Demek nihayet onlar da mahalledeki yangının farkına vardı. Üstelik, 8 Mart. Dünya Kadınlar Günü… Demek ki suskunluk orucuna bir gün de olsa ara verip iki çift kelam da biz edelim, dediler.
Yazısına “Mahremi Deşme Operasyonu” gibi bir başlık attığına göre, Fatma Barbarosoğlu sonunda dayanamadı, galiba hemcinslerine örnek olmak istedi. Öyle ya, sağır sultan bile duydu: Günlerdir onlarca kadın Mersin Emniyet Müdürlüğü’nde işkence altında yalan ifade vermeye zorlanıyor. Başörtüleri ‘kemer’ muamelesi yapılarak ellerinden alınıyor. Satmak, muhtaç durumdaki tutuklu ve hükümlülere yardım olarak vermek üzere evlerinde börek açan, sarma yapan kadınlar gözaltında tutuluyor. Kamuoyu baskısıyla mahkemeye çıkarılırken de basın ordusunun önünde kurulan ‘utanç podyumu’nda yürütülüyorlar. Yüzlerine yeterince ‘zoom’ yapılması için durduruluyorlar. Bütün bunlara “suikast yapacaklardı, telefonlarında Fethullah Gülen’in sürekli bir ‘metafizik gerilim’ halinde bulunulması gerektiğine dair talimatı var” gibi akıllara durgunluk veren bir gerekçe sunuluyor. (Anlaşılan Gülen’in ‘ruhunun heykelini dikmek’ mecazını duymamışlar. “Bir de dindarız diyorsunuz, dinimizde heykel yapmak yasak” saçmalığı da uzak ihtimal değil.)
Bütün bunları duymamış olsa da İslamcı kadın yazar herhalde Adıyaman’da haydutça girilen bir evde üniversite öğrencisi 9 genç kızın gözaltına alındığını, oturdukları çekyatların, yatak odalarının didik didik arandığını duydu, diye düşünüyorsunuz. “Mahremi Deşme Operasyonu” başlığını bunun için verdi galiba yazısına…
Fakat ne gezer! Yazarımız bir Dünya Emekçi Kadınlar Günü arefesinde ne hapishanelerdeki binlerce kadın siyasi tutuklu ve hükümlüden söz ediyor, ne evi basılanlardan, ne de hanesine pervasızca girilenlerden. Derdi ne olsa beğenirsiniz? Medyada sakız gibi çiğnenen, “Oğlu evlenemeyince komşusuna taktığı altını geri istedi” hikayesi.
Vay efendim nasıl olurmuş da iki aile içinde kalması gereken bir mesele bütün Türkiye’nin gündemine taşınabilirmiş. Bu sosyolojinin başlıca konularından biri olmalıymış. Bu bir mahremi deşme operasyonuymuş…
İslamcı kadın yazarların hassasiyet ortalamasını daha yüksek zannederdim, meğer yanılmışım. Bugün Vicdan Konvoyu’na muavinlik yapan Nihal Bengisu Karaca ya da Fatma Barbarosoğlu, diğerlerinden farklı değil…
Son birkaç yıllık süreç gösterdi ki, kendilerini ‘İslamcı kadın yazar’ olarak nitelendiren, mağduriyetler üzerinden vicdan sömürüsü yapanlar aslında gerçek anlamıyla ne kadın, ne anne, ne yazar… Bir zamanlar bir emirle yazdıkları kampanya sloganındaki gibi, kalpleri taş, vicdanları kabataş…
Türkiye’de OHAL uygulamaları ile birlikte on binlerce kadın işsiz kalırken, sayısız hayat karartılırken, kadınlar üstelik bebekleriyle birlikte hukuksuzca cezaevlerinde tutulurken duymayan, görmeyen bu ‘sözde kadınlar’dan bir grup şimdi İstanbul’dan Hatay’a vicdan konvoyu yapıyor.
Bir örnek ‘Royal Class’ Mercedes ve SETRA klimalı otobüslerle konvoy yapan kadınlar şöyle diyor: “Bizler dünyanın dört bir yanından kadınlar olarak Suriye hapishanelerinde tutulan kadınların serbest bırakılmaları için ‘vicdan konvoyu’nu yola çıkarıyoruz.”
IŞİD girdiği şehir ve kasabalarda kadınları köle gibi alıp satarken, demir kafeslere koyup sokaklarda gezdirirken kalplerinin mührü henüz açılmayan ‘kadınlar’dan söz ediyorum. İşte o kadınlar Mavi Marmara tazminatlarına bile göz diken iktidarın yeni bir “Bana mı sordular da yola çıktılar” zılgıtından korktukları için olsa gerek Beştepe ‘kervansarayı’na uğrayarak icazet de almışlar. AKP Genel Başkanı olarak Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Erdoğan, “Suriye’de Esed rejiminin hapishanelerinde hukuka aykırı şekilde tutulan ve her gün işkence edilen kadınların seslerini duyurmak” için düzenlenen bu ”Vicdan Konvoyu”nun temsilcilerini kabul etmiş.
Oraya kadar gitmişken 78 yaşındaki, hala Tarsus Cezaevi’nde tutulan Sise Ana’ya da belki uğrarlar dönüşte.
Kaçırılan ve 6 Aralık’tan beri kendisinden haber alınamayan Ümit Horzum’un çocuklarına ve eşine de belki geçmiş olsuna giderler Ankara’da.
Fatma Balcı 15 gün gözaltında kaldı ve tutuklandı. Eşi de 18 aydır tutuklu. Hem annesiz, hem babasız kalan 3 çocuğuna belki durumu izah edebilirler.
Gözaltında işkence ile öldürülen Gökhan öğretmene trolünden belediye başkanına kadar herkes ‘hainler mezarlığı’ adres göstermişti. Belki eşini ziyaret etmek, Konya’daki mezarına bir çiçek bırakmak isterler.
14 Aylık Akif bebeğin annesi Yeşim Aksu Çanakkale emniyetinde gözaltında. Akif’le birlikte 4 yaşındaki Salih Esad’a da teselli verirler mi dersiniz?
Büyüklerden cevap alamayınca mahallenin köpeğine, “Köpek annem nerede” diye soran Zeynep bebek 16 ay cezaevinde kaldı. Babası ifade vermiyor diye anne Semra Hanım’ı tekrar rehin olarak aldı savcılar, polisler. Belki Zeynep bebeği de ziyaret etmeyi düşünürler?
‘Mahremi deşme operasyonu’ işte o zaman başlamış olur.
[Cem Mora] 7.3.2018 [Kronos.News]
Olumsuzluklara rağmen ilâhî inayet [Safvet Senih]
Kadir Fırtına Bey “Çağlayan” dergisinin Mart 2018 sayısında çıkan “Okyanus Karanlıklarında Saklı Cennet” başlıklı yazısında enteresan ve orijinal bir konuyu ele almış:
1977’de araştırma denizaltısı Alvin’deki bilim adamları, Galapagos Adaları’nın 320 km doğusunda yüzeyden 2.600 metre derinliklerde, çok zengin hayvan çeşitliliğinin sergilendiği bir vaha ile karşılaştılar. Bu olay bir şok etkisi meydana getirdi. Çünkü o bölge, hayata hiç müsait görülmüyordu; bir kere ortamı çok soğuk ve zifiri karanlık… Besin kıtlığı ve zehir problemi mevcut…
Öncelikle bölgede, kırmızı başlı dev tüp solucanlar var. Hayatta kalabilmenin sırrını keşfe çıkınca şunlar tesbit edildi. Oralarda kükürt açısından zengin ortamlar var ve bolca serbest yaşayan bakteri barınıyor. Bu bakteriler, kendi besinini üretebilir olarak yaratılmış, ototrof canlılar… Karbondioksiti organik moleküllere dönüştürmek için gereken enerjiyi, güneş yerine hidrojen sülfürün ‘yükseltgenmesinden’ temin ediyorlardı. Bu yüzden kükürt bakterileri de, yeşil bitkiler gibiydi. Yeşil bitkiler besin üretimi için ışık kullanırken bu bakteriler kimyevî madde (hidrojen sülfür kullanıyor; yani fotosentez yerine kemosentez yapıyordu. Böylece, oralarda bulunan hidrotermal bacaların yeşil bitkileri görevi yaparak, besin oluşturuyorlar.
Dev tüp solucanlarının ne bir ağzı ne bir sindirim sistemi, ne de besini yutabilecek her hangi bir mekanizmaları var. Bu orijinal canlının sadece üst ucunda kırmızı bir sorguç yer alıyor ve burada oksijen, karbondioksit ve hidrojen sülfürün değişimi sağlanıyor. Sorgucun altında da, tutunmayı sağlayan bir kas halkası var. Geri kalan kısmı, iç organları ihtiva eden bir kese. Canlının en büyük organı ise beslenmede görevli olan trofozom. Fakat bu solucanın dış dünyadan besini vücudunun içine alabileceği hiçbir kanal, boşluk yok. Peki solucan besini nasıl alabiliyor?
Araştırmalar sonucunda, bu organın içinde besin üreten milyarlarca kükürt bakterisi ihtiva ettiği ortaya çıktı. Bakteriler ile solucan arasında, mutualistik yani karşılıklı fayda ilkesine dayalı ortak hayat olduğu anlaşıldı. Tüp solucanı bakterilerden, indirgenmiş karbon molekülleri alıp beslenirken, bakterilere de kemosentez için yakıt olan CO2, O2 ve H2S hammaddelerini veriyordu. Bu maddeler sorguçta emilip, dolaşım sistemi vasıtasıyla trofozomdaki bakterilere ulaştırılıyordu. Bu solucanın trofozomu, aktif bir kemosentez fabrikası gibi çalışmaktaydı. Bu bulgular, beslenme ile ilgili önemli bir soru işaretini kaldırmış oldu.
Peki, hiçbir ağız açıklığı olmayan bu dev solucanın trofozomuna bakteriler nasıl girmişti? Bu sorunun cevabı da şöyle aydınlatıldı. Bu solucanın larva safhasından yetişkinlik safhasına kadar ki, 4 dönem üzerinde incelemeler yapıldı. Larva halindeki hayvanın vücudunda ağız ve anüs boşluğunun var olduğu, fakat bu dönemde trofozomun olmadığı tesbit edildi. Bu durum bakterilerin, canlının gövdesine larva döneminde girdiğine işaret ediyordu. Genç evrelerinde ise, ağız ve anüs boşluğu küçülmüş, trofomoz yapısı gittikçe gelişmişti. Yetişkin döneminde de, canlının tamamen kapalı bir kese halini almış olduğu tesbit edildi. Hatta larva mikrografileri çekildiğinde, ilk bakterilerin ağızdan vücuda girişi ve bununla birlikte trofozom organının yaratılışı gözlendi.
Ama zehir açmazına gelince: Hidrojen sülfür, hayvanlarda siyanür gibi solunumu engelleyen, son derece zehirli bir bileşiktir. Sülfür, normalde hemoglobin molekülündeki bağlanma bölgelerini kapatarak ve solunum enzimi sitokrom c oksidazı zehirleyerek solunumu engeller. Araştırmalar, harikulade bir şekilde, dev solucanların solunum hızlarının gayet yüksek olduğunu tesbit etti. Bunun sebebinin de hayvanın kanındaki bir şey vasıtasıyla; sitokrom c oksidazın, sülfürün zehirleyici etkisinden korunmuş olduğuydu. Ama bu koruma görevlisi ne olabilirdi?
1982’de Doğu Pasifik Yükseltisi hidrotermal bacaları bölgesi keşif gezisinde yapılan hemoglobin araştırmaları, hemoglobin ile ilgili harikulade yaratılış sırlarını ortaya çıkardı. Dev solucan kan zengini bir canlıydı. Sorgucunun kırmızılığının sebebi de; hemoglobin muhtevası zengin, yüksek kan miktarıydı. İşte harikulade mucize; dev tüp solucanının diğer bütün canlılarınkinden farklı yaratılışındaydı. Onun hemoglobini oldukça büyüktü ve kırmızı kan hücrelerinde değil, serumda serbest dolaşır haldeydi. Oksijene bağlanma ve oksijen taşıma kapasitesi de çok yüksek yaratılmıştı. Bu solucanın hemoglobini ile diğerleri arasındaki en önemli fark ise, bu hemoglobinin hem oksijene, hem de hidrojen sülfüre aynı anda bağlanabilmesiydi. Netice olarak, hemoglobin tüp solucanı için iki hayati görevi yapıyordu. Hem solunum zehirlenmesini engelliyor, hem de sülfürü koruyarak, ‘Yükseltmeksizin trofozoma taşınabilmesine sebep oluyordu. Kısacası bu hemoglobin volkanik bacalar bölgesi canlısı solucanın bütün ihtiyaçları için bütün ihtiyaçları için çok özel ve hikmetli özelliklerde yaratılmıştır.
Bu misalden de anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakkın, en ağır süreçler, en ağır şartlar, zehirli manevî atmosferlere karşı bile koruyucu tedbirleri vardır. Hiçbir zaman, gayret gösterenleri çaresiz bırakmaz… Bırakmıyor da… Kainattaki olayları biz de kainat kitabının bütünlüğü içinde okuyup değerlendirmemiz lazım…
[Safvet Senih] 8.3.2018 [TR724]
1977’de araştırma denizaltısı Alvin’deki bilim adamları, Galapagos Adaları’nın 320 km doğusunda yüzeyden 2.600 metre derinliklerde, çok zengin hayvan çeşitliliğinin sergilendiği bir vaha ile karşılaştılar. Bu olay bir şok etkisi meydana getirdi. Çünkü o bölge, hayata hiç müsait görülmüyordu; bir kere ortamı çok soğuk ve zifiri karanlık… Besin kıtlığı ve zehir problemi mevcut…
Öncelikle bölgede, kırmızı başlı dev tüp solucanlar var. Hayatta kalabilmenin sırrını keşfe çıkınca şunlar tesbit edildi. Oralarda kükürt açısından zengin ortamlar var ve bolca serbest yaşayan bakteri barınıyor. Bu bakteriler, kendi besinini üretebilir olarak yaratılmış, ototrof canlılar… Karbondioksiti organik moleküllere dönüştürmek için gereken enerjiyi, güneş yerine hidrojen sülfürün ‘yükseltgenmesinden’ temin ediyorlardı. Bu yüzden kükürt bakterileri de, yeşil bitkiler gibiydi. Yeşil bitkiler besin üretimi için ışık kullanırken bu bakteriler kimyevî madde (hidrojen sülfür kullanıyor; yani fotosentez yerine kemosentez yapıyordu. Böylece, oralarda bulunan hidrotermal bacaların yeşil bitkileri görevi yaparak, besin oluşturuyorlar.
Dev tüp solucanlarının ne bir ağzı ne bir sindirim sistemi, ne de besini yutabilecek her hangi bir mekanizmaları var. Bu orijinal canlının sadece üst ucunda kırmızı bir sorguç yer alıyor ve burada oksijen, karbondioksit ve hidrojen sülfürün değişimi sağlanıyor. Sorgucun altında da, tutunmayı sağlayan bir kas halkası var. Geri kalan kısmı, iç organları ihtiva eden bir kese. Canlının en büyük organı ise beslenmede görevli olan trofozom. Fakat bu solucanın dış dünyadan besini vücudunun içine alabileceği hiçbir kanal, boşluk yok. Peki solucan besini nasıl alabiliyor?
Araştırmalar sonucunda, bu organın içinde besin üreten milyarlarca kükürt bakterisi ihtiva ettiği ortaya çıktı. Bakteriler ile solucan arasında, mutualistik yani karşılıklı fayda ilkesine dayalı ortak hayat olduğu anlaşıldı. Tüp solucanı bakterilerden, indirgenmiş karbon molekülleri alıp beslenirken, bakterilere de kemosentez için yakıt olan CO2, O2 ve H2S hammaddelerini veriyordu. Bu maddeler sorguçta emilip, dolaşım sistemi vasıtasıyla trofozomdaki bakterilere ulaştırılıyordu. Bu solucanın trofozomu, aktif bir kemosentez fabrikası gibi çalışmaktaydı. Bu bulgular, beslenme ile ilgili önemli bir soru işaretini kaldırmış oldu.
Peki, hiçbir ağız açıklığı olmayan bu dev solucanın trofozomuna bakteriler nasıl girmişti? Bu sorunun cevabı da şöyle aydınlatıldı. Bu solucanın larva safhasından yetişkinlik safhasına kadar ki, 4 dönem üzerinde incelemeler yapıldı. Larva halindeki hayvanın vücudunda ağız ve anüs boşluğunun var olduğu, fakat bu dönemde trofozomun olmadığı tesbit edildi. Bu durum bakterilerin, canlının gövdesine larva döneminde girdiğine işaret ediyordu. Genç evrelerinde ise, ağız ve anüs boşluğu küçülmüş, trofomoz yapısı gittikçe gelişmişti. Yetişkin döneminde de, canlının tamamen kapalı bir kese halini almış olduğu tesbit edildi. Hatta larva mikrografileri çekildiğinde, ilk bakterilerin ağızdan vücuda girişi ve bununla birlikte trofozom organının yaratılışı gözlendi.
Ama zehir açmazına gelince: Hidrojen sülfür, hayvanlarda siyanür gibi solunumu engelleyen, son derece zehirli bir bileşiktir. Sülfür, normalde hemoglobin molekülündeki bağlanma bölgelerini kapatarak ve solunum enzimi sitokrom c oksidazı zehirleyerek solunumu engeller. Araştırmalar, harikulade bir şekilde, dev solucanların solunum hızlarının gayet yüksek olduğunu tesbit etti. Bunun sebebinin de hayvanın kanındaki bir şey vasıtasıyla; sitokrom c oksidazın, sülfürün zehirleyici etkisinden korunmuş olduğuydu. Ama bu koruma görevlisi ne olabilirdi?
1982’de Doğu Pasifik Yükseltisi hidrotermal bacaları bölgesi keşif gezisinde yapılan hemoglobin araştırmaları, hemoglobin ile ilgili harikulade yaratılış sırlarını ortaya çıkardı. Dev solucan kan zengini bir canlıydı. Sorgucunun kırmızılığının sebebi de; hemoglobin muhtevası zengin, yüksek kan miktarıydı. İşte harikulade mucize; dev tüp solucanının diğer bütün canlılarınkinden farklı yaratılışındaydı. Onun hemoglobini oldukça büyüktü ve kırmızı kan hücrelerinde değil, serumda serbest dolaşır haldeydi. Oksijene bağlanma ve oksijen taşıma kapasitesi de çok yüksek yaratılmıştı. Bu solucanın hemoglobini ile diğerleri arasındaki en önemli fark ise, bu hemoglobinin hem oksijene, hem de hidrojen sülfüre aynı anda bağlanabilmesiydi. Netice olarak, hemoglobin tüp solucanı için iki hayati görevi yapıyordu. Hem solunum zehirlenmesini engelliyor, hem de sülfürü koruyarak, ‘Yükseltmeksizin trofozoma taşınabilmesine sebep oluyordu. Kısacası bu hemoglobin volkanik bacalar bölgesi canlısı solucanın bütün ihtiyaçları için bütün ihtiyaçları için çok özel ve hikmetli özelliklerde yaratılmıştır.
Bu misalden de anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakkın, en ağır süreçler, en ağır şartlar, zehirli manevî atmosferlere karşı bile koruyucu tedbirleri vardır. Hiçbir zaman, gayret gösterenleri çaresiz bırakmaz… Bırakmıyor da… Kainattaki olayları biz de kainat kitabının bütünlüğü içinde okuyup değerlendirmemiz lazım…
[Safvet Senih] 8.3.2018 [TR724]
Ida Tarbell, araştırmacı gazeteciliği nasıl icat etti? [Kemal Ay]
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde hapisteki kadın gazeteciler anısına…
1902 yılında Amerika’da yayın yapan McClure’s dergisi çok ilginç bir tefrikaya başlamıştı. 2 yıl sürecek ve toplamda 19 parçadan oluşacak bu yayın, ‘Standard Oil Şirketi’nin Tarihi’ başlığını taşıyordu. 1800’lerin son çeyreğinde kurulan ve bir anda ABD’nin en büyük şirketlerinden birine dönüşen Standard Oil, tarihin ilk uluslararası petrol şirketiydi. Sahibi John D. Rockefeller’i ülkenin en zengin ve nüfuzlu iş adamı hâline getirmişti. Yayınlar o kadar etkili olacaktı ki, 5-6 yıl içerisinde Standard Oil’e büyük davalar açılacak ve şirket parçalara bölünecekti. Rockefeller ise bütün Amerika’da kirli ticaretin sembolüne dönüşecekti.
Yayınlandıktan kısa süre sonra kitaba dönüşen ‘Standard Oil Şirketi’nin Tarihi’ isimli çalışma, New York Times tarafından yapılan bir listede ABD tarihindeki en etkili haberler arasında 5. sırada yer alıyor. Üstelik Amerikan basın tarihinin ilk araştırmacı gazetecilik çalışması olarak nitelendiriliyor. Ama daha da önemlisi, araştırmacı gazeteciliği bir anlamda icat eden ve tarihin en zengin iş adamlarından John D. Rockefeller’e kafa tutan bu gazeteci bir kadın. İsmi Ida Tarbell.
İLK KEZ 14 YAŞINDAYKEN DUYMUŞTU
Tarbell, Rockefeller ismini ilk kez 14 yaşındayken duymuştu. Babası Franklin Tarbell, Pennsylvania’da küçük çaplı bir petrol üreticiydi. Ürettiği petrolü tren yolu sayesinde müşterilerine ulaştırıyordu herkes gibi. O sırada bölgeye 32 yaşında bir iş adamı geldi. İsmi John D. Rockefeller’di. Standard Oil’i kurmuştu. Cleveland tren hattını kullanan, Ohio ve Batı Pennsylvania’lı petrol üreticilerine bir teklifte bulundu: İşletmelerinizi bana satın, şirketimde hissedar olun. Elbette bu öylesine bir teklif değildi. Rockefeller, tren taşımacılığı yapan şirketlerle bir anlaşma yapmış, taşıma ücretlerini yükseltmelerini sağlamıştı. Kendisi ise tek seferde çok fazla varil taşıtacağı için indirim alıyordu sürekli. Standard Oil daha fazla petrol taşıttıkça, karşısında başka hiçbir petrol şirketi dayanamayacaktı. Hele ki taşradaki ufak üreticiler…
Geceleri toplanıp Rockefeller’in bu teklifini değerlendiren küçük petrol üreticileri arasında Franklin Tarbell de vardı. Kızı Ida da bu toplantıları dinliyordu. Çoğunluk şirketini satmaktan yanaydı ancak Franklin Tarbell direnip bağımsız kalmak istiyordu. Ortağıyla birlikte ret oyu verenlerdendi. Ancak Rockefeller bölgeden ayrıldığında Cleveland tarafındaki petrol işletmelerinin yüzde 85’ini satın almıştı bile. Franklin Tarbell ve ortağının işleriyle günden güne kötüleşti çünkü maliyetleri karşılayamaz oldular. Bu durum ortağını intihara sürükledi.
ÖĞRETMENLİK YERİNE YAZARLIK
Ida Tarbell, bu olanları arkada bırakıp eğitimini sürdürecekti. 19 yaşına geldiğinde Pennsylvania’daki bir kolejde biyoloji eğitimi aldı ve okulu bitirdiğinde öğretmenlik yaptı. Ancak onu daha çok mutlu eden bir şey vardı: Araştırmak ve yazmak. Şehrin genel bir fotoğrafını verdiğini düşündüğü Polis Gazetesi’ni okumayı çok seviyordu. Kadınların adliye ve cinayet haberleri yapmasını zor bulsa da, özellikle merakı olduğu tarih alanında kalem oynatmaya hevesliydi. Tanıştığı bir editörün vesilesiyle küçük çaplı, dindar bir gazetede çalışmaya başladı. Burada yaptığı haberler kaleminin ne kadar kuvvetli olduğunu kanıtlamaya yetecekti.
1890’da araştırma yapmak üzere Paris’e gitti Ida Tarbell. Fransız İhtilali sırasında önemli rol oynamış Madame Roland hakkında bir biyografi çalışmasıydı bu. Fransa’nın başkentinde Amerikalı yayıncı Samuel McClure’la tanışacak ve McClure’s Magazine isimli aylık haber dergisinde yazma teklifi alacaktı. Ömrü çok uzun olmasa da McClure’s isimli aylık dergi Amerika’da ‘skandal ifşa eden habercilik’ (muckraking) anlayışının en önemli temsilcilerindendi. Ayrıca ünlü edebiyatçıların eserlerine de yer veriyordu. Sherlock Holmes’un yazarı Arthur Conan Doyle, Jack London ve Mark Twain gibi isimler bu yazarlar arasındaydı.
DERGİNİN TİRAJINI ARTTIRAN ARAŞTIRMALAR
Ida Tarbell, kısa süre sonra yeniden Amerika’ya döndü ve Washington’daki ofiste çalışmaya başladı. Burada Napolyon Bonaparte ve Abraham Lincoln’le ilgili yazdığı uzun tefrika haberler dikkat çekti. Lincoln’un doğup büyüdüğü taşra şehirlerini gezerek onu tanıyan ve hâlen hayatta olan insanlarla görüşen Tarbell, derginin tirajını katlamıştı. Kitaba da dönüşen bu yazılar, Tarbell’in tarih alanında da bir otorite olarak görülmesini sağladı.
1898’de New York ofisine taşındığında şehrin en çok konuşulan isimlerinden birisinin John D. Rockefeller olduğunu gördü ve eski günleri hatırladı. Kısa süre içinde hemen Rockefeller üzerine çalışmaya başlayacaktı. Bulduğu ipuçları neticesinde Standard Oil yöneticilerinden Henry H. Rogers’la bir görüşme yapmaya karar verdi. Rogers, tıpkı babası gibi bağımsız bir petrol üreticisiyken şirketini Rockefeller’e devretmiş ve Standard Oil’de çalışmaya başlamıştı. Bu görüşmeyi ona ayarlayan kişi Mark Twain’di. Rogers, Tarbell’in yaptığı haberlere bakarak, başarılarını anlatacağı bir röportaj serisi bekliyordu. Bu sebeple de gayet açık cevaplar vermişti.
İKİ YIL SÜRECEK BİR ÇALIŞMA
Skandal gazeteciliği Amerikan basını için bilindik bir şeydi. Ancak Ida Tarbell’in bundan fazlasına ihtiyacı vardı. Tarihî şahsiyetler hakkında biyografik yazılar kaleme almak nispeten kolaydı. Halihazırda devasa bir şirket olan Standard Oil hakkında elde ettiği belgeler ve yaptığı röportajlar ona hayli geniş bir çalışma alanı sağlamıştı. Bu sebeple Standard Oil hakkında yazacağı yazılar, Ida Tarbell’e aynı zamanda araştırmacı gazeteciliğin mucidi olma vazifesi de yüklüyordu. Amerikan basın tarihi için de yeni bir durumdu bu.
1902’de ilk parça yayınlandığında, hayli ilgi çekti. Toplamda 19 bölümden oluşan ‘The History of Standard Oil Company’ (Standard Oil Şirketi’nin Tarihi’ isimli çalışma, 1904’e kadar yayınlanacaktı. Tarbell, ‘ticarî Makyavelizm’ dediği düzeni ifşa etmiş, artık petrol işiyle uğraşmayan Rockefeller’in devasa servetini nasıl edindiğini herkese göstermişti. Dönemi anlatan kitaplar, bu haberlerden sonra halkın Rockefeller’e bakışının değiştiğinden bahsediyor. Tarbell, hikâyesinin sonunda iki bölümden oluşan bir John D. Rockefeller biyografisi de yazdı. Burada onun için ‘yaşayan mumya’ tabirini kullanırken, yöntemlerinin Amerikan hayatını daha ‘fakir, çirkin ve kaba’ kıldığını söyleyecekti.
İNTİKAMINI KENDİ İCADIYLA ALDI
Haberler yayınladığı sırada Rockefeller, hayırsever bir iş adamıydı. New York’a yatırım yapıyordu. Petrol işinden çekilmişti. Ancak Ida Tarbell’in ardı arkası kesilmeyen yayınları sebebiyle öfkelendiğini kaydedecekti biyografi yazarları. Ortaya çıkan skandal karşısında konuşmamayı yeğledi. Adamlarına da tek bir söz etmemelerini salık verdi. Ama özel sohbetlerde Tarbell’e öfke kusuyordu. 1904’te tamamlanan seri, 1911’de Amerikan Yüksek Mahkemesi’nde görülen davada da konu edildi ve ABD’nin ilk uluslararası petrol şirketlerinden olan Standard Oil, parçalara bölündü. Düşünün ki, o parçalardan ikisi bugün ABD’nin en büyük şirketlerinden olan Exxon ve Chevron olacaktı. Tekelleşme, o zamandan bu yana Amerikan ticari hayatının en çok tartışılan konularından biri.
Ida Tarbell bir edebiyatçı gibi kıvrak bir kalemi olmadığını biliyordu fakat onun için iyi bir yazı, hiçbir çelişki barındırmayan ve gerçeklere dayanan araştırma yazılarıydı. Hayli zeki ve keskin bakışlı bu kadın gazeteci, babasının intikamını bu ‘silahla’ almıştı; gerçeklere dayanan, araştırma haberleriyle.
[Kemal Ay] 8.3.2018 [TR724]
1902 yılında Amerika’da yayın yapan McClure’s dergisi çok ilginç bir tefrikaya başlamıştı. 2 yıl sürecek ve toplamda 19 parçadan oluşacak bu yayın, ‘Standard Oil Şirketi’nin Tarihi’ başlığını taşıyordu. 1800’lerin son çeyreğinde kurulan ve bir anda ABD’nin en büyük şirketlerinden birine dönüşen Standard Oil, tarihin ilk uluslararası petrol şirketiydi. Sahibi John D. Rockefeller’i ülkenin en zengin ve nüfuzlu iş adamı hâline getirmişti. Yayınlar o kadar etkili olacaktı ki, 5-6 yıl içerisinde Standard Oil’e büyük davalar açılacak ve şirket parçalara bölünecekti. Rockefeller ise bütün Amerika’da kirli ticaretin sembolüne dönüşecekti.
Yayınlandıktan kısa süre sonra kitaba dönüşen ‘Standard Oil Şirketi’nin Tarihi’ isimli çalışma, New York Times tarafından yapılan bir listede ABD tarihindeki en etkili haberler arasında 5. sırada yer alıyor. Üstelik Amerikan basın tarihinin ilk araştırmacı gazetecilik çalışması olarak nitelendiriliyor. Ama daha da önemlisi, araştırmacı gazeteciliği bir anlamda icat eden ve tarihin en zengin iş adamlarından John D. Rockefeller’e kafa tutan bu gazeteci bir kadın. İsmi Ida Tarbell.
İLK KEZ 14 YAŞINDAYKEN DUYMUŞTU
Tarbell, Rockefeller ismini ilk kez 14 yaşındayken duymuştu. Babası Franklin Tarbell, Pennsylvania’da küçük çaplı bir petrol üreticiydi. Ürettiği petrolü tren yolu sayesinde müşterilerine ulaştırıyordu herkes gibi. O sırada bölgeye 32 yaşında bir iş adamı geldi. İsmi John D. Rockefeller’di. Standard Oil’i kurmuştu. Cleveland tren hattını kullanan, Ohio ve Batı Pennsylvania’lı petrol üreticilerine bir teklifte bulundu: İşletmelerinizi bana satın, şirketimde hissedar olun. Elbette bu öylesine bir teklif değildi. Rockefeller, tren taşımacılığı yapan şirketlerle bir anlaşma yapmış, taşıma ücretlerini yükseltmelerini sağlamıştı. Kendisi ise tek seferde çok fazla varil taşıtacağı için indirim alıyordu sürekli. Standard Oil daha fazla petrol taşıttıkça, karşısında başka hiçbir petrol şirketi dayanamayacaktı. Hele ki taşradaki ufak üreticiler…
Geceleri toplanıp Rockefeller’in bu teklifini değerlendiren küçük petrol üreticileri arasında Franklin Tarbell de vardı. Kızı Ida da bu toplantıları dinliyordu. Çoğunluk şirketini satmaktan yanaydı ancak Franklin Tarbell direnip bağımsız kalmak istiyordu. Ortağıyla birlikte ret oyu verenlerdendi. Ancak Rockefeller bölgeden ayrıldığında Cleveland tarafındaki petrol işletmelerinin yüzde 85’ini satın almıştı bile. Franklin Tarbell ve ortağının işleriyle günden güne kötüleşti çünkü maliyetleri karşılayamaz oldular. Bu durum ortağını intihara sürükledi.
ÖĞRETMENLİK YERİNE YAZARLIK
Ida Tarbell, bu olanları arkada bırakıp eğitimini sürdürecekti. 19 yaşına geldiğinde Pennsylvania’daki bir kolejde biyoloji eğitimi aldı ve okulu bitirdiğinde öğretmenlik yaptı. Ancak onu daha çok mutlu eden bir şey vardı: Araştırmak ve yazmak. Şehrin genel bir fotoğrafını verdiğini düşündüğü Polis Gazetesi’ni okumayı çok seviyordu. Kadınların adliye ve cinayet haberleri yapmasını zor bulsa da, özellikle merakı olduğu tarih alanında kalem oynatmaya hevesliydi. Tanıştığı bir editörün vesilesiyle küçük çaplı, dindar bir gazetede çalışmaya başladı. Burada yaptığı haberler kaleminin ne kadar kuvvetli olduğunu kanıtlamaya yetecekti.
1890’da araştırma yapmak üzere Paris’e gitti Ida Tarbell. Fransız İhtilali sırasında önemli rol oynamış Madame Roland hakkında bir biyografi çalışmasıydı bu. Fransa’nın başkentinde Amerikalı yayıncı Samuel McClure’la tanışacak ve McClure’s Magazine isimli aylık haber dergisinde yazma teklifi alacaktı. Ömrü çok uzun olmasa da McClure’s isimli aylık dergi Amerika’da ‘skandal ifşa eden habercilik’ (muckraking) anlayışının en önemli temsilcilerindendi. Ayrıca ünlü edebiyatçıların eserlerine de yer veriyordu. Sherlock Holmes’un yazarı Arthur Conan Doyle, Jack London ve Mark Twain gibi isimler bu yazarlar arasındaydı.
DERGİNİN TİRAJINI ARTTIRAN ARAŞTIRMALAR
Ida Tarbell, kısa süre sonra yeniden Amerika’ya döndü ve Washington’daki ofiste çalışmaya başladı. Burada Napolyon Bonaparte ve Abraham Lincoln’le ilgili yazdığı uzun tefrika haberler dikkat çekti. Lincoln’un doğup büyüdüğü taşra şehirlerini gezerek onu tanıyan ve hâlen hayatta olan insanlarla görüşen Tarbell, derginin tirajını katlamıştı. Kitaba da dönüşen bu yazılar, Tarbell’in tarih alanında da bir otorite olarak görülmesini sağladı.
1898’de New York ofisine taşındığında şehrin en çok konuşulan isimlerinden birisinin John D. Rockefeller olduğunu gördü ve eski günleri hatırladı. Kısa süre içinde hemen Rockefeller üzerine çalışmaya başlayacaktı. Bulduğu ipuçları neticesinde Standard Oil yöneticilerinden Henry H. Rogers’la bir görüşme yapmaya karar verdi. Rogers, tıpkı babası gibi bağımsız bir petrol üreticisiyken şirketini Rockefeller’e devretmiş ve Standard Oil’de çalışmaya başlamıştı. Bu görüşmeyi ona ayarlayan kişi Mark Twain’di. Rogers, Tarbell’in yaptığı haberlere bakarak, başarılarını anlatacağı bir röportaj serisi bekliyordu. Bu sebeple de gayet açık cevaplar vermişti.
İKİ YIL SÜRECEK BİR ÇALIŞMA
Skandal gazeteciliği Amerikan basını için bilindik bir şeydi. Ancak Ida Tarbell’in bundan fazlasına ihtiyacı vardı. Tarihî şahsiyetler hakkında biyografik yazılar kaleme almak nispeten kolaydı. Halihazırda devasa bir şirket olan Standard Oil hakkında elde ettiği belgeler ve yaptığı röportajlar ona hayli geniş bir çalışma alanı sağlamıştı. Bu sebeple Standard Oil hakkında yazacağı yazılar, Ida Tarbell’e aynı zamanda araştırmacı gazeteciliğin mucidi olma vazifesi de yüklüyordu. Amerikan basın tarihi için de yeni bir durumdu bu.
1902’de ilk parça yayınlandığında, hayli ilgi çekti. Toplamda 19 bölümden oluşan ‘The History of Standard Oil Company’ (Standard Oil Şirketi’nin Tarihi’ isimli çalışma, 1904’e kadar yayınlanacaktı. Tarbell, ‘ticarî Makyavelizm’ dediği düzeni ifşa etmiş, artık petrol işiyle uğraşmayan Rockefeller’in devasa servetini nasıl edindiğini herkese göstermişti. Dönemi anlatan kitaplar, bu haberlerden sonra halkın Rockefeller’e bakışının değiştiğinden bahsediyor. Tarbell, hikâyesinin sonunda iki bölümden oluşan bir John D. Rockefeller biyografisi de yazdı. Burada onun için ‘yaşayan mumya’ tabirini kullanırken, yöntemlerinin Amerikan hayatını daha ‘fakir, çirkin ve kaba’ kıldığını söyleyecekti.
İNTİKAMINI KENDİ İCADIYLA ALDI
Haberler yayınladığı sırada Rockefeller, hayırsever bir iş adamıydı. New York’a yatırım yapıyordu. Petrol işinden çekilmişti. Ancak Ida Tarbell’in ardı arkası kesilmeyen yayınları sebebiyle öfkelendiğini kaydedecekti biyografi yazarları. Ortaya çıkan skandal karşısında konuşmamayı yeğledi. Adamlarına da tek bir söz etmemelerini salık verdi. Ama özel sohbetlerde Tarbell’e öfke kusuyordu. 1904’te tamamlanan seri, 1911’de Amerikan Yüksek Mahkemesi’nde görülen davada da konu edildi ve ABD’nin ilk uluslararası petrol şirketlerinden olan Standard Oil, parçalara bölündü. Düşünün ki, o parçalardan ikisi bugün ABD’nin en büyük şirketlerinden olan Exxon ve Chevron olacaktı. Tekelleşme, o zamandan bu yana Amerikan ticari hayatının en çok tartışılan konularından biri.
Ida Tarbell bir edebiyatçı gibi kıvrak bir kalemi olmadığını biliyordu fakat onun için iyi bir yazı, hiçbir çelişki barındırmayan ve gerçeklere dayanan araştırma yazılarıydı. Hayli zeki ve keskin bakışlı bu kadın gazeteci, babasının intikamını bu ‘silahla’ almıştı; gerçeklere dayanan, araştırma haberleriyle.
[Kemal Ay] 8.3.2018 [TR724]
Size dayatılan kavga ve kişiliğiniz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
İslami ve milliyetçi antagonizm meselesi son günlerde Türkiye rejimi tarafından gerek kamu diplomasi, gerek pür propaganda, gerekse de psikolojik harekat araçları üzerinden topluma iyiden iyiye zerk edildi. Antagonizm, köklü hasımlık veya ilişkinin doğasında bulunan düşmanlık şeklinde anlaşılabilir. Mesela Soğuk Savaş döneminde ABD’nin başını çektiği liberal demokrasi – piyasa ekonomisi sistemi ile Sovyetler Birliğinin başını çektiği komünist rejimler arasında böyle bir antagonist ilişki vardı. Biri diğerinin alternatifi olan bu sistemlerin anlaşabilmesi, daha doğrusu uzlaşabilmesi olanaksızdı. Bu nedenle Birinci Dünya ile İkinci Dünya kategorileri altında birbirlerinden ayrılmaktaydılar. Bugün benzer bir temel ayrışmayı İslam devletleri (ya da nüfuslarının büyük demografik çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkeler) ile dünyanın geri kalan tarafı arasında görüyoruz.
Elbette İslamcı ideolojiler İslam külliyatını hoyratça sömürüyor bu antagonizmi beslemek için. Tarihsel bağlamından kopartılan ve anakronizmin kullanışlı ama etkin diskursuna yelken açan bu yönelim, uzun vadede herkesle kavgalı bir Müslüman coğrafya oluşturacak. Hatta halihazırda bu oluştu gibi.
İslamcılık kısır bir döngü
Türkiye toplumu da bir zamanlar İslam dünyasındaki en heterojen ve açık toplumlardan biriydi. Oysa özellikle son yıllarda giderek artan bir radikalleşme, ileride telafisi kolay olmayacak bir sorunlara neden oluyor. Antagonizmin büyüsüne kapılan ve bu akın dışı ve habis radikalleşmenin akrabası olan kavramlarla zehirlenen çocuklar ve gençlerle mi Türkiye 21. yüzyılda küreselleşen dünyada rekabet edecek? 15 yılı aşkın süredir iktidarda olan İslamcıların etkisiyle Türkiye İslam coğrafyalarının tümünde gözlemlenen bu ana akım gidişat içerisinde yer alıyor, üstüne üstlük ve daha trajik olmak üzere başı çekiyor. İslamcılık öyle bir kısır döngü ki, dinin enstrümanlaştırılması giderek daha da radikal ve düşmansı habis sosyolojileri üretiyor ve yeniden üretiyor. Bu sarmal ise her türlü cihatçı radikalleşmenin zeminini hazırlıyor. Suriye’nin bugünkü ürkütücü cihatçı profilini 1990’larda ve 2000’lerin başında kim tahmin edebilirdi ki? Bu tür vakalar, sosyolojik dinamiklerin siyasetçe tetiklenmesinden sonra cinin şişeden nasıl çıktığını bize öğretmiyor mu?
Bugün Türkiye’de “Batı’nın kafaların içini işgal eden” bir “öteki” olduğuna ilişkin algı, perçinlenmiş durumda. Bu cümleleri Bilal Erdoğan’dan duymamız tesadüf değil. Yapılanlar bilinçli politikaların sonucu. Bunların arka planında bir tür İttihatçı ve Kemalist geleneğin peşine takılan ve toplum mühendisliği yöntemini benimsemiş zihniyet var. Orwell’ın 1984 romanındaki gibi tarihin keyfe keder tahrif edildiği ve yeniden yazıldığı, diskurun eylemde nazaran önde olduğu, hatta eylemin olup olmadığı da dâhil her şeyin diskura göre şekillendiği bir siyasal ve toplumsal gerçeklik var karşımızda. Bu, yaratıcısı olan otoriter karakterden veya faşizan sistemden bile daha tehlikeli bir şey. Çünkü kimlikler biz ve öteki arası ilişkiler dinamiği içinde oluşur. Bugün Türkiye’de ötekileştirilen bir muğlâk “Batı” kavramı var ki çoğu zaman iktidarın düşüncelerini eleştirenler de “milli ve yerli” olmayan, Batı’nın kafalarının içini işgal ettiği yabancılaştırılmış, mankurt olarak algılanan kişiler şeklinde tasnif ediliyor.
Böylece, pratikte Batı sadece ABD veya Avrupalıları kapsamıyor. Bu adı geçenlerin uyguladıkları insan hak ve özgürlüklerine dayalı, hukuk devleri ve anayasal demokrasi normlarını benimseyen Türkiyelileri de kolaylıkla kapsayabiliyor. Böylelikle bir anda kendinizi “yerli ve milli” olmayan kampta bulabiliyorsunuz. Kaldı ki, sadece İslamcılar değil, nasyonalistler de aynı antagonizmi başka ideolojik kaynaklarla meşrulaştırarak kullandıkları için, kolaylıkla bu çevrelerce de aynı kozmopolitan çevreler yerli ve milli olmayan unsurlar olmaya indirgenebiliyorlar. Bunun çok tehlikeli olduğunu vurgulamaya gerek var mı?
Zavallı bir zihniyet, tüm toplumu sardı
İslamcıların nasyonalizmle bütünleştirildiği post 15 Temmuz Türkiye toplumunda, daha önce muasır medeniyet olarak benimsenen ne varsa artık kudurmuş bir şiddetle reddediliyor. NATO deyince aklına emperyalizm gelen, insan hakları deyince Fransızların Cezayirlilere veya Amerikalıların Kuzey Amerika yerlilerine yaptıkları katliamları argüman olarak gündeme getiren, daima kendi ülkesindeki ve toplumundaki halen süre gelen insan hakları ve hukuk ihlallerini dünyanın başka toplumlarının geçmişlerinde işledikleri korkunç suçlarla meşrulaştırmaya ve mazur göstermeye çalışan, zavallı bir zihniyet, tüm toplumu sardı. Bunun arka planında işte topluma aralıksız pompalanan bu antagonizm var.
Bir kavgaya hazırlanıyor sanki Türkiye, rejim tarafından. Kendi siyasi beka ve geleceklerini tümüyle Türkiye’nin kaderinin önüne koyan bu zihniyetin antagonizminden ve onun yabancılaştırıcı, dışlayıcı, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı, yok edici, ezici, pasifize edici etkisinden ülkenin ve insanlarının korunması mümkün mü? Hazırlanıldığını düşündüğüm kavga, Müslüman Türklere karşı işbirliği eden büyük, kocaman bir dünya algısı temeli üzerine inşa ediliyor. Bu memlekete karşı bitmeyen bir kumpas paranoyası var, geçmiş nesillerden miras kalan. Ağır bir kompleksin ve kendine güven eksikliğinin sonuçlarını yaşamaktayız. Bireysel olarak kendisine güvenmeyen, aşağılık kompleksinin tüm bünyesini ve psikolojisini esir aldığı bir büyük kitle, grup dinamiği içinde, sanal “başarılardan” pay almaya, sanal ganimetleri paylaşmaya, sanal bir ortamda deşarj olmaya çalışıyor. Hayatın bir tür film gibi algılandığı, ancak sadece izlenmeyen, aynı zamanda yaşanan bir gerçeklik oluşturuluyor. İnsanlar savaşa giden ve ölen yakınlarının fiziksel olarak yok olduklarını, artık geri dönmeyeceklerini düşünmüyor mesela. Ya da giderek daralan hukuksuzluk ve keyfiyet çemberinin birbiri peşi sıra daha geniş kitlelere, “hayır” diyen ve sorgulamaya başlayan tüm bireyleri gazabına dâhil ettiğini ve bir gün sıranın herkese gelebileceğini görmezden geliyor. Böylesi daha rahat ve kolay çünkü.
Türkiye’de tüm kötülüklerin anası Batı olarak benimsenmiş
Bu köhneliğin ve yerelliğin en bariz etkisi, toplumu mukayese edebilme olanaklarından yoksun bırakmaktır. Kendilerini başkalarıyla karşılaştıramayan insanlar, yaşadıkları sefaletin de farkında olmaz. Yönetenler için ne ideal bir durum değil mi? Kapalı toplumların antagonizm ile zehirlenmesi hep bundandır. Hitler’in Almanya felakete giderken insanlara Almanlar ve ötekiler şemasını dayatması ve “üstün ırkın” zavallı ezik Almanlarının kendilerini gerçekten de hak ve özgürlüklerin yerleştiği ülkelerdeki insanlardan üstün görmeleri, baskıcı ve faşizan politikaların ülkeyi tümüyle yangın yerine çevirmesinin ve rejimin konsolide olmasının yolunu açmıştı. Tüm faşist ve totaliter sistemlerde izlenen bir şemadır bu. Türkiye’de – ve tüm İslam coğrafyasında – olan bu. Hitler de komplo teorilerini halkına propaganda yoluyla kabul ettirmişti. Bugün tüm dünya İslam dünyasının acınası ve zavallı genel profilinden sorumlu, ama bir tek İslam dünyası sorumlu değil. Olabilecek bir şey midir bu? Türkiye’de meydana gelen tüm kötülüklerin anası Batı olarak benimsenmiş durumda. Bu antagonizm, uzlaşıyla çözümlenemez derinlikte “biz ve öteki” ayrımı üzerine inşa edilmiş durumda. Tarihsel referans kaynakları ile, anakronist bir propaganda makinesi ile çocuklara, gençlere, tüm toluma dayatılan bu algının gerçeğe tekabül edip etmediği önemli değil. Çünkü algı gerçektir. Sosyal gerçeklik, inşa edilen algılar üzerine oturur. Sübjektif olan gerçekliğin bakış açılarıyla şekillendiğini, zihin haritalarının eylemlerimizi ve tercihlerimizi belirlediğini söylüyorum. Bu nedenle İslamcılığın nasyonalizmle bütünleştiği, dini-milli kimliğin üzerine inşa edilen bir antagonizmin yepyeni bir büyük kavga toplumu yarattığı günümüz Türkiye’sinde, seri adımlarla topyekûn bir faciaya doğru ilerleniyor.
Bu kıskaçtan kurtulmanın yolu, birey olmaktan ve dayatılan şablon kimlikleri reddetmekten geçiyor. Rejimin dilini, kavramlarını, tarih anlayışını, cinsiyetçiliğini, ayrımcılığını, ırkçılığını, habis nasyonalizmi, şiddet söylemini ve övgüsünü terk ederek, daha enginlere, daha kozmopolitana, daha evrensele yönelmek, tek şans. Bunu yapmak için birey olmak, hayır demeyi bilmek, kendi doğru-yanlış skalanızı oluşturmak çok önemli. Sizin olan tek şey bu. Kişiliğiniz. Bunu elinizden alamasınlar.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.3.2018 [TR724]
Elbette İslamcı ideolojiler İslam külliyatını hoyratça sömürüyor bu antagonizmi beslemek için. Tarihsel bağlamından kopartılan ve anakronizmin kullanışlı ama etkin diskursuna yelken açan bu yönelim, uzun vadede herkesle kavgalı bir Müslüman coğrafya oluşturacak. Hatta halihazırda bu oluştu gibi.
İslamcılık kısır bir döngü
Türkiye toplumu da bir zamanlar İslam dünyasındaki en heterojen ve açık toplumlardan biriydi. Oysa özellikle son yıllarda giderek artan bir radikalleşme, ileride telafisi kolay olmayacak bir sorunlara neden oluyor. Antagonizmin büyüsüne kapılan ve bu akın dışı ve habis radikalleşmenin akrabası olan kavramlarla zehirlenen çocuklar ve gençlerle mi Türkiye 21. yüzyılda küreselleşen dünyada rekabet edecek? 15 yılı aşkın süredir iktidarda olan İslamcıların etkisiyle Türkiye İslam coğrafyalarının tümünde gözlemlenen bu ana akım gidişat içerisinde yer alıyor, üstüne üstlük ve daha trajik olmak üzere başı çekiyor. İslamcılık öyle bir kısır döngü ki, dinin enstrümanlaştırılması giderek daha da radikal ve düşmansı habis sosyolojileri üretiyor ve yeniden üretiyor. Bu sarmal ise her türlü cihatçı radikalleşmenin zeminini hazırlıyor. Suriye’nin bugünkü ürkütücü cihatçı profilini 1990’larda ve 2000’lerin başında kim tahmin edebilirdi ki? Bu tür vakalar, sosyolojik dinamiklerin siyasetçe tetiklenmesinden sonra cinin şişeden nasıl çıktığını bize öğretmiyor mu?
Bugün Türkiye’de “Batı’nın kafaların içini işgal eden” bir “öteki” olduğuna ilişkin algı, perçinlenmiş durumda. Bu cümleleri Bilal Erdoğan’dan duymamız tesadüf değil. Yapılanlar bilinçli politikaların sonucu. Bunların arka planında bir tür İttihatçı ve Kemalist geleneğin peşine takılan ve toplum mühendisliği yöntemini benimsemiş zihniyet var. Orwell’ın 1984 romanındaki gibi tarihin keyfe keder tahrif edildiği ve yeniden yazıldığı, diskurun eylemde nazaran önde olduğu, hatta eylemin olup olmadığı da dâhil her şeyin diskura göre şekillendiği bir siyasal ve toplumsal gerçeklik var karşımızda. Bu, yaratıcısı olan otoriter karakterden veya faşizan sistemden bile daha tehlikeli bir şey. Çünkü kimlikler biz ve öteki arası ilişkiler dinamiği içinde oluşur. Bugün Türkiye’de ötekileştirilen bir muğlâk “Batı” kavramı var ki çoğu zaman iktidarın düşüncelerini eleştirenler de “milli ve yerli” olmayan, Batı’nın kafalarının içini işgal ettiği yabancılaştırılmış, mankurt olarak algılanan kişiler şeklinde tasnif ediliyor.
Böylece, pratikte Batı sadece ABD veya Avrupalıları kapsamıyor. Bu adı geçenlerin uyguladıkları insan hak ve özgürlüklerine dayalı, hukuk devleri ve anayasal demokrasi normlarını benimseyen Türkiyelileri de kolaylıkla kapsayabiliyor. Böylelikle bir anda kendinizi “yerli ve milli” olmayan kampta bulabiliyorsunuz. Kaldı ki, sadece İslamcılar değil, nasyonalistler de aynı antagonizmi başka ideolojik kaynaklarla meşrulaştırarak kullandıkları için, kolaylıkla bu çevrelerce de aynı kozmopolitan çevreler yerli ve milli olmayan unsurlar olmaya indirgenebiliyorlar. Bunun çok tehlikeli olduğunu vurgulamaya gerek var mı?
Zavallı bir zihniyet, tüm toplumu sardı
İslamcıların nasyonalizmle bütünleştirildiği post 15 Temmuz Türkiye toplumunda, daha önce muasır medeniyet olarak benimsenen ne varsa artık kudurmuş bir şiddetle reddediliyor. NATO deyince aklına emperyalizm gelen, insan hakları deyince Fransızların Cezayirlilere veya Amerikalıların Kuzey Amerika yerlilerine yaptıkları katliamları argüman olarak gündeme getiren, daima kendi ülkesindeki ve toplumundaki halen süre gelen insan hakları ve hukuk ihlallerini dünyanın başka toplumlarının geçmişlerinde işledikleri korkunç suçlarla meşrulaştırmaya ve mazur göstermeye çalışan, zavallı bir zihniyet, tüm toplumu sardı. Bunun arka planında işte topluma aralıksız pompalanan bu antagonizm var.
Bir kavgaya hazırlanıyor sanki Türkiye, rejim tarafından. Kendi siyasi beka ve geleceklerini tümüyle Türkiye’nin kaderinin önüne koyan bu zihniyetin antagonizminden ve onun yabancılaştırıcı, dışlayıcı, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı, yok edici, ezici, pasifize edici etkisinden ülkenin ve insanlarının korunması mümkün mü? Hazırlanıldığını düşündüğüm kavga, Müslüman Türklere karşı işbirliği eden büyük, kocaman bir dünya algısı temeli üzerine inşa ediliyor. Bu memlekete karşı bitmeyen bir kumpas paranoyası var, geçmiş nesillerden miras kalan. Ağır bir kompleksin ve kendine güven eksikliğinin sonuçlarını yaşamaktayız. Bireysel olarak kendisine güvenmeyen, aşağılık kompleksinin tüm bünyesini ve psikolojisini esir aldığı bir büyük kitle, grup dinamiği içinde, sanal “başarılardan” pay almaya, sanal ganimetleri paylaşmaya, sanal bir ortamda deşarj olmaya çalışıyor. Hayatın bir tür film gibi algılandığı, ancak sadece izlenmeyen, aynı zamanda yaşanan bir gerçeklik oluşturuluyor. İnsanlar savaşa giden ve ölen yakınlarının fiziksel olarak yok olduklarını, artık geri dönmeyeceklerini düşünmüyor mesela. Ya da giderek daralan hukuksuzluk ve keyfiyet çemberinin birbiri peşi sıra daha geniş kitlelere, “hayır” diyen ve sorgulamaya başlayan tüm bireyleri gazabına dâhil ettiğini ve bir gün sıranın herkese gelebileceğini görmezden geliyor. Böylesi daha rahat ve kolay çünkü.
Türkiye’de tüm kötülüklerin anası Batı olarak benimsenmiş
Bu köhneliğin ve yerelliğin en bariz etkisi, toplumu mukayese edebilme olanaklarından yoksun bırakmaktır. Kendilerini başkalarıyla karşılaştıramayan insanlar, yaşadıkları sefaletin de farkında olmaz. Yönetenler için ne ideal bir durum değil mi? Kapalı toplumların antagonizm ile zehirlenmesi hep bundandır. Hitler’in Almanya felakete giderken insanlara Almanlar ve ötekiler şemasını dayatması ve “üstün ırkın” zavallı ezik Almanlarının kendilerini gerçekten de hak ve özgürlüklerin yerleştiği ülkelerdeki insanlardan üstün görmeleri, baskıcı ve faşizan politikaların ülkeyi tümüyle yangın yerine çevirmesinin ve rejimin konsolide olmasının yolunu açmıştı. Tüm faşist ve totaliter sistemlerde izlenen bir şemadır bu. Türkiye’de – ve tüm İslam coğrafyasında – olan bu. Hitler de komplo teorilerini halkına propaganda yoluyla kabul ettirmişti. Bugün tüm dünya İslam dünyasının acınası ve zavallı genel profilinden sorumlu, ama bir tek İslam dünyası sorumlu değil. Olabilecek bir şey midir bu? Türkiye’de meydana gelen tüm kötülüklerin anası Batı olarak benimsenmiş durumda. Bu antagonizm, uzlaşıyla çözümlenemez derinlikte “biz ve öteki” ayrımı üzerine inşa edilmiş durumda. Tarihsel referans kaynakları ile, anakronist bir propaganda makinesi ile çocuklara, gençlere, tüm toluma dayatılan bu algının gerçeğe tekabül edip etmediği önemli değil. Çünkü algı gerçektir. Sosyal gerçeklik, inşa edilen algılar üzerine oturur. Sübjektif olan gerçekliğin bakış açılarıyla şekillendiğini, zihin haritalarının eylemlerimizi ve tercihlerimizi belirlediğini söylüyorum. Bu nedenle İslamcılığın nasyonalizmle bütünleştiği, dini-milli kimliğin üzerine inşa edilen bir antagonizmin yepyeni bir büyük kavga toplumu yarattığı günümüz Türkiye’sinde, seri adımlarla topyekûn bir faciaya doğru ilerleniyor.
Bu kıskaçtan kurtulmanın yolu, birey olmaktan ve dayatılan şablon kimlikleri reddetmekten geçiyor. Rejimin dilini, kavramlarını, tarih anlayışını, cinsiyetçiliğini, ayrımcılığını, ırkçılığını, habis nasyonalizmi, şiddet söylemini ve övgüsünü terk ederek, daha enginlere, daha kozmopolitana, daha evrensele yönelmek, tek şans. Bunu yapmak için birey olmak, hayır demeyi bilmek, kendi doğru-yanlış skalanızı oluşturmak çok önemli. Sizin olan tek şey bu. Kişiliğiniz. Bunu elinizden alamasınlar.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.3.2018 [TR724]
İtalya ‘sağa’ çekti [Ebubekir Işık]
Geçen yıl Avrupa’da yapılan bir dizi seçim ve bu seçimlerin ardından kurulan hükümetler Avrupa Birliği projesinin önemli sorunlarla karşı karşıya olduğunu tekrar teyit etti.
Hollanda, Belçika, Fransa, Büyük Britanya, Almanya, Avusturya ve son olarak İtalya’da yapılan seçimler, popülist ve AB projesine kuşkuyla bakan aşırı sağ partilerin zaferi ile sonuçlandı. Takip edenler hatırlayacaktır, bahsi geçen AB ülkelerinde seçime giren partilerin istisnasız en az bir ya da ikisi kendisini açıkça ‘populist’ siyasetin yeni temsilcisi olarak seçmene tanıtmıştı.
Bu ‘aşırı’ partiler tarafından kullanılan popülizm kavramına baktığımızda son derece somut ve sınırları çizilmiş bir siyasal yönelim karşımıza çıkmakta. Bahsi geçen popülist partiler, temel olarak AB karşıtlığı, var olan siyasal-ekonomik yapıyı reddetme, yönetici elite karşı mücadele ve müsesses nizamı (establishment) değiştirme motivasyonları ile hareket etmekteler.
Şüphesiz, aşırı sağ söylemler ve popülizm İtalya seçimlerinde de büyük bir etki yarattı. 4 Mart’ta yapılan seçimler İtalyan ekonomisinin son derece kötü bir performans sergilediği, işszilik oranlarının komşu AB ülkelerine göre son derece yüksek olduğu, kamu borçlarının AB ortalamasının çok üstünde ve seçmenin büyük çoğunluğunun yönetici eliti başarısızlıkla itham ettiği bir döneme denk geldi. Kuşkusuz tüm bu faktörler, popülist söylemlerin her zamankinden daha fazla taban bulması sonucunu doğurdu.
İtalya seçimlerinin kazananları
Önümüzdeki beş yıl görev yapacak hükümet erkanını seçmek için 4 Mart’ta yapılan seçimlerde ağırlıklı olarak üç koalisyon mücadele etti. Bir tarafta İtalya eski başbakanı Berlusconi liderliğindeki merkez sağ parti; diğer tarafta bir önceki İtalya başbakanı ve Floransa belediye başkanı liderliğindeki merkez sol parti; ve son olarak Luigi Di Maio liderliğinde seçimlere giren Beş Yıldız Hareketi.
En başından ifade etmek gerekirse, İtalya seçimlerinin galipleri popülist söylemler ile seçim kampanyalarını yürüten Beş Yıldız Hareketi ve Lega partileri oldu.
Seçim sonuçlarına baktığımızda bu iki popülist partinin 32 milyon seçmenin 16 milyonundan fazlasının desteğini almayı başardığı görülmekte. Bu sonuç bizi İtalyan seçmenin yüzde ellisinden fazlasının aşırı söylemleri olan partilere yöneldiği gerçeğini kabule zorlamakta.
Birçok yorumcu bu iki popülist partinin bir koalisyon eşliğinde İtalya’yı yönetebileceklerine dair görüşler ortaya koysa da, her iki partinin bazı konularda farklı pozisyonlara sahip olduğu da göz ardı edilmemeli. Ancak, her iki parti de Euro ile alakalı bir referandum yapma, AB’nin öne sürdüğü mülteci kotalarını yok sayma ve İtalyan vatandaşlarının sosyal-ekonomik haklarını geliştirecek güçlü bir devlet modeline (Welfare State) geçme şeklinde ifade edilebeilcek bir takım hususları parti tüzüklerinin en öncelikle maddeleri olarak ifade etmekteler.
İtalya anayasasına göre, bu iki parti arasında yapılacak muhtemel koalisyonun hükümeti kurabilmesi için hem temsilciler meclisinde hem de senatoda çoğunluğu yakalaması gerekiyor. Siyasal spektrumdaki tüm partiler bu gerçeğin gölgesinde hareket edecekleri için, bu hafta başlaması öngörülen pazarlıklar çok çetin geçeceğe benziyor.
Seçimin kaybedenleri
Bu seçimin kaybedenleri şüphesiz merkez sağ ve merkez sol partileri oldu. Seçimden hemen sonra taraftarlarını hezimete uğratan Berlusconi istifa etmese de, merkez solu temsil eden Matteo Renzi istifasını sundu. Aslında merkez sağın bu derece seçimlerde kötü bir performans sergileyeceğini ve Lega’nın lideri Matteo Salvini’nin bu kadar büyük bir seçmen desteğini kazanacağını Berslusconi dahi tahmin edemedi.
İtalya’daki seçmen kompozisyonuna baktığımızda aşırı söylemlere sahip Lega’nın geleneksel olarak Berlusconi’nin partisi olan Forza İtalia’yı desteklediğini ifade edebiliriz. Fakat, 4 Mart’ta yapılan seçimlerde bırakın Lega’nın Berlusconi’nin partisini desteklemesini, Forza İtalia destekçilerinden hatırı sayılır bir seçmen kitlesinin Lega’ya oy verdiği Berlusconi ve ekibi tarafından da kabul edildi. Böylece, İtalya merkez sağının daha da sağa ya da diğer bir ifade ile aşırı sağa kaydığı açıkça ortaya çıkmış oldu.
Öyleki, Lega Nord’un lideri Matteo Salvini Ocak 2017’de Koblenz’de Hollanda’lı ırkçı lider Geert Wilders ve aşırı söyemleri ile bilinen Fransız siyasetçi Marie Le Pen ile gövde gösterisi yapmış ve Avrupa’nın ‘gerçek kimliğine’ sahip çıkacağının sözünü vermişti.
Diğer taraftan, İtalya seçimlerinin diğer bir kaybedeni ise yukarıda da belirtildiği gibi Matteo Renzi’nin merkez sol partisi olan Democratic Party oldu. Aslında son beş yıl içerisinde Renzi’nin partisi iyi bir ivme yakalamıştı. Democratic Party 2013’teki İtalya genel seçimlerinde yüzde 29.55 ve 2014’teki Avrupa seçimlerinde ise yüzde 40.81 düzeyinde oy almasına rağmen, 4 Mart’ta yapılan seçimlerde yüzde 23 gibi bir oy alarak son yılların en düşük performansını ortaya koydu.
Merkez solun diğer bir kanadı olan ve İtalya’nın eski dışişleri bakanlarından Emma Bonino’nun liderliğini yaptığı +Europa partisi ise yüzde 3’ün altında bir oy oranı ile ne senatoya ne de temsilciler meclisine vekil gönderebildi.
Tüm bu veriler İtalya merkez siyasetinin ciddi anlamda yıprandığını ve seçmene umut vaat edemediğini teyit etmekte. Diğer taraftan, aşırı sağ ve popülist söylemlere sahip olan partilerin ise tüm İtalyan seçmenin yarısından çoğunun desteğini aldığı ortada. Elimizdeki seçim sonuçlarını değerlendirdiğimizde, İtalya siyasetinin devam etmekte olan merkez-sağdan aşırı-sağa yöneliminin beklenmedik ölçüde hızlı ve son derece güçlü olduğu daha da iyi anlaşılmakta.
[Ebubekir Işık] 8.3.2018 [TR724]
Hollanda, Belçika, Fransa, Büyük Britanya, Almanya, Avusturya ve son olarak İtalya’da yapılan seçimler, popülist ve AB projesine kuşkuyla bakan aşırı sağ partilerin zaferi ile sonuçlandı. Takip edenler hatırlayacaktır, bahsi geçen AB ülkelerinde seçime giren partilerin istisnasız en az bir ya da ikisi kendisini açıkça ‘populist’ siyasetin yeni temsilcisi olarak seçmene tanıtmıştı.
Bu ‘aşırı’ partiler tarafından kullanılan popülizm kavramına baktığımızda son derece somut ve sınırları çizilmiş bir siyasal yönelim karşımıza çıkmakta. Bahsi geçen popülist partiler, temel olarak AB karşıtlığı, var olan siyasal-ekonomik yapıyı reddetme, yönetici elite karşı mücadele ve müsesses nizamı (establishment) değiştirme motivasyonları ile hareket etmekteler.
Şüphesiz, aşırı sağ söylemler ve popülizm İtalya seçimlerinde de büyük bir etki yarattı. 4 Mart’ta yapılan seçimler İtalyan ekonomisinin son derece kötü bir performans sergilediği, işszilik oranlarının komşu AB ülkelerine göre son derece yüksek olduğu, kamu borçlarının AB ortalamasının çok üstünde ve seçmenin büyük çoğunluğunun yönetici eliti başarısızlıkla itham ettiği bir döneme denk geldi. Kuşkusuz tüm bu faktörler, popülist söylemlerin her zamankinden daha fazla taban bulması sonucunu doğurdu.
İtalya seçimlerinin kazananları
Önümüzdeki beş yıl görev yapacak hükümet erkanını seçmek için 4 Mart’ta yapılan seçimlerde ağırlıklı olarak üç koalisyon mücadele etti. Bir tarafta İtalya eski başbakanı Berlusconi liderliğindeki merkez sağ parti; diğer tarafta bir önceki İtalya başbakanı ve Floransa belediye başkanı liderliğindeki merkez sol parti; ve son olarak Luigi Di Maio liderliğinde seçimlere giren Beş Yıldız Hareketi.
En başından ifade etmek gerekirse, İtalya seçimlerinin galipleri popülist söylemler ile seçim kampanyalarını yürüten Beş Yıldız Hareketi ve Lega partileri oldu.
Seçim sonuçlarına baktığımızda bu iki popülist partinin 32 milyon seçmenin 16 milyonundan fazlasının desteğini almayı başardığı görülmekte. Bu sonuç bizi İtalyan seçmenin yüzde ellisinden fazlasının aşırı söylemleri olan partilere yöneldiği gerçeğini kabule zorlamakta.
Birçok yorumcu bu iki popülist partinin bir koalisyon eşliğinde İtalya’yı yönetebileceklerine dair görüşler ortaya koysa da, her iki partinin bazı konularda farklı pozisyonlara sahip olduğu da göz ardı edilmemeli. Ancak, her iki parti de Euro ile alakalı bir referandum yapma, AB’nin öne sürdüğü mülteci kotalarını yok sayma ve İtalyan vatandaşlarının sosyal-ekonomik haklarını geliştirecek güçlü bir devlet modeline (Welfare State) geçme şeklinde ifade edilebeilcek bir takım hususları parti tüzüklerinin en öncelikle maddeleri olarak ifade etmekteler.
İtalya anayasasına göre, bu iki parti arasında yapılacak muhtemel koalisyonun hükümeti kurabilmesi için hem temsilciler meclisinde hem de senatoda çoğunluğu yakalaması gerekiyor. Siyasal spektrumdaki tüm partiler bu gerçeğin gölgesinde hareket edecekleri için, bu hafta başlaması öngörülen pazarlıklar çok çetin geçeceğe benziyor.
Seçimin kaybedenleri
Bu seçimin kaybedenleri şüphesiz merkez sağ ve merkez sol partileri oldu. Seçimden hemen sonra taraftarlarını hezimete uğratan Berlusconi istifa etmese de, merkez solu temsil eden Matteo Renzi istifasını sundu. Aslında merkez sağın bu derece seçimlerde kötü bir performans sergileyeceğini ve Lega’nın lideri Matteo Salvini’nin bu kadar büyük bir seçmen desteğini kazanacağını Berslusconi dahi tahmin edemedi.
İtalya’daki seçmen kompozisyonuna baktığımızda aşırı söylemlere sahip Lega’nın geleneksel olarak Berlusconi’nin partisi olan Forza İtalia’yı desteklediğini ifade edebiliriz. Fakat, 4 Mart’ta yapılan seçimlerde bırakın Lega’nın Berlusconi’nin partisini desteklemesini, Forza İtalia destekçilerinden hatırı sayılır bir seçmen kitlesinin Lega’ya oy verdiği Berlusconi ve ekibi tarafından da kabul edildi. Böylece, İtalya merkez sağının daha da sağa ya da diğer bir ifade ile aşırı sağa kaydığı açıkça ortaya çıkmış oldu.
Öyleki, Lega Nord’un lideri Matteo Salvini Ocak 2017’de Koblenz’de Hollanda’lı ırkçı lider Geert Wilders ve aşırı söyemleri ile bilinen Fransız siyasetçi Marie Le Pen ile gövde gösterisi yapmış ve Avrupa’nın ‘gerçek kimliğine’ sahip çıkacağının sözünü vermişti.
Diğer taraftan, İtalya seçimlerinin diğer bir kaybedeni ise yukarıda da belirtildiği gibi Matteo Renzi’nin merkez sol partisi olan Democratic Party oldu. Aslında son beş yıl içerisinde Renzi’nin partisi iyi bir ivme yakalamıştı. Democratic Party 2013’teki İtalya genel seçimlerinde yüzde 29.55 ve 2014’teki Avrupa seçimlerinde ise yüzde 40.81 düzeyinde oy almasına rağmen, 4 Mart’ta yapılan seçimlerde yüzde 23 gibi bir oy alarak son yılların en düşük performansını ortaya koydu.
Merkez solun diğer bir kanadı olan ve İtalya’nın eski dışişleri bakanlarından Emma Bonino’nun liderliğini yaptığı +Europa partisi ise yüzde 3’ün altında bir oy oranı ile ne senatoya ne de temsilciler meclisine vekil gönderebildi.
Tüm bu veriler İtalya merkez siyasetinin ciddi anlamda yıprandığını ve seçmene umut vaat edemediğini teyit etmekte. Diğer taraftan, aşırı sağ ve popülist söylemlere sahip olan partilerin ise tüm İtalyan seçmenin yarısından çoğunun desteğini aldığı ortada. Elimizdeki seçim sonuçlarını değerlendirdiğimizde, İtalya siyasetinin devam etmekte olan merkez-sağdan aşırı-sağa yöneliminin beklenmedik ölçüde hızlı ve son derece güçlü olduğu daha da iyi anlaşılmakta.
[Ebubekir Işık] 8.3.2018 [TR724]
Sermayenin gücü Şampiyonlar Ligi’ne yetecek mi? [Hasan Cücük]
Sermaye, futbolu ilk İtalya’da keşfetmişti. Zengin aileler için futbol bir yatırım ve hobi olmuştu. Juventus, Milan, İnter, Roma, Lazio ve Parma gibi İtalya’nın önde gelen kulüplerinin sahipleri ülkenin ekonomisine yön veren şirket ve ailelerdi. Yabancı sermayenin ilk ayak bastığı ülkeler ise İngiltere ve Fransa ligi oldu. İngiltere Premier Lig ve Fransa Ligue 1’de sermayenin gücünü arkasına alan takımlar lige damgasını vuruyor. Roman Abramovich’in 2003’te Chelsea’yi satın almasıyla başlayan süreçte 2008’de Manchester City de Arap sermayesine geçmişti. 2011’de bu kez Fransa’nın Paris Saint Germain takımının Katarlılar tarafından satın alınmasıyla yeni bir sürece giriliyordu. Ligde şampiyonlukları belirleyen sermaye Şampiyonlar Ligi’ni almaya gücü yetecek miydi?
1 NUMARALI KUPAYI ALAMAYINCA…
UEFA’nın yakın dönemde en büyük projesi olan Şampiyonlar Ligi, 1992-93 sezonuyla start alırken kısa sürede dünyanın bir numaralı kulüpler turnuvası hâline geldi. Takım sayısının giderek arttığı Şampiyonlar Ligi’ni kazanmayı bırak, katılmak bile kulüpler için bir prestij ve hedef olarak görülüyor. 2003’te Chelsea’yı satın alan Rus milyarder Roman Abramovich, kısa sürede gelen Premier Lig şampiyonluğundan sonra asıl hedef olarak Şampiyonlar Ligi’ni belirlemişti. Dünya Kupası finali kadar seyredilen Şampiyonlar Ligi finalini kazanan takım global bir kulüp hüviyetine bürünüyordu.
Roman Abromovich, Şampiyonlar Ligi uğruna onlarca futbolcuyu transfer etti. Birbirinden ünlü hocaları takımın başına getirdi. Jose Mourinho, Luiz Felipe Scolari, Guus Hiddink, Carlo Ancelotti, Rafael Benitez ve Andre Villas-Boas gibi Avrupa’nın önde gelen teknik adamları Abromovich’in Şampiyonlar Ligi hayalini gerçekleştiremeyince kapının önüne koyuldu. Premier Lig şampiyonluğu bile yeterli görülmedi.
CHELSEA’NİN RÜYASINI STAJYER HOCA GERÇEKLEŞTİRDİ
Küresel sermaye Şampiyonlar Ligi kupasına ilk kez 2007-08 sezonunda yaklaştı. Alex Ferguson’un Manchester United’ı, yarı finalde Barcelona engelini geçip adını finale yazdırırken, rakibi bir başka İngiliz takımı Chelsea oluyordu. Chelsea yarı finalde Liverpool’u elemişti. Chelsea’yi finale taşıyan isim Jose Mourinho’nun kovulmasıyla göreve gelen Avram Grant’tı. Cristiano Ronaldo ile öne geçen ManU, Frank Lampard’ın golüne engel olamayınca finalin normal ve uzatma devreleri 1-1 bitiyordu. Kupayı seri penaltılarda rakibine üstünlük sağlayan ManU kazanırken, Chelsea’nin Devler Ligi rüyası bir başka bahara kalacaktı.
Chelsea 2011-12 sezonunda tekrar adını Şampiyonlar Ligi’nde finale yazdırırken, rakibi Alman panzer Bayern Münih’ti. Şartların Bayern Münih lehine olduğu bir maçtı. Finalin oynadığı stat Bayern Münih’in stadı Allianz Arena’ydı. Bayern’in başında kurt hoca Jupp Heynckes, Chelsea’de ise Villas-Boas’ın kovulmasıyla sezon sonuna kadar takımın başına getirilen stajyer hoca Roberto Di Matteo vardı. Müller’le 83. dakikada 1-0 öne geçen Bayern Münih, 88’de Drogba’nın golüne engel olamayınca maç uzatmaya gitti. Skor değişmeyince kupanın sahibini seri penaltı atışları belirleyecekti. 4 yıl önce Moskova’da Manchester United’a kupayı kaptıran Chelsea bu kez hem de Bayern Münih’in sahasında penaltılarda kupaya uzanıyordu. Roman Abramovich’in, Şampiyonlar Ligi kupası rüyası Chelsea’yi aldıktan 9 yıl sonra ve harcanan 1 milyar Euro’dan fazla parayla gerçekleşiyordu.
PSG’NİN NEFESİ, REAL’E YETMEDİ
Arap sermayesini 2008’de arkasına alan Manchester City, Premier Lig’de gelen şampiyonluklara rağmen Devler Ligi’nde bırakın finali görmeyi, harcanan milyonlarca Euro’ya rağmen sadece bir kez yarı finale kadar yükselebildi. 2016’da oynanan yarı final maçında rakip tecrübeli Real Madrid’di ve sonuç hüsran oldu.
Bu yıl sermaye Şampiyonlar Ligi’nde Manchester City, Chelsea ve PSG ile oldukça iddialıydı. Grup maçlarında fırtına gibi esen PSG, son 16 turunda bu yıl zor bir dönem geçiren Real Madrid’le eşleşirken ibre Fransız takımından yanaydı. Ancak ilk maçta Real Madrid 3-1’lik skorla avantajlı konuma geçti. Rövanşta PSG’nin daha etkili bir oyun oynaması bekleniyordu ancak Madrid ekibi tecrübesiyle 2-1 kazandı ve çeyrek finale çıktı. Bu yaz 400 milyon Euro’dan fazla para harcayan PSG böylece hayal kırıklığına dönüştü. Keza Chelsea için de umut ışığı görünmüyor. Barcelona ile eşleşen Chelsea, ilk maçta sahasında 1-1 berabere kalarak tur şansını zora soktu.
Sermayeyi arkasına alan ve yoluna emin adımlarla devam eden tek takım Manchester City. Josep Guardiola ile Premier Lig’de fırtına gibi esen City, son 16 turunun ilk maçında Basel’i deplasmanda farklı yenerek çeyrek finali garantiledi. City, sonuna kadar gidip kupaya uzanırsa sermayenin gücü uzun bir aradan sonra Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış olacak. Lig şampiyonluklarını sermaye belirliyor ama Devler Ligi’nde aynı başarıyı göstermeleri biraz zor gözüküyor.
[Hasan Cücük] 8.3.2018 [TR724]
1 NUMARALI KUPAYI ALAMAYINCA…
UEFA’nın yakın dönemde en büyük projesi olan Şampiyonlar Ligi, 1992-93 sezonuyla start alırken kısa sürede dünyanın bir numaralı kulüpler turnuvası hâline geldi. Takım sayısının giderek arttığı Şampiyonlar Ligi’ni kazanmayı bırak, katılmak bile kulüpler için bir prestij ve hedef olarak görülüyor. 2003’te Chelsea’yı satın alan Rus milyarder Roman Abramovich, kısa sürede gelen Premier Lig şampiyonluğundan sonra asıl hedef olarak Şampiyonlar Ligi’ni belirlemişti. Dünya Kupası finali kadar seyredilen Şampiyonlar Ligi finalini kazanan takım global bir kulüp hüviyetine bürünüyordu.
Roman Abromovich, Şampiyonlar Ligi uğruna onlarca futbolcuyu transfer etti. Birbirinden ünlü hocaları takımın başına getirdi. Jose Mourinho, Luiz Felipe Scolari, Guus Hiddink, Carlo Ancelotti, Rafael Benitez ve Andre Villas-Boas gibi Avrupa’nın önde gelen teknik adamları Abromovich’in Şampiyonlar Ligi hayalini gerçekleştiremeyince kapının önüne koyuldu. Premier Lig şampiyonluğu bile yeterli görülmedi.
CHELSEA’NİN RÜYASINI STAJYER HOCA GERÇEKLEŞTİRDİ
Küresel sermaye Şampiyonlar Ligi kupasına ilk kez 2007-08 sezonunda yaklaştı. Alex Ferguson’un Manchester United’ı, yarı finalde Barcelona engelini geçip adını finale yazdırırken, rakibi bir başka İngiliz takımı Chelsea oluyordu. Chelsea yarı finalde Liverpool’u elemişti. Chelsea’yi finale taşıyan isim Jose Mourinho’nun kovulmasıyla göreve gelen Avram Grant’tı. Cristiano Ronaldo ile öne geçen ManU, Frank Lampard’ın golüne engel olamayınca finalin normal ve uzatma devreleri 1-1 bitiyordu. Kupayı seri penaltılarda rakibine üstünlük sağlayan ManU kazanırken, Chelsea’nin Devler Ligi rüyası bir başka bahara kalacaktı.
Chelsea 2011-12 sezonunda tekrar adını Şampiyonlar Ligi’nde finale yazdırırken, rakibi Alman panzer Bayern Münih’ti. Şartların Bayern Münih lehine olduğu bir maçtı. Finalin oynadığı stat Bayern Münih’in stadı Allianz Arena’ydı. Bayern’in başında kurt hoca Jupp Heynckes, Chelsea’de ise Villas-Boas’ın kovulmasıyla sezon sonuna kadar takımın başına getirilen stajyer hoca Roberto Di Matteo vardı. Müller’le 83. dakikada 1-0 öne geçen Bayern Münih, 88’de Drogba’nın golüne engel olamayınca maç uzatmaya gitti. Skor değişmeyince kupanın sahibini seri penaltı atışları belirleyecekti. 4 yıl önce Moskova’da Manchester United’a kupayı kaptıran Chelsea bu kez hem de Bayern Münih’in sahasında penaltılarda kupaya uzanıyordu. Roman Abramovich’in, Şampiyonlar Ligi kupası rüyası Chelsea’yi aldıktan 9 yıl sonra ve harcanan 1 milyar Euro’dan fazla parayla gerçekleşiyordu.
PSG’NİN NEFESİ, REAL’E YETMEDİ
Arap sermayesini 2008’de arkasına alan Manchester City, Premier Lig’de gelen şampiyonluklara rağmen Devler Ligi’nde bırakın finali görmeyi, harcanan milyonlarca Euro’ya rağmen sadece bir kez yarı finale kadar yükselebildi. 2016’da oynanan yarı final maçında rakip tecrübeli Real Madrid’di ve sonuç hüsran oldu.
Bu yıl sermaye Şampiyonlar Ligi’nde Manchester City, Chelsea ve PSG ile oldukça iddialıydı. Grup maçlarında fırtına gibi esen PSG, son 16 turunda bu yıl zor bir dönem geçiren Real Madrid’le eşleşirken ibre Fransız takımından yanaydı. Ancak ilk maçta Real Madrid 3-1’lik skorla avantajlı konuma geçti. Rövanşta PSG’nin daha etkili bir oyun oynaması bekleniyordu ancak Madrid ekibi tecrübesiyle 2-1 kazandı ve çeyrek finale çıktı. Bu yaz 400 milyon Euro’dan fazla para harcayan PSG böylece hayal kırıklığına dönüştü. Keza Chelsea için de umut ışığı görünmüyor. Barcelona ile eşleşen Chelsea, ilk maçta sahasında 1-1 berabere kalarak tur şansını zora soktu.
Sermayeyi arkasına alan ve yoluna emin adımlarla devam eden tek takım Manchester City. Josep Guardiola ile Premier Lig’de fırtına gibi esen City, son 16 turunun ilk maçında Basel’i deplasmanda farklı yenerek çeyrek finali garantiledi. City, sonuna kadar gidip kupaya uzanırsa sermayenin gücü uzun bir aradan sonra Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış olacak. Lig şampiyonluklarını sermaye belirliyor ama Devler Ligi’nde aynı başarıyı göstermeleri biraz zor gözüküyor.
[Hasan Cücük] 8.3.2018 [TR724]
İslam Ansiklopedisi’nde aforoz uygulaması mı? [Prof. Dr. Suat Yıldırım]
TDV İslam Ansiklopedisi 30 yıl kadar bir zamandan beri yayınladığı bazı bölümleri silmeye başlamış. Zaman içinde yeniden gözden geçirme sonucunda bazı maddelerde rötuşlar yapılması normaldir. Fakat 20-30 sene boyunca ufak rötuş ihtiyacı bile duymamışken bazı hocaların, sırf isimlerine bakarak, yazdıkları bölümlerin, adları ile beraber toptan çıkarılması asla normal karşılanamaz. Şahsen benim yazdığım yirmi kadar bölüm var. Bunlardan bir ikisinde rötuş ihtiyacı görülmüşse, o yapılmalı ve esas metin, yazarının adıyla kalmalı idi. Böyle değil de, yazdığım bütün bölümler ismimle beraber internet sitesinden toptan çıkarılıyorsa, incelemenin bilimsel olmayıp kişiye yönelik bir tavır olduğu açıkça anlaşılır.
ÇALIŞMANIN İTİBARI DÜŞÜRÜLÜYOR
İki bin kadar ilim adamının bilimsel emeğinin ürünü bu çalışma, Türkiye’nin son asırdaki nadir iftihar vesilelerinden biriydi. Böylesi geniş bir projenin, ilim kurulları, üst inceleme kurulu, yayın kurulu ve diğer bütün birimleri titiz ve ilmî bir çalışma gerçekleştirmeye gayret etmişlerdi. Türkiye’nin dinî ve sosyal bilimlerdeki birikimini elekten geçirerek on beş bin küsur madde belirleyip o konuları uzmanlarından rica ederek hazırlamışlardı. Bu uzmanların metinlerini birkaç kademede heyetlerden geçirip son şeklini verdikten sonra yayınlamışlardı. Anî bir uygulama ile bazı yazarların isimleriyle beraber, yayınlanmış bölümlerini silme girişiminin, ilmî, hukukî ve ahlakî bir izahı olamaz. Bu tavır, yazan akademisyenlere hakarettir. Sonra onların yazdıklarını inceleyip onaylayan bilim kurullarındaki hocalara hakarettir. Bundan ötürü ve bunların da ötesinde, Türkiye’de ve dünyada bu ilim âbidesinin itibarını düşürmedir.
YÜZDEN FAZLA BÖLÜM SİLİNMİŞ OLABİLİR
Yazdığım bölümleri belirterek meseleyi müşahhas olarak göstermeye çalışayım. “Besmele”yi yazdım. Bismillâhirrahmânirrahîm’in anlamlarını, kapsamını, sûrelerin başlarındaki konumlarını, namazda okumanın hükmünü, bu konularda müçtehidlerin görüşlerini vb. bildirdim. “Kur’ân” bölümünün ana konularından “Kur’ân’ın i’cazı ve üslûbu” konusunu yazarak onun mûcize olduğunu ve üslup özelliklerini anlatmaya çalıştım. Kur’ân kıraatlarıyla ilgili “Ahruf- i seb’a” konusunu yazdım. Kur’an ve tefsir ilimlerine dair ansiklopedik bir eser olan “el-Burhan” adlı eseri tanıttım. Geniş tefsirlerden; Kurtubî’nin “el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’ân”, Ebû Hayyân’ın “el-Bahru’l-muhît”, Süyûtî’nin “ed-Dürrü’l-mensûr” eserlerini tanıttım. Müfessir Bikâî’yi anlattım. Kur’ân hakkında Fransızca çalışmaları olan Albert Kazimirski’yi tanıtıp değerlendirdim. Kur’ân ilimlerinde uzman Muhammed Diraz’ı anlattım. Allah Tealâ’nın isimlerinden “el-Alîm”, “el-Afüvv”, “el-Azîm”, “el-Azîz”, “el-Bedî”, “el-Berr” bölümlerini yazdım. Herkesin anlayacağı üzere bunlar, dönemsel siyasetlerle, aktüalite ile ilgisi olmayan klâsik konulardır. Benden başka kimlerin silindiğini bilmiyorum. Ama bu tutumla çok sayıda akademisyenin yüzden fazla bölümünün silindiği tahmin edilebilir.
GEÇMİŞE DOĞRU İŞLEM NE KADAR MÜMKÜN?
Diyelim ki bazı ilim adamlarını, dönemsel politikanın isteği ile aforoz etmek istiyorsunuz. Acaba Ansiklopedi’den silmekle bu maksadı gerçekleştirebilir misiniz? Ben, kırk beş yıllık ilmî hizmetimden sonra emekli bir ilahiyat profesörüyüm. Şimdi ekserisi profesör olan altmıştan fazla akademisyenin doktora ve master tezlerinin yöneticiliğini yaptım. Onların diplomalarında imzam var. İmzam çıkarılırsa, jüri geçersiz olmaz mı? Evet, vak’ayı silme kafası ile gidilirse, o diplomalar geçersiz olur. Ama derseniz ki “Mazide olmuş bitmiş işlemleri geri almak mümkün değil, bunları böylece kabul gerekir”, doğrudur, ben de öyle düşünüyorum. Öyle ise bu Ansiklopedi’den bazı yazarları silme saçmalığından da vazgeçmeniz gerekir.
TEZLERİNE EMEK SARF ETTİĞİM İSİMLER
Her birinin tezine üç-beş sene emek verdiğim akademisyenlerin isimlerini sıralayayım: Abdülaziz Hatip, Veli Ulutürk, Sadık Kılıç, Lütfullah Cebeci, Necati Tetik, Ekrem Gülşen, Alican Dağdeviren, Mustafa Altundağ, M. Çelik, Halis Albayrak, İdris Şengül, Musa Kâzım Yılmaz, Murat Sülün, Abdülhamit Birışık, Suat Mertoğlu, Atik Aydın, Mahmut Ay, Faruk salman, Hüseyin Akyüzoğlu, İhsan Kahveci, Nurdoğan Türk, Mustafa Ünver, Mustafa Bilgin, Kamil Güldemir, Faruk Tuncer, Vehbi Karakaş, İshak Yazıcı, Davut Aydüz, A. H. Aslantürk, Mehmet Refiî Kileci, Yasemin Tunç, Asiye Şen, Ramazan Şahan , Niyazi Beki, Osman Abidin Pâksu, Muhammed Yılmaz, Selman Kuzu, Ramazan Biçer, Hamza Ermiş, Sabri Demirci, Abdullah Kaplan, H. Osman Şahin, Yusuf Akgün, Faruk Arslan, Murat Kaya, Yunus Ekin, Mehmet Adıgüzel, F. N. Çavuşoğlu, Osman Karyağdı, Necla Bodur, Mustafa Öztürk, Ramiz Mammadov, Muhammed Duran, Reşad İlyasov, Eyüp Yaka, Hamdullah Öztürk, Mustafa Erkekli, Reşit Haylamaz, Mamatsaliy Matkalykov. Bu isimlerle yetineyim.
JÜRİLERİNE KATILDIĞIM PROFESÖR, DOÇENTLER
Ayrıca birçok akademisyenin profesörlük, doçentlik, yardımcı doçentlik ve doktora jürilerinde yer aldım. Yüksek Öğretim Kurulu’nun ve Rektörlüklerin görevlendirmeleriyle, onların kitaplarını, makalelerini, bilimsel faaliyetlerini inceleyerek, bu unvanları hak ettiklerine dair raporlar hazırladım. Bu raporlarım, ilgili üniversitelerin ve hocaların arşivlerinde bulunmaktadır. Raporlarımı silmek isterseniz onların da unvanlarını geçersiz saymak gerekir. Haklarında rapor yazdığım yüz adetten fazla isimden bazılarını sıralayayım: Hocaların hocası isimlerden: Ali Özek, Hayrettin Karaman, İsmail Karaçam, Sadrettin Gümüş, Abdülbaki Turan, M. Kemal Atik, M. Zeki Duman, Celal Kırca. Emekli olma durumuna gelmişlerden: M. Halil Çiçek, Ömer Özsoy, Yakup Çiçek, Bedrettin Çetiner, Abdülhakim Yüce, Hidayet Aydar, Muhittin Akgül, Hasan Keskin, Süleyman Mollaibrahimoğlu, Sıtkı Gülle, Zülfikar Durmuş, Abdurrahman Çetin, İbrahim Çelik , Abdülbaki Elmalı, Faruk Beşer, Ali Eroğlu. Ayrıca Ömer Pâkiş, Kerim Buladı, Muhammed Aydın, Muhsin Demirci, Abdullah Özcan, Nihat Temel, C. Sadık Doğru, Veysel Güllüce ve daha bir çokları.
AFOROZUN HAKSIZLIĞI İÇİN BELGE OLSUN DİYE
İsimlerini verdiğim bu ilim adamları gayret etmişler, ben de onların çalışmalarını inceleyip haklarını vermişimdir. Ne minnet etmem, ne de pişmanlığım vardır. Ama vefalı davranıp, maruz kaldığım haksızlığı onaylamamalarını beklerim. Hem ilmin haysiyetini, hem kendi şereflerini kurtarmak için, haksızlığı uygun üslûpla dile getirmelerini, en azından kalben kınamalarını beklerim. Ben açık açık isimleri zikretmekle şahsiyât yapmıyorum. Gerek ilim, gerek hukuk ve gerekse vicdan bakımından aforozun haksızlığını ispatlamak için belgeler sunmak istiyorum.
Ansiklopedi projesini yürüten İSAM’ın başkanı Sayın Prof. Dr. Raşit Küçük, elli yıllık arkadaşlığımızda kırılmadığım ve kişiliğine değer verdiğim bir zattır. Bu aforoz işlemine kalben razı olduğunu sanmıyorum. Keza başkan yardımcısı kıdemli öğrencilerimden Suat Mertoğlu için de aynı kanaatteyim. T. Diyanet Vakfı ikinci başkanı İlyas Serenli de eski mezunlarımdan olup bu haksızlığı başlatacağını düşünemem. Şöyle yorumlamak istiyorum: Bir müvesvisin fısıldadığı teklife karşı çıkma cesaretini göstermemişlerdir. Bu da ayrıca hazindir ve cinnetin hangi boyutlara vardığının göstergesidir. Şu var ki bu işlem tek kişinin keyfî uygulaması olmayıp kurul kararı gerektirdiğinden, kamu oyunun ve ilgili kişi olarak benim ve benim durumuma mâruz kalan hocaların bu kararı bilme hakkımız vardır. Allah her birimize dünya hayatında akl-ı selîm, ahiret buluşmasında da kalb-i selîm ihsan etsin.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 8.3.2018 [TR724]
ÇALIŞMANIN İTİBARI DÜŞÜRÜLÜYOR
İki bin kadar ilim adamının bilimsel emeğinin ürünü bu çalışma, Türkiye’nin son asırdaki nadir iftihar vesilelerinden biriydi. Böylesi geniş bir projenin, ilim kurulları, üst inceleme kurulu, yayın kurulu ve diğer bütün birimleri titiz ve ilmî bir çalışma gerçekleştirmeye gayret etmişlerdi. Türkiye’nin dinî ve sosyal bilimlerdeki birikimini elekten geçirerek on beş bin küsur madde belirleyip o konuları uzmanlarından rica ederek hazırlamışlardı. Bu uzmanların metinlerini birkaç kademede heyetlerden geçirip son şeklini verdikten sonra yayınlamışlardı. Anî bir uygulama ile bazı yazarların isimleriyle beraber, yayınlanmış bölümlerini silme girişiminin, ilmî, hukukî ve ahlakî bir izahı olamaz. Bu tavır, yazan akademisyenlere hakarettir. Sonra onların yazdıklarını inceleyip onaylayan bilim kurullarındaki hocalara hakarettir. Bundan ötürü ve bunların da ötesinde, Türkiye’de ve dünyada bu ilim âbidesinin itibarını düşürmedir.
YÜZDEN FAZLA BÖLÜM SİLİNMİŞ OLABİLİR
Yazdığım bölümleri belirterek meseleyi müşahhas olarak göstermeye çalışayım. “Besmele”yi yazdım. Bismillâhirrahmânirrahîm’in anlamlarını, kapsamını, sûrelerin başlarındaki konumlarını, namazda okumanın hükmünü, bu konularda müçtehidlerin görüşlerini vb. bildirdim. “Kur’ân” bölümünün ana konularından “Kur’ân’ın i’cazı ve üslûbu” konusunu yazarak onun mûcize olduğunu ve üslup özelliklerini anlatmaya çalıştım. Kur’ân kıraatlarıyla ilgili “Ahruf- i seb’a” konusunu yazdım. Kur’an ve tefsir ilimlerine dair ansiklopedik bir eser olan “el-Burhan” adlı eseri tanıttım. Geniş tefsirlerden; Kurtubî’nin “el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’ân”, Ebû Hayyân’ın “el-Bahru’l-muhît”, Süyûtî’nin “ed-Dürrü’l-mensûr” eserlerini tanıttım. Müfessir Bikâî’yi anlattım. Kur’ân hakkında Fransızca çalışmaları olan Albert Kazimirski’yi tanıtıp değerlendirdim. Kur’ân ilimlerinde uzman Muhammed Diraz’ı anlattım. Allah Tealâ’nın isimlerinden “el-Alîm”, “el-Afüvv”, “el-Azîm”, “el-Azîz”, “el-Bedî”, “el-Berr” bölümlerini yazdım. Herkesin anlayacağı üzere bunlar, dönemsel siyasetlerle, aktüalite ile ilgisi olmayan klâsik konulardır. Benden başka kimlerin silindiğini bilmiyorum. Ama bu tutumla çok sayıda akademisyenin yüzden fazla bölümünün silindiği tahmin edilebilir.
GEÇMİŞE DOĞRU İŞLEM NE KADAR MÜMKÜN?
Diyelim ki bazı ilim adamlarını, dönemsel politikanın isteği ile aforoz etmek istiyorsunuz. Acaba Ansiklopedi’den silmekle bu maksadı gerçekleştirebilir misiniz? Ben, kırk beş yıllık ilmî hizmetimden sonra emekli bir ilahiyat profesörüyüm. Şimdi ekserisi profesör olan altmıştan fazla akademisyenin doktora ve master tezlerinin yöneticiliğini yaptım. Onların diplomalarında imzam var. İmzam çıkarılırsa, jüri geçersiz olmaz mı? Evet, vak’ayı silme kafası ile gidilirse, o diplomalar geçersiz olur. Ama derseniz ki “Mazide olmuş bitmiş işlemleri geri almak mümkün değil, bunları böylece kabul gerekir”, doğrudur, ben de öyle düşünüyorum. Öyle ise bu Ansiklopedi’den bazı yazarları silme saçmalığından da vazgeçmeniz gerekir.
TEZLERİNE EMEK SARF ETTİĞİM İSİMLER
Her birinin tezine üç-beş sene emek verdiğim akademisyenlerin isimlerini sıralayayım: Abdülaziz Hatip, Veli Ulutürk, Sadık Kılıç, Lütfullah Cebeci, Necati Tetik, Ekrem Gülşen, Alican Dağdeviren, Mustafa Altundağ, M. Çelik, Halis Albayrak, İdris Şengül, Musa Kâzım Yılmaz, Murat Sülün, Abdülhamit Birışık, Suat Mertoğlu, Atik Aydın, Mahmut Ay, Faruk salman, Hüseyin Akyüzoğlu, İhsan Kahveci, Nurdoğan Türk, Mustafa Ünver, Mustafa Bilgin, Kamil Güldemir, Faruk Tuncer, Vehbi Karakaş, İshak Yazıcı, Davut Aydüz, A. H. Aslantürk, Mehmet Refiî Kileci, Yasemin Tunç, Asiye Şen, Ramazan Şahan , Niyazi Beki, Osman Abidin Pâksu, Muhammed Yılmaz, Selman Kuzu, Ramazan Biçer, Hamza Ermiş, Sabri Demirci, Abdullah Kaplan, H. Osman Şahin, Yusuf Akgün, Faruk Arslan, Murat Kaya, Yunus Ekin, Mehmet Adıgüzel, F. N. Çavuşoğlu, Osman Karyağdı, Necla Bodur, Mustafa Öztürk, Ramiz Mammadov, Muhammed Duran, Reşad İlyasov, Eyüp Yaka, Hamdullah Öztürk, Mustafa Erkekli, Reşit Haylamaz, Mamatsaliy Matkalykov. Bu isimlerle yetineyim.
JÜRİLERİNE KATILDIĞIM PROFESÖR, DOÇENTLER
Ayrıca birçok akademisyenin profesörlük, doçentlik, yardımcı doçentlik ve doktora jürilerinde yer aldım. Yüksek Öğretim Kurulu’nun ve Rektörlüklerin görevlendirmeleriyle, onların kitaplarını, makalelerini, bilimsel faaliyetlerini inceleyerek, bu unvanları hak ettiklerine dair raporlar hazırladım. Bu raporlarım, ilgili üniversitelerin ve hocaların arşivlerinde bulunmaktadır. Raporlarımı silmek isterseniz onların da unvanlarını geçersiz saymak gerekir. Haklarında rapor yazdığım yüz adetten fazla isimden bazılarını sıralayayım: Hocaların hocası isimlerden: Ali Özek, Hayrettin Karaman, İsmail Karaçam, Sadrettin Gümüş, Abdülbaki Turan, M. Kemal Atik, M. Zeki Duman, Celal Kırca. Emekli olma durumuna gelmişlerden: M. Halil Çiçek, Ömer Özsoy, Yakup Çiçek, Bedrettin Çetiner, Abdülhakim Yüce, Hidayet Aydar, Muhittin Akgül, Hasan Keskin, Süleyman Mollaibrahimoğlu, Sıtkı Gülle, Zülfikar Durmuş, Abdurrahman Çetin, İbrahim Çelik , Abdülbaki Elmalı, Faruk Beşer, Ali Eroğlu. Ayrıca Ömer Pâkiş, Kerim Buladı, Muhammed Aydın, Muhsin Demirci, Abdullah Özcan, Nihat Temel, C. Sadık Doğru, Veysel Güllüce ve daha bir çokları.
AFOROZUN HAKSIZLIĞI İÇİN BELGE OLSUN DİYE
İsimlerini verdiğim bu ilim adamları gayret etmişler, ben de onların çalışmalarını inceleyip haklarını vermişimdir. Ne minnet etmem, ne de pişmanlığım vardır. Ama vefalı davranıp, maruz kaldığım haksızlığı onaylamamalarını beklerim. Hem ilmin haysiyetini, hem kendi şereflerini kurtarmak için, haksızlığı uygun üslûpla dile getirmelerini, en azından kalben kınamalarını beklerim. Ben açık açık isimleri zikretmekle şahsiyât yapmıyorum. Gerek ilim, gerek hukuk ve gerekse vicdan bakımından aforozun haksızlığını ispatlamak için belgeler sunmak istiyorum.
Ansiklopedi projesini yürüten İSAM’ın başkanı Sayın Prof. Dr. Raşit Küçük, elli yıllık arkadaşlığımızda kırılmadığım ve kişiliğine değer verdiğim bir zattır. Bu aforoz işlemine kalben razı olduğunu sanmıyorum. Keza başkan yardımcısı kıdemli öğrencilerimden Suat Mertoğlu için de aynı kanaatteyim. T. Diyanet Vakfı ikinci başkanı İlyas Serenli de eski mezunlarımdan olup bu haksızlığı başlatacağını düşünemem. Şöyle yorumlamak istiyorum: Bir müvesvisin fısıldadığı teklife karşı çıkma cesaretini göstermemişlerdir. Bu da ayrıca hazindir ve cinnetin hangi boyutlara vardığının göstergesidir. Şu var ki bu işlem tek kişinin keyfî uygulaması olmayıp kurul kararı gerektirdiğinden, kamu oyunun ve ilgili kişi olarak benim ve benim durumuma mâruz kalan hocaların bu kararı bilme hakkımız vardır. Allah her birimize dünya hayatında akl-ı selîm, ahiret buluşmasında da kalb-i selîm ihsan etsin.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 8.3.2018 [TR724]
Dünyada Amazon, Türkiye’de Ülker [Arda Şahin]
Bu yıl 100. yılını kutlayan Forbes dergisi, dünyanın en zenginlerini açıkladı. Son 4 yıl ardı ardına dünyanın en zengini olarak bilinen Microsoft kurucusu Bill Gates ikinci sıraya düşerken, yerini Amazon kurucusu Jeff Bezos’a kaptırdı. Türkiye’de ise Murat Ülker, “En Zengin 100 Türk” listesinde zirveye oturdu. Listede Rahmi Koç, Şarık Tara, Ferit Şahenk ve Hüsnü Özyeğin, ilk 10’da kendine yer buldu. Meşhur çanta markası Louis Vuitton’in sahibi Fransız Bernard Arnault, 72 milyar dolar ile Avrupa’nın en zengini olarak adını sıralamaya yazdırdı.
Forbes, Amazon kurucusu Bezos’un 112 milyar dolar serveti olduğunu açıkladı. Bezos, ilk kez 100 milyar dolarlık bir servetle adını tarihe yazdırmış oldu. Geçtiğimiz yıl 39 milyar dolar daha az serveti olan Bozes aynı zamanda ilk kez bir yılda bu kadar servet elde eden yatırımcı oldu.
Dergide dünya genelinde toplam 2 bin 208 milyarder olduğu açıklanırken, servetlerinin toplamı 9 trilyon dolar olarak hesaplanıyor. Bu sene rakam yüzde 18 arttı. 2 bin 208 zengin arasındaki 259 kişi bu sıralamaya yeni katıldı.
Bütün milyarderler arasında en zenginler Amerika Birleşik Devletleri’nden. Toplam 585 milyarder Amerika’da, 373’ü Çin’de bulunuyor. Bu yıl ilk kez Macaristan ve Zimbabwe’den milyarder olduğu da verilen bilgiler arasında. Amerikan Başkanı Donald Trump sıralamada 766’dan 544’e düşerken 3,1 milyar dolar servetinden 400 milyon doların azaldığı açıklandı.
[Arda Şahin] 8.3.2018 [TR724]
Forbes, Amazon kurucusu Bezos’un 112 milyar dolar serveti olduğunu açıkladı. Bezos, ilk kez 100 milyar dolarlık bir servetle adını tarihe yazdırmış oldu. Geçtiğimiz yıl 39 milyar dolar daha az serveti olan Bozes aynı zamanda ilk kez bir yılda bu kadar servet elde eden yatırımcı oldu.
Dergide dünya genelinde toplam 2 bin 208 milyarder olduğu açıklanırken, servetlerinin toplamı 9 trilyon dolar olarak hesaplanıyor. Bu sene rakam yüzde 18 arttı. 2 bin 208 zengin arasındaki 259 kişi bu sıralamaya yeni katıldı.
Bütün milyarderler arasında en zenginler Amerika Birleşik Devletleri’nden. Toplam 585 milyarder Amerika’da, 373’ü Çin’de bulunuyor. Bu yıl ilk kez Macaristan ve Zimbabwe’den milyarder olduğu da verilen bilgiler arasında. Amerikan Başkanı Donald Trump sıralamada 766’dan 544’e düşerken 3,1 milyar dolar servetinden 400 milyon doların azaldığı açıklandı.
[Arda Şahin] 8.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)