Yapılan dualar kabul olmuyor mu? [Hüseyin Yağmur]

Dünyanın değişik coğrafyalarında özellikle müslümanların yaşadığı bölgelerde zulüm her çeşidiyle hız kesmeden devam ediyor.. 
Hiç bir insani kritere uymayan Çin’in zulmü altında inleyen çaresiz Uygurlar..
Suriye’de, Irak’ta, yerinden, yurdundan edilenlerin haddi hesabı yok..
Son bir kaç senedir bizim ülkemizde yaşanan zulümlerin ise tarihte eşi benzeri yok..
Ve daha niceleri..
Yerinden, yurdundan edilen insanların göç yollarında telef olan masum yavruları başta olmak üzere, denizlerde boğulan, aç, susuz günlerce yol tepen garibanlar..
DW Türkçe Servisi güzel bir habere imza atmış, seyretmenizi tavsiye ederim. Afganistan’dan başlayarak göç eden insanların izini takip etmiş, onlarla beraber yollarda yürümüş, onların perişan hallerini görüntülemiş.
Eskiden ipek yolu olan ülkemiz şimdilerde bir göç yolu haline gelmiş durumda. Van’da bu göç yolunda telef olanların defnedildiği kimsesizler mezarlığında yatan garibanların sayısını sayan bile yok.
Şimdilerde zulmün her çeşidinin alenen işlendiği, utanmanın, sıkılmanın, arlanmanın zerresini bulamayacağınız ülkemizde ise zulüm katlanarak devam ediyor..
Bütün bunlar, bu mazlum ve mağdurlara yapılan zulümler, onların yaptıkları dualar kabul olmuyor mu sorusunu akla getiriyor..
Zihinleri meşgul eden bu sorunun cevabını güzel bir şekilde izah eden Bediüzzaman hazretlerine kulak verelim:

"İ'lem eyyühel-azîz: Aziz kardeşim şunu iyi bil!
Bazı dualar icâbete iktiran etmez (kabul görmez) diye iddiada bulunma! 
Çünkü, dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görülür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. 
Meselâ: Şemsin (Güneş'in) tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk, yağmur namazına birer vakittir.
Ve keza zâlimlerin tasallutu (zalimlerin zulmüne maruz kalmak) ve belâların nüzûlü (belaların gelmesi), bâzı hususî dualara vakittir. 
Bu vakitler bâkî kaldıkça (devam ettikçe) o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksadlar hâsıl olursa, zâten nûrun alâ olur. Ve illâ "icâbet duaya iktiran etmedi (dua kabul görmedi)" diyemezsin. Ancak "henüz vakit çıkmamış, duaya devam lazımdır" diyebilirsin. Çünkü o maksadlar, duaların mukaddimesidir, neticesi değillerdir.
Cenâb-ı Hakk'ın duaların icâbetini vaadetmesi ise, icâbet, ayn-ı kabul değildir (istenen şeyi aynen kabul etmek demek değildir). Yani icâbet kabulü istilzam etmez (gerektirmez). 
Duaya her halde cevap verilir, cevapsız bırakılmaz. Matlûba olan is'af (istenen şeyin hemen verilmesi) ise, Mucîb’in (o duaya cevap veren zatın) hikmetine tâbidir. 
Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, her halde: “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat, bu yemeği veya bu ilacı bana ver dediğin vakit, bazan verir, bazan hastalığına, mîzacına mülayim olmadığından vermez.
Adem-i kabul esbabından (kabul edilmeyiş sebeplerinden) biri de, duayı ibadet kasdıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsîs ettiğinden aksülamel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.” (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale, s. 1359)

Üstadın da dediği gibi dua bir ibadettir. Zira Cenab-ı Allah Kur’an’da pek çok ayet-i kerimede bize dua etmeyi emretmektedir. İşte onlardan bir tanesi:

“Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin. Gerçekten O, haddi aşanları hiç sevmez”. (A’raf suresi, 55)
“Bana dua edin, ben de duanıza icabet edeyim.” (Mü’min Sûresi, 40/60)

Peygamber Efendimiz de hadis-i şeriflerinde “Hiç kimse, “dua ettim de kabul olmadı” demesin. Acele etmediği müddetçe duası kabul olunur.” Buyurmaktadır.

Yine bir hadis-i şeriflerinde: “Kul, Rabbinden bir hayır dileyince Cenab-ı Allah üç şekilde mukabelede bulunur; ya dünyada dileğini yerine getirir, ya ahirete saklar ya da o dua ile başından bir kötülük ve zararı def’eder.” 

Ayrıca kat’iyyen bilinmelidir ki, dua da namaz gibi bir kulluktur; sâfiyane, hâlisane, karşılıksız ve dünyâda peşin bir netice beklemeden yapılmalıdır. İnsan, saf ve dupduru bir gönülle O’na teveccüh edip, rızasını aramalıdır. Ama O, bazen lütuf ve keremiyle ihsanlarda bulunup kulunu hoşnut edebilir... 

Bu sebeple de, hemen neticesi alınsın ve çarçabuk hedefe nail olunsun diye yapılan dualar kabûl görmeyebilir; hâlis ve safî olmadıkları için, kabul noktasına yükselmeleri mümkün olmayabilir. (İnancın Gölgesinde-1, sh. 191)

Yazımızı Efendimizin bir duasıyla bitirelim:

“Allahım, Senden, rahmetini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, her türlü günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, Cennet’le serfiraz olmayı ve Cehennem’den kurtuluş dileriz.” Amin!

Hizmetten.com Youtube kanalında geçtiğimiz hafta bu konu ayrıntılı olarak da anlatıldı...



[Hüseyin Yağmur] 25.9.2020 [Samanyolu Haber]

AKP'nin 'yerli-milli' yalanını tane tane anlattı

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan ve parti sözcüleri "yerli-milli" kavramını her fırsatta iftihar vesilesi olarak kullanıyor. FOX Ana Haber Bülteni'ni sunan Selçuk Tepeli, AKP'nin ibretlik son icraatını anlattı.
Plaj yanığı değil, tarla yanığı!

FOX TV Ana Haber Bülteni'ni sunan Selçuk Tepeli, Türkiye’nin tarımda nasıl dışa bağımlı hâle geldiğini anlattı. 

"Başka zaman mangalda kül bırakmazlar, yerli-milli diye... Ben size bir yerli-milli göstereyim mi?" dedi ve alnını gösterdi. Tepeli elini alnına götürerek, "Burası plaj yanığı değil, tarla yanığı." ifadelerini kullandı. 
 
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin "yerli-milli" söylemleri ile icraatı arasındaki çelişkiye dikkati çeken Tepeli, Türkiye'nin Yunanistan pamuk ithal ettiğini vurguladı. Yunanistan, yüzde 20'ye yakın payla Türkiye'nin pamuk ithal ettiği ülkeler arasında 3'üncü sırada. 

Tepeli, "Türkiye'de çiftçilerin yaş ortalaması 50-55 nasıl performans göstereceklerine bakın. Niye kaçıyor insanlar bu işten?" sorusunu yöneltti. 

Elini alnına götürerek, "Bu plaj yanığı değil, tarla yanığı." dedi.

BULGARİSTAN BÜYÜKLÜĞÜNDE TARIM ARAZİSİ RANTA FEDA EDİLDİ

Tepeli şöyle devam etti: "Çünkü ithalat kapılarını açıyorsunuz piyasayı dengelemek ister gibi ithalat yapmamanız gereken bir yer varsa o da tarım. Niye? Bu sene ithalat yaparsanız seneye daha az çiftçi eker. Seneye daha az çiftçi ekerse siz daha çok ithalat yapmak zorunda kalırsınız bu bir kısır döngüye yol açar. Biz bu kısır döngüde girdabın içinde yuvarlanıp gidiyoruz." 

Son 18 yılda Bulgaristan büyüklüğünde tarım arazisinin kaybedildiğini dile getiren Tepeli, "Bunların bir kısmını inşaatçılar işgal etti bir kısmını insanlar ekmiyor artık çünkü kazanmıyor, hiçbir şey." değerlendirmesinde bulundu.

[Samanyolu Haber] 25.9.2020

Kars Belediye Başkanı Bilgen ve Önder dahil 82 HDP’liye gözaltı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü “Kobani soruşturması” kapsamında Kars Belediyesi Eşbaşkanı Ayhan Bilgen’nin de aralarında bulunduğu 82 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Gözaltı kararı verilen isimler arasında Nazmi Gür, Altan Tan, Emine Ayna ve Sırrı Süreyya Önder de bulunuyor...

KRONOS 25 Eylül 2020 GÜNDEM

Kobani operasyonu ile Kars Belediyesi Eş Başkanı Ayhan Bilgen ve Sırrı Süreyya Önder dahil olmak üzere 82 HDP'li gözaltına alındı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü “Kobani soruşturması” kapsamında Kars Belediyesi Eşbaşkanı Ayhan Bilgen’nin de aralarında bulunduğu 82 kişi hakkında gözaltı kararı verildi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 5-9 Ekim 2014 tarihleri arasında düzenlenen Kobani eylemlerine ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında 7 ilde 82 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Soruşturma kapsamında şafak vakti Kars Belediyesi Eşbaşkanı Ayhan Bilgen’nin evine baskın düzenleyen polisler, evde arama gerçekleştirdi.

BİLGEN VE ÖNDER GÖZALTINDA 

Kars Belediyesi Eşbaşkanı Ayhan Bilgen, HDP RTÜK Üyesi Ali Ürküt, HDP Dış İlişkiler Komisyonu Üyesi Nazmi Gür, HDP eski MYK Üyesi Can Memiş, HDP Ankara eski Milletvekili ve İmralı Heyeti Üyesi Sırrı Süreyya Önder’in de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi, evlerine düzenlenen polis baskınında gözaltına alındı.

BAŞSAVCILIK AÇIKLAMA YAPTI

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 7 ilde başlattığı operasyonla ile ilgili açıklamada bulundu. Başsavcılıktan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“06-07-08/ Ekim 2014 tarihlerinde, Ülkemiz genelinde ‘KOBANİ’ olayları olarak bilinen terör amaçlı eylemlerde; PKK/KCK terör örgütü sözde örgüt yöneticileri, örgütün gençlik yapılanması, kadın yapılanması ve şehir silahlı yapılanması ile HDP (Halkların Demokratik Partisi) MYK üyeleri ve eş başkanlarınca sosyal medya hesapları ile PKK/KCK terör örgütünün bazı basın yayın organlarında “Fırat Haber Ajansı ve Gençlik Yapılanması, Kadın Yapılanması v.b” üzerinden halkı sokağa çıkıp terör eylemleri gerçekleştirmeleri yönünde çok sayıda yaptıkları çağrılar üzerine;

Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki iller başta olmak üzere (35) il, (96) ilçe ve (131) yerleşim yerinde, özellikle 06.10.2014 tarihinden başlayarak 07-08-09.10.2014 tarihlerinde yollara barikatlar kurmak sureti ile yolların kesildiği, uzun namlulu silah, molotof kokteyli havai fişek, taş ve sopa kullanmak suretiyle kamu binalarına, kamu araçlarına, vatandaşların ikametlerine, işyerlerine ve araçlarına zarar verildiği, çok sayıda vatandaşın ve kolluk kuvvetinin olaylarda yaralandığı, bazı illerimizde vatandaşlarımızın hayatını kaybettiği olaylar meydana gelmiştir.”

BÜTÜN OLAYLAR EYLEMLERE DAYANDIRILDI

Yapılan açıklamada 07.10.2014 gününden başlayarak 08-09.10.2014 tarihleri arasında eylemler sonucunda 37 kişinin hayatını kaybettiği iddia edildi. ‘Terör eylemlerine dayalı cinayetlerin’ 07.10.2014 tarihinde işlenmeye başlandığı da öne sürülen açıklamada, bu yöndeki çağrıların kararlı şekilde 08.10.2014 tarihinde de devam ettiğinin görüldüğü savunuldu.

Açıklamanın devamında ise meydana gelen olaylarda işlendiği öne sürülen suçlar sıralandı. Buna göre, nitelikli adam öldürme (37), adam öldürmeye teşebbüs (29), mala zarar verme (3777), alıkoyma (25), hırsızlık (395), yağma (15), işyeri ve konut dokunulmazlıklarını ihlal (308), Türk Bayrağını Yakma (13), Atatürk’ü Koruma Kanununa Muhalefet (7) suçları işlenirken 326 güvenlik görevlisi ile 435 vatandaşta yaralandı.

“DEMİRTAŞ VE YÜKSEKDAĞ DA GÖZALTINA ALINMIŞTI” DENİLDİ

Açıklamanın devamında ise şu ifadeler yer aldı:

“Ülke genelinde meydana gelen eylemlerde sokağa çıkma çağrısı yapan PKK/KCK terör örgütü ve sözde örgüt yöneticileri ile bazı siyasi parti yönetici ve partililer hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımız Terör Suçları Soruşturma Bürosunca 2014/146757 sayı ile soruşturma başlatılmış, soruşturma kapsamında Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ Şenoğlu tutuklu olarak bulunmakta olup gelinen aşama itibariyle Ankara merkezli 7 ilde, 25.09.2020 tarihinden geçerli olmak üzere 82 şüphelinin gözaltına alınmasına karar verilmiştir.

Karar gereği şüphelilerin yakalanmasına yönelik çalışmalara Ankara İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü ekiplerince devam edilmektedir.”

ÖNCE DÜĞÜN, SONRA OPERASYON 

Geçtiğimiz günlerde düğünü yapıldıktan sonra Saray’a giderek AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ziyaret eden Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman tarafından yürütülen soruşturma bir yıl önce başlatılmıştı. Soruşturma kapsamında ilk olarak, Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın ifadesi alınmıştı. Tutuklu yargılandığı dosyadan tahliye edilen Demirtaş, aynı gün “Kobani soruşturması” kapsamında ifadesi alınarak, hakkında yeniden tutuklama kararı verilmişti.

[Kronos.News] 25.9.2020

Sıra geldi dijital diktatörlüğe

Çin modelini örnek alan sistem Türkiye’de kurulmak üzere çalışmalar sürüyor. Bütün düzenlemeler hayata geçtiğinde Saray, Türk halkının ‘big data’sına sahip olacak.

FATİH YURTSEVER – BOLD ANALİZ

Bilginin internet üzerinden paylaşılması ve bilgi işleme kapasitesinde yaşanan logaritmik artış, “büyük veri (big data)” algoritmalarının geliştirilmesini mümkün kıldı. Big Data algoritmaları hayatı kolaylaştırdığı kadar, bilgiye sahip olanların insanların davranışlarını manipüle ederek toplum üzerinde dijital bir kontrol tesis etmelerine de imkân veriyor. Erdoğan rejimi son aylarda yaptığı düzenlemelerle iktidarının bekasını sağlamak için, Türk toplumu üzerinde dijital gözetim mekanizması kurmayı hedefliyor. Peki, bu plan ne kadar gerçekçi?

EN BÜYÜK BİLGİ

Big data bütün verilerin toplanmasıyla oluşturulan en büyük bilgi olarak tanımlanabilir. Tek başına bir değer ifade etmeyen veriler toplanarak big data algoritmaları tarafından işlenir ve anlamlı sonuçlara ulaşılır. Normal internet kullanıcısı bir kişi, internette harcadığı her saat bilerek veya bilmeyerek kendisi hakkında 15, ailesi ve arkadaşları hakkında 4 bilgiyi sanal ortama bırakır. Bilgi yığınlarını rafine etmek ve birleştirmek için yapay zekâ algoritmalarına sahip süper bilgisayarlar kullanılıyor.

İngiliz Times gazetesi 2018 yılında Google’ın “X” adlı gizli araştırma birimi tarafından 2016 yılında hazırlanan sekiz dakikalık bir videoyu okuyucuları ile paylaştı. Buna göre Google; tüm canlıların ve insanların faydasına olacak şekilde, insan davranışlarını manipüle etmek için bireyler hakkında topladığı devasa bilgileri kullanıyor. Haberin yayınından sonra Google, yayımlanan videonun mevcut veya ileriye dönük herhangi bir planı yansıtmadığını, sadece bir düşünce deneyi olduğunu açıkladı. 50 milyon Facebook kullanıcısının bilgilerini kullanan Cambridge Analytica isimli veri analiz şirketinin Amerikan seçmeninin siyasal tercihlerini manipüle ettiğine dair ciddi iddialar mevcut.

TÜM HAREKETLER İZLENECEK
Big data ve yapay zekâ algoritmalarının sahip olduğu bu güç, insanlık için yakın gelecekte dijital bir diktatörlük tehlikesini gündeme getiriyor. Çin Hükumeti 2021 yılında “Sosyal Kredi” sisteminin kurulumunu tamamlamış olacak. Bu sistem sayesinde tüm Çin halkının, hem sanal alemde hem de gerçek hayatta tüm hareketleri kontrol edilebilecek. Puanlama sistemi ile vatandaşların ne kadar güvenilir olduklarına karar verilecek.

Bu sisteme göre; trafik kurallarına uymazsanız, faturalarınızı zamanında ödemezseniz, uyumlu bir insan olmazsanız puanınız düşüyor, seyahat, eğitim, kredi ve sigorta gibi hizmetlerden yararlanıp yararlanamayacağınız belirleniyor. Düşük puana sahip olanlar, restoran ve otellere giremiyor, uçak bileti alamıyor, metroya binemiyor, havaalanındaki hizmetlerden ve diğer birçok sosyal haklardan yararlanamıyor. Rejim “Sosyal Kredi” sistemini bir nevi ödül ve ceza mekanizması olarak kullanarak, muhalif hareketlerin önünü alıyor.

Yaşanan ekonomik sorunlar, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve devlet yönetimde mafyatik yollara başvurulması, henüz belirtileri görünür olmasa da Türk halkında içten içe bir öfkenin birikmesine neden oluyor. Erdoğan rejimini ayakta tutan dış dinamikler için halkın desteği, en önemli parametre olarak öne çıkıyor. Zira, küresel sermaye için demokratik bir toplumu ve kurumları ikna etmek yerine, halkının kendisine sorgusuz sualsiz itaat ettiği bir otoriter lider ile anlaşmak daha kolay ve masrafsız bir yol.

SARAY’DA TOPLANACAK

Bu gerçeğin farkında olan Erdoğan Çin modelini örnek alarak benzer bir sistemi Türkiye’de kurmak üzere düğmeye bastı. Türkiye’nin her yerindeki güvenlik kamerası görüntüleri Saray’da toplanacak. Çipli kimlik kartları, ehliyet ve banka bilgilerini tek merkezde toplayacak. Yurt genelinde hizmet veren kargo şirketlerine ait tüm veri tabanları kolluk güçlerinin erişimine açılmış durumda. E Nabız uygulaması her türlü sağlık verilerini depoluyor. GSM firmalarının ne tür bilgileri Saray ile paylaştığı ise şimdilik belirsiz. Basında çıkan haberler göre; Türk Telekom internet hizmeti daha önce Whatsapp yazışmalarının hacklenmesi ile gündeme gelen İsrailli bir firmadan alınan yazılım ile devamlı denetim altında tutuluyor. 1 Ekim’de yürürlüğe girecek yeni yasa ile sosyal medya platformları da denetim altına alınacak. “Hayat Eve Sığar” uygulaması şu anda casus bir uygulama gibi, yükleyen herkesin verilerine ulaşabiliyor, tüm hareketleri de kayıt altına alabiliyor.

Bütün düzenlemeler hayata geçtiğinde Saray, Türk halkının big datasına sahip olacak. Sonraki aşamada yapay zekâ algoritmaları ile bu veriler işlenerek anlamlı hale getirilecek. Elde edilen bilgiler halkın gözetiminde ve manipüle edilmesinde kullanılacak. Kiralanan binanın büyüklüğüne ve istihdam edilecek personelin sayısına bakılırsa, İletişim Başkanlığı da Digital Diktatörlüğün harekât merkezi olacak. Kişisel mahremiyetine önem veren ve manipüle edilmek isteyen herkesin ve sivil toplum kuruluşlarının gelen tehlikenin farkına vararak tek ses olması dışında, şu aşamada yapılabilecek çok fazla da bir şey yok. Maalesef COVİD-19 baskıcı rejimlere planlarını hayata geçirmek için uygun şartları sağlamış durumda.

25.9.2020 [Bold Medya]

Uzun namlulu rezillik: 26 şehirde akademisyenlere operasyon

Hizmet Hareketine yönelik 26 ilde 76 akademisyen ve idari personel hakkında gözaltı kararı alındı. Uzun namlulu silahlarla yapılan operasyonlarda birçok eve baskın düzenlendi.

BOLD – İstanbul merkezli 26 ilde Hizmet Hareketi’nin üniversite yapılanması iddiasıyla 76 akademisyen ve idari personel hakkında gözaltı kararı verildi. Sabah erken saatlerde yapılan operasyonlarda çok sayıda eve baskın düzenlendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosunca yürütülen soruşturma kapsamında, cemaatle bağlantısı olduğu öne sürülen ve aralarında aktif görevde bulunanların da olduğu 76 akademisyen ile idari personel hakkında gözaltı kararı verildi.

Anadolu Ajansı ve yandaş medya, operasyonu uzun namlulu silahlı polislerin fotoğrafıyla servis etti.

25.9.2020 [Bold Medya]

IŞİD’in Antep Emiri’nin 19 kez yeri tespit edilmesine rağmen yakalanamamış!

IŞİD’in Antep Emiri Yunus Durmaz’ın Diyarbakır, Suruç, Ankara ve Taksim’deki saldırılardan sonra 19 kez yerinin tespit edildiği ancak buna rağmen yakalanmadığı ortaya çıktı

IŞİD’in Antep Emiri Yunus Durmaz’ın örgütlediği bombalı saldırılardan sonra adım adım izlenmesine rağmen yakalanmadığı ortaya çıktı. Evrensel’den Birkan Bulut’un haberine göre Diyarbakır, Suruç, Ankara ve Taksim’deki bombalı saldırılar nedeniyle aranan Durmaz’ın yeri, 29 Nisan-19 Mayıs 2016 tarihleri arasında 19 kere tespit edildiği ancak yakalanamadığı ortaya çıktı. Durmaz’ın, ancak ‘AKP kongresine saldırı düzenleyecek’ istihbaratı sonrası evine operasyon yapıldı.

TELEFONDAN YAKIN TAKİP

Gaziantep 1. Ağır Ceza Mahkemesi, IŞİD’in Diyarbakır, Suruç, Ankara ve Taksim’deki bombalı saldırıları nedeniyle Yunus Durmaz hakkında, 2016 yılının nisan ayında “İletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi” kararı aldı. Ayrıca Durmaz’ın HDP İstanbul İl Başkanlığı, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu, Antalya G20 Zirvesi, Antalya 2016 Expo, Anıtkabir’de 19 Mayıs etkinlikleri ve AKP kongresine saldırı planladığı belirtiliyordu.

19 KEZ YER TESPİTİ YAPILDI

29 Nisan-19 Mayıs 2016 tarihleri arasında Yunus Durmaz’ın görüşmelerinin dinlenmesinin yanı sıra, telefon sinyali üzerinden yeri 19 kez tespit edildi.

ANTEP EMNİYETİ’NE SALDIRI SONRASINDA BİLE YAKALANMADI

Yunus Durmaz o günlerde kaçma gereği duymadı ve yeni bombalı saldırılar planlamak için çalıştı. Hatta planlayıcısı olduğu ve 3 polisin hayatını kaybetmesine yol açan Gaziantep Emniyetine 1 Mayıs 2016 günü bombalı araçla yapılan saldırıdan sonra bile yakalanmadı. Oysa emniyete yapılan saldırıdan sonra kentte adı IŞİD ile birlikte anılan kim varsa gözaltına alınmıştı.

AKP KONGRESİNE SALDIRI İSTİHBARATI İLE HAREKETE GEÇİLDİ

Yunus Durmaz’ı yakalamak için emniyeti harekete geçiren ise 19 Mayıs etkinlikleri ve 22 Mayıs’ta AKP kongresine saldırı planlandığı istihbaratı oldu. 19 Mayıs günü, Gaziantep’te bulunan hücre evine yapılan baskında kendisini patlatan Yunus Durmaz ölü olarak ele geçirildi. Durmaz’ın ölmesi gerekçesiyle 6 Haziran 2016’da tedbirin kaldırılmasına ve elde edilen verilerin imha edilmesine karar verildi.

2006 YILINDAN BERİ BİLİNİYOR

Kamuoyunun 10 Ekim Katliamı’ndan sonra adını duyduğu Yunus Durmaz ismi emniyet, istihbarat ve yargı makamlarında yabancı değildi. 2006 yılında İran’a giden Durmaz, daha sonra Afganistan’a geçerek cihatçılara katılmıştı. 2009 yılında Pakistan’da yakalanarak Türkiye’ye gönderilen Durmaz, İstanbul Havaalanı’nda polis tarafından karşılanıp sadece bilgi alma tutanağı tutularak serbest bırakılmıştı. 2012 yılında El Kaide’ciler birçok ilde izlenirken, Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı, Yunus Durmaz’ın da arasında olduğu birçok cihatçı iki yıl boyunca fiziki takibe alınmıştı.

25.9.2020 [TR724]

Melek Çetinkaya: Koğuşta 26 güzel insanla kaldım

Harbiyeli Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, cezaevinde yaşadıklarını Tr724 ekranlarında Zeynep Kaya’ya anlattı…

-Cezaevinde okula yazıldım

-Fatin Dağıstanlı’ya kızgın değilim. İçeride iki güzel ay geçirmeme vesile oldu. Bir programa daha çıkarım

-Dışarıda yaptığım eylemleri, içeridekilere anlattım. Sena ile aynı koğuşta kaldım. Nimet ile Nagehan’ın koşullarını gördüm.

-Cezaevine girdiğimde başörtümü ve pardesümü aldılar. Ne olacak diye ağladım. Hücreye sesler geliyordu. Dışarıya seslendim. Alt koğuştan bir seccade, Kur’an-ı Kerim, uzun bir gömlek ve başörtüsü verdiler. Benim için Rabbim’in lütfuydu…

-Hukuksuzluklar son buluncaya kadar mücadeye devam edeceğim. Haksızlığa uğrayan herkesi yanımda durmaya bekliyorum


25.9.2020 [TR724]

Göller bir bir kuruyor!

Küresel iklim değişikliği nedeniyle birçok gölde su seviyesinde ciddi düşüş yaşanıyor. 200 metre çekilme yaşanan Van Gölü’ne yeni göller de eklendi.

Türkiye’nin en büyük gölü olan Van Gölü’nde 200 metrelik çekilme yaşandı. Van Gölü’nde kıyı kesimlerinde 200 metrenin üzerinde yatay çekilmenin yaşanmasıyla bazı vatandaşların tapulu arazileri ve önceden batan balıkçı tekneleri ortaya çıktı.

SIĞLAŞAN VE KURUYAN GÖLLERE YENİLERİ DE EKLENDİ

Denizli’nin Çivril ilçesinde nilüfer çiçekleriyle ünlü Işıklı Gölü’nde su seviyesinde ciddi düşüş yaşandı. Doğal sit alanı olan gölün suları, kıyı kesiminden itibaren yaklaşık 300 metre çekildi. 7 bin 300 hektarlık alana sahip gölde, suların çekilmesinin ardından balıkçı tekneleri ve ziyaretçileri gezdiren kayıklar karaya oturdu. Çok sayıda kuş türüne ev sahipliği yapan gölde, eskiden su üzerinde yüzen kazların toprak üzerinde gezindiği, küçükbaş hayvanların da gölün kuruyan kısmında otladıkları izleniyor.

BARAJLARDA SU SEVİYESİ DÜŞÜYOR

Bursa’nın Mudanya ilçesine bağlı Dedeköy, Hasköy ve Ülküköy’de 3 bin dönüm arazinin sulanmasını sağlayan baraj, bu yıl aşırı kuraklık sebebiyle tamamen kurudu. Mahsullerin en çok suya ihtiyaç duyduğu sıcak yaz günlerinde sulama barajının kurumasıyla çiftçiler zor durumda. Barajın su ihtiyacını karşılayan derelerin suyla birlikte toprağı da taşıması, barajdaki mil seviyesini yükselttiği belirtildi.

Diğer yandan Burdur’un Gölhisar ilçesi İbecik köyü yakınında bulunan Yapraklı Barajı suları yaşanan kuraklıkla birlikte ciddi oranda azaldı. Suyun çekildiği alan üzerinde ve kıyılarda binlerce balık ölüsü ortaya çıktı

25.9.2020 [TR724]

Eğitim Sen: 6 milyon öğrenci heba oluyor

Uzaktan eğitimde kullanılan EBA’da sorun bitmiyor. Eğitim Sen’e göre 6 milyon öğrenci sisteme erişemedi. Eğitim-Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, olanaksızlıklar nedeniyle 6 milyon öğrencinin uzaktan eğitime erişemediğini söylüyor. EBA’ya erişim sıkıntısının ‘talep fazlalığı’ ya da ‘siber saldırı’ ile açıklanmasının ‘kabul edilemez’ olduğunu anlatan Aydoğan, “MEB, tüm öğrencilerimizin eğitim hakkından sorumlu. Eğitim en temel haktır, ‘arz talep’ olarak ifade edilemez.” ifadelerini kullanıyor.

Cumhuriyet’in haberine göre Aytekin, özel okullarda uzaktan eğitime erişimde sorun yaşanmadığını ancak kamu okullarında sıkıntı olduğunu kaydediyor. Eğitimdeki eşitsizliğin daha da derinleştiğini anlatan Aydoğan, “UNICEF raporu, dünya genelinde 463 milyon öğrencinin erişim için gerekli cihazlara ve olanaklara sahip olmadığını açıkladı. Rapordaki oranı ülkemiz üzerinden değerlendirdiğimizde, 6 milyona yakın öğrencinin uzaktan eğitime erişemediğini göstermekte” diyor.

25.9.2020 [TR724]

Faiz artışı çare olur mu? [Yusuf Dereli]

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 8,25’ten yüzde 10,25’e çıkardı. Ağustos başından bu yana her gün yükselişini sürdüren ve dün sabah 7,71’in üzerine tırmanan dolar, faiz artırımı sonrasında 7,55’e kadar geriledi. Ancak çok geçmeden 7.63’e çıktı ve orada dengelendi. Aynı şekilde Euro da 8,97’lerden 8,80’e kadar indi. Ardından 8.88’e fırladı. Yani istenen düşüş gerçekleşmedi.

Ekonomistlere göre faiz artırımının tek başına çare olması mümkün değil. Yüzde 2’lik bir faiz artışı sadece birkaç hafta zaman kazandırır, o kadar. Asıl sorun yapısal reformların hayata geçirilmesi. Bankacılık sistemine ve Merkez Bankası gibi özerk kurumlara müdahaleden vazgeçilmesi gerekiyor. En önemlisi de Türkiye’nin ‘tek adam’ rejimini terk etmesi, yargının bağımsızlığının sağlanması ve ülkede ‘demokrasi’nin hakim kılınması şart. Aksi halde faiz artırımları kısa vadeli pansuman olmaktan öteye gitmeyecek.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ağustos 2020’deki konuşmasında, “Hamdolsun, daha da inşallah düşecek (faiz). Çünkü bütün arzumuz, isteğimiz bu ülkede yatırımcı çok daha rahat, güçlü bir şekilde yatırımlarını yapabilsin,” demişti. Ancak doların her gün kademeli bir şekilde yukarıya doğru tırmanması üzerine 43 gün sonra politika faizi yüzde 8,25’ten 10,25’e çıkarıldı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre enflasyonun sebebi ‘faiz’di… Dönemin Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı hedef gösterdi ve ardından faizleri ‘indirmediği’ gerekçesiyle görevden aldı. Yerine Murat Uysal getirildi. Uysal’ın ilk yaptığı iş tıpkı Erdoğan’ın istediği gibi faizleri düşürmek oldu. MB, 13 Eylül 2018’deki PPK toplantında, fiyat istikrarını desteklemek amacıyla 625 baz puanlık güçlü bir parasal sıkılaştırma gerçekleştirerek politika faizini yüzde 17,75’ten yüzde 24’e yükseltmişti. Yaklaşık bir yıl boyunca yüzde 24 seviyesinde kalan ve 25 Temmuz 2019’da yüzde 19,75’e indirilen politika faizi, üst üste 9 toplantıda düşürülerek yüzde 8,25’e çekilmişti. Son 3 toplantıda yüzde 8,25 seviyesinde olan politika faizi, enflasyonun öngörülenin üzerinde yüksek seyretmesi nedeniyle 2 yılın ardından tekrar artırıldı. 

YÜZDE 2’LİK FAİZ ARTIŞI ÇÖZÜM OLUR MU?

MB’sının sürpriz faiz artışı tartışmaları da beraberinde getirdi. Peki söz konusu artışı, TL’nin değer kaybını önleyebilir mi? Ekonomistlere göre önlemez ancak zaman kazandırabilir. Doların yükselmesini engellemek için öncelikle yapısal reformların hayata geçirilmesi ve özerk kurumlara müdahaleye son verilmesi gerekiyor. Ayrıca rejim, dövizi dövizle tutma sevdasından vazgeçmeli. En önemlisi yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü hakim kılınmadan ekonomik istikrar sağlanması mümkün değil. 

REFORMLAR OLMAZSA, YENİDEN ARTAR

Ekonomist Mahfi Eğilmez, dün paylaştığı tweet’inde, “TCMB faizi bir önceki toplantıda artırsaydı kur bu kadar yükselmemiş, rezervler de harcanmamış olurdu. Faizi artırarak kazanılan sürede yapısal reformlara başlamazsak bir süre sonra faizi tekrar artırmak zorunda kalırız,” ifadeleriyle durumun ciddiyetine dikkat çekiyor.

EMİN ÇAPA: ÜLKE DENEY TAHTASI OLAMAZ, DEĞİL Mİ?!

Emin Çapa ise “Erdoğan çıkıp faiz artışı konusuna açıklık getirmek zorundadır. Eski MB başkanı faiz indirmiyor diye gönderildi. Yenisi faizi enflasyonun altında tuttu. Enflasyon düşmediği gibi, dolar fırladı. Sn Erdoğan bu durumun sorumlusunun kim olduğunu açıklamalıdır. Şimdi faiz arttığına göre enflasyon fırlayacak! Ben Sn Erdoğan’ın “faiz enflasyonun nedenidir” teorisine inanıyorum çünkü. Koskoca Cumhurbaşkanı akıl ve bilimden uzak bir ekonomi teorisine inanıyor olamaz herhalde değil mi? Yani ülke deney tahtası olamaz di mi?” ifadelerini kullandı.

MUSTAFA SÖNMEZ: BİRAZ OYALADILAR AMA YETMEZ

Mustafa Sönmez de 2 puanlık faiz artışının yetmeyeceğini anlatıyor: “Sorun faiz meselesi değil, sorun CB Hükümet sistemi denilen tek adamlı ucube sistem. TR, şahtı şahbaz oldu bu sistemle iki yıldır. Ekonomi daralıyor, yoksullaşma durmuyor. Hata üstüne hata… Merkez Bankası’nın Saray’dan bağımsız 200 baz puan faiz artırdığını ve bağımsız irade gösterdiğini öne sürenler, söylediklerine kendileri inanıyorlar mı? Artırmış görünmeyip ne yapacaktı? (Faiz artırılmasa idi) Şu an 8 tl idi dolar. Biraz oyaladılar. Yetmez. Yarın 7.70 tl de bir dolar fiyatı mümkün.”

KEMAL ÖZKİRAZ: İKİ GÜN SONRA KALDIĞI YERDEN DEVAM EDER

Kemal Özkiraz: “Dolar çok değil 1-2 gün içinde kaldığı yerden yeniden başlar. 200 baz puan yüksek gibi görünse de gerçek enflasyonun yanında sinek ısırığı… Faiz enflasyonun altında olduğu sürece de kur yükselecek. Kur ile enflasyon yükselecek, kur düşsün diye faiz artacak. 3lü sarmal.”

MURAT MURATOĞLU: O FAİZLER YENİDEN YÜKSELECEK!

Murat Muratoğlu: “Peki, bu faiz artışı derdimizin devası mı? Hayır, tek başına yetmez. Döviz artışını frenler, kuru biraz sabitler. Bir miktar zaman kazandırır. O kadar! O Merkez Bankası buraya gelecek, faizleri yeniden yükseltecek!”

Yalçın Karatepe: “Aslında MB faiz artışı mevcut fonlama maliyetinin altında kaldı. Burada vermek istediği ‘vallahi ben bağımsızım’ mesajıdır. Bunun etkisi ne kadar sürer?’

[Yusuf Dereli] 25.9.2020 [TR724]

Milyonların hakkını veremeyen adam [Hasan Cücük]

Avrupa futbolunun en önemli aktörlerinden İspanya, Raul ve Fernando Torres’ten bu yana forvet yetiştirememenin sıkıntısını yaşıyor. Ümit bağlanan genç isimlerden biri Alvaro Morata’ydı. Real Madrid’in alt yapısından yetişen Morata, beklentilerin çok altında kaldı. Son dönemde kulüpten kulübe üstelik hatırı sayılır miktarlara gezen Morata’nın son durağı Juventus. Ancak bu İtalyan ekibine ilk gelişi değil.

İSPANYOLLAR FORVET YETİŞTİRMEDE BAŞARISIZ

Barcelona, Real Madrid ve Atletico Madrid gibi 3 dünya markasının mücadele ettiği İspanya La Liga’da bir süredir “gol” yabancı oyuncuların tekelinde. Bu 3 takımın da forvet hattı yabancı oyunculardan kurulu. Barcelona’da Messi, Real Madrid’de Ronaldo, Atletico’da ise Diego Costa gol yollarındaki yükü kaldırıyor. Diego Costa elbette İspanyol pasaportu taşıyor ve milli takımda da oynuyor fakat aslen Brezilyalı olduğunu not düşelim. Bu isimlerin yanına Uruguaylı Luis Suarez, Fransız Karim Benzema ve yine Fransız Antoine Griezmann’ı ekleyebiliriz.

Sadece bugün değil geçmişte de Real Madrid ve Barcelona, dünya yıldızlarının buluştuğu takımlardı. Sadece yerelde değil Avrupa kupalarındaki başarıları, bu takımları kendini ispat etmiş futbolcular için bir mıknatısa çeviriyordu. Alfredo di Stéfano, Ferenc Puskas, Mario Kempes, Hugo Sanchez, Romario, Ronaldo (Brezilyalı) ve Samuel Eto’o gibi futbol tarihine damga vuran forvetler Barcelona ya da Real Madrid’de ter döktü. Birçoğu buralarda krallık tacı taktı. Ancak bu forvetlerin arasına İspanyol olarak sadece Quini, Emilio Butragueno ve Raul adını yazdırabildi.

Bugün çok az kişinin adını hatırladığı Quini 1973-82 arasında tam 5 kez gol krallığı sevinci yaşadı. Bu başarının 3’ünü Sporting de Gijon formasıyla gerçekleştirmiş olması, golcülük kumaşının göstergesiydi. Diğer ikisinde Barcelona’daydı.

FORVETSİZ OYNAMANIN YOLUNU BULMUŞLARDI 

Peki, forvet yetiştirme sıkıntısı yaşayan İspanyollar buna rağmen Euro 2008, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de nasıl kupaya uzandı? Tek kelimeyle: forvetsiz! Bu kadar basit. Euro 2008’de Fernando Torres ve David Villa vardı ancak ikisi de hayli etkisizdi. Torres kupayı getiren golü atabildi sadece. Villa’nın toplamda attığı 4 golün 3’ü Rusya’ya karşıydı zaten. Ancak takımda Xavi, Alonso, Iniesta, David Silva, Busquets ve Pedro gibi oyuncuların varlığı, forvete ihtiyaç bırakmıyordu. Nitekim İspanya 4 yıl sonra Euro 2012’de yeniden şampiyon olurken forvet hattını David Silva ve Iniesta oluşturdu. Yedekler arasında Fernando Torres ve özellikle Fenerbahçe taraftarlarının kötü hatırlayacağı Daniel Güiza vardı.

İspanyollar forvet yetiştiremeyince forvete ihtiyaç duymayacak kaliteli ayaklarla oyunu tutmanın yolunu bulmuştu. 

2008-12 arasında 4 yılda kazanılan 3 uluslararası kupanın ardından İspanyol oyun stili miadını doldurdu. Bunu acı bir şekilde 2014 Dünya Kupası’nda yaşadı. Gruptan çıkamadan evine dönen İspanya’nın canını en çok acıtan 4 yıl önce finalde rahat geçtiği Hollanda’ya karşı 5-1’lik mağlubiyet alması olmuştu. İspanya’nın artık Xavi, Iniesta, Puyol, Alonso gibi usta ayakları yok. Geriden gelenler efsanelerin gölgesine bile yaklaşamadı. İşte bu noktada gözler, Alvaro Morata’ya çevrilmişti.

GENÇ YETENEK, REAL MADRİD’DE!

Getafe alt yapısında başladığı futbol hayatında yolu 2008’de henüz 16 yaşındayken Real Madrid ile kesişti. U18’de formasını giymeye başladığı takımda 2010-13 arasında, 3. Lig’de mücadele eden Real Madrid Castilla maçlarında attığı gollerle dikkatleri üzerine çekti. 59 maçta 28 golle A takıma göz kırptı. Bu dönemin sonundaysa muradına erdi. 

Ancak takıma geldiğinde rekabet edeceği 3 dev vardı. Cristiano Ronaldo, Karim Benzema, Gareth Bale. Yine de oyuna sonradan girdiğinde attığı gollerle pes etmeyeceğini gösterdi. 2013-14 sezonunda 3’ü ilk 11’de olmak üzere 28 maçta sahaya ayak bastı ve 8 gol attı. Sezon sonu bir karar vermeliydi. Bu çok güçlü forvet hattında yer bulması çok zordu. O da rotasını Juventus’a çevirdi. 2014’te ödenen 20 milyon Euro karşılığında İtalya’ya transfer oldu. Serie A’da iki sezon oynayan Morata bütün kulvarlarda ilk sezonda 15, ikincisinde 12 gol attı. Aslında vasat bir görüntüydü ama Gareth Bale’in sakatlıkları yüzünden sıkıntı yaşayan Real Madrid, daha önce sattığı fiyatın üzerine 10 milyon Euro daha ekleyip Morata’yı takıma çağırdı.

BİR TÜRLÜ VASATI AŞAMADI

Yaşı 24 olmuştu ama futbolu da gelişmişti. Madrid’deki ikinci döneminde gol yollarında daha etkili bir görüntü çizdi. Teknik patron Zidane formayı ona teslim ederek güvendiğini gösterdi. 2016-17 sezonunda çıktığı 26 lig maçında 15 gole ulaştı. Ancak sezon sonunda yine yol görünecekti. Michy Batshuayi ve Oliver Giroud’u forvet hattında yeterli görmeyen Chelsea, 66 milyon Euro ödeyip Morata’yı transfer etti. İspanyol yıldız burada geçirdiği 1,5 sezonda vasatın üstüne çıkamadı. Toplam 47 maçta 16 gol bulabildi.

Ocak 2019’da valizini toplayıp yeniden Madrid’e döndü. Bu kez takımın adı Atletico’ydu. Satın alma opsiyonlu kiralık olarak buraya gelen Morata yarım sezonda sadece 6 gol atabildi. Sezon sonunda satın alma opsiyonunu kullanan Atletico, 56 milyon Euro ödeyip onu takıma kazandırdı.

Griezmann’ı Barcelona’ya satan Atletico Madrid doğan boşluğu Morata ile doldurmayı planlıyordu ama umduğunu bulamadı. Geçen sezon 34 lig maçında forma bulmasına karşılık sadece 12 kez fileleri havalandırdı. Sezon bitinde Morata bir kez daha toparlanıp kiralık olarak Juventus’a yollandı. Tıpkı Real Madrid’de olduğu gibi Juve’ye de ikinci kez gelmiş oldu. Kiralık ücreti ise 10 milyon Euro.

Bugüne kadar toplamda bonservis ve kiralık ücreti için 189 milyon Euro ödenen Morata, o paranın hakkını bir türlü veremedi.

[Hasan Cücük] 25.9.2020 [TR724]

Zalim yöneticilere karşı alınacak tavır [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Ulema-ümera ilişkileri (2)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Özellikle yöneticilerin adaletten uzaklaştığı, devletin ceberutlaştığı ve sistemin yozlaştığı dönemlerde ulema-ümera ilişkisi iyice bozulmuştur. Çünkü bu tür durumlarda ulema şu üç seçimle karşı karşıya kalmıştır: (1) İktidarın gayrimeşru isteklerine boyun eğmek ve saray fetvacılığına razı olmak, (2) bir köşeye çekilip siyaset ve yönetime karşı bütünüyle umursamaz bir tavır takınmak, (3) zulüm ve haksızlıkların dinden vize alamayacağını söyleyerek hakperest ve yiğitçe bir duruş sergileyebilmek. Her üç tavrın da İslâm tarihinde pek çok misalini bulmak mümkündür.

İlkini kabul eden, yani iktidara yakın duran ve onların politikalarını meşrulaştırma görevini üstlenen ulemanın, elde edeceği makam ve mevkilerle dünyasını mamur hale getireceğinde şüphe yoktur. Fakat aynı ölçüde onların ahiretlerini tehlikeye atacaklarından da şüphe edilmez. Zira bütünüyle siyasete eklemlenen ve yöneticilerin emri altına giren ulema hem kendileri için en büyük vazife olan emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getiremeyecek hem de dine aykırı fetvalar vermeye mecbur kalacaktır.

Bu sebepledir ki Allah Resûlü (s.a.s) pek çok hadislerinde sultanlara yakın olmanın tehlikelerine dikkat çekmiş, iktidar mensuplarıyla içli dışlı olmayı yasaklamıştır. “Sultanların yanına giden, fitneye düşer.” (Ebû Dâvud, Sayd 4), “Kimin sultana yakınlığı artarsa, Allah’tan uzaklığı da artar.” (Ebû Dâvud, Sayd 4) şeklindeki hadisler umumi manada sultana yaklaşmanın tehlikelerinden bahseder.

Şu hadislerde ise özellikle âlimler zikredilmiş ve hangi özelliklere sahip âlimin peşinden gidilmesi gerektiği bildirilmiştir: “Alimler, Allah’ın kulları üzerine peygamberlerin emanetçisidirler. Sultanla içli dışlı olmadıkları ve dünyaya dalmadıkları müddetçe. Böyle yaparlarsa (yönetimle içli dışlı-olup dünyalık peşinde koşarlarsa) kesinlikle peygambere ihanet etmişlerdir. İşte o zaman onlardan sakının ve onlardan korkun!” (Deylemî, Firdevs, 3/75); “Şüphesiz ki Allah âlimlerle içli dışlı olan yöneticileri sever; yöneticilerle içli dışlı olan âlimlere ise buğz eder. Çünkü âlimler yöneticilerle içli dışlı olurlarsa dünyaya rağbet ederler. Yöneticiler, âlimlerle haşir neşir olurlarsa ahirete rağbet ederler,” (Deylemî, Firdevs, 1/155).

İbn Mâce’de yer alan şu hadiste ise sultanlara yakınlıkta dünyevî fayda uman, dinleri hususunda ise kendilerini emniyette gören âlimlerin nasıl bir yanılgı içinde oldukları çarpıcı bir misalle izah edilir: “Şüphesiz ki benim ümmetimden bazı insanlar dinde fakih olduklarını iddia edecekler. Kur’ân okuyacaklar ve diyecekler ki ‘Biz emirlere gidiyoruz ve onların dünyalıklarından nasipleniyoruz. Dinimiz hususunda ise onlardan ayrılıyoruz.’ Böyle olması mümkün değildir. Zira gevenden yalnızca diken toplanır. Bu şekildeki sözleriyle de ancak hata ederler,” (İbn Mâce, Mukaddime 23).

Allah Resûlü’nün Ka’b b. Ucre’ye hitaben söylediği şu sözler ise zalim yöneticiler karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiğini ders verir: “Ey Ka’b b. Ucre, seni, benden sonra gelecek (zalim) yöneticilere karşı Allah’a sığınmanı tavsiye ederim. Kim onların kapılarına gider, onları yalanlarında tasdik eder ve zulümlerinde onlara yardımcı olursa, o benden değildir, ben de ondan değilim; ahirette havz-ı kevserin başında yanıma da gelemez. Kim onların kapısına gitmez, yalanlarında onları tasdik etmez, zulümlerinde yardımcı olmazsa o bendendir, ben de ondanım; işte bu kimse, havzın başında yanıma gelecektir,” (Tirmizî, Salât 433).

İkinci tavır, şahısların niyetleri ve içinde yaşadıkları zamanın şartları da göz önünde bulundurularak bir yere kadar makul görülebilir. Siyasilerin hak ve adalete muhalif tavırları karşısında sessiz ve pasif kalınmasının sebebi, korku veya dünyalık bir kısım çıkarlarsa, din nazarında bunun da birinciden bir farkı kalmaz. Fakat fitne ve kargaşaların daha da büyümemesi adına görülen bir maslahattan veya konuşmanın bütünüyle faydasız olacağı kanaatinin ağır basmasından ötürü böyle bir tercihte bulunulmuşsa, isabetli bulunmasa da “Bu da bir içtihattır.” denilip geçilebilir ve mazur görülebilir.

Fakat her halükârda zulüm ve haksızlıklar karşısında en çok konuşması gereken ulemanın da sükuta dalmasının, zalim ve zorba yöneticileri daha da cesaretlendirip küstahlaştıracağının unutulmaması gerekir. “Sizden birinin herhangi bir kimseden duyduğu korku, hakkı söylemesine veya yapmasına engel olmasın!” (Tirmizi, Fiten, 26; İbn-i Mace, Fiten, 20) şeklindeki hadis de böyle bir tavrın doğru olmadığını gösterir.

Nebiyy-i Ekrem, şu hadislerinde de zalim yöneticilere karşı susmayı, kenara çekilmeyi değil, bilakis hak ve hakikati ifade etmeyi emreder: “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında adaleti dile getirmektir,” (Ebû Dâvud, Melâhim 17). Hatta şu hadis, zulmü engelleme yolunda ölümün dahi göze alınması gerektiğine işaret eder: “Şehitlerin efendisi, Hamza b. Abdülmuttalib ile zalim bir yöneticiye emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevini yaptığı için öldürülen kişidir,” (Hâkim, el-Müstedrek, 3/215).

Kur’ân ve Sünnet açısından meseleye bakılacak olursa, bir mü’mine yakışan asıl tavrın üçüncüsü olduğu görülecektir. Bu da iktidar seçkinlerinin zulüm ve haksızlıklarını imkân dahilinde önlemeye çalışmaktır. Esasında bir âlimin en önemli görevi de iyiliğin yaygınlaşması, kötülüğün ise ortadan kalkması veya azalması istikametinde elinden gelen performansı ortaya koyasıdır. Bu görevin kendisine karşı eda edileceği insanlar sadece halk değildir; aynı zamanda yöneticilerdir.

Ulemanın zulüm karşısındaki tutumu

Kur’an ve Sünnet’te zulüm ölçüsünde lanetlenen başka bir amel yoktur. Küfür ve şirkin de en nihayetinde bir çeşit zulüm olduğunu belirtmek gerekir (Lokmân, 31/13). Diyanet Ansiklopedisinde zulme öncelikle, “bir şeyi ona ait olmayan yere koyma, belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık” anlamları verilir, sonrasında da zulmün “özellikle de güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” olduğu söylenir.

Kur’ân’da türevleriyle birlikte üç yüze yakın âyette zulüm üzerinde durulur. Bazı âyetlerde zalimler lanetlenirken (Hûd, 11/18) bazı âyetlerde ise zalimleri bekleyen kötü akıbet haber verilir (el-Kasas, 28/40; el-En’am, 6/45). Fakat Hûd suresinde yer alan, “Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur,” (Hûd, 11/113) âyeti bu konuda başka söze hacet bırakmaz. Çünkü Yüce Allah burada değil zulmetmenin, zalimlere küçük bir meyil, en küçük bir sempati göstermenin dahi insanı Cehenneme sokabileceğini belirtir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) de bir taraftan, “Zulümden uzak durun! Çünkü o, kıyamet günü (zalimler için) zifiri karanlık olacaktır.” (Müslim, Birr 56) sözleriyle mü’minleri ikaz ederken, diğer yandan kendisi de her gün evden çıkarken yaptığı dualarında zulmetmekten ve zulme uğramaktan Allah’a sığınmıştır (Tirmizî, Daavat 34).

Âyet ve hadisler zulmetmeyi, zulme yardımcı ve taraftar olmayı kesin bir dille yasakladığı gibi, zulüm karşısında duyarsız ve sessiz kalınmasını da yasaklamıştır. Mesele bir ayette Cenab-ı Hak zulümden ötürü gelen fitnenin sadece zulmedenlere isabet etmeyip herkese dokunacağını ifade buyurmak suretiyle zulme engel olunması gerektiğine işaret eder (el-Enfâl, 8/25). Esasında zulme engel olmak da emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerin bir parçasıdır. Şu ayette görüldüğü üzere Cenab-ı Hak, bu görevi terk edenleri zemmetmiştir: “Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları!” (el-Mâide, 5/79).

Şu hadislerde de aynı manaya işaret edilir: “İnsanlar zalimi görürler de duyarsız kalır onun zulmüne mâni olmazlarsa, hiç şüphe yok ki Allah’ın azabı herkesi kuşatır,” (Ebû Dâvud, Melâhim 17); “Hayır, hayır, zalimin zulmüne mani olmadıkça size de kurtuluş yoktur,” (Tirmizî, Tefsîr 5). Şu hadiste de aynı şekilde fertlerin maruz kaldığı zulme sessiz kalan toplumun da bundan zarar göreceği belirtilir: “Zayıfın, hiçbir rahatsızlık duymadan/sıkıntıya maruz kalmadan hakkını güçlüden alamadığı bir ümmet yüceltilmez/günahlarından temizlenmez,” (İbn Mâce, Sadakat 17).

Görünen o ki her tür zulüm, haksızlık ve kötülüğe engel olmak ümmet-i Muhammed’in en bariz vasıflarından biridir. Nitekim Cenab-ı Hak, ümmet-i Muhammed’in insanlık için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmet olduğunu belirttikten hemen sonra, onlara bu hayır ve fazileti kazandıracak amelin ne olduğuna da işaret etmiş ve onların en temel özelliği olarak iyiliği emretmelerini ve kötülüğü önlemelerini göstermiştir (Âl-i İmrân, 3/110).

Bu konudaki öncelikli görev de âlimlere aittir; özellikle de yöneticilerden gelen zulüm ve haksızlıklar karşısında. Çünkü ulemanın, halk ile yöneticiler arasında ortada bir yerde durması ve her iki tarafa yönelik olarak da kendisinden beklenilen misyonu yerine getirmesi gerekir. Şu âyet de emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevinin öncelikli sorumlusunun ulema olduğuna işaret eder: “Bari onların mürşitleri ve fakihleri onların günah olan şeyler söylemelerini ve haram yemelerini önleselerdi ya! Ama heyhât! Bunların yaptıkları da ayrıca bir çirkin!” (el-Mâide, 63).

Şayet zulme engel olmaları gereken yerde onlar da duyarsız ve umursamaz bir tavır takınırlarsa, başta kendilerine sonra da topluma yazık etmiş olurlar. Çünkü âlimler, toplumda rehber ve önder kimselerdir. İnsanların çoğu, onların hareket tarzını örnek alır. Ulemanın acziyet, korkaklık ve zillet içinde düştüğü bir yerde kim bilir halk nasıl bir hâle maruz kalır? Ayrıca yöneticiler, en fazla toplumda itibar ve statü sahibi olan kimselerden korkarlar. Şayet onlar, iktidar mensuplarının yolsuzluklarına, zulümlerine, zorbalıklarına ve daha başka gayrimeşru icraatlarına sessiz kalırlarsa, ortaya çıkan zarardan bütün toplum mağdur olur.

Kendilerine yazık etmelerinin sebebi ise sahip oldukları ilmin hakkını vermemeleridir. Zira ilim öğrenmenin öncelikli maksadı budur. Nebiyy-i Ekrem (s.a.s), Allah rızası için, yani hak ve hakikate hizmet etmek için değil de daha başka maksatlarla ilim elde edenleri sert bir dille uyarır: “Her kim ilmi şu dört şey için talep ederse Cehenneme girer. Âlimlerle karşılıklı öğünmek, cahillerle çekişmek, insanların ilgi ve alakasını kendisine yöneltmek ve yöneticilerden bir şeyler almak,” (Darimî, Sünen, 1/374; Tirmizi, İlim 19).

İlim, bu tür şeyler için öğrenilmez. İlim öğrenmenin maksadı ne kişinin egosunu güçlendirmesidir ne statü kazanması ne de birilerinin gözüne girmesi. İlmin maksadı, insanlığa hayırlı ve faydalı işler yapabilmek, insanlara gerçek özgürlüğe giden yolu gösterebilmek, onların hayatına anlam katabilmek, yeni bir kimlik inşa edebilmek, zihnî ve ahlakî bir dönüşüm gerçekleştirebilmektir.

Yüce Allah, pek çok âyet-i kerimede indirmiş olduğu vahyin bir kısmını gizleyen veya onu dünya menfaati karşılığında satan Ehl-i Kitab’ı şiddetle zemmeder ve lânetler. Şu âyet-i kerimede Ehl-i Kitaptan nasıl bir teminat aldığını bildirir: “Kitabı mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız, Onu asla gizlemeyeceksiniz!” (Âl-i İmran, 3/187). Peygamber Efendimiz de, “Kim kendisine bir bilgi sorulur da onu gizlerse, kıyamet günü ona ateşten bir gem vurulur,” (Tirmizi ilim 2) şeklindeki sözleriyle kişinin bildiğini gizlemesinin ne kadar tehlikeli olduğuna dikkat çeker.

Allah’ın gereğiyle amel edilmesi için gönderdiği Kitab’ı gizlemenin veya dünya menfaati karşılığında satmanın pek çok şekli vardır. İktidar elitlerine yaranmanın, onların arzuları istikametinde görüş beyan etmenin, onların zulüm ve haksızlıklarına sessiz kalarak dolaylı yönden onaylamanın da bunlardan biri olduğunda şüphe yoktur. Sahip oldukları ilmin gereğiyle amel etmeyen kişilerin, âyette, sırtında kitap taşıyan merkeplere benzetildiğini de hatırlatıp geçelim (el-Cuma, 62/5).

İşte bu itibarladır ki ulema, iktidar sahipleriyle arasını iyi tutma, onların gözüne girme, güvenlerini kazanma veya bir kısım çıkarlar elde etme adına siyaset yapmayı bir kenara bırakarak, cesurca ve dürüstçe bildiği gerçekleri söylemek suretiyle halkı aydınlatmalı, topluma rehberlik yapmalıdır.

İmam Gazzâli’nin şu sözleri ulemanın misyonuna işaret eder: “Eski alimler emr-i maruf nehy-i münkerde o kadar arzulu idiler ki sultanların satvetlerine bile aldırış etmezlerdi. Bu yolda sadece Allah’ın himayesine girmeyi ve kendilerini korumasını düşünür ve O’nun kendileri hakkında vereceği hükme razı olurlardı. Hatta haklarında şehadet hükmü vermesini candan arzu ederlerdi. Fakat şimdi âlimlerin dillerini tamahkârlıkları bağladı, onlar sustular. Konuşurlarsa da sözleri ile özleri birbirine uymaz. Bunun için zafere ulaşamazlar. Şayet doğru konuşup hakkı savunsalardı elbette sözleri etkili olur, kendileri de felaha ulaşırdı. Memurların fesadı, hükümdarların fesadı iledir. Hükümdarların fesadı da ulemanın bozulmasıyladır. Âlimlerin bozulması ise mal ve mevki sevgisi iledir. Dünya sevgisi içini kaplayan bir kimse bayağı insanları bile irşat edemez. Nerede kaldı hükümdar ve büyükleri irşat etme!” (Gazali, İhya, 2/357).

Edward W. Said de, Entelektüel isimli kitabında entelektüelin sorumluluğunu şu ifadelerle dile getirir: “Kimse hayatının her anında her konu hakkında söz alamaz. Ama insanın kendi toplumunun, yurttaşlarına hesap vermek zorunda olan yerleşik ve yetkili güç odaklarına seslenme konusunda özel bir görevi olduğuna inanıyorum ben; özellikle de bu güçler apaçık ahlakdışı ve kendisinden çok daha güçsüz bir tarafa karşı yürütülen bir savaşta ya da kasten ayrımcılığı, baskı yapmayı ve toplu zulmü hedefleyen programlar için kullanıldığında,” (s. 92).

Netice

İlim, onu elde edeni Allah’a ve peygambere yaklaştırdığı ve diğer insanların önüne geçirdiği gibi, aynı zamanda sahibinin omzuna da ağır bir yük ve sorumluluk yükler. Âlimler, korkacaklarsa zalim yöneticilerden değil, asıl Allah’tan korkmalıdırlar. Çünkü, “Allah’ın gücü yegâne üstün, cezası da daha şiddetlidir,” (en-Nisa, 4/84). Ulemanın, yöneticilerin yanında şeref ve itibar aramaları da büyük bir yanılgıdır. Çünkü “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır,” (el-Fâtır, 35/10).

Şunu kabul etmek gerekir ki ilmin ve ilim adamlarının karşısındaki en büyük tehditlerden biri, istibdattır, yani baskı ve zorbalıktır. Âlimlerin, otoriter rejimlerin hâkim olduğu ülkelerde kendilerinden beklenen vazifeyi yapmaları hiç de kolay değildir. Zira rahatsız oldukları ve yanlarına çekemedikleri âlimleri, yalan ve iftirayla suçlu gibi göstermek ve itibarsızlaştırmak veya devletin güç ve şiddet aygıtlarıyla acımasızca ezmek ve sindirmek, zorba yöneticilerin öteden beri başvurdukları başlıca taktiklerdir.

İşte tam da bu yüzden ulemanın her tür baskının, zulmün ve zorbalığın karşısında durması ve ne pahasına olursa olsun bunların önüne geçmesi gerekir. Onlar, daha baştan yalnızlığa itilmeyi de, itibar suikastına uğramayı da, zalimlerin tasallutuna maruz kalmayı da göze alabilmelidirler. Zira onlar bunu yapmadığı takdirde, özgürce düşüncelerini dile getiremeyecek, ilim ve fikir hayatına hizmet edemeyeceklerdir. Sessiz kaldıkları zulüm ve haksızlıklar bir gün gelip onları da hedef alacaktır. Ya zillet içinde yaşamayı tercih edecekler ya da despotizmin paletleri altında ezilmeyi.

Zorba yöneticilerin ve onların destekçilerinin de şunu çok iyi bilmesi gerekir ki, ulemanın yandaş hâle getirildiği, itibarsızlaştırıldığı veya etkisizleştirildiği bir ülkenin uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. Zira böyle bir toplumda ilim değil, cehalet gelişir. Eğitim hayatının ve ilim adamlarının tahakküm altına alındığı ve tabir-i caizse oyuncak haline getirildiği bir ülkede kalıcı felaketler ortaya çıkar ve er-geç bütün halk bunun ağır faturasını ödemek zorunda kalır. Bundan dolayıdır ki siyasiler, sırf halk nazarında itibar kazanabilmek ve meşruiyet devşirebilmek için dini kendilerine alet etmemeli ve ilim adamları üzerinde baskı kurmamalıdırlar. Kendisini rahat ve güvende hissetmeyen ilim adamlarının yazabilmesi, üretebilmesi, ilim hayatına hizmet edebilmesi çok zordur.

Son olarak şunu da hatırlatmak gerekir ki, ulemanın asıl gücü bağımsızlığındandır, düşünce ve ifade özgürlüğündedir. Onun özgürlüğünü koruması da güç ve makam sahiplerini değil, sadece Allah’ı memnun etmeyi hedeflemesiyle mümkün olacaktır. Farklı bir ifadeyle onun bağımsızlığını koruması, inandığı gibi yaşamasına ve inandığı değerlere hizmet etmesine bağlıdır. Âlimlerin dünyevî çıkarlar peşinde koşması, savundukları hak ve hakikate gölge düşüreceği gibi, herhangi bir dünyevî otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğmeleri veya onların güdümüne girmeleri de sahip oldukları ilme ihanet demektir. Ulema, şunun bunun değil hakikatin sözcüsü olabildiği, zayıf ve mazlumları savunduğu, her tür baskıcı otoriteye meydan okuduğu nispette kendisi olarak kalacaktır.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 25.9.2020 [TR724]

Furkan’ı kim öldürdü? [Cemil Tokpınar]

Dün yazımı yazmak için bilgisayarımı açıp haberlere bakmaya başladım. Kitleleri ilgilendiren dünyadan ve ülkemizden birçok haber içinde gözüm bir intihar haberine takıldı. Başlık, “Bir araba ve bir ev uğruna yıllarımı harcamak istemiyorum, diyen 18 yaşındaki genç intihar etti” şeklindeydi.

Oldum olası intiharlar yüreğimi yakar. Bir de genç olunca, Yunus Emre gibi “Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi” dememek mümkün mü?

Haberin detaylarını okudum. Kocaeli’nin Darıca ilçesinde Furkan Celep isminde 18 yaşındaki bir genç, sosyal medya hesabından intihar notu paylaştıktan sonra kayalıklardan atlayarak hayatına son vermişti.

İntihar eden kişilerin bıraktıkları notları hep okumaya çalışırım. Böylece intihar sebeplerini öğrenip önlemek için tedbirler alabileceğimizi düşünürüm. Furkan’ın Instagram hesabına girip notlarına baktım. Çok uzundu. Peş peşe üç not paylaşmıştı. Okumaya başladım. Cümleler gayet düzgün, mantık örgüsü intizamlıydı. Okudukça yüreğimi saran acı gözlerimden yaş olup akıyordu.

Ömrünün baharında bir genç niçin intihar ederdi?

Acaba bu intiharda en çok kim sorumluydu?

Furkan mı? Ailesi mi? Okul mu, işyeri mi, toplum mu, devlet mi, sosyal ve dinî kurumlar mı?

Bu soruların cevabı, Furkan’ın bıraktığı notlarda gizli değil, apaçıktı. Defalarca ağlayarak okuduğum bu notlar, benzer intiharların yaşanmaması adına öylesine mesajlarla doluydu ki…

Şimdi o notlardan hareketle mesajlarını anlamaya çalışalım.

Furkan’ın aklı başında mıydı? Kararı hemen mi almıştı yoksa uzun bir süreç mi yaşamıştı?

İşte cevabı:

“Sözlerime başlamadan önce bir içki, uyuşturucu veya bir madde etkisinde olmadığımı belirtmek istiyorum.  Bunalımda veya depresyonda değilim.  Bu, üzerine haftalarca hatta aylarca düşündüğüm ve sonucunda bu karara vardığım bir durum.”

Peki, bu düşüncesini çevresine açmış mıydı?

“Bu zaman diliminde birçok kişiyle dolaylı yoldan konuştum. Durumu bu kadar ciddi ve derinlemesine anlatmak istemedim. Paniğe kapılmalarını, bu konuya kafa yormalarını, saatlerini vermelerini, psikolojilerini ve yaşantılarını etkilemek istemedim. Olabildiğince yumuşattım ve gerektiğinde durdum. Kendi içimde, kendi sorunumu çözmeye çalıştım.  Vardığım sonuç ise, bu.”

Demek ki, yüzeysel de olsa çevresine açmıştı. Ancak o kadar nazikti ki Furkan, kendi dertleriyle başkalarını meşgul etmek istemiyordu. Çevresi de maalesef niyetini tam anlayamamıştı.

Delikanlılığın deliliğini çılgınca yaşayan birisi değildi Furkan. Şu satırları okurken, “Aman Allah’ım, böyle birisi intihar etmiş olamaz” diyeceksiniz belki de.

“Hassas kalpli diyebileceğiniz insanlardan birisiyim. Şu zamana kadar hep doğru olanı yapmaya çalıştım. Yalan söylememeye, küfür etmemeye ve argo kullanmamaya çalıştım. İnsanları incitmemeye özen gösterdim, onlara sürekli olarak elimden geldiğince yardımcı oldum, değerli hissetmelerini sağladım, verebildiğim kadar değer verdim. Çokça empati yaptım, duygularını hissetmeye, onları anlamaya büyük özen gösterdim. Çok yönlü olabilmek için her kafa yapısına uygun şarkı dinledim, kitap okudum, araştırma yaptım. Herkesin görüşünü değerlendirdim, onlara saygı gösterdim.”

Onda şaşılacak derecede hayvan sevgisi ve merhamet var. Bakın ne diyor:

“Kendimi geliştirmek için spora gittim, yabancı dil öğrenmeye çalıştım. Herkese ve her şeye karşı merhametli oldum. Karıncayı bile ezmemeye özen gösterdim. Evde bir arı veya böcek olsa bile onu öldürmek yerine bardakla alıp özgür bıraktım, yemekten arta kalanları çatıya kuşların aç kalmaması için attım.”

Aman ya Rabbi! Karıncayı bile öldürmeyen kendisini nasıl öldürür? Bu tertemiz fıtrat, bu pırıl pırıl nezaket, nasıl olur da kendi canına kıyacak hâle gelir?

Daha bitmedi. Furkan ahlâkî güzelliklerini saymaya devam ediyor:

“Zorbalıktan kaçındım, kimseye bulaşmadım, zorda kalanlara yardım ettim. Paraya ihtiyacı olana para, ilgiye ihtiyaçları olana ilgi verdim. Hayvanları sevdim, onlara ilgi gösterdim, besledim. Doğayı kirletmemeye çalıştım.  Uzayı, doğayı, ormanları, gökyüzünü ve hayvanları korumak için plastiklerimi çöp yerine istifleyip geri dönüşüme bile atmaya çalıştım. Daha iyi bir dünya için elimden geleni yaptım.”

Okurken hayretler içinde kalıyorum. Muhteşem hassasiyetini alkışlıyorum. Ama neden, neden aynı inceliği kendine göstermiyorsun Furkan? Neyin eksikti, hangi hayal kırıklığını yaşadın, sevgi ve şefkat mi bulamadın, beklentilerin cevapsız mı kaldı?

İşte beni hıçkırıklara boğan satırlar:

“Ailevî duygulardan yoksun büyüdüm, hiçbir zaman babamla veya abimle doğru dürüst dertleşemedim, onlardan değer görmedim (bunun için onları suçlamıyorum, sadece biraz değer, biraz şefkat görmek isterdim, sanırım bu iyi gelebilirdi.)”

Demek Furkan dertleşmek, kendisine değer verildiğini hissetmek, ailesinden şefkat görmek istiyordu. Bu yazıyı kaleme alana kadar defalarca haber sitelerine girip “Acaba ailesi ne dedi?” diye öğrenmek istedim. Fakat yazıyı bitirene kadar anne babasının herhangi bir cümlesine rastlamadım. Bu yüzden yüreği yanık ailesini de suçlayamayız. Rabbim onlara da sabır versin. Ancak ailesi üzerine düşeni yapmış da olsa bir gerçek var. Demek Furkan bunları yetersiz görmüş, daha fazla sevgiye, şefkate, değere ihtiyaç duymuş.

İlerleyen satırlarda çözüm konusunda bocaladığını görüyoruz:

“Kendi özümü, yeteneğimi öğrenemedim, bunun için çok uğraştım ve çaba gösterdim. Neyi sevdiğimi bilmiyorum, ne olmak istediğimi bilmiyorum, ne okumak istiyorum, bunu dahi bilmiyorum. Benim yaşımdaki insanlarla aramda uçurum var, her konuda benden daha üstünler.”

Ve peşinden kırılma çizgisi geliyor. O pırıl pırıl ahlâkın yerini, hoşlanmadığı davranışların aldığını görüyor. Garip bir çelişki var. Hem bu değişimi yaşayan kendisi, hem de bu değişimden memnun değil:

“Zaman geçtikçe kendi kişiliğimden ayrılmaya başladığımı hissediyorum. Gittikçe yalan söylemeye, argo hatta küfür kullanmaya başladım.  İnsanlardan uzaklaşmaya, onları önemsememeye, doğaya ve hayvanlara zaman ayıramamaya başladım. Kendimi zamanla duygusuz bir insana dönüşüyormuşum gibi hissediyorum. Bunlar bana göre değil ben böyle olmak, hayatımın geri kalanına duygusuz bir insan olarak devam etmek istemiyorum. Sorumluluk almak istemiyorum. Bir araba, bir ev veya herhangi bir şey uğruna yıllarımı, aylarımı harcamak istemiyorum. İş hayatı bana çok yorucu geliyor. Hem içten hem de dıştan yıpranıyorum. Bir şeyler uğruna bunca sorun yaşamak bana mantıklı gelmiyor. Bunun yerine her şeyi arkada bırakıp gitmek, her şeyi kapatmak daha mantıklı geliyor.”

Furkan’ın baştan sona mesajlarla dolu notlarında medyanın en çok başlığa çıkardığı cümlesi buydu: “Bir araba, bir ev veya herhangi bir şey uğruna yıllarımı, aylarımı harcamak istemiyorum.”

Bu bakış açısına göre, toplumun gündemindeki en mühim konu ekonomiydi. Ülke ekonomisinin bozukluğunu ifade eden bir cümleye dikkat çekmek de en isabetlisiydi!

Hayatının amacı yoktu Furkan’ın. Belki bir nedeni, bir amacı olsaydı yaşayabilirdi:

“Aslında hiçbir şey için yaşamıyorum. Yaşamak için bir nedenim, bir amacım yok. İnsanların yoluma sürekli taş koyup beni yoracaklarını biliyorum, bunun için çabalamak istemiyorum. Burada kalmamı sağlayan birkaç şey vardı. Şarkılar, kitaplar, filmler, doğa, gökyüzü (özellikle bulutlar ve gün batımı) ve birkaç tane de dost. Bunlar benim bir süreliğine burada kalmamı sağladı, bunun için minnettarım.”

Peki, Allah’a inanıyor muydu, dinle ilişkisi nasıldı?

“Belki de bu kadar derin, bu kadar hassas bir insan olmamalıydım. Keşke Tanrı beni böyle yaratmasaydı deyip duruyorum kendime. Birisi en ufak hakaret bile etse buna üzülüyorum. Biraz üzülünce boğazım yanıyor, sözcükler çıkamıyor boğazımdan. Merak ediyorum, neden kimse bana değerli olduğumu hissettirmiyor? Neden kimse beni sevmiyor? Milyarlarca insan olmasına rağmen neden kendimi bu dünyada yalnız ve değersiz hissediyorum? Biraz daha eğlenceli, daha yakışıklı, daha çalışkan mı olmam gerek? Hayat bunları istiyor. Benim bunları karşılayacak ne gücüm, ne de umudum var.”

Bu mesaj yüklü satırlardan anlıyoruz ki, Allah’a inanıyor, fakat hakkıyla tanımıyor, belki dinî bilgisi ve ibadet hayatı yetersiz. Tabi, kendisini tanımadığımız için bu konuda kesin bir şey söyleyemiyoruz. Ama kesin olan şu ki, Furkan çok hassas, çok duygulu, çok derin bir genç.

Her genç gibi Furkan sevilmek, önemsenmek, değerli ve özel olduğunu hissetmek istiyor, ama bunları bir türlü bulamadığını düşünüyor:

“Daha iyi görünmek için, insanların beni sevmelerini sağlamak için kendimi yormak, yıpratmak, ruhumu, bedenimi kirletmek istemiyorum. Neden beni böyle sevmiyorlar ki? Düşüncelerimi, fikirlerimi, değer verdiğim her şeyi sırf dış görünüşüm biraz kötü diye kestirip atıyorlar. Bu konuda önemseyeceğim birisini bulmaya çalıştım (değer vermek istedim, değer görmek istedim, özel hissetmek istedim) ama her seferinde ters tepti, dostluklar, arkadaşlıklar kurmaya çalıştım, olmadı. Çok sevdiğim, uğruna her şeyimi verebileceğim iki dostumu bu konuda üzdüğüm için özür diliyorum. Benimle geçirdikleri vakitler için, her şeylerini benimle paylaştıkları için, bana karşı nazik ve iyi kalpli oldukları için, benimle yıllarca birlikte oldukları için ve bana kattıkları her şey için çok teşekkür ediyorum. Onlara buradan bir kucak dolusu kalp yolluyorum.”

Son satırlarda yine umutsuzluğu ve kimseyi incitmek istemeyen duyarlılığını görüyoruz:

“Her şeye rağmen bugünün geleceğini biliyordum, hiçbir zaman yaşlanmayacağımı, düzgün bir hayat yaşamayacağımı biliyordum. Sadece bana bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum. Bu dünya yaşamak için çok kötü bir yer, bunu istemiyorum. Son kez bugüne kadar birisini üzdüysem veya kalbini kırdıysam bunun için üzgünüm, özür dilerim. Belki burada bulamadığım huzuru gökyüzünde bulurum. Huzurlu, mutlu ve umut dolu hayatlar sürmeniz dileği ile hoşça kalın…”

Onun mesajlarını okuyunca asıl sorumlunun aile ve toplum, kamusal ve toplumsal kurumlar olduğunu anlamak zor değil.

Kuşkusuz intihar çözüm olmadığı gibi, çok büyük bir günah. Rabbimizden Furkan kardeşimize rahmet ve mağfiret diliyor, ailesine ve arkadaşlarına taziyelerimizi sunuyor, ruhuna Fâtihalar gönderiyoruz.

İnşallah bazı değerlendirmeleri de bir başka yazıda ele alalım.

[Cemil Tokpınar] 25.9.2020 [TR724]

Sol gösterip sağ vurdular [Tarık Toros]

Enis Berberoğlu’nun milletvekilliği bir gece yarısı darbesi ile gasp edildi.

Dosya Anayasa Mahkemesi’ndeydi.

Öyle ki…

CHP olan biteni anlayamadan, itiraz dahi edemeden konu oldu-bittiye getirildi, vekillik düşürüldü.

Sonra….

Berberoğlu, cezaevine gönderildi.

Ardından salgın bahanesiyle tahliye edildi.

Bütün bunlar geçen haziran ayında oldu.

***

AKP, Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak karardan emin değildi.

O yüzden…

TBMM Başkanlığı, Saray’dan gelen talimatla alelacele Berberoğlu’nun vekilliğini düşürdü.

Arada iki HDP’li vekil de kaynadı ama kimse isimlerini anmadığı için, olay “Berberoğlu vak’ası” olarak yürüyor.

Berberoğlu’nun 31 Temmuz’da tekrar cezaevine döneceği açıklandı ama bu hiç olmadı.

Aman olmasın.

***

Şuraya kadarki öykü bile niyetin kötü olduğunu gösteriyor.

Anayasa Mahkemesi (AYM), 17 Eylül’de “hak ihlali” kararına hükmetti.

Bu şu demekti:

-Vekilliğinin düşürülmesi yok hükmündedir.

Yani…

Yani, vekilliği devam ediyordu.

Şu an olan ne:

TBMM yönetimi ile CHP topu birbirine atıyor.

Gazetelerde sayfalar dolusu görüşler alt alta sıralanıyor.

Yahu, hukuk bilmeye ne hacet:

Berberoğlu’nun vekilliği düşmemiştir, vekildir.

Elini kolunu sallaya sallaya TBMM’ye gider, işine bakar.

Fakat o Ankara yok artık.

Gerekçe bekleniyormuş.

AYM’nin gerekçeli kararı tatmin ederse…

Gereği yapılacakmış. 

***

Bugün Ankara’daki en büyük sorun nedir biliyor musunuz:

Muhalefetin ve kendine “muhalifim” diyenlerin…

İktidar oyununda sahnedeki rolünü eksiksiz oynaması.

“Ben oynamıyorum” diyemediler.

Eş genel başkanları 4 senedir tutsak edilen HDP’liler de diyemedi bunu.

Bilakis…

İktidar söylemini alıp ona buna yapıştırdılar.

***

Enis Berberoğlu tartışmaları arasında, her gün onlarca avukat toplanıyor.

Yarın Berberoğlu’nun vekilliği iade edilirse…

CHP çıkıp şunu diyecek:

“Adalet yerini buldu, hukuksuzluk sona erdi.”

Tıpkı…

Geçen hafta üç gazeteci tahliye olunca…

“Tutuklu gazeteci kalmadı” başlığı atanların hali gibi.

***

O arada ne oldu biliyor musunuz:

Enis Berberoğlu için “hak ihlali” diyen AYM…

Leyla Güven’in başvurusunu “ihlal yok” diye reddetti.

Oysa…

Ne Meclis’ten atılırken…

Ne cezaevine konurken…

Ne de şimdi, kimselere sesini duyuramadı.

İki tweet atıldı sadece.

***

O arada biliyorsunuz:

-Gazi Mustafa Kemal mi,

-Mustafa Kemal Atatürk mü, bitti o tartışma.

Lafı çevirelim: Sol gösterip sağ vurdular.

Epey avukat gözaltına alındı.

Yandaş barolar yola çıktı, teker teker kuruluyor.

Hani, üstüne bir bardak soğuk su içmek diye bir deyim var, malum.

Soğuk olmayacağı kesin de, paslı mı olur, yosunlu mu, emin değilim.

[Tarık Toros] 25.9.2020 [TR724]

Koltuğu bırakmam diyen Trump'a: Türkiye'de değilsiniz, burası bir demokrasi

ABD'nin yasama organı Kongre'nin alt kanadı Temsilciler Meclisi'nin Demokrat Başkanı Nancy Pelosi, Donald Trump'ın seçimleri kaybederse görevi barışçıl bir şekilde teslim edip etmeyeceğiyle ilgili soruları yanıtlamaktan kaçınmasına "Türkiye'de değilsiniz" diyerek tepki gösterdi.

Washington'un en güçlü üçüncü ismi olan Pelosi, "Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kuzey Kore lider Kim Jong-un ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı" örnek göstererek, "Trump hükûmetteki rolünü uzun süre uzatanlara özeniyor" dedi.

Temsilciler Meclisi'nde gazetecilere açıklamalarda bulunan Pelosi, "Ama size şunu hayırlatmak isterim: Sayın Başkan Kuzey Kore'de değilsiniz; Türkiye'de değilsiniz; Rusya'da değilsiniz: Suudi Arabistan'da değilsiniz" dedi ve ekledi: "Burası ABD, burası bir demokrasi."

Pelosi, Trump'a başkanlık yemininin gerekliliklerini yerine getirmesi çağrısında bulundu. 

Trump, çarşamba günü yaptığı basın toplantısında seçimleri kaybederse başkanlık makamını barışçıl bir şeklide rakibine verip vermeyeceğiyle ilgili soruya "Duruma göre bakacağız" diye yanıt vermişti. 

ABD lideri, "Pusulalar konusunda sıkça söylendiğimi biliyorsunuz. Pusulalar bir felaket" demişti. Trump, aylardır posta yoluyla gönderilen pusulaların seçime şaibe karıştıracağını iddia ediyordu.

Trump daha önce de seçim sonuçlarını kabul edip etmeyeceğiyle ilgili soruları yanıtsız bırakmıştı.

25.9.2020 [Samanyolu Haber]

Çin Uygurlulara yeni kamplar yapıyor : Hali hazırda Sincan'da 380 kamp tespit edildi

Hazırlanan bir rapor, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde Müslüman azınlığın gözetim altında tutulduğu kampların sayısının tahminlerin üzerinde olduğunu ortaya koydu. ASPI'nin raporuna göre, bölgede 380 kamp bulunuyor.

Düşünce kuruluşu Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü (ASPI) tarafından hazırlanan rapor, Çin hükümetinin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde bilinenden daha fazla sayıda kamp ve cezaevi kurduğunu ortaya koydu. Canberra merkezli kuruluş tarafından Perşembe günü açıklanan raporda, Çin hükümetinin bu kampların sayısını son yıllarda artırdığı kaydedildi. ASPI, bölgede Uygurların gözetim altında tutulduğu bu kampların sayısının 380'dan fazla olduğunu bildirdi. Bunun tahmin edilen sayıdan yüzde 40 fazla olduğu belirtiliyor. ASPI uzmanları, bu merkezlerin "eğitim kampı", "cezaevi" ve "gözetim kampı" gibi farklılıklar gösterdiğine işaret etti.

14 kampın inşası sürüyor

ASPI'nin raporu, uydu görüntüleri, görgü tanıklarının anlattıkları, medyada yer haberler ve bölgedeki inşaat ihalelerini incelenerek hazırlandı. Raporda, Temmuz 2019 ile Temmuz 2020 arasında "en azından 61 kampın inşasının veya genişletilmesinin" öngörüldüğü belirtildi. 14 kampın ise inşasının sürdüğü kaydedildi. 70 kampın ise parmaklıklarının söküldüğü belirtilerek, bunun tesisin kapatıldığına veya farklı bir amaç için kullanıldığına işaret ettiği değerlendirmesi yapıldı.

İnsan hakları örgütlerinin verilerine göre, Sincan Uygun Özerk Bölgesi'nde Uygur ve diğer etnik gruplara mensup 1 milyondan fazla kişi, Çin hükümetinin "eğitim kampı" adını verdiği merkezlerde tutuluyor. Bu kamplarda tutulanlara kültürleri, dinleri ve dillerinden vazgeçmeleri için baskı yapıldığı, hatta kötü muamale uygulandığı belirtiliyor. Ülkelerini terk etmek zorunda kalan Uygurlar, Çin hükümetini cinayet işlemek, insanları kaçırmak, işkence yapmak ve zorla kısırlaşmakla suçluyor.

Çin'den tepki

Bu merkezlerin Uygurların gönüllü olarak kaldığı "eğitim kampları" olduğunu savunan Çin hükümeti ise bu suçlamaları reddediyor. Rapora tepki gösteren Çin hükümeti, bu merkezlerin "eğitim kampı" olduğu görüşünü tekrarladı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Vang Venbin, bu kamplarda İslamcı radikalizme karşı mücadele verildiğini ifade etti. Avustralyalı düşünce kuruluşu ASPI'yi "Çin karşıtı güçlerin öncüsü" olarak nitelendiren sözcü, ASPI'nin akademik güvenilirliğinin "son derece şüpheli" olduğunu ifade etti.

25.9.2020 [Samanyolu Haber]

Petrol zengini Venezuela'da benzin sıkıntısı: Halk eşekle yolculuk ediyor

Dünya'nın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerden biri olan Venezuela'da benzin sıkıntısı yaşanıyor. Halk benzin yokluğunda eşek ve katırla seyahat ediyor

Ülkedeki bütün petrol şirketlerin kamuya ait olan Venezuela'da kronik benzin kıtlığı yaşanıyor. Petrol zengini Venezuela ülkesindeki insanların alternatif bir ulaşım yöntemi olarak eşeklere biniyor .

Ulusal Meclis üyesi Piero Maroun sosyal medyada paylaştığı mesajda , sokakta eşeklere binen insanların 21. yüzyılda bu tür sahnelerin gülünçlüğüne ve birçok Venezuelalı'nın maaşlarının o kadar düşük olduğuna işaret eden bir fotoğraf yayınladı. .

Venezuelalılar artık yüzyıllar geride, eşeklere biniyor, yakacak odun yakıyor ve karanlıkta uyuyor" diye yazdı. "Aksilik o kadar büyük ki kölelik günlerinde, köleler her gün yemeleri gereken şeyi kazanıyor ve burada bir günlük maaş kahvaltı bile almıyor."

25.9.2020 [Samanyolu Haber]

Hakkında suikast hazırlığı iddiası olan Berivan Aslan konuştu

Feyyaz Ö., Viyana'daki istihbarat birimlerine, MİT'in kendisini Yeşiller eski milletvekili Berivan Aslan'a suikast düzenlemek için görevlendirdiğini iddia etmişti.

Avusturya'da dün, istihbarat birimlerine kendiliğinden teslim olan Feyyaz Ö. adlı kişi, MİT'in kendisini Yeşiller eski milletvekili ve akademisyen Berivan Aslan'a suikast düzenlemek için görevlendirdiğini iddia etti.

Viyana Eyaleti Anayasayı Koruma ve Terörle Mücadele Teşkilatı görevlilerince ifadesi alındığı bildirilen Samsun doğumlu, 53 yaşındaki Feyyaz Ö.'nün beraberinde iki İtalya numaralı cep telefonu ve 'MİT ajanları' ile yazışmalarının yer aldığı bir flash bellek bulunduğu söylendi.

Viyana Eyaleti Anayasayı Koruma ve Terörle Mücadele Teşkilatı (LVT) görevlilerince ifadesi alındığı bildirilen Samsun doğumlu, 53 yaşındaki kişinin beraberinde iki İtalya numaralı cep telefonu ile MİT ajanları ile yazışmalarının yer aldığı bir flash bellek bulunduğu bildirildi. Söz konusu kişinin 21 Eylül'deki ikinci ifadesinde ise Berivan Aslan dışında başka Avusturyalı politikacıların da listede yer aldığını söylediği kaydedildi. Konuyla ilgili açıklamalar ve Feyyaz Ö.'nün ifadesinden alıntıların yer aldığı belgeler, MİT'in hedefinde olduğu belirtilen politikacılardan, eski federal vekil Peter Pilz'in haber sitesi Zackzack'da yayınlandı.
Deutsche Welle Türkçe'den Elmas Topçu, suikast iddiasını Berivan Aslan'a sordu. Elmas Topçu'nun soruları ve aldığı cevaplar şöyle: 

Berivan Aslan: 15 Eylül Salı akşamı Viyana istihbaratı tarafından telefonla bilgilendirildim, işte bir kişi bize geldi, bunları bunları anlattı diye. Ertesi gün o kişinin ifadesini görmek istediğimi söyledim. İfadesini okuduğumda ise şoke oldum ve kendime bir insan neden başkalarına neden böyle kötülük yapmak ister diye sordum, anlamaya çalıştım. Feyyaz Ö. hakkında biraz daha araştırma yapınca anladık ki yalan söylememiş, en azından verdiği bilgilerde hiç yalan yok. Kendine ait bilgileri, pasaport ve kimliğine ait bilgiler doğru mesela. İtalyan vatandaşı, pasaportu sahte değil ve Rimini'de ikameti var. Daha da araştırdığımızda gelip Avusturya birimlerine teslim olması makul bir çerçeveye oturdu kafamızda.

Nedir size makul gelen?

Feyyaz Ö.diyor ki, "Ben ilk etapta kendimi kurtarmak istedim ve ben bu suikastı düzenlemiş olsaydım MİT bana sahip çıkmayacaktı, beni suçlu, kriminal olarak damgalayacaklardı. Bana karşı bir süredir kanıt biriktiyorlar, ellerinde bir şeyler var. Ben ailem için kaygılanıyorum, kendim için kaygılanıyorum ve Avusturya polisinden beni korumaya almasını istiyorum." Zaten emekli bir MİT'çi, buna belli ki kirli işlerini yaptırıyorlar, kendisinin anlattığına göre ailesinin de kendisinin de bütün banka hesaplarına falan da el konmuş, kapatılmış.

Avusturya istihbarat çalışanlarını düşünüyorum... Kapı açılıyor, içeri biri girip bunları anlatıyor. Ben olsam akıl sağlığı yerinde mi diye düşünürdüm

İfadesini alan memurlara onu da sordum. Akıl ve ruh sağlığı yerindeydi, ne istediğini bilen, özgüvenli biri diye tarif ettiler. İngilizcesi çok iyiymiş.

Avusturya savcılığının Feyyaz Ö. hakkında komplo düzenleme zannıyla soruşturma başlattığı açıklandı. Peki siyasi adım atılacak mı?

Avusturya'nın elinde bilgiler olsa da Türk tarafı bunları kabul etmeyecek, alakam yok diyecek. Zaten dünden beri Viyana'daki Büyükelçi'nin açıklaması da bu yönde, iddiaların inandırıcı olmadığını, çirkin yalanlar olduğunu söylüyor. Ama kendi gelip itiraflarda bulunan bir adam var, bütün bilgilerini kendisi ortaya koyan bir adam var, irtibata geçtiği bütün kişilerin bilgilerini açıkça ortaya koyan bir adam var, telefon numaralarını, isimleri ortaya döküyor, bazı isimlerin kod isimleri olabileceğini söylüyor, MİT'te eğitim aldığını ve bütün MİT geçmişini istenirse anlatabileceğini de söylüyor.

Söylediklerinin doğru olduğunu nereden biliyorsunuz, belki uydurma?

Ben ilk başta şey düşündüm, belki yine bir gözdağıdır dedim kendi kendime, çünkü 2016 senesinde de buna benzer bir olay yaşadım. Üç tetikçinin Avusturya'ya gönderildiğini, listelerinin başında da benim bulunduğum söylendi. Ben göz korkutma olduğunu düşünüp, konuyu kamuoyuna duyurmadım o zamanlar. Bir de kadın ve mağdur olarak görünmeyi de istemedim, o da işin tabi diğer tarafı. Ama iş şimdi bu noktaya varınca, şimdiki tehditler biraz daha somutlaştı benim için.

Ne hissetiniz?

Durumun kendisi çok ürkütücü, düşünsenize, Türkiye'dekileri bitirdiler, şimdi yurtdışındaki muhalifleri bitirmeye çalışıyorlar. Ve tamamen barbarca, mafya yöntemleriyle. Bu beni ürküttü doğrusu. Beni tanımıyor, adımı ilk kez İstanbul'da bir savcıdan duymuş 2018 yılında. Sonra Ağustos 2020'de Belgrad'da bir restorana ısmarlanmış, orada da bana yönelik saldırı talimatını almış. O buluştuğu kişi, "Berivan Aslan'a suikast düzenleyeceksin" diyince bu Feyyaz Ö. sormuş, "Nasıl yani öldüreyim mi, yaralayayım mı, yoksa ayağına mı sıkayım?" diye. Anlattığına göre ona "Ölmesi ölmemesi mühim değil, önemli olan ona bu mesajın ulaşması" cevabı verilmiş.

Affedin, kaba olmak istemem ama bir Merkel değilsiniz, sizi neden hedef alsınlar?

Açıkçası ben de kendi kendime sordum, artık vekil de değilim, önemli biri de değilim, üniversitede öğretim üyesiyim sadece, ceza hukuku dersleri veriyorum, onlar için o kadar da önemli biri değilim. Bu boyutuyla da bu belki de bir ilk. Şimdiye kadar hedef alınan kişiler örgütleri temsil eden kişilerdi, Paris cinayetlerinde de öyleydi mesela. Diğer taraftan şunu farkettim, ben bir örgütü temsil etmiyorum, daha geniş bir yelpazeye aitim. İşte çevrecileri temsil ediyorum; Alevileri, Kürtleri, Kadınları, Müslümanları, liberalleri, solcuları, özetle kimin ne derdi varsa bana gelebiliyordu. Ben de herkes için buradaydım ve herkes için sesimi çıkartabiliyorum, hâlâ da elimden geleni yapıyorum. Bence bu sefer daha başka düşündüler, daha bağımsız biri olsun, Avrupa'ya gözdağı verelim diye düşündüler galiba.

Feyyaz Ö. silahlı mıydı?

Bu soru da ona soruluyor. "Bende silah yok, ama o zaten sorun değil, ben her türlü silahı kullanırım ve silah sağlamak da en son derttir" diye cevap veriyor. Ayrıca "Bana zaten silah vereceklerdi" diye anlatıyor.

Feyyaz Ö.'nün sizinle bağlantıya geçme girişimi oldu mu?

Yok, beni tanımıyor, yalnız ifadesinde söylediği ilginç bir detay var. Belgrad'da Berivan Aslan'a suikast talimatını almadan önce ben onun ismini ilk 2018'de İstanbul'da O.B. adlı bir savcıdan duydum suikast bağlamında diye iddia ediyor. O zamanlar bu Feyyaz Ö. adam yaralama ve silahlı tedhditten aranıyor...

Pardon, bir kara liste olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

Bir liste var, bu listelerin Erdoğan'ın lobi organizasyonları tarafından toplandığını, yollandığını biliyorduk ama bir suikast listesi olduğunu düşünmek... Bu bambaşka bir şey.

Daha birkaç hafta önce de Avusturya hükümeti Türkiye'nin casususluk faaliyeti yürüttüğüne dair açıklamaları olmuştu. Bu olayların birbiriyle bağlantısı var mı?

Yok, farklı olaylar. Ama biz 2016'dan sonra Türkiye'nin Avrupa'da çok güçlü istihbaratı olduğunu tahmin edebiliyoruz ve bu sayının daha da arttığını da görüyoruz. Yoğunluğun da daha çok Avrupa'da olduğunu görüyoruz. Benim gözlemim, Türkiye'deki muhalifleri kolayca tutuklayıp içeri atabiliyorlar ya da onları susturabiliyorlar, işsiz bırakabiliyorlar. Şimdi son yıllarda Avrupa'da da güçlü bir muhalefetin yükseldiğini görüyoruz. Bence bu operasyon ona karşı, Avrupa'daki muhalefeti susturmaya karşı bir adım. Artık Avrupa'daki muhalifleri de korkutmak, gözdağı vermek ki bunu zaten Türkiye'ye giriş-çıkış yasaklarıyla yapıyorlardı, bu suikast planları onu da bir adım öne götüren bir adım.

25.9.2020 [Samanyolu Haber]

Mutasyona uğrayan Covid-19'a maske ve el yıkamak para etmiyor

Yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) mutasyona uğramış hâline maske takmak ve el yıkamak işe yaramayabilir.

Son araştırmaya göre son tespit edilen yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) ilginç mutasyona uğradığını ortaya koydu. 

Mutasyona uğrayan Covid-19 virüsü daha bulaşıcı görünüyor. Uzmanlar, yeni virüs için  maskelerin ve diğer sosyal mesafe koyma çabalarının yetmeyeceğini ortaya koyuyor.
  
Washington Post'un haberine göre bilim insanları dün yayımlanan bir makalede Houston, Texas bölgesindeki ikinci dalga sırasında vak'aların yüzde 99,9'unu oluşturan yeni bir virüs türü belirlediler.

YENİ VİRÜS DAHA HIZLI BULAŞIYOR

Henüz hakem heyeti tarafından gözden geçirilmemiş olan makale ABD'de büyük yankı uyandırdı. 

Bazı kişilerin diğerlerinden daha fazla virüs taşıdığını ve bunun daha bulaşıcı olduğunu düşünen bilim adamları Virüsünde insanlara adapte olduğunu buldular. 
 
Araştırmacılar, bu tip virüsün daha ölümcül olmasa da, insanlar arasında yayılmaya daha iyi adapte olmuş gibi göründüğünü kaydetti.

Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü'nde virolog olan David Morens, ilk tespitlerin virüsün daha bulaşıcı hale gelebileceğini ve bunun "onu kontrol etme yeteneği üzerinde etkileri olabileceğini" söyledi.

El yıkama ve sosyal mesafe alma gibi çabalara direnmek için virüsün mutasyona uğramış  olabileceğini söyledi.

Morens gazeteye verdiği mülakatta, "Maske takmak, ellerimizi yıkamak, tüm bunlar bulaşıcılığa veya bulaşmaya engel oluyor. Ancak virüs daha bulaşıcı hale geldikçe, istatistiksel olarak bu engeller daha kolay hale geliyor." dedi.

25.9.2020 [Samanyolu Haber]

Ömür boyu yöneticilik [Prof. Dr. Osman Şahin]

GÜVEN İNŞASI 8

Daha önce “Yöneticilerin update edilmesi” başlıklı yazıda da ele alındığı gibi; gönüllü hareketlerde yöneticiliğin meslek haline gelmesi/algılanması önemli problemleri beraberinde getirmektedir. 

Böyle yapılarda yöneticiler genelde kendi mesleklerini ifa edememektedirler. Günümüz dünyasında önemli hale gelen sosyal haklar, sigorta ve emeklilik gibi hususlar genelde gönüllü hareketlerde kurumsal hale gelememiştir. Böyle olunca da eğer bir gün yönetici olarak istihdam edilemezlerse, bu insanlar çok zor durumlara düşebileceklerdir. Çünkü Hizmet Hareketi gibi yapılarda bir devlet desteği veya garantisi söz konusu değildir. Dolayısıyla bir gelecek planlaması yapmak pek mümkün değildir. Gelecek ile ilgili çok fazla sayıda belirsizlikler söz konusudur.  

Buna binaen bu insanların kendi mesleklerinden kopmamaları adına bazı tedbirler alınmalı ve gelişen zamana ayak uydurabilmeleri adına donanımlarının yükseltilmesine çalışılmalıdır. Böyle hareket edilmediğinde bu insanların ileriki yaşlarında, şartların zorlaması veya değişmesinin bir sonucu olarak “artık size ihtiyacımız yok” dendiğinde, bu insanlar ortada kalabileceklerinden bu onlara yapılmış bir zulüm olacaktır.

Bu yüzden, hizmetlerde vazife alan her bir insan için bir çıkış stratejisinin belirlenmesine ihtiyaç vardır…

Hz. Davud (AS) gibi ülke yönetenlerin ve İmam-ı A’zam gibi meşhur büyük alimlerin kendi geçimlerini de sağlamaya yardımcı olacak işler yaptıkları bilinmektedir. Eğer mümkünse, öncelikli olarak, hizmetler deruhte edilirken başka bir yerden geçimi temin etmeye çalışmak lazımdır. Ama üstlenilen vazifenin ağırlığından veya işin mahiyeti buna izin vermiyorsa, o zaman da bir gün Hizmet’te istihdam edilmeme ihtimali hesaba katılarak hayatlarını idame ettirebilecekleri alternatifler üzerinde çalışılmalı ve buna göre hazırlık yapılmalıdır.
Ayrıca, hizmetlerde vazife alacak olan insanlar için sosyal haklar, sigorta ve emeklilik gibi konular netleştirilip karara bağlanarak ve yazıya dökülerek kurumsal hale getirilmeye çalışılmalıdır ki yaşanabilecek mağduriyetlerin önü alınabilsin ve aynı zamanda tam zamanlı veya yarı zamanlı mesai gerektiren konumlar için kalifiye elemanların istihdamı mümkün olabilsin.  
Hizmet’te yöneticilik bir meslek veya kariyer olarak düşünülmemelidir…

Her şeyden önce yöneticilik yapanların bu işi meslek olarak görmemeleri ve ona göre hayatlarını planlamaları çok önemlidir. Aksi takdirde en verimli dönemlerinde uzun yıllar bu işlerde görev yapan insanlarda birtakım beklentiler oluşmaktadır.  Doğal olarak da bu beklentilerin hepsinin karşılanabilmesi mümkün olamamaktadır. Dolayısıyla birtakım mağduriyetlerin yaşanılması kaçınılmaz hale gelmektedir.

Bir taraftan bu şekilde çalışan ve idareciliği bir meslek veya kariyer olarak kabul eden insanlar sürekli olarak yönetici olarak istihdam edilme beklentisine girmekte diğer taraftan da bunları bu şekilde istihdam edenler de böyle hareket etmeye kendilerini mecbur hissetmektedirler.  

Halbuki her zaman halkın memnun olmadığı yöneticiler olacaktır. Performansları yeterli olmayan, hakkında şikayetler bulunan, zaman ve coğrafyaların gerektirdiği değişime ayak uyduramayan veya bunun için gerekli donanıma sahip olmayan/olamayan idarecilerin istihdamında ısrar edilmemesi gerekir.

Gönüllü hareketlerde yöneticiliğin bir meslek olarak algılanmasının bir sonucu olarak, önemli problemlere sebebiyet veren yöneticiler ısrarla istihdam edilmekte, en fazla başka bir yere yönetici olarak atanmakta ve netice itibarıyla bunlar birçok zulümlere ve mağduriyetlere sebep olmakta ve insanların Hizmet’ten soğumalarına veya güven kaybı yaşamalarına yol açmaktadırlar.

Kendilerini hep idarecilik yapmaya mahkûm hisseden veya buna arzulu insanların hakperest olmaları ise kolay olmayacaktır. Hiç farkında olmadan zamanla, konumlarını koruma içgüdüsüyle hareket edebilecekler, ekipçilik ve tarafgirlik gibi hastalıklar bu bünyelerde gelişebilecek ve maalesef muhaliflere ve farklı düşüncelere tahammülsüz hale gelebileceklerdir. 

Hicret edilen bölgelerde de tekrar yönetici olarak istihdam etme ısrarının yol açtığı problemler…

Süreç sonrasında bu yaklaşımın yol açtığı bazı önemli problemleri ve hususları ele alalım.
Türkiye’den ve Dünya’nın herhangi bir ülkesinden ayrılmak zorunda kalan yönetici konumundaki bazı insanlar, bu yaklaşımın bir neticesi olarak gittikleri yeni coğrafyalarda tekrar yönetici olarak istihdam edilebilirken, bir kısmı edilememiş ve dolayısıyla bazı memnuniyetsizliklere yol açılmıştır.
Yönetici olarak istihdam edilenlerden de önemli bir kısmı geldikleri yerlere yabancı olduklarından, yeni yerlerin dillerini ve kültürlerini bilemediklerinden gerekli adaptasyonu gerçekleştirememişler ve bulundukları yerler için bir imtihan sebebi olmuşlardır. Ayrıca bu vasıflara ve donanımlara sahip olup da istihdam edilebileceklerin önünü kapamışlardır. 
Böyle bir görevle tavzif edilen insanların geldikleri bu coğrafyaların dillerini ve kültürlerini öğrenmeleri ve böylece gerekli entegrasyonu gerçekleştirebilmeleri ise hiç kolay olmayacaktır. 

Türkiye’de yetişmiş ve genelde ülkelerinin zaaflarıyla kafaları malul bazı yöneticiler de geldikleri yerlerde eski tecrübelerine dayanarak hareket edeceklerinden ve edinmiş oldukları birtakım yanlış alışkanlıklarını sürdüreceklerinden dolayı çok önemli zararlara sebebiyet verebileceklerdir. Bu insanların yeni coğrafyaların ve zamanın gerektirdiği değişimi anlayıp ona ayak uydurabilmeleri ise pek mümkün olamayacaktır.

Bu yüzden bir beldeye hicret etmek zorunda kalanların -çok mecburi haller dışında- yönetici olarak istihdam edilmemeleri ve entegrasyonlarını gerçekleştirebilmeleri için onlara belli bir süre tanınması faydalı olacaktır. Aksi takdirde yabancısı oldukları bir toplum ve çevre ile alakalı karar alma sürecine dahil olduklarında, bunların vereceği kararlar sağlıklı olamayacaktır.  

Bu insanlar öncelikle geldikleri bu yerlerde halkın içerisine karışmalı, yönetici kimliklerinden sıyrılmalı, yeni şartları ve dili öğrenmeli, bu ortamlara entegre olmalı ve o toplumdaki fertlerle olan empati yeteneklerini geliştirebilmelidirler. Her şeyden önemlisi de, düz bir insan olarak bu hayatın içerisine girmelidirler ki entegre olmaya kendilerini mecbur hissetsinler ve böylece bu işe muvaffak olabilmeleri için gerekli olan motivasyonu elde edebilsinler.   

Bunun bir ihtiyaç olduğunu Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “İdeal Rehber ve Müzakereli Okuma” başlıklı Kırık Testi’deki “Cenâb-ı Hak gidilen yerlerde gönlünüzün ilhamlarını seslendirebileceğiniz değişik vesileler lütfedebilir. Fakat siz, bu vesileleri değerlendirirken, ruhunuzun ilhamlarını, Türkiye’ye ve sizin kültür ortamınıza göre değil de, bulunduğunuz kültür ortamına göre seslendirmelisiniz.” sözlerinde de görmek mümkündür. 

Yerelde yetişmiş insanlar dururken başka yerlerden idareci istihdamında ısrar edilmesi…

Bazen de o bölgede tecrübe kazanmış, oraların dilini ve kültürüne hâkim, yetişmiş idarecilik yapabilecek vasıfta insanlar vardır. Bu insanlar bu donanımlarını kullanarak birçok güzel hizmetlere imza atabileceklerdir. Buna rağmen illa dışarıdan yönetici olan birilerini getirmek de yukarıda zikredilen düşünce yapısının bir sonucudur. Böyle hareket edildiğinde, sahip olunan bu yetişmiş veya yetişme istidatları yüksek olan birçok insan ve onların potansiyelleri heder edilmiş olmaktadır.

Bazı hallerde de dışarıdan gelen insanlar arasında yurt dışı tecrübesine sahip, geldikleri yeni coğrafyanın dilini bilen ve yöneticilik potansiyeli olanlar olabilir. Eğer bir yerde eskiden beri yöneticilik yapan, ama bir türlü o ülkeye entegre olamamış, dil meselesini çözememiş veya performansı yetersiz idareciler varsa onların vazifeden alınıp, bu yeni gelenler ile değiştirilmesi de faydalı olacaktır. Vazifeden alınan yöneticilere ise entegrasyon, dil öğrenme gibi hedefler verilerek kendilerini geliştirme ve eksiklerini giderme fırsatı verilmelidir. 

 [Prof. Dr. Osman Şahin] 25.9.2020 [Samanyolu Haber]

Sen yeter ki Rabb’e teslim ol! [Dr. Ali Demirel]

Keşke Rabbimize her zaman niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olabilsek... O’nu bilip vicdanımızda O'nun irfanına erdikten sonra mükellef olduğumuz hususlar mevzuunda “Niçin böyle oldu?”, "Neden bunlar hep benim başıma geliyor?", “Allah'ım neydi günahım!” demeden sadece ve sadece teslim olmamız nispetinde O'na karşı şükran borcumuzu eda edebilsek... 

Kapısının sadık tasmalı kulları olarak yüzümüzü kapısının eşiğinden ayırmayıp “Rabbim günahkar kulun kapına geldi.. bahtına düştüm...” deyip kendimizi O'nun rahmet kollarına bırakabilsek...

Sözün burasında bir misal olması bakımından kadınlık dünyasının sultanlarından Hz. Hacer Validemizin teslimiyetini ehemmiyetine binaen tekrar hatırlayalım. Hz. İbrahim, kucağındaki çocuğuyla birlikte Hz. Hacer anamızı ekinin bitmediği, suyunun olmadığı kupkuru bir çöle, şimdiki adıyla Mekke'ye bırakmakla emrolunur. 

Eşini ve biricik oğlunu orada bırakan Hz. İbrahim geriye döner. Biraz ilerlemiştir ki arkadan Hz. Hacer'in sesi duyulur: 

- Ya İbrahim, Ya İbrahim! Bizi burada bırakman Allah'ın emri mi yoksa kendi isteğin mi?

Bunun üzerine Hz. İbrahim, 

- Allah'ın emri ile seni buraya bıraktım Ya Hacer, der. 

Bu sözleri duyan Hz. Hacer'in dudaklarından şu sözler dökülür: 

- Madem Allah'ın emriyle getirip bizi buraya bıraktın gayri Allah bizi korur, bizi burada zayi etmez. 

O sırada başta Fahri Kainat olmak üzere kıyamete kadar gelecek nurlu halkanın başı, onların şerefli dedeleri Hz. İsmail bir çocuktur. Başında koruyucu olarak anasından başka kimsesi yoktur. 

Hz. İbrahim eşini orada bırakıp uzaklaştıktan sonra bütün yük, Hz. Hacer'in omuzlarına kalmıştır. Ama o, “Rabbin emriyle olduktan sonra gam yemem” diyordu. 

Biraz sonra çocuk susayınca ağlamaya başlar. Anne bir yudum su bulabilmek için sağa sola koşar. İlk gözüne ilişen Safa tepesi olur. Safa kapısından dışarı çıkar, “Acaba bir yerde su görebilir miyim.. suyun alameti olan kuşlara şahit olabilir miyim.. ben ne olursam olayım ama şu yavrucuk ağlıyor ve içim parçalanıyor” duygu düşüncesiyle tepeye tırmanır. 

Safa'da bir şey göremeyince Merve tepesine tırmanır ve Safa ile Merve arasındaki bu geliş gidişler yedi defa olur. Dört defa gider, üç defa gelir. İyice yorulan ve takati kalmayan Hz. Hacer anamız, “Artık bittim Ya Rabbi. Bütün esbaba sarıldım. Bu yavruyu bırakıp gidemem. Senin emrine muhalefet de edemem. Bahtına düştüm” diye inler. 

Bu içten yapılan dua, Cenab-ı Hakk'ın rahmetini harekete geçirir ve ilahi emirle Hz. İsmail ayağını yere vurunca yerden bir su (zemzem suyu) fışkırır. Ve bu sudan hem anne hem de çocuğu kana kana içerler. (İbn Sad, Tabakat, 1/50-164; Buhari, 4/114-115)

Evet Hz. Hacer validemiz, teslimiyetinin meyvesini böyle görür ve aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan müminlere de nice dersler verir. 

Başımızdaki musibetlerimizi def edecek, bizi huzura kavuşturacak, gönül dünyamızda zemzemler fışkırtacak, bizi iman ufkuna ulaştıracak, kanayan yaralarımızı dindirecek ve bize inşirah verecek olan sadece ve sadece Rabbimiz'dir (celle celâluhu). 

Biz sebeplere sonuna kadar sarılıp Allah'ın bize verdiği imkanları kullanmakla mükellefiz. İşte bu noktadan sonra Allah'ın bitip tükenme bilmeyen kudret ve kuvvetine şahit olacağız. Gecemiz gündüz olacak, şafaklar atacak, ak horozlar ötecek, çatlak sesler dinecek, meseleyi ters anlayanlar kaybolup gidecektir. 

Bize düşen niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olmak, sadakatle O'nun kapısından ayrılmamak ve bir ömür boyu O'nu tanıyıp tanıtmaya çalışmaktır... 

[Dr. Ali Demirel] 25.9.2020 [Samanyolu Haber]

Cezaevinden Kovid-19 teşhisiyle hastaneye kaldırılan 74 yaşındaki eski vekil İlhan İşbilen’in durumu ağır

Koronavirüs teşhisiyle, tutuklu bulunduğu Ankara Sincan Cezaevi’nden hastaneye sevk edilen AKP eski İzmir Milletvekili İlhan İşbilen’in beynine pıhtı attığı öğrenildi.
BOLD- Cemaat soruşturması kapsamında 2015 yılında tutuklanan, Hidayet Karaca, Alaeddin Kaya ve Kazım Avcı’yla beraber “Anayasayı ihlale teşebbüs” suçundan Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “ağırlaştırılmış müebbet” hapisle cezalandırılan, AKP eski İzmir Milletvekili İlhan İşbilen koronavirüs teşhisiyle hastaneye kaldırıldı.

CİNAYETE TEŞEBBÜS

İşbilen’in sağlık durumu hakkında bilgi veren iş insanı Akın İpek, eski vekilin durumunun ağır olduğunu belirtti. İşbilen’in ilerlemiş yaşına rağmen yıllardır hücrede tutulduğunu söyleyen İpek, yapılan muameleyi “cinayete teşebüs” olarak niteledi.

BEYNİNE PIHTI ATTI

İpek sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: “Sincan da, yıllardır bir hücrede tek başına tutulan 74 yaşındaki İlhan İşbilen, Kovid-19 teşhisiyle hastaneye kaldırılmış… Beynine pıhtı attığı belirtilen İşbilen’in durumu ağır. Arkadaş; Bu, kasten cinayete teşebbüs değilse nedir??? Böyle bir şey olabilir mi???”

DÜN İLHAN ABİ DİYENLER BUGÜN ÖLÜME TERK ETTİ

Gazeteci Hasan Cücük de, İşbilen’in etrafında “İlhan abi” diyerek dolaşanların bugün onu ölüme terk ettiğini söyleyerek şunları kaybetti: “Tutuklandığı 2015 Kasım’ından beri Ankara Sincan Cezaevi’nde tutulan 74 yaşındaki eski milletvekili İlhan İşbilen, Kovid-19 teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. Durumu maalesef ağır. Rabbim yardımcısı olsun.”

[Bold Medya] 24.9.2020