Şampiyon Ajax kadrosunu yine dağıtıyor [Hasan Cücük]

Hollanda futbolunun kulüp düzeyindeki bir numaralı temsilcisi Ajax, bugüne kadar hep şampiyonlukları ve yetiştirdiği futbolcularla öne çıktı. Ve bir de bu oyunculardan kazandığı milyonlarla. Alt yapısından bugüne kadar Johan Cruyff, Denis Bergkamp, Edgar Davids, Wesley Sneijder, Daley Bilind, Jan Verthongen, Patrick Kluivert gibi dünya çapında yıldızlar çıkaran Ajax, son yıllarda yine başarılarıyla ön plana çıkınca, genç yetenekleri kıymete bindi. Yuvadan uçan son isim, Donney van de Beek.

Hollanda temsilcisi geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynayınca, tıpkı 1995’teki Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan sonra olduğu gibi, takımı dağıtmaya başladı.

EN BÜYÜK KUPANIN ARDINDAN

Şampiyonlar Ligi’nin henüz Avrupa’nın 5 büyük liginin tekeline girmediği o yıl kupayı Ajax kazanmıştı. Finaldeki rakibi Serie A temsilcisi Milan’dı. Patrick Kluivert’in 85. dakikada kaydettiği golle Ajax, kupaya uzandı. Bu başarıyla, Avrupa’nın dev takımları gözünü Hollanda’ya dikti!

Şampiyon kadrodan kopan ilk halka Sampdoria’ya giden Clarence Seedorf olacaktı. Bu arada Frank Rijkaard futbolu bırakma kararı aldı. 1996-97 transfer sezonunda ise kopuş iyice hızlandı. Finidi George, Kanu, Edgard Davids ve Michael Reiziger şampiyon kadronun kopan diğer halkaları oldu. Bir yıl sonra yuvadan uçan isimler arasına Patrick Kluivert ve Marc Overmars gibi yıldızlar da katıldı.

Takvim yaprakları 1998’i gösterdiğinde ise De Boer kardeşler Frank ve Ronald, Ajax’a veda edip Barcelona’nın yolunu tuttu. Bir yıl sonraysa şampiyon takımın son iki önemli halkası Jari Litmanen ve Edwin van der Sar ayrılanlar kervanına katıldı. Aynı yıl kaptan Danny Blind kariyerini noktaladı. 1995’te gelen tarihi başarıdan sadece 4 yıl sonra efsane kadro böylece dağılmış oldu.

YILDIZLAR GEMİDEN AYRILIYOR

Geçtiğimiz yıl Şampiyonlar Ligi’ni Liverpool kazandı ama Ajax da en az İngiliz ekibi kadar dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Bayern Münih’in ardından gruptan ikinci olarak çıkan Ajax, önce kupanın favorilerinden Juventus’u ardından ise son 3 yılda kupayı müzesine taşıyan Real Madrid’i saf dışı bırakıp adını yarı finale yazdırdı. Deplasmanda 1-0 yendiği Tottenham’a sahasında bitime 10 saniye yediği golle 3-2 kaybederek Devler Ligi’ne veda etti. Ajax’ın genç bir kadroyla yarı finale gelmesi, dev kulüplerin yıldızlarına kanca atmasını beraberinde getirdi.

Takımın genç kaptanı Matthijs de Ligt hemen sezon sonunda Juventus’a giderken, Ajax’ın kasasına bu transferden 85 milyon Euro girdi. Orta sahanın dinamosu Frenkie de Jong’a ise Barcelona kancayı atıp, 75 milyon Euro karşılığında renklerine bağladı. Kadronun diğer isimlerinden Kasper Dolberg 20 milyon Euro karşılığında OGC Nizza’ya, Daley Sinkgraven 5 milyon Euro bedelle Bayer Leverkusen’e ve Real Madrid’e serbest vuruştan attığı golle hafızalara kazanan Lasse Schöne İtalya Serie A takımlarından Genoa’ya 1,5 milyon Euro karşılığında transfer oldu. Yarı finalden sadece birkaç ay sonra takımın önemli isimleri Ajax’a veda etti.

Dev kulüplerin Ajax’ın genç oyuncularına ilgisi bu sezon da devam ediyor. Premier Lig’de yeniden zirveye çıkma planları yapan Chelsea’nin kadrosunu takviye için göz diktiği isimlerden biri de Ajax’ın Faslı yıldızı Hakim Ziyech oldu. Raket gibi bir sol ayağı olan Ziyech’in satışından kasaya 40 milyon Euro girdi. Chelsea’dan sonra bir diğer Premier Lig ekibi Manchester United, Ajax’ın kapısını çaldı. Hedefteki isim Donny van de Beek oldu. Ferguson sonrası rotasını kaybeden gemiye dönen United, eski muhteşem günlere dönmek için kadrosuna kattığı Van de Beek için 39 milyon Euro bonservis ödedi.

Pandemi futbolun düzenini alt üst ettiği için normalde bugünlerde bitmesi gereken transfer sezonu devam ediyor. Kadrolarını güçlendirmek isteyen kulüplerin, hedefinde Ajax’ın diğer oyuncuları da bulunuyor. Ajax’ın 1995’te Şampiyonlar Ligi’nde tarihi başarıya imza atan kadrosundan 4 yıl sonra geriye kalan olmamıştı. Geçen yıl gelen yarı final sonrası benzer kopuş devam ediyor. Şimdiden halkadan 4’ü yıldız olmak üzere, 7 oyuncu koptu. Bakalım bu kez efsane kadro kaç yılda tarih olacak?

[Hasan Cücük] 4.9.2020 [TR724]

Devler, cüceler ve böcekler [Yavuz Altun]

“Eşitlik” fikri modern dünyanın batıl inanışlarından biri.

Hakkını yemeyelim, o eşitlik hissinin iliklere kadar hissedildiği vakalar yaşanmıyor değil. ABD’deki Jeffrey Epstein davasını takip ettiniz mi mesela? Karun kadar zengin, bir o kadar da nüfuzlu (Bill Clinton ve Donald Trump’la dostluk kurmuş) bir adamın, gencecik kızlara zorbalık yaparak kurduğu fuhuş trafiği, FBI’ın çabasıyla ortaya çıkarıldı. Yıllar sürdü ama nihayet Epstein hapse tıkıldı. Genç kadınlar mahkemede dinlendi.

Ama Epstein, yaptıkları bilinmesine rağmen yıllarca önemli kişilerden destek gördü. Ülkenin önde gelen kuruluşlarına bağışlar yaparak, kendine “hayırsever milyarder” imajı çizebildi. Daha önce de mahkemelik oldu, ceza da aldı, fakat kollandı. Bu arada, medya kanalları hakkındaki iddiaları haberleştirirken tuzağa düşmüş genç kızlara “fahişe” demekten çekinmedi.

Genelde hukuk önünde “eşit” olduğumuzu düşünürüz ama milyarder bir iş adamıyla ihtilafa düşmüş sıradan bir insan, hiçbir şekilde eşit olmadığını kısa sürede anlayacaktır. Çünkü zenginler avukat ordularıyla mahkeme heyetini köşeye sıkıştırabilirken, yoksullar kıt imkânlarla kendilerini savunmak için çabalayacaktır.

Hele ki devletle, yargı mekanizmasını öyle veya böyle etkileyebilecek sayısız enstrümana sahip iktidarla, davalık olmuşsanız… Haklıysanız bile haklı olduğunuzun tescili, mahkeme heyetinin insafına kalmıştır.

Bir de günlük hayatın yargısı var. Aslında hemen her gün, hakkımızda bir mahkeme kuruluyor ve bizim ne olduğumuz hakkında bir karara varılıyor. Dev miyiz, cüce miyiz… yoksa böcek miyiz?

Sınıfsal farklarımız

Karl Marks, toplumları iki sınıfa ayırmıştı. Üretim araçlarını, yani sermayeyi elinde tutan burjuva sınıfı ve onların fabrikalarında çalışan, üretimi yapan proletarya. Bu kaba ayrım, toplumsal üretim modelleri çeşitlendikçe daha karmaşık bir hâl aldı. Bu arada bir takım “devrimler” oldu ve bazı haklar kazanıldı.

Ancak sosyo-ekonomik durum, sadece bir “haklar” ya da toplumsal ilişkiler meselesi değil. Varoluşsal bir tarafı da var.

Koronavirüs salgınıyla birlikte, “işte bakın hastalık zengin yoksul ayırmıyor” şeklinde bir söz yayılmaya başladı. Gelgelelim, kıymetli yazarımız Murat Uyurkulak’ın da parmak bastığı üzere, her gün test yaptırma imkânı olan, sağlık hizmetinin en âlâsını alabilecek durumdaki kişilerle, mesela Binali Yıldırım, mesela İngiliz Başbakanı Boris Johnson, tamamen sağlık bürokrasisinin insafına kalmış sıradan insanlar bir mi?

İşte okuyoruz her gün, ABD’de ve İngiltere’de, hastalığın en çok vurduğu ve ölüm oranlarının en yüksek olduğu kesimler siyahlar, Hispanikler, Hintliler vs. Neden? Çünkü yoksulluk.

Sadece yoksulluk deyip geçmemek lazım. Bundan 50 sene öncesine göre çok müreffeh hayatlar yaşıyoruz. Dedelerimize göre çok daha çeşitli tüketim imkânlarına sahibiz. Üstelik daha az para kazansak bile!

Yani buradaki problemlerden biri, “yoksul” olduğumuzun pek farkında değiliz. Yani cüce olduğumuzun.

Yine ABD’den örnek verelim. Bu ülkede kişi başına düşen gelir yıllık 55 bin dolar civarında. Bu çok iyi bir rakam diye düşünebilirsiniz. Fakat toplumun yüzde 40’ının yıllık 50 bin dolardan daha az geliri olduğunu hesaba katmanız gerekir. Bu yüzde 40, dünyanın geri kalanına göre çok daha iyi hayat standartlarına sahip ama kendi ekosistemi içinde “yoksul”.

Bu arada Amazon’un sahibi ABD vatandaşı Jeff Bezos’un yıllık maaşının 81 bin dolar olarak beyan edildiğini hatırlatayım. Kendisi 190 milyar dolarlık bir servetin sahibi. Her geçen gün zenginliğine zenginlik katıyor. Bununla birlikte şirketinde çalışanların maliyetini daha da düşürmek için sürekli yeni projeler geliştiriyor. Muhtemelen bütün bu işleri robotlara yaptırıp maliyetleri minimuma düşüreceği günleri iple çekiyordur!

Kendinizi Jeff Bezos’la eşit hissediyor musunuz? Hadi diyelim ki bu yazıyı Türkiye’de okuyorsunuz ve zaten eşit olamayacağınızı varsayıyorsunuz. Ama mesela ABD’de ortalama üstü maaşla çalışan bir akademisyen de öyle hissetmiyordur eminim.

İmtiyaz sahipleri devler

Magazin programlarını seyrettiğinizde, “celebrity”lerin (ünlü diye Türkçe’leştirelim) de bizim gibi hayatları olduğu hissine kapılıyorsunuzdur. Önceki gün Demet Akalın, uzaktan eğitime güvenmediği için çocuğuna tam zamanlı öğretmen tuttuğunu söyledi mesela. Eleştiriler gelince de “zannedersin çocuğu lord okuluna yazdırdım” şeklinde tepki gösterdi.

Modern dünya eşitlik fikrini ayakta tutmak için “eşit fırsatlar” sunduğunu iddia ederken, en çok da eğitim imkânına vurgu yapar. Her kesimden bireyin alacağı eğitime erişimi eşit olursa, toplumda eşitlikçi bir rekabet yaratılabilir. İdealde harika bir fikir. Fakat zaten pratikte de pek işlemeyen bu mekanizma pandemiyle birlikte iyice koyverdi.

Uzaktan eğitim hikâyesi, dâhil olunan sosyo-ekonomik konumun bireylerin geleceğini nasıl hayatî şekilde etkilediğini bize hatırlatmış oldu.

Peki, Demet Akalın insanların neden tepki gösterdiğini, ne demeye çalıştıklarını anlamıyor olabilir mi? Bence olabilir ve asıl problem de bu.

Batı’da bir süredir devam eden ırkçılık tartışmalarının hemen yanı başında hayati bir mevzu daha var: İmtiyaz meselesi. Bir kast sistemi içinde yaşamıyoruz fakat her bireyin içine doğduğu ekonomik, sosyal ve kültürel bir sermaye düzeyi var. Adeta genetik miras gibi miras alınan bir imtiyaz bu da.

Mesela 2019 yılında MEB’in bir araştırmasına göre, annesi ilkokul mezunu olanların YGS ortalaması 500 üzerinden yaklaşık 279 puan olurken, annesi üniversite mezunu olanların ortalaması neredeyse 395 puan. Arada 116 puanlık fark var.

Bir başka araştırmaya göre, babası ilkokulu bitirmemiş çocukların üniversite bitirme oranı yüzde 3. Babası üniversite bitirmişlerde ise bu oran yüzde 72’ye çıkıyor.

Eğitim işin sadece bir cüzü. Aileden devralınan zenginlik, sosyal ilişkiler ağı, belirli bir konudaki yetkinlik gibi hususları da eklersek, her bireyin “kapital değerinin” ciddi farklılıklar arz ettiğini görmek mümkün.

Buradaki sorun, imtiyaz sahiplerinin (devlerin) bunun pek farkında olmaması ve toplumun diğer bireylerini (cüceleri) kendileriyle eşit rekabette görmeleri. Ve devler bir sineği kovalarken bile yanlışlıkla bir cüceye zarar verebilir, bunun farkında bile olmazlar.

Erkeklerin feminist hareketlere pek mana verememesi de biraz bununla ilgili. Bir erkek olarak doğup büyümenin, kadınlarla kıyaslandığında, ne gibi bir imtiyaza denk düştüğünü pek göremiyor, kadınların taleplerini “tuhaf” buluyorlar.

Kısaca devler ve cüceler arasındaki farkları hesaba katmadan uygulanan politikalar, geliştirilen çözümler, hatta durum tespitleri yetersiz kalmaya mahkum. Hele ki sosyal medya devrinde imtiyazlıların paylaşımlarına bakıp “geride kalma” hissi yaşamamak gerekir.

“Başarılı” insanların anne babalarının ne işler yaptığına bakıp bu başarılarının ne kadarının sosyo-ekonomik miras, ne kadarının gerçekten çaba olduğunu hesaplayabilirsiniz. Bu arada kendinizin de, dev mi yoksa cüce mi olduğuna karar verebilirsiniz.

Bu ölçüye göre, “iyi” ülke aslında cücelerle devler arasındaki farkların mümkün mertebe azaltıldığı ülke demektir. “Kötü” ülke ise, devlerin cüceler karşısında hâlâ mağdur ayağına yatabildiği, sistemi kendi çıkarları için eğip büktüğü yerlerdir.

Gelelim böceklere…

Her toplumda “damgalanmışlar” vardır. Çeşitli yaftalarla hayattan kovulur onlar. Ana akımda haklarında konsensüs oluşmuştur. Ağızlarıyla kuş da tutsalar, kale alınmazlar. İnsan değeri görmezler. Mahkemeye düşseler, Allah muhafaza, konuşma hakkına bile sahip değildirler.

Franz Kafka, ansızın bir böceğe dönüşen karakteri anlattığı Dönüşüm romanında böyle bir ruh hâlini yansıtıyordu. Antisemitizmin fokur fokur kaynağı Avrupa’da, bir Yahudi olmanın nasıl “görünmezlik” anlamına geldiğini biliyordu. Sadece devlerin değil, cücelerin de burun kıvırdığı bir kategoriye düşmenin getirdiği katmerli yalnızlığı idrak etmişti.

Onlar, yasal olarak vardırlar fakat pratikte, gündelik hayat mahkemesinde, hükümleri okunmaz.

Ve dünya, işte bu iç içe eşitsizliklerle maluldür. Bunları devlere, imtiyazlılara öfkelenin diye değil, hayatınızı ancak bir araya gelerek daha iyi kılabileceğinizi bilin diye anlattım. Modern dünyanın batıl inanışları sizi anti-modern dünyalara itmesin. Modern dünyayı, daha iyi kılmaya çalışalım.

[Yavuz Altun] 4.9.2020 [TR724]

Erdoğan Yunanistan ile savaş emri verdi mi? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Alman Die Welt gazetesinde çıkan bir haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Doğu Akdeniz’de bir Yunan askeri gemisinin batırılması ya da en azından bir Yunan askeri jetinin düşürülmesi emri verdiği, fakat askeri kanadın bunu kabul etmediği iddia edildi. Türkiye’deki kaynaklara dayandırılan habere göre Erdoğan Yunan askeri gemisinin batırılması, ancak bunun can kaybı yaşanmadan sonuçlandırılmasını istiyor. Generaller bunu kabul etmiyorlar. Sonrasında Erdoğan Yunan askeri uçağı düşürülmesi üzerinde duruyor. Fırlatma sistemi ile Yunan pilotun atlayacağı şekilde bir düşürülme operasyonu yapılmasını söylüyor. Generaller Erdoğan’ı bu düşüncesinden de vazgeçiriyorlar.

Erdoğan’ın bu kadar savaş yanlısı olmasının nedeni, içeride sıkışmış olması. Kontrollü bir gerginlikle, bir tür yeni Kardak krizi çıkartarak içeride “milli birlik ve beraberlik” atmosferi yaratma peşinde. Neo-Osmanlı retoriği, hilafet söylemi, Aya Sofya ve kılıçlı hutbe üzerinden harekete geçirdiği yeni fetih diskuru, biz-onlar ikilemi sayesinde yapay bir “milli hedefe” kilitlediği kamuoyu, bu atmosferde eli kolu bağlanan tatlı su muhalefeti ile Türkiye şu an her zamankinden daha fazla istikrarsızlığa açık halde.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Kıbrıs meselesinin kökenleri

Muhalefetin kilitlenmesi işin bir boyutudur. Diğer boyut, muhalefetin zaten bu tür bir şahin pozisyona öteden beri hazır oluşudur. Kemalonasyonalist (ulusalcı) kesim ile Ülkücü nasyonalistler Yunanistan, Ege ve Kıbrıs gibi konularda zaten yayılmacı bir algılı normalleştirmiş durumdalar. Onlar için Türkiye sınırlarının veya egemenlik alanının genişletilmesi, tartışmasız olumlu bir gelişmedir. Bugün irredantizm Türk iç siyasetinde ortak mutabakat zemini haline gelmiş bulunuyor. Bunun temelleri esasında 1950’lerin sonunda Türk ortak benliğine eklemlendi. Kıbrıs konusunda Lausanne’dan sonra 1950’lerin sonuna dek 30 yıldan fazla bir zaman, Ankara kendi sınırları dışındaki topraklarla, özellikle de Kıbrıs’la hiçbir şekilde ilgilenmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Berlin’e gönderilen ve yarı resmi görüşmelerde bulunan Bakü Fatihi lakaplı Nuri Paşa’ya Almanların vaatleri de Ankara’nın pasif siyasetini değiştirmedi. Her ne kadar çok ciddi bir istek de duysa, Birinci Dünya Savaşı’nın anıları taze olduğundan, İsmet İnönü savaş dışında kalma doktrinini içeride kabul ettirmeyi başardı. Bu sayede, ordu içindeki Almancı fırsatçı eğilim kontrol altında tutuldu. Ancak bu durum Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle beraber değişecekti.

1950’lerde Kıbrıs’ın “keşfeden” Türk siyasal elitleri, Doğu Akdeniz’de dengeleri değiştirecek stratejik önemde olan bu adayla ilgilenmeye başladılar. Adada Rumların Enosis (Yunanistan ile birleşme) yönündeki eğilimlerini tehlikeli bulduklarından, başlangıçta Rumların İngilizlerden bağımsız olmaya yönelik politik pozisyonuna karşı, Türk tarafı İngiliz hâkimiyetini destekledi. Ne zaman ki İngiltere’nin statüsünün kalıcı olmayacağı idrak edildi, Türk tarafı Taksim planını gündeme getirdi. Ankara bu tarihten sonra adanın coğrafi olarak doğu-batı hattında bir çizgiyle kuzey ve güneye bölünmesini devlet politikası haline getirdi. Kıbrıs politikasının bu şekilde değişmesi ile beraber, Türk-Yunan ilişkilerinde bir domino etkisi baş gösterdi. Böylece, Yunan imajı ve Yunanistan algısında hızla bir erozyon gerçekleşti. Bu tümüyle devlet kontrolünde yaptırıldı. 6/7 Eylül olayları gibi pogromlarla halkın Yunanistan konusunda radikalleşmesi sağlandı.

Johnson Mektubu ve 1974 Kıbrıs çıkartması gibi gelişmeler gösterdi ki Kıbrıs ve Türk-Yunan meseleleri Türk iç politikası üzerinde adeta bir sihirli el gibi etkide bulunma potansiyeli taşıyordu. İşler sıkıştığında Yunanistan’la bir kriz çıkarma geleneği böylece başladı. NATO’da da Batılı müttefiklerle ilişkilerde de bu pozisyon bir davranış kalıbına dönüştü. Hatta ABD askeri yardımlarında bile bu gerilim etkisini gösterdi. İki taraf arasındaki dengeyi bozmayacak şekilde askeri yardım yapılmaya başlandı. Kötü komşuluk tutumu Türk dış politikasının ana değişmezlerinden biri oldu. Yunanistan’a yönelik algı oluşturulurken sanki Ege’deki adaların Yunanistan’a geçmesi büyük bir tarihi yanlışmış gibi bir söylem, Türk tarih yazılımına eklemlendi. Oysa cumhuriyetin kurucuları için bu sorun mevcut değildi. Türkiye 1020’lerden 1950’lere dek Yunanistan’ın egemenlik alanlarını asla tartışmaya açmadı. Ege’de bu anlamda ortaya çıkan sorunlar, mesela “egemenliği tartışmalı adalar, adacıklar ve kayalıklar” 1923’ten 1995’e kadar toplam 72 yıl boyunca asla gündeme getirilmedi. Ya da Ege’deki silahsızlandırılan Yunan adalarının yeniden silahlandırılmasına ilişkin Montreux Antlaşması sonrasında Ankara’nın genel anlayışı Yunanistan’ın bu adaları silahlandırabileceği yönünde oldu.

Yunanistan konusu Türkiye’de askeri vesayet rejiminin en önde gelen “veto” meşruiyetini oluşturdu. Yunanistan’a ilişkin politikalar “milli siyaset” ilan edilerek yüksek politika alanları haline getirildi. Yunanistan konusunda her şey güvenlikleştirildi. Böylece bu alan sivillerin elinden alınarak askeri bürokrasinin uzmanlık ve yetki alanı haline getirildi. İktidara gelen partiler değişse de Yunanistan politikası daima askerlerin son sözü söylediği bir alan oldu. Tıpkı Türkiye Kürdistan’ındaki OHAL rejiminde olduğu gibi, Türk devlet aparatı Yunanistan üzerinden kendisine bir iktidar alanı oluşturdu. Kendi gücünü berkitti, konsolide etti. Sivillere “hadlerini bildirilmek” gerektiğinde içeride irtica ve Kürt meselesi, dışarıda Yunanistan ile mevcut sorunlar meşruiyet zemini oluşturdu.

Yunanistan’a yaklaşırken genelde Türkiye’nin “masada kaybettiği adalar” gibi bir söylem hâkimdi. Bu söylediğim gibi Atatürk ve İnönü dönemleri ile tamamıyla çelişen bir pozisyondur. Cumhuriyetin fabrika ayarlarında Yunanistan’ın egemenlik alanına göz diken bir tutum söz konusu değildir.

Avrasyacıların numarası mı?

Bugün Erdoğan’ın askerleri ağırlıklı olarak Avrasyacı unsurların başat durumda oldukları bir ordu yapısında görev alıyorlar. Erdoğan bu odaklarla işbirliği içerisindedir. Avrasyacılar Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerinin mimarıdır. Aynı Avrasyacılar NATO’nun ve Batı ittifakının içinde yer alan bir Türkiye’nin milli menfaatlerine göre bir dış politika ve güvenlik politikası rotası izleyemeyeceğine inanıyorlar. Bu bağlamda AB yöneliminin sekteye uğramış olması onlar için önemli bir kazançtır. Aynı şekilde Rusya’dan S-400’lerin alınması – aktif hale getirilmedilerse de – ellerinde olan bir astır. Çünkü bu sayede mesela Türkiye’nin F-35 projesinden yapıcı ülke olarak ihraç edilmesi gerçekleşti. Dahası, müşteri olarak da Türkiye’nin bu uçakları edinmesi engellenmiş oldu. Bu durum Türkiye’nin NATO ile orta ve uzak vadede ilişkilerini son derece düşük yoğunluklu bir düzeye indirgeyecektir.

Bu örneklerden hareketle, içeride bazı subaylar dışında TSK’da hâkim olan yaklaşım, Türkiye’nin Avrasyacı yöneliminin — ve bağımsız hareket etmesinin — devam etmesidir. 1991 sonrası başlayan marjinal bir hareket olan Batı ittifakı dışında bölgesel-küresel güç olan bir Türkiye yaratmak düşüncesi, 1999 Helsinki AB Zirvesi sonrasında 2005’te tam üyelik müzakerelerine başlama noktasına kadar, Türkiye’yi hiç olmadığı kadar Batı ile bütünleşmeye yaklaştırdı. 2013 sonrasında 17 Aralık ile beraber bu siyaset 180 derece tersine döndürüldü. 15 Temmuz 2016 sonrasında ise TSK’daki Batıcı-NATO’cu askerler tasfiye edildiler. Bugünkü başat karo, daha önce Ergenekon davalarından hüküm giymiş olan Batı karşıtı Avrasyacılardan oluşuyor. Şimdi bu kadro ve Erdoğan, Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan gerilimi yönetiyorlar.

Die Welt gazetesinin bahsettiği olay, buz dağının su yüzeyinde kalan kısmıdır. Avrasyacı kanat bu bilgiyi sızdırarak kendilerini gerçekleşme ihtimali bulunan çatışmada akladılar. Batı’ya şu mesajı veriyorlar: “Erdoğan’ı frenleyen biziz”. Önümüzdeki günlerde eğer Yunanistan askeri unsurlarına bir saldırıda bulunulursa, bunun sorumluluğunu şimdiden Erdoğan’a atmış bulunuyorlar. Bu durum ellerini rahatlatıyor. Ve esasında savaş olasılığını da arttırıyor. Çünkü Erdoğan Türk-Yunan krizine ihtiyaç duysa da, bir çatışmanın kendi iktidarını da tepetaklak edeceğini biliyor. Asker kanat bir B-planı yapmış görünüyor. Bir Yunan gemisi batırırlarsa, bunun siyasi bedelini Erdoğan’a ödetecekler. Sonra da içeride yükselişe geçen “Türkiye mağdur edildi” ve “milli gururumuzla oynandı” havasını kendi Avrasyacı politikaları için meşruiyet temeli olarak kullanacaklar. Eğer ki beklenmedik bir gelişme olur ve planları suya düşerse, günah keçisi ilan ettikleri Erdoğan’a siyasi ve hukuki bedeli ödetip, kendi askeri kariyerlerine devam edecekler. Fakat kazanırlarsa, yani Türkiye’yi Batı’dan tamamen kopartıp Rusya’ya yamayabilirlerse, önümüzdeki onlarca yıl kendi dünya görüşlerinde yarı otoriter bir Türkiye’de yönetimde kalacaklar.

Edindiğim bilgiler doğrultusunda şunu söyleyebilirim:

Türkiye şu an hiç olmadığı kadar bir Türk-Yunan savaşına yakındır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.9.2020 [TR724]

Mü’minin olaylar karşısındaki tavrı [Ali Akpınar]

MÜ’MİNİN OLAYLAR KARŞISINDAKİ TAVRI: TAKDİRE RIZA, TESLİMİYET, TEVEKKÜL VE SABIR

İnsan, yaşadığı hayatın, çevrenin alışkanlıkları ve öğretileri gereği hep tekdüze, standart bir hayat arzular, bekler. Hâlbuki insan kâinata, eşya ve hadiselere göz attığında fark edecek ki kâinatta hiçbir şey tekdüze değildir. Cereyan eden hadiseler bazen durağan gibi gözükse de çoğu zaman inişli-çıkışlıdır.

İnsanın anne karnındaki gelişimine ve doğumundan sonraki dönemlerine baktığımızda; bu sürecin doğma, bebeklik, çocukluk, gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık olarak seyrettiğini görürüz. Başlangıçta bir büyüme ve gelişmenin olduğu, bu büyüme ve gelişmenin inişsiz-çıkışsız tekdüze devam ettiği görülür. Sonrasında ise belli bir yaştan itibaren insanın bedenen inişe geçtiği müşahede edilir. Her yaşın ve dönemin kendine göre güzellikleri olduğu gibi zahiren çirkin gözüken zorlukları da vardır. İnsan ise hep genç olmak, genç kalmak ister fakat bu istek, insanın yaradılışına ve hayatın doğal akışına aykırıdır. Çünkü bebeklik ve çocukluğu yaşayıp tatmadan olgun ve genç olmanın hikmeti kavranamaz. Yaşlanmadan ya da yaşlıların hâlini görmeden de gençliğin canlılığı, dinamikliği ve daha bir çok hikmeti fark edilemez, anlaşılamaz.

Kâinatta cereyan eden hadiselerde de durum pek farklı değildir. İnsan kendi ömründe hep gençliği istediği gibi yaşadığı yıllarda da hep baharı ister; kışı, soğuğu ya da aşırı sıcağı istemez. Oysa baharın güzelliği, kış mevsimini hakkalyakîn  görmek, yaşamak ve bilmekle mümkündür. Her şey zıddıyla bilindiğinden baharın fevkalâde güzelliğinin, yeryüzünün binbir çeşit çiçeklerle, ağaçlarla, otlarla rengârenk oluşunun, tüm canlılardaki cıvıl cıvıl hareketlerin, böylece yeryüzünde sanki yeni bir dirilişin, yeni bir hayatın doğuşunun ve sayısız nimetlerin bize taptaze, farklı şekil, renk, desen, tad ve kokularda sunulmasının ne büyük bir ihsan, ne kıymetli bir nimet olduğu kış olmasa bilinemezdi.  Evet, kışın soğuğu, beraberinde getirdiği kar, dolu, fırtına olmasa idi güzelim bahar mevsimi de insan indinde öylesine ve tekdüze, sıkıcı bir mevsim olarak görülüp yaşanır, insanoğlu bahara ülfet peyda eder; muhteşem dirilişlerin, doğuşların gerçekleştiğini fark edemez, bu değişimle gelen nimetlerin kıymetini de idrak ve takdir edemezdi.

Kış ne kadar çetin geçse de hattâ bazen yaşanan sel, tipi, fırtına gibi olaylar çirkin ve soğuk gözükse de aslında bunlarla Allahü Teâlâ’nın Kuddûs ism-i şerifinin tezahürü olarak yeryüzünde büyük bir temizlik yapılmakta; sonrasında bahar geldiği zaman bu defa Hayy ism-i şerifinin tezahürü olarak büyük bir diriliş gerçekleşmektedir. Aynen öyle de insanın hayatında da bazen kış bazen de bahar yaşanabilmektedir. Her insan baharda olmak, genç kalmak ister, sağlık ister, güç ister, maddî ve manevî zenginlik ister, hep iyilik ve güzellik ister; en önemlisi de özgür olmak, özgür yaşamak ister. Çünkü insan özgür değilse diğer nimetleri yeterince tadamaz. Fakat insan, hayatında gerçekleşip yaşadığı olayların hangisinin hayr ve güzel, hangisinin şer ve çirkin olduğunu bilemez. Allahü Teâlâ bu gerçeği şöyle ifade buyurur: “… Olur ki siz bir s¸eyden hos¸lanmazsınız da o s¸ey hakkınızda hayırlıdır; bir s¸eyi seversiniz ama o s¸ey ise hakkınızda s¸erlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216). Öyle ki zahiren hayr ve güzel gözüken gençlik, sağlık, güç, zenginlik, refah, sınırsız özgürlük… insanı baş aşağı, Kur’an’ın ifadesiyle esfel-i sâfilîne düşüren bir imtihan unsuru olabilir. Bunlardan yoksun kalma ya da az yararlanabilme ise inanan insanın teslimiyeti, sabrı, tevekkülü ve şükrü ile zirvelere, yine Kur’an’ın ifadesi ile a’lâ-yı ılliyyîne çıkabilmesi için bir vesile, bir burak olabilir.

Kışa, boraya, fırtınaya, her zorluk ve sıkıntıya rağmen mü’min; takdire rıza, teslimiyet, tefekkür, tevekkül ve sabır ile Rabb-i Rahîm’ine sadakatle yönelip sığınarak “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebiliyorsa o, Allahü Teâlâ’nın izni, rahmeti, inayeti, fazlı ve keremi ile hem dünyasını hem de ahiretini bahara dönüştürecektir. Bundan asla şüphe edilmemelidir.

[Ali Akpınar] 4.9.2020 [Samanyolu Haber]

Hoşnut olunmayan idarecilerin istihdamında ısrar edilmesi [Prof. Dr. Osman Şahin]

Bir birimde veya yerde genel olarak insanların memnun olmadıkları veya bazı yanlışları ortaya çıkan idarecilerin tekrar başka yerlerde, yine idareci olarak istihdam edilmeleri insanların güven duyguları üzerinde büyük tahribatlar meydana getirmektedir. Genellikle, yer değiştirme yöneticilerde gerçek bir değişimi ve gelişimi beraberinde getirmediğinden, böyle idareciler gittikleri yerlerde de aynı şekilde davranmaya devam etmekte ve aynı problemleri yeni bir bölgeye taşımış olmaktadırlar.
Bu uygulamaların neticesinde hem eski hem de yeni yerlerde bu problemlere şahit olan insanlarda, bunları istihdam edenlere karşı hüsn-ü zanlar kırılmakta ve güven kayıpları yaşanmaktadır.

Hakkında şaibe olan veya bazı konularda hakkında soruşturma yapılan idarecilerin, bunlar sonuçlanıp aklanacakları ana kadar, vazifeden el çektirilmeleri dünyadaki hukuk sistemlerinde genel kabul görmüş bir kuraldır. Böyle yapılmadığı takdirde, bu insanlar bulundukları makamları ve konumları bu soruşturmalarda lehlerine kullanıp manipüle edebilmektedirler. Ayrıca, soruşturmaların sonuçlanacağı ana kadar aynı yanlışların ve dolayısıyla birilerin mağduriyetlerinin devam etmesi söz konusudur.
Hz. Ömer (RA) döneminde çok şerefli sahabeden idareciler hakkında bile bir soruşturma söz konusu olunca, Hz. Ömer’in (RA) o kişileri görevden aldığını ve ancak masumiyetleri tebeyyün ettikten sonra görevlerine iade ettiği bilinmektedir. Hizmet hareketi gibi gönüllü organizasyonlarda da buna riayet edilmesi önem arz etmektedir.

“Görevden el çektirirsek hizmetler aksar” düşüncesinin içerdiği problemler…

Bunların görevden alınmaları durumunda hizmetlerin aksayabileceği düşünülerek bundan kaçınılıyorsa, o zaman o yerde daha büyük problemlerin var olduğu anlaşılır.
Öncelikle, günümüzde Hizmet hareketi çok büyük bir insan potansiyeline sahiptir. Meydana gelen boşluk bu insanlarla çok rahat doldurulabilir. Buradaki problem mevcut idarecilerin dışındaki insanlara yeterince güvenilememesidir. O bölgede çalışmakta olan birçok insan görevlendirildiğinde aslında bu ihtiyaca çok rahat cevap verebileceklerdir. Bu aynı zamanda o insanların potansiyellerinin ortaya çıkması için iyi bir fırsat olacaktır.

Hizmetler belli şahıslara değil, Hizmet ilke ve prensiplerine uygun olarak inşâ edilmiş sistemler üzerine bina edilmiş olmalıdır.

Eğer, bir idareci vazifesinden el çektirildiğinde hizmetler devam etmiyor ve aksamalar yaşanıyorsa, o yerdeki idareci her şeyin merkezine kendisini yerleştirmiş ve dolayısıyla sistemi kendisi üzerine bina etmiş demektir. Böyle ben merkezli egoist idarecilerin sadece maddi organizasyonlara değil onlardan çok daha fazla bir şekilde manevi yönü olan Hizmet Hareketi gibi yapılara çok daha büyük zararlar vermeleri kaçınılmazdır.

İstişare gibi mekanizmaların sağlıklı işlediği bir yapıda bütün bireyler aktif hale gelmekte ve potansiyel kabiliyetler inkişaf etmektedirler. Dolayısıyla mevcut sistemde ihtiyaç olduğunda bu bireylerin sahip çıkmasıyla o hizmetler bir inkıtaaya uğramadan devam edebilecektir.

Aynı zamanda, tevhit yörüngeli olan Hizmet Hareketi’nde şirk ifade edebilecek böyle tavır ve davranışlardan kaçınılması adına da bu husus önem arz etmektedir. İnancımıza göre her türlü başarının gerçek sahibi Allah’tır (CC). Bunun aksini hatıra getirecek her türlü davranış ve uygulamadan uzak durulmalıdır ki, Allah’ın (CC) lütfu olan bereketli hizmetler katlanarak büyümeye devam etsin.

Hz. Ömer (RA) bu sırra binaen, herkesin ittifakıyla ordu sevk ve idaresinde bir deha olan Hz. Halid bin Velid’i (RA) “Halid, insanlar kazanılan zaferleri senin şahsından bilmeye başladılar. Halbuki biliyoruz ki bütün bu zaferleri ve başarıların gerçek sahibi Allah’tır (CC)” diyerek komutanlıktan azletmişlerdir. Kur’an’da Huneyn’in bidayetinde sahabe efendilerimizin (R:Anhüm) çokluklarına güvendikleri için, Allah (CC) tarafından muvakkat bir hezimete uğratıldıklarından bahsedilmektedir.
Dolayısıyla, Hizmet Hareketinin sahip olduğu insan sermayesini verimli kullanabilmesi için, mümkün olduğu kadar çok bireyin istihdam edilmesine ihtiyaç vardır. Bu açıdan sahip oldukları bireylere güvenmeli ve onların önünü açmalıdırlar.

Her şeye rağmen birilerinin ısrarla istihdam edilmelerinin yol açtığı zararlar…
Aynı idarecilerin istihdamında ısrar edilmesi, istihdam edilenlerin kendilerini geliştirememelerini, yanlışlıklarının farkına varamamalarını, yani uzun süreli görev yapmanın yol açtığı yönetici körlüğüne düşmelerini ve bir gönüllü hareket olan bu yapı içinde yaptıkları işi bir meslek olarak görmelerini ve bundan dolayı da bu konumlarını korumak endişesiyle birtakım yanlışlar içerisine girebilmelerini ve hakperest olmalarının zorlaşmasını beraberinde getirebilmektedir.
Bunlardan dolayı, işin başlangıcında çok samimi duygularla ve beklentisizce işin içine girmiş, güzel hizmetlerde bulunmuş bazı idareciler zamanla bu özelliklerini kaybedebilmişler ve bozulabilmişlerdir.

Bu insanlarda İhlas, uhuvvet, fedakarlık, îsâr hasleti, başkaları için yaşama, beklentisizlik, hakkın hatırını her şeyden ali tutma, hizmette önde ücrette geride olma, hizmetleri daha iyi yapabilecekler ortaya çıktığında emaneti onlara devretme gibi âli duyguların yerini,  ukba eksenli bir hareket olan Hizmet içerisinde kabul edilemeyecek idareciliği hırs derecesinde isteme ve bırakmama arzusu, yaptıkları işi meslek olarak görme, tarafgirlik, ekipçilik, grup aidiyeti, muhaliflerine hakkı hayat tanımama, hep alkışlanan olma arzusu, yapılan hizmetlerin karşılığında bir takım beklentiler içerisine girme gibi sefil duygular alabilmiştir.

Sonuç olarak, hizmet ederken manen mesafe kat etmeleri gereken bu insanlarda zamanla karakter (mizaç) bozuklukları yaşanabilmiştir.
Maalesef bu şekilde, zamanla dejenerasyona maruz kalmış böyle insanlar bulundukları yerlerdeki hizmet insanları için hep imtihan sebebi olagelmişlerdir.
Bunlar zaman içerisinde edindikleri tecrübeleri bulundukları konumları korumalarını sağlayacak şekilde kullanabilmişler, kendilerine göre aşağıya ve yukarıya doğru şebekeler-ağlar (networkler) oluşturabilmişler, kendilerine alternatifler oluşmasını engelleyebilmişler, amirlerini memnun edecek hususlara yoğunlaşarak onları memnun edebilmişler ve geçmişten beri elde ettikleri hüsn-ü zan ve itibar kredilerini de kullanarak, meydana getirdikleri onca tahribatlara ve mağdur ettikleri o kadar insanlara ve bu insanların dünya kadar şikayetlerine rağmen  konumlarını devam ettirebilmişlerdir.

Süreklilik arz eden, etkin bir denetim sisteminin olmaması problemleri arttırmıştır…

Süreklilik arz eden, etkin bir denetim sistemi de olmadığından, böyle insanların Hizmet ilke ve prensiplerine aykırı hareketleri, zamanla şahısları adına birtakım menfaatler elde etmeleri ve insanları mağdur etmeleri gibi su-i istimaller zamanında anlaşılamamıştır. Çok sonra olaylar anlaşıldığında ise artık çok geç kalınmış, müdahale edip çözmek artık bir takım başka komplikasyonlara da yol açabileceği mülahaza ve endişeleri sebebiyle bunlar karşısında sessiz kalınarak durumu idare etmek zorunda kalınabilmiştir.
Maalesef, bu kötü misaller başkalarında benzer menfi düşünceleri tetiklemiş ve birtakım menfilikler bazıları için normalleşmiş ve benzer su-i istimallerin sayısında artışlar yaşanmıştır. Bütün bu su-i istimallere ve bunlara çözüm getirilmemesine şahit olan Hizmet insanlarında ise idarecilerine olan güven ve hüsn-ü zanların yerlerini güvensizlik ve su-i zanlar almaya başlamıştır.   

Halbuki, Hizmet hareketi geçmişten bugüne kadar çok sayıda insan yetiştirmiş ve denebilir ki her alanda yeterince kalifiye elemanlara sahip bir yapı haline gelmiştir. Bu mevcut potansiyelini kullanarak, mevcut karar alma süreçlerini ve bu süreçlerde vazifelendirilen insan kaynakları yönetimini çok dinamik bir yapıya kavuşturması mümkündür. 
Cemaatinin çoğunluğunun kabulüne mazhar olamayan (En az % 80 ve belki de % 90’nının) idareciler vazifeden alınarak problemler çözülmeli, böylece yenilere yönetim konumlarında istihdam edilme ve potansiyellerinin açığa çıkarabilme fırsatları sunulmalı ve vazifeden alınanlara ise yeni ve farklı hedefler verilmelidir.   

[Prof. Dr. Osman Şahin] 4.9.2020 [Samanyolu Haber]

İşlerim hep ters gidiyor, ne yapmalıyım? [Dr. Ali Demirel]

Soru: Abi son zamanlarda ne yaparsam yapayım işlerim hep ters gidiyor. Burada detay verip soruyu uzatmak istemiyorum. İster istemez aklıma acaba birisi bana büyü mü yaptı diye düşünüyorum. Ne tavsiye edersiniz?(M.T.)

Öncelikle böylesi durumlarda işi hemen büyüye bağlama refleksimizden vazgeçelim lütfen. Daha önce burada bu konu üzerinde durmuştuk. Hatırlayan okurlarımız olacaktır.

O yüzden her işinizin ters gittiği düşüncesinden bir an önce vazgeçmeli. Çünkü bu şekilde inandığınız takdirde düzgün işlerinizi bile tersine döndürürsünüz.

Mesela şu soruyu kendinize sorun lütfen: Gerçekten de hayatınızda ifade ettiğiniz şekilde her şey mi tersine gidiyor? Hayatınızda hiç mi düzgün ve yolunda giden bir işiniz yok? Bir veya birkaç olumsuzluğu bütün hayatınıza genellerseniz, sizce bütün hayatınızı eğip bükmüş olmaz mısınız?
Hemen herkes hayatında bir takım olumsuzluklar yaşar. Hayatın gerçeği bu. Mesela bir gün hasta, başka bir gün sağlıklı oluruz. Bir gün huzurlu, diğer gün sıkıntılı olabiliriz.

Rabbimiz Kur’an’da iyi veya kötü günleri insanlar arasında sürekli değiştirdiğini hatırlatarak dünyanın imtihan yeri olduğuna dikkatlerimizi çekmiyor mu? (Âl-i İmrân, 3/140)

Bu imtihanın gereği olarak bazen nimetlerle bazen de sıkıntılarla imtihandan geçeriz. Bu imtihanın neticesi olarak da şunları söylemek gerekir: Dünyada hiçbir güzellik ve bolluk sürekli olmadığı gibi hiçbir yokluk, sıkıntı ve zulüm de ebedi değildir. Kısacası her gecenin bir sabahı her kışın da bir baharı mutlaka vardır.

Yani konuyu şuraya getirmeye çalışıyorum: Belki de terslik dediğiniz şey hayatın rutin ve olağan işleridir.

Diğer bir mesele hayatınızda ters gittiğini düşündüğünüz hususları lütfen bir bir aklınızdan geçirin. Ters giden bu hususlarda sizin sorumluğunuz varsa “Neyi düzeltebilirim?” sorusunu kendinize sorun. Ve gereğini yapmaya çalışın.

Bunun dışında bahsini ettiğiniz terslik/terslikler bir manevi sebepten kaynaklanıyor olabilir mi, bunu da düşünün. Ne bileyim mesela birisi size beddua mı etti, farkında olmadan birinin hakkına mı girdiniz veya kaderi tenkit edici ve meydan okuyucu bir sözünüzle imtihan mı oluyorsunuz?
Veya o terslik ilahi takdire karşı bir ısrarınızdan mı kaynaklanıyor? Bu soruyu da kendinize sorun lütfen.

Evet, tekrarlayacak olursak;

1. Başımıza gelen her şey imtihandır, bunun elbette farkındasınız.
2. Olaylara bakış açınızı değiştirmeye çalışın. Mesela hep güzel görmeye, güzel yorumlamaya gayret edin.
3. Her gün Fetih suresi, İnşirah suresi okumanızı tavsiye ederiz. Yine Ya Fettah çekebilir, “Rabbişrahli sadri ve yessirli emri vahlul ukdeten min lisani ve yefkahu kavli” duasını da dilinize alıştırabilirsiniz.

Bir de Efendimiz (s.a.s.) tarafından bir sahabiye öğretilen üzüntüye, fakirliğe, tembelliğe karşı okunması tavsiye edilen duayı sabah ve akşam namazlarından sonra okuyabilrisiniz. İnşaallah sineniz, kısmetiniz ve işleriniz açılacaktır.

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s.) mescide girdiğinde Hz. Ebu Ümame isminde Ensar’dan bir sahabinin mahzun bir şekilde oturduğunu görür ve sorar:

- Namaz vakti değil, neden bu saatte buradasın?
Ebu Ümame cevap verir:
- Ya Resulallah, içimde bir sıkıntı var ve borçluyum.
Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurur:
- Sana, üzüntünü giderecek, borcunu ödemene vesile olacak bir dua öğreteyim mi?
- Evet, diyen Ebu Ümame’ye sabah akşam okuması için şu duayı öğretir Efendimiz:
- Allahümme innî eûzü bike mine’l-hemmi ve’l-hazen ve eûzü bike mine’l-aczi ve’l-kesel ve eûzü bike mine’l-cübni vel-buhl ve eûzü bike men galebeti’d-deyni ve kahrir-ricâl.
Bu güzel duanın manasını da verelim isterseniz:
“Allah’ım! Üzüntüden kederden, acizlikten tembellikten, korkaklıktan cimrilikten, borç altında kalıp ezilmekten ve insanların beni ezmesinden sana sığınırım.”
4. Devamlı iyilik yapın ve sevaplar peşinde koşturun. İyilik iyiliktir ve kayda geçmektedir. İnşaallah ötede birer mükafaat olarak önünüze çıkacaktır.
5. Sohbet meclislerinden ayrı kalmayın. Haftalık düzenli beslendiğiniz bir sohbet ortamı olsun. Böylesi meclisler, sizi rahatlatacak ve üzerinize huzur ve sekine yağacaktır.
Hayırlı cumalar...

[Dr. Ali Demirel] 4.9.2020 [Samanyolu Haber]