Bu kitabın bir gün yazılacağını biliyordum.
Birkaç yıl önce evinde ziyaret ettiğimizde Harold Bloom belleğinin anılarla ve şiirlerle dolup taştığından söz etmişti. O anılardan, şiirlerden yola çıkarak bir tür özyaşamöyküsü kaleme alacaktı. O kitap* nihayet yayımlandı. (Kitabın adını –Possessed by Memory– tevriyeyi ıskalamadan Türkçeleştirmek zor: Belleğin hem sakladıklarına hem de bir tür ecinni olduğuna işaret ediyor—“Hafızanın Esiri” denebilir.)
Bir sonbahar ikindisinde, evinin yüksek tavanlı salonunda Harold Bloom’u dinlemiştim.
Buluşmaya sözleştiğimiz saatten önce gitmiş, arabayı iki yanında ıhlamur ağaçları uzanan sokağın köşesine park edip vişneçürüğü renkli evin pencerelerini izlerken, edebiyat tarihinin bazı önemli metinlerinin burada yazıldığını düşünmüştüm. Kapıyı tam vaktinde çaldığımızda ev sahibi hazırdı. Saat öğleyi biraz geçe Harold Bloom’un gelişigüzel kitap yığınlarıyla dolu, loş salonundaydık.
Seksen yaşını çoktan geride bırakan eleştirmen, artık yürümekte zorlandığı için bastonunu yanından ayırmıyordu. Yeşil koltuğunda, yumuşak bir sarı ışık yayan abajurun altında klasik çağın büyük eleştirmenlerinin (Dr. Johnson’ın, William Hazlitt’in) siluetini andırıyordu. Ölülerle dolu bir odada konuşuyor gibiydi. Sanki yeryüzündeki bütün kitapları okumuş, o kitapların yazarlarıyla söyleşiyordu. Koltuğun yanındaki sehpaya dizili (çoğu yeni çıkmış) kitaplardan bir Wallace Stevens incelemesi aklımda kalmış. (Bloom’u o çok sevdiği şaire çeken şey sadece dil değil, coğrafyaydı—Stevens da hayatının büyük bölümünü, Bloom’un 60 yıldır yaşadığı kente yakın bir yerde geçirmişti.) Cenaze töreni istemediğini ısrarla söyleyen Bloom, eğer bir tören düzenlense okunması için Stevens’tan birkaç dize seçeceğini sık sık hatırlatır. Bunu ne zaman duysam hep o ikindiyi düşünürüm.
Harold Bloom’u edebiyat eleştirisinde farklı kılan başlıca iki yapıtı (Etkilenme Endişesi ve Batı Kanonu) ve bir büyük tutkusu (Shakespeare) var.
O ziyarette yanıma Etkilenme Endişesi‘nin Türkçe çevirisini de almıştım. Gözleri parlayarak incelerken şairler arasındaki ‘hayatta kalma mücadelesi’ni anlatan bu karmaşık ve ezoterik kitabın pek çok dile çevrilmesi karşısında duyduğu şaşkınlıktan söz etti. İlk defa size söylüyorum, diyerek kitabın hikâyesini de anlatmıştı: Otuz yedinci doğum gününün gecesinde kötü bir kâbusla uyanmış. Mutfağa inip kendine bir kahve yapmış ve şiirsel etkilenme üzerine ilk taslağı yazmaya başlamış. (Yazarlığının dönüm noktası olan kitabın kaybolan taslağını ünlü sanat tarihçisi Ernst Gombrich’in yıllar sonra bulduğunu da o gün öğrenmiştim.)
Öteki başyapıtı ise Batı edebiyatında geleceğe kimlerin kalacağına dair “alçakgönüllü bir kehanet.” Kanon, edebiyat tarihinden günümüze “hayatta kalan metinler bütünü” diye tanımlanabilir. Akla bir başyapıtlar listesi gelmemeli, çünkü Batı Kanonu’nda Bloom bize önce şunu öğretiyordu: Kanon kimsenin verdiği bir liste değildir ve tek bir kanon yoktur. Kanon tarihsel olarak eğitim kurumlarında okutulan kitaplardır. Oysa bu kitapların belirleyicisi (devlet, iktidar) edebiyatın kendi yasalarından çoğu kez habersizdir. (Örneğin, okul kitaplarına girmek her dönemde iktidara yaranmanın ödülüdür. Bu yüzden Cemal Süreya’nın dizeleri bizi gülümsetir: “Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim / Bütün çocuklar anlar da.”) Bloom’un hatırlattığı gibi, kanona yalnız estetikle girilir ve estetik sosyal değil bireysel bir meseledir. Ona göre kanonun merkezinde bütün görkemiyle Shakespeare durur. Shakespeare kanonun kendisidir: Edebiyatın ölçütlerini ve sınırlarını o belirler. Gerçekten kanon oluşturan bir yapıt dindar/seküler ayrımını siler.
Harold Bloom yeni kitabındaysa edebiyata adanmış bir ömrün dökümünü çıkarıyor. Oscar Wilde, eleştirinin en yüksek biçiminin, iç dünyayı ortaya koymak olduğunu söylemişti. Bloom bu en ‘kişisel’ kitabında ilk kez çok sevdiği Wilde’ın izinden gidiyor. İyi edebiyatın güçlü seleflerle mücadeleden doğduğu, benliği gerçekleştirmenin tek yolunun sürekli okumak olduğu gibi tanıdık temalara da tekrar dönüyor. 90 yaşın eşiğinde, geceleri şiirler mırıldanarak uyandığını anlatıyor (“Kalan günlerimde şairlere ihtiyacım var”). Kitabın belki en çarpıcı sorusu, aslında edebiyatın (daha doğru sanatın) da can alıcı meselesi: Dünya yaratılmadan önce var olan sesi nasıl duyabiliriz?
O ilk ziyaretten sonra Bloom’un kapısını bir kez daha çalmıştık. Yine bir ikindi vakti, dünyada çok az gerçek eleştirmen kaldığından yakınmıştı. Klasik edebiyat eleştirisinin son büyük ismi, eleştirinin günümüzde can çekiştiğini anlattı. Vakit akşama yaklaştıkça sesinin tonu yükseldi. Marksist, feminist, yapısalcı vs. kuramların estetik yargıları geriye ittiğini söyledi. Bloom bütün bir “kültürel çalışmalar” alanını zararlı buluyordu. Fransızlara (Foucault, Barthes, Derrida) ve akademideki takipçilerine öfkesini gizlemiyordu. Yenilgiyi kabul ediyordu ama sonunda haklı çıkacağından, bütün kuramların eskiyip sadece estetik değerin kalıcı olacağından emindi.
Hava kararmadan vedalaşıp yaprakların örttüğü sokakta, ömrünün ve savunduğu edebiyat geleneğinin sonbaharını yaşayan eleştirmenin penceresine son kez bakarken aklımda bir başka Fransızın dizesi vardı. Galiba Harold Bloom’u en iyi o dize anlatıyor: “Ten hüzünlü heyhat… Ve okudum bütün kitapları.”
* Harold Bloom, Possessed by Memory, Knopf 2019.
[Can Bahadır Yüce] 22.5.2019 [Kronos.News]
‘Ve okudum bütün kitapları…’ [Can Bahadır Yüce]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
İki bin görme engelli KHK ile ihraç edilmiş
Af Örgütü’nün “Dönüşü Olmayan İhraçlar Raporu”na göre iki bin görme engelli KHK’yla ihraç edilmiş, OHAL Komisyonu ihraç onaylayan bir mekanizma, iade olanları ise dışlanma bekliyor.
BOLD-Uluslararası Af Örgütü Basın Koordinatörü Türkiye Şubesi Basın Koordinatörü Beril Eski, “Dönüşü Olmayan İhraçlar Raporu”nu anlattı.
Gazeteci Çağlar Cilara’nın Onuncu Köy programına konuk olan Eski, OHAL Komisyonunun ihraçları onaylayan bir mekanizma gibi çalıştığını söyledi.
2018 Ekim ayında açıklanan raporun OHAL Komisyonunun çalışma şekli ve 109 komisyon kararını incelediğini anlatan Eski “Bu rapor ortaya koyuyor ki ihraçlar nasıl adil süreçle yapılmadıysa OHAL komisyonu da adil bir süreç işletmiyor. Kamudan ihraç edilenler neredeyse üç yıldır itirazlarına cevap bekliyor ve çok az mağdurun itirazı kabul edildi” dedi.
2 BİN GÖRME ÖZÜRLÜ MEMUR İHRAÇ EDİLDİ
OHAL sürecinde kamudan ihraç edilen 130 bin kişinin ihraç edildiğini bu rakam içerisinde kamu işçisi ve özel sektör çalışanlarının bulunduğuna dikkat çeken Eski, “İhraçlar denilince kamuoyu genelde asker, polis, öğretmen olarak algılıyor oysa ihraçlar çok geniş bir mesleki alanı kapsıyor. Ziraat mühendisinden müzisyene, sağlık çalışanlarından, savcı hakim ve adalet çalışanlarına, akademik personelden teknik personele aileleri ve yakınlarıyla birlikte yüz binlerce insan etkilenmiş durumda. Mesela ihraçlar arasında görme özürlü sadece 2 bin memur var” diye konuştu.
KHK’LILARIN SESİNİ DUYURACAKLARI BİR MECRA YOK
Kanunen suç olarak tanımlanmayan gerekçelerle işlerini kaybeden insanların haklarını arayacak, seslerini duyuracak bir mekanizmanın olmadığını anlatan Eski, “Bir sabah uyandığınızda ihraç edildiğini öğreniyorsunuz ve zorluklar o gün başlıyor, başta ekonomik sorunlarla karşılaşıyorsunuz, sosyal sorunlar, kendini anlatamıyor, görüşülebilecek bir makam bulamıyorsunuz. Bankaya para yatırmak, sendikaya üye olmak, çocuğunu okula yazdırmak gibi yapıldığında suç olmayan gerekçelerle ihraç edildiğinizi yıllarca birlikte çalıştığınız arkadaşlarınıza idarecilerinize anlatamıyorsunuz” ifadesini kullandı.
DOSYALARIN HENÜZ YARISI İNCELENDİ, 58 BİN BAŞVURU REDDEDİLDİ
OHAL Komisyonun 125 bin başvurudan şimdiye kadar 58 bin dosyayı reddettiğini, 4 bin 700 işe iade kararı verdiğine işaret eden Eski şöyle konuştu:
“15 ay gibi süreyle kurulan komisyon süresini çoktan aştı ve henüz dosyaların ancak yarısını inceleyebildi. Diyelim ki komisyondan ret cevabı aldınız, başvurunuz kabul edilmedi, komisyon size gerekçeli bir karar vermiyor, genel geçer kavramlarla reddedildiğine dair cevap alıyorsunuz. bu süreçten sonra İlk Derece İdare Mahkemesi, daha sonra Bölge İdare Mahkemesi, ondan sonra Danıştay ve en sonunda da Anayasa Mahkemesi’ne başvurabiliyorsunuz. İlk Derece İdare Mahkemesi sadece Ankara’da var, bu yetkiyi tek bir mahkemeye verdiler. Bu mahkeme on binlerce dosyaya nasıl bakıp karar verebilecek bu da ayrı bir konu.
DAMGALANMA SÜRECİNE MARUZ KALIYORLAR
Sosyal olarak bir damgalama sürecine maruz kalıyorlar. Psikolojik sorunlar yaşıyorlar, sağlık hizmetlerinden faydalanamıyorlar, hiçbir şey yapmalarına müsaade edilmediği gibi iş de bulamıyorlar. Akademisyenlerin inşaatlarda çalışması, memurların kombi tamirciliği, hakim, savcıların garsonluk yapması gibi örneklere rastlıyoruz. Eğitimli insanların geçimlerini sağlamak için çok düşük ücretle çalışıyorlar. Evlerini arabalarını satmaları, yalnızlaştırılmaları, terörist damgası yemeleri, suçlarını bilmemeleri bu kesimde ağır psikolojik travmalara yol açıyor. Bu süreçte ruh ve beden sağlığını kaybedenler var, intihar edenler var.”
İADE DE TAM ANLAMIYLA BİR İADE DEĞİL
İnceledikleri 109 karardan 7’sine iade verdiklerini söyleyen Beril Eski, bu iadelerin de tam anlamıyla bir iade olmadığını söyledi: “Çalışmadığınız dönemin maaşını alıyorsunuz ama faizini alamıyorsunuz. İşe iade ediliyorsunuz ama daha düşük bir pozisyonda işe başlıyorsunuz. Akademisyenler eski çalıştıkları kuruma değil, 2016’dan sonra kurulan İstanbul, Ankara, İzmir dışındaki üniversitelere yerleştiriliyor. Ya da akademik kadroda değil, araştırma merkezinde görevlendirme yapılıyor. Tam anlamıyla ve etkin bir şekilde iade sağlanmıyor. Tazminat ve onarım sürecinin de eksik yürüdüğünü tespit ettik.”
KOMİSYON TARAFSIZ VE BAĞIMSIZ DEĞİL
Komisyonun 7 üyesinin cumhurbaşkanlığı, adalet ve içişleri bakanlığı tarafından, iki üye de HSYK tarafından atandığını belirten Eski, bu durumun komisyonun bağımsız ve tarafsızlığına gölge düşürdüğünü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AHİM) OHAL Komisyonunun tarafsız ve bağımsızlığını inceleme yetkisini saklı tuttuğunu hatırlattı.
KOMİSYON ÜYELERİ DE TEHDİT ALTINDA
Eski komisyon üyelerinin de psikolojik baskı ile çalıştıkları ifade ederek “Komisyonun bağımsızlığı ile ilgili ciddi şüpheler var. Ayrıca cumhurbaşkanlığı komisyon üyelerini, terör örgütüyle iltisaklı diye görevlerine aniden son verebiliyor. Dolayısıyla komisyonun değerlendirme yapan üyeleri de değerlendirdiklerini kişilerin yaşadıkları yaşama tehditi altında.” dedi.
ADALETE GÜVENİ KAYBETMİŞ DURUMDALAR
Komisyonun mağdur edilenlere ne kadar bir sürede cevap vereceğinin belli olmadığını değinen Eski, şunları kaydetti:
“Geç gelen adalet, adalet değildir. Bu çalışmanın bu kadar uzun sürmesi adaletin sağlanamayacağı anlamına geliyor. İnsanlar çok çaresiz adalete olan güvenlerini kaybetmiş durumdalar, hukukun temel ilkeleri ihlal edildi. Ulusal ve uluslar arası hukuk ilkeleri çiğnendi. 33 bin 500 öğretmen, 7 bin sağlık çalışanı, 31 bin 500 polis, 6 bin akademisyen, 13 bin asker ve 39 bin diğer kamu çalışanı ihraç edildi. Güvenlik açığı kapatılabilir, çok kısa bir eğitimle kişiler asker polis olabilir ancak bir akademisyen bir doktor, öğretmen kısa süreli eğitimle yetiştirilemez. Uluslararası Af Örgütü olarak Türkiye’deki keyfi sürecin sona ermesi, herkesin işine geri iade edilmesi, KHK’ların kaldırılması, kayıpların tazmin edilmesidir.”
İHRAÇ GEREKÇELERİ SUÇ OLMAYAN SEBEPLER
İhraç sebeplerinin hukuk en temel ilkesine aykırı olduğunu ifade eden Beril Eski, “Siz hangi davranışınızdan dolayı ve ne yaptığınızı bilmeden ihraç ediliyorsunuz ve buna karşı kendinizi yazılı olarak savunabiliyorsunuz. Tanık gösteremiyorsunuz, sözlü savunma yapamıyorsunuz, duruşma görüşme gibi bir prosedür işletemiyorsunuz. Sendikaya üye olmak, banka hesabı, kızının belli bir okula gitmesi ihraç sebebi. Aslında bunlar suç değil. Daha sonra bunlar suç ilan edilse bile yapıldığı dönemde suç değil. Hukukun en temel ilkelerinden biri suçun net ve kesin olmasıdır. Önceden bellidir, tanımlanmıştır. Suç işlendiği tarihte suç olarak tanımlanmamışsa geriye yönelik işletemezsiniz. Yapıldığı tarihte suç olmayan bir şeyden dolayı insanları yargılayamazsınız. O açıdan hiç adil bir süreç değil.” ifadelerini kullandı.
[MedyaBold.com] 22.5.2019
BOLD-Uluslararası Af Örgütü Basın Koordinatörü Türkiye Şubesi Basın Koordinatörü Beril Eski, “Dönüşü Olmayan İhraçlar Raporu”nu anlattı.
Gazeteci Çağlar Cilara’nın Onuncu Köy programına konuk olan Eski, OHAL Komisyonunun ihraçları onaylayan bir mekanizma gibi çalıştığını söyledi.
2018 Ekim ayında açıklanan raporun OHAL Komisyonunun çalışma şekli ve 109 komisyon kararını incelediğini anlatan Eski “Bu rapor ortaya koyuyor ki ihraçlar nasıl adil süreçle yapılmadıysa OHAL komisyonu da adil bir süreç işletmiyor. Kamudan ihraç edilenler neredeyse üç yıldır itirazlarına cevap bekliyor ve çok az mağdurun itirazı kabul edildi” dedi.
2 BİN GÖRME ÖZÜRLÜ MEMUR İHRAÇ EDİLDİ
OHAL sürecinde kamudan ihraç edilen 130 bin kişinin ihraç edildiğini bu rakam içerisinde kamu işçisi ve özel sektör çalışanlarının bulunduğuna dikkat çeken Eski, “İhraçlar denilince kamuoyu genelde asker, polis, öğretmen olarak algılıyor oysa ihraçlar çok geniş bir mesleki alanı kapsıyor. Ziraat mühendisinden müzisyene, sağlık çalışanlarından, savcı hakim ve adalet çalışanlarına, akademik personelden teknik personele aileleri ve yakınlarıyla birlikte yüz binlerce insan etkilenmiş durumda. Mesela ihraçlar arasında görme özürlü sadece 2 bin memur var” diye konuştu.
KHK’LILARIN SESİNİ DUYURACAKLARI BİR MECRA YOK
Kanunen suç olarak tanımlanmayan gerekçelerle işlerini kaybeden insanların haklarını arayacak, seslerini duyuracak bir mekanizmanın olmadığını anlatan Eski, “Bir sabah uyandığınızda ihraç edildiğini öğreniyorsunuz ve zorluklar o gün başlıyor, başta ekonomik sorunlarla karşılaşıyorsunuz, sosyal sorunlar, kendini anlatamıyor, görüşülebilecek bir makam bulamıyorsunuz. Bankaya para yatırmak, sendikaya üye olmak, çocuğunu okula yazdırmak gibi yapıldığında suç olmayan gerekçelerle ihraç edildiğinizi yıllarca birlikte çalıştığınız arkadaşlarınıza idarecilerinize anlatamıyorsunuz” ifadesini kullandı.
DOSYALARIN HENÜZ YARISI İNCELENDİ, 58 BİN BAŞVURU REDDEDİLDİ
OHAL Komisyonun 125 bin başvurudan şimdiye kadar 58 bin dosyayı reddettiğini, 4 bin 700 işe iade kararı verdiğine işaret eden Eski şöyle konuştu:
“15 ay gibi süreyle kurulan komisyon süresini çoktan aştı ve henüz dosyaların ancak yarısını inceleyebildi. Diyelim ki komisyondan ret cevabı aldınız, başvurunuz kabul edilmedi, komisyon size gerekçeli bir karar vermiyor, genel geçer kavramlarla reddedildiğine dair cevap alıyorsunuz. bu süreçten sonra İlk Derece İdare Mahkemesi, daha sonra Bölge İdare Mahkemesi, ondan sonra Danıştay ve en sonunda da Anayasa Mahkemesi’ne başvurabiliyorsunuz. İlk Derece İdare Mahkemesi sadece Ankara’da var, bu yetkiyi tek bir mahkemeye verdiler. Bu mahkeme on binlerce dosyaya nasıl bakıp karar verebilecek bu da ayrı bir konu.
DAMGALANMA SÜRECİNE MARUZ KALIYORLAR
Sosyal olarak bir damgalama sürecine maruz kalıyorlar. Psikolojik sorunlar yaşıyorlar, sağlık hizmetlerinden faydalanamıyorlar, hiçbir şey yapmalarına müsaade edilmediği gibi iş de bulamıyorlar. Akademisyenlerin inşaatlarda çalışması, memurların kombi tamirciliği, hakim, savcıların garsonluk yapması gibi örneklere rastlıyoruz. Eğitimli insanların geçimlerini sağlamak için çok düşük ücretle çalışıyorlar. Evlerini arabalarını satmaları, yalnızlaştırılmaları, terörist damgası yemeleri, suçlarını bilmemeleri bu kesimde ağır psikolojik travmalara yol açıyor. Bu süreçte ruh ve beden sağlığını kaybedenler var, intihar edenler var.”
İADE DE TAM ANLAMIYLA BİR İADE DEĞİL
İnceledikleri 109 karardan 7’sine iade verdiklerini söyleyen Beril Eski, bu iadelerin de tam anlamıyla bir iade olmadığını söyledi: “Çalışmadığınız dönemin maaşını alıyorsunuz ama faizini alamıyorsunuz. İşe iade ediliyorsunuz ama daha düşük bir pozisyonda işe başlıyorsunuz. Akademisyenler eski çalıştıkları kuruma değil, 2016’dan sonra kurulan İstanbul, Ankara, İzmir dışındaki üniversitelere yerleştiriliyor. Ya da akademik kadroda değil, araştırma merkezinde görevlendirme yapılıyor. Tam anlamıyla ve etkin bir şekilde iade sağlanmıyor. Tazminat ve onarım sürecinin de eksik yürüdüğünü tespit ettik.”
KOMİSYON TARAFSIZ VE BAĞIMSIZ DEĞİL
Komisyonun 7 üyesinin cumhurbaşkanlığı, adalet ve içişleri bakanlığı tarafından, iki üye de HSYK tarafından atandığını belirten Eski, bu durumun komisyonun bağımsız ve tarafsızlığına gölge düşürdüğünü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AHİM) OHAL Komisyonunun tarafsız ve bağımsızlığını inceleme yetkisini saklı tuttuğunu hatırlattı.
KOMİSYON ÜYELERİ DE TEHDİT ALTINDA
Eski komisyon üyelerinin de psikolojik baskı ile çalıştıkları ifade ederek “Komisyonun bağımsızlığı ile ilgili ciddi şüpheler var. Ayrıca cumhurbaşkanlığı komisyon üyelerini, terör örgütüyle iltisaklı diye görevlerine aniden son verebiliyor. Dolayısıyla komisyonun değerlendirme yapan üyeleri de değerlendirdiklerini kişilerin yaşadıkları yaşama tehditi altında.” dedi.
ADALETE GÜVENİ KAYBETMİŞ DURUMDALAR
Komisyonun mağdur edilenlere ne kadar bir sürede cevap vereceğinin belli olmadığını değinen Eski, şunları kaydetti:
“Geç gelen adalet, adalet değildir. Bu çalışmanın bu kadar uzun sürmesi adaletin sağlanamayacağı anlamına geliyor. İnsanlar çok çaresiz adalete olan güvenlerini kaybetmiş durumdalar, hukukun temel ilkeleri ihlal edildi. Ulusal ve uluslar arası hukuk ilkeleri çiğnendi. 33 bin 500 öğretmen, 7 bin sağlık çalışanı, 31 bin 500 polis, 6 bin akademisyen, 13 bin asker ve 39 bin diğer kamu çalışanı ihraç edildi. Güvenlik açığı kapatılabilir, çok kısa bir eğitimle kişiler asker polis olabilir ancak bir akademisyen bir doktor, öğretmen kısa süreli eğitimle yetiştirilemez. Uluslararası Af Örgütü olarak Türkiye’deki keyfi sürecin sona ermesi, herkesin işine geri iade edilmesi, KHK’ların kaldırılması, kayıpların tazmin edilmesidir.”
İHRAÇ GEREKÇELERİ SUÇ OLMAYAN SEBEPLER
İhraç sebeplerinin hukuk en temel ilkesine aykırı olduğunu ifade eden Beril Eski, “Siz hangi davranışınızdan dolayı ve ne yaptığınızı bilmeden ihraç ediliyorsunuz ve buna karşı kendinizi yazılı olarak savunabiliyorsunuz. Tanık gösteremiyorsunuz, sözlü savunma yapamıyorsunuz, duruşma görüşme gibi bir prosedür işletemiyorsunuz. Sendikaya üye olmak, banka hesabı, kızının belli bir okula gitmesi ihraç sebebi. Aslında bunlar suç değil. Daha sonra bunlar suç ilan edilse bile yapıldığı dönemde suç değil. Hukukun en temel ilkelerinden biri suçun net ve kesin olmasıdır. Önceden bellidir, tanımlanmıştır. Suç işlendiği tarihte suç olarak tanımlanmamışsa geriye yönelik işletemezsiniz. Yapıldığı tarihte suç olmayan bir şeyden dolayı insanları yargılayamazsınız. O açıdan hiç adil bir süreç değil.” ifadelerini kullandı.
[MedyaBold.com] 22.5.2019
Bylock’tan yargılanan herkes için Yargıtay’dan çok kritik karar
Yargıtay’ın aldığı yeni karara göre Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’na itiraz etmeyen herkese otomatik olarak örgüt üyeliği cezası verilecek. Bu nedenle itiraz çok önemli.
Bylock konusunda uzman Avukat Murat Akkoç, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Bylock’la ilgili aldığı yeni kararı duyurdu.
Bylock kullanımının ispatında çok sayıda şüpheli durum oluşması nedeniyle Yargıtay Ceza Genel Kurulu yeni bir karara imza attı. Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’nı baz alan Yargıtay, bir kişi eğer bu tutanağa ya da bu tutanağın sahteliğine ilişkin itiraz etmezse, tutanağın doğru kabul edilip örgüt üyeliği cezasının verilmesini kararlaştırdı.
Durum Bylock’tan yargılanan herkesi ilgilendiriyor ve Avukat Akkoç’a göre Bylock’tan yargılanan herkes Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’na itiraz etmek zorunda.
İTİRAZ ETMEYENE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİNDEN OTOMATİK HÜKÜM
Erkam Tufan Aytav’ın youtube kanalına konuk olan Akkoç şöyle konuştu: “Yargıtay Ceza Genel Kurulu yeni kararıyla; Eğer yargılanan kişi Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’nın içeriğindeki bilgilere itiraz etmemişse veya sahtecilik itirazında bulunmamışsa, ‘Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’nı doğru kabul et ve User ID de varsa bu kişiye terör örgütü üyeliğinden 6. Yıl 3 ay ceza ver’ dedi.
Bu nedenle Bylock’tan yargılananların tamamı, Bylock Tespit ve Değrlendirme tutanağına karşı itiraz etmeliler. İçerikler, User ID ve şifreleri kabul etmediklerini, bunların sahte olduğunu mahkemeye yazılı beyanla itiraz etmeliler. Bu dilekçe https://by1ocksavunma.blogspot.com/?m=1 sitesinde örnek Tespit ve Değerlendirme Tutanağı itiraz dilekçesi var.
Bu itiraz hayati önemde. Yazılı yapamazlarsa mahkemede sözlü itiraz etmeliler. Çünkü Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı diyor ki, itiraz etmezsen ben bu tutanağı doğru kabul ederim. Bu durumda şu an yargılanan 35 bin kişi değil, Bylock kullandıkları şüpheli olan 95 bin kişinin tamamı terör örgütü üyeliğinden ceza alır.
Ama 35 bin kişinin User ID’si yok, bunların itirazı çok daha hayati önemde. Bir kişi sahtecilik iddiasında bulunmuşsa ve bu iddia araştırılmamışsa, İstinaf ve Yargıtay süreçlerinde bu davanın bozulması şarttır.”
[MedyaBold.com] 22.5.2019
Bylock konusunda uzman Avukat Murat Akkoç, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Bylock’la ilgili aldığı yeni kararı duyurdu.
Bylock kullanımının ispatında çok sayıda şüpheli durum oluşması nedeniyle Yargıtay Ceza Genel Kurulu yeni bir karara imza attı. Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’nı baz alan Yargıtay, bir kişi eğer bu tutanağa ya da bu tutanağın sahteliğine ilişkin itiraz etmezse, tutanağın doğru kabul edilip örgüt üyeliği cezasının verilmesini kararlaştırdı.
Durum Bylock’tan yargılanan herkesi ilgilendiriyor ve Avukat Akkoç’a göre Bylock’tan yargılanan herkes Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’na itiraz etmek zorunda.
İTİRAZ ETMEYENE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİNDEN OTOMATİK HÜKÜM
Erkam Tufan Aytav’ın youtube kanalına konuk olan Akkoç şöyle konuştu: “Yargıtay Ceza Genel Kurulu yeni kararıyla; Eğer yargılanan kişi Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’nın içeriğindeki bilgilere itiraz etmemişse veya sahtecilik itirazında bulunmamışsa, ‘Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’nı doğru kabul et ve User ID de varsa bu kişiye terör örgütü üyeliğinden 6. Yıl 3 ay ceza ver’ dedi.
Bu nedenle Bylock’tan yargılananların tamamı, Bylock Tespit ve Değrlendirme tutanağına karşı itiraz etmeliler. İçerikler, User ID ve şifreleri kabul etmediklerini, bunların sahte olduğunu mahkemeye yazılı beyanla itiraz etmeliler. Bu dilekçe https://by1ocksavunma.blogspot.com/?m=1 sitesinde örnek Tespit ve Değerlendirme Tutanağı itiraz dilekçesi var.
Bu itiraz hayati önemde. Yazılı yapamazlarsa mahkemede sözlü itiraz etmeliler. Çünkü Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı diyor ki, itiraz etmezsen ben bu tutanağı doğru kabul ederim. Bu durumda şu an yargılanan 35 bin kişi değil, Bylock kullandıkları şüpheli olan 95 bin kişinin tamamı terör örgütü üyeliğinden ceza alır.
Ama 35 bin kişinin User ID’si yok, bunların itirazı çok daha hayati önemde. Bir kişi sahtecilik iddiasında bulunmuşsa ve bu iddia araştırılmamışsa, İstinaf ve Yargıtay süreçlerinde bu davanın bozulması şarttır.”
[MedyaBold.com] 22.5.2019
Recep Tayyip Erdoğan’ın karanlık bir kaç günü [Ahmet Dönmez]
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart akşamı saat 22.00 civarı kameraların karşısına geçip yenilgiyi kabul etmişti. Yumuşak ve sakindi.
Aynı gece Ankara’da balkona çıktı. Orada da ılımlı ve soğukkanlıydı. İlçeleri kazanıp büyükşehiri kaybettiklerini söyledi. “Üzülmeyin” dedi.
Takip eden bir kaç gün de tavrı benzerdi.
Keza ortağı Devlet Bahçeli de seçim akşamı düzenlediği basın toplantısında, İmamoğlu’nun hakkını teslim etmişti. “1 oy farkla bile seçim kazanılır” diyordu.
Sonra bir şey oldu.
Yani “hiç bir şey olmasa bile kesinlikle bir şey oldu.”
Hem Erdoğan hem Bahçeli, normale döndüler ve alışkın oldukları üzere 180 derece dönüşle Türkiye’yi yeni bir seçime sürüklediler.
“Yeniden sayımlarla farkı 29 binlerden 13 binlere kadar indirdik” diyor AKP cenahı. 13 bin oyun nesini beğenmedilerse…
“1 oy bile yeter”den “13 bin oy bile yetmez”e geldik.
Peki o arada ne oldu?
O bir kaç günlük boşlukta kim, ne dedi de Erdoğan’ın fikri değişti ve YSK’ya başvuru yaptı?
****
Tayyip Erdoğan’ın böyle ‘kayıp’ ve ‘karanlık’ günleri var.
17 Aralık operasyonundan sonra da 4 gün sesi çıkmamıştı. Ta ki mini Karadeniz turunu yaptığı 21 Aralık gününe kadar. Malum; Ordu’dan, “İnlerine gireceğiz!”diye ilan ederek hiç bitmeyecek büyük bir savaşım başlatmıştı.
Oysa daha sonradan çıkan ses kaydından anladığımız kadarıyla 17 Aralık sabahı korkmuş, sinmiş bir Erdoğan vardı. Çaresizdi. Tek derdi evdeki paraları kurtarabilmekti. Savcı Zekeriya Öz’e aracılar gönderiyordu.
Peki ne olmuştu da Erdoğan 4 gün sonra meydan okuyan bir boğaya dönmüştü?
Bu konuda epey rivayetler var. Mesela o dönem en yaygın olanı, Erdoğan’ın aslında istifayı düşündüğü ama dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın onu vazgeçirdiği yönündeydi. Ala’nın bürokrasiden edindiği tecrübe ile Erdoğan’a “Bu işi bana bırak” dediği ve sonradan herkesin şahit olduğu o yöntemleri uyguladığı anlatılıyordu. Elbette teyide muhtaç. Bir şehir efsanesi gibi dolaşan başka söylentiler de mevcut.
****
7 Haziran’dan sonra da Erdoğan’ın ‘kayıp’ 4 günü var. 11 Haziran’da Deniz Baykal’ın Saray’a davet edilmesine kadar geçen sürede Erdoğan, ölüm sessizliğine bürünmüştü. Hatta hatırlayacaksınız, “Oh be dünya varmış, günlerdir sesini duymadık, her yerde huzur var” deniyordu.
Sonra bir şey oldu.
Baykal’ın ziyareti ile birlikte hava birden döndü ve Saray, yüzde 60’a hükümeti kurdurmadı. Meclis başkanını bile seçtirmedi. Hatta koalisyona da izin vermeyip ülkeyi erken seçime götürdü.
O zaman da baş aktör Devlet Bahçeli idi. Ne muhalefetin koalisyon formüllerine izin verdi ne de kendisi bir koalisyonun içine girdi.
Sonuç malum; AKP yeniden tek başına iktidar oldu.
****
Peki bu 23 Haziran’da ne olacak?
Tablo enteresan: YSK’nın iptal kararı ile birlikte bu bir İstanbul seçimi ya da yerel seçim olmaktan çıktı. Bir nevi genel seçime döndü. Hatta bir çeşit referandum da diyebiliriz. Erdoğan biraz da bilerek kefenin bir tarafına kendini oturttu. Mecbur kaldı. Sonunda masaya kendini sürdü. Kendi adını, geçmişini, geleceğini, kişisel sempatisi ve karizmasını yatırdı kumara.
Böylece 24 Haziran’dan tam 1 yıl sonra, 23 Haziran’da Türkiye adeta yeniden bir cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyor.
Peki oradan ne çıkacak?
Deniyor ki, “Erdoğan kaybedeceği bir seçime girmez. Kaybedecek olsa seçimi neden iptal ettirsin ki!…”
Haksız bir bakış açısı değil. Fakat bu biraz da Erdoğan’ın geçmişteki kirli sicilinin etkisinde kalan bir yorum. O kadar kötü şeyler yaşattı ve kaybetmeye o kadar tahammülsüz bir görüntü sergiledi ki insanlar artık ondan normal şeyler bekleyemez oldu.
Ne ki bazen bilinen yargılar, ezberler, geçmiş tecrübeler yeni bir yorum inşa ederken sizin kör noktanıza dönüşebilir. Değişen paradigmayı görmenizi engelleyebilir.
Erdoğan 31 Mart’ta kaybedeceği bir seçime girdi zaten.
…Ve kaybetti.
Kaybedeceği belli idi. Yandaş şirketler de dahil bütün kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyordu.
Erdoğan da bunu görüyordu.
Ve sonucu değiştirebilmek için elinden geleni yaptı. Her yolu denedi. 7 Haziran-1 Kasım arası uyguladığı stratejiyi bu kez 31 Mart öncesi sahaya sürdü. Korku ve tehdit silahlarını kullandı. Toplumu gerdikçe gerdi, ülkenin yarısına terörist dedi.
Kaybetti.
****
Peki ama bir kez daha kaybedebilir mi?
İki kez üst üste İstanbul’u kaybetme lüksü var mı?
Sonucu öngörmek tabi ki kolay değil.
Birincisi; zaten bıçak sırtı bir seçim olduğu ve kazananı küçük oranların tayin edeceği için.
İkincisi de Türkiye’nin öngörülebilir bir ülke olmaktan çoktan çıkmış olmasıdır. 8 yıldır Türkiye’de hemen hiç bir şey tahmin edildiği gibi çıkmadı. Kağıt üzerinde, teoride, kitaplarda var olan kuramların ve kuralların bir çoğu çöp oldu.
Hatırda tutulması gereken nokta; çok büyük veya dramatik değişiklikler olmasına gerek olmadığıdır. Sadece 10 bin oyun yer değiştirmesi ile kazanan taraf değişebilir.
****
Bu kez AKP lehine böyle bir değişiklik olabilir mi?
Erdoğan 31 Mart’ta yapmadığı veya yapamadığın neyi yapacak?
Ne eksik kalmıştı?
“Bu seçim bir bekâ seçimidir” bile dedi, daha ötesinde ne var?
Ötesinde şu mu var: Bekâ söyleminden vazgeçip Kürt oylarına yönelmek? Selahattin Demirtaş’ı tahliye edip Öcalan’ı ev hapsine çıkarmak?..
Bunlar konuşuluyor çünkü.
Bunu yapabilir mi? MHP ve diğer derin ortaklarının tavrı ne olur?
Ayrıca HDP seçmeninin tav olmayacağı ve iradesini değiştirmeyeceği de her defasında vurgulanıyor.
Öyleyse?
Erdoğan çok büyük bir çaresizlik içerisinde.
31 Mart’tan önce de Süleyman Soylu ile beraber yalvarmıştı seçmene, “Bu seçim ders verme seçimi değildir” diye..
Ama dinletememişti.
****
Bu kez dinleyecekler mi?
Kaldı ki 31 Mart’ın en önemli belirleyeni ekonomi değil miydi?
Ekonomi şimdi daha mı iyi bir noktada?
En basitinden sadece YSK kararı ile birlikte dolar 20 kuruş arttı. Türkiye milyarlarca tl daha fakirleşti.
Erdoğan bu kez ne diyecek?
“Hırsızlık yaptılar” mı diyecek?
Haydi diyelim ki İstanbullular bu konuda söylenecek bütün yalanlara, kara propagandaya inandı ve gerçekten hırsızlık olduğunu kabul etti; iyi de bu milletin hırsızlık konusunda ne kadar duyarlı (!) olduğunu en iyi kendisi bilmiyor mu? Bir tarafta ekonominin durumu diğer tarafta da ‘hırsızlığı cezalandırma’ seçeneği varsa eğer, tercihin hangi yönde tecelli ettiğini görmedik mi?
Erdoğan şimdi kendi yok ettiği hırsızlık hassasiyetine muhtaç hale mi geldi? Bence yine de o damarı çok uyandırmasa iyi olur. Nemelazım…
****
Ayrıca 31 Mart’ta insanlar bilmedikleri, tanımadıkları bir Ekrem İmamoğlu’na oy verdiler. Daha çok ekonomideki çöküşe, Tayyip Erdoğan’ın öfke diline, yeni sisteme ve damada tepki olarak…
Şimdi artık durum daha farklı. İnsanlar 31 Mart akşamından beri Ekrem İmamoğlu’nu tanıdılar. Takdir ettiler. Sevdiler. Isındılar. Bu kez oy vermeleri için bir nedenleri daha var.
Üstelik de mağdur. Kazandığı bir seçimi iktidar gücü ile elinden çaldılar. Mazbatasını geri aldılar.
Erdoğan ne kadar ayrıştırıyorsa o o kadar birleştiriyor.
Erdoğan ne kadar geriyorsa o o kadar yumuşatıyor.
Erdoğan ne kadar bağırıyorsa o o kadar sakin konuşuyor.
Erdoğan ne kadar kaş çatıyorsa o o kadar gülümsüyor.
Erdoğan ne kadar korkutuyorsa o o kadar cesaretlendiriyor.
Erdoğan ne kadar negatifse o o kadar pozitif.
İnsanlar artık yorgun, çok yorgun. Biraz huzur istiyor herkes. Bu da bir diğer parametresi olacak seçimin.
****
31 Mart’ın bir diğer belirleyeni; Ekrem İmamoğlu’nun ıslak imzalı tutanaklara sahip çıkmasıydı. Bu çoğu kişinin zannettiğinin aksine ilk kez oluyordu.
Daha önceki seçimlerde AKP dışında hiç bir parti bütün sandıklardan eksiksiz bir şekilde ıslak imzalı tutanaklara sahip olmamıştı.
Bir kere muhalefet partilerinin sandık başı organizasyonları çok yetersizdi. Müşahit listelerinde bile sorun vardı. AA’nın ilk sonuçları açıklaması ile birlikte özellikle taşrada müşahitler ilk akşamdan çuvalları bırakıp gidiyordu.
İlk kez bir seçimde Ekrem İmamoğlu bu tabloyu bozdu. İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile birlikte mükemmel bir saha organizasyonu kurdu. Bütün ıslak imzalı tutanaklar elinde olduğu için rahat ve kendinden emin bir şekilde direndi. Sık sık kameraların karşısına geçip gerçek verileri paylaştı ve AA’yı köşeye sıkıştırdı. Sonunda AKP’yi pes ettirdi.
23 Haziran’da farklı mı olacak?
Hayır, tam tersine, bu kez insanlar daha da sıkı sarılacak sandıklara.
****
Peki bütün bunlar Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağı anlamına mı geliyor?
Bence evet, kazanacak.
Erdoğan her yolu deneyecek ama yine başaramayacak.
Öyleyse ilk soruya geri dönelim: Erdoğan neden ilk tavrını değiştirdi ve seçimi yeniletti? O bir kaç gün içinde ne oldu?
Yine rivayetler muhtelif. Belki aynı anda bir kaç bileşeni var.
Üç güçlü senaryo ortada.
Bir; Erdoğan, Ekrem İmamoğlu’nun potansiyelini gördü ve 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde karşısına güçlenmiş bir aday olarak çıkmasını istemedi. Belediye başkanlığını engelleyebilirse popülaritesini düşüreceğini ve zamanla etkisizleştireceğini düşündü. Yani ilk başta kabul ettiği şey, İstanbul seçim sonucuydu. Sonradan itiraz ederek değiştirmeye çalıştığı şey ise İstanbul sonucu değil, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçim sonucuydu.
İki; İstanbul, Erdoğan’ın kurduğu sistemin baş finansörü. Rantın ve yandaşlara para aktarmanın en büyük kaynağı. Özellikle buradan beslenen yakın çevresi, yandaşları, işadamları İstanbul’un bırakılmaması için onu ikna etti. Kendisi de zaten bu rantı kaybetmek istemediğinden kolayca ikna oldu.
Üç; Aslında Erdoğan seçimin yenilenmesini istemiyordu, onu zorlayan Devlet Bahçeli oldu.
Bu sonuncusu biraz naif ve Erdoğan’ı hafife alan bir iddia. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın iplerinin tamamen başkalarının elinde olduğunu, kendi iradesi ile bir seçim sonucunu bile kabullenemediğini ima ediyor. Fakat bu iddiayı dillendirenler hiç de hafif sıklet olmadığı için yabana atamıyorum.
****
“Erdoğan seçimi iptal edip İstanbul’u kayyumla yönetmeye devam edebilir”seçeneği de biraz bu ihtimallerle ilgili. Dolayısıyla YSK kararının arkasında kim olduğu ile…
Eğer ilk iki madde geçerli ise kayyum ihtimali ciddi olarak düşünülmelidir.
Yok eğer üçüncü madde doğruysa, asıl 23 Haziran’dan sonrasını konuşmaya başlamak gerekecektir.
Çünkü bu seçenekte Erdoğan ne seçimi iptal edebilir ne de kazanabilir. Sonrasında çok daha sıcak ve kaotik bir dönem başlayacak demektir.
[Ahmet Dönmez] 22.5.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Aynı gece Ankara’da balkona çıktı. Orada da ılımlı ve soğukkanlıydı. İlçeleri kazanıp büyükşehiri kaybettiklerini söyledi. “Üzülmeyin” dedi.
Takip eden bir kaç gün de tavrı benzerdi.
Keza ortağı Devlet Bahçeli de seçim akşamı düzenlediği basın toplantısında, İmamoğlu’nun hakkını teslim etmişti. “1 oy farkla bile seçim kazanılır” diyordu.
Sonra bir şey oldu.
Yani “hiç bir şey olmasa bile kesinlikle bir şey oldu.”
Hem Erdoğan hem Bahçeli, normale döndüler ve alışkın oldukları üzere 180 derece dönüşle Türkiye’yi yeni bir seçime sürüklediler.
“Yeniden sayımlarla farkı 29 binlerden 13 binlere kadar indirdik” diyor AKP cenahı. 13 bin oyun nesini beğenmedilerse…
“1 oy bile yeter”den “13 bin oy bile yetmez”e geldik.
Peki o arada ne oldu?
O bir kaç günlük boşlukta kim, ne dedi de Erdoğan’ın fikri değişti ve YSK’ya başvuru yaptı?
****
Tayyip Erdoğan’ın böyle ‘kayıp’ ve ‘karanlık’ günleri var.
17 Aralık operasyonundan sonra da 4 gün sesi çıkmamıştı. Ta ki mini Karadeniz turunu yaptığı 21 Aralık gününe kadar. Malum; Ordu’dan, “İnlerine gireceğiz!”diye ilan ederek hiç bitmeyecek büyük bir savaşım başlatmıştı.
Oysa daha sonradan çıkan ses kaydından anladığımız kadarıyla 17 Aralık sabahı korkmuş, sinmiş bir Erdoğan vardı. Çaresizdi. Tek derdi evdeki paraları kurtarabilmekti. Savcı Zekeriya Öz’e aracılar gönderiyordu.
Peki ne olmuştu da Erdoğan 4 gün sonra meydan okuyan bir boğaya dönmüştü?
Bu konuda epey rivayetler var. Mesela o dönem en yaygın olanı, Erdoğan’ın aslında istifayı düşündüğü ama dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın onu vazgeçirdiği yönündeydi. Ala’nın bürokrasiden edindiği tecrübe ile Erdoğan’a “Bu işi bana bırak” dediği ve sonradan herkesin şahit olduğu o yöntemleri uyguladığı anlatılıyordu. Elbette teyide muhtaç. Bir şehir efsanesi gibi dolaşan başka söylentiler de mevcut.
****
7 Haziran’dan sonra da Erdoğan’ın ‘kayıp’ 4 günü var. 11 Haziran’da Deniz Baykal’ın Saray’a davet edilmesine kadar geçen sürede Erdoğan, ölüm sessizliğine bürünmüştü. Hatta hatırlayacaksınız, “Oh be dünya varmış, günlerdir sesini duymadık, her yerde huzur var” deniyordu.
Sonra bir şey oldu.
Baykal’ın ziyareti ile birlikte hava birden döndü ve Saray, yüzde 60’a hükümeti kurdurmadı. Meclis başkanını bile seçtirmedi. Hatta koalisyona da izin vermeyip ülkeyi erken seçime götürdü.
O zaman da baş aktör Devlet Bahçeli idi. Ne muhalefetin koalisyon formüllerine izin verdi ne de kendisi bir koalisyonun içine girdi.
Sonuç malum; AKP yeniden tek başına iktidar oldu.
****
Peki bu 23 Haziran’da ne olacak?
Tablo enteresan: YSK’nın iptal kararı ile birlikte bu bir İstanbul seçimi ya da yerel seçim olmaktan çıktı. Bir nevi genel seçime döndü. Hatta bir çeşit referandum da diyebiliriz. Erdoğan biraz da bilerek kefenin bir tarafına kendini oturttu. Mecbur kaldı. Sonunda masaya kendini sürdü. Kendi adını, geçmişini, geleceğini, kişisel sempatisi ve karizmasını yatırdı kumara.
Böylece 24 Haziran’dan tam 1 yıl sonra, 23 Haziran’da Türkiye adeta yeniden bir cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyor.
Peki oradan ne çıkacak?
Deniyor ki, “Erdoğan kaybedeceği bir seçime girmez. Kaybedecek olsa seçimi neden iptal ettirsin ki!…”
Haksız bir bakış açısı değil. Fakat bu biraz da Erdoğan’ın geçmişteki kirli sicilinin etkisinde kalan bir yorum. O kadar kötü şeyler yaşattı ve kaybetmeye o kadar tahammülsüz bir görüntü sergiledi ki insanlar artık ondan normal şeyler bekleyemez oldu.
Ne ki bazen bilinen yargılar, ezberler, geçmiş tecrübeler yeni bir yorum inşa ederken sizin kör noktanıza dönüşebilir. Değişen paradigmayı görmenizi engelleyebilir.
Erdoğan 31 Mart’ta kaybedeceği bir seçime girdi zaten.
…Ve kaybetti.
Kaybedeceği belli idi. Yandaş şirketler de dahil bütün kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyordu.
Erdoğan da bunu görüyordu.
Ve sonucu değiştirebilmek için elinden geleni yaptı. Her yolu denedi. 7 Haziran-1 Kasım arası uyguladığı stratejiyi bu kez 31 Mart öncesi sahaya sürdü. Korku ve tehdit silahlarını kullandı. Toplumu gerdikçe gerdi, ülkenin yarısına terörist dedi.
Kaybetti.
****
Peki ama bir kez daha kaybedebilir mi?
İki kez üst üste İstanbul’u kaybetme lüksü var mı?
Sonucu öngörmek tabi ki kolay değil.
Birincisi; zaten bıçak sırtı bir seçim olduğu ve kazananı küçük oranların tayin edeceği için.
İkincisi de Türkiye’nin öngörülebilir bir ülke olmaktan çoktan çıkmış olmasıdır. 8 yıldır Türkiye’de hemen hiç bir şey tahmin edildiği gibi çıkmadı. Kağıt üzerinde, teoride, kitaplarda var olan kuramların ve kuralların bir çoğu çöp oldu.
Hatırda tutulması gereken nokta; çok büyük veya dramatik değişiklikler olmasına gerek olmadığıdır. Sadece 10 bin oyun yer değiştirmesi ile kazanan taraf değişebilir.
****
Bu kez AKP lehine böyle bir değişiklik olabilir mi?
Erdoğan 31 Mart’ta yapmadığı veya yapamadığın neyi yapacak?
Ne eksik kalmıştı?
“Bu seçim bir bekâ seçimidir” bile dedi, daha ötesinde ne var?
Ötesinde şu mu var: Bekâ söyleminden vazgeçip Kürt oylarına yönelmek? Selahattin Demirtaş’ı tahliye edip Öcalan’ı ev hapsine çıkarmak?..
Bunlar konuşuluyor çünkü.
Bunu yapabilir mi? MHP ve diğer derin ortaklarının tavrı ne olur?
Ayrıca HDP seçmeninin tav olmayacağı ve iradesini değiştirmeyeceği de her defasında vurgulanıyor.
Öyleyse?
Erdoğan çok büyük bir çaresizlik içerisinde.
31 Mart’tan önce de Süleyman Soylu ile beraber yalvarmıştı seçmene, “Bu seçim ders verme seçimi değildir” diye..
Ama dinletememişti.
****
Bu kez dinleyecekler mi?
Kaldı ki 31 Mart’ın en önemli belirleyeni ekonomi değil miydi?
Ekonomi şimdi daha mı iyi bir noktada?
En basitinden sadece YSK kararı ile birlikte dolar 20 kuruş arttı. Türkiye milyarlarca tl daha fakirleşti.
Erdoğan bu kez ne diyecek?
“Hırsızlık yaptılar” mı diyecek?
Haydi diyelim ki İstanbullular bu konuda söylenecek bütün yalanlara, kara propagandaya inandı ve gerçekten hırsızlık olduğunu kabul etti; iyi de bu milletin hırsızlık konusunda ne kadar duyarlı (!) olduğunu en iyi kendisi bilmiyor mu? Bir tarafta ekonominin durumu diğer tarafta da ‘hırsızlığı cezalandırma’ seçeneği varsa eğer, tercihin hangi yönde tecelli ettiğini görmedik mi?
Erdoğan şimdi kendi yok ettiği hırsızlık hassasiyetine muhtaç hale mi geldi? Bence yine de o damarı çok uyandırmasa iyi olur. Nemelazım…
****
Ayrıca 31 Mart’ta insanlar bilmedikleri, tanımadıkları bir Ekrem İmamoğlu’na oy verdiler. Daha çok ekonomideki çöküşe, Tayyip Erdoğan’ın öfke diline, yeni sisteme ve damada tepki olarak…
Şimdi artık durum daha farklı. İnsanlar 31 Mart akşamından beri Ekrem İmamoğlu’nu tanıdılar. Takdir ettiler. Sevdiler. Isındılar. Bu kez oy vermeleri için bir nedenleri daha var.
Üstelik de mağdur. Kazandığı bir seçimi iktidar gücü ile elinden çaldılar. Mazbatasını geri aldılar.
Erdoğan ne kadar ayrıştırıyorsa o o kadar birleştiriyor.
Erdoğan ne kadar geriyorsa o o kadar yumuşatıyor.
Erdoğan ne kadar bağırıyorsa o o kadar sakin konuşuyor.
Erdoğan ne kadar kaş çatıyorsa o o kadar gülümsüyor.
Erdoğan ne kadar korkutuyorsa o o kadar cesaretlendiriyor.
Erdoğan ne kadar negatifse o o kadar pozitif.
İnsanlar artık yorgun, çok yorgun. Biraz huzur istiyor herkes. Bu da bir diğer parametresi olacak seçimin.
****
31 Mart’ın bir diğer belirleyeni; Ekrem İmamoğlu’nun ıslak imzalı tutanaklara sahip çıkmasıydı. Bu çoğu kişinin zannettiğinin aksine ilk kez oluyordu.
Daha önceki seçimlerde AKP dışında hiç bir parti bütün sandıklardan eksiksiz bir şekilde ıslak imzalı tutanaklara sahip olmamıştı.
Bir kere muhalefet partilerinin sandık başı organizasyonları çok yetersizdi. Müşahit listelerinde bile sorun vardı. AA’nın ilk sonuçları açıklaması ile birlikte özellikle taşrada müşahitler ilk akşamdan çuvalları bırakıp gidiyordu.
İlk kez bir seçimde Ekrem İmamoğlu bu tabloyu bozdu. İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile birlikte mükemmel bir saha organizasyonu kurdu. Bütün ıslak imzalı tutanaklar elinde olduğu için rahat ve kendinden emin bir şekilde direndi. Sık sık kameraların karşısına geçip gerçek verileri paylaştı ve AA’yı köşeye sıkıştırdı. Sonunda AKP’yi pes ettirdi.
23 Haziran’da farklı mı olacak?
Hayır, tam tersine, bu kez insanlar daha da sıkı sarılacak sandıklara.
****
Peki bütün bunlar Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağı anlamına mı geliyor?
Bence evet, kazanacak.
Erdoğan her yolu deneyecek ama yine başaramayacak.
Öyleyse ilk soruya geri dönelim: Erdoğan neden ilk tavrını değiştirdi ve seçimi yeniletti? O bir kaç gün içinde ne oldu?
Yine rivayetler muhtelif. Belki aynı anda bir kaç bileşeni var.
Üç güçlü senaryo ortada.
Bir; Erdoğan, Ekrem İmamoğlu’nun potansiyelini gördü ve 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde karşısına güçlenmiş bir aday olarak çıkmasını istemedi. Belediye başkanlığını engelleyebilirse popülaritesini düşüreceğini ve zamanla etkisizleştireceğini düşündü. Yani ilk başta kabul ettiği şey, İstanbul seçim sonucuydu. Sonradan itiraz ederek değiştirmeye çalıştığı şey ise İstanbul sonucu değil, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçim sonucuydu.
İki; İstanbul, Erdoğan’ın kurduğu sistemin baş finansörü. Rantın ve yandaşlara para aktarmanın en büyük kaynağı. Özellikle buradan beslenen yakın çevresi, yandaşları, işadamları İstanbul’un bırakılmaması için onu ikna etti. Kendisi de zaten bu rantı kaybetmek istemediğinden kolayca ikna oldu.
Üç; Aslında Erdoğan seçimin yenilenmesini istemiyordu, onu zorlayan Devlet Bahçeli oldu.
Bu sonuncusu biraz naif ve Erdoğan’ı hafife alan bir iddia. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın iplerinin tamamen başkalarının elinde olduğunu, kendi iradesi ile bir seçim sonucunu bile kabullenemediğini ima ediyor. Fakat bu iddiayı dillendirenler hiç de hafif sıklet olmadığı için yabana atamıyorum.
****
“Erdoğan seçimi iptal edip İstanbul’u kayyumla yönetmeye devam edebilir”seçeneği de biraz bu ihtimallerle ilgili. Dolayısıyla YSK kararının arkasında kim olduğu ile…
Eğer ilk iki madde geçerli ise kayyum ihtimali ciddi olarak düşünülmelidir.
Yok eğer üçüncü madde doğruysa, asıl 23 Haziran’dan sonrasını konuşmaya başlamak gerekecektir.
Çünkü bu seçenekte Erdoğan ne seçimi iptal edebilir ne de kazanabilir. Sonrasında çok daha sıcak ve kaotik bir dönem başlayacak demektir.
[Ahmet Dönmez] 22.5.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Gümüş Paralar ve Ashab-ı Kehf [Safvet Senih]
“Böylece biz (Ashab-ı Kehfin) aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık. İçlerinden biri: ‘Ne kadar kaldınız?’ dedi. (Kimileri) ‘Bir gün veya günün bir parçası kadar kaldık’ dediler; (kimileri de) şöyle dediler: ‘Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin.” (Kehf Suresi, 18/19) âyetinin tefsirinde M. Fethullah Gülen Hocaefendinin tesbitleri şunlardır:
“Mağara Ashabından birisi çarşıda alış-veriş yaparken gerek giyim kuşamı gerekse kullandığı PARADAN fark edilince, şehir halkı, -bir kısım kaynaklara göre- başta vâli olmak üzere onu takip ederek, Ashab-ı Kehfi mağarada bulurlar. Daha önceden gerek vicdanî kültür yani dededen toruna intikal ile, gerekse kitapların kayıtlarından hareketle, Ashab-ı Kehf’i tanıyan binler –yüz binler imanlarını basitten mürekkebe, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, ondan da daha ötesine yükseltirler ve bu şok hadise ile toplum öylesine temelinden sarsılır ki, herkes dine koşar ve işte İlahî takdir gereği bu kahramanlar ikinci defa da misyonlarını böyle edâ eder ve çekilip kendi âlemlerine dönerken arkalarından binlerce insanı alır kendi düşünce ufuklarına yükseltirler.
“Bu âyet-i kerimede dikkati çeken ikinci bir husus da PARA’dır. Neticesi ne olursa, olsun dünya ve dünyalık onları ele vermiştir. Bakın, Yemliha’yı –eğer o ise- şehir halkının fark etmesi PARA ile oluyor. Neticesinin iyi olması bir lütuf; ama PARA yakalatıyor. Öyle ise, mefkûre insanı ele geçmeyi, dost-düşman çevre tarafından yakalanmayı arzu etmiyorsa, kazanma değil, dünya zaafı ile olmamalıdır. Evet, öteden beri nice servi revân canlar, nice muktedir sultanlar hep bu insafsız gaddar PARA’nın esiri olmuşlardır. İnsanın fıtratındaki bu PARA’ya karşı zayıf nokta kullanılarak nice milletler pâyimâl edilmiş ve nice toplumlar tarih olup gitmiştir.
“Ne var ki, dinin intişar etmesi ve âlemin her tarafından Şehbal açması da yine PARA’ya, yani MADDÎ FİNANSMAN gücüne bağlıdır. Dikkat edin, Ashab-ı Kehf o birkaç dirhemle dışarı çıkınca o toplumda din adına hemen ikinci bir PATLAMA meydana gelmiştir. Bu itibarla da, işin bu yanı da ayrı bir önem arzetmektedir. Evet MADDÎ FİNANSMAN meselesi de katiyyen göz ardı edilmemelidir.
“Yalnız, bu konuda İslâmî nasslar, âyet ve hadisler sonra da Allah Rasûlünün (S.A.S.) davranışları bize örnek olmalıdır.
“Evet, Müslüman para kazanmalıdır, zengin olmalıdır; olmalıdır ama gönlünde de zerre kadar ona yer ve değer vermemelidir. Onu koymak için hırsızların gelip de çalamıyacağı fıkhî ifadesiyle muhrez (koruma altında) bir hale getirecek kadar bir yer bulmalı ve oraya koymalıdır. Sonra da onu milli hizmetlerde hızlıca yol alınabilecek yollarda kullanmalıdır. Düşünün ki, -Rabbinizin inayetiyle – tahakkuk eden milletçe şu gelişmelerde maddi finans gücü olmasaydı bu kadar büyük işler nasıl gerçekleşebilirdi!... Demek ki, maddî güç dîn-i mübîn-i İslâm’ın yayılmasında çok önemli dinamiklerden bir… Bu açıdan da onu elde etme cehdi de bir ibadet sayılabilir… Sayılabilir ama kazanırken alın teri ve fikir sancısıyla kazanılmış, harcanırken de hevâ ve heves istikametinde değil de, bir yüce mefkûreyi ikame edebilme yolunda harcanabilmişse…”
“… Unuttuğun takdirde Allah’ı an ve: ‘Umarım Rabbim beni, bundan daha yakın bir zamanda muvaffakıyete erdirir.’ de.” (18/24), Âyet-i kerimede belirtilen yola iletme, dinin insanların ruhunda hâkim olması ve vicdanların onu bir bütün halinde kabullenmesi… v.s. ise, işte bu durum, Musevîlikte de Îsevîlikte de, Müslümanlıkta da farklı zaman aralıkları ile tahakkuk edegelmiştir. Mesela Yahudiler arz-ı mev’uda girebilmek için KIRK YIL Tîh sahrasında rûhî kıvama yürümüşler… Hıristiyanlık zuhurundan ilk ÜÇ ASIR baskı altında bulunmuş ama sonra kabul görmüş. Müslümanlığa gelince âyette de ifade edildiği gibi DAHA YAKIN, DAHA AZ bir zamanda yani YİRMİ ÜÇ gibi KISA BİR ZAMAN diliminde hüsn-ü kabule mazhar olmuştur. İhtimal, âyet-i kerime, GAYBTAN HABER VERME nevinden işte buna işaret etmektedir.
“Burada ‘Unuttuğun vakit Rabbini an’ emri, yukarıda geçen hasbelkader İNŞÂ ALLAH denecek yerde unutup diyemeden, değişik vesilelerle hep O’nu anmamız icab ederken, gaflete gelip âyetlerini düşünmeme, adını yâd etmeme durumlarına kadar hemen her halde ‘Rabbimiz bizi, eğer unutmuşsak veya hata etmişsek bizleri muâheze edip sorumlu tutma’ (2/286) mülâhazalarıyla yeniden O’na yönelmeyi ihtar etmekte, unutma ve gaflet keffâretinin ZİKRULLAH (Allah’ı zikredip anma) olduğunu hatırlatmaktadır.
“İşte böyle bir zikir, fikir ve Ashab-ı Kehf gibi dolup yüksek bir metafizik gerilim elde etme sayesinde, daha kestirme bir yoldan ma’şeri vicdana ulaşma lütfu zuhur edecek ve muvaffakıyetler sâlih dairesi içine girilecektir ki, âyetin sonu da buna işaret etmektedir.” (M. Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)
Hocaefendinin bu derin tesbitlerinden yani seneler öncesi Kur’anî hazinelerden çıkardığı mücevherlerden günümüze lâzım olanları kalbimize koyup gereklerini yerine getirmemiz gerekir.
[Safvet Senih] 22.5.2019 [Samanyolu Haber]
“Mağara Ashabından birisi çarşıda alış-veriş yaparken gerek giyim kuşamı gerekse kullandığı PARADAN fark edilince, şehir halkı, -bir kısım kaynaklara göre- başta vâli olmak üzere onu takip ederek, Ashab-ı Kehfi mağarada bulurlar. Daha önceden gerek vicdanî kültür yani dededen toruna intikal ile, gerekse kitapların kayıtlarından hareketle, Ashab-ı Kehf’i tanıyan binler –yüz binler imanlarını basitten mürekkebe, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, ondan da daha ötesine yükseltirler ve bu şok hadise ile toplum öylesine temelinden sarsılır ki, herkes dine koşar ve işte İlahî takdir gereği bu kahramanlar ikinci defa da misyonlarını böyle edâ eder ve çekilip kendi âlemlerine dönerken arkalarından binlerce insanı alır kendi düşünce ufuklarına yükseltirler.
“Bu âyet-i kerimede dikkati çeken ikinci bir husus da PARA’dır. Neticesi ne olursa, olsun dünya ve dünyalık onları ele vermiştir. Bakın, Yemliha’yı –eğer o ise- şehir halkının fark etmesi PARA ile oluyor. Neticesinin iyi olması bir lütuf; ama PARA yakalatıyor. Öyle ise, mefkûre insanı ele geçmeyi, dost-düşman çevre tarafından yakalanmayı arzu etmiyorsa, kazanma değil, dünya zaafı ile olmamalıdır. Evet, öteden beri nice servi revân canlar, nice muktedir sultanlar hep bu insafsız gaddar PARA’nın esiri olmuşlardır. İnsanın fıtratındaki bu PARA’ya karşı zayıf nokta kullanılarak nice milletler pâyimâl edilmiş ve nice toplumlar tarih olup gitmiştir.
“Ne var ki, dinin intişar etmesi ve âlemin her tarafından Şehbal açması da yine PARA’ya, yani MADDÎ FİNANSMAN gücüne bağlıdır. Dikkat edin, Ashab-ı Kehf o birkaç dirhemle dışarı çıkınca o toplumda din adına hemen ikinci bir PATLAMA meydana gelmiştir. Bu itibarla da, işin bu yanı da ayrı bir önem arzetmektedir. Evet MADDÎ FİNANSMAN meselesi de katiyyen göz ardı edilmemelidir.
“Yalnız, bu konuda İslâmî nasslar, âyet ve hadisler sonra da Allah Rasûlünün (S.A.S.) davranışları bize örnek olmalıdır.
“Evet, Müslüman para kazanmalıdır, zengin olmalıdır; olmalıdır ama gönlünde de zerre kadar ona yer ve değer vermemelidir. Onu koymak için hırsızların gelip de çalamıyacağı fıkhî ifadesiyle muhrez (koruma altında) bir hale getirecek kadar bir yer bulmalı ve oraya koymalıdır. Sonra da onu milli hizmetlerde hızlıca yol alınabilecek yollarda kullanmalıdır. Düşünün ki, -Rabbinizin inayetiyle – tahakkuk eden milletçe şu gelişmelerde maddi finans gücü olmasaydı bu kadar büyük işler nasıl gerçekleşebilirdi!... Demek ki, maddî güç dîn-i mübîn-i İslâm’ın yayılmasında çok önemli dinamiklerden bir… Bu açıdan da onu elde etme cehdi de bir ibadet sayılabilir… Sayılabilir ama kazanırken alın teri ve fikir sancısıyla kazanılmış, harcanırken de hevâ ve heves istikametinde değil de, bir yüce mefkûreyi ikame edebilme yolunda harcanabilmişse…”
“… Unuttuğun takdirde Allah’ı an ve: ‘Umarım Rabbim beni, bundan daha yakın bir zamanda muvaffakıyete erdirir.’ de.” (18/24), Âyet-i kerimede belirtilen yola iletme, dinin insanların ruhunda hâkim olması ve vicdanların onu bir bütün halinde kabullenmesi… v.s. ise, işte bu durum, Musevîlikte de Îsevîlikte de, Müslümanlıkta da farklı zaman aralıkları ile tahakkuk edegelmiştir. Mesela Yahudiler arz-ı mev’uda girebilmek için KIRK YIL Tîh sahrasında rûhî kıvama yürümüşler… Hıristiyanlık zuhurundan ilk ÜÇ ASIR baskı altında bulunmuş ama sonra kabul görmüş. Müslümanlığa gelince âyette de ifade edildiği gibi DAHA YAKIN, DAHA AZ bir zamanda yani YİRMİ ÜÇ gibi KISA BİR ZAMAN diliminde hüsn-ü kabule mazhar olmuştur. İhtimal, âyet-i kerime, GAYBTAN HABER VERME nevinden işte buna işaret etmektedir.
“Burada ‘Unuttuğun vakit Rabbini an’ emri, yukarıda geçen hasbelkader İNŞÂ ALLAH denecek yerde unutup diyemeden, değişik vesilelerle hep O’nu anmamız icab ederken, gaflete gelip âyetlerini düşünmeme, adını yâd etmeme durumlarına kadar hemen her halde ‘Rabbimiz bizi, eğer unutmuşsak veya hata etmişsek bizleri muâheze edip sorumlu tutma’ (2/286) mülâhazalarıyla yeniden O’na yönelmeyi ihtar etmekte, unutma ve gaflet keffâretinin ZİKRULLAH (Allah’ı zikredip anma) olduğunu hatırlatmaktadır.
“İşte böyle bir zikir, fikir ve Ashab-ı Kehf gibi dolup yüksek bir metafizik gerilim elde etme sayesinde, daha kestirme bir yoldan ma’şeri vicdana ulaşma lütfu zuhur edecek ve muvaffakıyetler sâlih dairesi içine girilecektir ki, âyetin sonu da buna işaret etmektedir.” (M. Fethullah Gülen, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)
Hocaefendinin bu derin tesbitlerinden yani seneler öncesi Kur’anî hazinelerden çıkardığı mücevherlerden günümüze lâzım olanları kalbimize koyup gereklerini yerine getirmemiz gerekir.
[Safvet Senih] 22.5.2019 [Samanyolu Haber]
Milli Mücadelenin lideri neden Mustafa Kemal oldu? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Birinci Dünya Savaşı’nda büyük bir yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmış ve elde kalan Anadolu toprakları da İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edilmeye başlamıştı.
İtilaf devletleri Mondros’un 7. Maddesinden hareketle “güvenliklerinin tehlikeye düştüğü gerekçesiyle” Anadolu’nun her yerini işgal etme hakkına sahiplerdi.
Bu sırada Samsun ve çevresinde Müslüman halkla Rumlar arasında bazı olaylar yaşanmaktaydı. İngilizler de olayların önü alınmazsa bölgenin işgal edileceğini bildirmişlerdi.
Bunun üzerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı sonrasında İstanbul’a gelen M. Kemal Paşa, Damat Ferit Hükümetinin ve Padişah Vahdettin’in onayıyla Anadolu’ya gönderildi.
Paşa! Memleketi Kurtarabilirsin!
M.Kemal’in anlatımına göre Vahdettin, Anadolu’ya hareketten bir gün önce Paşa ile bir görüşme yapmıştır.
Padişah M. Kemal’e bir tarih kitabını işaret ederek şimdiye kadar yaptığı kahramanlıkların tarihe geçtiğini ama asıl bundan sonra yapacaklarının çok önemli olduğunu, Anadolu’da yapacaklarıyla “memleketi kurtarabileceğini” ifade etmiştir.
Bu ifadelerden M. Kemal’in vatanın kurtuluşu için bizzat Vahdettin tarafından seçildiği ve bu nedenle geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderildiği sonucu çıkarılabilir. M. Kemal ise bu yoruma iştirak etmemekte ve Vahdettin’in sadece Samsun ve çevresinin işgalinin önlenmesini kastettiğini belirtmektedir.
Asıl önemli olansa Paşa’nın IX. Ordu Müfettişi olarak askeri yetkilere ilaveten “mülkî” yetkilerle de donatılması ve “mücavir” illere de emir vermesine imkân sağlanarak Milli Mücadele liderliğine zemin hazırlanmasıdır. Bu yetki, Karabekir’in ifadesiyle “memleketin nısfını (yarısını)” kapsamaktaydı.
Burada ise akıllara şöyle bir soru gelmektedir: İstanbul hükümeti ve Vahdettin neden Anadolu’ya gidecek komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmiştir?
Dönemin Aktörleri
Dönemin aktörlerine bakıldığında Padişah Vahdettin’in önceki Padişah Mehmet Reşad’ın aksine ülke yönetiminde etkili olmak istediği görülmektedir. Dolayısıyla bu görevlendirmede Padişah’ın önemli bir rolü olmuştur.
Diğer aktörler de Hükümet ve Vahdettin’in bir türlü vazgeçemediği Sadrazam Damat Ferit Paşa’dır. Nitekim Damat Ferit ve dönemin Harbiye Nazırı Şakir Paşa bu görevlendirmeyi onaylamışlardır.
Bir diğer güçlü aktör ise İstanbul, Doğu Trakya ve Anadolu’nun her yerinde örgütlü tek siyasi teşkilat olan İttihatçılardır. Lider kadro ülkeyi terk etmiş olsa da bürokraside ve yerelde İttihatçıların çok güçlü oldukları bir gerçektir.
Vahdettin
Vahdettin ve onun tayin ettiği Damat Ferit hükümetlerinin en önemli özelliklerinden birisi “İttihatçı” düşmanlığıdır.
Bu durum böyle bir görev için Birinci Dünya Savaşı’nda görev yapan İttihat ve Terakki’ye yakın komutanların seçimini imkânsız hale getirmektedir. Bu nedenle örneğin Çanakkale’de Güney Grubu komutanı olan ve 1918’de Doğu Anadolu’yu işgalden kurtaran III. Ordu Komutanı Vehip Paşa’nın veya Bakü’ye kadar ilerleyen Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa’nın seçilmesi mümkün değildir.
Ayrıca Nuri Paşa’nın Enver Paşa’nın kardeşi olmasından, Vehip Paşa’nın da Batum’un alınmasından sonra adının “gaz yolsuzluğuna” karışması yüzünden tercih edilme ihtimalleri yoktu.
M.Kemal’in en büyük avantajı ise Veliaht Vahdettin’in “fahri yaveri olarak” Almanya seyahatine iştirak etmesidir. Vahdettin, 15 Aralık 1917-4 Ocak 1918 tarihleri arasında gerçekleşen bu yolculukta M. Kemal’le birlikte olmuş, onu yakından tanımış ve fikirlerini öğrenmiştir.
Seyahat esnasında Fransa cephesine de gidilmiş ve M. Kemal savaşı İngiliz-Fransız ittifakının kazanacağını söylemiştir. Yine seyahat esnasında Paşa’nın veliahda savaşın yönetimiyle ilgili başka önerilerde de bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu diyaloglar Vahdettin’in Paşa’ya güvenini artırmış olmalıdır.
M.Kemal de Vahdettin’in “fahri yaveri” olma imtiyazını bir avantaj olarak kullanmış, Erzurum’a girerken ve Erzurum Kongresi’nin açılışında üzerinde fahri yaver kordonunu bulundurmuştur.
Vahdettin’in “İttihatçı düşmanı” tutumu bütün icraatlarına damga vurmuş, İttihat ve Terakki’ye yakın kadroların tasfiyesine girişmişti. Vahdettin’in bu özelliği de “İttihatçılara mesafeli” bir subay olarak bilinen M. Kemal’i tercih etmesini sağlamıştır.
M.Kemal Paşa’nın Çanakkale Muharebelerinde kazandığı başarılarla adını duyurmuş olması da önemli bir avantaj olmuştur. Nitekim halkın başarılarını duyduğu bir komutanın seçilmesi, Anadolu’daki faaliyetlerini kolaylaştıran bir faktör olacaktır.
İtilaf devletleri savaştan İttihatçıları sorumlu tutmuş ve onların aktif görevler üstlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu nedenle Anadolu hareketi, içerisinde birçok İttihatçı yer alsa da İttihat ve Terakki’ye mesafeli davranmıştır. Hatta Sivas Kongresi’nde Milli Hareketin İttihatçılıkla ilgisinin olmadığına dair karar alınmıştır.
İttihat ve Terakki
Dönemin tek örgütlü siyasi gücü olan İttihat ve Terakki’nin tavrı da Milli Mücadele’nin liderinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
İTC savaşın kaybedilmesiyle kendini feshetmiş; Enver, Cemal ve Talat Paşalar dâhil olmak üzere lider kadro ülkeyi terk etmişti. Ancak “üçlü triumvira” Anadolu hareketine ilgisini devam ettirerek Avrupa’da toplantılar organize etmiş ve diğer devletlerle görüşmeler yapmıştır.
İttihatçıların bazı araştırmacılar kabul etmese de Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Hatta İTC’nin 1917’den itibaren savaş kaybedildiği takdirde neler yapılacağına dair planlar hazırladığı bilinmektedir.
Anadolu’da İttihatçılar tarafından kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri halkı örgütleyerek, İstanbul’da da Kara Kemal ve Kara Vasıf gibi iki eski İttihatçının önderliğinde oluşturulan Karakol Grubu Anadolu’ya subaylar göndererek, silah ve cephane temin ederek Milli Mücadele’ye katkı yapmışlardır.
İttihatçıların çoğu M. Kemal Paşa’nın milli hareketi İttihatçılar adına “vekâleten” yönettiğini düşünüyorlardı. Nitekim Cemal Paşa’nın Tiflis’e, Enver Paşa’nın Batum’a gelmesinin nedeni Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’nin liderliğini üstlenmekti.
1921’de Kütahya-Eskişehir Muharebelerinin kaybedilmesi, İttihatçı liderlerin Anadolu’ya geçme ümitlerini artırsa da Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasıyla M. Kemal Paşa’nın liderliği perçinlenmiş, Enver Paşa da Türkistan’a gitmeyi tercih ederek orada şehit olmuştur.
Aynı dönemde Cemal Paşa’nın Tiflis’te, Talat Paşa’nın da Berlin’de öldürülmesiyle İttihatçıların liderlik hesapları sona ermiş, geriye kalanlarsa birkaç yıl içinde M. Kemal Paşa’nın “ince siyasetiyle” tasfiye edilmişlerdir.
Kazım Karabekir veya Rauf Bey (Orbay)
Milli Mücadele’de lider olabilecek başka isimler de mevcuttu. Örneğin IX. Ordu Komutanı olarak Kars ve çevresinde bulunan ve şuralar kurarak bölgeyi elde tutan Yakup Şevki Paşa bunlardan birisiydi.
Ali Fuat Paşa, Adnan Adıvar, Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele
Yakup Şevki muhtemelen İttihatçıların Milli Mücadele’nin “geçici lideri” olarak düşündükleri bir komutandı. Ancak Yakup Şevki İngilizlerin baskısıyla İstanbul’a çağrılmış ve Malta sürgünleri arasında yer almıştır. Yerine de XV. Kolordu komutanı olarak 1919 Nisan’ında Kazım Karabekir tayin edilmiştir.
M.Kemal’den bir ay önce Anadolu’ya geçen Karabekir ise Doğu cephesini düzenlemiş ve Milli Mücadele süresince burada kalmış, M. Kemal’in askerlikten istifasına rağmen ona itaat ederek Paşa’nın liderliğinin ordu tarafından kabullenilmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Karabekir Manastır günlerinden itibaren “İttihatçı” olsa da M. Kemal’le işbirliği yapmış, Batum’a kadar gelen Enver Paşa’nın Anadolu’ya girmemesi için büyük bir gayret göstermiştir. Karabekir’in gerek Erzurum’daki tavırları gerekse Terakkiperver Fırkadaki faaliyetleri hiçbir zaman “birinci adam” olamayacağının göstergesi gibidir.
Kongreler döneminde lider adaylarından birisi de Rauf Bey’dir. Balkan Harbindeki başarılarıyla “Hamidiye Kahramanı” olarak tanınan Rauf Bey, Sivas Kongresi’nde başkan olmak istemişse de M. Kemal tarafından usta bir manevrayla saf dışı edilmiştir. Daha sonra da Malta sürgünleri içinde yer aldığından liderlik şansı azalmıştır.
Rauf Bey daha sonra Lozan’a giderek Mondros’u imzalamaktan kaynaklanan kötü şöhretini silmek istemişse de Lozan heyetinin başına İsmet Paşa’nın tayiniyle bu isteği gerçekleşmemiş ve lider olma şansını tamamen kaybetmiştir.
Felaketler “Lider” Çıkarır
Vahdettin’in Samsun ve çevresindeki olayları bastırmak üzere “geniş yetkilerle donatılmış” bir komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmesiyle sonraki dönemin lideri tayin edilmiş oluyordu.
Dönemin olağanüstü şartları, siyasi olarak güçlü olsalar da İttihatçılara duyulan düşmanlık, Ali İhsan ve Yakup Şevki Paşaların önce İstanbul’a çağrılıp daha sonra Malta’ya sürgüne gönderilmeleri ve İttihatçıların “vekil” olarak gördükleri M. Kemal’i “geçici” olarak desteklemeleri, Milli Mücadele’nin liderinin M. Kemal Paşa olmasını sağlamıştır.
Paşa’nın iyi bir teşkilatçı olması ve Kurtuluş Savaşı’nın yönetimindeki başarısı liderliğini perçinlemiş, önce üç İttihatçı liderin ölümü ve ardından gerçekleşen tasfiyelerle M. Kemal Paşa kendi kadrosunu kurmuş ve Türkiye’nin rejimini değiştirecek fırsatı elde etmiştir.
Kaynaklar: F. R. Atay, Çankaya II, İstanbul, 1999; K. Çolak, F. Yetim, “Veliaht Vahdeddin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Almanya Seyahatiyle İlgili Bazı Tespitler”, Tarihin Peşinde, 2017, S. 17; E. Müezzinoğlu, “Milli Mücadelede İttihatçılar Üzerine Bir Değerlendirme”, İTBAD, S. 8, 2016; N. Akkoç, ”Milli Mücadelenin Başlarındaki Gelişmelerin Hatıralar Çerçevesinde Değerlendirilmesi”, JASS, Volume 6, Issue: 3, 2013; A. Çiftçi, “Milli Mücadelede Liderlik Sorunu ve Kazım Karabekir”, TİTD, S. 50, 2012.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 22.5.2019 [TR724]
İtilaf devletleri Mondros’un 7. Maddesinden hareketle “güvenliklerinin tehlikeye düştüğü gerekçesiyle” Anadolu’nun her yerini işgal etme hakkına sahiplerdi.
Bu sırada Samsun ve çevresinde Müslüman halkla Rumlar arasında bazı olaylar yaşanmaktaydı. İngilizler de olayların önü alınmazsa bölgenin işgal edileceğini bildirmişlerdi.
Bunun üzerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı sonrasında İstanbul’a gelen M. Kemal Paşa, Damat Ferit Hükümetinin ve Padişah Vahdettin’in onayıyla Anadolu’ya gönderildi.
Paşa! Memleketi Kurtarabilirsin!
M.Kemal’in anlatımına göre Vahdettin, Anadolu’ya hareketten bir gün önce Paşa ile bir görüşme yapmıştır.
Padişah M. Kemal’e bir tarih kitabını işaret ederek şimdiye kadar yaptığı kahramanlıkların tarihe geçtiğini ama asıl bundan sonra yapacaklarının çok önemli olduğunu, Anadolu’da yapacaklarıyla “memleketi kurtarabileceğini” ifade etmiştir.
Bu ifadelerden M. Kemal’in vatanın kurtuluşu için bizzat Vahdettin tarafından seçildiği ve bu nedenle geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderildiği sonucu çıkarılabilir. M. Kemal ise bu yoruma iştirak etmemekte ve Vahdettin’in sadece Samsun ve çevresinin işgalinin önlenmesini kastettiğini belirtmektedir.
Asıl önemli olansa Paşa’nın IX. Ordu Müfettişi olarak askeri yetkilere ilaveten “mülkî” yetkilerle de donatılması ve “mücavir” illere de emir vermesine imkân sağlanarak Milli Mücadele liderliğine zemin hazırlanmasıdır. Bu yetki, Karabekir’in ifadesiyle “memleketin nısfını (yarısını)” kapsamaktaydı.
Burada ise akıllara şöyle bir soru gelmektedir: İstanbul hükümeti ve Vahdettin neden Anadolu’ya gidecek komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmiştir?
Dönemin Aktörleri
Dönemin aktörlerine bakıldığında Padişah Vahdettin’in önceki Padişah Mehmet Reşad’ın aksine ülke yönetiminde etkili olmak istediği görülmektedir. Dolayısıyla bu görevlendirmede Padişah’ın önemli bir rolü olmuştur.
Diğer aktörler de Hükümet ve Vahdettin’in bir türlü vazgeçemediği Sadrazam Damat Ferit Paşa’dır. Nitekim Damat Ferit ve dönemin Harbiye Nazırı Şakir Paşa bu görevlendirmeyi onaylamışlardır.
Bir diğer güçlü aktör ise İstanbul, Doğu Trakya ve Anadolu’nun her yerinde örgütlü tek siyasi teşkilat olan İttihatçılardır. Lider kadro ülkeyi terk etmiş olsa da bürokraside ve yerelde İttihatçıların çok güçlü oldukları bir gerçektir.
Vahdettin
Vahdettin ve onun tayin ettiği Damat Ferit hükümetlerinin en önemli özelliklerinden birisi “İttihatçı” düşmanlığıdır.
Bu durum böyle bir görev için Birinci Dünya Savaşı’nda görev yapan İttihat ve Terakki’ye yakın komutanların seçimini imkânsız hale getirmektedir. Bu nedenle örneğin Çanakkale’de Güney Grubu komutanı olan ve 1918’de Doğu Anadolu’yu işgalden kurtaran III. Ordu Komutanı Vehip Paşa’nın veya Bakü’ye kadar ilerleyen Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa’nın seçilmesi mümkün değildir.
Ayrıca Nuri Paşa’nın Enver Paşa’nın kardeşi olmasından, Vehip Paşa’nın da Batum’un alınmasından sonra adının “gaz yolsuzluğuna” karışması yüzünden tercih edilme ihtimalleri yoktu.
M.Kemal’in en büyük avantajı ise Veliaht Vahdettin’in “fahri yaveri olarak” Almanya seyahatine iştirak etmesidir. Vahdettin, 15 Aralık 1917-4 Ocak 1918 tarihleri arasında gerçekleşen bu yolculukta M. Kemal’le birlikte olmuş, onu yakından tanımış ve fikirlerini öğrenmiştir.
Seyahat esnasında Fransa cephesine de gidilmiş ve M. Kemal savaşı İngiliz-Fransız ittifakının kazanacağını söylemiştir. Yine seyahat esnasında Paşa’nın veliahda savaşın yönetimiyle ilgili başka önerilerde de bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu diyaloglar Vahdettin’in Paşa’ya güvenini artırmış olmalıdır.
M.Kemal de Vahdettin’in “fahri yaveri” olma imtiyazını bir avantaj olarak kullanmış, Erzurum’a girerken ve Erzurum Kongresi’nin açılışında üzerinde fahri yaver kordonunu bulundurmuştur.
Vahdettin’in “İttihatçı düşmanı” tutumu bütün icraatlarına damga vurmuş, İttihat ve Terakki’ye yakın kadroların tasfiyesine girişmişti. Vahdettin’in bu özelliği de “İttihatçılara mesafeli” bir subay olarak bilinen M. Kemal’i tercih etmesini sağlamıştır.
M.Kemal Paşa’nın Çanakkale Muharebelerinde kazandığı başarılarla adını duyurmuş olması da önemli bir avantaj olmuştur. Nitekim halkın başarılarını duyduğu bir komutanın seçilmesi, Anadolu’daki faaliyetlerini kolaylaştıran bir faktör olacaktır.
İtilaf devletleri savaştan İttihatçıları sorumlu tutmuş ve onların aktif görevler üstlenmesine karşı çıkmışlardır. Bu nedenle Anadolu hareketi, içerisinde birçok İttihatçı yer alsa da İttihat ve Terakki’ye mesafeli davranmıştır. Hatta Sivas Kongresi’nde Milli Hareketin İttihatçılıkla ilgisinin olmadığına dair karar alınmıştır.
İttihat ve Terakki
Dönemin tek örgütlü siyasi gücü olan İttihat ve Terakki’nin tavrı da Milli Mücadele’nin liderinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
İTC savaşın kaybedilmesiyle kendini feshetmiş; Enver, Cemal ve Talat Paşalar dâhil olmak üzere lider kadro ülkeyi terk etmişti. Ancak “üçlü triumvira” Anadolu hareketine ilgisini devam ettirerek Avrupa’da toplantılar organize etmiş ve diğer devletlerle görüşmeler yapmıştır.
İttihatçıların bazı araştırmacılar kabul etmese de Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Hatta İTC’nin 1917’den itibaren savaş kaybedildiği takdirde neler yapılacağına dair planlar hazırladığı bilinmektedir.
Anadolu’da İttihatçılar tarafından kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri halkı örgütleyerek, İstanbul’da da Kara Kemal ve Kara Vasıf gibi iki eski İttihatçının önderliğinde oluşturulan Karakol Grubu Anadolu’ya subaylar göndererek, silah ve cephane temin ederek Milli Mücadele’ye katkı yapmışlardır.
İttihatçıların çoğu M. Kemal Paşa’nın milli hareketi İttihatçılar adına “vekâleten” yönettiğini düşünüyorlardı. Nitekim Cemal Paşa’nın Tiflis’e, Enver Paşa’nın Batum’a gelmesinin nedeni Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’nin liderliğini üstlenmekti.
1921’de Kütahya-Eskişehir Muharebelerinin kaybedilmesi, İttihatçı liderlerin Anadolu’ya geçme ümitlerini artırsa da Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasıyla M. Kemal Paşa’nın liderliği perçinlenmiş, Enver Paşa da Türkistan’a gitmeyi tercih ederek orada şehit olmuştur.
Aynı dönemde Cemal Paşa’nın Tiflis’te, Talat Paşa’nın da Berlin’de öldürülmesiyle İttihatçıların liderlik hesapları sona ermiş, geriye kalanlarsa birkaç yıl içinde M. Kemal Paşa’nın “ince siyasetiyle” tasfiye edilmişlerdir.
Kazım Karabekir veya Rauf Bey (Orbay)
Milli Mücadele’de lider olabilecek başka isimler de mevcuttu. Örneğin IX. Ordu Komutanı olarak Kars ve çevresinde bulunan ve şuralar kurarak bölgeyi elde tutan Yakup Şevki Paşa bunlardan birisiydi.
Ali Fuat Paşa, Adnan Adıvar, Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele
Yakup Şevki muhtemelen İttihatçıların Milli Mücadele’nin “geçici lideri” olarak düşündükleri bir komutandı. Ancak Yakup Şevki İngilizlerin baskısıyla İstanbul’a çağrılmış ve Malta sürgünleri arasında yer almıştır. Yerine de XV. Kolordu komutanı olarak 1919 Nisan’ında Kazım Karabekir tayin edilmiştir.
M.Kemal’den bir ay önce Anadolu’ya geçen Karabekir ise Doğu cephesini düzenlemiş ve Milli Mücadele süresince burada kalmış, M. Kemal’in askerlikten istifasına rağmen ona itaat ederek Paşa’nın liderliğinin ordu tarafından kabullenilmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Karabekir Manastır günlerinden itibaren “İttihatçı” olsa da M. Kemal’le işbirliği yapmış, Batum’a kadar gelen Enver Paşa’nın Anadolu’ya girmemesi için büyük bir gayret göstermiştir. Karabekir’in gerek Erzurum’daki tavırları gerekse Terakkiperver Fırkadaki faaliyetleri hiçbir zaman “birinci adam” olamayacağının göstergesi gibidir.
Kongreler döneminde lider adaylarından birisi de Rauf Bey’dir. Balkan Harbindeki başarılarıyla “Hamidiye Kahramanı” olarak tanınan Rauf Bey, Sivas Kongresi’nde başkan olmak istemişse de M. Kemal tarafından usta bir manevrayla saf dışı edilmiştir. Daha sonra da Malta sürgünleri içinde yer aldığından liderlik şansı azalmıştır.
Rauf Bey daha sonra Lozan’a giderek Mondros’u imzalamaktan kaynaklanan kötü şöhretini silmek istemişse de Lozan heyetinin başına İsmet Paşa’nın tayiniyle bu isteği gerçekleşmemiş ve lider olma şansını tamamen kaybetmiştir.
Felaketler “Lider” Çıkarır
Vahdettin’in Samsun ve çevresindeki olayları bastırmak üzere “geniş yetkilerle donatılmış” bir komutan olarak M. Kemal Paşa’yı seçmesiyle sonraki dönemin lideri tayin edilmiş oluyordu.
Dönemin olağanüstü şartları, siyasi olarak güçlü olsalar da İttihatçılara duyulan düşmanlık, Ali İhsan ve Yakup Şevki Paşaların önce İstanbul’a çağrılıp daha sonra Malta’ya sürgüne gönderilmeleri ve İttihatçıların “vekil” olarak gördükleri M. Kemal’i “geçici” olarak desteklemeleri, Milli Mücadele’nin liderinin M. Kemal Paşa olmasını sağlamıştır.
Paşa’nın iyi bir teşkilatçı olması ve Kurtuluş Savaşı’nın yönetimindeki başarısı liderliğini perçinlemiş, önce üç İttihatçı liderin ölümü ve ardından gerçekleşen tasfiyelerle M. Kemal Paşa kendi kadrosunu kurmuş ve Türkiye’nin rejimini değiştirecek fırsatı elde etmiştir.
Kaynaklar: F. R. Atay, Çankaya II, İstanbul, 1999; K. Çolak, F. Yetim, “Veliaht Vahdeddin ve Mustafa Kemal Paşa’nın Almanya Seyahatiyle İlgili Bazı Tespitler”, Tarihin Peşinde, 2017, S. 17; E. Müezzinoğlu, “Milli Mücadelede İttihatçılar Üzerine Bir Değerlendirme”, İTBAD, S. 8, 2016; N. Akkoç, ”Milli Mücadelenin Başlarındaki Gelişmelerin Hatıralar Çerçevesinde Değerlendirilmesi”, JASS, Volume 6, Issue: 3, 2013; A. Çiftçi, “Milli Mücadelede Liderlik Sorunu ve Kazım Karabekir”, TİTD, S. 50, 2012.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 22.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olabilmek… [Prof. Dr. Osman Şahin]
İSYAN AHLAKI TEMSİLİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-1
Bu arzu edilen noktaya ulaşabilmek için bireylerin önünde bir çok problemler vardır. Bunlardan bir tanesi de zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olabilmektir. Bu işlerin yapılabilmesi sabır ve zaman istemektedir. Bunun farkında olmadan kestirmeden neticeye ulaşmaya çalışmak, Allah’ın (cc) koyduğu fıtrat kanunlarının gereği yerine getirilmeden yapılacak teşebbüsler akim kalacak, neticeye varılamayacağı gibi bir takım zararlara da yol açabilecektir.
Bu hususta Hoceefendi’nin şu tesbitleri ne kadar anlamlıdır: “Öyle meseleler vardır ki, arzulanan netice kader tarafından belli bir takvime bağlanmıştır ve o takvim bizim için gizli tutulmuştur. Böyle bir projeyi realize etmeye çalışırsınız fakat o çok zaman isteyebilir. Zamanın uzunluğu kısalığı biraz da insanların gücü-kuvvetiyle, yani manevi immün sistemiyle, iman-ı billah, marifetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak ve yakin-i tam gibi donanımlarıyla mebsuten mütenasiptir (doğru orantılıdır). Bu açıdan da zaman isteyen hadiselere karşı dişini sıkıp sabretmek lazımdır.”
İman ve Kur’an hizmetinin asla acûliyete tahammülü yoktur…
Fethullah Gülen Hocaefendi realitelere uymadan hareket edildiği takdirde meydana gelebilecek zararlara da şöyle temas etmeketedir: “İman ve Kur’an hizmetinin asla acûliyete tahammülü yoktur. Çünkü bu vazife, insan tabiatına bağlı bir iştir; potansiyel olarak tekamül ve terakkiye istidatlı şekilde yaratılan insanı hakiki insanlığa yönlendirmeye ve onu insan-ı kâmil ufkuna ulaştırmaya mâtuf bir harekettir. Dolayısıyla, hizmet-i imaniyeden beklenen netice birden bire hasıl olmaz; vatan, millet, din ve iman adına ortaya konan böyle bir hizmetin semere vermesi ancak birkaç neslin ömrüne vâbestedir. Cenâb-ı Allah, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim etmiştir. Şayet bu tedricîliği ve zaman faktörünü hesaba katmaz, kuluçkaya yatmış tavuğu yumurtaların üzerinden vakitsiz kaldırırsanız sağlıklı civcivler elde edemezsiniz; dahası, yumurtaların da cılkını çıkartmış olursunuz.
Aynen öyle de, bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir. Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehaya) elinde ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmiüç senede gerçekleşebilmiştir. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmiüç senede olmuşsa, onun “ba’sü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir.”
Netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına bağlı bir iştir; kulların o işe karışmaları asla doğru değildir…
Himmet bahsinde, sebeplerdeki basamaklara riayet edilmeden aceleyle hareket edildiğinde ortaya çıkacak sonuçların insanların himmetini kıracağından ve cehd u gayret iştiyakını söndüreceğinden bahseden Bediüzzaman Hazretlerinin ifadelerini Hocaefendi şu şekilde açmaktadırlar: “Evet, yalnızca hizmetle mükellef bulunan insan, vazifesi olmadığı halde neticeyi de düşünmeye başlarsa, bir an önce bir yere ulaşması gerekiyormuş gibi sabırsız davranır, acele hareket eder.. basamakları çifter çifter tırmanmaya kalkışır; esbabı tam olarak yerine getirmez ama hayali beklentilerinin hemen gerçekleşmesini ister. Şayet, bir süre geçtikten sonra kendince beklediği semereyi elde edemezse, yavaş yavaş ye’se düşer, zamanla vazifeden el çeker ve himmet duygusunu bütünüyle kaybeder. Oysa, netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına bağlı bir iştir; kulların o işe karışmaları asla doğru değildir.”
Üstad Hazretleri ayrıca 17.Lem’a’da da bu konuyu ele almaktadırlar: “Tarîk-ı hakta çalışan ve mücâhede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakk’a âit vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler… Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı… Evet, insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef’âllerinde, Cenâb-ı Hakk’a âit netâici düşünmemek gerektir… Öyle ise, işte ey kardeşlerim! Siz de, size âit olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!”
Hizmet insanları, söz sahibi insanların vurguladıkları bu realitelere uygun hareket etmelidirler. Aksi takdirde bunu hesaba katmaz, hislerinin de etkisiyle gereken sabrı ve cehdi ortaya koyamazlarsa arzu ettikleri hedeflere varamayınca ye’se düşerler, himmetleri kırılır ve zamanla da küserek kenara çekilmek zorunda kalabilirler.
Günlerce, aylarca ve bazen yıllarca yaşadığımız veya gördüğümüz bir takım problemlerin çözülmesi için gayret gösteririz. İlgili olan şahıslara veya çözüm mercii olarak gördüğümüz yerlere meseleleri intikal ettiririz. Çözüm yolları geliştirir, talep ettiğimiz hususların Kur’an’da, Sünnet’te ve büyüklerin beyanlarındaki yerlerini ortaya koyar, bu hususta yaşanmış hadiselerden elde edilen tecrübelerden hareketle bunların sebep sonuç ilişkisini göstermek suretiyle deliller getirir, fikirlerimizi destekler ve olması gerektiğine inandığımız neticelerin ortaya çıkması adına ısrarlı bir mücadele içerisine gireriz.
Fakat bir türlü bu arzuladığımız neticeler ortaya çıkmayabilirler. İşte bu noktada yeise düşmemek, küsüp kenara çekilmemek ve kaderi tenkit gibi büyük hastalıkların pençesine düşmemek için “Netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına bağlı bir iştir; kulların o işe karışmaları asla doğru değildir” hakikatini hatırlamak ve ona sığınmak gerekir.
Kendi vazifelerini unutup Hakkın vazifesine karışanların hayır adına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir…
Neticeleri verecek ve muvaffak edecek Allah’tır (cc). Bize düşen esbabına riayet ederek bunları O’ndan talep etmektir. Bu şuurla hareket edildiği zaman yeise düşülmeyecek, mücadeleye devam etmek için gerekli olan enerji ve motivasyon asla kaybedilmeyecek, Allah (cc) tarafından verilen neticeleri ve başarıları kendimizden bilmek suretiyle şirke prim verilmeyecektir. Kulları bu idrak ve şuurla hareket edince, hudutlarını bilip Allah’ın (cc) hudutlarına tecavüz etmeyince, işlerinde bir bereket olacak, İnayet-i İlahi ve Rahmet-i Rabbani de her zaman onların imdadına yetişecektir.
Aksi takdirde insanlar arzu ettikleri neticeleri göremeyince, ümitsizliğe düşecek, himmetleri kırılacak, Allah’ın (cc) hadiselerdeki takdirine razı olmayıp isyan içerisine girecek, şahıslar arasında hoşnutsuzluktan kaynaklanan dedikodular ve gıybetler alıp yürüyecek, asıl yapılması gereken işler ve vazifeler unutulup ihmal edilecek, insanlar Kur’an’i ve Nebevi olmayan yollarla birbirleri ile yaka paça olacaklar, sahip oldukları kuvveti kaybedecek, ihlas ve uhuvvet kaybolacak ve sonuç itibarıyla bütün bunlar, İnayet-i İlahi ve Rahmet-i Rabbani’nin kesilmesine sebebiyet vereceklerdir.
Böyle bir topluluğun arzu ettikleri hedeflere ve neticelere ulaşması da bir türlü mümkün olmayacaktır. Buna da hiçbir şekilde hakları ve liyakatları yoktur. Çünkü hak yolunun gerektirdiği usul ve erkana riayet edilmemiş, Allah (cc) karşısındaki konumlarını ve hududlarını bilememiş, meselelerinin hallinde Kur’an’i ve Nebevi olan yol terkedilerek şeytani olan yola sulük edilmiş, Kader’e imanın gerektirdiği davranışlar ortaya konamamış ve dolayısıyla bir isyan içerisine girilmiştir. Artık bu noktada, meselelerinde ne kadar haklı olduklarının, yaşadıkları mağduriyetlerin ve mazlumiyetlerin onlara bir faydası olmayacaktır.
Neticenin Allah’a (cc) ait olduğunu bilemeyenlerin hadiseleri yanlış yorumlamaları…
Maalesef günümüzde bu sırra vakıf olmayanların, Hizmet hareketinin bu süreçte yaşadıklarını yanlış yorumlayıp , yanlış sonuçlara ulaştıkları görülmektedir. Hizmet hareketinin manevi değerler üzerine müesses bir yapı olduğunu farketmeyen, başarı ve başarısızlık değerlendirmesinde kullanılacak girdi ve çıktıların, maddi değerlerden daha çok bu manevi değerler olduğunu idrak edemeyen, kullara düşenin esbaba riayet ederek bu uğurda cehd ve gayret göstermek olduğunu ve neticeleri verecek olanın Allah (cc) olduğunu bilemeyen, hasılı Hizmet hareketinin mahiyetini hiç anlamamış olan bu insanlar, Hizmet ve başındaki insan için “Başarısız olmuşlardır. Bu yüzden başındaki insan istifa etmeli ve hizmet de kendini lağv etmelidir” gibi yorumlar yapmaktadırlar.
“Hakikat Çekirdekleri’nde” böyle yanlış yorumların temel sebebi çok veciz olarak ifade edilmiştir: “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.” Maneviyâttan nasipsiz olan insanların hadiselerdeki ince hikmetleri ve derin sırları anlamalarını beklemek beyhude olacaktır.
Hocaefendi’de bu konuya bazı işaretlerde bulunduğu bir yazısında şunları söylemektedir: “Gerçek ve kalıcı başarı için, kendini Allah’a adamış insanların tevfik-i ilahiye ulaştıran maddî ve manevî sebepleri çok iyi bilmeleri ve bu sebeplerin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin şuurunda olmaları gerekir. Ayrıca bir kısım olumsuz hadiseler karşısında sarsılmama, yılmama ve Allah’ın izni ve inayetiyle fırtınalara karşı dimdik ayakta durabilme de manevî saiklerin kıymetini bilmeye bağlıdır.
Hâsılı, siz maddi sebepler açısından çok güçlü olsanız, hatta elinizde fezayı bile kontrol altında tutacak uydularınız bulunsa, yine de bütün bunlar hak rızasına ulaşma adına meselenin sadece bir yanını teşkil eder. Bilmelisiniz ki, sizin asıl güçlü yanınız, gücü sonsuz olan Allah’ın havl ve kuvvetine itimat etmeniz ve O’nunla münasebetinizi hep güçlü tutmanızdır. Bence adanmış ruhlar birbirlerine hep bu hakikati telkin etmeli ve bu hakikat istikametinde hayatlarını örgülemelidirler.”
Ulaşılmak istenen güzel neticeleri elde edebilmek adına maddi sebeplere riayet ettiğimiz kadar ve hatta daha fazla manevi sebeplere müracaat edilmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki başa gelen bela ve musibetlerde, zalimlerin musallat edilmesinde şahsi ve içtimai kusurların ve günahların çok önemli bir payı vardır. Mesele tek boyutlu değildir. Eğer bunlardan kurtulmak istiyorsak onların gelmesine sebebiyet veren hem maddi, hem de manevi eksiklik ve boşlukların giderilmesine çalışılmalıdır. Her iki boyutta sebeplere riayet edildikten sonra ise netice ve muvaffakiyetin Allah’ın (cc) vazifesi olduğunun farkında olarak hareket edilmelidir ki O’na (cc) ait olan neticeleri sanki biz gerçekleştirecekmişiz gibi büyük hatalara düşmeyelim.
İnşaAllah bir sonraki yazıda mevzuya devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.5.2019 [TR724]
Bu arzu edilen noktaya ulaşabilmek için bireylerin önünde bir çok problemler vardır. Bunlardan bir tanesi de zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olabilmektir. Bu işlerin yapılabilmesi sabır ve zaman istemektedir. Bunun farkında olmadan kestirmeden neticeye ulaşmaya çalışmak, Allah’ın (cc) koyduğu fıtrat kanunlarının gereği yerine getirilmeden yapılacak teşebbüsler akim kalacak, neticeye varılamayacağı gibi bir takım zararlara da yol açabilecektir.
Bu hususta Hoceefendi’nin şu tesbitleri ne kadar anlamlıdır: “Öyle meseleler vardır ki, arzulanan netice kader tarafından belli bir takvime bağlanmıştır ve o takvim bizim için gizli tutulmuştur. Böyle bir projeyi realize etmeye çalışırsınız fakat o çok zaman isteyebilir. Zamanın uzunluğu kısalığı biraz da insanların gücü-kuvvetiyle, yani manevi immün sistemiyle, iman-ı billah, marifetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak ve yakin-i tam gibi donanımlarıyla mebsuten mütenasiptir (doğru orantılıdır). Bu açıdan da zaman isteyen hadiselere karşı dişini sıkıp sabretmek lazımdır.”
İman ve Kur’an hizmetinin asla acûliyete tahammülü yoktur…
Fethullah Gülen Hocaefendi realitelere uymadan hareket edildiği takdirde meydana gelebilecek zararlara da şöyle temas etmeketedir: “İman ve Kur’an hizmetinin asla acûliyete tahammülü yoktur. Çünkü bu vazife, insan tabiatına bağlı bir iştir; potansiyel olarak tekamül ve terakkiye istidatlı şekilde yaratılan insanı hakiki insanlığa yönlendirmeye ve onu insan-ı kâmil ufkuna ulaştırmaya mâtuf bir harekettir. Dolayısıyla, hizmet-i imaniyeden beklenen netice birden bire hasıl olmaz; vatan, millet, din ve iman adına ortaya konan böyle bir hizmetin semere vermesi ancak birkaç neslin ömrüne vâbestedir. Cenâb-ı Allah, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim etmiştir. Şayet bu tedricîliği ve zaman faktörünü hesaba katmaz, kuluçkaya yatmış tavuğu yumurtaların üzerinden vakitsiz kaldırırsanız sağlıklı civcivler elde edemezsiniz; dahası, yumurtaların da cılkını çıkartmış olursunuz.
Aynen öyle de, bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir. Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehaya) elinde ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmiüç senede gerçekleşebilmiştir. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmiüç senede olmuşsa, onun “ba’sü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir.”
Netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına bağlı bir iştir; kulların o işe karışmaları asla doğru değildir…
Himmet bahsinde, sebeplerdeki basamaklara riayet edilmeden aceleyle hareket edildiğinde ortaya çıkacak sonuçların insanların himmetini kıracağından ve cehd u gayret iştiyakını söndüreceğinden bahseden Bediüzzaman Hazretlerinin ifadelerini Hocaefendi şu şekilde açmaktadırlar: “Evet, yalnızca hizmetle mükellef bulunan insan, vazifesi olmadığı halde neticeyi de düşünmeye başlarsa, bir an önce bir yere ulaşması gerekiyormuş gibi sabırsız davranır, acele hareket eder.. basamakları çifter çifter tırmanmaya kalkışır; esbabı tam olarak yerine getirmez ama hayali beklentilerinin hemen gerçekleşmesini ister. Şayet, bir süre geçtikten sonra kendince beklediği semereyi elde edemezse, yavaş yavaş ye’se düşer, zamanla vazifeden el çeker ve himmet duygusunu bütünüyle kaybeder. Oysa, netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına bağlı bir iştir; kulların o işe karışmaları asla doğru değildir.”
Üstad Hazretleri ayrıca 17.Lem’a’da da bu konuyu ele almaktadırlar: “Tarîk-ı hakta çalışan ve mücâhede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakk’a âit vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler… Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı… Evet, insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef’âllerinde, Cenâb-ı Hakk’a âit netâici düşünmemek gerektir… Öyle ise, işte ey kardeşlerim! Siz de, size âit olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!”
Hizmet insanları, söz sahibi insanların vurguladıkları bu realitelere uygun hareket etmelidirler. Aksi takdirde bunu hesaba katmaz, hislerinin de etkisiyle gereken sabrı ve cehdi ortaya koyamazlarsa arzu ettikleri hedeflere varamayınca ye’se düşerler, himmetleri kırılır ve zamanla da küserek kenara çekilmek zorunda kalabilirler.
Günlerce, aylarca ve bazen yıllarca yaşadığımız veya gördüğümüz bir takım problemlerin çözülmesi için gayret gösteririz. İlgili olan şahıslara veya çözüm mercii olarak gördüğümüz yerlere meseleleri intikal ettiririz. Çözüm yolları geliştirir, talep ettiğimiz hususların Kur’an’da, Sünnet’te ve büyüklerin beyanlarındaki yerlerini ortaya koyar, bu hususta yaşanmış hadiselerden elde edilen tecrübelerden hareketle bunların sebep sonuç ilişkisini göstermek suretiyle deliller getirir, fikirlerimizi destekler ve olması gerektiğine inandığımız neticelerin ortaya çıkması adına ısrarlı bir mücadele içerisine gireriz.
Fakat bir türlü bu arzuladığımız neticeler ortaya çıkmayabilirler. İşte bu noktada yeise düşmemek, küsüp kenara çekilmemek ve kaderi tenkit gibi büyük hastalıkların pençesine düşmemek için “Netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına bağlı bir iştir; kulların o işe karışmaları asla doğru değildir” hakikatini hatırlamak ve ona sığınmak gerekir.
Kendi vazifelerini unutup Hakkın vazifesine karışanların hayır adına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir…
Neticeleri verecek ve muvaffak edecek Allah’tır (cc). Bize düşen esbabına riayet ederek bunları O’ndan talep etmektir. Bu şuurla hareket edildiği zaman yeise düşülmeyecek, mücadeleye devam etmek için gerekli olan enerji ve motivasyon asla kaybedilmeyecek, Allah (cc) tarafından verilen neticeleri ve başarıları kendimizden bilmek suretiyle şirke prim verilmeyecektir. Kulları bu idrak ve şuurla hareket edince, hudutlarını bilip Allah’ın (cc) hudutlarına tecavüz etmeyince, işlerinde bir bereket olacak, İnayet-i İlahi ve Rahmet-i Rabbani de her zaman onların imdadına yetişecektir.
Aksi takdirde insanlar arzu ettikleri neticeleri göremeyince, ümitsizliğe düşecek, himmetleri kırılacak, Allah’ın (cc) hadiselerdeki takdirine razı olmayıp isyan içerisine girecek, şahıslar arasında hoşnutsuzluktan kaynaklanan dedikodular ve gıybetler alıp yürüyecek, asıl yapılması gereken işler ve vazifeler unutulup ihmal edilecek, insanlar Kur’an’i ve Nebevi olmayan yollarla birbirleri ile yaka paça olacaklar, sahip oldukları kuvveti kaybedecek, ihlas ve uhuvvet kaybolacak ve sonuç itibarıyla bütün bunlar, İnayet-i İlahi ve Rahmet-i Rabbani’nin kesilmesine sebebiyet vereceklerdir.
Böyle bir topluluğun arzu ettikleri hedeflere ve neticelere ulaşması da bir türlü mümkün olmayacaktır. Buna da hiçbir şekilde hakları ve liyakatları yoktur. Çünkü hak yolunun gerektirdiği usul ve erkana riayet edilmemiş, Allah (cc) karşısındaki konumlarını ve hududlarını bilememiş, meselelerinin hallinde Kur’an’i ve Nebevi olan yol terkedilerek şeytani olan yola sulük edilmiş, Kader’e imanın gerektirdiği davranışlar ortaya konamamış ve dolayısıyla bir isyan içerisine girilmiştir. Artık bu noktada, meselelerinde ne kadar haklı olduklarının, yaşadıkları mağduriyetlerin ve mazlumiyetlerin onlara bir faydası olmayacaktır.
Neticenin Allah’a (cc) ait olduğunu bilemeyenlerin hadiseleri yanlış yorumlamaları…
Maalesef günümüzde bu sırra vakıf olmayanların, Hizmet hareketinin bu süreçte yaşadıklarını yanlış yorumlayıp , yanlış sonuçlara ulaştıkları görülmektedir. Hizmet hareketinin manevi değerler üzerine müesses bir yapı olduğunu farketmeyen, başarı ve başarısızlık değerlendirmesinde kullanılacak girdi ve çıktıların, maddi değerlerden daha çok bu manevi değerler olduğunu idrak edemeyen, kullara düşenin esbaba riayet ederek bu uğurda cehd ve gayret göstermek olduğunu ve neticeleri verecek olanın Allah (cc) olduğunu bilemeyen, hasılı Hizmet hareketinin mahiyetini hiç anlamamış olan bu insanlar, Hizmet ve başındaki insan için “Başarısız olmuşlardır. Bu yüzden başındaki insan istifa etmeli ve hizmet de kendini lağv etmelidir” gibi yorumlar yapmaktadırlar.
“Hakikat Çekirdekleri’nde” böyle yanlış yorumların temel sebebi çok veciz olarak ifade edilmiştir: “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.” Maneviyâttan nasipsiz olan insanların hadiselerdeki ince hikmetleri ve derin sırları anlamalarını beklemek beyhude olacaktır.
Hocaefendi’de bu konuya bazı işaretlerde bulunduğu bir yazısında şunları söylemektedir: “Gerçek ve kalıcı başarı için, kendini Allah’a adamış insanların tevfik-i ilahiye ulaştıran maddî ve manevî sebepleri çok iyi bilmeleri ve bu sebeplerin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin şuurunda olmaları gerekir. Ayrıca bir kısım olumsuz hadiseler karşısında sarsılmama, yılmama ve Allah’ın izni ve inayetiyle fırtınalara karşı dimdik ayakta durabilme de manevî saiklerin kıymetini bilmeye bağlıdır.
Hâsılı, siz maddi sebepler açısından çok güçlü olsanız, hatta elinizde fezayı bile kontrol altında tutacak uydularınız bulunsa, yine de bütün bunlar hak rızasına ulaşma adına meselenin sadece bir yanını teşkil eder. Bilmelisiniz ki, sizin asıl güçlü yanınız, gücü sonsuz olan Allah’ın havl ve kuvvetine itimat etmeniz ve O’nunla münasebetinizi hep güçlü tutmanızdır. Bence adanmış ruhlar birbirlerine hep bu hakikati telkin etmeli ve bu hakikat istikametinde hayatlarını örgülemelidirler.”
Ulaşılmak istenen güzel neticeleri elde edebilmek adına maddi sebeplere riayet ettiğimiz kadar ve hatta daha fazla manevi sebeplere müracaat edilmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki başa gelen bela ve musibetlerde, zalimlerin musallat edilmesinde şahsi ve içtimai kusurların ve günahların çok önemli bir payı vardır. Mesele tek boyutlu değildir. Eğer bunlardan kurtulmak istiyorsak onların gelmesine sebebiyet veren hem maddi, hem de manevi eksiklik ve boşlukların giderilmesine çalışılmalıdır. Her iki boyutta sebeplere riayet edildikten sonra ise netice ve muvaffakiyetin Allah’ın (cc) vazifesi olduğunun farkında olarak hareket edilmelidir ki O’na (cc) ait olan neticeleri sanki biz gerçekleştirecekmişiz gibi büyük hatalara düşmeyelim.
İnşaAllah bir sonraki yazıda mevzuya devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Süper Lig’de şampiyonluğun tapusu yerli hocalarda [Hasan Cücük]
2018-19 sezonu start alırken kenar yönetiminde ezici üstünlük yerli teknik adamlardaydı. 18 takımdan sadece Fenerbahçe ve Akhisarspor yabancılara emanet edilmişti. Fenerbahçe’nin dümeninde Hollandalı Philippe Cocu, Akhisaspor da ise Boşnak Safet Suciç vardı. Gerçi Safet Susiç her ne kadar Boşnak olsa da uzun yıllar Türkiye’de hem top koşturduğu hem de teknik adamlık yaptığı için bizden biri gibiydi. Cocu ve Susiç sezonun ilk devresi bitmeden takımlarından ayrıldılar. Cocu’nun yerine geçici gelen Erwin Koeman’ında gönderilmesiyle kenar yönetimi tamamen yerli hocalara kaldı. Yerlilerden şampiyonluk ipini Galatasaray’ı çalıştıran Fatih Terim güğüsledi. Süper Lig’de son 12 yılda takımlarını hep yerli teknik adamlar şampiyon yaptı.
1959’da başlayan şimdinin Süper Lig’i o yıllardaki adıyla 1.Lig’de ilk şampiyon Fenerbahçe olurken, teknik adamlık koltuğunda Macar Ignac Molnar oturuyordu. Lig tarihimizin ilk 3 yılında Fenerbahçe iki, Beşiktaş ise bir kez mutlu sona ulaşıyordu. Her üç şampiyonluğun mimarı ise Macarlar’dı. Molnar Fenerbahçe’yi zirveye taşırken, ligin ikinci yılında Beşiktaş Andras Kuttik ile, üçüncü yılında ise Fenerbahçe Laszlo Szekely yönetiminde şampiyon oluyordu. Futbolumuzun 3 büyüklerinden Galatasaray, ligin 4. yılında ilk şampiyonluğuna ulaşırken, aynı zamanda ilk yerli teknik adamla şampiyon olan takım oluyordu. Gündüz Kılıç, 1961-62 sezonunda sarı-kırmızıları zirveye taşırken, aynı başarıyı ertesi yılda gösterdi. 1963-64 sezonuyla birlikte şampiyonluğun adresi yabancı teknik adamlar oluyordu. Tam 12 sezon boyunca yerli teknik adamlar şampiyonluğa hasret kalıyordu. Bu süreçte İngiliz Brian Birch Galatasaray’ı 3 yıl üst üste, Brezilya’lı Didi Fenerbahçe’yi iki yıl üst üste ve Yugoslav Ljubisa Spajic ise Beşiktaş’ı 2 yıl üst üste şampiyonluğa taşıdı.
1975-76 sezonuyla birlikte Türk futbolu Trabzonspor gerçeğiyle tanışıyordu. Karadeniz ekibi lig tarihimize şampiyonluğu İstanbul’dan Anadolu’ya taşıyan ilk takım olarak geçerken, teknik patronluk koltuğunda Ahmet Suat Özyazıcı vardı. Trabzonspor; İstanbul takımları, Ahmet Suat Özyazıcı ise yabancı teknik adam hegomanyasını yıkıyordu. 1975-84 arasında Karadeniz ekibi 6 kez şampiyonluk sevinci yaşarken, takımın dümeninde hep yerli teknik adamlar vardı. Ahmet Suat Özyazıcı 4, Özkan Sümer ise 2 kez Trabzonspor’u zirveye çıkardı. Bu süreçte Fenerbahçe 2, Beşiktaş ise bir kez şampiyon olurken, teknik adamlık koltuğunda hep yabancılar oturuyordu.
İstanbul’un üç büyükleri Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın yaşadığı şampiyonluklarda sürekli yabancı teknik adamlar vardı. En son 1962-63 sezonunda yerli teknik adamla şampiyonluk yaşayan Galatasaray’ı 24 yıl sonra ikinci yerli teknik adam olarak Mustafa Denizli 1987-88 sezonunda şampiyonluğa taşıdı. Aynı Mustafa Denizli 2000-01 sezonunda Fenerbahçe’yi şampiyonluğa taşıyan ilk yerli teknik adam oldu. Galatasaray ve Fenerbahçe’den sonra 2008-09 sezonunda Beşiktaş’ı şampiyon yapan Denizli, siyah-beyazlı kulüpte de şampiyonluk gören ilk yerli teknik adam oldu.
Yerli hocalar 1996-97 sezonunda Fatih Terim’le 8 yıl süren yabancı hegomanyasına son verdi. Galatasaray, Terim yönetiminde 4 yıl üst üste şampiyonluk görürken, takip eden sezonda Fenerbahçe’de yerli isimle mutlu sona ulaştı. 2008’den itibaren ise çalıştırdıkları takımları şampiyonluğa taşıyan isimler hep yerli hocalar oldu. 2008’de Galatasaray emanetçi Cevat Güler’le şampiyon olduktan sonra yerli hakimiyeti başlıyordu. Geçen 12 yılda Fatih Terim 4, Şenol Güneş 2, Cevat Güler, Mustafa Denizli, Ertuğrul Sağlam, Aykut Kocaman, Hamza Hamzaoğlu ve Ersun Yanal birer kez çalıştırdıkları takımlarla şampiyonluk sevinci yaşadı.
Bireysel performansta lig tarihimizin en başarılı ismi Fatih Terim oldu. Galatasaray ile 8 şampiyonluk yaşayan Terim’i, Trabzonspor’u 4 kez zirveye çıkaran Ahmet Suat Özyazıcı takip ediyor. Mustafa Denizli, Gordon Milne, Brian Birch ve Cristopher Duam 3’er kez ligimizde şampiyonluk kupasını kaldırdı. Yerli teknik adamlarla takımlarımız 26 şampiyonluk yaşadı. Yabancılar ise 35 kez şampiyonluk gördü. En çok şampiyonluk gören yabancılar Yugoslavlar oldu. 6 değişik Yugoslav teknik adam 10 şampiyonluk gördü. İkinci sırada ise 7 kez mutlu sona ulaşan İngilizler var. Ligimizde şampiyonluk gören son yabancı teknik adam 2006-07 sezonunda Fenerbahçe’yi zirveye çıkaran Brezilyalı Zico oldu.
[Hasan Cücük] 22.5.2019 [TR724]
1959’da başlayan şimdinin Süper Lig’i o yıllardaki adıyla 1.Lig’de ilk şampiyon Fenerbahçe olurken, teknik adamlık koltuğunda Macar Ignac Molnar oturuyordu. Lig tarihimizin ilk 3 yılında Fenerbahçe iki, Beşiktaş ise bir kez mutlu sona ulaşıyordu. Her üç şampiyonluğun mimarı ise Macarlar’dı. Molnar Fenerbahçe’yi zirveye taşırken, ligin ikinci yılında Beşiktaş Andras Kuttik ile, üçüncü yılında ise Fenerbahçe Laszlo Szekely yönetiminde şampiyon oluyordu. Futbolumuzun 3 büyüklerinden Galatasaray, ligin 4. yılında ilk şampiyonluğuna ulaşırken, aynı zamanda ilk yerli teknik adamla şampiyon olan takım oluyordu. Gündüz Kılıç, 1961-62 sezonunda sarı-kırmızıları zirveye taşırken, aynı başarıyı ertesi yılda gösterdi. 1963-64 sezonuyla birlikte şampiyonluğun adresi yabancı teknik adamlar oluyordu. Tam 12 sezon boyunca yerli teknik adamlar şampiyonluğa hasret kalıyordu. Bu süreçte İngiliz Brian Birch Galatasaray’ı 3 yıl üst üste, Brezilya’lı Didi Fenerbahçe’yi iki yıl üst üste ve Yugoslav Ljubisa Spajic ise Beşiktaş’ı 2 yıl üst üste şampiyonluğa taşıdı.
1975-76 sezonuyla birlikte Türk futbolu Trabzonspor gerçeğiyle tanışıyordu. Karadeniz ekibi lig tarihimize şampiyonluğu İstanbul’dan Anadolu’ya taşıyan ilk takım olarak geçerken, teknik patronluk koltuğunda Ahmet Suat Özyazıcı vardı. Trabzonspor; İstanbul takımları, Ahmet Suat Özyazıcı ise yabancı teknik adam hegomanyasını yıkıyordu. 1975-84 arasında Karadeniz ekibi 6 kez şampiyonluk sevinci yaşarken, takımın dümeninde hep yerli teknik adamlar vardı. Ahmet Suat Özyazıcı 4, Özkan Sümer ise 2 kez Trabzonspor’u zirveye çıkardı. Bu süreçte Fenerbahçe 2, Beşiktaş ise bir kez şampiyon olurken, teknik adamlık koltuğunda hep yabancılar oturuyordu.
İstanbul’un üç büyükleri Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın yaşadığı şampiyonluklarda sürekli yabancı teknik adamlar vardı. En son 1962-63 sezonunda yerli teknik adamla şampiyonluk yaşayan Galatasaray’ı 24 yıl sonra ikinci yerli teknik adam olarak Mustafa Denizli 1987-88 sezonunda şampiyonluğa taşıdı. Aynı Mustafa Denizli 2000-01 sezonunda Fenerbahçe’yi şampiyonluğa taşıyan ilk yerli teknik adam oldu. Galatasaray ve Fenerbahçe’den sonra 2008-09 sezonunda Beşiktaş’ı şampiyon yapan Denizli, siyah-beyazlı kulüpte de şampiyonluk gören ilk yerli teknik adam oldu.
Yerli hocalar 1996-97 sezonunda Fatih Terim’le 8 yıl süren yabancı hegomanyasına son verdi. Galatasaray, Terim yönetiminde 4 yıl üst üste şampiyonluk görürken, takip eden sezonda Fenerbahçe’de yerli isimle mutlu sona ulaştı. 2008’den itibaren ise çalıştırdıkları takımları şampiyonluğa taşıyan isimler hep yerli hocalar oldu. 2008’de Galatasaray emanetçi Cevat Güler’le şampiyon olduktan sonra yerli hakimiyeti başlıyordu. Geçen 12 yılda Fatih Terim 4, Şenol Güneş 2, Cevat Güler, Mustafa Denizli, Ertuğrul Sağlam, Aykut Kocaman, Hamza Hamzaoğlu ve Ersun Yanal birer kez çalıştırdıkları takımlarla şampiyonluk sevinci yaşadı.
Bireysel performansta lig tarihimizin en başarılı ismi Fatih Terim oldu. Galatasaray ile 8 şampiyonluk yaşayan Terim’i, Trabzonspor’u 4 kez zirveye çıkaran Ahmet Suat Özyazıcı takip ediyor. Mustafa Denizli, Gordon Milne, Brian Birch ve Cristopher Duam 3’er kez ligimizde şampiyonluk kupasını kaldırdı. Yerli teknik adamlarla takımlarımız 26 şampiyonluk yaşadı. Yabancılar ise 35 kez şampiyonluk gördü. En çok şampiyonluk gören yabancılar Yugoslavlar oldu. 6 değişik Yugoslav teknik adam 10 şampiyonluk gördü. İkinci sırada ise 7 kez mutlu sona ulaşan İngilizler var. Ligimizde şampiyonluk gören son yabancı teknik adam 2006-07 sezonunda Fenerbahçe’yi zirveye çıkaran Brezilyalı Zico oldu.
[Hasan Cücük] 22.5.2019 [TR724]
Beceriksizlik kibirle birleşince… [Semih Ardıç]
Beceriksizlik kibirle birleştiğinde ne gibi tesirleri olur? diye merak edenlerin laboratuvar çalışması yapmasına hiç lüzum yok!
Liyakatsiz kimselere emanet edilen ekonominin nasıl can çekiştiğine görmek için Türkiye hazır laboratuvar.
En son yapılacak hatalarla güne başlamayı alışkanlığa dönüştürmüş bir hükûmetin elinde oyuncağa döndü koca memleket.
SERBEST PİYASANIN OCAĞINA İNCİR AĞACI
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ekonomi bürokratları ile attığı adımlar serbest piyasanın ocağına incir ağacı dikmekten farksız.
Geçen hafta döviz satışına yüzde 0,1 (binde 1) Kambiyo Gider Vergisi getiren Damat Berat, 21 Mayıs’tan itibaren döviz almak isteyen şahıslara, “Bugün git, yarın gel!” dedi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK), Türkiye Bankalar Birliği ile Katılım Bankaları Birliği’ne tebliği ettiği karara göre 100 bin dolar dövizin TL karşılığı bir gün önce bankaya yatırılacak, ancak müşteri dövizi bir gün sonra alabilecek.
Ürkütülen kurbağaya değmeyecek kadar absürt kararın gerekçesi şu imiş: “Mali piyasaların istikrarlı işleyişi, kredi sisteminin etkin çalışması ve spekülatif işlemlerin önüne geçilmesi.”
Bankalara “21 Mayıs’tan itibaren 100 bin doları bir gün gecikmeli satacaksınız” talimatı verdiği ortaya çıkan BDDK Kararı açıklama lüzumu dahi hissetmedi.
REUTERS VE BLOOMBERG OLMASA KİMSENİN HABERİ OLMAYACAK
Şeffaflık anlayışına bakın ki kararın bir nüshası BDDK’nın resmî internet sitesine dahi konulmadı.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendilerini birebir alakadar eden karardan Bloomberg ve Reuters gibi yabancı haber ajansları vasıtasıyla haberdar olabildi.
Aynı karara göre döviz satmak isteyen şahıslar için bekleme süresi olmayacak, satılan dövizin TL karşılığı aynı gün hesaba aktarılacak.
AKP, DÖVİZ HESAPLARI İÇİN NABIZ YOKLUYOR
Kim ne derse desin bu karar, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin çok yakında “kambiyo kontrol rejimi” diye bilinen ve dövize devlet müdahalesi manasına gelen adımlar öncesinde bir nabız yoklama mahiyetinde alınmış bir karardır.
16 Mayıs’ta (http://www.tr724.com/oldu-olacak-184-milyar-dolari-da-musadere-edin/) tekrar dikkat çektiğim gibi Türkiye’de döviz talebi artarken, Merkez Bankası’nın rezervleri tükenme noktasına geldi.
Krizde gemi battıkça AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, bankalarda 184 milyar dolar tutarındaki döviz tevdiat hesaplarına göz dikecektir.
Acilen döviz lazım ve yurt dışında böyle bir kaynak Uluslararası Para Fonu (IMF) haricinde yok!
İki hafta evvel dövizden vergi alınacağına veya bankadan 100 bin dolar için bir gün sonra valörlü işlem kararı alınacağına çok az kişi ihtimal veriyordu.
Artık iki karar da “serbest piyasa” ekonomisinden taviz verilmeyeceğini iddia eden AKP eliyle tatbik ediliyor.
Bankalardaki mevduatın içinde döviz mevduatının payı yüzde 60’a yaklaştı. Mudide “döviz krizi yüzünden bu hesaplara el konulabileceği” endişesi hâkim.
SERMAYE KONTROLLERİ DE GELECEK
Erdoğan dövizi kimin ne kadar alacağına karar verdiği gibi yarın kimin parasını ne zaman çekebileceğine de karar verecek. Sermayenin her adımı kontrol edilecek.
Halihazırda kamu bankaları yurt dışından gelen dövizleri keyfi bir şekilde birkaç gün sonra ödüyordu. Keyfilik devlette yeni kaideye dönüştü.
100 bin dolar değil, 5 bin dolar bile almak isteyenlerin fişlendiği ve bunların Ankara’ya günlük iletildiğini bizzat bankacılar söylüyor.
BDDK’nın son kararı dövizde kayıt dışı işlemleri artıracaktır. 100 bin dolar alacak ya döviz bürosuna ya da ayaklı borsaya gidecek.
YABANCININ NAZARINDA “AHMAKÇA”
İstanbul Kapalıçarşı’da ayaklı borsa yeniden rağbet görecektir. 3’üncü dünya ekonomisi gibi dolarlar valizlerle alınıp satılacaktır. AKP’nin Türkiye’yi oturtmaya çalıştığı yeni yörünge bu.
Yabancı yatırımcılar kendi aralarında son kararları “ahmakça” diye niteliyor. Zira telaşla aldıkları kararların batıdaki karşılığı şu: Dövizimiz kalmadı, mecburen yasaklara sarıldık.
Döviz fobisini 1980’lerde üzerinden atmış bir ekonomi olarak Türkiye gelişmiş piyasalarla içli dışlı bir piyasaydı.
BANKADAN ÇEK, KİRALIK KASADA TUT!
Maalesef artık Erdoğan’ın başkanlık ihtirasının sürüklediği girdapta debeleniyor.
Şirketlerin dövizleri bankalardan çekip yabancı bankaların kiralık kasalarına taşıması olanı değil gelen dalgayı haber verir nitelikte.
İki haftada 4,5 milyar dolar çekti şirketler.
Şahısların döviz hesaplarının tutarı aynı dönemde 3 milyar dolar arttığı için kaçma temayülü yekûn üzerinden tespit edilemiyor.
Herkes kendi göbek bağını kesmeye çalışıyor. Ortalık toz duman…
[Semih Ardıç] 22.5.2019 [TR724]
Liyakatsiz kimselere emanet edilen ekonominin nasıl can çekiştiğine görmek için Türkiye hazır laboratuvar.
En son yapılacak hatalarla güne başlamayı alışkanlığa dönüştürmüş bir hükûmetin elinde oyuncağa döndü koca memleket.
SERBEST PİYASANIN OCAĞINA İNCİR AĞACI
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ekonomi bürokratları ile attığı adımlar serbest piyasanın ocağına incir ağacı dikmekten farksız.
Geçen hafta döviz satışına yüzde 0,1 (binde 1) Kambiyo Gider Vergisi getiren Damat Berat, 21 Mayıs’tan itibaren döviz almak isteyen şahıslara, “Bugün git, yarın gel!” dedi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK), Türkiye Bankalar Birliği ile Katılım Bankaları Birliği’ne tebliği ettiği karara göre 100 bin dolar dövizin TL karşılığı bir gün önce bankaya yatırılacak, ancak müşteri dövizi bir gün sonra alabilecek.
Ürkütülen kurbağaya değmeyecek kadar absürt kararın gerekçesi şu imiş: “Mali piyasaların istikrarlı işleyişi, kredi sisteminin etkin çalışması ve spekülatif işlemlerin önüne geçilmesi.”
Bankalara “21 Mayıs’tan itibaren 100 bin doları bir gün gecikmeli satacaksınız” talimatı verdiği ortaya çıkan BDDK Kararı açıklama lüzumu dahi hissetmedi.
REUTERS VE BLOOMBERG OLMASA KİMSENİN HABERİ OLMAYACAK
Şeffaflık anlayışına bakın ki kararın bir nüshası BDDK’nın resmî internet sitesine dahi konulmadı.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendilerini birebir alakadar eden karardan Bloomberg ve Reuters gibi yabancı haber ajansları vasıtasıyla haberdar olabildi.
Aynı karara göre döviz satmak isteyen şahıslar için bekleme süresi olmayacak, satılan dövizin TL karşılığı aynı gün hesaba aktarılacak.
AKP, DÖVİZ HESAPLARI İÇİN NABIZ YOKLUYOR
Kim ne derse desin bu karar, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin çok yakında “kambiyo kontrol rejimi” diye bilinen ve dövize devlet müdahalesi manasına gelen adımlar öncesinde bir nabız yoklama mahiyetinde alınmış bir karardır.
16 Mayıs’ta (http://www.tr724.com/oldu-olacak-184-milyar-dolari-da-musadere-edin/) tekrar dikkat çektiğim gibi Türkiye’de döviz talebi artarken, Merkez Bankası’nın rezervleri tükenme noktasına geldi.
Krizde gemi battıkça AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, bankalarda 184 milyar dolar tutarındaki döviz tevdiat hesaplarına göz dikecektir.
Acilen döviz lazım ve yurt dışında böyle bir kaynak Uluslararası Para Fonu (IMF) haricinde yok!
İki hafta evvel dövizden vergi alınacağına veya bankadan 100 bin dolar için bir gün sonra valörlü işlem kararı alınacağına çok az kişi ihtimal veriyordu.
Artık iki karar da “serbest piyasa” ekonomisinden taviz verilmeyeceğini iddia eden AKP eliyle tatbik ediliyor.
Bankalardaki mevduatın içinde döviz mevduatının payı yüzde 60’a yaklaştı. Mudide “döviz krizi yüzünden bu hesaplara el konulabileceği” endişesi hâkim.
SERMAYE KONTROLLERİ DE GELECEK
Erdoğan dövizi kimin ne kadar alacağına karar verdiği gibi yarın kimin parasını ne zaman çekebileceğine de karar verecek. Sermayenin her adımı kontrol edilecek.
Halihazırda kamu bankaları yurt dışından gelen dövizleri keyfi bir şekilde birkaç gün sonra ödüyordu. Keyfilik devlette yeni kaideye dönüştü.
100 bin dolar değil, 5 bin dolar bile almak isteyenlerin fişlendiği ve bunların Ankara’ya günlük iletildiğini bizzat bankacılar söylüyor.
BDDK’nın son kararı dövizde kayıt dışı işlemleri artıracaktır. 100 bin dolar alacak ya döviz bürosuna ya da ayaklı borsaya gidecek.
YABANCININ NAZARINDA “AHMAKÇA”
İstanbul Kapalıçarşı’da ayaklı borsa yeniden rağbet görecektir. 3’üncü dünya ekonomisi gibi dolarlar valizlerle alınıp satılacaktır. AKP’nin Türkiye’yi oturtmaya çalıştığı yeni yörünge bu.
Yabancı yatırımcılar kendi aralarında son kararları “ahmakça” diye niteliyor. Zira telaşla aldıkları kararların batıdaki karşılığı şu: Dövizimiz kalmadı, mecburen yasaklara sarıldık.
Döviz fobisini 1980’lerde üzerinden atmış bir ekonomi olarak Türkiye gelişmiş piyasalarla içli dışlı bir piyasaydı.
BANKADAN ÇEK, KİRALIK KASADA TUT!
Maalesef artık Erdoğan’ın başkanlık ihtirasının sürüklediği girdapta debeleniyor.
Şirketlerin dövizleri bankalardan çekip yabancı bankaların kiralık kasalarına taşıması olanı değil gelen dalgayı haber verir nitelikte.
İki haftada 4,5 milyar dolar çekti şirketler.
Şahısların döviz hesaplarının tutarı aynı dönemde 3 milyar dolar arttığı için kaçma temayülü yekûn üzerinden tespit edilemiyor.
Herkes kendi göbek bağını kesmeye çalışıyor. Ortalık toz duman…
[Semih Ardıç] 22.5.2019 [TR724]
İdeolojinin azizeleştirdiği kadın: Türkan Saylan [M.Nedim Hazar]
Kelebek (Papillon), ne muhteşem bir kitaptır. Gerçi yazarı Henri Charriere daha sonra Banko isimli devamını yazdı ama Kelebek kadar etkileyici değildi.
Kitabın etkisi şüphesiz içinde anlatılanların dehşet vericiliği kadar yaşanmışlığından da kaynaklanıyordu. Gerçek hayat öyküsünden birebir aktarımdı kelebek ve yayınlanmasından sonra Fransız Guyana’sındaki berbat hapishane kapatılmıştı.
Biri geçtiğimiz yıl olmak üzere birkaç kez filme de çekildi Kelebek. Ancak ben Franklin J. Schaffner tarafından çekilen 1973 yapımı olanı tek geçerim. Dustin Hoffman ve Steve McQuinn adeta döktürür bu filmde.
Kelebek filmindeki en etkileyici sahnelerden biri kahramanlarımızın kaçma girişimlerinden birinde cüzzamlılar adasına düşmeleridir. Kelebek Henri, herkesin korkup kaçtığı bu adada cüzzamlılara yakınlaşır ve onlardan yardım görür.
1995 yılının başları.
Aksiyon dergisini yeni çıkarmaya başlamışız, tabiri caizse kasıp kavuruyoruz. Her kapak büyük tartışmalara sebep oluyor.
Türkiye’deki cüzzam hastalığı hakkında aklıma bir haber dosyası geldi ve araştırmaya başladım.
Lepra Hastanesi’nin olduğunu öğrendim.
Hem de her gün geçtiğim yolun, İncirli’den Şirinevler’e inen yokuşun hemen kenarında cennetâsâ bir bahçenin içinde bulunuyordu Lepra Hastanesi. Gerçi sonradan belediye tarafından birilerine peşkeş çekildiği söylendi ama gerçek midir değil midir bilemiyorum şu an.
Rehberden hastanenin telefon numarasını buldum. Santrale bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söylediğimde “Sizi başhekime bağlayayım” deyince acayip mutlu olduğumu hatırlıyorum.
“Buyrun ben başhekim Türkan Saylan” dedi telefondaki ses; “Ne için aramıştınız?”
Cüzzamlılar ile ilgili bir haber yapmak istediğimi söyledim.
“Hangi gazete?” diye sordu.
“Gazete değil, dergi.. Yeni yayına başladık, haftalık haber dergisi Aksiyon” dedim.
“Buyurun gelin” dedi.
Fotoğrafçı ustam Kemal Kazaz ile beraber hastaneye gitmek hiç de zor olmadı.
Ancak Türkan Hanım biraz tedirgindi.
“Zaman’a bağlı bir dergiymiş Aksiyon” dedi.
“Evet” dedim.
Gerçekten gazetecilik saikinden başka bir niyetim olmadığı için sonradan “ne safmışım ben” demekten de kendimi alamamıştım açıkçası.
“Hastane ile ilgili olumsuz haber yazmak için gelmediğinize inanmak istiyorum” dediğinde çok şaşırdım. “ne münasebet!” Hem cüzzamla ilgili uzmandan bilgi almak, hem de mümkünse bir cüzzam hastasıyla röportaj yapmak istediğimi ifade ettim.
“Umarım haber bu çerçevenin dışına taşmaz” diye tekrar uyardı beni.
Haber yayınlandıktan sonra dergide gazete okuyorken santralden bir profesörün beni aradığını söylediler. Arayan Türkan Saylan’dı. İçimden “eyvah” dedim, “acaba farkından olmadan maddi bir hata mı yazmıştım haberde?”
“Çok teşekkür ederim Nedim Bey” diye son derece nazik bir üslupla teşekkür etti. “Önyargılı davrandığım için kusura bakmayın” diye ekledi. Uzun olmayan görüşmemizi, “Keşke oralarda çalışmak zorunda kalmasanız” gibi bir cümle kullandı. Tartışacak durumum yoktu, tebessümle teşekkür ettim.
Eğitim faaliyetleriyle ilgili çalışmalarını sonradan daha yakından öğrendim. Genelde İslam’a, özelde cemaate karşı olan düşünce ve hislerini de.
“Namaz kılmayın bale yapın” gibi abuklukları öneri olarak ifade edebilecek kadar inanca uzak biriydi belli ki.
Ancak onunla sonraki zaman diliminde yaptığım iki-üç telefon görüşmesinde de asla nezaketini ve sevecenliğini yitirmemişti bana karşı.
Bir yıl sonra yayınlanan hikaye kitabımın ismini Leprom koydum ve bir adet Türkan Hoca’ya yolladığımı hatırlıyorum. Okudu mu bilemem…
Aradan 4 yıl geçti.
28 Şubat’ın en azgın zamanları geçti sanmıştık.
Ergenekon tüm hıncıyla dindarlara abanmış pek bir şey elde edememişti aslında. Tarikat, cemaat, grup ya da fraksiyon filan ayırt etmeden mazlum ve mağdur olan her kesimi savunuyordu çalıştığım medya grubu.
Şu anda artık tamamen emin olduğum Ergenekon muvazzaflarının yönlendirdiği bazı gazeteciler organize olarak cemaate yüklenmeye başlamışlardı. Burada başı Dinç Bilgin’in sahip olduğu Sabah grubu çekiyordu. Ve bunların başında da Can Ataklı, Ali Kırca, Ayşenur Arslan ve Hıncal Uluç gibi isimler.
Atv Ana Haber Ergenekon bülteni gibi çıkıyor, Ali Kırca ise Siyaset Meydanı’nı adeta onların hizmetine sunuyordu.
Ve nihayet 19 Haziran 1999…
Hiçbir muhalif ses, görüş ve düşünce olmadan Ergenekon tüm gücüyle abandığı meşhur programını yaptı.
Herkes şok olmuştu. Kurgu oyunlarıyla hazırlanmış kaset servisi ve akabinde stüdyoda oturtulan dinle, diyanetle, cemaat kavramı ile akademik, felsefi, uzmanlıkla ilgisi olmayan insanlar cemaati gömmek için saatlerce konuştular.
Ali kırca sonraları “Düğmeye ben bastım” filan gibi şeyler söylemişti ama bir yerden basıldığı belliydi.
Siyasal İslamcılar o dönem Ergenekoncuların dümen suyuna düşmedikleri için arzu ettikleri neticeyi alamamışlardı belki ama Türkan hoca beni acayip derecede şaşırtmıştı o akşam.
Sendikacıdan tarihçiye, dernekçiden emekli askere kadar pek çok kişi içindeki tüm kini ve düşmanlığı kusmuşlardı cemaate o akşam. Tek bir karşı görüş ve muhalif ses olmadan hem de. Türkan saylan da, faşizm denilebilecek görüşlerini açıklarken cemaati yok etmekten, geride kalanları rehabilite etmekten filan bahsediyordu.
Yıllar sonra, şimdilerde sağlam yandaş olan Mahmut Övür her nasılsa vicdanını dinlemiş ve kaset kumpasının nasıl hazırlandığını ayrıntılarıyla anlatmıştı. Yani düğmeye Kırca’nın filan bastığı yoktu. Ve bugün nedense tamamen inkar edilmek istenen Ergenekon tam anlamıyla bir operasyon çekmişti o akşam.
Aradan yine birkaç yıl geçti.
Bu kez Ergenekon davaları birbiri peşi sıra patlamıştı.
O kadar ortalık toz duman oldu ki izler birbirine girmeye başlamıştı. Bu kez ekranda Türkan Saylan’ı epeyce yaşlanmış ve hasta olarak gördüm. Polisler tutuklamak için evine gitmişti haberlere göre. Sanki birileri Ergenekon’un gerçek yüzünü gizlemek adına bu davaları sulandırıyordu!
Sonra vefat etti Türkan Hoca.
Geçtiğimiz gün onun ölüm yıldönümüydü ve Ergenekon olduğuna inandığım mihraklar o kaseti tekrar ısıttılar.
Bugün Ergenekon tüm ağırlığıyla ülkede at koşturuyor. Siyasal İslamcıların desteğiyle ülkenin yetişmiş tüm değerlerini hoyratça budadığı gibi. Toplumu birbirine bağlayan tüm dikişleri birer birer kopartıyor acımadan.
Ve Türkan Saylan’dan azize çıkarmaya çabalıyorlar ideolojik saiklerle. Filmlerini, dizilerini filan yaptılar bu gaye ile.
Ben de bir Türkan Saylan tanıdım kendi açımdan. Dine ve dindara alerjisi olan ancak ikili ilişkilerinde son derece insan olan bir kadındı.
Şüphesiz en doğru yargıyı –Türkan Hoca pek inanma da- büyük mahkeme verecektir.
[M.Nedim Hazar] 22.5.2019 [TR724]
Kitabın etkisi şüphesiz içinde anlatılanların dehşet vericiliği kadar yaşanmışlığından da kaynaklanıyordu. Gerçek hayat öyküsünden birebir aktarımdı kelebek ve yayınlanmasından sonra Fransız Guyana’sındaki berbat hapishane kapatılmıştı.
Biri geçtiğimiz yıl olmak üzere birkaç kez filme de çekildi Kelebek. Ancak ben Franklin J. Schaffner tarafından çekilen 1973 yapımı olanı tek geçerim. Dustin Hoffman ve Steve McQuinn adeta döktürür bu filmde.
Kelebek filmindeki en etkileyici sahnelerden biri kahramanlarımızın kaçma girişimlerinden birinde cüzzamlılar adasına düşmeleridir. Kelebek Henri, herkesin korkup kaçtığı bu adada cüzzamlılara yakınlaşır ve onlardan yardım görür.
1995 yılının başları.
Aksiyon dergisini yeni çıkarmaya başlamışız, tabiri caizse kasıp kavuruyoruz. Her kapak büyük tartışmalara sebep oluyor.
Türkiye’deki cüzzam hastalığı hakkında aklıma bir haber dosyası geldi ve araştırmaya başladım.
Lepra Hastanesi’nin olduğunu öğrendim.
Hem de her gün geçtiğim yolun, İncirli’den Şirinevler’e inen yokuşun hemen kenarında cennetâsâ bir bahçenin içinde bulunuyordu Lepra Hastanesi. Gerçi sonradan belediye tarafından birilerine peşkeş çekildiği söylendi ama gerçek midir değil midir bilemiyorum şu an.
Rehberden hastanenin telefon numarasını buldum. Santrale bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söylediğimde “Sizi başhekime bağlayayım” deyince acayip mutlu olduğumu hatırlıyorum.
“Buyrun ben başhekim Türkan Saylan” dedi telefondaki ses; “Ne için aramıştınız?”
Cüzzamlılar ile ilgili bir haber yapmak istediğimi söyledim.
“Hangi gazete?” diye sordu.
“Gazete değil, dergi.. Yeni yayına başladık, haftalık haber dergisi Aksiyon” dedim.
“Buyurun gelin” dedi.
Fotoğrafçı ustam Kemal Kazaz ile beraber hastaneye gitmek hiç de zor olmadı.
Ancak Türkan Hanım biraz tedirgindi.
“Zaman’a bağlı bir dergiymiş Aksiyon” dedi.
“Evet” dedim.
Gerçekten gazetecilik saikinden başka bir niyetim olmadığı için sonradan “ne safmışım ben” demekten de kendimi alamamıştım açıkçası.
“Hastane ile ilgili olumsuz haber yazmak için gelmediğinize inanmak istiyorum” dediğinde çok şaşırdım. “ne münasebet!” Hem cüzzamla ilgili uzmandan bilgi almak, hem de mümkünse bir cüzzam hastasıyla röportaj yapmak istediğimi ifade ettim.
“Umarım haber bu çerçevenin dışına taşmaz” diye tekrar uyardı beni.
Haber yayınlandıktan sonra dergide gazete okuyorken santralden bir profesörün beni aradığını söylediler. Arayan Türkan Saylan’dı. İçimden “eyvah” dedim, “acaba farkından olmadan maddi bir hata mı yazmıştım haberde?”
“Çok teşekkür ederim Nedim Bey” diye son derece nazik bir üslupla teşekkür etti. “Önyargılı davrandığım için kusura bakmayın” diye ekledi. Uzun olmayan görüşmemizi, “Keşke oralarda çalışmak zorunda kalmasanız” gibi bir cümle kullandı. Tartışacak durumum yoktu, tebessümle teşekkür ettim.
Eğitim faaliyetleriyle ilgili çalışmalarını sonradan daha yakından öğrendim. Genelde İslam’a, özelde cemaate karşı olan düşünce ve hislerini de.
“Namaz kılmayın bale yapın” gibi abuklukları öneri olarak ifade edebilecek kadar inanca uzak biriydi belli ki.
Ancak onunla sonraki zaman diliminde yaptığım iki-üç telefon görüşmesinde de asla nezaketini ve sevecenliğini yitirmemişti bana karşı.
Bir yıl sonra yayınlanan hikaye kitabımın ismini Leprom koydum ve bir adet Türkan Hoca’ya yolladığımı hatırlıyorum. Okudu mu bilemem…
Aradan 4 yıl geçti.
28 Şubat’ın en azgın zamanları geçti sanmıştık.
Ergenekon tüm hıncıyla dindarlara abanmış pek bir şey elde edememişti aslında. Tarikat, cemaat, grup ya da fraksiyon filan ayırt etmeden mazlum ve mağdur olan her kesimi savunuyordu çalıştığım medya grubu.
Şu anda artık tamamen emin olduğum Ergenekon muvazzaflarının yönlendirdiği bazı gazeteciler organize olarak cemaate yüklenmeye başlamışlardı. Burada başı Dinç Bilgin’in sahip olduğu Sabah grubu çekiyordu. Ve bunların başında da Can Ataklı, Ali Kırca, Ayşenur Arslan ve Hıncal Uluç gibi isimler.
Atv Ana Haber Ergenekon bülteni gibi çıkıyor, Ali Kırca ise Siyaset Meydanı’nı adeta onların hizmetine sunuyordu.
Ve nihayet 19 Haziran 1999…
Hiçbir muhalif ses, görüş ve düşünce olmadan Ergenekon tüm gücüyle abandığı meşhur programını yaptı.
Herkes şok olmuştu. Kurgu oyunlarıyla hazırlanmış kaset servisi ve akabinde stüdyoda oturtulan dinle, diyanetle, cemaat kavramı ile akademik, felsefi, uzmanlıkla ilgisi olmayan insanlar cemaati gömmek için saatlerce konuştular.
Ali kırca sonraları “Düğmeye ben bastım” filan gibi şeyler söylemişti ama bir yerden basıldığı belliydi.
Siyasal İslamcılar o dönem Ergenekoncuların dümen suyuna düşmedikleri için arzu ettikleri neticeyi alamamışlardı belki ama Türkan hoca beni acayip derecede şaşırtmıştı o akşam.
Sendikacıdan tarihçiye, dernekçiden emekli askere kadar pek çok kişi içindeki tüm kini ve düşmanlığı kusmuşlardı cemaate o akşam. Tek bir karşı görüş ve muhalif ses olmadan hem de. Türkan saylan da, faşizm denilebilecek görüşlerini açıklarken cemaati yok etmekten, geride kalanları rehabilite etmekten filan bahsediyordu.
Yıllar sonra, şimdilerde sağlam yandaş olan Mahmut Övür her nasılsa vicdanını dinlemiş ve kaset kumpasının nasıl hazırlandığını ayrıntılarıyla anlatmıştı. Yani düğmeye Kırca’nın filan bastığı yoktu. Ve bugün nedense tamamen inkar edilmek istenen Ergenekon tam anlamıyla bir operasyon çekmişti o akşam.
Aradan yine birkaç yıl geçti.
Bu kez Ergenekon davaları birbiri peşi sıra patlamıştı.
O kadar ortalık toz duman oldu ki izler birbirine girmeye başlamıştı. Bu kez ekranda Türkan Saylan’ı epeyce yaşlanmış ve hasta olarak gördüm. Polisler tutuklamak için evine gitmişti haberlere göre. Sanki birileri Ergenekon’un gerçek yüzünü gizlemek adına bu davaları sulandırıyordu!
Sonra vefat etti Türkan Hoca.
Geçtiğimiz gün onun ölüm yıldönümüydü ve Ergenekon olduğuna inandığım mihraklar o kaseti tekrar ısıttılar.
Bugün Ergenekon tüm ağırlığıyla ülkede at koşturuyor. Siyasal İslamcıların desteğiyle ülkenin yetişmiş tüm değerlerini hoyratça budadığı gibi. Toplumu birbirine bağlayan tüm dikişleri birer birer kopartıyor acımadan.
Ve Türkan Saylan’dan azize çıkarmaya çabalıyorlar ideolojik saiklerle. Filmlerini, dizilerini filan yaptılar bu gaye ile.
Ben de bir Türkan Saylan tanıdım kendi açımdan. Dine ve dindara alerjisi olan ancak ikili ilişkilerinde son derece insan olan bir kadındı.
Şüphesiz en doğru yargıyı –Türkan Hoca pek inanma da- büyük mahkeme verecektir.
[M.Nedim Hazar] 22.5.2019 [TR724]
Araf’sız gölge: Ahmet Hakan [Bülent Korucu]
Mış gibi yapanlar cemiyetinin güzide mensuplarından biri, Ahmet Hakan. Cemiyet dediysem öyle küçük bir kitle sanmayın; parti kursalar tek başına iktidar olurlar. Ahmet Hakan’ı kalabalıkta belirgin kılan şey, pek çoğunun aksine bir alanla yetinmeyip her alanda mış gibi yapabilmesi. Bunun için Araf’sız olmak ve bir gölgeden ibaret bulunmak gerekiyor.
Araf’ta olmak bir tereddüdü bir arayışı beraberinde getiriyor. Öbür tarafı bilmem ama dünyadaki iyi bir şey. İslam’ın tarif ettiği sırat-ı müstakimden ben onu anlıyorum. ‘Ben bittim, artık kurtuluşum yok’ şeklindeki umutsuzlukla ‘benden iyisi yok’ diyen kibir aynı ölçüde yanlış görülmüş.
Onun en kötü yanı Araf’taymış gibi bile yapabiliyor olması. Tıpkı bu satırlarında kendini konumlandırmaya çalıştığı gibi… “Zaten ‘kof muhaliflik’ ile ‘körü körüne yandaşlık’ amcaoğludur. İkisi de gri alana geçit vermez. İkisi de ölümüne savunur ya da ölümüne karşı çıkar. İkisi de ‘Ben hakkaniyetli olacağım’ diyene ‘Tarafını seç, tarafını seç’ diye tempo tutar.”
Hakan’ın yaptığı güçten yana tavır almak, rüzgara doğru yelken açmak… lakin bunları bize Araf’ta olmak gibi sunmaya kalkıyor. Bir ilkeye dayanmayan, arayıştan motive olmayan dönüşleri anlatan kelime döneklik. Ahmet Hakan hakkında en sık tekrar edilen niteleme bu.
AKP Gençlik Kolları Başkanı ve İstanbul Milletvekili Abdurrahim Boynukalın, Ahmet Hakan’ın evinin önünde dövmüştü. ‘Kürtaj Dede’ye sahip çıkan AKP Üsküdar İlçe Başkanı’nın çektirdiği resim, sosyal medyada Boynukalın ve Hakan’a uyarlanarak dolaşıma sokuldu.
Oysa kendisi bu sıfattan pek rahatsız görünmüyor. Hatta söz konusu salvolar piyasasını büyütüyor. Zira o manevra kabiliyetini ve keskin dönüşlerini pazarlayarak piyasa yapıyor. En iyi yaptığı işi eleştiri babında söylemek sadece patronlarının nezdindeki itibarını ve pazarlık gücünü artırıyor. Mafyanın ya da zengin avcısı popüler kadınların aleyhlerindeki haberlerden mutlu olması gibi.
Bence Ahmet Hakan’ı tanımlayan ikinci özellik bir gölgeler topluluğundan müteşekkil olması. Mış gibi yaşamanın doğal sonucu olarak sahici değil. İslamcılığı gölgeden ibaretmiş, çok kolay kayboldu. Kimliği oluştururken konulan tuğlalar eskiyebilir, yeni tuğlalardan dolayı geçmişteki kadar belirgin görünmeyebilir ya da yeni bir renge boyayabilirsin. Ama yok edemezsin. Ahmet Hakan İslamcı değilmiş; tıpkı muhalif, tarafsız ya da gazeteci olmadığı gibi.
Gölge ile başetmek zordur, neredeyse imkansız. Kolay hareket eder, çabuk değişir; kuşatamaz, zarar veremez, yenemezsin. Sen demokrat gölgeyle münakaşa ederken karşına jakobeni dikiverir. Gazeteciyle muhatap oluyorum diye düşünürken kendini bir esnafla pazarlık yaparken bulursun. Tarafsız Bölge’deyim gafletine düşersen kurnaz bir tetikçinin avı olursun.
Gölgeye karşı işe yarayan tek şey ışık; tıpkı Ahmet Altan’ın yaptığı gibi. Fenerini eline alıp ‘hodri meydan’ dersen küçülür küçülür sonra kaybolur gider.
Altan, Ergenekon süreciyle ilgili hakkındaki yazılarını konuşmak üzere onun proğramına çıkmayı teklif etmişti. Ama düello gerçekleşmedi. Altan bunun üzerine Ahmet Hakan’a şu satırları yazmıştı: “Hem kaçacaksın, hem de kalabalıkları bahane edip kaçmıyormuş gibi yapacaksın. Karşıma çıkacak cesaretin yoktu da niye o yazıları sanki benimle hesaplaşabilecekmişsin gibi yazdın?” Onu anlatan en sarih ifadelerden biriydi Ahmet Altan’ın sözleri.
Ahmet Hakan’ın güçle sorunlu ilişkisinden bahsederken konuyu iktidar ve parayla sınırlı tutmak eksiklik olacak. Mafya lideri Sedat Peker ve AKP’li Abdurrahim Boynukalın’la yaşadıkları kaba kuvvetin de tesirli olduğunu göstermişti. Peker’i evinde ağırlayıp bunu ‘gazeteci-haber kaynağı ilişkisi” olarak sunduğunda kimse inanmamıştı. Zaten Peker de 2002’lere dayanan bir tanışıklık ve ortak dostlardan bahsederek Hakan’ı doğrulamamıştı. Kıyas kabul etmez biliyorum ama bir Altan’ın her türlü tehdide karşı duruşuna bir de Hakan’ın uysallığına bakıyorum. Başka bişey demiyorum.
Ertuğrul Özkök’ten bahsetmeden yazılan Ahmet Hakan portresi nakıs kalır. Zira o da Özkök’ün paltosundan çıkanlardan. Yazarlığa Yenişafak Gazetesi’nde başlamasına rağmen asıl popülerliği Özkök’ün Hürriyet’inde yakaladı. Sabah’a transferi yükselen trendi ıskalamamak ve AKP’yle köprü kurmak içindi. Özkök ise bu amacın üstüne bir de proje koydu. Bir sirk gibi düşündüğü gazetesinde yeni ve orijinal bir figür olarak tasarladı Hakan’ı. İslamcı medyanın Özkök’le aşk-nefret ilişkisini nakite çevirebilen yegane isim Hakan oldu. Tafsilatını Özkök portresine bırakarak şunu söyleyeyim; Hakan işlenmeye hazır bir madendi. Bir yazarlık ve yaşam koçu olarak kendini ona teslim etti. Ortaya çıkan sonuç bu, her ikisi içinde mutlu son. Neyse bana ayrılan yer doldu, hem sayfaya reklam girecek burada bitirmek zorundayım!
[Bülent Korucu] 22.5.2019 [TR724
Araf’ta olmak bir tereddüdü bir arayışı beraberinde getiriyor. Öbür tarafı bilmem ama dünyadaki iyi bir şey. İslam’ın tarif ettiği sırat-ı müstakimden ben onu anlıyorum. ‘Ben bittim, artık kurtuluşum yok’ şeklindeki umutsuzlukla ‘benden iyisi yok’ diyen kibir aynı ölçüde yanlış görülmüş.
Onun en kötü yanı Araf’taymış gibi bile yapabiliyor olması. Tıpkı bu satırlarında kendini konumlandırmaya çalıştığı gibi… “Zaten ‘kof muhaliflik’ ile ‘körü körüne yandaşlık’ amcaoğludur. İkisi de gri alana geçit vermez. İkisi de ölümüne savunur ya da ölümüne karşı çıkar. İkisi de ‘Ben hakkaniyetli olacağım’ diyene ‘Tarafını seç, tarafını seç’ diye tempo tutar.”
Hakan’ın yaptığı güçten yana tavır almak, rüzgara doğru yelken açmak… lakin bunları bize Araf’ta olmak gibi sunmaya kalkıyor. Bir ilkeye dayanmayan, arayıştan motive olmayan dönüşleri anlatan kelime döneklik. Ahmet Hakan hakkında en sık tekrar edilen niteleme bu.
AKP Gençlik Kolları Başkanı ve İstanbul Milletvekili Abdurrahim Boynukalın, Ahmet Hakan’ın evinin önünde dövmüştü. ‘Kürtaj Dede’ye sahip çıkan AKP Üsküdar İlçe Başkanı’nın çektirdiği resim, sosyal medyada Boynukalın ve Hakan’a uyarlanarak dolaşıma sokuldu.
Oysa kendisi bu sıfattan pek rahatsız görünmüyor. Hatta söz konusu salvolar piyasasını büyütüyor. Zira o manevra kabiliyetini ve keskin dönüşlerini pazarlayarak piyasa yapıyor. En iyi yaptığı işi eleştiri babında söylemek sadece patronlarının nezdindeki itibarını ve pazarlık gücünü artırıyor. Mafyanın ya da zengin avcısı popüler kadınların aleyhlerindeki haberlerden mutlu olması gibi.
Bence Ahmet Hakan’ı tanımlayan ikinci özellik bir gölgeler topluluğundan müteşekkil olması. Mış gibi yaşamanın doğal sonucu olarak sahici değil. İslamcılığı gölgeden ibaretmiş, çok kolay kayboldu. Kimliği oluştururken konulan tuğlalar eskiyebilir, yeni tuğlalardan dolayı geçmişteki kadar belirgin görünmeyebilir ya da yeni bir renge boyayabilirsin. Ama yok edemezsin. Ahmet Hakan İslamcı değilmiş; tıpkı muhalif, tarafsız ya da gazeteci olmadığı gibi.
Gölge ile başetmek zordur, neredeyse imkansız. Kolay hareket eder, çabuk değişir; kuşatamaz, zarar veremez, yenemezsin. Sen demokrat gölgeyle münakaşa ederken karşına jakobeni dikiverir. Gazeteciyle muhatap oluyorum diye düşünürken kendini bir esnafla pazarlık yaparken bulursun. Tarafsız Bölge’deyim gafletine düşersen kurnaz bir tetikçinin avı olursun.
Gölgeye karşı işe yarayan tek şey ışık; tıpkı Ahmet Altan’ın yaptığı gibi. Fenerini eline alıp ‘hodri meydan’ dersen küçülür küçülür sonra kaybolur gider.
Altan, Ergenekon süreciyle ilgili hakkındaki yazılarını konuşmak üzere onun proğramına çıkmayı teklif etmişti. Ama düello gerçekleşmedi. Altan bunun üzerine Ahmet Hakan’a şu satırları yazmıştı: “Hem kaçacaksın, hem de kalabalıkları bahane edip kaçmıyormuş gibi yapacaksın. Karşıma çıkacak cesaretin yoktu da niye o yazıları sanki benimle hesaplaşabilecekmişsin gibi yazdın?” Onu anlatan en sarih ifadelerden biriydi Ahmet Altan’ın sözleri.
Ahmet Hakan’ın güçle sorunlu ilişkisinden bahsederken konuyu iktidar ve parayla sınırlı tutmak eksiklik olacak. Mafya lideri Sedat Peker ve AKP’li Abdurrahim Boynukalın’la yaşadıkları kaba kuvvetin de tesirli olduğunu göstermişti. Peker’i evinde ağırlayıp bunu ‘gazeteci-haber kaynağı ilişkisi” olarak sunduğunda kimse inanmamıştı. Zaten Peker de 2002’lere dayanan bir tanışıklık ve ortak dostlardan bahsederek Hakan’ı doğrulamamıştı. Kıyas kabul etmez biliyorum ama bir Altan’ın her türlü tehdide karşı duruşuna bir de Hakan’ın uysallığına bakıyorum. Başka bişey demiyorum.
Ertuğrul Özkök’ten bahsetmeden yazılan Ahmet Hakan portresi nakıs kalır. Zira o da Özkök’ün paltosundan çıkanlardan. Yazarlığa Yenişafak Gazetesi’nde başlamasına rağmen asıl popülerliği Özkök’ün Hürriyet’inde yakaladı. Sabah’a transferi yükselen trendi ıskalamamak ve AKP’yle köprü kurmak içindi. Özkök ise bu amacın üstüne bir de proje koydu. Bir sirk gibi düşündüğü gazetesinde yeni ve orijinal bir figür olarak tasarladı Hakan’ı. İslamcı medyanın Özkök’le aşk-nefret ilişkisini nakite çevirebilen yegane isim Hakan oldu. Tafsilatını Özkök portresine bırakarak şunu söyleyeyim; Hakan işlenmeye hazır bir madendi. Bir yazarlık ve yaşam koçu olarak kendini ona teslim etti. Ortaya çıkan sonuç bu, her ikisi içinde mutlu son. Neyse bana ayrılan yer doldu, hem sayfaya reklam girecek burada bitirmek zorundayım!
[Bülent Korucu] 22.5.2019 [TR724
İstanbul’u kazansalar ‘diktatörlük’ten kaybedecekler! [Erhan Başyurt]
İktidar, YSK’ya baskı kurup, İstanbul’da seçimi hukuksuzca iptal ettirdi.
Pandoranın kutusu açıldı!
‘Arpalık’ olarak kullandığı İstanbul’u kaybetmemek için ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin kapısını araladı, iktidar. Ülkeyi ateşe attı!
***
31 Mart yerel seçim sürecinde iktidarın eleştirilere rağmen seçim ekonomisi yürüttüğü biliniyor.
Halkın dövizdeki yükselişe sandıkta tepki göstermesinden kaygılandığı için Merkez Bankası ve özel bankaları sürekli döviz bozdurmaya zorladı ve kuru baskı altında tutmaya çalıştı.
Seçim döneminde bu baskılama politikası kısmen tuttu da… Ancak Merkez Bankası rezervleri keyfi bir amaç için tükenme noktasına getirildi.
YSK’ya baskı kurup İstanbul’da seçimi yenileterek, yeni ekonomik krizi de tetiklediler.
***
Bütün ekonomik göstergeler, tsunami gibi ciddi bir kriz dalgasının ülkeyi vuracağını gösteriyor.
Yine de döviz kurunu 23 Haziran’daki tekrar seçime kadar takıntı halinde kontrol altında tutmak için çırpınıyorlar.
Önce döviz alım satımına komisyon konuldu.
Döviz mevduat hesaplarında kesinti oranları yüzde 50 artırıldı.
BDDK yeni bir karar daha alarak, 100 bin ve üzeri döviz alımlarımda Türk Lirası bedeli yatırıldıktan bir gün sonra hesaba aktarılacağını karara bağladı.
Döviz sıkıntısının had safhaya ulaştığının sinyali bu kararlar.
***
Türkiye, serbest piyasa ekonomisinden hızlı adımlarla uzaklaşmaya devam ediyor.
Özel mülkiyete keyfi el koymalar, özel bankayı talimatla batırmalar, dev firmaları TMSF’ye devredip içini boşaltmalar… Şimdi de döviz piyasası ve bankalara baskılar…
Özel sektöre ve piyasaya müdahale ederek, hukuku rafa kaldırarak sermayeyi kaçırdılar.
Türkiye, son 3 yılda dünyada en fazla milyoner göçü yaşayan ülkeler arasında.
Sadece yatırımcı değil, yetişmiş beyinler de kaçıyor. Umudu tükenen gençler de kaçıyor…
***
Türkiye’nin 450 milyar dolar dış borcu olduğu ve bir yılda 170 milyar dolar ödeme yapacağı dikkate alınırsa döviz kıtlığında önümüzdeki aylar hiç kolay geçmeyecek.
Üstelik bu yıl ödenecek dış borcun 50 milyar doları özel sektörün… Döviz yükseldikçe zararları da büyüyor ve borcu kapama kapasiteleri düşüyor…
***
İktidar, ülkede tansiyonu düşürüp hukukun üstünlüğüne dönmek, ekonomiyi toparlamak yerine seçim ekonomi izleyerek mevcut rezervleri de heba etti.
Bütçe, ilk dört ayda 55 milyar açık vererek rekor kırdı.
Bu para yatırıma mı gitti, hayır! Aksine işsizlik ısrarlı şekilde artıyor.
Resmi rakamlara göre, işsizlik Ocak ayında yüzde 15’e dayandı. Bir önceki yıla göre 1 milyon 200 bin arttı.
Genç işsizlik oranı ise, yüzde 25’e dayanmış durumda. Yani her dört gençten birisi işsiz…
***
Uzmanlar ‘döviz karaborsası’ oluşacağından endişeli.
TÜSİAD üyeleri kapılar ardında doların 11 TL’yi bulabileceğini dile getiriyor.
TOBB’a bağlı strateji vakfı bile tek çözümün IMF kapısına gitmek olacağını dile getiriyor.
Bunlar bir inat uğruna ekonomik boyutta yaşanan telafisi zor kayıplar, bir de çok ciddi siyasi kayıpları sürecin…
***
İktidarın, en büyük bütçeli ili İstanbul’u nasıl ‘arpalık’ olarak kullandığı artık netleşmiş durumda.
Yandaş ve aile vakıflarına bir katrilyona yakın para aktarmışlar son bir kaç yıl içinde…
Bir de kime tahsis edildiği bilinmeyen benzini de belediye bütçesinden ödenen araçlar var.
CHP’li Oğuz Satıcı açıkladı: ‘’İETT’de 48 yönetici varken 150 makam aracı; İSKİ’de 127 yönetici varken 874 makam aracı; İBB’de 643 yönetici varken 1717 makam aracı kiralanmış!’’
Bunlar Sayıştay raporlarına da girmiş izahı mümkün olmayan devasa harcamalar.
Bir de büyükşehir ve ilçe belediyelerinde uygulanan ‘para havuzu’ var…
Belediyenin ihaleleri ve bazı yasal izinlerinde, kar getirisi yüksek yasal sınırları zorlayan bina ruhsatı verme işlemlerimde, şahıslardan bu havuza para aktarmaları isteniyor.
Sonra da kayıt dışı bu paralar seçim çalışmaları veya şahsi amaçlar için parti ve yönetciler tarafından kullanılıyor.
Bir de bankamatik memurları var…
İstanbul’da tüm bu sırların ortaya saçılmasından ciddi endişe duymuş olmalı iktidar!
İktidar için sadece Erdoğan’ın başkanlık yaptığı ve siyaset basamaklarında yükselmeye başladığı ili kaybetmekten ibaret değil, İstanbul.
‘Para havuzu’na akan en önemli pınarın kesilmesi aynı zamanda…
***
İstanbul’u kaybetmeyi hiç hayal etmedikleri, sonrasında yaşadıkları şoktan anlaşılıyor.
Ancak İstanbul’da seçimi tekrar ettirmenin kaybettirecekleri çok çok daha fazla…
Birincisi, bundan böyle sandık sonuçlarına ve milli iradeye saygı göstermeyen bir iktidar olarak muamele görecekler.
İkincisi, YSK’ya baskıyla aldırılan ‘’aynı zarftaki dört oy pusulasından sadece AKP’nin kaybettiğini iptal ettirme’’ kararı, daha doğrusu ‘komikliği’, Türkiye’de artık adil bir seçim ihtimalinin kalmadığının göstergesidir.
İktidar, bu şartlarda seçimi kazansa, yukarıdaki iki hususa ilişkin kanaatlar daha da pekişecektir ve ‘diktatörleşmek’ ile suçlanacaktır.
Ekonomik kriz ile siyasi kriz iç içe geçmiş halde, vatandaşa çok daha ağır bir fatura çıkacaktır.
***
İktidar, bu şartlarda seçimi kaybetse, her türlü hile ve baskına rağmen halk direndi ve ’’Tek Adam’a dur dedi’’ diye algılanacaktır.
İktidarın, kaybı katlanacaktır. Baskıcı gücü kırılacaktır. Bir de, yeni siyasi yapılanmalar sahneye çıkmaya cesaret bulacaktır…
Ekonomik kriz devam edecektir ancak siyasi olarak bir rahatlama yaşanacağı için daha az can yakıcı olacaktır…
***
Sonuçta, iktidar ‘’İstanbul’u vermem’’ diyerek bir siyasi inat uğruna ülkeyi siyasi, demokrasimizi hukuki ve piyasaları da ekonomik krize sürüklemiştir.
İktidar, İstanbul’u bu şartlar altında bileğinin hakkıyla ya da hileyle kazansa bile kaybeden taraf olacaktır.
Ekonominin başkenti ve Türkiye nüfusunun yüzde 20’sinin yaşadığı İstanbul, iktidar için artık kaybetme kuşağını başlatan, çöküşünü hızlandıran bir şehirdir…
[Erhan Başyurt] 22.5.2019 [TR724]
Pandoranın kutusu açıldı!
‘Arpalık’ olarak kullandığı İstanbul’u kaybetmemek için ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin kapısını araladı, iktidar. Ülkeyi ateşe attı!
***
31 Mart yerel seçim sürecinde iktidarın eleştirilere rağmen seçim ekonomisi yürüttüğü biliniyor.
Halkın dövizdeki yükselişe sandıkta tepki göstermesinden kaygılandığı için Merkez Bankası ve özel bankaları sürekli döviz bozdurmaya zorladı ve kuru baskı altında tutmaya çalıştı.
Seçim döneminde bu baskılama politikası kısmen tuttu da… Ancak Merkez Bankası rezervleri keyfi bir amaç için tükenme noktasına getirildi.
YSK’ya baskı kurup İstanbul’da seçimi yenileterek, yeni ekonomik krizi de tetiklediler.
***
Bütün ekonomik göstergeler, tsunami gibi ciddi bir kriz dalgasının ülkeyi vuracağını gösteriyor.
Yine de döviz kurunu 23 Haziran’daki tekrar seçime kadar takıntı halinde kontrol altında tutmak için çırpınıyorlar.
Önce döviz alım satımına komisyon konuldu.
Döviz mevduat hesaplarında kesinti oranları yüzde 50 artırıldı.
BDDK yeni bir karar daha alarak, 100 bin ve üzeri döviz alımlarımda Türk Lirası bedeli yatırıldıktan bir gün sonra hesaba aktarılacağını karara bağladı.
Döviz sıkıntısının had safhaya ulaştığının sinyali bu kararlar.
***
Türkiye, serbest piyasa ekonomisinden hızlı adımlarla uzaklaşmaya devam ediyor.
Özel mülkiyete keyfi el koymalar, özel bankayı talimatla batırmalar, dev firmaları TMSF’ye devredip içini boşaltmalar… Şimdi de döviz piyasası ve bankalara baskılar…
Özel sektöre ve piyasaya müdahale ederek, hukuku rafa kaldırarak sermayeyi kaçırdılar.
Türkiye, son 3 yılda dünyada en fazla milyoner göçü yaşayan ülkeler arasında.
Sadece yatırımcı değil, yetişmiş beyinler de kaçıyor. Umudu tükenen gençler de kaçıyor…
***
Türkiye’nin 450 milyar dolar dış borcu olduğu ve bir yılda 170 milyar dolar ödeme yapacağı dikkate alınırsa döviz kıtlığında önümüzdeki aylar hiç kolay geçmeyecek.
Üstelik bu yıl ödenecek dış borcun 50 milyar doları özel sektörün… Döviz yükseldikçe zararları da büyüyor ve borcu kapama kapasiteleri düşüyor…
***
İktidar, ülkede tansiyonu düşürüp hukukun üstünlüğüne dönmek, ekonomiyi toparlamak yerine seçim ekonomi izleyerek mevcut rezervleri de heba etti.
Bütçe, ilk dört ayda 55 milyar açık vererek rekor kırdı.
Bu para yatırıma mı gitti, hayır! Aksine işsizlik ısrarlı şekilde artıyor.
Resmi rakamlara göre, işsizlik Ocak ayında yüzde 15’e dayandı. Bir önceki yıla göre 1 milyon 200 bin arttı.
Genç işsizlik oranı ise, yüzde 25’e dayanmış durumda. Yani her dört gençten birisi işsiz…
***
Uzmanlar ‘döviz karaborsası’ oluşacağından endişeli.
TÜSİAD üyeleri kapılar ardında doların 11 TL’yi bulabileceğini dile getiriyor.
TOBB’a bağlı strateji vakfı bile tek çözümün IMF kapısına gitmek olacağını dile getiriyor.
Bunlar bir inat uğruna ekonomik boyutta yaşanan telafisi zor kayıplar, bir de çok ciddi siyasi kayıpları sürecin…
***
İktidarın, en büyük bütçeli ili İstanbul’u nasıl ‘arpalık’ olarak kullandığı artık netleşmiş durumda.
Yandaş ve aile vakıflarına bir katrilyona yakın para aktarmışlar son bir kaç yıl içinde…
Bir de kime tahsis edildiği bilinmeyen benzini de belediye bütçesinden ödenen araçlar var.
CHP’li Oğuz Satıcı açıkladı: ‘’İETT’de 48 yönetici varken 150 makam aracı; İSKİ’de 127 yönetici varken 874 makam aracı; İBB’de 643 yönetici varken 1717 makam aracı kiralanmış!’’
Bunlar Sayıştay raporlarına da girmiş izahı mümkün olmayan devasa harcamalar.
Bir de büyükşehir ve ilçe belediyelerinde uygulanan ‘para havuzu’ var…
Belediyenin ihaleleri ve bazı yasal izinlerinde, kar getirisi yüksek yasal sınırları zorlayan bina ruhsatı verme işlemlerimde, şahıslardan bu havuza para aktarmaları isteniyor.
Sonra da kayıt dışı bu paralar seçim çalışmaları veya şahsi amaçlar için parti ve yönetciler tarafından kullanılıyor.
Bir de bankamatik memurları var…
İstanbul’da tüm bu sırların ortaya saçılmasından ciddi endişe duymuş olmalı iktidar!
İktidar için sadece Erdoğan’ın başkanlık yaptığı ve siyaset basamaklarında yükselmeye başladığı ili kaybetmekten ibaret değil, İstanbul.
‘Para havuzu’na akan en önemli pınarın kesilmesi aynı zamanda…
***
İstanbul’u kaybetmeyi hiç hayal etmedikleri, sonrasında yaşadıkları şoktan anlaşılıyor.
Ancak İstanbul’da seçimi tekrar ettirmenin kaybettirecekleri çok çok daha fazla…
Birincisi, bundan böyle sandık sonuçlarına ve milli iradeye saygı göstermeyen bir iktidar olarak muamele görecekler.
İkincisi, YSK’ya baskıyla aldırılan ‘’aynı zarftaki dört oy pusulasından sadece AKP’nin kaybettiğini iptal ettirme’’ kararı, daha doğrusu ‘komikliği’, Türkiye’de artık adil bir seçim ihtimalinin kalmadığının göstergesidir.
İktidar, bu şartlarda seçimi kazansa, yukarıdaki iki hususa ilişkin kanaatlar daha da pekişecektir ve ‘diktatörleşmek’ ile suçlanacaktır.
Ekonomik kriz ile siyasi kriz iç içe geçmiş halde, vatandaşa çok daha ağır bir fatura çıkacaktır.
***
İktidar, bu şartlarda seçimi kaybetse, her türlü hile ve baskına rağmen halk direndi ve ’’Tek Adam’a dur dedi’’ diye algılanacaktır.
İktidarın, kaybı katlanacaktır. Baskıcı gücü kırılacaktır. Bir de, yeni siyasi yapılanmalar sahneye çıkmaya cesaret bulacaktır…
Ekonomik kriz devam edecektir ancak siyasi olarak bir rahatlama yaşanacağı için daha az can yakıcı olacaktır…
***
Sonuçta, iktidar ‘’İstanbul’u vermem’’ diyerek bir siyasi inat uğruna ülkeyi siyasi, demokrasimizi hukuki ve piyasaları da ekonomik krize sürüklemiştir.
İktidar, İstanbul’u bu şartlar altında bileğinin hakkıyla ya da hileyle kazansa bile kaybeden taraf olacaktır.
Ekonominin başkenti ve Türkiye nüfusunun yüzde 20’sinin yaşadığı İstanbul, iktidar için artık kaybetme kuşağını başlatan, çöküşünü hızlandıran bir şehirdir…
[Erhan Başyurt] 22.5.2019 [TR724]
Beyaz Saray’a uçan tekme, Pentagon’a kafa! [Adem Yavuz Arslan]
Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun’un “Amerikalılara anlatacağız” başlıklı açıklamasını okurken gözüm İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun demecine takıldı.
İstanbul Beykoz’da mahalle muhtarları ile buluşan Soylu, Türk-Amerikan ilişkilerini değerlendirmiş ve ‘Amerikaya nasıl kafa tuttuğunu’ anlatmış.
Bir ülkenin İçişleri Bakanı, dünyanın süper gücüne ‘kafa tutmaktan, kafa atmaktan’ bahsediyorsa doğal olarak merak edip haberin detaylarına bakıyorsunuz.
Maalesef haberin devamında ‘kafa atmanın’ ayrıntısı yoktu. Kafayı kim nereye, ne zaman atmış bilinmiyor.
Soylu ne yaparak ABD’ye kafa tutmuş belli değil.
Türkiye, ABD’ye ne zaman ve nasıl kafa tuttu ya da kafa attı bilmiyoruz ama Soylu’nun bu konuşmayı yaptığı saatlerde Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun bu hafta ABD’de yapacakları diplomatik temasları refere edip “ABD’lilere anlatacağız” diyordu.
Altun’un açıklamasına göre Türkiye’nin tezlerini anlatmak üzere Washington ve New York’a gelen heyetler ABD yönetimindeki ‘eksik ve yanlış bilgileri’ düzeltecek. Sadece bu durum bile AKP cephesindeki kafa karışıklığının delili. Bir yandan kafa tutmaktan, kafa atmaktan bahsedip aynı anda da lobi yapmaya çalışıyorlar.
AKP NEYİ ANLATACAK ?
Washington’a gelen AKP heyetinin neler anlatabileceği sorusuna kafa yormadan önce programın detaylarını aktarmakta fayda var.
Altun’un çok iddialı bir şekilde duyurduğu forumlar iki ayaklı yapılacak.
İlki Washington DC’de, Temsilciler Meclisi’nin Rayburn binasında. Mekan meclisin parçası olsa da organizasyon AKP’nin büyük paralar akıtılan lobicileri tarafından organize ediliyor.
Yani toplantının ABD Temsilciler Meclisi ile ilgisi yok.
Konuşmacılar Dışişleri Bakan Yardımcısı Selim Kıran, akademisyen Çağrı Erhan ve CNN Türk’ün genel müdürlüğüne getirilen Bora Bayraktar.
Heyet daha sonra New York’ta Harvard Club’ta benzer bir program yapacak. Bu mekan da ücretli bir yer. Yani toplantı Harvard Üniversitesinde değil. Parayı verirseniz siz de Harvard Clup’ta panel yapabilirsiniz.
Erdoğan rejimi büyük paralar harcayarak düzenlediği bu toplantılarla ABD yönetimine Türkiye’nin tezlerini anlatacak.
Saray sözcülerine göre bu sayede ‘ABD’liler bilgilenecekler’.
Peki Washington’da ne oluyor ? ve AKP’nin diplomasi ataklarının bir karşılığı var mı ?
Sorunun cevabı aslında ortada.
Uzunca bir zamandır Türkiye krizlerle anılıyor. S-400’den Suriye’de yaşanan gelişmelere, Türkiye’de tutuklu bulunan ABD vatandaşları ve konsolosluk çalışanlarına kadar yığınla problem var.
Daha geçen hafta ABD Temsilciler Meclisi’ndeki her iki partinin tüm liderleri bir araya gelip Türk hükümetinin S-400 alması durumunda F-35’lerin teslim edilmemesi yönünde yasa tasarısı imzaladılar.
Kongre Türkiye’ye CAATSA kapsamında ambargo uygulanmasını tartışıyor. Türkiye’nin böyle bir ambargoya maruz kalması demek hem ekonomik hem de siyaseten çöküşü demektir.
Özetle Altun’un ‘gidip tezlerimizi anlatacağız’ dediği yerde hava böyle.
Kaldı ki ABD yönetimi Türkiye’yi çok yakından takip ediyor.
Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinden, Rusya ile olan yakınlaşmadan, devasa boyutlardaki yolsuzluklardan ve 15 Temmuz çakma darbesi ile TSK’da yapılan tasfiyelerden haberdarlar.
Üstelik Erdoğan’ın korumalarının Washington’da neden olduğu skandallar unutulmuş değil.
Bu durum ABD Dışişleri Bakanlığı’nın raporlarında açıkça görülebiliyor. Medyaya yansıyanlar da cabası. Dahası son dönemde NBA starı Enes Kanter sebebiyle ortalama Amerikalı da Erdoğan rejiminin icraatlarını öğrenmiş oldu.
Düşünsenize, NBA’de yarı final maçları var ve milyonlarca Amerikalı, maçın kahramanlarından birinin ülkesinde terörist diye arandığını, hakkında kırmızı bülten çıkarıldığını ve dahası maçın Enes Kanter yüzünden televizyonlarda yayınlamadığını konuşuyordu.
Tutuklu gazeteciler, el konulan medya organları, gasp edilen şirketler ve kaybedildiği halde siyasi baskıyla iptal edilen seçimler. ..
Türk medyasında bile yer almayan detaylar ABD ana akım medyasında var.
GÖSTERE GÖSTERE YALAN SÖYLÜYORLAR
Böyle bir atmosferde ABD’ye gelen AKP kurmayları ‘kendi tezlerini’ anlatacak.
AKP’lilerin boşa kürek çekmesine neden olan diğer nokta ise pervasızca yalan söylemeleri.
ABD’li milletvekilleri sanki Türkiye’de ne olduğundan habersizmiş gibi tüm AKP’liler ‘Türkiye de tutuklu gazeteci olmadığını, demokratik kuralların Avrupa standartlarından bile ileride olduğunu’ söylüyor.
Bu demeçleri dinleyen ABD’li muhatapların ne düşündüğünü tahmin etmek zor değil.
Zaten ABD’ye satacak bir hikayeniz yok üstüne de pervasızca yalan söylüyorsunuz.
Yine aynısı olacak.
AKP adına gelenler Türkiye’nin ne kadar güçlü bir demokrasiye sahip olduğunu, medyanın özgür ve gazetecilerin tutuklu olmadığını anlatacak.
Trump’ın yumuşak karnını bildikleri için reel karşılığı olmayan “iki ülke arasında 75 milyar dolarlık ticaret hacmine’ vurgu yapacaklar.
Peki anlattıkları karşılık bulacak mı ? Bulmayacağı kesin. Çünkü bu tür girişimleri defalarca gördük, şahit olduk.
Hatta bugünlerde muhalif takılan Etyen Mahçupyan ya da Atılgan Bayar gibi yandaşların Washington’a gelip ‘bizde basın özgürlüğü sorunu yok’ demeçleri vermelerine şahit olmuştuk.
Söz konusu temasların enteresan bir boyutu daha var. Ekranlarda ABD’ye atıp tutan, ‘kafa atmaktan’ bahseden AKP’liler Washington’a geldiklerinde bambaşka bir kimliğe bürünüyorlar.
Mesela son dönemde Erdoğan’ın ‘sır küpleri’ ABD başkentini aşındırıyor. Perde gerisindeki söylemleri ise mikrofonlara söylenenlere taban tabana zıt.
Sonuç olarak Türkiye’de atıp tutup, ABD’ye kafa tutmaktan bahsedip, Washintgon’a gelince ‘biz dostuz’ derseniz kendi paranızla rezil olmanın ötesine geçemezsiniz.
[Adem Yavuz Arslan] 22.5.2019 [TR724]
İstanbul Beykoz’da mahalle muhtarları ile buluşan Soylu, Türk-Amerikan ilişkilerini değerlendirmiş ve ‘Amerikaya nasıl kafa tuttuğunu’ anlatmış.
Bir ülkenin İçişleri Bakanı, dünyanın süper gücüne ‘kafa tutmaktan, kafa atmaktan’ bahsediyorsa doğal olarak merak edip haberin detaylarına bakıyorsunuz.
Maalesef haberin devamında ‘kafa atmanın’ ayrıntısı yoktu. Kafayı kim nereye, ne zaman atmış bilinmiyor.
Soylu ne yaparak ABD’ye kafa tutmuş belli değil.
Türkiye, ABD’ye ne zaman ve nasıl kafa tuttu ya da kafa attı bilmiyoruz ama Soylu’nun bu konuşmayı yaptığı saatlerde Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun bu hafta ABD’de yapacakları diplomatik temasları refere edip “ABD’lilere anlatacağız” diyordu.
Altun’un açıklamasına göre Türkiye’nin tezlerini anlatmak üzere Washington ve New York’a gelen heyetler ABD yönetimindeki ‘eksik ve yanlış bilgileri’ düzeltecek. Sadece bu durum bile AKP cephesindeki kafa karışıklığının delili. Bir yandan kafa tutmaktan, kafa atmaktan bahsedip aynı anda da lobi yapmaya çalışıyorlar.
AKP NEYİ ANLATACAK ?
Washington’a gelen AKP heyetinin neler anlatabileceği sorusuna kafa yormadan önce programın detaylarını aktarmakta fayda var.
Altun’un çok iddialı bir şekilde duyurduğu forumlar iki ayaklı yapılacak.
İlki Washington DC’de, Temsilciler Meclisi’nin Rayburn binasında. Mekan meclisin parçası olsa da organizasyon AKP’nin büyük paralar akıtılan lobicileri tarafından organize ediliyor.
Yani toplantının ABD Temsilciler Meclisi ile ilgisi yok.
Konuşmacılar Dışişleri Bakan Yardımcısı Selim Kıran, akademisyen Çağrı Erhan ve CNN Türk’ün genel müdürlüğüne getirilen Bora Bayraktar.
Heyet daha sonra New York’ta Harvard Club’ta benzer bir program yapacak. Bu mekan da ücretli bir yer. Yani toplantı Harvard Üniversitesinde değil. Parayı verirseniz siz de Harvard Clup’ta panel yapabilirsiniz.
Erdoğan rejimi büyük paralar harcayarak düzenlediği bu toplantılarla ABD yönetimine Türkiye’nin tezlerini anlatacak.
Saray sözcülerine göre bu sayede ‘ABD’liler bilgilenecekler’.
Peki Washington’da ne oluyor ? ve AKP’nin diplomasi ataklarının bir karşılığı var mı ?
Sorunun cevabı aslında ortada.
Uzunca bir zamandır Türkiye krizlerle anılıyor. S-400’den Suriye’de yaşanan gelişmelere, Türkiye’de tutuklu bulunan ABD vatandaşları ve konsolosluk çalışanlarına kadar yığınla problem var.
Daha geçen hafta ABD Temsilciler Meclisi’ndeki her iki partinin tüm liderleri bir araya gelip Türk hükümetinin S-400 alması durumunda F-35’lerin teslim edilmemesi yönünde yasa tasarısı imzaladılar.
Kongre Türkiye’ye CAATSA kapsamında ambargo uygulanmasını tartışıyor. Türkiye’nin böyle bir ambargoya maruz kalması demek hem ekonomik hem de siyaseten çöküşü demektir.
Özetle Altun’un ‘gidip tezlerimizi anlatacağız’ dediği yerde hava böyle.
Kaldı ki ABD yönetimi Türkiye’yi çok yakından takip ediyor.
Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinden, Rusya ile olan yakınlaşmadan, devasa boyutlardaki yolsuzluklardan ve 15 Temmuz çakma darbesi ile TSK’da yapılan tasfiyelerden haberdarlar.
Üstelik Erdoğan’ın korumalarının Washington’da neden olduğu skandallar unutulmuş değil.
Bu durum ABD Dışişleri Bakanlığı’nın raporlarında açıkça görülebiliyor. Medyaya yansıyanlar da cabası. Dahası son dönemde NBA starı Enes Kanter sebebiyle ortalama Amerikalı da Erdoğan rejiminin icraatlarını öğrenmiş oldu.
Düşünsenize, NBA’de yarı final maçları var ve milyonlarca Amerikalı, maçın kahramanlarından birinin ülkesinde terörist diye arandığını, hakkında kırmızı bülten çıkarıldığını ve dahası maçın Enes Kanter yüzünden televizyonlarda yayınlamadığını konuşuyordu.
Tutuklu gazeteciler, el konulan medya organları, gasp edilen şirketler ve kaybedildiği halde siyasi baskıyla iptal edilen seçimler. ..
Türk medyasında bile yer almayan detaylar ABD ana akım medyasında var.
GÖSTERE GÖSTERE YALAN SÖYLÜYORLAR
Böyle bir atmosferde ABD’ye gelen AKP kurmayları ‘kendi tezlerini’ anlatacak.
AKP’lilerin boşa kürek çekmesine neden olan diğer nokta ise pervasızca yalan söylemeleri.
ABD’li milletvekilleri sanki Türkiye’de ne olduğundan habersizmiş gibi tüm AKP’liler ‘Türkiye de tutuklu gazeteci olmadığını, demokratik kuralların Avrupa standartlarından bile ileride olduğunu’ söylüyor.
Bu demeçleri dinleyen ABD’li muhatapların ne düşündüğünü tahmin etmek zor değil.
Zaten ABD’ye satacak bir hikayeniz yok üstüne de pervasızca yalan söylüyorsunuz.
Yine aynısı olacak.
AKP adına gelenler Türkiye’nin ne kadar güçlü bir demokrasiye sahip olduğunu, medyanın özgür ve gazetecilerin tutuklu olmadığını anlatacak.
Trump’ın yumuşak karnını bildikleri için reel karşılığı olmayan “iki ülke arasında 75 milyar dolarlık ticaret hacmine’ vurgu yapacaklar.
Peki anlattıkları karşılık bulacak mı ? Bulmayacağı kesin. Çünkü bu tür girişimleri defalarca gördük, şahit olduk.
Hatta bugünlerde muhalif takılan Etyen Mahçupyan ya da Atılgan Bayar gibi yandaşların Washington’a gelip ‘bizde basın özgürlüğü sorunu yok’ demeçleri vermelerine şahit olmuştuk.
Söz konusu temasların enteresan bir boyutu daha var. Ekranlarda ABD’ye atıp tutan, ‘kafa atmaktan’ bahseden AKP’liler Washington’a geldiklerinde bambaşka bir kimliğe bürünüyorlar.
Mesela son dönemde Erdoğan’ın ‘sır küpleri’ ABD başkentini aşındırıyor. Perde gerisindeki söylemleri ise mikrofonlara söylenenlere taban tabana zıt.
Sonuç olarak Türkiye’de atıp tutup, ABD’ye kafa tutmaktan bahsedip, Washintgon’a gelince ‘biz dostuz’ derseniz kendi paranızla rezil olmanın ötesine geçemezsiniz.
[Adem Yavuz Arslan] 22.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)