Soner Yalçın’ın çarpıtmasını böyle deşifre ettiler: Vücudumuzun böyle bir çalışma prensibi yok

Soner Yalçın tarafından kaleme alınan ‘Kara Kutu: Yüzleşme Vakti’ isimli kitabın içeriği Teyit.org tarafından incelenmiş ve kitapta onlarca intihal tespit edilmişti. Söz konusu kitapta Yalçın’ın sadece intihal yapmadığı bilimsel verileri de nasıl çarpıttığı da ortaya konuldu.

Teyit.org’un çalışması, Soner Yalçın’ın kitapta aşıları anlatırken kullandığı ‘vücudumuzdaki 10 askerden 4’ü aşı yüzünden başka şeyle meşgul olduğu için bağışıklık sistemimizin zayıfladığı’ iddiası doğru olmadığı gösterdi.

Teyit.org, “Vücudumuzun böyle bir çalışma prensibi yok.” diyerek konuyu anlattı.


Kitapta söz konusu iddia şöyle: “Aşılar vücut bağışıklığını olumsuz etkiliyor. Vücutta 10 asker varsa dördü aşıyla uğraşıyor ve insan diğer hastalıklara dirençsiz kalıyor.”

Teyit.org’un cevabı:
Aşıların temel hedefi, belirli ajanlar kullanarak, vücudumuzun bağışıklık sistemini alarma geçirmesi, yani bir nevi düşmanı ‘kontrollü bir şekilde tanıtması’dır. Normalde hastalık yapan bir mikroorganizma, vücutta hastalık yaratmayacak ama bağışıklık sistemini alarma geçirmeye yetecek şekilde verilir. Sistem alarma sebep olan ajanların, vücudumuzdaki hücrelerden farklı olduğunu algılar ve onu hafızasına kaydeder. Başarılı aşı girişimleri sonucu oluşan bu hafıza sayesinde, gerçek bir hastalıkla karşılaşıldığında bağışıklık sistemi çok daha hızlı ve efektif antikor üretir, savunma sistemi oluşturur. Bu savunma, aşının yapısı ve etkisine göre hayat boyu koruma sağlayabileceği gibi, tetanoz gibi örneklerde belli bir süre için, örneğin 10 yıl koruma da sağlanabilir.

Hatalı bir değerlendirmenin ürünü

Aşılarla ilgili önemli bir yanlış yargı da, bağışıklığı olumsuz etkiledikleri. Yalçın da bu yargıya sahip ve katıldığı televizyon programlarında sıklıkla dile getirdiği iddialardan biri “Aşılama yüzünden vücudumuzda bulunan 10 askerimizden dördünün bir hedefe kanalize edildiği ve buna bağlı olarak bağışıklık sisteminin diğer hastalıklara zayıf bırakıldığı” yönünde. Ancak bu iddia, bilimsel olarak yanlış bir değerlendirmenin ürünü.

Vücudumuzda bağışıklık hafızasını oluşturan ve aşıların da genel olarak hedeflediği iki temel hücre tipi var: T hücreler ile B hücreler. Bu hücreler vücudumuzda düzenli olarak yenilenip üretilir. Ama bu üretim aşamasında en önemli nokta, hücrelerin her birinin tek ve belli bir imza taşıyan moleküle, yani örneğin bir hastalığa sebep olan mikroorganizmalara karşı özelleşmiş olmasıdır. Yani yeni bir T veya B hücre üretildiğinde, onun tanıyacağı yapı da işin en başında bellidir. Örneğin, tüberküloz bakterisindeki yapıyı tanıma kapasitesine sahip bir T hücre, başka bir hastalığa ait mikroorganizmayı zaten tanıyamaz. Sizin onu aşıyla eğitmiş olmanız, zaten olmayan başka bir mikroorganizmayı tanıma özelliğini kaybettirmez. Aşı ile ulaştığınız sonuç, normalde tüm hastalıklara karşı koruma sağlayacak bir hücreyi alıp, sadece aşı yaptığınız hastalığı tanıyacak bir hücreye dönüştürmek değildir. Asker örneğinden gidecek olursak, zaten baştan beri tüberkülozu tanıyacak acemi askerlerinizi eğitip, profesyonellere dönüştürmekten bahsediyoruz. Dolayısıyla bu süreç sizi diğer hastalıklara karşı zayıflatmaz, sadece aşı yaptığınız hastalığa karşı güçlendirir. Üstelik vücudumuz, her gün bambaşka yapıları tanıyabilecek çok sayıda yeni hücre üretir. Yani bağışıklık sistemimiz Yalçın’ın bahsettiği gibi, belli sayıda hücre, belirli hastalıklara karşı üçer beşer dağıtılarak çalışmaz. Bu bilimsel olarak yanlıştır.

Yaşlandıkça hücrelerimiz azalır

Kanıtlanmış tek gerçek, yaşlandıkça ürettiğimiz yeni hücre sayısının azalmasıdır. Ancak yaşla birlikte hafızaya sahip hücrelerimizin sayısı artar; naif yani daha önce herhangi bir yabancı organizmayla karşılaşmamış hücre sayımız da nispeten azalır. Ancak bu değişimdeki öncül etken yaştır; vücudumuz daha sağlıksız bir duruma geçmiş değildir. Aksine, tecrübeli askerlerimizin sayısı artmıştır. Çocukların hastalıklara karşı yetişkinlere oranla daha zayıf olmasının nedeni budur. Çocuklar kreşe ya da okula başladıkları ilk yıl çok sayıda hastalık geçirir. Bunun sebebi de bağışıklık sisteminin bazı mikroorganizmalarla ilk kez karşılaşmasıdır. Oysa daha fazla hafıza hücresine sahip biz yetişkinler, hastalıklara karşı bu kadar duyarlı değilizdir. Soner Yalçın ve bu fikri savunanlar haklı olsaydı, yetişkinler “askerlerini farklı yönlere gönderdikleri” için çocuklara kıyasla hastalıklara karşı daha savunmasız olurlardı! Tabii burada bir noktayı da hatırlatmakta fayda var. O da yaşlılık. Çünkü yaşlanmış hücreler çoğalma ve adaptasyon yeteneği bakımından sağlıklı bir bireyin hücrelerine göre farklılık gösterir. Bu sadece bağışıklık sistemine özgü bir durum değil, vücudun birçok sistemi ve doku yenilenmesinde geçerlidir.

Yani günümüzde bilim dünyası, aksi bir düşünceyi tartışıyor. Alerji hastalıklarında ciddi bir artış var. Yapılan araştırmalar ve varılan kanı da alerji hastalıklarındaki artışın “steril” çocuk yetiştirilmesiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Yani bir çocuk doğumundan sonra “ekstra steril” bir ortamda, antijenden yani yabancı ajanlardan uzak yetiştirilir, bağışıklık sisteminin farklı mikroplarla tanışması ne kadar ertelenirse, gelecekte hastalıklara karşı direnci de o kadar düşük olacak, alerjik hastalıklar geçirme ihtimali yükselecektir. Yani gerçekte vücudumuzun bağışıklık sistemi hücrelerinin yabancı ortam ve organizmalara adaptasyonu, bizi hastalıklara karşı zayıflatmaz; güçlendirir.

Aşının rolü ise, olağan yollardan vücuda girmesi maliyetli olan veya kronik sonuçlar doğurabilen yapıların, zararsız forma getirilerek bağışıklık sistemine tanıtılması ve sistemin güçlendirilmesinden ibarettir.

Kişiselleştirilmiş tıp tartışmalarında aşının yeri yok

Şunu anımsatmakta fayda var: Bilim dünyasının Yalçın’la hemfikir olduğu noktalardan biri, her bir kişinin farklı bir bağışıklık repertuarına sahip ve dolayısıyla da herkesin farklı hastalıklara yakalanma olasılığının bir diğerinden farklı olduğudur. O halde neden herkese aynı aşı yapılır? Bu hep böyle mi sürüp gidecek? Aslında özellikle de kanserin ne kadar kompleks bir yapı olduğunun ve bizim tek bir tiple tarif ettiğimiz bir kanser türünün (Örneğin akciğer kanseri) aslında çok sayıda farklı genetik kökten kaynaklandığı biliniyor.

Her hastanın bu genetik altyapıya göre farklı bir tedavi alması, tüm tıp çevrelerince kabul ediliyor. “Kişiselleşmiş tıp” dediğimiz bu yeni konsept artık tartışılıyor ve hayatımıza girmeye başladı bile. Sistemin, özellikle farklı genetik kaynaklar taşıyabilen kompleks hastalıklarda, “tek hastalık-tek tedavi” düzeniyle ilerleyemeyeceği aşikar. Ancak özellikle genetik yapısı hemen hemen stabil olan mikroorganizmalara karşı geliştirilen aşılar bu tartışmanın bir parçası değil.

Sonuç olarak aşıların bağışıklık sistemini meşgul ederek vücudun diğer hastalıklarla savaşmasına mani olduğu iddiası doğru değil. Bağışıklık sistemimiz böyle çalışmıyor.

[Soner Yalçın’ın ‘Kara Kutu’sundaki intihaller: Yazım yanlışlarına bile dokunulmamış]

[TR724] 17.3.2020

Soner Yalçın’ın ‘Kara Kutu’sundaki intihaller: Yazım yanlışlarına bile dokunulmamış

Soner Yalçın tarafından kaleme alınan Kara Kutu: Yüzleşme Vakti isimli kitabın içeriği Teyit.org tarafından incelendi. Kitapta onlarca intihal tespit edildi. İnternetten erişilebilen, halka açık bazı metinlerin kitaba nasıl kopyalanıp yapıştırıldığını 30 farklı kaynaktaki toplamda 36 örnekle gösteren Teyit.org, Soner Yalçın’ın kitapta bilimsel verilerden ziyade birçok komplo teorisine de yer verdiğini açıkladı.

Aşı karşıtlığı ve modern tıpla ilgili iddiaların konuşulduğu kitabı derinlemesine inceleyen Teyit.org ekibi önemli ayrıntılara ulaştı.

Yazım yanlışları da intihallere dahil

Kitabın ilk bölümü “Rockefeller’ın Kozmik Odasındaki Türkler” başlığını taşıyor. Yalçın, 64 sayfalık bu bölümde genel olarak Rockefeller’ın cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türkiye’ye yaptığı yardımları, yine vakfın arşivlerine dayanarak “belgeliyor.” Bölümde Ford Vakfı’ndan alınan yardımlara da değiniliyor. Rockefeller’ın 1857’ye kadar uzanan “gizli” arşiv belgelerinde Türkiye’nin “kod 805” olarak işaretlendiğinin altını çizen Yalçın, İhsan Doğramacı’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a birçok isim zikrediyor. Bu yazıda, Rockefeller’ın Kozmik Odasındaki Türkler başlıklı bölümde tespit edilen intihal örneklerini ortaya koyacağız.

Yalçın’ın ifadelerine göre Rockefeller ailesinin 1857 yılına kadar uzanan belgeleri New York Rockefeller Arşiv Merkezi’nde saklanıyor. İnternet yardımıyla da ulaşılan arşivde binlerce fotoğraf belge ve mikrofilm mevcut. Türkiye ise bu belgelerde “805” şeklinde kodlanmış. Yalçın’ın verdiği bilgilere göre örneğin 805A, Türkiye’deye tıp fakülteleri için verilen yardımları, 805C hemşirelik, 805D fizik, kimya ve doğa bilimleri, 805E fellowships ve burslar, 805I sıtma, 805J halk sağlığı gösterileri, 805L halk sağlığı eğitimi, 805R beşeri bilimler ve sanat yardımları son olarak 805S ise sosyal bilimler burslarını gösteren kutulardı.

Yalçın arşivin araştırmacılara açık olduğunu belirtirken, Türkiye hakkındaki bazı bölümlerin “kapalı” ve okunmalarının “yasak” olduğunun altını çiziyor. Kitabın 32, 33 ve 34. sayfalarında kapalı olarak işaretlenen kutular görülebililiyor.

Yalçın tarafından kitaba eklenen ve “kapalı” olduğu ifade edilen kutuların bulunduğu tablolar, 2000 yılında Murat Erdem ve Kenneth W. Rose tarafından yazılan “American Philanthropy in Republican Turkey: The Rockefeller and Ford Foundations” isimli makaleden birebir alınmış. Makalenin 150, 151 ve 152. sayfalarında yer alan tablolarda Yalçın’ın kitapta kapalı olarak bahsettiği tüm isimler var. Bundan 20 yıl önce yazılan makalede yer alan yazım hatalarının bile düzeltilmeden kitaba aktarıldığı da anlaşılıyor. Örneğin makalede ”805E Dutiu Cevdet” olarak yazılan ve aslında “Cevdet Dultu’yu” ifade eden alıntı, Kara Kutu’da da aynı hatayla “Dutiu” şeklinde yer alıyor.

[Kara Kutu’nun ‘kozmik odasındaki’ intihaller için tıklayın]

Kitapta şu ifadelere yer verildi:”Kara Kutu’da “üniversitede profesör olan moleküler biyologların büyük bölümü aynı zamanda biyoteknoloji şirketlerinde danışman ya da hissedardır” şeklinde, komplo teorisi olarak nitelenebilecek genelleyici ve muğlak ifadeler de yer alıyor. Yalçın’ın kitapta sadece komplo teorisi üretmekle kalmayıp, konunun üzerine bir de safsata sosu eklediğini söylemek yanlış olmayacak. Üniversitedeki moleküler biyologlar hakkında ortaya atılan bu teori, siyah beyaz (sahte ikilem) safsatasını içeriyor. Siyah beyaz safsatası ikiden fazla seçeneğin olmasına rağmen bahsi geçen bu iki seçenekten başka bir seçenek yokmuşçasına davranılması neticesinde ortaya çıkar. Safsatasının kolayca anlaşılabildiği ifadelerden biri, “ya sev ya terk et” sloganıdır. Bir üniversitenin moleküler biyoloji bölümünde olup hiçbir biyoteknoloji firması ile çalışmayan profesörler de elbette vardır. Ya da profesörler bir biyoteknoloji firmasında mutlaka danışman ya da hissedar olarak çalışmak zorunda da değildir.”

[Kara Kutu’da yer alan diğer safsatalar hakkındaki detaylı yazıya buradan ulaşabilirsiniz.]
Teyit.org’un mesajı, “Soner Yalçın’ın Kara Kutu: Yüzleşme Vakti’ni odağına alan Salgın Var çalışmamız, bilimsel kanıtlardan yoksun ve korku gibi güçlü duygulara seslenen iddialara karşı umarım yol gösterici bir rehber olur.

[DEVAMI İÇİN TIKLAYIN]

[TR724] 15.3.2020

Pompeo'dan dikkat çeken açıklama

Suriye'nin İdlib kentinde Moskova Anlaşması'ndan önce çok sayıda askerini kaybeden Türkiye'ye ilişkin ABD'den yeni bir açıklama geldi.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Rusya'nın Suriye'de düzinelerce Türk askerini öldürdüğünü iddia etti.

HalkTV'nin haberine göre Pompeo "Rusya, Suriye’de düzinelerce Türk askeri personelini öldürdü. Türkiye’ye ek yardım sağlamayı düşünüyoruz" ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 17.3.2020

Bir öğün yemek için 9 saat kuyrukta bekletiliyor

Halkların Köprüsü Derneği, Edirne’de yunanistan sınırında bekleyen mültecilerin durumunu raporlaştırdı. Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı belirtilen raporda, "Sınıra geldiklerinden bu yana sağlık hizmeti başta olmak üzere hiçbir ihtiyaçları karşılanmıyor.

 Binlerce mülteci, yemek ve tuvalet ihtiyacı için kilometrelerce uzunluktaki kuyruklarda bekliyor. Kampta uzun kuyruklar nedeniyle sabah 9’da girdikleri yemek sırasından akşam saat 6‘da ayrılabiliyorlar. Askerler, uyuyan mültecileri tekmeleyerek 'böyle uyursanız tabii kimse size kapıyı açmaz' diyerek uyandırıyor" tespitlerine yer verildi.

Halkların Köprüsü Derneği, mültecilerle dayanışmak ve gönüllülerin yaptığı bağışları mültecilere iletmek üzere gittiği Edirne’ye gitti. Dernek gönüllülerinin gözlemleri, mültecilerin anlatımları ve yereldeki yetkililerden alınan bilgiler doğrultusunda oluşturduğu raporda, Edirne’deki mültecilerin yaşadıkları insanlık dramını anlattı.

‘AÇLIĞA VE SUSUZLUĞA MAHKUM EDİLDİLER’

Pazarkule Sınır Kapısı’nda görünen manzaranın ‘bir insanlık trajedisi’ olarak nitelendirildiği raporda, “Esas olarak devletlerin çözmesi gereken bu mesele, bizatihi devletlerin kendi elleriyle devasa boyutlara ulaşmakta ve bir krize dönüştürülmektedir. Siyasi bir karar değişikliği ile sınıra bırakılıveren binlerce insan açlığa ve susuzluğa mahkum edilmiştir. Oysaki bu siyasi karar neticesinde sınıra yığılan binlerce insanın açlık, susuzluk ve hastalıkla karşı karşıya kalacağını öngörmek hiç de zor değildi. Her yönüyle apaçık olan bu gerçeğe rağmen uluslararası yasaların yükümlülükleri çerçevesinde “misafir” olarak adlandırılan bu insanlar çaresiz bir şekilde iki sınır arasında arafta bırakıldılar” denildi.

Mülteciler için temin edilen ihtiyaç malzemelerinin dağıtımının ardından oluşturulan küçük bir heyetle, mevcut durumu gözlemlemek amacıyla tampon bölgeye gidildiği belirtilen raporda, Yunanistan tarafından 5 dakikada bir mültecilerin üzerine atılan gaz bombaları nedeniyle özellikle çocukların ve yaşlıların bu durumdan kötü etkilendiği ifade edildi.

[Samanyolu Haber] 17.3.2020

Sektörler borç ötelemesi ve finansal destek istiyor

Korona virüse karşı alınan tedbirler kapsamında kamuya açık alanlar tek tek sınırlandırılırken, başta perakende ve turizm olmak üzere salgından öncelikli olarak etkilenen sektörler vergi ve kredi borçlarında erteleme ile finansal destek talep ediyor.

KRONOS -17 Mart 2020

Şu ana kadar alınan kararların devlet kademesi ve Ticaret Bakanlığı ile istişareli olarak devam ettiğini açıklayan sektör temsilcileri, işin sağlık dışındaki ekonomi boyutunda da büyük tahribatlar yaşandığına dikkat çekiyor.

Bu hafta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından tüm sektörleri kapsayacak bir ekonomi paketi açıklanması beklenirken, başta kredi desteği olmak üzere, borç ve kiralarda erteleme, vergilerde birkaç ay ödemesiz takvim isteniyor.

KİRALAR ÖTELENSİN, BORÇLAR ERTELENSİN

Sözcü gazetesine yer alan habere göre, Türkiye Alışveriş Merkezleri ve Perakendeciler Federasyonu (TAMPF) Yönetim Kurulu Başkanı Alp Önder Özpamukçu, alışveriş merkezlerinde ziyaretçi sayılarında yüzde 25 ile 40 arasında değişen oranlardaki azalmayı teyit ederken, yaşanan süreçten en çok etkilenecek sektörlerin turizm ve perakende olacağına işaret etti.

DURMA NOKTASINA GELEN TİCARET: İLK ETKİSİ TEKSTİLDE GÖRÜLDÜ

Korona virüs salgını nedeniyle uluslararası ticaretin durma noktasına gelmesinin etkisi ilk olarak tekstil sektöründe görüldü. Ertelemeler hatta iptaller başladı.

“İtalya, İspanya, Güney Kore, Çin dataları toplanıyor. Burada akış az çok belirlendi. Dataya dayalı bir şekilde kararlar alınıyor. Önemli olan bu kararları uygulamak. İnsanların bir araya gelmesi ile ilgili bir süreç yaşıyoruz” ifadelerini kullanan Özpamukçu, bu noktada perakende sektörünün de bu kararlara uygun olarak AVM’lerde isteyen markanın çalışma saatini azaltmasına dönük bir karara imza attığını dile getirdi.

Özpamukçu, bu hafta açıklanacak ekonomi paketinden de talepleri olduğuna işaret ederek, şunları söyledi:

‘KİRA, KREDİ BORÇLARI VE ASGARİ ÜCRETE DESTEĞİN ARTTIRILMASI GEREK’ 

“Perakendeci açısından kiraların ötelenmesi, AVM’lerin kredi borçlarının ertelenmesi ve asgari ücrete olan desteğin artırılması gerekiyor. Şu an perakende noktalarında temel ihtiyaç maddelerinde öne çekilen talepler olduğu gibi, ertelenen talepler de söz konusu. Girdi maliyetlerimizde düzenlemeler yapılabilir. Lojistik ağlarımızın şehir içinde hızlı hareket edebilmesi gerekiyor.”

MAAŞLAR İŞSİZLİK FONU’NDAN ÖDENSİN

Önceki akşam alınan kararla gece kulübü, bar gibi insanların toplanma alanlarının da kapatılacağı açıklanmıştı. Son bir haftadır müşteri trafiğinde yüzde 60’lık düşüş yaşandığını aktaran Turizm Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği Başkanı Kaya Demirer, bu kararlara ulusal sorumluluk kapsamında yaklaştıklarını dile getirdi.

Demirer, “Bu hafta açıklanacak teşvik paketinde çalışanların birkaç aylık maaşının işsizlik fonundan yararlandırılması, sigorta ve vergi borçlarının birkaç ay tahakkuk ettirilmemesi gibi önlemler alınabilir. Yeme içme ve turizm gibi sektörlerde faizsiz kredi kanallarının açılması gerekiyor” diye konuştu.

TÜSİAD’dan yapılan açıklamada, ‘Meselenin ekonomik boyutlarına karşı önlemlerin de hızla hayata geçirilmesi, istihdamın korunması için önemlidir’ denildi.

REEL SEKTÖR NE BEKLİYOR?

– Asgari ücret desteği artırılsın.
– Kiralar ve kredi borçları ertelensin.
– Sigorta ve vergi borçları tahakkuk ettirilmesin.
– Konaklama vergisi kasıma ertelensin.
– Faizsiz kredi kanalları açılsın.

‘EKONOMİK ÖNLEM PAKETİ’ BEKLENİYOR

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, bu hafta bir ekonomi teşvik paketinin devreye alınacağını aktardı. Albayrak, Twitter’dan şu açıklamayı paylaştı:

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, ‘Dünyanın aldığı önlemleri analiz ettik, olası senaryolara karşı hazırlık yaptık. Önlemler bu hafta açıklanacak’ dedi.

“Korona virüsle mücadelede olduğu gibi ekonomik etkileri ile mücadelede de sorun küresel, mücadele ulusaldır. En fazla etkilenen sektörler öncelikli olmak üzere tüm sektörleri kapsayacak bir dizi destek ve önlem uygulanacaktır. Atılacak adımlar Cumhurbaşkanımız tarafından bu hafta açıklanacaktır. Ayrıca kurumlarımız da gerekli adımları hafta boyunca atacaktır.”

[Kronos.News] 17.3.2020

TTB: Hastanelerde eldiven, maske, dezenfektan sıkıntısı büyük

Türk Tabipler Birliği (TTB) Başkanı Sinan Adıyaman, sağlık personelinin ekipman sorunu bulunduğunu belirterek, "Ankara’nın en eski üniversite hastanelerinden birinde sadece bir haftalık, maske, eldiven stoğu kalmış durumda. Dezenfektan kalmayan yerler var" dedi.

KRONOS -17 Mart 2020

Türk Tabipler Birliği (TTB) Başkanı Sinan Adıyaman, sağlık personelinin ekipman sorunu bulunduğunu belirterek, “Ankara’nın en eski üniversite hastanelerinden birinde bir haftalık, maske, eldiven stoğu kalmış durumda. Dezenfektan kalmayan yerler var. Dört bir yandan, farklı illerden arkadaşlarımız arıyor. Aile sağlık merkezleri, aciller ve polikliniklerde sıkıntı büyük. Sağlık personelini koruyamazsanız, toplum sağlığı bütünüyle tehlikeye girer. Sağlık Bakanlığı’na da yazı gönderdik, yeniden gönderiyoruz. Bir an önce bu ekipmanlar ihtiyaç bulunan tüm yerlere dağıtılmalı. Her yerde test yapılmalı. Test yapan hekimlerin N-95 denilen filtreli maske kullanmaları gerekiyor. Bunlar temin edilmeli” dedi.

‘SOSYAL ALANLARIN EN AZ 3 HAFTA KAPATILMASI GEREK’

Adıyaman, lokantaların, bazı sosyal alanların hala açık olduğuna da dikkati çekerek, “Buraların da çalışanlarına ücret ödeneceği garantisi verilerek, en az 3 hafta kapatılması lazım. Kendimizi izole etmemiz gerek. En büyük zorunluluk bu” diye konuştu.

‘VAKA SAYISI, BELİRTİLENDEN YÜKSEK’ 

T24’e konuşan Adıyaman, dün yaptığı, korona virüs tespit edilen hasta sayısının belirtilenden yüksek olduğuna yönelik açıklamasından sonra bazı kesimlerden tepkiler geldiğini ancak Sağlık Bakanlığı’nın akşamki açıklamasının da bunu gösterdiğini kaydetti.

‘EKİPMAN GEREKİYOR, DEZENFEKTANIN KALMADIĞI YERLER VAR’

Sağlık personelinin korunmasının hem sağlık çalışanlarının birey olarak gözetilmesi hem de toplum sağlığı açısından büyük önemi olduğunu söyleyen Adıyaman, şöyle devam etti:

“Bunun için de ekipman gerekiyor. Sağlık Bakanı’na biz bunu söyledik. Maske sorunu değil sadece. Ankara’da en eski üniversite hastanelerinden birinde bir haftalık stok kalmış, maske ve eldiven. Dezenfektanın kalmadığı yerler var. Malzemeler çalınıyor hastanelerden. Bir arkadaşımızın annesinin başındaki dezenfektan, üstelik kendilerinin aldığı dezenfektan çalınmış. Bununla baş etmek için toplumsal duyarlılık gerekiyor. Başka illerden arkadaşlar arıyorlar. Sağlık merkezlerinde dezenfektan, eldiven ve maske verilmemiş yerler var. Önce hazırlıklı olmamız gerekiyor.

‘BULAŞMA ZİNCİRİNİN KIRILMASI LAZIM’

Hazırlıklı olmamız gerekirdi ama değiliz. Daha önce yazı gönderdik. Bir daha yazı gönderiyoruz Sağlık Bakanlığı’na. Aile sağlığı merkezlerinde, polikliniklerde, acillerde, maske, sterlik, dezenfektan ihtiyacı var, bunların giderilmesi gerekiyor. Biz sağlık personelini koruyamazsak, toplum sağlığı tehlikeye girer. Hekimler, hasta muayene ettikçe bu salgının büyümesine yol açar. Bu hastalığın şu anda tedavisi yok. Bulaşma zincirinin kırılması lazım. İnsanların birbirine yakın olmaması lazım. Bunun için de ekipmanların tam olması lazım. Dört bir yandan arkadaşlarımız arıyor. Ekipman yokluğundan şikayet ediyorlar.

‘TEST KONUSUNDA GEÇ KALDIK AMA YAPMAYA KARAR VERİLDİ NİHAYET’

Çok büyük sıkıntı var ekipman konusunda. Kolay giderilebilir aslında. Eksik yerler saptanır ve dağıtım yapılır. Eldiven, sterlik, filtreli maskeler var şu an var Türkiye’de. Hastanın ağzından alınacak numune sırasında bunu alacak olan hekimin mutlaka N-95 denilen filtreli maskeden takması gerekiyor. Çünkü bundan sonra artacak test sayısı. Salgının başından beri Türkiye’nin bütün illerinde yapılmasını ısrarla istiyorduk. Nihayet dün bakanlık açıklama yaptı. Bunun da takipçisi olacağız. Test sayısı daha da artmalı. Hekimlere de bu maskeler verilmeli. Test konusunda biraz geç kaldık ama test yapmaya karar verildi nihayet. Bu yüzden bir an önce malzeme eksiklerinin temin edilmesi, bol miktarda bulunması gerekiyor. Normal maske koruyamaz hekimi.

‘ŞU AŞAMADA HEKİMDEN ÇOK EKİPMANA İHTİYAÇ VAR’

Biz açıklama yapınca tepki gösterildi ama bakanlık da akşam paralel açıklamalar yaptı. Hasta sayısı uymuyordu ve bunu gündeme getirdik. Bakanlık, akşam bunun doğru olduğunu söyledi. Biz sahayı takip ediyoruz. Bakanlıkla maalesef çok yakın çalışamıyoruz ama biz elimizden geleni yapıyoruz. Biz gerekirse emekli personeli çağırın dedik. Gerekirse güvenlik soruşturması bekleyen sağlık personelinin yeniden çağrılmasını istedik. Ancak o noktada değiliz. Şu aşamada hekimden çok ekipmana ihtiyaç var.

‘DÜŞMANI BİLİYORUZ AMA NELER YAPABİLECEĞİNİ TAM OLARAK BİLMİYORUZ’

Hamile sağlık çalışanları var. Onların mutlaka idari izinli sayılmaları gerekiyor. Beş yaşından küçük çocuğu olan sağlık çalışanı anne ve babalardan birinin de izinli sayılması gerekiyor. Yeteri kadar doktor var, o dönemde değiliz henüz. Bu bir savaş, düşmanı biliyoruz ama neler yapabileceğini tam olarak bilmiyoruz. Onun için sağlık çalışanları yalnız bırakılmamalı. Toplumun da söylenenleri doğru uygulaması gerekiyor. Hala görüyoruz ki bazı lokantalar açık. İçkili olup olmaması mühim değil. Sosyal izolasyon önemli. Bir metre mesafe olması lazım. Kafeler, kıraathaneler, barlar kapandı ama lokantalar açık. Bunların da kapanması lazım. Üç hafta kadar kapanması lazım. Devletin de buradaki çalışanlara ücret ödeneceği garantisini vermesi lazım.”

[Kronos.News] 17.3.2020

Avrupa’da ‘yüksek’ alarm: Korona tehlikesi iki yıl sürebilir

Koronavirüsün engellenmesi için sert tedbirlerin alındığı Almanya’da salgın tehlikesinin seviyesi, ‘orta’dan ‘yüksek’ seviyeye yükseltildi. Virüs tehlikesinin 2 yıl sürebileceği açıklandı.

EMİR KORKMAZ -17 Mart 2020

Almanya’da Korona salgınını takip etmekle görevli Robert Koch Enstitüsü (RKI) Başkanı Lothar Wieler, salgının iki yıl sürebileceğini açıkladı. Enstitü yeni tip koronavirüs (Covid-19) nedeniyle yaşanan tehlikenin seviyesini de ‘orta’dan ‘yüksek’ seviyeye yükseltti. RKI salgının daha tehlikeli bir hal aldığını duyururken, hastanelerin yoğun bakım kapasitelerini artırmaları çağrısı yaptı. Almanya’da Korona’ya yakalandığını tespit edilen hasta sayısı 8 bine ulaşırken, ölenlerin sayısı ise 58 oldu. Tehlike seviyesi Kuzey Ren Westfalya eyaletindeki Heinsberg bölgesi için ise ‘çok yüksek” olarak belirlendi. Bu bölgede yüzlerce insanın hastalığa yakalandığı bildiriliyor.

BUNDESLIGA’DA İKİNCİ KORONA

Alman futbol ligi Bundesliga’da forma giyen bir futbolcuda daha Korona tespit edildi. Hertha Berlin takımında forma giyen oyuncunun ismi ise açıklanmadı. Takımın tüm oyuncuları ve teknik ekibi 14 günlük karantinaya alındı. Geçen hafta Paderborn’da oynayan Luca Kilian, ligde virüs kapan ilk oyuncu olmuştu.

TRUMP ÇİN’İ ÇILDIRTTI

Amerikan hükümetinin “Çin virüsü” krizinden etkilenen havacılık başta olmak üzere tüm sektörleri destekleyeceğini açıklayan ABD Başkanı Donald Trump, Çin hükümetini kızdırdı. Trump’ın Korona değil “Çin virüsü” ifadesi kullanmasına sert tepki gösteren Çin hükümeti, “Trump’ın yaptığı damgalama.” dedi.

POLONYALI BAKAN KARANTİNADA

Polonya Çevre Bakanı Michal Wos’da yapılan Korona testi pozitit çıktı. Wos, önceki günlerde tüm kabine üyelerinin katıldığı toplantıya iştirak etmişti. Wos karantinaya alınırken, diğer bakanların tümüne de test yapıldı. Sonuçların açıklanmasına kadar bakanların kendilerine karantina işlemi uygulaması istendi.

ALITALIA DEVLETLEŞTİRİLİYOR

Ekonomik zorluk yaşayan İtalyan havacılık şirketi Alitalia’nın devletleştirileceği açıklandı. Hükümet, havayolu şirketinin uçuşların iptal edilmesi nedeniyle mali açıdan zora düştüğünü ve batmaması için devletleştirilmesi kararı alındığını açıkladı. İspanya da, ülkedeki tüm özel hastaneleri devletleştirdi.

[Kronos.News] 17.3.2020

DSÖ’den koronaya karşı ‘acil ve agresif önlem’ çağrısı geldi

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), koronavirüs görülen ülkelere çağrı yaparak “Acil ve agresif önlem alma zamanı. Şimdi harekete geçmeliyiz” dedi.

BOLD – Binlerce insanın hayatına mal olan koronavirüsün 170 binden fazla kişiyi enfekte etmesi sonrası Dünya Sağlık Örgütü’den (DSÖ) önemli bir çağrdı geldi.

Örgüt, güney Asya ülkelerinin aldığı tedbirler gibi ağır ve acil önlemler alınması gerektiğine vurgu yaptı.

Açıklamada, ülkelere birlikte çalışma çağrısında bulunuldu ve atılabilecek en cesur adımların ortaya konması gerektiği mesajı verildi.

[BoldMedya] 17.3.2020

Mehmet Ağar Yalıkavak Marina’ya çöküp sahibini Cemaat soruşturmasından tutuklattı

Azeri iş insanı Mübariz Mansimov Gurbanoğlu’nun, Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanmasının altından Mehmet Ağar’ın mala çökmesi çıktı. Tıpkı 90’larda yaptığı gibi…

BOLD – 90’lı yıllarda “İsmin PKK’ya yardım listesinde var” denilerek onlarca iş insanı ve sanatçıya şantaj yapılmış ve mal varlıklarına çökülmüştü. Korkut Eken, Sedat Peker ve Mehmet Ağar’ın isimleri en çok geçenlerdi. Çok sayıda iş insanı Bolu-Düzce-Adapazarı hattında öldürüldü. Şarkıcı İbrahim Tatlıses’in Mehmet Ağar’a ismini listeden çıkarttırmak için 10 milyon dolar verdiği iddia edilmişti.

Gazeteduvar’dan Bahadır Özgür, Cemaatle hiçbir ilgisi olmadığı bilinen Azeri milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu’nun cemaat soruşturması kapsamında tutuklanmasının izini sürdü. Gurbanoğlu’nun Yalıkavak Yat Limanı’na Ağar ailesi tarafından çöküldüğünü ortaya çıkartan Özgür, işin içinde bu kez petrol ve SOCAR’ın da bulunduğunu dolayısıyla Ağar’ın işverenlerinin de olduğunu ima eden yazısı şöyle:

Bir oligark, bir marina ve Ağar ailesi

Korona paniğinin ortasında gözaltına alınan Azeri milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, dört dörtlük bir siyaset-ticaret hikayesinin de aktörüdür. Onun isminin etrafında örülmüş ilişki ağı; siyasette ve ekonomide yaşanan yozlaşmanın üzerinde hüküm süren bir zümrenin serencamı gibidir. Buyurun, bu hikayenin Ağar merkezli kısa bir bölümünü izleyelim.
“Kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünü hatırlarsınız. 1996’daki Susurluk kazasından sonra dönemin Başbakanı Tansu Çiller söylemişti. Olay örgüsü DYP’li İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’da yoğunlaşınca, o da “Ödülüm bu mu olacaktı” diyerek istifa etmişti. Susurluk davasından dolayı bir yazlığı andıran cezaevinde 369 gün kaldı, Ağar. Bulduğu her fırsatta iktidarın bekası için çırpınıyor şimdi. Oğlu da AKP milletvekilliği yapıyor.

Korona virüsü paniğinin sıcaklığında, Ağar’ın adını yine ilginç ilişkilerle gündeme getiren bir olay yaşandı. Palmali Holding’in sahibi Azeri asıllı milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, ‘FETÖ üyeliği’ iddiasıyla önceki gün İstanbul’da gözaltına alındı. Aynı saatlerde Gurbanov’un sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlandı.

Özetle şöyle deniliyordu: “Sizin yaptığınız bu şerefsizliği düşman bile yapmazdı… Bana FETÖ’cü demektense kendinize, geçmişinize ve çocuklarınızın nerde eğitim aldığına bakın… Bildiğiniz kimi men haklarımı savunmak üçün ali mahkemelere baş vurmuşum. Bu hukuk savaşını kaybedecek ve bu günün artık yakın olduğunu gören özel ve devlet şirketleri iyice hırçınlaşmaya başladı.”

Açıklamada isim, olay zikredilmiyor ama sert ve tehditkar bir üslup hakim. HDP Milletvekili, gazeteci Ahmet Şık, Twitter hesabından konuyla ilgili uzun bir bilgi/yorum yayınladı. Söylediklerine bakılırsa kastedilen mahkeme meselesi, Petkim’in sahibi Azerbaycan devletinin petrol ve gaz şirketi SOCAR’la arasındaki hukuki bir davaydı. Gurbanov, Azeri petrolünü ülke dışına nakilde tek yetkiliydi. SOCAR bunu mahkemeye taşıyıp, iptal ettirmek istiyordu.

Peki kim bu Gurbanoğlu?

Kızıl Ordu yüzbaşısıyken SSCB dağıldıktan sonra şirket kurup, hızla zenginleşen oligarklardan birisiydi. 1998’de Türkiye’de kurduğu Malta merkezli Palmali’nin 270 gemisi bulunuyor. TEKFEN İnşaat’ın yüzde 50’sini almasıyla ses getirmişti. Ama esas kamuoyunda yankı bulan olay; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, amcası Mehmet Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen’in sahibi olduğu ve iki yıl önce devrettikleri denizcilik şirketi BMZ’ye kiraladığı tankerlerdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği ‘Panama Belgeleri’nin kahramanı, Gurbanoğlu’ydu.

Yani Gurbanoğlu vakası epey karışık. Ortada uğruna savaşların verildiği petrol ve gaz varsa, basit olması da beklenemez zaten. İşin bu yönünü konunun uzmanlarına bırakalım. Zira vukuatın doğrudan bizi ilgilendiren kısmında; kimisi unutulmuş, gözden kaçmış olaylar zincirinin oluşturduğu dört dörtlük bir hikaye duruyor. Özelleştirmelerle başlayan; petrol ve gaz ticaretiyle uluslararasılaşan; iktidara ve çevresindeki zümreye bağlanan; oligarkların, eski-yeni bürokratların, siyasetçi oğullarının ve akrabalarının boy gösterdiği, Türkiye’nin 17 yıllık serencamı olan bir hikaye.

Gelin şimdilik Ağar’ın merkezinde olduğu bölümün üzerinde duralım. Hafıza iyidir, sürekli tazelemek gerekir diyelim ve önce Bodrum Yalıkavak Marinası’na gidelim…

***

Bodrum Yalıkavak, Avrupa’nın en lüks yat limanlarından biri olarak gösterilir. Milli Emlak’a ait liman, 49 yıllığına Profilo’nun sahiplerinden Cefi Kamhi’ye kiralandı. Kamhi ailesi Susurluk döneminde bir hayli gündemdeydi. Babası Jak Kamhi’ye 28 Ocak 1993’te suikast girişiminde bulunulmuş, ama kurtulmuştu. O suikasta dair küçük bir bilgiyi, TBMM Susurluk Komisyonu ifadelerinden aktaralım:

JİTEM’ci Cem Ersever’in komutasında 1991-93 arası Güneydoğu’da ‘istihbarat elemanı’ olarak faaliyet yürütmüş Abdullah Çetin, Azerbaycan’da kampta eğitim gördüğünü, orada Uğur Mumcu suikastını yapanlarla karşılaştığını, onlardan birinin de Kamhi’ye saldıran kişi olduğunu söylüyordu. Mumcu’nun evinin etrafındaki istihbarat çalışmasını da kendisinin yaptığını itiraf ediyordu. Azerbaycan-Türkiye bağlantısı kontra kamplarından sermaye transferlerine farklı biçimlere bürünse de hiç kesilmiyor anlaşılan.

Kamhi marinayı 2003’te açtı. Ancak mali sıkıntıya düştü ve 2011’de Gurbanoğlu’nun şirketi Palmali’ye sattı. Marinayı işleten şirket ise Bodrum Yalıkavak Turizm Ve Yat Limanı’ydı. Bundan sonraki izleri, ticaret sicil kayıtlarından sürelim.

Palmali ilk olarak Bodrum siciline kayıtlı bir şube kurdu. Yönetim kurulu başkanı Gurbanoğlu’ydu. Yönetimde yer alan Alaattin Aykaç dikkat çekici bir isimdi. 2012-2013 arasında PETKİM yönetiminde bulunan Aykaç aynı zamanda 8 yıl Palmali CEO’luğunu yürüttü. Gurbanoğlu 2017’de kendisini dolandırmakla suçladı. KKTC’de kurduğu bir şirkete para aktardığını iddia etti. Aykaç şimdi nerede dersiniz? Demirören Gazetecilik ve TFF yönetiminde yer alıyor.

9 Mayıs 2014 günü yönetimde sürpriz bir değişiklik yaşandı. Tolga Ağar şubeye müdür olarak atandı. 21 Mayıs 2014 günü Tolga Ağar bu sefer de şubenin yönetim kurulu üyeliğine seçildi. Bir yıl sonra da 15 Temmuz 2015 günü, İstanbul merkezdeki olağanüstü genel kurulda ana şirketin yönetim kurulu üyesi ve aynı zamanda başkanı oldu. Bu andan itibaren yönetimde Palmali’nin ağırlığı azalırken, Ağar’ların ağırlığı arttı.

Nitekim 16 Ağustos 2018’de Tolga Ağar yetkilerini bırakırken, babası Mehmet Ağar yönetim kuruluna giriyor ve bir yıllığına başkan seçiliyordu. 24 Ekim 2018’de yapılan toplantıda ise yönetime yeni isimler dahil oldu ve Mehmet Ağar’ın görevi 2021 yılına kadar uzatıldı.

Böylece Gurbanoğlu’nun zor durumdaki Kamhi’den 2011’de 42 milyon dolara satın aldığı şirket, 2018 itibariyle adım adım ‘kapalı devre’ el değiştirip, Kasım 1996’da “Ödülüm bu mu olacaktı” diyen Ağar’ın ve ailesinin hakimiyetine girdi.

***

Gurbanoğlu, yakın tarihin kara kutularındandır. Etrafında sadece siyasetçileri, onların akrabalarını değil; futbolcuları, sanatçıları, bürokratları, ortak işlere giren sermaye gruplarını da görebilirsiniz. İşin tuhaf yanı, onun rakibi görünen SOCAR da aynı ağın bir diğer merkezi olarak güneş gibi parlıyor. Orada da özelleştirilen PETKİM’in çeperinde oluşmuş halkada, yine aynı siyasetçileri ve akrabalarının yanında Kalyon’dan Çalık’a uzanan sermaye gruplarını bulursunuz.

17 yılın serencamı budur. İktidar ve etrafındaki zümrenin bu iki oligarşik yapıyla kurduğu ilişki, koruma kalkanı her gün daha fazla tahkim edilmeye çalışılan başkanlık rejiminin bekasının ne anlama geldiğini gayet güzel özetliyor.

[BoldMedya] 17.3.2020

Hacılar firarda: Karantinadan kaçan 28 kişi Çorum’da yakalandı

Umreden geldikten sonra karantinaya alınmamak için kendi imkanlarıyla kiraladıkları otobüsle Ankara’dan Erzurum’a gitmeye çalışan 28 umreci Çorum’da yakayı ele verdi.

BOLD – Umreden dönen vatandaşlarda koronavirüs bulunduğu ortaya çıktıktan sonra, alınan önlemler gereği kutsal topraklardan dönen vatandaşlar öğrenci yurtlarında karantinaya alınmaya başladı. Umreden dönen vatandaşlar uygulamadan pek de memnun değil.

OTOBÜS KİRALAYIP KAÇTILAR

Kutsal topraklardan Ankara’ya dönen kafiledeki 28 kişi karantinaya alınmamak için ilginç bir yönteme başvurdu. Erzurum’a gitmek isteyen vatandaşlar otobüs kiralayarak karantinadan kurtulmaya çalıştı. Durumu haber alan Erzurum Valisi Okay Memiş, kentteki belediye başkanları ve il müdürleri bir araya gelerek olayı değerlendirdi.

VALİ AÇIKLADI

Toplantının ardından basına açıklamalarda bulunan Vali Memiş, umreden gelen Erzurumlu umrecilerin sırf karantinaya yakalanmamak için özel bir otobüs firmasını kiralayarak kaçak olarak Erzurum’a gelmeye çalıştığını ancak Çorum’da yakaladıklarını açıkladı.

MUTLAKA KARANTİNAYA ALINMALARI LAZIM

Vali Memiş şöyle konuştu, “Umreden gelen 28 vatandaşımız özel bir otobüs firması tutarak Erzurum’a gelmeye çalışırken haber bize geldi. Hemen tedbirimizi alarak o vatandaşlarımızın ilimize gelmesini engelledik. Hemen Konya ve Ankara’daki karantina alanına gönderdik. Yine de kaçak göçek gelenler oluyor. Vatandaşlarımız lütfen bunları bize bildirsinler. Bu vatandaşlarımızın mutlaka karantinaya alınması lazım. Bu kişileri biz tespit edince hemen alıyoruz. Sağlık taramasının ardından riskli olanları hemen karantinaya alıyoruz.”

[BoldMedya] 17.3.2020

Koronaya karşı sabun dezenfektandan daha etkili!

Uzmanlar, koronavirüs salgınıyla mücadelede sık sık su ve sabun tavsiyesinde bulunuyor. Peki, bu öneri niçin bu kadar çok dillendiriliyor? Ardında ne tür bilimsel gerekçeler bulunuyoır?

BOLD – Avustralya New South Wales Üniversitesi, kimya profesörlerinden Pall Thordarson Guardian gazetesine yazdığı makalede, sabunla el yıkamanın niçin, dezenfektan jellerden daha etkili olduğunu anlattı.

HİÇBİRİ NORMAL SABUN KADAR ETKİLİ DEĞİL

Thordarson, virüslerin vücut dışında saatlerce hatta günlerce aktif olabildiğine dikkat çekti. Alkol içeren dezenfektanların, sıvıların, ıslak mendillerin, jel ve kremlerin virüslere karşı kullanılabileceğini ancak bunlardan hiçbirinin normal sabun kadar iyi olmadığını belirtti.

YAĞ ZARLARINI ÇÖZÜYOR VE VİRÜSÜ DAĞITIP ÖLDÜRÜYOR

Peki, sabun Sars-CoV-2, Kovid-19 ve diğer virüs türlerinde nasıl bu kadar işe yarıyor? Profesör cevabı özetle şöyle:

“Kendiliğinden bir araya gelen bir nano-parçacık olan virüste en zayıf bağın iki tabakalı lipitler (yağ) olması. Sabun yağ zarlarını çözer ve virüs iskambil kağıdından yapılmış evler gibi dağılıp ölür veya bir başka deyişle virüsler gerçek manada canlı olmadıklarından, etkisiz hale gelir.”

SADECE SU DA VİRÜSÜ TEMİZLEMEYE FAYDA SAĞLIYOR AMA…

Yalnız suyla virüsü temizleyip atmanın da mümkün olduğu bilgisini vererek “Ancak tek başına su, cilt ve virüs arasındaki uhu kadar güçlü bağ ile mücadele etmekte yeterli değil” dedi.

Sabunlu suya dair ise şunları söyledi: “O tamamen farklı bir şey. Sabunda amfifil diye bilinen yağ benzeri maddeler bulunur. Bunlar, yapısal olarak virüs zarındaki lipitleri andırır. Sabun molekülleri, virüs zarındaki lipitlerle mücadele eder.

VİRÜSLE CİLT ARASI YAPIŞKANI DEĞİL RNA’YI GEVŞETİYOR

Sabun, virüs ve cilt arasındaki yapışkanı değil, virüsteki RNA, lipitler ve proteinleri bir arada tutan, ayakkabılardaki yapıştırıcılara benzeyen etkileşimleri de gevşetir.”

YETERİNCE ISLATIP TEMİZLENDİĞİNİ GARANTİ ETMİYOR

Profesör Pall Thordarson, alkol bazlı ürünlere dair de “Yüksek oranda alkol solüsyonları (genellikle yüzde 60 ila 80 etil alkol) içerir ve virüsleri benzer biçimde öldürür. Ama sabun daha iyidir. Çünkü ele jel sürmek veya ıslak mendil kullanmak, ellerinizin tamamını yeterince ıslatıp temizlediğinizi garanti etmez” ifadelerini kullandı.

[BoldMedya] 17.3.2020

Gözaltına almak istedikleri KHK’lı babayı yakalayamayınca oğluna işkence yaptılar [Sevinç Özarslan]

Ankara’da 3 polis, KHK’lı Muhammed Fehmi Acat’ı gözaltına almak için evine baskın yaptı. Kapıyı Acat açarken 3 polis, evi aramaya başladı. Bu sırada Acat evden ayrıldı. Bunun üzerine polisler, Acat’ın 16 yaşındaki oğluna işkence yaptı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Acat ailesi, 10 aylık ayrılığın ardından 5 gün önce İsviçre’de buluştu. Ailesini 12 Mart 2020’de Basel Havaalanında karşılayan KHK’lı öğretmen Muhammed Fehmi Acat, eşinden ve 4 çocuğundan ayrı geçirdiği zamanları, oğluna yapılan işkenceyi anlattı.

22 Nisan 2019 sabahı Acat ailesi Ankara’daki evlerinde henüz uyuyordu. Gün doğmamıştı. Bu sırada kapı çaldı. Kapıyı, baba Muhammed Fehmi Acat açtı. Üç polis, baba Acat’ı gözaltına almaya gelmişti.

İki polis, evi aramaya; 1 polis de salonda kayıt tutmaya başladı.

Daha önce 19 ay hapis yatan Muhammed Fehmi Acat, tekrar haksız yere cezaevine girmek istemediği için bir anda karar verip kapıdan çıkıp gitti. Muhammed Fehmi Acat’ı elinden kaçırdıklarını anlayan polisler, bu olay üzerine 16 yaşındaki Halit’e işkence yaptı.

APARTMANIN BODRUMUNA GÖTÜRDÜLER

Evdeki 4 çocuk ve anne, daha baskının şokunu yaşarken polisler, Halit’i bodruma indirdi. Halit, babasıyla ilgili soruları cevaplayamayınca işkencenin dozu artırıldı.

Halit’in anlattığına göre, diğerlerine göre daha kısa olan polis silahını çekip mermiyi namluya aldıktan sonra silahı Halit’in kafasına dayadı, ölümle tehdit etti. Babasının yerini bilmeyen Halit’ten istediği cevabı alamayan 3 polis Halit’i darp etti.

3 KEZ EVLERİ BASILDI

Diğer çocuklarını kontrol altına tutmaya çalışan anne Gülperi Acat, olayı fark etmesi üzerine müdahalede bulundu. Kapının önünde silahı tekrar dolduran polis memuru, silahın içindeki mermiyi ailenin önünde yere düşürdü. Yaşadıkları şok ve işkenceleri kayda almak isteyen aile, hastaneye gidip olayı rapor ettirmek istedi ama doktorlar bunun sadece polis eşliğinde mümkün olabileceğini söyledi!

Sonrasında günlerce fiziki takibe maruz kalan, 3 defa daha evleri basılan aile hukuk mücadelesini sürdürebilmek adına yurt dışına çıktı. 22 Nisan 2019’da ayrılan ailenin kavuşması 12 Mart 2020 tarihinde İsviçre Basel Havaalanında gerçekleşti.

Gülperi-Muhammed Acat çiftinin Halit (17), Hayriye (15), Rukiye (10), Mirza (9) isimlerinde 4 çocuğu bulunuyor.  İsviçre’de yaşamına devam eden Muhammed Fehmi Acat, ailesini Basel Havaalanında çiçeklerle karşıladı. Engel oranı yüzde 92 olan epilepsi hastası kızı Rukiye ve kardeşleri, babalarını görünce gözyaşlarını tutamadı.

 19 AY HAPİS YATTI, CEZAEVİNDE 9 KİTAP YAZDI

1977’de Mardin Derik doğumlu sınıf öğretmeni Muhammed Fehmi Acat, 10 Temmuz 2016’da Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı. 19 ay Eskişehir Cezaevinde kaldı. Tutuklu olduğu dönemde yayınlanan 672 sayılı ilk KHK ile görevinden ihraç edildi. 2 Şubat 2018’de tahliye edilen Acat, hakkında bir yıl sonra tekrar soruşturma başlatıldı. Ankara’daki evini 22 Nisan 2019 sabahı polis bastı.

Muhammed Fehmi Acat, cezaevindeyken 9 kitap yazdı. Havaalanına Kaçış ve Donör adlı iki kitabı dijital kitap platformu Crub Publishing’de yayınlandı. İlk kitabı Havaalanından Kaçış lisede yaşanan problemlerin çözümü üzerine bir roman. İkinci kitabı Donör’de ise Acat cezaevindeki koğuş arkadaşlarının hikayelerini anlatıyor.

Mayıs 2019’da Türkiye’den Yunanistan’a oradan da İsviçre’ye geçen Muhammed Fehmi Acat’ın hikayesi…

MUHAMMED FEHMİ ACAT: İHRAÇ EDİLDİĞİMİ KOĞUŞTA ÖĞRENDİM

“Mardin’de Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. 1999’da Mardin’de sınıfı öğretmeni olarak göreve başlayıp Hakkari, Erzurum, Eskişehir’de 16 yıl boyunca öğretmenlik yaptım. 12 yıldan sonra branş değiştirdim, son 4 yıl sosyal bilgiler öğretmeni oldum. 10 Temmuz’da tutuklandım, Eylül 2016’da 672 sayılı KHK ile ihraç edildim. Açığa alındıktan sonra hakkımda adli soruşturma başlatıldı. “Silahlı terör örgütü üyesi” olduğum iddiasıyla tutuklanacağımı öğrenince ilk şoku yaşadım.

İlk mahkemede hakim, adli kontrol şartıyla serbest bıraktı. Bir hafta sonra Eskişehir Sivrihisar 1. Ağır Ceza Mahkemesi tutuklama kararı çıkardı. İmza atmaya gittiğimde aldılar. 19 ay Eskişehir Cezaevinde kaldım. Hapishane avlusunda otururken yerel gazeteye verilen “İlimizden ihraç edilen öğretmenlerin tam listesi”ni görünce mesleğimden atıldığımı öğrendim.

Hapishaneyi kendime bir dert yuvası olarak görmedim. Buradaki vakti nasıl değerlendirebilirim diye baktım. İlk zamanlarda kitap ve Kuran-ı Kerim vermiyorlardı. Sonra aldık. Cezaevinin kitaplığında örgüt üyesi olarak yargılanan, müebbetle yargılanan yazarlar vardı. Ben tabi yazmaya başladım. Günümün önemli bir bölümü yazma ile geçiyordu. 450 şiir yazdım. Koğuşa giren herkesin ayrı bir dünyası vardı. Farklı mesleklerden birçok insanla tanıştım. Ayrı dertleri, ızdırapları vardı. Onların yazılması gerektiğine inandım. İlk başta tutuklanma hikayelerini yazdım. Hepsi ayrı bir ‘mağduriyet destanı’ydı. Yaklaşık 20 arkadaşı yazdım. Yazmayınca unutuluyor. Çiftçi, esnaf, öğretmen, veteriner, bir köylü, polisin farklı yönleriyle yaşadıkları mağduriyetleri anlattığım bir kitap Donör dijital ortamda yayınlandı.

Acat ailesi İsviçre’de şu anda heim adı verilen mülteci kampında kalıyor.

DONÖR: KIZINA BÖBREĞİNİ VEREN BİR BABANIN HİKAYESİ

Donör, kızına böbreklerini verecek olan bir babanın hikayesi. Hapishaneden hastaneye böbrek vermek için gidecek bir baba. 20 gün gözaltında kalmıştı, çocuğunun sağlık durumuna rağmen hakim de tahliye etmedi. Bir yıla aşkın süre tutuklu kaldı. Sonra eşiyle de boşanma aşamasına geldi.

ÖNCELİĞİM ESARETTEKİ ARKADAŞLARIMDIR

Tahliye olduğum gün son namazı ben kıldırmıştım. Bundan sonra özgür olarak yaşayacağım her günü dakikayı tutuklu arkadaşlarım için harcayacağım diye dua etmiştim. Tutuklanmak Cenab-ı Allah’ın bir takdiri. Tahliye de bir takdir. Tutuklu olan tutukluluğun hakkını verecek. Dışarıda olanlar da içeridekiler için çabalayacak. Dinimizde ne öncelikle esarette olanlar vardır. Önce bu esaretlerin bitirilmesi için gayret gösterilmesi gerekiyor. Hapiste yaşadığım her an her dakika aklımdan çıkmıyor. İçeri girip çıkan bir insan özgür olsa bile hapishanenin kendisine bağlayan bir yapısı var. Zihnin en diplerine kadar etki ediyor. Ben de hala bunun etkisinden kurtulamadım.

GEÇEN YIL RAMAZAN BAYRAMINDA YUNANİSTAN’DAYDIM

Tahliye olduktan sonra bir süre Ankara’da, sonra İstanbul’da yaşadım. Mayıs 2019’da Meriç’i geçerek Türkiye’den ayıldım. 2019 yılı Ramazan Bayramının ilk günü Yunanistan’da nezaretteydim. O gün görevliler bizim telefonlarımızı getirdi, ailelerimizle sınırsız konuşabildik. Bir ay sonra, temmuz başında İsviçre’ye geldim. İtalya Havalanında tutuklandım. Bir gün nezarette kaldım. İtalya’da hiç suç işlemediğim için bıraktıklarını söylediler.

BOŞ GEÇİREN HER AN TUTUKLU ARKADAŞLARIN HUKUKUNU ÇİĞNEMEKTİR

Benim gibi yurt dışında olan her bir arkadaş vaktini değerlendirmeli. Ülkedeki mağduriyetlerin bitirilmesi adına fiili ve kavli duasını sürdürmeli. Buralarda boş geçirilen, geçmişe dönük gereksiz ve sonuca götürmeyen tartışmalarla harcanan zamanlar özellikle tutuklu arkadaşların hukukunu çiğnemektir. Bu duruma düşmekten kaçınmak lazım.

Muhammed Fehmi Acat ailesiyle birlikte bir görüş gününde, Eskişehir Cezaevi.

YOUTUBE KANALI VAR

Muhammed Fehmi Acat, kendisinin yeni açtığı Youtube kanalında da başından geçenleri anlatıyor. Twitter hesabı @mfehmiacat dan ise her gün bir arkadaşının hikayesini paylaşıyor.


[Sevinç Özarslan] 17.3.2020 [BoldMedya]

Ekonomide Corona krizi! Turhan Bozkurt yorumladı

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle dünya ekonomisi ciddi olarak etkilendi. Ülkelerin aldığı önlemler virüsün oluşturduğu olumsuz etkiyi ne kadar önleyeceği merak konusu.

BOLD-Ekonomi yazarı Turhan Bozkurt, Dünya’daki ekonomik gelişmeler ve açıklanan destek paketleri ne kadar etkili olacağı konusunda değerlendirmede buldu. Gazeteci Fatih Akalan’ın sunumuyla “Ekonomide Corona krizi!” konusu Bold Medya’nın Youtube kanalında canlı olarak değerlendirildi.


[BoldMedya] 17.3.2020

KHK’lı engelli öğretmen: Devlet zulmetmez bilirdik, yanılmışız!

15 Temmuz sonrası bir KHK’yla 19,5 yıllık mesleğinden ihraç edilen sınıf öğretmeni engelli Muhammed Koşer, yaşadıklarını KHK TV’ye anlattı. Sadece yasal bir bankaya faize bulaşmamak için hesap açtırmasının ihraç sebebi olarak gösterildiğini anlatan Koşer, “Koltuk değnekleriyle ancak yürüyebiliyorum. Açlığa mahkum etmeleri yetmedi bir de cezaevine koydular.” diyor. Koşar ailesi şimdi haftanın belirli günleri sokakta sıkma, börek yaparak geçimini sağlamaya çalışıyor. Muhammed Koşer, “Bizden terörist çıkmaz, yanlış yerde arıyorlar teröristi. Devlet insanına zulmetmez diye biliyorduk; yanılmışız!” ifadelerini kullanıyor.

İşte Muhammed Koşar’ın KHK TV’ye verdiği röportajın tam videosu:


EMEKLİ DE ETMİYORLAR

“Sınıf öğretmeniydim. 19,5 yıl öğretmenlik yaptı. Tatildeyken ihraç edildiğimi öğrendim. Komşulardan öğrendik darbe olduğunu. Ortopedik engelliyim. Koltuk değnekleriyle ancak yürüyebiliyorum. Üç çocuğum var. Üçü de okuyor. İhraç olduktan sonra dükkan kiraladık. Ama batırdık. Sonra sıkma börek yapmaya başladık. Haftada 3 gün gelip yapıp satıyor. Ailemin yardımıyla geçiniyoruz. Emekli olmak için uğraşıyorum ama SGK zorluk çıkarıyor. Dosyam mahkemede.”

FAİZE BULAŞMAMAK İÇİN BANK ASYA’YA HESAP AÇMIŞTIM
“Banka’da hesabım olduğu için ihraç oldum. Faize bulaşmamak için Bank Asya’da hesap açtırmıştım. Bütün birikimlerimi orada değerlendiriyordum. Bankadan dolayı ihraç edildim. Bankaya el konulduktan sonra da paramı çekmemiştim. Kimin bankası olduğuna bakmadım. Mahkemece 2 yıl 1 ay ceza verildi.”

ÇOCUKLARIMIN PSİKOLOJİSİ BOZULDU
“Çocuklarımızın öz güveni kayboldu. Kapı çaldığında bile korkuyorlar artık. Çünkü bir kaç kez polis gelip gitti eve. Psikolojisi bozuldu çocukların. Bizden terörist çıkmaz. Yanlış yerde arıyorlar teröristi. Kimseye bir zararımız yoktu. Engelliyim, başka bir iş yapamıyorum. Kimse zaten iş vermiyor. Zaten engelliyim. Ben koltuk değnekleriyle darbe mi yaptım. Ben ne yapmışım da terörist olmuşum. 19 yıl boyunca bir gün soruşturma bile geçirmedim. Kanundan, devletten yana olduk ama terörist olan biz olduk!”

AÇLIĞA TERK EDİLMEMİZ YETMEDİ, CEZAEVİNE KONULDUK

“Görevden alınıp açlığa terk edildiğimiz yetmedi, bir de hapishane günlerimiz oldu. Aşağılandık. 15 Günde bir açık havada spor yapma imkanı var. Dışarı çıkarken sahaya girişte X-Ray cihazından geçerken ötüyor diye değneklerimi vermiyorlar. Arkadaşlarım beni sırtına alıp, sahaya götürüyordu. Orada öyle oturuyordum. Ben bu koltuk değnekleriyle sahada ne yapabilirim?”

HASTANEYE GÖTÜRÜLÜRKEN BİLE ELLERİME KELEPÇE TAKTILAR

“Hastaneye götürecekler birgün. Asker koluma kelepçe takmaya çalıştı. Gerek yok dememe rağmen kelepçe taktı. ‘Tabut’ denilen araçla hastaneye sevk edildik. Hastanede de yanımda 3 asker olmasına rağmen koluma yine kelepçe taktılar. Bize ‘gel dese’ zaten gideceğiz. Benim koltuk değneklerim olmasa ben kıpırdayamam bile. Bunlar insana yakışmayan hareketler.”

DEVLET ZULMETMEZ BİLİRDİK, YANILMIŞIZ!

“Eskiden devleti ‘şefkatli’ bir el olarak görürdük ama şimdi zulmeden bir yapı olarak karşımızda. Demek ki bu ülkede herkes bir gün terörist olacak. Sıra bizde. Bizden sonra sıra kime gelecek merak ediyorum. Devlet insana zulmetmez algısı tamamen yok oldu. Diyarbakır’da yaşadıklarını anlatırlardı, demek ki biz o zaman anlamamışız. Biz artık empati yapabiliyoruz. Demek ki devlet zulmedebiliyormuş masum vatandaşına. Devlet ‘adil’dir algısı bende yıkıldı!”

[TR724] 17.3.2020

TBMM Başkanı Mustafa Şentop: 31 vekil kendisini izole etmiş durumda

TBMM Başkanı Mustafa Şentop, ‘umreden dönen bazı milletvekilleri karantinadan kaçtı’ iddiasına ilişkin konuştu. Mart ayından beri umreye giden ya da dönen milletvekili olmadığını anlatan Şentop, yurt dışından gelen 31 vekilin kendilerini tamamen izole ettiğini duyurdu.

Gazetecilerin sorularını cevaplayan Şentop, “Bir provokasyon hesabından 17 umreden dönen milletvekilinin karantinaya girmediği yazıldı. Umreden gelen vekiller güya VIP’ten kaçmışlar, nasıl olmuşsa… Mart ayı başından bu yana umreye giden ya da umreden dönen milletvekilimiz yok. Farklı ülkelerden gelen milletvekillerimiz var. Bu arkadaşlarımızla ilgili olarak da ben de partilerimizle görüştüm. Milletvekili arkadaşlarımız da sorumluluklarının gereği olarak kendilerini evlerinde karantinaya almış durumdalar. Ayrıca TBMM’de çalışan personelle ilgili de bir haber çıkmıştı. Gerek buradaki meclis hastanemizde gerekse başka hastanelere başvuran herkesi takip ediyoruz. Yurt dışından gelen milletvekili sayısı 31.” ifadelerini kullandı.

11 VEKİL KARANTİNAYA ALINDI

Bu arada yurtdışından dönen 9’u AKP’li 2’si CHP’li olmak üzere 11 milletvekilinin karantinaya alındığı iddia edildi. Yeni tip koronavirüsü salgını sırasında yurtdışına çıkan 9 AKP’li ve 2 CHP’li milletvekilinin kendini 14 günlük karantinaya aldığı, Meclis başkanlığının da parti yetkililerini arayarak yurtdışına çıkan milletvekillerinin Meclis’e gelmemesini istediği öne sürüldü. Yurtdışına çıkan milletvekillerini Meclis başkanlığı da yakın takibe aldı. Parti yetkilileri aranarak yurt dışına çıkan milletvekillerinin ismi bildirildi, Meclis’e gelmemeleri istendi.

[TR724] 17.3.2020

Korkulan oldu! Koronavirüs cezaevlerine sıçradı, karantina uygulamaları başladı

Tüm dünyada 7 binden fazla kişinin ölümüne neden olan koronavirüs vakalarının Türkiye’de görülmesinden kısa bir süre sonra virüs cezaevlerine de sıçradı. Edirne ve Balıkesir Kepsüt cezaevlerinde koronavirüs nedeniyle karantina uygulaması başladığı öğrenildi.

Edirne Cezaevi’nden sonra bugün de Balıkesir Kepsüt Cezaevi’nin karantinaya alındığı bilgisi geldi. 1 yıldır Kepsüt Cezaevi’nde kalan bir tutuklunun yakınının verdiği bilgiye göre cezaevi bugün karantinaya alındı. Tutuklu yakını, “Biraz önce eşim aradı. Burada bir virüs vakası tespit edildi, herkesi karantinaya aldılar.” dedi.

HDP Kocaeli Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, korona virüs salgını nedeniyle Edirne Cezaevi’nde karantina uygulaması başlatıldığını duyduğunu açıkladı. Gergerlioğlu, “Yetkililerin açıklamaları tatminkar değil. En önemli tedbir tahliye. 800’den fazla çocuk var. Anneler var, yaşlılar var, engelliler var. Edirne Cezaevinden haber aldım. 2 bin 500 kişinin olduğu bir cezaevi. Açık cezaevindeki kişiler karantinaya alınmış. Tıbbi üsüllere göre alınmış bir karantina da değil. Kaçanlar olduğunu duydum. Adalet ve Sağlık bakanlarının açıklamaları yeterli değil.” ifadelerini kullandı.

[TR724] 17.3.2020

Tayvan: Türkiye’den dönen 15 vatandaşımızın 9’unda koronavirüs tespit edildi

Tayvan Sağlık Bakanı Chen Shih-Chung, ülkede 10 yeni koronavirüs vakası bulunduğunu duyurdu. Bugün açıklanan verilerde virüs bulaşmış kişilerin hepsinin yurt dışı temasında bulunduğunu belirten Shih-Chung vakaların 4’ünün Türkiye’den döndüğünü belirtti.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’deki korono virüslü hasta sayısını 47 olarak açıklamıştı. Ancak diğer ülkelerden gelen haberler rakamın daha yüksek olduğu yönündeki iddiaları doğrular nitelikte. Türkiye’den Tayvan’a dönen 15 kişilik kafilede daha önce tespit edilenlerle beraber toplam vaka sayısı 9’a yükseldi. Bakan açıklamasında Türkiye’de virüs riskinin yüksek olduğunun altını çizdi. Taiwan News’ın haberine göre, açıklanan 10 yeni vaka, salgın başladığından bu yana ülkede bir günde görülen en büyük sayı.

Açıklanan son vakalarla birlikte Tayvan’da koronovirüs vaka sayısı 77 kişiye yükseldi. Bugüne kadar virüse dayalı 1 kişinin hayatını kaybettiği ülkede 20 hasta iyileşirken, 56 kişinin tedavisi sürüyor.

[TR724] 17.3.2020

Koronavirüs salgınında cezaevleri: Sekiz kişilik koğuşta 24 kişi kalıyordu; şimdi de 32 kişiye çıkarıldı

Dünya geneli Koronavirüs salgını cezaevleri için büyük tehdit oluştururken İran bugün 85 bin mahkumu salgın gerekçesiyle serbest bıraktı. Türkiye’de benzer talepler gelirken çoğu hukuksuz tutuklu binlerce insan cezaevlerinde yer yokluğunda dolayı hijyenin bulunmadığı koğuşlarda kalabalık bir şekilde kalmaya mecbur tutuluyor.

HDP’li vekil ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu bu durumu sıklıklı gündeme getiriyor. Gergerlioğlu salgına karşı hızlı bir şekilde cezaevlerinin boşaltılmasını istiyor. Gergerlioğlu sosyal medya hesabı Twitter’dan bugün Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevi’ndeki kapalı görüş sonrası bir avukatın izlenimlerini aktardı.

İşte o izlenimler;

‘8 kişilik koğuşta 24 kişi kalıyordu; şimdi de 32 kişiye çıkarıldı’
“Maraş Türkoğlu Cezaevinde zaten tıka basa dolu olan 8 kişilik koğuşlara 16 Mart’ta 8 yatak daha eklenmiş ve 24 kişinin kaldığı koğuşlar 32 kişiye çıkarılmıştır. Rutin yapıldığı söylenilen koğuş aramaları sıklaştırılmış.”

‘Maskesiz arama yapılıyor, kolonya kullanımı yasak’
“12 Mart’ta arama yapılıp bu tarihten sonra görüşler ve ziyaretler ertelenmiş olmasına 17 Mart tarihinde yeniden bu defa askerle koğuşlar aranmıştır. Bu aramalarda ne askerler ne gardiyanlarda maske eldiven bulunmamaktadır. Zaten içerisinde kolonya kullanımı da yasaktır.”

‘Hijyen kurallarına uyulmuyor’

“Dışarıya göre bir nebze de olsa steril olması gerek koğuşlar şu anda sıklıkla teknik personel, gardiyan,asker tarafından hijyen kurallarına uyulmadan ziyaret edilmektedir, aramalarda mahkumların kullandığı havlular özel eşyalar yerlere atılmakta üzerine dahi basılmaktadır.”

[TR724] 17.3.2020

İslam’ın hastalıktan korunmaya bakışı ve duanın yeri [Dr. Ergün Çapan]

İslam, korunması gereken değerlerin ilk sırasına insan hayatını koymuştur. O, insanı bir bütün halinde ele alarak onu hem maddi hem de manevi yönüyle korumayı hedefleyen çekirdek esaslar getirmiştir. İnsan sağlığının korunmasında da İslam’ın bu temel bakışı merkezi bir öneme sahiptir. Zira insanın maddi ve manevi yönlerinden sadece birisine değer verilip diğerinin ihmal edilmesi, bütüncül bakış açısından yoksun, dengesiz ve sağlıksız bir yaklaşım olur.  Peygamber Efendimiz, hem hastalıklardan korunmada hem de tedavide maddi ve manevi korunma yollarına ve tedavi metodlarına riayet etmeyi bir esas olarak ortaya koymuştur. İslam’ın insan sağlığı ile ilgili genel yaklaşımından başlayarak salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı maddi ve manevi boyutuyla korunma ve tedavi ile ilgili genel yaklaşımını kısaca ele almak istiyoruz.

Koruyucu Hekimlik (Hijyen). Peygamber Efendimiz, insanı maddî-manevî hastalıklardan koruyabilecek tedbirlere çok önem vermiştir. İnsanın fiziki sağlığı ve hastalıklar ile ilgili olarak da  ilk önce koruyucu hekimliğe (hijyen) çok ciddi önem vermiş ve ve hijyeni insan sağlığı ve tıp ile ilgili tavsiyelerinin merkezine koymuştur. İnsanın yemekten önce-sonra, uykudan kalkınca ellerini yıkaması, zararlı yiyecek, içecek ve yerlerden uzak durması, midesini tıka-basa doyurmaması, dengeli beslenmesi ile ilgili hadisler ilk planda akla gelenlerdir. Hastalık zamanındaki meşakkatler ve masraflar düşünüldüğünde koruyucu hekimlik, insanın hastalıklardan korunmasında oldukça kolay ve ucuz bir yoldur. (Sonsuz Nur, 1/179; Prizma, 2/121)   Bu itibarla insanın her şeyden önce sağlığının koruması; ona zarar verecek yiyecek, içecek, ortam, vs. gibi koruyucu hekimlik adına tespit edilen hususlara riayet etmesi gerekir.

Her ne kadar koruyucu hekimlik tavsiyelerine uyulsa bile insan değişik sebeplerle hasta olabilmektedir. Özellikle de veba, kolera, İspanyol virüsü, Sars ve şu an gündemde olan coronavirus gibi bütün dünyayı tehdit eden salgın hastalıklara karşı (pandemic) korunma ve tedavi yolları hayati önem arzetmektedir.

Bulaşıcı hastalıklara karşı korunma ve tedavi ile ilgili İslam’ın bakış açısını kısaca özetlemek istiyoruz.

Hastalığın Yayılmasını Önleyici Maddî Tedbirlerin Alınması

Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalıklardan korunma ile ilgili olarak sağlıklı kimselerin bu tür hastalığa yakalanmışlarla aynı mekanda bulunmaması, tokalaşmaması gibi  tavsiye ve uygulamaları vardır.

“Eğer bir yerde vebanın olduğunu duyarsanız, sakın oraya gitmeyin, adımınızı atmayın!  Bulunduğunuz yerde de bu hastalık ortaya çıkarsa artık oradan dışarıya çıkmayın!” (Buhârî, tıp 30 (5728); Müslim, selâm 98.)

Bu konudaki bir diğer hadis de bulaşıcı bir hastalık olan cüzama yakalanmış bir insandan uzak durmak ile ilgilidir: “Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın.” (Buhari,5707)

Bu hadiste de bulaşıcı hastalıklardan nasıl uzak durulması gerektiği ile ilgili çok veciz bir teşbih, metafor üzerinden konu ifade edilmektedir. İnsan nasıl aslandan kaçarken bütün gayretini ortaya koyarsa aynı şekilde bulaşıcı hastalıklardan uzak durmada da aynı hassasiyeti göstermesi gerekir.

Peygamber Efendimiz’in bu konudaki bir diğer uygulaması da sağlıklı insanın bulaşıcı hastalığa yakalanmış kimse ile tokalaşmaması yönündedir.

Sakif kabilesinden gelen bir heyet içindeki cüzamlı bir insan  Peygamber Efendimiz’e bey’at etmek için geldiğinde Allah Resulü, bu şahsa haber göndererek “Şüphesiz ki, biz senin beyatını kabul ettik. Dön, git.  ” buyurarak, onunla musafaha yapmamış ve ona iltifat ederek geri göndermiştir. (Müslim, 2231.)

Bu konuda zikredeceğimiz bir diğer örnek de Peygamber Efendimiz’in salgın hastalıklardan korunmada -diğer tavsiyelerinde- olduğu gibi açılımı gelişen insan sağlığı ile ilgili ilimlere emanet şu hadisidir:

“Bulaşıcı hastalığı olan devenin sahibi, devesini sağlıklı devesi olan kimsenin devesinin yanına getirmesin.” (Buhari, 5771; Müslim, 2221) Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalığa yakalanmış develer üzerinden bildirdiği bu temel yaklaşım bütün canlılar için söz konusu olsa gerektir. Bulaşıcı hastalığa yakalananın sağlıklı olanların yanına uğramaması onlarla aynı mekanı, aynı atmosferi paylaşmaması hastalıktan korunma adına çok önemlidir.

Verilen örneklerde görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz, salgın hastalıklarla mücadelede modern tıbbın “karantina” dediği uygulamanın temel esaslarını ortaya koymaktadır. (Sonsuz Nur, 1/180)

Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalıklarla mücadele ile ilgili bu çekirdek beyanlarının  açılımı tıp ilmi ve bu sahadaki uzman doktorların araştırma, tespit ve tecrübelerine emanettir. Zaten işi ehline, uzmanına sorarak ona göre hareket etmek Kur’an’ın hemen her hususta ortaya koyduğu temel bir hayat disiplinidir:  “Şayet bilmiyorsanız, bilenlere sorunuz.” (Nahl, 16/43; Enbiya, 21/7) Bu itibarla başta bulaşıcı ve salgın hastalıklar )contagious, epidemic ve pandemic) olmak üzere bütün hastalıklardan korunma ve tedavide o sahanın uzmanlarının beyan ve uygulamalarının esas alınması gerekir.

Doktorların tespitine göre hapşırma, öksürme, nefes alıp-verme gibi değişik yollarla hastalığa sebebiyet veren virüsler ortama yayılmakta, damlacık enfeksiyonlarına sebebiyet vermekte ve sağlam insanlara bulaşabilmektedir. Dolayısıyla salgın hastalıklardan korunmak için bahsedilen korunma yöntemlerinin yanında doktorların rehberlik ve tavsiyesiyle hastalıklara sebebiyet veren virüs vs.den ortamı dezenfekte eden ultraviyola ışın yayan lambalar da kullanılabilir. Sürekli gelişen ilim ve teknolojiyle daha kapsamlı ve detaylı koruma metodları da bulunabilir.

Peygamber Efendimiz hastalıklardan maddi olarak korunma yöntemlerinin yanında manevi boyutunun önemi üzerinde de çok ciddi durmuştur. Bu manevi korunma da dua ve yakarışlarla sebeplerin Yaratıcısı olan Allah’a  teveccüh etmektir. Zira ayette bildirildiği üzere: “Hasta olduğumda şifa veren O’dur.” (Şuara, 26/80) Yapılan tedavilere tesir gücü vermek ve şifayı ihsan etmek, Allah’ın elindedir. Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla; ilâçlara tedavi özelliklerini veren ve tesiri yaratan, ancak  Şâfî-i Hakikî olan Allah’tır. (30. Lem’a, s. 413)

Manevi/metafizikî korunma dua

Peygamber Efendimiz hayatı hastalıklardan korunmanın metafizik boyutu olan dualarla örgülenmiştir.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyi ve sellem) hastalık ve her türlü bela ve musibetten  korunmak için okunabilecek duasıyla başlamak istiyoruz. Allah Resulü tarafından her türlü hastalık, bela ve musibete paratoner olarak sabah-akşam üçer kere okunması tavsiye edilen dua şu şekildedir: “Ne yerde, ne gökte adının anılmasıyla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle korunuyorum ki, O Semî’ ve Alîm ’dir.” (Ebu Davud, 5088; Tirmizi, 3388)

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaklaşımıyla hadisin mana ve muhtevası her türlü hastalık, bela ve musibeti içine alacak şekilde geneldir. Bu duayı sadece felç hastalığına indirgemek mana ve muhtevasını daraltmak anlamına gelir. (Prizma, 2/130) Zira hadiste yerden ve gökten gelecek bütün hastalıklar, bela ve musibetler ifade edilmektedir. Bu itibarla Allah Teâlâ hangi niyetle okunmuşsa ona göre kuluna şifa ve ihsan lütfedebilir.

Yine hastalık, bela ve musibetlerden korunma ile ilgili olarak peygamber Efendimizin sabah-akşam terk etmediği bir diğer dua da  şu şekildedir: “Allah’ım, önümden arkamdan, sağımdan-solumdan ve üstümden gelecek tehlikelerden beni koru. Yere batırılarak altımdan helâk edilmekten azametine sığınırım.” (Ebu Davud, 5074; İbn-i Mace, 3871)

Peygamber Efendimiz zikrettiğimiz bu genel korunma dualarının yanında bir beldeye girerken bulaşıcı hastalıklardan muhafaza için şu duayı da okuyordu: “Allahım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Allahım, bizi bu beldenin halkına sevdir! Bu beldenin sâlihlerini de bize sevdir. Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.” (Taberani, Mu’cemu’l-evsat, 4755; Heysemi, Mecmau’z-zevaid, 17115)

Dua taşıma

Fıkıh alimlerine göre ayetleri, Allah’ın isimlerini, dua hadislerini teberrüken veya hastalık, bela ve musibetlerin defi için yazıp asmada bir mahzur yoktur. Sebeplere hakiki tesir gücü vermeden şifanın Allah’tan olduğuna inanılarak bu şekilde hareket etmenin dinin ruhuna uygun olmayan bir tarafı da söz konusu değildir. Nitekim, Hz. Aişe, Hz. Abdullah b. Amr b. As, Muhammed b. Sirin, Ebu Cafer Muhammed b. Ali, Said b. Müseyyeb gibi dini bize nakleden İslam büyükleri bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. (İbn-i Abidin, 3/364; Fetâvây-ı Hindiye, 5/356; Nevevî, el-Mecmu, 9/56; Kuveyt Fıkıh Ansk. 13/26 )Ahmet b. Hanbel’in, bizzat kendi eliyle yazdığı da rivayet edilmektedir. (İbn-i Müflih, el-Adâbu’ş-Şeriyye, 2/456) Bu şekilde Allah’a ve Allah’ın isimlerine sığınılarak yapılan duaları asanların Yüce Mevla yardımcısı olur.

Mesela, Ayete’l-Kürsî ve Allah’ın Hafız, Hafîz gibi isimleri her türlü hastalık, bela ve musibetten korunma duasıyla birlikte yazılarak belli yerlere asılabilir.

Hastalıklardan gerek korunma ve gerekse de tedavisinde tıbbın ortaya koyduğu yöntem ve uygulamaların yanında dua gibi uygulanması çok kolay bir reçeteyi kullanmanın ne mahzuru olabilir.

Duanın insan psikolojisi üzerine müspet tesirleri de modern bilimlerin reddetmediği bir konudur.

Bir-kaç örnekle anlatmaya çalıştığımız üzere Peygamber Efendimizin hastalıklardan korunmak için ortaya koyduğu yol fiili ve kavli (sözlü) duanın birlikte yerine getirilmesidir.

Bir işin olması için gerekli sebeplere riayet etmek neticenin var edilmesi için fiili bir duadır.  Fiili duayı yaptıktan sonra gönül diliyle samimi ve yürekten o işin olmasını Allah’tan istemek ise sözlü duadır.  Fiili ve kavlî dua birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. (24. Mektup, 1.Zeyil) Bu itibarla coronavirus gibi pandemic hastalıklardan korunmak için doktorların tavsiyelerini yerine getirmek fiili dua, el açıp yürekten Allah’a yalvarmak ise sözlü duadır. Bu şekilde her iki duayı birlikte yaparak şifa talep etmek Peygamber Efendimiz’in metodudur.

Koordineli tedavi yollarının araştırılması

Gaybın Son Habercisi Peygamber Efendimiz, ihtiyarlık hariç her hastalığın tedavi edileceğini bildirmektedir:“Birbirinize destek vererek tedavi yollarını bulmada kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından onun tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.” (Ebu Davud, 3855; Tirmizi, 2038; Buhari, 2225)

Hadisin ifadesine göre bir hastalık varsa, muhakkak tedavisi de vardır. Demek ki, en onulmaz gibi görünen hastalıkların da–tabiî Allah’ın tevfik ve inayetiyle–  bir gün tedavisi bulunacaktır. Nitekim tarihe baktığımızda binlerce, milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet veren veba, kolera, İspanyol virüsü, sars gibi belli bir dönem çaresi bulunamayan hastalıklar zamanla tedavi edilir hale gelmiştir. Coronavirus gibi bütün dünya insanının sağlığını tehdit eden pandemic hastalıklara da tedavi-Allah’ın yardımıyla-bulunacaktır.

Zikredilen hadisin Arapça metninde geçen تَدَاوَوْا   (tedavev) birden fazla insanın bir araya gelerek ortak bir iş yapmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla küçük bir köy haline gelen dünyada insan sağlığı ile ilgilenen ilim dallarının el ele vererek çalışmasıyla onulmaz, çaresiz gibi görünen veya kabul edilen hastalıkların da tedavisi bulunacaktır.

Peygamber Efendimiz’in bu hadisi insan sağlığı ve tıp ilmi açısından çok önemli bir ufuk göstermekte ve insanlara hastalıkların tedavisini araştırmak konusunda ciddi bir moral ve motivasyon vermektedir. Tabii bunun için de ciddi fonların ayrılması, araştırma merkezlerinin kurulması ve araştırma yapacak ilim adamlarına gerekli imkanların hazırlanması gibi sebeplere de riayet edilmesi gerekir. (Sonsuz Nur, 1/176)

Netice itibariyle, coronavirus gibi salgın hastalıklardan korunma ve tedavide maddî-manevi yolları bir bütün olarak ele alıp ona göre hareket etmek Peygamber Efendimizin çizgisinde yaşama gayretidir.

[Ergün Çapan] 17.3.2020 [TR724]

Mourinho, Tottenham’da dibi gördü [Hasan Cücük]

‘’Çalıştırdığım her takımda kupa kazandım. Tottenham’da da kupa kazanacağım.’’ Jose Mourinho bu cümleyi, Şampiyonlar Ligi son 16 turu rövanşında karşılaşacağı RB Leipzig maçı öncesi kurdu. Premier Lig’de şampiyonluk şansı bulunmayan Tottenham’ın hedefinde Şampiyonlar Ligi vardı. Ancak daha ilk maçta sahasında RB Leipzig’e 1-0 yenilmesi tur şansını Kaf dağının arkasına atmıştı. Nitekim rövanşı da 3-0 kaybederek, Avrupa defterini kapattı. Jose Mourinho’nun Tottenham’la kupa hayali başka sezona kaldı ama Londra ekibinde gösterdiği performansla kariyerinin en kötü dönemine imza attı.

Jose Mourinho, kişiliği, tarzı ve egosuyla futbol dünyasının son 20 yılına damga vuran bir isim. Yeşil sahalardaki macerasına tercüman olarak başlayan Mourinho, antrenörlük diplomasını alarak kenardan takım yönetmeye başladı. FC Porto’da sıradışı başarıya imza attı. Portekiz Ligi şampiyonluğunu yeterli görmeyen Mourinho, 2003’te UEFA Kupası’nı bir yıl sonra ise Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Futbol dünyası yeni bir fenomen teknik adamla tanışıyordu. Gençti, hırsıylı. Adı kısa sürede dönemin efsaneleri Sir Alex Ferguson ve Arsene Wenger gibi isimlerin yanına yazıldı.

FC Porto’da başlayan çıkışı Chelsea, Inter, Real Madrid, Chelsea ve Manchster United’de devam ettikten sonra şimdiki durağı Tottenham’a demir attığında takvim yaprakları 20 Kasım 2019’u gösteriyordu. Geriye dönüp baktığımızda, yazının giriş cümlesinde söylediği gibi kupasız dönemi yoktu. Chelsea’daki ilk döneminde Londra ekibini 50 yıl sonra Premier Lig şampiyonluğuna taşıdı. Premier Lig’de Mourinho öncesi yarış Alex Ferguson (Manchester United) – Arsene Wenger (Arsenal) arasında geçerken, bu ikiliye ciddi bir rakip olarak geldi. Yarışın adı Ferguson – Mourinho olarak güncellendi.

Chelsea’da iki yıl üst üste Premier Lig şampiyonluğa ulaşan Mourinho, gittiği İnter’de Serie A şampiyonluğunu, Şampiyonlar Ligi ile süsledi. Real Madrid’de gelen La Liga şampiyonluğu ardından 2. Chelsea dönemindeki Premier Lig şampiyonluğu… Gittiği her kulüpte kupa kazanma geleneğini devam ettirdi. 2016’da geldiği Manchester United’de Alex Ferguson’dan doğan boşluğu dolduracak isim olarak görüldü. Ancak beklentilerin altında kaldı. 2017’de UEFA Avrupa Ligi ve İngiltere Lig Kupası’nı kazanarak, Ferguson sonrası Manchester United müzesine kupa taşıyan ilk teknik adam oldu.

Aralık 2018’de peş peşe gelen puan kayıpları sonrası Manchester United’dan istifa eden Mourinho, bir yıl sonra yeniden kulüp çalıştırmaya başladı. Yine Premier Lig’de idi. Kulübün adı Tottenham’dı. Arjantinli Pochettino yönetiminde zirveye oynayan bir kulüp olan Tottenham, 2019’da Şampiyonlar Ligi’nde finale kalarak tarihi bir başarıya imza attı. 2019-20 sezonunda gelen peş peşe puan kayıplarıyla Pochettino hızla gözden düştü. Kasım 2019’da bileti kesilen Arjantinli’nin koltuğuna oturan yeni isim Portekizli Mourinho oldu.

Jose Mourinho gelen teklifleri geri çevirip, sadece Premier Lig’den görev beklemesinin özel bir nedeni vardı. İkinci Chelsea döneminde bir kez Premier Lig şampiyonluğu görmüş ama kendi performansının çok altında kalmıştı. United dönemi ise daha kötü geçmişti. Görülecek bir hesabı vardı. Tottenham’ın başına geçerek bu hesabı kesmek istiyordu.

Portekizli Hoca bir kez daha hırsının kurbanı oldu. İddialı demeçleri geride kalan 26 maç sonunda gerçeğin çok uzağında olduğunu ortaya koydu. FC Porto’da başlayan teknik adamlık yolculuğunda en kötü performansını Tottenham’da yaşadı.

Jose Mourinho’nun çalıştırdığı takımlarda ilk 26 maçlık performansı

Real Madrid
Galibiyet: 21
Beraberlik: 4
Mağlubiyet: 1
Galibiyet yüzdesi: 80

Chelsea ilk dönem
Galibiyet: 19
Beraberlik: 5
Mağlubiyet: 2
Galibiyet yüzdesi: 73

FC Porto
Galibiyet: 17
Beraberlik: 3
Mağlubiyet: 6
Galibiyet yüzdesi: 65

Chelsea ikinci dönem
Galibiyet: 16
Beraberlik: 4
Mağlubiyet: 6
Galibiyet yüzdesi: 61

Inter
Galibiyet: 16
Beraberlik: 7
Mağlubiyet: 3
Galibiyet yüzdesi: 61

Manchester United
Galibiyet: 15
Beraberlik: 6
Mağlubiyet: 5
Galibiyet yüzdesi: 58

Tottenham
Galibiyet: 11
Beraberlik: 6
Mağlubiyet: 9
Galibiyet yüzdesi: 42

[Hasan Cücük] 17.3.2020 [TR724]

Melâhim Çağı! (2) [M.Nedim Hazar]

Çıkan kısmın özeti: “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.” Enfal-25

Hadis alimleri Kainat Efendisi’nin (ASM) fitne ile ilgili ayetlerinin büyük bölümünü bu ayetle ilişkilendirerek anlamlandırmaya çalışmıştır.

Fitne ve bela söz konusu olunca sadece mübarek Kur’an’ın indiği dönem değil, yakın ve uzak gelecek ile ilgili meseleler de gündeme gelmiştir.

Şüphesiz kitap ve peygamber birer “haber verici”dir. Bu haberin gelecekle ilgili olan kısmı ise öylesine mayınlı bir alandır ki, iki tarafı uçurum olan incecik bir ip üzerinde gezinir gibi hassasiyetle gezinmek lazımdır.

Hz. Peygamber müminlere kitabı öğreten, açıklayan, yaşayarak örnek olan, kendisine ittibâ edilmesi emredilen son peygamberdir. O, bu Risâlet görevi esnasında kendisine bildirildiği kadarıyla gelecekten haber vermiştir. Onun gelecekle ilgili öngörülerine dayanan bazı sözlerini vahye mahzar olmadan kendi basireti, feraseti, tecrübesi ve sağlam muhakeme yeteneği sonucu söylemiş olması mümkündür. Bu bakımdan onun kıyamet öncesi ve sonrasına yönelik bir kısım ikazlarını doğrudan küresel kıyametle ilişkilendirmeden önce çok iyi araştırma yapılmasının uygun olacağı ifade edilebilir. Bu itibarla, sağlıklı, tutarlı ve sağlam bir din anlayışının ikame edilebilmesi için bahse konu hadislerinin doğru anlaşılması ve yorumlanması gerekmektedir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Hadis kaynaklarında gelecekte vuku bulacak belalardan söz eden hadisler bağımsız bölümler halinde yer alır.

Bunların bir bölümü mev’ize amacıyla söylenmiş, şu ve bu şekilde fitne ve olaylar çıkarsa, bunlara karşı Müslümanın nasıl bir tavır takınacağı belirtilmiştir. Ebû Dâvud’un Kitâbü’l-Melâhim’inde yer alan, geleceğe ait bazı olaylar şöyle özetlenebilir: Allah’ın bu ümmete her yüz yılın başında dini yenileyecek bir müceddid göndereceği, İstanbul’un fethi, Allah’ın bu ümmet üzerinde iki kılıcı (iki askeri gücü), biri ümmete ait, diğeri düşman tarafından olarak bir araya toplamayacağı, kıyamet alâmetlerinden güneşin batıdan doğması, Deccâl’ın çıkması vesaire…

Hz. Ömer’in şahadetinden tutun da, Hz. Osman dönemindeki olaylara, Kerbela vakasına kadar pek çok devri “Fitne çağı” olarak niteleyenler olduğu gibi, her döneme ait bir bela ve müsibetlerin yağmur gibi yağdığı devirler olarak nitelendirilmiştir.

Dolayısıyla günümüzde yaşanan olayları da yine bu bağlamda değerlendirenler olacaktır ve bu bağlamlandırma giderek artan bir yoğunlukta yaşanacaktır.

Şurasını net ifade edeyim, şahsen kolektif ve kamusal hüküm çıkarılmadıkça bu tür çıkarsamaları çok yadırgamam.

Ancak iki ciddi ve büyük risk vardır böyle durumlarda.

Birincisi, Adnan Oktar örneğinde olduğu gibi olaylar ile haberleri birleştirebilmek için zaman içerisinde minik çarpıtmalar, yorumlarla işi kendi eksenine oturtmayı denemeler ve nihayetinde bağlamından tamamen koparılmayla kadar ulaşan bir anlam ve bağlam bozuculuk söz konusu olacaktır.

İkincisi ise bu tür vakıa-haber verme bütünleşmesi neticesinde hüküm sanki İslam’ınmış gibi bir mal edilme süreci yaşanır. Örneğin AIDS ilk ortaya çıktığında yine bazı kesimler bu korkunç hastalığı “Dabbetül Arz” olarak nitelemişti. Zamanla bu hüküm sanki Kur’an ve peygambere aitmiş gibi aktarılmaya başlandı. Ve bu bakış açısı çürütüldüğünde sanki çürütülen Kur’an_ı Kerim’miş gibi bir durum ortaya çıktı.

Turan Dursun’un neredeyse bütün çalışmaları böyledir. Yazdığı tüm reddiyeler dinin ve ayetlerin yorumlarına yaptığı itirazlardır. Müfessirler ya da alimlerin yaptıkları hataları doğrudan (haşa) Allah’a refere ederek dini saf dışı bırakmayı deneyip durdu Dursun.

Yorumlamak aklı olan her canlı için mümkündür. Dolayısıyla bir meselede derinlemesine ilmi olmayanların da bahsi geçen meseleler ile güncel meseleleri birleştirerek yorum yapması ve hatta bir neticeye ulaşması mümkündür. Ancak sıkıntı, bu netice ile amel edilmeye başlanması, hatta bunun adeta birer “Nass” olarak algılanmasıdır.

Yıllar önce bir üniversite öğrencisi iken Adnan Hoca’nın çok popüler olan kitapları vardı. Bunlardan biri de Yahudilik Masonluk isimli kitaptı. Adnan Hoca gelecekten haber verdiği ileri sürülen hadis-i şerifleri öylesine esnetip yorumluyordu ki, sözgelimi Boğaziçi’nde yan yatan bir petrol tankerini bile hadislerle açıklayabiliyordu.

Bu kadar da değil, kendisine ihanet ettiğini düşündüğü ve o dönem ismini “Kızıl İmam” olarak lakaplandırdığı bir delikanlı hakkında ayet ve hadisler bulup çıkardığını hatırlıyorum.

Niyetim Adnan hoca ve dini meseleleri yorumlamasını eleştirmek ya da gömmek değil şüphesiz. Belki bugün kendisi bile o yazdıklarını çok tutarlı bulmuyor olabilir nitekim.

Yavaş yavaş ana meselemize geliyoruz.. Devam edeceğiz…


[M.Nedim Hazar] 17.3.2020 [TR724]

Su ve ateş olmadan yaşayabilir misiniz? [Tarık Toros]

Dünya nüfusu çok fazla, azaltılacak!

Yaygın teori bu.

Peki dünya kaç insanı taşır?

Bilmiyoruz.

**

Bildiğimiz:

7.7 milyar nüfusu olan dünya küresinde…

İki asır önce 1 milyar insan bile yaşamıyordu.

Dünya nüfusu,

1500’lü yıllarda 580 milyon,

1600’lü yıllarda 660 milyon,

1700’lü yıllarda 710 milyon,

1800’lerde ise 900 milyon dolayındaydı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Bugün sadece Hindistan 1.35 milyar,

Çin 1.4 milyar nüfusa sahip.

**

1800’lere kadar at sırtında tırıs giden dünya…

Birdenbire sanayi devrimi, icat ve keşiflerin etkisiyle çağ atladı, 1960’larda Ay’a çıktı.

Nüfusu 7’ye katlandı.

**

“Nüfus azaltılmalı” diyenlerin gerekçesi, kaynak yetersizliği.

Bir başka gerekçe de yaşlı nüfus:

-Gençler kendine mi bakacak yaşlıları mı finanse edecek?

**

Bu teorileri benimsiyor değilim:

Devletler insanları yaşatmalı.

Ne demek, nüfus eksiltmek!

Dünya servetinin yarısı 26 kişinin elindeyse…

Orada nüfustan ziyade başka bir sorun var demektir.

**

Salgın:

İlk ay kimse umursamadı.

İkinci ay İtalya üzerinden Avrupa’ya sıçradı, uzaktan izlendi.

Şimdi tüm dünya enfekte olmuş halde.

Devletler çok geç kalsa da…

Yayılımı önlemeye çalışıyor.

**

İngiltere’de ise hayret verici bir süreç yaşanıyor.

Hükümet, özetle dedi ki:

-Salgın kontrolden çıktı. Herkese bir biçimde bulaşacak. Bunu geciktirmek neye yarar. Bilakis halk enfekte olursa virüse bağışıklık kazanır, sonraki ataklara dirençli olur. Güçsüz, hasta ve yaşlılar için elimizden geleni yapacağız, o ayrı.

**

Sıradan vatandaşın anlaması zor fakat bir devlet yaklaşımı.

Dünya, salgının sonunda iki yöntemi test etmiş olacak:

Yayılmanın önüne geçmeye çalışan devletler ve bunun tam tersini yapanlar.

Artık “sürü bağışıklığı” testinden dönmek için çok geç.

Her halükârda hükümet hesaba çekilecek.

Dün, Londralı bir kadın gazeteci, 10 yaşında enfekte olan çocuğu için ateş püskürüyordu.

Ölümleri düşünemiyorum.

**

Her nerede yaşıyorsak, virüs bulaştı veya bulaşacak.

Herkesin kendi özeline dönmesi gereken bir dönem.

Kim ne istif etmiş olursa olsun…

Aylarca evlerine hapsolmakla karşı karşıya olan halklar…

Yarın elektrik, gaz ve sudan mahrum kalabilir.

Geçen asırda bunlar yokken hayatın akışı etkilenmiyordu belki.

Şimdi modern insanın su ve ateşle imtihanı başlayabilir.

 **

Çocukluğumun geçtiği Toros yaylalarında elektrik ve telefon yoktu.

Hava kararınca yatılır, gün ışığıyla kalkılır, toplanan odunla ateş yakılırdı.

Suyu kuyudan çekerdik, yemek güveçte pişerdi.

Yöresel erzak yeter, artardı.

Aylarca böyle yaşanabilirdi.

**

Hafta sonundan beri düşündüğüm tek şey şu:

Diyelim ki, bünye virüsü kabul etmedi.

Karantinadan da çıkamadık!

Su ve ateş olmadan nasıl yaşarız?

Erzak bahsine hiç girmiyorum.

[Tarık Toros] 17.3.2020 [TR724]

“Mücadele ediyormuş gibi” yapan hükümetler… [Erhan Başyurt]

Küresel bir salgın, tüm insanlığı ve ülkeleri ağır bir sınavdan geçiriyor.

Kovid-19 ya da Türkçe bilinen adıyla koronavirüsü, bugüne kadar en hızlı yayılan salgın.

Daha önceki ‘pandemi’ yani küresel salgınlara nazaran en az 10 kat hızlı yayılıyor.

Yeterli önlem alınmazsa yayılma hızı yüzde 33’e kadar çıkıyor.

Hastalığa yakalananların ölüm oranı ise, ülkelerin aldığı tedbirlere göre değişiyor.

Şu ana kadar ki en düşük oran Güney Kore’de. Virüs bulaşan her bin kişiden 7’si hayatını kaybetti.

İtalya’da bu oran yüzde 14’e çıkıyor, yani her 100 kişiden 14’ü hayatını kaybediyor. Güney Kore ortalamasının tam 20 katı!

Bu rakamda test yapılan hasta sayısındaki farklılık da rol oynuyor.

Mesela, Güney Kore’de bugüne kadar 200 bin kişiye test yapılmış, Türkiye de bu rakam 3 binin altında henüz…

‘Risk grubu’ olarak kabul edilen hastaların önemli kısmı 60 yaş ve üzeri hastalar.

Bir de ağır hastalıkları bulunanlar… Onların bu hastalığın üstesinden gelmeleri çok daha zor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Küresel salgın ile mücadelede ülkeler 3 farklı yol izliyor.

Birincisi, mücadele ediyor gibi gözükenler…

İkincisi, mücadele etmek için çırpınanlar…

Üçüncüsü, bilinçli olarak mücadele etmeyip hastalığın yayılmasını sürece yayanlar…

***

İtalya ve Güney Kore’nin farkları esas itibarıyla burada saklı…

Güney Kore’de 100 bin kişiye düşen yatak sayısı kapasitesi, İtalya’nın tam 6 katı.

İkincisi, Güney Kore hemen acil tedbirler aldı ve yayılmayı önlemeye çalıştı, 200 bini aşkın test gerçekleştirdi ve salgınla mücadelede daha etkin sonuç aldı.

İtalya’da ise, sokağa çıkma yasağı ilan etmek dahil, virüsün yayılmasını önlemeye yönelik tedbirler alınmakta gecikildi.

Bu durum halkın da duyarlılık oranını etkiledi ve sonuçta, İtalya hasta sayısı ile baş edemez bir noktaya geldi.

Hastane koridorları normalde yoğun bakımda olması gereken hastalar ile dolu.

Doktorlar, risk oranı düşük gençlere tedavide öncelik vermeye başladıklarını açıklıyor…

***

Korona virüsünün görece geç yayılmaya başladığı iki ülke, Türkiye ve İngiltere’nin durumları benzeşiyor.

Güney Kore, “mücadele eden ülkeler” grubundan.

Türkiye ise maalesef “mücadele ediyor gibi gözükenler…’’ grubunda…

Türkiye, vakaları net bir şekilde saklıyor. Türk Tabipler Birliği, herkesin bildiği bu gerçeği dün basın toplantısı ile resmen ilan etti.

Türkiye, karantina uygulaması yapmıyor. Umreden dönenlerin topluca boşaltılan yurtlara yerleştirilmesi görüntüleri ortada.

Diyelim ki bir kişide bu virüs kuluçka dönemi olarak var ve aynı yurda yerleştirilen diğer 500 kişide aslında yok. Bireysel karantina uygulanmadığı için, o bir kişi diğer 500 kişiyi de hasta edecektir.

Karantina değil, kişilerin birbirinden izolasyonu değil bu… Toplu cezalandırma… Göz boyama…

Düşünün, gece yarısı öğrenciler yurt odalarından eşyalarını bile tam alamadan sokağa konuyor.

Oraya umreden dönenler, ki ilk 15 bini için bu uygulanmamış, yerleştiriliyor.

Hiç bir hazırlık yapılmamış aslında… Son dakika kamuoyu tepkileri oluşunca, ’’mücadele ediyor gibi gözükme…’’ çabası bu.

Halkı aldatıyorlar… Aslında kendilerini aldatıyorlar… Sonlarını hızlandırıyorlar…

Toplu mekanları ve faaliyetleri durdurma konusunda da geç kaldı, hükümet.

Virüs Türkiye’de nispeten geç görüldüğü halde, maske, dezenfekten teminini bile yapmamışlar…

Karantina için bile hazırlık yapmamışlar.

İran’dan, Çin’den, İtalya’dan, yurt dışından gelenlere bilinçli bir karantina uygulanmadı. Bireylere tebliğ edilmek ile yetinildi. Çoğu da yeterli bilince sahip olmadığı için uygulamadı gözüküyor.

İran’ın mücadele tarzı, İtalya’nın mücadele tarzını andırıyor Türkiye’nin durumu…

Umarım sonuçları ve yaşanan acılar aynı olmaz…

***

İngiltere’nin durumu ise “mücadele ediyor gibi gözükmek” değil, açıktan ve resmen, “mücadele etmemek”, sadece hastalığın yayılma hızını zamana yaymak istiyorlar.

İngiltere’de 100 bin kişiye düşen yatak kapasitesi Türkiye’nin İtalya’nın da altında.

Doktor, hemşire sıkıntısı yaşayan, sağlık sistemi devlet tarafından karşılanan ancak uzun yıllardır tıkanma yaşayan bir ülke…

Hastalığın ani yayılması durumunda, herkese tedavi sunamayacaklarını ve İtalya’nın da gerisine düşeceklerini değerlendirdikleri için, resmi olarak ‘herd immunity’ yani ‘sürü bağışıklığı’ yöntemini uygulayacaklarını açıkladılar.

İngiltere, ‘risk grubu’ olarak kabul edilen 65 yaş üstü 3 milyon 200 bin vatandaşa sahip.

Hastalığın ani yayılmasındansa, kontrollü yayılmasını ve ‘toplumun bağışıklık’ kazanmasını temin etmeye çalışıyorlar. Aşı kampanyaları model alınmış…

Tartışılan da bu, bu hastalığın bir aşısı yok. Vatandaş veya doğa, kendi kendine mi ‘bağışıklık’ geliştirecek?

İkincisi, İngiltere bu hastalığa yakalananların yüzde 80’inin evinde tedavi olabileceğini, hafif belirtilerle hastalığı atlattığını öngörüyor.

Oysa, virüsü kapan herkesin tedaviden geçmesi gerekiyor.

Boris Johnson hükümeti, 14-20 hafta içinde hastalığın yüzde 60’a yayılmasını ve yaşlı nüfusun da evlerinde tecrit edilerek, toplumsal bağışıklık ile üstesinden gelineceğini hesaplıyor.

50 yaş üzere kamu çalışanları, zorunlu izne çıkarılıyor.

İnsan hayatıyla ‘kumar oynamak’ olarak niteleyenler var bu yaklaşımı.

Hastalığın ulaşacağı yüzde 60, 40 milyon demek. Bunun yüzde 20’si hastane tedavisine gerek duysa, 4 milyon kişi ediyor. Dünya ortalamasına göre, vakaların yüzde 5’i ağır tedaviye ihtiyaç duysa 2 milyon kişi ediyor.

Johnson hükümetinin bilinçli yayılma politikası sonucu, en düşük ihtimalle 20 bin en kötü ihtimalle 300 bine yakın kişinin hayatını kaybetmesi anlamına gelebilir.

Bir buçuk milyar nüfuslu Çin’de bile şu ana kadarki ölüm vakaları 6 binin altında.

‘Sürü bağışıklığı’ küçük çaplı ‘yaşlı nüfus kıyımı’ sonucu doğurabilir. Bu da haklı ve çok ağır eleştiriler alıyor.

***

Sonuçta, tedavisi henüz olmayan yayılması durdurulamayan küresel bir salgında, yapılması gereken en doğru şey, salgının yayılmasını sınırlamaktır.

Bu da, karantina tedbirlerini uygulamak, seyahatleri durdurmak, toplu faaliyetleri engellemek ve belki bir süre sokağa çıkma yasağı uygulamak ile mümkün…

Ancak hükümetler, ekonomik kayıplar yaşayacakları, turizm gelirlerinin felç olabileceği, panik havası ile gıda sıkıntısının baş göstereceği gibi nedenlerle etkili tedbir almakta ağır davranıyorlar.

İnsan hayatı ve ekonomik gelir arasında ikilem, hem daha fazla insan hayatına hem de daha fazla ekonomik kayba neden oluyor.

‘Mücadele ediyor gibi yapan’ veya ‘mücadele etmeyen’ hükümetler bir nevi insanlık suçu işliyorlar.

Tedbir almada geciken, zamanında doğru tedbirleri uygulama cesareti göstermeyen siyasiler, aslında toplu ölümlere kapı aralıyorlar.

Dolayısıyla da bundan mesuldürler…

[Erhan Başyurt] 17.3.2020 [TR724]

Küresel varoluş mücadelesinde Türkiye nerede? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Kovid-19 dünyayı altüst etmeye devam ediyor. Çin’de ortaya çıkan ve küresel bir salgına dönüşerek tüm ülkeleri etkisi altına alan bu virüs, dünyada insanların kurduğu sosyal düzenin ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi bakımından sosyal kuramcılar için bulunmaz bir laboratuar oldu, olmaya da devam ediyor.

Ben bu yazıda iki soruya odaklanmak istiyorum:

1) Küresel sistem açısından neler öğreniyoruz?

2) Rejim karakteristikleri açısından neler öğreniyoruz?

Küresel sistemde en önemli aktörler teritoryal ulus devletlerdir. Bu ünitelerce paylaşılmış dünyada her bir ünite (teritoryal ulus devlet) kendi sınırları içinde çözümlerde efektiftir. Küreselleşen dünyada teritoryal ulus devletler ciddi sorunlar yaşamakta. Güvenliklerini ve ekonomilerini küresel etkilere açık alanlar olmaları nedeniyle tek başlarına koruma yetileri giderek azalıyor. Çevresel sorunlar, uluslararası terörizm, yasadışı göç, küresel ekonomik domino etkileri gibi faktörler teritoryal ulus devletlerin operasyonel kabiliyetlerini yetersiz kılıyor. Kovid-19 ilk defa bu tehdidi çok daha somut ve görünür hale getirdi ve tabiri caizse herkesin gözüne soktu. Hiçbir devlet bu sistemde güvenlik üretemediği gibi, küresel operatif yeteneklerinin sınırlı olması nedeniyle efektif bir küresel strateji ve karar alma metodu da yok. Her koyunun kendi bacağından asılacağı bu sistemde dünyanın hiçbir yerinde güvende değiliz.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Kovid-19 herkese tek bir gezegenin sakinleri olduğumuzu acı bir şekilde gösteriyor. Dahası, küçük farklılıklarımız yüzünden türümüzün devamı bakımından ciddi tehditlere çözüm üretemediğimiz de anlaşılıyor. Devletlerarası (multilateral) bir sosyal evrende, zorlayıcı ve hızlı küresel ölçekte kararların alınmaması, teritoryal ulus devletlerin güvenliğinin altını oyuyor. Hiçbir devlet bu ortamda vatandaşlarının güvenlik ihtiyacını karşılayamıyor. Küresel aksiyon ve politik stratejiler belirleme ve uygulama bağlamında ciddi bir eksiklik söz konusu. Bunun aşılması, önümüzdeki post Kovid-19 döneminin en önemli uluslararası meydan okuması olacak. Devletlerarası modelden ulusüstü modele geçiş yapmak ve federalimsi yapıların oluşturularak bu tür küresel krizlere dünya toplumu olarak tepki vermek çok gerekli. Bugünkü Birleşmiş Milletler (BM) sisteminin geliştirilerek daha ulusüstü bir modelin mimariye eklemlenmesi şart. Zorlayıcı önlemlerin çabuk ve küresel seviyede alınması, Kovid-19 krizinde yapılan birçok yanlışı engelleyebilirdi. Maalesef bugün bu yapı mevcut değil. Mevcut koşullarda virüsün kontrol altına alınamadığı aşikâr! Aynı şey, esasında küresel ısınmada, uluslararası terörizmde, küresel yasadışı göç olgusunda, nükleer kazalarda vs. de ortaya çıkmakta.

İkinci sorumuza odaklanacak olursak; demokratik rejimlerin mi yoksa otoriter rejimlerin mi bu tür krizlerde daha efektif sonuçlar aldığı tartışılıyor. Esasında ben bu ayrım yerine öngörülebilir rejimler ve öngörülemez rejimler ayrımı yapmanın daha nesnel bir kavramsallaştırma olacağı kanısındayım. Şöyle ki; mesela Çin öngörülebilir bir otoriter rejimken, Rusya veya İran öngörülemeyen rejimler. Öngörülebilir rejimler otoriter de olsalar, gerekli rasyonel ve mantıklı uygulamaları yaparak krizde başarı elde ediyorlar. Oysa şeffaflıktan uzak otoriter rejimler, özellikle rakamlarla ve gerçeklerle oynayıp (manipülasyon yapıp!) ciddi riskler alıyorlar. Dahası, virüsün dünyaya yayılmasına elverişli bir kaygan zemin oluşturuyorlar. Demokratik devletler arasında da aynı kavramlarla ayrıma gitmek olanaklı. Mesela ABD ve İngiltere gibi örnekler daha öngörülemez bir profil çizerken, Almanya, İtalya, Güney Kore, Kanada gibi aktörler daha öngörülebilir hareket ediyor. Birinci grup Kovid-19 mücadelesinde daha ciddi zorluklarla karşılaşırken, ikinci grup çok daha başarılı oluyor. İtalya hatalarından öğrendi. Güney Kore ise bir demokratik ülkede yapılabilecek en ciddi önlemleri aldı. Bunlar çok öğretici gerçekler.

Türkiye; tıpkı Rusya ve İran gibi son derece belirsiz, güvenilmez, manipülatif ve şeffaflıktan uzak bir politika izliyor. Bu durum, iki hafta içinde çok yoğun bir enfeksiyon patlaması olarak geri dönecek ve tüm Türkiye toplumunu tehdit edecek.

Bakın açık konuşalım: toplum sağlığından bahsediyoruz. Ailelerin sağlığı bu! Bundan daha önemli hiçbir şey olamaz. Çocukların ve yaşlıların, toplumun zayıf halkalarının sağlığının korunmasından daha öncelikli hiçbir şey olamaz. Bunları söylerken, lütfen nesnel ve önyargısız olarak Türkiye’de olan bitenlere bir bakın, gözlerinizin önüne getirmeye çalışın. Umreden gelen kafileler konusundaki kepazelik ortadayken başka bir argümana gerek var mı? Türkiye, test kitleri bakımından hiçbir hazırlık yapmadı. Ekonomik önlemlerini almadı. Sosyal devlet özelliğini fiiliyata geçiremedi. Ve hepsinden önemlisi, toplumu bilgilendirme işini yapamadı, daha doğrusu yapmadı!

Başarısız devletler terimini duymuşsunuzdur. Bu küresel krizde, karşımıza yeni başarısız devletler çıkıyor. Türkiye bu devletlerin başında geliyor. Bu devletler sadece kendi halkları açısından değil, bölgeleri ve dünya için de ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Her türlü önlemin alınması hayatiyken ve insanların güvenliklerinin sağlanması öncelenmeliyken, sığ politik tartışmalar ve temel yönetim sorunlarıyla boğuşan bir ülke olarak, Türkiye son derece kırılgan bir konumdadır. Bu rejim artık sadece insan hakları karnesiyle değil, güvenlik sağlama bakımından da asli görevlerini yerine getiremiyor. Sadece ülkesini sevenler değil, hayatını ve ailelerinin hayatını düşünen insanların da bu rejime karşı çıkmaları gerekiyor.

Küresel ve ulusal kapasitelerde, büyük bir kriz kaşıyoruz. Önemli kararların arifesindeyiz. Dünya bugün başka bir gezegendir. Varoluşumuzu devam ettirmek için öngörülebilir yönetimlere ve küresel oyuncu olarak ulusüstü bir dünyaya yelken açabilecek cesaret, kabiliyet ve vizyonda yönetimlere ihtiyacımız varken, bir daha anayasal yönetimi tartışıyoruz.

Bu sınav, sadece belli bir milletin, dinin, bölgenin, iklimin, yaş grubunun veya kültürün problemi değildir. Bu insanlık ailesinin ortak mücadelesidir. Umuyorum Türkiye’de basiretli ve büyük kalpli insanlar bu gerçekleri en kısa zamanda görür ve ülkelerini düzlüğe çıkaracak düşünce değişikliğini başlatırlar.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.3.2020 [TR724]

Miraç ve Hizmet Aşkı [Fikret Kaplan]

Çekmediği cefa, görmediği eza kalmamış... Üzüntü üzerine üzüntü yaşıyor… Mekke’nin, bugünkü insafsız ve hukuksuz insanlarına benzer, kindarları, hasetçileri gemi azıya almış. Günümüzde o zindanlardaki insanlara yapılanların kat katı, kadın-erkek denmeden çilenin kat kat fazlası o gün Kabe’de irtikâp ediliyor. Yetmiyor, bir de boykot kararı alınıyor. Bir soykırım adeta…

İnsanlığın iftihar Tablosu’nun hayatta en çok sıkıldığı dönemlerden bir tanesi… Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot yaşıyor, üç uzun sene… Su yok, ekmek yok, çardak kurma yok, çadır yok. Çölün altında, beyin kaynatan sıcakta; bütün Beni Hâşim, orada yaşamaya mahkûm. Henüz inanmamış amcası Ebu Tâlib de onların içinde; analar anası, mübarek anamız Hazreti Hatîce de orada…

Güç bela buldukları çardaklara, çadırlara sığınıyorlar. Tam üç sene orada İnsanlığın İftihar Tablosu, Beni Hâşim ile beraber çileli bir hayat yaşıyor… Sadece kendisinin hüznünü değil, bütün müminlerin derdini de sırtlanmış, sallallâhu aleyhi ve sellem.

Daha Kur’an-ı Kerim’den çok fazla ayet nâzil olmamış, din tamamlanmamış; denecek şeylerin hepsi denmemiş ama denenleri yeterli bulmuşlar; orada O’nunla (sallallâhu aleyhi ve sellem) beraberler sıkıntı çekiyor gökteki yıldızlar.

Güneşin altında, kumun üstünde, yiyecek şey ya buluyorlar, ya bulamıyorlar. Öyle bir ızdırap içinde kıvranıp duruyorlar… Ama bu mevzu ile alakalı Siyer’de, Megazî’de, Hadis kitaplarında Efendimiz’den şikayet ifade eden tek bir cümle dahi duyulmamış. “Şunu çektik, bunu çektik!” dememiş.

Yanında bulunanlar da kimseyi suçlu görmemiş. Ümitsizliğe kapılıp fikrini bulandırmamış. Ne O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ne de Beni Hâşim’den başkaları en zor şartlarda dahi yıkılmamış, bozgunculuk yapmamış.

Ne Ammâr İbn Yâsir, ne Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüma ve anhüm ecmaîn), bunlardan hiç biri, değişik belalara maruz kaldığı zaman hemen suçlama yoluna gitmemişler. O zamana kadar inen ayet sayısı, beş-on tane; fakat ne o ağır taşlar, ne beyin kaynatan çölde işkence görmeleri, çarmıha gerilmeleri… birbirlerini asla suçlamaya sevk etmemiş: 

“Sen gelmeseydin, bizi böyle bir yola çekmeseydin, bunlar, başımıza gelmezdi! Baba, sen inanmasaydın; anne, sen inanmasaydın, ben de bunlara maruz kalmazdım!” diyen bir tane insan yoktu.

Yüce Allah’ın izniyle zamanı gelince de güveler kemiriyorlar boykot maddelerini… Zulüm bir an için sona eriyor sanki…

Ama… o üç yıl boyunca çok ağır yıpranmalar olmuş. O sıkıntılı hayat, onları orada öyle yıpratmış ki, boykot sona ermiş fakat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki şoku birden yaşıyor. Çocukluğundan beri kendisini himaye eden, ona kol kanat geren Ebu Talib vefat ediyor. Ve hemen arkasından, o güne kadar O’na kucak açmış, destek olmuş, her şeyi ile O’nu tasdik etmiş mübarek anamız, Hatîce validemiz de ruhunun ufkuna uçuyor, kanatlanıp gidiyor bu alemden.

Bütün bu hüzün ve kederine rağmen insanları ebedî saadete yönlendirmek için duramıyor Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem). Panayır panayır, çarşı, pazar durmadan geziyor. Ama zulüm gittikçe daha da katlanıyor. Katmerleşiyor. ‘Amcacığım, yokluğunu ne çabuk hissettirdin!’ diyerek inliyor O Şefkat ve Merhamet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Taif’e gidiyor. Fakat, Allah Rasûlü’nün Tâif’te karşılaştığı zorluk, O’nun insanlığın kurtuluşu konusundaki ızdırabı ve misyonu açısından, Uhud’dan daha şiddetli... Mekke’de maruz kalmadığı şeylere maruz kalıyor; üstelik geçtiği sokaklarda, masum çocuklar taşlamaya memur ediliyor. Taşlıyorlar… Mübarek eli-ayağı yarılıyor. Ama aldırmıyor… Duyduğunu insanlara mutlaka duyurma derdiyle adeta kıvranıyor.

Hazreti Âişe validemiz, bir gün Peygamber Efendimiz’e hitaben: “Sana Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün erişti mi?” diye soruyor.
O da (sallallâhu aleyhi ve sellem):

“Yemin olsun ki kavmin Kureyş’ten gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü (Tâif’e gidişte) karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi.” buyuruyor…

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) çok büyük musibetlerle karşı karşıya kalıyor. Ama hiçbir zaman kaderi tenkit manasına gelebilecek bir şikâyette bulunmuyor, çok incindiği anda Mevlâ-yı Müteâl’e halini arz ederek O’nun rahmetine sığınıyor. O müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica eder etmez, vücudundan akan kana, yarılan başına ve yaralanan ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak hazin bir sesle dua ediyor:

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.

Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir.

İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in, o hazin münacatı karşısında Hazreti Cebrail gelip:
“Ya Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), istersen dağlar meleği şu dağı Taiflilerin başına geçirsin!” diyor… Ama O Şefkat Peygamberi bunun karşısında adeta tir tir titriyor:
“Hayır! Bu insanların neslinden yüz yıl sonra bile bir mü’min gelecekse, böyle bir şeyin olmasını istemem!” diye inliyor.

Geri dönüyor olmuyor. Mekke’ye sokulmuyor bir müddet. ‘Ölsün gitsin çölde!’ deniliyor. Her tarafta insanlık dışı muameleyle karşılaşıyor. 

Artık iyice hırpalanmış, zulüm altında inim inim inlemiş. Bir müşriğin himayesinde dönüyor evine… ama çok hüzünlü… Durmadan ağlıyor… Sebepler tamamen sükut etmiş.

İşte böyle bir anda, İnsanlığın İftihar Tablosu, en âlî bir şey ile şereflendiriliyor, pâyelendiriliyor, taçlandırılıyor. Mirac’a davet ediliyor.

Cenâb-ı Hak, İnsanlığın İftihar Tablosu’na diyor ki:
“Ey Habibim! Yeryüzünde bunca şeye maruz kaldın. Şimdi Seni huzuruma almak ve aradaki nikâbı kaldırmak istiyorum. Seni huzuruma çağırıyorum, misafir ediyorum; mihmandârın oluyorum!”

Ve İnsanlığın İftihar Tablosu, hiçbir kimseye müyesser olmayan Miraç’a çıkıyor.
İnsanlık için çekilen o sıkıntılar, dertler, tasalar “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ”ya, vücub-imkân arası bir noktaya, bir zirveye ulaşmayı doğuruyor. Ümmet-i Muhammed’e de o noktaya giden o güzergâhı gösteriyor. Bir taraftan o sıkıntılar; bir taraftan hâlâ Kâbe’nin karşısına gidip orada bir rükûa, bir secdeye fırsat vermeyen müşriklerin vahşîce baskıları… Bütün bunların olduğu bir dönemde, bu sıkıntıların üst üste balyozlar halinde başına indiği dönemde, Allah (celle celâluhu) O’nu Mirac’ı ile sevindiriyor. Kendi cemâl-i bâ-kemâlini göstermekle, O’na “Habibim!” demekle şereflendiriyor.

Efendimiz, bütün enbiyâ-i ızâmın bulunduğu göklere uğruyor. Hazreti İsa ile görüşüyor, Hazreti Musa ile konuşuyor; zirvede Hazreti İbrahim (aleyhisselam) ile muhabbet ediyor. Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb oluyor ve Cennet’ler de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağını basmasıyla O’nunla şerefyâb oluyor. O, Cennet’leri şereflendiriyor; aynı zamanda Kendisi de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek ile şerefleniyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor. Orada kalabilir; ama, Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Mirac’tan şu mihnet yurduna geri dönüyor.

Geri döndüğü yerde sıkıntı var, ızdırap var, elem var… boynunu sıkan, öldürmeye teşebbüs eden insanlar… İşkembeyi, sırtına koyan vicdansızlar… geçtiği yollarda önünü kesen vahşiler var… Ashâb-ı kirâmı çarmıha gerenler var… Bilal-i Habeşîleri, Sümeyye’leri, Yâsir’leri, Ammâr’ları kumun üstüne yatıran, kayaları onların üzerine koyan insafsızlar doldurmuş her yanı… Dünya, O’nun için Cehennem. Fakat “Olsun!” diyor. O gördüğü şeyleri gördürmek, duyduğu şeyleri duyurmak, tattığı şeyleri tattırmak için Miraç’tan ayrılıyor, geliyor insanlığın içine; o Cehennem gibi hayatın içine geliyor.

O halde, “Git, kullarımı da buraya çağır!” deyip hediyelerle gönderiyor Allah cc:

“Bu, senin yolun! Bu yolda yürüyenler, aynen Senin yolunda Bana ulaşacaklar!” diyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) armağan olarak getirip ümmetine hediye ettiği beş vakit namaz ile onları da şereflendiriyor.

Allah Rasûlü, akın akın Cehennem seline kapılmış insanlar oraya dökülmesin diye, ciddî bir şefkat hissi ile dünyaya dönüyor. O’nun o şefkat, o acıma duygusu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’tan dönmesine vesile oluyor.

Dünyada iken böyle bir ufka ulaşan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin elinden tutmak için yine onların arasına döndüğü gibi ahirette de ümmetinden Cehennem’e gidenlerin çığlıklarını duyduğu zaman, onun kenarına kadar gidecek, onlara el uzatacak ve onları Cehennem’den çıkarmak isteyecektir.

Bediüzzaman Hazretleri, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) ümmetine karşı olan bu benzersiz şefkatini ve merhametini şöyle ifade ediyor:

‘Sahih rivayetlerle haber verildiği gibi, mahşerin dehşetinden herkes, hatta peygamberler bile “Nefsim, nefsim!” dedikleri sırada, Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam), “Ümmetim, ümmetim!” diyerek merhametini ve şefkatini gösterecektir. O, dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi “Ümmetim, ümmetim!” şeklindeki yakarışını işitmiş. O’nun (aleyhissalâtü vesselam) bütün hayatı ve yaydığı şefkatli ahlâk güzellikleri, kusursuz merhametini ve şefkatini gösterir.’

Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) tattıklarını insanlığa da tattırmak için Miraç’tan dönmesi eşsiz bir “îsâr”dır ve aynı zamanda, ümmet-i Muhammed’e o fedakârlık ufkunu işaretlemektedir.

İşte dünyada kalınacaksa, bunun için kalınır: İnsanlığın elinden tutup ebedî saadete yönlendirmek… yani Hizmet için. Dünyada, böyle yüksek bir gâye-i hayal için durmaya değer.

Sultanlar Sultanı (celle celâluhu) insanlara anlatılmayacaksa.. bu mevzuda bir hizmet, say u gayret ortaya konmayacaksa.. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirilmeyecekse… bir insanın hidayetine Allah’ın izniyle vesile olunmayacaksa… şahsî hayat adına böyle yüksek bir gâye-i hayale bağlanılmayacaksa… yaşamanın ne gibi bir anlamı olabilir ki?  “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin!” buyruluyor.

Samimi Hizmet gönüllüleri, bugün bu gâye-i hayale daha çok talipler. Ötede şanlı, namlı, nişanlı, adlı, ünvanlı hâle getirecek bir yolda yürütüyor Allah, onları. Onun için, Cenâb-ı Hakk, öyle yüce bir şeye talip olmanın bir parça sıkıntısını çektiriyor. Büyük bir şeyi elde edecekseniz, azıcık sıkıntı çekmeniz, âdet-i İlahîdir. “Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyâ-ı ızâma… Sonra derecesine göre diğer insanlara gelir.” 

Bu sebeple, dünyanın başlarını döndürdüğü, bakışlarını bulandırdığı insanlar var gücüyle saldırıyorlar Hizmet gönüllülerine. Bu kıymetli, çok değerli olan Hizmet’i değersizleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Kur’an’ın ifadesiyle:

“Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar.”

Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, kendi ashabına “Arkadaşlarım!” diyor, “Ashabım!” diyor, “yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım, mefkûre arkadaşlarım, gâye-i hayal arkadaşlarım!” diyor. Diğer taraftan, her şeyin bittiği, boyunduruğun yere konduğu, “Allah’a inandım!” diyen insanların bile şeytana zil taktırıp oynattıkları bir dönemin geleceğini haber veriyor. Halkın kendini bozgunculuğa saldığı böyle bir dönemde ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışanlara da ‘Kardeşlerim!’ diyor. ‘O gariplere müjdeler olsun!’

Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılıyor... Meselenin sonucu bu ise, hizmet insanları kazanıyor demektir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

O gün, kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, dünya yüzüne güleniyle gülmeyeniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî iltifati, ihsanı biliyorlardı. Dağınıklığa meydan vermeden, suçlu arama peşine düşmeden, yıkıcı, kırıcı eleştirilere kapılmadan Allah’ın kendilerine sunduğu krediyi tam değerlendirirken diğer taraftan arkada kalanlar için kederlenip kavlî ve fiilî dualar ediyorlardı. Asla taş atmıyorlardı kadere. En küçük bir imayla olsun Yüce Yaradan’ı kimseye şikâyet etmiyorlardı.

Bizler de Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize miras kalan bu “îsâr” ruhuyla hizmet ederken, gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan bu mübarek gün ve gecelerde, geride kalan arkadaşlarımızı unutmayalım.

Hizmetimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak sıkıntı çeken arkadaşlarımızı dualarımızda sık sık zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan kurtuluş dilemek aynı davaya gönül vermenin gereğidir.

Allah’ım! Zâtına ve Habîbine karşı bize, öyle delirtici bir iştiyak ver ki; başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Ey yegâne merhametli, başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin!.. Amin.

[Fikret Kaplan] 17.3.2020 [Samanyolu Haber]