Kayaya tosladınız ağam kayaya! [Ercümend Perver]

Hizmet Hareketiyle mücadele edenler ve Hizmet Hareketine karşı zalimleri destekleyen dilsiz şeytanlar, Hizmet Hareketinden gördükleri ve Hizmet Hareketi sayesinde yaşadıkları yüzlerce güzelliğe rağmen “Ey Musa sen haklısın ama karnımızı Firavun doyuruyor” deme gafletini göstermişlerdir. 

“Çalıyorlar ama çalışıyorlar”, “Amaan canım tek bunlar mı çalıyor? Bal tutan parmağını yalar” diyerek “Beytülmal” dediğimiz millete ait olan hazineyi soymalarına menfaatleri gereği sus pus olanlar, hırsız ve haramilere gösterdikleri müsamahanın yüzde birini Hizmet Hareketine göstermedikleri gibi saldırmaya gelince ayranları kabarıyor. Üstelik yalan ve iftira olduğunu bildikleri halde saldırmaları, arzın ve semanın nefretini celb edecek kerteye gelmiştir. 

Efendimiz S.A.V Medine’ye teşrif buyurduğunda Efendimizi ziyaret eden Yahudi alimi Abdullah bin Selam gibi “Vallahi bu simada yalan yok” diyecek kadar, bu millet de Hizmet Hareketine mensup insanların dünyanın en güvenilir ve itimat edilir, muhabbet fedaileri olduğunu biliyorlar. Biliyorlar ama gel gör ki haset gözlerini kör, kulaklarını sağır, dimağlarını idrakten azat etmiştir. 

Kalplerini hissetmez, vicdanlarını şeytana emanet ettirmiştir. Aslında atılan iftiraların zerresini hak etmediklerini de biliyorlar. Ama dediğimiz gibi haset en masum insanı bile canavarlaştırıp Kabil’e Habil'i katlettirebiliyor. İşte bütün imkânlarına rağmen hem çalışmayıp hem de başarı ve alkış bekleyenler Hizmet Hareketinin dünyanın dört bir tarafında alkışlanması karşısında hasetten deliye döndüler. 

Ama bilmiyorlar ki Hizmet hareketinin başarısındaki hikmet ihlaslı olmalarıydı. O da siyasetin semt-i muhitine uğrayan bir şey değil. Allah’a değil de kendilerini seçenlere beğendirmeye endeksli bir uğraşın, rıza ve rıdvan endeksli gayretlere galebe çalması mümkün değildi. Bunu bir türlü kabullenemeyen zavallılar, kendilerinin olduğu yerde başkasının daha fazla alkışlanmasına tahammül edemeyerek kırmızı görmüş boğa gibi saldırdı burnunun dikine. Neylersin kayaya tosladılar. Ama farkında değil zavallılar. Kaya diyorum zira tosladığı yer öyle toslamakla devrilecek yer değildi. Niye mi? Okuyalım... 

Rahmetlik Cengiz AYTMATOV’un Lütfi KIRDAR Kongre Merkezi'nde 75. Yaş günü kutlamasına ben de davet edilmiştim. Davetlilerin arasında Türkmenistanlı yazar İlyas AMANGELDİ beyefendi de vardı. Hem yazdığı “Kalır dudaklarda şarkımız bizim” adlı eserinde bahsettiği, hem de bize bizzat anlattığı Hizmet Hareketine ait Orta Asya'daki okullarda yaşanan ilginç bir hadiseyi size nakledeyim de devrin zalim ve aveneleri nasıl bir kayaya tosladıklarını öğrenmiş olsunlar.

Üniversite eğitimi ve diyarı gurbette açılan Türk okullarında belletmenlik yapmak üzere, takkenin içine kağıtlara isimlerinin yazılıp konularak kurayla nereye gidecekleri belli olan yirmi yaşlarında bir delikanlı Orta Asya'da bir ülkeye gider ve Üniversite eğitiminin yanında Hizmet Hareketine ait bir okulda belletmenlik yapmaya başlar. Çok kısa sürede öğrencilerine kendini öyle sevdirir ki öğrencilerin ailelerinden biri haline gelir. 

Bir gün sorumlu olduğu ortaokul talebelerinden biri, bilinmez; yediği bir şey mi dokunur ne yapar, akşam ishal olur ve gece yatağını kirletir. Bunu fark eden delikanlımız hemen çocuğu banyoya alır üstünü temizler yatağını değiştirir ve kendi pijamalarından birini öğrenciye vererek tekrar uyumasını sağlar. Yatakhaneyi çok kötü bir koku sarmıştır. Hemen camları açar ve havalandırdıktan sonra banyoya geçer rahatsızlanan çocuğun pijamalarını yıkamaya başlar.

O dönem okulların açıldığı ülkelerdeki yetkililerin Hizmet Hareketine mensup arkadaşlar hakkında hala kafalarında kuşkular vardır. Gece gündüz gizli gizli denetlerler. Okul idarecilerinden biri de o ülke vatandaşıdır. İşte böyle bir günde gecenin bir saati yatakhanenin ışıklarının yanması dışarıdan sürekli gözetleyen bu idareci ani bir baskınla yatakhaneye girer. İçeride kötü bir koku var ve belletmen banyoda bir şeyler yıkıyor. Soruyor...
-Evladım bu ne hal 
Bizim delikanlı mahcup bir edayla 
-Hocam çocuklardan biri ishal olmuş altını kirletmiş onun pijamalarını yıkıyorum.
-İyi de evladım sen niye yıkıyorsun. Nasıl miden kaldırıyor. Bırak annesi yıkasın veya at çöpe gitsin. Altı üstü bir pijama.

Belletmenin yaşı genç ama dedim ya şakirt. İdareciyi gözyaşları içinde bırakıp alnından öptürecek şu cevabı veriyor:

-Hocam eğer ben bunu şimdi yıkamazsam bu arkadaşın arkadaşları sabah bu manzarayla karşılaştığında arkadaşımızın onuru rencide olur. İkinci mesele; eğer ben yıkamaz da bunu çöpe atarsam hafta sonu ailesinin yanına gittiğinde annesi bu pijamayı sorarsa çocuk bu durumu anlatmaya utanır ve yalan uydurmak zorunda kalabilir. Öğrencilerimin hiç birinin yalan söylemesine gönlüm razı değil. Zira yalan öyle kötü bir haslettir ki; söylediğin yalanın anlaşılmaması için ilk yalandan daha büyük bir yalan söylemek zorundasın. Onu da kapatmak için ondan daha büyük bir yalan uydurmak zorundasınız. Ama hakikatin er-geç anlaşılması gibi değişmez bir kuralı var. En sonunda ortaya çıkar ve arkada korkunç bir itibar enkazı bırakır. Biz geleceğin mimarlarını bu illetten korumamız lazım. 

Anladınız mı kiminle aşık attığınızı ey zalim ve avaneleri. Hizmet hareketine mensup, yirmili yaşlarda bir delikanlının ferasetinin binde biri sizde olsaydı bugün hem ülkemiz hem siz imrenilen bir durumda olacaktınız. KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Dershanede dersi bittikten sonra evine gitmeyip, arkadaşlarına göre derslerde biraz gerileyen, geleceğin emanet edileceği öğrencilerinden birisini ekstradan ders çalıştıran ve bundan zerre kadar dünyalık bir menfaat ummayan, öğrencisinin her şeyiyle daha fazla ilgilenme adına bir sandalye üzerine oturttuğu yavrusunu fark etmeyen ve öğrencisine soru çözerken sandalyede oturmuş vaziyette uyuyakalan ciğerparesinin boynunun yana düşmesi karşısında, öğrencisinden müsaade isteyip çocuğunu iki sandalyeyi birleştirip yatırdıktan sonra soru çözmeye devam eden fedakâr öğretmen ablalarımızla mücadeleye girmekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Eve ya da yurda yatılı öğrenci aldığı vakit, çocuğunu bakıcıda bırakan ve ardına bile dönüp bakmadan hizmet evlatlarının yanına koşan ve onlarla nasıl daha fazla vakit geçirebilirimin derdine düşen eli öpülesi civanmert öğretmenlerin sezeryanla yeni doğum yapmış kanaması bile durmadan bebeğiyle birlikte göz altına alarak ardından hapishaneye gönderilen masum insanlara musallat olmakla KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Onca işi gücü arasında öğrenci evlerine arada bir uğrayıp hal hatır sorduktan sonra sessizce mutfağa geçip dolaplara bakan ve elinde bir liste evden çıktıktan birkaç saat sonra bir başka abiyi de yanına alarak, elinde erzak poşetleriye yeniden evin kapısına dayanan esnaf abilerimizin mallarına haydut gibi çöküp hürriyetlerini gasp etmekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Evinin salonundaki koltukları değiştirmek için kendisine danışan öz kardeşine “Bence gerek yok, bir süre daha idare eder bunlar. Ama illâ masraf yapacak kadar paran varsa verdiğin bursu bu ay artır ve o parayı da üzerine ilave ederek bu ay daha fazla kişiye burs ver” diyen hasbi abilerimize (Diliniz kurusun) terörist demekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Mezun olduktan sonra kendisine ve ailesine gelen iş tekliflerini elinin tersiyle itip SSK'sı bile yatmayacak şekilde çalışan diğergam arkadaşlarımıza hapishaneleri mesken ettirdiniz ama KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Maaş kelimesini zikretmeyi uygun görmeyen soyadı Gülen ama gözü hemen her zaman yaşlı önderinin beyanına istinaden, “Ne kadar maaş alıyorsun” sorusuna mukabil ben bir miktar bursla hayatımı devam ettiriyorum diyen nitelikli fedakâr kardeşlerimize “Rantçı demekle” KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Mezun olur olmaz çok yüksek bir maaşlı işi bırakıp, yurt dışına vazifeye giden ve yaklaşık 6 ay geçtikten sonra kendisine “Abi nasıl maaş durumunuz, alabiliyor musunuz dediğimde, ne maaşı be gözüm Elhamdülillah karnımız doyuyor. Biz geldiğimizden beri neredeyse her gün patates yiyoruz. Neyimize yetmiyor ki bekâr adamız” diyen adamın hası yiğitlere “Haşhaşi" demekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Girdiği dersleri bile hesap etmeyip kendisine idare tarafından ek ders ücreti ödenmek için çağrıldığında bu ay ne kadar ek derse girdin sorusuna “Abi hiç hesap tutmadım ki diyen Allah dostu dostlarımıza “”Sülük” demekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Oynamaktan çok hoşlanmadığı için hatta oynamasını da pek beceremediği halde, sırf öğrencilerini memnun etmek ve onlarla daha fazla vakit geçirebilmek, kendi değerlerini onlara da sevdirebilmek için halı saha maçları yapan, topa doğru dürüst vurmayı bile bilmeyen öğretmenlerin futbol oynamaya çalışması, vazifesinin gereğini hakkıyla yapan, mesuliyet sahibi er oğlu erlerimize “Hain” demekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

İkisinin de akşam mesaiden sonra birbirlerini arayıp “Çocuğu okuldan (veya) kreşten sen alır mısın" diyen eşlerin bir diğerine “Ben de sana onu diyecektim benim bir işim çıktı” diyen işinin delisi ailelerimize en iğrenç iftiraları atmakla KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA...

Belki çoluk çocuğu ile yalnızca bir pazar sabahı kahvaltı ve sonrasında bir gezinti yaparak ilgilenebilecek iken onu da arkadaşlarıyla veya öğrenci kardeşleriyle “Orası Eyüp Sultan senin, burası Hacı Bayram benim” deyip, bir pazarını da bu şekilde geçiren, hizmetin aşkıyla yorulma bilmeden koşan ve coşan yiğitlerimize “Virüs” demekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Hocasına gece 12’den önce eve girmeyeceğim diye söz veren ama nasılsa bir gece 12 ye 10 kala evinin önüne gelen ve tam arabasından inmek üzere iken saatine bakınca daha 10 dk olduğunu gören, “Bu kalan 10 dakikayı da arabada direksiyon başında Bir Fetih ve Yasin okuyarak geçiren tam da hocasına söz verdiği gibi 12’de evine giren sözününün eri yiğitlerimizi işi ve aşından etmekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Kimsenin kimseye karşılıksız bir şey vermediği ve verenlere de bağışlayın enayi   gözüyle bakıldığı bir dönemde, verdiğinin nereye gittiğini bile sorgulamadan o güvendiği insanlara kazancının yarısını veren birbirine itimadı tam arkadaşlarımızı hapishanelere tıkmakla KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA… 

Kaplıcasıyla meşhur bir beldede, başka şehirlerden gelen hiç tanımadığı insanlara sırf  iman hakikatlerini anlatma, kendi inandığı değerleri başkalarına da sevdirme adına hamamda kese atan ve bunu da hiç yüksünmeden yapan oldukça varlıklı dava delilerimize dünyayı zindan etmekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA… 

Kendisi tamamen sözelci yani Türkçe, Sosyalci olduğu halde, evine gelecek olan er oğlu er adayları için bir hafta önceden anlatacağı Fizik Kimya konularına çalışan, yaşı daha küçük ama hedefi kocaman devlerimizle güreşmeye kalktığınız için KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

İzdivaç zamanının kendisine gelip çattığı söylendiğinde siz bilirsiniz deyip, teklif edilen adayla utana sıkıla görüşmeye giden ve buram buram terleyen ahlak abidelerimize sapık dediğin için KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

İlk defa görmelerine rağmen, üzerlerinde taşıdıkları temsilin en etkili hitabından dolayı “Ben çocuğumu buraya getirirken dersleri için değil, sizler gibi ahlâklı bir insan olması için getirdim” diyen annenin veya babanın evladını teslim etmesine vesile olan ahlak-i Nebi sahibi, temsil ettiği değerlerin hassasiyeti idrak etmiş irade sahibi fertlerimize akla hayale gelmedik iftiralar attığınız için KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Eve geldiğinde çocuğu uyumuş, sabah da erken çıktığı için çocuğunu yine uyanık vaziyette göremeyen ve doya doya sevip koklayamayan hizmet aşıkları abi ve ablalarımıza “Sizi sinek gibi ezeceğiz” diyerek aşağılayan. Ama sinek gibi ezilen savcı ve hakimleri şamar olanı gibi kullandığınız için KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA… 

Kendisine verilen gazete aboneliği hedefini 1 eksikle yakalayamamanın hüznüyle evine girmeye hicâb eden mahzun gönüllere biraz sonra komşusunun, “Sizin eve gelen gazete deneme verecekmiş beni de abone yapar mısınız? Çocuğuma deneme almak istiyorum diye gelip abone olmasıyla sevinç gözyaşları döken, hayatının baharındaki davasının delisi gençlerimizi ölümden beter işkenceler etmekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

İmam Hatip Okulundan mezun olmuşların sadece yüzde on üçünün namaz kıldığı araştırmalarla sabitken, Hizmet Hareketine mensup insanların hiç birinin namazlarını kaçırmamasına, hele ömrü camiyle eve arasında geçmişlerin camilerine Hizmet Hareketinden birinin atanması sonucu ilk defa ağlayarak namaz kıldıran arkadaşı görünce; “Ya hu bu hocanın bir derdi var ama söylemiyor” diyen “Ham yobaz softaların arasında” eşine rastlanmazken neredeyse bütün hizmet hareketine mensup arkadaşlarımızın bütün namazları böyleyken “Bunlar istikameti kaybetmişler” iftirasını atmakla KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Bir beldede dışarıda yemek yemeğe gidileceği zaman, oranın eti veya yemekleri caiz mi diye, insanların o güne kadar pek de alışık olmadığı bu soruyu, birbirlerine soran, haram helal hassasiyeti zirvede ihlaslı kardeşlerimize “Mezarlık soyguncusu” demekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Hasılı; “Rabbim vücudumu öyle büyüt öyle büyüt ki cehennemi sadece ben doldurayım, istemem başka kulların yanmasın” diyen merhametin ve sıddıkıyetin makamı rehberimiz Hz. Ebu Bekir efendimiz var. İbadetlerini ne cennet için ne de cehennemden korktuğu için yapmayan, Rabbim emrettiği için yapan Cüneyd-i Bağdadi gibi büyüklerimiz var. Cennetin hurilerini, altından sütten ırmaklar akan köşklerini “İsteyene ver onu bana seni gerek seni” diyen Yunus gibi erenlerimiz var. Ve asrın çilekeşi “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım diyen pir-i muganlarımız var. Hele “Cennetin sekiz kapısı sizin için açılsa teşrifatçılar bütün ikram-u izzetle buyur etseler içeri, siz iki kişiye daha iman hakikatlerini atlatıp onun da cennete girmesini sağlama derdine olacaksınız” diyen büyüğümüze “Sahte peygamber, alim müsveddesi” demekle KAYAYA TOSLADINIZ KAYAYA…

Ve nokta… 

Yurt dışında faaliyet gösteren okullarımızdan birinin yan tarafında yükselen yurt inşaatına öğrencilerden biri çıkar ve inşaattan düşer. Okul müdürü o an için okulda yoktur. Telefonla haber verirler. “Hocam çocuklardan biri inşaattan düştü durumu ciddi hemen gelin” derler. Okul müdürü arkadaşımız sorumluğun ağır yükü altında dudaklarından şu cümleler dökülür “Allah’ım bize emanet edilen bu çocuğun ailesine ben şimdi ne derim. İnşallah düşen benim çocuğumdur” der. Ve hakikaten okula geldiğinde düşen çocuğun kendi çocuğu olduğunu görür ve derin bir nefes alır; “Oof Elhamdulillah” der. 
Kayaya tosladınız ağam kayaya… 
VESSELAM…

[Ercümend Perver] 17.5.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Kerpiç evde hayat [Safvet Senih]

Bize gelen bir  e-maili sizlerle paylaşmak istiyorum:

Arabaya yakıt almak için benzinliğe uğradım. Arabama benzin koyan eleman beni tanıdığı için dedi ki; ‘Ağabey az önce iki müşteri konuşuyordu kulak misafiri oldum. Sizin arkadaşlardan birisi hapse girmiş. Hanımı da üç çocuğu ile birlikte Renkli köyünde kerpiç evde kalıyormuş. Çocuklarını komşuların verdiği çocuk maması ile doyuruyormuş’ dedi,  ‘Adı da Osman’mış. Bir ara bizim burada gazete dağıtıcılığı yapmış’ deyince arkadaşı hatırladım. Benzini aldım ve hemen eve gittim. Hanımı yanıma aldım ve düştük yola. 

Hanım dedi ki;
-‘Bey nereye gidiyoruz?’

-‘Sorma hanım;  Yaklaşık on sene önce üniversiteden mezun olmuş bir talebemiz vardı. Öğretmen ataması yapılıncaya kadar ilçemizdeki gazeteleri dağıtmıştı. Öğretmen olduktan sonra bir daha görmedim. Bugün benzin istasyonundaki arkadaşlar söyledi; üç çocuğu ile  birlikte mağdur bir aile var dediler. Anlattıklarına göre bu bizim gazete dağıtıcısı Osman’ın ailesine benziyor. Gidip bir bakalım. Var mı bir ihtiyacı sorup öğrenelim. Allah ahirette bize hesap sormadan biz ablamızın bir ihtiyacı var mı diye soralım.’ dedim. 

Hanımla belirtilen köye vardık. Tek bildiğimiz ablanın üç çocuğu ile topraktan kerpiç evde kaldığı. Bir köylüye sorduk 'kerpiç evde oturan üç çocuklu bir aile arıyoruz' dedik. Bize iki ev tarif ettiler. Tarif edilen evin birine gittik. Baktık ki Suriyeli bir aile oturuyor. Dedik ki; ‘Bu bizim  aradığımız aile değil.’ Diğer toprak eve gittik. Hanıma dedim ki, 'Sen git eve bir bak. Bizim aradığımız ev mi?' 

Hanım evin kapısını çaldı ve üç çocukla birlikte bir abla kapıyı açtı. Bizim arkadaşın ailesi olduğu her hallerinden belli oluyordu. Abla bizi içeriye buyur etti. Biz ise gözyaşları içinde eve girdik. Ev perişan. Yokluk ve fakirlik her yerden belli oluyor. Ablanın öğretmen olan beyi tutuklanınca; annesinin evine gitmekten başka çareleri kalmamış. Ablaya; ‘Beyiniz niçin tutuklandı? Hangi hapishanede tutuklu? Ziyaretine gidebiliyor musunuz? Ve  benzeri  sorular  sorduk. 

Abla; bizim sorularımız karşısında hem ağlıyor hem anlatıyordu.

Ablanın ifadeleri: ‘Beyim öğretmen olduğu için bu şehirde oturuyorduk. Kocam öğretmenliği çok seviyordu. Hep söylerdi: ‘Ben çok fakir büyüdüm. Çok zor şartlarda okudum. Fakat Allah nasip etti öğretmen oldum. Bunun şükrünü fakir öğrencilere ücretsiz ders vererek ödeyeceğim’ diyordu ve bir dernekte ücretsiz olarak fakir öğrencilere hafta sonları ders veriyordu. Tâ ki 15 Temmuz darbe olayına kadar. Kocamı KHK ile ihraç ettiler. Daha sonra kocamı sen Hizmetin derneğinde çalışmışsın. Demek ki sen de teröristsin-darbecisin deyip tutukladılar ve kocamı başka bir şehrin hapishanesine gönderdiler. Biz burada, tutuklu olursa tanıdık aileler var. Kocamın yanına gidip geliriz diyorduk. Fakat kocam buranın hapishanesinden oranın hapishanesine gönderilince bizim bütün ümitlerimiz kırıldı. Çünkü oraya gidip gelecek hiç paramız yok. Orada hiç tanıdığımız yok. Kalacak yer yok. Kocam ihraç olmadan önce bir ev alalım diye bütün elimizdeki parayı bir eve yatırmıştık. O evin aylık taksit borçları var. Evimizin kapısını çalan yok. Halimizi hatırımızı soran yok. Burada, kaldık yapayalnız. Oraya, kocamın haftalık görüşmelerine gidemiyorduk. Üç çocuk karnı acıkınca yemek istiyor. Ben ev hanımı olduğum için hiçbir gelirim yok. Ve çaresiz bir şekilde annemin yanına bu eve geldik. Annemin iki ayda bir 500 TL olmak üzere aldığı bir yaşlılık maaşı var. Çok şükür, annemin bu yaşlılık maaşı ile geçiniyoruz. Sabahtan akşama çocuklar buz dolabındaki yiyecekleri bitiriyor. Bir bakıyoruz sabah tekrar dolap dolmuş. Nasıl oluyor bilmiyoruz. Ama Rabbim bereketlendiriyor.’ 

Abla anlatıyor biz hanımla ağlıyoruz. Abla devam etti anlatmaya. ‘Bir gün bir telefon geldi. Telefondaki bayan dedi ki: Ablacığım kocanızın bu hafta açık görüşü var. Ben sizin otobüs biletlerinizi aldım. Ben sizi orada otogarda bekliyor olacağım ve kocanızın bulunduğu hapishaneye sizi götüreceğim’ dedi. Benim için ve çocuklarım için inanılması çok güç bir sürpriz oldu. Hakikaten otobüs firmasını aradık sorduk biletlerimiz alınmış. Bir bayram heyecanıyla oraya vardık. Bizi telefon ile arayan abla arabasıyla bizi karşıladı ve bizi beyimin bulunduğu hapishaneye açık görüşe götürdü. Aylardır kocam ve çocuklarım birbirimiz görmemiştik. Açık görüşte kocam çocuklarım ve ben bayram ettik. Bize bu bayram havasını yaşatanlar için Allah’a dua ettik. Kocama ‘Kim bunlar? Bizi nasıl buldular da yardım ettiler’ dedim? Kocam dedi ki: ‘Benim kaldığım koğuşta buranın eşrafından tutuklu arkadaşlar var. Onlar benim üzgün olduğumu görünce; derdimin ne olduğunu sordular. Ben de durumumuzu onlara anlatınca dediler ki: Üzülme yan koğuşta 'buradaki abilerinden bir abi var' dediler. İnşallah o senin derdine çare olur’ ve bir kağıda benim derdimi yazdılar. Pencereden yan koğuşa attılar. Yan koğuştaki abi attığımız kağıdı okumuş.  Allah razı olsun. Kendi haftalık görüşmesinde eşine senden ve çocuklarımızdan bahsetmiş. Abinin eşi de; almış seni ve çocukları buraya getirmiş. Ayrıca eşine demiş ki bunların bütün borçlarını öde ve aylık geçinebilecekleri kadar da para yardımında bulun.’ Eşi de beyinin dediği gibi aynen yapmış. O abimizden ve eşinden Allah razı olsun. Her açık görüş öncesi otobüs biletlerimizi alıveriyor ve bizim en büyük sorunumuzun çözülmesini sağlıyor. Rabbim ne muradları varsa versin. Şimdi, o abinin verdiklerini bir borç olarak yazıyorum’ dedi. Hanım ve ben ne kadar  duygulandığımızı anlatamam. Hanımla birlikte: ‘Bundan sonraki evinizin bütün market alışverişlerini biz karşılayacağız’ dedik. ‘Haydi markete gidelim ihtiyacın olanları sen al biz ödeyelim’ dedik. Abla dedi ki: ‘Ben asla öyle şey yapamam.’ O zaman benim hanım dedi ki: ‘Ben alışveriş yapıyormuşum gibi yapalım.’ Haydi gidelim diye ısrar edince zorla kabul ettirdik. Rabbime binlerce şükürler olsun; Bizleri Mağdur bir aileye “Kardeş aile” yaptığı için… 
       
[Safvet Senih] 17.5.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Zulümde 27 Mayısçılar geride bırakıldı! [Ali Emir Pakkan]

Pazartesi  bir haber düştü sosyal medyaya. K. Ereğli'de 3 gün önce sezaryenle doğum yapan bir İngilizce öğretmeni tutuklanmıştı! Bebek ve lohusa anne cezaevine kondu! Haberleri ve fotoğrafları görünce gayri ihtiyari, '27 Mayısçılar, siyasi İslamcılardan daha insaflıymış!" dedim. 

Anlatayım..

27 Mayısçılar bütün Demokratları tutukladı. İçlerinde milletvekili Necla Tekinel de bulunuyordu. Yassıada'da şartlar kötüydü. DP'lilere sert davranıyorlardı. Necla Tekinel'i Bizans zindanlarında sorguladılar. Ancak bir süre sonra Necla Hanım'ın hamile olduğu anlaşıldı. Cezaevi yönetimi bu durumu öğrenince muamele değişti! Yumuşadılar! 

DP'li vekil, Yassıada duruşmaları sürerken rahatsızlanınca hastaneye (Kasımpaşa) kaldırıldı. Bir oğlu dünyaya geldi. Anne ve bebek, 20 gün hastanede tutuldu. Mehmet adı konulan bebek için koğuşta yer ayrılmıştı. Ama Necla Hanımın stresten sütü kesildi. Bebeğini bir süre dışardan aldırdığı sütle besledi. Daha sonra bebek, babaannesine teslim edildi! Necla Tekinel, Kayseri cezaevinde 2 yıl hapis yattı ve çıktı.

Peki ya sonra? Hikaye böyle bitmedi! Normalleşme adımları atıldı. 27 Mayısçılar, lanetle anılır oldular! Necla Tekinel, avukatlığa ve siyasete döndü. 'Yassıada bebeği' Mehmet, iyi bir eğitim aldı. Yurtdışına gitti. Tıp okudu. Ülkemizin en ünlü kanser cerrahlarından biri oldu, büyük bir başarı hikayesi yazdı... 

Kısaca ondan bahsedeyim.... Bir yere bağlayacağım... Op. Dr. Mehmet Tekinel, Saint Benoit Fransız Erkek Lisesi'nde tamamladıktan sonra, 1985 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakultesi'nden mezun oldu. 1987 yılında Fransa'nın Lyon kentinde bulunan Claude-Bernard Üniversitesi'nde Genel Cerrahi üzerine ihtisasını tamamladı.

Fransa'da bulunduğu süre içerisinde, Viseral Cerrahi ve Kolorektal Cerrahi dallarında üst ihtisasını tamamlayan Tekinel, dünyada ilk kez Laparoskopik Cerrahi gerçekleştiren Prof. Dr. Phillip Mouret'in ekibinde yer aldı. Fransa ve Türkiye'de özel kurslarda Laparoskopik Cerrahi eğitimi verdi.

1994 yılında Türkiye'ye döndükten sonra International Hospital'da çalışmaya başladı; aynı yıl burada “Laparoskopik Cerrahi'de Yeni Ufuklar” isimli sempozyumunu düzenleyerek bu çerçevede Türkiye'deki ilk interaktif laparoskopik kasık fıtığı ve anti-reflü (Nissen) ameliyatlarını gerçekleştirdi.

1998 yılında İstanbul Cerrahi Hastanesi'nde Genel Cerrahi ve Endoskopik Cerrahi bölümünü kurdu. 2002 yılından itibaren hastalarını Özel Surgimed Genel Cerrahi Merkezinde kabul ediyor.

2002 yılında Türkiye'de ilk interaktif laparoskopik kolon ve rektum ameliyatlarını İstanbul Cerrahi Hastanesi'nde düzenlediği sempozyumda IRCAD'dan Prof. Leroy ile birlikte gerçekleştirdi. Aynı yıl Avrupa'da İleri Laparoskopik Cerrahi (Advanced Laparoscopic Surgery) alanında Elit Laparoskopik Cerrah olarak kabul gördü.

Halen kolorektal, onkolojik cerrahi ve meme cerrahisi alanlarında çalışmalarına devam ediyor.

Bugüne dönersek... AKP zulmünün bu topraklarda bir örneği bulunmuyor. Bebeklere ve lohusa kadınlara bile en ahlaksız işkenceyi yapabilen bu hastalıklı zihniyet, eski çağlardaki Tiranlıklarla yarışıyor! Üstelik bunu din maskesi ile yapıyor. Firavun bile kadınlara böyle davranmamıştı... Ancak ne olursa olsun; tarihteki emsalleri gibi kaybedecekler. 'Yassıada bebeği' örneğinde olduğu gibi... Mazlumların hikayesi ise henüz yazılıyor ve bitmedi... 

[Ali Emir Pakkan] 17.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Abdülhamit Mehter Dinler miydi? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Mehter bugün İslamcı kesimi kendinden geçiriyor ve büyük bir coşkuyla meydanlara koşarak, AKP’nin her türlü etkinliğine katılmasına önemli bir katkı yapıyor. Yine AKP iktidarının doğrudan yönlendirilmesiyle çekilen diziler ve filmlerde mehter önemli bir yer tutuyor. AKP’nin heyecanlı gençliği mehteri duyunca işsizliği, ekonomik problemleri, dış politikada ülkenin geldiği noktayı unutuveriyor ve “Batılılara atının üzengisini öptüren” ecdadının izinden gittiğini zannediyor.

MUHAFAZAKÂR KESİMİN MÜZİKLE İMTİHANI

İslamcı kesim 1980’lerde İran Devrimi ve Afganistan’ın işgali sürecinde müzik ihtiyacını “cihat” vurgusunun öne çıktığı marşlarla karşılamış ve mehtere dudak bükmüştü. Daha sonra da arabesk şarkılara “İslamî” sözler yazılarak dünyevi şarkıların güya İslami bir nitelik kazanması sağlanmıştı. Bir dönem pop müziğe merak sarılmış ve “nevzuhur” bir “Yeşil Pop” bile oluşturulmuştu.

Mehter son yıllara kadar küçümsendi ve MHP’nin propaganda müziği olmaktan öte gitmeyen bir müzik türü olarak görüldü. Ancak AKP’nin gittikçe Türk-İslam sentezine evrilen ideolojisine en uygun müzik olarak mehter yeniden keşfedildi. Vatan, millet, bayrak kavramları öne çıkarılarak milliyetçi duygulara hitap edildi. Her konuda olduğu gibi bunda da ölçü kaçınca olur olmaz her yerde mehter çalınarak “ver mehteri” şeklinde sığ bir yaklaşım öne çıktı. Hatta AKP’nin yarı resmi TV kanalında bir spiker hızını alamayarak domates pahalılığından menemen yiyemeyen halkı mehter dinleterek teskin etti.

ESKİ TÜRK KİTABELERİNDE ASKERİ MÜZİK

Mehter, her şeyden önce bir askeri müzik çeşididir. Türk tarihinin en eski yazılı belgelerinden Orhun, Yenisey ve Göktürk kitabelerinden Türklerde daha o dönemde askeri musikinin olduğu anlaşılmaktadır. Divan-ı Lügat-it Türk’te Türklerin savaşlarda musiki kullandıkları, davul ve boru çaldıkları bilgisi yer almaktadır. Selçuklularda ise askeri musiki kurumsallaşmış ve I. Mesut’tan itibaren namaz vakitlerinde günde beş defa nevbet vurulmuştur.

Osmanlılarda mehterhanenin kuruluşu hakkında kesin bilgiler yoktur. Selçuklu sultanının egemenlik alameti olarak Osman Bey’e tuğ, bayrak, davul, nakkare, zil ve davul gönderdiği ve Osman Gazi’nin bir ikindi vakti ilk defa nevbet çaldırdığı ifade edilse de bu bilgi doğrulanamamıştır. Ankara Savaşı sırasında mehterin varlığından söz edilmesi, Yıldırım Bayezid devrinde mehterin mevcut olduğunu göstermektedir.

Mehterin asıl gelişimi Fatih zamanında olmuş, Demirkapı’da bir nevbethane kurularak günde üç defa nevbet çalınmaya başlamıştır. Osmanlı hükümdarları nevbeti ayakta dinlemişlerse de Fatih, bu âdeti lüzumsuz görerek kaldırmıştır.

Mehterin bulunduğu binaya “Mehterhane, mehter kışlası” deniliyordu. Mehterin amacı, çok uzaklardan bile duyulan ve gittikçe yaklaşan gök gürültüsüne benzer yabancı bir müzik sesiyle düşmanın moralini bozarak savaşı kısa zamanda kazanmaktı. Mehter, ordunun savaşı kaybedip geri çekilmeye başladığı sırada, hatta bozgun esnasında bile son birlik geri çekilene kadar çalmaya devam ederdi.

GÜNDELİK MEHTERE NEVBET DENİR

Mehter havalarının Hünkâr Peşrevi, At Peşrevi, Elçi Peşrevi, Saat Peşrevi ve Rakkas Peşrevi gibi isimleri vardı. Gündelik hayatta ise mehter, namaz vakitleri ve önemli münasebetlerde “nevbet” adını alırdı.

Mehter, Osmanlı teşkilatları ve enstrümanlarının gelişimine paralel olarak değişim geçirdi. Askeri müzik olarak ortaya çıksa da toplumun dini ve dünyevi yaklaşımlarındaki gelişmelerle belirli özelliklere sahip bir müzik türü haline geldi. 15. ve 16. yüzyıllarda Hekimbaşı Abdülaziz Efendi, Zurnazen Ahmed Çelebi, Ali Ufkî, Osman Dede, Kutb-ı Nayi gibi müzik ustalarının katkıları bunda önemli bir rol oynadı.

Mehter musikisi yüzyıllar boyunca Osmanlı ordusunun her seferinde ön safta bulunarak fethedilen her yere ulaştı ve topluma da hitap etti. Mehterin büyüklüğü “kat” olarak ifade edilen saz sayısına göre değişirdi. Padişahın on iki katlı, yani her sazdan on iki adet olacak şekilde mehterleri vardı. Sadrazamın dokuz, vezirlerin yedi kat mehterleri bulunuyordu. Mehter savaşta saf, diğer zamanlarda yarımay şeklinde dizilirdi.

AVRUPA ORDULARINI DA ETKİLEDİ

18.yüzyıla kadar sürekli gelişen Osmanlı askeri müziği, Avrupa ordularını da etkiledi. “Yeniçeri Müziği” olarak bilinen bu müzikten ilk etkilenen Lehistan oldu. 1683’deki Viyana Kuşatmasında Leh Kralı Sobiyevski’nin ordusuna askeri bando eşlik etti. Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere de bandolar kurdu. Avrupalı bestecilerden Haendel, Timurlenk ve Bayezid operalarını besteledi. Türk Operası akımı Mozart ve Beethoven’le zirveye çıktı.

YÜRÜYÜŞ TARZI OSMANLI’YA ÖZGÜ

Mehterhane’nin çaldığı sazlar arasında zurna, boru, göç borusu, mehter düdüğü, klarnet, kös, davul, nakkare, def, zil ve çevgân yer alıyordu. Mehterin yürüyüş tarzı sadece Osmanlılara özgü idi. Sağ ayakla yürüyüşe başlanıp üç adım atıldıktan sonra durulmakta ve sonra tekrar bu şekilde yürüyüşe devam edilmekteydi.

Mehter sazendeleri, Acemi Oğlanlar Ocağı’ndan seçilerek Enderun’da yetiştiriliyordu. Evliya Çelebi’ye göre musiki öğrenimi önce “mehter düdüğü” denilen bir aletle başlıyordu. Mehterler sadece İstanbul’da değil, birçok başka eyalette de bulunmaktaydı. Rumeli’de 24, Anadolu ve Bağdat’ta 8, İstanbul’da 15 yerde mehter vardı.

Mehter takımının beste formlarının başında marş geliyordu. Ayrıca peşrev, saz semaisi, raksiye, kalenderi ve türkü formları yer alıyordu. Günümüze kadar ulaşan en eski mehter besteleri 16. yüzyıla aittir. Resmi mehterler dışında halkı eğlendirmeye yönelik faaliyet gösteren esnaf mehterleri de vardı. Mehterlerin kıyafetleri göz alıcı renklerdeydi.

MEHTERİN KALDIRILMASI VE SONRASI

Osmanlılardaki batılılaşma hareketlerinden mehter de etkilendi. II. Mahmut devrinde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra 1828’de Mehterhane kaldırıldı. Yerine Avrupa bandoları örnek alınarak Mızıka-i Bando-yu Hümayun kuruldu.

Ahmet Muhtar Paşa mehteri 1911’de yeniden canlandırdı. 1914’de de Askeri Müze’ye bağlı olarak Mehterhane-i Hakanî adıyla teşkilatlandırıldı ise de eski marşlar unutulduğundan yeni bir repertuar oluşturuldu. Ancak bu uzun sürmedi ve Mehterhane, Cumhuriyet devrinde 1935 yılında bir kez daha kaldırıldı.

Mehterhane’nin tekrar kuruluşu Demokrat Parti iktidarında gerçekleşti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut Paşa’nın önderliğiyle altı kat olarak kurularak İstanbul’un fethinin 500. Yılı kutlamalarında yer aldı ve halkın takdirini kazandı. Bu takım günümüzde “Mehteran Bölüğü” adıyla varlığını sürdürmektedir.

2.ABDÜLHAMİT VE MEHTER

Yazının başlığına dönecek olursak Mehterin tarihçesine baktığımızda sorunun cevabı net olarak ortaya çıkıyor. Abdülhamit’in dedesi, reformcu Padişah II. Mahmut devrinde Mehterhane kaldırıldığından Abdülhamit’in mehter dinleme şansı yoktu. Her ne kadar “Payitaht Abdülhamit” dizisinin daha ilk bölümünde Ulu Hakan’a bir mehter konseri verilse de bunun gerçeklikle ilgisi yoktur.

Çok büyük bütçe ile yapılan bir filmde böyle bir hatanın nasıl olduğunu anlamak elbette mümkün değil. Hele dizinin danışmanı olarak Prof. Dr. Azmi Özcan gibi yetkin birisi varken böyle bir yanlış yapılmasının mutlaka bir izahı olmalı. O da AKP’nin kendi kitlesini tamamen “cahil” yerine koyarak “ver mehteri” anlayışıyla olur olmaz ortamlarda mehtere yer vermesi gibi gözüküyor.

MODERNİST ABDÜLHAMİT

Burada Abdülhamit’in bir başka özelliğini hatırlatalım. Abdülhamit, babası Abdülmecit ve dedesi II. Mahmut gibi modernist bir padişahtı. Guatelli Paşa ve Lombardi adlı iki İtalyan’dan musiki dersleri almış ve Batı müziğinde iyi derecede bilgi sahibi olmuştu.

Abdülhamit tahmin edilenin aksine Türk müziğinden hoşlanmaz, daha çok Batı müziğini ve özellikle de İtalyan müziğini tercih ederdi. Abdülhamit’e göre Türk müziği insanı karamsarlığa itmekte ve uyuşturmakta idi. Kendisi nota bilgisine sahip olduğu gibi piyano ve keman çalmaktaydı.

Günümüzde mehter, Türk milletinin tarihten gelen önemli bir değeri olarak varlığını sürdürmektedir. 28 Şubat darbecilerinin zorla herkese Onuncu Yıl Marşı’nı dinletip bu marştan halkı soğutmaları örneğinde olduğu gibi mehteri de aynı duruma düşürmemek gerekir. Osmanlı’nın izinden gittiğini söyleyenlerin mehter istismarından bir an önce vazgeçmeleri ecdada bir vefa olarak şarttır.

Kaynaklar: S. S. Güner, “Osmanlı Musikisi ve Mehter”, KARAM, S. 14, 2007; Nuri Özcan, “Mehter”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 28; Mehmed Zeki, “Mehterhane-i Hakani”, Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, 1335, S. 3; www.metinhulagu.com.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 17.5.2017 [TR724]

Gazeteciler ve katmerlenen zulüm [Erhan Başyurt]

Zulüm azalmıyor gün geçtikçe kanıksanıyor ve büyüyor.

3 gün önce doğum yapan loğusa kadın 3 günlük bebeğiyle tutuklanıyor.

Bir genel yayın yönetmeni, web sitesinde yayınlanan bir haberin vakayı rapor eden başlığı nedeniyle tutuklanıyor.

***

Haksız yere üniversiteden atılan ve açlığa mahkûm edilen akademisyenler ‘açlık grevi’ ile şiddetsiz protesto yapıyor, onu bile görüp vicdana gelen yok!

Aksine ‘paralı ak-milisler’ vasıtasıyla alaya alıyorlar.

***

Toplumsal tepki yok.

Toplum adeta efsunlanmış ya da vicdanını kaybetmiş durumda…

***

Ne yazılırsa yazılsın, ne söylenirse söylensin ‘ölüm uykusu’ndan uyanan yok gibi…

Adeta taşa konuşuyor, suya yazı yazıyor gibisiniz. Eskilerin dediği gibi ‘Kellim kellim la yenfa…’

***

Ne var ki gazeteciyiz, gerçekleri haykırmaktan ve kaleme almaktan gayrı elimizden bir şey gelmiyor.

***

Tutuklanan gazetecilerin çoğunluğuyla teşriki mesaim oldu.

Onlarla çalışmış olmaktan onur duyuyorum.

Türkiye’de demokratikleşme ve insan hakları konusunda verdikleri kahramanca mücadelenin tanığıyım.

Tarih de toplumda askeri vesayete karşı cesurca direnişlerinin şahidi.

***

Tutuklu gazetecilerin listesine şöyle bir bakın, eğer onlar darbeciyse Kenan Evren demokrasi havarisidir!

Nazlı Ilıcak, 73 yaşında, 10 aydır suçsuz yere tutuklu.

Şahin Alpay, 73 yaşında, 10 aydır suçsuz yere tutuklu.

Mehmet Altan, 67 yaşında, 8 aydır suçsuz yere tutuklu.

Ali Bulaç, 66 yaşında, 10 aydır suçsuz yere tutuklu.

Ahmet Altan, 64 yaşında, 8 aydır suçsuz yere tutuklu.

Ahmet Turan Alkan, 63 yaşında, 10 aydır suçsuz yere tutuklu.

Ali Ünal, 62 yaşında, 9 aydır suçsuz yere tutuklu.

Mümtaz’er Türköne, 61 yaşında, 10 aydır suçsuz yere tutuklu.

***

Yaşları 60 ve 70’in üzerinde Türkiye’nin tanıdığı bu en iyi münevverler, gazeteciler, yazarlar, alimler, yok yere, delilsiz ve ipe sapa gelmez iftiralarla ‘darbeci’ suçlamasıyla tutuklular.

Ekranlardan, gazete sütunlarından, kitaplarından yakından tanıdığımız bu çok değerli aydınlar zindanlara mahkûm edildiyse, bu zulüm karşısında toplum tepki göstermiyorsa vicdanını yitirdiği içindir…

***

Darbe öncesinde haksız yere tutuklanan ve haklarında henüz hüküm verilmemiş onlarca gazeteci var.

Hidayet Karaca, 2 buçuk yıldır tutuklu.

Mehmet Baransu, 2 yılı aşkın süredir tutuklu.

Gültekin Avcı, 1 buçuk yıldır tutuklu…

Toplum tepki vermeyince, zulüm katmerleniyor.

***

Stockholm Center For Freedom’un listesine göre TRT çalışanlarıyla beraber, tutuklu gazetecilerin sayısı 215.

104 gazeteci hakkında da tutuklama kararı var ve aranıyorlar.

***

Tutuklu gazeteciler arasında, 38 yaşında rektörlük görevi üstlenen Türkiye’nin en iyi uluslararası ilişkiler hocalarından Prof. Sedat Laçiner de var. 10 aydır tutuklu.

***

Sadece liberal veya muhafazakâr gazeteciler değil, sol ve Kürt medyasından da onlarca muhalif isim tutuklu.

Murat Aksoy, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Musa Kart, İnan Kızılkaya gibi farklı kesimlerden muhalif isimler de tutuklu.

***

Ünal Tanık, Ahmet Memiş, Yetkin Yıldız, Tunca Öğreten gibi internet medyasının başarılı gazetecileri tutuklu.

***

Tutuklu gazeteciler arasında Mustafa Ünal gibi AK Parti’den eski yeni herkesin de tanıdığı, mülayim üslubu ve beyefendiliği ile bilinen gazeteci yazar da var.

***

Cihan Acar ve Hüseyin Aydın gibi daha ‘çoçuk’ denilecek yaşta, sadece gazetecilik yaptıkları için hapse konulanlar var.

***

Büşra Hanım Erdal, Ayşenur Parıldak gibi yargı alanında uzman, başörtülü oldukları halde gözaltında ‘taciz’ edilen genç bayan gazeteciler var…

***

Sadece gazetecilik yaptıkları ve gerçekleri kaleme alıp, hakikati dillendirdikleri için tutuklanan bu gazeteciler, apaçık ‘siyasi esir’ konumundalar.

Hidayet Karaca, 23 gazeteci ve Ayşe Parıldak hakimler tarafından salıverildikleri halde, siyasi talimatla cezaevinde tutuluyorlar.

Diğer gazeteciler için de adaletin tahakkuk etmesini beklemek ham hayal!

***

7 bin 500’ü akademisyen 150 bin kişinin sebepsiz yere işten atıldığı, 4 bin yargı mensubunun ihraç edilip 2 bini aşkın hâkim ve savcının hapse konulduğu, özel mülke el konup 170 medya kuruluşunun kapatıldığı, 110 bin kişinin gözaltına alınıp 50 bin kişinin tutuklandığı, 30 bin kişinin adli kontrolle yargılanmaya devam ettiği ülkemizde, gazetecilerin payına düşen vahşeti içimiz kanayarak yaşıyoruz.

***

Her bir gazetecinin uğradığı haksızlık ve hukuksuzluk tek bir yazıya sığmayacak kadar fazla.

Ancak toplum ne hikmetse evlerinin salonlarında ağırladıkları bu gazetecilere yönelik zulme sessiz, hukuksuzluklar karşısında da suskun.

Onlar gerçekleri görmezden gelip sessiz kaldıkça da zulüm katmerleniyor ve zulmün parçası haline geliyorlar.

Ateş bugün muhaliflerini yakıyor ama çember o kadar hızlı genişliyor ki, elleriyle büyüttükleri zulmün yakın zamanda kendilerine de dokunmaması neredeyse imkânsız.

[Erhan Başyurt] 17.5.2017 [TR724]

Neye şaşırıyorsanız artık! [Barbaros J. Kartal]

Türkiye’de olan biten absürt bir olaya  hala şaşıran olmasına ne denir bilemiyorum.

Bir tweet başlığından gazeteci mi tutuklanırmış? Nelerden gazeteciler tutuklandı sanki bilmiyorlarmış gibi. Attıkları tweet’ler delil diye gösterilen gazetecilerin yazdıklarına baktığınızda acı acı gülersiniz. İddianamede 3 cümle ile geçen gazeteci için savcının iddia ettiği tek delil Bylock’tur. Mahkemede Bylock kullanmadığı anlaşılır. O gazeteci için delil bile olmayacak o saçma savın düşmesi gerekir değil mi? Yok, tutukluğunun devamına… Arabasını satan gazetecinin hesabına gelen paraya terör finansmanı denmesine… 3 kere müebbet istenen gazetecinin iddianamede sadece ilk başta kimlik bilgilerinde adının geçmesine yüzlerce sayfada bir daha kendisine hiç değinilmemesine… Hakkında sadece bir köşe yazısı delil gösterilen gazetecinin yazısını açıp okuduğunuzda yazının bir anket değerlendirmesi olduğuna… Bir gazeteci hakkında yalan ifade veren tanığın “Ben bunları uydurdum aslında böyle bir şey yaşanmadı” dediği halde hiçbir şeyin değişmediğine. Tweet’lerine giremedikleri gazeteci için bir şey üretemeyince “o  kurumda çalışması yeter delildir” diye hukuk tarihine geçecek mazeretler ürettiklerine… Zaten 10 aydır içeride olan insanlara duruşma tarihi olarak Eylül verildiğine… Daha neler var.

SADECE GAZETECİLER, SADECE CEMAAT Mİ?

Konu gazetecilerden açıldığı için bunların birazını hatırlattım. Gazeteci dışında on binlerce masum insan, neden tutuklandıklarını bile bilmiyor. Çoğunun haklarında iddianame bile yok. Yakında bir yılı dolduracaklar. Bank Asya’da hesabı olduğu için tutuklanan binler var. Çocukları Cemaatin okuluna gittiği için tutuklanan binler var. Eşlerini evde  bulamadıkları polislerin gözaltına aldıkları ve sonra tutuklanan kadınlardan bir cezaevi dolar. Kermese börek yaptığı için tutuklanan ev kadınlarından bahsetmiyorum bile. Öğrencilere burs verdikleri için işkence gören iş adamlarını yazan bile yok. Daha dün bir öğretmen  doğum yaparken doğumhanenin kapısına polisler dayandı. Daha da acısı şüpheli ölümlerin daha doğrusu cinayetlerin sayısı her geçen gün artıyor. 40 gündür kayıp diye aranan ve eşinin bir umutla çalmadığı kapı kalmadığı bir öğretmen Emniyet’te çıktı. İşkence yapılıp bir adreste polise gelin alın denmiş. KHK ile atılan öğretmenin ekmek parası için çalıştığı inşaatta öldüğünden haberiniz olmayabilir. Yaşanan mağduriyetler buraya sığmaz. Sadece Cemaate yönelik de değil. Polis panzerinin evin içine daldığı ülkede iki tane çocuk öldü yataklarında. Medeni bir ülkede herkes ayağa kalkardı. Oğlunun kemiklerini almak için ölümün kıyısında dolaşan babalar var.

EĞER BU FIRSATI DA HEBA EDERSEK

Türkiye inanılmaz kutuplaşmış bir ülke. Kimse diğerinin yaşadığı zulme karşı tam anlamıyla empati yapamıyor ve mağdurların hakkını ama’sız fakat’sız savunamıyor. Umut Özkırımlı’nın buna haklı isyanı aslında yaşadığımız çaresizliğin bir resmi. Sosyal medyada yapılan paylaşımlar bir samimiyetten mi yoksa herkes görsün diye kayda geçirme refleksi mi karar vermek zor. Artarak devam eden zulümler bizi ortak bir duyarlılığa, yıllar içinde beceremediğimiz bir empatiye, evrensel insan haklarının ortak payda olmasına götüremezse bu devir geçse de gelecek günler için umutlanmaya pek sebep kalmayacak. Muhaliflerin ne yaptığından bağımsız ülkeyi idare edenler eninde sonunda bu otobüsü duvara toslatacaklar. Ama yaşanan fetret devri bir şeye hizmet etmeyecekse çok yazık olacak. İran devrimi olunca ülkeyi terk edenler neredeyse 40 yılı geçirdi. Bu süreden daha uzun diktatörlük yaşayan Kuzey Afrika ülkeleri yalancı bir bahar sonrası çok daha kötü bir duruma evrildiler.

CUMHURİYET ÖRNEĞİ

Son yaşanan gazeteci tutuklaması anlatmak istediklerime bir örnek. Aslında Cumhuriyet Gazetesi fena gitmiyordu. Hele hele internet sitesi. Tam gaz FETÖ haberleri ve havuzu aratmayan başlıkları ile zulmü meşrulaştırmak için fena değildiler. FETÖ var ama biz FETÖ’ye üye değiliz savunması komik olsa da kendi içlerinde bir tutarlılık oluşturmuştu. Kendi yayın yönetmenleri sanki yurt dışına kaçmamış gibi herkese firari damgası vurmayı önemsemiyorlardı. Herkes FETÖ zanlısı ama kendilerine gelince hukuk ayaklar altındaydı. Iskaladıkları şey FETÖ denen psikolojik harp icadının sadece Cemaat için değil bütün muhaliflerin sindirilmesi ve yok edilmesi için bir kullanılan bir ambalaj olduğuydu. Bugün Meral Akşener de bu sebepten alınabilir. Abdullah Gül ya da Bülent Arınç da. Dili yara bere içinde olan Doğan Grubu’na el koymak, bir savcıya telefon edip vakit geldi denmesi mesabesinde.  Zulmün baş meşrulaştırıcılarından, Vakit’ten çok daha fazla AKP’ye hizmet eden Sözcü’nün, FETÖ’den el koyulması için 30 IQ’lu bir savcının ihtiyacı olan 50 tane sebebi gözüm kapalı yazarım. CHP’den yarın öbür gün bu gerekçeyle tutuklamaların başlamaması için hiçbir sebep yok.

SİZ AŞKLA ‘FETÖ’ DEDİKÇE

Siz aşkla FETÖ dedikçe kendinizi kurtaramayacağınız gibi aslında kendi bacağınıza sıkıyorsunuz. ‘OHAL cemaat için çıkarılmış gözaltı süresi Oğuz Güven için uygulanamazmış’. Naifliğe bak. Hem de Mahmut Tanal gibi herkesin güvenini kazanmış bir insan hakları savunucusu söylüyor bunu. Merak etme sayın vekilim 7 gün gözaltıyı uygulamadılar zaten. Güven’in gözaltına alınması ve akabinde tutuklanmasının OHAL ile ne alakası var. Gözdağı ve ibreti alem yapmak için işlenmiş bir hukuk cinayeti. Sanki bilmiyorsunuz. Kılıçdaroğlu da aynı saçma mantığı bugün grup toplantısında sürdürdü. Neymiş ömrü FETÖ ile mücadele ile geçen gazeteciler FETÖ’den tutuklanıyormuş. Erdoğan, sizi partide devirecekler diye endişe ediyordur. Referandum akşamı herkes feryat figan çalınan oylar derken “Geçmiş olsun arkadaşlar bir bardak soğuk su içelim” diyerek zaten ülkeyi kendi ellerinizle teslim etmemiş gibi konuşmuyor musunuz, insanın “böyle bir şey olabilir mi ya?” diyesi geliyor.

Toparlarsak, yakın vadede görünen şu, zulüm herkese dokunmaya devam edecek. Son referandumda görüldü ki ülkenin gidişatından memnun olmayanlar daha kalabalık ve bu sayı giderek artıyor. Ve bu neredeyse hiç muhalif sesin çıkmadığı, hemen hemen bütün medyanın satın alındığı, insanların 24 saat propagandaya maruz kaldığı bir ülkede oluyor. AKP’nin aleyhine giden bu gidişatı muhalefetin içindeki gönüllü, gönülsüz, vazifeli, vazifesiz iş birlikçileri değiştirebilir. Bunu da başarıyorlar maalesef.

[Barbaros J. Kartal] 17.5.2017 [TR724]

1,1 milyon kişiyi nereye sakladınız! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

İşsizliği azaltmak için Ocak ayında başlatılan istihdam seferberliğinde gelinen nokta Hoca Nasreddin’in ‘Kedi bu ise ciğer nerede?’ nüktesini hatırlatacak kadar trajikomik. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı 1,1 milyon kişinin bu sayede istihdam edildiğini söylerken kendinden emin görünüyordu. Sadece müşavirlerin bilgi notlarına istinaden böyle bir beyanat vermiş olamaz. Neticede milyonlarca kişiyi alakadar eden bir bahiste sarf edilen her sözün siyasî mesuliyeti bakanın omuzlarında kalacak.

Malumat doğru ise Bakan Müezzinoğlu’nun Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Şubat 2017 istihdam verisine de izahat getirmesi şart. Zira TÜİK işsizliğin ocakta olduğu gibi şubat ayında da yükseldiğini kaydetti. Şubat sonu itibarıyla işsizlik oranı yüzde 12,6 ve işsiz sayısı da 3 milyon 900 bin kişi oldu. Geçen sene aynı dönemde işsizlik 10,9 ve işsiz sayısı da 3 milyon 226 bin kişi idi. Bir başka ifade ile 674 bin kişi daha ‘işsizler partisi’ne kaydolmuş. Genç işsizler de artış ise ortalama işsizlikteki artıştan daha fazla. Şubatta genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 4,7 puanlık artış ile yüzde 23,3 oldu.15-64 yaş grubunda bu oran 1,8 puanlık artış ile yüzde 12,9 olarak gerçekleşti.

İŞSİZLİK AZALMADI, ARTTI

İşsizliğe dair ocak verisi de şubatla hemen hemen aynı seviyelerdeydi. İstihdamda artışdan ziyade kayıp olduğunu teyit eden veriler dahi sokaktaki tabloyu aksettirmekten uzak. Hükûmetin istatistik dairesine dönen TÜİK’in ‘Bu olmaz. Şu hiç olmaz’ diyerek işsizliği en düşük seviyeye indirmek için formül üstüne formül icat ettiği dikkate alındığında tablo daha vahim hal alıyor.

Gece yarısı değişiklikleri yüzünden verilerinin sıhhati netameli bulunan TÜİK bile işsizliği kâğıt üzerinde ancak bu kadar azaltabildi. Çalışma Bakanı’nın 1,1 milyon kişiyi işe yerleştirdiğini iddia ettiği dönemde bu kadar yüksek işsizlik ‘istihdam seferberliği’nin kocaman bir sıfırdan ibaret olduğunu ortaya koydu. Çalışma Bakanı’na inanacak olursak AKP’nin 1,1 milyon kişiyi istihdam ettiği halde saklamayı başardığını da kabul etmeliyiz. Büyük başarı! Gel de çık işin içinden. TÜİK’e mi inanalım, bakan Müezzinoğlu’na mı?

REFERANDUMA KADAR ‘İŞSİZLİK BİTECEK’ RÜZGARI ESTİRİLDİ

Ocakta ‘seferberlik’ ilanını yapan Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın maksadı 16 Nisan referandumuna kadar birkaç aylığına da olsa bir rüzgar estirmekti. Projenin özü ‘işsizlik artsa da endişe etmeyin yakında düşecek’ intibaı uyandırmaktı. Nasıl olsa 12 milyar liralık kaynak İşsizlik Fonu’ndan tahsis edilmişti. Aksi takdirde örtülü ödenek ve diğer harcamalardaki artış sebebiyle 4 ayda 17.9 milyar lirayı gören bütçe açığı en az 25 milyar lirayı bulacaktı.

Saray’dan aldığı talimatı icra eden hükûmete gelince ‘seferberlik’ gibi mutantan bir ifade seçmenin haricinde bir iddiaya sahip değildi. Bütçede görünmeyen, hakikatte çalışanların zor günler için biriktirdiği fonun referandum ekonomisi için çarçur edilmesinden ibaretti o kadar tantana.

12 MİLYAR LİRA NE İÇİN HARCANDI?

Para fondan alındı ve işsizlik azalmadı, arttı. O halde 12 milyar lira istihdama aksetmeyen sahalarda mı kullanıldı? Mesela propaganda çalışmalarına mı harcandı? Resmî yardım alamayacak kadar orta halli ailelere ‘yardım’ diye İşsizlik Fonu’ndan çekilen paralardan aktarıldı mı? Referandum sandığından ‘evet’ neticesi çıkması için para saçan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) sözcüleri, bu tenakuzu ortadan kaldırmak için de ikna edici izahatta bulunmayacak.

Zira tek parti ve tek adam devrinin safasını sürüyorlar. Muhalefet kendi kavgaları ile meşgul, medyanın bütün kaleleri zapt edilmiş, memleket kafasını kaldıran herkes için açık mahpushaneye dönmüş… Hasılı AKP’nin tesis ettiği keyfokraside iktidara hesap soracak mekanizma kalmadı.

İŞSİZLİK TEK HANEYE İNECEKMİŞ!

“Ciğer nerede?” suâline cevap bekleyenlerin gözünün içine baka baka işsizliğin sene sonuna kadar tek haneye ineceğini bile söyleceklerdir. İktidarda bulunduğu 14 senede yapamadığını işsizliğin zirveye çıktığı 2017’nin kalan 7 ayında nasıl tahakkuk ettireceğini ise hiç anlatma lüzumu görmeyecek. AKP’nin tek parti iktidarları içinde işsizliği azaltmakta en başarısız parti olduğu hakikati bile parti sözcülerini mahcup etmiyor. İktidar sarhoşluğu böyle hissettiriyor olmalı.

İşsizlik memleketin en hassas meselesidir. Hele hele dört gençten birinin işsiz kalması en hayati meseledir. Rakam ve kelime oyunları ile halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyerek istihdam sahaları açılamaz. Milyonlarca işsizin umutlarını çalmaya kimsenin hakkı yok. Erdoğan’ın konuşma yapacağı kürsünün arkasına asılan ‘Toplu Açılış’ posterinde  sadece tarihini güncellemekle işsize iş ve aş takdim edilemez. İşsizlik bu zihniyetle çözülmez. Trafoyu bile ‘toplu açılış’ listesine madde olarak ilave etmekle hiç çözülmez.

ZULÜM VE KAOS KUYUSUNDAN ÇIKMADIKÇA…

İşsizliğe sanayiden ziraate kadar yeni bir kalkınma modeline geçmeden çare bulunamaz. Umudunu kaybetmiş olanlarla 7-8 milyon kişiyi iş sahibi yapabilmek için ciddi ve kararlı adımlar atılmalı. Kaybedilmiş senelerin telafisi için eğitimden hukuka kadar her sahada ıslahat hareketlerine ihtiyaç var. Türkiye’nin ufkuna çöken kara bulutları daha kesif hale getiren İşsizler Partisi’nin 2 milyonun altına indirmek şart.

İşsizliği sadece seçim arifesinde hatırlayan AKP’nin Türkiye’yi içine düşürdüğü zulüm ve kaos kuyusunda umuttan, demokrasiden, ıslahattan ve işsizliği azaltmaktan bahsetmek manasız gelebilir.

Biz yine de umuda tutunalım. Varsın sözlerimiz, yazdıklarımız Saray’ın kalın ve pahalı duvarlarını aşamasın.

Tarih yalanları değil hakikati yazacak.

İŞSİZLİK TIRMANIYOR

SENE  ORAN(*)

2011        9,8
2012        9,2
2013        9,7
2014        9,9
2015      10,3
2016      12,7
2017/1   13,0
2017/2   12,7

(*)Yüzde

[Semih Ardıç] 17.5.2017 [TR724]

Hangisi terörist? Tahliye olanlar mı, içeri atılanlar mı? [Analiz: Erman Yalaz]

Fotoğrafçılık dersinde ilk öğretilen kurallardan biri kontrasttı. Kontrast, basit tanımıyla görüntüdeki en parlak bölüm ile en karanlık bölüm arasındaki farka denir. Yani iki zıt ışık değerini, uçları ortaya koyan değerdir. Zulmün de kontrastları vardır. Bakalım, cezaevlerine hapsedilen on binlerin içinden sadece üç beş ayrı noktaya.

HAPSEDİLENLER

ÜÇ GÜNLÜK BEBEĞİYLE BİR ANNE, BİR LOHUSA KADIN…

Aysun Aydemir. Öğretmen. Zonguldak’ta sezaryanla 4 gün önce doğum yaptı. İkinci çocuğu dünyaya geldi. Polis hastane kapısına dayandı. Lohusa haliyle kanaması bile kesilmemiş bir kadın, yürüyemez vaziyette. Üç günlük bebeğiyle mahkemeye çıkarıldı ve tutuklandı. Yoğun tepki üzerine dün cezası ev hapsine çevrilebildi (15 Mayıs 2017). Bebek ve çocuklarını cezaevinde büyütmek zorunda olan yüzlerce kadın var halen.

HAKARET VE TACİZE UĞRAMIŞ BİR GAZETECİ

Ayşenur Parıldak. Gazeteci. Attığı tweet’ler ve kendisini takip eden bir sosyal medya fenomeni nedeniyle Ankara’da Sincan Cezaevinde tutukluydu. Mahkeme başkanına her gece onun karşısında savunma yaptığını anlattı. Boşandığını, gözaltında yaşadığı taciz ve hakaretleri… 9 ay sonra tahliye oldu. 8 saat sonra tekrar tutuklandı (2 Mayıs 2017). Aynı hukuksuzluk Nisan ayı içinde serbest bırakılan 21 gazeteci için de uygulandı.

ENGELLİ İKİ ÇOCUĞUNA BAKMAK ZORUNDA OLAN BİR BABA, BİR SAVCI

Seyfullah Çakmak. Savcı. 17 Temmuz 2016’dan beri tutuklu. Eşi ev hanımı. Üç çocuğundan ikisi engelli ve yatalak. Karnından beslenen ve ana-baba eline bakan iki çocuğuna maddi manevi babalık yapmak istediğini bildirmesine rağmen tahliye edilmiyor. Yetmiyor gibi 40 günden fazla hücre hapsi verildi. O da yetmedi çocuklarının da yaşadığı Kocaeli’nden Silivri’ye gönderildi. Tepkiler üzerine eski cezaevine getirilebildi.

ÖMRÜNÜ İNSANLIK BARIŞINA ADAMIŞ EĞİTİMCİLER

Malezya’da okul müdürü Turgay Karaman, işadamı İhsan Arslan önce bir çeteye kaçırtılıyor. Eğitimci İsmet Özçelik de benzer hukuksuzlukla gözaltına alınıyor. Tepkilere rağmen Malezya 2 eğitimci ve işadamını Türkiye’ye iade ediyor. ‘Erdoğan’ın uzun kolu’ yurt dışında bin bir hukuksuzluğa imza atıyor. Yıllarını eğitime, insan yetiştirmeye adamış isimlere önce IŞİD irtibatı iftirası atılıyor Malezya’da sonra Türkiye’de terör suçlamasıyla sorguya alınıyorlar. Avukatları ve aileleriyle dahi görüştürülmüyorlar.

Her dört olaydaki isimler de darbeyle suçlanıyor. 15 Temmuz darbesiyle. Öğretmen, gazeteci savcı. Darbe!? Ve onlar gibi binlercesi. 16 bini kadın, 60 bin tutuklu. Yüz binleri aşmış haksız hukuksuz gözaltı…

Daha karanlık ve siyah noktalara bakalım. Kontrastlar açığa çıksın. Kimler tahliye ediliyor?


TAHLİYE EDİLENLER

BOMBALI TERÖR SALDIRISINDAN SONRA  TUTUKLANANLAR

İstanbul. Son 2 yılda onlarca bombalama olayının faili IŞİD üyesi oldukları gerekçesiyle yargılanan 13 kişi tahliye ediliyor. Sessiz sedasız. İnternetteki bazı haber siteleri dışında ana akım medyada ses seda, haber yok. Tahliye edilen 13 kişinin kanlı örgüt IŞİD ile irtibatı bulunmuş, yargılama sürerken tahliyeler gelmiş (20 Nisan 2017).

KONSOLOS BASKININA GİDEN

Referandum öncesi Hollanda-Türkiye arasındaki siyasi gerilimde, Hollanda İstanbul Konsolosluğu’na baskına gitmek istediğini itiraf eden Onur Özbizerdik ortalığı kurşun sıktı. Konsolosluk yerine bir eğlence merkezini kurşunlamıştı, tutuklandı. 1.5’yıldan 6 yıla kadar hapsi istenen Özbizerdik tahliye edildi, elini kolunu sallayarak toplumun içine salıverildi (3 Mayıs 2017).

IŞİD SANIKLARI, SURİYE SAVAŞÇILARI

Kocaeli’de, IŞİD’e üye olmaktan tutuklanan 7 kişi mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor. Rus, Çin ve Gürcistan uyruklular. Evlerinde IŞİD flamaları çıkıyor. Mahkemede Suriye’ye Türkmen tanıdıkları olduğu için gittiklerini anlatıyorlar. Mahkeme inanıyor (8 Mayıs 2017).

ALKOLLÜ ARAÇ KULLANMA-ÖLÜME SEBEBİYET VEREN

İzmir’de bir aylık ehliyetiyle üstelik alkollü şekilde otomobil başına geçen Uğur Bitiş, karşı şeride geçiyor. Karşı şeritteki 2 araca çarpıyor, 26 yaşındaki uzman çavuş Hasan Öztürk’ün ölümüne, 2 polisin de aralarında bulunduğu 4 kişinin yaralanmasına neden oluyor. 5.5 hapis yatıyor. 3  yıl 4 ay hapis cezası verilip tahliye ediliyor (7 Mayıs 2017).

ENGELLİ EŞİNİ BIÇAKLAYAN

İşitme engelli eşini bıçaklayan, “kasten yaralama” suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapisle cezalandırılan E.K.D.’nin tutuklulukta geçirdiği süre ve ceza miktarı göz önüne alınarak tahliyesine karar veriliyor (11 Mayıs 2017).

ANA MUHALEFET GENEL BAŞKAN YARDIMCISINI SİLAHLA VURAN

Yer Aydın. 29 Ekim 2016. Bir restoranda yemek yiyen  CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan’ı silahla ayağından vuruyor Alparslan Sargın. Bir arkadaşıyla birlikte baskına gelmiş. ‘Adam öldürme kastım yoktu’ diyor mahkemede. 7 aylık hapis yeterli görülüyor. Mahkeme tahliyesine karar veriyor. (12 Mayıs)

Zulmün içindeki, zulmün zirvesindeki hapishane ve tutuklama fotoğraflarındaki bazı siyah ve beyaz noktalar bunlar. Kontrast ortada. Zalimi görebiliyor musun Türkiye!?

[Erman Yalaz] 17.5.2017 [TR724]

Erdoğan’ın Washington ziyareti: Elde var bir foroğraf [Adem Yavuz Arslan]

TRUMP İLE ERDOĞAN FARKLI DÜNYALARDA…

Beyaz Saray Basın Sözcüsü Sean Spicer, geçen haftanın son basin toplantısı için kameraların karşısına geçtiğinde ABD’li gazetecilerin Erdoğan’ın seyahatine dair sorularına muhatap oldu.

ABD’li meslektaşlar -diplomatik bir dille- ‘Erdoğan neden geliyor?’ dediler.

Türkiye’de yaşanan antidemokratik uygulamalar, hukuksuzluklar ve gazetecilere yönelik cadı avı burada da takip edildiği için bu tür soruların sorulması normaldi.

Sözcü Spicer ise ‘Mısır ve Çin liderlerinin ziyaretlerinden’ örnekler verdi. Mealen ‘biz otoriter rejimlerle de çalışıyoruz’ demiş oldu.

Bir kaç dakikalık bu diyalog Türkiye’nin nereden nereye geldiği, daha doğrusu nereden nereye düştüğünü göstermesi açısından önemliydi.

Çok değil bir kaç yıl önce Washington’da Türkiye parlayan bir yıldız olarak gösteriliyor, Türkiye ile ABD arasında ‘ortak değerler’den bahsediliyordu.

Bugün o eski Türkiye’den eser yok.

Artık içinde Erdoğan geçen cümlelerin bir yerinde de ‘diktatör’ lafı mutlaka yer alıyor.  ABD yönetimi ise ‘ortak değerler’den değil ‘benzer çıkarlardan’ bahsediyor.

Yani, Erdoğan çok da hoş karşılanmadığı bir başkente geldi.

Ancak Erdoğan’ın Washington ziyareti ve ABD Başkenti’nde yaşananlara dair anlatacak çok şey var.

Erdoğan’ın Washington’a keyifsiz geldiği uçağındaki iki düzine gazeteciye yaptığı açıklamalardan belliydi.

Büyük umutlar beslediği Trump yönetiminden hayal kırıklığı yaşıyordu.

Üstelik, çok değil bir hafta önce ‘sır küpü’ Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, sözcüsü İbrahim Kalın ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ buradaydı ve umduklarını bulamadıkları gibi beraberinde YPG’ye silah kararı ile döndüler.

Türk heyeti herhangi bir şekilde basın ile temas kurmazken ABD tarafı da ziyaretlere dair bir paylaşımda bulunmadı.

Trump, Türkiye’nin tepkisini bile bile, üstelik Erdoğan’ın ‘birinci halkası’ Washington’da iken YPG’ye silah yardımı kararını imzalayarak aslında ‘kitabın ortasından’ bir mesaj vermiş oldu.

Dolayısıyla bu konuda radikal bir politika değişikliği beklemek hayalcilik olur.

ZARRAB ERDOĞAN İÇİN ‘KİŞİSEL MESELE’

Erdoğan’ın Beyaz Saray randevusunda önemli gündem maddelerinden birisi şüphesiz Suriye’deki gelişmeler ve YPG mevzusu.

Ancak Erdoğan’ın ajandasında Zarrab ve Gülen gibi başka gündem maddeleri de var.

Hatta Zarrab için ‘en önemli gündemi’ demek mümkün. Çünkü Erdoğan için mesele fazlasıyla ‘kişisel’ ve New York’taki mahkemede taraf sayılır.

Bu yüzden davayı siyasi zemine çekip politik manevralarla çözüm arıyor. Lobi şirketleri ile anlaşmak da bu ‘çözüm arayışları’nın parçası.

Uzun süredir Trump üzerinde etkili olmak için çareler arayan ve bunun için ‘kesenin ağzını açan’ Erdoğan, ABD ziyareti öncesi yeni bir lobi anlaşması daha yaptı.

PRWeek’te yer alan detaylara göre Türkiye, PR şirketi Burson-Marsteller ile yıllık 1.1 milyon dolarlık bir anlaşma yaptı.

Erdoğan’ın çalıştığı başka şirketler de var.

Trump’ın yakın arkadaşı ve Zarrab için Türkiye’ye gelip Erdoğan ile pazarlık yapan NY eski belediye başkanı Rudy Giuliani’nin şirketi, adının karıştığı skandallar sonrası istifa etmek zorunda kalan General Flynn’in şirketi, Gülen aleyhine kampanyaları yürütmesi için yüklü miktarda para verilen Amsterdam hukuk bürosu başta olmak üzere irili ufaklı 10’dan fazla lobi şirketi Erdoğan için çalışıyor.

Tabi bir de resmiyette lobi şirketi olarak gözükmeyip Erdoğan rejimi için çalışan think-thank, eğitim kurumu, STK ve kamu görevlileri var. Söz konusu faaliyetler için ödenen para ise sır gibi saklanıyor.

Kulislerde ilginç rakamlar dolaşıyor fakat teyidi mümkün değil.

ABD KONGRESİ VE MEDYADAN ‘HOŞ GELMEDİN’ MESAJI

Ayrıca Beyaz Saray önünde miting düzenlemek gibi ‘üçüncü dünya ülkelerine özgü’ taktikler de deneniyor.

Tüm devlet imkanları kullanılarak mitinge adam toplansa da katılım 200’ü bulmadı. Gelenlerin büyük bir kısmı ‘resmi görevliler’ olurken kalanlar da Bahçeşehir Üniversitesi’nin DC kampüsünden getirilen öğrencilerdi.

Katılımın düşüklüğü Erdoğan’ın da canını sıkmış olmalı ki kalabalığın olduğu yere uğramadı bile.

Erdoğan’ın şehre ayak bastığı saatlerde iki önemli gelişme daha oldu.

Birincisi ABD Kongresi’nden 70’den fazla üye (hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler) ortak bir mektup yazarak Erdoğan’a sert eleştiriler yönelttiler.

Başkan Trump’a hitaben yazılan mektupta Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekildi. Muhaliflerin hapse atılmasından referandumda yaşanan usulsüzlüklere kadar bir çok başlıkta eleştirilerin sıralandığı mektup hayli sert bir tona sahipti.

Aralarında ABD siyasetinin önemli figürlerinin olduğu isimlerce imzalanan mektup Türkiye’nin Washington’dan nasıl göründüğüne dair önemli bir gösterge.

Öte yandan dünyaca ünlü insan hakları kuruluşu Human Rights Foundation (HRF) tam sayfa ilan vererek Erdoğan’a ‘hoş gelmedin’ dedi. Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dikkat çeken vakıf Erdoğan’a sert tepki gösterdi.

WASHİNGTON POST GÜLEN’İN MAKALESİNİ YAYINLADI

Sert eleştiriler içeren Kongre mektubunun hemen ardından ise Washington Post’ta Fethullah Gülen’in makalesi yayınlandı.

Erdoğan’ın Gülen’i istemek için Washington’a geldiği anlarda Washington Post gibi ABD siyasetinin nabzının attığı bir gazetede Gülen’in makalesinin yayınlanması önemli bir göstergeydi.

Bunu hem Trump hem de Erdoğan’a açık bir mesaj olarak yorumlamak mümkün.

Kaldı ki, Erdoğan’ın ziyareti vesilesiyle yazılan başyazılarda, analizlerde Erdoğan’a çok ağır eleştiriler getiriliyordu.

GÖZDEN UZAK BİR SEYAHAT

Normal şartlarda ABD başkentine gelen liderler bu ziyaretleri bir PR fırsatı olarak görürler. Önemli medya organlarına demeçler, think thank kuruluşlarında konferanslar verirler.

Ancak milyonlarca dolar parayı lobi şirketlerine akıtan Erdoğan’ın DC’de halka ve basına açık bir programı yoktu.

Başlı başına bir yazı konusu ama yeri gelmişken değinip geçmekte fayda var: Eğer satacak bir hikayeniz yoksa, yani ülkenizde pazarlayabileceğiniz güzel şeyler olmuyorsa milyonlarca dolara lobi şirketleri de tutsanız, perde gerisinde ‘başka kanalları’ da devreye soksanız işe yaramıyor.

Medya organlarının kapatılıp gazetecilerin tutuklandığı, on binlerce masum insanın cezaevlerine doldurulduğu, işkence-adam kaçırma, devlet eliyle gasp gibi ağır suçların ayyuka çıktığı bir ülkeyi sihirbazlar bile güzel gösteremezler.

TRUMP KENDİ DERDİNDE

Erdoğan için Washington seyahati hayati öneme sahip. Fakat Trump’un öncelikleri farklı.

YPG konusunda Erdoğan’dan farklı düşündüğünü silah kararı ile gösterdi. Zarrap ve Gülen konusunda ise çok fazla bir şey yapması beklenmiyor çünkü her iki konu yargının alanına giriyor.

Dolayısıyla Erdoğan’ın beklentilerini karşılaması kolay değil. Siyasi destek alsa bile pratikte işler istediği gibi gelişmeyebilir.

Açıkçası Erdoğan için o kadar yolu tepmesinin tek nedeni Oval Ofis’de verilecek bir kare fotoğraf. Uygar dünyada giderek yalnızlaşan, özellikle de referandum sonrası meşruiyet sorunu yaşayan Erdoğan’ın bu fotoğrafa ihtiyacı var.

Erdoğan’ın şehre ayak bastığı saatlerde patlayan bir skandal Trump’un başını çok ağrıtacak. Washington Post ve New York Times gazetelerinin haberine göre Trump’ın Oval Ofis’te Rus Dışişleri Bakanı Lavrov ve Rus Büyükelçi Kislyak ile görüşmesinden, istihbarat kaynağının ifşası olarak görülebilecek şekilde gizli bilgileri paylaştığını iddia etti.

Haber Washington’da bomba etkisi yaptı.

Beyaz Saray yetkilileri açıklama üstüne açıklama yaptılar fakat ABD medyası saatler boyunca Oval Ofis’te yaşanan skandalı tartıştı.  Kaldı ki ABD medyası günlerdir Trump’ın FBI başkanı James Comey’i kovmasını tartışıyordu.

Trump yönetiminde yer alan bazı isimlerin Rusya ile bağlantılarını araştıran FBI Başkanının soruşturma sürerken görevden alınması ABD de büyük tartışma doğurmuştu. Comey tartışması bitmeden Rusya’ya sızdırılan gizli bilgiler skandalı patladı.

Hal böyle olunca Erdoğan’ın Washington ziyareti ne Trump’ın ne de ABD medyasının öncelikli gündem maddesi olabildi.

YENİ BİR ‘SİFONU ÇEKMEYİN MESAJI MI ?’

Gelelim Türkiye’de heyecanla beklenen ortak basın açıklamasına.

Erdoğan ile Trump yaklaşık 20 dakika süren ikili görüşme sonrası kameraların karşısına geçtiler.

Açıklamalara bakılırsa toplantıda her iki tarafında tutumlarında bir değişikliğe gitmediği görülebiliyor. Terör örgütleri tanımında bile iki ülke arasında büyük uçurum var.

Trump -alışılmadık şekilde- yazılı açıklama okudu ve açıklamasının satır aralarında Erdoğan’ın hoşuna gidecek şeyler pek yoktu. Zaten çok kısa bir açıklama yaptı.

Erdoğan’ın gerginliği ise dikkat çekiciydi.

Açıklamaları Cüneyt Zapsu’nun 2006 Mayıs’ında Washington’a yaptığı seyahatte dile getirdiği ve Türkiye’de çok tartışılan ‘Sifonu çekmeyin…’ diyaloğunu hatırlatacak türdendi.

Erdoğan sık sık iş birliklerinden, bölgesel dengelerden bahsederek ‘bana ihtiyacınız var ‘ mesajını vermeye çalıştı ama Trump mesajı aldı mı belli değil.

Yazının girişinde de söylediğim gibi, ABD için Türkiye artık ‘stratejik müttefik’ değil. Erdoğan konuşmasında sık sık ‘stratejik müttefiklik’ vurgusu yaptı ama o köprünün altından çok sular aktı.

Düne dair en ilginç notlardan birisi de şuydu; Trump ile Erdoğan görüşürken Zarrab davasının eski savcısı Pret Bharara ‘umarım bu görüşme kayıt altına alınıyordur’ diye tweet attı.

Anlayana sivri sinek saz …

[Adem Yavuz Arslan] 17.5.2017 [TR724]