Ne zaman anlayacaksın, biliyor musun? [Ahmet Dönmez]

Ne zaman anlayacaksın, biliyor musun?

Gitmesini isteyip de gönderemediğinde…

Gitsin artık isteyeceksin.

Ama gitmeyecek…

“Yeter!” diyeceksin.

Ama yetmeyecek.

Bakıyorum gün aşırı senin faturalara isyan videoların düşüyor ekranıma…

Ağlıyorsun.

Bağırıyorsun.

Öfkelisin.

Daha önce Recep Tayyip Erdoğan’ı ne kadar çok sevdiğini, şimdiye kadar kendisini nasıl desteklediğini, bütün seçimlerde oyunu hep AKP’ye verdiğini anlatıyorsun.

“Ama artık yok, daha da AK Parti’ye oy vermem” diye rest çekiyorsun.

Ne yazık, bunun artık bir anlamı olmadığını bilmiyorsun.

Ne zaman anlayacaksın biliyor musun?

Oy vermediğin halde, çevrenden kimse oy vermediği halde gitmediğinde…

Götüremediğinde…

İndiremediğinde…

Seçimlerin seçim olmadığını anlayacaksın.

Kendini ‘milli irade’ sanıyordun oysa…

Çaresizce etrafına bakacaksın; onu durdurabilecek, dizginleyebilecek, dengeleyebilecek, ona hesap sorabilecek, yol gösterebilecek ne bir siyasi makam ne bir kamu kurumu ne bir yargı organı ne bir medya ne de bir sivil toplum kuruluşu kalmadığını göreceksin.

İşte o zaman anlayacaksın.

****

Ne zaman anlayacaksın, biliyor musun?

Ben biliyorum.

Ukalalık kabul etme lütfen, sadece basit düşünüyorum.

Eşyanın tabiatı var.

Tabiatın da kuralları…

Su yüz derecede kaynar mesela, hemfikir miyiz?

Evet.

Eksi elli derecede donar. Bu da tamam.

Bıçak keser, çivi deler, keser döner-sap döner.

Su akar, ateş yakar…

Betonlaşırsan sel olur.

Ağaçları kesersen heyelan olur.

Çürük bina yaparsan, yıkılır.

Toprak zemini boşaltırsan raylar çöker, tren faciası olur.

Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.

Öyle mi?

Şaşırma.

Bunların hepsinin sebepleri var.

****

Şimdi bu fukaralık da nereden çıktı deme yani…

Bakıyorum pahalılıktan şikayet edip ağlıyorsun.

Ağlama.

Şikayet etme.

Bir tanesi eşekle girmiş markete. Paralı poşeti protesto ediyor.

“Yapma!” dedi birileri sana, “Ekonomi ile basın özgürlüğü arasında bir bağ vardır.”

Anlamadın.

Basın özgürlüğü karın mı doyurur diyordun.

Ne zaman anlayacaksın biliyor musun?

Doyurduğunu anladığında…

****

Hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, ifade hürriyeti lükstü senin için. Halbuki mutfağına giren ekmekle hukuk arasında, özgürlük arasında, basın hürriyeti arasında bir bağ vardı, anlamıyordun.

Her bir yolsuzluğun, her bir rüşvetin sana daha pahalı hastane, daha pahalı yol, daha pahalı elektrik, daha pahalı mutfak olarak döneceğini bilmeliydin.

“Çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyordun.

Çalışmanın, çalmaya bir özür olamayacağını anladığında anlayacaksın.

Halbuki bu doğanın kanunu idi. Ekonominin de kanunu…

Ağaçları kestiğinde heyelan olursa, gazeteleri susturduğunda er-geç fakirleşirsin.

Dahası da var, her şey yeni başlıyor.

Şimdiye kadar olanlar senin dışındaydı.

Hiç biri seni ilgilendirmiyordu.

Senin lüks gördüğün, ‘karın doyurmaz’ dediğin şeyler için kavga verenlerin gürültüsü idi o…

Yerlerde sürükleniyorlardı, tekmeleniyorlardı, biber gazı yiyorlardı, meydanlarda yuhalanıyorlardı, kapılarına zincir vuruluyordu, iş yerlerine el konuyordu, vuruluyorlardı, ölüyorlardı, boğuluyorlardı, hapse atılıyorlardı, işkence görüyorlardı.

Bağırıyorlardı.

Duymuyordun.

“Uyan!” diyorlardı.

Uyanmıyordun.

Ağlıyorlardı, gülüyordun.

“Beter olun” diyordun.

Adalet için yürüyenleri tehdit ediyordun.

Gerçekleri yazan gazetelere küfrediyordun. Hain ilan ediyordun.

Her şeyini bir bir elinden alan adamı alkışlıyordun.

Dahasını istiyor, dahasını veriyordun.

“Dur, yapma! Bedelini hepimiz öderiz. Bunun altında ülke olarak hepimiz kalırız!”diyenlere dombra çalıyordun.

Onu, hikmetinden sual olunmaz, kimseye hesap vermez, otoritesi bölünmez, lâyüsel, lâraybe fih bir ‘tek adam’ yapana kadar durmadın.

“İstikrar” dedin.

“Güçlü lider” dedin.

“Kıskanıyorlar” dedin.

****

Şimdi biri yere süt döküyor, birileri tarlada kalmış patatesleri asfaltta püre yapıyor, biri elde kalan fındıklarla kaldırımda ezme yapıyor. Sonra da AKP’li başkan “Gelin bu adamı temizleyin”diye sağa sola telefon ediyor.

Bir çıplak vatandaş görüyorum, İŞKUR’un önünde. Soyunmuş, oturma eylemi yapıyor. “İşsizim, açım” diyor. Polis gelip müdahale ettiğinde, “Kimseye bir zararım yok ki! Ben burada sadece oturuyorum, protesto ediyorum. Açım ben aç!” diye feryat ediyor.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. Bir iki hafta önce “Hadi bakalım vatandaş barışçıl bir eylemle zamları protesto etmek istese edebilecek mi? Kaç kişi çıkacak korkudan, endişeden sokağa?” dedi diye bir televizyoncuyu anasından doğduğuna pişman etti senin adam.

“Portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir, nedir” diye az gelişmiş ergen esprileri de yaptı. “Haddini bilmezsen patlatırlar enseni” diye hedef de gösterdi.

Kim?

Partili Cumhurbaşkanı.

Türk tipi başkan.

Senin verdiğin oylarla atı alıp Üsküdar’ı geçen adam.

****

Bir tanesi Mehmet Cengiz’e veryansın ediyor. Neymiş de “Milletin …na koyacağız” demiş. Bunu hatırlatıyor. Sanki yeni duymuş gibi ya da o yeni koymuş gibi… “8 lira ıspanak, pırasa 12 lira, 16 lira biberin kilosu…” diye sayıyor. Ardından, “Bu fiyatlar bunları götürür zaten. 15 sene oy verdim bunlara. Hanımıma da ‘Oy vermezsen hakkımı helal etmem’ dedim. Şimdi pişmanım.” diye anlatıyor.

Ne zaman anlayacak biliyor musunuz? O fiyatlar bunları götürmediğinde...

Yani kendisi, Mehmet Cengiz’in o ses kaydı düştükten sonra da oy vermiş. Erdoğan’ın talimatı ile Sabah-ATV için komisyon verdiğini öğrendiğinde de oy vermeye devam etmiş. Mehmet Cengiz ve diğer havuzcu işadamlarına, bunun karşılığında kamu ihalelerinin nasıl peşkeş çekildiğini öğrendiğinde de devam etmiş. O ‘koyverirken’ bu da ‘oy verip’ durmuş. Reis, o adamı yakalayan polisi ensesinden tutup hapse attığında da oy vermeye devam etmiş. Alkışlamış.

Şimdi hatırlamış Cengiz’in o mütecaviz eyleminin bir ucunun kendisine de duhul ettiğini. Feryat ediyor.

Etmesin.

Ateş yakar, su boğar, Ali yazar-Cengiz koyar…

****

Bir başkası dizmiş arkasına soğan çuvallarını, “Oğluma Recep Tayyip Erdoğan ismini vermiştim, şimdi gidip sildireceğim” diyor.

Sildirsin, gitsin.

Herkese nasip olmaz ümmetin lideri ile aynı adı taşımak.

Oğlunun nüfus kağıdını ekrana tutarken, “Ablacağım, benim Tayyibi sevdiğim kadar kimse sevemez. Oğlumun ismi de orcinal Recep Tayyip Erdoğan. Ama son 10-15 gündür diksindiğim kadar kimseden diksinmedim” diyor.

Sebep? Tayyip Başkan, “Soğan depolarını basacağız” dediği için. 

AKP İlçe Başkanını’nın “Gelin bu adamı temizleyin” diye talimat verdiği fındıkçı da AKP’li imiş. “Bin kilometre yol gittim İstanbul’a, oy vermek için. Ve bu partiye verdim ama hakkımı da ararım” diyor.

Ne zaman anlayacaksın biliyor musun?

Arayamadığın zaman.

Hak arayacak bir merci kalmadığını anladığın zaman. O bin kilometre yol gittiğin adamla el birliği edip hak aranacak bütün kurumları siyasetin köpeği haline getirdiğini, senin hakkını arayacak bir medya bırakmadığını anladığın zaman. Sonuçta senin, “Çok da şeyimdeydi” diyen bir tarım bakanın vardı. Çok da şey etme yani, gelip temizletirler seni…

Karadenizli bir başkası, “Ben AK Parti üyesiydim. Elim kırılsaydı. Ama yayın yapın. Elim kırılsaydı diyorum, işte bu kadar.” diye bağırıyor. Sebebini soran muhabire, “Ne olacak daha, Türkiye bitti kardeşim! Gidin ha o marketlere bakın, manavlara bakın” diye isyan ediyor.

Pişman.

Niye?

Ha o marketlerdeki fiyatlar yüzünden.

“Yayın yapın” diyor.

Yayın yapılmasına, hükümetin zamlarının eleştirilmesine, seslerinin duyurulmasına ihtiyacı var.

Ne zaman anlayacak biliyor musunuz?

Sesini duyuracak bir kanal, bir gazete kalmadığını gördüğünde…

Rüyasında çığlık çığlığa bağırmak isteyip de bir türlü sesini çıkaramayan insanlar gibi, sesini kimseye duyuramadığında anlayacak.

“Biz ne yabacağuk ula!” diye soran bir başka Karadenizli, almış eline ‘kol gibi’ elektrik faturasını, medyaya fatura kesiyor. “Yalakalık yapaysunuz lan! İtluk yapayisinuz! Hiç bir tane vatandaşın derdini paylaştınız mı la!” diye soruyor. AKP’ye de bir çift sözü var: “Ha bu seçimde alacaksınız (!) O belediye oyları var ya, alacaksınız (!). Siz 2023’e bu hedeflen gidemeyeceksiniz Sayın Cumhurbaşkanım. Bu milletin anasını ağlattınız. Diyeceksiniz ki Türkiye’nin geleceğini kurtaralım. Ya bitsin Türkiye lan! Nah alırsınız oy bu sene! Bu sene size oy vermiyirim!”

Ne zaman anlayacak biliyor musunuz?

Meselenin ‘bu senelik’ bir mevzu olmadığını çözdüğünde…

O, daha önceki seçimlerde “Türkiye bitiyor” diyenlere ‘Nah!’ çeker iken olanın olduğunu anladığında…

Şimdi artık atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini, adil seçim diye bir şey kalmadığını, seçimlerin Erdoğan’ın dış dünyaya verdiği ‘meşruiyet’ görüntüsünden başka bir şey olmadığını farkettiğinde anlayacak…

“AK Parti dünyaya geldi geleli ben AK Parti’den başkasına oy vermedim” diyen bir diğeri, elindeki faturayı sallarken, “Gavur müslümana yapmaz bunu, gavur!” diye figan ediyor.

Kendi tabiri ile ‘köpekler gibi pişman’ olan bir başkası, “Darbede ilk sokağa çıkan insanlardan biri bendim. Kardeşlerimle beraber. Koyu DSP’li babamı bile Tayyipçi yaptım. Ama şimdi bin pişmanım. Şimdi moda oldu, herkes aynı şeyi söylüyor ama hakkaten bin pişmanım. Biraz argo olacak, köpekler gibi pişmanım.” diye nedamet getiriyor.

****

Ne zaman anlayacaksın biliyor musun?

Son pişmanlığın fayda etmediğini anladığın zaman.

Kurtulmak isteyip de kurtulamadığın zaman.

Kurtulamayacaksın çünkü.

Tayyip Erdoğan iktidarı bırakamaz ki…

Saray’dan çıkamaz.

Öyle bir lüksü yok.

Bırakmamak için neleri yapabileceğini gördüğünde anlayacaksın.

İlk kez iktidarı kaybettiği 7 Haziran sonuçlarını neden kabul etmediğini bilmiyor musun?

Niye biz o sene erken seçime gittik, iki seçim arasında neden 500’e yakın şehit cenazesi geldi ve 5 ay sonra nasıl oldu da AKP yeniden tek başına iktidar oldu, anlamıyor musun?

Anlayacaksın.

Bir daha işi şansa bırakmadığını, sandıkta sürprizle karşılaşmadığını farkedeceksin.

Bırakamaz çünkü.

Gidemez.

Bıraktığı gün bittiği gündür, bunu çok iyi biliyor.

Tabiatın kuralı. Basit düşün.

O yüzden sen acından ölsen de markete eşekle girsen de oğlunun adını sildirsen de ‘daha da AK Parti’ye oy vermesen de’ bir şey değişmez.

****

O zaman, “Demokrasi sadece sandık değildir” diyenlere, “Tayyip’i yedirmeyiz” diye karşılık verdiğini hatırlayacaksın.

“Demokrasi sadece sandık değildir. İktidarı denetleyen bağımsız yargı olmazsa demokrasi olmaz. Hukukun üstünlüğü olmazsa demokrasi olmaz. Anayasa Mahkemesi çalışmazsa demokrasi olmaz. Basın özgürlüğü olmazsa demokrasi olmaz. Fikir ve konuşma hürriyeti olmazsa demokrasi olmaz. Protesto hakkı olmazsa demokrasi olmaz. Demokrasi ve özgürlük olmazsa ekmek de olmaz” sözleri ne manaya geliyormuş, o zaman anlayacaksın.

Ama yine de bir şey değişmediğinde anlayacaksın.

Kendini çaresiz hissedeceksin.

Raydan çıkmış bir iktidarı, tiranlaşmış bir devlet başkanını denetleyecek, engelleyecek, yanlıştan döndürecek, hesap soracak bir makam kalmadığını göreceksin. 16 Nisan referandumunda, “Yapma, hiç kimseye bu kadar yetki verme, diktatör olur” diyenlere karşı eline silahı alıp “Vur de vuralım Reis” diye poz verdiğini hatırlayacaksın.

“Eskiden en tepede tarafsız bir Cumhurbaşkanı vardı hiç olmazsa, sistemi dengelerdi” diye anımsayacaksın. “Ama o makamı da aldım bu doymak bilmez adamın ellerine teslim ettim” diye hayıflandığında anlayacaksın.

****

Sen şimdi böyle feryat figan ediyorsun, “Bu seçimde oy yok” diyorsun ya, bak her yerden hayali seçmen fışkırıyor.

Eski AKP milletvekili Selçuk Özdağ, “Anketler iç açıcı değil” diyor. “Çok ciddi bir ekonomik kriz var, bunu görmezden gelmek bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Önümüzde önemli bir seçim var. Anketler iç açıcı değil. Sefalet nasihatle veya dini telkinle bastırılamaz. Peygamber efendimiz, küfürle fakirlik neredeyse bir arada yazılacaktı, demiştir. Fukaralık o kadar ağır sonuçlar doğuran bir şeydir ki insanı Allah’a isyana kadar götürebilir. Kimse -ben bunun önünde dururum diyemez” diyor.

Yıkık evlere, ahırlara, mezarlara, kışlalara, dört katlı binaların beşinci katlarına seçmen dolduruyorlar o yüzden.

İçişleri Bakanı, 53 bin Suriyeli’nin oy kullanacağını açıkladı. Bu sadece resmi olanı.

Olmazsa yerli ve milli kediler trafoya girer.

Daha olmazsa YSK’ya helikopterler iner.

Yine olmazsa atı alan bir daha Üsküdar’ı geçer. Bir şekilde geçer.

Fıtratında var.

****

Durduramadığında anlayacaksın.

Mesela nüfusundan çok seçmen çıkan Ulukışla ilçe seçim kurulu başkanı, AKP’nin eski Ümraniye gençlik kolları başkanı. İstanbul’da avukatken 15 Temmuz sonrası hakim olmuş ve Ulukışla’ya atanmış.

Kimi kime şikayet ettiğini anlamadığında anlayacaksın.

Bu dönemde AKP üyesi avukatların çoğu hakim, savcı oldu. Onlar şimdi mahkemelerde ‘adalet’ dağıtıyor. Seçimlerde de seçim kurulu olarak ‘adalet’ dağıtacaklar. Parti devleti denilen şey başka nedir ki?

Senin rızanla kuruldu o devlet. Senin şimdiye kadar verdiğin sınırsız destekle. Ülkenin bütün kurumlarını, bütün denge unsurlarını bir bir aldın Erdoğan’a teslim ettin. Defalarca uyarıldığın halde, tereddüt etmedin. 

Devlet Bahçeli, “Cumhur ittifakı bu seçimde şaşkına çevirecek” diyor.

“Nasıl şaşkına çevirecek? Bunun için nasıl bir sebep var? İyiye giden ne var ki herkesi şaşkına çevirecek kadar çok oy alacaksınız?” diye soracaksın.

Ama bir bakacaksın ki gerçekten de almış. Seni gerçekten de şaşkına çevirmiş.

“16 Nisan’da İstanbul’u, Ankara’yı kaybetti; her şey daha da kötüye gittiği halde nasıl olur da buraları kazanabilir?” diye sorarken bir bakmışsın ki İzmir’i bile kazanmış.

Anlayamayacaksın.

Ne zaman anlayacaksın, biliyor musun?

Her şeyi anladığında anlayacaksın.

İş işten geçtikten sonra.

Üzgünüm, sana güzel bir haber veremeyeceğim.

Bu mukadder sonu yaşayacaksın.

Basit düşün, tabiatın kuralı bu.

Toprağı boşaltırsan raylar çöker…

[Ahmet Dönmez] 21.1.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]

‘2018’in vergi rekortmeni vatandaş oldu’

Ücretlilerden kesilen Gelir Vergisi tutarı yaklaşık 83.3 milyar TL olurken, bu ücretlilerin çalıştıkları kurumların (şirketlerin) ödediği vergi 78.6 milyar lirada kaldı.

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve vergi uzmanı Ozan Bingöl’ün yaptığı analize göre, 2017 yılında Gelir Vergisi’nde yapılan tahsilat 112.4 milyar TL iken, 2018 yılında 138.9 milyar TL’ye ulaştı.

Nuray Tarhan’ın Sözcü‘de yer alan haberine göre, gerçek kişilerin beyan ettiği (ticari kazanç, zirai kazanç vb.) ile ücretliler yani bordrolu çalışanların maaşlarından kesilen Gelir Vergisi toplamı 2018 yılında 138.9 milyar liraya ulaştı.

AFLAR KDV’Yİ VURDU

Ozan Bingöl, geçen yıl şirketlerin ödediği Kurumlar Vergisi’nde tahsilat/tahakkuk oranının da yüzde 77’lerde kaldığına dikkat çekerek, “Bir önceki yıl 52.9 milyar TL olan Kurumlar Vergisi tahsilatı 2018 yılında 78.6 milyar TL’ye düştü. Bunda 2018 yılında yaşanan mali zorlukların etkili olduğunu düşünüyorum” dedi.

2018 yılı toplam vergi gelirleri hedefinin 599.4 milyar TL olduğunu ancak 621.3 milyar TL olarak gerçekleştiğini belirten Bingöl, “2018’de yaklaşık 21.9 milyar TL fazla vergi tahsil etmişiz” diye konuştu. 2004 yılında Katma Değer Vergisi’nde (KDV) tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 80’lerdeyken, 2018 yılında bu oranın yüzde 43.4’lere kadar düştüğünü vurgulayan Bingöl, şunları söyledi:

‘TAHSİL EDİLEMEYEN KDV’LER DEVREDEREK HER YIL ARTTI’

“Bu düşüşün nedenlerinden biri daha önce sahte belge kullanımı sebebiyle yazılmış ama tahsil kabiliyeti olmayan KDV’ler ile bu ve benzerlerinin devrederek her geçen yıl artmasıdır. Bir diğer nedeni ise son 6 yılda 4 kez getirilen af kanunlarıdır. Ayrıca mal ve hizmet satan, devlet ile nihai tüketici arasında köprü vazifesi gören aracı mükelleflerin vatandaştan tahsil ettikleri KDV’leri bir nevi kredi gibi işletmelerinde kullanmış oldukları da bu düşüşün nedenleri arasında sayılabilir.”

‘VERGİ REKORTMENİ VATANDAŞ OLDU’

2006 yılında yüzde 59’larda olan dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içerisindeki payının 2018 yılında yüzde 63’e çıktığını vurgulayan Ozan Bingöl, “2018’de sadece iki dolaylı vergi olan Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi’nden (ÖTV) elde edilen toplam gelir, 312.3 milyar TL ile toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 51’ini oluşturdu. Aslında vergi rekortmeni hep söylediğim gibi 2018 yılında da vatandaş oldu” dedi.

‘DOLAYLI VERGİLERDE TİRYAKİLER BAŞI ÇEKİYOR’

Tiryakilerin yine dolaylı vergilerde başı çektiğini belirten Bingöl, “Sadece tütün ve alkolden toplanan ÖTV geliri 55.1 milyar TL. Yani 2018’de tahsil edilen vergi gelirimizin yaklaşık yüzde 10’unu alkol ve tütünden elde edilen ÖTV oluşturuyor” diye konuştu.

[Kronos.News] 21.1.2019

Kayıtlı haliyle bile genç işsizlik oranı yüzde 22,3’e yükseldi [Bahadır Polat]

Ekonomide krizin ayak seslerini ilk işitenler, işini kaybedenler olur. Aş ve iş derdi, reel ekonomideki en somut göstergedir. Ekonomik kriz var mı yok mu, kriz diyenler abartıyor mu, yoksa algı operasyonu mu yapılıyor, bu sorulara en net cevabı işsizler verir. Ekmek derdi başladı mı, hele bir de ev kira ve çoluk çocuk da varsa, insanın ve toplumun ana gündemi oluverir ekonomi.

Nitekim Türkiye’de son birkaç yıldır, ağırlıklı olarak da son bir yıldır ekonomideki en somut gerçek, artan işsizlik.

Geçen hafta Türkiye İstatistik Kurumu, işsizlikte ekim 2018 verilerini açıkladı. Sonuç, yüzde 11,6 işsizlik ve 3 milyon 788 bin işsiz. Bunlar resmi kurumların verileri. Ve elbette resmin tamamını yansıtmıyor. Yüzde 11,6 bile aslında çok yüksek ama TÜİK verilerinin perde arkasında çok daha çarpıcı ayrıntılar var.

Şimdi o ayrıntılara biraz daha yakından bakalım.

Türkiye’de gerçek işsizlik oranı yüzde 19,3, gerçek işsiz saysı ise 6 milyon 337 bin kişi. Bunlar hükümete muhalefet olsun diye ortaya atılmış rakamlar değil elbette, bizzat TÜİK verileri.

TÜİK işgücü istatistikleri bülteninde, iş gücüne dahil olmayan nüfus 28 milyon 183 bin kişi görülüyor. Bunların içinde de TÜİK, “iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar” başlığı ile bir veri paylaşıyor. O veriye göre, “iş aramayan ama iş bulursa çalışmaya hazır olanların” sayısı tam 2 milyon 64 bin kişi.

Kısacası TÜİK, çalışmak isteyen ama çeşitli sebeplerden dolayı iş aramaktan vazgeçmiş işsizleri, İşkur’a kayıt yaptırmadığı sürece işsiz kabul etmiyor. Bu sayı da eklendiğinde gerçek işsizlik oranı yüzde 19,3’e ulaşıyor. İşsiz sayısı da 6 milyon 337 bin kişiye yükseliyor. İşsizlik gibi hayati bir veriyi, kayıtlı olanlarla sınırlayıp düşük göstermenin işsizlere, aş ve iş derdindekilere ne faydası var, anlayan beri gelsin!

Siyasi faydaları derseniz onlar saymakla bitmez, hem de yerel seçim öncesi!

TÜİK verilerindeki tek ayrıntı, “kayıtsız işsizler” de değil tabi…

Genç işsizlik oranı kayıtlı haliyle bile yüzde 22,3’e yükselmiş. Bu oran geçen yıl ekim ayında 19,3’tü. İşsizliğin en sıkıntılı yanı, bir ülkenin genç nüfusuna iş bulamamasıdır. Türkiye’de şu an çok ciddi bir genç işsiz sorunu var ve bu gittikçe büyüyor.

TÜİK verilerine göre işsizlik kadar memlekette mesleksizlik de artıyor.

Mesela her dört üniversite mezunundan biri işsiz.

Her üç genç kadından bir hem okumuyor, hem çalışmıyor.

Her dört gençten bir (15-24 yaş) hem okumuyor, hem çalışmıyor.

Uzun lafın kısası, Türkiye’nin işsizlik sorunu, yanına ek sorunları da katarak, kartopu gibi büyümeye devam ediyor. Marifet ülkenin her ilinde üniversite açmak değil, marifet bu okulların mezunlarına iş bulabilmek.

Meslek liselerinin dibe vurduğu, meslek eğitiminin bu kadar tukaka edildiği bir ülkede, gelecekte çok fazla üniversite mezunumuz olacak belki ama ondan çok daha fazla da diplomalı işsize sahip olacağız.

GÖZDEN KAÇMASIN

Keramet petrolde değil üretimdeymiş

Venezuela’da son yıllarda yaşananlar herkesin malumu. Ülke, belki de dünya tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşıyor. Parası pula dönmüş, açlık ve sefaletin kol gezdiği, enflasyonun yıllık 1,7 milyon (oran yanlış değil) seviyesine geldiği bir Güney Amerika ülkesi burası. Ülke, “seçilmiş diktatör” Maduro tarafından yönetiliyor. Hani şu, TRT’de yayınlanan Diriliş Ertuğrul dizisinin hayranı olan lider.

İşte o lider geçen hafta Meclis’te yaptığı açıklama ile asgari ücrete yüzde 300 zam yaptığını duyurdu. Ne kadar halkçı bir tavır dimi! Asgari ücret bu artışla 18 bin Bolivar Soberan’a yükseldi, diğer bir ifadeyle 20 dolar! İnsanlar 20 dolarla bir ayı bitirecek, ailelerini geçindirecek, hem de yüzde 1,7 milyon enflasyonla!

Birleşmiş Milletler verilerine göre ülkedeki ekonomik sorunların başladığı 2014’ten beri 2,3 milyon Venezuelalı başka ülkelere göç etti. Bu da toplam nüfusun yüzde 7’si anlamına geliyor.

Bütün bu anlattıklarımızın çelişkisi de şu.

Venezuela halen kanıtlanmış 300 milyar varillik rezerviyle, dünyanın bir numaralı petrol ülkesi. Tam bir, “varlık içinde yokluk” durumu. İnsanlara hiçbir faydası olmayan devasa bir zenginlik!

Petrol ülkesi olmak ilk anda kulağa hoş geliyor ama Venezuela’nın yaşadığı bu korkunç krizin de asıl sebebi. Venezuela, bu kadar fazla petrole sahip olduğu için, bugüne kadar başka hiçbir şey üretme ihtiyacı hissetmedi.

Ülke petrolünü ihraç ediyor, kazandığı dolarlarla da halkın istediği ürünleri dışardan ithal ediyordu. Petrol ihracatı ülkenin toplam ihracatının yüzde 95’ini oluşturuyor. Fakat 2014’te petrol fiyatları düştüğünde Venezuela’nın döviz gelirleri de azaldı.

Bu nedenle eskisi gibi ürün ithal edemez oldu ve piyasadaki ithal ürünler azaldı. Sonuçta üreticiler fiyatları artırdı ve enflasyon fırladı. Venezuela hükümeti, hiper enflasyonla başa çıkabilmek için 20 ağustos 2018’de paradan 5 sıfır attı.

Yaşanan sıkıntılardan halk, Maduro ve hükümeti sorumlu tuttu. Bunun üzerine hükümet para basmaya devam etti ve yoksul halkın desteğini almak için asgari ücreti düzenli olarak artırdı. Durum böyle olunca paranın değer kaybı daha da hızlandı.

Hükümet bazı borç geri ödemelerini yapamayınca yeni kredi almakta da giderek zorlandı.

Borç verenler Venezuela’ya yatırım yapma riskini almak istemedikçe hükümet daha fazla para bastı ve enflasyon yükselmeye devam etti. Sonuç ortada…

Venezuela örneği aslında sürdürülebilir ekonomik kalkınma ve refah seviyesi ile üretim becerisi arasındaki ilişkiyi çok net özetliyor. Gerek sanayi, gerekse tarımda eğer üretmezsen, petrol zengini de olsan, bir gün sefaletin kapını çalmasına hazır olmalısın…

NOT DEFTERİ

Lüküs hayat bitti, devir ekonomi devri

Ekonomik kriz denilince akla önce, toplumun en fakir ve en düşük gelirli kesimleri gelir. Çünkü sıkıntı, daralma en alttan başlayarak yukarı doğru çıkar. Son günlerde ortaya çıkan gelişmeler, ekonomideki sıkıntıların en tepeye kadar ulaştığını haber veriyor bize.

Bunun en bariz göstergesi, Türkiye’nin en büyük holding sahiplerinin, iş jetlerini satışa çıkarması. Şu anda yaklaşık 30 iş adamı, iş jetlerini satmış veya satışa çıkarmış durumda. Bunlar arasında Cüneyd Zapsu, Yıldırım Demirören, Adnan Polat ve Zorlu Holding, Doğuş Grubu, Ülker Grubu, Borusan, Arkas ve Nurol Holding gibi en büyükler var.

Bunların yanında geçen yıl bankalara olan devasa borçlarını yapılandıran şirketlerin, ödeme yapabilmek için sattıkları hisse ve işletmelerden de bahsetmekte fayda var. Mesela Yıldız Holding Başkan’ı Murat Ülker, Aktül Kağıt’taki yüzde 33 payını BİM’in sahibi Topbaş ailesine sattı. Doğuş Grubu Başkan’ı Ferit Şahenk ise otel ve konaklama yatırımlarından bir kısmını satışa çıkardı. Bu iki gruptan Ülker, 5,5 milyar dolar, Doğuş ise 25,2 milyar TL’lik borçlarını geçen yıl yeniden yapılandırmıştı.

Anlaşılan o ki, iş adamları lüküs hayat dönemini şimdilik kapatmış görünüyor. Ne de olsa devir ekonomi devri…

EKONOMİ SÖZLÜĞÜ

Bilanço

Bir şirketin, bir ticarethanenin veya bir işletmenin belli bir dönem sonunda alacak verecek durumunu, bütün mal ve para varlığını dengeli bir biçimde gösteren çizelgedir.

Diğer deyişle, bir şirketin, varlıklarını ve o varlıkların kaynağını teşkil eden unsurların, belirli bir tarih itibarıyla gösterildiği hesap özetidir. Bilanço, muhasebe sisteminin en önemli tablolarından biridir.

Bilançoda, aktif ve pasif olmak üzere iki tablo vardır. Aktif tablosunda mevcutlar ile alacaklar (ve varsa zarar), pasif tablosunda borçlar gösterilir. Aktif toplamı ile borçlar arasındaki fark, müteşebbisin (girişimcinin) işletmeye ait varlığını (Öz sermayeyi) oluşturur.

RAKAMLARIN DİLİ

Nüfusu birbirine yakın iki ülke; Almanya ve Türkiye’ye dair küçük bir kıyaslama

... Almanya Türkiye
İş gücüne katılım (istihdam) 45,1 Milyon 28,9 Milyon
İşgücüne dahil olmayan nüfus 23,2 Milyon 28,2 Milyon
İşsizlik Oranı % 3,3 %11,6
Kayıtlı İşsiz Sayısı 1,45 milyon kişi 3,79 milyon kişi

[Bahadır Polat] 21.1.2019 [Kronos.News]

Eğilmek ya da eğilmemek [Selahattin Sevi]

AKP’nin yüzde 34,42 ile ilk seçimi kazandığı 3 Kasım 2002 zaferinin üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişti. Görece özgür ve özerk olan İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği Taraf Tutmak adlı oyun yaşanmış bir olay üzerinden can alıcı bir soruyu gündeme taşıyordu: Doğru ve yanlış hangi tarafta durduğunuza bağlı olarak değişir mi?

Çağdaş İngiliz tiyatro yazarı ve senaristi Ronald Harwood’un István Szabó tarafından sinemaya da aktarılan (2001) oyunu Taraf Tutmak‘ı (Taking Sides, 1995) Filiz Ofluoğlu Türkçeye çevirmişti. Can Gürzap’ın eşsiz yorumuyla sahneye taşınan oyununda Hitler rejiminin suç ortağı olarak yargılanan Berlin Filarmoni Orkestrası Şefi Wilhelm Furtwängler’in maruz kaldığı “Nazi rejiminin kültür politikalarına ortak olması, onun vitrininde yer alması” suçlaması sorgulanıyordu.

Taraf Tutmak, orkestra şefi Wilhelm Furtwängler’in gerçek yaşam öyküsü aslında. Çağının en ünlü orkestra şeflerinden olan Furtwängler, Nazi dönemi boyunca Almanya’dadır ve Berlin Filarmoni Orkestrası’nı yönetir. Yahudi müzisyenler Almanya’yı terk etmeye zorlanırken ve bazıları toplama kamplarında can verirken o Nazi rejiminin vitrini olarak sahneye çıkmaktan imtina etmez. Dünyayı dolaşır… Savaş sonrası, Hitler rejimine hizmet etmekle suçlanan Furtwängler, beraat etse de hakkındaki ithamların ardı arkası kesilmez.

Tiyatro eseri ve film, sevilen ve sayılan bir sanatçının totaliter bir rejimde nasıl davranması gerektiğini, iktidara yakın durmasının veya iktidar tarafından kullanılmaya ses çıkarmamasının ahlaki sorumluluğu hakkında herkesi yeniden düşünmeye davet eder. Her ne kadar Furtwängler, “Benim tek amacım, müziğin politikadan daha önemli olduğunu kanıtlamaktı.” diyerek kendini savunmaya çalışsa da durum değişmez. Sorgulama ilerlediğinde, “Nazilere muhalefet etmedim. Çünkü benim işim olmadığını düşünüyorum. Politikada etkin rol alsaydım orkestradaki görevimde kalamazdım.” diyerek Hitler iktidarının yaptıklarını bilinçli olarak görmezden geldiğini itiraf etmesi ile noktalanır dava süreci.

20 Nisan 1942 günü, 53 yaşına basan Adolf Hitler’in doğum günü için yapılan kutlamada, ünlü maestro Wilhelm Furtwängler önderliğinde Berlin Filarmoni Orkestrası’nın Ludwig Van Beethoven’ın 9. Senfoni’sinden bir bölüm icra etmesi tarihi bir andır. Sonraki yıllarda da bu konser en güzel ve en kusursuz 9. Senfoni icrası olarak tarihe geçecektir. Fakat ahlaki değerler ve şeytanla bir tür işbirliği yapma arasındaki taraf olma ikilemindeki seçimi her zaman sorgulanacaktır. Öyle ya, “Milyonlarca insanın katledilmesine yol açan bir sistemle, o sistemin içinde kalarak ve onun araçlarını kullanarak dürüstçe mücadele edilebilir mi?”

Bu sefer izlediğim siyah beyaz bir belgesel: The Reichsorchester‘de, her tarafı gamalı haç bayraklarıyla dolu devasa salondaki konserle ilgili mülakat veren konuşmacılardan biri o dönemle ilgili, “Orkestramızın Goebbels’in bakanlığının emrine girmesi çok kötü bir alametti.” diyor.

Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in, “Ona sağlıklı bir hayat ve güç diliyoruz. Özellikle efsunlu bir el… Her an kendisinin halkına güvenebileceğini bilmelidir. Bu ölüm kalım mücadelesinde bizim için geçmişte neyse şimdi de öyledir Hitler’imiz.” sözleri belgeselin aktardığına göre çılgınca alkışlanıyor.

Sonra, Wilhelm Furtwängler’in siyah beyaz belgesel görüntülere de yansıyan ünlü sahnenin sonundaki  davranışı gözlerden kaçmıyor. Hitler’in doğum günündeki o unutulmaz konserin hemen bitiminde kendisini tebrik etmeye gelen rejimin beyni ve Propaganda Bakanı Goebbels, Furtwängler’in elini sıkmak için sahne önüne geliyor. Tokalaşıyor… Fakat ünlü maestro hemen diğer elindeki mendille Goebbels’e uzattığı elini belli etmeden siliyor.

Her ne kadar elini temizlese de alnına yapışan kiri ve faşizm destekçisi ithamını temizlemek o kadar kolay olmaz Wilhelm Furtwängler için. Müzik kariyeri tartışılmazken nasyonal-sosyalist dönemde resmi görevlerini sürdürmesi, rejimin yanında konumlanması hep başına bela olmuştur.

Berlin’de doğan orkestra şefi Furtwängler’in babası arkeolog, annesi ise ressamdır. Çocukluk yıllarının çoğu Münih’te geçer. Müzik eğitimine erken yaşlarda başlar ve Ludwig van Beethoven sevgisi bu yaşlarda ortaya çıkar. Parlak kariyerinde 1925’teki New York Filarmoni Orkestrası’nda konuk şef olarak sahne alması dönüm noktası olur. 1954 yılında Ebersteinburg’de ölene kadar mesleğini hep üst düzeyde icra eden Furtwängler tarihe adını Beethoven, Brahms, Bruckner ve Wagner’i en iyi yorumlayan orkestra şefi olarak yazdırır.

Hiçbir zaman Nazi selamı vermese ve faşist rejime sempati duymasa bile tarihin bir dönemindeki duruşu adı yaşadıkça takip edecektir sanatçıyı. O da, Nazi Almanyası döneminde üç maymunu oynayan, güncel politika ile ilgilenmediklerini iddia ederek faşist Hitler ideolojisinin propagandasını yapan, örneğin bir Leni Riefenstahl gibi yargılanacaktır. Ünlü bir sinemacı da, Hitler’i ve Nasyonal Sosyalist hareketi yücelten birçok propaganda filmine imza attığı halde, sonradan o dönemde Yahudilere yapılan zulmün farkında olmadığını, siyasetle hiç ilgilenmediğini söyleyerek mahkemelerde kendisini savunmaya çalışmıştı. Yine ünlü aktör Johannes Heesters, “Doğrusunu söylemek gerekirse, çalışmalarımla çok meşguldüm. Siyaset hakkında hiçbir şey yapamıyordum” diyerek sorumlu olmadığını söyleyecekti mahkemede. Keza ünlü orkestra şefleri Richard Strauss ve Karl Böhm, ünlü soprano Elisabeth Schwarzkopf, ünlü besteci Carl Orff da benzer akıbetten kurtulamaz.

Sanırım müzik yazarı Serhan Bali haklı: “Profesyonel klasik müzik sanatçısından kolay kolay siyasal muhalif çıkmayacağının belki de en güzel örneği orkestra şefi Wilhelm Furtwängler’dir.”

Daha önce cep telefonumun takvimine kaydettiğim hatırlatma alarm verdi. Fazıl Say’ın bugünkü Münster konserini hatırlatıyor…

Ne ilgisi var, değil mi?

[Selahattin Sevi] 21.1.2019 [Kronos.News]

Sonucu belli seçime doğru [Halit Emre Yaman]

Bizim coğrafyamızda her seçim öncesi ve sonrası sorunlu olmuştur. Bu durum 1877’de Osmanlı’nın yaptığı ilk seçimden bu yana istisnasız devam edegelmiştir. Eskiden beri yapılan seçimlerde usulsüzlük, seçmen taşıma, oy çalma, seçmeni ekonomi veya herhangi bir düşmanla tehdit etme, seçim öncesi şiddet olayları, dini ve milli duyguları kullanma hep olagelmiştir.

Demokrasiyi anlayamamış, “tek adam” peşinde gitmeyi seven, daha vahimi bunların sonucunu hiç sorgulamayan bizim gibi toplumlarda fırsatçı siyasetçiler istediklerini elde edebilirler. Gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde seçim atmosferine girildiğinde sömürülecek birkaç konu vardır. Yoksa bile algı sihirbazları devreye girip yeni bir tane icat ederler.

Eskilere gidip bunu ispatlamaya gerek yok; merak edenler 1877’den beri yaptığımız seçimlere göz atabilirler. Maruz kaldığımız operasyonları hatırlatmak için son birkaç seçimde yaşananları hatırlayalım:

30 Mart 2014 yerel yönetim seçimleri öncesinde 17-25 Aralık olayları yaşandı ve Erdoğan bunu hem devlete hem de kendisine yapılan bir “darbe” olarak niteleyip seçmenleri manipüle etti. Sonuç olarak da seçmen “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyerek “AKP ile yola devam” dedi.

7 Haziran 2015’te yapılan milletvekili seçiminden önce Erdoğan “Verin 400 vekili, bu iş huzur içinde çözülsün” diye tehdit etmesine rağmen AKP istenen sonucu alamadı. Kirli oyunlar ile 1 Kasım 2015’te tekrar seçime gitme kararı alındı ve 5 aylık zaman içinde 600 civarında kişi şiddet olaylarında hayatını kaybetti. AKP Haziran seçimlerinde isteyip de alamadığı oyları zorla ve korku atmosferi sayesinde aldı.

24 Haziran 2018 Başkanlık seçiminin ikinci tura kalma ihtimali vardı ama bu Erdoğan’ın işine gelmezdi çünkü bu, zayıfladığının bir emaresi olacaktı. İkinci turda kaybetme ihtimali söz konusu olduğundan aklı başında birçok kişi “Acaba seçim gecesi nasıl bir kirli oyun olacak?” diye merakla bekledi. Onlar yanılmadı ama ne olduğunu da anlayamadı. Özelde CHP’nin genelde bütün muhalefetin adayı olan Muharrem İnce bir süre ortadan kayboldu ve sonra “Adam kazandı” diyerek bütün beklentileri boşa çıkardı.

Her seçim öncesinde oy çalma ile ilgili yapılan hazırlıklardan bahsedilir. Aynı evde sayısız seçmenin olduğu, boş evlere seçmen yazıldığı, fazladan pusulalar basıldığı, gelir seviyesi düşük olanlara kömür, makarna ve para yardımı yapıldığı ve daha birçok şey konuşulur, ispatlanır. Ama seçim gecesi hep başka bir şey olur.

Trafolara kedi girer ve elektrikler kesilir, seçim öncesi bütün anketlerde oyu %7’lerde olan parti %11 oy alır, oylar sayılırken yönetmelik değiştirilir, bağımsız ve gönüllü oluşumların hazırladıkları oy sayım programları çalışmaz olur, oyların sayıldığı yerlerde avukatlarla nöbet tutacağını söyleyenlerden haber alınamaz… Yani anlayacağınız “Cambaza bak!” oyunu oynanır.

Yaklaşan seçimlerle ilgili yine birçok usulsüzlükten bahsediliyor ve insanlar bununla meşgul oluyor. Bakalım 31 Mart 2019 gecesi neler yaşanacak veya birkaç gün öncesinde neler olacak? AKP’nin kaybetme gibi bir lüksü yok ve kazanmak için her şeyi yapacak şekilde gözleri dönmüş durumdalar. Her seçimde siyasi literatürümüze yeni kavramlar giriyor. Yenisini merakla bekleyenlerden biriyim.

Seçim sonuçları ile ilgili olarak farklı bir şey olacağını zannetmiyorum. Yani AKP ve ittifak içinde olduğu kesimler kesinlikle kazanan taraf olarak Türkiye’yi sömürmeye devam edecektir. Demokrasinin yerleşmiş olduğu ülkelerde AKP gibi parti, Erdoğan gibi siyasetçilerin başarılı olması mümkün değil. Ne yazık ki ortada sömürülmeye razı edilmiş bir halk var ve kurnaz siyasetçiler de bunu çok iyi değerlendiriyor.

Özünde “beklenti” duygusunun bulunduğu siyaset, bilgisiz, oportünist, suç dosyası kabarık ve Allah’tan korkmayan figüranların elinde olduğu sürece o toplumda gelişme beklenemez. Hele bir de cahil bırakılmış, bilinçaltındaki duyguları hortlatılmış, milliyetçilik ve din ile kandırılmaya uygun, canını ve cebindekini kaybetmekten korkan bir toplum varsa işler daha kötü demektir.

Böyle bir ortamda topluma güzellikleri anlatmaya çalışanlar terörist ilan edilir, eğitimle ülkesini kalkındırmak isteyenlere hain muamelesi yapılır, Allah’ı ve Rasulü’nü (sav) gönüllere duyurmaya çalışanlara “kâfir, haşhaşi” denir, ülke bayrağını 170 ülkede dalgalandıranlara “gizli güçlerin uşağı” oldukları söylenir ve ne yazık ki bu insanlara kendi ülkelerinde hayat hakkı tanınmaz. Kim bilir, belki de bu suretle Allah o güzel insanları büyük bir felaketten kurtulmaları için cebr-i hicrete sevk ediyordur.

Türkiye olarak, Suriye üzerinden oynanan büyük bir oyuna alet olma ve kendimizi bir anda savaş içinde bulma ihtimalimiz var. Ufuksuz ve dünya dengelerini bilmeyen siyasetçilerimiz ise iktidarlarını devam ettirebilme adına bunu bir fırsat olarak değerlendiriyorlar.

Bizim gibi toplumlarda siyaset, ülkeyi kalkındırmak ve insanlara daha huzurlu bir hayat sunmak yerine muktedirlerin saltanatlarını devam ettirmesi esasına dayanır. Seçmen ise kendisine dokunulmadığı sürece kör, sağır ve dilsiz gibi davranmaktadır. Yani ne siyasetçi vazifesini yapmakta ne de seçmen… Bunun doğal sonucu olarak da dünya çapında elimize geçen fırsatları değerlendiremiyoruz.

Yıllar önce teğet geçtiğine söylenen kriz tekrar gelip kapımıza dayanmış durumda ve bu sefer ziyareti uzun olacağa benziyor. Mevcut devlet adamları ile bu krizin atlatılamayacağı aşikâr. Yöneticiler krizi ötelemenin derdinde ve halk homurdanmaya başladı. Ne yazık ki mevcut kafa yapısı ile sorunlara çözüm bulmak mümkün değil.

Stalin, “Seçim sonuçlarını oy verenler değil, oyları sayanlar belirler” demiş. Özellikle son yıllarda yapılan seçimlerde bunu gördük. 31 Martta tekrar göreceğiz. Bu sözün yanlışlığını ispatlamak için uzun bir süre beklememiz gerekecek. Bizim ömrümüz buna yetmez ama gelmekte olan kriz ve kaosu göreceğiz galiba.

[Halit Emre Yaman] 21.1.2019 [Samanyolu Haber]
@halitemreyaman2
halitemreyaman@hotmail.com

Mesaj veya “Döner Tekme!” [Kadir Gürcan]

Akıllı yönetmenlerin hiç ihmal etmedikleri bir senaryo kurnazlığı var. Bir projede denedikleri tecrübe işe yaramışsa aynı kahramana benzer sahneyi değişik projelerde tekrar yaptırıyorlar. İşin garip tarafı, seyirciler de adeta, alışık oldukları bu numarayı bekliyorlar. Anlayacağınız, bile bile lades ya da Kemal Sunal filmlerini her yayınlandığında sonuna kadar seyretmek gibi bir şey.

Farklı yönetmenlerin projelerinde yer alan ve Türk Seyircisi'nin de yakından tanıdığı, aksiyon filmleri aktörü, Jean-Claude Van Damme, her filminde mutlaka o meşhur, “döner-tekme” sahnesini tekrarlar. Van Damme'ın Aksiyon sahneleri için yapılan yatırım, işte bu döner-tekme içindir. Yaşı ilerledikten sonra, çekilen filmlerde aynı performansı gösteremediği için pek başarılı olamadı. Aktörün filmlerine bir de bu gözle bakın.

Türkiye'nin Suriye Meselesi konusundaki zemin sarsıntısı hala devam ediyor. Buna sahanın içinde ne işe yaradığını kimsenin anlayamadığı futbolcu da diyebiliriz. ABD'nin ülkeyi terk etme kararının ardından, işi fazla sahiplenen Türk Yetkililer, Trump'ın on beş gündür biriktirdiği gazı, bir tweet ile boşaltacağını hiç düşünmemişler. Bir kaç haftadır, bütün senaryonun üzerine inşa edildiği gerginliği tek anlayamayan bizim iktidar mensupları oldu. Mesaj bu karışıklığa son verdi.

Yalan söyleme açısından, Saray ile başa baş giden Sayın Dış İşleri Bakanı hadiseden bütünüyle kopmuş. Oysa ki, ABD'ye sık gidip-gelenlerden ve iki seneyi geride bırakmış olan Trump Hükümeti'ni tanıması gerekenlerden birisi. Trump'ın Türkiye'nin Suriye Operasyonu konusundaki hareket sahasını, ağır bir dille tekrar etmesinden sonra Sayın Bakan “Sosyal Medya üzerinden mi, konuşacağız?” diye soruyor. Günaydın! Evet, oradan mesajlaşmanız gerekiyor. Çünkü siz, kapalı kapılar arkasında, devlet ciddiyeti sınırları içinde yapılan görüşmelerde ya konuyu hiç anlamıyor ya da yalan söylüyorsunuz.

Trump Kabinesi içinde, 'Mustachy', 'Bıyıklı' lakabı ile bilinen John Bolton'ın meseledeki yanlış anlayışları tamir etmek için üşenmeden Türkiye'ye kadar gelmesini de kulak ardı eden iktidar mensupları, tam şımarık mahalle çocukları gibi davrandılar. ABD açısından “Zararın neresinden dönersen kar!” kurnazlığı ile geliştirilen yeni stratejiyi, kendi hanelerine yazılmış bir kazanç sayınca, zafer sarhoşluğuna mı düştüler ne? Yoksa, Amerika'dan gelecek herhangi birisi için devlet ritüellerinde kusur etmekten ödleri kopuyordu. Sayın Cumhurbaşkanı'nın “Muhatap bile olmam...” kibrine döküp, John Bolton görüşmesini çömezlere devretmesi, Osmanlı İzzeti gibi algılandı! Haberimiz olmadan Osmanlı tekrar diriliyor olmasın?

Bolton ve Saray Memuru'nun görüşmelerini, görgüsüz ev sahipliği avantajı ile ambalajlayan medya tetikçileri, “Bizim ki, Bolton'a yeşil bir dosya verdi. Acaba içinde ne vardı?” gizemini de eklemişlerdi. Jest ve mimiklerden mana çıkaran işgüzar “Davranış Bilimciler!”de “Bolton'un neşesi kaçtı!” diye konuya çeşni olmayı ihmal etmediler. ABD'li Bakan'ın ne verdiğini kimse görmedi ya da görmezden geldi. On beş gün sonra ortalığı saran kızıl kıyametten Bıyıklı Bolton'un da Türk Yetkililere bazı ödevler verdiği  anlaşılıyor. Savunma Bakanı Pompei'de farklı yorumların önüne geçmek için, “Trump'ın bu uyarısından bazı ambargoları kastettiğini anlıyorum!” şerhi de işin tuzu-biberi oldu.

Başta Saray ve sonra Sayın Dışişleri Bakanı'da Sosyal Medya'dan yediği döner-tekme ile aklını başına almış olmalı. Zira, birkaç gün önce, Suriye Meselesinde Bolton'un bıraktığı listenin tam anlaşılıp-anlaşılmadığını test ve kontrol etmek için Lindsey Graham Türkiye'de idi. ABD'li yetkili ile yapılan iki buçuk saatlik görüşmede kimler yok ki? Sayın Cumhurbaşkanı ve el çantasına sığabilecek bir kaç devletli...

Bolton'a horozlanıp, Lindsey Graham'ın karşısına Menemen Testisi gibi dizilen Saray Erkanı'nın görüşmesini öve öve bitiremeyen maaşlı medya, Lindsey'in de aynen Bolton gibi, Cumhuriyetçi Parti'den yani Trump'ın Partisi'nden South Carolina senatörü olduğunu gizlemeye özen gösterdiler. Halbuki, Graham, Partidaşı Bolton'ın iş takipçisi. Trump Kabinesi'nden birine dayılanıp, kabine dışından birine üst perdeden prestij ve temenna, Osmanlı Teşrifat Geleneği (!)'nin altına imza atamayacağı bir zillet.

Trump Kabinesi içinde Beyaz-ırkçı kanadın temsilcilerinden birisi Bolton. Hükümetin Aşırı-Sağcı  Şahin'i Steve Bannon gibi Amerikan menfaatlerini her şeyin üzerinde tutanlardan. Bolton'un sert ve tavizsiz duruşu biliniyor. Çehresini sevimli kılan bıyığına rağmen güldüğünü gören pek az insan var.

Devletlilere tavsiyemiz, bundan sonraki Bolton ziyaretlerinde, geleneksel misafirperverliğimizde kusur etmesinler. Bolton'a tuzlu ayran da ikram edebilirler. Adamın, soğuk ayranı süzecek bıyıkları var. Daha ne istiyorsunuz? Akıllarını başlarına almaları için ille de Trump'ın mesaj mı yazması gerekiyor? Ya hu, biraz da adam gibi davranmayı öğrenin olmaz mı?

[Kadir Gürcan] 21.1.2019 [Samanyolu Haber]

Hz Yusuf yetkili, yüksek bir makamda [Abdullah Aymaz]

Yusuf Suresinde, Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın sıkıntılı, acılı hayatı noktalandıktan sonra konforlu, yüksek yetkili, otoriter durumuna geçiliyor:

“Kral ‘Getirin onu bana, onu has daireme alayım’ dedi. Yusuf ile konuşunca da ‘Muhakkak ki sen artık bugün bizim yüksek mevkili ve güvenilir bir adamımızsın’ dedi. Yusuf, krala ‘Beni ülkenin hazinelerini yönetmekle görevlendir. Çünkü ben hazinelerinizi titizlilikle korurum ve onların nasıl yönetileceğini iyi bilirim.’ dedi. Böylece Yusuf’un o ülkedeki konumunu sağlamlaştırdık, artık o ülkenin dilediği yerinde oturabilir. Biz rahmetinizi dilediğimiz kimselere sunarız ve iyi davranışlıları ödülsüz, ücretsiz bırakmayız. Ama iman edip kötülükten sakınıp takva dairesine girenler için ahiret sevap ve ödülü daha hayırlıdır.” (Yusuf Suresi, 12/54-57)

Yusuf Aleyhisselam'ın omuzundaki umumî, kudsî, ağır yük en başta iman ve tevhid hizmeti idi. Bunu insanlar içinde rahat yapabilmesi için o topluma bir faydası ve hayrı dokunması gerekiyordu. Onun için hizmete, idareye talip oldu. Onların o zaman kıtlık, açlıkla karşı karşıya kaldıkları çok ciddi bir problemlerini çözmeye talip oldu. İşte bütün bunlar için de o toplumu bütün katmanları ile hakkalyakin tanıması gerekiyordu. İşte bu yüzden kuyuya atıldı, köle pazarında satıldı, saray hayatının bütün iç yüzüne şahit oldu ve mahkumlarla beraber bir zindan hayatı yaşadı artık o toplumun her şeyini bilip yaşamış bir parçası oldu.

Toplumun sevdiği ve bildiği bu saygın insan, dedeleri Hz. İbrahim Aleyhisselam, İshak Aleyhisselam ve babası Yakup Aleyhisselamın getirdikleri güzellikleri kendisi de bir peygamber olarak takdim etti ve kabul gördü. Bu tesir sadece 30-40 sene kendisini göstermekle kalmadı; bilakis 400  sene sonra Musa Aleyhisselam'ı öldürmeye kalkan Firavun’a karşı, ona iman etmiş (Firavun’un akrabası veya eşi Asiye validemizin ağabeyi Genel Kurmay Başkanı konumundaki ) zat tarafından (Mümin Suresinde de anlatıldığı üzere) ve onu müdafaa ederken “Daha önce Yusuf da size açık açık delillerle gelmişti.” (40/30) demişti.  Yani Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın tesiri 400 sene sonra bile o sarayda kendisini gösteriyordu.

İşte bu noktada bilhassa bu süreçte dünyanın her tarafına dağılan, özellikle de günümüzün Mısır’ı mesabesinde olan demokrasi ve medeniyet merkezlerinde bulunan Hizmet mensuplarına çok işler düşüyor. Bizler bağlı olduğumuz güzellikleri yaşayarak temsil etmeliyiz… Bizleri kabul eden, bizlere AŞ, İŞ  ve yerine göre EŞ veren bu topluma karşı üzerimize düşen her şeyi en güzel şekilde yerine getirmeliyiz… Gettolaşıp problem olmak şöyle dursun;  bilakis toplumun problemlerini çözen insanlar olmalıyız… Yük  olan değil; yük alan fedâkarlar olmalıyız.

Tam yetki ile göreve başlayan Hz. Yusuf Aleyhisselam için; “Böylece Yusuf’u arz’da yerleştirdik” (12/56) buyuruluyor. Temkin, yerleştirmek, muknet vermek, yönetim hürriyeti içinde dilediğini yapacak imkan vermek mânalarına gelmektedir. Yani “Böylece Cenab-ı Hak, onu arz’a sağlamca yerleştirdi. Ayaklarının sağlam zemine basmasını sağladı. Ona belirli ve itibarlı bir konum bağışladı. Sözü edilen ARZ’dan maksat Mısır da olabilir, bütün yeryüzü de olabilir. Çünkü Mısır, o günlerde yeryüzünün en önemli ülkesi idi.” (Fî Zılâli’l-Kur’an)

Dikkat edersek Kehf Suresinde önemli üç ana mesele anlatılıyor:

1-Ashab-ı Kehf yani Mağara Yüranı… Bunlar, Dâru’l-Erkam’ daki gençler gibi, imanlarını sağlamlaştırmak üzere bir serada toplanmış, inkâr ve yanlış davranışlardan korunup kollanmak için seraya, koruma yerlerine, sohbet-i cânâna alınanlar.

2-Hz. Musa Aleyhisselam ile Hz. Hızır Aleyhisselam'ın arasında geçen ibretli olaylar. Hz. Musa beş büyük peygamberden birisi Hz. Hızır ise, ledün ilmine vakıf bir zat… Bu kıssada olayların arka planları anlatılıyor. Yani dünyada dönen çarkların arkasında olan gerçekler…

3-Zülkarneyn Aleyhisselam'ın kıssası… Hz. İbrahim Aleyhisselam döneminde Hızır’dan ders almış yaşamış bir cihangir… Mazlumlara kol kanat geren ve Allah tarafından te’yid edilen bu mübarek zatın, son seferi şöyle anlatılıyor: “(Kendisine geniş imkânlar, ihtiyaç  duyduğu her konuda kendisine sebep ve vasıtalar ihsan edilen Zülkarneyn) nihayet iki dağ arasına ulaştığında, onların önünde, hemen hemen hiç söz anlamayan bir millet buldu. Onlar ‘Ey Zülkarneyn Ye’cüc ve Me’cüc, bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle, onlar arasında bir SET yapman için sana bir vergi vermeyi teklif ediyoruz, ne dersin?’ dediler. O da, şöyle cevap verdi: ‘Rabbimin bana verdiği imkânlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden gücüyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir set yapayım. Demir kütleleri getirin bana!’  Zülkarneyn iki dağın arasını demir kütleleriyle doldurtup dağlarla aynı seviyeye getirince, ‘Körükleyin!’ dedi. Tam onu bir ateş haline getirince de, ‘Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim.’ dedi.  Artık o Ye’cüc ve Me’cüc’ün ne seddi aşmaya ne de onda bir delik açmaya güçleri yetmedi.” (Kehf Suresi, 18/93-97)

İnsanî evrensel değerlerini kaybetmiş, saldırgan, talancı, anarşist ve terörist topluluklara karşı, ancak kıyamette yıkılacak böyle bir sağlam bir set yapan Zülkarneyn Aleyhisselam gibi, dünyayı kana boyayıp İslamiyetin temiz çehresini simsiyah yağlı lekelerle anarşi ve terör ile karartmaya  çalışan saldırılara karşı da Hizmet hareketi Sedd-i Kur’anî ile bir engel koymaya çalışacaktır. Dünya gemisini delmek isteyen ve batırmaya çalışanlara karşı, el birliği ile sulh-i umumiyi isteyenlerle  kenetlenmemiz icap etmektedir.

Üstad Hazretlerinin Kastamonu Lâhikasında bahsettiği bir kale var. Bin senedir, sağından solundan üstünden altından tahrip edici darbelerle yaralanan, aşındırılmaya çalışılan bu kalenin tamirinde bizlere çok büyük iş düşüyor. Çünkü bu İnsanlık Kalesidir. Zira ondan bahsederken Üstad her bir taşı dağ değil, dağlar büyüklüğünde bir kale dedikten sonra, “İçinde İslamiyetin de bulunduğu kale” tabirini kullanıyor. Demek ki, bütün insanlığı ilgilendiren bir tamir hizmetimiz olacak.

[Abdullah Aymaz] 21.1.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

“Erdoğan’ın Fazıl Say konserine gitmesi, ‘derin senaryo’nun gereği”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta beklenmedik bir kararla ünlü piyanist Fazıl Say’ın konserine gitti ve onu Beştepe Sarayı’nda konser vermeye davet etti.

Bu gelişme, özellikle Fazıl Say’ın sevenleri tarafından tartışma konusu yapıldı. Birçok kişi Say’ı eleştirdi. Çünkü Say, 2007’de “İslamcılar kazandı, ben Türkiye’yi terk edeceğim.” demişti. Ayrıca 2011’de Sezen Aksu’yu AKP’li olmakla suçlamış, 2104’te ise “AKP’li dostum olamaz.” çıkışını yapmıştı.

Gazete Duvar yazarı İrfan Aktan ise tartışmaya farklı bir açıdan yaklaştı. Aktan, önce CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel’in, geçen günlerde ortaya attığı iddiayı hatırlattı: “Türkiye siyasetini ne Bahçeli ne de Recep Tayyip Erdoğan yönetiyor; onların içinde aktör oldukları ancak senaryosu bir başka yerden yazılan daha derin ve daha güçlü bir akıl yönetiyor.”

ERDOĞAN NORMALLEŞMEYİ NEDEN İSTİYOR?
Ardından Erdoğan’ın artık normalleşme istediğini belirten Aktan, nasıl bir normalleşme istendiğini şöyle açıkladı: “Ama bu, elbette işaret edildiği gibi demokratik düzene geçişe değil, otoriter düzenin normalleşmesine, olağan kabul edilmesine dair bir arzu.”

Erdoğan’ın, ekibiyle beraber Fazıl Say konserine icabet etmesini bu filmin/dizinin ‘olağan’ sahnelerinden biri olarak okumak gerektiğini ifade eden İrfan Aktan, “Senaryo tıkır tıkır işliyor, herkes kendisine biçilen rolü başarıyla oynuyor ve olağanüstülük artık olağanlaşıyor. Bundan sonra iş, izleyicinin heyecanını diri tutmak için küçük gerilimler yaratmaya, beklenmedik jestler yapmaya kalıyor.” ifadelerini kullandı.

DERİN SENARYODA CHP’YE BİÇİLEN ROL NE?
Aktan öte yandan Özgür Özel’in dile getirdiği senaryo içinde CHP’ye biçilen rolün de es geçilmemiş olacağını vurguladı ve şu değerlendirmeyi yaptı:

“Özel’in iddia ettiği gibi Erdoğan ve Bahçeli, ‘daha derin güçler’ tarafından yazılan bir senaryonun aktörlüğünü yapıyorsa, senaristlerin Kılıçdaroğlu’nu, CHP’yi es geçmiş olması mümkün mü? CHP’nin oynadığı ve iktidarı sürekli besleyen, hikâyenin ‘normal biçimde’ akması dışında neredeyse hiçbir işlevi olmayan ana muhalefet rolü, ‘derin güçlerin yazdığı’ bu büyük senaryonun için de mi, dışında mı?”

CELAL BAŞLANGIÇ’IN SORDUĞU ÖNEMLİ SORULAR
Özgür Özel’in ‘derin güç’ açıklamasından Artı Gerçek yazarı Celal Başlangıç da konuyu ele almış ve bazı sorular sormuştu:

“Aslında Özel’in keşfettiği bu güç yeni değil. Parti büyüğü Bülent Ecevit o ‘güç’ün askerî kanadıyla başbakan olduğu 1974 yılında tanışmış, ancak 1990 yılında açıklayabilmişti…

Şimdi Özel’in kendi gördüğü kadarıyla tanımladığı bu güç acaba son günlerde nerelerde ‘icrayı sanat’ eylemiştir? Örneğin 15 Temmuz darbe girişiminin neresinde durmuştur?

HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması sırasında Kılıçdaroğlu’nun ‘Anayasaya aykırı ama ‘evet’ diyeceğiz’ diye açıklama yapmasında bu ‘gücün’ bir etkisi olmuş mudur?

24 Haziran seçimlerinin akşamında Kılıçdaroğlu’na, Muharrem İnce’ye, Meral Akşener’e ‘sonucu sessizce kabul etmelerini telkin etmek’ için telefon açtıkları iddia edilenlerin acaba bu ‘güç’le bir bağlantısı var mıydı?”

[TR724] 21.1.2019

‘Milli traktör kimsenin umurunda değil, küstüm ve Erkunt’u sattım!’

Erkunt Traktör Yönetim Kurulu Başkanı ve Tarım Makineleri İmalatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Zeynep Erkunt Armağan, Türkiye’nin uzun vadeli tarım politikasının olmayışından yakınarak, bu alanda ithalat yapmanın çılgınlık olduğunu vurguladı.

MİLLİ TRAKTÖR KİMSENİN UMURUNDA DEĞİLDİ!

Türkiye’nin ilk yerli traktörünü ürettiği halde Erkunt’u 2017’de Hintli  Mahindra’ya satışının gerekçesini anlatan Armağan, “Ben 2013’ten bu yana motor üretmek için inanılmaz çaba harcadım. Ama en ufak destek alamadım. Küstüm artık. Çok şeye kırıldım. Bir yandan yerli otomobil, milli denirken bir yandan tamamen Türk mühendislerinin tasarımıyla oluşmuş bir traktör var. Hiç kimse sahip çıkmadı. Baktım olmayacak. Dedim ki ne için uğraşıyorum. Bu memlekete ilk defa yerli tasarım bir traktör getirmişim ihracata başlamışım, Sudan’a lisans vermişim. Gerçekten kırıldım. Bir memleket acaba sanayicisini bu kadar mı korumaz! Biz neden sürekli hatalı giden şeyleri göstermek için makamların önünde yalvarır yakarır hale düşüyoruz?” diye dert yandı.

ÇİFTÇİ BUĞDAY BİLE EKEMEDİk, MÜTHİŞ BELİRSİZLİK İÇİNDE YUVARLANIYORUZ

2018’de traktör üretiminin bir önceki yıla göre 72 bin adetten 47 binlere gerilediğini vurgulayan Armağan, çiftçinin buğday bile ekemediğine dikkat çekti. Armağan, “Müthiş bir belirsizlik içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Bizim, sektördeki 16 yılımız bitti. İlk defa rakiplerle krizden çıkış yollarını konuşuyoruz. Ve samimiyetle birbirimize ‘biz iyi değiliz’ dedik. Tarım bir numaramız olmalı. Çok sık kadrolar değişiyor. Türkiye sürekli dönen sandalyelerle bir yere varamaz. Aynı hükümette farklı kadrolara döne döne aynı konuları anlatmak sanayiciyi çok yoruyor” dedi.

Tarım politikalarını, traktör üreticilerinin sorunlarını ve krizden çıkış yollarını anlatan Zeynep Erkunt Armağan, Cumhuriyet’e verdiği röportajda sanayicinin yaşadık çıkmazın fotoğrafını çekti. Armağan’ın değerlendirmeleri şöyle:

Kur bizi yıprattı

-2018 sektörünüz açısından nasıl geçti?

Rakamlar umut verici değil. Traktör imalatı 2018’de 47 bin adetlere geriledi. 2017’de bu sayı 72 bindi. Elimizdekileri satabilmek için her türlü atraksiyonu yapıyoruz. Şirket olarak 2018 başında 6 bin 800 traktör üretme hedefimiz vardı ama yılı 3 bin 105 üretimle kapattık. 250 milyon TL ciro elde ettik.

-2018’in zor bir yıl olacağı belli değil miydi, krize karşı ne önlemler aldınız?

Mayıs ayında krizin geliyor olduğunu anlamıştık. Erken seçimin açıklanması, demek bir şekilde bir probleme işaret eder. Mayıs ayıyla frene bastık. Peşpeşe revizyonlar yaptık. İhracatı artırmak lazım dedik. Tabii ihracat da sihirli değnekle artmıyor. 2017’de Türkiye’de 74 binin üzerinde traktör satılmış, 2018’de bu 44 bine düşünce hepimiz şapkamızı önümüze koyduk ve çözüm yolu bulmaya çalıştık. Gezmediğimiz ülke kalmadı. Gitmediğimiz distribitör, çalışmadığımız fiyat kalmadı. Ama kur belirsizlikleri o kadar bizi yordu ve yıprattı ki ağustostaki kuru gören ithalatçımız hemen bize yazdı, acaba fiyatları düşürebilir misiniz diye. Fiyatları düşürdük. Sektör olarak beklentimiz tahmin edilebilir bir kur. Önümüzü görmemiz, maliyet hesabı yapabilmemiz, fiyat verebilmemiz ve bütçe yapabilmemiz için öngörülebilir kur çok önemli.

-Peki, 2019 için öngörüleriniz neler?

Öngörü yapmak çok zor. Bizim sektörümüz açısından 2018 rakamlarını yakalayabilsek memnun olacağız. Ama üretimde 35-38 bin adet arası bekliyorum. İç piyasanın iyi geçmeyeceği belli. Biz şirket olarak bu yıl 1200 adet traktör ihracatı hedefliyoruz.

Küçüleceğiz ve başka alanlar yaratacağız. Önce lazım olmayan yatırımları küçültme yoluna gidiyorum. Bir modele yapılacak ilave yatırımların, bir kısmını 2018’de askıya aldım.

Çiftçi buğday ekemedi

-Bu yıl için çok karamsarsınız, neden?

Türkiye’nin tarım politikalarına bakmak lazım. Maalesef orta ve uzun vadeli tarım politikamız yok. 5-10-15 yıllık tarım politikalarını görmezsek tarımı yönetemeyiz. Tarım alanlarını hızlıca kaybediyoruz. Bu uzun vadeli politikalarımızın olmamasından ve sık değişen kadrolardan kaynaklanıyor. Bu yıl için karamsarım, çünkü ekim zamanı tohum, gübre, ilaç ve mazot dövize bağlı olarak çok pahalıydı. Buğday bizim olmazsa olmazımız. Her yıl buğday ekip bu yıl tarlasını boş bırakan çiftçi biliyorum. Çünkü diyor ki yapacağım masraflarlar buğdaydan alacağım parayı karşılamıyor. Çiftçimiz 2019’da ne kazanacağını, elinde ne kalacağını bilemediği için harcamaktan kaçındı. Ocak ayının ortasına gelmişiz biz daha bir traktör satmamışız. Pembe bulutlar çizmenin manası yok. Geçen yıl herkes fabrikasını günlerce kapatmak zorunda kaldı.

-Siz kaç gün üretim yapmadınız?

Toplamda 3.5 ay kapattık. İki hafta, üç hafta durarak üretim yapmak durumunda kaldık. Çalışan sayımızı küçültmemek için var gücümüzle çalışıyoruz. Erkunt Traktör’de çalışan 350 çalışanımızın bir kısmını 6 aylığına Erkunt Döküm şirketimize kaydırdık. Grupta toplam 1850 çalışanımız var. Her yolu deniyor sanayici. En son çare ise işten çıkarmak. Toplu işten çıkarma yıkımdır. Bu yıl zor bir süreç bizi bekliyor. Dama oynar gibi taşların yerini değiştiriyoruz.

İthal etmek çılgınlık

-Türkiye tarımda her alanda ithalat yapar hale geldi, böyle olunca çiftçi niye üretsin ki?

Türkiye için yerli hayvan ırkı, tohum ve gübre çok önemli. Bunları kendimiz yapabilmeliyiz. Sentetik gübreler, hibrit tohumlar ithal hayvanlarla Türkiye tarım ülkesi olmaz. Elimizin altında dünyanın en verimli toprağı varken tarımsal ürünleri hayvansal ürünleri dışarıdan getirmek çılgınlık. Biz şehir çeperlerini kaybettik. Şehirleri her yöne büyütmeye başladık. Bir yerlerde tarım arazilerini bırakmamız lazım. İşin ucunu iyice kaçırdık. Politikaları unuttuk. Politikasız tarım olmaz.

Küstüm ve sattım

-Türkiye’nin tek yerli traktör markası iddianız olmasına rağmen Erkunt’u 2017’de Hintli Mahindra’ya sattınız, neden?

Önce satmaya çok gönülsüzdüm. Bunu bir sitem olsun diye söylüyorum, bir yandan yerli ve milli derken bir yandan yerli ve milliye sahip çıkılmıyor. Birçok sıkıntı atlattım. Adım atmaya çalıştım hepsi görmezden gelindi. Makine sektöründe 6 milyar dolarlık açık veren alanların başında motor geliyor. Ben 2013’ten bu yana motor üretmek için inanılmaz çaba harcadım. Ama en ufak destek alamadım. Küstüm artık. Çok şeye kırıldım. Bir yandan yerli otomobil, milli denirken bir yandan tamamen Türk mühendislerinin tasarımıyla oluşmuş bir traktör var. Hiç kimse sahip çıkmadı. Baktım olmayacak. Dedim ki ne için uğraşıyorum. Bu memlekete ilk defa yerli tasarım bir traktör getirmişim ihracata başlamışım, Sudan’a lisans vermişim. Gerçekten kırıldım. Bir memleket acaba sanayicisini bu kadar mı korumaz! Biz neden sürekli hatalı giden şeyleri göstermek için makamların önünde yalvarır yakarır hale düşüyoruz.

Her gün farklı fiyat verdik

2018’de motor ve diğer ürünleri ithal ederken anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi. Her gün farklı fiyat verdik. Bu yıl ihracatın katkısıyla 390 milyon TL ciro hedefliyoruz.

Çiftçinin korunup kollanması gerekiyor. İthalatın durması lazım. Çiftçilerle yaptığım toplantılarda hepsinin çok yorulduğunu görüyorum. Kooperatif eksikliği var. Devletin çiftçileri dinlemesi gerekiyor. Politikalar yaparken de çiftçinin sesine kulak verilmeli. Sorunları anlatmak için Tarım bakanından randevu talebim var ama hâlâ ulaşamadım.

Belirsizlik içinde yuvarlanıyoruz

-Çiftçi borcuna sadık mı, bu dönemde traktör alacak para var mı?

Yüzde 90’ı traktörünü krediyle alıyor. Ama borcuna çok sadık. Ödeyemeyecek gibiyse traktörünü satıyor, ödüyor. 2018’de çiftçi iyi ürün aldı ama harcamadığı için hak veriyorum. Çünkü önünü görmüyor. Şimdi bu ortamda gözünüzü bağlayayım, sizi hiç bilmediğiniz bir yere götüreyim hadi yürü desem, yürür müsünüz? Korkarsınız, önünüzü göremezsiniz. Onun için kala kaldılar. Geçen yıl çiftçimiz korkunç pahalılanan gübre mazot, ilaç tohum fiyatlarından korktu ve durdu. Ağustosta kur nedeniyle alması gereken tohumunu alamadı.

-Sadece çiftçi mi önünü göremedi, sanayici de aynı durumda değil miydi?

Müthiş bir belirsizlik içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Bizim sektörde 16 yılımız bitti. İlk defa rakiplerle konuştuğumuzda, siz ne yapacaksınız diye birbirimize soruyoruz. Ve samimiyetle birbirimize biz iyi değiliz dedik. El ele tutuşmak zorundaydık. Hepimiz frene bastık. Hâlâ elimizde büyük miktarda stoklar var.

-Sizde ne kadar stok var?

Herkesin şu anda 3 aylık malzemesi elinde duruyor. Hepimiz ihracat için o kadar çabaladık ki mesela biz 14 Ocak’ta açtık fabrikayı ihracat için üretim yapıyoruz. Şu anda herkes ihracat için çalışıyor. Önümüzü gördüğümüz avansını aldığımız yer orası.

Dönen sandalyelerle olmaz

-Tarımda birşeylerin yoluna girmesi için ne tür adımlar atılmalı?

Çevre, sanayii, ekonomi ve tarım bakanlığı bir arada politika geliştirmeli. Sektör temsilcileri de mutlaka politika üretmeye dahil edilmeli. Başarılı olan ülkelerdeki örnekler incelenmeli. Tarımsal ürünlerimize çok daha itinalı yaklaşsaydık, krizde daha az yara alabilirdik. Tarım bizim bir numaramız olmalı. Çok sık kadrolar değişiyor. Türkiye sürekli dönen sandalyelerle bir yere varamaz. 16 yıldır aynı hükümet var. Ama aynı hükümette farklı kadrolara döne döne aynı konuları anlatmak sanayiciyi çok yoruyor.

Sesimizi duyurmakta çok zorlanıyoruz. AB uyum yasaları gereği 1 Ocak 2020’den itibaren traktörlerde motor emisyonları değişecek. Traktörün neredeyse tamamında değişiklik yapılacak. Bunun için Tarım Bakanlığı’ndan onay alınacak. Bir de 1 Ekim 2020’de 3A yerine 3B motor emisyon seviyesine geçilecek. Biz diyoruz ki sektör zaten öldü. Bunun için en az 6-7 milyon TL yatırım yapmam gerekiyor. Sanki AB’ye uyum sürecinde acil konu buymuş gibi. En azından bu yıl için bize bu yatırımı yaptırmayın. Sadece benim 3B motora geçmem traktörü 18 bin TL çiftçiye pahalıya vermem anlamına geliyor. Yazık değil mi çiftçiye! Neden bu insanları bu kadar işkenceye tabi tutalım? Şu anda tarlalarda 2003’ten önce trafiğe çıkmış 1 milyon 100 bin adet traktör var. Bunların hiçbirinin emisyon sınıfı bile yok hepsi kara motor, önce bunları halledin.

Ayağım frendeydi

-2018 kötü geçince Hintliler Erkunt’u aldıklarına pişman olmadılar mı?

Çok üzüldüler tabii. Ama ilk sene ülkeyi tanımış ve dinamiklerini görmüş olduk dediler. Buradaki çalışan kadroyu hiç değiştirmediler. 2018’de benim ayağım sürekli frende oldu. Çünkü kendi ülkemi tanımakta zorluk çektiğim zamanlarda geçtik. Ne oluyor diye bana telefon ettiklerinde, bir hafta zaman verin diyorum. Döviz krizi patlıyor anında arıyorlar. Ama ben Erkunt Traktör’ün 2020’den itibaren çok hızlı büyüyeceğine inanıyorum. Mahindra Türkiye’ye çok önem veriyorlar. Yeni yatırım çekmek istiyorsak doğru yatırımcının peşinden koşmak gerekiyor.

[TR724] 21.1.2019

Hac ibadetine ‘keyfi’ tasarruf! [İlker Doğan]

Türkiye’de haklarında soruşturma bile olmayan binlerce insanın hac ibadetini yapmasına ‘idari tasarruf’la engel olunuyor. Yıllardır hac için bekleyen E.K’da bunlardan biri. Bu yıl kur’a ona da çıktı ancak hakkında hiçbirşey olmamasına rağmen pasaportunu alamadığı için hacca gidemiyor.

Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklar insanların dini hayatlarına, ibadetlerine kadar uzandı. KHK mağduru binlerce insanın, farz olan hac ibadetini yapması hukuki dayanaktan yoksun gerekçeler ve keyfi uygulamalarla engelleniyor.

Onlardan biri de E.K. Hac başvurusunu yıllar önce yapan E.K., 15 Temmuz sonrası hiçbir gerekçe gösterilmeksizin Vergi Dairesi’ndeki işinden atılıyor. E.K.’nın pasaportu da yine ‘açıklama’ bile yapılmaksızın gerekçesiz iptal ediliyor. E.K., yıllardır beklediği haberi bu yıl alıyor. Hac çekilişinde onun da adı çıkıyor. Bunun üzerine pasaportunun iadesi için emniyete giden E.K., ‘idari tasarruf’ denilerek olumsuz cevap alıyor. E.K., “5 yıldır hac için bekliyorum. Bu yıl çıktı ancak maalesef hakkımda hiç bir şey olmamasına rağmen farz ibadetimi yapmam engelleniyor. Bu yıl gidemezsen yeniden kur’ayı beklemem gerekecek. Belki bir beş sene daha beklemek zorunda kalacağım.” ifadelerini kullanıyor. E.K. bu konuda yalnız değil. Onun gibi binlercesinin hac ibadetini yapması hukuki dayanaktan yoksun gerekçelerle engelleniyor.

AYRILAN KONTENJAN 80 BİN KİŞİ

Bu yılki kur’aya, kayıt yenileme ve ön kayıt yaptıran toplam 2 milyon 213 bin 835 kişi katıldı. Kura sonucunda 80 bin kişi kutsal topraklara gitmeye hak kazandı. Ancak asıl listede yer alan binlerce aday, pasaportlarını alamadığı için hacca gidemiyor. Bu nedenle bu yıl yedek listeden çok sayıda aday çağrıldı. Ancak onlar da aynı sorunu yaşıyor.

[İlker Doğan] 21.1.2019 [TR724]

İdeal boy ölçüsü nasıl alınır? [Hakan Zafer]

İslam, bireyin, inanç ve pratik aşırılığıyla ayağını yerden kesmesine izin vermez. En önde ibadetlerden, tercihe bağlı olanına kadar; hepsi tevazu temellidir. Ayağı yerden kesmişse, sorunludur. Ben, namazdaki kıyamın bu inceliği öğrettiğine inanıyorum.

Gerçeklikten koparacak hiçbir pratik tavsiye edilmediği gibi, gerçeğin insandaki muhatabı aklı devreden çıkaracak herhangi bir tüketimi de kesin dille yasaklar. Hatta devreden çıkarmasını beklemeksizin, en küçük miktarını (alkol, uyuşturucu vs.), yüksek boyutlarda kullanımıyla kural ihlali açısından bir tutar.

Aklın kontrolü yitirdiği durum (duygular dahil), dini övgüyle karşılanamaz. Bu nedenle, kontrolü elinden kaçırmış insanın sıra dışı halleri övülmez; hadiste, bu kimselerin salihlerden sayılmaması tavsiyesine binaen itibar bile edilmez. Varlık içinden sadece akıl edebilenler sınandığı için, aklın iptal olduğu durumlar imtihan dışıdır. Zorunlu haller dışında (uyku, baygınlık, koma vs.), kabloyu çekip imtihan iptal edilemez. Bu kadar üstüne titrenen aklın devre dışı bırakılmasının ayrı cezası olur.

İnanmış bireyden beklenen; somut, fiziki, psikolojik hilelerden; seçme yeteneğini körelten pratiklerden; etkileyiciliği aklın fişini çektirecek şekilde ayarlanmış ortam, heybet ve hoşa gitmelerden uzaklaşmasıdır. Yabancı değil, bu da aklın fiilidir.

Ortam algısını yitirmiş, odaklandığının gerçekliğini önemsemeden, çevresindeki bireyleri birer eşya seviyesine indiren veya gerektiğinde yok sayan, duygularınca kuşatılmış kimseden nefsini kınamasını beklemek beyhudedir. Bu pozisyon, nasihati sertleştirir. Hz. Peygamber’in (sav), savaştığı kimse şahadet getirip saf değiştirdiği halde eylemine devam eden arkadaşlarını, “Kalbine mi baktın!” diye uyarması gibi. Bu, odaklanmış ve yok sayan birinin, yeni girdi ile -ki burada şahadet- odağı dağıtarak, düşüncesini yeniden organize etmesi gerektiği yönünde sert bir ikazdır. Bize düşen, insanı yok saymış veya bir eşya seviyesine indirmişken, biri, “daldın gittin, hayırdır?” diyerek elini gözümüzün önünde sallıyorsa, bulanıklaşan odağı dağıtıp gerçeğe göz kırpmaktır.

*****

Sevgili okuyucu!

“Çok uzun yazınca okunmuyor” bahanesini, (tabii ki siz hariç) bazı okurların elinden böylelikle almış olduğum bu kısa yazıyı buraya kadar okumanızı takdir ediyorum. Ancak yine de “Anlaşılmıyor” ya da “Aslında ben anlarım da sen anlatamamışsın.” demekteyseniz size, bir cümleden hareketle özet yapıp kendimi affettirebileceğimi düşünüyorum.

1936’da General Franco ihtilaliyle başlayan İspanya İç Savaşının sonlarına doğru, sürgüne gittiği Fransa’da bir köye geleli daha birkaç gün olmuşken son nefesini vermiş şair Antonio Machado, yazdığı bir kitabın kahramanını şöyle konuşturur; “Boyunun ne kadar uzun olduğunu tam bilmen için yerle bağını asla koparma!”

Havalanmış adamın boyu ölçülmez. Boy ölçüsü, ayak yere basarken alınır. Yerden yükselten ne varsa ayağın altından alınınca gerçek uzunluk ortaya çıkar. Ne yapıp edip ayağı yerden kesmemeli. Çünkü insana kendini büyük bildiren ölçüm, yanlış gelmez. Hoşuna da gider gitmesine de kendini büyük bilmenin neticesi, gerçekte küçük omzuyla kaldıramayacağı yükün altına girmektir.

[Hakan Zafer] 21.1.2019 [TR724]

‘Rıza üretme sihirbazı’nın şapkasında muhalif tavşan olacaklara tüyolar [Ramazan Faruk Güzel]


Türkiye, yeni bir seçim sath-ı mâiline girerken, yine bazı ince oyunlara sahne oluyor ülke…

Bir önceki seçimde “millet bahçelerinde yatıp yuvarlanma”, “millet kıraathanelerinde kek yiyip, çay içip keyfine bakma” vaatleri uçuşmuş -bir şeyler dönmüş, olmuş bitmiş- ve Erdoğan, bir şekilde yine kazanmayı bilmişti.

Yerel seçimler öncesi son proje olarak, “kenevir üretimini serbest bırakma” ortaya atıldı. Tarım ve hayvancılığın neredeyse bitme noktasına geldiği, samandan ete herşeyin ithal edildidiği ülkede üretici isyanlarda… Ve milyonlarca muhalife “haşhaşiler” deyip durmuş Erdoğan’ın son kenevir çıkışı ise bazı kimselerde istihzai bir gülümsemeye sebep olmuştu.

Fakat Erdoğan’ın asıl güç beslendiği kaynakları, tartışma ve gerilim olduğu gözden kaçırılıyor. Her seçim öncesi birilerini hedef alıyor, eskileri hatırlatıyor ve oradan bir şekilde mağduriyet devşiriyor. 25 yıllık belediyeciği, 16 yıllık AKP serüveni hep böyle atraksiyonlarla geçti.

Ülkede muhalif hemen hiçbir sesin kalmadığı ve hemen herkesin bir şekilde mağdur edildiği yerde mağduriyet ve polemik üretmek zorlaşıyor. Bu ortamda, tiyatro ve sinema sanatçısı Rutkay Aziz’in cümle arasında söylediği: “Cumhurbaşkanı bir Mozart, bir Beethoven dinlesin. Belki iyi gelir” sözleri ilaç gibi geliyor. Zira kenevir vaadi bile homurdanan kitlesini kesmedi. Onlara CeHaPe zihniyeti kötülüğüne dair bir malzeme sunmak gerekiyordu.

Nitekim Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da bunun üzerine “Bu ülkenin meşrebi ve duruşu belli olan Cumhurbaşkanı’nı bira içmeye, Mozart dinlemeye zorlamak faşistliğin dik âlâsıdır” karşılığını verdi. Ve tarihte belki de ilk defa bir seçim öncesinde Mozart ve klasik müzik bir siyasi tartışmanın ve “faşist dayatmanın(?)” mevzusu oldu. Kaldı ki Mozart figürü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, 1930’larda Batılılaşma ve çağdaşlaşmanın sembolleri arasında gösterilmişti. Erdoğan’ın göndermesi de bir nevi oraya idi.

FAZIL İLE YENİ VİTES

“Bak görüyor musunuz; bu laikler, bu CeHaPeliler zorla bize klasik müzik dinletecekti a gonşular!” çıkışından beklenen reyting elde edilememiş olsa gerek, bu sefer de bir klasik müzik konseri tiyatrosuna şahit olduk.

Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fazıl Say’ın Ankara’da verdiği ‘Truva Sonatı’ isimli konserine katıldı, ardından kısa bir teşekkür konuşması yaparak şunları söyledi:

“Sevgili Fazıl, bizlere bu eserleri gerçekten farklı bir şekilde takdim etti. Çanakkale eyvallah, İzmir eyvallah ama bizim artık Ankara, İstanbul’u istememiz lazım. Birini Külliye’deki operada yapalım, diğerini de İstanbul’da Harbiye Merkez’de yapalım.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan konser sonunda kulise geçerek tekrar Say ile biraraya gelmiş, ünlü piyanist de CD’lerinden oluşan bir albümü imzalayarak Erdoğan’a sunmuş, o da Say’ı Saray’a davet etmiş vs…

Piyanist Say’ın daha önceden muhalif çıkışlarını biliyoruz. Attığı tweetlerden dolayı kendisi hakkında soruşturmalar açılmış, gündem konusu olmuştu.

Bu gerilimli hava daha sonra yumuşamış, araya birileri girmiş ve sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Say’ı, annesinin vefatı için arayıp başsağlığı dilemesinin ardından bir yakınlaşma olmuş ve  ünlü piyanist de Erdoğan’ı konserine davet etmişti.

Müzik dinlemek, kitap okumak ruhu inceltir, olgunlaştırır. Keşke başta Erdoğan olmak üzere bütün siyasiler, bütün insanlarımız hep nitelikli müzikler dinlese, güzel güzel kitaplar okusa… Ama malzemeyi ve ortamı biliyoruz işte, seçim öncesi stratejik çıkışlar yapılacak, olaya dair görüntü verilecek, enstanteneler Havuz medyasına servislenecek.. ve artık oradan ne kadar oy devşirilirse artık; Allah bereket versin!

Bu çıkışlar, halk üzerinde ne kadar oy devşirilmesine vesile olundu, bilinmez ama iktidarın bazı elit kesimleri için keyif kaynağı olduğu belli, “Nasıl da muhalif takılan bir Kemalisti de hizaya getirdik!” diye ellerini oğuşturmaktalar…

“RIZA ÜRETME”

Seçim öncesi böyle bir hamle yaşanırken, bu manzaraya en ilginç yaklaşımlardan birisi HDP Onursal Başkanı ve eski İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’den gelmiş ve Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın piyanist Fazıl Say’ın konserine gitmesini “meşruiyet ve önderlik bunalımına egemenin rıza üretme tekniği” olarak tanımladı.

Sosyal medya hesabından, konsere giden Erdoğan’ın Say’ı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na çağırdığı haberini paylaşan eski HDP Milletvekili Kürkçü, “Egemenlik sahipleri, toplumda eşgüdümü yitirdiklerinde, meşruiyet ve önderlik bunalımına düştüklerinde, iktidarı elden bırakmaksızın muhalefetin kimi unsurlarıyla değer ve sorumluluk paylaşımı tablosu oluşturma yoluna giderler. Bu “rıza üretme” tekniği kooptasyon olarak bilinir” diye yazdı.

Bunu duyanların aklına ilk gelen, “kooptasyon da nedir?” sorusu idi. “Çeşitli meslek kuruluşlarının kendi temsilcilerini belirleme usulü” denilen Kooptasyon’un değişik versiyonları var:

Yönetim kurulu üyeliği sona eren üyenin yerine, yönetim kurulu tarafından geçici üye tayin edilmesi ve bu üyenin ilk genel kurul toplantısına kadar görev yapmasıdır. 2010’daki Anayasa Referandumu ile de kısmen “hakimlerin hakimleri seçmesi”nin yolu açılmış,  HSYK üyelerinin bir kısmı Yargıtay ve Danıştay tarafından, diğer bir kısmı ise taşradaki yargı mensuplarının oyu ile seçilmeye başlanmıştı. (Ardından gelen 2 HSYK seçimi esnasında yaşananlar ve sonrası başlı başına kooptasyon noktasında yazı konusu; Cemaat, Cemaatler, Erdoğan, AKP, Atatürkçüler vs üzerinden…)

ARJANTİN ÖRNEĞİ

Türkiye’deki rejimin evrilişi bir çok yönüyle Hitler Almanyası faşist yönetimi ile kıyaslanıyor ve örtüştürülüyor. Ülkede yaşanan savrulma aslında bir bakıma Güney Amerika deneyimlerini de andırıyor. Türk parasının hızla değer kaybettiği günümüzde Türk lirasının Venezuela ve Arjantin paraları ile benzer düşüşler yaşaması, Venezuela devlet başkanı Maduro ile Erdoğan arasındaki yakınlaşma ve “Onun altınlarının Çorum’da eritileceği” haberleri de ilginç bir denk düşme.

Ertuğrul Kürkçü’nün bahsettiği rıza üretme ve kooptasyon ile ilgili Arjantin’de de benzer uygulamaları olmuştu…

Arjantin’de, 70’li yılların ikinci yarısından itibaren Latin Amerika’yı etkisi altına alan askeri cuntaların ardından demokratik mücadeleleri yaşanmıştı. Nihayetinde 1990’da iktidara gelen Carlos Menem Hükümeti döneminde IMF’den alınan 132 milyar dolarlık kredi ile “yapısal reformlar” uygulanmış,

-Sanayi işletmeleri yabancı tekellere satılmış,

-Bankacılık, elektrik, su, telefon, sağlık ve eğitim başta olmak üzere birçok sektör özelleştirilmiş,

-1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren Menem Hükümeti, silah ticaretinden uyuşturucu kaçakçılığına uzanan kabarık yolsuzluk dosyaları ile anılır olmuştu.

Devlet Başkanı Fernando de la Rua’nın 1999 seçimlerinde koltuğa oturmasının ardından sıkıyönetim ilan edilmiş, bu da halkın iyice sabrını taşırmış ve  19-21 Aralık günlerinde, dört devlet başkanını koltuğundan eden Argentinazo (Arjantin Ayaklanması) patlak vermişti.

Bu süreç esnasında Arjantin elitleri, gücü tamamen elden bırakmamak için muhalifleri satın almak için, onları kimi sınırlı tavizler karşılığında satın almaya ve pasifleştirmeye başlamışlardı. Nitekim  İşsizler hareketinin liderlerinden Luis D’Elia ve “Plaza de Mayo Anneleri”nin sembolleşmiş önderlerinden Hebe Bonafini, örgütlerinin fonlanması karşılığında pasifize edilmişlerdi. Buna “kooptasyon” dense de, bu uygulama muhalifleri ehilleştirilmesi noktasında önemli bir figür olarak tarihteki yerini almıştı.

‘RIZA ÜRETME’DE ERDOĞAN EKOLÜ

Türkiye’deki Muhafazakar kesim 1950’lerden beri “Hükümet olsa da iktidar olamama” kaygısı taşıyagelmiştir. Jakoben, halkı tepeden dönüştürücü yaklaşımları olan katı Kemalist uygulamaların karşısında başa gelmek için mücadele eden sağ siyasetçiler, halkın üzerindeki dayatmacı baskıları azaltma vaadi ile oy toplamasını bilmişlerdi. Arada milliyetçi ve dinsel söylemleri ile de oylarını konsolide etmişlerdi.

Fakat bütün bunlar yetmiyordu, iktidarlarını meşrulaştırabilmek için “rıza üretme” arayışlarına girişmiş, sanat, kültür, edebiyat camiasından kimselerin gücünü devşirme ihtiyacı hissetmişlerdi. Menderes ile başlayan, Demirel ile devam eden bu rıza üretme arayışı Özal ile çok etkili bir hal almıştı

Erbakan’ın Milli Görüşü’nde “Genel Başkan” olma ısrarıyla kopan Erdoğan ve ekibi, RP’den ve İBB’den koparabildiği bir avuç kadro ile hükümet olmak istemişti. “Rıza üretip” başa geçebilmek için de herkese “mavi boncuk” dağıtmaya başlamışlardı. Kürtlere, Cemaatlere (başta Gülen Hareketine), aydınlara, sanatçılara vb ne duymak istiyorlarsa onu söylüyor, onu vaad ediyorlardı.

Ağır baskıların ve ekonomik krizlerin ortasında yakaladığı rüzgarla başa gelen AKP ve Erdoğan, yol alabilmek için de bu grupların sinerjisinden, kadrosundan faydalanma arayışına gitmişti. Türkiye gibi devletçi ülkelerde devlet, bütün kaynakların başında: kadrolar, ihaleler, kamu arazileri vs…

Ve Erdoğan da Arjantin örneğindeki gibi, bütün bu kaynakları tepe tepe kullandı; çoğunu kendine ve çevresine, bir kısmını da “rıza üretmesi”ni istediği kesimlere açtı.

Yutarak, devşirerek yol alan Erdoğan, “15 Temmuz Darbesi”nden sonra artık pek kimsenin rızasını aramıyor, çünkü bütün dizginleri ele geçirdiğini düşünüyor. Bu kadar birikim yapmış, bunca malı ve gücü elinde tutmak isteyen kimse haliyle yer yer korkular, panik ataklar yaşıyor. Gezi olayları gibi hareketler onun yüreğini ağzına getirmişti de…

AKP’li bir siyasetçi de: “Bu seçimler önemli, kaybedersek bizi kazığa oturturlar” diyordu haklı olarak… Çünkü onlar da biliyor ki o kadar çok suçlara bulaştılar, o kadar kimsenin ahını aldılar ki;

Diğer siyasiler gibi seçimleri kaybedince ceketini alıp gidebilme lüksünü taşımıyorlar artık. Dolayısıyla da her seçimi ölüm kalım meselesi olarak görüyorlar. Ve bu Amok Koşusu her seferinde daha çetin bir hale geliyor; daha çok kan, daha çok çatışma!

“Rıza Üretme”nin şahı Erdoğan’ın bir tarafı cennet, bir tarafı cehennem! Uzlaşanı, yaklaşanı kurduğu yalancı cennetinde, Havuz adacıklarında ihya ediyor; konser verme, televizyona çıkma imkanı, ihale alma, kadro kapma…

Bir tarafı da cehennem ve ateş.. Onun için susman yeterli değil, onun istediği gibi konuşmaz ya da hareket etmezsen bu ateşe atılıyorsun. İihraçlar, malına el koymalar, konser ve tiyatro gösterilerinin iptal edilmesi vs..

Ortada büyük bir oyun var, tarafını seçiyorsun ve başlıyorsun: “Make your choice and let’s play the game!” SAW (Testere) filminden çok daha kanlı ve canlı bir vizyon bu!

Muhalifimsi olma gelgitleri yaşayan, gündemi taşıyanlara bir çift lafım var;

Bir yerde zaten teslim olacaksanız da, “adam kazandı” deyip geçeceksiniz, baştan söyleyin de milleti meşgul etmeyin. Bir de, dik durmaya çalışanlara “ama siz de, ama onlar da zamanında” diye başlayan mazeretler üretmeye ıkınmayın. Yolunuza bakın. “Ticari, bekleme yapma!”

[Ramazan Faruk Güzel] 21.1.2019 [TR724]

Süvari’den Gökhan Açıkkollu anısına: ’13 Gece’

Sanatçı Süvari, 13 gün gözaltında kaldığı nezarette işkence sonucu can veren öğretmen Gökhan Açıkkollu için şarkı yaptı.

Süvari, sözü ve müziği kendisine ait parçasını ‘Gökhan Açıkkollu ve en güzel yerinde parçalanan bütün hayatlara, hayallere, sevdalara…” mesajıyla yayınladı.

Zulüm dönemini anlattığı şarkılarına bir yenisini ekleyen Süvari’nin ’13 Gece’ ismini verdiği eserine, en anlamlı yorum Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkkollu’dan geldi:

“13 Gece…” Bizim için 13 kara gece… 13 gün görmeden, ne olduğunu bilmeden, caresiz bir bekleyiş. 13 gün çırpınışlarımızın sonuçsuz kalması… 13 gün tüm ömrümüzün dönüm noktası. 13 kara gecenin ardından eşimin ellerimizden şehit olarak sonsuzluğa kayıp gitmesi… Bu çalışmanızdan dolayı sonsuz teşekkürler, minnetler size. Bu eserin her bir satırının benim için ne anlam ifade ettigini bilemezsiniz. Burda söyleyebileceğim tek şey şudur ki: Bu eserin sözleri 13 gün, 13 gece hiç görüsemediğim, sesini bir kez olsun duyamadığım eşime söylemek istediklerim ve onun bana söyledikleri sanki… Teselliler, özlemler, hasretle, acıyla, tevekkül içerisinde bir bekleyiş… Kavuşmak ahirete kaldı ama geride onunla gurur duyan, Rabbine sonsuz hamdeden eş ve evlatlar bıraktı elhamdulillah. Emeğinize, yüreğinize sağlık. Rabbim çalışmalarınızı hayra vesile eylesin. Sessiz çığlıkların her daim sesi olmanız temennisiyle. Sonsuz teşekkürler…

Süvari’nin yeni parçasının sözleri şöyle:

’13 Gece’ Aşk mı desem, hasret mi bu, yüreğimi dağlayan?
Bir alev mi, fer mi yoksa, gözlerimden damlayan?
Bu ayrılık pek zamansız, yalansız ve hiç yoktan;
Biter gülüm, diner sızım, duy sesimi vazgeçme.

İki tomurcuk, bir taze gül fidanı ardımda,
Yıldızlarımı karartan onüç gece yadımda,
Onulmaz derin yaralar kolumda kanadımda,
Geçer gülüm, diner sızım, duy sesimi vazgeçme.

Belki bir baharın ilk demi, ilk yağmur,
Belki bir yaz günü ilk güneşin olur,
Belki de ansızın karşında durur,
“Gel” derim “yanıma”, kollarım açık.
Belki de ansızın karşında durur,
“Gel” derim “yanıma”, ben Açıkkollu…

[TR724] 21.1.2019

Tek sezonluk krallık [Hasan Cücük]

Türkiye 1. Ligi (Süper Lig) 1959 yılında resmen start alırken Fenerbahçe ilk şampiyon, Metin Oktay ise ilk gol kralı olarak Türk futbol tarihine geçiyordu. 15 maçta 11 gol atan Metin Oktay, sonraki iki yılda da gol krallığını kimseye kaptırmayıp, üç yıl üste üste krallık tacını takıyordu. Türk futboluna ‘tacsız kral’ olarak geçen Oktay’dan sonra da üst üste krallık yaşayan isimler çıkaran Türk futbolunda son yıllarda tek sezonluk krallar devri yaşanıyor.

Türk futboluna damga vuran golcüler listesi yapılırken ilk sıraya doğal olarak Metin Oktay adı yazılır. Yıllara göre Oktay’dan sonra Ertan Adatepe, Cemil Turan, Selçuk Yula, Tanju Çolak, Aykut Kocaman, Feyyaz Uçar, Hakan Şükür ve Burak Yılmaz isimleri listede yer bulur. Bu futbolcuların ortak özellikleri golcülüklerini krallık ile taclandırmalarıdır. Metin Oktay ilk üçü üst üste olmak üzere 6 kez krallık tacını giyerek listede en üste bulunuyor. Tanju Çolak 5 kez krallık yaşayıp listede ikinci sırada yer bulurken, Aykut Kocaman, Hakan Şükür ve Cemil Turan 3’er kez sezonun en çok gol atan isimleri oldu.

1981-83 yıllarında Selçuk Yula üst üste iki yıl krallık yaşadıktan sonra 1985’de Türk futbolu Tanju Çolak ile tanışıyordu. Samsunspor formasıyla 1985-86 sezonunda 33 gol atıp dikkatleri üzerine çeken Tanju Çolak sonraki sezonda krallık tacını kimseye bırakmıyordu. 1987’de Galatasaray’a gelen Tanju Çolak, sarı-kırmızılı forma ile çıktığı maçlarda 39 gol atıyordu. Tanju Çolak sadece Türkiye’nin gol kralı ünvanıyla yetinmiyordu, Avrupa’da da en çok gol atan oyuncu olarak Altın Ayakkabı’nın sahibi olan ilk ve tek Türk futbolcu oluyordu.

Selçuk Yula ve Tanju Çolak’tan sonra üst üste krallık yaşayan isim uzun süre çıkmıyordu. Bunun en önemli nedeni Tanju Çolak, Feyyaz Uçar ve Aykut Kocaman gibi kaliteli golcülerin arasındaki rekabetti. Krallık her sezon bu isimler arasında el değiştiriyordu. Bu isimler arasında giren sürpriz isim ise 1995-96 sezonunda Trabzonspor’un Gürcü golcüsü Şota oluyordu.

1996 yılıyla birlikte Süper Lig’de üst üste 4 yıl sürecek Galatasaray hegomanyası başlarken, Türk futbolu Hakan Şükür gerçeğiyle tanışıyordu. Sarı-kırmızılı ekibin 1992’de Bursaspor’dan kadrosuna kattığı Hakan Şükür, 1996-97 sezonuyla birlikte golcü kimliğini daha da geliştiriyordu. Galatatasaray’ın üst üst 4 yıl şampiyon olduğu 1996-2000 yılları arasında Hakan Şükür de üç yıl üst krallık tacını takıyordu.

1999- 2000 sezonunda Serkan Aykut’un gol kralı olmasıyla artık her sezona farklı bir kral devri başlıyordu. Serkan Aykut, Okan Yılmaz, İlhan Mansız, Zafer Biryol, Fatih Tekke, Gökhan Ünal, Semih Şentürk, Alex de Souza, Milan Baros ve Ariza Makukula 2010-11 sezonuna kadar gol krallığı yaşayan isimler oluyordu. Bu krallar arasında farklı yıllarda aynı sevinci iki kez yaşayan sadece iki isim; Alex de Souza ve Okan Yılmaz oluyordu.

2011-12 sezonunda Trabzonspor formasıyla Burak Yılmaz sıra dışı bir performans gösteriyordu. Beşiktaş ve Fenerbahçe’de kadroda yer bulmakta zorlanan Burak Yılmaz, Trabzonspor’da Şenol Güneş’in katkılarıyla gerçek bir golcü olup attığı 33 golle gol kralı oluyordu. Burak Yılmaz bu başarısını ertesi sezon Galatasaray formasıyla gösterip uzun bir aradan sonra üst üste gol kralı yaşayan ilk isim oluyordu.

2013-14 sezonuyla birlikte sezonluk krallar devri tekrar başlıyordu. Halen Süper Lig’de top koşturan Aatif Chahechouhe 2013-14 sezonunda Sivasspor formasıyla gol kralı oluyordu. Ertesi sezon Bursaspor’un Brezilyalısı Fernandao krallık tahtına oturuyordu. 2015-16 sezonunda ise bu ünvanın sahibi Beşiktaş’ta kiralık oynayan Alman Mario Gomez oluyordu. 2016-17 sezonunda yine sürpriz bir isim gol kralı oluyordu. Bu kez tacın sahibi Alanyaspor’un Brezilyalısı Vagner Love oluyordu. Geçen sezon ise Galatasaray’ın Fransız futbolcusu Bafetimbi Gomis 28 golle en çok gol atan isim olarak sezonu tamamlıyordu. Gomez ve Gomis’in Türkiye serüveni sadece bir sezon sürmesine karşılık, oynadıkları tek sezonda krallık yaşamayı başardılar. Listede yer alan Aatif, Fernandao ve Love, Anadolu takımlarında gol kralı olmalarına karşılık geldikleri İstanbul takımları Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta golcülüklerini sürdüremeyip, sıradan isimlere dönüştüler.

Gelelim bu sezona… Yine farklı bir isim kral olacak. Bu isim çok büyük bir sürpriz olmazsa Kasımpaşalı Mbaye Diagne olacak. Senegalli attığı 20 golle en yakın takipçileri Galatasaraylı Henry Onyekuru ve Trabzonsporlu Hugo Rodallega’ya 11 gol fark atmış durumda. Her sezona bir kral çıkarmamızın en önemli nedeni, takımlarla özdeşleşmiş oyuncuların giderek azalması ve futbolun dört büyüklerinin sezonu kurtarak transferler yapmasıdır.

[Hasan Cücük] 21.1.2019 [TR724]

Oy hırsızlığını önlemenin ve oylara sahip çıkmanın yolu… [Erhan Başyurt]

29 Mart yerel seçimlerine iki buçuk ay kaldı. İttifaklar ve adaylar büyük oranda belirlendi. Muhalefet, uzun bir aradan sonra ilk kez bu kadar umutlu…

Cumhur ve Millet ittifaklarının son genel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oylar, muhalefetin 30 büyükşehirin 17’sinde ciddi kazanma şansı olduğunu gösteriyor. İstanbul, Ankara, Adana, Antalya gibi büyük şehirler bile el değiştirebilir.

Ancak genel bir kanaat var; ‘’İktidar, kaybetse bile seçimde hile yapıp kendi adayını ‘kazandı’ ilan edecek… Muhalefet de seçim kampanyası yürütüyor ancak kendisine verilen oylara sahip çıkmayarak, iktidarın elini kolaylaştırıyor…’’

Yakın dönemde yapılan seçimler bunu doğruluyor. Ana sebebi, muhalefetin seçim akşamı iktidarın manipülasyonlarına açık davranması, erkenden pes etmesi, Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi’nin iktidarın kontrolünde olması ve haklı itirazları görmezden gelmesi…

Hepsi doğru… Ancak ekonomik kriz sarmalında oy kaybetmiş görünen iktidar karşısında muhalefetin bir kez daha umutları heba etmemesi lazım.

Peki ne yapılabilir?

SEÇİMİN ‘ADİL’ OLMADIĞI KAYDA GEÇİRİLMELİ

Seçimden önce, oy kullanma anında ve oy sayımında olmak üzere muhalefetin üç konuda hazırlık yapması gerekiyor.

Birincisi, seçim öncesi hileleri ve haksız rekabeti kayda geçirip, dünyaya duyurmak, mümkün olanları düzeltmek.

Binali Yıldırım’ın Meclis Başkanlığı’ndan istifa etmeden adaylığını sürdürmesi, iktidarın Hazine üzerinden ulufe dağıtması, yandaş medya ve kamu kanallarının muhalefetin adaylarına seslerini duyurma imkanı vermemesi…

Tüm bunlar seçimlerin ‘adil’ bir yarış olmadığının tescili. Tamamı, somut verilerle tüm halka duyurulmalı ve uluslararası kurumların kayıtlarına geçirilmeli.

SEÇİM ÖNCESİ SEÇMEN HİLELERİ…

Hassaten HDP’nin başlattığı ve ‘hayali seçmen’ kayıtlarının ortaya çıkarılması muhteşem bir başarıydı.

  • Hakkari’de bir eve kayıtlı bin 108
  • Bingöl’de bir kapıcı dairesinde 224 seçme
  • Diyarbakır’da bir evde 208 seçmen
  • Aynı adreste Siirt’te 528, Beytüşşebap’ta 526 seçmen
  • Iğdır’da Polis Evi’nde 374 seçmen
  • Şırnak’ta boşaltılmış harabe bir karakolda 205 yabancı seçmen
  • Bitlis’te 45 farklı aileden 90 metrekarelik bir haneye kayıtlı 80 seçmen
  • Beyoğlu’nda dört katlı bir binanın olmayan beşinci katında seçmen
  • Üsküdar’da, AKP’li bir belediye encümen üyesinin boş evinde 42 seçmen…

Örnekleri artırmak mümkün… Birilerinin seçim hilelerine hazırlandığına dair şüphe yok.

Tüm bunların tespit edilmesi ve kayda geçirilmesi ciddi önem arz ediyor.

Şayet bu hayali seçmen hileleri seçime kadar düzeltilmezse, seçimlere ciddi gölge düşecektir.

TOPLU OY KULLANMA VE SANDIKTA BASKI ENGELLENMELİ

İkinci önemli görev, seçim günü oylamada hile yapılmasını, toplu oy kullanılmasını veya seçmenin oy tercihlerinin yönlendirilmesini önlemek…

Partiler her sandık başına birer temsilci atayabiliyor.

Gönüllü hukukçular desteğinde, bu tarz bir oy kullanma sahtekarlıkları tespit edilirse, tutanak tutulup zapta geçirilmeli. Mutlaka itiraz edilmeli…

İtirazların kaale alınıp alınmaması da önemli değil. Seçimin ‘eşit şartlar’da gerçekleşip geçmediğinin tespiti önemli. Uluslararası meşruiyet açısından tıpkı seçimin ‘adil’ olup olmadığı gibi, ‘eşit şartlarda’ olup olmadığının tespiti de büyük önem arz ediyor…

SEÇMENİN TERCİHİ VE OYLARINA SAHİP ÇIKIN

Muhalefet partileri ve adaylarına düşen üçüncü ve en önemli görev, oy sayımında bir hile yapılıp yapılmadığının tespiti olacak.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, CHP ve diğer muhalif partilerin oy sayımını takip adına sağlıklı bir sistem kuramadıkları ve ‘adam kazandı’ diyerek seçmeni yüzüstü bıraktıkları acı bir gerçek.

Oysa, oylara sahip çıkmak sanıldığı kadar zor bir iş değil.

Partiler çok basit bir yöntemle, oy sayımında hilenin önüne geçebilir.

Cihan Haber Ajansı’nda görev yaptığım dönemde, en hızlı ve en sağlıklı seçim sonuçlarını toplamayı başarmıştık.

Partiler için bu çok daha kolay. Saha tecrübelerime binaen en basit şekilde izah edeyim…

SEÇİM SONUÇLARI 3 SAAT İÇİNDE ELİNİZDE OLUR

Her partinin sandık başında zaten bir temsilcisi var. Muhalefet, mutlaka her sandık başına bir hatta mümkünse iki isim görevlendirmeli.

Oylar halka açık şekilde sayılıyor ve sandık sonucu iki kopya halinde tutanak ile kayda geçiriliyor. Tutanaklardan birisi, oy kullanma merkezinin kapısına asılıyor.

Sandık nosu, seçmen sayısı, geçerli oy sayısı, partilere ve adaylara oy dağılımı bu tutanakta yer alıyor.

Bir kopyası, oylar bir torbaya konup ağzı mühürlenip, İlçe Seçim Kurulu’na gönderiliyor.

Muhalefet bugüne kadar, Seçim Kurulu’na gönderilen bu tutanakların toplanıp sonucun açıklanmasını bekliyor. Tutanak ile seçim merkezinde kayda geçirilen oy dağılımında hile yapılması mümkün.

Oysa, parti temsilcileri kapıya asılan tutanağın fotoğrafını çekip, il veya ilçe parti merkezinde oluşturulacak bir merkeze göndermeleri mümkün.

Bunun için basit bir yazılım gerekiyor. Bu yazılıma şifre ile veri yüklenebilmeli. Partiler, bu yazılımı kendileri hazırlayıp il ve ilçe merkezlerinde bilgisayar bilgisi olan elemanlara şifresiyle birlikte zimmetlemeli. Dışarıdan müdahale ihtimali olmamalı, yetkisiz kişiler sisteme erişememeli…

Sandık başından gönderilen tutanaklar, sandık nosuna göre bir kişi tarafından okunmalı, bir kişi tarafından da sisteme girilmeli.

Sandık sonuçlarının sağlıklı girilebilmesi ve sonuçların en hızla şekilde toplanabilmesi için, mümkünse her oy kullanma merkezinden (çoğunlukla okullardan) gelecek sonuçlar, ayrı kişilere zimmetlenmeli. Bu basit bir dizüstü bilgisayar ya da masaüstünden girilebilir. Hatta şartlar el vermiyorsa akıllı telefonlardan bile girilebilir.

Böylece, İl ve İlçe Seçim Merkezleri seçim sonuçlarını daha açıklamadan, hatta torbaların çoğu Seçim Merkezleri’ne ulaşmadan, partiler nihai sonuçlara ulaşmış olur.

Sandıklar kapandıktan en fazla iki ya da 3 saat içinde tüm şehrin sonuçlarına ulaşmak mümkün…

Partiler, binlerce üyeleri ve gönüllüleriyle bunu başaramıyorsa, seçim bütçesinin bir kısmı ile profesyonel elemanlar kiralanmalı.

Sistem seçimden önce bir kaç kez sistem test edilmeli. Hata varsa giderilmeli ve elemanların sisteme alışkanlık kazanması sağlanmalı.

Partilerin bu sistemi kurmaları, kendi sandık sonuçlarını bir merkezde toplamaları ‘seçimin şeffaflğı’ adına kritik ve hayati önemde.

İl veya İlçe Seçim Kurulu’nda hile yapılmasının önüne geçmenin, seçim sonuçlarının oldu bittiye getirilmesinin önlenmesi ancak bu şekilde mümkün. Tüm tutanak kopyaları ellerinde olacağı için de rahatlıkla hile durumunda itiraz edebilirler.

MUHALEFET UMUTLARI VE ÜLKEYİ HEBA ETMEMELİ

Sonuç olarak, muhalefet partilerinin seçim kampanyaları kadar, seçimin sıhhatine de konsantre olması ve tedbirler alması gerekiyor.

Yerel seçimden sonraki 4 yıl seçim yok. Muhalefet partilerinin seçmenin umutlarını bir kez daha söndürmesi Türkiye demokrasisi adına bir felaket olur.

Seçimde hilelerin tespit edildiği halde, YSK ve AYM’nin taraflı tutumu nedeniyle sonuçsuz kalması bir ihtimal. Ancak, ‘adil, eşit ve şeffaf’ gerçeklemeyen bir seçimin somut tespiti ve kayda geçirilmesi hayati önemde.

Türkiye’de, totaliterleşme girişimlerine, Batılı ülkeler ve uluslararası kurumlar, ‘’halk böyle istiyor’’ diye sessiz kalıyor. Şayet, seçimlerin hileli olduğu ve sandığın gerçek bir seçim amacıyla konulmadığı ispat edilirse, Türkiye’ye tavırları kökten değişecektir.

Unutmayın, iktidar o zaman demokratik yolla seçilmiş otoriter eğilimli bir yönetim olmaktan çıkıp, ‘’seçmenin dikkate alınmadığı totaliter bir tek adam rejimi’’ haline gelir.

Yerel seçimi bu nedenle ne boş verin ne de oy hilelerini önleyecek tedbirleri almakta yılgınlık gösterin. Muhalefet, son tarihi fırsatı da iktidara ‘payanda’ olup heba etmemeli…

[Erhan Başyurt] 21.1.2019 [TR724]

İnşaat çukuru! [Semih Ardıç]

Tapu harcı 10 aydır yüzde 4 yerine yüzde 3. Katma Değer Vergisi (KDV) yüzde 18’den 8’e çekildi. 1 Ocak’ta eski tarifeye dönülecekti.

31 Mart 2019 Pazar günü yapılacak Mahallî İdareler Seçimi için geri sayım başlayınca anketler yüzde 33 civarında çıkınca en iyi bildikleri işi yaptılar. Affı affetmek, müddeti bilmem kaçıncı defa tehir etmek…

BANKALARI SEFERBER ETTİLER, YİNE OLMADI

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) bütün teşvik ve himayesine rağmen inşaatı içine düştüğü çukurdan çıkaramadı. Geçen sene Kredi Garanti Fonu ile kamu bankaları seferber edildi ki evdeki hesaba göre vergi teşvikleri ile kredi desteği çifte kavrulmuş lokum gibi gelecekti.

Sektör yine de seneyi ekside kapadı. 2018’in 3’üncü çeyreğinde daralma yüzde 5,3’ü buldu.

Bir evvelki 3 aylık dönem (nisan-mayıs-haziran) inşaat sadece yüzde 1 büyüme kat edebilmişti. 1 Nisan’da 2018 yılının son çeyrek büyüme rakamları ilan edildiğinde küçülmenin çift hanenin eşiğine geldiği müşahede edilecek.

İNŞAAT MALZEMESİ SANAYİCİSİ DE KRİZDE

İnşaatta daralmayı teyit eden bir başka veri de İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği (İMSAD) tarafından açıklanan aylık raporlarda da mevcut.

2018’in son ayı olan aralıkta İnşaat Malzemeleri Sanayi Aralık Ayı Endeksi Değerlendirmesi’nde endeks 3,62 puan geriledi ve 80,19 seviyesine indi.

Ticari emlakta, bir başka ifade ile ofis, dükkan, mağaza ve alışveriş merkezlerinde kiralar gerilediği halde atıl metrekareler çığ gibi büyüyor. 2,3 milyon yeni daire elde kaldı.

Ziraat Bankası’nın Saray talimatı ile aylık maliyeti yüzde 0,99’a indirdiği kredi kampanyasına rağmen yaprak kıpırdamadı. Stoğun erime ihtimali kriz sebebiyle 3-5 seneyi bulacak. Müteahhitlerin yüzde 50’ye varan indirimleri bile gayrimenkulde talebi canlandıramadı.

PARAŞÜTSÜZ ATLAYIŞ

Makalede yer verdiğim grafikten görüleceği üzere inşaat sektörüne hazır beton, demir, tuğla, ahşap vb. malzemeleri satan firmalar için esas kriz şimdi başlıyor. 2018’in son aylarında paraşütsüz atlayışı andıran hızlı düşüş akıbetin ne kadar feci olacağı hakkında fikir veriyor.

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un “2019 herkes için zor bir sene olacak.” ikazı en küçük esnafa kadar temel bir reflekse dönüştü.

Ayakta kalma mücadelesinde en son yapılacak iş borçlanma marifeti ile kapasite artırmak olacaktır. Tedarik ve satış zincirleri kısmi felç geçirmiş vaziyette. Kimse mal almak da istemiyor satmak da.

FİRMALAR DIŞARIDA BİRBİRİNİN ALEYHİNE ÇALIŞIYOR

Kur istikrarsız. Bir hafta içinde 15-20 kuruş fark satış hasılat milyon liranın fevkindeki firmalarda kârları buharlaştıracak kadar yüksek.

Fırtına öncesi sessizlik huzurdan ziyade endişe sebebi. Yarına dair tek hakikat var: O da muğlaklık.

İnşaat malzemesinde iç pazar daralınca firmaların erişebildiği dış pazarlar üç aşağı beş yukarı aynı olunca birbirleriyle kıyasıya rekabete tutuştular.

Menfi rekabet yüzünden ihracat fiyatları düştü. Bir manada birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar. Ne yapılsa inşaat çukurunda debelenip duruyoruz.

Hasıl-ı kelam: Müteahhitin AKP desteğiyle kazdığı çukura herkes düştü. Türkiye’nin büyüme hikâyesinin yegâne sırrı imar rantına dayalı yap-sat ticareti idi.

Şimdi o köşe dönmeci siyasetçi ve müteahhitler yüzünden mobilyadan tekstile onlarca sanayi kolunda tahsilat ve ödeme itimat müessesesi çöktü.

Para bolluğunda kimsenin oralı olmadığı hatalar artık kördüğüm… Sanayiyi tahkir edenlerin kulakları çınlasın! İnşaat krizi bütün sektörleri vakumluyor.

“İnşaat çukurundaki Türkiye” mevcut krizin sebepleri ve hususiyetlerine dair en berrak tariftir…

[Semih Ardıç] 21.1.2019 [TR724]