Altın Kalem Ahmed Hüsrev Altınbaşak [Abdullah Aymaz]


Hüsrev Ağabey (1899-1977) Üstad Hazretlerinin büyük talebelerinden, Nurların ve Kur’an-ı Kerim’in altın ve tevafuklu kalemidir… Onu hayatta iken hiç görmemiştim. Ama vefatını duyunca F. Gülen Hocaefendi kendisi o zaman rahatsız olduğu için bir grup olarak bizleri göndermişti. Bir Ramazan gecesi yola çıkmıştık. Yolda Atıf Egemen Ağabeye uğradık oradan Isparta’ya gittik. Vardığımızda gasil işlemleri bitmişti ama yüzünü açıp bize gösterdiler.

İhsan Atasoy Bey, Hüsrev Altınbaşak Ağabeyimiz üzerine bir çalışma yapmıştı… Bazı bölümleri aktararak bir parçacık bilgi vermek istiyorum.  “Afyon Hapsinde, Hüsrev Altınbaşak’ı çıkacak bir kargaşa sonunda ölüp gitsin diye önce içinde altmış kadar câni ve katilin bulunduğu koğuşa koyarlar. Hüsrev Altınbaşak, bu koğuşa girer girmez selâm verir, fakat selamını kimse almaz. Koğuşun bir köşesine geçip oturur. Üç gün beton üzerinde soğukta, yataksız yorgansız yatar. Bu zaman zarfında namazını hiç aksatmadan kıldığını gören iri yarı koğuş ağası, üçüncü günün sonunda yanına gelerek, üst perdeden, ‘Hoca, benim bir sorum var, cevaplayabilir misin?’ der. Hüsrev Altınbaşak, ‘Bildiğim bir soruysa cevap veririm, sor bakalım’ dedikten sonra aralarında şu konuşma geçer: ‘Ben on beş cana kıydım, türlü türlü suç işledim. Bu durumda ben Cennete girebilir miyim?’ –Otur da sana cevap vereyim. Sen nerelisin?’  ‘Karadenizliyim.’  ‘-Karadeniz’e bir damla su damlatsak artar mı?’  ‘-Artmaz’:  ‘-Peki ondan bir damla alsak azalır mı?’  ‘-Azalmaz bir damla sudan ne çıkar’  ‘-İşte aynen bunun gibi, Cenab-ı Hakkın SONSUZ  RAHMET  DENİZLERİ  yanında senin günahların bir damla su bile olmaz. Eğer sen pişman olur, sadakatla tevbe eder beş vakit namazını kılarsan, değil Cennete, orta yerine bile girersin.’

“Bunun üzerine koğuş ağası ayağa kalkar ve mahkûmlara dönerek, ‘Heyyyt  ulan hergeleler, bana bile Cennet olduğuna göre size hayda hayda vardır. Haydi toplanın bakalım!’ diye bağırır.”
Herkes gusledip tevbe edip namaza başlar. Hüsrev Ağabey onlara imam olur.

Hüsrev Ağabeyin yazdığı mumlu kağıt üzerindeki Risale yazıları teksir eden  Sav köyünden Mustafa Debbağoğlu’na hınç dolu hâkim, ‘Yine mi sen geldin? Anlaşıldı, sana verdiğimiz cezalar az geldi. Sana bir yıl ceza vereyim de aklın başına gelsin!’ dedi. Daha önce birkaç defa yakalanıp yatmış. ‘Adam sen niye geldin dosyana bakayım, suça dair delil var mı yok mu, araştırayım’ demeden, doğrudan doğruya peşin hükümle kararı yazdırmaya başladı. Kâtibe emretti: ‘Yaz! Filan oğlu Mustafa Debbağoğlu’nun, devleti dini esaslara uydurmak kastıyla yaptığı Nurculuk propagandasından dolayı bir yıl hapsine’  Mustafa Ağabey oturduğu yerden gayet sâkin bir şekilde, ‘Allah râzı olsun hâkim bey’ dedi. Hâkim şaşkın bakışlarla, ‘Ne Allah razı olsun, biz sana ceza veriyoruz ceza… Bir yıl hapis yatacaksın, mükâfat verdiğimizi mi sanıyorsun?’ deyince, Mustafa Ağabey yine gayet sakin ve rahat bir ses tonuyla, ‘Allah râzı olsun hâkim bey’ diye tekrarladı. Hâkim tekrar, ‘Yahu be adam, senin anlayışında bir kıtlık mı var, biz sana ceza yazdırıyoruz, beraat mı zannediyorsun, anlamadın mı?’ deyince, bu sefer Mustafa  Ağabey, ‘Yok hâkim bey, bir yıl iyidir.’ dedi. Hâkim; ‘Nasıl iyidir? Deyince, o “Hâkim bey, bundan önce iki-üç ay ceza veriyordun, gidiyordum, oradaki mahkûmlara başlıyordum. Kur’an, abdest, namaz öğretmeye… Derken iki-üç ay çabucak geçiyordu. Tahliye günüm gelince, başladığımız Kur’an, namaz eğitimi yarım kalıyordu. O yüzden bir yıl iyidir hâkim bey bir yıl iyidir!’ dedi. Bunun üzerine hâkimde şafak attı. Önündeki kâtibe bağırdı. ‘Ver o karar kağıdını’ dedi. Katip kağıdı daktilodan çekip çıkardı, hâkime uzattı. Hâkim, kararı yırtıp attıktan sonra, var gücüyle Mustafa Ağabeye bağırdı: ‘Defol, çık dışarı! Sen içeride de muzırsın, dışarıda da muzırsın.’

“Kim bilir, Mustafa Ağabeyin başına gelen hukuk tarihinde belki ilkti. Çünkü mahkemeye giren ya BERAAT  alarak veya ceza alarak çıkardı. Fakat o, bu ikisini de almıyor, mahkemeden kovuluyordu.”

İşte bunun gibi ağlar mısın, güler misin dedirtecek pek çok olayı da ihtiva eden güzel bir çalışma olmuş bu kitap…

Aslında Hüsrev Ağabey zengin bir aileden gelen  ve tahsilli bir beyefendi idi. Birinci Dünya Savaşına Yedek Subay olarak katılmıştı. 4 sene  esir kaldı. Aynı zamanda bir “ûd” ustası idi yanî ûdî idi… Onun için yanına gelen Sav köyünden Risale-i Nur talebelerine, hem konuşma hem yazma hususunda usûl ve âdâb öğretirdi. Bugün yazdığı Risaleler, Cevşenler ve tevâfuklu Kur’an yine Sav köyü civarında bir matbaada talebeleri tarafından basılıp dünyaya dağıtılıyor. Kendisinden, Allah ebeden râzı olsun ve rahmet eylesin.


[Abdullah Aymaz] 20.8.2018 [Samanyolu Haber]

Yerli Malı'na Yabancı Talip [Kadir Gürcan]


Nereden başlasak da, Dolar'ın derin vuruşu karşısında Perşembe Pazarı'na dönen Türk Siyaset enkazını analiz etsek? Tutulacak bir yer de kalmadı. Ne dediği bir türlü anlaşılamayan Damat-Bakan'ın daha ilk çarpmada havlu atması, dünya kamuoyuna kahkaha malzemesi oldu.

Ya Kayınperederin, “ABD mallarını protesto edin!” çağrısına ne demeli? “Yastık altındakileri bozdurun!” ısrarı kadar geçersiz. Daha durun, bu başlangıç. Yastık altındakileri de idareli kullanın. Zinhar, sakın devletlilere aldanıp kara günler için sakladıklarınızı, partizan meczubların riyakarlıklarına aldanıp harcamayın. Onların tamamı, hiç istisnasız, yaptıkları bütün kamera show'larının masraflarını bir yerden temin ederler.

ABD'den yapılan günlük-resmi açıklama “Türkiye'deki ekonomik krizin sorumlusu biz değiliz!” şeklinde oldu. Halbuki, bir Twitter ile, herhangi bir ülkenin ekonomik yapısını alt-üst etmek ötelenecek bir başarı değil ama, ABD bunu istemiyor. Dünya nakit akışının en güçlü para birimini elinde bulunduran otoriteler, ekonomisi acil servisten çıkmayan kırılgan ekonomiler karşısında başarıları abartmaktan daha ziyade sürekli kılmayı tercih ediyorlar. Şu an için radara yakalanan Türk Lirası'nın aleme ibret olsun diye bir model olarak seçilmesi, Türkiye'nin kırılgan ekonomisi ile ilgili.

Bir kaç haftadır, arka arkaya ciddi sarsılan Türk Ekonomisi ve öne çıkan ekonomi aktörlerinin imdadına şimdilik Kurban Bayramı Tatili yetişti. Kurban fiyatları, kaçan kurbanlık hayvanlar, acemi kasapların kendilerine verdikleri ufak-tefek yaralanmalar, hepsinden daha kötüsü alnımıza bir kader gibi kazınan rutin trafik kazaları ile doların ateşi azalır zannediliyor. Bunlar tatlı kuruntu ve vehimler. Haftada yedi gün ve yirmi dört saat çalışan Para Ekonomisi ki, Dolar o piyasanın Ronaldo'su, bu on günün sonunda bizimkiler için daha kötü bir sürpriz hazırlama ihtimali ile açılıp, kapanıyor.

Bizim hatırlatmamıza fırsat vermeden, Standart&Poors ve Moody's, tam herkesin kendisini Kurban Bayramı rehavetine saldığı, Cuma öğleden sonra, Türkiye'nin yabancı para cinsinden kredi notunu düşürdü ve görünümü negatife çevirdi. Kurban Tatili yapmayan yabancı kuruluşlar, Saray Erkanı'nın, bayram sonrasına kadar terleri soğumasın, derslerini unutmasınlar diye tatil valizleri içine ev ödevlerini bırakıverdi. Ekonomi, Damad'ın sırtına yüklenip, işi içinden sıyrılınamayacak kadar berbat durumda.

Dolar'a karşı umumi seferberlik görüntüsü verilen cılız hareketlenme, kıyılarımızı dövmeye devam edecek büyük dalgalar için güvenli koy değil. Acemi askerlerin, gece karanlığında her duydukları çıtırtıya şarjör boşaltmaları paniklerindeyiz. Geliştirilen karşı atak stratejileri bildik, çakar-almaz, Kırıkkale Piyade tüfeklerine benziyor. Paralı askerliğe rekor oranında müracaat olmuş. Meczup partizan ve işsiz militanlar, iPhone ve benzeri lüks tüketim mallarını gazeteciler önünde parçalayarak, birer Dolarlık Banknotları yakarak, Yerli Malı'na talebi artıracaklarını düşünüyorlar. Raslantı mı bilmem de, ekranın içine baka baka parçalanan iPhone'lar, demode ve neredeyse sürümleri tükenen versiyonlar. Anlaşılan, bir üst model iPhone garantisi almışlar.

ABD ile yaşanan didişmenin, Türkiye üzerine konacak yeni ambargo listelerini artırmaktan öte bir getirisi olmayacak. Ambargoların döviz kurları gibi bir iki günlük düşme-yükselme periyodundan ziyade, narkoz gibi, yavaş ve fark edilmeden bütün bünyeyi tesiri altına alması söz konusu. Türkiye gibi, kırılgan ekonomilerin uzun süreli dikleşmelere dayanamayacağını görmek için ekonomist olmaya gerek yok. Şu an içine düştüğümüz durumun örnekleri daha önce Arjantin ve Güney Afrika tecrübelerinde yaşanmış. Hani şu maaşlarını almaya el arabaları ile giden Arjantin halkının dünyaya espri malzemesi olan acınası haline sürükleniyoruz. O günlerdeki Arjantin Başkanını şimdi herkes unuttu. Bizim, Damat-Kayınpeder komedisi zihinlerde epey iz yapacağa benziyor.

Yabancı bir haber kanalında, Dolar karşısında darmadağın olan Türk Ekonomisi'ni yorumlayan bir ekonomist, çiçeği burnunda Türkiye Başkanı'nın (Bu “Başkan” ünvanına bir türlü alışamadık. Başına bir şey konmayınca maksad ifade edilemiyor!) ekonomiyi rayına koyma vaadlerinin daha ilk aydan karaya oturduğunu gülerek anlatıyordu. Sunucu “Türkiye hakkında ekonomistlere ne tavsiye edersiniz?” diye sorunca, keyifli keyifli gülerek “Şu an Türkiye'den bir şeyler almanın tam zamanı!” diye cevap verdi. Şaka ile karışık bu tavsiyesinin bir arka planı olmalı. Zira Trump, bir kaç gün önce, işin peşini bırakmayacaklarını bir kez daha yeniledi.

“Yerli Malı” saçmalığını dillendirenler için yabancı yatırımcılar bulunmaz fırsat. Tabii, neyi arzedeceğiniz, neyi piyasaya süreceğinize bağlı. İncir, üzüm, fındık, yerli telefon (!), yerli otomobil (!), yerli tank (!) gibi Mahmut Paşa mallarına iltifat etmeyebilirler. Aklıma gelen tek çözüm, gayr-ı menkul. Ortadoğu'nun görgüsüz zenginlerine satılan ülke topraklarından bir kısmını da ABD'li yatırımcılara arz ederseniz, belki talibi çıkar. Körün aradığı bir göz, alın size iki göz; yerli malına yabancı talip ve yatırımcı. Anadolu toprağı, öz be öz yerli malı değil mi?

İşsizlikten sıkılan Diyanet İşleri Başkanı da Dolar'dan kurtulmak için, güya özgül ağırlığınca “Yerli Malı” kampanyasına katkıda bulunmaya çalışıyor. Hazret, selefinden devraldığı makam ile birlikte, Alman Teknoloji Harikası Mercedesi de kullanıyorsa, söylediklerinin ne kadar inandırıcı olabileceğini takdirlere havale ediyoruz.

Bu satırların yazarı, Apple ve ürettiklerinden gayet memnun. Şu an masasının üzerinde, bazıları iş, bazıları şahsi kullanım amaçlı, iki Apple Bilgisayar, bir adet iPhone 6 (Bir üst model için arayışlar sürüyor!) ve bir iPad bulunduruyor. Türkiye'deki “Yerli Malı Şarlatanları” na bunların hiçbirini feda etmeyecek kadar da zihni insicamı yerinde.


[Kadir Gürcan] 19.8.2018 [Samanyolu Haber]

Rekabetleri sadece yeşil sahalarla sınırlı değil [Hasan Cücük]


Türk futbolunda rekabet denilince akla ilk sırada Fenerbahçe – Galatasaray gelir. İki rakibin mücadelesi her zaman ilgi çeker. Derbi deyince de iki takımın kapışması konuşulur. Bu iki rakip kozlarını sadece yeşil sahalarda paylaşmıyor. En az maçlar kadar ilgi çeken kapışma alanları transferler oldu. Bazen aynı oyuncuya talip olduklarında aralarında rekabet nefes kesiyor. En son Emre Akbaba transferinde olduğu gibi.

Alanyaspor’lu Emre Akbaba geçen sezon ortaya koyduğu futbolla İstanbul takımlarına mesaj göndermişti. Alanyaspor formasıyla 2017-18 sezonunda ise 32 maçta 14 gol ve 9 asistlik performansı ile dikkatleri çekti. Akbaba başarılı oyununun ödülü olarak Fatih Terim’in çalıştırdığı A Milli Takım’ın 5 Haziran 2017 tarihinde Makedonya ile oynadığı hazırlık karşılaşmasında ilk kez milli takım kadrosuna davet edildi. Sezonun bitimiyle Emre Akbaba transfer harekatı başladı. Bu futbolcunun adı daha çok Galatasaray’la anılırken, son günlerde devreye Fenerbahçe girdi. Sarı-lacivertlilerin 3 milyon Euro’luk teklifini Alanyaspor kulübünün kabul ettiği spor basına yansıdığı bir ortamda Emre, ‘Doğuştan Galatasaray’lıyım’ diyerek Fenerbahçe yolunu kapattı. Galatasaray, 4 milyon Euro’ya teklifini yükseltip 25 yaşındaki oyuncuyu renklerine bağladı. İki takım arasındaki transfer rekabetinde Emre Akbaba şimdilik son halka oldu.

Rıdvan Dilmen

İki kulüp arasında en önemli transfer rekabetinde öznenin adı Rıdvan Dilmen’di. Sarıyer formasıyla fırtına gibi esen Rıdvan Dilmen, 1987-88 sezonunda transferin bir numaralı ismi olmuştu. Rakipleri ise malumdu; Fenerbahçe ve Galatasaray. Rıdvan Dilmen o yıllarda Galatasaray’ın yönetici Ergun Gürsoy’a söz verip anlaşıyor, gazeteler ‘Bugün Sarıyer, yarın Galatasaraylıyım’ manşetini atıyordu. İmzanın an meselesi olduğu saatlerde devreye giren Fenerbahçe, ezeli rakibini tarihi bir çalım atıp Rıdvan’ı kadrosuna katıyordu.

Hasan Vezir


Fenerbahçe, 1988-89 sezonunda 103 golle şampiyon olurken, ligin 7. haftasında Rizespor’dan kiralanan Hasan Vezir attığı 19 golle başarıya katkı sağlamıştı. Ancak Hasan Vezir’i unutulmaz kılan, 3 Mayıs 1989’da Türkiye Kupası çeyrek finali ikinci maçında Galatasaray’a attığı goller olmuştu. İlk devreyi Galatasaray, 3-0 önde kapatmış ikinci devre coşan Fenerbahçe maçı 4-3 kazanmıştı. Gollerin 3’ünün altında ise Hasan Vezir imzası vardı. Sezonun bitimiyle birlikte herkes Hasan Vezir’in Fenerbahçe’de kalacağını tahmin ederken, devreye Galatasaray giriyordu. Rıdvan Dilmen’i elinden kaçıran Ergun Gürsoy, bu kez ezeli rakibinin elinden Hasan Vezir’i kaçırıp, transfer golünü atıyordu. Ancak Hasan Vezir uğruna verilen kıyasıya mücadeleye rağmen Galatasaray’da sıradan bir görüntü çizip, hüsran yaşatıyordu.

Bülent Uygun

Kocaelispor formasıyla gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çeken Bülent Uygun, 1992-93 sezonunun son haftalarında ‘Önümüzdeki sezon Galatasaray formasını giyeceğim’ açıklamasını yapıyordu. Galatasaray’ın efsanevi futbol şubesi sorumlusu Adnan Polat’ın, Bülent Uygun’la her konuda anlaştığı, resmi imza için sezonun bitmesi beklendiği yazılıyordu. Sezonun bitimiyle devreye giren Fenerbahçe, Bülent Uygun’un rotasını sarı-lacivertli kulübe çeviriyordu. Galatasaray’ın elinden kapılan Bülent Uygun ilk sezonunda attığı 22 golle ligin gol kralı oluyordu.

Tarık Dağgün

Takvim yaprakları 1995-96 sezonunu gösrerirken ezeli rakiplerin kapıştığı isim Tarık Dağgün oluyordu. Gençlerbirliği’nde forma giyen oyuncunun transferi konusunda Galatasaray, İlhan Cavcav ile anlaşmasına rağmen devreye giren Fenerbahçe futbolcuyu ikna etmeye çalıştı. Sarı-lacivertli yöneticiler, bir süre sakladıkları Tarık Daşgün’ün transferi için Gençlerbirliği ile 120 milyar liraya anlaştı. Ancak Tarık, Fenerbahçe’de bekleneni veremedi ve sadece iki sezon forma giyebildi.

Alper Potuk

2013-14 sezonunda iki kulüp transfer bir kez daha karşı karşıya geliyordu. Galatasaray’ın Alper Potuk ile görüştüğünü borsaya bildirdiği günün akşamında Fenerbahçe yönetimi, Eskişehirspor ile anlaşmaya vardı ve futbolcu sarı-lacivertli takıma gitti. Sarı-lacivertiler böylece rakiplerine br transfer çalımı daha atmış oldu.

İki kulüp arasında bu isimlerle birlikte Önder Turacı, Emre Belözoğlu, Tanju Çolak, Fatih Akyel transfer kapışmasına yol açtı.


[Hasan Cücük] 20.8.2018 [TR724]

Çiçekçi ve yanlış örnekler [Beklenmedik Yolculuk-3] [Veysel Ayhan]


“Aldanmayın… İnsan ne ekerse, onu biçer. Kendi doğal benliğine eken [nefsine uyan], benlikten ölüm biçecektir… [Allah için] eken… sonsuz yaşam biçecektir.”

 (Pavlus’tan Galatyalılara Mektup, 6:7-8)

“Allah, herkese, yaptıklarının karşılığını verecektir. Durmadan iyilik ederek yücelik, saygınlık ve ölümsüzlüğü arayanlara sonsuz yaşamı [cenneti] verecek. Ama bencil olanların, gerçeğe uymayıp haksızlığın peşinden gidenlerin üzerine gazap ve öfke yağdıracak.”

(Pavlus’tan Romalılara Mektup, 2:6-8)

“Allah’tan korkun! O’nu yüceltin! Çünkü O’nun yargılama saati geldi. Göğü, yeri, denizi, su pınarlarını Yaratan’a kulluk edin!”

(Ahd-i Atik, Vahiy, 14:7)

Yer: Cimetière de Bruxelles

Hemen caddenin arkasındaki diğer mezarlığa geçtiler. Karanlıklar arasında adım atmadan ilerliyorlardı. Vücuttan ayrılmak bu demek ki, diye düşündü ihtiyar halıcı. Duvarlar, taşlar tuhaftı. Şeffaf değil ama geçişkendi.

Üstüne çiçekler serpiştirilmiş sokak lambasının süzülerek aydınlattığı bir mezarın başına vardılar. Melekler bir başka kapıyı açtı. İndiler. Veya inmediler geçtiler. Karşılaştığı aydınlık gözünü kamaştırdı. Dünyada gördüğü çiçek bahçelerine benzer bir yerin önündeydiler. Geçen hafta ailece gezdikleri büyük gül bahçesini andırıyordu. Alabildiğine genişti.

İhtiyar halıcı Meleklere:

– E burası mezar değil. Nereye geldik?

– Burası yaşlı çiçekçinin kabri. Dünyada yapmayı çok sevdiği çiçekçiliği kıyamete kadar yapmaya devam edecek. Şimdi çiçeklerini sulamaya gitmiş. Az sonra döner. Ama zamanı rüya gibi yaşayacak. Kıyamete varması çok sürmez.

Siyah elbiseli melek devam etti:

– İtminana ermiş her ruh kabirde sevdiği şeylerle meşgul olur. Çiçekçiyse çiçek eker, çiçek derer. Kitap seviyorsa vaktini kitap bahçelerinde tamamlar. Neyle meşgulse ona devam eder. Zaman su gibi akar.

– Benim için de kısa sürecek mi?

– Senin ayağında dünya prangası var. Aklın dünyada kaldı. Dünya zamanıyla kıyameti bekleyeceksin.

Bahçe çok büyüktü. İhtiyar halıcı, bir an mezarlıktaki binlerce ölünün aynı bahçede yaşadığını düşündü. Melek anladı:

– Hayır. Bu bahçe sadece çiçekçiye ait. Bu alemde mekanlar iç içe olabilir. Binlerce cehennem veya cennet bahçesi iç içe olabilir. Herkesin kabri bir diğerine perdeli. Az da olsa cehennem çukuru da var burada. Bu kabristanda cihan harbinde bombalanan bir kasabadan pek çok kadın, erkek ve çocuk var. Onların çoğunluğu için defterimizde “şehit” “hükmü” yazılı. Rabbimiz çok merhametli. Mağduren ve mazlumen öldürülenleri affediyor. O yüzden burada bahçe çok.

– Müslüman olmasalarda mı?

– Allah sadece müslümanların mı yaratıcısı? Rabbimiz bütün insanların Halikı. Şu ayeti bilmiyor musun?

– “Biz, önceden (uyarıcı olarak) bir rasûl göndermeden hiçbir kimseye ve hiçbir topluma azap etmeyiz.” (İsra: 15)

İhtiyar halıcı:

– Müslümanlığı duymamaları mümkün değil. Niye peygamber gönderilmemiş olsun ki?

– Duydular elbette. Ama anlatılan, “müslümanlık” değildi. Yanlış haber haber değildir.

***

Domenico dediler ona; bana gelince
İsa’nın, bahçesine yardım etsin diye
seçtiği bahçıvan gibi söz ediyorum ondan. 

Cennet XII. Kanto

Ötekilerin de öğrenmek istersen kimliklerini,
bakışlarını kutlu çiçeklerde
gezdire gezdire sözlerimi izle. 

Cennet X. Kanto

KUZU POSTUNDA KURTLARLA TEMSİL…

– Defterine bakıyorum. Yaşlı çiçekçiye hiç bir mümin ve müslüman gelip İslam’ı anlatmamış. O, İslam’a baktığında kâtilleri ve haramileri görmüş. Bir tek müslümanı yakından tanımış. O da işe aldığı ortadoğulu müslüman bir işçi. Ama hep çiçekçiyi aldatmış. İşini düzgün yapmamış. Çiçekçi bayağı sabretmiş. Bir gün kasadaki paraları alıp kaçmış. Çiçekçiyi “kâfir” kabul edip malını çalmak helal diye düşünmüş. Yaşlı çiçekçiye bak ki şikayet bile etmemiş.

Mavi elbiseli melek:

– Şimdi işsiz gezip devletten maaş alıyor. Çalışan Hristiyanların vergisiyle tembel bir “müslüman” olarak yaşıyor. Aldığı parayı helal sanıyor.

Diğer melek:

– O da senin gibi beklemedikleriyle karşılaşacak. Yediği haramları dünyada kusmazsa burada kusacak.

Mavi elbiseli melek:

– Yani dediğim gibi bizim çiçekçi böylece müslümanlıktan ısınmadan soğumuş. Uzak durmuş. Son günlerinde güzel bir müslüman komşusu oldu ama o da kendini tanıtmada geç kaldı.

Diğer melek:

– Çiçekçinin defteri çok temiz. Kul hakkı yok. Yaşadığı topluma yükümlülüklerini yerine getirmiş. Vergisini ödemiş. O paralarla ülkenin kapısına dayanan garip ve kimsesizlere ev sahipliği yapılmış. Niyeti halis olduğundan o sevaplardan büyük hissesi olmuş. Kimseyi aldatmamış, yalanı yok. dedikodusu bile yok… Yetiştirdiği çiçekler gibi ışıl ışıl bir defter….

– Eşine ve çocuklarına ihtimam göstermiş. Bir Hristiyan olarak Rabbimize inanmış. Ona peygamberini sorduğumuzda cevabını rahatça verebilecek. Çünkü her hafta kilisede içtenlikle dua etmiş. Kimi zaman da göz yaşıyla yalvarmış.

İhtiyar halıcı:

– Ama bizim cami imamı bizden başka herkes cehenneme gidecek diyordu…

– Rabbimiz sizin ülkenizin dışındakileri cehennem için mi yarattı? Her yaratılan insanın önüne cennet veya cehennem seçeneği konur. Bu, “insan” olarak yaratılma hakkıdır. Kur’an ayetleri Rabbimizin Rahman ve Rahim olduğununu hemen her surenin başında söylüyor. Herkes karşısına çıkanla imtihan olur. Size sorular Kur’an’dan geldi. Onlara ellerinde doğru olarak ne varsa ondan. “Kitap” ulaşmadıysa davranışlardan soru gelir. Hiç bir müslüman Kur’an sorularını aşmadan kurtulamaz. Müslümanlık hem çok büyük bir lütuf, hem de çok büyük bir tehlike. Cennette çok yukarılara çıkmak ile cehennemin en dibine varmak arasında çok ince bir perde var.

Mavi elbiseli melek:

– Buralardaki müslümanları kötü sürprizler bekliyor. Hem kendi amellerinden hem de bu ülkelerde müslümanlığı kötü tanıtmaktan, muhakeme edilecekler.

İhtiyar halıcı tekrar düşünceye daldı. Bi “elin gavuruna” bakıyor, bi de kendisinin durumunu düşünüyordu. Namazları , oruçları hacları… Hepsi boşa gitmişti.

Melek ne düşündüğünü fark etmişti:

– Bu hale düşebileceğinizi Kur’an’da okumuştunuz: “De ki: Size, yapıp-ettiklerinde en büyük kayba uğrayan kimseleri haber vereyim mi? Bunlar, güzel işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatının peşinde tüm çaba ve koşuşturmaları eğri ve çarpık olan kimselerdir.” (Kehf: 103-104)

Melek devam etti. Olacaklar Hadis’te de size ulaştı:

“Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekatla gelir. Birilerine sövmüş, birilerine iftira atmıştır. Başkasının malını yemiş, kanını dökmüş ve birilerini incitip dövmüştür. Üzerindeki iyiliklerin sevabı dağıtılır. Kul hakları bitmeden sevapları biterse, bu sefer hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir. Sonra da cehenneme atılır.” (Müslim, Birr)

– Müflis olmayanlar dünya misafirliğini nezaket ve incelikle geçirenler; ev sahibine saygısızlık etmeyenler, diğer misafirleri üzmeyenler ve de zulüm ve kibirden arıtarak hayatı tamamlayanlardır.

Diğer melek:

– Çiçekçinin asıl kazancı cömertliğinden olmuş. Para artırmamış. Küçük dükkanından kazandığının az da olsa bir kısmını yardım derneklerine bağışlamış. Kimsesizlerin kabrine çiçek bırakmış. Gittiği kiliseye bağış yapmış.

Mavi elbiseli melek ihtiyar halıcıya döndü:

– Çiçekçi döndü ama sorguya şahit istemiyor. İhtiyar halıcıya döndü:

– Beklersen senin ülkene de gideceğiz.

***

“Gecenin karanlığından başka bir şey
engellemez yukarı doğru gitmeni;
ama karanlık yok eder insanın tırmanma isteğini.

Ufuk, günü tutsak kıldığı sürece,
aşağıya inebilirsin,
çevrede gezinebilirsin elbette.” Âraf VII. Kanto


Yarın: Emir kulu, Mezarlıkta bir gece – 4

[Çoğaltma tutkusu [Beklenmedik Yolculuk-2]

[Beklenmedik Yolculuk-1]


[Veysel Ayhan] 20.8.2018 [TR724]

Cemaatlerde ve tarikatlarda yönetişim mümkün mü? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]


(Müslümanlar, Meşveret, Yönetişim II)

Yönetişim yeni bir kavram olsa da Medine Site Devletinde Hz. Peygamberin uyguladığı sistemle büyük oranda örtüşmektedir. Hz. Peygamber Medine’ye Hicret ettiğinde 10 bin nüfuslu kentin yaklaşık yüzde 15’i Müslümandı. Toplum Yahudiler, Müşrikler, Hristiyanlar, Müslümanlar şeklinde bölünmüştü. Ayrıca her grup kendi içinde sosyal gruplara, kabileler ayrılmıştı. Mesela Müslümanlar Evs ve Hazreç olarak iki önemli grup şeklinde temsil ediliyordu. Hz Peygamber Medine’de bütün grupların uzlaşmasına ve uyumuna dayalı, onların iç özerkliklerini koruyacak ama şehrin yönetimine katılımlarını da sağlayacak bir yönetim sistemi kurdu.

Hz. Peygamber’in katılımcı, kucaklayıcı yaklaşımları nedeniyle tüm Medine halkı Müslümanların azınlık nüfusuna rağmen Hz. Peygamberi lider olarak tercih etti. O da (S.A.V) toplumu tektipleştirmeye yönelmeden, farklı grupların özelliklerini koruyarak çoğulcu bir yapı oluşturdu. Her ikisi de Müslüman olan Evs ve Hazrec kabilelerini ayrı ayrı muhatap alıyor, liderlerine hürmet ediyor, alt kimlikleri tahrip etmiyordu. Savunma, güvenlik gibi herkesi ilgilendiren konular birlikte kararlaştırılmakla birlikte, her toplumsal grup otonomiye sahipti. Tarihte ilk anayasal metin olarak da bilinen Medine Vesikası şehrin yönetimini ve grupların ilişkilerini içeren yazılı bir metindi. Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde uygulanan ve azınlıklara pek çok hak ve özerklik veren “Millet Sistemi” Medine Vesikasını esas alarak oluşturulmuştur.

Hz. Muhammed gerek Müslüman toplumun iç işleyişinde gerekse diğer gruplarla ilişkilerinde yönetişimi, paylaşımı, katılımcılığı esas almaktaydı. Yeni bir durumla karşılaşıldığında mutlaka arkadaşlarıyla istişare eder, onlarda var olan bilgi ve tecrübeyi kararlarında kullanırdı (Bedir Savaşı’nda nasıl davranılacağı ve nerede konumlanılacağı, Hendek Müdafaasında hendek kazma fikrinin çıkışı, Uhud Savaşı’nda kendi reyine rağmen istişareye riayet etmesi, Hudeybiye Vak’asında bir tıkanmışlık halinden nasıl çıkacağını, nasıl davranacağını eşiyle istişare etmesi ve onun teklifini makul bulup uygulaması vb).

Suizan kapısını kapatan bir Peygamber

İslam’da tek adam yönetimi, saltanat, saraylar, otoriterleşme Emevilerle birlikte, gücün bir ailenin eline geçmesiyle kuruldu. Daha sonra da ölçülere vurmadan, esasları dikkate almadan Sultanlara boyun eğme “ulul emre itaat”, zorbalara karşı hakkı söylemek “isyan”, “bağilik” olarak takdim edilir oldu. Her Sultan, diktatör yaptıklarını kendine uygun din adamları buldu ve icraatlarını şeyhülislamlar eliyle, fetvalarla meşrulaştırdı. Oysa Hz. Peygamber ve Dört Halife döneminde devri ile kıyaslanmayacak derecede ileri bir yönetişim, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık vardı. Hz. Peygamber suizan ihtimali olan bir durumda eşinin peçesini kaldırarak “bakın eşim” diyerek hanımının yüzünü arkadaşlarına gösteriyor ve suizan kapısını kapatıyordu. Hz. Ömer gömleğinin hesabını Cuma hutbesinde herkesin huzurunda veriyordu. Hz. Ömer, Hz. Ebubekir gibi Aşere-i Mübeşşereden devasa şahsiyetlere kamusal alanda hesap sorulabiliyor ve “sizi eğri kılıçlarımızla doğrulturuz” denebiliyordu. Onlar da “sen kimsin” demiyor, sorgulayanlardan intikam almaya kalkışmıyordu. Aksine kendisini eğri kararlardan engelleyecek böyle bir Müslüman toplum olduğu için Allah’a hamd ediyorlardı. Herhangi bir mümin Emirül Müminine aldığı kararın gerekçesini sorabiliyor, “bunu neye dayanarak aldın” diyebiliyor, itirazını dile getirebiliyordu. Divanı Mezalim olarak kurumsallaşan memurlarla halkın yüzleştirilmesi ve halkın memurlar hakkında meydanda şikayetlerini dile getirmesi (bir nevi ombudsmanlık kurumu) Hz. Ömer dönemi uygulamalarındandır ve tam bir şeffaflık, hesap verebilirlik örneğidir.  “Dicle kıyısında bir kurt kuzuyu kapsa Allah onu Ömer’den sorar” diyerek yönetim ve sorumluluk ilişkisini ortaya koymuştur Hz. Ömer. Hz. Ebu Bekir’in kendisine takdir edilen maaştan arta kalanları biriktirip bir testide Hz. Ömer’e devretmesi de bir hesapverebilirlik, şeffaflık uygulamasıdır.

Günümüz dindarlığı Müslümanları durağanlaştırmış, görüş belirtmekten ve inisiyatif almaktan uzaklaştırmış olsa da İslam temel esaslarda bulunmayan konularda içtihatta bulunmayı, insiyatif kullanmayı teşvik etmiştir. Bu durum İslam’ı gelişime açık ve dinamik kılan en önemli özelliktir. Hz. Peygamber Mu’âz bin Cebeli Yemen’e mürşid ve bazı işlere memur olarak gönderdiğinde Muaz Bin Cebel sorar:
– Yâ Resûlallah! Bana, kitapta bulunmayan ve senden de işitmediğim bir şey sorulur ve halledilmesi için bana getirilirse ne yapmamı buyurursunuz?
– Allah için tevâzu göster, Allahü teâlâ seni yükseltir. Sakın iyi bilmedikçe hüküm verme! Sana müşkil, karmaşık gelen işi ehline sor, danışmaktan utanma! En son ictihâd et! Muhakkak ki, Allahü teâlâ doğruluğuna göre seni muvaffak kılar. İşler sana karmakarışık gelirse, gerçek, sence belli oluncaya kadar bekle veya bana yaz! O husûsta keyfine göre hareket etmekten sakın! Yumuşak davranmanı sana tavsiye ederim” diyerek Muaz Bin Cebeli keyfi davranmaktan sakındırır. İstiare etmesini, bilenlerle danışmasını sonra içtihat etmesini salıklar.

Zorbalığı meşrulaştıran tek bir referans yok

Kur’an müminleri tanımlarken “onların kendi aralarındaki işleri şura iledir” (Şura, 38) diyerek istişareyi Müminlerin zaruri bir vasfı olarak anmış, yönetişime, paylaşıma katılımcılığa dikkati çekmiştir. Aynı ayette “Eğer kaba, katı kalpli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi, öyle ise onların kusurlarını affet” diyerek Hz. Peygamberin yumuşak, müsamahalı tavrını övmekte, otoriter, sert, baskıcı davranışlardan men etmektedir. Başka bir hadiste: “istişare eden pişman olmaz, haybet ve hüsran yaşamaz” buyruluyor.

İslam’ın esaslarında, temel kaynaklarda saltanatı, zorbalığı meşrulaştıran tek bir referans yok. Aksine bunları men ve tel’in eden pek çok Ayet, Hadis ve uygulama var. Demokratik ilkelerle, yönetişimle, şeffaflıkla hesap verebilirlikle ilgili pek çok teşvik, tavsiye var. Ancak günümüz Müslümanları demokrasiden olduğu gibi Kur’an’da dört temel kavramdan biri olan ve İsmi Azam arasında yer alan  Adaletten de uzaklar. Tarikat ve cemaat yapıları ise büyük oranda otoriter, kapalı, sorgulanmaz alanlardan ibaret. Hemen hiçbirinde gerçek manada istişare yok! Yönetişim, paylaşım yok! Suizanna sebep olmama ve hesap verme hassasiyeti yok! Günümüz şeyhleri, hocaları sadece dini nasihatla yetinmiyor, mütevazi tekkelerde “bir hırka, bir lokma” ile yaşamıyorlar. Modern tarikatler/cemaatler pek çok dünyevi imkana, kuruma, paraya hükmeden devasa yapılar halindeler. Maalesef bu dünyevi işlerde de herkes Şeyhin iki dudağından çıkacak kararlara bakıyor, işin ehilleriyle konular konuşulmuyor. Şeyhin herşeyi bileceği, yanılmayacağı, kararlarında Allah tarafından özel inayete-isabete muhatap olduğu ön kabulüyle hareket ediliyor. Bu durum suistimalleri, kirlenmeyi, otoriterleşmeyi, istismarları artırıyor. Şeyh makul ve masum olsa dahi çoluk çocuğuna da kutsiyet, manevi önem atfediliyor ve cemaat/tarikat işlerinde sorumlu, yetkili kılınıyorlar. Zamanla tarikat bir aile şirketi haline dönüşüyor. Bu durum sadece dini, dindarı yıpratmıyor; o aileyi bozan, yozlaştıran, kire bulaştıran bir yıkım mekanizması haline geliyor.

Cemaatler, tarikatler dini gruplar günümüz dünyasında çok daha sofistike hale geldiler. Şeyhler, hocalar profesyonel yönetici gibi davranıyorlar. Büyük paralara hükmediyor, devasa yapıları yönetiyorlar. Takipçileri Şeyhe sadece manevi konularda değil, uzmanlığı olmayan, bilgi ve birikimi bulunmayan dünyevi, ticari konularda da bağlılık, itaat sergiliyorlar. Şeyhlere, hocalara: “herşeyi bilen yanılmaz; tavsiye ettiğinde hayır, bereket ve isabet olan insanlar” olarak bakılıyor. Böylece aslında hem Şeyhe kaldıramayacağı, taşımayacağı bir yük yükleniyor hem de dini konularla sınırlı kalması gereken etkisi hayatın her alanına yayılıyor. Bu fevkalade riskli ve sıkıntılı bir duruma gebe. Uzmanlara, konuyu bilenlere danışmadan, gerekli istişareler, araştırmalar yapmadan her konuda Şeyhi ve Onun “manevi gücünü” öne çıkarma, her sözüne mistik, manevi anlamlar yükleme insanların dine, din adamına, dini kavramlara güvenini sarsar. İşi liyakat esasına göre ve ehline yaptırma kaidesi yok olur. Hocalarda, Şeyhlerde zaman içinde fevkalade enaniyet, büyüklük hissi gelişebilir ve bunun altında ezilirler. Ayrıca seküler kesimler ve siyasal İslamcılar bunlardan doğan problemleri cemaat/tarikat yapılarını karalamak, ezmek, yok etmek için kullanırlar. Devlet bu gerekçeleri mazaret yaparak cemaat-tarikat yapılarını dilediğinde ezebilir, suçlayabilir engelleyebilir. Toplumda dini gruplardan nefret ve uzaklaşma eğilimi gelişir. Ahlak yuvaları olması gereken mekanlar çıkar merkezlerine, edep timsali olması gereken kişiler fırsatçılara, mürai karakterlere dönüşürler.

Hukuk sistemi “kol kırılır yen içinde kalır” mantığına müsaade etmiyor

Bu risklerden kurtulmak, günah işleme, hata yapma potansiyelindeki insanların hegemonyasından İslam’ı kurtarmak için dini gruplar, tarikatler, cemaatler işlerini yönetişim esasına göre şeffaf, katılımcı, hesap verebilirlik kriterleriyle yapmalıdırlar. Batıda bizim tahayyülümüzün ötesinde pek çok hayır kuruluşu, vakıf ve cemaat var. Her din, mezhep ve inançtan grup kendi itikadi, dini özelliklerini yaşatabilsin diye devlet/hukuk tarafından korunuyor. Ancak bu yapıların karar organları, mali yapıları şeffaf, hesapverebilir ve denetime açık olmak zorunda. Her dini organizasyon kararları kendi organlarıyla alıyor ve uyguluyor. Hemen hepsi bağış topluyor, yardımlar yapıyor; ekonomik birimleri var. Ancak hepsinin yönetim yapısı şeffaf. Bu gruplarla ilgili her tür bilgiye/veriye ulaşabiliyorsunuz. En yüksek dini makamda da olsa kimse “masum”, “günahsız”, “sorgulanmaz”, “hesaba çekilmez” değil. Hukuk sistemi “kol kırılır yen içinde kalır” mantığına müsaade etmiyor.

Asr-ı Saadet’te Peygamberin sözlerinin irdelendiği, davranışlarının hikmetinin sorgulandığı yerde Şeyhin her işinde, sözünde keramet arama, her fiilinde hikmet bulma cemaat ve tarikat yapılarını müthiş bir yozlaşmaya ve kokuşmaya sürükler. İlmine, maneviyatına göre insanlar Şeyhleri, mürşidleri dinler veya dinlemez. Herkes kendisi ölçer, biçer, nasihatını alır. Ama dini Hizmetler yürütmek, insanların maneviyatını yükseltmek, insanları Hakka, ibadete, zikre teşvik etmek konumundaki kişiler dünyevi işlere, yönetim kararlarına karıştırılır ve bu alanlarda da onlara “kutsallık” atfedilir, sözleri/yaptıkları kriterlere vurulmazsa, günün sonunda en büyük zararı tarikatlar, cemaatler, dini gruplar görür. Giderek büyüyen bir risk, yozlaşma alanı haline gelen bu problemi dindarlar, cemaatler, tarikatler ivedi şekilde ve bizzat kendileri çözmeliler.

Ne kadar yapılabilir, başarılabilir emin değilim; ancak cemaatler/tarikatler seküler, dünyaya, ticarete, eğitime bakan işlerde herşeye tek kişinin karar verdiği yönetim yapılarını, bir kişinin veya ailenin “kutsal”, “mübarek”, “herşeyi bilir ve anlar” sayıldığı yaklaşımı terk etmeli ve yönetişim çerçevesinde yapılar kurmalılar. Aksi halde bunların yozlaşmanın, istismarın, mürailiğin odakları haline dönüşmeleri kaçınılmaz olur.


[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 20.8.2018 [TR724]

Şeyini şey ettiğimin vefası [Levent Kenez]


Evet sayın seyirciler, bu haftaki “Örnek İnsan Sayın Cumhurbaşkanımız” programımıza hoş geldiniz. Bundan önceki haftalarda Sayın Cumhurbaşkanımızın başarılı sporcu, eşsiz aile babası ve dahi ekonomist yönlerini anlatmaya daha doğrusu anlamaya çalışmıştık. Bu haftaki konumuz Sayın Cumhurbaşkanımızın örnek vefası. Bu haftaki programımızda sizlerin de görünce hemen hatırlayacağı  konuklarımız olacak. Eski bir cumhurbaşkanı, eski bir meclis başkanı ve eski bir başbakan sayın cumhurbaşkanımızın eşsiz vefasını anlatacaklar. Hemen başlıyoruz. İşte ilk konuğumuz:

1.konuk VTR:

“Efendim, Tayyip Bey’i bir kelime ile anlatın deseniz benim aklıma gelen ilk şey vefa olur. Uzun yıllar beraber siyaset yaptık ve her zaman bu özelliğini gözlemleme fırsatım oldu. Tabii vefa hissimiz her zaman karşılıklı olmuştur. Cumhurbaşkanlığı adaylığımız süresinde biliyorsunuz önümüze çeşitli engeller çıkartılmış ve sonra seçimlere gitmek zorunda kalmıştık. Seçimlerden döndükten sonra tekrar aday olmamam konusunda bazı kişiler akla hayale gelmeyen şeyler üreterek bunu medyada yayınlatıyorlardı. Sonradan öğrendim ki Tayyip Bey’den habersiz bazı yakın adamları benim adaylıktan vazgeçmem için bu iftiraları uyduruyorlarmış. Hemen Tayyip Bey’e olayı aktarınca sağolsun ‘Sen başbakanlıktan ben seçilince hemen istifa etmiştin ben bu vefasızlığa izin vermem’ diyerek kendisinden habersiz iş çeviren adamlarına artık bana küfretmemeleri konusunda uyarıda bulundu.  Ben de cumhurbaşkanı olunca hiç vefasızlık yapmayarak önüme ondan ne gelirse hemen imzaladım. O kadar çok olay vardır ki böyle mesela en son aklıma gelen: Bir gün boğazdaki yalımda oturuyorum bir anda helikopterle beli silahlı bir adam ve yanında yine herkesin tanıdığı bir sözcü bahçeye iniverdi. Efendim, bana ne tehditler, ne nadan sözler. Sanki ben Tayyip Bey’e vefasızlık yaparmışım gibi ileri geri konuşuyorlar. Hemen kendisini aradım. İnanır mısınız olaydan haberi yok. Beli silahlı adamı sonra görevinden aldı daha pasif bir göreve atadı. Şu vefasını anlatmadan bitirmeyeyim. Benim Çankaya’daki görevim son bulduktan sonra tekrar aktif siyasete dönmeyi düşünürken artık bu yaştan sonra yorucu işlerle yıpranmamam için bana parti kapısını nasıl kapattığını düşündükçe kendisine dua ederim. Kendisine uzun ömürler diliyorum.

2.konuk VTR:

“Tayyip Bey ile vefa kelimesi adeta özdeşleşmiştir. Kendisini çok genç yaşından beri tanırım. Severim. Mert insandır. Anadolu insanıdır. İçi dışı birdir. Ben buna şahidim. Ve her iki cihanda da da bu şehadetimi beyan ederim. Geçtiğimiz aylarda partimizin kuruluşu ile ilgili bir film çekmişler. Bendenize yer vermemişler. Son derece müteessir oldum ve hemen o anda kendisine “Sizden habersiz yapılan bu iş beni ziyadesiyle üzdü” dedim. Hemen adamlarına talimat verdi bütün eski meclis başkanlarını bir odada topladı. Efendim Bülent Abi’nin yeri ayrıdır aman şöyle kahramandır. Şöyle vefalıdır. Şahsimin pek fevkinde sözlerle bütün arkadaşlar arasında beni onore etmesini unutamam. Siyasette bir Arınç olmadan olmaz deyip benim küçük oğlanı milletvekili yapmasını da dürüstlük anlayışım icabı arz etmem icap eder. Yine geçmişte benimle özdeşleşen kelimesini kullanırsam zannediyorum yanlış olmaz, Manisa’da sıradan halka emniyet görevlileri devamlı zulüm ediyor. Sırf benim prestijimi sarsmak, beni terbiye etmek ve beni işe yaramayan bir adam olarak göstermek için. Kendisine durumu arz ettim. Sağolsun bütün şehirlerde de aynı şeylerin yapılmasını talimat vererek beni büyük bir yükten kurtardı.  Bu vefa insanın Allah yar ve yardımcısı olsun.”

3.Konuk VTR:

“Vefa kadim medeniyetimizin olmazsa olmaz hasletlerinden bir tanesidir. Ve Sayın Cumhurbaşkanımız ecdat yadigarı topraklarda binlerce yıldan beri devam eden vefa anlayışımızın en mümtaz temsilcilerinden birisidir. Beraber görev yaptığımız zamanlarda talimat verdiğim bakanlarıma, bürokratlarıma hep şunu söylemişimdir: “Evvel refîk bade’l-tarîk”. Ben bu sözü neden söyledim? Çünkü Osmanlı bakiyesi bütün coğrafyalarda bütün insanlarımızın bildiği bir şey vardır. En önemli şey yola çıkılacak insandır. Ben Sayın Cumhurbaşkanı ile bu kutlu yolda yer almaktan ve milletimize hizmet etmekten büyük kıvanç duydum.  Bende derin bir iz bırakan olayı aktarmama müsade edin. Başbakanlığım döneminde partimizden bir takım kimseler benim istifa etmem ve yerime Binali Bey’in geçmesi hususunda bir takım muzır ve o zamanki şahlanışımıza engel olacak çabalar içerisindeydiler. Hatta istifa etmezsem parti kongresini olağanüstü toplayıp beni onursuzca ve saygısızca alaşağı edeceklerini söylüyorlardı. Sayın Cumhurbaşkanımızdan habersiz gelişen bu durumu öğrenirse kendisinin ne kadar üzüleceğini düşünerek devletimizin bu hezeyandan kayıpsız bir şekilde kurtulması ve bekaası için şahsımı feda ederek istifa etme kararı aldım. Ve kendisine arz etmek için yanına gittiğimde, benim yaptığım bu kahramanlıktan ötürü gözyaşlarını tutamadığına şahit oldum. “Hocam lütfen bir süre daha devam etseniz size çok ihtiyacımız var demesine rağmen kararımın kati olduğunu ve kendisini üzme ve kırma adına da olsa doğrusunun bu olduğunu kendisine arz ettim. İstemeyerek de olsa istifamı kabul ettiğini söylerken bana samimiyane sarılmasını asla unutmayacağım. Yine vefasından benle beraber çalışan arkadaşları başkaları üzer incitir diye hepsini tasfiye etmesini de asla unutamam.”

Evet sevgili seyirciler bu haftayı eski Türkiye’den 3 konuğumuzla tamamlıyoruz. Haftaya Sayın Cumhurbaşkanımızın nasıl örnek bir öğretmen olduğu ile devam edeceğiz. Tekrar görüşünceye kadar hoşçakalın.


[Levent Kenez] 20.8.2018 [TR724]

Çağ Baba Türbesi [Hakan Zafer]

Aklım sıra bir gönderme yapacağım yapmasına ama “Çağ Baba” isminin maalesef gerçek olduğunu söylemeliyim. Bundan tam 2300 yıl önce bir savaşta ölen Yunanlı boksör Diagoras ve eşi, ülkemizin şirin bir beldesini tepeden gören bir yere defnediliyor. Aradan geçen 23 asır sonrasında bu sıra dışı mezar Müslüman ahali tarafından pek mühim bir zatın yattığı türbe muamelesi görüyor. Hatta kurbanlar adanıp kesiliyor, aş dökülüyor, topluca dua etmeye çıkılıyor. Gariban vatandaşımız tepeye kurbanlık hayvanları çıkarmaya güç yetiremeyince çareyi cami avlusunda hazır hale getirdikleri kurban etinden yapılmış yemekleri yukarı çıkarmakta buluyor. Yetmiyor, çocuğu olmayan hanımlar, şifa aramaktan usanmış hastalar türbeye çıkarak “Çağ Babaaa, Çağ Babaaa” diye sesleniyorlar. Askere giden evlatlarının ceplerine türbeden muska yollu toprak alıp koyuyorlar. Sağ salim dönerlerse toprağı türbeye iade ediyorlar. Allah’tan (!) meseleye defineciler el atıyor da millet bu sivil din mabedinin yoluna varmayı seyreltiyor. Bu tarz maneviyatçılık izleri kolay silinmediğindendir ki içlerinde yanan türbe ateşi tamamen sönmüyor. Gömücülerden birinin başına iş gelirse eğer, hemen türbede yatan zata yoruluyor.

Diagoras kendi dilinden mezar girişindeki kitabede milleti uyarmış uyarmasına ama yazıyı okuyamayınca antik çağ boksörü olmuş evliyadan Çağ Baba. Muhtemelen ağır yumruğuyla insana olan öfkesini dindirememiş olmalı ki uyarısına “siz beyaz dişli hayvanlar” diye başlamış. Tepeden izlediğini, herkesin oturduğu yerde oturması gerektiğini, mezarına zarar vermeye yeltenmemelerini çünkü bu mezarın sıradan kimselere değil Diagoras’a ve ona örnek çocuklar yetiştirmesi ve kocasına sadakatiyle meşhur yüce karısına ait olduğunun yazılmasını vasiyet etmiş.

*****

Mezar, mezarlık ve türbe fenomenlerinin, ahiret inancının hayata etkilerinin azaldığı dönemlere denk gelmesini,anlamlandırmaya dair bir işaret olarak görüyorum. Birilerinin gittiğini ve kendisinin de gideceğini gören kimselerin yolun sonrasındaki varış yerine önem vermesi beklenir. Mezara yüklenen aşırı önem, burada kalmak ve gitmek arasında kurulacak dengeyi kaybetmenin bir yansıması olabilir. Saygısız davranış teklifi değil benimkisi. Adı üstünde mezar da sadece ama sadece ziyaret yeridir. Varlığın geçiciliğinin özetiyken kalıcılığın en yakışmadığı yerdir orası.

Birçoğumuz için geçmiş de bir mezarlığa döndü. Her yanda Çağ Baba türbeleri. Eğer İsa (as) (!) değilseniz diriltip kaldıramayacağımız ölülerle dolu bir mezarlığa. Çağı geçmiş kimselerin kulağının dibinde hangi umutla “Çağ Babaaa” diye bağırırsan bağır,kestiğin umut kurbanlarını yazık olmaktan kurtaramayacak yanıltıcı, geniş bir mezarlığa…

Önüne gelene, aklına düşene türbeli evliya muamelesini bırakıp, en duru hislerin geri dönüşünü beklemenin, umudu yok yere kurban etmeye çare olduğuna inanıyorum. Bu saatten sonra ölü diriltme yerine algıların dönüşünü beklemek (hoşuna giden latife de diyebilir) en akıllıcası galiba. İnsanın içine neşe düşüren videolar var ya hani, “işitme cihazıyla annesinin sesini ilk kez duyan çocuk”, “geliştirilen gözlükle renkleri ilk kez gören yaşlı amca” vs. tıpkı onlardaki gibi.

*****

Arapçada bayram (iyd) kelimesinin her sene neşe yüklediği heybesiyle dönüp gelmesinden ötürü aynı dildeki dönüş (avdet) kelimesiyle bir akrabalığı var. Dönüş ve sevinç kelimelerini yan yana kullanmak bana iki olayı çağrıştırıyor.

İlki, Hz. Peygamber’in (sav) Yemen’e gönderdiği arkadaşlarından Cabir’in (ra) bir bayram günü Medine’ye döndüğünde, “Bayrama mı yoksa Cabir’in döndüğüne mi sevinsem?” diyerek sevincini ifade etmesi.

Diğeri, Ebu’l Heysem’in Tebük seferine kendince işleri sebebiyle geç kalınca orduya yetişmek için tozu dumana katarken uzaktan kimin geldiği henüz belli değilken Hz. Peygamber’in (sav), “şu gelen keşke Ebu’l Heysem olsa” diyerek sevinçle beklemesi.

Hiç olmazsa uzaktan görünen şehir ışıklarının yanıp sönmesindeki ulaşabilme güveni kadar cesaret veren beklentilere sahip herkesin, kendi bahanelerinden arınmış Ebu’l Heysemlerine, aralarında ne kadar mesafe olursa olsun bir bayram günü kendi Cabirlerine çağı geçmeden kavuşmasını dilerim.

Madem bayramlar protokolsüz gelir, günlerin tedavülünü elinde tutan Allah’a, tüm varlığını, olmadı o varlığa sembol bir şeyleri kurban eden kullarına, Allah’ın güzel günlerin tedavülünü “tüm varlığını kurban etme niyeti bana ulaşan kullarıma kurban olsun”der gibi bahşetmesini dilerim.

Bayramınız mübarek olsun…

[Hakan Zafer] 20.8.2018 [TR724]