Bir devlet, bir millet, bir ülke sıfırlanıyor!.. [Faruk Mercan]

Anadolu topraklarında tarihin kaydettiği belki de en büyük Fitne Hareketi’nin dinamiği: 
Bir devlet, bir millet, bir ülke sıfırlanıyor!..

“Damadın Cemaatçi, kızın boşansın!..”

Saraydaki Şahıs, iki yıl önce hem Bülent Arınç’a, hem de Kadir Topbaş’a bu talimatı veriyordu.

O gün Arınç veya Topbaş, kendisine şu soruyu sorsalardı ne cevap verecekti:

“İyi de, sen niye kızını Cemaat okulundan mezun bir gençle evlendirdin?”

Geçenlerde yazdım. Saraydaki Şahsın küçük kızı da Cemaate yakın bir gençle evlilik planları yaparken, bunu son anda engelledi. Çünkü,  Cemaat’le savaşma kararını çoktan almıştı.

Bir süre önce Cumhuriyet gazetesi, çok önemli bir haber yayınladı. Cumhuriyet’e operasyon yapılmasının bir sebebi belki de bu haberdi. Cumhuriyet’in manşet haberine göre, İstanbul’un şimdiki Başsavcısının kardeşi Cemaat mensubu diye açığa alınmış...

Bugün Cemaat aleyhine soruşturma yapan savcıların, Cemaat mensuplarını tutuklayan hakimlerin çoğuna bakın... Ya kendileri üniversitede okurken Cemaat yurtlarında kalmıştır, ya çocukları Cemaat okullarında okumuştur, ya yakınları Cemaat yurtlarında kalmıştır, ya akrabalarından birisi Bank Asya’da hesap açmış, kredi kullanmıştır. Kendileri veya akrabalarının, mutlaka bir Cemaat kurumundan geçmiştir yolları....

Çünkü Cemaat, bu ülkeye her alanda bu kadar yaygın ve bu kadar etkili kurumlar kazandırdı. Eğitimden sağlığa, ekonomiden sosyal hayata ve medyaya kadar... Normal şartlarda eğitim imkanı bulamayacak yüzbinlerce genç, bu kurumlar sayesinde ülkenin devlet hayatına ve sosyal hayatına adım attı. 

17 Aralık’tan hemen sonra polisleri tutuklayan hakim şöyle diyordu: “Benim çocuklarım da Cemaat kurumlarına gitti. Adil olacağım, bana güvenin.”

Mesela, Emniyet Teşkilatı’nın yüzde 95’ni Cemaat mensubu olmakla suçlayan ve korkunç bir cadı avı yapmasına rağmen Saray’ın “performansı düşük” diye görevden aldığı bir önceki İçişleri bakanının kız kardeşi Bank Asya’da çalışıyordu. Bu şahıs, Emniyet Teşkilatı ve İçişleri kadrolarını adeta yok etti. Yine de Saraya yaranamadı.

Mesela, Cemaatin yargı imamı diye tutuklanan avukat, bugün halen görevde olan bir başbakan yardımcısının en yakın arkadaşı... Saraydaki Şahıs, yargıdaki bazı özel işlerini bu başbakan yardımcısı kanalı ile hallediyordu. 

Bu hikayeleri, Anadolu topraklarında yaşanmakta olan ve tarihin çok ender kaydettiği bu “yıkım hareketi”nin boyutlarını anlatmak için yazıyorum.

Geçenlerde Milli Eğitim Bakanı açıkladı. Cemaat’in kurduğu 2 bin 500 civarında eğitim kurumuna el konulmuş.  Demek ki, Cemaat bu ülkeye bu kadar eğitim kurumu kazandırmış.

Peki bugün Anadolu’da bir kasırga gibi yıkım yapan bu “Fitne Fesat Hareketi” ülkeye kaç eğitim kurumu kazandırmış? Boğaziçi, ODTÜ, Bilkent ayarında, Cemaat’in açtığı 17 üniversite ayarında bir üniversite açabildiler mi? Hayır...

Bugün Mehmet Altan’ı, Şahin Alpay’ı, Ali Bulaç’ı, Mümtazer Türköne’yi Cemaat’in Abant gibi toplantılarına katıldıkları için tutuklayanlara bakın... Abant Toplantıları’nın ilk üç yılındaki baş katılımcılar, Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Ali Babacan, Bülent Arınç, Burhan Kuzu gibi partinin kurucu kadrolarıydı. Hatta parti, Abant zeminini kullanarak doğum yaptı. Erbakan’ın mirasını reddeden gömlek değişikliğini Abant zemininde Türkiye’ye ilan ettiler.

Çünkü Cemaat, Türkiye’nin buluşma zeminiydi. Laiklerin, kemalistlerin, ateistlerin, dindarların, milliyetçilerin, siyasal islamcıların buluştuğu zeminleri bu ülkeyle armağan etti Cemaat... Siyasal islamcılar, hastalıklı kafalarıyla devleti savaşılması gereken “tağut” görürken, Cemaat, Anadolu’da milyonları devletle buluşturdu, barıştırdı. 

2010 yılına kadar Cemaat’in Türkiye’ye kazandırdığı bütün kurumları ve argümanları kullandı bugün Sarayda oturan Şahıs... Türkçe olimpiyatlarında boşuna gelip “Bu hasret bitsin” konuşmaları yapmadı... Bir “takiyye” ustasıydı çünkü... Takiyye Sarayı’nın Takiyye Ustası... Yıllarca devlete karşı pasif olmakla suçladığı Cemaati, şimdi devleti ele geçirmek ve paralel devlet kurmakla suçlayan Takiyye Ustası...

Biliyorsunuz bugün oturduğu Sarayın temelinde bile hile var, takiyye var. Orası mütevazi bir başbakanlık binası olarak sunuldu önce millete... Çünkü eski başbakanlık binası çok küçüktü. Sonra, Beyaz Saray’ın 14 katı büyüklüğünde, aylık elektrik harcaması 17 milyon lira olan bir şatafat sarayına dönüştü kara deliklerle dolu bu yapı...

Bugün Bank Asya’da hesabı var diye, Zaman gazetesine abone oldu diye, Kimse Yok Mu Derneği’ne kurban ve burs verdi diye insanları tutuklatan Saraydaki Şahıs, 17 Aralık günü “çıplak” ve “suçüstü” yakalanmasının intikam ateşiyle üç yıldır ülkeyi yakıyor... 

Kardeşi Cemaatçi diye tutuklanan bir milletvekili, kızı Cemaatçi diye tutuklanan bir partili baba, “Adalet Bakanı’nın kardeşini niye Cemaatçi diye tutuklamıyorsun, darbe gecesi İstanbul’da öldürülen özel sekreterinin abisi profesörü niye Cemaatçi diye tutuklamadın?” diye sorsa, verecek cevabı yok Takiyye Sarayı’ndaki Takiyye Ustası’nın..

Geçenlerde darbe komisyonundaki bir milletvekili itiraf etti, “Ben de Bank Asya’dan keri kullandım. Üniversitede profesör olsam, şimdi atılmıştım” dedi.

Aynı milletvekili “ByLock” ile ilgili de çarpıcı bir bilgi verdi. “ByLock” kullandığı için gözaltına alınan bir emekli büyükelçi şöyle demiş: 

“Ne Cemaati, ne örgütü? Ben masonum. Biz masonlar üç yıldır ByLock ile haberleşiyoruz.”

Evet, Anadolu’da tarihin kaydettiği belki de en büyük fitne hareketi yaşanıyor bugün... Bir devlet, bir millet, bir ülke sıfırlanıyor.

Bir ülke düşünün ki, 2 bin 500 eğitim kurumunu kapatılmış, 50 bin kişilik eğitim kadrosu ihrac edilmiş.

Bir ülke düşünün ki yüksek yargı kadrosunun yarısı tutuklanmış, beş bin hakim ve savcısı tutuklanmış veya ihrac edilmiş. Bir ülke düşünün ki, yüksek yargı üyeleri, hapisten kurtulmak için “itirafçı” olmuş.

Bir ülke düşünün ki, Silahlı Kuvvetleri’ndeki generallerin yarısı hapiste, 12 bin subay ve astsubayı açığa alınmış, tutuklanmış veya ihrac edilmiş. Sadecede NATO’da görevli olup da tutuklanan, ihrac edilen subay sayısı 400...

Bir ülke düşünün ki, yüzde 95’i Cemaatçi safsatasıyla, Emniyet Teşkilatı hallaç pamuğu gibi atılmış. BBC’nin verdiği rakama göre, Emniyet ve içişleri kadrolarında tasfiye 50 bin...

Generallerinin yarısı hapiste ve subay kadroları darmadağın edilmiş bir ordu, 250 bin kişilik kadrosu neredeyse yok edilmiş bir Emniyet Teşkilatı... ve son 1,5 yılda verilen 1.500’e yakın şehit...

Yazının başlığını bunun için koydum. Selçuklu ve Osmanlı dönemi dahil, Cumhuriyet dönemi dahil, Anadolu topraklarında böyle bir fetret devri, böyle bir yıkım dönemi yaşanmadı. Böyle bir fitne, fesat hareketi görülmedi. Bu topraklarda devlet, hiçbir zaman bu düzeyde sıfırlanmadı. Bu topraklarda millet, hiçbir zaman bu düzeyde parçalanmadı.

Sadece Cemaati aldatmadı Saraydaki Takiyye Ustası... Bir milleti aldattı, İslam dünyasını aldattı. Gizli ajandam yok deyip, demokrasi oyunu oynayıp dünyayı aldattı.

Daha önce yazdım. Cemaat, İslam tarihinde Anadolu topraklarındaki en büyük inşa hareketlerinden birinin ismidir. Cemaat, tarihimizdeki ve İslam geleneğindeki inşa hareketlerinin mirasçısıdır. Bu ülkeye hep kurumlar kazandırdı, yeni nesiller kazandırdı. Saraydaki Şahsın başını çektiği fitne hareketi, işte bu 50 yıllık birikimi sıfırlıyor. 

Hakkını verelim. Bunu ustaca yapıyor Saraydaki Takiyye Ustası... 

Kardeşi kardeşe kırdırarak yapıyor bunu... Bir kadın hakim, mesai arkadaşı kadın hakim için tutuklama kararı verdikten sonra, boynuna sarılıp ağlıyor ve “Bunu yapmaya mecburum, beni affet” diyor. 

Eski düşmanları Doğu Perinçek ve İlker Başbuğ ile kol kola girerek yapıyor bu yıkım hareketini Takiyye Ustası... Halbuki, Ergenekon’u, 28 Şubat’ı, askeri vesayeti seçim meydanlarında dilinden düşürmedi 2011’e kadar... Dünya siyaset tarihi böyle bir takiyye ustasına şahit olmadı. 

Cemaatle ilgisi olmayan insanları hapse attırıp, zorla “itirafçı” yaptırarak bu ülkenin yargısını sıfırlıyor Takiyye Ustası... Bir savcıyı Cemaatçilikten ömür boyu hapisle yargılatıp, aynı savcıya Cumhuriyet ve Cemaat  operasyonu yaptırmak büyük maharet... HSYK’daki sosyalistleri, kemalistleri, ulusalcıları, Perinçekçileri “Hilafet Devleti”ne giden yolda kullanmak büyük maharet...

Bugün ülkede, tahliyeler tarifeye bağlanmış. Kimi tahliye kararının fiyatı 50 milyar, kiminin 600 milyar, kiminin 5 trilyon... Evet, bir işadamının tahliyesi için istenen rakam 5 trilyon lira... Eski mafya babalarının, çetecilerin, rüşvetçilerin hepsi temiz kağıdı aldı ve dışarıdalar... Rıza’ya da bu yargı temiz kağıdı vermedi mi?

Evet, Anadolu topraklarında bugün bir trajedi yaşanıyor. Bir devlet sıfırlanıyor, bir millet sıfırlanıyor, bir ülke sıfırlanıyor.  Peki bu trajedinin sonu ne olacak? Bu ülke, bunun ağır bedelini ödeyecek elbette... Dindar bir insan olan Amerikan Başkanı Abraham Lincoln, 400 bin insanın öldüğü Amerikan iç savaşı için şöyle demişti:

“Allah, bu topraklarda köleliği meşru gördüğümüz için bizi cezalandırdı.”

Ne yazık ki bugün Anadolu’da  uyutulmuş ve uyuşturulmuş bir millet, kendisini yeniden dirilten bir inşa hareketini yok eden Saraydaki Takiyye Ustası’nın peşine takılmış. Yapılanları sorgulamıyor. Gözünün önünde bir devlet ve ülke sıfırlanırken sesini çıkaramıyor bir millet... Elbette, bu ‘kölelik düzeni”nin çok ağır bir bedeli olacak... 

Ama sonunda, bugün bir kasırga gibi Anadolu’yu kavuran bu fitne hareketi bir gün bitecek. Türkiye’nin dünyadaki tek markası olan Cemaat yine yoluna devam edecek.... 

Tarihte kalıcı olan hiçbir “yıkıcı” hareket yok... Bütün fitne fesat hareketleri yok olup gitti. İşte görüyorsunuz... Rıza’nın pisliklerini örtmek için üç yıl uğraştı. Ama sonunda Rıza’nın suç ortağı olduğunu bütün dünya gördü. Rüşvet kayıtları, rüşvet belgelerinin hepsi gerçek...

Kim kirli, kim temiz? Kim bu devleti, bu ülkeyi inşa etti; kim bu devleti, bu ülkeyi bölüp parçaladı? Kim Anadolu insanının devletle buluşturup barıştırdı; kim Sarayda kendi paralel devletini kurdu?

Bütün dünya görecek... Sadece zamana karşı sabırla yükümlüyüz.

Faruk Mercan, 17.11.2016 /Samanyolu Haber

Kaybedenler/kazananlar [Göksel İlhan]

Medeniyetler, insanlarına ve insanlığa, mevcut sıkıntılara çözüm olabilecek “farklı ve kabul gören bir yol” sunduklarında yükselir ve “bu farklı ve kabul gören” çözümden uzaklaştıklarında da çökerler.

Dıştan bakıldığında ise, medeniyetleri yükselten ve çökerten nedenler; iktisadî, siyasî, askeri nedenlerdir. Bütün mesele buralarda oluşan sıkıntılara çözüm üretemeyen idarecilerdedir ve mevcut idareciler gidip yenileri geldi mi buhran kalkacak, problem çözülecek gibi gelmektedir. Bu, kısır görüşe dayanan, acele ile verilmiş yanlış bir hükümdür. “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz” tespiti tüm gerçekliği ile ortada dururken, medeniyetin toplumun tüm fertlerine ve kurumlarının tamamına sirayet etmiş kalp ve vicdan bozukluğu nedeniyle yıkıldığı nedense ilk bakışta hiç akla gelmemektedir.

Oysaki mesele sadece kötü idareciler değil, esasında toplumu oluşturan ferden ferda tüm bireylerdeki ahlak, karakter, şahsiyet ve benlik problemidir. Diğer bir ifade ile günümüzde, özellikle de ükemizde sarsılan ve sarsılması fert, cemiyet, devlet ve hattâ dünya çapında problemlerle karşılaşmamıza sebep olan tek şey yozlaşan fert ve bu fertlerin oluşturduğu toplum ahlâkı ve nihayetinde bu ahlakın kırılan omurgası olan adaletin yok olmasıdır.

Günümüzde yeryüzündeki gerçek medeniyeti kimler temsil ediyor?

Bu sorunun cevabı, şu anda yaşadığı coğrafyada mutsuz olan insanların adaletli ve huzurlu bir yaşam için ilk aklına gelen yerlerde saklı. Şu anda kendi ülkelerinde bir şekilde zulüm gören, haksızlığa uğrayan mültecilerin,  huzur içinde yaşam için aklına gelen ilk medeniyetler, şüphesiz Avrupa ve Amerika medeniyetleridir. Çünkü sahip oldukları ahlaki değerler itibariyle vasat üstü insanların yaşadığı bu ortamlarda, genel olarak güçlünün haklı olmayıp hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu, bireysel haklar başta olmak üzere evrensel insani değerlerin hayata hâkim kılındığı ve din, dil, ırk gibi farklılıklarından dolayı bireyin hor görülmediği bir yaşam ortamı mevcuttur.

Bununla birlikte, bahsettiğimiz asgari evrensel ortak değerlerin temel taşı olan “adaletin herkes için ve tam tesis edildiği”, “Güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğu” günlerden yavaş yavaş “Zürafa Hukuku” sath-ı mailine girilmesi Amerika ve Avrupa medeniyetlerini bekleyen en büyük tehlikedir. Değişik nedenlerle; bu medeniyetler tarafından, dünyanın diğer coğrafyalarındaki haksızlık ve hukuksuzluklara göz yumulması, buralardaki adaletsizliklerin görmezden gelinmesi, söz konusu medeniyetleri de sorgulanır hale getirmektedir. Çünkü Martin Luther King’in veciz ifadesiyle; bir yerdeki adaletsizlik, kelebek etkisi olarak ifade edilen bir etkileşimle, dünyanın her yerindeki adalete tehdittir.

AVRUPA VE AMERİKA MEDENİYETLERİ KAYBEDECEK ÇÜNKÜ;


  • Kendi icatları olan “demokrasi” yok edilirken sessiz kaldıkları için,
  • İnsan haklarının sadece kendi insanlarına mahsus olduğunu düşündükleri için,
  • Hukukun üstünlüğünü uluslararası ilişkilerindeki salt çıkarları ile takas ettikleri için,
  • Amerikan ve Avrupa karşıtlarına “Bak gördünüz mü kendi çıkarları söz konusu olduğunda, ‘Diktatör’ diye başlık attıkları adamı ve rejimini bile destekler bunlar” deme fırsatı verdikleri için,
  • “Demokrasi ve insan hakları merkezli ortak değerleri olan bir medeniyet” olduğunu sanan ve buna güvenenleri yarı yolda bıraktıkları için,
  • Terörü uluslararası ilişkilerin bir aracı olarak kullanmaya çalıştıkları için,
  • Zalimi destekleyip, haklının güçlü olmasını engelleyerek beynelmilel bir kuralı kasten çiğnedikleri, adaleti yok ettikleri için,
  • Şizofren bir kafaya bu kadar geniş hareket alanı verdikleri için,
  • Destekledikleri bu yapının kendilerine zarar veremeyeceğini düşünerek stratejik bir hata yaptıkları için,
  • İnandıklarını iddia ettikleri dinler barışı emrederken ve de kendi icatları tüm sistemler de aynı şekilde barış retoriği üzerine iken savaşı tercih ettikleri için,
  • Yalan söyledikleri, tüm dünyadaki zulmü gördükleri halde, ya o zulmü yaptıkları ya da onaylayıp ses çıkarmadıkları için,
  • Haklının değil güçlünün egemenliğinde ısrar ettikleri, çıkarlarının güçlü zannettikleri haksızın yanında olmak olduğunu düşünüp stratejik hata yaptıkları için,
  • Sonunda hep haklının kazandığı dünyada haksızlık yapanın yanında yer aldığı ve zaten hep haksız oldukları için,
şu andaki konumlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyalar.

ERDOĞAN KAYBEDECEK ÇÜNKÜ,


  • Şimdilerde mülteci sorunu gibi nedenlerle ve yine milli menfaatleri kendi iktidarlarına kurban ederek ve de ne yazık ki yine mazlumun sırtından Avrupa ve Amerika medeniyetlerinin desteğini alıyor gibi olsalar da Erdoğan ve çetesi; zalim oldukları ve yüz binlerce mazlumun âhını aldıkları için,
  • Dini dünyevi çıkarlarına alet ettikleri, “siyasal İslam” kanserini bu ümmet içinde metastaz yaptırdıkları için,
  • İslam dinini her şeyin merkezine koyduklarını iddia ettikleri halde o hak dinin ahlakı ile ahlaklanmak yerine kendi ahlaklarına uygun din peydahladıkları için,
  • Maddi çıkar üzerine kurdukları sanal birliği idame ettirecek mali kaynakları olmadığı için, bir başka ifadeyle hazıra dağ dayanamayacağı için,
  • Güçlü oldukları illüzyonuna kapılıp zehirlenerek haklı olduklarını zannettikleri, ama aslında yüzde yüz haksız oldukları için
bir gün mutlaka kaybedecek ve tarih boyunca yaptıkları bunca zulüm nedeniyle, selef muadilleri gibi gelecek nesiller tarafından lanetle anılmaya devam edeceklerdir.

ŞU ANDA ZULÜM GÖRENLER KAZANACAK ÇÜNKÜ;


  • Sadece yüksek eğitimli değil aynı zamanda evrensel ortak değerlere ve yüksek ahlaki değerlere de sahip oldukları için,
  • Aynı zamanda devlet araçları marifetiyle yapılan bunca parti zulmüne rağmen baş eğmeyip ‘omurgalı’ bir duruş sergileyecek bir yüreğe sahip oldukları için,
  • Gönül verdikleri dinin öğretisiyle güçlünün haklı değil haklının güçlü olduğuna inandıkları ve böylelikle her türlü zarara uğratılsalar da hukukun üstünlüğünde ısrar ettikleri için,
  • Algı operasyonlarının aksine şiddetin tam da karşısında oldukları için,
  • Şu an hırsızlığı tüm dünyada tescillenmiş bir ekip tarafından her türlü beşeri zafiyetten arındırılıp billurlaştırıldıkları için ve de hakkın tarafında oldukları için
bir gün mutlaka kazanacaklardır. Geleceğin güçlü Türkiye’sinin ahlaklı ve adaletli yöneticileri şu anda hapishanelerde parti zulmü ile saflaştırılan elmas ruhlu insanlar olacaktır.

Bu insanların kuracağı medeniyet de, kendi insanlarının ve hatta tüm insanlığın, mevcut sıkıntılarına çözüm olabilecek “farklı ve kabul gören bir yol” sunacakları için yükselecek ve insanlık tarihinde hak ettiği yeri alacaktır.

Göksel İlhan, 18.11.2016 /TR724

Esirler ne yapabilir? [Dr. Emin Aydın]

Geçen gün savaş esirlerinin esaretleri süresince ne yapmaları gerektiğine dair, tamamen sübjektif, kişisel tecrübeye dayalı, bilimselliği olmayan bir yazı geçti elime. Casusluk suçlamasıyla bir müddet esaret yaşamış bir Sırp askerin yazdıklarıydı bunlar. Hem yirmi yıl önce yaşananları hatırlatması, hem şimdilerde pek çok yerde yaşananlara ışık tutması açısından anlamlı bulduğum bu yazıdan bazı tavsiyeler aktaracağım:

Esirlerin bir numaralı meselesi zihnen sağlıklı kalabilmektir. Bu, esaret süresince olduğu kadar, esaret sonrasında da devam edecek olan hayatınız için önemlidir. Çoğu zaman esirler fiziki şiddete de maruz kalırlar. Ama zamanla bu fizikî şiddetin izleri silinir gider. Fakat psikolojik yaralar, bırakınız kişinin kendi hayatında tedavi olunmayı, eş ve çocuklara dahi sirayet edebilen uzun ömürlü yaralardır. Esirseniz, bir numaralı önceliğiniz psikolojik sağlığınıza mukayyet olmak olmalı…

Şunu iyi bilin: Sizi esir edenlerin üzerinizde uygulayacakları işkence metotlarının sonu yoktur ve en iyi eğitimli ruhlar dahi bazı modern ilaçların karşısında çözülürler. Bu sebeple en iyi taktik, sizi esir edenlere sizinle uğraşmaları için sebep vermemektir. Bunun için, gurur yapmayı bırakın. Esirsiniz ve hali hazırda öğrenmişsinizdir ki esirlerin de hakları olduğu yönünde duyduğunuz şeylerin hepsi bir masalmış. Dayak yerseniz bunu yutun. Hakarete uğrarsanız bunu yutun. Egonuz karşı koyma güdüsüyle sizi harekete geçmeye zorlayacak. Ona ‘geçecek bunlar, geçecek’ diye telkinde bulunun.

Çoğunluk sizi esir edenler sizin bildiğiniz her şeyi bilirler; ama sırf sizi çözmek, sizi ‘vatanınıza ihanet etmişlik hissiyatına’ sokmak için bunları bir defa da sizden dinlemek isterler. Konuşursanız, sizi kimse itham etmeyecek. Bundan emin olabilirsiniz. Sadece, konuştuğunuzda kendinizi hain olarak hissetmeyin. Sizi konuşturanlar hainlik hissiyatını kullanırlar ve size kendileri için çalışma teklifi sunarlar. Bunu kabul ederseniz, işte o zaman hain olursunuz. Ve bu düşünce kendi kendinizden nefret etmenize yol açar.

Yaşadıklarınızı egonuzun ezildiği, ruhunuzun eğitimden geçtiği bir çilehane tecrübesi olarak görmeye ve esaretinizden maksimum derecede faydalanmaya bakın. Pozitif düşünün. Geçmişi sorgulayarak hiçbir yere varamazsınız. Esaret arkadaşlarınızı sorgulayarak ancak esaretinizi daha yaşanmaz hale getirirsiniz.

Aklınızdan hemen sonra ikinci önceliğiniz ümidiniz olsun. Ümidi asla bırakmayın. En küçük emarelere büyük manalar yükleyin. Anlatılan her rüyaya, her güzel habere inanın. Sonuç beklediğiniz gibi çıkmayınca ümitsizliğe düşmeyin. Anı yaşayın. Etrafınızdaki ümitsizler ‘kendi kendini kandırma’ diyecekler. Kandırın. Sonuçta siz hayatta ve zihnen sağlıklı kalacaksınız; kendi kendilerini kandıramayanlar esarette veya sonrasında sefil olacaklar…

Değiştiremeyeceğiniz gerçeklikleri olduğu gibi kabul edin. Bütün enerjinizi esaret sonrasında ayakta kalabilmeye sarf edin. Bedenen çökmek, zihnen de çökmenize sebebiyet verecektir. Esaretiniz sonrasında daha zinde, daha atletik bir beden işlerinizi kolaylaştıracak. Çoğunlukla esaretiniz öncesinde yaptığınız akıl yoğun işleri yapamayacaksınız. Beden yoğun işler de sağlıklı bir beden isteyecek. Öyleyse her durumda, bir hücreye kapatıldığınız durumda dahi, spor yapın.

Sürekli olarak esaret sonrası planları yapın. Aynı planı bin defa yapmaktan sıkılmayın. Ayrıntılarıyla uğraşın. Hatta planlarınızdaki kahramanlarla arkadaş olun. Onlarla sohbet edin. Bu kadar mücerret düşünemiyorsanız, bir çiçekle, bir böcekle, duvardaki bir resimle konuşun. Bunları yaparken gerçeklikle ilişkinizi koparmayın. Esaret şartları halüsinasyon ve şizofreniyi tetiklerler. Bir hayal âleminde yaşamayın. Hayal kurmayın, plan yapın.

Dindar bir insansanız süper: İbadet edin, dua edin. Sizden ve sizi esir edenlerden büyük bir iradenin varlığına inanmak kadar güzel bir şey olamaz. Esaret şartları tam da böyle bir inanca olan ihtiyacın depreştiği şartlardır. İbadet ederken, sizinle birlikte, dışarıda ibadet edenlerle aynı Rabb’e yöneldiğinizi düşünün. Bu, esaretinizi anlamsızlaştıracaktır.

Esaretten kurtulduğunuz anda doğruca bir psikoloğa gidin. ‘Kendinizi kandırmanın’ zamanı geçti. Esaretin zihnî etkilerinin bir kısmı esaretten sonra ortaya çıkar. Bunlara karşı tedbir almalısınız.

Sırp askerin yazdıkları, aynıyla Tenkil mahkûmlarına veya sürgünlerine uygulanabilecek şeyler değil. Sonuçta Sırp askerin süper bir ihtimal olarak gördüğü inanç, bizim en büyük ve tek sığınağımız. Ama dışarıda olan bizlerin, içeride olanlar için, eninde sonunda gerçekleşecek özgürlükleri sonrasına yönelik planlar ve kurumlar oluşturma, tutukluluk sonrası travmalar için belki psikologlar yetiştirme, hayata dönüş programları hazırlama vazifemizin altını çizmesi açısından manidar buldum bu tavsiyeleri.

Dr.Emin Aydın, 18.11.2016 /TR724

Kehanet mi? İtiraf mı? [Erhan Başyurt]

Başbakan Binali Yıldırım ilgi çekici şekilde ‘’2019’a kadar seçim yok’’ açıklaması yaptı. Bu tek cümle 5 önemli ‘kehaneti’ içinde barındırıyor.

Birincisi, MHP ile başkanlık sistemine geçiş konusunda endişe edilecek bir şey yok. Görüşmeler göstermelik. Mutabakat çoktan tamam.

İkincisi, başkanlık sistemine yönelik rejim değişikliği Meclis’ten mutlaka geçecek. Muhalefet olmayacak. Aslında oylama göstermelik olacak.

Üçünsüsü, başkanlık sistemine geçiş konusunda yapılması planlanan referandumdan kesinlikle ‘evet’ çıkacak. Aslında sandık sonuçları şimdiden belli…

Dördüncüsü, 2018’de yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmayacak.

Beşincisi, Cumhurbaşkanı’nın yasal görev süresi, seçim yapılmadan 1 yıl uzatılacak. Mutabakat tamam.

Başbakan Yıldırım’ın kısa yorumu, bir siyasi kehanet mi yoksa 15 Temmuz’u da kapsayan bir siyaset mühendisliğinin itirafı mı?

Kanaatim, bunun çok iyi çalışılmış bir siyaset mühendisliği olduğu şeklinde.

***

Aslında Başbakan Yıldırım bir adım daha atıp, ‘’Erdoğan 2029’a kadar başkan. Seçim de yok’’ diyebilirdi…

Nitekim MHP’ye önerdikleri ‘’Yeni başkanlık paketi’’ ile AK Parti’nin iki yıl önce Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği 22 maddelik Başbakanlık Sistemi teklifi arasında zerre kadar fark yok.

Cevabı bulunması gereken soru, o gün teklife ‘hayır’ diyen MHP’nin bugün neden destek verdiği.

Hatta Başbakan Yıldırım’a göre mutabakat çoktan bitti bile…

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, rejim değişikliğine yönelik yeni pakete açık destek verdi.

‘’Yapılan bu çalışmanın, ‘başkanlık’ veya ‘cumhurbaşkanlığı’ olması hususunda şahsen benim açımdan bir sıkıntı söz konusu değil…’’

Tamamen haklı… Adının ne olduğu önemli değil.

‘Başkan’a verilen yetkiler önemli.

AK Parti’nin son teklifi de ilki gibi, Başkan’a tek başına ‘kararname’ çıkarma ve Meclis’i feshetme yetkisi veriyor.

Tüm kabineyi ve yüksek bürokrasi ile yargı mensuplarının en az yarısını da Başkan atıyor…

Daha ne olsun! ‘’Bundan iyisi Şam’da kayısı…’’ olurdu!

***

Türkiye, 15 Temmuz 2016’dan itibaren değil 7 Temmuz 2015’ten itibaren, bazen ‘kanlı’ bazen ‘kansız’ acı bir siyasi mühendislik projesinin içerisinde…

Herşey ‘400 vekil’ verilmeyince başladı.

Binali Yıldırım’ın sözleri de bir ‘kehanet’ değil tüm bu yaşananları özetleyen acı bir ‘itiraf’ gibi…

Erhan Başyurt, 18.11.2016 /TR724

Yalan söylerken doğruya yakalanmak [Sefer Can]

AKP’ye mırıldanarak da olsa muhalefet ederek yola çıkan ama 15 Temmuz’dan sonra başka yol göremeyip yeniden AKP’ye demirleyen Karar Gazetesi bir anket yayınladı. Gazete, ankete dayanarak “Türk halkının umutlu ve hayatından memnun olduğunu” ileri sürüyor.

Türk lirası zamana yayılmış devalüasyon gibi dolar karşısında en değersiz günlerini yaşarken… Ülkenin güvenliğinden sorumlu Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk’ü anma törenlerini güvenlikle gerekçesiyle iptal etmişken… Bir yılda binden fazla sivil, toplu katliamlarda hayatını kaybetmişken… halkımızın keyfi yerindeymiş.

Yandaş medya, helyum gazı etkisi yapsın diye kurgulandığını artık gizleme ihtiyacı duymuyor. Yeter ki vatandaş gülsün, düştükleri durumun hiç önemi yok. Ama yazının konusu bu değil. Başlığa çekip manipüle ettikleri ve muhtemelen bu sonuçlar çıksın diye yapılan ankette bile aslında hoşlarına gitmeyecek veriler sırıtıyor.

YÜZDE 65 MEMNUN, YA DİĞERLERİ?

Bir rivayete göre yalan, kategorilere ayrılırken yalan, kuyruklu yalan ve istatistik diye üçe ayrılıyor. Anketlerin nasıl yönlendirme ve uyutma aracına dönüştüğünü en iyi Türkiye toplumu biliyor. Karar’ın anketinin de her satırından bu çaba dökülüyor. Üstüne, muhalefet edenin soluğu cezaevinde aldığı gerçeğini de koyarsak sonuçları yorumlamak daha kolay olacak.

Buna rağmen anketi başka bir gözle okuduğunuzda ortaya çıkan tablo onlar adına ürkütücü. Yalan söylerken doğrunun bir kısmı ağızlarından kaçmış. Bu şartlarda dahi ‘hayatımdan memnunum’ demeyen yüzde 35 var. Gerçek ankette bu oran hangi seviyede çıkardı, tahmin etmek zor değil. Gazete, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 9’luk düşüşü “rakamların birbirine yakın olması dikkat çekti” şeklinde veriyor. Yüzde 74’ten 65’e düşüşün ne demek olduğunu anket işinden az biraz anlayana sorabilirler. Tabii işlerine gelmiyor. Normal bir ülkede bu oranda bir değişiklik “Acaba ne yanlış gidiyor?” sorusunu sordurur.

YÜZDE 13 ‘DARBE SANAL’ DEMİŞ

Ankete göre katılımcıların yüzde 13’ü, 15 Temmuz’u ‘sanal darbe’ olarak nitelemiş. Muhalif bütün seslerin kesildiği, Erdoğan’ın söylediğinin aksini düşünmenin cezalandırıldığı ortamda çok yüksek bir rakam. Devasa propaganda makinası ve her türlü baskıya rağmen çıkan sonuç bu. Demokratik bir ortamda söz konusu oran kaçlarda olurdu acaba?

Dört ay geçmesine karşın daha darbeyi yönetenler ortaya çıkarılamadı. Meclis’te kurulan komisyon, emekliler lokaline döndü. Görev başında ve 15 Temmuz günü bir arada olan yetkililerden hiçbiri ne parlamentoda ne kamuoyu önünde konuştu. Dokuz saat boyunca neden darbeyi engellemediler, başbakan ve cumhurbaşkanına niye haber vermediler, enişte olmasa ülkenin haline ne olacaktı? Erdoğan’ın ‘Allah’ın lütfu’ demesinin anlamı ne? “Normal şartlarda yapamayacağımız pek çok şeyi yapabiliyoruz” itirafının altından ne çıkacak?

Bu sorulara kimse bir cevap vermedi.

TASFİYELERDEN DOĞAL OLARAK AKP’LİLER MEMNUN

15 Temmuz sonrasında kamu kurumlarında yaşanan tasfiyeler konusunda destek yüzde 50,2 olarak çıkmış. Tam da AKP’nin oy oranı kadar. Kamuda iş bulmak için partinin askeri olmanın şart haline geldiği düşünülürse sürpriz olmayan bir rakam. Yine propaganda zinciri ve aksini söyleyene ihanet damgası vurulduğunu düşündüğümüzde hoşnutsuzların oranı çok yüksek.

Ankettte Erdoğan’ın öfkesini köpürtecek verilerin başında bu geliyor. Milyonlarca insana özel sektör iş veremeyecek, kendi birikimleri de gasp edildi. En gaddarca açlığa mahkum etmek anlamına gelen tasfiyeler az da olsa kamu vicdanında yara açmış diyebiliriz. Troller ve fanatiklerin sesinin yüksek çıkması aldatıcı olabilir. Nihayetinde tasfiye edilenler birilerinin kardeşi, amcası, yeğeni.

Davutoğlu projesinin koçbaşı olarak kurulduğu ileri sürülen Karar, abartılı Cemaat düşmanlığı ile kendini affettirmeye çalışıyor. Ama burada olduğu gibi kaş yaparken göz çıkarıyor. Aynen Aydın Doğan’ın Kelebek ödüllerinde 15 Temmuz şirinliği yaparken baltayı taşa vurup Diriliş yüzünden Erdoğan’ın hışmını çekmesi gibi.

Sefer Can, 18.11.2016 /TR724

15 Temmuz Cuma 2016, Kurşun askerler sahnede [Darbe Günlükleri-5* - Selim Gündüz]

Not: Dizideki metinler tamamen kurgusaldır. İçerik ise açık kaynaklara dayalı gerçek verilerden uyarlanmıştır.

15 Temmuz Cuma 2016

Saat 10.00

DARBE İHBARI

Beyefendi özel sığınağında bekliyordu. Bir gün önce (14 Temmuz’da) Ruslar’ın darbeyi kendilerine haber vermesi canını çok sıkmıştı. Putin’e en yakın isimlerden Alexandr Dugin katıldığı bir AK Parti etkinliğinde darbeyi saatine kadar iletmişti. Bu sabah da Ankara Belediye Başkanı telefon açmış aynı haberi teyit etmişti. Bu tür haberler şimşek hızında yayılırdı. Medyaya yansımasından çok korkmuştu ama henüz bir şey duyulmamıştı.

Saat 15.00

GİZEMLİ BİNBAŞI

Beyefendi’nin özel kalem müdürü MİT müsteşarının aradığını söyleyerek telefonu uzattı. Müsteşarın sesi telaşlıydı:

– Efendim kapıya bir binbaşı gelmiş. Darbe girişimini haber veriyor. Tutanakla kayda geçirmemizi istiyor. Ne yapalım?

– Bir salona alın bekletin. Kontrol altında tutun. Sakın basına falan konuşmasın.

– Tamam efendim. Biz bekletip zaman kazanıyoruz. Sonra ne yapalım. Resmi olarak haber verdi gözükecek. Bunu bir şekilde genelkurmay ile paylaşmamız lazım.

– Acele etmeyin. Saat kaç şimdi?

– Saat: 15.00 efendim.

(Gizemli binbaşının bu ihbarı kimseyi memnun etmemişti. Bu, yeni bir Samet Kuşçu olayı idi. Gizemli Binbaşı H.A. darbeyi ihbar etmenin faturasını sonraki günler “Fetö üyesi olmaktan” cezaevinde girmekle ödeyecekti.)

Beyefendi:

– Bir iki saat sonra bir eleman gönderin. Direkt İkinci Başkan’a iletsin. Sakın başkasına gitmesin. O gereğini yapar.

MİT müsteşarı:

– Tamam Efendim.

– Sen de sonra git kontrol et bir sızma olmasın.

Saat: 16.00 ENİŞTE

Beyefendi’nin özel kalem müdürü “Enişteniz arıyor, çok önemliymiş” diyerek telefonu uzattı.

– Hayrola enişte buyur!

– Aziz kardeşim şundan aradım. Bir kardeşimiz telefonla aradı. Beylerbeyi civarında bir askeri hareketlenme olduğunu söyledi. Biraz bekledim, ikinci bir telefon aldım. İkinci arayan kişi de…

– Biliyorum, biliyorum enişte, merak etme sen!

Telefonu söylenerek geri verdi. “Arkadaş koca cumhurbaşkanı oldum hala beni bisküit bayii sanıp havadis söylüyorlar.” diye iç geçirdi.

Saat: 18.30

İkinci Başkan gelen ihbarın içeriğini değiştirdi. Jandarma ve birkaç komutana hiç bahsetmedi. Diğerlerine ise “Genelkurmay başkanına suikast yapılacak, uçaklara dikkat edelim” diye iletti. Genelkurmay Başkanı tüm Türkiye’deki üslere ve kışlalara “uçaklara kalkmayın, tanklara çıkmayın” emri verdi.

Saat 19.15

MİT müsteşarı ve Diyanet İşleri reisi yemekte bir araya geldi. Müsteşar gece olacakları anlattı. Reis duyduklarına şaşırdı ama yadırgamadı. Camilerden anons yapılarak halkın sokağa çağrılması teklifini yerinde buldu hatta şunu ekledi: “Anons olmasa da olur. Biz imamlara sabaha kadar sela okutalım. Halkın dini duyguları güçlüdür. Sela daha tesirli olur.” Müsteşar teklifi çok beğendi. Reis, başkanlık binasına, Müsteşar ise 20.00 de Genelkurmay Başkanı’nın yanına gitmek için yola çıktı.

Saat: 22.05 NE OLDUĞUNDAN HABERSİZ ASKER SOKAKTA

Darbe mizanseni programlandığı gibi gidiyordu. Ankara’da savaş uçakları alçak uçuş yapmaya başladı. Bir grup asker Boğaz Köprüsü’nü tek yönlü trafiğe kapattı. Atatürk Havalimanı’na askerler tankla geldi, kontrol kulesine de girdiler. Havalimanı uçuşlara kapatıldı.

Saat: 22.30

Dâhiliye vekili önceki toplantıda yabancı katılımcının dediği “Önde gelen bir ikisini o akşam öldürseler” sözü üzerine Erzurum civarında mevzilendi. Uçağının rotasını Gürcistan’a çevirip beklemeye başladı. Önsezilerine güvenip başına bir iş gelmesinden korkmuştu.

(Nitekim haklı çıktı. Sadat ekipleri saatlerce bakanlık ve konutu boşu boşuna gözetledi. Sonraki günler bakanlığı kaybetti ama en azından canını kurtardı.)

Saat: 23.10

Bu saat itibariyle tüm devlet erkânı, bakanlar, ajanslar, televizyon kanalları ortak söylemle yayına başladılar. Darbe girişimi başlayalı 1 saat olmuştu ama fail çoktan belliydi: CEMAAT

(Neler döndüğünü tam olarak bilenler MİT müsteşarı ve Genelkurmay Başkanıydı. Bu sebeple de ağızlarından bir şey kaçırabilirler korkusuyla sonraki günler Meclis Komisyonuna bile çağrılmayacak hep korunacaklardı.)

Saat: 00.15

10 bin personelin çalıştığı TRT, biri rütbeli beş asker tarafından basıldı. Bir spikere açıklama okutuldu. 1’i rütbeli 5 asker 25 dakika sonra TRT’yi basan vatandaşlar ve polis tarafından etkisiz hale getirildi. Tüm televizyonlarda sürekli yayınlanan çatışma görüntüleriyle halk tüm yurtta askerin sokağa çıkıp darbe yaptığını sandı. Oysa darbe biteli saatler olmuştu.

Saat: 01.40

Camilerden ezan ve sela okunmaya başlandı. Halkın sokaklara çıkması çağrısı yapıldı. Çoğu insan akıllı telefonuna yüklenen ücretsiz sms ve kontörleri fark etmedi bile.

Saat: 01.50 SADAT MİLİSLERİ VE LİNÇ

Cumhurbaşkanı ve başbakan açıklamalar yapmış darbe çoktan bastırılmıştı. Halk sokaktaydı. Sadat milisleri halkın arasına karıştı ve oraya niçin geldiğini bilmeyen silahsız askerlere, Harbiyeli öğrencilere saldırdı. Kimini linç ettiler kimini de boğazladılar.

Darbe girişimi gündüz saatlerinde bastırılmış, Genelkurmay tarafından saat 18.00 itibariyle hiçbir uçağın kalkmaması, kışlalardan hiçbir askeri araç ve silahın çıkmaması emredilmişti. Ama plan dâhilinde küçük askeri grupların sahaya inmesine izin verilmişti. Yani katliama göz yumulmuştu.

(Bu katliamlar ne askerin ne de halkın yapamayacağı işlerdi. Halk ve asker Sadat milislerinin aştığı ateş sonucu şehit oldu. Zaten bir süre sonra o askerler darbe girişiminin başarısız olduğu duyulunca birliklerine geri döneceklerdi. Köprüyü trafiğe kapatarak darbe yapmak komediden başka bir şey değildi ama kahramanlık için kan lazımdı ve kan döküldü. Sadat’ın bu eylemlerini yabancı istihbarat servisleri not etmişti. Bunu günler sonra açıklayacaklardı. Ama Türkiye’de halkın Saray süzgecinden geçmeyen hiçbir haberi duyma ihtimali yoktu.)

Saat: 02.26

Komedi tüm hızıyla sürüyordu. 1.750 kadrolu güvenlikçinin görev yaptığı Erdoğan’ın Saray’a 3’ü rütbeli 13 asker baskın(!) düzenledi. Daha kapıdan girmeden hepsi gözaltına alındı.

(Bu müsamere de sonraki günler sorgulanmadı.)

Saat: 02.42

Planlandığı gibi TBMM bombalandı, Beyefendi’nin tembih ettiği gibi Saray’ın uzak bir köşesine bomba atıldı. Gecenin en komik olayı buydu. Gece karanlığında binlerce mil yukarıdan kaplumbağayı vurabilen lazer teknolojili füzeler 450 bin metre karelik dev Saray’ı görememişti.

Saat: 04.18 “ALLAH’IN BÜYÜK LÜTFU”

Erdoğan Atatürk havaalanında ortaya çıktı. Suçlu belliydi:

“Değerli arkadaşlar bildiğiniz gibi, öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki TSK’nın içinde mevcuttu ve bu hareketliliğin neticesinde TSK’nın içinde bir azınlık ne yazık ki ülkemizin birliğine, beraberliğine, bütünlüğüne, hazmedemeyen, milletimizin birliğini beraberliğini kabullenemeyen bu grup, daha önceden söylediğim gibi Paralel Devlet yapılanmasının bir ürünüydü… Bu hareket Allah’ın büyük bir lütfu. TSK’nın temizlenmesine vesile olacak bir harekettir.”

Erdoğan bu sözlerle medyasıyla beraber yürüteceği yargısız infaz düğmesine bir kere daha bastı.

Saat 04.20

Dünyanın en hızlı soruşturma ve yargılaması gerçekleşti(!) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe girişimine bulunan Paralel Devlet Yapılanmasıyla irtibatlı yargı görevlileri ve general, amiral, subay, astsubay, er ve erbaşlar hakkında gözaltı kararı verdi.

Saat 07.40 FETHULLAH GÜLEN İFTİRALARA CEVAP VERDİ

AFP’ye konuşan Fethullah Gülen darbe girişimini kınadı: “50 yıldır birçok askeri darbede acı çekmiş biri olarak, böylesi bir girişim ile aramda herhangi bir bağ kurulması özellikle rencide edicidir. Bu tip suçlamaları kesin bir dille reddediyorum.” Fakat Gülen’in ne bu açıklaması ne de daha sonraki günlerde yaptığı hiçbir açıklama Türk medyasında yer almadı.

(Meclis araştırma komisyonu üyeleri önce Fethullah Gülen’i dinleme talebini kabul etti. Sonra bu talep geri çekildi. Komisyon tek kelime cevap hakkı tanınmadan suçlanan Gülen’e ne yazılı cevap hakkı verdi ne de vicahi dinlemeyi kabul etti. Gülen’in sözlerini halkın duymasından korktular.)

CUMHURBAŞKANI İHBARI ALDIĞINDA ÇIKIP KONUŞSAYDI…

15 Temmuz akşamı “öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki TSK’nın içinde mevcuttu” diyen Cumhurbaşkanı öğlen saatlerinde veya MİT’ten resmen öğrendiği 16.00’da veya en geç 19’00’da televizyonlara çıkıp konuşsaydı ve darbeyi deşifre etseydi tek bir asker kışladan dışarı çıkmayacaktı. Halkın sokaklara dökülmesine gerek kalmayacak ve belki de 241 insan ölmeyecekti.

Ama o zaman sonraki günlerde yapılacak cadı avının ve kıyımın gerekçesi ortadan kalkmış olacaktı.

VE KORKUNÇ KIYIM

Türkiye’deki tüm medya kurumlarının fiili sahibi; tüm gazete ve televizyonların genel yayın yönetmeni olan Beyefendi suçluyu ilan etmişti. Ve gecikmeden tüm mahkemelerin başyargıcı olarak dünya siyasi tarihinde az görülmüş bir kıyımı başlattı.

 Selim Gündüz, 18.11.2016 /TR724

Bahçeli’ye Sorular: ‘Diktatörlük’ dediğiniz başkanlığa neden ‘evet’ diyorsunuz? [Ali Adil Çakar]

‘Erdoğan tipi’ başkanlık sistemine geçişin en önemli katalizörü MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli oldu. İlginçtir, Bahçeli 5 Ocak 2016 tarihli konuşmasında, “Başkanlık diye tutturan tek kişi Erdoğan’dır. 7 Haziran’da başkanlık vizesi vermeyen milletimiz fikir değiştirip 1 Kasım’da mı vermiştir, bu nasıl aymazlıktır?” sorusunu yöneltmişti. Şimdi aynı sorunun muhatabı kendisi: Ne değişti de başkanlığın önünü açtınız?

Aslında yakın siyasi tarihe bakıldığında, başkanlık sistemine başından beri en net biçimde karşı çıkan parti Devlet Bahçeli’nin MHP’si olmuştu. Proje daha ilk gündeme geldiğinde Bahçeli, 10 Mayıs 2012 tarihli yazılı açıklamasında, “Erdoğan diktatör olmak istiyor!” uyarısında bulundu ve şöyle devam etti: “Erdoğan’ın gizli gündem ve hedefinin liste başında bulunan ‘tek adam’ olma isteği adım adım ilerletilmektedir. Şahlık, sultanlık, tiranlık, krallık ve emirlik hayalleri Başbakan Erdoğan’ın aklını başından almış ve bu unvanlara ulaşma çabası şuurunu kaybettirmiştir.”

Haliyle insan sormadan edemiyor, Bahçeli kendi kelimeleriyle ‘şuur kaybına’ mı uğradı da, Erdoğan’ı ‘tek adam, şah, sultan, tiran, kral ve emir’ yapmak istiyor?

Kardeş kavgası mı yaşasın istiyorsunuz?

Devam edelim. 7 Haziran 2015 seçimlerine gidilirken Saray’ın tek gündemi ‘başkanlık’tı. Dolayısıyla Erdoğan’a göre sandıkta bir nevi başkanlık oylanacaktı. (Davutoğlu ve ekibinin başkanlık konusunda yeterince destek olmaması, Saray’ı çıldırmıştı hatta.) Doğal olarak muhalefet de Erdoğan’ın bu hevesine geçit vermeyeceği söylemi ile meydanlardaydı. İşte, Devlet Bahçeli, 8 Şubat 2015 tarihli Kırşehir mitinginde, “Türkiye federasyona gerilesin, İmralı canisi ev hapsine çıksın, PKK’lılar affedilsin, Türk milleti kardeş kavgası yaşasın isteniyorsa AKP ve başkanlık sistemi bulunmaz Hint kumaşıdır” gibi ağır bir dil kullandı.

Şimdi soralım: Türk milleti kardeş kavgası mı yaşasın istiyorsunuz Sayın Bahçeli? Aynı konuşmanızda,  “Öcalan canisiyle başkanlık sistemini kurma hedefini sahiplenen Erdoğan, geri dönüşü olmayan bir mecra ve maceraya sapmıştır. Erdoğan, denetimsiz bir başkanlık sistemiyle Türkiye’nin başına bela kesilecektir” demiştiniz. Şimdi Erdoğan’ı Türkiye’nin başına bela etmeye mi çalışıyorsunuz, hayırdır?

MHP lideri, 1 Mart 2015 tarihli bir başka konuşmasında, “Bebek katilinin yeni anayasa önerisi Erdoğan’a verilmiş pas, başkanlık sistemi için moral destektir. AKP-PKK verkaçı Türkiye’nin kalesine gol olup yağmıştır” ifadelerini kullanmıştı. Şimdi aynı oyuncuyla siz de verkaça girerek PKK ile takım arkadaşı mı oldunuz?

Buna benzer eleştirileri hemen her Salı grup konuşmasında tekrarlayan Bahçeli, her defasında “Başkanlık sistemine tümden karşıyız. Parlamenter sistemin revize ederek geliştirilmesinden yanayız” yaklaşımı sergiliyordu.

Bahçeli Erdoğan’ı diktatör yapmaya mı karar verdi?

5 Ocak 2016’da, Erdoğan’ın “Üniter devlette başkanlık sistemi yoktur diye bir şey yok. Hitler Almanyası’na baktığınızda orada da görürsünüz” açıklamasına göndermede bulunmuş ve şöyle demişti: “Erdoğan, gerçek niyetini ele vermiştir. Erdoğan Hitler’i örnek alıyorsa, gitsin neo-Nazilerin avukatlığını yapsın. Tarihin hiçbir döneminde Türk milletinin sinesinden Hitler çıkmamıştır. Erdoğan’ın mizacıyla diktatörlük kaçınılmazdır. Türkiye’de seçilmiş despota gerek yok.”

Peki, acaba Bahçeli artık Erdoğan’ı diktatör yapmaya mı karar verdi de başkanlığın önünü açıyor?

Bazı MHP’lilerin “15 Temmuz’la birlikte bütün paradigmalar değişti” gerekçesiyle açıklanamayacak bir durum var ortada. Zira Bahçeli’nin tavır değişikliği darbe girişimi ile başlamadı. Bahçeli’nin Başkanlığa ‘evet’ deyişi, muhaliflerin sahneye çıkmasıyla eş zamanlı. Peki, bu U dönüşü koltuğu kaybetme korkusuyla mı alakalı yoksa çok daha önce başlayan AKP ile gizli ittifakın bir başka meyvesi mi? Bu soruya, bazı parçaları birleştirerek cevap verebiliriz.

Bir konuşmasında, “47 yıllık siyaset mazimizi karartacak en ufak bir karakter kırılması hamdolsun yaşamadık, yaşatmadık” diyen Devlet Bahçeli, ne hikmetse partide olağanüstü kurultay rüzgârları esmeye başlayınca büyük kırılmalara imza attı.

“Kaşı sırtımı, kaşıyayım sırtını”

21 Kasım 2015’te Sinan Oğan, 1 hafta sonra Koray Aydın, 2 gün sonra Meral Akşener, 23 Mart’ta da Ümit Özdağ, genel başkan adaylıklarını resmen ilan etti. Oğan, Akşener ve Aydın, Aralık başında delegelerden tüzük değişimli olağanüstü kongre için imza toplamaya başlamıştı. Nisan ayına gelindiğinde gerekli imzaların toplanacağı net bir şekilde görünüyordu.

Bu sırada MHP’de olağandışı bir gelişme yaşandı. Bahçeli, AKP’nin hukukçusu olarak bilinen Hukuki Araştırmalar Derneği (HUDER) Başkanı Hüseyin Kaya ile baş başa 1 saatlik görüşme yaptı. 13 Nisan 2016 tarihli bu sürpriz görüşme, başkanlık konusundaki ‘karakter kırılması’nın habercisiydi. MHP liderinin talebiyle yapılan görüşmeden ‘başkanlığa yeşil ışık’ çıktı. Kaya, Bahçeli’nin kendisine “Başkanlık kötü bir şey değil” dediğini ve Anayasa değişikliğinin uzlaşma ile Meclis’ten geçeceği mesajını verdiğini aktardı.

Bundan sonraki gelişmeler biliniyor. Bahçeli, Saray’ın devreye girmesi ve zincirleme hukuk garabetleriyle kongreden kurtuldu, koltuğunu kaptırmadı. “Ver Bilal’i, al iktidarı” dönemi kapandı, “Al başkanlığı, Bilal de sende kalsın” ya da “Kaşı sırtımı, kaşıyayım sırtını” dönemi başladı. “Kaçak Saray’a gitmem” efelenmeleri son buldu, Kaçak Saray’ın müdavimi oldu.

Milleti aptal yerine koyan bir yaklaşım

15 Temmuz’dan sonra rafa kalkan başkanlık talebi, 11 Ekim’de “AK Parti TBMM’ye getirsin, tartışalım” çağrısıyla Bahçeli tarafından raftan indirildi. 1 ayda da bu noktaya gelindi. 7 Haziran seçimi sonrası koalisyon çağrılarına “HDP ile yan yana gelmem” diye kapıyı kapatan Bahçeli, artık “Öcalan’ın projesi” diye eleştirdiği başkanlık sisteminde bir koçbaşı.

Ancak iki taraf da, meseleyi ‘başkanlık tartışması’ olmaktan çıkarmak için bir çeşit şark kurnazlığına gidecek gibi görünüyor. Fiiliyatta tam tekmil başkanlık olacak ama adına ‘başkanlık’ değil ‘cumhurbaşkanlığı’ denilecek. Böylece hem Bahçeli, yukarıda sıraladığımız bütün o tükürükleri yalamamış olacak hem de AKP, halkın antipati duyduğu ‘başkanlık’ ilacını şekerleme paketiyle halka yutturabilecek.

Bazı MHP’liler, Bahçeli’nin 7 Haziran sonrası yaptığı, “Cumhurbaşkanı Anayasal sınırlarına çekilsin” ikazını hatırlatarak olan bitenin bundan ibaret olduğu savunmasını yapıyor. Ancak bu fazla naif, değilse bile milleti aptal yerine koyan bir yaklaşım. Çünkü o ikazda, Cumhurbaşkanı’nı sınırlarına çekilmeye zorlayan bir itiraz vardı. Erdoğan’ın sınırlarını aşmasını kabullenmeyen ve başka türlü bir sistem değişikliğine de katiyen rıza göstermeyen bir duruştu. Şimdi ise Cumhurbaşkanı’nın bütün sınırları çiğnemesine meşruiyet sağlamaya çalışıyor Bahçeli. Kaldı ki Meclis’te hangi tavrı alırlarsa meydanlarda da aynı tavrı sergileyeceklerini ilan etmişti. Yani referandumda ‘evet’ diyecek.

MHP liderinin AKP’yi tuzağa düşürdüğü, Meclis’teki oylamada firelerle 330’un altında kalınacağı; böylece hem başkanlığın gündemden düşeceği hem de AKP’de çalkantılar olacağı iddiası da büyük bir algı operasyonu.

Çünkü bu zaten olmuştu. Bahçeli, 7 Haziran’dan sonra ‘Evet’ deseydi AKP dönemi kapanmıştı. Eğer Bahçeli o gün orada Erdoğan’ı kuyudan çekip çıkarmamış olsaydı belki bu görüş tartışılabilirdi. Ya da sonrasında Bahçeli tam bir Saray katakullisi ile koltuğunu kurtarmamış olsaydı ve ‘en ufak bir yanlışında’ yine aynı garabetlerle genel başkanlığa veda etmeyecek olsaydı bu görüş yine tartışılabilirdi belki. Zaten Bahçeli’nin son dönem konuşmalarına bakıldığında böyle bir ihtimalin olamayacağı net bir şekilde görülüyor. Bahçeli adeta AKP’li bir vekil ya da bakan gibi konuşuyor. “Tek millet iki devlet” deyişiyle birlikte, “tek dil iki parti” söylemi de oturdu.

Kamuda yapılacak kıyım için ülkücü kadrolarla ittifak

Aslında olan biten şu: Erdoğan, MHP’deki kaset operasyonundan sonra ince ince partiyi ele geçirdi. Cemaate savaş açarken bütün muhalefeti yok etmişti. Kamuda yapılacak kıyım için de ülkücü kadrolarla ittifak yaptı. Her ne kadar Bahçeli kürsüde Erdoğan ve partisine sert eleştiriler yöneltse de perde arkasında ‘devletin’ paylaşıldığı bir koalisyon vardı. Emniyette, yargıda, bürokraside ülkücü kadroların önü açılmıştı. Perde gerisinde bütün görüşmeler yapılmış, pazarlıklar bitirilmiş ve anlaşmalar imzalanmıştı.

Bahçeli’nin, 7 Haziran sonrası bütün reel-politiği alt üst ederek koalisyonu engellemesi ve Türkiye’yi yeni bir seçime sürüklemesinin nedeni buydu. Üstelik oy kaybedeceğini bile bile… Bu maskeli balo daha uzun süre devam edecekti ama muhaliflerin ortaya çıkıp kongre çağrısı yapılmasıyla kartlar açık oynanmak zorunda kalındı. Yani Bahçeli, Erdoğan koltuğunu koruduğu için başkanlığa destek çıkmadı; aslında Erdoğan, kendisine her anlamda destek oluyor diye Bahçeli’nin koltuğunu korudu.

Kendi delegesinden kaçmış bir liderin, şu saatten sonra başkanlıkla ilgili, “Millet ne derse odur, neye karar verirse boynumuz kıldan incedir” nevinden açıklamalarının siyaseten bir manası yok. Devlet Bahçeli, Kendisini ‘omurgalı’ olmaya çağıran dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’na, “Onu bunu bırak da Erdoğan’ın tutsağı haline nasıl geldiğini açıkla” diye seslenmişti. Şimdi sanırım Bahçeli’nin de bir açıklama borcu var.

Ali Adil Çakar, 18.11.2016 /TR724

Kumpas emirlerini kim veriyor? [Nazif Apak]

Geçenlerde ‘Bazı yazar ve gazetecilerin tutuklanması Reis’in operasyonuydu ama ‘Cemaat’in üzerine yıkıldı’ manasına gelen birkaç satır yazmıştım. Merak edip soranlar var. ‘Nasıl yani?’ diyenlere somut bazı olaylardan bahisle birkaç ip ucu vereyim.

En az on gazetecinin olduğu bir ortamda yaşanan olayı oradaki bir meslektaşımdan naklediyorum: Büşra Ersanlı hakkında soruşturma başlatılmasının hemen akabinde yaşanıyor olay. Ersanlı akademik çevreler ve gazete yöneticileri tarafından iyi tanınan, sevilen bir insan. Dolayısıyla onun tutuklanmasına tepkiler var.

O günlerde en ağır yazılardan birini Ali Bayramoğlu yazmıştı. Mustafa Karaalioğlu da benzer bir görüş ortaya koymuştu. Tam bu sıcak atmosfer devam ederken gazeteciler Erdoğan ile görüşme yapıyor. Daha sorular sorulmadan Erdoğan Karaalioğlu’na hışımla yükleniyor. ‘Sen nereden bilebilirsin o dosyada neler olduğunu! Bir de kalkmışsın ‘tutuklanması yanlış’ diye uluorta konuşuyor, yorum yazıyorsun!’ Dostumun anlattığına göre herkes şokta.

Tam o esnada başka bir şok daha yaşanmış. O günlerde yeni yeni Erdoğan’ın yanına sokulan Jöleli, havayı iyi koklamış, Reis’in gözüne girecek bir pozisyon yakaladığını düşünmüştür. Karaalioğlu’nu saf dışı bırakmaya o gün başlamıştır Jöleli. Mustafa’yı küçük düşüren ama Reis’in ağzını kulaklarına vardıran bir çıkışla Ali Bayramoğlu’nun Büşra Ersanlı’ya destek veren yaklaşımı yerden yere vurur. Erdoğan mest!

BÜŞRA ERSANLI’NIN TUTUKLANMASINA UZANAN HER ADIM ERDOĞAN’IN EMRİ

Gazeteciler olay yerinden uzaklaşıp kendi kendilerine ‘Yahu az önce neler oldu?’ diye konuşmaya başladığında iki gerçekle karşı karşıya geldiklerini anlamışlardır. Çıkarımları şöyleymiş: Bir: Büşra Ersanlı’nın tutuklanmasına uzanan her adım bizzat Erdoğan’ın bilgisi ve emri dahilinde yapılmaktadır. İki: Erdoğan bir zamanlar ‘dava arkadaşlığı’ yaptığı kişilerden rahatsızdır ve kendine yağcılardan kurulu bir ekip aramaktadır.

Olaya tanık olan ve devlet kanalıyla sunulan olanakları elinin tersiyle çeviren bir dostumun anlattığına göre bir olay daha yaşanır o gün. Zaman’ı temsilen gelen yönetici hiç beklenmedik bir şekilde (ve üstelik o sırada Ali Bayramoğlu ile küs olmasına rağmen) Jöleli’ye ağır laflar söyler. ‘Bir daha burada olmayan bir meslektaşımız hakkında linç edici laflar söylersen, açık söylüyorum, aramızda hır gür çıkar; bunu bilmiş ol!’ bu beklenmedik çıkış karşısında Jöleli kem küm eder ve susar.

İşin daha belirgin bir halini Ankara’daki gazeteciler daha sonra öğrenmiş oldu. Meğer ‘cemaat ile bağlantılı’ olmakla suçlanan Emniyet görevlileri Büsra Hanım’ın tutuklanmaması için adeta yalvarmışlar. Neden? Çünkü göz altına alınmayı, tutuklanmayı vs. gerektiren ciddi bir şey yok ortada. Ama karşılarında ‘milli irade’ öyle istemiş, süreç başlatılmıştır.

HUKUKSUZ TUTUKLAMALARI YAPANLAR YANLIŞA NEDEN ORTAK OLDU?

İster istemez akla şu soru geliyor değil mi: Hukuksuz bir şekilde gözaltına alınma ya da tutuklanama işlemini yapan görevliler, neden yanlışa ortak oluyor? Üst düzey emniyet görevlisi ya da savcı/hakim durumundaki şahıslar hukuki olmayan işlere neden boyun eğiyor? Aslında olay şu: Devlet aygıtının başında oturan kişi(ler) üst düzey bürokrata keyfi bir emir veriyor; bürokrat çoğu kez çaresiz. Çaresizlik şuradan kaynaklanıyor ve insanlar şu mazeretin arkasına sığınıyor: Bu pis işi ben yapmasam zaten bir çıkıp yapacak. Ben devre dışı kalacağım o adam yükselecek. Ayrıca sorumluluk bende değil, ben emir kuluyum; şayet bu bir suç ise bana bu emri veren ‘sağlam irade’ suçludur. Bir gün hesap sorulursa çıksın o versin hesabı.’

Böyle bir mantıkla ‘devlet görevi’ yapılamaz tabii ki. Ancak Türkiye’deki bürokrasi gerçeği de bu. Cemaate yakın olmakla suçlanan pek çok bürokrata ‘Ya bu emri yerine getir ya da başkasına zaten yaptırır seni de bitiririz’ mantığıyla iş yaptırıldı. Nedim de öyle tutuklandı Şık da; başkaları da.

En önemlisi İlker Başbuğ’un tutuklanması. Ali Fuat Yılmazer doğru söylüyor: Başbuğ’un tutuksuz yargılanmasına isyan eden, ilgili görevlileri azarlayan ve ‘Gereğini yapın’ diyen bizzat Erdoğan’dır. Ortada yazılı bir emir olmadığı ve her şey Reis’in iki dudağı arasında söylenen söze dayandığı için şimdi hiç kimse kapalı kapılar arkasındaki emri kanıtlayamıyor.

BAYKAL’IN KASEDİNİN ÇEKİLMESİNİ ERDOĞAN BİZZAT EMREDİYOR, ÇEGİMLERİN PLANINI DA YAPIYOR

Bilebildiğimiz kadarıyla (en azından şimdilik) sözlü emirlerin suç üstü yapılmasının tek istisnası var. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a kurulan kaset tuzağı. Hürriyet Gazetesi ve onun Ergenekoncu muhabiri ne derse desin ortada bir gerçek var: Baykal’ın kasetinin çekilmesini Erdoğan bizzat emrediyor, görüntüleri önceden izliyor, yorumluyor. Çok sağlam bir kaynaktan öğrendiğime göre konu, sadece Erdoğan’ın gözlük takarak Baykal’ın görüntüsünü izlemesinden ibaret kısa bir estantene değil. O görüntünün başı da sonu da var. Oradaki konuşmalarla Erdoğan’a resmen suçüstü yapılmış. Erdoğan sadece seyirci değil yani. Bizzat emir vererek ilk defa nerede yayınlanması gerektiğini ve bu görüntüler sonrasında nasıl bir havanın oluşturulmasını planlıyor. Hatta görüntü kalitesini pek beğenmiyor da bir daha ve daha net çekilmesini talep ediyor. Meydanlarda ‘Özel değil genel! Genel!’ diye kükremesi olayın bizzat sahibi olmasından kaynaklanıyor.

Peki o görüntüyü ilgili bürokrat niye çekiyor? Şundan: Ortada yazılı olmayan kanunsuz bir emir var. Bunu yapmasa bürokrasideki sonu gelecek; yapsa bir gün emri veren ortadan çekilip kendisini suçlayacak. O da bir çözüm bulmuş anladığım kadarıyla: Hem emri yerine getirecek hem de emrin verilişini laptoptaki kayıt imkanından yararlanarak kaydedecek. Ve resmen kendisine kanunsuz emir veren adamı suç üstü yakalıyor bürokrat. Olaya çok vakıf bir siyasetçi dedi ki ‘İddia ediyorum görüntülerin başı ve sonu yayınlanırsa (kim yayınlayabilir ki şu an) kumpasın kim tarafından yapıldığı, emrin kim tarafından verildiği, bürokratların hukuksuz işlere nasıl zorlandığını herkes görecek.’ Baykal konuyu ayrıntısıyla bildiği için olayın çarpıtılmasına izin vermedi, vermiyor…

İşin acı tarafı da şu: İtibarsızlaştırılmak ve tutuklanmak istenen herkes için emri veren kişi bilindiği halde ‘cemaat’i suçlamak bazılarına kolay geliyor. Gözü kesmiyor pek çoğunun Reis’e ‘yanlış yaptın’ demeye. Nasıl olsa cemaat hakkında yazıp çizmek, atıp tutmak kolay. Yalnız unutulan bir realite var: bir gün gerçekler er geç ortaya çıkacak ve herkes maskesi düşmüş bir kumpas düzeni ile karşı karşıya gelecek. Ümit ederim ki o gün iş işten geçmiş olmasın…

Nazif Apak, 18.11.2016 /TR724