Annesini yiyen yamyam gibi [Abdullah Aymaz]

Profesör Szigeti Yenö ile bir sohbetimiz oldu. 80 yaşındaki bu delikanlı ruhlu bilim adamı, siyasetin dine karışmasından çok rahatsız. Aslında sadece dini değil, milliyetçilik gibi insanların değer atfettiği neler varsa, bunları siyasîlerin istismar etmesine karşı nefret duyuyor… Bir teolog olarak, dinlerin öğütlediği ahlâkî güzelliklerin yaşanmasına çok önem veriyor. Şunları söyledi: “Benim anladığıma göre, Hıristiyan şeytan ayrı, Müslüman şeytan ayrı diye bir şey yok: Tek şeytan var… İnanç sâhibi kimseler, ruhî hayat nasıl olmalı diye bu hususa yoğunlaşmaları lâzım. 

“Ben Fethullah Gülen’in kitaplarını tanıdıktan sonra araştırdım. Modern İslâmî düşünce ve diyalogu esas alıyor. Terörle ilişkilendirmek mümkün değil. Bu hususta bir makale yazarak bu meseleyi net olarak ortaya koydum. Bilgi suiistimali olduğu kanaatındayım. Bazı algı operasyonları ile ortaya bilgi kirliliği pompalanıyor.

“Diyaloglarda, birbirimizin nasıl olması gerektiği konusunda belirleyici olmamalıyız. Saygı ile birbirimizi dinlemeli ve ‘Bir şeyler öğrendim; her halde benden de öğrenmişlerdir.’ demeliyiz. Adâleti kendi tarafımıza yontmamalıyız.

“Aslında insan yapısı ve yaratılışı itibariyle medenîdir. Yani tek başına yaşayamaz. Bir toplum içinde bulunmak zorundadır.”

“Evet ‘Ben bir’im diğerleri ‘sıfırdır’ diye düşünmek çok yanlıştır. Allah, çiçekleri farklı farklı yarattığı gibi, güllerin hiçbirisini öbürüne benzetmemiş; böylece müthiş bir zenginlik ve güzellik ortaya koymuştur. Evet, farklılıkları zenginlik olarak değerlendirmeliyiz.

“Düşmanlık ve terörde kim kazanıyor. Öldüren mi? Ölen mi? Hiç birisi… Sadece silah satanlar kazanıyor. Ama toptan insanlık kaybediyor.

“Siyasîlerin hele hele, dini istismar ederek yolsuzluk ve haksızlık yapanların o dine verdiği zararı hiç kimse veremez.

“Sevgi ve saygı ortadan kalktıktan sonra, zararımızın hesabını bile tutamayız. Bir tramvaya bindik gençler bütün yerleri işgal edip oturmuşlar. Beli bükük, eli bastonlu yaşlı bir kadın ayakta bekliyor. Yolculardan birisi, bir gence işaret edip ‘Bak şu yaşlıya’…’ dedi. Genç ne dese beğenirsiniz ‘Ama ben ondan önce gelip oturdum. Yerimi veremem’ dedi. Böyle bir anlayış toplum için fecaat!...

“Bir yamyam toplumunda çocuk gelmiş. ‘Anne karnım aç!’ demiş. Anne ‘Biraz bekle!’ diye karşılık vermiş. Çocuk birkaç defa daha açlığını tekrarlamış. Netice alamayınca saldırıp annesini yemeye başlamış. Sonra ağzı kanlar içinde kalmış. Karnını doyurmuş ama bu sefer ‘Eyvah ben yetim kaldım!..’ diye ağlamaya başlamış. Bu bir fıkra ama pek çok şeyi anlatıyor zannederim.” 

Prof. Dr. Szigeti Yenö’nün, Fethullah Gülen Hocaefendi için yazdığı  makalesinden bazı bölümler aktarıyorum:

“Gücün öfkesi gösteriyor ki, Türkiye’de savcı, iki defa  müebbet , 1900 yıl cezası, ayrıca çok büyük para cezası istedi Gülen için. Sebebi ise Gülen tarafından meydana getirilen bir ‘virüs’ (!)  bütün  Türkiye’de çok yayıldı. Bu yüzden ülkenin ‘temizlenmesi’ne (!) ihtiyaç var. Ayrıca Cumhurbaşkanı ‘idam’ düşüncesini sıkça dile getiriyor.

“Erdoğan’ın siyasi amacı çok açık. Güçlü bir İslam geleneği olan ülkesinde, İslâmiyeti, partisinin politik amaçları için kullanmak istiyor. Dinî ve dünyevî  çıkarlar, toplum hayatı, düşünce ve aksiyon, toplumsal davranışlar ve toplumsal yapı birbiriyle ters düşemezler. Türkiye’de öyle görünüyor ki, şimdi bu ters düştü. Erdoğan ve Gülen’in İslam tanımları tamamen zıt. Erdoğan, siyasal İslamı  geri getirmek istiyor. Gülen ise Batı’da da kabul edilebilir, etik tabanlı, bugünün dünyevi problemlerine cevap veren diyaloga açık İslamı tanımlıyor. Politik amaçlı olmayıp, topluma yönelik, toplumu yetiştirip, iş  adamları  birliği ile ekonomik kalkınmaya katkıda bulunmak istiyor.

“Aslında insanların kalplerine , ruhlarına ve akıllarına hitap eden ve baştan beri problemlere ışık tutan ve bu şekilden başlayan İslam dini, iç ve dış siyasi güçler arasında devam eden problemlerden dolayı  bir savaş ideolojisine veya bir politik sisteme benzetilmeye yol açmıştır.

“Erdoğan’ın Türkiye’de dinini yasayan Müslüman insanlara , yurttaşlarına şüphe ile yaklaşması sürpriz değil, çünkü Erdoğan’ın düşüncesi farklı. Bu yüzden diyalog ve barış  isteyen alimin hareketinin bir numaralı düşmanı  oldu.”

Evet, dıştan bakan bir göz bu meselede değerlendirmelerini işte böyle ortaya koyuyor…

[Abdullah Aymaz] 25.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Siyasal İslam ve cemaatler/tarikatler [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bütün İslamcıları aynı kategoriye sokmak doğru olmayabilir; ancak siyasal İslamcı gruplar benzer refleksleri gösterirler. Siyasal İslamcılar kendilerinin iktidar olmasıyla genelde ülkenin, özelde ülkedeki bütün Müslümanların problemlerinin çözüleceğini düşünürler. Türkiye’dekilerin hayalciliği daha da ötedir. Osmanlı bakiyesi olmaktan ve yüzyıllarca Hilafet yetki ve gücünün bu topraklarda olmasından kaynaklansa gerektir; bizdeki siyasal İslamcılar iktidar gücünü kullandıklarında bütün ümmetin problemlerinin çözüleceği zehabına kapılırlar ve buna yürekten inanırlar.

Siyasal İslamcılar problemleri çözme noktasında siyaseti tek (y)etkili kanal kabul ederler. Kendilerini “öncelikli”, “kapsayıcı”, “çatı”, “kuşatıcı” görür, diğer bütün ekolleri-cemaatleri kendilerine tabi olması gereken “teb’alar” olarak algılarlar. Siyasal İslamcılar “büyük abi”, “lider”, cemaatler/tarikatler ise onların dediklerini yapması gereken küçük kardeşler; önemsiz oluşumlardır. Onlar “ulul emr”, cemaatler “itaat etmesi gereken halk”tır. O nedenle bütün cemaatleri, tarikatları dizayn etme, şekillendirme ve gerektiğinde cezalandırma yetkisini kendilerinde görürler. Parti Müftüsü’nün (Hayreddin Karaman) verdiği “umumun (partinin ve hükümetin kastedilir) selameti adına bazen bir kişi, bazen bir grup ve cemaat, bazen bir bölge feda edilebilir” lafı bu ön kabule dayanır. Son zamanlarda hükümetin İslami, hukuki ve ahlaki hiçbir kural kaide dikkate almaksızın devletin bütün gücünü hoyratça kullanarak bir Camia’yı bitirmeye, imha etmeye çalışmasının altında yatan mantık budur. İktidarlarına biat ve itaat etmeyen, muhalefet eden, eleştiren kim olursa “isyancı”, “baği”, “hain” ilan edilmekte ve üzerilerine coplarla, Tomalarla yürünmektedir. Bunu yapanlar Furkan Vakfı gibi çarşaflı-sakallı dindar bir cemaat de olsa bakış açıları değişmemektedir. İnsanları/grupları kontrol altına almak için ezmeyi, zulmü, işkenceyi, adam kaldırmayı meşru görmektedirler.

Siyasal İslamcılar liderlerini “ulul emr”, kendi yapılarını “mutlak tabi olunması gereken tek hareket” kabul ederler. Eğer iktidarda iseler, onlar bir siyasal partiden öte, bütün İslami cemaatlerin temsilcisi, “meşru İslami hükümet”dir. İslam’a, ahlaka uymaz uygulamalarına, açık haramları helal kılmalarına rağmen bu iddialarından vazgeçmezler. Merhum Erbakan açık haramları meşrulaştırmıyordu. Bazı olumsuzluklara karşı tavırlı ve duyarlı idi. AKP iktidarlarında bu duyarlılık ve duruş tamamen bitmiştir. Siyasal İslamcılar kendilerine biçtikleri “lider” rolünden dolayı diğer İslami cemaatleri “terbiye etme” hakları olduğunu düşünür, cemaatleri bölmekten, yapılandırmaktan çekinmezler. Biat etmeyenleri ayrıştırır, ötekileştirir, mücrimleştirirler. Teslim alamadıklarını kamuoyu önünde linç etmekten, her türlü itham ve iftira ile karalamaktan kaçınmazlar.

Siyasal İslamcılar gücü ve yetkiyi kutsar. İslami kavramları ve değerleri iktidarını tahkim etmek ve alternatifleri yok etmek için sınırsızca ve suiistimal ederek kullanır. Zira İslam’ı ancak onlar temsil ederler ve yönetme hakkı, tekeli onlardadır! Diğer Müslümanlar-cemaatler-hareketler onlara oy deposu ve payanda olmak mecburiyetindedir! Siyasal İslamcılar “yönetici elit”, “seçkin”, “üst tabaka”; diğer cemaatler-hareketler ise sosyal tabandır, yığınlardır! İnsan yetiştirmek, toplumu dergâhlarda, medreselerde, ışık evlerde hazır hale getirmek cemaatlerin görevi, onları kullanmak ve devleti yönetmek ise siyasal İslamcıların hakkıdır! Diğer Müslümanlara bu elitist, seçkinci psikoloji ile bakarlar.

İlk iki döneminde muhafazakâr demokrat olduğunu söyleyen AKP 2011 sonrası fabrika ayarlarına, siyasal İslamcı reflekslere geri dönmüştür. Ali Bulaç gibi gerçek İslamcılar AKP’nin bu tavrını siyasal İslamcılıktan öte, otoriterleşmeye ve yozlaşmaya vermektedir. Ancak bugünlerde kendisi de hedefe konan Bülent Arınç’ın 2-3 yıl önce kullandığı ifadelerinde görüldüğü üzere AKP, cemaatleri kendine mahkûm ve mecbur görmekte, İslamcı siyaseti bütün grupların/cemaatlerin üstünde konumlandırmaktadır. Hatırlarsanız Arınç: “Biz yoksak siz de yoksunuz; olmazsınız” demişti. Bu aslında devletin, sistemin merkezine oturmanın, ona hâkim olduğu, kontrol ettiği zannının bir sonucudur. AKP iktidarının ilk dönemlerinde, Cumhuriyet mitinglerinin beyaz-aristokratik kesimler adına konuşan laikçi, Çağdaş Yaşam Vakfı kurucusu Türkan Saylan, bir konuşmasında “Biz asılız; bu ülkede bizim istemediğimiz bir şey olmaz” demişti. AKP’nin bugünkü herkesi yok sayan tavrı ile dün kendini her şey, sistemin sahibi sanan Kemalistler arasında halka bakışta aslında hiçbir fark yoktur. Bu tepeden bakışın dindarlara-cemaatlere farklı olacağını sanma bir yanılsamadır. Nitekim son günlerde Furkan Vakfı mensuplarına yapılan şiddet ve baskı buna çarpıcı bir örnektir. Bugün AKP’ye destek veren cemaatler iktidarı eleştirdiklerinde veya “biat”tan vazgeçtiklerinde anında şeytanlaştırılıp ötekileştirilecek, “terör örgütü”, hatta “firakı dalle” ilan edilecektir. Maalesef artık yeni kurbanların sesini duyurabileceği herhangi bir medya/mecra da kalmamıştır. Belki de bu gerçeği gördükleri için, zulüm ve baskı düzenine, iktidarın hergeçen gün batmasına rağmen kayıtsız şartsız desteği sürdürme mecburiyeti hissetmektedirler.

Siyasal İslamcı geleneğin diğer cemaat ve gruplara tepeden bakan anlayışı ile mevcut hükümetin otoriterleşme eğilimleri, Erdoğan’ın tek adamlığı ve hırsı birleşince karşımıza her şeyi yakıp yıkmaya kararlı bir ejderha (Leviathan) çıkıyor. Bu gün bazıları kendilerini emin-mahfuz görseler de az ayrılık yaşandığında, farklı görüşler ortaya konduğunda onlara da benzer yöntemlerin uygulanmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Hemen bütün cemaatlerin, İslami hizmet gruplarının yapılanması benzerdir. Geçmişinde en küçük bir şiddet bulunmayan Hizmet Hareketinin “Terör Örgütü” ilan edilebildiği bir ortamda ülkede terör ithamından kim kurtulabilir?

Referandum sonrası anayasal ve yasal kılıfı da hazırlanan Erdoğan’ın tekelindeki yönetim anlayışı artık sadece laik-seküler kesimler için değil, bütün İslami gruplar-kesimler için tehditttir, tehlikedir. Bu zihniyetin ne zaman hangi grubu şeytanlaştıracağı  ve hedefe koyacağı meçhuldür. Ayrıca AKP/Erdoğan kıyamete kadar iktidarda kalmayacaktır. Devran döner ve bir başka kesim-zihniyet iktidara gelirse şu an Erdoğan’ın elini güçlendiren antidemokratik düzenlemelerin dindarlara/muhafazakarlara/cemaatlere yönelmeyeceğini kim garanti edebilir? 16 Nisan sonrası elde edilen devasa güç ve yetki AKP eliyle veya başka iktidarlarca muhalifleri, sivil-sosyal kesimleri devlet gücüyle ezmenin, sindirmenin yolunu açmıştır.

Toplumun muhafazakâr olan-olmayan bütün kesimleri, her türlü cemaat ve tarikat, tasavvuf liderleri, kişisel uygulamaları değil anayasal ve yasal düzenlemeleri esas almalı ve demokratik hukuk düzeninin korunmasına hassasiyet göstermelidirler. Zira kişiler ve hükümetler geçicidir. Ama anayasal ve yasal düzen kalıcıdır, süreklidir. Referandumla bir kişiye padişahı aşan yetikiler verildi. Tarih boyunca tasavvuf ekollerinin, büyük tasavvuf-din âlimlerinin bu tür sübjektif uygulamalardan çektikleri düşünülürse onların destekleriyle şekillenen bu otoriter-hukuk dışı düzenin en başta onları vuracağını söylemek kehanet değildir.

Erdoğan’a ve otoriterleşmeye verdikleri kayıtsız-sınırsız destekle dindarlar/cemaatler en başta kendi ayaklarına sıktılar. Ama pek çoğu bunun farkında bile değil!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 25.4.2017 [TR724]

AKPM Türkiye’yi tekrar ‘denetim sürecine’ alabilir [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerin gerilemesinden dolayı Türkiye’yi tekrar (monitoring) denetim sürecine alabilir. 15 Temmuz’dan beri insan hakları, hukuk, yargı, ifade özgürlükleri ortadan kaldıran Türkiye, son olarak AGİT raporuna göre  referandumla birlikte demokrasiyi sıfırladı. AKPM’nin alacağı karar AB üyelik sürecini dolaylı olarak etkileyecektir ve böylece müzakereler sona erebilir.

Türkiye, belki resmi değil ancak filli olarak tek adam rejimine dönüştü. AKPM 3 oturumdur (yaklaşık 9 aydır) mühlet veriyor. Türkiye’de demokrasi ve temel insan hakları konularında değişiklik olmadığı hatta kötüye gidiş gözlemlediği için Salı günü genel kurulda Türkiye’yi denetim sürecine almayı oylayacak. Kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyinde demokrasi liginde dibe vururken, yıllardır üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği de müzakereleri durdurmayı planlıyor. Eğer Avrupa ile bağlar koparsa, Türkiye yönetimi biçimi de dahil olmak üzere Ortadoğu ülkelerinden pek farkı kalmayacak. Temel insan hakları, özgürlükler,  konusunda yönlendirecek ve standartları yükseltmek için raporlar hazırlayacak bir kurumun kalmaması anlamına geliyor.

AKPM’nin kararı Avrupa Parlamentosunu yönlendirecek

Salı günü genel kurul salonunda İngebjørg Godskesen ve Marianne Mikko’nun hazırladığı, “Türkiye’de demokratik kurumların işleyişi” raporu görüşülüp oyalamaya sunulacak. Yargının bağımsızlığı, medya özürlüğü, OHAL ve KHK’ların işleyişi gibi konuların tartışıldığı daha önceki oturumların izlenimi raporun kabul edileceği yönünde. Avrupa Konseyi’nin alacağı karar Avrupa Parlamentosu için de belirleyici nitelikte olacak. Örneğin 2004 yılında AB ile resmen müzakerelerin başlaması, Avrupa Konseyinde Türkiye’nin denetim sürecinden çıkması neticesinde olmuştu.

AKPM‘nin mühleti suiistimal edildi

AİHM’e yığılan on binlerce dosyanın altından kalkamayacağını anlayan Konsey ve Türkiye, OHAL komisyonu çözümünü buldu. Belki de sadece zaman kazanıldı. Bu sayede Ocak’ta görüşülmesi konuşlan “denetim süreci” konusu Nisan ayına ertelendi. Süreç 3 ay uzadı fakat değişen bir şey olmadı. 15 Temmuz’dan sonra AKPM sonbahar ve kış oturumlarını gerçekleştirdi. Konsey bu oturumlarda açık şekilde Türkiye’nin tekrar demokrasi çizgisine dönmesi için mühlet verdi. Fakat Erdoğan ve AKP hükümeti bu süreyi demokrasi çizgisine dönmenin yerine, gücü tek elde toplamak ve halk üzerindeki baskıyı daha da artırmak için kullandı. 8 Mart’ta Paris’te toplanan AKPM denetim komisyonu Türkiye’nin tekrar siyasi denetim sürecine alınması yönündeki raporu oy çokluğu ile kabul etmişti. Salı günü tartışmanın ardından yapılacak oylama ile Türkiye denetim sürecine düşeceğine kesin gözü ile bakılıyor. Ayrıca AGİT’in, referandum sonrası açıkladığı “referandum adaletsiz ve şaibeli” ön raporu da genel kurulun karar vermesinde etkili olacaktır.

Venedik komisyonu son uyarıyı yapmıştı

Venedik komisyonu ise referandum öncesi 10-11 Mart tarihlerinde yaptığı son toplantıda Türkiye’nin kötü gidişine son çağrıyı yapmış ve 10 maddelik acil eylem planı sunmuştu. Adil yargılama, OHAL in kaldırılması, OHAL komisyonun hızlı işlemesi (henüz kurulmadı bile), avukatlara erişim yasağının kaldırılması, milletvekillerinin ve gazeteciler serbest bırakılması gibi isteklerin neredeyse hiç birisi yerine getirilmedi. OHAL’de referandum olmaz uyarılarına rağmen,  referandum OHAL ortamında yapıldı ver hemen ardından 3 ay daha uzatıldı.

AKP alkışladığı kurumları şimdi itibarsızlaştırıyor

Türkiye’de popülist siyaset “Avrupa’da herkes Türkiye’nin kuyusunu kazıyor” havasını estiriyor. AKP hükümeti kirli siyasi iktidarının devamı için 5 yıl önce alkışladığı Avrupa kurumlarını bugün halkın nazarında itibarsızlaştırıyor. Avrupa’dan hazırlanan raporlar son bir kaç yıldır “sen kimsin ya” o raporu iade ediyoruz” tepkileriyle görmezden geliniyor. Ne var ki aynı kurumlar 2004-2010 arası Türkiye’nin demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler, ve yargı sistemi gibi konularda yaptığı reformlardan dolayı raporlar hazırlamış ve AKP hükümetinden alkış almıştı.

İlk gerileme 80 askeri darbesiyle, ikinci gerileme AKP sivil darbesiyle oluyor

Benzer durum daha önce 1980 darbesinde yaşanmıştı. Avrupa Konseyi 80 darbesinin ardından Türkiye’de demokrasinin işlemediği gerekçesiyle üyeyi askıya almıştı. 37 yıl sonra sivil hükümetin demokrasiye yaptığı darbe neticesinde demokratik kurumlar işlemez hale geldi ve Türkiye denetim sürecine düşmek üzere.

Denetim sürecine alınırsa ne olur?

Türkiye 13 yıl sonra denetim sürecine alınırsa Azerbaycan, Ermenistan, Sırbistan, Gürcistan gibi demokratik kurumlarında ciddi sorunlar bulunan ülkeler konumuna düşecek. Bu aynı zamanda Avrupa Konseyine “grand payeur” en fazla para ödeyen fakat denetim sürecine düşmüş tek ülke olacak. Aynı zamanda denetim sürecinden çıktıktan sonra tekrar denetim sürecine alınan ilk Avrupa ülkesi olacak.

AB müzakerelere nokta koyabilir

AB dışişleri bakanları toplantısında Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin durdurulması gündeme geldi. Alman Die Welt gazetesinin haberine göre “AB Dışişleri Bakanları, konuyu önümüzdeki hafta (28-29 Nisan) Malta’da yapacakları toplantıda gündemlerine alacak ve AB Komisyonu’na, Ankara’nın müzakere kurallarını ihlal edip etmediğini ve bu doğrultuda görüşmelerin askıya alınıp alınmaması gerektiğini araştırmasını isteyecek.” Üye devletlerden 16’sinin onayı ile müzakereler durdurulabilir.

[Mehmet Dinç] 25.4.2017 [TR724]

Erdoğan ve AKP, IŞİD’ci ‘manyak tipler’le ilişkiyi neden bitirmiyor? [Analiz: Erman Yalaz]

Dört çeker bir aracı çalınan bir vatandaş, uzun uğraşlardan sonra Suriye’de bulmuştu lüks otomobilini. Hemen harekete geçip, üstelik  risk alarak sınırı aştı.  Suriye’nin bir vilayetinde noter aracılığıyla satışından hemen önce aracını bulmuştu.  Devlet sistemi ve resmi daireler yok edilmiş, yerine kimi yerde IŞİD, kimi yerde El Nusra, kimi yerde PYD geçici yönetimlerinin temsilcilerinden oluşan tali makamlar oluşturulmuştu. IŞİD’in etkili olduğu bölgede böyle bir yetkiliyi bulup uzun uğraşlarla derdini anlatmayı başarmıştı bu vatandaşımız. Şase numarasından, aracın rengine, kaza izlerine kadar delilleri  sıraladı. En sonunda aracı satmak isteyen Suriyeli şahısla karşı karşıya gelmişti. Onu da ikna edip aracını alıp geri dönmek istiyordu. Hatta çalınmış ve Suriye’ye satılmış aracı için bedel ödemeye bile razıydı.

Ancak IŞİD saflarına katılmış şahıstan aldığı cevapla şok olmuştu: “Bu araç benim, önceki sahibini ellerimle boğazladım! Kimseye geri vermem!” Suriye’deki savaşı yakından takip eden bir gazeteci arkadaşım anlatmıştı bu dramatik olayı 3 yıl önce.  IŞİD’in yönettiği bir bölgede,çalıntı aracını bulan bir Türkiyeli’nin hayal kırıklığının hikayesiydi. Aynı zamanda IŞİD kafasının hadiselere bakışının özeti. Elleriyle boğazladığı kişiden çalınan otomobillerin hikayesi.

AKP iktidarı ve Erdoğan taraftarları da benzer akıl yürütmeleri ve davranışları serdediyorlar. Kimi zaman teşkilata yapılan bir iç konferans ya da konuşmada, kimi zaman sosyal medyada ortaya çıkıyor içlerindeki IŞİD canavarı. Durdurulamayan trafik canavarı gibi AKP alarm veriyor. Gazetecilerin hanımlarını hareme almaktan söz edenleri mi ararsın, elinde silah paramiliterlik yapmak isteyenleri mi… ‘IŞİD ile ben aslında aynı zeminde büyüyoruz’ diyor bütün bunlar. Bir de birbirlerini besleyip büyüttükleri eklenmeli buna.

15 TEMMUZ’UN PARAMİLİTERLERİNİN İLK GÖRÜNTÜSÜ

Canlı örnekleri ve delilleri çıkıyor karşımıza. İki gün önce @NickTachon (sakıncalı binbaşı) isimli bir twitter hesabı çok tartışılacak bir görüntüyü paylaştı. Siyah gözlüklü, siyah bereli, haki elbiseli-muhtemelen şalvarlı sakallı bir paramiliter elinde silahı ile duvar yanlarında saklanarak çatışmaya gidiyor. Hareketleri ve özgüveni, elindeki silaha hakimiyeti profesyonel eğitim aldığının açık göstergesi. Yanında başka kişilerde olmalı, çünkü, “Şu anda çatışmadayız. Görüntü al görüntü. Evet arkadaşlar içerde şu anda F… ve laikçi köpekler devlete mukavemet etmeye çalışıyor. Polisimizin yardım istemesi üzerine yardımlarına geldik. Dua edin inşallah. Selamün aleyküm…” diyor. 15 Temmuz’un ertesi günü çekildiği tahmin edilen görüntüler aylardır yazılıp çizilenlerin teyidi. Cumhurbaşkanı Savunma Başdanışmanı yapılan emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin kurduğu SADAT’ın El Kaide ve IŞİD militanlarını da eğittiği iddia edildi. Meclise, başbakanlara yöneltilen CHP’li milletvekillerinin soru önergeleri hala cevapsız. CHP’li vekiller bile unuttu ne sorduğunu belki de! SADAT’ın eğittiği, 15 Temmuz’un cinayetlerinde parmak izi olan bu militanlardan kaç tane daha  var acaba?

IŞİD’İN YAKARAK KATLETTİĞİ İKİ TÜRK ASKERİNE İLİŞKİN SUSKUNLUK

Avrupa Birliği, Arap Birliği gibi iki ayrı siyasi yapı Türkiye’ye yönelik raporlarda, “IŞİD’i siz beslediniz büyüttünüz” dedi bir çok kere. ‘Yok biz öyle değiliz’ deyip Suriye’de Fırat Kalkanı Operasyonları icraa edildi. Resmi bilgilere göre 50’den fazla askerimiz şehit oldu. 23 Aralık 2016 tarihinde IŞİD’in elinde esir tuttuğu iki Türk subayını canlı canlı yaktığının görüntüleri düştü internete. AKP hükümetinin ve kutsal mekanlarda birlikte ‘namaz pozu vermeyi’ seven Genelkurmay Başkanı’nın gıkı çıkmadı. Aileler aylardır evlatlarının gerçekten bu akıbetle IŞİD tarafından vahşice katledilip katledilmediğine dair resmi bir açıklama bile duyamadı. Ancak yürek yarası bu; kabuk bağlasa da kanamaya devam ediyor. O anne-babaların, kardeşlerin çaresizliğini düşünebiliyor musunuz? İki aslan parçası evlatlarının devletin ordusunda, bir kaç muhterisin hatalarına kurban gidişi en çok onların canını yakmıyor mudur?

‘Ama savaş bu. Bedel ödenecek, IŞİD’le mücadele ediyoruz’ diye savunmaya geçen AKP’lileri duyar gibiyim. Neyin savaşı bu? Gerçekten IŞİD’le mücadele mi ediyor AKP ve Erdoğan?

IŞİD KATLİAMLARI….

IŞİD ilk saldırısını yapıyor. 11 Mayıs 2013. Reyhanlı. 52 ölü, 146 yaralı. El Nusra ile IŞİD’in kanka olduğu ortaya çıkıyor. 11 Haziran 2014. Türkiye’nin Musul başkonsolosluğuna 900 IŞİD’li silahlı baskın yapıyor. Başkonsolos ve 49 kişi günlerce esir tutuluyor.

20 Temmuz 2015. Şanlıurfa Suruç’ta canlı bomba saldırısı yapılıyor.34 kişi ölüyor, 100’den fazla insan yaralı. 10 Ekim 2015. Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı yapılıyor. Ankara Garı önünde ‘barış’ diyenler ikiz saldırıyla katlediliyor; 109 ölü, 500’den fazla yaralı. Bitmiyor. Sultanahmet’te Alman turistler hedef alınıyor. 12 Ocak 2016. 12 kişi hayatını kaybediyor. Onlarca yaralı. Saldırgan IŞİD militanı. Elini kolunu sallayarak Zeytinburnu’ndan kimlik almış, Fatih’te ev kiralamış.

Aynı evden yeni saldırganlar türüyor. 28 Haziran 2016, Atatürk Havalimanı’nı uzun namlulu silahlarla basıyor, intihar saldırısı yapıyor militanlar. 45 kişi ölüyor. 236 kişi yaralı. 19 Mart’ta bebek arabasındaki sabileri vuruyor katiller. Beyoğlu kan revan içinde. 5 ölü, 36 yaralı. 20 Ağustos 2016. Gaziantep Şahinbey ilçesinde bir sokak düğününde canlı bomba patlıyor. 59 ölü 90’dan fazla insan yaralanıyor. Gelinlikler,hayaller kana bulanıyor.  Yılbaşında Reina’yı basıyor elinde uzun namlulu silah ve bombalarla bir kişi. 39 kişiyi öldürüyor, 70 kişi yaralı.

DERNEKLERİ İNSANİ YARDIM STATÜSÜNDE, MİLİTANLARI ARKA KAPIDAN SALINIYOR

Yüzlerce insan ölüyor. Binlercesi yaralanıyor. AKP hükümeti ve Erdoğan ekibinden istifa bekleniyor her saldırıdan sonra. Kılı kıpırdamıyor ağaların beylerin. Arka planda IŞİD ve irtibatlı örgütlerin tahliyeleri sürüyor yargı eliyle. Son yaşananlara bir bakın lütfen. IŞİD üyeliği, anayasal düzeni ortadan kaldırma suçuyla İstanbul’da yargılanan 29 kişiden 13’ü tahliye ediliyor. Bir başka yargılama Konya’da oradan da tahliye kararları çıkıyor. Göstermelik olarak yakalanıp salıveriliyor 15 kişi. Gaziantep’te 59 kişinin ölümüne neden olan derneği yöneten başkanı hapiste. Adı  Bahaa Alden Najeep. Derneğin adı, Suriyeli Gençleri Eğitme ve Geliştirme Derneği. Başkanı IŞİD’den yargılanıyor. Ama Gaziantep Valiliği derneğe kol kanat germiş. ‘İnsani yardım dernekleri’ statüsünde kayıtlı. Ebu Hanzala kod isimli Halis Bayuncuk, yakalanıp yakalanıp salınıyor. Elini kolunu sallayarak kelepçe bile vurulmadan mahkemelerde, emniyette. Akademisyenler, eğitimciler, gerçek insan dostu yardım derneği üyelerine terörist muamelesi yapan iktidar polisleri, bu IŞİD ekiplerinin hamisi sanki. İstanbul’daki tahliye davasında bir sanık konuşuyor. O.K. IŞİD mescidi olduğu iddia edilen yere sık sık polislerin gelip gittiğini anlatıyor. Yer Sultanbeyli. Metropolün kalbi denebilecek yerlerden biri.  O.K, “Bazı polisler bu tip yerlerin çoğalmasından memnun olduklarını söylüyorlardı” diyor.

DAMAT IŞİD’LE ORTAK PETROL SATIYOR…

Koruma altında IŞİD ve militanları. Savaşıyoruz dediklerine bakmayın. Wikileaks’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak ile ilgili deşifre ettiği maillerde daha önce IŞİD’in petrol ticaretinde adı geçen Powertrans şirketi ile ilgili yazışmaların tamamı ortaya çıkarıyor. Tek satır açıklama yok. Haberi yapan gazeteciler toplanıyor hemen. Hapse tıkılıyor. Gazeteciler ‘biz solcuyuz, komünistiz’ diyor. İktidar, f… bunlar diyor. Neyi gizlemeye çalışıyorlar peki?

Damat bir e-mailinde avukatıyla Powertrans’la herhangi bir bağı bulunmadığını ilan etmeyi tartışıyor. Avukat, “Müvekkilim Sn. Berat Albayrak’ ın adı geçen şirketle hiçbir bağlantısı kalmamıştır” diyor gaf yaparak. Albayrak, “Bu ne demek? Hiçbir şekilde benim bu şirketlerle bir bağlantım yok” diyerek ‘düzeltiyor’. Düzeltirken anlatıyor ilişkisini. Ben oradayım. O şirketin yöneticisiyim itirafı yapıyor kendi ağzıyla. Çalışanlarından, işe alınacaklara kadar herkesin maaşını o belirliyor. Ama irtibatı yok. İnanırsanız.

PATLAYICILAR SİLAHLAR TÜRKİYE’DEN GİDİYOR

IŞİD’in Roket yakıtı ve bomba yapımında kullanılan potasyum nitrat gübreyi Türkiye’den aldığı ortaya çıkıyor.Suriye’ye 2013’ten itibaren önce 1195 ton,  2014’te 9 bin 542 ton, 2015’te 2 bin 576 ton amonyum nitrat satılmış. İngiliz sivil toplum kuruluşu Conflict Armament Research (CAR) IŞİD’in patlayıcı yapımında kullandığı malzemelere dair bir rapor hazırlıyor. Orada da 13 Türk şirketi var.

Uluslararası yasak gelene kadar potasyum nitrat satışı sürmüş. Bombalar patlıyor, kimyasal saldırılar oluyor. Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta insanlar, çocuklar ölüyor. Eli erip bir gazeteci araştırsa, bomba malzemesini, silahları satanların da AK ilişkileri gün yüzüne çıkacak belki. Ama nafile, araştıran yok. Gerçek gazeteciler ya hapiste, ya sürgünde.

Resme bir bakın Allah aşkına. Sivil toplum, hak-adalet, özgürlük-demokrasi diyenlerin hapse atıldığı, IŞİD militanlarının adliye ve emniyetin ön kapısından alınıp, arka kapısından salıverildiği, enerji bakanı yapılan damadın örgütle petrol şirketi yönettiği bir ülke. IŞİD ile mücadele ediyor öyle mi? Ne AKP ne Erdoğan içindeki IŞİD canavarından kurtulmak niyetinde. Aynı yerden besleniyorlar, birbirlerini besliyorlar çünkü…

[Erman Yalaz] 25.4.2017 [TR724]

Zarrab uğruna daha kaç mehmetçik feda edilecek? [Akif Umut Avaz]

 Aslında konu hakkında birçok yazı kaleme alındı. Tr724 yazarları da dahil olmak üzere birçok yazar farklı açılardan meseleyi masaya yatırdı. Ancak mevzu önemli ve önemli olduğu kadar da çirkin. Bu yüzden bu konuda ne kadar yazılsa azdır.

Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi mevzuu Reza Zarrab ve ABD’de görülmekte olan davası. Hani Zarrab’ın tutuklandığı ilk günlerde Türkiye’nin siyasal İslamcı diktatörü Recep Tayyip Erdoğan ve avanelerinin “Bizimle ne alakası var canım?” dedikleri dava.

Son aylarda ABD’de tutuklu olan Zarrab’ın yanına, yüz milyarlarca dolarlık para/altın transferiyle İran ambargosunu delmesine Halk Bankası’nı alet edenlerden bankanın Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla da eklendi. Böylece işin boyutu değişti, genişledi. Aldıkları yüklü rüşvetler karşılığı Zarrab’ın yasadışı işlerine uzaktan yakından adı karışmış AKP’li siyasiler ve bürokratlar ABD’ye seyahat edemez oldu. Kim bilir belki pek yakında Türkiye dışına çıkamaz hale de gelebilirler. Yani sancı büyük. Dolayısıyla kirli pazarlık masasına sürülen tavizler de…

ULUSAL ÇIKARLARI ŞAHSİ MENFAATLERİNE ENDEKSLEDİ

Uzunca bir süredir demokratik karar alma süreçlerinin devre dışı kaldığı ülkede tek karar alma mercii haline gelen Erdoğan, Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve dış politika menfaatlerini şahsi menfaatlerine ve siyasi çıkarlarına endeksleme imkânı buldu. Menfaat ve çıkarları derken, bahsettiklerimiz her halükarda çıkar çatışmasına konu edilebilecek meşru menfaatler ve çıkarlar değil. Gerek yurtiçinde, gerekse yurtdışında asgari hukuk standartlarına göre bile suç, uluslararası suç ve hatta savaş suçu sayılabilecek yasadışı eylem ve işlemler…

Şurası açık ki, farklı düzlemlerde suç oluşturan hiçbir eylem ve edim el çabukluğu ile yok edilemiyor. 17/25 Aralık 2013’te ulusal ve uluslararası suç niteliğindeki kepazeliklerin sadece bir kısmı ortaya saçıldığında kıyametler kopmuştu. Erdoğan, kendisi ve çevresindekilerin akıl almaz ihanetlerini örtbas etmek uğruna Türkiye’de yargı, polis, bürokrasi, medya ve sivil toplumda taş üstünde taş bırakmamıştı.

Yüz binlerce masum insanı mağdur etmek, on binlercesini hapse atmak pahasına pisliklerinin üzerini örttüğünü sanmıştı. Ama sandığı ve umduğu gibi olmadı. Üzerine oturarak kapamaya çalıştığı pislik o kadar büyüktü ki, kokusu her yerden duyuldu. Taa Amerikalarda hortlayarak kendisini ele verdi. Ve nihayet, ülkenin ulusal güvenliğini ve hassas milli menfaatlerini bile çirkin pazarlıkların döndüğü taviz masasına sürdüğü bir aşamaya geldi.

TRUMP’IN ÇEVRESİNE YATIRIM YAPIP, SEÇİLMESİNE SEVİNDİLER

Malumunuz, Obama’dan sonra Donald Trump’ın sürpriz ve tartışmalı bir şekilde seçilerek ABD Başkanlık koltuğuna oturması başta İslam dünyası olmak üzere tüm dünyada şok etkisi yaratmıştı. İslamofob ve ırkçı bir isim olan Trump’ın beklenmedik başarısı tuhaf bir şekilde sadece Erdoğan ve yandaşlarını sevindirdi. Obama’dan bulamadıkları yüzü Trump’tan bulabileceklerine dair bir umut, Erdoğan ve çevresinde gizleme ihtiyacı pek duymadıkları coşkulu bir sevince yol açtı.

Belli ki, kadro ve yönetim anlayışı bakımından Obama’nın devamı niteliğinde olacak Hillary Clinton’ın muhtemel başkanlığından pek bir beklentileri yoktu. Kampanya döneminden itibaren tüm yatırımlarını, bir ihtimal kazanabilir gördükleri Trump’a yapmışlardı. Trump’ın çevresindeki etkili isimleri kuşatmaya almış, kesenin ağzını açmışlardı. İlişkilerini o kadar ileri götürmüşlerdi ki, klasik bir Erdoğan karşıtı olan ve daha sonra Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı atayacağı eski General Michael Flynn’a, üstelik ABD’nin seçim günü, Erdoğan’ın izandan yoksun görüşlerine papağanlık edecek bir yazı bile yazdırmayı başarmışlardı.

Flynn’ın saçma sapan bir yazı yazmakla kalmayıp, Erdoğan’ın en has maşalarından biri olan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve damat kontenjanından Enerji Bakanı olan Berat Albayrak ile birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi’yi yasadışı mafyatik bir operasyonla ABD’den kaçırmayı planlayacak kadar ileri gittiği ise çok sonraki günlerde ortaya çıkacaktı. Erdoğan ve avanelerinin Trump’a dair siyasi hesapları sürpriz şekilde tutmuş olsa da kirli planları başlarına geçmişti. Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinin üzerinden daha ay geçmemişken Flynn istifa etmek zorunda kaldı.

ERDOĞAN’IN ÜZERİNE OYNADIĞI TEK AT FLYNN DEĞİLDİ

Erdoğan’ın üzerine oynadığı tek at Flynn değildi tabii. Türkiye’nin kamu kaynaklarından on milyonlarca dolar harcayarak Trump’un yakın çevresinde daha kimlere kanca attıklarını anlayabilmemiz için biraz daha zaman geçmesi gerekiyordu. ABD gibi nispeten şeffaf, yargısı bağımsız, medyası güçlü bir toplumda hiçbir kirli ilişki ilelebet gizli kalamazdı. Kalmadı da.

Flynn’ın Erdoğan’ın mafyatik çevresi ile olan kirli ilişkilerini nasıl ki Amerikan medyası ortaya çıkardıysa, avukatlığına soyundukları Zarrab’ın davasını çirkin bir siyasi pazarlık konusu haline getirmeye çalışan eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ve eski başsavcı Michael Mukasey’in Erdoğan’la angajmanlarını ortaya çıkaran da Amerikan medyası oldu.

Erdoğan’ın başlangıçta peynir ekmek yeme rahatlığında yalan söyleyip “Bizimle ne alakası var?” dediği Zarrab konusunda aslında uykularının kaçtığını bilmeyen yoktu. Zarrab soruşturmasının dallanıp budaklanarak sadece İran’a yaptırımların ihlali ile sınırlı kalmayıp  Suriye’de radikal İslamcı terör gruplarına kimyasal silah teminine varıncaya kadar, hakkında ne tür uluslararası soruşturmaları tetikleyebileceğini şüphesiz ki en iyi, ne tür uluslararası suçlar işlediğini herkesten çok daha iyi bilen Erdoğan tahmin ediyordu. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun bir önlem alması gerekiyordu. Trump Yönetimi ve kesenin ağzı sonuna kadar açılarak önceden ilişki kurulan Trump’ın yakın adamları kendisi için çok büyük bir şanstı.

KİRLİ İŞLERİN USTASI, ALENGİRLİ İLİŞKİLERİN KOMPETANI

Neticede Erdoğan bu tür kirli işlerin ustası, alengirli ilişkilerin kompetanı ve büyük tornistanların adamıydı. Bu konularda eşsiz bir tecrübeye sahipti. Hatırlayalım, daha önce Obama ve Batı’dan bulamadığı desteği, o zamana kadar ağız dolusu hakaretler ettiği Putin’e yılışarak bulmayı denemişti. Sınırda düşürülen Rus uçağına dair türlü şekillerde özür üzerine özürler dilenmiş ve amacında kısmen başarılı da olmuştu. Putin’le Moskova’da yaptığı anlaşmada Suriye’ye girecek Türk askerlerinin sadece Esed yönetiminin lehine olacak şekilde çarpışacağı açıkça yer almasına rağmen, Erdoğan sırf Putin’e yaranmak için Suriye’ye soktuğu Mehmetçiği, iç kamuoyuna sanki Esed karşıtı bir operasyonun parçası gibi sunarak yalan söylemekten çekinmemişti.

Bugün geldiğimiz noktada aylarca süren, on milyonlarca dolara mal olan Fırat Kalkanı operasyonunun 70’den fazla şehit dışında bir verimi olduğunu makul bir şekilde savunacak kimseyi bulamazsınız. Uluslararası alanda değersiz yalnızlaşmasına çare olarak gördüğü Rus/Putin desteğine Mehmetçiğin kanını, canını meze yapan Erdoğan, bugün tam tersi bir hamleyle, işlediği uluslararası suçların sadece bir kısmını bildiği için iplerinin elinde olduğunu düşündüğü Reza Zarrab’ı kurtarmak için yine Mehmetçiğin kanını canını Trump yönetimiyle yürüttüğü kirli pazarlıklara meze yapmaktan çekinmiyor.

ERDOĞAN’IN VOODOO BEBEĞİ, REEL POLİTİĞİN GÜÇ SİMSARLARININ ELİNDE

Farklı çerçeve ve konseptlerde de olsa Mehmetçiğin kanı, canı üzerinden gerek Rusya, gerek ABD ile yapılan kirli pazarlıklarda ana tema ise “IŞİD’e karşı mücadele.” Peki, aklı olan hiç sormaz mı ki, bugüne kadar IŞİD dâhil Suriye ve Irak’taki her türlü radikal İslamcı terör örgütünün destekçisi ve hamisi olmuş bir Erdoğan, nasıl olacak da IŞİD’e karşı sahih bir mücadelenin parçası olacak? Türkiye’de hala IŞID ve el-Kaide militanları üzerine kol kanat geren, radikal İslamcı militanlar ve uluslararası Cihadistler hasbelkader yakalanmışlarsa anında 10’ar 20’şer serbest bıraktıran bir Erdoğan’ın Suriye’de IŞİD’e karşı gerçekten mücadele edebileceğine inanmak biraz komik kaçmıyor mu? Sahiden de IŞİD’le yurtiçinde yapılmayan mücadelenin Suriye’de yapılacağına hangi ahmak inanır?

Ahmaklar değil belki ama reel politiğin güç simsarları bu tür şeylere işlerine geldiği oranda inanır gibi yapmakta oldukça mahirdir. Ellerinde adeta Erdoğan’ın bir voodoo bebeğine dönüşen Reza Zarrab’a sokacakları her iğnenin Ankara’da kimi nasıl yerinden zıplattığını çok iyi bilen Trump Yönetimi’nin Türkiye’yi gönüllerince evirip çevirmelerine sınırsız imkan veren bu eşsiz fırsatı kaçıracaklarını düşünmek ahmaklık olur. Neticede Zarrab aparatını kullanarak Erdoğan’ı dilediklerince parmaklarında oynatabileceklerini çok iyi bilen kurt bir ekip devrede.

TRUMP’IN ERDOĞAN’I TEBRİĞİNİN CİDDİ BİR AÇIKLAMAYA İHTİYACI VAR

Bu çerçevede, Trump’ın hiçbir Batılı liderin yapmadığını yapıp Amerikan kamuoyundan ve demokrat dünyadan geleceğinden şüphe duymayacağı sert eleştirileri göze almak pahasına hileli referandum sonrası Erdoğan’ı arayarak tebrik etmesinin bilinenin ve tahmin edilenin çok ötesinde ciddi bir açıklaması olsa gerektir. Ki o açıklamada mutlaka Giuliani ve Mukasey’in Şubat ayında Erdoğan ile yaptığı görüşmeye de bir yer ayırmak icap eder.

Pazartesi günü bu yazıyı kalem aldığım saatlerde Reza Zarrab henüz hâkim karşısına çıkmamıştı. Davaya bakan hâkimin nasıl bir baskı altına alındığını, bu baskıya boyun eğip davayı uluslararası çirkin pazarlıkların bir aracı haline getirip getirmeyeceği henüz bilinmiyordu. Dava yargıcının Giuliani ve Mukasey’in tartışmalı avukatlığını onaylaması halinde bu soruya cevap bulacağız. Böylece, Erdoğan’ın 17/25 Aralık 2013 pisliklerinin üstünü örtme çabasında önemli bir yol aldığını da görmüş olacağız.

KONDUĞU HER DALDA FARKLI ŞAKIYAN BİR BARIŞ GÜVERCİNİ…

Bu konudaki ilk başarısını New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara’nın 12 Mart’ta görevden alınmasıyla elde eden Erdoğan’ın, kazanımlarından ziyade sanırım bu kazanımları nasıl ve ne pahasına elde ettiğine odaklanmak daha isabetli olabilir. Eminim ki, Zarrab davasının siyasileştirilmesi ve yargı bağımsızlığının delinmesine yönelik çabaya dair tartışmayı şeffaflığa düşkün Amerikan toplumu, özgür medyası, bağımsız yargısı ve demokrat siyaset çevreleri hakkıyla yapacaktır. Bizim ise, bu kirli pazarlıkta masaya sürülen milli menfaatlerimize, ulusal güvenlik çıkarlarımıza, suç ortakları Reza’yı kurtarmak uğruna kirli pazarlıklara meze yapılan Mehmetçiklere odaklanmamız gerekir. Erdoğan’ın şahsi hırsları, siyasi hesapları, kirli pazarlıklarına malzeme yapılan Mehmetçiğin kanı, canına…

Amerikan yargısından istediğini alabilirse önümüzdeki günlerden itibaren Erdoğan’ın gerek PYD ve YPG’nin Suriye’deki edinimleri, gerekse son dönemde diline pelesenk ettiği PKK konusundaki sert açıklamaları tarih olur. MİT’in kontrolündeki PKK ile tamamen şahsi ihtiraslar ve siyasi hesaplarla başlattığı kirli savaş ve PYD/YPG karşıtlığı yürütülen bu kirli pazarlıklar neticesinde son bulur. Ve hatta bir bakmışsınız ki Erdoğan yeniden bir barış güvercini oluvermiş. İpinin çekildiği her dala zıplayan, konduğu her dalda farklı şakıyan, her an bir başkasının türküsünü çığırmak zorunda kalan bir barış güvercini…

[Akif Umut Avaz] 25.4.2017 [TR724]

İşçinin alın terini çalacaklar [Semih Ardıç]

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) şaibeli kararıyla da olsa referandum köprüsü geçildi. Şimdi acı hakikatlerle yüzleşmeye başlıyoruz. Tehir edilen acı reçete adreslere postalandı bile… Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, sandıkların kaldırılmasını fırsat bildi ve muayene ücretlerine yüzde 20 ila yüzde 60 arasında zam yaptı. Yakında trafik cezalarından başlayarak bütün kamu alacaklarının tahsilâtına da hız verirler. “Referandumda bizi tek adamın idare etmesini istiyoruz” diyenler zam ve ceza yağmurundan memnundur herhalde!

Maişet derdine düşen çalışanların çilesi açıklanan ve dahi açıklanacak zamlarla bitmeyecek. Onlar için çile yeni başlıyor. Kıdem Tazminatı Fonu kurulacak! Senelerdir dillendirilen bu fon, sandıkta oy kaybetmemek için bugüne kadar tehir edilmişti. Tek adam rejiminin inşasına para lazım. Tahtlar, Saraylar, jumbo boy uçaklar, yatlar, katlar, filolar masraflı tabi. Esrarengiz paralar da suyunu kesti kesecek. Sendikaların cılız itirazlarına rağmen adım atmaktan başka çareleri yok.

İŞÇİNİN PARASI İLE BORÇ ÖDEYECEKLER

Kuracakları fon, Varlık Fonu namıyla meşhur Paralel Hazine gibi bütçe açıklarının kapatılmasında, borçların ödenmesinde kullanılacak. Kıdem Tazminatı Fonu, işçinin alın terine ipotek koymaktan farksız. Varlık Fonu’nun cilalı devri çabuk geçti. 600 milyon dolar borca mukabil Çaykur hisseleri Katar’a rehin verildi. Devamı gelecek. Hükümet ne diyordu? Güya dünyadaki büyük sermayedar, Varlık Fonu’na para koyacaktı. O gün ifade ettiğimiz gibi kimse döviz borcu 417 milyar doları bulan bir memleketin fonuna yatırım yapmaz. Yüksek maliyetle borç istenmesi halinde memnuniyetle verirler. Kayıp riski yok ki! Alacağı vadesinde ödenmediğinde fondaki şirketlerin hisselerine el koyacak. Şirketlerimiz kim için alındığı bile bilinmeyen borçlara mukabil üç kuruşa yabancıların eline geçecek.

MADEM FON ÇOK FAYDALIYDI, 15 SENEDİR NİYE KURULMADI?

Kıdem Tazminatı Fonu’nu da işçileri düşündükleri için tesis etmeyecekler. AKP madem işçinin âlî menfaatini gözetiyor, bu fon 15 senedir neredeydi? Kıdem tazminatı sadece paradan ibaret değil ki paranın nerede nemalandırıldığının ne ehemmiyeti var, diyelim. Kıdem tazminatlarının fona devri işten çıkarmaları kolaylaştıracak. Zira işveren hal-i hazırda tazminat yükü altına girmemek için toplu işten çıkarmalara cesaret edemiyor.

Fonda kıdem için esas alınacak gün sayısı 30 günden 10-15 güne düşürülecek. Bunu bile bile Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, işçinin lehine bir değişiklik yapacaklarını iddia ediyor. İstihdam üzerindeki yüklerin azaltılması isteniyorsa devletin alacağı payları aşağı çekmek ya da mevcut modeli ikmal etmek daha doğru bir yaklaşım olmaz mı? Hakkaniyetten uzak yeni yaklaşıma göre patronun mağduriyetini gidermek için işçinin cebindekini almanın mahsuru yok! Kaldı ki işverenin şahsi mesuliyetindeki tazminatın kamu kaynaklarından karşılanması da netamelidir. Patronların çalışanlarına olan kıdem borcu halkın sırtına yıkılmamalı.

FONDAKİ PARA KUŞA DÖNECEK

Fon kurulduğu andan itibaren çalışanlar adına tutulan rakamın son ücretle herhangi bir irtibatı kalmayacak. Dolayısıyla fondaki birikim mütemadiyen düşecek. Nitekim maaş zamları kıdem tazminatına aksetmeyecek. AKP Hükümeti, fonun kurulmasının niçin elzem hale geldiğini sıralarken ‘çalışanların yüzde 80’inin kıdem tazminatından faydalanamadığı’ gibi garip bir ifade kullanıyor ki evlere şenlik bir izahat bu! Çalışanların kanundan mütevellit haklarını muhafaza edemediğini itiraf eden hükümet suçunu da ikrar ediyor. Aynı mantıkla vergiler ödenmediğinde de vergiler mi kaldırılacak? Müeyyideler tavizsiz tatbik edildiğinde hangi işveren kanunu çiğnemeyi göze alabilir ki?

İLLE DE KURULACAKSA 30 GÜN ESAS ALINSIN

O halde mesele kıdem tazminatı fonu ile çözülemez. Kanunî külfetten kaçanların üzerine gitmek varken çalışanlara yükleniliyor. İlle de fon kurulacaksa kıdem tazminatı cari sistemdeki gibi 30 gün esasına göre tespit edilsin. Esasında mevcut sistemin aksaklıkları giderildiğinde münakaşa kendiliğinden bitmiş olacak. Mesela kıdem tazminatı ve işçilik alacaklarına devlet alacakları dâhil bütün alacaklara nazaran rüçhan hakkı tanınmalıdır. Uluslararası Çalışma Teşkilatı’nın (ILO) 173 Sayılı Sözleşmesi tam da aynı hususu teminat altına alıyor. Kıdem tazminatı başta olmak üzere işçi alacaklarını işverenin suiistimaline ve ödeme güçlüğüne karşı muhafaza altına alan bu sözleşme niçin onaylanmıyor? Alın size işçi lehine bir adım atma fırsatı.

ÇALIŞANLAR BU GASPI ASLA UNUTMAZ

Bahsettikleri düzenlemenin tutarsızlığı aşikâr. İşçiler adına kesilecek tazminatlar bir fonda toplanacak ve hükümet taze kaynağı kullanacak. Paranın zamanla kuşa dönmesi, milyonlarca kişinin çalışma teminatının elinden alınması referandum geride kaldığı için AKP’ye kısa vadede çok fazla maliyet getirmiyor. Bunun için raftan şimdi indirdiler.

Zannediyorlar ki kıdem tazminatının yağmalanması kısa müddette unutulacaktır. Yanılıyorlar. 16 Nisan referandumundan hiç ders almamışlar. Yüzde 51’lik evet cenahında yer alan çalışanlara Kıdem Tazminatı Fonu kurulması halinde tercihinin ne olacağı sual edildiğinde verecekleri cevap hiç de iktidarın hoşuna gidecek bir cevap olmaz. 1 Kasım 2015 seçimine nazaran oyları yüzde 10’dan fazla eriyen, İstanbul ve Ankara gibi kalelerini kaybetmiş bir iktidar, müteakip seçimde ciddi oy kaybettirme ihtimali olan kanun değişikliğini göze aldığına göre Hazine’nin hali hakikaten perişan demektir…

HAVUZ PROBLEMİNİ KİM ÇÖZECEK?

Hâsılı kaynaklar tükendi, borçlar yığıldı, referandum vaatlerinden en azından birkaçını yerine getirmek lazım. Amma velâkin para yok! Parayı en kolay bulabilecekleri adres de belli: Milyonlarca çalışandan kesilen paraların toplandığı havuz. Kamu İktisadi Teşekkülleri’nden (KİT) sonra çalışanların alın terini yağmalayacaklar. İşsizlik Fonu’ndan alınan ve yerine konulmayan 30 milyar lirayı tekrar hatırlatırım…

Havuz problemleri yüzünden başı dertten kurtulmayan Türkiye için yarından sonrası tufan…

[Semih Ardıç] 25.4.2017 [TR724]

Çürümenin yükselişini izliyoruz [Tarık Toros]

Küçücük çocuklar annesine “idam gelirse babamı cezaevinde asarlar mı?” diye soruyor. Bir başka çocuk, yeni doğmuş kardeşini babasına göstermedikleri için, bebeğin fotoğrafını tişörtüne bastırıp cezaevi görüşüne öyle gidiyor. Kanser hastası tutuklu başsavcı aylardır tahliye edilmiyor, hastalık yayılıyor, beyne metastaz yapmış, fotoğrafları dolaşımda, umursayan yok. İşkencede iki kolu kırılan HSYK Genel Sekreteri, tek kişilik hücrede tutuluyor.

Yargıtay üyesi, 6 aydır hücrede, 20 kilo kaybetmiş, ailesi ne yapacağını bilemiyor. İnsanlar evlerinden kaçırılıyor, eşleri anca video yükleyip sosyal ağlarda çağrı yapıyor, 20-25 gündür cevap yok. Kocası tutuklanan, kendisi de gözaltına alınan kanser hastası öğretmen geçen gün vefat etti, babaları içeride 3 çocuk öksüz. Nezarette kendi başına doğuran kadını mı, ölmüş öğretmenin evinin darbeci diye basılmasını mı, hangi birini anlatayım!

Çürümenin yükselişini izliyoruz ve elimizden bir şey gelmiyor. En acısı da yarın restorasyon sürecinde vicdanı kurumuş bu zalimlerin, destekçilerinin ve olanları tepkisiz seyredenlerin hiçbir şey olmamış gibi ortaya çıkması olacak.

AĞIR TRAVMA YAŞANIYOR

Seçmenini hayal kırıklığına uğratan CHP, MHP’leşme yolunda! Geçen sene dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek vererek korkunç bir siyasi linçe imza attı. Şimdi, tanımadığı referandumu adeta meşrulaştıran tutum içinde. Varsın 2019’u hedeflesinler. “Seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş içeride. 2019’u kaç siyasinin göreceği ise meçhul.

Ülkenin tüm kurumları çökmüşken (vadesi gelen) partilerin bunun dışında kalmaması mümkün değildi, onu yaşıyoruz. Çıldırmamak elde değil. Hürriyet gazetesi, 23 Nisan münasebetiyle Atatürk fotoğrafının üstüne “Emanetin emin ellerde” diye manşet atmış. CNN Türk’te de “Zihnin bilinmeyen yönleri” tartışılıyor. Biri çimdiklesin bunları!

BU GAZ SIKIŞMASI PATLAR

Erdoğan baştan beri tasfiye ederek yürüdü. Refah Partisi il yönetiminde birlikte yürüdüğü arkadaşlarını tasfiye etti. İstanbul Büyükşehirde yine öyle, bir kısmını tutup kalanı ile ilgilenmedi. 2002’de iktidara geldi, hemen her seçimde ve kongrede parti kurucuları dahil, tasfiye ede ede devam etti. 2014’ten itibaren bu periyot epey daraldı, altı ayda bire indi.

Yığınla küskün var ve çok küçük bölümü Erdoğan rejimini eleştiriyor. Sadece şu son 6 ayda, Erdoğan yanlısı yüzlerce yazar, yorumcu, akademisyen ekranlarda yasaklı duruma düştü. Çıtları da çıkmıyor. TV’lerde ne idüğü belirsiz paraşüt tipler kontenjandan yorum yapıyor. Bu büyük küskünler grubu, Mavi Marmara destekçileri gibi içlerine ata ata devam ediyorlar. Büyük gaz birikimi var. Komik olan: Her şeyin kaynağı, çıkış noktası Saray üzerinden birbirlerine giriyor, Saray’a tek laf ettirmiyorlar. Yakındır, bu gaz sıkışması patlar, ortalığı pislik götürür.

TÜRK MAHKEMELERİ BİTMİŞTİR

Türkiye’de halen mahkemelerden medet umuluyor. Niye Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyorsun? Neticesi belli. Boşa, nafile bir çaba ve hiçbir kıymeti yok. Yüksek Seçim Kurulu, kanunu uygulayacak yerde, kanun yazmış. Kurum yerine koyup itirazını oraya yapıyorsun! Çalıntı referandumu tanımadığın gibi, çalanları da tanımayacaksın! Hem, işine gelen mahkeme kararını alkışlayıp işine gelmeyene kumpas diyemezsin!

Türk mahkemeleri bitmiştir, hiçbir kararının kıymeti yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesi tutuklandı. HSYK üyeleri içeride. Yargıtay üyeleri öyle. Hangi yargıdan bahsediyorsunuz? Hepsinin tepesinde sallanıyor bu kılıç. Yargı esir düşmüş, içeri attıkları da tutsak!

TOP SEKTİRMEYE DEVAM

Başa dönelim. Ülkenin gerçek gündemi, Olağanüstü Hal Rejimi altında inim inim inleyen halktır. Neymiş, Meclis Başkanı, 23 Nisan özel oturumunda Atatürk’ü anmamış. Ortalık karıştı, karşılıklı bir sürü laf. Yahu, ansa ne olur anmasa ne olur! Adamların tıyneti belli, bilmiyor musunuz. Atatürk’ü anmış olsaydı, sorun bitmiş mi olacaktı? Salaklaşmamak lazım. Geçeceksiniz bunları. Takılmayacaksınız.

Ama olmuyor, siyasetçisi de gazetecisi de zararsız alanlarda top sektirmeye bayılıyor. Evetçi kızların göbeği açık fotoğrafları yandaş gazetede sansürlenmiş, eee. Soktunuz mu lafınızı, verdiniz mi ağızlarının payını. Bir gün daha bitti böylece. Yarına Allah kerim. Hem sorarlarsa dersiniz: “Atatürk’ü anmadıydı, haddini bildirdim. Partili kızları sansürlemişti, geyiğimi yaptım.” Otur aferin! Başımıza taş yağmıyorsa, o öksüz yetim bebelerin hatırına.

[Tarık Toros] 25.4.2017 [TR724]

Erdoğan’ın bağımsız yargı korkusu (1) [Mehmet Yıldız]

Proje Mahkemeler ve Yürütmeye Bağlı Yargı

17 Aralık 2013 sabahı Ankara’da bulunan dönemin başbakanı Erdoğan, Büyük Yolsuzluk Operasyonu’nun ilk dalgasını haber alır almaz korku ve paniğe kapılır. O panikle sarıldığı telefonda endişeli bir sesle oğlu Bilal Erdoğan’a yapması gerekenleri tek tek anlatır.

Bilal’den yapmasını istediği şeylerden biri de o günlerde THY Yönetim Kurulu Başkanı olan Hamdi Topçu’ya acilen ulaşıp, Topçu’nun yakın arkadaşı olduğunu düşündüğü Savcı Zekeriya Öz’le görüşüp dosyaya müdahale etmesini istemektir. Öğleden sonraki görüşmeden anlıyoruz ki Savcı Öz pek oralı olmamıştır.

İlerleyen günlerde Erdoğan’ın önce emniyet sonra adliyede yaptırdığı atama ve görevden almalarla, (ve tabii ki havuz medyasının da muazzam desteğiyle) olay bastırıldı. Bugünlerde uğruna bütün bir ülkeyi ateşe vermeyi göze aldığı Reza Zarrab için o günlerde İstanbul Emniyeti ve Çağlayan Adliyesini tarumar etti.

HSYK’ya Hükümet Darbesi

17-25 Aralık soruşturmalarını ilk anda durdurmayı başaran Erdoğan’ın ikinci hedefi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) oldu. 2014 yılının ilk aylarında, Adalet Bakanının yaptığı teklif üzerine, HSYK’da bazı üyelerin görev yerleri değiştirildi. Özellikle hâkim ve savcı atamalarının yapıldığı 1. Daire’de yapılan değişiklikle karar çoğunluk sayısı olan 4 üyenin (4/7) iddiaya göre Hükümet yanlısı üyelerden oluştuğu görüldü ve Hükümetin bundan sonra istediği hâkim ve savcıyı istediği göreve atayabilmesinin yolu açıldı.

Yeni Düzenin İlk Adımı: Proje Mahkemeler

2014 Haziran’ında bir gazetecinin sorusuna, “Yürütmenin adımlarını paralel yargı köstekliyor. Şimdi yaptığımız bazı yasal düzenlemeler Cumhurbaşkanının önünde. Onun tarafından onaylanınca hızlı adımlar atılacak.” cevabını veren Erdoğan, aynı gün “Bir proje geliştiriyoruz. Bu işin alt yapısını oluşturuyoruz” beyanında bulundu. O dönem Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün önünde bekleyen ve proje olduğu açıklanan yasal düzenleme ile Türkiye genelinde sınırlı sayıda özel olarak sulh ceza hâkimlikleri kuruldu. Söz konusu yasa, 28 Haziran 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Böylece adliyelerde istediği kararları aldıramayan dönemin başbakanı, bundan sonra istediği kararları aldırabileceği yeni bir yargı düzeni kurmuş oldu.

Not: 15 Temmuz sonrasında bugün sayıları 4000’den fazla hakim ve savcı meslekten ihraç edildi. Peki bu sayının içinde kaç tane sulh ceza hakimi vardır? Halen görev yapan 719 sulh ceza hakiminden sadece biri ihraç edilmiş. Anlaşılan o ki, proje mahkemelerin kadroları nokta atışı belirlenmiş.

Bunların Defterini Düreceğim

2014 Ağustos ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) ziyaret eden Erdoğan, yukarıdaki düşüncesini daha açık bir şekilde BBP temsilcileri ile de paylaştı. Ziyarette hazır olan BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır, Erdoğan’ın kendilerine, “Sulh ceza hâkimlikleri ile ilgili düzenleme yaptık. Şu an Abdullah Bey’in önünde. Bir hafta, 10 gün içerisinde çıktığında bunların defterini düreceğim” dediğini bir televizyon kanalında da anlattı. Bugüne kadar da bu sözler yalanlanmadı.

Yasalara Değil, İktidara Göre Karar Veren Sulh Ceza Hakimleri

Sulh ceza hâkimlerine ilişkin yasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra, İstanbul Adliyesine toplam 6 sulh ceza hâkimi atandı. 20 Temmuz 2014 tarihinde, Başbakan Ordu’da yaptığı konuşmada, “Yargı süreci başlıyor; (bu süreci) sulh ceza hâkimlikleri götürecek” şeklinde açıklama yaptı. 21 Temmuz 2014 tarihinde ise, “Paralel yapıyla mücadele için, biliyorsunuz bu atamaların yanında, sulh ceza hâkimliği ile alakalı da atamalar yapıldı. Bunların hepsi yarından itibaren görevlerini yapmaya başlayacaklar. Gerek emniyet, gerek yargıda nelerin olacağını göreceğiz” dedi. Özellikle bu açıklama, sulh ceza hâkimliklerinin gerçek kurulma amacını açıkça göstermektedir. Nitekim bir gün sonra başta 17 Aralık operasyonunu yapan polisler olmak üzere çok sayıda emniyet görevlisi için başlayan “Sahur Operasyonu” bu sözleri doğruladı.

2014 HSYK Seçimleri

Aynı yılın Ekim ayında, 12 binden fazla hakim ve savcının oy kullandığı HSYK seçimleri yapıldı. Bu seçimlerde Hükümet “yürütme ile uyumlu çalışma” sözünü veren Yargıda Birlik Platformu, (YBP)’yi destekledi.

Her vesileyle sandığı kutsayan iktidar, seçimlerden kısa bir süre önce, destekledikleri adayların kazanamaması durumunda, seçim sonuçlarını tanımayacaklarını açıkladı. AKP’li Hukuk profesörü Mustafa Şentop, istedikleri sonucun çıkmaması halinde konuyu referanduma götüreceklerini söyledi.

En önemli seçim vaadlerinden birisi de , YBP listenin kazanması, durumunda, yasal değişiklik gerektiren maaş zammı ve disiplin affı oldu.

Sonuçlar açıklandı, Hükümetin açıkça destek verdiği YBP, 10 üyeden 8’ini kazanarak seçimin galibi oldu. YBP adaylarının seçim vaadi olan 1000 liralık maaş zammı ile (1500 civarındaki hâkim ve savcı için) disiplin affı sözü hızla yerine getirildi.

Not: Bugünlerde çeşitli suçlarla isimleri gündeme gelen yargı mensuplarının tamamının YBP üyesi olduğunu söylememize bilmem gerek var mı?

Oy Pusulaları Üzerinde Parmak İzi İncelemesi ve Fişleme iddiaları

HSYK seçimlerinde YBP’ye oy vermeyenlerle ilgili ilginç bir iddia ortaya atıldı. Buna göre YBP’ye çıkmayan oy pusulaları üzerinde tek tek parmak izi incelemesi yapıldı! Bu sayede kim muhalif kim değil parmak izlerinden tek tek tespit edilerek fişlendi. Bu fişlemelere göre hakim ve savcılar hallaç pamuğu gibi savruldu, çok sayıda atama ve görevlendirmeler yapıldı.

Not: 15 Temmuz sonrasında hazırlanan meslekten ihraç listelerinin bu fişlemelere göre yapıldığı iddia ediliyor. Bir hesap yaparsak, YBP adaylarının 12 bin civarında hakim savcının yarısından daha azının oyunu aldığına göre, hala ihraç riski taşıyan 2000’den fazla yargı mensubu var demektir.  

Beraber Yürüttük Biz Bu yollarda

2014 Ekim ayının ortasında oluşturulan yeni HSYK, “yürütme ile uyumlu çalışma” sözünü fazlasıyla yerine getirdi. 2015 ve 2016’nın ilk yarısında atama, görevden alma, sürgün etme, soruşturma açma gibi yetkilerini sonuna kadar kullanarak bütün bir yargı camiasını kontrol altına aldı.

Artık Erdoğan, kendi sözünden çıkmayan, bir işaretiyle adam tutuklayan, bir işaretiyle serbest bırakan, gözüne kestirdiği şirketlere bir işaretiyle kayyım atayan, dediği dedik bir yargı yapısına kavuştu.

Ancak.. Erdoğan’ın hala kontrol edemediği bazı yerler vardı. Yüksek Yargıdan bir türlü istediği performansı (!) alamayan Erdoğan, 2016 Temmuz başında meclisten geçirdiği bir yasa ile bu konuyu da çözdü. Yüksek Yargının tamamı bir gecede yeniden dizayn edildi. Yargıtay ve Danıştay’da daire başkanları hariç tüm üyelerin görevlerine son verildi. Görevi sona eren Yargıtay ve Danıştay üyeleri bir “havuza” aktarıldı.

***

Sonraki Yazı:

Anayasa Mahkemesi
Savunmanın çökertilmesi
AİHM
ABD’de devam eden Zarrab davası

[Mehmet Yıldız] 25.4.2017 [TR724]