“Bedeli ne olursa olsun bu memlekete adaleti ve demokrasiyi getireceğiz!”

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğinin düşürülüp tutuklanmasıyla ilgili “Benim bu millete sözüm var. Bu ülkeye gerçek anlamda hakkı, hukuku, adaleti ve demokrasiyi getireceğiz. Bedeli ne olursa olsun” dedi.

BOLD –  Kılıçdaroğlu, CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğinin düşürülüp tutuklanmasına sosyal medya hesabından paylaştığı yeni bir video ile tepki gösterdi.

Kılıçdaroğlu, mesajında şunları söyledi: “Enis Berberoğlu’nun milletvekilliği haksız yere düşürüldü… Hukuka, anayasa aykırı olarak düşürüldü. Bunu tartışıyoruz. Enis Berberoğlu ne yaptı? Enis Berberoğlu, saygın bir gazeteci, saygın bir siyasetçi. Türkiye’yi bilen Türkiye’nin koşullarını bilen saygın bir isim Enis Berberoğlu. Haksız yere mahkum edildi, adaletsiz yere mahkum edildi. Demokrasinin olmadığı yerde, adaletin olmadığı yerde bu tür olaylarla karşılaşıyoruz. CHP olarak biz koşullar ne olursa olsun. Demokrasiyi, hakkı, hukuku ve adaleti sonuna kadar savunacağız. Bu memlekete gerçek manada demokrasi gelinceye kadar sonuna kadar mücadele edeceğiz. Bu mücadelede bir bedel ödenecekse o bedeli CHP’liler ödeyecektir. Enis Berberoğlu, o bedeli ödeyenlerden birisidir. Anayasa’ya aykırı.

TBMM VE YARGI VESAYET ALTINDA

Enis Berberoğlu, Yargıtay kararından sonra tekrar milletvekili seçildi. Anayasa Mahkemesine başvurdu. haksızlığı oraya götürdü. Adalet, hak ve hukuk istiyordu. Anayasa’nın 83. maddesi tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma Meclis  dokunulmazlığının kaldırılmasına bağlıdır diyor. Bu kadar açık. Bu maddenin de gereği yapılmadı. Çünkü adaletin olmadığı yerde; hukuk da olmuyor, Anayasa da olmuyor, TBMM vesayetten kurtulamıyor. Yargı vesayet altında. Ama benim bu millete sözüm var; Ne olursa olsun! Hangi bedel, hangi engel çıkarılırsa çıkarılsın. Bu ülkeye gerçek anlamda hakkı, hukuku, adaleti ve demokrasiyi getireceğiz. Bedeli ne olursa olsun! Bu bedeli ödemeyede razıyız.”

5.6.2020 [Bold Medya]

Görevden uzaklaştırma, gözaltı, sürgün… Kanser hastası öğretmen yoğun bakımda [Sevinç Özarslan]

Beş ay önce cilt kanserine yakalanan Türkçe öğretmeni Ömer Günerigök, tedavi gördüğü hastanede bu akşam üzeri yoğun bakıma kaldırıldı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Yaşadığı sıkıntılar nedeniyle Şubat 2020’de cilt kanserine yakalanan Türkçe öğretmeni Ömer Günerigök’ün durumu ağırlaştı. Doktorların “Bugün kaybedebiliriz, yoğun bakıma da alabiliriz.” dediği Ömer Günerigök, 26 Mart 2020’den bu yana Erzurum Atatürk Üniversitesi Hastanesinde tedavi görüyor.

KPSS’DE DERECE YAPTI, ÖĞRETMEN OLDU, HUKUK DA OKUYORDU

2015 yılında girdiği KPSS sınavında Türkiye 12. olan Ömer Günerigök (31) aynı yıl memleketi Bingöl’ün Çavuşlar Köyüne öğretmen olarak atandı. 15 Temmuz’dan sonra önce görevinden uzaklaştırıldı. Üç ay geçmeden iade edildi ama başka bir okula sürgün edildi. Daha sonra gözaltına alınan Ömer Günerigök, Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında açılan davadan geçen yaz beraat etti. Ancak sıkıntıları bitmedi. Abisi tutukluydu. Kuzeni, gazeteci Hamza Günerigök de 4 yıldır hapiste.

Ailece zor günler geçiren Ömer Günerigök bir yandan öğretmenliğe devam ediyor, bir yandan ikinci üniversitesini okuyordu. Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıfta olan Günerigök, şubat ayında sınavlara girmek üzere Erzurum’a gittiğinde hastalığı ortaya çıktı.

YAŞADIĞI SIKINTILAR AĞIR GELDİ

Bold Medya’ya konuşan Ömer Günerigök’ün abisi Gıyasettin Günerigök, “Kardeşim Milli Eğitim Bakanlığında Türkçe öğretmeniydi. Memleketimiz Bingöl’de görev yapıyordu. Önce açığa aldılar. Üç ay geçmeden iade edildi. Okulunu değiştirdiler. Birkaç ay sonra gözaltına alındı. Bir hafta nezarette kaldı. Mahkemesi devam ediyordu. Sonra beraat etti. Yaşadıkları sıkıntılar ağır geldi. Şimdi hayatta kalma mücadelesi veriyor. Doktorlar durumunun kötüye gittiğini ve son günlerini yaşadığını söylüyor. Ve biz hiçbir şey yapamıyoruz. Son isteği abisini görebilmek.” dedi.

BELİNDEKİ KEMİK KIRILDI

Kardeşinin başarılı bir öğretmen ve öğrenci olduğunu söyleyen Gıyasettin Günerigök, “KPSS’de Türkiye 12. oldu. Ayrıca Erzurum’da Hukuk okuyordu. Görevine devam ediyordu. En son Erzurum’a sınavlara geldiği zaman, sanırım şubat ayıydı, hastalığı ortaya çıktı. Ondan sonra bir türlü toparlanamadı. Memlekete götürdük. Hastalığı en son belindeki kemiği kırdı. Malatya’da ameliyat ettiler. Tekrar kötü olunca Erzurum’a getirdim.” ifadelerini kullandı.

SON İSTEĞİ TUTUKLU ABİSİNİ GÖREBİLMEK

Ölüm döşeğindeki Ömer Günerigök’ün son isteği ise tutuklu abisi Taner Günerigök’ü görebilmek. Dört yıldır Elazığ Cezaevinde tutuklu olan polis memuru Taner Günerigök, kardeşini görebilmek için dilekçe yazdı ama henüz cevap verilmedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında Ağustos 2016’da tutuklanan Taner Günerigök, 10 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından da onaylandı.

[Sevinç Özarslan] 5.6.2020 [Bold Medya]

Paralel polis teşkilatı!

"Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kahverengi gömleklileri" diye nitelenen bekçilere polisle aynı yetkiler tanınacak. Bekçiler artık kimlik sorabilecek, üst arayabilecek, silah ve zor kullanabilecek. Şüphelendikleri kişileri polise bildirme yetkisi verilmesi bekçilerin "muhaberat elemanı" gibi çalışacağını gösteriyor.

SAMANYOLUHABER- Çarşı ve mahalle bekçilerine kimlik sorabilme yetkisi ile adli görevler verilmesi gibi düzenlemeleri içeren Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu Teklifi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İçişleri Komisyonu'nda kabul edildi.

Buna göre bekçiler artık kimlik sorabilecek, üst arayabilecek, silah ve zor kullanabilecek.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile Halkların Demokratik Partisi (HDP), teklifi hazırlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) para-militer bir yapı tesis ettiğini belirtiyor.

TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİ TEHDİT EDECEK

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu bekçilere toplantı ve gösteri yürüyüşleri için “önleyici tedbir alma” görevinin verilmesi, bu konuda yetkili kılınmasının “endişe verici” olduğunu kaydetti.

Yeneroğlu, “Zaten mevcut durumda bu konuda birçok sorun yaşanırken, kolluk güçlerinden daha az eğitimli ve deneyimsiz kişiler tarafından; demokratik toplumun etkili işlemesinde önemli bir yere sahip olan bu hakkın sınırlandırılması ve keyfi uygulamalarla bastırılması, temel hakları yoğun ve yaygın bir biçimde tehdit edecektir.” diye konuştu.

PARA-MİLİTER YAPI: BEKÇİLER

T24 yazarı Mehmet Y. Yılmaz bugün yayımlanan makelesinde, "Keyfi uygulamalara son derece açık, yalap şap yazılmış bir kanun metniyle bekçilere verilen 'ali kıran baş kesen yetkisi' ne anlama geliyor?" sorusunu yöneltti.

"Polisin ve jandarmanın başaramadığı ne var ki bekçilere bu yetkiler veriliyor?" diyen Yılmaz'a göre iktidar, kendisine bağlı bir tür para-militer yapı tesis edecek.

Kanun teklifi 18 maddeden oluşuyor. Bekçiler, olay çıktığı zaman suçluları gözaltına alıp genel kolluk kuvvetine bildirecek. Bekçiler daha önce polisle beraber çalışıyordu; düzenleme ile Jandarma ile de çalışma imkânı geliyor.

Suç işlenme anında veya hemen sonrasında suçlulara müdahalede bulunmak, suç mahallindeki delilleri muhafaza altına almak, delillerin kaybolmamasını sağlamak, ortadan kaldırılmasını engellemek de bekçilerin görevleri arasında olacak.

GÖSTERİ YÜRÜYÜŞLERE DE MÜDAHALE

Çarşı ve mahalle bekçileri görev saatleri içinde görevlendirildikleri bölgede devriye hizmeti yürütecek, "şüpheli durum veya kişileri" bağlı bulundukları genel kolluk birimlerine bildirecek.

"Kamu düzenini bozacak mahiyetteki" gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla genel kolluk kuvvetleri gelinceye kadar "önleyici tedbirleri" alacak.

Çarşı ve mahalle bekçileri, görev bölgesi ve çalışma saatleri ile sınırlı olmak kaydıyla kişileri ve araçları, "bir suç veya kabahatin işlenmesini önlemek, suç işlendikten sonra kaçan faillerin yakalanmasını sağlamak, işlenen suç veya kabahatlerin faillerinin kimliklerini tespit etmek, hakkında yakalama emri ya da zorla getirme kararı verilmiş olan kişileri tespit etmek, kişilerin hayatı, vücut bütünlüğü veya mal varlığı bakımından ya da topluma yönelik mevcut veya muhtemel bir tehlikeyi önlemek" amacıyla durdurabilecek.
Kahverengi gömlekliler – haber blog kursistem

HİTLER ALMANYASININ KAHVERENGİ GÖMLEKLİLERİ

Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) şartı olmadan mülakatla bekçi kadrosuna alınan 9 bin kişi daha sonra polis kadrosuna alınmıştı. AKP'nin bu şekilde devlet içinde kendi polis teşkilatını kurduğu belirtilirken, bekçiler "Erdoğan'ın kahverengi gömleklileri" diye niteleniyor.

Adolf Hitler Almanyasında Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) bünyesinde Taarruz Bölüğü (Sturmabteilung/SA) kurulmuştu. Yarı askerî teşkilatının mensupları kahverengi gömlek giydiği için "Kahverengi Gömlekliler" ismiyle anılıyordu.

Taarruz Bölüğü Hitler'in iktidara gelmesi ile Almanya içinde ikinci bir ordu haline geldi ve nasyonal sosyalistlerin politik rakiplerinin bastırılmasında önemli rol üstlendi.

[Samanyolu Haber] 5.6.2020

Silivri’de bir koğuşun tamamı Koronavirüs'e yakalandı

İstanbu Silivri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu Polis Akademisi öğretim üyesi Şükrü Tuğrul Özşöngül’ün testi pozitif çıktı. 8 Nolu’daki C35 koğuşundaki tutukluların durum iyi değil.

İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi'nde yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını yayılmaya devam ediyor. Tutuklu yakınlarından alınan bilgilere göre Silivri kampusünde bulunan 8 Nolu Cezaevi'ndeki C35 koğuşunda kalanların tamamı hastalığa yakalanmış durumda.

“HERKESE TEST YAPAMAYIZ 4 KİŞİ SEÇİN”

Koğuşta durumu ağırlaşan 3 kişinin hastaneye sevkedildiği ve testlerinin pozitif çıktığı belirtiliyor.

Koğuşta kalan 40 kişi test talep ederken, cezaevi yönetimi “Aranızdan 4 kişi seçin, herkese test yapamayız.” cevabı verdi. 4 kişiye yapılan testte ikisi negatif, ikisi pozitif çıktı.

Negatif çıkanlar ayrı bir hücreye alındı.

HÜCRE TEHDİDİ

Hastaneye gitmek isteyenlere ise “Hastaneye gidenleri dönüşte hücreye alırız, ona göre talep edin.” denildiği, hücreye alınmak istemeyenler bu sebeple hastalık belirtilerine rağmen taleplerini geri çektikleri öğrenildi.

Bold'dan Cevheri Güven'in haberine göre koğuşta kalanların tamamının ateş, koku ve tat kaybı ile halsizlik yaşadığı belirtiliyor.

Silivri Cezaevinde kapalı görüşler yeniden başlarken sözkonusu koğuşun kapalı görüşlerinin iptal edildiği belirtiliyor.

KORONA RİSK GRUBUNDAKİ ÖZŞENGÜL’ÜN TESTİ DE POZİTİF

Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Polis Akademisi öğretim üyesi Şükrü Tuğrul Özşengül’ün testinin de pozitif çıktığı öğrenildi.

Daha önce açık kalp ameliyatı olan, yüksek tansiyon hastası Özşengül birinci derece risk grubunda. Özşengül’ün hastaneye sevkinin yapılıp yapılmadığı bilinmiyor.

[Samanyolu Haber] 5.6.2020

İngilizler riski göze aldı, ilk parti aşı üretimine başlıyor: 2 milyar doz!

Merkezi İngiltere’nin Cambridge kentinde olan ilaç firması AstraZeneca, koronavirüse karşı geliştirilen potansiyel aşının üretimine başlayacaklarını belirtti.

Britanya-İsveç ortaklığındaki çok uluslu ilaç ve biyolojik-ilaç şirketi AstraZeneca'nın yöneticisi Pascal Soriot, denemelerin devam etmesine rağmen potansiyel koronavirüs aşısının üretimine başlayacaklarını açıkladı.

BBC’ye değerlendirmede bulunan Soriot, aşı üretiminde mümkün olduğunca hızlı olunması gerektiğini vurguladı ve “Şu anda aşının üretimine başlıyoruz. Sonuçları aldığımızda aşıların hazır olması gerekiyor” dedi.

Soriot, koronavirüse karşı 2 milyar doz aşıyı üretebileceklerini söyledi.

Aşı denemelerinin başarısız olması ihtimaline de değinen Pascal Soriot, “Bu (üretim) kararımız, tabii ki aşının başarısız olması durumunda finansal riskler barındırıyor. Başarısız olunursa, ürettiğimiz bütün aşılar boşa gidecek” dedi. Soriot ayrıca şirketin, aşının üretiminde herhangi bir kâr amacı gütmeyeceğini söyledi.

Oxford Üniversitesi, nisan ayının sonunda koronavirüse karşı geliştirmeye çalıştığı aşının başarılı olması halinde üretim ve dağıtımı için ilaç devi AstraZeneca ile anlaşmaya varıldığını duyurmuştu. AstraZeneca dünyanın en büyük aşı üreticilerinden olan Hindistan Serum Enstitüsü (SII) ile de aşı geliştirme faaliyetleri konusunda yakın zamanda bir anlaşma imzalamıştı.

Şirket ayrıca yakın zamanda Microsoft yönetiminden ayrılan Bill Gates ve eşi Melinda Gates tarafından desteklenen iki aşı kuruluşu ile (Epidemik İnovasyon Hazırlığı Koalisyonu ve Gavi Aşı Birliği) 750 milyon dolarlık anlaşmaya imza atmıştı.

[Samanyolu Haber] 5.6.2020

Biri bebek İki çocuğu var, eşi tutuklu, kendisi de bugün gözaltına alındı

28 yaşındaki ev hanımı Bircan Erdem bu sabah Ankara’da gözaltına alındı. 6 aylık kızı ve 3 yaşında oğlu bulunan Erdem tutuklanırsa bir bebek daha hapse girecek.

Biri 6 aylık olmak üzere iki çocuğu bulunan Bircan Erdem 06.30’da gözaltına alındı. Eşi de 1,5 yıldır tutuklu olan Erdem, Ankara Emniyet Müdürlüğüne götürüldü.

Boldmedya'da yer alan habere göre sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Bircan Erdem’in kardeşi “3 yıldır yurt dışındayım ama ne tadım oldu ne tuzum. Ailemin yarısının yurt dışı çıkış yasağı vardı. Doğum yaptım, kimsem yoktu. Canım kardeşim ve eşi ha tutuklandı ha tutuklanacak diye hep endişeliydim. Eşi tutuklandı sonunda. Tek başına bebeğini dünyaya getirdi kardeşim. Ama endişe hiç bitmedi polisler ha geldi ha gelecek korkusu. Nilüfer doğdu ve 6 aylık oldu. Sonunda olan oldu.” dedi.

HASTA ANNEMİ, ÇOCUKLARI PERİŞAN ETTİNİZ

Kardeşi tutuklanırsa Nilüfer bebeğin de hapse girmek zorunda kalacağını söyleyen abla Erdem, “Kardeşim Nilüfer’i  bebeğini kucakladığında eşi yanında yoktu. Eğer tutuklanırsa Murat anane ile kalacak, Nilüfer Bebek cezaevinde büyüyecek. Bu adaletsizliğe son verelim. Lütfen destek olunuz. Anneanne hasta ve yalnız. Yüksek tansiyon, migren, panik atak hastası ve üzüntüden daha önce 2 defa mide kanaması geçiren annemi perişan ettiniz. Çocukları perişan ettiniz.” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 5.6.2020

Yusuf Aleyhisselam - 3 [Z. Hicran Yıldırım]

Rehberlik Köşesi- Z Hicran Yıldırım

Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi's-sâlihîn”

Yusuf Aleyhisselam - 3

‘Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır…’
Bir önceki bölümde ifade edildiği gibi Yusuf aleyhisselam kardeşlerine çok izzet ve ikramda bulundu. Babası Yakup aleyhisselamın hâlini, kendisinin yokluğundan sonra ne durumda olduğunu sordu.

Onlar da:- Senin için çok üzüldü, ağladı. Bu sebeple gözleri görmez oldu, dediler.

Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam gömleğini çıkarıp onlara verdi:  - Şu gömleğimi babama götürün ve yüzüne sürsün. O benim kokumu koklasın ve gömleğimi gözlerine sürsün. O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra bütün ailenizi bana getirin, dedi.

Yusuf aleyhisselam kardeşlerinin yol hazırlıklarını yaptırdı. Babası Yakup aleyhisselama verilmek üzere bütün hanedanı ve akrabası ile birlikte Mısır’a gelmelerini isteyen bir mektup da verdi.

Yakup aleyhisselam, oğulları Mısır’dan yola çıktıktan sonra oğlu Hazreti Yusuf’un kokusunu aldığını söyledi. Fakat yanındakiler, Yusuf aleyhisselama duyduğu aşırı muhabbetten dolayı böyle bir koku duyduğunu zannedebileceğini söylediler.

Nihâyet Yakup aleyhisselamın oğulları Ken’an diyarına yaklaşınca, onlardan biri müjdeci olarak gelip Yusuf aleyhisselamın gömleğini babasına verdi. Yakup aleyhisselam gömleği alıp yüzüne, gözüne sürdü. Gözleri açılıverdi.

Bundan sonra Yakup aleyhisselam, bütün oğulları ve akrabasıyla birlikte Ken’an diyârından Mısır’a gitmek üzere yola çıktı.

Yusuf Aleyhisselam, Mısır hükümdarı ve halkıyla birlikte Yakup aleyhisselamı ve beraberindekileri karşıladı. Hepsi ona kavuştukları için şükür secdesi ettiler.

Kur’an-ı Kerim, bu hadiseyi şu şekilde anlatır:

‘Yâkub ailesi Mısır'a gelip Yusuf'un yanına girdiklerinde Yusuf, annesi ile babasını kucakladı ve: "Allah'ın izniyle Mısır'a güven ve huzur içinde girin." dedi.

Annesi ile babasını tahtına oturttu. Hepsi onun önünde saygı ile eğildiler.

Yusuf:

‘Babacığım!’ dedi, işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve nihayet, Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirip bana kavuşturmakla da beni ihsanına mazhar etti. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında latifdir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O alîmdir, hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilen, tam hikmet sahibidir)" Yusuf Suresi, 99-100)

Hazreti Yusuf aleyhisselâm, Hakk’a tevekkül ve teslimiyeti, başına gelen şeyler karşısında sarsılmaması ve metaneti, nefsaniyetini harekete geçirecek durumlar karşısında dimdik duruşu ve ismeti, zindanı bir medrese-i ruhaniye hâline getiren Hak’la irtibattaki sadakatiyle bir insan-ı kâmil ve numune-i imtisal müstesna bir insandı.

O, hayatının her safhasında ayrı bir imtihana maruz kalmış; fakat bütün olumsuzlukları birer hayır vesilesine dönüştürmesini bilmişti.

Ve herkes kavuşmanın derin sevinci içinde mest ü mahmur iken, Yusuf aleyhisselâm, o esnada kâmil insanların her zaman yapageldikleri farklı bir mülahaza ile ebedî mihrabına yönelerek içindekileri şöyle seslendiriyordu:

“Rabbim, Sen bana hakimiyet ve iktidar lütfettin; te’vîl-i ehâdîsi (hadiseleri ve rüyaları yorumlamayı) talim buyurdun; ey yerleri-gökleri baş döndüren bir ahenk içinde yaratan Rabbim!.. Dünya ve ukbâda yardımcım ve velim Sensin. Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!” (Yusuf Sûresi, 12/101)

‘Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakkatten sonra Mısır’ın azizi olan, anne-babasına kavuşan ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf’un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir.

Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir cânîye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken…

Hâsılı onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevî imkânlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak’tan vefatını dilemiştir.

Demek ki, kabrin arkasında o dünyevî saadetten daha cazip bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur’an-ı Hakîm, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber’in bu talebine dikkat çekerek işte bu irşadda bulunmuştur:

Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır. Şayet dine, imana, insanlığa hizmet mümkünse, hayat bir kıymet ifade eder.’ ***

Yûsuf Sûresi, sahabe-i kiram efendilerimizin, bir taraftan en yakın akrabalarının düşmanca tavırlarına maruz kaldığı, diğer taraftan Kur’ân’ın emir ve yasaklarına harfiyen uyma niyet ve azminde olduklarından mesuliyet şuuru altında âdeta preslendikleri bir dönemde indirilmişti.

Kur’ân-ı Kerim’in ifadeleri içinde, Yûsuf Sûresi’nde, ne zaman bir kapı kapanıyor gibi görünse, hemen bir başka kapının aralandığı ve o kapı aralığının müjdesinin verildiği görülecektir.

Evet, bir yerde kapı o büyük peygamberin üstüne kapanıyor gibi olduğunda, Kur’ân’ın beyanı içinde, o kapıyı aralayacak öyle bir ifade görürsünüz ki, âdeta kapının cızırtılarını duyar gibi olursunuz. Bu sûre-i celîlede, bir kısım zorluk ve meşakkatlerden sonra, ilim ve hikmetin temsilcisi Hz. Yusuf’un şahsında nübüvvet ruhunun Mısır’a girip orada intişar edişini.. hakeza bir kısım sıkıntılar çektikten sonra Hz. Yakub’un, rampadan Allah’a yükseliyor gibi peygamberan-ı zîşan arasında önemli bir makama yükselişini.. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin:

“Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!” ifadeleriyle dile getirdikleri itiraflarını ve bu itiraflarıyla kendi ufuklarında evc-i kemal-i insaniyete çıkışlarını.. ve daha pek çok hikmet parıltısını müşâhede edersiniz.

Bütün bunlar insanın içine inşirah salmaktadır. Kur’ân ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, bu sûre nasıl Asr-ı Saadet insanının gönlüne inşirah salmaktadır, aynı şekilde günümüz mü’minlerinin kalblerine de bir beyan zemzemesi hâlinde akıp durmaktadır ve bundan sonra da kıyamete kadar akıp duracaktır.

İşte, hikmet edalı, ilim yörüngeli böyle bir sûre-i celîlenin, bir yönüyle, Allah’tan gelmiş emirlere im’ân-ı nazar etmiş, yoğunlaşmış, onları kendine iniyor gibi algılamış, içselleştirmiş ve yaşamış olan sahabe-i kiram efendilerimizi ferahlatmak adına nazil olduğunu düşünebiliriz.

Zira bu sûre-i celîlede, bazen bir burkuntu yaşansa da ardından inşirah gelmiş, ardından başka bir burkuntu yaşanmış ama onu da bir inşirah takip etmiş ve derken encamı itibarıyla hüsnü akıbet ve zafer söz konusu olmuştur.

Evet, sûrenin sonunda anlatılan, Mısır ufkunda Cenâb-ı Nâm-ı İlâhî’nin şehbal açması, Hz. Yusuf’un belli bir makama gelmesi, babasına kavuşması öyle hâdiselerdir ki, geçmişte olan acı hatıraların hepsini unutturmuştur. Hazreti Pîr-i Mugan, Şem-i Taban’ın (Bediüzzaman’ın) ifadeleri içinde; elemi gitmiş, lezzeti kalmıştır. O çetin imtihanlar sadece bir vakıa-yı mübeccele-i mükerreme haline gelmiştir.

Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır…

‘Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur.

Yâran istersen Kur’an yeter. Evet, insan Kur’an vasıtasıyla peygamberler ve meleklerle hayalen görüşür ve yaşadıkları hadiseleri seyredip onlarla dostluk kurar.

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisatlı olur, iktisatlı olan bereket bulur.

Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen sefaya erişir, rahmete kavuşur.

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, dünya sevgisinden kurtulur ve ahiretine ciddi bir şekilde çalışır…

Bir iki gün önce bir hafız, Yusuf Sûresi’nden “Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi's-sâlihîn” ‘Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!’ ayetine kadar bir aşir okudu.

Birden, ani şekilde kalbime bir nükte geldi. Kur’an’a ve imana ait her şey kıymetlidir, görünüşte ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, ebedî saadeti kazanmaya yardım eden bir şey küçük değildir.

Öyleyse “Bu küçük bir nüktedir, izaha ve önem vermeye değmez.” denilmemeli. Elbette bu gibi meselelerde birinci talebe ve muhatap olan ve Kur’an’daki ince noktaları takdir eden İbrahim Hulûsi o nükteyi işitmek ister.

Öyleyse dinle:

En güzel kıssanın güzel bir nüktesidir. Kıssaların en güzeli olan Yusuf kıssasının (aleyhisselam) son kısmını haber veren: “Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi's-sâlihîn” ‘Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!’ ayetinin yüce, tatlı, müjdeli ve mucizevî bir nüktesi şudur:

Ferah ve saadet veren diğer kıssaların sonundaki ölüm ve ayrılık haberlerinin acısı ve elemi, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bilhassa tam bir ferahı ve saadeti anlattığı sırada ölümü ve ayrılığı haber vermek daha elemlidir, dinleyenlere eyvah dedirtir.

Halbuki şu ayet, Hazreti Yusuf (aleyhisselam) kıssasının en parlak kısmıdır; Mısır hükümdarı gibi olduğu, anne babasıyla görüştüğü, kardeşleriyle tanışıp kucaklaştığı, dünyada en büyük saadeti ve ferahı tattığı zamanı anlatırken, Hazreti Yusuf’un vefatını şöyle haber veriyor, diyor ki:

Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha mesut, daha parlak bir hale ulaşmak için Hazreti Yusuf, Cenâb-ı Hak’tan ölümü istedi ve vefat etti, o saadete erişti. Demek, kabrin arkasında o dünyevî, lezzetli saadetten daha cazibeli bir saadet ve daha ferah bir vaziyet vardır. Hazreti Yusuf (aleyhisselam) gibi hakikati gören bir zât ona kavuşmak için dünyada gayet lezzet aldığı bir durumdayken gayet acı olan ölümü istedi.

İşte Kur’an-ı Hakîm’in şu belâgatine bak, Yusuf kıssasının sonunu ne şekilde haber veriyor:

O haberde dinleyenlere elem ve üzüntü değil, aksine, bir müjde ve sevinç katıyor.

Hem kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır, diyerek doğru yolu bildiriyor.

Hem de Hazreti Yusuf’un yüce sıddıklık vasfını gösteriyor ve şöyle diyor: Dünyanın en parlak ve en çok sevinç veren hali bile ona gaflet vermez, onu kendine bağlamaz, o yine ahireti ister.’ (Mektubat, 23. Mektub)

‘Siz mi güzeldiniz, Yusuf âleyhisselâm mı?’

Eshâb-ı kirâm Peygamber Efendimize, siz mi güzeldiniz, Yusuf âleyhisselâm mı güzeldi? diye sorunca Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem:

“Kardeşim Yusuf benden sabih (güzel), ben ondan melihim (sevimliyim). O’nun görünen güzelliği benim görünen güzelliğimden çoktur.” buyurdu.

Eshâb-ı kirâmın gençleri, hazret-i Âişe vâlidemizden Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) güzelliğini sorduklarında hazret-i Âişe şu şiiri söylemiştir:

‘Ve lev semia ehlü Mısre evsâfe haddihî,

Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüfe min nakdin.

Levîmâ Zelihâ lev reeyne cebînehû,

Le âserne bilkat’il kulûbi alel eydi.’

‘Mısırdakiler, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, Yusuf aleyhisselamın pazarlığında hiç para vermezlerdi.

Yâni, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüleyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalplerini keserlerdi de acısını duymazlardı.’


Mesnevi’den…

Yusuf (as)’a Sunulan Hediye

   Çok uzak yerlerden, kalbi sevgi ve şefkatle dolu bir dost, Hz. Yusuf'a misafir oldu. Çocukluktan beri birbirlerini tanırlardı. Misafir Hz. Yusuf'a, kardeşlerinin yaptıkları cefaları, onların hasetlerini hatırlattı.

Hz. Yusuf, “O tecelli, kazayı ilahî icabıydı. Bizim Hakk'ın kaza ve kaderinden şikâyetimiz yok” dedi.

Dostu Hz. Yusuf'a, “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin?” diye sordu.

Yusuf (as) şöyle cevap verdi:

“Ayın, bedir halinden hilal haline gelmesi gibiydim.”

Görmez misin? Ay önce görünmez, sonra hilâl olur da iki büklüm bir halde görünür, fakat sonunda yine gökte bedir (ayın en parlak ve dolgun olma) haline gelmez mi?

Hz. Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra:

“Dostum, söyle bakalım, bize ne armağan getirdin? Hadi, getir bakalım armağanını” deyince misafir:

   “Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi beğenmedim, sana lâyık görmedim. Sende olmayan ne var ki ve senin neye ihtiyacın olabilir ki?

Tane büyüklüğündeki bir altın kırıntısını alıp da bir madene, bir damlayı alıp da denize nasıl götürebilirim?

Senin, benzeri olmayan güzelliğinden başka, bu Mısır ülkesi ambarında her çeşit tohum vardır.

Sana münevver bir kalp gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna sunmayı münasip gördüm. Ey güneş gibi gökyüzünün nuru olan güzel Yusuf! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü görürsün ve kendinde bulunan güzelliği görerek hayran olasın. Ey gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni de hatırlarsın” dedi.

   Misafir bunları söyledikten sonra koynundan aynayı çıkarıp Hz. Yusuf'a sundu.

Hz. Mevlana diyor ki:

   “Ey yiğit! Dostu görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Yüce Allah bile mahşer günü, halka, “Haşir (Kıyamet) günü için armağanınız nerede? Kendinize gelin! Kıyamet günü için ne armağanınız var, ne getirdiniz? Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor muydunuz, size bugünün vaadi bâtıl gibi mi göründü?” der.

Eğer o güne inanıyorsan, inkar etmiyorsan neden hazırlık içinde değilsin?

Azıcık olsun yemeyi, içmeyi bırak da Hak’la buluşacağın gün için bir armağan hazırla.

Geceleri az uyuyanlara katıl!

Seher vaktinde günahlarının bağışlanmasını dileyenlerden ol!” (Mesnevî, Cilt 1)

Devam edecek…

[Z. Hicran Yıldırım] 5.6.2020 [Samanyolu Haber]

Yeni Ailem Dergisi’nin Haziran sayısında neler var? [Dr. Ali Demirel]

Yeni Ailem Dergisi, “Kur’an bizim yol haritamızdır” manşetiyle yine çok önemli bir konuyu taşımış kapağına. Günümüz nesli, Kur’an’a sımsıkı tutunmakla beraber, onun prensiplerini hayatlarına hayat kılarak Kur’an’ın hakiki manada talebesi olmak durumunda.

Bunun yolu da elbette her şeyden önce onu okuyup öğrenmekten, ayrıca onun esaslarını hayatımıza hayat kılmaktan geçiyor. Dergi, Haziran sayısında bu konu üzerinde duruyor.

Doktor anne, köşesinde yeni doğan bebeklerde görülen sarılık hastalığını yazıyor ve bu hastalığın tedavi yöntemlerini anlatıyor.

M. Ali Şengül Hoca, “Kur’an ve Sünnet bizden nasıl bir hayat yaşamamızı istiyor?” sorusunu akıcı bir dille cevaplandırıyor.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay çocuklarımıza sahabeyi sevdirmemiz gerektiği üzerinde duruluyor.

Kapak konusunu kaleme alan Dr. Hüseyin Kara Hoca, “Kur’an’la münasebetimiz nasıl olmalı?” sorusu çerçevesinde Kur’an okumayı herkesin kısa bir süre içinde öğrenebileceğini ifade ediyor.

Abdullah Aymaz Hoca, bu ayki yazısında asrımızın ruh ve beyin mimarı Bediüzzaman Hazretleri’ni bir şiir ile anlatıyor.

Pdg. Dilara Akman, “Çocuklara Kur’an eğitimi ne zaman ve nasıl verilmeli?” gibi çok önemli bir sorunun cevabını veriyor.

Harun Tokak Hoca “İsmail doğmuşum ben!” başlıklı yazısında Hz. İbrahim’in imtihan dolu hayatından bahisler açıyor.

“Kur’an’la vakit geçirmek sevgimizi pekiştirir” diyen Ebru Nida Bilici, bu sayıda da yine örnek bir şahsı yazısına misafir ediyor ve hayatını Kur’an öğretimine vermiş Zehra Boz Hanımefendi’nin tecrübelerini kaleme alıyor.

Psk. Rümeysa Yalçın, “Bana hakaret etmeyin, benim de bir onurum var!” başlıklı yazısında anne-babalardan çocuklarının öz saygısını harap edecek tavır ve sözlerden kaçınmaları gerektiği üzerinde duruyor.

Enes Cansever, bu ayki yazısında zamanımızın en önemli tefsir alimlerinden Prof. Dr. Suat Yıldırım Hoca ile çok istifadeli bir röportaj yapmış. Suat Hocamız, “Kur’an’ın içeriğine vakıf olma y

“Nurun ilk adresi” yazısıyla İsmet Macit, Allah Resulü’nün şereflendirdiği, ilk vahyin indiği Hira Sultanlığı’ndan bahsediyor.

Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.

Evet, bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır. Biz sadece dergide öne çıkan yazıların konularını kısaca sizinle paylaşmak istedik.

Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.

Abonelik: https://abone.yeniailem.com/clientarea.php

Whatsapp: +49 2773 7456295.


[Dr. Ali Demirel] 5.6.2020 [Samanyolu Haber]

İman, İslâm ve İman-amel İlİşkİsİ - 1 [Mustafa Ünal]

Allahü Teâlâ, bütün mü’minlerin yalnız kendi dinine uymalarını, hayatlarını her alan ve yönüyle İslâm’a uygun şekillendirip yaşamalarını emretmektedir. İman esaslarının tamamına tereddütsüz olarak inanan ve Allah’ın (c.c.) ahkâmına bilerek ve isteyerek teslim olan mü’minin;

İnancında, düşüncesinde, kanaatinde, sözünde, hâlinde, tavrında İslâm’ın ahkâmına aykırı davranması; ideolojilere bel bağlaması, beşerî sistemlere gönül rızasıyla boyun eğmesi,
Hâlık’a (c.c.) isyan olan hususta mahlûka itaat edilmeyeceği kesin prensip iken insanların İslâm’a aykırı emir ve kararlarına bilerek ve isteyerek uyması, gerek korku gerekse dünyevî endişe ve maksatlar için önlerinde bel kırıp boyun bükmesi, yaratılmışı ilâhî sıfatlarla vasıflandırıp putlaştırması,

Ahireti kazanmak için verilen ömrünü dünya ve dünyalık için harcayıp da Allah’ın (c.c.) ahkâmının, Resûlü’nün (s.a.v.) ahlâkının tanıtılması adına gayret göstermekten uzak durması; makamı, zenginliği, şöhreti iman ve Kur’an hizmetine tercih etmesi,

Menfaatine en küçük bir halel geldiğinde tepki ve hattâ şiddet gösterdiği hâlde Allah’a (c.c.), Peygamber’e (s.a.v.), İslâm’a, Kur’an’a hakaret edildiğinde, dil uzatıldığında ise sessiz kalması; İslâm’a aykırı sözleri, tutum ve davranışları normal görüp onaylaması,

Allahü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde, “Hep birlikte Allah’ın Ipi’ne sımsıkı sarılın ve asla ayrılıgˆa düs¸meyin…”(1) emr-i fermanîsiyle vahdet ve ittihadı emrettiği ve Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye muhabbet ve ittifakı istediği hâlde adâvete sebebiyet veren ve adi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı iman ve İslâm’a tercih ederek -Kur’an’ın tavsifiyle kardeşleri olan- mü’minlere mesnedsiz fetvalar ve iftiralarla dil uzatıp onların aleyhlerinde bulunması,

Aynı Ma’bûd’a (Allah’a) (c.c.) ibadet etmek, aynı Kitab’a inanmak, aynı Resûl’e ümmet olmak, aynı dini kabul etmek, aynı kıbleye yönelmek gibi kâinatı ve küreleri birbirine bağlayan mânevî zincirler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti gerektirdiği; tevhîd-i imanî tevhîd-i kulûbu istediği, vahdet-i itikad dahi vahdet-i ictimaiyeyi iktiza ettiği hâlde onların yerine şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri, dünya menfaatini, politik-ideolojik tercihleri esas alması ve hayatını Allah (c.c.) yolunda yaşamaya niyetli, gayretli ve hamiyetli mü’minlere kin ve husumet beslemesi, düşman olması,

Allahü Teâlâ insanları aynı baba ve anneden (Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’dan) yarattığı, Hz. Peygamber (s.a.v.), hiçbir insanın başkasından üstün olmadığını, üstünlüğün ancak takva yönünden olduğunu belirttiği hâlde insanlar arasında ırk, soy, bölge, makam, mevki, zenginlik gibi farklılıkları bahane ederek ayrım yapması,

Namaz, oruç, zekât, sadaka, hac, hamd, şükür, ma’rufu emr ve tavsiye, münkerden nehy gibi ibadetleri terk etmesi; anne babaya iyilik ve itaat, büyüğe hürmet, küçüğe merhamet, adalet, insaf, doğruluk, dürüstlük, ahde vefa, sözleşme ve anlaşmaya riayet, mahremiyete saygı gibi prensiplere uymaması,

Katl, kumar, zina, hırsızlık, yolsuzluk, faiz, rüşvet, iltimas, yalan, iftira, gıybet, sû-i zan, söz taşıma, ara bozma, hile yapma, kul hakkını gasp, temel hak ve özgürlükleri ihlâl, alkol ve uyuşturucu kullanma gibi haramları kasten işlemesi düşünülemez.

Dolayısıyla Müslümanların yaşadıkları toplumlarda Allahü Teâlâ’nın emr, Resûlullah’ın (s.a.v.) yapıp tavsiye ettiği ibadet, tâat, hayr ve hasenatın mümkün olan azami derecede yerine getirilmesi, ferdî, ailevî ve ictimaî hayatta İslâm ahkam ve ahlâkının esas alınarak uygulanması; her türlü haramdan da kaçınılması mü’minliğin gereği bir zarurettir. Fakat ne yazık ki günümüz Müslüman toplumlarda umumiyetle bunlara uyulmamakta, câhiliyye âdet ve alışkanlıklarının hemen hepsi pervasızca işlenebilmektedir. Bu dejenere ve yozlaşmanın temel sebebi ise iman ve İslâm’ın Kur’anî anlamda kavranamaması ve mü’min evsafıyla yeterince mücehhez olunamamasıdır.

Bu sebeb binaen, “Kur’anî anlamda imanın mahiyeti” üzerinde durup sonra da “İslâm inancının temel özelliklerini” ve “iman-amel ilişkisini”, sonrasında da “iman-ahlâk ilişkisi ve İslâm ahlâkı” konusunu birkaç yazımızda Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) inayeti ölçüsünde izah etmeye çalışacağız.
İmanın Mahiyeti

Arapça “emn” kökünden türemiş olan iman, kelime olarak; inanmak, tasdik etmek, güvenmek, güvende olmak, güven vermek, bir kimsenin sözünün doğru olduğunu onaylamak gibi anlamları ifade eder. Terim olarak iman; Allahü Teâlâ’nın kendine özgü bütün esmâ ve sıfatıyla varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve Resûlü olduğuna, onun Allah’tan (c.c.) getirdiği her şeyi tereddütsüz kabul edip bunların doğruluğuna gönülden inanmak, bu inancı dil ile de ifade etmektir.

İnsanın Allah’a (c.c.) tam anlamıyla kul olabilmesi, ibadetlerini istek ve iradesiyle yapması, ibadetlerinin de Allah ( c.c.) katında kabul görmesi için önce iman etmesi gerekir. İnanılması gereken hususlara tereddütsüz yani kesin olarak kalben inanan kimse Kelime-i Şehadet’i söylediğinde mümin kabul edilir.

İslam dininde inanılması gereken esaslar bellidir. Bu esaslar Kur’an’da açıklanmıştır: “Ey iman edenler! Allah’a, Resûl’ü (Muhammed)’e, Resûlü’ne indirdiği kitaba (Kur’an’a) ve daha önce indirmiş olduğu kitaplara (hakkıyla ve gerçek anlamda) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resûllerini ve ahiret gününü tanımayıp inkâr ederse hiç şüphesiz haktan büsbütün sapıp gitmiş demektir.”(2) Peygamberimiz( s.a.v.) de kendisine “İman nedir?” diye sorulduğunda, “İman; Allah’a (c.c.), meleklere, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’ın (c.c.) yaratmasıyla olduğuna inanmandır.”(3) diye cevap vermiştir.

İnancın doğru olması için Kur’an’da bildirildiği ve Peygamberimizin (s.a.v.) açıkladığı şekilde inanılması zorunludur. Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de Allahü Teâlâ’nın doğmadığı ve doğurmadığı belirtilir.(4) Buna rağmen Yahudiler Hz. Üzeyr’in (a.s.), Hristiyanlar ise Hz. İsa’nın (a.s.) Allah’ın (c.c.) oğlu olduğunu(5); Mekkeli müşrikler de meleklerin Allah’ın (c.c.) kızları olduğunu iddia etmişlerdir. Allahü Teâlâ onların bu iddialarını sapkınlık olarak nitelendirmekte ve reddetmektedir.(6)
İman konusu, hadis kaynaklarında geniş şekilde yer almış, kelâm ilminde ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bunun sebebi, dinin temelinin imana dayanması ve dinî hayatın imana göre anlam ve değer kazanmasıdır. Bu nedenle ilâhî mesajlarda imanla ilâhî emirlere uymak arasında sıkı bir ilişki bulunduğuna dikkat çekilir. Müminlerin Allah’tan (c.c.) başkasını ilâh edinmemeleri, O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınmaları istenir; böylece iradeye dayalı imanın, ibadetlerle desteklenmesinin gerekliliğine işaret edilir. Gerçek müminler, Allah (c.c.) anıldığında yürekleri titreyen, ayetleri okunduğunda imanları artan ve yalnız Rab’lerine (c.c.) güvenen, namazını kılan (ibadetlerini hakkıyla ikame eden), servetlerinden Allah (c.c.) yolunda harcayan kimseler olarak nitelendirilir.(7)

İmanın asıl yeri kalbdir ve imanda asıl olan kalb ile tasdiktir. Tasdik, iman esaslarının tamamının doğru, hak ve gerçek olduğunu, tereddüt göstermeden tam bir inanç içinde kesin olarak kalben kabul edip onaylamaktır.
Devam edecek

Kaynaklar:
(1) Âl-i İmran, 3/103
(2) Nisâ, 4/136.
(3) Buhârî, “İman”, 1; Müslim, “İman”, 1.
(4) İhlâs, 112/3-4.
(5) Tevbe, 9/30.
(6) Bakara, 2/116; Tevbe, 9/30; Enbiyâ, 21/26; Meryem, 19/88-89.
(7) bk. el-Enfâl, 8/2-3.

[Mustafa Ünal] 5.6.2020 [Samanyolu Haber]

Ali Bayram Arkadaşımız [Abdullah Aymaz]

Mısır’da vefat eden muhterem arkadaşımız  Dr. Ali Bayram Beyin Türkiye içinde ve  yurt dışında çok büyük hizmetleri olmuştur. Hemen geçtiğimiz bu Perşembe, Zaman Temsilcisi olarak onun açlık ve kıtlıkla boğuşan Nahçivan halkı için organize ettiği 50 arabalık yiyecek dolu yardım malzemesinin dostluk köprüsünden ulaştırma sahneleri ve Ali Bayram’ın bütün olanları anlatmaları M.C. Televizyondan veriliyordu.

Daha sonra Ali Bayram Bey, Eğitim hizmetleri için Kazakistan’a gidiyor. Fakat ondan önce Kazakistan’a gidip okul açan arkadaşlar, alelacele verilen her yere bir okul açmışlar. Ali Bayram bu durumu görünce üzülüyor  ve ‘Bu binalar bizi temsil etmiyor’ diyor. O zaman Kazakistan’ın Başşehri olan Almatı’da bulunduğu için Milli Eğitim Bakanlığına gidip durumu izah etmek istiyor. Ama bir türlü Bakanla görüşemiyorlar. Ama o yılmadan her zaman Bakanlık binasına gidiyor. Artık oradaki görevliler de bıkıyor ve “Yeter artık görüşmek mümkün değil… Git evine otur.” diyorlar. O da büyük bir üzüntü içinde boynunu büküp kaldığı yere geliyor. Bana bizzat anlattığına göre: “Ağlayarak eşyalarımı toplamaya başladım. ‘Ben beceriksiz biriyim. Hiçbir şey yapamadım. Ben döneyim de, benim yerime becerikli birisini göndersinler. Gelsin bütün problemleri çözsün!” diyorum. Çantalarımı hazırlayıp elime alıp kapıya doğru yöneldiğim anda birden karşımda bir Kazakistan haritası, sarıklı, sakallı, nuranî mübarek bir zât peyda olup bana ‘Hem  çok büyük ve yüce şeylere talip oluyorsunuz hem de ufak, tefek sıkıntılara tahammül etmiyorsunuz!’ dedi. Ben hayretler  içinde ‘Siz de kimsiniz?!.’ dedim. Ama yavaş yavaş bu görüntü küçüle küçüle kaybolup gitti. Ama ben bunu bir müjde sayıp kendime geldim. Büyük bir moral ile elimdeki herşeyi bırakıp hemen Milli Eğitim Bakanlığına koştum… Yaklaşınca, bir baktım ki, görevliler bana doğru geliyorlar. Karşılaşınca “Nerdesin  be kardeşim! Saatlardır sana ulaşmaya çalışıyoruz. Bakan Bey, hemen sizinle görüşmek istiyor! Buna haksızlık ettik galiba. Bulup getirin de görüşelim,’ diyor, dediler.  Beni apar-topar Bakan Beyin karşısına çıkardılar. Ona bizim okullarımızdan, başarılarından v e binalarımızdan bahsettim. Sonra burada okul diye içerisine girdiğimiz binaların bizi hiç temsil etmediğini söyledim. Kendisinden bu hususa bir çözüm bulmasını istirham ettim. ‘Tamam’  dedi. Sonra Sovyetler döneminden kalma büyük ve geniş binaları gösterdiler. Türkiye’den getirdiğimiz güzel ve modern malzemelerle oraları donattıktan sonra, okullarımızı oralara taşıdık.” dedi.

1998’den itibaren kendisiyle beraber Avrupa ülkelerine ziyaretlerimiz oldu. Bilhassa Fransa ve özellikle İngiltere’ye… Oradaki arkadaşlarımızla beraber, önemli kişilerin ziyaretlerine gittik. Bilhassa o günlerde Londra’da doktora çalışmaları yapan Muhammed Çetin Beyin gayretleriyle gazetecilerden, İslamî hizmetlerden ve siyasilerden bazılarıyla görüştük: Yusuf  İslam,  Lord Ahmed, Prof. Dr. Neal Robinson… Bunları beraber Türkiye’ye davet ettik. Hatta Samanyolu Televizyonunda bunlarla programlar yapıldı.

Lord Nazir Ahmed, aslen Bengladeş’li. İngiltere’ye gelmişler. 17 yaşında İngiltere’de İşçi Partisine girmiş. 1998 yılında Hükümetin teklifi ile bir Müslüman olarak Lordlar Kamarasına girmiş. Kendisinin bize anlattığına göre, Lord olması için herkesin İncil’e el basıp yemin etmesi gerekirken, o cebine bir Kur’an-ı Kerim koyup gitmiş. İncil getirilmeden önce Kur’an-ı Kerim üzerine yemin etmiş. Bunun üzerine onun getirdiği Kur’an, müzeye konulmuş. Ondan sonra Lord olan Müslümanlar hep bu Kur’an üzerine el basmışlar. Bizi Lordlar kamarasında gezdirdi. Kendisine namaz kılmak için tahsis edilen ofisi de gösterdi. Hatta bize Kur’an’dan bir aşir okudu.

Sonra 2000 senesinde bize tahsis edilmesine vesile olduğu Lordlar Kamarasındaki bir salonda, Orta Asya ve Balkanlardaki okullarımızdan gelen başarılı öğrenciler, öğretmen ve idarecilerle birlikte bir program yapıldı. Bu programa o zamanki Milli Eğitim Bakanı, Sağlık Bakanı ve bazı milletvekilleri katıldı. Lordlar Kamarasındaki bu program tamamen kameralarla keydedildi. Ali Bayram Bey, o zaman öğrencilerle beraber o zaman Kazakistan’ın YÖK  Başkanı olan daha sonra da Milli Eğitim Bakanı olacak Şamsa Hanımefendiyi de bu programa davet etmişti o da iştirak etmişti… Öğrencilere ve idarecilere ödüller de verilmişti. Dönüşlerinde bu öğrenciler ve beraberlerindekiler,  ülkelerin ileri gelenleri tarafından hava alanlarında karşılanmış, Cumhurbaşkanları tarafından huzurlara kabul edilmiş ve Lordlar Kamarasındaki program görüntüleri günlerce ülkelerinin Televizyon Kanallarında halklarına gösterilmişti. Bu hizmetlerde en büyük gayret ve pay Ali Bayram ve Muhammed Çetin  arkadaşlarımıza aittir…

Daha sonra Güney Afrika ülkelerinde de eğitim ve diyalog faaliyetlerinde bulunan Dr. Ali Bayram Bey, Türkiye’de de çok önemli ilmî mahfillerde değer bulan  hakemli dergi çalışmalarında da faaliyet göstermiştir…

Ben sadece aklımda kalan bazı hizmetlerinden bahsettiğim bu değerli vatan evladı maalesef, bir çokları gibi kendi ülkemizde zulme ve gadre tâbi tutulmuş ve kendisini kurtarabilmek  için Meriç üzerinden Yunanistan’a, oradan Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır. Bunca travmadan sonra, bir felç geçirmiş ve gurbet ellerde Hakkın Rahmetine kavuşmuştur.

Cenab-ı Erhamürrâhiminin kendisine en güzel muamelelerde bulunup Cennetine almasını niyaz eder, en başta Büyüğümüze en yakın akraba ve taallukatına, can dostları arkadaş ve kardeşlerine başsağlığı dilerim… Hepimizin başı sağ olsun…

[Abdullah Aymaz] 5.6.2020 [Samanyolu Haber]

Bel fıtığı hakkında doğru bilinen 10 yanlış!

Fazla kilolu olmak, ağır yük kaldırmak veya ters hareket yapmak… Bu tür etkenlerle diskleri bir arada tutan bağ dokusunda oluşan gevşeme ve yırtılmalar nedeniyle disk omurilik kanalına doğru yer değiştiriyor. Bu diskin sinire bası yapması sonucunda bel bölgesi başta olmak üzere bacak ve kalçalarda şiddetli ağrıya neden olabilen tabloya da ‘bel fıtığı’ adı veriliyor.

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu bel fıtığında erken teşhisin çok önemli olduğunu belirterek, “Bel fıtığı dikkate alınmazsa veya bilimsel olmayan, yanlış yöntemlerle zaman kaybedilirse önce ilgili kas grubunda güçte azalma, sonrasında ise tam felç gelişebiliyor.” dedi.

Tahta veya sert yerde yatmak, bel bölgesine bal ve yumurta bağlamak, sülük yapıştırmak gibi bilimsel olmayan yöntemlerle sorunu gidermeye çalışmanın ardında ise toplumda bel fıtığı hakkında kulaktan kulağa yayılan hatalı bilgiler büyük rol oynuyor. Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu bel fıtığında doğru sanılan 10 yanlış bilgiyi anlattı, önemli uyarılarda bulundu!

Yanlış: Sert yerde yatmak bel fıtığına iyi gelir

Doğrusu: 2-3 haftalık yatak istirahati, basit fıtıklaşmalarda gelişen şikâyetleri gideriyor. Ancak, tahta veya sert zeminde yatmak sırt ile bel bölgesinde ezilmelere ve ağrının artmasına yol açabiliyor. Dolayısıyla, bel bölgesini vücut ağırlığının baskısından kurtarmak için tercihen yarı ortopedik yatakta istirahat edilmeli.

Yanlış: Bel fıtığında fazla hareket etmemek gerekiyor

Doğrusu: “Sanılanın aksine hareket etmek değil, uzun süre oturmak hastanın şikayetlerini arttırır” uyarısında bulunan Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu bunun nedenini ise şöyle anlatıyor: “Çünkü oturduğumuz zaman disk içi basınç en yüksek seviyesine ulaşıyor ve fıtıklaşmış disk sinir köklerine basıyı arttırdığı için hastanın şikâyeti artıyor. Bu nedenle her seferinde 20-25 dakikadan fazla oturulmamalı ve sık sık pozisyon değiştirilmeli”

Yanlış: Sülük yapıştırmak, bardak çekmek fayda sağlıyor

Doğrusu: Bel bölgesine; balık, bal ve yumurta gibi besinlerin bağlanmaları veya sürülerek masaj yapılması, sülük yapıştırılması, bardak çekilmesi, hacamat denilen yöntemle cildin kesilerek kan akıtılması, ciltten iğneyle dikiş ipliği geçirilmesi gibi bilimsellik dışı uygulamaların tedavide yeri yok. Bu uygulamaların bir kısmı, bel kaslarındaki kan dolaşımını artırdığı için kas spazmında geçici çözülme ve rahatlama sağlasa da, fıtık üzerinde hiçbir etkisi olmuyor. Üstelik yüzeysel cilt enfeksiyonundan derin apse oluşumuna varabilen ciddi sorunlara neden olabiliyor.

Yanlış: Beli çekmek bel fıtığı için birebir

Doğrusu: Bilimsellik dışı uygulamaların en tehlikelisi olan bel çektirme, bel fıtığı olan kişilere yapıldığında fıtığın kopmasına ve bunun sonucunda da; bacaklarda felç oluşumu, idrar ve dışkıyı tutamama ile cinsel fonksiyonların sona ermesi gibi son derece ciddi problemlerin gelişmesine sebep olabiliyor.

Yanlış: Bel fıtığında korse kullanmalı

Doğrusu: Omurganın desteğini arttırmak bele binen yükü azaltıyor. Bu destek yapılacak olan basit egzersizler yardımıyla bel ve sırt kaslarını güçlendirerek mümkün oluyor. Korse kullanmak ise kaslarımızı zayıflatarak istenmeyen duruma yol açabiliyor. Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu “Bu nedenle bel fıtığı hastalarına korse takmaları kesinlikle önerilmiyor” diyerek hastaların ancak omurga kırıklarında ve gerektiği süre kadar korse kullanmaları gerektiğini belirtiyor.

Yanlış: Bel fıtığına kesin bir çözüm yok, ağrıyı hep çekeceğim

Doğrusu: Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu günümüzde bel fıtığı tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğini vurgulayarak, “Modern tedavi yöntemlerini uygulamak, kurallara uygun yaşam tarzı oluşturmak ve günde 15-20 dakikalık basit egzersizler bel fıtığında kesin çözüm sağlayabiliyor” diyor.

Yanlış: Bel fıtığı sadece ameliyatla geçer

Doğrusu: “Her bel ağrısı bel fıtığı anlamına gelmediği gibi, her bel fıtığı da ameliyat gerektirmiyor” diyen Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu şu bilgileri veriyor: “Bel ve bacak ağrılarının ancak yüzde 1-3’ü ameliyat edilmesi gereken bel fıtıklarından kaynaklanıyor. Bel fıtıklarının yüzde 97-99’u ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor”

Yanlış: Bel fıtığı ameliyatı olursam felç kalırım

Doğrusu: Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu günümüzde bel fıtığı tedavisinde ‘mikrocerrahi tekniği’ uygulandığını belirterek, “Bu teknik doğru yapıldığı takdirde felç riski olmuyor. Mikrocerrahi yönteminde disk aralığına girilerek omurilik ve sinir dokuları rahatlatılıyor. Omurganın yük taşıyabilme ve hareket edebilme gücü bozulmadığı için hastalar ameliyattan 3 saat sonra yürüyebiliyor ve yine ameliyattan 4 saat sonra taburcu olabiliyor” diyor.

Yanlış: Ameliyattan sonra artık spor yapamam

Doğrusu: Bel fıtığında cerrahi tedavinin amacı; omurilik ve buradan çıkan sinirlerin sıkışıklığını giderirken, birçok anatomik yapıyı ve bel omurgasının hem yük taşıyabilme hem de hareket edebilme fonksiyonunu korumak. Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu bel fıtığı ameliyatından sonra hastaların spor yaşantılarına kaldıkları yerden devam edebildiklerini söylüyor.

Yanlış: Bel fıtığı ameliyatı cinsel sorunlara yol açıyor

Doğrusu: “Toplumda bel fıtığı ameliyatının cinsel hayatı olumsuz etkilediğine dair bir kanı var. Tam aksine, bel fıtığı ameliyatında yaşanan gecikme cinsel problemlere neden olabiliyor, hatta bu tablo idrar ve dışkı tutamamaya kadar ilerleyebiliyor” uyarısında bulunan Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Ayrıca sanılanın aksine ameliyattan sonra en az 3 ay cinsel ilişki kısıtlaması da söz konusu değil. Ameliyat bölgesinin iyileşmenin ardından, yani 2 hafta sonra, hasta eski hayatına dönebiliyor”

[TR724] 5.6.2020

Anadolu Ajansı’nı eleştiren Metin Uca’ya hapis cezası!

24 Haziran 2018 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde Anadolu Ajansı’nın önceden açıkladığı verilerle seçim sonuçlarının birebir aynı olmasına sosyal medyadan tepki gösteren gazeteci Metin Uca’ya 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası verildi.

Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancı ve Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Özkaya’nın gazeteci Metin Uca hakkında açtığı davada İstanbul 52. Asliye Ceza Mahkemesi gerekçeli kararını açıkladı. Uca’ya görevli memura görevi nedeniyle hakaret suçundan 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası verildi.

Mahkeme, Uca’nın yaptığı paylaşımın ifade özgürlüğünün sınırlarını aştığı değerlendirmesinde bulunurken, paylaşımı aleni ortamda yaptığı ve birden fazla kişiye yönelik olduğu için cezasında arttırma gitti.

UCA: ALGI OPERASYONUNA TEPKİMİ GÖSTERMEK İÇİN TWEET ATTIM

Gazeteci Uca ise savunmasında kendisine yöneltilen suçu reddederken, şunları söyledi: “24 Haziran seçimlerinden önce rastlantısal olarak seçim sonuçlarıyla örtüşecek şekilde seçim sonuçları ekrana yansıdı. O dönemde hazırlık çalışması olduğu söyledi. Ancak seçim gecesi sonuçların ekrana yansıyan yüzdelerle aynı olduğunu görünce ben de ilk tweeti attım. Burada amacım algı operasyonuna olan tepkimi dile getirmek ve sandık başında görevli olanların sandık başından ayrılmalarını engellemekti.”

[TR724] 5.6.2020

AKP yine borçlandıracak! [İlker Doğan]

Betona yatırımlarıyla tarihe geçen AKP iktidarı, müteahhitlere bir kıyak daha yaptı. Kamu bankaları önceki gün 4 yeni kredi destek paketi açıkladı. Paketlerin içinde en dikkat çekici olan konut kredisi faiz oranlarının binde 99’dan binde 64’e kadar çekilmesiydi.

Ayrıca kredi kullanımında yüzde 10’dan başlayan, düşük öz kaynak/peşinat oranı uygulanacak. Yani 500 bin liralık bir ev almak isteyen kişinin 50 bin TL peşinatı olması yeterli. AKP, böylece yine milleti borçlandıracak.

CHP’nin hazırladığı ekonomi raporuna göre takipteki kredilerin miktarı 151 milyar TL’yi aştı. Vatandaşın bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 19.2 milyar lira daha yükselerek, 609.7 milyar lira oldu.

VATANDAŞIN BORCU 650 MİLYARA DAYANDI

Kamu bankaları tarafından ‘Ekonomik İstikrar Kalkanı’ tedbirleri kapsamında uygulamaya alınan Bireysel Temel İhtiyaç Destek kredisinden yaklaşık 7 milyon vatandaş yararlandı. 40 milyar TL’ye yakın kredi kullandırıldı. Yani vatandaşın toplam burcu 650 milyarı buldu!

Paketler açıklanmadan binde 95-binde 99 faiz oranlarıyla kredi çekenler acil yapılandırma istiyor. Zira geçtiğimiz hafta binde 99 faiz oranıyla 200 bin TL’lik 10 yıl vadeli kredi çekenler toplamda 345 bin lira civarında para ödemek zorunda. Ancak yeni açıklanan faiz oranlarıyla aynı vadede kredi çekenler 300 bin liranın altında ödeme yapacak. Arada yaklaşık 45 bin lira fark var.

AKP’nin iktidarda olduğu 18 yılda millet gırtlağına kadar borca battı. Krediyle evler, arabalar alındı. İnsanlar 10-15 yıllık vadelerde borçlandırıldı. TÜİK’in son araştırmasına göre her 10 kişiden 7’si borçlu. CHP’nin hazırladığı son ekonomi raporuna göre, takipteki krediler 152.1 milyar lira oldu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında vatandaşın 6,6 milyar lira olan banka borcu bugün 610 milyar TL’ye dayandı. 27 Aralık 2019–31 Ocak 2020 günleri arasındaki verilere göre 610 milyar liralık borcun 490.2 milyar lirası tüketici kredilerinden, 119.5 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. Vatandaşın takibe alınan tüketici kredisi ve kredi kartı borcu ise 139 milyon lira artarak 24 Ocak itibarıyla 20.9 milyar lira oldu.

MİLLET YİNE BORÇLANDIRILACAK

Kamu bankaları ‘normalleşme’ sürecine geçiş ve sosyal hayatın canlanması için dört yeni kredi paketini hayata geçirdi. Konut kredis, taşıt kredisi, sosyal hayatı destek ve tatil destek olmak üzere 4 yeni kredi paketini hayata geçirildi. Paketlerin içinde en dikkat çekeni konut kredisinde yapılan yeni düzenleme oldu. Ziraat Bankası, Halkbank ve VakıfBank’tan yapılan ortak açıklamaya göre binde 99 olan kredi faiz oranı yeni binalar için binde 64’e ikinci el konutlarda ise binde 74’e çekildi.

YÜZDE 10 PEŞİNAT YETERLİ!

Bankalar tarafından yapılan ortak açıklamaya göre, bu ‘tarihi’ imkandan daha geniş kesimlerin istifade edebilmesi için müşteri başına verilebilecek kredi miktarı sınırlandırıldı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de krediye konu olacak konutlar için 750 bin TL, diğer şehirler için ise en fazla 500 bin TL’ye kadar kredi kullandırılabilecek. Kredi kullanımında yüzde 10’dan başlayan, düşük öz kaynak/peşinat oranı uygulanacak.

BİR AY ÖNCE KREDİ ÇEKENLERİN SUÇU NE?

Konutlarda kredi faiz oranlarının indirilmesi geçtiğimiz hafta ya da daha önce yüksek faiz oranlarıyla kredi çeken vatandaşları da heyecanlandırdı. Binde 95-99’dan kredi çeken vatandaşlar acilen yeniden yapılandırma istiyor. Zira 200 bin liralık 10 yıl vadeli kredi kullanımında aradaki fark neredeyse 50 milyarı buluyor. Binde 99 faiz oranıyla 10 yıl vadeli 200 bin lira kredi çeken vatandaşlar aylık 2800 lira ve toplamda yaklaşık 345 bin lira ödemek zorunda. Ödenen faiz miktarı 145 bin lirayı buluyor. Ancak binde 64 faiz oranıyla kredi çekenlerin ödeyeceği faiz miktarı 100 bin lirayı bile bulmuyor.

FAİZLER DÜŞTÜ, EVLERİN FİYATI ARTTI

Konut ve taşıtlardaki faiz indirimleri hiçbir zaman vatandaşlara birebir yansımıyor. Zira faiz indirimini fırsata çeviren müteahhitler ya da ev sahipleri konutların fiyatlarına anında zam yapıyor. Yine aynısı oldu. Faizlerin inmesiyle birlikte konut fiyatları da yaklaşık yüzde 7-8 oranında arttı. Çok değil, bir ay önce 300 bin liraya ilana çıkan evin fiyatı dün 320 bin lira olarak güncellendi!

[İlker Doğan] 5.6.2020 [TR724]

Kimlerle yol arkadaşlığı yapılır? (3) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Birbirinin devamı olarak yazılan  “Kimlerle Yol Arkadaşlığı Yapılır veya Peşinden Gidilir 1” ve“Seni Hizmetinden Uzaklaştıran Arkadaşın Değildir” yazılarından Hizmet’teki arkadaşlarımızla ve kardeşlerimizle görüşmeyelim anlamı çıkarılmamalıdır. Tabi ki onlarla beraber oturup kalkacağız. Üstad hazretlerinin ifade ettikleri gibi ifratta bulunmanın tek caiz olduğu yer kardeşlerimizle olan irtibatta ifratta bulunmaktır. Ama bu beraberliklerin faydalı, gıybet ve dedikodudan uzak bir şekilde olmasına, bizleri Allah’tan (CC) ve hizmet etme aşk ve düşüncesinden uzaklaştırıcı olmamasına ve mümkün olduğu kadar sohbet-i canan eksenli olmasına dikkat edilmelidir.

Yazılarda, peşinden gidilecek insanlarda aranması gereken vasıflar bir taraftan vurgulanırken diğer taraftan da art niyetli kişilerden ve oluşumlardan korunabilmek için bilinmesi gereken bazı hususlar ele alınmaktadır. Aynı zamanda art niyetli olmadıkları halde insanlara arkadaşlıklarında zarar verebilecek olanlardan ve bunlarla muamelelerin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Dikkatli bir şekilde yazılar incelenirse en problemli olabilecek insanlarla bile irşad, geçim vs. geçerli sebeplerin varlığında beraber olunabileceğinden ama zarar görmeme adına birtakım tedbirlerin de alınması gerektiğinden bahsedilmektedir.

Değişik sebeplerden dolayı küsmüş veya kenara çekilmiş olanlarla irtibatın devam ettirilmesi tabi ki önemlidir ve bu vefalı olmanın da gereğidir. Eğer bir yerde bazı küsen insanlar varsa veya birileri kenara çekilme ihtiyacı hissediyorlarsa bütün bunlar bazı arızaların işaretçileri olarak kabul edilmelidir. Vazifesi olan veya meselelerin çözümünde faydalı olacak birileri tarafından bu insanların dinlenilmesi ve çözüm arayışı içerisine girilmesi veya en azından rehabilite etme adına bir gayret içerisinde bulunulması zaten herkesin kabul ettiği bir husustur. Hem bu insanların tekrar Hizmet’e aktif katılımlarının gerçekleştirilmesi hem de onların deneyim ve tecrübelerinden istifade edilmesine çalışılmalıdır. 

Eleştirilerin yapılmasına her zaman ihtiyaç vardır…

Yazılarda “Hiç eleştiri yapılmasın” denmemekte, eleştirilerin yıkıcı olmayıp yapıcı olmaları gerektiği ifade edilmektedir. Geçmişin sorgulanmasından ziyade ibretler ve dersler alarak gelecek adına bunlardan istifade edilerek yola devam edilmesine ve yapıcı eleştirilerin yapılmasına her zaman ihtiyaç bulunmaktadır. Dolayısıyla yazılarda muhatap alınanlar pozitif ve yapıcı eleştiri yapanlar değil, hizmet ve insanlarına bir faydası olmayan, yıkıcı, tahrip edici ve bazıları (hepsi değil) itibarıyla art niyetli yapılan eleştirilerin sahipleridir.

Eleştiriler inşa edici olmalı ama tahrip edici olmamalıdırlar. Mümkün olduğu kadar çözüm mercilerine ulaştırılmalıdırlar. Usul ve üslup hatalarına girilmeden, bir fayda elde edilebilmesi için ilgili yerlerde dillendirilmelidirler. Fakat esbabına riayet edip hakkını verdikten sonra hala bir neticeye ulaşılamamış olması kimseye küsme, bir kenara çekilme, Hizmet ve insanlarına zarar verecek söylemler içerisine girme hakkı vermemektedir. Hizmet içerisindeki uhuvvet ve güven duygusuna zarar verecek, hizmet insanlarının aşkını, şevkini ve ümitlerini kıracak bir yola tevessül edilmesini meşru hale getirmemektedir. Ya da bu konuları Hizmet’e düşmanlık yapanların ellerine ulaşmasını sağlayacak şekilde bütün dünyaya duyurma ve böylece bunların Hizmet’e karşı kullanılmasına imkân sağlamayı haklı kılmamaktadır.

Yanlışları düzeltmek için o kadar uğraştık, bir şey değişmiyor. O zaman küsüp kenara mı çekilmeliyiz?..

Belki bugün için bazı problemlere çözüm bulunamamış ve bir netice alınamamış olabilir. Ama hala Hizmet adına yapılması gereken dünya kadar işler vardır. 

“Belki daha vakti merhunu vardır. Ne kadar haklı olursam olayım madem anlaşılmıyor, hüsn-ü kabul görmüyor, bana düşen müspet hareket etmek, hizmetime devam etmek.   Ben üstüme düşeni, vazifemi yaptım ve yapıyorum ama netice alma zaten benim vazifem değil, o iş Allah’a (CC) aittir. Bir gün murad buyurursa insanlara da kabul ettirir.”, “Allah’ın (CC) dilediği olduğuna ve olmamasını dilediği de olmadığına göre, benim istediğim şekilde hadiselerin düzelmemesinde muhakkak ki bir takım bilmediğim başka hikmetler de olabilir. Ben esbabına riayet ediyorum, her yola başvuruyorum, ama olmuyor diyerek O’na (CC) ve O’nun (CC)  davasına küsmeye benim de ve hiç kimsenin de bir hakkı olamaz”, “Ben de yanlış görüyor olabilirim”, “Belki de ben tam ihlaslı olamadım, tam ifade edemedim, damarlara dokundurdum”, “Bu arızalara rağmen yolun hak olduğunda madem şüphe yok, o zaman Hizmet adına daha başka neler yapabilirim, ne gibi katkılar sağlayabilirim”, “İdeal olmasa da, eksikleri de olsa bu şartlar altında Hizmet adına ben ne yapabilirim” gibi müsbet düşünceler içerisine girerek, her hâlükârda Hizmet’te aktif olarak kalıp hizmet etmeye gayret edilmelidir.

Şu anda Hizmet’te aktif görev yapanların ise yapıcı olan, eksikleri ve kusurları anlamaya yardımcı olacak eleştirilere açık olmaları gerektiği herkesin bilip ifade ettiği bir gerçektir.  Açık olmaktan kastedilen, bu eleştirilerin dikkate alınarak istifade edilmesidir. Bunlar kayda alınmalı, istişarelere konu edilerek değerlendirilmeli ve çıkan sonuçlar eleştiri sahipleri ile paylaşılmalıdır.

Öyle bir zaman diliminden geçiyoruz ki, hizmet insanlarının ümitlerinin kırılmamasına ve onları bekleyen hizmetlerin aksamaması adına geçmişe takılıp kalmamalarına, geçmişi sorgulama peşine düşerek enerjilerini tüketmemelerine, aralarındaki uhuvvetin ve güven kredisinin korunabilmesine her şeyden daha çok ihtiyaç vardır. Hocaefendi sürekli olarak bu konularda tahşidat yapmaktadırlar. Cemaatini yaşadığı hadiselerin altında ezilip kalmamaları, aşk, şevk ve ümitle doğrulup yollarına devam etmeleri için çok ciddi gayret göstermektedirler. Dolayısıyla bizlerin söylemlerimizde buna uygun olarak bir yol takip etmemizde ve buna aykırı söylemlere ise, zarar verebileceklerini düşünerek temkinli yaklaşılmasında büyük fayda vardır.

Bir sonraki yazıda devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 5.6.2020 [TR724]

Bizden misin? [Cemil Tokpınar]

Uzun bir kış gecesinin başlangıcındayız. Küçük bir salonda yaklaşık yetmiş kişiyiz. 2020 yılının Ocak ayının ilk haftasında, hiç bitmesini istemediğimiz bir meclisin içinde, manevî bir güneşin cazibesine kapılmış seyyareler gibiyiz.

Dışarıda hava çok soğuk. Birçok akşam yağmur ve kar olarak toprağa düşen yağış, sabahleyin buz olarak karşımıza çıkıyor. Misafir kaldığım evden mescide giderken kayıp düşmemek için dikkat ediyor, “Ya Rabbi, kaygan zeminlerde kalbimizi ve ayağımızı muhafaza eyle. Bizleri sırat-ı müstakimde sabitkadem eyle” diyorum.
Dışarıya inat, içerisi oldukça sıcak. Dünyanın dört bir yanından gelen hizmet erleri, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin söylediklerini duyup anlayabilmek için sessiz ve pürdikkat bekliyorlar. Her akşam namazını müteakip yapılan serbest gündemli muhabbetteyiz.

Hayalim 30-40 yıl öncesine gidiyor. Camileri lebâleb dolduran her yaştan her baştan nuranî simaların, dırahşan çehreli gençlerin, imana susamış nesillerin iştiyakla, kendinden geçmişçesine, gözyaşlarıyla dinledikleri sohbetleri düşünüyorum. Vaaz kürsülerinin yüreği yanık gözü yaşlı hatibi, ufku kıtaları ve asırları aşan ideal kahramanı, iman davasının cesur yürekli aslanı bugünlerde sükût ve sükûnet denizinde, dert girdabında, hüzün anaforunda, gülme orucunda, bir lâhza da olsa sürura hasret yaşıyor.
Onun ıztırabını hakkıyla tahmin ve tasvirden acizdir akıllarımız, duygularımız, yüreklerimiz. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, “Âlem-i İslâma indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum” diyerek hüzne gark olduğu gibi, Hocaefendi de ömrünü vakfettiği hizmetin ve hizmet erlerinin başına gelen acılardan ziyadesiyle mahzun oluyor.
Onun hüzünlü hâli hepimizi üzüyor. Müjdeli ve sevinçli haberlerin olması için dua ediyoruz. Nitekim hidayet haberleri, dünyanın farklı ülkelerinden gelen müjdeli havadisler, hatta salonu dolduran şevkli ve gayretli gençler, yüzünde sevinç ve memnuniyet pırıltıları meydana getiriyor.
Günlerdir hem insanı rahatlatan hem güldüren birkaç anekdot anlatsam diye düşünüyorum. Bir ara ahirette kendisini kurtarma adına ümit beslediği hususlardan bahsetti. “Ümidimin birisi sizlerin arasında bulunmak” diyerek devam etti: “İkincisi Resulullahın (s.a.v.) şefaatini, bir de Rabbimin ‘Yaramaz, sen de geç’ demesini ümit ediyorum.”

Hepimiz “Estağfirullah” ile birlikte “Siz böyle derseniz, biz ne yapacağız?” diye içimizden geçiriyorduk ki, şimdi tam sırası diye düşünerek, bir hatıra anlatmak istedim. Gerçi “Âlimin yanında dilini, velinin yanında kalbini tut” demiş büyüklerimiz. Huzurunda bulunduğumuz hem âlim-i kâmil, hem veliyy-i azîm, hem vâris-i nebî olduğu halde “Efendim bir husus arz edebilir miyim?” deyip söze başladım.

“Siz yaramaz kelimesini kullanınca aklıma güzel bir hatıra geldi. Biliyorsunuz masum çocuklardan bahsederken bazen ‘yaramaz’ kelimesini kullanırız. Oysa onlar başta dua olmak üzere ne yararlı işler yaparlar. Yaşadığımız süreçte de çocukların olayları değerlendirmeleri ve yorumları çok ilginç. Yaşanan olaylar karşısında kendi küçük dünyalarında öyle güzel tavırlar alıyorlar ve hisse çıkarıyorlar ki, birisini anlatmak istiyorum.”

Birçok hususiyetinin yanında tevazuuna da hayran olduğum o gönül insanı ve salondaki misafirler dinlemeye başladılar. Ben de uzun hikâyeyi şöyle özetlemeye çalıştım:
“Hicretimizin ilk yılıydı. Zât-ı âlinizin ismini verdiğimiz küçük oğlumuz, devlet okulundan bizim arkadaşların tesis ettiği özel okula geçmişti. Yeni tanıştığı arkadaşına, ‘Bizden misin?’ diye sormuş. O da ‘Siz kimsiniz?’ diye cevap vermiş. Oğlum da, ‘Yani hizmetten misin?’ diyerek soruya açıklık getirmiş. Arkadaşı, ‘Hizmet nedir’ demiş. O da hizmetin ne olduğunu kısaca anlatmaya çalışmış.

“Aslında arkadaşı, hizmeti çok iyi bilen bir ailenin çocuğuydu. Muhtemelen bulunduğu vazifenin nezaketi tedbir yapmasını gerektiriyordu ve çocuklarına biraz perdeli davranmıştı. Eve gidince babasına olayı anlatmış, ‘Biz kimiz, hizmet nedir?’ diye sormuş. Babası da hizmeti güzelce anlatmış. Delikanlı ertesi gün okula gelince bizim çocuğa şöyle söylemiş: ‘Fethullah, biz de hizmettenmişiz.’

Rabbimize hamd olsun, çağın dertlisi neredeyse her cümlede gülüyordu. O güldükçe ben o kadar mutlu oluyordum ki, uzattığımı düşünen arkadaşların olabileceğini bildiğim halde hemen bir başka hatıraya geçtim.

“Efendim aradan birkaç ay geçti. Bir gün bizim çocuk telefonla aradı. ‘Baba, akşam yemeğine üç arkadaş getirebilir miyim? Yarın sınav var, ders çalışacağız. Bizde kalacaklar’ dedi. Ben de, ‘Olabilir oğlum, ancak bu akşam Regaib Kandili. İbadet etmemiz ve oruç tutmamız lâzım’ dedim. Kabul etti. Akşam arkadaşlarıyla geldiler. Sınav çalışacakları için sadece akşam, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kıldırdım ve uzun tesbihatı yaptım. Sahurda konuşmalarına dikkat ettim. Birbirlerine hitap ederken isim kullanmak yerine sadece ‘Abi’ diyorlardı. ‘Abi ekmeği var, abi şunu al, abi şeker var mı?’ gibi. Merak ettim. ‘Oğlum, niçin isminizi söylemiyorsunuz?’ diye sordum. Cevap müthişti: ‘Baba hizmetteniz ya!”

Hocaefendi son cümleye de çok güldü. Vakit hayli ilerlemişti. Odasına gitmek için ayağa kalktı. Muhtemelen niçin anlattığımı hissetmiş olacak ki, salondan odasına açılan kapının önünde durdu, bana doğru döndü:
“Teşekkür ederim Cemil Bey” dedi.
“Estağfirullah efendim” diye cevap verdim.
Çok mutlu olmuştum ama içimde bir kaygı vardı. “Birçok ciddi meselenin sonunda böyle bir hatıra uygun oldu mu acaba” diye düşünürken, saçlarını hizmet yolunda ağartmış Sadeddin Ağabey yanıma geldi:
“Allah razı olsun Cemil Hocam” dedi. “Çoktandır Hocaefendinin böyle güldüğünü görmedim.”
Rabbim hepimizi iki cihanda güldürsün, rızası yolunda çalıştırsın, iman ve Kur’an üzere yaşatsın.

“Yaşatmak için yaşama” idealinin etrafında kenetlenen beklentisiz ve adanmış kahramanların oluşturduğu topluluğun en vazgeçilmez ve temel prensiplerinden biridir “biz bilinci”.
Üstad Hazretleri kardeşliğin binler güzelliklerinden birini anlatırken şöyle yazar Hulusi Ağabeye:

“Bizim gibi hakikat ve ahiret kardeşlerin, ihtilaf-ı zaman ve mekân sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mâni teşkil etmez. Biri şarkta, biri garpta, biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri ahirette olsa da beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan bir tek maksat için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler.”
Bugün dünyanın dört bir yanına dağılan ve kardeşliğin sayısız destanını yazan hizmet erleri, “birbirinin aynı hükmünde” olmanın gereğini yapıyorlar.

Onlar yedi yıldır yaşanan şu ağır imtihanda “biz bilincini” iliklerine kadar hissettikleri gibi, hakkını vermek için de severek her fedakârlığa katlanıyorlar.

O kadar ki, “biz bilinci” olunca, dünya koca bir hane, cemaat büyük bir aile olur. Birbirinin sevinciyle sevinir, derdiyle dertlenir, hastalığına dua eder, ölümüne taziyede bulunur, dünya ve ahiret saadeti için çırpınır.

Böylece koca cemaat âdeta bir vücut gibi olur. Birbirinin dünya ve ahiret saadeti için fiilî ve kavlî dua eden bir cemaatin ferdi olmak öyle bir nimettir ki, hiçbir şey onun yerini tutamaz.

Üstad Hazretlerinin, “Risale-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir” sözü öyle bir müjdedir ki, bu zamanda hücum eden binler günaha karşı büyük bir dayanak ve sığınaktır.

Başa dönersek Hocaefendi ahirette kendisini kurtaracak üç ümidi sıralarken, “cemaat içinde bulunmak, Resulullahın (s.a.v.) şefaati ve Allah’ın rahmetini” saymıştı.
Üçünün de ortak paydası, cemaat hâlinde olmak ve biz bilinci değil mi? Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır” demiyor mu? Rabbimiz, “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılınız” buyurmuyor mu?

Üstad bu birlik ve beraberlik içinde çalıştığımız iman ve Kur’an davasının güzelliğini anlatırken şöyle diyor:
“Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir.”

[Cemil Tokpınar] 5.6.2020 [TR724]

Perinçek ve Çin [Uğur Tezcan]

Perinçek, Türk siyasi tarihinin şüphesiz en şaibeli ve en karanlık figürlerinden birisi. İsmi Türkiye’deki gladyo yapılanması denilen Ergenekon ile birlikte anılıyor. Zaten Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde yargılanmış ve deliller ışığında hapse atılmıştı. Ancak, Erdoğan’ın siyasi hırsları devreye girip Ergenekon ile anlaştığı süreç başlayınca bu iki isim bir pazarlık tezgahında buluştular. Perinçek ve Ergenekon-Balyoz ekibi, Erdoğan hükümette iken yargılanıp içeri atıldıkları halde Erdoğan’ın adalet sistemine verdiği ‘talimat’ üzerine ivedilikle salıverildiler. Hukuki bir süreçle tutuklanan bir insan, Erdoğan’ın hukuksuz bir müdahalesi ile anında serbest bırakıldı! Nitekim aynı Perinçek kısa bir süre sonra yaptığı bir konuşmada ‘’yargı siyasetin köpeğidir’’ diyerek farkında olmadan aslında bu sürece bir ışık tutmuş oldu.

Ergenekon davaları sürecinde Perinçek ve çevresi haklarındaki somut delillere rağmen sürekli olarak kendilerine karşı bir ‘tertip’ olduğunu iddia ettiler. Ama bir süre sonra Erdoğan’ın talimatıyla serbest bırakılınca da nedense o iddia ettikleri ‘tertipler’ için bizzat Erdoğan ve hükümetinden ‘yargı’ önünde hesap sormadılar. Aksine iki kesim de el ele verdiler ve tüm o süreçten her zaman yaptıkları gibi günah keçisi olarak Cemaat’i sorumlu tuttular! Erdoğan, ‘’kandırıldım’ diyerek geçiştirdi, Perinçek de Erdoğan’ı hiç ağzına almadan Cemaati suçlayıp durdu ve ardından birlikte bir ‘FETÖ’ korosu kurdular.

Hapisten çıkar çıkmaz, ‘’tüm tarikat ve cemaatleri bitireceğiz’’ diyen Perinçek Erdoğan ile el birliği ederek o yönde önemli adımlar attı. Aşağıdaki ifadeler takip eden dönemde kendisinin ağzından çıkmış bazı sözler (ifşaatlar, UT).

‘’Erdoğan bizim planımızı uyguluyor.’’

‘’Erdoğan bize destek veriyor. AKP bizden korkuyor, üzerimize gelen altında kalır.’’

‘’Cemaat operasyonlarını başlatan biziz. Erdoğan bize destek veriyor.’’

‘’Cemaat opeasyonları bizim kitaplarımıza göre yapılıyor.’’ (Dikkat edin herhangi bir hukuki dayanağa göre yapılıyor demiyor!)

‘’Sadece MİT’te değil; her yerde güçlüyüz.’’

‘’Bizim komutan arkadaşlarımızla toplantılar yaptık. Listeleri biz verdik. Şüphelendiklerimiz hepsi tasfiye edildi.’’ (Dikkat edin haklarında terör delili vardı demek gereği bile hissetmiyor; biz şüphelendik ve tasviye edildiler diyor).

‘’Türkiye’de yargı istediğimiz yere gidiyor.’’ Zaten bir süre sonra da ‘’Türkiye’de yargı altın devrini yaşıyor’’ diyecekti ki bu da çok kısa bir sürede yargıda tekrar kadrolaştığının bir göstergesi.

Aynı Perinçek, Erdoğan’ın ‘’Allah’ın bir lütfu!’’ diye nitelendirdiği çakma darbe tiyatrosunda da aktif rol oynadı. Darbeyi Rusların kendisine bildirdiğini onun da gidip Yenişafak’a söylediğini belirtti.

Perinçek ile alakalı daha önce yazdığım bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz. Tüm buraya kadar anlattıklarım yazının geri kalanına bir bağlam sunmak adına oldukça önemli.

Bir ülke düşünün ve o ülkenin yüzde bir oy bile alamayan bir partisinin başkanı olan bir adam her fırsatta çıkarak ülkenin seçilmiş başkanını ve hükümeti tehdit etsin; bizim (hukuksuz olan, UT) planımızı uyguluyor desin, bizim fişleme listelerimiz ile askeriyeden adam atıyorlar desin; yargıda, istihbaratta çok güçlüyüz desin; emekli askerler o adamın parti ve medyasında aktif rol almak için can atsın; askeriyeyi ve tüm devlet sistemini bir kadrolaşma neticesi olduğu aşikar olan ve ‘altın devir’ diyerek tasvir ettiği bir konuma soksun; Rusya, İran ve Çin gibi ülkeler başka bir partiyi hatta hükümeti değilde hep bu adamı muhatap alsın; adamın tehditlerine karşı ülkenin seçilmiş ama şimdilerde diktatör olan başkanı ve ateşli savunucuları tek bir cevap dahi veremesin… Yaptığı ifşaatlar karşısında diğer muhalefet partileri bile sussun ve ülkenin tek bir savcısı dahi kapısını çalamasın… Hatta geçenlerde eski bir Ergenekon sanığı bir video yayınladı ve ‘’Kozinoğlu’nun ölüm emrini Perinçek verdi’’ iddiasında bulundu. Aradan günler geçti ve o savcılar hala gençlere burs veren ‘Cemaatçi’ kadın avındalar!

İşte aynı Perinçek çok uzun bir süredir Çin Halk Cumhuriyeti’nin de Türkiye’de muhatap aldığı en etkili isim. Sanki Çin’in algı operatorü gibi faaliyet gösteriyor. Çin ile dostluk yemeklerine davet edilip Türkiye’nin stratejik ortaklığının Asya’dan geçtiğinden, ticareti kurtarmanın tek yolunun Çin ile ticari ilişkilere bağlı olduğundan dem vuruyor. Oysa halihazırda Çin-Türkiye ithalat-ihracat dengesinde Çin’den yapılan ithalat oraya yapılan ihracatın en az 10 katı nisbetinde. Çin’in Türkiye içinde yaptığı büyük hacimli yatırımlar ve aldığı ihaleler de cabası. Yani anlayacağınız Çin-Türkiye ilişkilerinde hep Çin’e doğru evrilen bir kazanım süreci mevcut ve yapılan propaganda Çin’i Türkiye’den daha çok ihracat yapmaya ve karşılıklı ihaleler vermeye teşvik etmektense hala Çin ile mevcut ilişki dengesini artırma yönünde.

Perinçek, diğer en önemli algı operatörlüğü rolünü de maalesef Çin-Sincan ilişkileri üzerinden yapıyor. Kendi kızı Çin Ulusal Radyosu’nun Türkçe bölümünde önemli bir isim ve Boğaziçi Üniversitesi’nde Asya Çalışmaları Bölümünün de bildiğim kadarı ile başında. Yani bu Çin ile olan ilişkilerin temelleri yıllar öncesinden atılmış anlaşılan. Bu cümleyi yazarken aklıma Fehmi Koru’nun yıllar önce yazdığı bir iddia geldi. O yazısında kendisini şaşırtan bir şekilde, Çin’in Türkiye’deki siyasi çevrelerde çok büyük bir etkisinin olduğunu farkettiğini anlatıyordu Koru.

Bir süre önce AKP’li bir program sunucusu da şöyle diyordu: “Türkiye’de Çin’e etki ajanlığı yapanlar var. Çin, Türkiye’de bir sürü gazeteciye para dağıtıyor. Doğu Türkistan’daki zulmü örtbas etmeye çalışan gazeteci, analist, sosyal medya fenomeni hepsi Çin’in etki ajanıdır. Yıllar sonra, onlar da Çine ajanlık yapmaktan, Rusya’ya ajanlık yapmaktan yargılanacaktır.” Çin ile kendi parti hükümeti de son derece ciddi ticari ilişkiler içine girdiği ve onlara ses etmedikleri için AKP cenahından yükselen bu tarz söylemleri çok samimi bulumuyorum; ama bu, söylenenlerin içinde doğruluk payı da yok anlamına gelmiyor. Zira, daha sonra sırf ‘Çin Halk Cumhuriyeti’ başlığı altında yazacağım bir yazıda kısmetse konunun bu ve daha genel yönlerine dair görüşlerimi paylaşacağım.

Erdoğan gibi sürekli olarak dünyadaki Müslümanların çektikleri acılar üzerinden oy devşirmeyi çok seven, o konular üzerinden sahte hamasetler üreten bir lider bile Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı soykırıma karşı tek bir laf etmiyor. Zaten en son yanılmıyorsam 2019 yılında yaptığı bir ziyarette ‘Çin’in bütünlüğüne saygılıyız’ tarzında genel ifadeler haricinde hiç bir şey söyleyememiş ve Uygur Türklerini hayal kırıklığına uğratmıştı.

Bu yazının ana öznesi Perinçek her fırsatta Çin’in bu zulmünü normal göstermeye çalışan açıklamalar yapıyor. 

En son Habertürk’te katıldığı bir programda şunları söyledi Perinçek: ’’Çin kendi FETÖ’sünü hapse atıyor. Doğu Türkistan, Çin’in FETÖ’sü. Kamp, işkence falan yalan! Orası köy enstitüleri gibi. Çince öğretiliyor.’’

Bu ifadelere ‘’Müslüman pazarında salyangoz satmak’’ denir; ancak her nedense iyi de satıyor. Çünkü Perinçek bir gerçeği çok iyi biliyor. Bu cahil millet güç kime aitse susan bir toplum olduğu için İnternette öldürülen bir Uygur hakkında bir resim veya haber gördüğünde hemen hamaset üretip halifelik taslar ancak işin realite kısmında gücü temsil eden kişi ne diyorsa onu yapar veya o odak sessiz kalıyorsa kendisinin de sessiz kalması gerektiğini iyi bilir. 

Kendisi hakkında bir kaç gün evvel katıldığı bir programda ‘’ateist değil, Müslümanım’’ diyen bir siyasi parti lideri olduğu halde açıkça soykırıma tabi tutulan Müslüman bir milleti sırf Çin’e destek vermek adına yine kendilerinin hukuksuz süreçlerle uydurdukları ‘’FETÖ’’ tabir edilen bir ‘’terör grubu’’ kavramı üzerinden terörist gibi göstermeye çalışması ve Uygurların zorla hapsedildikleri beyin yıkama ve işkence kamplarını ‘’köy enstitüleri’’ gibi süslemeye çalışması çok açık bir yanıltma amacı güdüyor. Bu söylenen ifadeler öyle cahillikle, dünya siyasetini ve gelişmeleri iyi okuyamamakla vs. izah edilebilecek hafif sözler değil. Maalesef, çok ciddi bir algı operasyonunun aracı konumunda olabilecek sözler. Çünkü ancak öyle bir maksatla sarf edilebilirler. Önemli bir siyasi kişilik tarafından kullanılan bir ifade hakikatten yüzde yüz kopuksa ve mazlumu zalime karşı suçlu gösteriyorsa orada bir fitnenin ateşi tutuşturuluyor veya aleti olunuyor demektir.

İlgiyle izlenmesi gereken ilginç bir isim Perinçek. Kimliği karanlık olsa da suç mahiyeti taşıyan ifşaatları ayan beyan ortada; ama nedense kendisine dokunulamayan bir isim! Toplumda siyaseten bir karşılığı yok; ancak Türkiye’nin derin ilişkilerine, siyasetine, adalet ve devlet sistemine yaptığı kadrolaşmalar üzerinden çok etkin bir şekilde yön verebiliyor.

Bakalım bir gün gelecek ve gerçek adalet önünde yeniden hesap verecek mi tabi ki bu sefer ‘’bizim planımızı uyguluyor’’ dediği ve işbirliği yaptığı Erdoğan ve çevresi ile birlikte. 

[Uğur Tezcan] 5.6.2020 [TR724]

Kabusa dönen Ali Koç rüyası [Hasan Cücük]

Ali Koç’un, 3 Haziran 2018’de yapılan seçimlerinde 20 yıllık Aziz Yıldırım dönemine son verip Fenerbahçe’nin 37. başkanı seçilmesi üzerinden iki yıl geçti. Aziz Yıldırım’a karşı ezici bir üstünlük sağlayan Koç dönemi, taraftarın ümitlerinin kırıldığı yıllar oldu.

15 Şubat 1998’de yapılan kongrede rakibi Vefa Küçük’ü bir oy farkla geçip, başkanlık koltuğuna oturan Aziz Yıldırım döneminde Fenerbahçe 6 lig şampiyonluğu gördü. Aziz Yıldırım için ‘En fazla Galatasaray şampiyonluğu gören Fenerbahçe başkanı’ yorumları yapıldı. 20 yıllık başkanlık döneminde Aziz Yıldırım girdiği tüm kongrelerden galip çıkmayı başardı. Ancak ‘değişim’ diyen üyeler, 3 Haziran 2018’de yapılan kongrede tercihlerini Ali Koç’tan yana kullanıp, Aziz Yıldırım dönemini sonlandırdı.

Ali Koç, Türkiye’nin en zengin ailesinin ferdi olmasının yanı sıra ortaya koyduğu vizyon ve projeleriyle Fenerbahçe taraftarını heyecanlandıran isimdi. Değişimin ilk işareti olarak dünyaca ünlü isim Damien Comolli’yi sportif direktörlüğe getirdi. Aziz Yıldırım döneminde, transferde tek belirleyici isim daima başkandı. Ali Koç, artık kulübün profesyonel yönetilme zamanının geldiğini belirtiyor, yönetim kurulunun asli işine dönmesi gerektiğini Comilli’yi göreve getirerek gösteriyordu.


PSV ile müthiş başarılara imza atan Philippe Cocu teknik adamlık koltuğunun emanet edldiği isim olurken, takıma bir düzine yeni oyuncu katılıyordu. Bir taraftan kulüpte temizlik yapılıyor, kadroda açılan yerler yeni isimlerle doluyordu. Josef ve Giuliano’nun satılmasıyla kasaya giren 22,5 milyon Euro ile Jailson, Miha Zayc, Tolgay Arslan, Harun Tekin, Michael Frey, Diego Reyes, Sadık Çiftpınar, Islam Slimani, Serdar Aziz, Tolga Ciğerci, Yassine Benzia, Andre Ayew gibi isimler kadroya katılan isimler oluyordu. Bu futbolcuların ortak özelliği, yaşının genç olmasıydı. Elbette Berke Özer, Barış Alıcı ve Ferdi Kadıoğlu gibi daha futbol kariyerinin başında olan yeteneklerde Fenerbahçe kadrosunda yer buluyordu.

Taraftar 2018-19 sezonunun başlamasını iple çekiyordu. Ancak daha ikinci haftadan itibaren kabus günleri başlıyordu. Ligin ilk 4 haftası biterken 3 yenilgi alınıyordu. Haftalar ilerledikçe yenilgiler peş peşe geliyor, taraftarın öfkesi kabarıyordu. İlk kurban teknik patron Cocu oldu. Takım yardımcısı Erwin Koemann’a emanet edildi. Tribünlerden ise Ersun Yanal sesleri yükseliyor, Başkan Ali Koç ‘Ne dün, ne bugün ne de yarın planlarımızda Ersun Yanal yok’ deyip, rest çekiyordu. Galip gelen taraftar oluyor, Ersun Yanal devrenin bitmesine bir hafta kala teknik patron olarak göreve geliyordu.

Yanal dönemi de çalkantılı başladı. Düşme hattının hemen üstünde olan Fenerbahçe sezonun sonuna doğru toparlanıp, ligi 6’ıncı bitirdi. Ersun Yanal ile devam kararı alınırken, 2019-20 sezonu artık şampiyonluğun geldiği yıl olacaktı. Kadroya yine bir düzine oyuncu katıldı. Vedat Muriqi, Luiz Gustavo, Deniz Türüç, Altay Bayındır, Zanka, Emre Belözoğlu, Garry Rodrigues, Adil Rami, Max Kruse, Simon Falette… gibi isimler kadroya dahil oldu. İlk haftalarda ortaya konan performans taraftarı ümitlendirmesine karşılık, defans sorunlarına bir türlü çözüm bulunmadı. Koca bir sezonda tek maç oynamayan Tolga Ciğerci takımın değişmezi olurken, kadroda yer alan 5 stopere rağmen bu mevkiye orta saha oyuncusu Jailson’un çekilmesi, dahası 39 yaşındaki Emre’nin yokluğunda takımın durması taraftarı içten içe endişendirdi. Gol pozisyonları cömert harcayan ancak kolay gol yiyen bir Fenerbahçe vardı.

Trabzonspor deplasmanında alınan 2-1’lik yenilgiyle başlayan süreç Yanal’ın sonunu hazırladı. Kadıköy’de 21 yıl sonra Galatasaray’a yenilmesi, Yanal’a olan güveni sıfırladı. Mart başında ise görevine son verildi. Başkanlığının ilk sezonunda Cocu ile ikinci sezonunda ise Yanal ile hüsran yaşayan bir Ali Koç vardı. Koltukta iki yılı geride bırakırken, karnesi kırıklarla dolu bir başkan oldu. Fenerbahçe’nin şuan devam eden tek iddiası Türkiye Kupası’nda yarı finalde olması. Yarı finalin ilk ayağında deplasmanda Trabzonspor’a 1-0 yenildiğini düşündüğümüzde final yolu oldukça zor gözüküyor.

İki yılda alınan onlarla ifade edilecek oyuncuya rağmen gelmeyen başarı… Ekonomik krizden dolayı taraftarın yardımına başvuran kulüp… Hangi mevkide oynadığı belli olmayan oyuncular… Tribünlerden yükselen ‘istifa’ sesleri… Ali Koç’un iki yılda yaşadıkları oldu. Büyük umutlarla başlayan ancak daha ilk aylarında kabusa dönen bir rüya. Bu manzara gelecek adına ümit vermiyor. Ali Koç, Fenerbahçe tarihinin en başarısız başkanı olma yolunda ilerliyor.

[Hasan Cücük] 5.6.2020 [TR724]

Semih Tufan Gülaltay neden susturuldu? [Bülent Korucu]

Türkiye’nin korkulu rüyası 90’lı yılların final sahnesi gibiydi Akın Birdal’ın kanlar içindeki bedeni. İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’ne mağdur yakını kılığında gelen iki kişi, 6 kurşunla Genel Başkanın hayatına kastetmişti. Kendinden önceki örnekler Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinden çok, 9 yıl sonraki Hrant Dink suikastına benziyordu.

İslamcı taşeronların kullanıldığı ve bombayla gerçekleşen Mumcu-Kışlalı eylemleri bir toplum mühendisliği çalışmasıydı. Birdal-Dink suikastlarında ise cezalandırma ve gözdağı amacı ön plandaydı. Ve mesaj tam anlaşılsın diye derin yapılar, paravan kullanma gereği dahi duymamıştı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Azmettirici olarak yargılanıp 19 yıl ceza alan ama dört yıl sonra afla çıkan Semih Tufan Gülaltay da bunu açıkça dile getiriyor. Birdal’a suikast girişiminin bir kararlılık gösterisi olduğunu söylemekten çekinmiyor.

Gülaltay, 2008 yılında Ergenekon soruşturmaları 4. Dalgasında gözaltına alınıp tutuklanmıştı. Bugünlerde tekrar gündemde. Youtube videolarında dikkat çeken açıklamalar yaptı. Son kayıtta Recep Tayyip Erdoğan ve ailesiyle ilgili konuşunca ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ suçlamasıyla tutuklandı.

Ülkedeki medya ortamı ve yargının içler acısı halini özetleyen çarpıcı örneklerden biri. Danıştay saldırısından Akın Birdal suikastına kadar bir çok konuda konuşuyor. Bir gazeteci ya da savcı ‘gel bunları bir de bize anlat’ demiyor.

“Danıştay Dosyası toptan imha edildi. Ülkede bir kısım oyunlar çevirmekle ilgili Perinçek, Tuncay Özkan bir çok insan vardı. Delil de vardı onlarla ilgili, onların da üstü örtüldü.” cümleleri Gülaltay’a ait. Bir adliye düşünün ki yargıya yapılmış en büyük saldırının hesabını soramıyor, şehit yüksek yargıcın kanını yerde bırakıyor.

Medya’dan bir şey zaten beklemiyorum. Gülaltay’ın TAİ ve insansız hava araçlarıyla ilgili söylediklerinin peşine düşecek halleri yok, biliyorum. Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın önünü açabilmek adına devletin havacılık ve uzay araştırmaları birimlerinin engellendiği, hak etmediği şekilde kaynak aktarıldığı iddialarını araştıracak medya yok. Pekala muhalefet neden peşine düşmez. Gülaltay da farkında ‘siyasiler sormadığı için ben soruyorum’ diyor. Bu ayıp parlamentoda ‘muhalefet’ koltuklarını işgal eden partilere yeter.

AKP’li Yalçın Akdoğan, Ergenekon Davalarını ‘Milli orduya kumpas’ olarak nitelemiş; tecavüzcüsüyle evlenen genç kızlar gibi bütün mahalle bu zoraki nikahı kabullenmişti. İşte o Ergenekon davalarının ‘mağduru’ Gülaltay, herhangi biri değil. Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım üzerinden devletteki illegal yapılarca devşirilmiş bir isim. Yeşil iki şapka taşıyordu; bir ayağı Milli İstihbarat Teşkilatı diğeri Jandarma İstihbaratının içindeydi. Gülaltay da onun asker ayağında yer alıyordu. Hiç bir iddiası olmayan Ulusal Birlik Partisi’nin açılışına emekli orgeneral Hurşit Tolon gibi isimlerin katılması bunun işareti. Konuşmalarında bilinçli örtme ve çarpıtma çabaları var elbette. Adam o yolun yolcusu.

TSK’nın bile andıç olduğunu kabul ettiği Şemdin Sakık ifadelerini hâlâ gerçek gibi sunuyor. ‘Birdal suikastinden elbette haberim vardı’ diyor; üstüne üstlük suikastin gerekliliğine dair cümleler kuruyor ama üç-beş dakika sonra suçsuz olduğunu iddia ediyor. TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nu temsilen bir grup milletvekiliyle Silivri Cezaevine giden Mehmet Metiner kendisiyle görüşmek istemiş gibi bir hava oluşturuyor.

Erdoğan ve ailesine dair söyledikleri de dahil olmak üzere bütün ifadeleri süzgeçten geçirilmeli. Doğrularla yanlış ve çarpıtmalar birbirinden ayrıştırılmalı. Amenna. Lakin konuştuğu meseleler öylesine önemli ki yüzde 10’u bile doğruysa vahim. Son yılların en kullanışlı susturucusu cumhurbaşkanına hakaretten içeri atmak da nedir! ‘Toplum zaten balık hafızalı, iki gün sonra kimse hatırlamaz’ diye umut edenler yanılıyor. Macun tüpten çıktı bir kere.

[Bülent Korucu] 5.6.2020 [TR724]

Tecavüzcüsüne aşık bir irade [Tarık Toros]

Üç milletvekilinin vekillikleri düşürüldü:

CHP’li Enis Berberoğlu ile HDP’liler Leyla Güven ve Musa Farisoğulları.

**

2013 ve 2014 süreçleri gözlerimizin önünde yaşandı.

Yargının siyasallaşması,

İktidar aleyhindeki dosyaların kapatılması,

Hakim savcıların açığa alınması, yaptıkları işlemlerden dolayı tutuklanmaları…

AKP tabanının kutuplaştırılarak konsolide edilmesi.

Tek sesli medya hedefiyle atılan adımlar (bkz. CNN Türk’ün 2013 Gezi eylemlerinin en sıcak gününde penguen belgeseli yayımlaması)

Muhalefetin şeytanlaştırılması,

Mala mülke yönelik tehditkâr manşetler ve dahası.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


2014:

Yerel seçimlerde Ankara’nın gaspına göz yumuldu.

Yolsuzluk dosyalarını takip eden polisler tutuklandı.

Zaman ve Samanyolu gruplarına baskınlar düzenlendi.

MİT yasası çıkarıldı.

Ülke, muhaberat ve polis devleti olma yolunda ilerliyordu.

Aynı yıl, cumhurbaşkanlığı seçimleri yanlış stratejilerin kurbanı oldu.

Tuhaf bir vurdumduymazlık vardı:

Ne Kürt siyasal hareketi ne de sosyal demokratlar, yaşananları üzerine alınmadı.

Ya gelişmeleri okuyamadılar ya da öylesi işlerine geldi.

**

HDP’ye yakın kalemler,

Her şeyin 2015’ten itibaren ters yüz olduğunu söyler.

Oysa…

2014 Kobani olayları, okumasını bilenler için mühim dersler içeriyordu.

**

2015:

AKP, seçimi kaybetti.

Tek başına iktidar olamadı.

CHP ne yaptı?

AKP ile haftalar süren koalisyon müzakerelerine oturdu.

Sonra…

Bugün bile “aydınlatılamamış” suikastlerle “terör” patladı.

HDP’nin şeytanlaştırılma sürecine geçildi.

İkinci seçimle AKP iktidarı “yeniden” tesis edildi.

**

2016:

CHP’nin desteğiyle dokunulmazlıklar kaldırıldı.

15 Temmuz’dan sonra CHP lideri Yenikapı’daki iktidar mitingine gitti.

**

2017 başkanlık sistemine geçildi, 2018’de adam kazandı, vs.

CHP lideri, hâlâ iktidarla Samsun’da yan yana poz veriyordu (19 Mayıs 2019)

Yani, bilerek ve isteyerek:

Rejimin, “Erdoğan liderliğinde birlik bütünlük” masalına katkı sunuyordu.

Öncesi ve sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüzüne bile bakmayan, önünden geçip giden Erdoğan…

Samsun’da tokalaşmaktan imtina etmiyordu. O başka bu başkaydı çünkü.

**

Dün, Meclis’te üç vekillik düşürüldü.

Muhalefet, sıra kapaklarına vurarak sloganlar atmış:

-Kahrolsun faşizm.

-Direne direne kazanacağız.

-Gün gelecek, devran dönecek.

-Darbeci AKP.

-Mecliste darbe var!

**

Biri vekil şöyle tweet atmış: “Bugün, millet iradesine tecavüz edildi.”

Vekillikleri düşen isimleri cezaevine yolcu ettikten sonra…

Meclis’e geri dönecek ve AKP ile siyaset yapmaya devam edecekler.

Devran ne zaman döner, kâhin değilim.

Şuna eminim:

Sıra kendilerine gelene kadar bu devran böyle sürüp gidecek.

[Tarık Toros] 5.6.2020 [TR724]

Ali Bayram’ı uğurlarken [Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan]

İlk tanıştığımız yılları tam olarak hatırlamıyorum, ama 1974’ler olabilir. Yani 46 yıl, dile kolay… Bir de arada bir görüşme değil; çok sık bir araya gelirdik. Yurt içi ve yurt dışı seyahatleri… Fatih Üniversitesi’nin mütevelli heyetinde beraber bulunma… uzayıp giden bir beraberlik.

En son vefatından bir gün önce görüşmüştük. Sakallarını biraz uzamış görünce “dedeye benzemişsin” dedim. “Ben senelerdir dedeyim” demişti.

Hicrete gitmeden de hicretten sonra da devamlı irtibatımız oldu. Her şeyimizi paylaşırdık. Ben ondan, onun bilgilerinden çok istifade ettim. O da benimle her konuyu istişare ederdi. Rüya tabirleri kitabını tercüme etmişti. Gördüğümüz rüyaları, hiç aklımıza gelmeyecek şekilde yorumlardı. Okumaya, araştırmaya çok meraklıydı. O kadar işi arasında doktorasını da tamamlamıştı. İstanbul’da iken akademisyen arkadaşlarla sık sık bir araya gelir, çok farklı konuları, akademik seviyede onlarla müzakere ederlerdi.

Kendisinin editörü ve sahibi olduğu özellikle sosyal alanlardaki “Akademik Araştırmalar Dergisi” kaliteli ve akredite bir dergi idi. Yayınlanan yazılar da çok kaliteli yazılardı.

Her seviyedeki her grup insanla çok kolay ve rahat diyalog kurabilen bir fıtrata sahipti. Bunları yaparken de insanları rahatsız etmeden, uygun vesileler ve yollar bularak yapardı. Onun için, güç, zor ve imkansız kavramları yoktu. İnandığı bir konuyu, ahlaki ve legal yollarla ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmeye ve çözmeye çalışırdı.

Orta Asya’ya ilk giden arkadaşlarımızdandı. Gittiği bir ülkede, okul açmak için ne kadar zorlandığını bir seferinde anlatmıştı. “Ama” dedi, “ümidimi asla yitirmedim. Bir seferinde yorgun bir halde eve gelince uyuyakalmışım. Gördüğüm rüyada, ‘tabii ki bu işler sandığın kadar kolay olmayacak, ümidini ve azmini yitirme, gayretlerine devam et’ şeklinde bir mesaj aldım. Sonraki dönemde okulların bir bir açılmaya başladı.” demişti. Sonra da bu müesseselerin sayıları Allahın izni ile artmaya devam etmişti.

Kim bilir oralardan mezun olanlar şimdi kaç yaşındadırlar? Ne yapıyorlardır, nerelerdedir? Ali Bayram’ı hatırlarlar mı? Bu dünyada belki hatırlamayabilirler, ama şimdi gittiği o kalıcı sonsuz alemde onların Ali Bayram’la ilgili hüsnü şehadetleri mutlaka olacaktır diye dua ediyor ve rahmeti sonsuzdan bunu niyaz ediyoruz.

Esas işe yarayan şahitlik de orada tabii ki. Öyle bir şahitlik zinciri ki sadece o zaman o okullarda okuyanların kendileri değil onların yedi sülaleleri inşallah hüsnü zanda ve şahitlikte bulunacaklardır. Çünkü benzer örnekleri şimdiden görmeye başladık. Geçtiğimiz bayramda bu okullarda yetişen genç bir arkadaşımız, “sadece biz değil, analarımız, babalarımız, çocuklarımız da sizleri biliyorlar ve sizlere dua ediyorlar. Bu zincir, çocuklarımızın da çocuklarıyla böyle devam edip gidecek inşallah.” demişti.

Elbette ne Ali Bayram ne de onun gibi olan başka arkadaşlarımız hiçbir zaman böyle bir beklenti içinde olmadılar. Onların Allah’ın rızasını kazanma dışında hiçbir düşünceleri yoktu, şimdi de yok. İşte geçici olan bu imtihan dünyasında “hoş bir sada bırakma” dedikleri herhalde buna deniyor.

Dün akşam vefat haberini alan bir arkadaşım “dünya meşakkatinden kurtardı Rabbim” diye bir mesaj göndermiş. İşin gerçeği de bu.

Ben Kayseri’deyken beni ziyarete gelmişti. Şehirde dolaşırken, yüksek yüksek binalara bakarak, “Kim bilir buralarda ne güzel insanlar oturuyorlardır, keşke dertlerimi onlara bir anlatabilsem. Çünkü Erzurum’da bu imkanlar yok, ama çok da yapacak iş var. İmkanlar da sınırlı…” dediğini hiç unutamıyorum. Dünyanın neresine gidersem gideyim, gördüğüm şehirlerde Ali Bayram’ın bu sözleri kulağımda çınlar.

Akşam, Kayseri’nin meşhur bağ evlerinden birine gitmiştik. Bir arkadaş Ali Hoca’ma “hocam, yaş kuru her şey Kuran’da yazılı deniliyor, ne dersiniz?” diye sorunca o da “evet doğrudur” dedi. “Peki hocam, bir çuval undan kaç ekmek çıkar, bu da var mıdır?” Ali Hoca “evet vardır” deyince ben de ne diyecek diye merak ettim. Sonra Ali Hoca dedi ki “Allaha inanan, onun dediklerini yerine getiren bir fırıncıya bu soruyu sorarım, o kaç tane derse işte bu kadar derim, demişti ve soruyu soran da “şimdi anladım demişti”. Makul, mantıklı, hazır cevap birisiydi.

Latin Amerika’ya gittiğinde, orada farklı insanlarla tanışmış, onları Türkiye’ye getirmişti ve birlikte ağırlamıştık. Daha sonra bu insanların hepsi de hizmet düşüncesiyle oralara giden arkadaşlarımıza kol kanat germişlerdi.

Yeniliklere hep açıktı. Arkadaşlarımız arasında bilgisayarı ilk kullanmaya başlayanlar arasındaydı. İnsanlarla kolayca diyalog kurabilirdi. Onunla tanışan bir insan onu sevmemezlik edemezdi. Gelecek nesillere güzel bir örnek oldu.

Hafızdı, hafızası çok güçlüydü. Akrabalarının hepsiyle ilgilendiği gibi, arkadaşlarının derdiyle de yakından ilgilenirdi.

Ali Bayram, herkesin istifadesine açık çok zengin bir kitaptı onu okuyabilen insanlar için.

Rabbim onu rahmetiyle yargılasın, ailesine ve sevenlerine sabır versin.

[Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan] 4.6.2020 [TR724]

Hasret köprüleri kuran mimar [Harun Tokak]

Gece sabaha yürüyor.

Odamda bir başımayım. Sessizlik gittikçe derinleşiyor. Telefonuma düşen “tık” sesi yüreğime bir kor gibi iniyor.

 “Ali Bayram Hoca vefat etti.”

O “tık” sesi bir anda tipiye dönüşüyor. Titremeye başlıyorum. Bir dağ başında uçurumların kıyısında titreyen bir acı çiçeğine dönüyorum. Nice ölüm haberleri almıştım ama hiç bu kadar yıkıldığımı, savrulduğumu, tipiye tutulduğumu hatırlamıyorum.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


O bahar yüzlüydü. O açık sözlüydü. Çok güzel evlatlar yetiştirmişti. Damatları sevilen ve seçkin insanlar…

Ama bütün dünya çocuklarının babasıydı.  O bir baba adamdı.

Bir yangın yeri yüreğinden her dem ayrı bir bahar yükselirdi. Yüreğinin yangınları ile yürürdü yarınlara. Ateşte açan bir gül gibiydi.

Güzel bir insandı. Birkaç tane dili anadili gibi konuşurdu. Gittiği her ülkenin devlet başkanları ve halkıyla kısa sürede kırk yıllık dost olurdu.

Sevecen, nüktedan bir insandı. Girdiği her meclise mutluluk peşinden gelirdi. Dost canlısı bir insandı.

Gönlü genişti, cömertti.

Bir barış adamıydı. İşlerini sulhla çözmeyi severdi. İnisiyatif almaktan korkmazdı.

Zekiydi. Çalışkandı, cesurdu, idealistti. Mertti.

Gürül gürül akan bir çeşme başını bekleyen bir ulu çınar gibiydi.

Hayli zamandır Yusufların ülkesi Kahire’de, nazlı nazlı akan Nil kıyılarında ağır aksak dolaşıyordu. Bu sene teravihi Kazak ve Azeri öğrencileri ile kılmıştı.

Zaman zaman görüşüyorduk. Ta oralardan takılırdı bana ve eşime.

“Abla köyden gelenlerden bize de gönder, gurbette garibiz buralarda.”

“Köy mü kaldı Ali Ağabey!”

Hayalim yıllar öncesine, bir Bakü akşamına gidiyor.

Hazar’ın kıyılarında onunla birlikteyiz.

Denizden gelen tatlı ve ıslak bir esintiye bırakmışız kendimizi.

Bakü’nün en hüzünlü mekânı olan Şehitler Hıyabanı’nı yangın yerine döndüren güneş, alev püsküren ciğerlerine yanık karanfil kokuları çekerek batıyor.

Hazar’ın kurşunî sularına akşamın melali çöküyor.

Rüzgâr, Şehitler Hıyabanı’ndan yanık karanfil kokuları taşıyor yüreğimize.

1990’ın 20 Ocak gecesini konuşuyoruz.

İçimizin kan ağladığı, tankların özgürlüğe yürüyen insanları asfaltlara yapıştırdığı, feryatların arşa ulaştığı kanlı geceyi…

Gündüzünde, katledilen şehitlerini kucaklarına alarak yüz binlerin, Azadlık Meydanı’na koştukları günler.

Boşuna değildi her bir karanfilden yanık kokusunun gelmesi.

Anadolu o günlerde büyük bir göz olmuş Azeri kardeşleri için ağlıyordu. Ama yapılan yardımları ulaştıracak bir hattımız bile yoktu.

O acılı günlerde, Fethullah Gülen Hocaefendi katliamı kürsüden anlatırken bayılmıştı. Sevenleri, korku ve şaşkınlıkla “Hocaefendi öldü … Hocaefendi öldü!” diyerek başına üşüşmüşlerdi.

Acılardan yontulmuş nurani bir heykel gibi kürsüde uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra, kendine geldiğinde; “Korkmayın ben bu kürsülerde ölecek kadar şanslı değilim.” demişti.

O günlerde kardeşlerinin yardımına yine Anadolu’nun fedakâr insanı koşmuştu.

Bir Hazar akşamında Hasret Köprüsü’nün nasıl umutla örüldüğünü anlatıyor…

“1990 yılıydı…

Azeri kardeşlerimizin ne kadar zor durumda olduklarını televizyon ve gazetelerden takip ediyorduk. Durum dehşet vericiydi. İçimiz kan ağlıyordu. Azerbaycan’da ve Nahcivan’ da ilaç ve yiyecek sıkıntısı had safhadaydı. Yardım çığlıkları geliyordu.

Ben o zaman Zaman Gazetesi’nin Doğu Anadolu temsilcisiydim. Erzurum’un fedakâr işadamlarıyla bir araya geldik. Duygu dolu bir toplantı oldu. Her zaman olduğu gibi Anadolu insanı yine coşmuştu. Her fedakârlığa hazırdılar. Beni de temsilci seçtiler. Önce dönemin Nahcivan Başbakanı İbrahim Bican Bey’le irtibata geçtim. Başbakan, ‘Bunu telefonda halletmek zor görünüyor, ben durumu Haydar Aliyev Cenaplarına da anlattım, onun da kanaati sizin Aralık sınırına gelmeniz ve orada bu konuyu konuşmamız.’ dedi.

‘Varılmaz yol değil, nice hardasın?

Ben burada, sen ise aha şuradasın.

Bilirim bu sıra sen de dardasın.’ diyerek, düştüm yola.

Aralık sınırına vardığımda, Başbakanla beraber, çoğu kabine üyesi 10 kişilik heyet, Nahcivan tarafındaki Dil İskelesi’nde beni bekliyordu. Ben küçük bir kayıkla Aras’ın öte yakasına geçtim.

İbrahim Bey ve heyetle kucaklaştık.

Seneler önce Ağrı Dağı’nın eteklerinde güneşin doğuşunu seyrederken, acaba bir gün şu huduttan Asya kıtasına geçmek ve Azeri kardeşlerimize kavuşmak nasip olur mu, diye düşünürdüm. Düşlerim gerçek olmuştu.

O tarihi görüşmeyi nehrin kıyısında gerçekleştirdik. Sayın Başbakan’a ve beraberindeki heyete;

“Efendim, Anadolu koca bir göz olmuş sizin için ağlıyor. Neler yapabileceklerini soruyorlar. Beni de temsilci seçtiler. Nelere ihtiyacınız varsa lütfen bize bildirin. Ben, Fethullah Gülen Hocaefendi’yle de konuştum.

Bana; ‘Ali Bey! Kardeşlerimiz için elimizden ne geliyorsa yapalım!’ dedi, dedim.”

Heyet çok duygulandı.

Uzunca bir ihtiyaç listesi çıkarttık. Liste de yok yoktu. Yardımların taşınması için de nehrin en dar yerine bir köprü inşa edilmesine karar verildi.

Adı da “Hasret Köprüsü” olacaktı.

Ertesi gün gazetede konuyla ilgili bir makale yazdım.

Bütün Anadolu harekete geçti.

Anadolu insanı her zamanki gibi coşmuştu, yardım konvoyları sıra sıra yollara dizildi.

Köprünün yapımı tamamlandığında konvoylar da Aralık sınırına dayanmışlardı.

Açılışa Rahmetli Aliyev de geldi.

Çok sevinçliydi. İki kardeş halk, iki uçta kucaklaşmak için hasret ve heyecanla bekleşiyorlardı.

Aliyev’le köprünün tam ortasında buluşarak yeniden kucaklaştık ve köprünün ortasına bağlanan kurdeleyi birlikte kestik. Böylece yıllarca kapalı olan sınır aralanmış, kardeşlik köprüleri yeniden kurulmuştu.

Kurdelenin kesilmesiyle birlikte insanlar köprüye hücum ettiler.

Köprü sallanmaya başladı. Hatta birkaç tahtası kırıldı ve Aras Nehri’nin azgın akan sularına düştü. Biz o boşluklardan suya düşmemek için Aliyev’le birbirimize sarıldığımızda Aliyev’in söylediği sözleri hiç unutamıyorum.

“Ali Bayram, endişe etme, ikimiz bu iki milletin kavuşması için gösterdiğimiz çabadan dolayı düşersek de düşelim. İki halkın dostluğuna, hasretinin bitmesine, iki Ali feda olsun!”

Salimen Türkiye tarafına geçtik.

Aliyev, İlk defa Anadolu toprağına ayak basıyordu. Hasretle öptü ve kokladı, Anadolu toprağını. Onun ardından halk hücum etti. Asker süngüyü uzattı. Etten duvar ördü. Aliyev, “Biz yetmiş yıldan beri bu süngüyle mücadele ettik. Şimdi de kardeş süngüsü Anadolu toprağını öpmemize engel oluyor, bırakın insanlar öpsünler!” dedi. Asker çekildi. Köprüden geçen toprağı kokladı, öptü, göz yaşı döktü.

Bir müddet sonra vedalaştık. Aliyev, tekrar o Hasret Köprüsü’nden geldiği heyetle birlikte döndü ve gitti. Yardım konvoyları da birer ikişer geçmeye başladı.

“Hasretim, yetmiş yıl geçti aradan

Hasretim, bu sabır sanma sıradan

Hasretim, bir ışık parlar buradan

Düş değil, erilir Hasret Köprüsü.”

İşte o gün açılan Hasret Köprüsü’nden önce yardım konvoyları, ardından “Önden Giden Atlılar” geçtiler. Mehlika Sultan’a aşık gençler gibi koştular Kaf Dağlarına doğru. Okullar açtılar, üniversiteler kurdular. Kalıcı kardeşlik köprüleri oluşturdular.

Hazar’ın kurşuni sularına akşamın melali çöküyor.

Bakü’nün en hüzünlü mekânı olan Şehitler Hıyabanı’nı yangın yerine döndüren güneş, alev püsküren ciğerlerine yanık karanfil kokuları çekerek, gidiyor.

Hazar’ın serin suları önce kararıyor, sonra da mehtabın aydınlığında salınmaya başlıyor.

Uzaklardan, Şehitler Hıyabanı’nın yanık karanfil kokuları doluyor yüreğimize.

Gökten sarkıtılmış yedi kandilli Süreyya gibi yanan meşalenin etrafını sarıyor şehitlerin ruhları.

Ali Bayram Bey ve yanımızdaki Işık Süvarileri ile bir Anadolu’ya, bir Bakü’ye bakıyoruz.

“Aynı iklim, aynı toprak, aynı kan,

Aynı türkü kulaklara yayılan.

Burası Kars, Iğdır. O yan Nahcivan,

Umutla örülür Hasret Köprüsü.”

Ve hasret köprüleri bir bir geçilir. Sert toynak sesleri, küheylan kişnemeleri duyulur Asya bozkırlarında.

Bunlar, Önden Giden Atlılar’dır.

“Gideriz nur yolu izde gideriz

Taş bağırda sular dizde gideriz”

Soylu ve sevdalı steplere salarlar kendilerini.

Ve bir bahar rüzgârı gibi koşarlar Asya’nın ay ışığı vurmuş bozkırlarına.

Yıllarca yağan sağanaklar, sert esen fırtınalar hırpalamıştır Asya’yı.

Ölen kış, son tipilerini savurmaktadır.

Gayri o da hep yollardadır.

Adapazarı’ndan, Erzurum’a, Erzurum’dan Azerbaycan’a Azerbaycan’dan Kazakistan’a hasret köprüleri kurar.

Karanlık bozkırlara şafak ferahlığı gibi doğar.

İşler sarpa sardığında seccadesine sarılır. Geceler boyunca ağlar, sızlar. Ev arkadaşları onun ağlamalarını dinlerler odasının kapısında. İlk zamanlar Kazakistan Maarif Bakanlığı’ndan günlerce randevu alamayınca “Galiba olmayacak bu iş. Kapılar açılmıyor.’’ diyerek geceler boyunca ağlayışları Tanrı Dağları’nı titretir.

Geceleri delik deşiktir. Uyku tutmaz gözleri, geceleri gezinir durur koridorlarda.

“Sabah olur akşam olur ağlarım

Nerde benim Ural Altay dağlarım”

Ne sabah akşam kapıları aşındırmalar ne de ağlamalar…

Bir türlü açılmaz kapılar.

“Arkadaşlar yarın gidiyoruz kapılar sürmeli bize.”

O gece en sevdiği nur yüzlü insan seslenir kendisine, “Bu insanlar tam bir asırdır sizi bekliyorlar.”

O günden sonra bir bir açılır kapılar.

Yıldız yıldız saçılır bozkıra okullar.

Şehirler adeta birbirine seslenir.

Çocuk cıvıltıları ile şenlenir şehirler.

Kazakistan’dan ayrılmak zorunda kalması dokunmuştu yüreğine.

Kazak dostlarını ve bozkırlarını hiç ama hiç unutamadı.

O günden sonra eski görkemli günlerine bir türlü geri dönemedi.

Nice zamandır yüreği yorgundu.

Adımları ağırdı.

Anlaşılan son süreçte yaşadıklarına kalbi daha fazla dayanamadı.

1999’da Mısır’a gittiğinde çok uzak demelerine rağmen ısrarla Zahidü’l Kevserî ve Mustafa Sabri’nin kabirlerini ziyaret etmişti. Şimdi onlara komşu oldu.

Coşkun akan nehir yatağına çekildi.

Rüyalar yetim kaldı.

Gece sabaha yürüyor.

Odamda bir başımayım. Sessizlik gittikçe derinleşiyor. Telefonuma düşen “tık” sesi odanın her yerinden duyuluyor.

 “Ali Bayram Hoca vefat etti.”

Sürgün yaşadı, sürgünde vefat etti, sürgün alimlerin safında yerini aldı.

Hasret köprüleri kuran mimar, mekânın cennet olsun.

[Harun Tokak] 4.6.2020 [TR724]