Silivri’de dayak: Er Tunahan Kurt’u kamerasız odada darp ettiler [Sevinç Özarslan]

Terhisine 90 gün kala 15 Temmuz olaylarının içine sürüklenen ve 17 yıl 6 ay hapis cezası verilen er Tunahan Kurt, Silivri Cezaevi müdürünün gözünün önünde kamerasız bir odada dövüldüğünü açıkladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Cezaevlerinde hak ihlalleri devam ediyor. 15 Temmuz’dan sonra Silivri’ye gönderilen er Tunahan Kurt, yaşadıklarını HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na 4 Ağustos 2020’de gönderdiği mektupta anlattı. Kurt, “Müdür beyin gözü önünde beni darp ettiler. Boynumda morluklar oluştu. Darp edeceği kişileri hep bu odaya sokuyorlar. Çünkü bu odada kamera yok” dedi.

İstanbul Kartal Maltepe Nurettin Maraşel Kışlasında askerken 15 Temmuz gecesi Boğaz Köprüsü’ne götürülen ve balistik raporları temiz çıkmasına rağmen ceza verilen Tunahan Kurt 4 yıldır Silivri’de tutuklu. Kendi durumunda olan erlerin çoğunun tahliye edildiğini, dosyasının ise Yargıtay’da bekletildiğini söyleyen Kurt, bir kapalı görüş sonrası yaşadığı darp olayını ve nedenini mektubunda şöyle anlattı:

“DARP EDECEKLERİ KİŞİLERİ HEP BU ODAYA SOKUYORLAR”

“Bir de bu olanlar yetmiyormuş gibi cezaevinde şiddete ve hakarete maruz kalıyorum. Yine bir kapalı görüş sonrası görevli memurlardan biri bizler ailemiz ile görüşürken gelip kapıları yumruklayıp bağırmaya başladı. Görüş bittikten sonra bu memur yine bağırmaya devam etti. Ben de sadece ne bağırıyorsun dedim. Bunun üzerine beni müdür beyin de olduğu hazır kuvvet odasına soktular. Müdür beyin gözlerinin önünde beni darp ettiler ve boynumda morluklar oluştu. Darp edeceği kişileri hep bu odaya sokuyorlar. Çünkü bu odada kamera bulunmamaktadır.”

SAVCILIK DOSYAYI KAPATTI

Olaydan sonra rapor almak için revire çıktığını ve alamadığını belirten Kurt, Silivri Cumhuriyet Savcılığı’na yaptıkları şikayetlerin de yeterli delil bulunamadığı gerekçesiyle işleme alınmadığını kaydetti.

Darp edildikten sonra bir ay ailesiyle görüşmeme cezası verilen Tunahan Kurt, “İki gün sonra rapor almak için revire çıktım. Doktora boynumdaki morlukları gösterip rapor istedim. Doktor bana raporu elden veremeyeceğini ama sisteme kaydedeceğini söyledi. Fakat sisteme ne kaydettiğini dahi bilmiyorum. Ömer abi bu yetmiyormuş gibi bir de bana bir ay ailem ile görüş cezası verildi. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na  suç duyurusunda bulunuyoruz fakat savcılık her seferinde dosyayı somut delil yoktur diyerek kapatıyor. Çünkü somut delillere dahi bakılmıyor.” ifadelerini kullandı.

“İSTEDİĞİNİZ YERE ŞİKAYET EDEBİLİRSİNİZ DEDİLER”

Koğuş arkadaşı Fatih Yılmaz’ın da aynı odada darp edildiğini anlatan Kurt şöyle devam etti:

“Bir memur kendisine o kadar güveniyor ki, istediğiniz yere gidip şikayet edebilirsiniz diyor. Bu olaydan dolayı da şikayette bulunuldu. Savcılık dosyayı yine zorla kapattı. Somut delilin olmadığı öne sürülüyor. Eğer kamera kayıtlarına baksaydılar somut delili göreceklerdi. Ne kamera kayıtlarına bakıyorlar ne de olaya şahit olan 30 kişiden birinin ifadesini alıyorlar. Eğer cezaevinde kamera kayıtlar somut delil değil ise somut delilden kasıt nedir?”

Boğaziçi Köprüsü davasından yargılanan Tunahan Kurt’un babası İsmail Kurt, Ekim 2019’da Bold Medya’ya verdiği röportajda şunları söylemişti:

“Adana Seyhanlıyız. Üç oğlum var. Kereste fabrikasında çalışıyorum. 2.200.000 TL maaş alıyorum. Oğlum 15 Temmuz’dan beri Silivri Cezaevinde. Terhis olmasına 90 gün kalmıştı. İstanbul Kartal Maltepe Nurettin Maraşel Kışlasında askerdi. Acemi birliğini Etimesgut’ta yaptı. Yemin törenine gitmiştik. Bize, evlatlarınızı burnu kanamadan sağ salim size teslim edeceğiz diye söz verdiler. Çocuklarımız tatbikat emriyle dışarı çıkarılıyor. Sonunda da başımıza gelen; çocuğumuz vatan haini olarak ilan edildi. Ceza verecek hiçbir şey bulamadılar. Balistik temiz, her şeyi temiz. Oğlum tehlikeyi gördükten sonra götürüldükleri aracın içine giriyor ve teslim ol çağrısına kadar çıkmıyor. Buna rağmen Silivri 25. Ağır Ceza Mahkemesi Temmuz 2018’de terör örgütüne yardım ve yataklıktan 17,5 sene ceza verdi.  Köprü davasında en az cezayı alan biri de oğlumdur. O da daha çok ceza alan arkadaşlarına üzülüyor.”

[Sevinç Özarslan] 28.8.2020 [Bold Medya]

Yunanistan’ın Türkiye’ye geri ittiği mülteci teknesindeki Mehtap öğretmen hücreden yazdı [Sevinç Özarslan]

15 gün önce Yunan sahil güvenlik ekiplerince Türkiye’ye geri itilen teknedeki mültecilerden Mehtap Karpuzcu, hücreye atıldığı Çanakkale Cezaevinden mektup gönderdi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Yunanistan sahil güvenlik polisi tarafından 15 gün önce geri itilen teknede bulunan ve Türkiye’de tutuklanıp cezaevine gönderilen öğretmen Mehtap Karpuzcu hücresinden ailesine mektup yazdı. Mektubunda ağırlıklı olarak cezaevinde bulundukları koşulları aktaran Karpuzcu geri itilme olayıyla ilgili “Yolun ortasına kadar giden teknenin yolun yarısında durması… Günlerdir bunu anlamaya çalışıyoruz. Rabbimin muradı ne kim bilir” dedi.

İKİ ÜNİVERSİTE MEZUNU OLMASINA RAĞMEN İŞ BULAMADI

Antalya’da özel bir okulda fen bilgisi öğretmenliği yaparken mesleğinden olan Mehtap Karpuzcu ve meslektaşı eşi Osman Karpuzcu zor koşullarda Antalya’da yaşayan bir aileydi. 4,5 yıl önce tutuklanıp Antalya Cezaevine gönderilen Osman Karpuzcu hala aynı cezaevinde tutuklu. Burak (7) adında bir oğlu olan Mehtap Karpuzcu Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında açılan davadan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

İki üniversite mezunu olmasına rağmen iş bulamayan hem de oğlunun geleceğinden endişelenen Mehtap Karpuzcu (35) her şeyi göze alıp ülkesini terk etmeye karar verdi. 16 Ağustos sabahı aralarında 4 çocuğun olduğu toplam 17 kişi Ayvalık’tan tekneye bindiler. Tekne yolun ortasından durdu ve bir süre sonra Yunan sahil güvenliği tarafından halatla sürüklenerek Türkiye’ye itildiler.

Mehtap Karpuzcu’nun da içinde bulunduğu teknenin halatla sürüklenişini Euronews aşağıdaki video ile duyurmuştu.

“KOĞUŞ OLMADIĞI İÇİN HÜCREDE KALMAK ZORUNDAYIZ”

Ayvalık’ta gözaltına alınan ve aynı tekneden bulunan 3 öğretmen arkadaşıyla Çanakkale Cezaevi’ne hücreye konulan Mehtap Karpuzcu, ailesine gönderdiği mektupta yaşadıklarını ve endişelerini anlattı.

Hala karantinada tutulduklarını söyleyen Karpuzcu, “Ben burada karantina günlerimizin bitmesini bekliyorum. Geçici bir koğuşa verildik. Koğuş da değil, bir hücre maalesef. Bu cezaevinin koşulları oldukça yetersiz. Erkek cezaevi olarak kullanılırken kadınlar için de 4 koğuş ayırmışlar. Bizim için de koğuş olmadığından hücrede kalmak zorundayız…” dedi.

Hastaneye gidip gelenlerin yanlarına verildiğini, karantina süresinin bu nedenle sürekli uzatıldığını söyleyen Karpuzcu, kendilerine vebalı muamelesi yapıldığını belirtti. Birçok haklarının sınırlandırıldığını da yazan Karpuzcu ne kitap ne Kuran-ı Kerim verildiğini vurguladı. Seccadenin bile günler sonra ellerine ulaştığını söyledi.

“AĞRI KESİCİ BİLE VERMEDİLER”

Mehtap Karpuzcu mektubunda başının çok ağrıdığı bir akşam ağrı kesici bile verilmediğini kaydetti:

“Dün akşam şiddetli bir baş ağrısı yaşadım. Bir ağrı kesici bile vermediler. Sabah namazında yine istedim, yine yok dediler. Sonra koğuşumuza hastaneden gelen roman bir mahkumun eşyaları gelince o verdi. Rabbim gönderiyor işte, ona buna ihtiyaç yok. Adli suçlularla kalınca çok endişelendik. Her yerleri jiletli ama onlar da insan, iyiler zaten, hücrenin penceresi roman koğuşuna bakıyor. Uyuşturucu, cinayet, çok değişik yani… Ne denir bilemedim. Rabbim bütün zorlukları bir anda verdi. Kaldırmayı da nasip etsin.”

4,5 yıldır babasından, 15 gün önce de annesinden ayrılmak zorunda kalan Burak şu anda akrabalarıyla yaşıyor. Mehtap Karpuzcu, 22 Ağustos 2020’de yazdığı 4 sayfalık mektubunda oğlu için endişelerini sık sık dile getiriyor ve tutuklu bir anne olarak oğlunun eğitiminden, beslenmesine kadar yapılması gerekenleri sıralıyor ve “Onun bu süreci en hafif şekilde atlatmasını sağlamalıyız.” diyor.

“İNSANLIK SUÇU İŞLENİYOR”

Mehtap Karpuzcu’nun yurt dışında bulunan babası ise Yunan makamlarına tepki gösterdi. Baba Karpuzcu:

“Kızım ve arkadaşları, toplam dört bayan şu anda Çanakkale Cezaevinde. Koronadan dolayı tecritteler. Çok ciddi sıkıntı içindeler. 7 yaşındaki oğulları Antalya’da. Annesini göremiyor. Telefon imkanı da yok şu an. Çocuk perişan durumda. Hepsinin eşi içeride. Çocukları var. Kendileri içeride, eşleri içeride, çocuklar ortada kalmış durumda.

Bir de cezaevinde koşulları çok kötü. Dilekçe verdiler, Antalya sevk için ancak reddedildi. Benim kızım iki üniversite bitirmesine rağmen iş bulamadı. İlahiyat bitirdi, fen bilgisi öğretmenliği okudu. Türkiye’de yaşama imkanları yok ki, ne yapsın bu insanlar. Mecbur kaldılar Türkiye’yi terk etmeye. Yunanistan’ın yapmış olduğu da mülteci kanununa göre insanlık suçudur. Zulüm var orada, bu insanlar neden terk ediyor ülkesini? 4 bayan şu an hücrede yaşıyorlar. Bunun hesabını kim verecek. Bu zulmün durdurulması ve duyurulması lazım.”

[Sevinç Özarslan] 28.8.2020 [Bold Medya]

Cami imamı kaçak silah ticaretinden tutuklandı!

Tekirdağ Malkara’daki bir camide görev yapan imam C.G. illegal yollardan silah ve mermi ticareti yaptığı gerekçesiyle 2 ay fiziki takibe alındı.

İlçe dışından gelen bir şahsa silah satışı yaptığı sırada yakalanan imam C.G. jandarma ekiplerince gözaltına alındı. C.G’nin evinde yapılan aramada 3 adet tabanca, 2 adet av tüfeği ve 3 adet de cep telefonu ele geçirildi.

Savcılıktaki ifadelerinin ardından hakim karşısına çıkarılan C.G. ile birlikte 1 kişi, tutuklama kararının ardından cezaevine gönderildi.

28.8.2020 [TR724]

New York Times: Türkiye’de ekonomik çöküş riski yükseldi

Türkiye’nin yaşadığı kur şokuyla ilgili bir analiz haber yayınlayan New York Times gazetesinde “Türkiye’deki kur krizi pandemiyle birleşerek ekonomik çöküş riskinin yükselmesine neden oluyor.” ifadeleri kullanıldı.

ABD’nin önde gelen gazetelerinden New York Times’ta Jack Ewing imzalı haberde, “Türk lirasının değerindeki sert düşüşün pandeminin etkileriyle başa çıkmaya çalışan yerleşikleri ve şirketleri test ettiği” vurgulandı.

“Lira’daki değer kaybının ilaç ve yakıt gibi ithal malların hızla fiyatlarının yükselmesi korkusunu yaratıığı vurgulanan haberde, “Ancak Türkiye için iki seneden daha az zaman içinde oluşan ikinci kur krizi pandemiyle birleşerek ekonomik çöküş riskinin yükselmesine neden oluyor” dendi.

“ERDOĞAN DİKKATLERİ PARADAN UZAKLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYOR”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomik büyümeyi desteklemek için ucuz kredi bolluğu oluşturmasının uluslararası yatırımcıları alarma geçirdiğini iddia edildi.

New York Times, “Kısa süre önce Türk ordusu NATO’da müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan’a karşı Akdeniz’de agresif davrandı. Analistler Erdoğan’ın milliyetçi duyguları kışkırtmak ve Türklerin dikkatini parayla ilgili problemlerden uzaklaştırmak için bu çatışmaları denediğini düşünüyor. İktidardaki gücü geçen sene partisinin İstanbul belediye yönetimindeki kontrolünü kaybetmesiyle sarsılmıştı” yorumunu yaptı.

ARÇELİK: EURO GELİRİMİZ DOLAR BORCUMUZU KARŞILAMAYA YETERLİ

Türkiye’deki reel sektörün ve Türk halkının liradaki değer kaybından nasıl etkilendiğine dair ropörtajlar da yer aldı.

Arçelik CEO’su Hakan Bulgurlu’yla Arçelik’in güncel ekonomik durumdan nasıl etkilendiği soruldu.

Arçelik CEO’su Bulgurlu, Arçelik’in Türk lirasındaki değer kaybından çok etkilenmediğini, çünkü hatırı sayılır derecede euro gelirlerinin dolar bazlı borçları karşılayabildiğini söyledi. Bulgurlu, “Pakistan’da, Bangladeş’te, Hindistan’da, Türkiye’de ve Güney Afrika’da iş yapıyoruz. Güçleniyorsun, bu tür krizlerle nasıl baş etmen gerektiğini öğreniyorsun” diye konuştu.

“PAHALILIK HALKTA KIZGINLIK YARATTI”

Gazeteye konuşan ve soyismini vermek istemeyen Derya isimli bir matematik öğretmeni ise, “Her şey inanılmaz pahalılandı ve her geçen gün daha da fakirleştik.” dedi.

Ağustos ayında yaşanan yüzde 7’lik devalüasyonunun gıda ve diğer temel harcama kalemlerinin fiyatının artmasının vatandaşları kızdırdığı belirtildi.

Gazete liradaki değer kaybından turizm sektörünün de bu sene yeterince faydalanamadığını çünkü pandeminin turizme ağır bir darbe vurduğunu yazdı.  Antalya’dan bir otel sahibi de gazeteye “Herkes bu yılı kayıp olarak düşünüyor ve gözünü 2021’e çeviriyor” yorumunda bulundu.

“YABANCI YATIRIMCILAR TÜRKİYE’YE İNANCINI YİTİRDİ”

Hükümetin bankaları daha fazla kredi vermeye, tüketicileri de daha fazla tüketime yönlendirdiğini yazan New York Times, bunun da aynı zamanda yılllık yüzde 12’ye yaklaşan enflasyonu beslediğini kaydetti. Gazete, “Liranın diğer döviz kurları karşısında değer kaybetmesinin nedenlerinden biri de liranın alım gücündeki düşüşten kaynaklanıyor. Ayrıca birçok yabancı yatırımcı 2018’deki son krizde Türkiye’nin geleceğine dair inancını kaybetti, bu da TL varlıklarına çok az talep olmasına yol açıyor” yorumunu yaptı.

“MERKEZ BANKASI BORÇLA DOLAR ALIYOR”

Merkez Bankası’nın döviz piyasalarından lira satın alarak müdahale etmeye çalıştığını kaydeden New York Times, “Ancak analistler bunun için de doların tükendiğini söylüyor. Merkez Bankası’nın bankalara şirketler ve yerleşikler tarafından yatırılan dolarları borçla almaya başladığını, bunun muhtemelen kötü bitecek bir strateji olduğunu söylüyorlar” ifadelerini kullandı.

New York Times, Erdoğan’ın faiz ve enflasyon ilişkisi konusunda ‘alışılagelmişin dışında olarak’ yüksek faizin enflasyona neden olduğu görüşü nedeniyle Merkez Bankası’nın gösterge faiz oranını yükseltmeyi reddettiğini yazdı.

Geçmiş krizlerden sonra birçok Türk işletmenin yabancı para cinsinden borçlanmaktan vazgeçtiğini yazan New York Times, yine de döviz türünden kredilerin hala tüm kredilerin yüzde 40’ını oluşturduğunu, bunun da ödeme gücü için bir tehdit olduğunu kaydetti.

28.8.2020 [TR724]

‘Kış fena geliyor, sona yaklaşıyoruz!’

TCMB, ‘Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri’ verilerini yayınladı. Tabloyu değerlendiren İktisatçı Dr. Murat Kubilay, tüm formüllerin denenmesine karşın kötü gidişatın durdurulamadığına dikkat çekti. Kubilay, “Kış fena geliyor. Sona yaklaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.

Dr. Murat Kubilay’ın sosyal medya paylaşımları şöyle:

1- Temmuz sonu TCMB rezervleri açıklandı. Ödünç olan swapları çıkardığımızda durum -31,7 milyar dolar. Görüldüğü üzere daha da fazla eksiye pek gidemiyor; çünkü bankalarda da döviz likiditesi pek kalmadı. Zorunlu karşılık ve swap yoluyla önemli çoğunluğu zaten çekildi.

2-Sürekli yeni gündemden çabuk unutuyoruz; bir ara TCMB swap avına dünyaya çıkmıştı. ABD ön ve arka kapıyı kapatmıştı. Frankfurt ve Londra’dan da olumlu yanıt gelmedi. Japonlarla hastane açıp swap müjdesi alacağız vardı; olmadı. Çin ve Rusya için şehir efsaneleriyse devam ediyor.

3-Aylar oldu tek kanal yine Katar. Özeti şu; kesine yakın yurt içi ve yurt dışından swap ile brüt rezervleri şişik gösterme sürecini de tamamladık. BDDK’nın ‘faiz lobisi’ni hizaya getiren kısıtlamalarını da kullandık. Geriye ne kaldı? Faiz ki o da 1 aydır örtülü artırılıyor.

4-TCMB’nin piyasayı tüm kanallardan fonlama maliyeti 250 baz puan şimdiden arttı ve bir sonraki toplantıya kadar 50 daha artacak gibi. Piyasa tahvil faizleri çoktan yükseldi bile. Tabii aynı dönemde hem dolar hem avro ve neticesinde sepet kurun rekor kırdığını da ekleyelim.

5-Yani sona yaklaşıyoruz. Yılbaşından bu yana yabancı çıkışı 13 milyar doları geçti, yerlinin yastık altı kaçışını kestiremiyoruz ama geçen ay Darphane 2015 yılı düzeyindeki kadar altın para basmak zorunda kaldı. Fiziki altın-dolar çekme komisyonu denemesini de buraya ekleyelim.

6-Özetle bu ay sonuna faiz artırımsız istikrar sağlama dönemimizi bitiriyoruz. Faiz artırımı gelir gelmez ayrı bir konu; üstelik teknik değil, politik bir mevzu. Ancak açık artırımlar bile yalnızca zaman kazandırıyor, problem çözmüyor; çözse 7 yılda 5. defa bu hale düşmezdik.
7-Çünkü mesele getiri değil, tahsilat. Yerli ve yabancı birçok kişinin endişesi anaparayı zamanında tam ve döviz/ altın cinsi alamamak. Böyle bir risk gerçekleşir mi sorusuna sizlere bırakıyorum. Yalnızca bu derece sistemden para çıkışının sonu sermaye kontrolüne varır.

8-Sermaye kontrolünü de çok kez anlattık; mülkiyet sizin ama kullanım hakkınızda kısıtlamalar var. Neler olabilir bunu ancak uygulandığında öğrenebiliriz. Ancak son dakika kaçışları olmaması için bu kontroller bir gece ansızın gelir, haberiniz olsun. Örnek: Arjantin
Buraya kadar hiç iç ve dış politikadan bahsetmedim. Doğu Akdeniz ve ABD seçimleri yok. Olası erken seçim, kovid-19’un yeniden patlaması yok. Bu faktörleri siz dilediğince ekleyebilirsiniz.

Ben şimdiden notumu düşeyim istedim; kış fena geliyor. Ay sonunda detaylı yazacağım.”

28.8.2020 [TR724]

Dr. Gökhan Güneş: Cemaatin, silahlı örgüt ilan edilmesi hatalıdır, yargısal pratiği yoktur

15 Temmuz’dan sonra verilen peşin hükümle cemaate karşı yürütülen operasyonlarda yüzbinlerce kişi Bank Asya’ya para yatırma, sendikaya üye olma, çocuğunu okula gönderme, gazeteye abone olma gibi yasal faaliyetlerinden dolayı ‘terör örgütü’ iddiasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi.

hukukihaber.net isimli internet sitesinde darbe yargılamalarıyla ilgili ‘Silahlı Örgüt Kabulünde En Önemli Unsur Olan “Matuf Eylem” Bağlamında 15 Temmuz Yargılamaları-1’ başlıklı bir makale kaleme alan Dr. Gökhan Güneş, “Hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir ülkede, darbe teşebbüsüne bizzat katılan ve oluşturulan ittifaka dahil olanların bile TCK’nın 316. maddesi gereğince cezalandırılabilecekleri düşünüldüğünde, bu teşebbüsten hiç haberi olmayan kişilerin bir yapı ya da oluşuma dahil olmaları ve yasal ve rutin faaliyetleri nedeniyle silahlı örgüt üyesi veya başka bir suç nedeniyle yargılanmaları mümkün olmadığı gibi bu faaliyetleri nedeniyle haklarında cezai bir isnatta dahi bulunulması mümkün değildir.” ifadelerini kullandı.

Güneş’in değerlendirmelerini, Yeni Asya yazarı Av. Ahmet Battal da köşesine taşıdı. Battal, FETÖ/PDY “üyeliği” isnadına dayalı yargılamalar hukuki zeminde yürümüyor. Olağan koşullarda rutin ve hukuk içi kalacak faaliyetler bu yargılamalarda hukuk dışı sayılıyor ve suç isnadı için delil olarak kabul ediliyor saptamasında bulundu.

Türk ceza yargısının ilk defa uzun yıllardır legal olarak faaliyet yürüttüğü kabul edilen bir yapılanmanın “silahlı örgüte” evirilmesi durumuyla karşılaştığını belirten Dr. Gökhan Güneş, ‘‘PKK gibi örgütler kuruldukları anda nihai amaçlarını ve yöntemlerini açıklamışlar ve uzun yıllara varan eylemleriyle de bunu ortaya koymuşlardır. Bu gibi örgütlerin nihai amaçları ve benimsedikleri yöntemler matuf eylem yargılamalarında tespit edilip silahlı örgüt vasfı ortaya konmuş ve bu kararlar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir.

Oysaki FETÖ/PDY yargılamalarında “Cemaat, Hareket, Hizmet, Gülen Cemaati” olarak adlandırılan legal bir yapının FETÖ/PDY adıyla illegal bir yapıya dönüşerek silahlı örgüt vasfı kazandığı belirtilmiştir. Türk Ceza yargılamasında bu durum ilk olup yargısal pratiği yoktur.’’ dedi.

‘‘FETÖ/PDY YARGILAMALARINDA VE SİLAHLI ÖRGÜT KABULLERİNDE CİDDİ HUKUKİ HATALAR YAPILMIŞTIR’’

Bir yapının silahlı terör örgütü olarak kabul edilmesinin kesinleşen bir yargı kararıyla mümkün olacağını kaydeden Dr. Güneş şöyle devam etti: ‘‘15 Temmuz 2016’dan sonra FETÖ/PDY yargılamalarında ve silahlı örgüt kabullerinde ciddi hukuki hatalar yapılmış ve bu yargılamalar, silahlı örgüt vasfı uzun zaman önce kesinleşen PKK ve Hizbullah mensuplarının yargılamalarındaki mantıkla yürütülmüştür.

Bir yapının silahlı örgüt olarak kabulü ancak kesinleşen bir yargı kararıyla mümkündür. Oysa FETÖ/PDY davalarında henüz bu yapının “silahlı örgüt kabulü” yapılmadan ve bu kabul Yargıtay tarafından onanmadan bu yapıya mensup olanlar TCK’nın 314. maddesiyle cezalandırılmıştır.

Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra açılan FETÖ/PDY davaları sayısal olarak PKK ve Hizbullah yargılamalarını geçmiştir. Söz konusu bu iki örgüt bakımından ilk matuf eylem yargılaması ile silahlı örgüt kabulü yapılmış olmasına rağmen, FETÖ/PDY yargılamalarında suç tarihinde ve öncesinde matuf eylem aranmadan silahlı örgüt kabulü yapılmıştır.’’

‘‘15 TEMMUZ DARBE DAVALARI SONUÇLANMADAN SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ KABUL EDİLDİ’’

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili açılan davalar sonuçlanmadan diğer mahkemelerin silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan mahkûmiyet kararları verdiğine dikkat çeken Dr. Güneş şöyle devam etti:

‘‘15 Temmuz 2016 tarihinde bu yapı tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen ve matuf sayılabilecek vahim nitelikteki eylemlere ilişkin yargılamalar devam ederken ve bu yargılamaların kesinleşmesi dahi beklenmeden diğer mahkemelerce sadece TCK’nın 314. maddesi gereği açılan silahlı örgüt davalarında mahkûmiyet kararları verilmiştir. Bu yargılamalardaki silahlı örgüt kabullerinde en temel hata matuf eylem kriteri ile ilgili yapıldığından, bu konudaki yerleşik yargısal içtihatların yeniden ele alınması gerekmektedir.’’

Dr. Gökhan Güneş makalesinde örnek teşkil edecek bir davayı tüm ayrıntılarıyla şöyle anlattı:

‘‘Bu makalede, FETÖ/PDY adlı yapının silahlı örgüt olarak kabulüne ilişkin Yargıtay 16 Ceza Dairesinin ilk kararı ve bu kararı onayan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararı (esas ve usule ilişkin diğer hususlara girilmeden) yalnızca matuf eylem kriteri bakımından incelenecektir.

FETÖ/PDY’nin silahlı örgüt kabulüne ilişkin bu kararlar, Yargıtay Ceza Dairesi tarafından verilmesi ve CGK tarafından onanması nedeniyle önem arz etmektedir. Çünkü yüksek yargı tarafından yapılan bu silahlı örgüt kabulü, söz konusu yapıya mensup kişiler hakkında açılan diğer davalarda yerel mahkemeler tarafından esas alınmış, yeniden silahlı örgüt kabulü ve araştırması yapılmadan bu kişiler hakkında TCK’nın 314. maddesi gereğince mahkûmiyet kararları verilmiştir.

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ilk derece mahkemesi olarak baktığı bu davanın konusu ve sanıklara isnat edilen eylemler özetle şöyledir;

Sanık M.Ö İstanbul 29. Asliye Ceza Mahkemesi ve sanık M.B da İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi olarak görev yapmaktadır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca haklarında soruşturma yürütülen ve FETÖ/PDY üyesi oldukları iddia edilen bir kısım şüpheliler hakkında verilen reddi hâkim ve tahliye talepli dilekçeler o tarihte muhabere nöbetçisi olan İstanbul 29.Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi sanık MÖ’ye verilmiş, sanık MÖ reddi hâkim taleplerini kabul ederek, tahliye taleplerini değerlendirmek üzere nöbetçi olan 32. Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi sanık MB’nin görevlendirilmesi yönünde karar vermiş ve sanık MB de bu şüphelileri tahliye etmiştir.

Sanıkların, tahliyelerine karar verilen şüphelilerle birlikte fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ettikleri, görevlerini kötüye kullandıkları, örgüt liderinin talimatı doğrultusunda ve örgütsel faaliyet çerçevesinde hareket ederek TCK’nın 312. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs ettikleri, TCK’nın 314/2. maddesi uyarınca silahlı terör örgütü üyesi oldukları, TCK’nın 257. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanmak ve TCK’nın 285. maddesi uyarınca soruşturmanın gizliliğini ihlal suçlarını işledikleri iddiasıyla haklarında kamu davası açılmıştır.

Sanıkların 1. sınıf hâkim olmaları nedeniyle Yargıtay 16. Ceza Dairesinde (ilk derece mahkemesi sıfatıyla) yapılan yargılama neticesinde; her iki sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan TCK’nın 314/2 ve TMK’nın 5/1. maddeleri gereğince ve görevi kötüye kullanma suçundan da TCK’nın 257/1. maddesi gereğince mahkûmiyet kararları verilmiştir. Matuf suç olarak TCK 312. maddesi kapsamındaki “hükümete karşı suç” ile TCK’nın 285. maddesi kapsamındaki “gizliliğin ihlali” suçları bakımından ise beraat kararı verilmiştir.

Söz konusu karar (temyiz mercii sıfatıyla) Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından onanmıştır.

Yerleşik yargısal içtihatlar gereği silahlı örgüt nitelendirmesinin, “vahim/matuf eylem” yargılaması bulunan davalarda değerlendirilmesi ve matuf suçtan verilecek bir mahkûmiyet hükmüyle birlikte silahlı örgüt kabulünün de yapılması gerekir. Oysa gerek Yargıtay ve gerekse ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinde matuf eylem yargılaması yapılmadan veya matuf eylemden mahkûmiyet kararı verilmeden doğrudan FETÖ/PDY adlı yapılanma silahlı örgüt olarak kabul edilmiştir.

‘‘SİYASİ İKTİDARA MUHALİF BİR YAPININ HER AN SİLAHLI ÖRGÜT İLAN EDİLMESİ MÜMKÜN HALE GELİR’’

Türkiye’de FETÖ/PDY olarak adlandırılan yapıya benzer mahiyette faaliyet yürüten çok sayıda cemaat, dernek ve vakıf bulunmaktadır. Bunların hangi aşamada amaçlarının ve faaliyetlerinin legal alandan illegal alana geçtiğini tespit etmek önemlidir. Bu aşamanın ve dönüşümün tespiti ancak matuf eylemle mümkündür. Çünkü binlerce üyesi bulunan, nihai amacını yasal yollardan gerçekleştirmek olan bir yapının illegal alana girdiğini ortaya çıkaracak olan kriter matuf/vahim eylemdir. Aksi halde siyasi iktidara muhalif, üyeleri arasında asker, polis ve diğer kamu görevlilerinin de bulunduğu bir yapının her an silahlı örgüt ilan edilmesi mümkün hale gelir.

‘‘SİLAHLI ÖRGÜT KABULÜ SADECE MATUF EYLEM AÇISINDAN BİLE BİRÇOK YÖNDEN HATALIDIR’’

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bir yapının örgüt vasfını belirlemede mevzuatta özel bir düzenleme bulunmadığını ve bunun yargılama makamlarınca belirlendiğini söyleyerek FETÖ/PDY’nin “silahlı örgüt” olduğuna karar vermiştir. Ancak, bu kabul sadece matuf eylem açısından bile birçok yönden hatalıdır.

Bu kabul sadece matuf eylem açısından bile birçok yönden hatalıdır. Şöyle ki;

‘‘MATUF EYLEMDEN BERAAT KARARI VERİLMİŞ OLMASINA RAĞMEN SİLAHLI ÖRGÜT KABULÜ YAPILMIŞTIR’’

Yargıtay 16. Ceza Dairesi matuf eylemden, yani TCK’nın 312. maddesinden (matuf suç) açılan davada yargılama yapmış, hangi fiillerin amaç suç yönünden “elverişli eylem” olarak kabul edileceğini açıkladıktan sonra sanıklara atfedilen fiilin “elverişli eylem” yani “matuf eylem” olarak kabul edilemeyeceğini belirterek, matuf suçtan, yani TCK’nın 312. maddesinden beraat kararı vermiştir.

Sanıkların eylemlerinde cebir, şiddet ve silah unsurları bulunmadığı gibi gasp, öldürme gibi kişi hayatına yönelmeyen ve vahim nitelik taşımayan bu eylemlerin “matuf eylem” kabul edilemeyeceği ortadadır. Ancak, somut dosyada yargılama konusu olan ve bu yapının amaçları doğrultusunda örgütsel olarak gerçekleştirildiği kabul edilen bu eylem “amaç suçun elverişli icra başlangıcı” olarak kabul edilmediğine göre bu yapının “amaç suça elverişli” olduğu neye göre tespit edilmiştir?

Bir örgütün gerçekleştirdiği eylem amaç suça elverişli icra başlangıcı kabul edilmeyerek matuf suçtan (TCK md. 312) beraat kararı verilirken, bu örgütü amaç suça elverişli kabul ederek silahlı örgüt olarak vasıflandırmak kendi içinde çelişkidir. Zira silahlı örgüt kabulü için somut tehlike, elverişlilik, cebir şiddet ve silah unsurlarının somut olarak gösterilmesi gerekir. Söz konusu yargılamaya konu eylemler matuf kabul edilmediğine göre silahlı örgüt kabulünün “soyut varsayımlara” ya da “yargılama konusu olmayan ancak cebir, şiddet ve silah unsurlarını içeren başkaca eylemlere (matuf)” dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

‘‘SANIKLARIN EYLEMİ DIŞINDA SİLAHLI ÖRGÜT KABULÜNE ESAS ALINAN BAŞKACA MATUF EYLEM OLUP OLMADIĞI AÇIKLANMAMIŞTIR’’

Söz konusu yargılamada hâkim olan iki sanığa “matuf” olarak atfedilen eylemler görevleri gereği verdikleri kararlarıdır. Bu kararlarda “reddi hâkim ve tahliye talepleri hakkında karar vermek” şeklindeki fiil matuf eylem olarak kabul edilmediğine göre FETÖ/PDY adlı yapının silahlı örgüt olarak kabulü için gerekli olan ve elverişliliği gösteren başka bir matuf eylem dikkate alınıp alınmadığı sorusu akla gelmektedir.

16. Ceza Dairesi, “silahlı kuvvetlere mensup unsurların TBMM gibi kurumları kuşatması” niteliğindeki eylemlerin amaç suç yönünden elverişli icra başlangıcı, yani matuf eylem olarak kabul edilebileceğini belirterek 15/7/2016 tarihli “darbe teşebbüsüne” atıf yapmıştır. Aslında, bu kararlarda elverişlilik unsurunun “amaca matuf” olmakla gerçekleşeceği kabul edilmiş, ancak, amaca matufiyetin “matuf eylem” ile tespit edileceğine değinilmemiştir.

Amaca matuf olmak, yani amaca yönelmek, elverişli olmak, silahlı örgüt kabulünde aranacak en önemli unsurdur. Zira objektif cezalandırılabilme şartı olan elverişlilik unsuru gerçekleşmediği sürece örgüt mensuplarının TCK’nın 314. maddesi gereğince sorumlu tutulması mümkün değildir. Devletin güvenliği ve anayasal düzen için “somut tehlike” yaratabilecek seviyeye gelen örgüt elverişli hale gelmiş kabul edilir ve ancak bu tarihten sonra mensupları TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılabilir.

Elverişliliğin tespiti, yani somut tehlike “matuf eylem” ile olur. Matuf eylem gerçekleştiren örgüt “yakın, ciddi ve ağır tehlike” yarattığından “somut tehlike” bu tarihte gerçekleşir ve örgüt de bu tarihte elverişli hale gelir.

Daire kararında somut tehlikenin; “yeterli üye”, “hiyerarşik yapı” ve “şiddete dayanan eylem programı” gibi kriterler esas alınarak hâkim tarafından değerlendirileceği belirtilmiş, ancak CGK bu yapı bakımından somut tehlikeyi oluşturan bu üç kriter için yine 15/7/2016 tarihli olayları dikkate almıştır.

Gerek 16. Ceza Dairesi ve gerekse CGK kararında yargılama devam ederken gerçekleşen 15/7/2016 tarihli eylemlere, bu eylemlerin elverişliliğine ve özellikle bu eylemlerdeki cebir, şiddet ve silah unsurlarına atıf yapılmıştır. Bu durum, silahlı örgüt kabulünde bu eylemlerin de değerlendirildiğini göstermektedir.’’

28.8.2020 [TR724]

Tiryakiler ‘ekonomi’ diyor! [Yusuf Dereli]

Türkiye’nin özellikle doğusuna doğru ilerlediğinizde neredeyse her köşe başında açık tütün satan dükkanlar görüyorsunuz. Tütünün cinsine, kalitesine göre fiyatı da değişiyor. Kilosu 60 TL’ye de sarmalık tütün var, 120 TL’ye de… Sarma sigarayı ‘zevk’ için içenler de var elbette ancak temel neden ekonomi.

Türkiye’de en ucuz sigaranın fiyatı 15 liraya dayandı. Günde bir paket sigara içen bir kişinin aylık maliyeti 450 lirayı buluyor. Tüketim miktarı arttıkça rakam da yükseliyor. 1 kg tütünden ise ortalama 50 paket makaron (1.000 dal) sigara sarıyorsunuz. Dolayısıyla bir paket sigaranın maliyeti 3 TL’ye kadar düşüyor.

KAYIT DIŞI SATIŞ 33 MİLYAR ADETTEN FAZLA

Maliyetin 5’te bire kadar düşmesi tiryakilerin de ‘makaron’ sigaraya kaymasına neden oluyor. Zaten rakamlar da bunu doğruluyor. 2015 yılında 8.7 milyar olan makaron satışı, 2016 yılında yaklaşık 19 milyara çıktı. Uzmanlara göre bugün bu rakam 27 milyarın bile üzerinde. Yaklaşık 5-6 yıl önce yüzde 20’lerde olan kaçak sigara satışı ise kaçakçılıkla mücadele çalışmaları kapsamında yüzde 6’lara kadar düşürüldü. Buna rağmen en kötü ihtimalle kaçak sigara satışının 6 milyar adet civarında olduğu tahmin ediliyor. Kısaca 33 milyar adetlik bir kayıt dışı satış söz konusu.

TOPLAM TÜKETİM 153 MİLYAR ADET

2019 yılında iç piyasada 119,7 milyar adet sigara satıldı. Bütün rakamları üstüste koyduğunuzda Türkiye’deki yıllık tüketimin 153 milyar adetten daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. Kaçak, bandrolsüz satışlar ise toplam satışların içerisinde en az yüzde 21’lik bir paya sahip. Sigara kağıdına tütün sarıp içenler bu oranın dışında.

VERGİ KAYBI 15 MİLYAR TL

Sigara kağıtlarına tütün doldurarak veya içi tütün doldurulmuş makaronları poşetlenip satılması 1 Temmuz 2020 itibarıyla yasaklandı. Bu yasağa uymayanlar 3 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacak. Türkiye’de, yasa dışı açık tütün ürünleri, sayıları kimilerine göre 10 kimilerine göre 25 bini bulan sokak aralarındaki tütüncü dükkanlarında ve internet üzerinden 300 binden fazla bağlantı üzerinden satılıyor. Tütün ürünlerinden 2019 yılında sigaradan yaklaşık 50 milyar TL ÖTV vergisi elde edildi. Buna karşın devletin, son yıllarda yaygın hale gelen yasa dışı açık tütün ürünlerinden kaynaklanan vergi geliri kaybının 15 milyar liraya yaklaştığı tahmin ediliyor.

ÜRETİM ALANLARI AZALIYOR

Dünya’da yaklaşık 4 milyon hektar alanda her yıl ortalama 6-7 milyon ton tütün üretiliyor. En büyük tütün üreticisi ise 2 milyon 997 bin tonla Çin. Toplam üretimin yüzde 42’si Çin tarafından gerçekleştiriliyor. Türkiye’de tütüm üretimi sözleşmeli olarak yapılıyor. 2002’de 405 bin olan tütün üreticisi sayısı 2019 yılı itibarıyla yüzde 88 azalarak 49 bine geriledi. Dolayısıyla tütün üretimi de düştü. 2002 ürün yılında 159 bin 521 ton olan tütün üretimi yüzde 48 azalarak 2018 yılında 82 bin 500 tona kadar geriledi.

TİRYAKİLER HAZİNEYE ÇALIŞIYOR

Bugün Türkiye’den 14,5 liraya satılan sigaranın 12,46 liralık kısmı vergi. Türkiye’de sigaradan alınan vergi oranı yüzde 87. Türkiye bu alanda zirvede yer alıyor! Sigara devletin en büyük gelir kaynaklarından biri. 2019 yılında tahsil edilen 673 milyar 315 milyon TL’lik toplam vergi gelirinin 50,3 milyar TL’si tütün mamüllerinden alınan ÖTV’en oluştu. Bu yıl ise rakamın 64 milyar 819 milyon 998 bin TL olması bekleniyor.

[Yusuf Dereli] 28.8.2020 [TR724]

Rakipten alınan oyuncu çok, vasatı aşan yok! [Hasan Cücük]

Şampiyonluk hasreti 6 yılı bulan Fenerbahçe, 2020-21 sezonunda mutlu sona ulaşmak için hızlı davranan kulüplerin başında geliyor. Transferde daha çok bonservisi olmayan oyuncuları tercih etti. Şu ana kadar 10 ismi renklerine bağlayan sarı-lacivertliler, son 5 yılda şampiyonluk yolundaki rakiplerinden Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’dan 11 ismi renklerine bağladı.

Bir zamanlar ligimizin dört büyükleri arasında transferler oldukça nadir olurdu. Özellikle Galatasaray – Fenerbahçe arasında geçişler cesaret isterdi. Ancak o yıllar geride kaldı. Rakiplerinden oyuncu transferinde son dönemde Fenerbahçe öne çıktı. Son 5 yılda üç rakibinden 11 oyuncuyu renklerine bağladı.

Transfer döneminin hızlı ekibi Fenerbahçe’nin şu ana kadar imza attırdığı 10 oyuncudan, 5’i Beşiktaş, Trabzonspor ve Galatasaray patentli isimler oldu. Sarı-lacivertiler ilk olarak 4 yıl önce yuvadan kopup Beşiktaş’a transfer olan Gökhan Gönül ve Caner Erkin’i renklerine bağladı. Gönül ve Erkin’in yokluğunda defansın sağ ve solunda sıkıntı yaşayan Fenerbahçe, sorunun çözümünü yine eski yıldızlarını yeniden takıma kazandırarak çözmeyi hedefledi.

’O sene bu sene’ olması için renklere bağlanan isimlerden ikisi Trabzonspor’dan oldu. Karadeniz ekibinin kaptanlığını yapan Arjantinli Jose Ernesto Sosa ve sol beki Çek futbolcu Filip Novak, Fenerbahçe’ye bedelsiz olarak geldi. Sosa’nın Türkiye serüveni Beşiktaş’la başlamıştı. Siyah-beyazlı ekipten Milan’a transfer olan Arjantinli, Eylül 2017’de bu kez Trabzonspor formasıyla Süper Lig’e yeniden dönmüştü. Şimdi ise Fenerbahçe için ter dökecek.

Beşiktaş ve Trabzonspor’dan ikişer oyuncuyu kadrosuna katan Fenerbahçe’nin bir başka transferi Sinan Gümüş ise Galatasaray kökenli. 2014-19 arasında sarı-kırmızılı formayı giyen Gümüş, daha sonra Serie A takımlarından Genoa’ya transfer oldu. Ocak ayında yeniden Süper Lig’e dönüp kiralık olarak Antalyaspor formasını giyen 26 yaşındaki Sinan Gümüş, bedelsiz olarak Fenerbahçe’ye transfer oldu.

Son 5 yılda rakiplerinden 11 oyuncuyu kadrosuna katan Fenerbahçe’nin bu süreçte kadrosuna kattığı ilk isim 2016-17 sezonunda Beşiktaş’tan İsmail Köybaşı oldu. Sol bekte Caner’in yerini doldursun diye alınan Köybaşı oynadığı futbolla Fenerbahçe taraftarından geçer not alamadı. 2017-18 sezonunda bu kez Trabzonspor’dan Mehmet Ekici kadroya dahil edildi. Sarı-lacivertli ekibe gelmek için 6 ay futboldan uzak kalmayı göze alan Ekici, müzmin sakatlığıyla hafızalara kazındı. Geçen sezon kadro dışı bırakılan Ekici, ikinci devre yeniden kadroya dahil edildi. Sezonun bitimiyle kulüple ilişiği kesildi.

2018-19 sezonunda Fenerbahçe bu kez rakiplerinden 3 oyuncuyu kadrosuna kattı. İlk olarak Galatasaray ile sözleşmesi sona eren Tolga Ciğerci’ye yaz transfer döneminde imza attıran sarı-lacivertliler, diğer 2 transferi ise devre arasında gerçekleştirdi. Fenerbahçe, bu dönemde Galatasaray ile yollarını ayıran Serdar Aziz ile Beşiktaş defterini kapatan Tolgay Arslan’ı transfer etmeyi başardı. Bu üç transferde Fenerbahçe taraftarından geçer not almadı. Tolga Ciğerci geldiği sezon sakatlığından dolayı hiç oynamadı. Devam eden sezonda Ersun Yanal’ın Ciğerci’yi takımın değişmez ismi yapması, taraftarın garipsediği bir tercih oldu. Mevkisi dışında oynatılan Ciğerci maçta en çok koşan oyuncu olmasına karşılık, skora katkısının azlığı dikkatlerden kaçmadı. Serdar Aziz ve Tolgay Arslan geldikleri sezon yedek kulübesinde geçirdi. Aziz, bu sezon kadroda stoper eksikliğinden dolayı yer buldu. Tolgay Arslan ise dakika aldığı maçlarda vasatı aşamadı.

Temmuz 2019’da kadroya kiralık olarak katılan Garry Rodrigues, 2018-19 sezonunda Galatasaray formasını terletmişti. 2019’un ocak ayında Galatasaray’dan Al-Ittihad takımına transfer olan Rodrigues, temmuz ayında Fenerbahçe’ye kiralık olarak geldi.

Son 5 yılda rakiplerinden 11 oyuncu transfer eden Fenerbahçe’nin bu isimlerden yana yüzünün güldüğünü söylemek mümkün değil. İsmail Köybaşı ile 2016’da başlayan süreçte rakiplerden gelen hiçbir oyuncu vasatı aşamadı. Bakalım bu kısır döngüyü bu sezon kadroya gelen Gökhan Gönül, Caner Erkin, Sosa, Novak ve Sinan Gümüş kırabilecek mi? Yoksa diğerleri gibi hüsran mı olacak? Bunu sezon başladığında göreceğiz.

[Hasan Cücük] 28.8.2020 [TR724]

Bir aktörün dehlizlerinde! [M.Nedim Hazar]

Marlon, hayatının büyük bir bölümünde, tek mono mikrofona 300 saatin üzerinde kişisel tecrübelerini, ilişkilerini, aktörlük serüvenini, ailesini, çocukluğunu kısaca en saf haliyle kendisini anlattığı ses kayıtları Listen To Me Marlon ismiyle adeta bir vasiyet olarak kaldı. Film, bizzat aktörün kendi ağzından dinlediğimiz bir otobiyografi.

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Sinema, keşfinden hemen sonra öykü anlatmaya başlayınca yıldızlara ihtiyaç duydu. Bu ihtiyaç kısa sürede ‘star’ endüstrisini doğurdu. Özellikle Hollywood sineması, ünü ABD sınırlarını aşan pek çok yıldız üretti.

Star demek öykünülecek karakter demekti… Örneğin; Marilyn Monroe neredeyse tek başına bir dönemin arzu nesnesi ve moda ikonu olmuştu. 1930’lu yılların başından 1950’lerin sonuna kadar süregelen sinemanın bu altın çağları oyunculuk sanatının daha çok tiyatrodan esinlendiği, jönlerin ve aktrislerin neredeyse her filmde aynı karakteri canlandırdığı, oyunculuğun abartılı, tahmin edilebilir ve tek düze olduğu dönemlerdi.

Konstantin Stanislavski’den edindiği oyunculuk sanatı kuramlarını Amerika’da öğreten Stella Adler, kendi adıyla bilinen disiplinle, oyunculuğa tamamen alternatif bir bakış açısı getirdi. Adler küçük değneğini, Omaha’dan beş parasız New York’a gelen, hiperaktif ve çekici çocuğun omuzuna değdirdi ve kulağına şöyle fısıldadı: “Sende gördüğümü dünyaya göstermek istiyorum!’’ Bu kararlılıkla, dünya eşine az rastlanan bir ‘birey’ ile tanıştı: 28

Marlon hayatının büyük bir bölümünde, tek mono mikrofona 300 saatin üzerinde kişisel tecrübelerini, ilişkilerini, aktörlük serüvenini, ailesini, çocukluğunu kısaca en saf haliyle kendisini anlattığı ses kayıtları bıraktı. ‘Listen To Me Marlon’ adıyla belgesele çevrilen kayıtlar, Marlon’un arkasında bıraktığı bu mirasın muazzam bir kolajı diyebiliriz. Yönetmen Stevan Riley’in Listen to Me Marlon’dan önce -biri televizyon için olmak üzere- dört belgeselde daha imzası var. 2012 senesinde yine bir Hollywood efsanesi olan James Bond filmlerinin doğuşunu ve pazarlama hikâyesini anlattığı ‘Everything or Nothing’ belgeseliyle hem filmin fanlarından hem de sinema eleştirmenlerinden tam not almıştı. Yönetmenin en önemli özelliği, filmlerindeki kurgusu. Belgesel sinemasına olan yaklaşımı anlatım dili ve dokusuyla uzun metraj bir dram filmi ya da aksiyon filmi seyrediyormuşuz hissiyatı bırakıyor damaklarda. Hikâyenin en başından yani Marlon’un çocukluğundan başlayan belgesel, oyuncunun ölümüne yakın yıllarına kadar devam ediyor. Marlon’u ekranda izlerken rahatsız oluyorsunuz, canınız sıkılıyor, şaşkınlıktan şoke oluyorsunuz. Dokunaklı bir şekilde hayata karşı duruşunu, başına gelenlerden sonra çıkarımlarını seyretmek, Marlon ile empati kurmanıza, onu gerçekten daha yakından tanımanıza imkân veriyor.

Sinema tarihinin en önemli aktörlerindendi Marlon Brando. Çalkantılarla dolu yaşamı, gözlerden kaçtığı hayatının son dönemi ve keskin zekasının savurduğu uç davranışlarıyla nev-i şahsına münhasır bir yetenekti.

Listen to me Marlon, bizzat aktörün kendi ağzından dinlediğimiz bir otobiyografi. Marlon ölmeden önce hemen hemen tüm mimikleri dijital ortama aktarılmış. Bu detay, filmin kurgusunda, büyük bir dramatik önem taşıyor. Mevcut ses kayıtlarının üzerine eklenen realistik mimikler, Marlon’un gerçekten öteki dünyadan sizinle konuştuğu izlenimini yaratıyor. Diğer yandan 2 küsur saat boyunca bir aktörün konuşmasını soluksuz dinleme fikri, çoğu sinema izleyicisi için zor gelebilir ama her şeyden önce Marlon muazzam bir konuşmacı ve onu burada daha yakından tanıyorsunuz. Henüz alkolik annesi tarafından terk edilmemişken, annesinin ilgisini çekmek için rol yaptığını söylüyor Marlon. “Rol yapmak hayatta kalmaktır, hayatımız boyunca rol yapmalıyız.” diye de ekliyor. New York’a ilk geldiğinde trende, parkta, sokakta insanlar kendi yarattığı dünyalarında neler yaşadıklarını, nasıl insanlar olduklarını tahmin etmeye çalışıyor. Bu genç adamın New York’a geldikten hemen sonra Stella Adler ile tanışmasını tesadüf olarak yorumlamak fazla kaderci bir yaklaşım olur sanırım… Adler bir açıdan Marlon’da bulunan doğuştan yeteneği Stanislavski metoduyla yoğurdu ve hocadan çok yol gösterici oldu. Marlon, seneler sonra “Hayatınız üzerindeki kontrolünüz bu dersten sonra başlar.” diyerek Adler’in kariyerindeki önemini vurguladı.

Marlon Brando, 60 senelik aktif oyunculuk kariyerinde 46 projede yer aldı. İhtiras Tramvayı, Baba, Kıyamet, Burn!, Paris’te Son Tango, Julius Caesar, The Wild One (Kanlı İntikam) ve Viva Zapata filmlerini, kariyerinin en önemli yapımları arasında sıralayabiliriz. Listen To Me Marlon’da oyuncunun kariyerinin yanında sosyolojik ve politik konulardaki duruşu hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Belgeselde, rol aldığı filmler ve bireysel gayretiyle, siyahî hakları, Kızılderili katliamı ve en meşhur Amerikan travmalarından biri olan Vietnam Savaşı gibi konulara karşı duruşu hakkında bilgi ediniyoruz. Yapım süreci ve konularıyla Burn!, Apocalypse Now ve Godfather’ı aktörün duruşu ve karakteri hakkında derin bilgiye sahip olabileceğimiz yapımlar arasında gösterebiliriz.

Orijinal adı Queimada olan 1969 yapımı ‘Burn!’, oyuncunun yer almaktan en çok memnun olduğu film olarak dikkat çekiyor. İtalya-Fransa ortak yapımı olan film, Amerika’da ‘Burn!’ adıyla gösterime girdi. Brando filmde hayali bir Portekiz sömürgesi olan Queimada’ya, siyahî köleleri bağımsızlık vaadiyle Portekiz hükümetine karşı örgütleyen, William Walker adında bir İngiliz ajanını canlandırmaktadır. Plana göre bizzat Walker’ın yarattığı bir lider ile siyahî köleler, Portekiz yönetimini devirecek ve İngiltere’ye bağlı bir sınıf iktidara gelecektir. Kölelik ortadan kalkmıştır ancak yenilenen mülkiyet sistemiyle teorik olarak özgür olan köleler çok daha kötü koşullarda şeker kamışı çıkarmaya zorlanır. Walker’dan öğrendiklerini bu sefer İngiliz sömürgeciler üzerinde uygulayan Jose Dolores’i durdurma görevi, devrimden seneler sonra bu sefer İngiliz şeker şirketi için çalışan Walker’a düşecektir. Kendi yarattığı lider (canavar) ile karşı karşıya gelen Walker için işler bu sefer tahmininden karmaşıktır. Kariyeri düşüşe geçen Brando için Burn, tekrar yükselişe geçmesinin ilk adımıdır. Aradan 2 yıl geçtikten sonra belki de oyuncunun ismiyle bağdaşan en popüler performansı hayat buldu. Don Vito Corleone karakteriyle Brando tekrar eski popülaritesine kavuştu.

Francis Ford Coppola’nın 1972 yapımı suç filmi Godfather’ın başrolü için Marlon’u istiyordu ama prodüksiyon şirketleri Coppola ile aynı fikirde değildi. Godfather destansı anlatımıyla hem izleyicinin suç filmlerine bakışını değiştirdi hem de Brando’nun reddedeceği ikinci Oscar’ını kazanmasını sağladı. Oyuncu, Akademi’nin ve Amerikan yönetiminin Kızılderili katliamını görmezden gelmesini protesto etmek amacıyla 73. Oscar törenine katılmayı ve kazandığı en iyi başrol oyuncusu ödülünü almayı reddetti. Protesto amaçlı yazdığı ödül konuşmasını Kızılderili Sacheen Littlefeather’a okutmak istedi ama Sacheen, görevliler tarafından engellenerek sahneden indirildi. Brando ödülün kendisine ulaşmadığını ve kimde olduğunu bilmediğini söylese de Akademi, ödülün sahibine gönderildiğini açıkladı.

Marlon Brando, filmin başarısından 7 sene sonra 1979 yılında yine Coppola ile bir başka başyapıta daha imza attı. Ülkemizde Kıyamet adıyla bilinen ‘Apocalypse Now’… The Doors’un The End parçasındaki “This is the end, my only friend…” sözleri eşliğinde, büyük bir patlamayla başlayan Apocalypse Now, tüm zamanların çekim süreci en olaylı ve zor geçen filmleri arasında gösterilmesinde Brando’nun payı büyük. Oyuncu, sete 20 kilo fazlasıyla ve dazlak bir kafayla geldi. Rolüne tek replik çalışmadan gelen Marlon, üstüne senaryoyu değiştirmesi için Coppola’ya baskı yaptı. Kendisinin hangi planda çekilmesi gerektiğine kadar karıştı. 6 haftada çekilmesi planlanan filmin çekim süresi 18 ayı buldu. Yılan hikâyesine dönen proje için kullanılan filmlerin metresi dünyayı 3 kere dönebilecek uzunluktaydı. Hatta yapım sürecinin anlatıldığı Heart of Darkness adında bir belgesel bile mevcut. Nihayet film tamamlandığında sonuç muazzamdı, çoğu eleştirmen için ‘Apocalypse Now’ Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket ile birlikte sinema dünyasının en iyi Vietnam temalı filmidir. Bu filmden sonra Coppola ile arası açılsa da hiçbir polemik, filmin başarısını gölgelemeye yetmedi.

Absürtlük duygusu ve çocuksu mizahıyla hep alışılagelmişin dışında oldu Marlon. Kuzu gibi kitleleri takip etmektense, kendi içinde tutarlı karakterini ortaya koydu. İçsel yolculukları onu hiç yalnız bırakmadı. Değişimden korkmadan ve hayatı boyunca kendisini deneyimleyerek, biraz içgüdüsel yaşamayı seçmişti. Sevgisiz büyümesi sevgiyi ıskalamasına neden olsa da, o her zaman anılarında, annesinin dikkatini çekmek için şebeklik yapan bir çocuk olarak kaldı. Listen To Me Marlon, içinde barındırdığı insana has birçok değerle tüm zamanların en sansasyonel ve karizmatik aktörüne çok çok yakından bakmamızı sağlıyor. Dokunaklı bir şekilde hikâyeleştirilmiş monologlarla, yönetmen Steven Riley sinema tarihinin en dikkate değer belgesel filmlerinden birine imza atıyor ve çoğumuzun unuttuğu bir detayı hepimize tekrar hatırlatıyor: “Sen anılarınsın Marlon Brando.”

Belgeselden: 

-Rol yapmak, hayatta kalmaktır.

-Aktör olamasaydım çok iyi bir dolandırıcı olurdum.

“Ekranda olan kişi senin yapamadığın her şeyi yapandır. Karanlıkta ekrana bakmak, hayal ve fantezilerinle baş başa kalmanı sağlar. Öpmek istediğin kadını öperler, vurmak istediğini vururlar. Senin olmak istediğin gibi cesur olurlar. İzleyici kendisini filmdeki kişiye teslim eder. Ekranda olmayan şeyler yaratırlar. Benim yaptığım bir şey yoktu, seyirciler oyuncuydu… Herkes kendisini başarısız sayar, herkes mücadeleci biri olduğunu hisseder.”

“Kişiliğimi üstüne fındık ezmesi sürüp, medyanın küflü ekmeğiyle servis etmek istemiyorum.”

“Hayatta pişmanlıklar gereksizdir. Hepsi geçmişte kaldı, tek sahip olduğumuz şey şimdi, içinde bulunduğumuz an.”

“Oyunculuk boş ve gereksiz bir uzmanlıktır.”

“Amerika bana iyi geldi ama bana sunulmuş bir hediye olduğunu düşünmüyorum.”

“John Wayne filmlerini seyrederken hep eğlendim ta ki bu tarz filmlerin Kızılderililer için ne kadar yıpratıcı ve zarar verici olduğunu bizzat kendileriyle konuşarak öğrenene kadar…”

“Pişmanlıklar geçmişe inanmaktır!”

“Baba’yı ilk seyrettiğimde midem bulandı. Yaptığım onlarca hatayı gördüm ve nefret ettim ama seneler sonra TV’de denk gelip bambaşka bir perspektifle filmi seyrettiğimde aslında fena film olmadığını düşündüm.”

“Yemekler her zaman benim dostum olmuştur. Ne zaman daha iyi hissetmek istesem ya da önemli bir kriz anında, hemen buzdolabının kapağını açarım.”


[M.Nedim Hazar] 28.8.2020 [TR724]

Savrulmama garantiniz var mı? [Veysel Ayhan]

“Körüm, çelimsizim, göğnüğüm, hastayım.
Sebebolanları nerde bulayım
Adamdan içerli kuşlar ağlasın.”
Gülten Akın, Güz

Bazı arkadaşlar sitem ediyor. “Falanı müdafaa eden yazı yazdın. Ama bak adam iyice yoldan çıktı.” “Bak gördün mü adamını…”…

Keşke o yazıyı tekrar okusalar, ben ne demişim.

Özetle dediğim şuydu. “Niyetiniz insanları yola getirmekse, doğruyu göstermekse, bunu küfürle ve hakaretle yapamazsınız.”

İnsanlar, “aptal olma!” dediğin zaman akıllı olmaz.

“Geri zekâlı” dediğin zaman zekâsını tesviye etmez.

“Alçak” dediğin zaman yükselmenin yolunu tutmaz.

Ama amacınız yürek soğutmaksa yolunuz açık olsun.

O gün ben bir insanı korumadım. “Şu tür kelimelerle insanları yaftalamayın” dedim.

Bu tür kelimelerle insanları itham etmek düşmanlık ve gayzı artırır.

Neydi itiraz ettiğim sözcükler?

Şunlardı:

“Kasetin mi var” (daha iğrencini de diyor.) “İt”, “Hoşt” “Zındık”, “Pis fitnetör”, “Sahteci”, “Münafık”, “Köpek”…

Şimdi de şunları diyorlar:

“Fino, dallama, piç, hayvan oğlu hayvan, it, enik, operasyon çocuğu…”

Hizmet hareketi mensuplarının önemli bir vasfı zeki olmalarıdır.

Şimdi söyleyin bu sözlerin neresinde zekâ parıltısı var?

Saray mensuplarıyla aynı sözlüğü kullanmayı kim kendine yakıştırabilir?

İlle hakaret edecekseniz bari bunu zekice yapın.

Ömer Muhtar filminde güzel bir sahne vardı. Kendisine “Ama İtalyanlar şunu yapıyor…” dendiği zaman şöyle der: “Onlar bizim hocamız değil!..”

Şimdi ben bu arkadaşlara sorayım.

Onlar gibi küfür edip hakaret ediyorsunuz.

Onlar gibi alay ediyorsunuz.

Onlar gibi tepeden bakıyorsunuz…

Onlar gibi genellemecisiniz…

Sizin hocanız kim?

Şimdi içinizde bunların söylenmesiyle bir şey elde ettiğini düşünen varsa bunlara anlatacak söz zaten yok. Yazının geri kalanını okumasınlar.

Bu arada ben de bayağı nasiplendim!. “Lan, saf, cahil, kör, …bozuntusu…”

Hiçbirini reddetmiyorum. Haklılar. Ben de aynı kanaatteyim.

Benim “saf”ça yaptığım iş hüsn-ü zanda bulunmaktı.

Peki siz hüsn-ü zanda mı yanılmayı mı tercih edersiniz, yoksa su-i zanda mı?

Hüsn-ü zanda yanılırsanız bundan ders alıp daha dikkatli olursanız bir şey kaybetmezsiniz.

Ama su-i zanda yanıldığınızda telafisi mümkün olmayan hesaplar önünüze çıkar.

Her insan düşebilir. Her insan sapıtabilir.

Bu insan da fikri olarak tamamen inhiraf etmiş olabilir.

Her savrulana aynı şekilde davranmak adaletli midir?

5 derece savrulana 25 derece savrulmuş gibi davranmak adaletsizliktir.

Ben kâhin değilim. Bir insanın 5 derece savrulmasından onun ileride 180 derece savrulacağını çıkaramam. Çıkarsam bile öyle davranamam.

Bediüzzaman’ın talebesi olarak görülen insanlar var.

Şimdi neredeler? Neler neler diyorlar…

Ne yapalım, tekmeleyelim mi bunları? Hakaret mi edelim?

Bize yakışır mı?

Bu arkadaşlar her halde Kur’an’ı ciddiye alır.

İnsanlık şablonu şu:

“Rahmân’ın kulları o kimselerdir ki, yerde mütevazı ve nazik hareket eder, yol bilmez cahiller onlara muhatap olduğunda, onlara sağlık ve selâmet dileyerek geçip giderler.” (Furkan, 63)

Sürecin en önemli hikmeti, hemen herkesin eteğindeki taşı dökmesine imkân sunmak.

Hiçbir insanın sırat-ı müstakimde (doğru yolda) bulunma garantisi yok.

Ama her insan doğru yolda olduğunu düşünebilir. Fakat bundan emin olarak üst perdeden iddialarda bulunamaz.

Benim sapıtmama garantim yok.

Sizin de garantinizin olduğunu sanmıyorum.

Allah bizi korusun.

Şu an doğru yolda olduğumu düşünebilirim.

Ama başkaları yanlış yolda diye onlarla alay edemem. Etmem. Tahkir edemem.

“Düşene vurulmaz” ne güzel bir sözdür!

O nedenle sapıttığını düşündüğüm biri varsa tahkir etmem. Sadece düştüğü duruma acırım.

İşte o sebeple de biz günde kırk defa “Allah’ım bizi sıratı müstakime yönelt!” diyoruz.

Gittiğimiz yoldan emin olamayacağımız için bunu yapıyoruz.

Şimdiden sonra yoldan çıkmamak için bunu yapıyoruz.

Zor bir dönemden geçiyoruz.

Türkiye korkunç bir ülke oldu hatta tımarhaneye döndü.

Televizyonlar ve gazetelerle 24 saat beyin yıkanıyor.

Siz bu propaganda bombardımanında insanlardan müstakim düşünmelerini bekliyorsunuz. Aklını kaybetmeme neredeyse istisnai bir hal aldı.

Mağduriyetiyle bedel ödemeyen herkes bir ölçüde inhiraf ediyor.

Böyle bir atmosferde insanlardan ziftle kaplanmış elmasları, çamura bulanmış altın külçelerini fark etmelerini bekliyorsunuz. Mağdurlarla empati kurmalarını umuyorsunuz. Maalesef mümkün değil.

Benim ölçüm basit.

5 derece savrulana 25 derece savrulmuş gibi davranmamak.

Aksi davranış onu daha da öteye iter.

Mesela bir avukat. 15 Temmuz’un yüzlerce çelişkisini anlatmış. Her duyduğumda istikrah ettiğim kelimeyi bazen kullanıyor. Belki de kullanmak zorunda. Pek çok mağduru tahliye ettirmiş. Hatta onlar yüzünden hapis yatmış. Benim için bu insan bir kahramandır. Böyle bir insan ne dese her türlü sözünü sineye çekerim.

Bize düşen alay ve tahkir değil.

“Kınadığıyla sınanmak” tehlikesi de var.

Doğru olan, kibarca ikaz etmek. Dahası dua etmek.

Psikolojim iyiliği için dua etmemi engelliyorsa içimden yine bir dua olan “Allah belanı versin!” der geçerim.

Gülten Akın’la başladım onunla bitireyim:

“Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp  kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler”

[Veysel Ayhan] 28.8.2020 [TR724]

Farkında değiller, Erdoğan’a yenildiler [Tarık Toros]

Türkiye muhalefetinin…

Özellikle sol kesimin kimi sabitleri vardır.

Mesela:

Sağa hep karşıdır.

Sağ iktidarların hiçbir pozitif icraatı ile özellikle ilgilenmez.

Sağ camiadan çıkan düşünür, yazar, gazeteci, sanatçı, akademisyen takımına itibar etmez.

AKP rejimine ezelden beri karşıdır.

Haliyle…

Bu iktidara ve politikalarına 2002’de, 2007’de, 2010’da destek verenleri topa tutar.

Liberallere, Kürtlere, kimi sosyal demokratlara, yetmez ama evetçilere, kimi azınlıklara da dudak büker.

“Biz hep karşıydık, siz şimdi yanımıza geldiniz, hoşgeldiniz” filan diyerek, istihza eder.


**

Müzmin bir muhalefet halidir bu.

İflahı mümkün ve olası değildir.

Hep söylüyorum:

Türkiye’ye sağ veya sol kamplardan bakma dönemi bitmeden…

Ortak özgürlükler, evrensel haklar etrafında kenetlenmeden çıkış yok!


**

Türkiye’deki mevcut iktidarın bugünlere erişmesinde…

Muhalefetin azımsanmayacak katkısı vardır.

Daha gerilere gitmeye lüzum yok:

2007’de 367 garabeti ile hukuka takla attıranların…

2010 referandumuna çamur atmaları kuyruk acısıdır esasen.

Yansıtmakta ustalar.

2007’de hukuki bir facia vardır, bunu çok iyi bildikleri için üzerinde durmazlar.

2010 referandumunun hangi maddesine itiraz ettiklerini ise söylemezler.

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel müracaat hakkı mı kötüdür, mesela.

Yüksek Askeri Şura kararlarına itiraz yolunun açılması mı?


**

Kimse, “Hakimler ve Savcılar Kurulu” konusuna girmesin.

CHP, 2010 referandumundan sonra o maddeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürüp bozdurdu, iktidar listeleri tulum çıkardı sonra.

Tıpkı…

Aynı CHP’nin 2007 Meclis oylamalarını Anayasa Mahkemesi’ne götürüp…

Abdullah Gül TBMM’de seçilecekken oylamaları tıkayan kararı çıkartması gibi.

O dönem CHP, Anayasa Mahkemesi götürdüğü “demokrasi karşıtı” her konuda sonuç alıyordu, hatırlayın.


**

Detaylarına girmeyeceğim:

2015’te CHP’nin iki vahim hatası oldu.

AKP ile koalisyon görüşmeleri yaptı, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek verdi.

Yenikapı mitingi ile OHAL sürecine destek vesaire, sonradır.

Konu tek başına CHP de değildir.

Tüm bu süreçlerde Türk solunun durduğu yer hayli sorunludur.

Bunu halen de değiştirmiş, değiştirebilmiş değildir.

Sorun şu ki: Değiştirme düşüncesi de yoktur.

Gidişattan memnun değildir, evet.

Ve fakat:

Rejimin protokol sıralarında kendine ayrılan yerden rahatsız değildir.


**

Kızmasınlar.

Bana itiraz filan da etmesinler.

Yılmaz Özdil demiş ki:

“Muhalefetin Abdullah Gül’ü aday göstermesi halinde Erdoğan’a oy vereceğim.”

Ağzına sağlık.

Tüm bu yazı boyunca anlatmaya çalıştığım şeyi, tek cümlede özetlediği için.

[Tarık Toros] 28.8.2020 [TR724]

Bedenin muhafızları ve Koronavirüs [Betül Gül]

Koronavirüse karşı bağışıklık konusunda daha çok antikorlar ön plana çıktı. Ancak antikorlar, çok kompleks olan bağışıklık sistemimizin sadece küçük bir parçası. Kandaki antikorlar zamanla azalsa bile, gerektiğinde aktif hale gelecek bellek B ve bellek T hücreleri uzun süre vücutta kalabiliyor.

Yeni araştırmalar, koronavirüsü (SARS-CoV-2’yi) “tanıyan” B ve T hücrelerinin vücutta aylarca kaldığını gösterdi. Mesela, araştırma sonuçlarını 14 Ağustos 2020’de akademik dergi Cell’de yayımlayan bilim insanları, inceledikleri çok hafif COVID-19 vakalarında bile (bazılarında tespit edilebilir antikorlar olmasa bile), aylar sonra T hücresi tepkisi belirledi. Çalışmalarını temmuz ayında dünyaca ünlü akademik dergi Nature’da yayımlayan bir araştırma ekibi de, 17 yıl önce SARS salgınında hastalanmış kişilerin bedenlerinde hala SARS virüsüne özel T hücrelerinin bulunduğunu tespit etti.

Bilim insanları, COVID-19’a bağışıklık tepkilerinin ne kadar süreceğini bilmiyor, fakat birçoğu ikinci bir enfeksiyon durumunda hastalığın daha kolay atlatılacağını düşünüyor.

Bağışıklık sistemimiz, vücudumuzun en hayret verici özelliklerinden biri. Küçük bir kesik bile, beyaz kan hücrelerinin (akyuvarların) yaralı bölgeye gitmelerine neden oluyor. Yaralanma veya enfeksiyon durumunda oluşan “çıkış rampaları”  nötrofillerin doğru noktalardan damardan çıkarak bölgeye ulaşmalarını sağlıyor! Nötrofiller, ilk savunma hattını oluşturan beyaz kan hücrelerinden. Her dakika, birkaç milyon tanesi, kemik iliğinden çıkıyor ve kana karışıyor. Bakterilerin peşine düşen bu minik muhafızlar, çoğu insan hücresinden 1.000 kat daha hızlı hareket edebiliyor; kıvrak manevralar yapabiliyor.

California Üniversitesi’nden Prof. Dyche Mullins ve ekibi, en yeni görüntüleme tekniklerinden biri ile nötrofillerin hareketlerini inceledi. (Prof. Mullins, canlı hücreleri üç boyutlu ve çok detaylı görmeyi benzersiz bir deneyim olarak tanımlıyor. “İlk defa gözlük takmak gibi” diyor.) Bu çalışmayla, nötrofillerin hareket etme mekanizmalarının sanıldığından daha kompleks olduğu ortaya çıktı. Araştırmaya dair California Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, nötrofillerin sürekli uzatıp geri çektikleri psödopod denilen uzantılarıyla bakterilerin kimyasal sinyallerini tespit ettikleri de ifade ediliyor.

Bakterileri yutuyorlar

Nötrofiller, bakterileri yutuyor! Bakteriler hücre içine alınıyor ve toksik bir karışımla öldürülüyor. Yakın bir geçmişte, Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’nden Prof. Arturo Zychlinsky’nin araştırma grubu, başka bir öldürme mekanizmaları daha olduğunu belirledi. Bu mekanizma tetiklendiğinde çekirdek zarları dağılıyor. Hücre zarları patlayıp açılana kadar büzülüyorlar. Hücre içindeki nükleik asit ve histon gibi antimikrobiyal maddelerden oluşan karşım hızla boşalıyor. Bu karışımdan oluşan ağlar bakteri ve virüsleri yakalayıp öldürüyor!

Makrofajlar da, nötrofiller gibi hastalık yapıcı organizmaları yutan beyaz kan hücreleri. Ortalığı temizleme görevleri de var; hücre artıklarını yutuyorlar. İngiltere’nin Sheffield Üniversitesi Enfeksiyon, Bağışıklık ve Kardiyovasküler Hastalıklar Bölümü’nden Dr Iwan Evans, “vücutlarımızda her gün milyarlarca hücre ölüyor. Bunların bir çoğunu bağışıklık hücrelerimiz ortadan kaldırıyor ve sindiriyor.” diyor.

Hastalıklı hücreyi nasıl ayırt ediyorlar?

Doğal öldürücü hücreler, sürekli çevreyi kontrol eden akyuvarlar. Kanser hücreleri, bakteri ve virüsler tarafından istila edilmiş vücut hücrelerini tespit edip öldürüyorlar. Peki, sağlıklı hücreyi hastalıklı olandan nasıl ayırıyorlar? Yakın bir zamana kadar bu sorunun cevabı net değildi. Londra’daki Imperial College’den bilim insanlarının çalışmaları konuya açıklık getirdi. Doğal öldürücü hücrelerin yüzeylerinde  öldürme mekanizmasını aktifleştirici ve baskılayıcı reseptörler var. Mekanizmayı baskılayan reseptörler, sağlıklı vücut hücrelerinin yüzeylerinde bulunan molekülleri “tanıyor”. Aktifleştirici reseptörler de, hücre yüzeyindeki normal olmayan moleküllerle etkileşime giriyor. Doğal öldürücü hücreler, reseptörlerinden kaynaklanan sinyaller arasındaki dengeye göre, ya vücut hücresine zarar vermeden yollarına devam ediyor, ya da “cephanelerini” boşaltıp hücreyi ölüme götürecek süreci başlatıyorlar.


Bilim insanları yeni bir görüntüleme tekniği ile hareket halindeki bağışıklık sistemi hücrelerini görüntüledi. Liu et al./Science 2018

Akıllara durgunluk veriyor

Peki, bağışıklık sistemi hücreleri neyin vücuda ait olduğunu, neyin olmadığını nasıl anlıyor? Vücut hücrelerinin içinde üretilen tüm proteinlerin peptit denilen küçük parçaları hücrelerin yüzeylerindeki ilan panolarında (MHC-I moleküllerinde) sergileniyor! Tipik bir hücrede, 10.000 farklı protein üretildiği belirtiliyor. Virüsle enfekte olmuş vücut hücrelerinde viral protein parçaları da hücre yüzeyine taşınıyor ve onlar da panolarda sergileniyor. “Barkod taraması yapan” T hücreleri, yüzeydeki viral proteinleri ve mutasyonlardan kaynaklanmış olan proteinleri reseptörleriyle tanıyor ve hücreyi öldürecek süreci başlatıyor!

“Kollarını” uzatarak iki parçaçığı yutmaya hazırlanan makrofaj
“Evet, biz bakıyoruz, görüyoruz ki, kanda herbir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan her bir küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ, o derece şuurkârâne ceset için muhafaza ve iaşe hususunda öyle işleri görüyor ki, en mükemmel erzak memurlarından ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir.” (Risale-i Nur Külliyatı, 2. Şua)

Makrofajların ve yine bağışıklık sistemi hücrelerinden olan dendtrik hücrelerin yuttukları hastalık yapıcı organizmaların seçilen bazı parçaları da hücre yüzeyine taşınıp (MHC-2 moleküllerinde) sergileniyor. Dendtrik hücreler ve makrofajlar lenf düğümlerine, ya da dalağa gidip burada bulunan yardımcı T hücrelerine “ellerindekini gösteriyorlar.” (Laboratuvara analize götürür gibi!) Buna antijen sunumu adı veriliyor. Yardımcı T hücrelerinden antijene uygun reseptörü olanı antijene bağlanıyor ve aktif hale geliyor. (Anahtarının kilide uymasına benziyor.) Aktif hale gelen yardımcı T hücresi çoğalmaya başlıyor. Kopyalarından bir kısmı bağışıklık tepkilerini uyaran T hücrelerine dönüşürken, bir kısmı da yıllar boyunca vücutta kalabilecek ve daha hızlı koruma sağlayacak bellek T hücrelerine dönüşüyor.

Antijen sunumu B hücrelerine de yapılıyor. Sunulan antijene (mesela koronavirüsün yüzeyindeki bir proteine) uygun reseptörü olan B hücresi aktif hale gelip çoğalmaya başlıyor. Kopyalarının bir kısmı, yıllarca vücutta kalabilen bellek B hücrelerine dönüşürken, bir kısmı da antikor üreten hücrelere dönüşüyor. Her B hücresinin kendine özgü antikordan büyük miktarda üretme kabiliyeti var. Öyle ki, tek B hücresi saniyede 2.000’den fazla antikor molekülü yapabiliyor. Antikorlar, virüslerin yüzeylerine bağlanıp vücut hücrelerine girmelerini önlüyor veya diğer bağışıklık sistemi hücreleriyle öldürülmelerini kolaylaştırıyor.

Her birinin farklı reseptörü olan yüz miyondan fazla T hücresi ve yüz milyondan fazla B hücresi olduğu hesaplanıyor! Amerika’nın Colorado Üniversitesi’nden Prof. Dr. Lauren Sompayrac’ın bağışıklık sistemini anlatığı “How Does The Immune System Work?” adlı kitabına göre, vücudumuz hiç bir zaman AIDS, ya da SARS virüsü ile karşılaşmasa bile bu virüsleri tanıyacak (parçalarına uygun reseptörleri olan) ve ihtiyaç durumunda çoğalacak bağışıklık hücreleri vücudumuzda var! Araştırmalarını 21 Ağustos’da ünlü akademik dergi Science’da yayımlayan Scripps Araştırma Enstitüsü’nden bilim insanları, iyileşen COVID-19 hastalarından alınan kan örneklerinde SARS-CoV-2’nin vücut hücrelerine girmesini engelleyen antikorlar tespit etti. Araştırma grubundan Dr. Dennis Burton,  “çok güçlü olan bu antikorların tespit edilmesi, tamamen yeni bir patojene (hastalığa neden organizmaya) karşı son derece hızlı bir tepki olduğunu gösteriyor.” diyor. Tabii, kişinin yaşı gibi birçok faktör bağışıklık tepkilerini değiştirebiliyor. California Üniversitesi’nden tıp doktoru, doçent Nisha Parikh, COVID-19’u şiddetli geçiren birçok kişinin yüksek tansiyon hastası, diyabet hastası veya obez olduğunu tespit ettiklerini söylüyor.

Bu arada sunu da belirtelim, bağışıklık sistemini dengede tutan mekanizmalar var. Mesela, The Journal of Experimental Medicine’da yayımlanan bir araştırma, doğal öldürücü hücrelerin ürettiği “IL–10” adlı proteinin, T hücrelerinin fazla çoğalmalarını ve vücuda zarar vermelerini önlediğini gösterdi. Ekibiyle beraber bağışıklık sistemini dengede tutan başka bir mekanizmayı inceleyip araştırma sonuçlarını Nature’da yayımlayan Northwestern Üniversitesi’nden Dr. Joshua Leonard şöyle söylüyor: “Eğer vücudunuz bir bakteri enfeksiyonuna gereğinden fazla tepki gösterirse, septik şoktan ölebilirsiniz. Yeteri kadar tepki vermezse, o zaman da şiddetli enfeksiyondan ölebilirsiniz.”

Bağışıklık sistemimiz birbirini etkileyen, koordineli çalışan birçok parçadan oluşan son derce kompleks bir ağ. Burada anlatılanlardan çok çok daha ayrıntılı…

“…’Bir varlık bir bütünse, elbette bir tek elden ortaya çıkmış olabilir.’ cümlesi, doğrulanmış bir kaidedir. Bilhassa o varlık, gayet mükemmel bir intizama ve hassas bir ölçüye sahipse, her şeyle irtibatı bulunan bir hayata mazhar ise bu açıkça, onun ayrılık ve karışıklık sebebi olan farklı ellerden çıkmadığını, kudret ve hikmet sahibi bir tek el tarafından yaratıldığını gösterir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 23. Lem’a)

[Betül Gül] 28.8.2020 [TR724]

Ehl-i Beyt'e Muhabbet [Hüseyin Yağmur]

Yine bir Muharrem ayı..
Yine hicran.. Yine hicran..

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi;
Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!

………………

Allah için ey Nebî-yi Mâsum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
Bizleri bırakma böyle mazlum.
(M. Âkif)

Muharrem ayı geldi yine on dört asırlık bitmeyen acılar depreşti..
Ehl-i beyte, Efendimizin pak nesline yapılan zulümler on dört asır geçse de unutulmadı..
Efendimiz gayba aşina gözüyle olacakları önceden görmüş ve ehl-i beyti hakkında ümmetine pek çok uyarıda bulunmuştu:
En başta Cenab-ı Allah ayet-i kerime ile bu hususa dikkatleri çekmiş, peygamberi adına kendisi konuşarak şöyle buyurmuştu:

De ki: Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur.’ (Şura suresi, 23)

Efendimiz'in (as) ise bu konuda pek çok uyarıları olmuştu:

Abdullah b. Abbas’tan gelen bir rivayette şöyle buyurmuştu:
“Nimetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sevgisi için sevin. Ehl-i beytimi de benim sevgim için sevin.” (Tirmizi, Menakıb, (3792)
Ehl-i beytinden en çok sevdiği kızı için “Fâtıma benden bir parçadır. Her kim onu öfkelendirirse şüphesiz beni darıltmış olur.” (Buhari, Menakıbı Fatıma) buyurmuştu..
“Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır” (Tirmizi, Menakıb 19) buyurarak Hz. Ali’ye sahip çıkmış, muhaliflerine de ikaz da bulunmuştu.
Bir seferinde Hz. Hasan ve Hüseyin’e bakıp: “Allah'ım ben bunları seviyorum, sen de sev! Diye dua etmişti. (Tirmizi, Menakıb, (3784)

Bir keresinde de “Ehl-i beytinden en çok kimi sevdiği sorulmuştu da, Hasan ve Hüseyin diye cevap vermişti.”
Hz. Fatıma’ya: “Benim oğullarımı bana çağır! Diye emreder, onları getirtir, kucaklar ve koklardı.” (Tirmizi, Menakıb, (3774)
Yine bir keresinde “Hasan ve Hüseyin, cennet ehli gençlerin efendileridir.” Diye haber vermişti. (Tirmizi, Menakıb, (3778)

“Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah Hüseyin’i seveni sever, Hüseyin “esbat”tan biridir.” Diyerek ümmetine dikkat çekecek bir ikazda bulunmuştu. (Tirmizi, Menakıb, (3777); İbn Mace, Mukaddime, (144) Hadiste geçen Esbat sıbtın çoğuludur, torun manasınadır.
En-Nihaye’de “sıbtın” ümmet manasına geldiği belirtilir. Bu hadis-i şerif şu anlama gelmektedir: Hz. Hüseyin efendimizin soyundan ileride pek çok nesiller meydana gelecek ve bunlar hayır yolunda giden kimseler olacak; Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ın neslinden gelen “esbata” benzeyecekler. (Kütüb-i sitte, 12,313)

Sahabeden Zeyd b. Erkam anlatıyor:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Veda haccı dönüşü Mekke ile Medine arasındaki (Gadiru Hum) Hum suyu başında ayağa kalkarak bize bir konuşma yaptı. Allah’a hamd ü senâdan sonra bize nasihat etti. Sonra da şöyle buyurdu:

- “Ey insanlar! Ben de bir insanım. Yakında Rabbimin elçisi bana da gelecek ve ben onun dâvetine icabet ederek ruhumun ufkuna yürüyeceğim. Size iki önemli şey bırakıyorum.
Biri, insanı her konuda hidayete götüren bir rehber ve nur olan Allah’ın Kitâbı Kur’an. Ona yapışın ve sımsıkı sarılın!”
Peygamber aleyhisselâm Kur’an’a sarılma ve ona bağlanma konusunda tavsiyelerde bulundu. Sonra sözüne şöyle devam etti:
“Size bir de Ehl-i beyt’imi bırakıyorum. Allah’dan korkun da Ehl-i beyt’ime saygılı davranın! Allah’dan korkun ve Ehl-i beyt’ime saygılı davranın!.” (Müslim, Fezailü’s-Sahabe 36); Riyazu’s-Salihin şerhi, h.no.347)

Hazret-i Ebû Bekir efendimiz de kendi zamanında gerekli uyarıları yapmış:
“Ey insanlar, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e olan hürmetinizi, saygınızı, Ehl-i Beytine de gösteriniz” demiştir ki, bununla Ehl-i Beyt'e eziyet etmeyiniz, sövüp hakaret etmeyiniz, saygılı olun! demektedir. (Buhârî)

Ne yazık ki, Efendimizin, “ehl-i beytimi size emanet ediyorum, ehl-i beytime saygılı olun“  sözü bir kenara bırakılmış, neticede siyasi hırslarına yenik düşmüş o günün zorba despotları tarafından kötü bir çığır açılmış ve arkadan gelenlere kötü örnek olunmuştur.

O günlerde bu zorba despotlara karşı verilmesi gereken mücadele verilebilseydi, Hz. Hüseyin’ler yalnız bırakılmasaydı, “hakkın hatırı alidir” denilebilseydi, sadece peygamber nesli değil varsa bedelini hep birlikte ödeyeceğiz denilebilseydi..

Heyhat ki, bu konularda sağlam bir duruş olmadığı için asırlardır bu yanlışlıklar devam ediyor..

Efendimizin bunca uyarıları, ricaları, gözü dönmüş siyaset düşkünlerine hiç bir şey ifade etmedi ve günü geldiğinde o pak nesle kıymaktan geri durmadılar..

Ehl-i beyt’ten Hz. Ali efendimiz hançerlenerek şehit edildi..

Hz. Hasan efendimiz 47 yaşında iken haince ve sinsice bir şekilde zehirlenip şehit edildi..
Hele, Hz. Hüseyin efendimizin, h. 61. senesinde 57 yaşında iken Kerbela’da, susuz bırakılarak katledilmesi ise insanlık tarihinin en vahşice icra edilen hadisesi olarak kayıtlara geçti..

Efendimizin, on dört asırdır ciğerler yakmaya devam eden bu hadise karşısındaki üzüntüsünü Ensardan Selma hanım anlatıyor:

“Ümmü Selemenin yanına vardığımda ağlıyordu.
“Niye ağlıyorsun! diye sorduğumda, bana şu cevabı verdi:
“Biraz önce Resulullahı rüyamda gördüm, başında ve sakalında toz, toprak vardı.
“Neyiniz var, ey Allah’ın Resulü?  Dedim.
“Az önce Hüseyin’in öldürüldüğüne şahit oldum” buyurdu. (Tirmizi, Menakıb, (3774)

O acılar her dem taze bir yara gibi on dört asırdır kanamaya devam ediyor..
O günün gaddar zalimleri ve despot idarecileri ise bizim dünyamızda hiç eksik olmadı..
Ehl-i beyti Resulillah o güzelim coğrafyalarda barınacak bir yer bulamadı, diyar diyar göç etmek mecburiyetinde kaldı..

Asırlarca süren hakaretlere, takiplere, sövüp saymalara maruz kaldılar..
Ama onlar bitmeyen bir azim ile, her dem taze duygular ile, cibilli olarak bağlı oldukları Efendimizin davasını diyar diyar göç ederek, yepyeni coğrafyalara taşıdılar...

Gittikleri yeni yurtlarında onları tanıyanlar hemen etrafını sardı ve onlara sahip çıktılar.. Onlar siyasetin, idarenin zulümlerle dolu dünyasında değil, gönüllerin ferah feza aleminde gönüller sultanı olmaya namzet oldular..

Bugün ise, onların davasına sahip çıkan, onların yolunda olmaya çalışan güzide takipçileri de onların yaşadıklarının bir benzerini elan yaşamaktadırlar..
Bugün yaşananlarla o gün yaşananlar arasında sadece zaman ve mekan farklılığından başka da bir fark yok..

O günün iktidar hırsıyla, peygamber soyunu hunharca yok edecek kadar gözü dönmüş, sözüm ona idarecileri var..
Bu günün, dini her türlü menfaatlerine alet etmekten geri durmayan, ele geçirdiği devlet gücüyle, her türlü entrikayla, masumlara zulmetmekten zevk alan kaba softa ham yobazları var..
Kur’an “Kalpleri nasıl da birbirine benziyor!” (Bakara suresi, 118) Buyurur..
Nasıl da birbirlerine benziyorlar..
O günün zalim Emevi sözüm ona halifeleri, valileri..
Hak hukuk dinlemedikleri gibi, peygambere, onun en çok sevdiği torunlarına yapmadık eziyeti bırakmıyorlar..

O gün çeşitli entrikalarla hakimiyeti ellerine geçirmek isteyen, zorba despot kimselere karşı verilen mücadeleye destek olmayıp bir kenarda sessiz duran büyük çoğunluk var..

Menfaatlerine halel gelir endişesiyle, yapılan zulümleri sessizce bir kenardan seyredenler var..
Karşı çıkanlara, hapis, ticari hayatına zarar verme, itibarını yok etme ve daha bir sürü entrikayla, korku damarından yakalanarak, hakkı hukuku savunmaktan uzak duran kitleler..

Ve hele ilimden biraz nasibi olup, hakkı, hakikati bildiği halde,

Kur’an’dan, “Vay onlara ki, âhirete inanmalarına rağmen, bile bile dünyalık çıkarlar peşinde koşan, âhireti ise önemsemeyerek bir kenara bırakanlar.” (İbrahim suresi, 3) ayetini okuduğu halde bundan ders almayan dünyaperestler var..

“Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, arka çıkmayın, sempati duymayın ! Yoksa size ateş dokunur.” (Hud suresi, 113) ayetini okuyup durduğu halde zalime payanda olmaktan asla geri durmayanlar var..

Daha da ileri giderek dinine, milletine ve bütün insanlığa iyilikten başka bir düşüncesi bulunmayan masumlara ölüm fermanı fetvalar düzen ve bununla da tıpkı Hz. Hüseyin efendimizi şehit edip bir valilik kapmaya çalışan zavallılar gibi, ben de bir şeyler kapabilir miyim niyetiyle siyasilere yalakalık yapan sözüm ona ilim adamı kılıklı soytarılar var..

Bizler, o asırda yaşanan büyük depremin artçı şoklarını yaşıyoruz bugün..

Kerbelâ’da Hz. Hüseyin şehid edilip mübarek başı, Yezid’in Kûfe ve Basra vâlisi Ubeydullah İbni Ziyâd’ın önüne getirildiği zaman, sahabeden Zeyd İbni Erkam da orada bulunuyordu. İbni Ziyâd elindeki değnekle Hz. Hüseyin’in ön dişlerine vurmaya başlayınca Zeyd dayanamadı:

- Çek şu değneğini! Ben o dişleri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in öptüğünü gözlerimle gördüm, dedi ve bu vahşilik ve gaddarlık karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Vâliden daha çok bir hayduta benzeyen İbni Ziyâd onun bu sözlerine kızdı:

- Eğer yaşını başını almış bir ihtiyar olmasaydın boynunu vururdum, diye çıkıştı.

Zeyd İbni Erkam böyle gürültülere pabuç bırakacak adam değildi. O haksızlık karşısında susmanın dilsiz şeytanlık olduğunu Resûlullah’dan öğrenmiş bir insandı. Kalkıp giderken oradakilere şöyle haykırdı:

- Ey Araplar!
Siz bundan sonra birer kölesiniz. Siz Fâtıma’nın oğlunu şehid ettiniz, (vali İbni Ziyâd’ı kastederek) Mercâne’nin oğlunu da kendinize emir ve hâkim yaptınız. Halbuki o sizin hayırlılarınızı öldürmüş, kötülerinizi de kendisine kul yapmak istemiştir. Siz bu zillete razı oldunuz. Zillete razı olan kahrolsun!.. (Riyayu’s-Salihin şerhi)

O gün yiğitçe ve korkusuzca bu sözleri söyleyen Zeyd ibn Erkam vardı orada..
Bugün ise maalesef memleketimizde yaşanan bunca zulümlere karşı, zalim idarecilere benzer sözleri söyleyebilecek, bir elin parmakları kadar bile şahsiyetli kimse kalmadı..

[Hüseyin Yağmur] 28.8.2020 [Samanyolu Haber]

Çözümsüzlük, gecikmeler ve Hüsn-ü zan duvarları [Prof. Dr. Osman Şahin]

GÜVEN İNŞASI 5

Hizmet kredisi ve itibarını şahsi menfaatler adına kullanılmasını engellemek ve diğer problemlerin çözümü için Hizmet fertlerinin isyan ahlâkına sahip fertler olarak gördükleri haksızlıklar karşısında susmamaları, Hizmet ilke ve prensiplerine ve hatta insani evrensel değerlere uyulmaması hallerinde bunlara izin vermeyerek engellemeleri ve bunun mücadelesini bir iki kişi olarak değil de bütün fertler olarak bir arada vermeleri gerekmektedir.

Atlanta olayında bazı menfiliklerle beraber isyan ahlakına dair bir güzel örnek de yaşanmıştır. Hizmet prensiplerine aykırı durumu öğrenen vazifeli insanlar başlarındaki insanı çağırıp, bu hususu sorgulamışlar, artık onunla çalışamayacaklarını ifade etmişler ve bu olayı çözmek adına bir mücadele içerisine girmişlerdir.
“Güven İnşası 4” yazısında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Hizmet kredisini şahsi menfaatleri uğruna kullananlara uyulamayacağı, ittiba edilemeyeceği ve bunlara uyanların ancak ahmaklar olacağı manalarını ayetlerden çıkardığını ifade etmiştik. Dolayısıyla buradan, Hizmet insanlarının Hizmet içerisinde bu su-i istimalleri yapanlara itibar etmemeleri ve onlara karşı isyan ahlakına uygun ortak net bir duruş ortaya koyarak bunları engellemeleri gerektiği sonucuna ulaşabiliriz.

Hizmet insanları bu hassasiyet ve şuuru umumi olarak sergileyebildikleri takdirde, içlerinde zulmeden idareciler barınamayacak ve hiç kimse Hizmet kredisini kendi menfaatleri adına kullanamayacaktır. Problemlerin en sağlıklı, yani Hizmet’e zarar vermeden yapıcı çözümleri, Hizmet bireylerinin Kur’an’i ve Nebevi üsluptan taviz vermeden hakkı dilendirip yanlışlara dur demeleri ile mümkün olacaktır.

Hüsn-ü zan duvarları, zamanında müdahale edememe ve gecikme problemleri…
Günümüzde yaşadığımız olaylar denetim mekanizmasının tam ve etkin olarak işletilmesi gerektiğini bir kere daha ortaya koymaktadırlar. Eğer denetim sistemleri etkin olarak işletilebilseydi, problemler çok daha erken tespit edilip çözüme kavuşturulabilirdi.

Bağımsız/tarafsız ve aynı zamanda süreklilik arz eden bir denetim olmadığında, hadiselerin gerçek mahiyetinin anlaşılabilmesi çok fazla zaman gerektirmektedir. Hadiselere müdahale edip çözmesi gerekenler maalesef öncelikle istihdam ettiklerinin beyanlarına itibar etmektedirler. Dolayısıyla onların yol açtığı zararları, Hizmet prensiplerine aykırı davranışlarını ve bunların oluşturduğu mağduriyetleri anlamalarının önünde hüsn-ü zan duvarları perde olmaktadırlar.

Bazı insanların evveliyatlarında çok güzel davranışlar sergilemeleri, hizmetlerde sürekli koşturmuş olmalarından dolayı bu insanlara karşı peşinen oluşmuş müspet önyargılar söz konusudur. Bu önyargılar o insanlara körü körüne bir itimat duygusu oluştururlar ve uzun yıllar boyunca bu güzel hallerine şahit oldukları insanların yanlış yapacaklarına inanmazlar veya inanmak istemezler. Hele bir de bu insanlar onları memnun edecek hususlara tam riayet ediyorlarsa, bu hüsn-ü zan duvarlarını aşmak iyice zorlaşacaktır.

Halbuki Hizmet insanlarının hepsine aynı bakış açısı ile yaklaşmak, yöneticilere duyulan güvenin bir benzerini ve hatta daha fazlasını yönetilenlere karşı göstermek gerekmektedir. Çünkü, yöneticilerin sergiledikleri yönetimlerini ve uygulamalarını savunmak, amirlerini memnun etmek, makamlarını koruma arzusu gibi birtakım zaafları söz konusu olabilirken, yönetilenler için bu tarz menfaat problemleri daha azdır ve buna binaen de daha samimi ve ihlaslı olabilmeleri mümkündür.

Fıtri olan denetim sistemleri çalışmadığından ortaya çıkan mürekkep (karmaşık) problemleri çözmek için kurulan komisyonların çalışacağı zeminler sağlıklı olmayan fitne ortamları olmaktadır…

Hadiseler patlak verdikten sonra tayin edilecek heyetler ve komisyonların neticeye ulaşabilmeleri de kolay olmayacak ve maalesef yeniden zaman kayıpları yaşanacaktır.  Bu durumda da mağduriyete sebep olanlar ve mağdurlar bu heyetlere kendilerine ifade etmeye çalışacaklar, herkes sahip olduğu imkanları ile bunun mücadelesine gireceklerdir. Maalesef çoğu zaman zulümlere sebebiyet verenler, sahip oldukları konum ve kredileri sebebiyle daha etkili, ikna edici olabilmekte ve onlara tarafgir olanların da desteğiyle kendilerini haklı gösterebilmektedirler.

Yeni bir insanın problemli bir konuma veya yere atanması problemleri çözer mi?

Denetim mekanizmasının sağlayacağı doğru bilgiler olmadığında, problemli bir konumdaki şahsın alınıp onun yerine yeni birisinin atanması da çok sağlıklı olmamaktadır. Yeni atanan şahsın meselelere intikal edip detaylara vakıf olması çok fazla zaman gerektirmektedir. Kaldı ki bu şahsın birbiriyle problemli tarafların oluşturduğu bir ortamda buna muvaffak olabilmesi oldukça zordur.

Doğal olarak yeni atanan kişi vazifeden alınan önceki idarecinin oluşturduğu kadrolarla çalışmaya başlayacaktır. Dolayısıyla bunların etkisine daha fazla maruz kalacaktır. Eski kadro da yapılan yanlışlara ortak olmuş veya aynı kafa yapısını taşıyan insanlardan oluşuyorsa, yeni gelen şahsın, bunlara rağmen devreye girmesini ve bunları karşısına almasını gerektirir ki bu herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bu da eskiden beri devam edegelen yanlışların veya yönetim körlüklerinin en azından bir süre daha devam edeceği anlamına gelmektedir.

İşin daha da kötü tarafı ise bütün problemlerin çözüme kavuşturulması gibi büyük bir meselenin yeni tayin olan tek bir şahsın kabiliyet ve becerisine emanet edilmesidir. Hele bir de bu yeni vazifenin iş yükü fazla ise, bu insanın mevcut iş yükü içerisinde etkin olabilmesi hayli zor olacak ve haliyle bu da meselelerin çözümünü iyice geciktirecektir. Bazen de yeni gelen ile eski idareci arasında geçmişten gelen veya her ikisi idareci olmasından kaynaklanan bir yakınlık olması söz konusu olabilir. Ayrıca, yeni gelen idarecinin sahip olduğu donanım yetersizliği ve yönetici körlükleri bu işi iyice zorlaştıracaktır.

Kişilerin kabiliyet ve becerileri, mevcut iş yükü ve ön kabuller gibi kısıtlamalardan dolayı meydana gelen çözümsüzlükler veya gecikmeler, umduklarını bulamayan ve problemlerine çözüm beklentisi içerisinde olan insanlarda hayal kırıklıkları oluşturmakta ve maalesef yaşanan mağduriyetler devam etmektedir. 

Diğer taraftan eğer Hizmet tabanı ile yönetenler arasında çok etkin iletişim kanalları kurulup işletilememişse, bu problemlerin anlaşılması zaten mümkün olmayacak veya anlaşıldığında artık meseleler kangren haline gelmiş olabileceklerdir. Böyle kompleks hale gelen hadiselerin çözüme kavuşturulması ise iyice zorlaşacaktır.
Böylesi durumlarda başvurulacak her türlü çözüm arayışı neticesi itibarıyla önemli zararlara yol açabilecektir. Eğer kangren olmuş uzuvları keserseniz onları kaybedebilirsiniz, yok eğer buna cesaret edemezseniz veya bunun önünde önemli engeller bulunuyorsa bu seferde kangren vücudu sarabilecek, belki de telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkabilecektir.

Problemlere müdahale edilmemesi veya çok geç müdahale edilmesi insanlardaki güven duygusu ve ümitleri üzerinde çok büyük tahribatlar meydana getirmektedir.

Bugün için gelinen noktada, Hizmet insanlarının ekseriyeti mevcut denetim sistemlerinin sağlıklı ve etkin olmadıkları noktasında fikir birliği içerisindedirler. Herkes bütün dünyanın kabul etmiş olduğu standartlara ve ilkelere uygun bağımsız/tarafsız ve süreklilik arz eden bir denetim mekanizmasının kurulup işletilmesi gerektiğini ısrarla ifade etmektedir. Bu denetimin ise kapsamlı yani karar alma süreçleri, finansal hareketler, insan kaynakları yönetimi ve Hizmet ilkelerine, kanunlara ve aynı zamanda evrensel insani değerlere uygun hareket edilip edilmediğini de içerecek şekilde olması zarureti vardır. 

İnsan tabiatının gereği olarak icrada bulunanlar denetimden ve deneticilerin varlığından rahatsız olmaktadırlar. Dünyevi şirketler bünyelerindeki var olan problemler ve durum tespiti yapılıp gerekli önlemleri almadıkları zaman uğrayacakları zararları ve kaybedecekleri menfaatlerini bildikleri için etkin bir denetimin varlığına ihtiyaç duymakta, konforlarının bozulmasına ve yüksek maliyetlere rağmen buna evet demektedirler.

Aslında, Hizmet kurumlarında çalışanlar yanlış yaptıklarında, bunları ortaya çıkarabilecek ve böylece bunları düzeltmelerine imkân sağlayacak denetim mekanizmalarına çok daha fazla ihtiyaç vardır. Çünkü, yanlışların yol açacağı zararlar sadece dünyevi olmayıp aynı zamanda uhrevidirler. Bunlar hem icracıların hem de bu icradan etkilenen insanların manevi hayatlarını tehdit edici mahiyette olabilmektedirler. Dolayısıyla, idarecilerin hem kendi ebedi hayatlarını hem de diğer insanların hayatlarını mahvetmemeleri için onlara en büyük faydayı sağlayacak etkin bir denetime evet demeleri, sağlıklı bir akla sahip ve hakperest olmalarının gerektirdiği bir zorunluluktur.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 28.8.2020 [Samanyolu Haber]

Kaybolan eşyayı bulmak için okunacak dua var mı? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Yaklaşık iki aydır pasaportumu arıyorum. Nereye koyduğumu bir türlü hatırlamıyorum. Böylesi kayıp durumlarında okunması tavsiye edilen bir dua var mı?” (Zeynep)

Konuyla alakalı kaynaklarımıza baktığımızda Hz. Ömer’in oğlu Hz. Abdullah’a böylesi durumlarda iki rekât namaz kıldıktan sonra şu duayı yapmasını tavsiye ettiğini görüyoruz:

“Allâhümme rabbe'd-dâlleti ve hâdiye'd-dâlleti, rudde aleyye dâlletî bi kudretike ve sultânike. Fe innehâ min fadlike ve atâike - Ey kaybolanların Rabbi ve kaybolanları ve yolunu kaybedenleri doğru yola ileten Allah'ım! Kudretin ve saltanatın hakkı için kaybettiğim şeyi bana iade eyle. Çünkü bu senin fazl ve keremindendir.”

Ayrıca mana büyükleri bu duanın dışında kaybolan veya çalınan bir eşyayı bulmak için her gün yirmi beş kere aşağıdaki duanın okunmasını tavsiye ederler:

“Yâ câmi’annâsi li yevmin lâ raybe fihi innallahe lâ yuhlifül mi’âd icma’ beyni ve beyne ... - “Ey kendisinden şüphe edilmeyen günde insanları bir araya getiren Allah’ım! Kaybetmiş olduğum ... benimle buluştur, onu bulmamı nasip eyle.” (Noktalı yere geldiğinizde kaybettiğiniz eşyanın adını söyleyebilirsiniz.)

Tedavide kullanılmış sülükleri öldürmek doğru mu?

Soru: Tıbbi olarak sülük tedavisi yapan bir doktorum. Tedavi sonrası kullanılan sülükleri çamaşır suyunda imha edip tıbbî atık olarak değerlendiriyoruz. Bu şekilde sülükleri imha etmenin bir günahı var mı? (Dr. Şifa)

Sorunuza kestirmeden cevap verecek olursak tedavide kullandığınız sülükleri öldürme zorunda değilseniz elbette tabiata, yani doğal ortamına bırakmak doğru olacaktır.

Sorunuzun detayında vücudunda bulaşıcı hastalık taşıyan kimselerde kullanılan sülüklerin başka bir hastada kullanılması durumunda o hastaya da bulaşacağını yazmışsınız.

Bu konuyu uzman bi arkadaşıma sordum. Bana şunları söyledi.

AIDS virüsü taşıyan hastaya sülük tedavisi uygulanmış ve kullanılan sülük kendi doğal ortamında takip edilerek hayatı gözlemlenmiştir. Aradan 6-7 ay kadar bir zaman geçtikten sonra laboratuar ortamında AIDS mikrobu taşıyıp taşımadığı incelendiğinde sülükte AIDS virüsü taşımadığı gözlemlenmiş.

Yani tedavide kullanılan sülüklerin kendi ortamına bırakıldığında toprak altına inerek buradan altı-yedi ay kadar çıkmadığı, bu süreçte vücudundaki kanı temizlediği ortaya çıkıyor.

Bu bilgiler ışığında sorunuza cevap verecek olursak, tedavi maksatlı kullanılan sülükler tabi ortamına bırakılmalı, onları öldürmekten kaçınılmalıdır.

Cenazenin bekletilmesinde bir mahzur var mı?

Soru: “Hocam geçtiğimiz günlerde babamı kaybettik. Yurt dışında yaşayan amcamlar defin işlemini bekletmemizi söylediler. Ancak hocamız cenazenin bekletilmesinin caiz olmadığını söyledi. Dini açıdan cenazenin bekletilmesinde bir mahzur var mı?” (Serkan)

Öncelikle başınız sağ olsun. Rabbimiz babanıza rahmetiyle muamele buyursun.

Kaynaklarımıza baktığımızda Allah Resulü’nün (s.a.s.) bu konuyla alakalı şu ikazlarının olduğunu görüyoruz: “Hazırlandığı zaman cenazeyi bekletmeyiniz.” (Tirmizi, Sünen, Cenaiz, 73)

“Cenaze defninde acele ediniz. Eğer bu ölü iyi bir kişi ise bu bir iyiliktir. Onu (bir an evvel kabirdeki) hayır ve sevabına ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze iyi bir kişi değilse bu da bir yüktür. Bir an evvel onu omuzlarınızdan atmış olursunuz.” (Buhârî, Cenâiz, 52)

Bu hadis-i şeriflerden hareketle alimlerimiz cenazeyi bekletmeden en kısa zamanda toprağa verilmesi gerektiği üzerinde dururlar. Dolayısıyla cenaze bekletilmemeli, ilk fırsatta gerekli işlemler yapılıp defnedilmeli.

[Dr. Ali Demirel] 28.8.2020 [Samanyolu Haber]