Nestle 100 seneden beri Türkiye’de ve 3 bin 800 kişiyi istihdam ediyor. İlaç devi Novartis de 60 senedir Türkiye pazarında. 2 bin 300 kişiyi istihdam eden şirketin kararında Almanya, Avusturya ve İsviçre üçgeninde Erdoğan’ın ‘Nazi artığı’ sözlerine duyulan infialin payının da tesirli olduğu ilave edilmeli.

Vaka münferit gibi dursa da işaret ettiği iflas umumi… 16 Nisan referandumunun şaibeli neticesinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından itirazlara rağmen tasdik edilmesi ile Türkiye çıkmaz sokağa girdi. Recep Tayyip Erdoğan, mayıs ayında AKP’ye yeniden üye olacak ve emaneten devrettiği genel başkanlık koltuğunu Binali Yıldırım’dan geri alacak. Anayasa da yüksek mahkeme de medya da artık Erdoğan.

NESTLE, HİTLER HATASINI TEKRAR ETMEK İSTEMEMİŞ OLABİLİR Mİ?

Tam bu esnada Nestle’nin imaj reklamından çekildiğini görünce, ‘vaktiyle Hitler’e destek vererek yaptığı hatayı ikinci kez tekrarlamak istememiş olabilir mi?’ demeden kendimi alamadım. Nestle, Nazi Ordusu’na çikolata sağlamış, fabrikalarında toplama kampı mahkûmlarını zorla çalıştırmış ve İsviçre Nazi Partisi’ne malî destek vermişti. Firma kendini affettirmek için 2000 senesinde Soykırım Gazileri Fonu’na 14,6 milyon dolar bağışlamıştı. 2. Cihan Harbi esnasında milyonlarca Yahudi’yi katleden Hitler ve onun devr-i istibdadı lanetle yâd ediliyor. Avrupa o karanlık günlerden herkesin insanca yaşama hakkını müdafaa ederek, demokrasiyi tahkim ederek bugünkü sahil-i selamete çıktı.

AKP’nin imajı parlatma teşebbüsüne Nestle’nin mesafeli duruşu da gösteriyor ki Türkiye batıdan, demokrasiden, hukukî emniyetten, mülkiyet hakkının kıyısında derin bir uçuruma yuvarlanıyor. Vaziyet o kadar vahim ki reklamla, propagandayla düzeltilemez. Demokrasi –mış gibi yaparak tesis edilemez! O yüzden yatırımcıları ikna etmek için reklamdan evvel AKPM raporunda belirtildiği gibi tevkif edilmiş 217 gazetecinin serbest bırakılması, OHAL’in kaldırılması ve şirketlere el konulmak suretiyle mülkiyet gaspına son verilmesi elzemdir. Hukuk devletine rücu etmedikçe atılan hiçbir adım ikna edici olmayacaktır.

YERLİ İŞADAMINI HAPSE ATARKEN TÜRKİYE GÜVENLİ LİMAN, ÖYLE Mİ?

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, ‘potansiyelini keşfet’ sloganıyla yabancıların kapısını çalmadan evvel Boydak, Nakipoğlu ve İpek gibi yüzlerce aile şirketine reva görülen baskı ve zulme son verilmesi için teşebbüste bulunsa daha inandırıcı olurdu. Anadolu’nun en gözde şirketlerinin patronları tek suç delili olmaksızın aylardır hapiste tutuluyorsa elin işadamı niçin Türkiye’ye fabrika kursun ki! Hiçbir işadamı, parasının, canının ve hürriyetinin hukukî teminat altında olmadığını bile bile sadece “Reklam güzelmiş.” deyip yatırım yapmaz. TİM ve TOBB, kayyım kılıklı gaspların Türkiye hudutlarının haricinde nasıl dehşetle takip edildiğini idrak edebilseydi keşke!

AKPM KARARININ İLK ARTÇI ŞOKU

Nestle ve Novartis’in vedası ile Avrupa Konseyi Karma Parlamenterler Meclisi’nde (AKPM) kahir ekseriyetin tensibi ile Rusya, Arnavutluk, Ukrayna ve Azerbaycan’ın top koşturduğu ‘sabıkalı demokrasi kümesi’ne tenzil-i rütbe edilmemizin çıkaracağı faturaların birincisiyle yüzleşmiş olduk. Ekseriyeti Türkiye’yi idare edenlerin anti demokratik icraatından mütevellit sebeplerle Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerini ikmal edemediğimiz gibi ‘sabıkalı demokrasi’ diye tasnif edildik. Reis-i Cumhur Erdoğan’ın, “AKPM kararını tanımıyoruz.” mukabelesi, Avrupa’da Türkiye’ye muhalif olan siyasetçilerin sayısını çoğaltmaktan, azala azala bir avuç kalan dostları rencide etmekten başka bir netice vermeyecek.

Türkiye’nin hâk ile yeksan olmuş imajını, televizyon ve sosyal medyada yayınlanacak reklamlarla ayağa kaldıracağını zanneden TİM ve TOBB kampanyadaki ilk firelerden hiç ibret almışa benzemiyor. FT’nin haberine dair yazılı beyanat veren TİM ve TOBB, Nestle ve Novartis’ten ‘gafiller’ diye bahsetti. Kaş yapayım derken göz çıkardılar. Nerede itidal! Nerede nezaket! Nerede hürmet!

Demek öyle, gafiller!

[Semih Ardıç] 29.4.2017 [TR724]

“Aşk derdiyle hoşem…” [Bekir Salim]

“Aşk Leylâ’dan Mevlâ’ya uzanan bir yol…”


Bir büyük âşık;

“Gitmiş ve şimdi de çok uzaklarda,
Bekliyoruz hülyâlı şafaklarda…” der de âşığın âşığı sessiz kalır mı?(*)

Korkulu rüyalarla kıvranırken uykumda,
Sonsuzluğun ateşli kollarında uyandım.
O kadar parladı ki güzelliğin ufkumda,
Benim için yeni bir güneş doğuyor sandım.

Kamaştı gözlerim ve benliğimi yitirdim.
Aşk ile yakaladım aynalarda gölgeni.
Ey güzeller güzeli kendimi sana verdim,
Sır dolu âleminde biraz dolaştır beni.

O muhteşem sarayın elmas avizeleri
Yıldızlar arasından ruhuma süzülüver.
Renk renk ve ışık ışık donatırken her yeri,
Benim de virâneme bir kerecik geliver.

“Kalbim bir güvercinin kalbinden daha titrek,“
Gönlüm ümit içinde, gözlerim uzaklarda…
Ağaçlar yaprak döküp, vade doluncaya dek,
Bekleyeceğim seni “Hülyâlı Şafaklarda”

(*) Gençlik yıllarından bir nazire…

***

USTA SÖZÜ

Sümmanîyem Ya Râb gönlüm hoş eyle,
Ya sabır ver ya bağrımı taş eyle,
Ya bir çift kanat ver ya da kuş eyle,
Tez yetişem dost bağında talan var.

                            Âşık Sümmanî                    

***

TADIMLIK

Senin gözlerin elâ,
Elâyı hiç sevmezdim.
Oldun başıma belâ,
Belâyı hiç sevmezdim.

                Bekir Salim

***

BİR DÖRTLÜK

Bu kara bulutlar dağılır gider;
Düzelir bozulan bütün ayarlar.
Hak, hakikat elbet tecelli eder;
F’yi kaldırırlar R’yi koyarlar…

                                               Bekir Salim

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu 8’li dörtlük tamamlamaya maalesef henüz güzel bir cevap gelmedi. Aşk ile bir daha…

Bir garibe merhametin,
Bin rekâttan az değildir.
…………………
…………………

[Bekir Salim] 29.4.2017 [TR724]

Homeland 6. sezon ya da askeri vesayet gidince demokrasi gelmedi [Haber-Yorum: Kemal Ay]

Düşünün ki yeni Amerikan Başkanı seçilmiş, ofise geçmeyi bekliyor. Bu sırada Amerikan bürokrasisinin yöneticileriyle toplantılar yapıyor. Bir ‘geçiş takımı’ kuruyor ve gelecekte uygulamayı düşündüğü politikaları ‘iş arkadaşlarıyla’ paylaşıyor. Ancak bu ‘iş arkadaşları’ özellikle de Amerikan güvenlik bürokrasisinin önde gelen isimleri, ordudan ve istihbarattan bazı kişiler, başkanın bazı politikalarını ‘beğenmediklerini’ söylüyorlar. Mesela yeni başkan, ABD’nin artık uluslararası sularda bu kadar fazla askerî operasyonu olmaması gerektiğini düşünüyor, CIA’in ve ordunun bütçesini kısacağına dair işaretler veriyor. Bunun üzerine CIA’in ve ordunun bazı isimleri, Washington’dan başka bazı ‘müttefiklerle’ bir araya gelip yeni başkanı köşeye sıkıştırmak için bir komplo planlıyorlar.

Bu komplonun amacı, Amerika’nın uluslararası operasyonlarının ne kadar önemli olduğunun halka anlatılması. Bunun için bir terör saldırısı planlıyorlar. Hatta bu saldırının yeni başkanı hedef aldığına dair izler bırakıp yeni başkanı henüz koltuğa oturmadan ‘güvenlik konseptiyle’ tanıştırıyorlar. Derken yeni başkan daha dişli çıkıyor. Bu oyunlara gelmeyeceğini gösterip sesini çıkarıyor. Savaşta kaybettiği oğlundan bahsediyor ve artık buna bir son vermek gerektiğini anlatıyor. Komplo çöküyor yani.

Derken askerî bürokrasi, komplocular arasında yer alan CIA direktöründen habersiz biçimde komployu ileri taşıyor ve yeni başkana bir suikast düzenlenmesine ön ayak oluyorlar. Tabi bunun için ‘odayı ısıtmaya’ ihtiyaçları var. Önce yeni başkanın oğlunun aslında bir savaş kahramanı değil ‘kaçarken öldürülen’ bir korkak olduğuna dair haberler yayınlanıyor. Bu haberler, sosyal medya trolleri tarafından yaygınlaştırılıyor. Başkana yönelik bir ‘nefret’ organizasyonu yapılıyor. Derken CIA’de de çalışmış ve gizli operasyonlara katılmış ama son operasyonunda ciddi hasar gördüğü için bir süredir malulen emekli hâlde ortalıklarda dolaşan bir askerin ismi ve fotoğrafları kullanılarak ‘yeni başkan karşıtı’ şeyler yazılıyor. Zira başkana suikastla suçlanacak kişinin ‘uygun özellikleri’ taşıması mühim.

Nihayet, yeni başkanın çalışmalarını yürüttüğü otelin dışında kalabalık bir protesto olduğu gün, önce otelde bomba ihbarı yapılıyor ve ardından yeni başkanla ekibi otelden çıkarken bomba patlatılıyor.

Şansımıza, komploculara karşı gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan ve arka plandan hep yeni başkanı kollayan bir ekip var. Bunlar son ana kadar olayların arka planını araştırıyor ve ulaştıkları bilgileri yeni başkanla paylaşıyor. Suikast günü de, son anda yeni başkanın otelden çıkmasını engelleyen ve patlayan bombaların arasında olmasının önüne geçen kişiler bunlar. Böylece hem büyük kumpas ortaya çıkıyor hem de bir nevi askerî darbe engelleniyor.

***

Bunları ben uydurmadım. ABD’de yayınlanan Homeland dizisinin 6. sezonunun hikâyesi aşağı yukarı böyle. Komployu ortaya çıkaranlar, dizinin başrollerini paylaşan Carrie Mathison, Peter Quinn ve Saul Berenson. Komploda yer alan CIA direktörü ise önceki sezonlardan tanıdığımız Dar Adal.

Daha önceki sezonlarında ABD’nin sınır ötesi operasyonlarını konu edinen dizi, her ne kadar Washington’a ciddi eleştiriler getirse de, radikal İslam, terörizm gibi konularda bazen oryantalist olmakla itham ediliyordu. Bana sorarsanız, bir TV dizisi olmasına rağmen dengeli bir üslup tutturabildikleri zamanlar vardı. Terör gibi çetrefilli konularda ‘kötü adamları’ ve yaşadıkları çevreyi anlatmak kolay olmuyor. Teröristler, çizgi romanların ‘kötü adamları’ gibi karikatürleşmeye meyilli karakterler. Hele ki ‘radikal İslamcı terörist’ karakterini İslam’la iç içe anlatmak, onun İslam’la ilişkisine derinlikli bakış getirmek bir Müslüman için bile zorken, Homeland senaristlerinin her şeye rağmen iyi niyetli olduklarını düşündüm hep.

Bu sezonda ise hikâye, Amerika’nın kendi iç kavgasıydı. Mesela yeni Başkan Elisabeth Keane, kendisine yönelen medya kampanyası ve akabinde gelen halk protestosunu görünce, ‘Bunları nasıl düşünebiliyorlar?’ gibi naif bir soru soruyordu bir bölümde. Soğukkanlı ve CIA’in ‘iyi yanını’ temsil eden Saul Berenson da, ‘Bunları o kadar çok ülkede iktidarı devirmek için kullandık ki…’ mealinde bir cevap veriyordu. Evet, Amerikan istihbaratı yurt dışında edindiği tecrübeyi bu kez ‘evde’ denemek istemişti, diziye göre.

Sosyal medyada ‘nefreti’ yönetmek için oluşturulan troll ordusu detayı, Rusya’nın son yıllarda çok tartışılan ‘hibrit savaş’ operasyonlarını hatırlatıyor. Son ABD seçim döneminde Rusların bu yöntemi kullandığına dair çok sayıda haber çıktı Amerikan medyasında. Ancak bunun Türkiye’de de yaygın ve çok daha açık şekilde kullanılan bir ‘yöntem’ olduğunu biliyoruz artık. Troll orduları, sosyal medyada ‘nefret yönetimi’, ‘karakter suikastı’, ‘yalan haberlerin yaygınlaşması’ gibi işlevleri görüyorlar. İstihbarat tarafından yönlendirildikleri neredeyse kesin.

Aslında bu işleri eskiden Genelkurmay’daki ekipler yapardı. 2008’deki AKP kapatma davasının delilleri arasına giren çok sayıda ‘haber’ aslında internetteki ne idüğü belirsiz sitelerdeki derme çatma metinlerden ibaretti. Bu sebeple ‘Google iddianamesi’ denilmiş hatta o dava dosyasına. Daha sonra bu sitelerin Genelkurmay tarafından açılıp işletildiği, hâliyle AKP’ye karşı ‘devlet eliyle’ bir kara propagandanın yapıldığı ortaya çıktı. Tabi iş işten geçti, bu davalar filan hep ‘kumpas’ oldu. Ergenekon dükkânı AKP’ye devretti.

Diziye dönersek, Homeland son zamanlarda ABD’de de tartışılmaya başlanan ‘derin devlet’ meselesini işlemiş oldu bu sezonunda. ‘Derin devlet’ bizde çok mistik bir kavramdı hep. Türkiye’yi de bilen bazı Amerikalı yorumcular bu sebeple uyarılarda bulundu. Zira ‘mistisizm’ meseleyle mücadele etmeyi zorlaştırıyor. Ucu bucağı olmayan, her kapının arkasında olabilecek bir ‘derin devlet’ kurgularsanız paranoyak hâle gelirsiniz çünkü. Bu da sizi yanlışlar yapmaya götürür.

‘Derin devlet’ aslında hükümetin politikalarını beğenmeyen, onu kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bir grup bürokrattan oluşur çoğunlukla. Bu isimlerin tamamı ‘aynı kafada’ değildir çoğu zaman. Orada da ittifaklar, güç dengeleri vs. vardır. Yasa dışı çalışmayı ‘makul’ gören, bu yöntemlerle ‘yasayı’ yönlendiren ve toplumu hep belirli bir duyguda tutmaya çalışan ‘derin devlet’ Batılı demokrasilere has bir yapı bir bakıma. Zira son zamanların fenomeni ‘illiberal demokrasilerde’ devletin kendisi zaten derin devlet gibi çalışıyor…

***

Ancak dizinin bence asıl mesajı, ‘derin devletle’ mücadele konusunda verilmiş. Tekrar diziye dönelim: Carrie Mathison ve Saul Berenson, yeni Başkan Elisabeth Keane’i ‘kurtarmış’ olmanın güveniyle kendilerini ‘aydınlık’ bir Amerikan sabahına bıraktığı sırada, bambaşka bir şey oluyor. Suikastlardan, ölüm tehditlerinden ve üzerine oynanan oyunlardan geçen Başkan Keane, komployu kuran kişilerle yetinmeyip istihbarat raporlarını kullanarak kitlesel tutuklamalara girişiyor. Hatta Saul Berenson’u bile tutuklatıyor. Bir nevi ABD’nin 15 Temmuz’u yaşanıyor…

Dizide de olsa, Amerika’da binlerce devlet görevlisinin bir gecede tutuklanmasını görmek şaşırtıcı elbette. ‘Demokratik bir ülkede nasıl olur?’ diye düşünüyor insan. Ancak olayın özü hep aynı: Yeterince baskı uygularsanız su 100 derecede değil 50 derecede de kaynar…

Başkan Keane, bu badireleri atlattıktan sonra herkes onun ‘daha demokrat ve adil’ bir başkan olacağını beklerken, o tarihin kendisine bahşettiği bu ‘güç yüzüğünü’ parmağına geçirip etrafındaki herkesi ‘ezmek’ için kullanmayı seçiyor. Kumpaslardan kurtulup halkın da desteğini alabileceği muhteşem bir hikâyeye sahip olunca, onu kimsenin durduramayacağına ikna oluyor çünkü. Kolay kolay kimse bu ‘krediyi’ elinin tersiyle itemez. Tarih, bu noktada insanın ‘daha fazla gücü’ tercih edeceğinin işaretleriyle dolu.

Nitekim Türkiye’deki hikâye de bundan çok farklı değil. Komplocuları, ‘derin devleti’ alt etmek, her zaman daha fazla demokrasi getirmiyor…

Ne yani ‘derin devletle’ mücadele etmeyelim mi? Etmek gerekiyor elbette ama daha akıllıca, daha dikkatle ve eşyanın doğasıyla fazla oynamadan etmek gerekiyor. Züccaciye dükkânında çürük çarık malzemeler var diye filin içeri girmesine müsaade etmemek gerekiyor.

[Kemal Ay] 29.4.2017 [TR724]

Evlatlarını yiyen dev ve devrim [Analiz: Erman Yalaz]

Kronos, latince yazılışıyla Cronus, Roma kültüründe Satürn; Yunan Mitolojisinde zamanı ve çağları temsil eden tanrı olarak anlatılır. Babası Uranos’u devirip başa gelir. Mitolojide Altın Çağ denen devri başlattığı için Titan Kronos olarak anılır. Titanlar (Tanrılar) Savaşı diye betimlenen mücadele döneminden sonra Titan Kronos devri kapanır. Oğlu Zeus egemenliğindeki Olympos Tanrıları devri başlar. Anlatıma göre Titan Kronos, kendisinin de birgün oğlu tarafından devrileceği ve iktidarın elinden gideceği korkusuyla  oğullarını yer. ‘Çocuklarını Yiyen Satürn’ meşhur İspanyol ressam Goya’nın resimlerinden biriyle sembolleşmiştir. ‘Her devrim kendi çocuklarını yer’ sözlerinin dayanaklarından biri işte bu Yunan mitolojisindeki efsanedir.

Dün Yıldıray Oğur’un Türkiye gazetesinden Ahmet Taşgetiren’in ise Star gazetesinden atıldığı haberleri yayınlanınca dönüp Titanların çocuklarını neden yediğini anlatan bu mitolojik hikayeye bir kez daha baktım. Kronos’un çocuklarını yemesi, zamanın her şeyi yutan yıkıcılığını simgeler. Hukuksuzluklara, zulümlere devrim diyenler işte bu yıkıcının yeni hedefi olmuşlardı.Birkaç saat sonra bilgiler netleşti. Taşgetiren’in Star’dan ‘şimdilik’ kovulmadığı açıklandı. Yıldıray’ın bileti ise kesilmişti.

TETİKÇİNİN KURŞUNU ‘MAHALLEYE’ İSABET ETTİ

17 Aralık yolsuzlukları ortaya çıkınca Medya Mahallesi’nde asıp kestikleri ile nam salan tetikçi Cem Küçük hem Yıldıray Oğur hem Ahmet Taşgetiren tartışmasının tam merkezinde. Saray koordinatlı icraatlarıyla ayakta kalan Cem Küçük, hatırlanacağı üzere 16 Nisan hileli referandumunun getirdiği zafer sarhoşluğu ile AKP ve Erdoğan’a da yön çizmiş, Gazze’ye yardım organizasyonu için giden Mavi Marmara ekibini hedef almıştı.

Televizyonda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP’nin başına geri döndükten sonra “Mavi Marmara’daki manyak tiplerle” yolunu ayırması gerektiğini söylemişti kendisi. Sonra dokuz takla attı manevralarıyla. Ama kendilerini İslamcı olarak tanımlayanlarla ve özellikle medya içindeki içten içe bir kavgayı başlatmış oldu. Herkes Cem Küçük kapı önüne konacak derken, Yıldıray Oğur Titan Kronos’un ilk kurbanı oldu. Bu hikayenin burada biteceğini de düşünmemeli. Taşgetiren’in ayrılması belki biraz zamana vabestedir. İzleyip göreceğiz.

PELİKAN’IN AĞZI GENİŞ

Taşgetiren ile Oğur ne yazdılar da ‘muktedirleri’ rahatsız ettiler peki? Yıldıray son yazısında 23 Nisan günü temsili bakanlar kurulunda Tuğrul Türkeş’in koltuğuna oturan öğrencinin medeniyet ittifakı ve dinlerarası diyalog sözlerinin nereden alıntılandığının hikayesini yazmış. Başbakanlık ve Dışişleri bakanlığı sitelerindeki bilgileri kayda geçirmiş. Densizlik yapıp, her taşın altında f..ö, arayan kafayı eleştirmiş! Subliminal olarak tabi, açıktan değil. Ülker’i protesto için gofret asan, Kılıçdaroğlu’nu karşılayan askeri mangadan ‘darbe çağrışımı’ alanlara komplocu, paranoyak demiş. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir misali. Yazmış bulunmuş.

Oğur’un Titan kurbanı olması bu yazıdan ibaret değil elbette. Pelikan dosyalarının nasıl açıldığı, Ahmet Davutoğlu, Erdoğan, Gül ekiplerinin içinde yaptığı icraatları ilerde okuruz.

Ahmet Taşgetiren’in epeycedir karnı ağrıyor. Malum sadece Star’da yazmıyor kendisi, aynı zamanda Altınoluk Dergisi’nin yayın yönetmeni. Yani bir başka cemaati de temsil hüviyeti var. O da 16 Nisan referandum sonuçlarını ‘farklı okuyalım’ türünden yazılarla akıl satıyor birilerine göre. Son yazısında  İktidar da Muhalefette Okumalı yazısında, referandumda yüzde 51.4 evet çıktı ama asıl organize olmadan hayır nasıl 48.6 çıktı deyip Kemal Gözler’in ‘Anayasasızlaştırma’ makalesini okuyun yazmış.

Gözler’in ‘uyuyan devi uyandırma’ retoriğini pek sevmiş Taşgetiren. Okumuş, eğitimli ve varlıklı kitlenin gündeminde olmayan siyasetin artık gündeme alındığını, uyuyan devin uyandığını kaleme almış atıflarla. ‘Hayır’ bundan sonra AKP iktidarını zor günler yaşatacakmış. Taşgetiren 15 gündür benzer şeyler yazıyor, travma, kayıp, ders çıkarma vs. Oysa reis, Kronos Devi zafer kazandı. Şimdi bunu örtbas etmenin lüzumu ne?

BENİM YAZIYI DOĞRU AKTARIN SARAY’A

Asıl arızalı cümleleri ise yazının sondan ikinci paragrafında. Saray demokratlığını bitirip şunu kaleme almış Taşgetiren, “TGRT. Bu bir misyon. Kutlu Doğum tartışması da bir misyon. Oradaki Cem Küçük – Fuat Uğur tetikçiliği de bir misyon. Kuyruklarına bastım, basacağım. Anlarız bakalım, ‘İhlas’lı kardeşlerimiz’ neyi oynuyor?Bu arada istirham etsem, danışmanlar benim yazımı ve Küçük-Uğur programını Sayın Cumhurbaşkanı’na birlikte takdim edebilirler mi?”

Tam bir ‘merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş’ vakıası. Küçük ve Uğur’un patronu Saraydaki Cumhurbaşkanıdır, yazımı  bu ikisinin programıyla birlikte takdim eder misiniz’ diyor. Taşgetiren, kendi yazdığı gazetenin mal sahibi gözüken Şems’in (Ethem Sancak) de Saray macera ve aşkının farkındadır herhalde. Düşünebiliyor musunuz, bir ülkenin koskoca başkanı nelerle uğraşıyor!? Terör değil, ekonomi değil; tavan yapmış zulümler, hukuk devletini inşa etmek, barış, dış politika değil. Ülkedeki 30-40 yayın kuruluşundan birinin köşe yazar ve programcılarının ne söylediği arz ediliyor Saray’a. Ahmet Taşgetiren bunu biliyor. Benim yazıyı doğru okusun, birlikte verin, diyor. En az Cem Küçük kadar ayar verme girişimi.

KRONOS BAŞKAN OLDU, MABEYN DEĞİŞİYOR

Haklarını yemeyelim Taşgetiren’in de Yıldıray Oğur’un da yazdıklarında gerçek payı var. Tabi bunu gönüllü icra etmedikleri, hiç olmazsa ortadaki zulmü Bülent Arınç gibi artık taşımayacak hale geldikleri anlaşılıyor. Yazının başına dönelim. Neylersiniz ki, her devrim kendi çocuklarını yer. Her Titan’ın iktidarı kaybetmemek için çalı arkasındaki en ufak çıtırtıdan korkması gibi, gerçeklerin yazılması rahatsız eder tek adamları.

Artık gerçeklerin suyunun suyunun suyunu bile kaleme alamayacakları, tam biat etmeyenin yaşayamayacağı, eski defterlerin bir bir ele alınıp hesap verileceği dönem başladı. Demokrasi bitti, parlamenter rejim öldü, muhalefet sindi… Sandıklar kapandı, hırsızlar baş tacı. Sıra, devrimin çocuklarını yemesine geldi. Taşgetiren, Gözler’e atıfla bir devden bahsetmişti. Asıl yanı başında her şeyi yiyen devi göremiyor. Şimdi o dev onları yiyecek.  İşitiyor musun Ahmet Abi, Yıldıray kardeşim!

Çünkü gerçek Bâb-ı Âli, ya mapusta ya sürgünde. Bunlar Saray’ın birbirinden ilginç kalemşörüydü. Yerlerine gelenlerin hıncıyla tarih olacaklar. Bakınız: Ali Bayramoğlu, Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan, Yusuf Ziya Cömertlere.. Bakınız. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik’lere…

Kronos başkan oldu. Mabeyn değişiyor, yeni kurbanlar yolda…

[Erman Yalaz] 29.4.2017 [TR724]

Erdoğan kendisine bir millet kuruyor [Akif Umut Avaz]

16 Nisan’daki hileli referandumun sonuçlarının hırsızlığa erketelik ve perdedarlık yapan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından resmen duyurulmasından sonra Erdoğan’ın AKP’ye dönüp üye olmasının, ardından da en geç 21 Mayıs’ta yapılacak olağanüstü parti kongresi ile partinin başına geçmesinin önü açılmış oldu. AKP’lilere sorarsanız olması gereken de buydu. Erdoğan’a göre bir devlet, Erdoğan’a göre bir millet, Erdoğan’a göre bir anayasa, Erdoğan’a göre bir medya, sivil toplum, eğitim, spor, müzik, sinema vs yapılıyorken Erdoğan’a göre kemiksiz-kılçıksız bir AKP’nin adını da resmen koymak gerekiyordu.

Bugüne kadar anayasal sınırları, hukuki normları, insani değerleri, vicdanı, ahlakı ve demokratik teamülleri hep hiçe sayıp, “Allah’ın büyük lütfu” dediği 15 Temmuz 2016 darbe tiyatrosunu büyük bir nimet bilip, daha önceden yol haritası belirlenerek üzerinde yıllarca çalışıldığı açık olan Kanun Hükmünde Kararnameler’le (KHK) devlette ve toplumda giriştiği toplu kıyımlar yüzünden olsa gerek hep Erdoğan’ın devleti ele geçirmesi, bir tek adam rejimi kurması üzerinde duruldu. Bu yaklaşım ve endişeler ne yanlıştı, ne de haksız. Ama eksikti.

DEVLETİ KENDİSİ İÇİN KENDİSİNE GÖRE DİZAYN ETMESİ KAÇINILMAZDI

Olayların gelişiminden benim anladığım gırtlağına kadar battığı ulusal ve uluslararası suçların hesabını vermekten kaçabilmek için Erdoğan’ın devleti ve kurumlarını kendisi için, kendisine göre yeniden dizayn etmesi kaçınılmazdı. 1000 yıllık devlet geleneği ile övünen bir milletin elindeki yegâne devleti alıp öyle bir evirip çevirmeli, kimyasını öyle bir bozup yeniden şekillendirmeliydi ki en bariz ahlaksızlıklarını, hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını, zulüm ve baskılarını, ulusal ve uluslararası düzeydeki tüm insanlık dışı suçlarını el çabukluğu marifetiyle suç olmaktan çıkarmakla kalmayıp 7/24 kesintisiz propagandayla efsunladığı kitlelere bir erdem gibi sunabilsin. Ahlaksızları erdem abidesi, hainleri kahraman, kahramanları hain gösterebilsin.

Bugüne kadar Erdoğan, tüm bunları kendisinin bile umduğundan kolay başardı. Ama, doyumsuz ihtirasların adamı Erdoğan, devleti toplumdaki tüm izdüşümleriyle birlikte ele geçirmekle yetinecek gibi görünmüyor. Kendisi için, kendisine göre bir millet de kurmak istiyor. Tüm eylem ve söylemleri, ele geçirdiği devletin zorlayıcı bütün unsurlarını kullanarak kendisine yepyeni (bugüne kadar hep söylenegeldiğinin aksine bir cemaat değil) bir millet kurmak istiyor. Belki de, kendi adlarıyla anılan devletler kurup, yüzyıllar içerisinde farklı etnik ve dini kökenden on milyonlarca insanın aidiyetlerini kendileriyle adlandırdığı Selçuklulara, Osmanlılara, Emevilere, Abbasilere özeniyor.

GARIBALDI, MAZZINI VE BISMARCK’IN TERSİNE…

Ama bir sorun var. Millet kurma süreçlerinin tarihte belirli bir izleği olur. Ve bu izlek var olan bir milleti bölüp parçalamaktan ziyade, o milletin parçalanmış unsurlarını bir araya getirmeyi öngörür. Mesela, İtalyanların “Risorgimento”, yani diriliş ya da yeniden doğuş, dedikleri ulusal birliklerini sağlamaları için Giuseppe Garibaldi ve Giuseppe Mazzini gibi ulusal liderlere ve milleti oluşturacak parçaların birleşme iradesine ihtiyaçları olmuştu. Böylece, 19. yüzyılda İtalya Yarımadası’ndaki birçok prenslikler bir araya gelip bugünkü İtalya’yı oluşturmuşlardı.

Aynı devre denk gelen Almanların milli birliğini oluşturup bir millet haline gelmesi için ise hem dönemin Avrupa devletler sisteminin müsait hale gelmesi, hem de Prusya Başbakanı Otto von Bismarck’ın dehası gerekiyordu. Eskinin Cermen topluluklarından bir Alman milleti çıkarmak için parçalanma değil, bütünleşme, birleşme söz konusuydu.

‘EZER GEÇERİZ’ MANTIĞIYLA BÖLEREK MİLLET KURMA…

Oysa referandumla Erdoğan, adına ister partili cumhurbaşkanlığı, ister icracı başkanlık, isterseniz süzme diktatörlük deyin, neticede bugüne kadar en azından manen devletin ve milletin tamamını temsil eden cumhurbaşkanlığı makamını sona erdirmiş oldu. Aslında görülmedik bir ayrımcılık ve partizanlıkla çoktan beri uygulamaya soktuğu fiili durumu resmileştirmiş oldu. 80 milyonluk ülkeyi kendisine adeta tapınan yüzde 50 ile aralarında onlarca farklı grubu barındırmakla birlikte ortak özellikleri Erdoğan’dan ölesiye nefret olan diğer bir yüzde 50 arasında böldü.

Bu tehlikeli bölünmenin Erdoğan’ın umurunda olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. En ufak toplumsal muhalefete “ezer geçeriz” mantığıyla yaklaşan bir Erdoğan için önemli olan ulusal birliğin, milli bütünlüğün korunmasından ziyade ne yapıp edip tek kamp, tem yumruk haline getirdiği yandaşlarının bütünlüğünü, çoğunluğunu korumak. Mizahi anlamda “deh de gidelim, çüş de duralım” kıvamına getirdiği, “öl de ölelim, vur de vuralım” teyakkuzundaki bu bir ve bütün yüzde 50 ile geriye kalan parçalı yüzde 50’nin her parçasının kolayca üstesinden gelebileceği hesabı içerisinde Erdoğan. İnsani ve ahlaki olarak alabildiğine sorunlu da olsa teknik açıdan maalesef doğru bir hesap Erdoğan’ınki.

Devlet başkanı olarak yeniden AKP’nin başına geçmesiyle Erdoğan’ın, sadece kendi yüzde 50’sinden müteşekkil yeni bir milletin tasarımına hız vereceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Her milletin bir milli felsefesi olduğu gibi Erdoğan’ın inşa edeceği milletin de şüphesiz ki bir felsefesi, bir ideolojisi olacaktır. Bu felsefenin ilkelerinin başında ise, adı konsa da konmasa da, her hal ve şart altında Erdoğan ve familyasına koşulsuz sadakat ve biat gelecektir.

DİNİ ERDOĞAN, DİLİ ERDOĞAN, AHLAKI ERDOĞAN OLAN BİR MİLLET

Erdoğan’ın istediği kadar milliyetçi ve ırkçı, onun istediği kadar milliyetçilik karşıtı, onun istediği kadar muhafazakâr, onun istediği kadar kıymet bilir ya da değer tanımaz, onun istediği kadar Türk, onun istediği kadar Kürt, onun istediği kadar Alevi veya Sünni, onun istediği kadar Ermeni ya da Rum, onun istediği kadar liberal ya da sosyal demokrat olmaya dünden razı bir millet olacaktır bu millet. Dini Erdoğan, ahlakı Erdoğan, dili Erdoğan, üslubu Erdoğan, geçmişi-geleceği Erdoğan, anası-atası Erdoğan olan bir millet…

Erdoğan da zaten kendisine yandaş olanların oluşturduğu böyle bir milletin başkanı olacak. Sadece onları mutlu etmek için çabalayacak. Devleti tamamen ele geçirmiş olmanın verdiği özgüven içerisinde elindeki yüzde 50’yi daha da konsolide etmek için diğer yüzde 50’nin canını, malını, ırzını dilediğince ve dilediği zaman sömürebileceği bir malzeme olarak kullanacak. Yandaşını beslemekte zorluğa düştüğünde kendisine karşıt gördüklerinin malına, mülküne daha fazla çökecek. Bunda da hiç zorlanmayacak. Haramiliği halihazırda ahlak edinen Erdoğan, yandaşlarını ise tescilli haramiliğini kutsayan bir kıvama çoktan getirmiş durumda.

ERDOĞAN MİLLETİNİN EN MAKBUL FERDİ İRAN’IN REZASI

Erdoğan’ın devlet ve vatandaşlıktan ne anladığını ise, 5 binin üzerinde Türk vatandaşı dünyanın değişik ülkelerinde hapishanedeyken, “devletin vatandaşına sahip çıkma görevi vardır” diyerek bu görevi sadece adı kendisiyle birlikte türlü rüşvet skandallarına ve uluslararası kara para işlerine karışmış ABD’de tutuklu Reza Zarrab için hatırlamış olması yeterince gösteriyor. Bununla yetinmiyor, İran asıllı Zarrab’ın serbest bırakılması karşılığında Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı Mehmetçiğin canını, kanını pazarlık konusu ediyor. Sadece bu örnek bile Erdoğan’ın izleyeceği yola ve kuracağı milletin kıvamına dair çok şeyler söylüyor.

Mafyanın itibar gördüğü, SADAT, Osmanlı Ocakları gibi paramiliter yapıların kıymete bindiği, bir taraftan on binlerce polis tasfiye edilip hapse atılırken, diğer taraftan partizanlarla doldurularak fiilen silahlı milis gücüne dönüştürülen polis teşkilatının ancak ordularda görülebilecek en ağır silahlarla donatıldığı, generallerin yarısının hapse tıkılarak ordunun içi kof bir kabuğa dönüştürüldüğü bir ortamda Erdoğan’ın kendisine tapınan kendi milletini kurma yolunda neleri göze aldığı sezilebiliyor. Yandaşlarının dilinden düşmeyen “iç savaş”, “bu sefer çok daha hazırlıklıyız”, “kan banyosu yaptıracağız” tarzı söylemler, Erdoğan’ın “ezer geçeriz” mantığının tabandaki yaygın tezahürü olarak okunabilir.

GÜN BE GÜN DAHA DA RADİKALLEŞEN YOBAZ BİR MİLLETE İHTİYACI VAR

Yegâne milleti olarak gördüğü yüzde 50’sini olduğu gibi bırakmayan Erdoğan’ın özellikle sayılarını onlarca kat artırıp nispeten düşük kapasiteli gençlerle doldurduğu imam-hatiplerde çok ciddi bir endoktrinasyon ve radikalizasyon politikası güttüğü görülüyor. Bu politikasını, önlerine attığı üç beş kuruş karşılığında kendilerini Erdoğan’a satıp, her isteğine iman kaidesi muamelesi yapan cemaat ve tarikatlarla nasıl takviye ettiği biliniyor. IŞİD’i andıran bir anlayışla sürdürülen bu endoktrinasyon ve radikalizasyon sürecine maruz yüzbinlerce gencin kimlere karşı kullanılacağını hala anlamamak için sanırım fazlasıyla ahmak olmak gerekiyor.

Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkmayı ve devletin geriye kalanını kendi devleti haline dönüştürmeyi başardı. Emin olun ki, şimdi milleti de kendi milleti haline dönüştürmek için çok daha kapsamlı, çok daha sıkıntılı, çok daha kanlı bir yola girecektir. Özellikle, uluslararası alanda sıkıştıkça endişeleri daha artacak, işlediği suçların ağırlığına rağmen en azından ülke içinde kendisini güvende hissedebilmek için yandaşı olmayanı düşman bilip devletin tüm zorlayıcı unsurlarını onlara karşı harekete geçirecektir. Kürt siyasetinin kendisine tavır alması üzerine Sur’da, Silvan’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de ve daha pek çok yerde neler yaptığına bakılarak, kendisine biat etmeyi reddeden kesimlere neler yapabileceği kestirilebilir.

Özellikle Alevi vatandaşlarımız başta olmak üzere Erdoğan’a biat etmemiş ve etmeyecek olan kesimleri, Kemalistleri, laik yaşam tarzını benimsemiş geniş kitleleri ve tabii ki Erdoğan’a boyun eğmemiş Kürtleri çok sıkıntılı bir dönem bekliyor. Ne diyelim, zulmü ve ahlaksızlığı iman edinmiş Erdoğan ve partizan yobazlarına Allah fırsat vermesin…

[Akif Umut Avaz] 29.4.2017 [TR724]

Mahrem imamlar, Hayalet abiler… Oynatmaya az kaldı… [Analiz: Mehmet Yıldız]

Gerek içeride gerekse dışarıda yaşanan gelişmeler yüzünden iyice sıkışan Erdoğan iktidarının gündem değiştirmek için yaptığı operasyonlara önceki gün bir yenisi daha eklendi. 3 gün önce sabah saatlerinde 81 ilde yaklaşık 1,000 kişilik gözaltı kararı olduğu haberleri çıktı. Sonra bu sayı 4 bin 900’e ardından 7 bin’e kadar yükseldi. Günün sonunda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1.009 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

Nereden çıktı ‘Mahrem İmam’?

Önce “Mahrem İmam” kavramının ne olduğuna bakalım. Otuz yıldan fazla bir süredir Hizmet Hareketi’nin içinde bulunmuş birisi, asla böyle bir tabirin kullanılmadığını söylüyor. Bir aralar Havuz Medyasında “Hayalet Abiler” efsanesi dolaşıyordu; bu da onun gibi bir şey. Akit gazetesinin kadrolu itirafçısı, Adana’da yaşayan sabıkalı bir dolandırıcının uydurduğu “Hayalet Abi” saçmalığına çok gülmüştük o zaman. İşin vahimi, savcılar bu saçmalıkları ciddiye alıp iddianamelere yazdılar. Tam bir tımarhanelik vaka.

Tıpkı 1 dolar efsanesi gibi. Hangi sivri zekalının başının altından çıktıysa bu 1 dolar işi, belli ölçüde amacına ulaştı. Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz hesabı, hala çıkarılamadı… hala da inanan bir sürü ahmak var bu saçmalığa. Havuz medyası ne hikayeler uydurdu 1 dolar üzerine. Yok efendim cüzdanında F serisi 1 dolar olanlar şu rütbede, B serisi 1 dolar olanlar bu rütbede olurmuş. Devlet Bahçeli’ye göre F serisi 1 dolarların seri numaraları ByLock sisteminin giriş şifresi olarak kullanılıyormuş. Hatta MİT’in 1 dolarlardaki seri numaralarının İsviçre bankalarında açılan Eurobond hesaplarına ait olduğunu tespit ettiği bile yazıldı. İsterseniz Google’a “1 dolarlık banknotların sırrı çözüldü” yazın bakın, ne haberler çıkmış.

“2 gün önce New York dönüşü elimde kalan 1 dolarları harcayacağım diye kafayı yedim. FETÖ yüzünden milletçe ruh hastasına bağladık…” diyen Sözcü yazarı haklı. Koskoca ülke, 80 milyonluk bir tımarhane gibi olmuş.

Neden böyle bir operasyona ihtiyaç duyuldu?

Geçen hafta Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) toplantısında çıkan, Türkiye’yi siyasi denetim altına alma kararı 13 yıllık AB kazanımlarını çöpe attı. Bu kararın alınmasında en büyük pay, OHAL sonrası askıya alınan hukuk ve insan hakları ihlalleri.

Bu kararın üzerinden 24 saat geçmeden, AKPM’ye “bakın ne kadar isabetli bir karar almışsınız” dedirtmek için olsa gerek, 1009 kişi gözaltına alındı, 9103 polis meslekten ihraç edildi. Bu ihraçlarda tek kriter, “bizden değilse kesin onlardandır” kriteri. “bizden olmayan” 9.103 kişi atılarak yerine “bizden olan” 10 bin kişinin alınacağı çoktan duyurulmuştu bile.

Nereden çıktı bu listeler?

Geçen hafta Yeni Asır gazetesinde çıkan bir habere göre “Ankara’da MİT Müsteşarlığı’na teslim olan bir kişi, kendisinin FETÖ’nün Emniyet İmamı olduğunu belirterek önemli bilgiler verdi. Bu kişinin, FETÖ’nün Emniyet içinde şu ana kadar deşifre olmayan kripto ve hücre yapılanmasındaki isimlerin listesini de MİT görevlilerine verdiği öne sürüldü.”

Aslında açıklama mantıklı görünüyor. Nedense bu haber sonradan internet sitesinden kaldırılmış. Belli ki damadın gazetesi, bir operasyonu farkında olmadan açık etmiş oldu. Ama sonradan bu bilginin, bir gün hukuk geri dönerse başlarını ağrıtacağını fark eden gazete yönetimi haberi yayından kaldırmış.

Konuyu yakından takip edenlerin aktardığına göre, önceden hazırlanmış excel listeleri, bazı kişilere yapılan işkence sonrası kabul ettirilmiş. İddia o ki MİT Müsteşarlığı’na teslim olduğu iddia edilen kişi, Ankara’nın göbeğinde güpegündüz kaçırılan kişilerden biriymiş. Halen de kendilerine ulaşılamayan kayıp kişilerin MİT tarafından kaçırılarak malum yöntemlerle sorgulandığı, bu sorgulamanın sonucu ortaya bu listelerin çıktığı söyleniyor.

Anlaşılan, MİT’in elindeki -iktidar muhalifi kim varsa içine eklendiği- Bylock listeleri yeterli olmamış ki, Bylock kullanmayan, çocuğunu Cemaate yakın okullarda okutmayan, Bankasya’da hesabı olmayan kim varsa bu defa da “kripto Cemaatçi” denilerek bu listeye eklenmiş. Zaten bunlara göre insanların yarısı Cemaatçi, diğer yarısı da kripto Cemaatçi! Bunu söyleyip bunu yazanların kapısına bir sabah polis dayandığında nasıl bir canavarı büyüttüklerini anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak elbette.

Böyle bir listenin olması, üstelik birilerinin üzerinde taşıyor olması mümkün mü? 120 bin kişi gözaltına alınıp yarısı tutuklandıktan sonra hala ortalıkta dolaşan mahrem imam mı kaldı? Adım başı polis kontrolünün olduğu Ankara’da bir insan cebinde flash disk, içinde binlerce kişilik listeyle dolaşıyor, akıl alır mı? Son zamanlarda Cemaate karşı iktidarın yanında saf tutan bir gazeteci bile yazılanlara ikna olmamış ki sosyal medya hesabında şunları yazmış: Bu “Mahrem İmamlar” meselesi benim akıl süzgecimden geçmiyor. En kritik adamların listesini bir çipe yükle… Sonra da o çip ele geçirilsin!

İhraç edilen polisler gerçekten cemaatten mi?

Hatırlarsınız, Doğu Perinçek cezaevi çıkışında ‘Cemaatlerin, tarikatları kökünü kazıyacağız’ şeklinde bir açıklama yapmıştı. İşte bu liste konusuna o açıdan bakmak lazım. Zaten şu ana kadar Cemaatle en küçük bir teması olmuş kim varsa adeta kazıdılar. Geriye kalanların içinde, Gülen Cemaatiyle irtibatı olmamış ama belli ölçüde dini hassasiyetleri olan, çoğu başka Cemaat veya tarikatlere bağlı, hemen hepsi de AKP’ye oy vermiş çok sayıda polis vardı. Vatan Caddesinde bulunan Emniyet Müdürlüğünün mescidine uğrarsanız bunlardan yüzlercesini görebilirsiniz. Bunların bir kısmı aynı zamanda binlerce masum insana yapılan operasyonlarda görev aldılar. Ne var ki ‘acıma yok, tepeleme var’ diyen zihniyetin önümüzdeki dönemde yapacakları için fazlasıyla merhametli bulunmuşlardır. Bu yüzden atılmaları gerekiyordu, atıldılar.

Bugüne kadar çok sayıda FETÖ’cülere operasyon yapan polis, savcı, hakimin bir süre sonra FETÖ’cülük suçlamasıyla alınacağı haberlerini okuduk. Bu operasyonda da öyle oldu… Yandaş gazetenin FETÖ ile mücadele eden ekibin başı mahrem imam çıktı! haberi gibi. Daha da olacak. Bütün cemaat ve tarikatların kökü kazınıncaya kadar..

Geçen hafta Adana’da Kutlu Doğum Haftası programı yapmak isteyen Furkan Vakfı Cemaatine izin verilmedi. Buna rağmen kutlamaya gelen herkese kadın erkek ayırmadan meydan dayağı atıldı. Bu esnada haddini bilmez bir polisinin “Allah benim, devlet benim!” diye haykırması bir cep telefonu tarafından kaydedildi ve sosyal medyaya verildi. Sizce bu ifadeyi rahatlıkla kullanabilen bir polis hangi bahçenin ürünüdür?

Her şey gündem değiştirmek için mi?

Elbette tek sebep bu değildir. Birilerinin cemaat ve tarikatların kökünü kazıma hayali, bir başkasının Gülen Cemaatini bitirme hedefiyle örtüşmüş. Gündem, sadece yapılan zulmün şiddetini belirliyor. Normal zamanda her gün yüzlerce kişiye yapılan operasyonlar, gündem değişmesi gerekirse binlerce kişiye yapılıyorsa sebebi budur. Bugünlerde AKPM Türkiye’ye siyasi denetime alıyor, zaten ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri 15 Temmuz’a sahte darbe diyor, ABD Reza’yı vermediği gibi her geçen gün çemberi daraltıyor, Rusya petrol sevkiyatı konusunda sıkıştırıyor, Sincar’a operasyon yaptığı için aynı anda hem ABD hem de Rusya’yı karşısına almayı başarıyor…

İşte bu yüzden bir şey yapmalı ve iç kamuoyunu bunları konuşmaktan alıkoymalı…

O zaman verrr mehteri Soylu Süleyman Paşa!..

Arada olan sabahın köründe gözaltın alınan 1009 kişiye olmuş. Geriye kalan onbinlerce kişi de acaba bana ne zaman sıra gelecek endişesi içinde bu konuları düşünemez bile…

[Mehmet Yıldız] 29.4.2017 [TR724]

Avrupalı Türklerin utanç verici suiistimal listesi [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

Çifte vatandaşlığın istisnai durumlar haricinde yasak olduğu Avusturya’da bu ülkenin vatandaşlığına geçmiş binlerce Türk kökenli göçmenin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için yapılan referandumda oy kullandığının tespit edilmesi herkesin malumu. Yasalar çok açık olduğu halde Türkler, Avusturya vatandaşı olduktan sonra ya yeniden Türk vatandaşlığına geçmişler ya da Türk vatandaşlığından çıktıklarına dair belgeyi alırken pasaportlarını teslim etmemişler. Dolayısıyla sadece kâğıt üzerinde vatandaşlıktan çıkmışlar. Avusturya, kanunu açık şekilde ihlal edenlerin üzerine sert gideceğini açıkladı. Bu isimleri 5 bin Euro para cezası ve Avusturya vatandaşlığının geri alınması bekliyor. Avusturya’da yaşanan bizim ne ilk ne de son kanunsuz davranışımız oldu.

GURBETÇİ ŞABAN’IN ŞARK KURNAZLIĞI

1970’li yılların Türkiye’sinden Avrupa’ya gelen Türkler kendilerini adeta bir demokrasi ve medeniyet cennetinde buldular. Sadece ekonomik olarak rahata ermediler. Bulundukları ülkenin demokrasi ve kanunları Türkiye’den tıpkı bugün olduğu gibi o yıllarda da fersah fersah ilerdeydi. Avrupalı, sistemini kurarken ülkesinin insani gelişmişlik standardını baz almıştı. Kimse sistemi suiistimal etmeyi düşünmüyordu. Avrupa’nın kurduğu sistemin suiistimal edilmeye başlanması yoğunluklu olarak göçmenlerin gelmesiyle başladı. Bunun öncüleri ise maalesef Türkler’di.

’Gurbetçi Şaban’ filmini hatırlarsınız. Filmde Almanya’ya işçi olarak gelen Şaban, çocuklar için ‘çocuk parası’ ödendiğini öğreniyor. Bunun üzerine Türkiye’deki köyüne giden Şaban, kendisiyle aynı soyada sahip ne kadar çocuk varsa nüfusuna alıyor ve Alman devletinden haksız yere binlerce Mark para alıyor. Bunun sadece film olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Fazladan daha doğru ifadeyle haksız yere çocuk parası almak için köydeki tüm çocukları (muhtar belgesiyle) nüfusuna yazdıran çok az kişi çıkmıştır ama yakın akrabalarının çocuklarına kendi çocuğu gibi gösterip de binlerce Alman Markı haksız para ‘kazananların’ sayısı binlercedir.

Peki, sonucunda ne oldu? Suiistimali fark eden Alman hükümeti ailelerin yurt dışında yaşayan çocukları için çocuk parası ödemeyi kesti.

VERGİ KOLAYLIĞI SUİİSTİMALE DÖNÜŞTÜ

Avrupa’daki ilk göçmenler ‘misafir işçi’ olarak geldiklerinden ailelerini genelde anavatanlarında bırakmıştı. Burada kazandığı para ile onların geçimini de sağlıyorlardı. Bazı Avrupa ülkeleri bunu bildiği için kolaylık göstermişti. Türklerin arasında bu sistemin adı ‘bakım parası’ olarak bilinirdi. Birinci dereceden akrabanız için ülkenize gönderdiğiniz parayı vergiden düşebiliyordunuz. Vergi oranlarının yüzde 40’larda olduğu Avrupa’da bu ciddi bir ‘kıyak’tı. Ancak bu sistemin de ‘açıklarını’ bulmamız zor olmadı. Türkiye’de ‘yakınlar adına’ bir hesap açılıp buraya gelirlerinin çoğunu koyan Türk göçmenler, böylece ‘vergi kaçırıyordu’. Bu hile de çok geçmeden anlaşıldı ve zamanla bu ‘kıyak’ kaldırıldı.

SAĞLIK SİGORTASI TÜRKİYE’DE BİLE GEÇERLİYDİ…

Avrupa’nın gelişmiş bir sağlık sigortası sistemi var. Türkiye’nin sanki dünyada ilkmiş gibi ‘herkes ücretsiz sağlık sigortası kapsamında’ diye reklamını yaptığı sistem uzun yıllardır Avrupa’da uygulanıyor. Hem de katkı payı gibi ücretler ödenmeden. Sağlık sigortası sadece bulunduğu ülkeyi kapsamıyordu eskiden Avrupa’da. Tatillerde yaşanacak bir hastalık durumu da sigorta kapsamındaydı. ‘Akıllı’ gurbetçilerimiz bu sistemi de kısa sürede ‘çözdü’. İzine gidince ne kadar yakını varsa bir güzel sağlık taramasından geçirdi. Ama faturayı kendi adına kestirdi. İzin bitip Avrupa’ya dönünce ödediği ücretin tamamını devletten tahsis etti. Her suiistimalin olduğu gibi bunun da sonucu Türkiye gibi Avrupa’ya çok göç veren ülkelerin sağlık sigortası kapsamından çıkarılması oldu.

Saymakla bitmiyor ama ‘günahlarımız’ bu kadar değil daha!

HİLELİ EVLİLİKLER ÇOK BAŞ AĞRITTI

Ekonomik şartlar sebebiyle Avrupa’ya gelen ilk nesil kızını veya oğlunu evlendireceği zaman yakınlarını tercih etti. Kızın veya oğlunun tercihi önemli değildi. Önemli olan ‘bir yakınını’ kurtarmaktı. Bir başka formül ise ‘paralı evlilikti’. Türkiye’de evli olan yakınları için bulundukları ülkede ‘paralı evlilik’ yapan bir kadın bulunuyordu. Avrupa’ya getirilmek istenen akraba önce Türkiye’deki eşinden boşanıyor, ardından bir Avrupalı ile anlaşmalı olarak evleniyordu. Bu evlilik yoluyla 18 yaşından küçük çocuklarını da Avrupa’ya getirebiliyordu.

Süresiz oturum hakkını kazanınca bu ‘anlaşmalı evlilik’ sona eriyor. Türkiye’de kalan eş de getiriliyor ve ‘aile tamamlanıyordu’. Avrupa’nın en sert yabancılar yasasını hazırlayan Danimarkalı siyasetçi Bertel Haarder, ‘Süresiz oturumu aldıkları günün ertesi boşanıyorlar. Yahu insan bir gün bile sektirmez mi?’ diyerek hayretini ifade etmişti.

Bunun sonucunda ne mi oldu? Avrupa vatandaşı biriyle evlenen ‘göçmenlere’ sıkı kontrol getirildi. Süresiz oturum alma şartları zorlaştırıldı, süre uzatıldı. Gelenlerin ilk evlilikleri olsa bile ‘gerçekten evlenildiğine’ dair Avrupa makamlarını inandırmak zorunluluğu doğdu. Telefon mesajlaşmaları, ‘aşk mektupları’, birlikte fotoğraflar vs. gibi ‘delillerle’ başvurma gibi yöntemler çıktı ortaya. Avrupa’ya gelmek için boşanılan eşle yapılan evliliklerde ‘devleti dolandırma’ gerekçesiyle oturum verilmedi. Bu şekilde Avrupa’ya gelip de eski eşini getiremeyen binlerce kişi var şu anda.

Daha da fenası, dinen nikah kıyması haram olanlar sırf bir yakını getirme adına nikahlanıp aile birleşimi yaptı. Bu utanç vakalarını tespit eden Avrupalılar akraba evlilikleri durumunda, İslam’a göre caiz olsa bile, oturum vermeme eğilimine geçti.

TÜRKİYE DEVLETİ VATANDAŞINI YOLSUZLUĞA TEŞVİK EDİYOR

Son yıllardaki moda suiistimalimiz ise Türkiye’de emeklilik. AKP iktidarı sıcak para girmesi için yurtdışında bulunan Türklerin eksik primlerini yatırarak emekli olmasına imkân sağlıyor. Bunda sakıncalı bir durum yok. Avrupa’da 3-5 değişik yerden maaş alabilir veya emekli olabilirsiniz. Ancak eğer o ülkenin vatandaşıysanız gelirinizi bildirmek zorundasınız. Kolayca tahmin edeceğiniz gibi kimse bunu gelir olarak bildirmiyor. Çünkü bildirdiğinde vergisi çıkacak ortaya. Türkiye ise Avrupa’daki vatandaşlarından gelecek sıcak para karşılığı adeta Türkleri ‘yolsuzluğa’ teşvik ediyor. Üstelik ‘vatandaşlarımızın bilgisini paylaşmayız’ gibi abuk bir ‘korumacılık’ da geliştirilmiş. Fakat er ya da geç gerçekler ortaya çıkıyor. Tıpkı Avusturya’da Türk vatandaşlığını gizleyip oy veren Türkler gibi…

KENDİNİ FAZLA AKILLI GÖRMENİN ZARARLARI

Günahlarımız saymakla bitmiyor. Sosyal yardım ve işsizlik sigortasını nasıl suiistimal ettiğimiz, sömürdüğümüz Avrupalı Türkleri (hepsi değil elbette) tanıyan bilen hemen herkesin malumu. Bu suiistimallerin altındaki motivasyon basit: Kendimizi çok ‘akıllı’ karşımızdaki devleti ise ‘ahmak’ görmek. Ancak bugünlerde giderek daralan çember, iyi niyeti kötüye kullanmanın faturası. Suiistimaller arttıkça devreye ‘sert kanunlar’ giriyor. Verilmiş haklar kendi hatalarımız neticesinde bir bir elimizden alınırken, ‘ırkçılık ve ayrımcılık’ kartına sığınıp bahane üretmemiz kimseye bir şey ifade etmiyor.

Yukarıdaki örnekler ortada. Var mı itirazı olan? Biz bunları asla yapmadık diyen kaç kişidir? Her toplum toplanan vergileri en ‘doğru’ şekilde kullanmaya çalışır. Sistemi kötüye kullananları durdurmak için ‘yasalar’ çıkarır. Devletler her şeye rağmen tahammüllü davranmaya çalışınca, bu sefer göçmen karşıtı partilerin oy oranı artıyor, İslamofobi ilgi çekmeye başlıyor.

Önce evimizin önünü süpürme ile işe başlasak fena olmayacak. Gerçi yolsuzluğu hırsızlık olarak görmeyen zihniyete ne anlatıyorum ki ben?

[Hasan Cücük] 29.4.2017 [TR724]

Hak yolcusu [Mehmet Ali Şengül]

İnsan bir yolcudur. Alem-i ervahdan rahm-ı madere, anne karnından dünyaya, sonra çocukluk, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık, kabir, sırat, mizan, mahkem-i kübra ve nihayet cennet veya cehennem. Evet, bu minval üzere Hz. Adem’den bugüne devam etmiş ve kıyamete kadar da bu yolculuk devam edecektir. İnsan istese de istemese de, bastığı toprağın altına mutlaka girecektir.

Bu yolculuk, uçakla, otomobille, trenle, ne ile yapılırsa yapılsın netice değişmemektedir. İnsan her ne kadar ölmek istemese de, onu hatırlamaktan kaçsa da; dünyanın sultanı da olsa, ya da bir kapıda dilenci de bulunsa, dünya hayatının son durağı olan kabre girmekten kurtulamayacaktır.  Hz.Mevlana Hazretleri, 'Ey insan Kafdağı kadar yüksekte olsan da, bir kefene, tabuta sığacak kadar küçüksün' buyurmuştur.

Onun içindir ki, Kur’an-ı Müciz-ül Beyan Ankebut suresi 57.ayette, “Her nefis ölümü tadacaktır/tadmaktadır. Sonunda bizim huzurumuza getirileceksiniz” hakikatini, Efendimiz Hz.Muhammed (sav) şu hadisi şerifleriyle hatırlatmaktadır: “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz.” (Tirmizi, Nesâi, İbn-i Mâce)

Rabbimiz Kur’an-ı Azimüşşan’da Haşir suresi 18.ayette, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının. Herkes yarın ahireti için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah her şeyden haberdardır.” buyurmaktadır.

İnsan yürüyeceği yola dikkat etmeli, şeytan ve nefs-i emmarenin tuzaklarına yakalanmamalıdır. Bu yolculuk Allah'ın rızası gözetilerek, ilmi ile âmil, hâlis, muhlis bir mürşidin rehberliğinde olmalı ki, insan engellere takılıp kalmasın.

Bu yolda Nebiler, Sıddıklar, Şehitler ve Salihler yürümüşlerdir. Mü’minler de doğru olduğuna inandıkları bu yolda, kitap ve sünnete muhalefet etmeden, sırat-ı müstakim üzere olmalı; geriye adım atmadan, sürekli Allah ve Resulü’ne müteveccih bulunmalıdırlar. Mü’min bu yolda kime intisab ederse etsin; asıl murad, maksud ve matlub Allah’ın rızası olmalıdır.

Mü’min her an kendini gözden geçirmeli, disipline etmeli, dikkatli ve temkinli yürümelidir. Her zaman Allah (cc) karşısında sıfır olduğunu unutmamalı, en önemli vasıflarından olan, sıdk, emanet ve vefâ duygusuyla hareket etmelidir.

Mü’min, yolun erkanına göre ve şartlarına uygun yürümesini bilmeli, hayatını iman ve Kur’an esaslarına  göre tanzim etmelidir. Gururdan, kibirden, gayz, kin ve nefretten, inat ve kıskançlıktan, hırs, ihtilâf ve iftiraktan uzak durarak, ölümle sona erecek dünyanın hiçbir şeyine takılmamalıdır. İmanı, ihlası, vefa ve sadakati, birlik ve beraberliği, kardeşlik ve isâr ruhunu, tevazu ve mahviyeti temsil etmelidir.

Sebeplerde kusur etmeden, nefsin ve şeytanın esiri olmadan,  atalet ve sefalet içinde boğulmadan, Allah’ın hakkımızda takdir ettiğine kanaat edip, Allah’a tevekkül, teslimiyet ve güven içinde bulunmalıdır.

Hak yolcusunun en önemli sermayesi takvadır. Uzun ve meşakkatli yollarda mutlaka azık gerekir. Azığın en hayırlısı haramlardan korunmak, marûfu yerine getirmektir.

Mü’min, attığı her adımın, alıp verdiği her nefesin ve yaptığı amellerin; ‘kalbin sesi mi, yoksa nefis ve şeytanın mırıltıları mı’ olup olmadığına dikkat etmelidir.

Mü’min arkadaşlarını, dostlarını, kendini yolda yalnız bırakmayacak sadakat ve güven erbabından seçmeli, gıybet eden, laf getirip götüren, aileleri ve inananları birbirine düşman haline getiren, menfaatini ve dünyayı ahirete tercih edenlere karşı, temkinli ve dikkatli olmalıdır. Çünkü yol emniyeti çok önemlidir.

Bu yol virajlıdır, çilelidir, ızdıraplıdır ama, Allah ve Resulü’ne teslimiyet ve itaat sağlamsa, insanı hiçbir zaman yanıltmaz ve dosdoğru hedefine ulaştırır. Ne var ki, -lihikmetin- bu yolun yolcuları içinde çile ve ızdırap çekmeyen, kovulup dövülmeyen, hakarete maruz kalmayan olmamıştır.

Rabbimiz Kur’an-ı Müciz-ül Beyan’da Enfal suresi 25. Ayette, "Öyle bir fitneden sakının ki, o içinizde yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur. Biliniz ki, Allah'ın cezalandırması şiddetlidir" buyurmaktadır.

Peygamber Efendimiz (sav) de şöyle buyurmuşlardır: 'Öyle bir zaman gelecek ki, doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hainlere güvenilecek. İnsanlardan şahitlik etmeleri istenmediği halde şahitlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği halde yemin edecekler.' (Taberâni)

O gün Yasir ailesine yapılanlar ne ise, o günden bugüne yapılanlarda hep aynıdır.  Bugün de davayı temsil edenler, kendilerine yapılan sıkıntılar ne kadar büyük olursa olsun, Ashab-ı Uhdud, Yasir ailesi ve benzerleri gibi dişini sıkmalı; imanından, değerlerinden taviz vermemeli ve sabretmelidirler. Neticede ise, Allah'ın vereceği hükmü beklemelidirler.

Bazı müslümanlar, içtihat hatası ve kimlik yanılmasıyla,  Kur'an ve iman hâdimlerine Müslümana yakışmayacak şekilde muamele ederek birilerine alet olmaktadırlar. Bir gün, daha evvelde olduğu gibi yanlışlıklarını anlayacak, hacâletlerinden yere bakacak, mahcubiyetlerinden iki büklüm hale geleceklerdir.

Allah izin verir de, bir gün adalet ve demokrasi gerçekleşir, huzur ortamı oluşursa;  -Allah fırsat verirse- biz, o gün onlara ‘mukabele-i bilmisil’le değil, mü’mine yakışan bir tavırla, şefkatle muamele edeceğiz.

‘Kuvvet haktadır, Hak kuvvette değil’ düsturu, gerçek adaleti ifade eder. Kuvveti yakıp yıkmada, asıp kesip öldürmede kullanan, neticede bir sineğe, bir karıncaya mağlup olan Firavun, Nemrud ve benzerleri; Allah’ın dünyada kazanma fırsatı verdiği halde, bunun değerini bilemeyip kaybeden talihsiz insanlardır.

Bunlar ahiret hayatları itibariyle, gerçekten acınacak durumdadırlar. Yaşadıkları dönem itibariyle dünyaya sığmayan bu insanlar, bugün ses ve solukları çıkmadan bastıkları toprağın altında, berzah alemindedirler. Bir gün Büyük Mahkeme’de hakimler Hakimi Allah huzurunda, hesap verecekleri günü beklemektedirler.

Yolcu yolda iken bazen fırtınalar olur. O gün bir çok insan savrulur gider. İnanan insanın savrulup yok olmaması için, daima tetikte olmalı, temkinli ve dikkatli bir şekilde yoluna devam etmelidir.

Yunus suresi 108.ayette, (Habibim) “De ki: ‘Ey İnsanlar! İşte Rabbiniz tarafından, hakikat size gelmiş bulunuyor. Artık kim bu gerçeği kabul eder de doğru yolu tutarsa, bunun faydası sadece kendisinedir. Her kim de bu yoldan saparsa, o da kendi aleyhine olarak sapar. Bilin ki, Ben işlerinizi yönetmeyi üstüme almış biri değilim’” buyrulmaktadır.

Mü’minler, imanlarının gereğini yapmalı; iman, amel-i salih, hakkı tutup kaldırma, bu yolda sıkıntılara sabredip katlanma ve bu gerçekleri birbirlerine tavsiye ederek, muhtaç insanlara hakikatleri ulaştırmalıdırlar.

Hakiki Mü’minin derdi dünya değil, insan olmanın ve taşıdığı mes’uliyetin hakkını vermek; yaratılan varlıkların en şereflisi olarak yaratılan, rengi, dili, inancı ne olursa olsun bütün Allah kullarının, barış içinde, mutlu ve huzurlu olmasına katkıda bulunmak, yaşama hakkını elde etmelerini sağlamaya çalışmak olmalıdır.

[Mehmet Ali Şengül] 28.4.2017 [Samanyolu Haber]
msengul@samanyoluhaber.com