Hadi yine iyisiniz, Saray’ın bir günlük masrafı tamam! [Tarık Ziya]

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in ‘yastık altındaki 2 bin 200 ton altını getirin bize teslim edin, ekonomiye destek olun’ minvalindeki davetine icabet edenler oldu.

Altın tahvili almak için ilk gün 15 milyon TL talep geldi. Devede kulak bile sayılmaz.

Yastık altında muhafaza edilen 100 milyar dolardan fazla kıymeti haiz altından sadece bu kadarı destek kuvveti olarak bozduruldu.

Hükûmetin vatandaş nezdindeki itibarını teraziye vurmak açısından şayan-ı dikkat bir netice. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) seçmeni bile itibar etmemiş davete anlaşılan.

Fiyasko ya da hayal kırıklığı... Nasıl tarif edilirse edilsin AKP için her manada deniz tükeniyor. 

HORMONLU EKONOMİ İLE BİR YERE KADAR

Düne kadar yaptığı her çağrıya fazlasıyla destek bulan bir iktidar partisinin halk nezdinde itibarı günden güne eriyor.

Vatan-millet hamaseti ekseninde şişirilmiş siyasi nutuklara rağmen artık Türkiye’nin idare edilemediğini, ekonominin içinin boşaldığını esefle müşahade edenler AKP’den uzaklaşıyor.

Dolayısıyla ‘altınlarınızı getirin’ davetinin makes bulmaması hiç şaşırtıcı değil. Kasayı sıfırlamış bir hükümete 15 milyon TL çok bile.

Vatandaş kıt kanaat geçinerek yastık altına koyduğu altınlarını elde avuçta kalanları talan etmekte mahir bir iktidara niye itimat etsin ki!

SARAY’DA YAŞAMANIN BEDELİ NE İMİŞ?

Altın tahvilinde elde edilen 15 milyon liralık hasılatın iktidarın müteselli olabileceği tarafı da var.

En azından bin küsur odalı Saray’ın bir günlük masrafı çıktı. Bir-iki kampanya daha tertip ederlerse belki bir ayın harcırahını temin edebilirler.

İlk teşebbüste hayal kırıklığı yaşamış olmaları müteakip kampanyaların daha coşkulu geçmeyeceği manasına gelmez. Yastık altında 100 milyar dolar var nasıl olsa.

Hazine batmış, borçlar almış başını gitmiş.

Enflasyonda işsizliğe hemen her kalemde kriz zilleri çalıyormuş.

Vatandaş eskisi kadar itaatkar değilmiş.

Altınları bozdurmaktan imtina ediyormuş.

Bütün bunlarla boğuşurken bir de isyankâr başkanlar meselesi patlak vermiş. İstifası talep edilen belediye reisleri bile ‘intifada’ hayalleri kuruyormuş.

Moral bozmaya, enseyi karartmaya lüzum yok.

VATANDAŞTAN PARA DİLENİYORLAR

Hadd-i zatında ‘itibardan tasarruf olmaz’ diyenler için bütün bunlar zerre kadar kıymet ifade etmiyor.

Kısa günün kârı 15 milyon TL’yi güle güle harcasınlar. Altın tahviline verilen destek bu kadar olabildi.

Bu kadar fiyaskoya rağmen hala ekonominin akıbetinin ne olacağını merak eden kaldıysa tekrar edeyim: Koskoca hükümetin oradan burdan para dilenmesi ahval-i umuminin ne kadar perişan hale geldiğini göstermiyor mu?

Dolar 3,62 TL’yi geçti. Dolar ve Euro ne olacak? diyenlere de son üç seneyi ve bedava çorbacıları hatırlatıp makaleyi hitama erdirdim...

[Tarık Ziya] 7.10.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Merkez-çevre gerilimi, tıkanan kanallar ve yıkılan setler… [Bülent Keneş]

Geçen yazımızda “Alçaklığın en büyüğü onarımcılara savaş açmak” demiştik. AKP Genel Başkanı Erdoğan ve aveneleri bunu yaptı. Türkiye’nin en az 70 yıllık birikimini hovardaca harcadı. Ülkenin üzerindeki sıyanet zırhını, koruma surunu, belaların önündeki setleri yerle bir etti.

Kendisi ise, şu an tanımlamakta ve tasvirde güçlük çektiğim, olsa olsa ‘son yıllarda devlet içerisinde kümelenmiş tüm şer odaklarından bir konsorsiyum’dur diyebileceğim bir dinamiğin elinde kirli bir maşaya, gün be gün daha da çekilmez hale gelen adi bir maskaraya dönüştü.

Kendisinin ve çevresindekilerinin başına gelenler ve gelecek olanlar zerre umurumda olmasa da ülkeye ve bu toprakların insanlarına vurduğu tarihin en büyük darbesinin canımızı acıtmaması imkansız. Geniş kitleler pek anlamasa da, ya da türlü bencilce hesaplarla anlamıyormuş gibi yapsalar da ülkeye en büyük ihaneti Erdoğan’ın yaptığını, en onulmaz zararları Erdoğan’ın verdiğini pek yakında hiç tatmadıkları acı tecrübeler yaşayıp anlayacaklar. Açıklayayım…

‘YANLIŞ CUMHURİYET’ HALA YANLIŞ

Sevan Nişanyan’ın farklı gerekçelerle de olsa “Yanlış Cumhuriyet” diye nitelediği Türkiye Cumhuriyeti merkezde kümelenmiş bir avuç ailenin tüm iktidar kanallarını ve ülkenin neredeyse tüm ekonomik imkanlarını kontrol ettiği bir devlet şeklinde kurgulanmıştı. Siyasi, hukuki, ekonomik, sosyal ve hatta kültürel iktidar jakoben bir elitin elinde tekelleşmişti. Devletle simbiyotik ilişki içerisinde bulunan ve ileride ‘Beyaz Türkler’ diye anılacak olan imtiyazlı bir seçkinler güruhu oluşmuştu.

Tüm iktidar kanallarını elinde tutan bu grubun geçirgen olmadığını iddia etmek ise, hem haksızlık hem de yanlış olur. Tam tersine kendisine dönüştürebildikleri herkesi, asıllarını inkâr etmeleri kaydıyla, içerisinde eritmeyi başarmış bir gruptan bahsediyorum. Bir nevi Osmanlı’nın devşirme sistemi ters yüz edilmiş ve Anadolu çocuklarından parlak beyinler devşirilerek bu grubun amaçlarına amade hale getirilmişlerdir.

Siyaset sosyologlarının kısaca merkez-çevre ilişkileri diye tanımladığı bu eşitsiz ve adaletsiz düzeneğin denklemini değiştirmeye yönelik her hamle, merkezin ana arterlerini tutan derin çekirdek tarafından püskürtülmüştür. Yanlış anlaşılmak istemem. Merkezi zorlayan çevre dinamikleri, sadece, sistemden dışlanmış muhafazakârlar ya da dindarlardan oluşmuyordu. Merkezin tekelci tahakkümünden illallah etmiş toplumsal kesimler farklı dönemlerde farklı ideolojik renklerle ve buldukları her kanaldan merkeze doğru akmaya çabalamışlardır.

MERKEZ, İKTİDAR TEKELCİLİĞİNE ORTAK İSTEMİYOR

1923-1945 arasında Türkiye’yi kasıp kavuran her alandaki ve her anlamdaki iktidar tekelciliğine karşı duyulan hoşnutsuzluk ve öfke kendisine dindarlık ve muhafazakarlık üzerinden bir kimlik/söylem oluşturmuştu. Kuşandığı bu kimlik ve söylemle merkezin iktidar surlarını zorlamıştı. Bu zorlamada koç başı olarak kullandığı Celal Bayar ve Adnan Menderes gibi isimlerin merkezin derin çekirdeğinden isimler olmasına bile aldırmamış ve iktidar tekelini rahatsız etmeyi başarmıştı.

Menderes ve çevresindekilerin özellikle 1957 seçimleri sonrası sırf siyasi hırsları ve ahmakça aşırılıkları yüzünden yaptıkları muazzam hatalar, uluslararası konjonktürün de elverişli hale getirdiği çevreden merkeze çileli akışı ve çevrenin merkezin iktidar alanlarına ortak olma çabasını heba ile sonuçlanmıştı. Daha somut konuşacak olursak, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi radikal bir hamleyle bu akışın önüne set çekmiş, çevrenin muhafazakarlık ve din üzerinden merkeze yöneliminin önünü geçici olarak ve büyük ölçüde tıkamıştır.

1950’li yıllar boyunca çevreden merkeze uzanan kanalların 1960’lı yıllarda merkez dinamikleri tarafından sert bir şekilde tıkanması, sistemin aşırı laikçi mekanizmalarla dışladığı merkezi zorlayan dindar kesimlerden bir kısmını radikalleştirerek İslamcılaştırırken, toplumun önemlice bir kesimini de özellikle sermaye-emek çelişkisi üzerinden kendisini sol hareketler üzerinden yeniden tanımlamaya yöneltmiştir. Önceki on yılın aksine 1960’larda çevrenin merkeze akma kanalları arasında sol ve işçi/köylü hareketleri önemli bir yer tutar hale gelmiştir.

ÇEVRENİN SOL ŞERİTTEN MERKEZE AKMA ÇABALARINA DA FREN

Sistemin devşirdiği “Çoban Sülü” olarak nam salan Demirel’in devşirmeci siyaseti, bu akışın önünde kontrollü bir yumuşatıcı ve ehlileştirici set olarak kurgulanmıştır. Özellikle güçlü ve protest bir sol söylem yakalayan Kürtler başta olmak üzere çevrenin sol şeritten merkeze akma çabaları bu sefer 12 Mart 1971 muhtırasının kalın duvarına toslamıştır. Merkezdeki elit çekirdek dindarlık üzerinden çevrenin merkeze akışına müsaade etmediği gibi sol ve emek hareketleri üzerinden de merkez akışına müsaade etmemiştir.

12 Mart’a rağmen çevrenin çeşitlenmiş kanallar üzerinden merkezi zorlaması 1970’ler boyunca sürmüş, merkeze erişim kanallarında tıkanıklık arttıkça radikalleşme tırmanarak zaman içerisinde şiddete dönüşmüştür. Merkez, baskılarıyla tetikleyerek çevredeki kitleler arasında ürettiği bu şiddetin sonuçlarını da manipüle etmeyi ve sonuçlarını amaçları doğrultusunda kullanmayı başarmıştır.

Pakistan’da askeri darbe, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali, İran’da devrim, Mısır’la İsrail arasında Camp David Antlaşması gibi 1-1,5 yıla sığan kritik tektonik gelişmelerin bölgesel dengeleri altüst ettiği bir hengamede Türkiye’nin eksenini sarsılmaz şekilde Batı’ya demirletmek için önce 24 Ocak 1980 ekonomik kararları alınmış, ardından da hem bu kararların kolayca uygulanmasını sağlayacak hem de uluslararası dengelerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştirilmiştir. Böylesine fonksiyonel bir darbe için şartların olgunlaşması amacıyla, esasen merkezi zorlaması gereken, çevrenin farklı kanallarında 5 binden fazla gencin hayatı göz göre göre yok edilmiştir.

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbe ve muhtıraları ile bu askeri müdahalelerin sosyo-politik ve ekonomik müttefiklerinin reflekslerine baktığımızda merkez için önemli olanın iktidar alanlarını korumak olduğunu, bu amaçla ihtiyacın gerektirdiği ölçüde kolayca şekilden şekle girebildiğini tespit edebiliriz. Mesela, 27 Mayıs kaba bir toplumsal mühendislikle kitleleri hafiften sola kaydırmaya yönelik bir ayar iken, 12 Mart sola daha fazla kaymaya engel olmaya matuf bir ince ayar niteliğindedir.

MERKEZİN AZICIK KONTROLÜNDEN ÇIKMIŞ ÖZAL’LI YILLAR

12 Eylül ise, özellikle Kürtler arasında yükselen solun önünün kesilmesini, sağın ise Türkiye’yi zorlayabilecek iki uç tehlikeye işaret eden Afganistan’ın komünist işgali altına girmesine ve İran’ın radikal İslamcı bir yöne savrulmasına panzehir olacak kıvamda kontrollü bir İslamizasyon sürecine tabi tutulmasını tercih etmiştir. Özal’lı yıllar ise, bu sürecin aşırı olmamak kaydıyla biraz kontrolden çıkmış haline tekabül etmektedir. Özal’ın toplumun tepesinde Demokles’in kılıcı gibi döndürülen TCK 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırması dönemin şartlarında devrim niteliğinde bir adımdır.

Turgut Özal, sistemin cendereye aldığı, kendi kimliğini ve kültürünü inkâr etmediği müddetçe merkezden dışladığı Kürtlerin (ki 12 Eylül’ün sıkışmışlığı içerisinde radikalleşen Kürt siyasal hareketi bu süreçte PKK ile iyice görünür hale gelmiştir) ve muhafazakarların merkeze akışının önündeki engelleri daha fazla demokratikleşme yoluyla kaldırmanın mücadelesini vermiştir. Özal, bu çabalarında bürokrasi, ordu ve medyadan kısıtlı bir destek de bulabilmiştir.

Ancak, Özal’ın bu temkinli girişiminin bedelini hem Eşref Bitlis ve Adnan Kahveci gibi destekçilerinden bazıları hem de büyük bir ihtimalle bizzat kendisi hayatlarıyla ödemişlerdir. Yıllar önce Kartal Demirağ’ın binlerce kişinin gözleri önünde gerçekleştirdiği Özal’a suikast girişiminin arkasındaki güçlerin araştırılamamış bile olması merkeze ne tür dinamiklerin hâkim olduğunu anlatmaya yeter.

MAFYANIN DEVLETLEŞTİĞİ DEVLETİN ÇETELEŞTİĞİ RUTİN DIŞI YILLAR

JİTEM ve Hizbullah gibi yan unsurların da katkısıyla, merkezin rutin dışı derin müdahaleleriyle çevrenin önü iyice tıkanırken ülke, 1993 örtülü darbe sürecinin içerisine savrulmuştur. Tıpkı bugünkü gibi köyler, kasabalar yakılmıştır. Mafyalar devletleşirken devlet çeteleşmiştir. Ülke Beyaz Torosların cirit attığı, 17 binden fazla insanın faili meçhullere kurban verildiği bir karabasan dönemi yaşamıştır. Yerleşik merkezi gücün sol renkli çevreye alabildiğine abandığı bu aşırı doz, çevreyi bu sefer siyasal İslamcı bir kanal üzerinden merkeze akmaya zorlamış, ancak, bu girişim de 1997 yılında başlayan 28 Şubat süreci ile güçlü bir darbe yemiştir.

Sürekli analiz eden ve öğrenen bir mekanizma olan merkez, iktidar iplerini elinden kaçırmamak adına şekilden şekle girmiş, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 1993 ve 28 Şubat örneklerinde olduğu gibi her seferinde farklı bir yöntem denemiştir. Son ve belki de en vurucu hamlesini ise çok daha çetrefil, çok daha sofistike bir yöntemle devreye sokmuştur.

Eski yöntemlerin kesin sonuç üretecek şekilde tam olarak işe yaramadığını anlayan merkez, Abdurrahim Karslı, Abdurrahman Dilipak ve Ali Bulaç’ın şahit olduğu, ileriki yıllarda ortadan kaldırılacak olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun bizzat tecrübe ettiği şekilde, çevreyi çevreden görünen biri üzerinden uçuruma sürüklemeye, bir nevi intihara sevk etmeye yönelmiştir. Çevrenin kendisi kalarak merkezde sahih bir şekilde yer almaya yönelik onlarca yıllık çileli çabalarını köklü bir şekilde imhanın yolu da böylece bulunmuştur.

Çevreden görünüp çevrenin merkezdeki tüm varlığını ve merkezin iktidar alanlarına nüfuz etmek suretiyle çevrenin hak ettiği payı alma çabasını bir daha belini doğrultamayacak şekilde sonlandırmayı amaçlayan sürecin maşası olarak Erdoğan ve kullanışlı yoz avanelerinin önü alabildiğine açılmıştır. Olmazlar oldurulmuştur. Erdoğan, sürekli bıçak sırtı yürüyormuş izlenimi verdiği siyaset sahnesinde, tüm meydan okumaları tek tek ve “kahramanca” bertaraf etmiştir. Böylece, çevre unsurlarının gönlünde taht kurması sağlanan Erdoğan, zamanla çevrenin merkezdeki bütün kazanımlarının kökünün sinsice kazınmasının kullanışlı bir maşası haline getirilmiştir.

ÇEVREDEN MERKEZE KANAL OLAN HİZMET’İ ERDOĞAN’SIZ BİTİREMEZLERDİ   

Derin merkez, çevrenin en akılcı yöntemlerle merkeze akmasına meşru ve geniş bir kanal olan Hizmet Hareketi’ni yok etmeyi bu şekilde planlamıştır. Doğruya doğru, Erdoğan’ı bulunduğu yere ve konuma getirmemiş olsalardı böyle bir şeyi başarma ihtimalleri de asla olamazdı. Zaten muvazaalı hamlelerle Erdoğan karşıtı gibi görüntü verilen her defasında Erdoğan’ı daha da güçlendiren yöntemlerin sürekli tekrarlanmasının tüm bunların bir plan dahilinde olması dışında bir açıklaması olamaz herhalde. En fazla Müslüman, en fazla İslam, en fazla Ümmet, en fazla millet demeye yatkın bir siyasi enstrüman olarak Erdoğan’ın devri iktidarında tüm bu unsurların tarihinin en büyük çöküşünü yaşıyor olması da sanırım tesadüfle açıklanamaz.

Belki taa baştan, hani o şiiri okuduğu andan veya çok daha öncesinden itibaren merkezin mega planları, uzun dönemli hedefleri doğrultusunda kurgulanan bir figür olan Erdoğan sayesinde 28 Şubat’ın başlangıçta çatışmacı yöntemlerle bin yılda gerçekleştirmeyi öngördüğü hedeflere, içerden ele geçirmeci, çökertmeci bu eksantrik/asimetrik yöntemle çok daha hızlı ulaşabildiğini tespit ve takdir etmeliyiz. Erdoğan’ın büründürüldüğü konum dışında, toplumun yüzakı, milletin gözbebeği Hizmet Hareketi’ni bu ölçüde şeytanlaştırmaya, on binlerce masum insanı hapsetmeye, binlerce güzide kuruma çökülerek yok etmeye herhalde kimsenin gücü yetmezdi. Türkiye’de bunu yapmaya muktedir dinamikler her zaman bulunsa bile normal şartlarda halk böyle bir şey yapmalarına asla müsaade etmezdi.

MERKEZİN KİRLİ MAŞASI ERDOĞAN’IN VAZİFESİ HENÜZ BİTMEDİ

Hizmet Hareketi’ne karşı adi ve pis bir maşa olarak kullanılan Erdoğan’ın kirli vazifesi henüz sona ermiş değil. Tıpkı bir zamanlar Hizmet Hareketi’nin sözcülüğüne kendisini yakıştıran Hüseyin Gülerce ve benzeri karakter artıkları üzerinden Hizmet’e yapılmaya çalışılanlar gibi, Erdoğan’ın müraice dillendirdiği söylemler üzerinden temsil ettiği izlenimini yarattığı ne kadar değer varsa kendisine tahrip ettirilmeden vazifesi sona da ermiş olmayacak. Hizmet Hareketi’ne yönelik soykırım ölçeğine varan kıyımlara maşalığı Erdoğan’dan başkası yapamayacağı gibi diğer muhafazakâr kitleler ve Kürtler gibi diğer çevre dinamiklerini de konvansiyonel merkezin ta baştan kurguladığı geleneksel konumlarına itmeyi ya da kökten yok etmeye maşalığı da Erdoğan’dan başkası hakkıyla yapamaz.

Sanılmasın ki, alçakça zulümlere ortaklıklarıyla her biri diğerinden daha kokuşmuş ve yozlaşmış olan AKP cenahından, hele hele yönetim konumundakilerinden, herhangi birinin başına bir şey gelmesine üzüleceğim. Elbette ki öyle değil ama, şöyle ya da böyle bir zamanlar çevrenin merkeze akışının önemli figürleri olan, son dönemde ise Erdoğan’ın derin merkeze maşalığına maşalık eden bazı yoz siyasetçilerin, karakter yoksunu belediye başkanlarının ve omurgasız bürokratların Erdoğan üzerinden tasfiyesini bu genel fotoğraf üzerinden okumanın yine de isabetli olacağı kanaatindeyim.

ERDOĞAN’LA İŞLERİ BİTTİĞİNDE ERDOĞAN’IN DA İŞİNİ BİTİRECEKLER

Başörtüsü, imam hatipler, camiler, İslamcı söylemlerle İslam’ın en büyük savunucusu gibi müraice rol kesen Erdoğan’a, tüm bunlar adına ne varsa tek tek yok ettirildiğini de göreceğiz maalesef. Şundan eminim ki, Erdoğan’la işleri bittiğinde Erdoğan’ın işini de bitirecekler. Erdoğan’dan geriye ise Milli Şef dönemini bile aratacak bir enkaz kalacak. Dindarların tüm nefes borularının kesildiği, imam hatiplere, Kur’an kurslarına, belki camilere bile kilit vurulduğu, ezanın bile yasaklandığı, başörtüsünün değil askeri okullarda göstermelik serbestliği sokakta bile yasaklandığı baskıcı bir rejimin yeniden ihya edildiğini göreceğiz çok büyük bir ihtimalle.

Kabul edelim ki, böyle bir rejimi inşa etmek, refleks olarak çevreyi dışlamaya yatkın merkezdeki şer konsorsiyumu için hiç de zor olmayacak. Merkez dinamiklerinin, bugün Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne ve Kürtlere yaptığının birazcığını adeta Erdoğan’a tapınan geniş kitlelere yapmaları yeterli olacaktır. Sarı öküzü kurda kurban veren sürüler gibi, belaların, şerlerin ve şerirlerin önünde on yılların emeğiyle, büyük fedakarlıklar ve çilelerle inşa edilmiş setleri yıkanlar kaçınılmaz olarak yıkıntılar altında kaldıklarında o setleri çok arayacaklar. Ama nafile…Yani mevzu ne yoz ve yobaz Gökçek, ne yoz ve yobaz Topbaş, ne de diğerleri… Mevzu da ihanet de çok derin…

Bu yazıyı ister bir komplo teorisi olarak okuyun, ister bir kehanet, isterseniz bir analiz olarak. Sürecin sonunu ve bugün destek verenler üzerindeki yakıcı ve kaçınılmaz sonuçlarını görmeye başladığımızda belki hatırlarsınız…

[Bülent Keneş] 7.10.2017 [TR724]

Kuzey Irak’a askeri müdahalenin sonuçları ne olur? [Göksel İlhan]

AKP Hükümeti, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) 25 Eylül’de yapılan referandumu ulusal güvenlik tehdidi olarak kabul ettiğini beyan etti, askeri müdahale de dâhil, seçeneklere hazır olduğunu duyurdu. Bu yönde Irak ve İran ile askeri iş birliğine yönelik adımlar atıldı, Irak askerleri ile sınırda tatbikat başlattı. Hükümet, Irak’ın kuzeyinde yapılan referandumu muhtemel bir harekâtın gerekçesi olarak göstermekte. 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye, İngiltere ve Irak arasında Türkiye-Irak sınırını kesinleştirmek maksadıyla yapılan Ankara Antlaşması’nın Türkiye’ye Irak’a müdahale etme imkânı verdiği iddia edilmekte. Hükümetin bu günlerde attığı adımlar; uluslararası konjonktürün iyi okunamadığını, Irak’a muhtemel bir harekâtın sonuçları konusunda kapsamlı ve detaylı hazırlık ve inceleme yapılmadığını gösteriyor.

Bugünkü problemler geçmiş dönemdeki politikaların sonucudur. 2003 Irak Savaşı’ndan bu yana AKP Hükümetinin izlediği yanlış ve yetersiz politikalar Irak’taki referanduma ve Kürtlerin bağımsızlığı konusundaki gelişmelere katkı yapmıştır. AKP’nin Suriye İç Savaşını kışkırtma ve IŞİD, El-Nusra da dâhil radikal muhalif gruplara verdiği destek konularında yaptığı vahim hatalar, Suriye’deki problemlerin kaynağını teşkil etmektedir. Bu yanlışların yanında, Türkiye’nin son dönemde attığı adımların da sürdürülebilir ve sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bağımsız politikalardan sıkça bahseden AKP yönetimi Suriye ve Irak konularında attığı adımlarla Türkiye’nin dış politikasını hiç olmadığı kadar Rusya, İran ve ABD gibi güçlere bağımlı hale getirmiştir.

ULUSLARARASI KONJONKTÜR

Devletler ekonomik, siyasi, sosyal bütün yol ve yöntemleri tükettikten sonra askeri gücün kullanımına karar verirler. Askeri gücün kullanılmasına karar verilirken; sonradan ortaya çıkacak komplikasyonların, askeri güçle birlikte kullanılacak diğer güç unsurlarının koordinasyonunun, en nihayetinde kurulacak yeni durumun sürdürülebilir olmasının ve askeri gücün nasıl geriye çekileceğinin çok detaylı şekilde planlanması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin son dönemdeki politikalarına bakıldığında, devletlerarası ilişkilerde kaçınılması gereken fırsatçılık, acelecilik, oldubittiye getirme, önce adımları atıp planlamayı yol güzergâhına bırakma gibi temel hataların yapıldığı görülmektedir. Türkiye’nin, 15 Temmuz sonrasında Suriye’de olduğu gibi, sorunların çözümü için diplomasi adımlarını atlayarak doğrudan askeri güce başvurması yanlışları tüm açıklığıyla göstermektedir.

IKBY tarafından yapılan referanduma gelen tepkilere bakıldığında, Rusya, ABD, AB ve İngiltere gibi güçlerin referanduma doğrudan itiraz etmedikleri, sadece zamanlamasını erken buldukları görülmektedir. Referanduma doğrudan karşı çıkan İran, Irak, Suriye ve Türkiye’dir. Halen Irak yönetimi üzerinde en fazla etkin olan iki güç ABD ve İran’dır. İran’ın referanduma itirazının konjonktürel ve geçici bir tutum olduğu, IŞİD tamamen bertaraf edildiğinde ve Suriye İç Savaşı sona erdiğinde, İran’ın bu konuda Türkiye’nin yanında durmayacağı değerlendirilmektedir. Trump yönetimindeki ABD, şu an için referandumu zamansız bulsa da bu ülkenin uzun vadede, Irak’taki Kürtlerin bağımsızlığını açıktan destekleyen İsrail’in politikalarından ayrılmayacağı tahmin edilmektedir. Son dönemde AKP Hükümetinin Suriye’de birlikte hareket ettiği Rusya dahi Irak’taki Kürtlerin gelecekte bağımsız bir devlet kurmalarına karşı net bir tavır ortaya koymamaktadır.

Benzer durum Suriye’deki Kürtlerin otonom ve gelecekte muhtemel bağımsız bir yönetime sahip olmaları konusunda da görülmektedir. 15 Temmuz’dan sonra ani bir kararla Suriye’ye Orduyu sokan AKP yönetimi harekâtın asıl amacının Suriye’deki Kürt bölgelerinin birleştirilmesini önlemek olduğunu iddia etmiştir. Ancak Türkiye, IŞİD ile girişilen kısıtlı ve TSK’ya orantısız kayıplar yaşatan çatışmanın ardından Kürtleri Fırat’ın doğusuna atma konusunu dillendirdiğinde karşısında Rusya ve ABD’yi bulmuştur. Suriye’de Türkiye’nin askeri varlığı ancak Rusya’nın onayı ile devam edebilmektedir. Gelecekte ABD ve Rusya Suriye’nin geleceği konusunda anlaştıkları anda Türk Ordusunun Suriye’de kalması mümkün olmayacaktır. Hatta Türkiye askerini geri çekmeme konusunda ısrar ederse, bu güçler tarafından zorla çıkartılacağı dahi söylenebilir.

Diğer taraftan, AKP Hükümetinin son birkaç yıldır meşru Irak yönetimini dışlayarak, petrol ticareti gibi konularda IKBY ile doğrudan ikili ilişkilere girmesi, IKBY’nin memurlarının maaşlarını ödeyecek kadar ilişkileri dengesiz şekilde ileriye götürmesi, yaklaşık 500 Türk askerini Irak’ın tepkilerine rağmen IKYB’nin Başika eğitim kampında konuşlandırması ve Peşmergelere eğitim vermesi, referandum sürecinde IKYB’nin elini kolaylaştıran hususlar olmuştur.

ULUSLARARASI HUKUK

Türkiye ile Irak arasında 1926 yılında imzalanan Ankara Sınır Antlaşması, yandaş medyanın lanse ettiği gibi Kerkük ve Musul konularında bir garantörlük antlaşması değildir. Bu antlaşma Kıbrıs konusunda olduğu gibi Türkiye’ye herhangi bir garantörlük statüsü tanımamaktadır. 1959 yılında İngiltere, Türkiye ve Yunanistan devletleri ile Kıbrıs’taki Rum ve Türk toplumları arasında imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmalarının Türkiye’ye tanıdığı garantörlük Ankara Antlaşması için geçerli değildir. Aksine Türkiye bu antlaşma ile Musul ve Kerkük üzerindeki tüm haklarından İngiltere ve Irak lehine vazgeçmiştir. Antlaşma Irak ile Türkiye’nin sınırını kesinleştirmek maksadıyla imzalanmıştır. Ankara Antlaşması ileri sürülerek Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine müdahale etmesi Türkiye’yi haksız ve işgalci durumuna düşürür ve altından kalkılması zor komplikasyonlara sebep olur.

Türkiye Irak ile anlaşarak Irak’ın kuzeyine askeri müdahalede bulunsa dahi, Türkiye’nin insan hakları ihlalleri ve orantısız güç kullanımı gibi bahanelerle uluslararası kamuoyunda yalnız bırakılacağı ve çekilmeye zorlanacağı aşikârdır. Diğer yandan Irak yönetimi ve IKBY ile bağımsızlık konusunda anlaşırlarsa – ki anlaşma olasılığı yüksektir – müdahaleden sonra Türkiye derhal Irak’tan çıkmak zorunda kalır. Aksi halde işgalci durumuna düşer ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yaptırımları ile karşı karşıya kalır.

Bugünlerde Türkiye ile birlikte hareket eden Irak’ın, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine kapsamlı ve kalıcı bir şekilde müdahale etmesini tasvip edeceğini beklemek gerçekçi değildir. Türkiye’nin Irak’ın onayını almadan bu ülkede atacağı kapsamlı ve kalıcı her askeri adım ülkeyi aynı anda Irak, İran, ABD ve Rusya ile karşı karşıya getirir ve işgalci durumuna düşürür. Dahası ülkemizi diğer ülkelerin politik ve askeri müdahalesine de açık hale getirir. İşgalci durumuna düşecek bir Türkiye’ye özellikle ülkenin Güneydoğunda yaşanan Kürt problemi ile ilgili görülmemiş baskıların yapılacağı muhakkaktır. Bu baskılar, Türkiye istemese de büyük güçlere, Güneydoğuda Kürtlerin yaşadığı bölgenin kendi yönetimlerine sahip olması konusunda çok daha büyük ve kapsamlı adımlar atma fırsatı verecektir.

ASKERİ AÇIDAN DEĞERLENDİRME

15 Temmuz’dan sonra yürütülen kasıtlı, hukuksuz ve çok geniş kapsamlı tasfiyelerin sonucunda TSK’nın düşünme, planlama ve yönetim kapasitesi büyük bir yıkıma uğramıştır. Moral dibe vurmuş, personelin birbirine güveni ortadan kaybolmuştur. Türk Hava Kuvvetlerinde yaşanan kıyım sonucunda savaş uçakları uçurulamaz duruma gelmiştir. Diğer yandan Perinçek, Ergenekon, SADAT ve illegal diğer yapılanmaların hâkimiyeti ele geçirdiği ve AKP’nin hızla siyasallaştırdığı TSK’nın iç yapısı 1912 Balkan Savaşları öncesi Osmanlı Ordusu’nu andırmaktadır. Son döneminde İttihat ve Terakki Partisinin ve Enver Paşa’nın zorlamasıyla 1. Dünya Savaşı macerasına itilen Osmanlı Devleti ortaya çıkan komplikasyonların sonucunda parçalanmaktan kurtulamamıştır. Benzer durum Türkiye için de söz konusu olabilir.

Türkiye tek taraflı olarak Irak’a karadan müdahale ederse uluslararası toplumda tamamen yalnızlaşır. BM yaptırımları ile karşı karşıya kalır. Irak’ın yanında ABD, Rusya, hatta İran’ı karşısında bulur. Cumhuriyet tarihindeki en zayıf olduğu dönemlerden birini yaşayan TSK’nın, bu haliyle, gücünün sınanacağı, uzun süreli bir savaşa girmesi oldukça yıpratıcı olur. Peşmerge güçlerinin TSK tarafından ezilmesine büyük güçler müsaade etmezler. Rusya’nın S-400 yerleştirmesi sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye’de Rusya’nın izni olmadan harekât yapamaz ve uçak uçuramaz duruma gelmiştir. Benzer durum Irak’ta ABD’nin Patriot’ları Irak’ta konuşlandırması sonucu Irak’ın kuzeyinde de tekrarlanabilir. Hava harekâtı ile birlikte müşterek yürütülemeyecek bir kara harekâtı Türkiye’ye sadece hezimet getirir. Diğer yandan TSK ve özellikle Hava Kuvvetleri uzun süreli bir savaşı ABD desteği olmadan yürütülebilecek kadar milli silah ve sistemlere sahip değildir. Yıllardır süren AKP yönetimi de bu durumu değiştirme konusunda kararlı ve kapsamlı adımlar atmamıştır.

MACERACI POLİTİKALAR

AKP Hükümeti karşılaştığı hemen her problemi, iç ve dış politikadaki vahim hatalarını örtmek, demokrasinin diktatörlüğe dönüştürülmesinin mazereti haline getirmek, gelecek seçimlerde iktidarını garantiye alacak şekilde iç kamuoyunu ikna etmek ve oylarını artırmak için fırsat olarak kullanmaktadır. Atılan adımlardan beklenen sonuçlar gelmeyince, giderek daha riskli ve makuliyetten uzak adımlar atılmaktadır. Hükümet Suriye ve Irak’ta karşı karşıya kaldığı problemleri samimi olarak çözme yaklaşımından yoksundur. Aksine iç ve dış politikada karşı karşıya kaldığı problemleri örtmek ve ortadan kaldırmak maksadıyla, dış politikada karşılaşılan problemleri suiistimal etmekte, kendisine hareket alanı açmaya çalışmaktadır.

AKP yönetimi tarafından ortaya konulan politikalar, Osmanlı Devleti’ni 1. Dünya Savaşına sürükleyen maceracı politikaları andırmaktadır. Türkiye’nin kapsamlı ve kalıcı olarak Irak’a müdahalesine bölge ülkelerinin ve büyük güçlerin onay vermesi mümkün görülmemektedir. Aksine böyle bir müdahale bir taraftan Türkiye’yi işgalci ve uluslararası hukuku tanımayan bir ülke konumuna düşürürken diğer yandan ülkemizin Güneydoğusunu şimdiye kadar hiç olmadığı kadar diğer güçlerin politik ve askeri müdahalesine açık hale getirir. Türkiye’nin geleceği için Irak’ın Kuveyt’i işgali sonucunda yaşananlara benzer senaryolara perdeleri aralar.

[Göksel İlhan] 7.10.2017 [TR724]

Bir aşk hikâyesi (8) [Bekir Salim]

Haftada bir yazınca seri yazılar yazmak uygun olmuyor. Okuyucu haklı olarak unutuyor bir hafta önce ne yazıldığını… Demek ki, Genel Yayın yönetmenim o yüzden “haftayı bekleme, aşk serisini her gün yaz” demiş. Okuyucunun unutması bir yana, yazan da her an o yoğun duygular içinde olamıyor. İnsan içinden gelmeden, hissetmeden aşkı nasıl yazsın!

Rahmetli Necip Fâzıl “Babıâli”sinde sanatkâr hokkabazlıklarından bahsederken Abdülhâk Hamid Tarhan’ın eşi Fatma Hanımın ince hastalıktan ölümü üzerine yazdığı meşhur “Makber” şiirini ele alır.

“Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu ah-u zâr kaldı.
Şimdi buradaydı, gitti elden,
Gitti ebede gelip ezelden.
Ben gittim, o haksar kaldı,
Bir köşede tarumar kaldı,
Baki o enis-i dilden, eyvah,
Beyrut’ta bir mezar kaldı.”

Meğer Hamid, daha eşi ölmeden öldüğünü varsayarak bu şiiri yazmış…

 ******

Büyük bir gazeteci “aşk” konulu sokak röportajları yapıyor. Maksat en iyi aşk tarifini yakalamak… Filozof, entelektül, bakan, genel müdür, bakkal, kasap, çoban… Herkese soruyor:

“-Sizce aşk nedir?”
Övünmek gibi olmasın da, gene en iyi cevap bir Erzurumlu dededen geliyor:
“Gardaş sen gızi seversen, gız seni sevmez. Ahan işte, aşk budur…”

Fuzulî diyor ya:

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb,
Kılma dermân kim helâkim zehri dermândadır…”

Vuslat aşkı bitiriyor mu ne!

 *****

Bana daha lise çağlarında sormuşlardı, “aşk nedir, sevgi nedir?” diye… Akranlarımın,

“Aşk bir turşu suyudur, içmeyenin ağzı sulanır, içenin midesi bulanır.” şeklinde cevap verdiği zamanlar…

İki benzetmeyle cevap vermiştim:

O zamanlar sular haftada bir akıyordu, o da, birden çok tazyikli akıyor, biraz sonra bir “tısss!” sesi eşliğinde tekrar kesiliyordu. Aşk böyle bir şeydi işte; birden deli deli “poffff!” diye akıyor, üstümüzü başımızı ıslatıyor… Sonra “tısss!”… Sevgi öyle değil ama, azar azar, düzenli ve sürekli akan bir çeşme gibi…

Bir de, müteahhit memur karşılaştırması yapmıştım:

Müteahhit bir anda çok paraya kavuşur, sağa sola dağıtır,

“Oğlan yer oyuna sayar,

Çoban yer koyuna sayar…” bir bakar ki kendine beş kuruş kalmamış. Sonra uzun zaman cep delik cepken delik… (Müteahhit derken şimdiki namuslu(!) müteahhitlerden bahsetmiyorum.) Buna aşk diyoruz…

Memur, garibim, az alır ama, hep alır, devamlı alır, devletin teminatı altındadır. Buna da sevgi diyoruz…

Hazır aşkın coşkunluğundan, deli deli akmasından bahsetmişken, benim atışma rakiplerimden büyük bir şairin, hem de çift ayaklı (*), ki bu fevkalâde zordur, bir şiirini paylaşayım: 

Yüce dağın zirvesini kapladım;
Lapa lapa yağamadım başına.
Eteğinden türlü çiçek topladım;
Bir seherde ağamadım döşüne. 

Yakın durma baharımda nakışım,
Coşkuluyken düzensizdir akışım,
Çok yüreği sele verdi bakışım,
Ne hikmetse sığamadım düşüne… 

Çoban olup sevdaları güden de,
Hücrelerim tutuşur tüm bedende,
Yüz çevirdin; ay tutuldu gidende,
Güneş olup doğamadım peşine. 

Bedenimi hasılladım, yoğurdum.
Duygularım sebil ettim, savurdum.
Buzulları sevdam ile kavurdum,
Baharları yığamadım kışına.
Bu şiirin üstüne de artık söz söylenmez… Haftaya hele bakalım ki ne diyeceğiz. Ya nasip… 

********

(*) Çift ayak deyince, ilk dörtlükte iki ve dördüncü mısralar, sonraki dörtlüklerde de dördüncü mısralar halk şiirinde ayak ve redifin kullanıldığı mısralardır. Dikkat ederseniz burada şair “yağamadım”a “ağamadım”ı, “başına” ya da  “döşüne” yi uydurmuş. Bunu çok büyük ustalarda ancak görebiliriz.

[Bekir Salim] 7.10.2017 [TR724]

Koltuğa oturanın kalkmadığı partiler [Türk Sağı’nın hikâyesi-13] [Kemal Ay]

Demokrasinin işlemesi için gerekli uygulamalardan birisi, siyasetçilerin, özellikle liderlerin başarısız olduklarında yahut uzun süre iktidarda kaldıklarında kenara çekilebilmelerini sağlamaktır. Bu, monarşilerin işlememeye başlamasıyla demokrasiyi icat etmemizin de sebebi. Siyaset kurumunun sürekli tazelenmesi gerekir ki, ülkeler çağa ayak uydurabilsinler, toplumlar kendi birikimlerini bu kuruma aktarabilsinler. Winston Churchill’in İkinci Dünya Savaşı’nda türlü hünerler sergileyip Hitler’i alt etmesinin ardından yapılan seçimlerde İngiltere’nin onu seçmemesi, ‘demokratik olgunluk’ olarak anlatılagelir. Zira ‘savaş kahramanı’ olarak Churchill’in seçimden çıkması, onu belki de ‘dokunulmaz’ kılacaktı fakat halk buna engel oldu.

6 KEZ GİTTİM 7 KEZ GELDİM…

Türkiye Cumhuriyeti’nde ise işler böyle yürümüyor pek. Atatürk’ün 1920’de kurulan Meclis’teki günlerini de sayarsak 1938’deki ölümüne kadar tartışmasız lider olması, muhtemelen sonraki dönemde de siyasîlerin iştahını kabartmış. Bir istisna İsmet İnönü’nün çok partili sisteme geçerek koltuğunu devredebilmesi. Ancak onun da 1938’de devraldığı CHP’yi, Bülent Ecevit’e bırakması için 1972’ye kadar beklememiz gerekecektir. Ecevit de 1960’larda başlayan aktif siyaset hayatını 2002’ye kadar sürdürdü. Süleyman Demirel, ‘Bu fötr şapkayla 6 kez gittim 7 kez geldim’ demişti. 1962’de başladığı siyasî kariyerini 2000 yılında o da zorla noktaladı. Cumhurbaşkanlığının son günlerinde 5+5 formülünü önererek, devam etmeye çalıştı. O sıralar katıldığı bir TV programında seyircilerden birisi, ‘Dedemi yönettiniz, babamı yönettiniz, şimdi de benim neslimi yönetiyorsunuz, yeter artık’ demişti.

Sağ partiler ‘etkili liderler’ çıkarmakla övünür genelde. Menderes’in liderliği tartışmalıdır (çünkü Celal Bayar faktörü önemlidir orada) ancak Demirel’le başlayan popüler/karizmatik liderlik, yıllar boyu taklit edilmiştir. Ülkücülüğü ‘icat eden’ Alparslan Türkeş de bunlardan birisi. 27 Mayıs darbesinde görev aldıktan fakat Milli Birlik Komitesi’nce sürgün edildikten sonra, 1963’te başladığı siyasî macerası, 1997’deki ölümüne dek sürdü. Kurduğu partiler hiçbir zaman geniş kitlelere açılamadı fakat ‘Ülkücü gençlik’ dediği bir fenomeni oluşturmayı başardı. Sağcılığın Türkçülük kolunu, Nihal Atsız gibi seküler bir isimden devralıp muhafazakârlıkla barıştırdı. Öyle ki 1991 genel seçimlerine, Aykut Edebali’nin (Yeniden Milli Mücadeleciler) Islahatçı Demokrasi Partisi ve Türkeş’in Milliyetçi Çalışma Partisi, Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi çatısı altında girmeye karar verdiler [1].

LİDERLİK İÇİN DOĞRU ZAMANI BEKLEME

Sağda ‘liderlik’ meselesi önemsendiği için de, ‘lider olma potansiyeli’ taşıyan kimseler çoğunlukla partilerden uzaklaştırıldı bugüne kadar. 12 Eylül’de hapis yatmış kimseler siyasete döndüklerinde, popüler figürler hâline gelmişlerdi. Bunlardan birisi Muhsin Yazıcıoğlu’ydu. 1991 seçimlerindeki ittifakla Sivas’tan milletvekili seçilmiş, bir yıl sonra da 5 milletvekili arkadaşı ile partiden ayrılmıştı. Ayrılma gerekçeleri arasında ‘partinin siyasi anlayışıyla uyuşamamak’ vardı ancak Türkeş’le arasında sessiz sedasız bir ‘liderlik mücadelesi’ olduğu da dillendiriliyordu. Evvela Yazıcıoğlu, Erbakan’la bir ittifak kurulmasına itiraz etmişti. Seçildikten kısa süre sonra da partiden bir hayli önemli ismi alarak ayrıldı. Bu yüzden MÇP (sonraları MHP olacak) içerisinde ‘hain’ ilan edildi.

Yazıcıoğlu’nun Erbakan’la ittifaka yanaşmadığını fakat 1995 seçimlerine ANAP’la ittifak kurarak Meclis’e girebildiğini biliyoruz. Seçildikten üç ay sonra partisine dönecekti. Bu seçimden sonra uzun süre partisinin Türk sağında bir etkisi olmadı fakat 2007’de memleketi Sivas’tan ‘bağımsız aday’ olarak Meclis’e girdi. Sonra yine BBP’nin genel başkanı oldu. MHP’de ise Türkeş’ten sonra partinin oğlu Tuğrul Türkeş’e geçeceği bir süre konuşulsa da, ‘Devlet Ağbi’ olarak bilinen ve ketum bir siyasetçi olan Devlet Bahçeli, partiyi devraldı. 1997’den bugüne, 2002 seçimlerindeki hezimetten sonraki kısa arayı saymazsak, partinin başında ve yakın zamanda kendisini koltuğundan etmek isteyen ‘hainlere’ karşı harekâtı püskürtmeyi ‘başardı’.

TEŞKİLATÇILIK, KARİZMA VE ‘VEFA’

Türk siyasetinde lider kültü, önemli bir dinamik. Liderlik de genelde ‘teşkilatçılık’ dediğimiz beceriden ileri geliyor. Etrafınızdaki insanları etkileyecek bir ‘karizmaya’, sağlam bir hikâyeye ve ‘vefalı’ olmaya ihtiyacınız var. Karizma, belirli bir çaba ile üretilebilir bir şey. Medyayla iyi ilişkilere bakan tarafları var. Türk siyaseti sürekli baskı altında tutulduğu için hikâyeden bol şey yok. Vefa da, bir şekilde size faydası dokunmuş insanları hiç unutmamak ve günü geldiğinde onlara geri ödeme yapmak ile ilgili.

Muhsin Yazıcıoğlu, hapis yatmış Ülkücülerin ailelerine maddi yardım yapılması için kurulan bir derneğin yöneticisi olarak başlamıştı mesela siyasî kariyerine. Burada yer edindi, çok insanla diyaloga geçti ve ‘vefalı’ olarak anılmaya başlandı. Ancak siyasî hayatı boyunca hep ‘illegalite’ ile anıldı. Abdullah Çatlı ile dostluğu, 1970’lerdeki silahlı eylemlerde bulunduğu iddiaları bunlar arasındaydı. Rahmetli Yazıcıoğlu’nun milliyetçi sağın DNA’sında bulunan anti-komünizm (hakaret seviyesinde), xenofobi (yabancı düşmanlığı, bilhassa Ermeni ve Yahudi) ve ‘devlet için illegal işler yapma’ gibi hususlarda da handikapları mevcuttu. Sivaslı bir ‘muhafazakâr’ olarak Alevilerle ‘öteki’ ilişkisi vardı. Ama son döneminde ‘düzeldiğine’ ilişkin bir kanaat oluşmuştu. (Tabi hakkında asılsız birçok efsane de türetildi. Mesela Maraş olaylarında rolü olduğu sıklıkla dile getirilir fakat olaylarla ilgili haberlerde pek adı geçmez. Kendisi de Maraş olaylarını Ermeni bir vatandaşın tezgahladığı tezini, dönemin sıkıyönetim komutanının ‘uydurması’ değil, inandığı bir gerçek olarak dillendirmiştir.)

KURUMSALLAŞMA BECERİSİ YOK

Türk sağında liderlik kültünün sorunları kadar, hiçbir liderin yerine bir başkasını koyamaması da, ciddi bir problem. Turgut Özal 1989’da Çankaya’ya çıktığında, önce ‘emanetçi’ olarak Yıldırım Akbulut’u partinin başına geçirdi. Fakat partiyi daha fazla kontrol edemeyeceğini anlayınca elini çekmek zorunda kaldı ve ANAP’ın başına Mesut Yılmaz geçti. Benzer bir ‘çatışma’ DYP’de de yaşandı. Demirel, cumhurbaşkanı seçildikten sonra partiyi devralan Tansu Çiller, DYP’nin oylarının erimesine mâni olamadı. Kısa süreli başbakanlık yapsa da, asla Demirel kadar popüler ve güçlü bir liderlik sergileyemedi. Nitekim Mesut Yılmaz da, mirasyedi olarak öne çıktı. Türkeş’ten sonra Bahçeli’nin ‘başarılı’ olarak geleneği sürdürdüğü düşünülebilir zira 1999’da DSP-ANAP-MHP koalisyonuna imza atarak, Türkeş’in Başbakan Yardımcılığı ‘rekorunu’ egale etmeyi başardı. Ancak MHP’nin oylarının yükselmesi Bahçeli’nin maharetinden çok, konjonktüreldi. PKK meselesinin çok konuşulduğu zaman dilimlerinde toplum MHP’ye yöneliyordu.

SİYASETTE HEP AYNI EZBER

27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra Türk siyaseti öyle ya da böyle yeni bir dil inşa edebilir, farklı tarzlar ortaya çıkabilirdi. Fakat Demirel’in ‘popülizmi’, 1950’lerin DP-CHP çatışmasını yeniden siyasetin merkezine taşıdı ve bu şekilde bir ‘geriye dönüş’ yaşattı. 1971 Muhtırası’ndan sonra teknokrat hükümetleri kurulmuş, siyasetin gerilimi düşürülmek istenmişti fakat 1970’lerin Milli Cephe Hükümetleri, krizin sürekli tırmandırılmasını sağladı. Siyasi aktörlerin bir araya gelip kriz çözme başarısı sergileyememeleri, 12 Eylül darbesinin en büyük bahanesiydi. Hemen her gün birileri ölüyordu. Karşımızda yine aynı aktörler vardı üstelik. Seçim kaybetseler de bir yolunu bulup geri dönüyorlardı. Nitekim 12 Eylül’den sonra da döndüler. 1990’ların kutuplaşmaları da, aynı aktörlerin, ezberledikleri siyaseti topluma dayatmalarının eseriydi. Özal’ın çabaladığı ‘uzlaşmacı’ siyaset, bir anda yerini Türk sağının klasik polemikçiliğine bırakmıştı. Özal da bu oyuna çabucak geldi ve hem Demirel’le hem de diğer muhalif parti liderleriyle ağız dalaşlarına girişti.

PARTİ GELENEĞİ DİYE BİR ŞEY YOK

Liderlerin bu kadar belirleyici olduğu bir ortamda, ne siyasi partiler ‘kurumsal yapılar’ olarak ön plana çıkabildi, ne de liderlerin etrafındaki insanlar ilkelere ve prensiplere göre hareket edebildi. Mesela İngiltere’de otoriter eğilimler gösteren Margaret Thatcher, seçimleri kazandığı hâlde Muhafazakâr Parti’nin ileri gelenleri tarafından yalnızlaştırılarak görevinden azledilmişti. Parlamenter demokrasisiyle meşhur İngiltere’de bir sürü lider gelip geçti fakat Muhafazakâr Parti, İşçi Partisi ve Liberal Parti arasındaki mücadele yüzyılı aşkındır sürüyor. Her dönemde bu partiler yeni çağa uygun siyaset belirlemeyi, ona göre liderler çıkarmayı başardılar. Türkiye’de siyasi partiler, çoğunlukla tek bir isim etrafında kurgulanıyor ve onun partiden ayrılmasıyla, parti de teşkilat da dağılıyor. CHP dışında köklü bir parti olmaması, CHP’nin de ‘gelenek üretimi’ konusunda tarihsel zorunlulukları aşacak bir çaba sarf edememesi ülkenin siyaset kültüründeki problemleri açıkça ortaya koyuyor [2].

2011 seçimlerinden önce, o dönem AB Bakanı olan Egemen Bağış’la bir grup gazeteci olarak ayaküstü sohbet etmiştik ve Bağış o zaman bize, ‘Oyların yüzde 40’ını Erdoğan alıyor, eğer çok çalışırsak yüzde 50’ye taşıyabiliriz’ demişti. Sadece siyasi partilerin değil, toplumun da siyasetle ilişkisindeki sorunlardan birisi bu. İnsanlar güvenebileceği bir parti ararken, sadece lidere odaklanıyor ve onun etrafında neler olup bittiği ile ilgilenmiyor. Bu da iyi bir imaj çalışmasıyla ve makul miktarda kabiliyetle, Türkiye’de siyasi liderlik yapmanın ‘kolay’ olduğunu çağrıştırıyor. Gelgelelim, kalıcı siyasi gelenek ve sağlıklı, demokratik bir seçmen kültürü çıkmıyor buradan. Türk sağının lider kültü takıntısı, oradan oraya savrulan, idealleri ve prensipleri her seçim döneminde yenilenen milletvekilleri üretmekten başka işe yaramıyor.

***

[1] 1991’deki bu ‘koalisyon’ ilginç bir şekilde bugün de sürdürülüyor. Yeniden Milli Mücadeleciler, MHP’liler ve Milli Görüş kökenli AKP’liler, son 3-4 senedir bir arada.

[2] Benzer bir problem Türkiye’deki aile şirketlerinde de var. Galiba kurumsallaşma konusunda toplumsal bir zaafımız bulunuyor.

[Kemal Ay] 7.10.2017 [TR724]

Türk Lirası’nı zor günler bekliyor [Semih Ardıç]

Türk Lirası’nda kayıplar arttı. Kayıplar 6 Ekim 2017 itibarıyla ABD Doları için 3,64 TL, Euro için de 4,23 eşiğine geldi. Dolarda 3,64 eşiği geçildiğinde sıradaki fiyat 3,72 TL olacaktır. Euro da 4,25 üzerinde tutunduğu her gün 4,34 TL’ye göz kırpacaktır. Her geri gelişte bu seviyelere gidileceğini bilen şuurlu yatırımcı için döviz toplama fırsatı olacak.

Dolar ve Euro’nun yeniden kıymet kazanmaya başlaması sürpriz değil. ABD Merkez Bankası (FED), Ekim’den itibaren piyasadan ortalama 10-15 milyar dolar nakit çekeceğini ilan etmesine etti de Türkiye başka maceraların peşinde koştuğundan kimse oralı olmadı. Üstelik ABD’de faizler de artıyor. 2018’den itibaren Avrupa Merkez Bankası (ECB) da bankalara ‘parti bitti, dağılın’ diyecek.

İKAZLARA KULAK ASILMADI

Döviz açığı olan bir ekonomi için hayati kıymetteki ikazların ve adımların ıskalanmasının maliyeti haliyle kontrolden çıkıyor.

Türkiye’nin dış borcu 431 milyar dolar. Özel sektörün varlıklarından mükellefiyetini düştüğümüzde 220 milyar dolar gibi insanın uykularını kaçıran devasa bir açık karşımızı çıkıyor. Bu kadar döviz açığı olan bir ekonomi ve hür teşebbüsün dolar ve Euro cephesinden gelen haberlere bîgane kalmasının izahı yok.

DIŞ BORÇ İKİ HAFTADA 95 MİLYAR LİRA ARTTI

Dövizdeki artışın borçları nasıl katladığının müşahhas misali şu: Ortalama Dolar/TL paritesi iki hafta evvel 3,40 TL idi. O gün dış borçlar için 1 trilyon 465 milyar liraya ihtiyacımız vardı. En son seviye 3,62 üzerinden hesap yaptığımızda tutar 1 trilyon 560 milyar lira oluyor. Dolar 22 kuruş, dış borçlar ise 95 milyar lira arttı. Bu kadar kısa müddette böylesine kabaran bir faturanın altından petrol ve doğalgazı olmayan bir ekonomi kalkamaz.

İki haftada 95 milyar lira kazanmadık ki bu paraları kimseye hissettirmeden ödeyebilelim. Türkiye ekonomisi ‘1 dolar=1 TL olacak’ diyerek bol sıfırlı maaş alan Saray müşavirlerinin ellerinde oyuncağa döndü. Ne dolar 1 TL oldu ne de borçlar azaldı.

YÜKSEK FAİZ BİLE ÇARE OLMADI

İki senedir doları dizginlemek için dünyanın en yüksek reel faizini ödemek mecburiyetinde kalan Türkiye bütçe disiplinini kaybettiği için ilave risklerle de boğuşuyor.

Ekseriyeti elinde bulunduran ve muhalefetin kürsü hakkını elinden alan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, 28 milyar liralık vergi paketini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhtemelen 50 milyar liraya yuvarlayacak. Hesabı düzleştirecekler. Ölümü gösterip vatandaşı sıtmaya razı edecekler. İktidarı kaybettikleri 7 Haziran 2015 seçiminden sonra bu taktiğe sarılmışlardı. Yine ‘Biz gidersek Türkiye elden gider’ masalını pazarlayacaklar. Oysa Hazine ilk defa bu sene ödediği borçtan daha fazla borç aldı. 114 milyar lira az gelince rakam 150 milyar liraya çıkarıldı. Borcu bedava vermiyorlar. Seneye ve akabinde faize en az 15-20 milyar lira daha fazla ödenecek.

BALLI İHALELERİN FATURASI

Bu fatura kabardı, zira Hazine garantili (araba geçse de geçmese de geliri garanti edilen) köprü, otoyol, kamu-özel ortaklığındaki şehir hastaneleri gibi iktidarın gözdesi firmalara verilen ihalelerin payını da not etmek lazım.

Zararın Hazine tarafından ödenmesi işin teknik tarafı. Vatandaş ödüyor bu paraları. Osman Gazi, Yavuz Sultan Selim köprülerinin Hazine’ye senelik yükü şimdiden 1 milyar liraya yaklaştı. Bu nasıl bir ihale ki işletme zararını işçi, memur, esnaf, çiftçi 81 milyon karşılıyor.

17/25 ARALIK 2013’TE DOLAR 4 KURUŞ ARTINCA…

17/25 Aralık 2013’te Yolsuzluk Operasyonu’nu itibarsızlaştırmak için AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘dolar 4 kuruş arttı’ serzenişi ile yan yana konulduğunda bugünkü manzara iflasın ta kendisidir.

O gün 4 kuruşluk artışı ‘sivil hükûmete darbe manşetleri’ ile tarif eden gazeteler iki haftada 22 kuruşluk artışı görmezden geliyor. Dile kolay 95 milyar liralık maliyet ve bunun haber kıymeti yok.

Türkiye’nin kur, TL’nin enflasyonu ve faiz cenahında mukavemet edemeyecek kadar çaresiz kaldığı aşikâr. Hal böyle iken Ankara’da kimse konforundan, şatafattan taviz vermiyor. Buna da ‘itibardan tasarruf olmaz’ izahatını getiriyorlar. İtibar borç altında zillete düşmekle kazanılmaz ki! Bugün borç alan yarın emir alır.

KUZEY IRAK’I DA MALZEME YAPTILAR

Şimdi bu iflası unutturmak için Suriye’ye yeni bir askerî harekât ya da Kuzey Irak üzerinden çıkarılacak sun’i bir gerilim yavaş yavaş tedavüle giriyor. Oysa mevcut riskleri çoğaltmaktan başka bir netice vermeyecek bu taktikler.

Malî risklere jeo-siyasî riskler ilave edildiğinde dolar ve Euro’da hiç tahmin edilmeyen seviyeler aşılabilir ki Türkiye böyle bir döviz şokunu kaldıramaz. Dün gösterge niteliğindeki 10 senelik tahvilde yüzde 12 oranı görüldü. Dolar yükselirken faizler de yönünü yukarı çevirdi. Borsa İstanbul 100 binin altına inmesin diye yapılan cambazlıkların seyrine doyum olmuyor. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi bu cambazlıklar da çöküşü durduramaz.

KATAR’DAN PARA GELMİYOR

Para muslukları hiç olmadığı kadar kapalı. Katar artık imdada yetişmiyor. ABD’de tevkif olunan Reza Zarrab’tan kalan bavul formülleri işlemiyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de ‘bizden uzak durun’ mesajları yolluyor. İran’a yeniden ‘ikinci evimiz’ demek de çare olmaz. Zira İran, Zarrab ile onun patronu Babek Zencani’nin üstlendiği para taşımacılığında Türkiye’de en az 15 milyar dolar kaybetti. İranlılar çalınan parayı geri almadan yeni bir sayfa açmayacak kadar devlet tecrübesini haiz.

İran’a yakınlaşmak için Erdoğan’ın Kuzey Irak’taki Kürtleri düşman ilan etmesi ise hüsran kelimesi ile izah edilebilir. Düne kadar Kürt petrolünü oğlu ve damadı vasıtasıyla İsrail’e satan Erdoğan ailesinin dillere destan tanker filosunun tedai ettirdikleri ortada dururken Türkiye’nin bu mevzuda zerre kadar tutarlı bir siyaseti inşa etme ve muhataplarını ikna etme ihtimali yok.

YÜZDE 50 FAKİRLEŞTİK

Dolar artarken borç faturası kabardığı gibi refah seviyesi de düşüyor. Son üç senede yüzde 50 fakirleştik. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) gece yarısı formül değişikliği dahi bu hakikati değiştiremez. O formül değiştirilmeseydi bugün millî gelir 8 bin doların altına inecekti. Oysa 11 bin doların fevkinde görünüyor.

Nasıl bir gelir artışı ise işsiz sayısı 7 milyonu aştı. Sektörlerinin devi firmalar bile birer birer batıyor. Türk Telekom gibi nakit zengini bir şirket dahi bankalara bir senedir kredi taksitini (540 milyon dolar) ödeyemiyor. En gözde sektör inşaattı. Orada da fiyatlar yüzde 30 geriledi. Turizmdeki kriz zannedildiği gibi geçmedi, derinleşiyor.

İFLASLA YÜZLEŞİYORUZ

Velhasıl Türkiye siyasî ve iktisadî iflasla yüzleşiyor. Bu makalenin mevzuu olmadığından iflasın içtimaî ve ahlakî veçhesine temas etmeyeceğim. Türkiye üzerine hesap yapan herkes iktisadî çöküşe odaklanacaktır. Ötesi maceraperestlik olur.

ABD’nin döviz musluğunu kıstığı bir iklimde Türkiye gibi çorak bir topraktan verimli bir hasat beklenemez. Esasında Bulgaristan’dan saman ithalatı ekonomideki tükenmişliğin hülasası… Oraya kadar düştük.

Dolar alan yanmadı, amma velakin bu söze kanıp bozduranların dili fena yandı. Türk Lirası’nın zor günleri hiç bitmemişti. Dövizin artçı sarsıntıları kısa bir mola verilmişti. O arada Türkiye’nin kaymağını sıyırıp aldılar.

Mola bitti. TL için zor günler kaldığı yerden devam ediyor.

[Semih Ardıç] 7.10.2017 [TR724]

Sivil darbe ve arka planı [Mehmet Efe Çaman]

Türkiye Cumhuriyeti anayasal ve demokratik bir devletti. Demokrasi kıstasları bakımından bardağın yarısı bariz şekilde doluydu. Yani gayet açık şekilde demokratik özellikler tespit edilebilmekteydi Türkiye’de. Bunlar: düzenli ve adil seçimler, işleyen bir güçler ayrılığı (yürütme-yasama ve yargı erklerinin ayrı olması ve yürütmenin, yani hükümetin denetime ve kontrole tabi tutulabilmesi), anayasal düzen ve işleyen bir bürokrasidir. Sağlam bir muhalefet vardı; gerek CHP ana muhalefet olarak, gerekse de HDP ve MHP parlamentodaki diğer gruplar olarak, Türkiye’de AKP ve Erdoğan’dan memnun olmayan farklı kitleleri mecliste temsil edebilmekteydi. Dahası, anayasa ve yasalarla garanti altına alınmış olan insan hak ve özgürlükleri konusunda önemli ilerlemeler kat edilmiş durumdaydı.

Demokratikleşme süreci devam ettiği için, bu standartlar anlamlı bir ivme ile gelişime devam etmekteydi. Kapsayıcı bir vatandaşlık konseptinin geliştiği, etnik azınlıkların – mesela Kürtlerin, Romanların, Arapların vs. – kimliksel özelliklerinin sorun olmaktan çıktığı bir tablo, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü bakımından umut vaat etmekteydi. İşleyen ve giderek şeffaflaşan bir bürokrasi vardı. Tüm bu özellikler, paragrafın başındaki önermenin altını kalınca bir şekilde çiziyordu. Yani demokratik bir ülkenin vatandaşlarıydık.

BU TABLO NASIL DEĞİŞTİ?

Bu tablonun sadece bozulmadığı, tümden ortadan kalktığı, hatta bilinçli bir şekilde imha edildiği ortada. Bu nasıl gerçekleşti? Önce gidişatın anatomisine bakalım. Belirli kırılma noktaları var bu gidişatta. Ergenekon (ve diğer darbe) davaları, Gezi Parkı, 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, Erdoğan’ın 17/25 Aralık sürecine karşı stratejisi, birincil önemde. Ardından, Erdoğan’ın AKP’yi kontrol stratejisi ve nihayetinde açıkça AKP’nin önüne geçişi, iç-dış düşman ve öteki üretimi, MHP’nin muhalefeti bırakması, CHP’de ulusalcıların hâkimiyeti, üst yargı, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması. Bir sonraki majör kırılma ise, 15 Temmuz.

DERİN DEVLET AB SÜRECİNDEN RAHATSIZDI

AB süreci ve Türkiye’nin NATO üyeliğinin, derin devletin hoşuna gitmediği biliniyordu. 1991 yılında Soğuk Savaş’ın sonundan beri, bu yapı Batı kulübünde olmanın Türkiye’ye ayak bağı olduğuna inanmakta. Batı’da olmak, Batı nüfuzu olarak algılanıyor. Batı nüfuzu ile kast edilen, insan hakları ve demokrasi standartları konusunda Türkiye’nin vermiş olduğu taahhütler. 2000’li yıllarda, Türkiye imzalamış olduğu uluslararası çoklu antlaşmaların kendi anayasasının üstünde bağlayıcılığa sahip olduğunu kabul etmişti. Bu durum, Türk vatandaşlarına insan hak ve özgürlükleri bakımından gayet ciddi bir garanti sağladı.

TSK ve üst seviye bürokrasi içinde bir hizip, bu durumun kendi mutlak vesayet sistemlerinin sonunu getirdiğini gördü ve buna karşı tutum aldı. TSK’da birçok üst rütbeli general, Çin ve Rusya yöneliminin Türkiye için daha ehven olduğunu dillendirmeye başladılar. Esasında 28 Şubat’çılar da bu konuda benzer tutum içindeydiler. Onlar da AB’ye ve Türkiye’nin AB sürecine hep şüpheyle yaklaştılar. Çünkü AB yolu, kendi iktidarlarının ve kontrollerinin altını oymaktaydı.

DARBE DAVALARI ERDOĞAN’IN SİYASİ DESTEĞİ İLE OLDU

28 Şubat grubu ile Ergenekon grubu, aynı ideolojiyi paylaşıyordu. Ergenekon (Sarıkız, Ay Işığı, Balyoz vs.) darbe davaları ile bu görüşte olan üst rütbeli ve orta rütbeli birçok asker tasfiye edildi. Kimi darbe planlarıyla bağlantılı, kimiyse sadece ideolojik yakınlıkları nedeniyle takibata alındılar. Bu davalarda Erdoğan kendisini “davanın savcısı” ilan ederek, belirleyici pozisyon aldı. Erdoğan’ın siyasi desteği olmasa, bu davalarda ilerleme olabilir miydi? Erdoğan makam arabasını Zekeriya Öz’e tahsis etmedi mi? Kılıçdaroğlu ve Baykal ile retorik çatışmalara girmedi mi, hararetle Ergenekon davalarını savunmadı mı? Savundu!

GEZİ PARKI SÜRECİ ERDOĞAN İÇİN BİR PROVAYDI

Sonra Gezi Parkı süreci başladı. Erdoğan ve AKP’si ilk kez kitlesel eylemlerle protesto ediliyor, insanlar sokaklarda “hükümet istifa” diye bağırıyor, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı işgal ediliyordu. İlk defa Erdoğan iktidarı kaybedebileceğini hissetti. Ancak avantajı, CHP başta olmak üzere Gezi direnişine sahip çıkan olmadı. Erdoğan Gezi’yi ileride kurmak istediği diktatörlük ve anayasasız-kanunsuz düzeni için bir test olarak kullandı. Polise aşırı güç kullandırdı, ağır insan hakları ihlalleri yapıldı. Gezi’dekiler önce çapulcu, sonra terörist ilan ediliverdiler. İlk raundu kazanmıştı. Bu ona güç verdi. İnsanların olanı-biteni böyle hızlı kabul edeceğini beklemiş miydi? Sanmıyorum. Bildiğim, çok memnun olduğu.

Sonraki kırılma noktası 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları. Bu soruşturmalar, Erdoğan’a ve en yakın çevresine kadar uzandı. Tapeler internete düştü ve herkes milyarlarla dolarları/avroları sıfırlamaya gayret eden ve fısıldayarak oğluna talimatlar veren bir başbakana şahit oldu. Kâğıttan kalenin yıkılacağını tahmin edenler yanıldılar. Erdoğan gayet serinkanlı bir biçimde önce soruşturmaları durdurttu, sonra soruşturmaları yapanları Cemaatçi, Cemaat’i ise “paralel devlet” ilan etti. Ardından soruşturmayı yürüten savcıları görevden azletti. Soruşturmadaki hâkimleri görevden aldı.

CEMAAT’İ TASFİYE İÇİN YARGI DARBESİNİ BAŞLATTI

Nasıl mı? Anayasa ve yasaları çiğneyerek. Yargı darbesini başlattı ve yüzlerce yargıç ve savcı, binlerce polis işini kaybetti ya da sürüldü. Bu Erdoğan’ın istediği dikta rejimini kurma yolundaki ikinci önemli testiydi. Çok önemli bir kırılma noktasıydı. Bu aşamada en ufak bir direnç olsa, kurduğu illegal yapının altında kalacaktı. Riske girmedi, Cemaat’i kendi tasfiyelerinin sorumlusu gören ve hedefe alan Ergenekoncu derin yapı ile anlaştı. Kandırıldığını, darbe davalarının arkasında Cemaat’in olduğunu ilan etti. Böylelikle Cemaat ve liberallerle devam ettirdiği koalisyonu bitirerek kendine yeni bir koalisyon ortağı edindi: derin devlet.

AKP ERİDİ VE GERİYE SADECE ERDOĞAN KALDI

Planın bir sonraki aşaması başlamalıydı artık; AKP’nin kontrolü. AKP başlangıçta tek adam partisi değildi. Arınç bunu “özgül ağırlığı” olan kişiler yaklaşımıyla ifade eder. Bülent Arınç başlangıçta çok etkindi, tıpkı Abdullah Gül gibi. Ahmet Davutoğlu da bu ekibe dâhil edilmeli, her ne kadar etkinliği sonradan bunlarla aynı seviyeye gelmiş olsa bile. Kadir Topbaş ve Melih Gökçek gibi akran ve Erdoğan’la “hukukları” Erdoğan’ın çok daha siyaseten cılız olduğu dönemlere uzanan isimler de ağırlıklıydı. AKP işleyen bir partiydi, tabanla iletişimde ve havayı koklamada CHP’nin gıpta ettiği bir iç dinamizme sahipti. Erdoğan liderliğini ön plana çıkarttığı ve stratejileri kendi şahsi bekasına yönelik inşa ettiği ölçüde AKP eridi. Süreçte yukarıda adı geçen ve geçmeyen tüm “özgül ağırlıklar” Erdoğan’ın yarattığı “kara delik” içinde yitip gittiler. Geriye kalan artık AKP değildi. Bunu 1,5 yıl önce Yarına Bakış’ta “Artık AKP Yok” başlıklı yazımda analiz etmiştim.

KORKU İMPARATORLUĞUNU PERÇİNLEMEK İÇİN

Erdoğan, hem kendi liderliğini (korku imparatorluğunu) perçinlemek, hem de derin devletle yaptığı anlaşma gereği, Hizmet Hareketi’ni ötekileştirdi, “paralel devlet” olarak ve bilumum nefret söylemleriyle (Haşhaşiler vs.) Cemaat’in üzerine gitmeye başladı. Cemaat ile bağlantılı tüm kurum ve kişileri takibata aldı, keyfi uygulamalarla özel ve tüzel kişilerin mal varlıklarına el koydu, kurumları köşeye sıkıştırmaya, hatta kapatmaya başladı. Planın bu aşamasına da kimse itiraz etmedi. Gittikçe ağlarını örüyor, kişisel diktatörlüğü yolunda emin adımlarla ilerliyordu.

MUHALEFETİN PASİFİZE EDİLMESİ

Planın bu aşamasında önemli merhalelerden biri, muhalefetin etkisizleştirilmesi veya daha da avantajlısı, muhalefetin kendisine desteğinin sağlanmasıydı. Bu aşamada, önceden kendisine çok ağır hakaretlerle saldıran ve sert muhalefetiyle dikkat çeken Devlet Bahçeli’nin bir anda Erdoğan’ın en önemli müttefiklerinden biri haline gelmesi dikkat çekiyor. CHP’de de ulusalcı kanadın sosyal demokratları pasifize etmeleri tam bu döneme rast geliyor. Tesadüf mü? Erdoğan’ın PKK ve Kürt siyaseti ile pazarlık stratejisini terk etmesi ve 1990’ların şahin (derin devlet) politikalarına geri dönüş yapması, bu bağlamda önem arz ediyor. Bahçeli MHP’yi bu politik değişim temelinde ikna ediyor. CHP içindeki ulusalcılar da bu gidişattan çok memnun. Burada derin devletin rolü olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de Erdoğan diktasının temel harcı derin devlet. Muhalefetin bu duruma açık ya da örtülü desteğinin temel harcı da derin devlet olmalı.

POST ERDOĞAN SÜRECİNDE DE DERİN YAPI ETKİLİ OLACAK

Ve perde: 15 Temmuz 2016. Kontrollü darbe. 250 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi pahasına NATO’cu askerlerin (general ve amirallerin toplam kadrosunun yüzde 50’sinin!) tasfiyesi ve tutuklanması ile sonuçlanan, hatta 200 yıllık askeri okulların binalarına dek el koyulduğu bir imhanın gerçekleştiği süreç. Bu süreç içinde, Ergenekon sürecinde (ve diğer darbe davalarında) ordudan atılan ve tutuklanan yüksek ve orta rütbeli kurmay subaylar, 15 Temmuz sonrasında aktif ve etkin görevlere getirildiler. Ordu içi bir hizip çatışması gerçekleşti, Erdoğan bu sürecin en önemli aleti oldu. Erdoğan vitrininde, Avrasyacı ideolojiyi şiar edinmiş, kendilerince Türkiye’yi “fabrika ayarlarına” geri döndürmeyi hedefleyen bir yapı, devlette çok etkin bir konuma geldi. Bu yapı, Kürt sorunundan Kuzey Irak politikasına, AB sürecinden TSK silah envanteri konusundaki yaşamsal kararlara, ABD ile ortaklığın bitirilmesinde Rusya güdümüne girilmesine kadar birçok hayati sahada karar alma süreçlerini belirliyor.

Topbaş’ın görevden alınması, Gökçek’in topun ağzında olması, “metal yorgunluğu” kisvesi altında Erdoğan’ın tasfiyeleri hızlandırması ve kendisine mutlak olarak sadık bir fedailer ordusu oluşturmaya gayret etmesi, planın ilerlediğinin diğer kanıtları yalnızca.

Sonuç: Türkiye’de anayasal sistem sona erdi. YSK ve üst yargının bile fiilen yok olduğu bu sistemde, artık demokratik düzenin asgari koşulu olan adil ve düzenli seçim kriteri bile ortadan tümüyle kalktı. 2019’da yürürlüğe girecek formaliteden Anayasa maddeleri, fiilen zaten uygulanıyor. Bütçe ve ödemeler dengesi korkunç açıklar veriyor. Erdoğan, her ne kadar kendi rejimini kurduğunu düşünse de, bir diktatörlüğün asgari koşulunu, yani silahlı kuvvetleri elinde tutma becerisini, daha ne kadar devam ettirebilecek? Her geçen gün yalnızlaşıyor ve o oranda da Erdoğan döneminin sonuna yaklaşılıyor. Post-Erdoğan döneminde de derin yapının gücü devam edecek.

[Mehmet Efe Çaman] 7.10.2017 [TR724]

Maaş ne ya! [Barbaros J. Kartal]

Saray’ın yıllık temizlik masrafının 2 milyon lira olduğu haberleri dolaşıma girince külliyeden bir açıklama yapıldı. Her zaman olduğu gibi iddialarla ilgili hiçbir konuya girilmeden hamasi sözlerle rakam kalabalıkları eşliğinde yapılan açıklamada, “Cumhurbaşkanlığı bütçe harcamalarının çok yüksek olduğu şeklinde bir algı oluşturmak suretiyle kamuoyunun kasten yanıltılmaya çalışıldığı müşahede edilmiştir” deniyor.

Erdoğan’ın itibardan tasarruf olmaz sözlerine de yer veriliyor.

Kim, neyle, nasıl bir algı oluşturmak istiyor o da ayrı bir konu. Ortada gazete ve televizyon bırakmışlar gibi. Düşünün internette ve kısıtlı erişimi olan yayın oranlarında çıkan haberler bile nasıl rahatsızlık oluşturuyor. Demek daha neler neler çıkacak gerçekten gazetecilik yapılabilse.

Benim takıldığım  ve güldüğüm yer ise  açıklamanın son kısmında Cumhurbaşkanı’nın maaşı ile ilgili cümleler oldu:

‘Sayın Cumhurbaşkanımızın maaşı ve artış oranları abartılı şekilde yüksek gösterilmeye çalışılmaktadır. Cumhurbaşkanlarının maaşları uzun yıllar boyunca ‘devlet memurlarına yapılan zam oranlarına göre artırılmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanımızın döneminde de maaş artışları yine devlet memurlarına yapılan zam oranlarında gerçekleştirilmiştir.’

Ağam bizle eğlenir! Maaş nedir ki ya… Devletin hazinesini teslim almışsınız, ihale uydurup ihale verdiğiniz işadamlarını haraca bağlamışsınız, geleni gideni kimse denetleyemiyor, kimse hesap soramıyor. Böyle bir ortamda hiç maaş almasa kaç yazar. Aslında parayı bu kadar sevmeseler “Sayın Cumhurbaşkanımız maaş almadan çalışmaktadır” bile derler.

ÖRTÜLÜ ÖDENEK ÇUVALININ DİBİ DELİK

Bakın bir rakam paylaşayım. Cumhurbaşkanının örtülü ödenek bütçesi var. Şimdiye kadar hiçbir cumhurbaşkanın ihtiyaç duymadığı bu uygulama, 2015 yılında son dakika sabaha karşı bir torba yasa tasarısına eklenerek Meclis’ten geçmişti. Başbakan gibi cumhurbaşkanına da örtülü harcama imkanı verildi.

Nedir örtülü ödeneğin esprisi? Kimseye hesap verilmeden yapılan harcama demek. 2017’nin Ağustos ayına kadar geçen zamanda örtülü ödenek harcaması geçen yıla göre tam yüzde 63,1’lik artışla 2 milyar 121 milyon liraya yükselmiş. Yani Erdoğan’ın kimseye hesap vermeden harcadığı meblağ bu kadar. Resmi ve rutin harcamalar olsa örtülü ödenekten karşılamaya gerek olmadığına göre bu para nereye gitti, nereye harcandı meçhul.

Daha da yıl bitmedi. Hadi devletin güvenliği, özel işleri vs. ile ilgili dense ki o bile doğru değil, o harcamaları zaten başbakanlığın bütçesinden hallediyorlar.

LÜKS YAŞAMAYIN!

Erdoğan topladığı belediye başkanlarına hitap ederken ne demişti: Davaya zarar verecek hal ve hareketlerden kaçının. Lüks yaşamayın.

Hmmm peki, Emine Erdoğan’ın 51,125.00 dolar yani Türk parası ile yaklaşık 185 bin lira olan çantası bu davanın neresinde acaba? Eğer bu çantayı satın aldıysa bir skandal hediye geldi ise ayrı bir skandal. Genelde diktatörlüklerde hazretler ellerini cebine atmazlar ya aldırırlar ya da beğenirler sadece elleri ile “bu, şu” derler mağazadan çıkarlar. Aynen Emine Erdoğan gibi.

Berat’ı hatırlayın! Ölüm kalım günü 17 Aralık’ta Kısıklı’daki evdeki yasa dışı belgeleri ve dinleme tapelerini imha etmek için kağıt makinası alacaklar onun bile en ucuzunu almak için dakikalarca laf anlatıyor Medet’e.

İhale alan işadamlarının getireceği haraçlarla ilgili konuşmaları hatırlarsınız. Bilal’e ne diyor? ‘Sakın alma ne söz verdiyse onu getirsin. Diğerleri nasıl getiriyor. Yakında kucağımıza oturacaklar…’ Bir de çıkmış maaş diyorlar Allasen!

DENİZ BİTTİ, BİRAZ DA ALTINLARINIZI GETİRİN

Vatandaşa düşen de dünyanın gelire göre en pahalı elektriği, doğal gazını benzini kullanmak yetmiyormuş gibi MTV’ye gelen dehşet zammın şokunu yaşamak. Hala cep telefonlarının yarısının vergi olduğunu ve dolaylı vergilerde OECD ülkeleri arasında en tepede olduğumuzu biliyoruz değil mi?

‘Yastık altındaki altınları getirin bakalım deniz bitti biraz da onları yiyelim’ diyorlar şimdi de. Mehmet Şimşek itiraf etti “ya borçlanacağız ya da vergileri arttıracağız”. Halbuki her gün yayınlanan ekonomi istatistiklerinde rekor üstüne rekor kırıyorduk!

Yandaş iş adamlarının vergileri siliniyor. Hem de yüzde yüz oranında. Düşünebiliyor musunuz MTV zammı için mecburuz diyenler iş havuz iş adamlarına gelince 0 (sıfır) vergi ile onlarla anlaşma yapıyor. Yani asgari ücret ile çalışan bir tekstil işçisi Mehmet Cengiz’den daha fazla vergi veriyor. Ama Cengiz zaten böyle yapacağını söylemişti şimdi Allah var, hakkını teslim edelim.

KIYAMET, GANİMET BİTİNCE KOPAR

Yaaa, ülkenin geldiği son durumda bunlar mı öncelik? Bunların hepsinin gelip dayandığı yer hukuk devleti, denetlenebilirlik, şeffaflık ve hesap verilebilirlik. Bunların olmadığı ülkelerin sonu iyi olmadı.

Yarın öbür gün, ki ben bu filmin sonunun ‘Saray’da selfie’ olduğuna inanıyorum. İnsanlar lüks, şatafat ve israfı bizzat görüp lanet okuyacaklar ama bugünkü suskunlukları sebebiyle hiç hakları olmayacak. Çünkü bu bir yandaşlık ya da tarafgirlik değil suç ortaklığı artık. Herkes biliyor ki bu düzenden bir şekilde nemalanıyorlar. O sebeple kendisine dokunulmadığı sürece tepedekilerin yemesine ses çıkarmıyor. Kıyamet, ganimet bitince.

İslami duyarlılığı olup yetim hakkı diyenler, Hz. Ömer’den girip devletin mumunu söndürmekten bahsedenler, Ebu Zerr-Muaviye hikayeleri anlatanlar, “Kızım Fatima dahi olsa…” diye söze başlayanların yaşananlarla ilgili lal kesilmeleri çürümenin ne boyutlara ulaştığının hazin göstergesi.

Halbuki her gün gazete ve televizyonlarında lanet okudukları ecnebilerde siyasetçi tarifeli sefer varken özel uçak kiraladığı için istifa ediyor. Çocuğunu devletin aracına bindirip maça götürdü diye adamı rezil ediyorlar. Pahalı bir elbise ile göründüğü zaman bunu nasıl aldın diye hesap soruyorlar. Ve daha ne örnekler…

Tümden kaybedişimizde en büyük yarayı dinin aldığını Baskın Oran çok güzel anlatmış. Herkese okumasını tavsiye ederim… https://www.artigercek.com/akp-nin-iktidara-gelmis-olmasindan-ben-cok-memnunum

[Barbaros J. Kartal] 7.10.2017 [TR724]

Gecenin Mümincesi [Bârân]

BİTKİ GÜNDÜZ BÜYÜR, MÜMİNSE GECE.
KARANLIK NUR OLUR, SEHER GELİNCE.

HER TARAF KARARIR, GÜNEŞ GİDİNCE.
ÇEKİLİR AYAKLAR, BİR BİR SESSİZCE.

BAŞKA BİR ALEMDE, HERKES KENDİNCE.
GARİPLER AH ÇEKER, SILA DENİNCE.

UMUTLARI SOLAR, GÜNDÜZ BİTİNCE.
ÇOĞALIR DERTLERİ, GECE GİRİNCE.

ZİFİRİ KARANLIK, RUHA ÇÖKÜNCE.
ARİFLER HUZURDA, SECDE EDİNCE.

UYKUYU TERK EDER, VAKTİ GELİNCE.
TEYAKKUZDADIR O, BÜTÜN BİR GECE.

ESİNTİ BEKLİYOR, HEM DE GÖNLÜNCE.
DUALAR SEMAYA, URûC EDİNCE.

RAHMETİ SONSUZA, DİLLER DÖKÜNCE.
BİR TARAFTAN YAŞLAR, YERE İNİNCE.

ALINLAR SECDEYE, YÜZLER SÜRÜNCE.
SEKİNETLER İNER, ŞAFAK SÖKÜNCE.

[BÂRÂN]
baarankara53@gmail.com