Koronavirüs salgınının ülkede yayılmasının ardından en riskli yerler arasında bulunan cezaevlerinde yaşananlar hakkında hâlâ net bir bilgi yok.
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, koronavirüsün pençesinde olan hapishanelerdeki son duruma ilişkin bilgi edinme başvurusunu 48 gün önceki ‘bilgilendirme yazısını’ gerekçe göstererek cevaplamadı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) aracılığıyla cezaevlerinde salgının yol açtığı durum ile ilgili bilgi istedi. Son vakalara ilişkin resmi istatistiklerin paylaşılmasını talep eden İlgezdi’ye cevabı, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı Namık Kemal Varol verdi. Salgının yayılım hızı ve vaka bilgilerini açıklamayan Varol, cevap olarak Genel Müdürlüğün sitesinde 17 Haziran’da yayımlanan ‘Kovid-19 Pandemi Sürecinde Ceza İnfaz Kurumları’ başlıklı bilgilendirme yazısını gösterdi.
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı Namık Kemal Varol’dan gelen cevaba tepki gösteren İlgezdi, “Virüsün yayılması çok kolay olan cezaevleri ile ilgili sağlıklı bilgi alamıyoruz. Sürecin başından beri Adalet Bakanı’na cezaevlerindeki hasta sayısını şeffaf bir biçimde açıklama çağrısı yapıyoruz ancak bilgi halen gizleniyor.” dedi.
Nisanda 15 günde cezaevlerindeki koronavirüs hasta sayısının yüzde 606 arttığını kaydeden İlgezdi, “Cezaevlerinde kaç koronavirüs vakası olduğu bilinmiyor ve açıklanmıyor. 45 gündür cezaevindeki Covid-19 verileri açıklanmıyor. 17 Haziran verisine göre 6 tutuklu veya hükümlü yaşamını yitirdi, virüs tanısı konulup iyileşen tutuklu ve hükümlü sayısı 374 olarak açıklandı. Aktif vaka sayısı ise 72 idi. 45 günde ne oldu?” diye sordu.
İzmir’in Selçuk ilçesinde AKP ilçe teşkilatı üyeleri, Kızılay çatısı altında yardım paketi dağıttı. Yardım paketlerini AKP Selçuk İlçe Başkanı Selim Girbiyanoğlu, kadın kolları ve gençlik kolları ile birlikte teslim etti.
İzmir’in Selçuk ilçesinde Kızılay adına toplanan yardım paketlerini AKP İlçe Başkanı Selim Girbiyanoğlu ve partililer ev ve işyerine dağıttı. Kızılay yeleği giyerek yardım dağıtan ve etkinliğin görüntülerini sosyal medya hesapları üzerinden paylaşan Girbiyanoğlu, “Türkiye’de ve dünyada, insani yardım hizmeti denince akla ilk gelen kuruluşların başında yer alan ve gururumuz olan Türk Kızılayı’mıza teşekkür ediyorum. Emeklerinize, yüreğinize sağlık.” dedi.
Kızılay üzerinden siyaset yapıldığını savunan bazı vatandaşlar Girbiyanoğlu’nun paylaşımına tepki gösterdi.
Vatandaşların “Kızılay çatısı altında yardım dağıtılıyor. Kızılay Derneğini AKP’nin arka bahçesi yapmışlar yazık, çok yazık…” tepki göstermesi üzerine Girbiyanoğlu Twitter hesabından paylaşımları sildi.
ArtıEksi’de, ‘Rahip Brunson’u öldürmemi ve suçu cemaate atmamı istediler’ itirafıyla gündeme gelen Serkan Kurtuluş’la ilgili önemli detaylar paylaşıldı.
Ulaştığı bilgileri anlatan Adem Yavuz Arslan, şunları söyledi:
”Arjantin’e sığınan tetikçi Serkan Kurtuluş, Gürcistan’dan Arjantin’e geçmeden önce Avrupa’ya geldi.
Kurtuluş’a, Avrupa operasyonunda AKP’ye yakın dernekler ve Diyanet’in Avrupa Teşkilatı DİTİB’e yakın isimler yardım etti.
Belçika’da Cemaat’e yakın olduğu iddia edilen isimlere de çökmeye kalkan çete üyeleri polisin takibine yakalandıklarını anlayınca Almanya’ya geçti.
Almanya’da da tutunamayan Kurtuluş, bu ülkeyi de terk etmek zorunda kaldı.”
Programda, Semih Terzi olayına ilişkin yeni bilgiler konu edildi
ABD’de Trump’ın korona ile imtihanı etraflıca konuşuldu…
Ekonomik analizlerde kullanılan arz-talep metodu birçok değişimi açıklamak için çok yararlı ve güçlü bir yöntemdir. Arz-talep analizinin matematiksel formülasyonu 19. yüzyıl Fransız felsefecisi ve matematikçisi Cournot’ya kadar gider. Bu metoda göre bir ürünün piyasa fiyatını ve satış miktarını belirleyen faktörler, diğer değişkenler sabit kalmak üzere, o ürünün piyasaya arzı ve o ürüne olan taleptir.
Bir ürüne olan talebin artması, o ürünün fiyatının artmasına neden olur. Tersinde de fiyat azalır. Bir ürüne olan arzın artması ise, o ürünün fiyatının azalmasına neden olur. Tersinde de fiyat artar. Ama burada bilinmesi gereken şey, sadece talep ya da sadece arza bakarak bir ürünün fiyatının belirlenmeyeceğidir. Fiyatlar, arz ve talebin beraber çalışması sonucu ortaya çıkar.
Mesela, bir ürünün talebi çok olabilir. Sadece talebin çok olması fiyatının yüksek olacağı anlamına gelmiyor. Çünkü arzına da bakmamız lazım. Talep çokken, arz da çoksa fiyat yine düşük olabilir. Mesela yazın domatesin hem talebi, hem de arzı yüksektir. Fiyatı düşüktür. Ya da bir ürünün arzı çok düşük olabilir. Sadece arzın düşük olması bu ürününün pahalı olacağı anlamına gelmiyor. Talep de azsa bu ürünün piyasa fiyatı düşük olabilir.
Arz-talep analizi ekonomik ürünlerin incelenmesi için çok güçlü bir yöntemdir. Ama bu yöntem sadece ekonomi alanında kullanılacak diye bir şart da yok. Bir çok sosyal bilim için arz-talep analizi konuya yeni bir bakış açısı getirerek olaylara başka bir boyutta bakmayı sağlar. Sözü fazla uzatmadan burada arz-talep analizini kullanarak incelemek istediğimiz konuya gelelim: 17-25 Aralık sonrası Türkiye.
Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı değişim sürecinden sonra bir çok doğru haber kaynağı kapatıldı. Halka arz edilen haber kaynakları artık hiç utanmadan yalan söyleyen insanların haber kanallarıydı. Liderler insanları yalanlarla besliyor ve onlara masum insanları hedef tahtası olarak gösteriyordu. Ve insanlar seve seve bu yalanlara inandılar. Kendilerine düşman olarak gösterilen insanları da herhangi bir kritiğe tabi tutmadan düşman olarak kabul ettiler. Kendilerine ne arz edildiyse, onu kabul ettiler. Çünkü insanların zaten böyle yalanlar dinlemeye talepleri vardı ve talep arzını buldu. Bugünkü bulunduğumuz noktaya geldik, ekonomik tabiriyle denge noktası.
Bugün Türkiye’de özgürlükler yok. Eğer ülkenin liderini ya da partisi hakkında aleyhte herhangi bir şey söylerseniz kendinizi hapiste bulmanız gayet muhtemel. Eğer malınız mülkünüz varsa sizin için en iyi şey hiç konuşmamak, çünkü onun üzerine de çökebilirler. Bu konunun analizinin yapıldığı çoğu incelemelerde insanlar tiranların tiranca politikalarının kurbanı olarak takdim edilirler. Yani halk, yönetim tarafından ezilmiş ve hakları ellerinden alınmıştır. Bu yaklaşım gayet sığ bir yaklaşımdır. Lider dediğimiz kişiler üstün güçlere sahip ve istediğini dilediği gibi ezen kişiler değillerdir. Halkın desteği olmadan bulundukları koltukta uzun süreli kalamazlar.
Tiranlar, halkları kendilerine inanmadan tiranlıklarına uzun süre devam edemezler. Bu tarih boyunca hep böyledir. Kral da olsa, firavun da olsa halkların liderlerine inanması, ve bir miktar da olsa kurulu düzenden memnun olması lazımdır. Firavun bile olsa, etten kemikten bir insandır baştaki insan. Tiranların üstün güçleri değil, çok iyi kurulmuş bir menfaat düzenleri vardır. Sistemin parçası olan herkez kendi menfaatini korumak için kurulu düzendeki rolünü oynar. Bu düzenin devam etmesi için pastadan halka da bir miktar verilmesi lazımdır. Genelde halk en küçük dilimi alır ama o küçük dilimle bile onları memnun etmek, asıl marifet burada zaten.
Halkların tiranlarına gönüllü olarak kulluk yapmalarını ele alanlardan birisi de 16. yüzyıl Fransız filozofu Étienne de La Boétie’dir. “İnsanların Gönüllü Kulluğu” adlı tezinde bu filozof insanların kendilerinin özgürlüklerini bırakıp kendi rızalarıyla otoriteye boyun eğdiklerinden bahseder. Burası ilginç: insanların tiranlarından kurtulmaları için ekstra bir çaba sarf etmelerine gerek olmadığını, yapmaları gereken tek şeyin ona hizmet etmeyi bırakmak olduğunu söyler. Peki insanlar neden özgürlüklerinden vazgeçip tiranlarına kulluğu tercih ederler? Şimdi bu soruyu Fransız filozof de La Boétie ile beraber cevaplamaya çalışacağız.
Öncelikle, özgürlüğe olan talep doğaldır. Özgür olma isteği hayvanlarda bile çok dominanttır. Hiç bir vahşi hayvan bilerek özgürlüğünden vazgeçmez. Ama insanlarda zamanla sosyal ortam içerisinde özgür kalma isteği azalabilir. Özgür kalma isteğini öldüren faktörlerden birisi insanların içinde büyüdükleri sosyal ve siyasi ortama adapte olmaları, alışmaları ve bu ortamın kendilerinden bekledikleri davranışları sergilemeleridir. Etraflarındaki diğer insanlar nasıl davranıyorlarsa kendileri de öyle davranırlar ve bu davranışlar zamanla doğallaşır. Bu insanlar gerçekten özgür olmanın ne olduğunu hiçbir zaman bilmedikleri için otoriteye hizmet etmeyi normal karşılarlar. Ama alışkanlıklar tek başına insanların tiranlarına kulluk yapmaya gönüllü olmalarını açıklamaya yetmez.
Tiranların kitleleri kontrol edebilmeleri için yapmaları gereken birinci şey onların kendilerinden razı olmalarını sağlamaktır. Zaman içinde kitleleri kontrol etme enstrümanları değişse bile, değişmeyen şey insanların oyalandırıldıklarıdır. Önceden arenalarda vahşi hayvanlarla, gladyatör dövüşleriyle insanlar uyutulurken günümüzde farklı yöntemler kullanılmaktadır. İnsanın normal ihtiyacının çok üzerinde sunulan eğlence sektörü, uyuşturucu haplar ya da siyasi olaylar insanları uyutmaktadır. İnsanlar ön planda gözüken siyasi olaylarla bazı şeylerin değişeceğini zannederler ama aslında bu olaylar insanları oyalamak için kullanılan araçlardan başka şeyler değillerdir. Gerçekten bir değişiklik yapılması gerektiği zaman halka haber veren bile olmaz.
Tiranların tarih boyunca en çok kullandıkları yöntemlerden birisi de halka düzenli olarak gıda ve para yardımında bulunmalarıdır. Fransız filozof de La Boétie bunu açıklarken, ahmak insanların kendilerine verilen bu yardımın, kendi haklarından gasp edilmeden kendilerine verilemeyeceğinin farkında bile olmadıklarından bahseder.
Ama tiranlar halklarının rızasıyla yetinmeyip, daha da ötesinde onların derin saygı ve hayranlıklarını kazanmak için dini ögeleri her zaman kullanılmışlardır. Ayasofya’nın açılması gibi, dini semboller kendi yaptıkları işlere bir kutsallık katıp tiranlıklarını örtbas etmek için fırsatlardır onlar için.
Ama bütün bu olanlara rağmen, her devirde tiranlara kulluk etmeyi reddedip, kurulmuş olan düzene boyun eğmeyen insanlar da her zaman olmuştur. Filozof de La Boétie’e göre bu insanlar zamanlarının çoğunda öncelikle kendilerini eğitmekte ve sonra da kazandıkları hikmetle diğer insanların siyasi iktidarın yalanlarına karşı uyanmalarına çalışmaktadırlar. Böylece toplumun, tiranlarına yaptıkları yanlış kulluğun farkına varıp, özgürlüğün gerçek değerini anlamaları beklenir. Bu insanların sayısının kritik bir eşiği geçmesi durumunda da tiranların sonu bir anda gelecektir.
Merkez Bankası’nın (MB) brüt rezervi 17 Temmuz itibariyle altınlar dahil 89 milyar 459 milyon dolar. MB’nin sitesindeki verilere göre 10 Temmuz 2020 Cuma günkü net altın ve döviz rezervleri toplamı ise 17,3 milyar dolar olarak gözüküyor. Swaplar yoluyla alınan ödünç dövizler hariç tutulduğunda net altın ve döviz rezervleri ise 17 Temmuz 2020 itibariyle eksi (-) 37,1 milyar dolara gerilemiş durumda. İki yıl önce söz konusu rakam 32 milyar dolar civarındaydı. İki yılda doları baskılamak için eritilen döviz miktarı 69,1 milyar dolar olarak görülüyor.
Bu arada kamu bankalarının kur riskleri de artıyor. Vakıfbank, Halkbank ve Ziraat bankaları yasal döviz açığı sınırını siyasi kaygılar nedeniyle üst üste 5 haftadır aşıyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) haftalık verilerine göre, 24 Temmuz itibarıyla üç kamu bankasının döviz açığı 10 milyar doları aştı. İktidar sadece MB’nin dövizlerini eritmekle yetinmiyor; kamu bankalarının rezervlerini de ‘arka kapıdan’ boşaltıyor.
CDS PUANI YENİDEN 600’ÜN ÜZERİNDE
Peki işe yaradı mı? 2018 yılı ocak ayında dolar kuru 3,75 civarındaydı. Bugün 7 TL’ye dayandı! İktidarın TL’yi güçlendirmek için attığı tüm adımlara rağmen dolara olan talep artıyor; zira insanlar rejime güvenmiyor. Geleceğe dair derin kaygı da insanların TL’den kaçmasına neden oluyor. Reuters’ta yayınlanan haber analizde, “Merkez Bankası bu hızla giderse (brüt) rezervlerini bitirecek.” denilmesi boşuna değil! Bu arada, kredi iflas riskini gösteren CDS’ler de 600 puanı aşarak tekrar nisan-mayıs dönemi seviyelerine yükseldi.
AKP rejiminin yaklaşık 2 aydır ‘arka kapı’dan yaptığı müdahalelerle 6,85’e sabitlediği dolar, tıpkı ekonomistlerin öngördüğü şekilde yeniden yükseliş trendine girerek 7 TL’ye dayandı. Rezervlerin eridiği gerçeği de dikkate alındığında doların önümüzdeki süreçte daha da yükselmesi bekleniyor.
Reuters tam da bu konuyla ilgili önceki gün bir haber analiz yayınladı. Analizde görüşüne yer verilen yatırım şirketi TD Securities’den Cristian Maggio, Merkez Bankası’nın rezervlerindeki erimenin dikkat çekici olduğunu anlatıyor: “Merkez Bankası bu yılki hızla giderse brüt rezervlerinin tamamını yaz sonu veya sonbahar başında bitireceğini düşünüyoruz.”
REZERVLER ‘EMANET’ PARA
Maggio, rezervlerin önemli bölümünün SWAP’la diğer bankalardan alınan borç paradan oluştuğunu anlatıyor analizde. Tamamen haklı! Geçtiğimiz ay itibariyle MB’nın brüt rezervi 89.4 milyar dolar. Net rezervi ise 17,3 milyar dolar. Net rezervden ödünç para (Swap) miktarı olan 54,4 milyar dolar düşüldüğünde swaplar hariç net rezervi buluyorsunuz; eksi (-) 37,1 milyar dolar. Bu şu anlama geliyor; 100 milyar dolar borcunuz var ama elinizde 62,9 milyar dolar var! Temmuz itibariyle 89,4 milyar dolarlık brüt rezervin yaklaşık yüzde 61’i swap’la alınan dövizlerden oluştu. Bu oran 2019 sonunda yüzde 17,4’tü.
İKİ YILDAKİ ERİME 69,1 MİLYAR DOLAR
Ekonomist Uğur Gürses’in önceki gün yayınlanan yazısına göre, iki yıl önce nisan ayında Merkez Bankası’nın rezervleri 112 milyar dolar seviyelerindeydi. Bunun 25.6 milyar doları altın, 86.6 milyar doları döviz rezervlerinden oluşuyordu. Yükümlülüklerini aşan döviz varlıkları, yani döviz pozisyon fazlası da 32 milyar dolardı. Bugün bu rakam – 37,1 milyar dolar. İki yılda 32 milyar dolar fazladan, 37,1 milyar dolar açığa gerilemiş rezervler.
KAMU BANKALARININ REZERVLERİ DE ERİTİLDİ
Rejim, dövizi baskılamak için sadece MB’nın değil, kamu bankalarının rezervlerini de eritti. BDDK’nın verilerine göre , 24 Temmuz itibarıyla üç kamu bankasının döviz açığı 10 milyar doları aştı. Uzmanlar, dolar kurunu frenlemek için yapılan satışların açığı büyüttüğünü, kur artışıyla birlikte kamu bankalarının açık kaynaklı zarara uğradığını belirtiyor. Sözcü gazetesine komuşan ekonomist Dr. Murat Kubilay, kamu bankalarının ciddi bir kur riski ile karşı karşıya olduklarını anlatıyor: “Merkez Bankası’nın 30 milyar dolar, 3 kamu bankasının ise 10 milyar dolar döviz pozisyonu açığı var. Ani olay akışına bağlı kur artışında finansal sistem çatırdayabilir. Para takası (swap) ticari işlemler için kullanılıyordu ancak istikrar sağlayıcı araç haline getirildi. Swap hariç döviz rezervi negatifte. MB parası yetmezmiş gibi kamu bankaları da eklenerek TL korunmaya çalışılmış ancak bu set yıkılmış gözüküyor.”
SORUN EKONOMİK DEĞİL, SİYASİ
Ekonomist Uğur Gürses, sorunun tamamen siyasi olduğunu anlatıyor: “Ankara’da bir döviz vakumu, önüne gelen tüm dövizleri yutuyor. İşte bu yüzden, Merkez Bankası ve kamu bankalarının dövizlerini eriten, özel bankaların da dövizlerini zorunlu karşılık artışı ile eksilten Ankara, iç borçlanma yolu ile de diğer kurumsal yatırımcı ve yurttaşların dövizlerini yutuyor. Hiçbir politika çerçevesi olmayan, böyle bir fütursuzca savurganlık dönemi hiçbir iktidar döneminde görülmedi. Şu hali ile bile büyük bir döviz rezervi enkazı yaratıldı; bu başlı başına bir ekonomik güvenlik sorunu da aynı zamanda. Türkiye’de siyasetin normalleşmesi, demokratikleşme ve hukukun üstünlüğünün tesis edileceğinin ilk işaretlerinin güçlü biçimde ortaya çıkması bile ‘suyu çekilen’ dövizlerin tekrar sisteme dönmesini getirecektir. Güven artışı ile bir taraftan yerleşiklerin dövizden uzaklaşması ve sisteme sokması, diğer taraftan da yerleşik olmayanların döviz getirmesi ve Türk Lirası talebi ile hızlı toparlanma mümkündür. Siyasi kriz çözülmeden ekonomik krizin çözülmesi mümkün değildir.”
Bazı filmler vardır, hakkında hiçbir malumatınız yokken çıkar karşınıza ve sizi 5 dakika içinde kendine çeker bırakmaz. Çölde bir vaha gibi gelir bu tür yapımlar ve açıkçası bir yazıyı hak ederler.
Benim için Netflix’te (Allah’tan yazıyla ifade ediyorum) karşıma çıkan Polonya yapımı ve orijinal ismi “Sala samobójców – Hejter / İntihar Salonu- Nefretçi” olan film böyle bir şey oldu.
Kısaca Nefretçi diyebileceğimiz filmin özelliği muazzam gerilimli yapısı ve her an kahramanlarının yer değiştirme ihtimali değildi şüphesiz. Son dönemde AKP iktidarıyla kendi gündemimize de giren ve otoriter rejimlerin pek bir bayıldığı trollük müessesesine yakından ve içerden bir bakış atmasıydı bence.
Filmin yönetmeni henüz otuzunda genç bir yetenek ve Polonya dizi sektörünün dünyaya satmayı başardığı Ultraviolet serisinin mimarlarından olan Jan Komasa…
The Hater en genel ifadeyle sıkı bir güncel suç filmi.
Konusundan başlayalım ki mesele daha iyi anlaşılsın.
Filmde hukuk okurken yaptığı intihal dolayısıyla (tanıdık değil mi?) okulla ilişiği kesilen poker suratlı Tomazs’ı takip ediyoruz. Tomazs alt tabakadan biridir ve okumak için zengin bir aileden burs almıştır. Aileye okuldan atıldığını söylemez zira ailenin genç kızı Gabi’ye ilgi duymaktadır.
Bursçu Krasucki ailesi ise tam bir beyaz Polonyalı ailedir. Zengin, hayırsever ve liberal.
Sergiler, yardım kokteylleri ve Warşowa’nın genç liberal yeni belediye başkan adayı Pawel Rudnicki’nin kampanyaları ile günlerini geçirmektedir.
İki kızları vardır küçük olan Gabi haşarıdır ve pek başarılı olmamasına rağmen haşarıdır. Abla Natalia ise ailenin istediği gibi yetişmiş dolayısıyla bir baltaya pek sap olamamış bir karakterdir.
Tomasz okuldan atıldıktan sonra bir yandan iş ararken bir yandan aileye yakınlaşmayı dener ve dürüst olursa Gabi’nin gönlünü kazanacağını düşünür.
Muazzam bir internet kullanıcısıdır aslında. Ufak tefek sosyal medya işleri de yapmaktadır. Kim bilir, belki Amerika’da yaşasa bir Zuckerberg olacaktır ama coğrafya kaderdir işte!
Ne ki Gabi genç adamın arzuladığı şekilde tepki vermez, aksine anında ailesiyle paylaşır durumu. Üstelik sosyal medya hesabından basar engeli Tomasz’a.
Zengin aile, genç ama fakir çocuğun hiçbir mazeretini dinlemek istemez ve “paranızı Grosz’una (Polonya kuruşu) kadar ödeyeceğim” vaadine kanmaz. Zaten onlar için para önemli değildir aslında.
Tomasz aile tarafından dışlanınca daha çok hırslanır ve öfkeyle dolar.
Bir gece vakti barda bir kadınla tanışır. PR şirketinin sahibi Beata’dır bu kadın ve gizemli biridir. Ondan iş ister ve iş yerine gittiğinde Beata’nın aslında bir Troliçe olduğunu fark eder. Kocaman bir trol ordusuna sahiptir Beata ve özellikle Hindistan’dan parayla aldıkları sahte hesaplarla Polonya’da algı örgütlenmesi yapmaktadır.
Beata’nın ofisi bildiğimiz Pelikan Yalısı gibidir.
Başlarında ise Kamil isimli zalim, duygusuz, kutsalı ve kuralı olmayan bir iblis vardır. Gencecik kızları ağlatmak onun gündelik işidir adeta. Dolayısıyla Tomasz’a en önemli engeli o çıkarır. Dağdan gelip Pelikan’dakini kovmak öyle kolay olmayacaktır.
Bu Kamil ismini ilk duyduğumda Türk filan zannettim ama değil. Polonya’da en yaygın 100 isimden biriymiş Kamil. Hatta bir dönem Sivasspor’a transfer olan Kalim Grosicki’yi hatırladım sonra.
Beata’nın baş yardımcısı ve her şeyidir Kamil. Tomasz kariyer merdivenlerini teker teker ve acele etmeden tırmanırken bir yandan da Gabi’nin ailesini gizlice takibe alır. Evlerine böcek yerleştirir, maillerini filan ‘Hack’ler.
Mülteci meselesi, Polonya’da kışkırtılan ırkçılık, eşcinsel karşıtlığı filan. Hepsinin arkasında bu trol ekibi vardır. Binlerce sahte hesaptan onbinlerce paylaşım yaparlar. Gruplar kurup sosyal linçler düzenlerler.
Basamakları tırmanırken Kamil’in öfkesini de üzerine çektiğinin farkındadır ve bir taraftan onu da bertaraf etmenin planını yapmak zorundadır.
Ama esas kırılma Belediye Başkan adayı Rudnicki’nin rakibinin Beata ile anlaşmasıyla yaşanır. Polonya’nın Pelikanları genç bir belediye başkanını bitirmek için harekete geçerler. Bizdeki Ekrem İmamoğlu kampanyalarına benzer bir süreç yaşanır ama giderek daha kuralsız ve ahlaksız hale gelir bu süreç. Öylesine hırslıdır ki işi suikast organize etmeye kadar götürecektir bunun için aradığı kurbanı ise başka bir sosyal mecrada, online oyun alanında aramaya başlar.
Nefretçi, bu aşamadan sonra bir tür animasyon filmine de dönüşüyor ki, arkasında Japonların bu işin piri olan ismi Toshiyuki Mizutan var. Sanal oyunların nasıl bir mayınlı araziye dönüşebileceğini harika işliyor The Hater.
Tomasz işini daha iyi yapmak için tekrar Krasucki ailesine yanaşır ama bu kez niyeti daha kötücül ve sinsidir. Böylelikle kendisini dışlayan bu Polonya burjuva ailesinden de intikam alma fırsatı doğmuştur.
The Hater’i izlerken Hilal Kaplan ve avenesini karşımda görür gibi oldum hep. Pelikan’ın iç yüzünü ve kuralsız, kutsalsız insanların yeri geldiğinde birbirilerini bile nasıl parçaladıklarını anlatıyor film.
Kendi çıkarı dışında her şeyin ama her şeyin teferruat olduğunu net şekilde gösteriyor.
Bu sebeple bizdekilerin vatan millet, din, ahlak edebiyatının komikliğini de göstermiş oluyor.
Film kendi içinde katmanlara bölünmüş durumda. Kitlelerin algısının, linç kampanyalarının, ırkçılığın, radikalliğin, cinsiyet karşıtlığının nasıl organize edilebileceğini de anlatmış oluyor.
Filmin çıkardığım bir hisse ise şudur:
Bir gün bizim Pelikancıların filmini çekersek bu film kadar başarılı olur mu bilmem ama emin olduğum konu; bizdeki malzeme onlarınkinden kat be kat daha zengin.
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı İdris Şahin, KHK’ların Anayasa Mahkemesi tarafından temel haklar bakımından re’sen incelenmesini sağlayacaklarını belirterek, “Kararnamelerin tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını temin edeceğiz” dedi.
KRONOS 04 Ağustos 2020 GÜNDEM
Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Seçim İşleri Başkanı İdris Şahin, sosyal medya hesabından Olağanüstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Şahin, “Öngördüğümüz parlamenter sistemin bir gereği olarak, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) gibi TBMM’nin yasama yetkisinin devri anlamına gelen uygulamalara son vereceğiz” dedi.
TBMM’nin yasama ve denetim faaliyetlerini uzlaşmacı ve çoğulcu yöntemlerle gerçekleştirmesi gerektiğine inandıklarını kaydeden İdris Şahin, “Öngördüğümüz parlamenter sistemin bir gereği olarak, KHK gibi TBMM’nin yasama yetkisinin devri anlamına gelen uygulamalara son vereceğiz” ifadesini kullandı.
“TÜM SONUÇLARIYLA BİRLİKTE ORTADAN KALDIRILMASINI…”
Olağanüstü Hal Kararname’leriyle temel hak ve özgürlüklere getirilecek sınırlamaların, hakkın özüne dokunamayacağı esasını benimseyeceklerini belirten Şahin, “Bu kararnamelerin yargısal denetime açılmasını ve Anayasa Mahkemesi tarafından temel haklar bakımından re’sen incelenmesini sağlayacağız. OHAL’in sona ermesi halinde, kararnamelerin tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını temin edeceğiz” değerlendirmesinde bulundu.
“MECLİS VE YARGI İŞLEVİNİ YİTİRDİ”
Anayasal düzen tercihlerinden kaynaklanan sorunların 2017 değişiklikleriyle başlamadığını, ancak bu değişikliklerle derinleştiğini savunan DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı İdris Şahin, “Son Anayasa değişiklikleriyle, demokratik denge ve denetim mekanizmaları ortadan kaldırılmış, iktidar tek elde toplanmış, Meclis ve yargı işlevini yitirmiştir” dedi.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Türkiye için doğru bir tercih olmadığını kaydeden Şahin, “2017 öncesinde Türkiye’de geçerli olan parlamenter sistemin de esaslı sorunlarının bulunduğunu bilmekteyiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, millet iradesinin en yüksek oranda temsil edildiği, siyasal sistemin merkezinde yer alan ve yürütmeyi etkin şekilde denetleyen bir organ haline getireceğiz” ifadelerini kullandı.
“GÜÇLÜ PARLAMENTER SİSTEMDEN YANAYIZ”
Parti olarak parlamenter sistemden yana olduklarını vurgulayan Şahin, şunları kaydetti: “Cumhurbaşkanının ağırlıklı olarak temsili yetkilere sahip olduğu, tarafsızlığıyla bütünleştirici ve güven verici işlevinin bulunduğu, güçlü bir parlamenter sisteme geçilmesi gerektiğine inanıyoruz. DEVA Partisi olarak anayasayı, milletimizin ‘bir arada yaşama ilkeleri’ olarak görmekteyiz.
Tüm farklılıkları değerli gören toplumsal sözleşme niteliğindeki bir anayasayı hayata geçirmeyi amaçlıyoruz. İktidarın tek elde toplanmasına bir tepki olarak ortaya çıkan kuvvetler ayrılığı ilkesinin amacı, iktidarı yozlaşmadan alıkoymak, keyfiliğe kaymasını önlemek, frenlemek ve sınırlamak suretiyle özgürlükleri korumak ve güvence altına almaktır.”
Polisin kimlik tartışması sonrası gözaltına aldığı Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez, “Çok eskiden askeri vesayetten şikâyet edenlerin sivil bir vesayet kurmaya çalıştıklarını gördük. Polis ordusu, bekçi ordusu kurdular. Hukuk devleti, Türkiye sınırlarını çoktan terk etti” dedi.
BOLD – Dönmez, “Türkiye’de doğru bilinen yanlışlardan biri de ‘polistir her şeyi yapar’ anlayışıdır. Kanunda metin var. Derdim polisin orada doğru bir şekilde davranmasını sağlamaktı” ifadesini kullandı.
Cumhuriyet’i konuşan Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez, anayasa ve uluslararası sözleşmelerin yok sayılarak polisin yetkilerinin genişletildiğine, bununla da yetinilmeyerek polis ordusu, bekçi ordusu kurulduğuna dikkat çekti.
29 Temmuz günü ailesiyle bir mekânda çay içerken polisle kimlik kontrolü sırasında yaşanan tartışmanın ardından gözaltına alınan Hatay Barosu Başkanı Dönmez, şunları söyledi:
– Polis sizden kimlik isterken baro başkanı olduğunuzu söylemediniz. Bunun bir nedeni var mı?
“Bunu yaparken hesap kitapla yapmadım. Ama bu benim ilk defa yaptığım bir şey değil. Baro başkanı kimliğim olmadan önce de böyle şeylerle karşılaştığımda benzer davranışlarım hep oldu. Ben hiçbir zaman baro başkanı kimliğimi kullanmadım. Kanunda yazılı bir metin var. Uygulayıcıların bu sınırlara uymaları lazım. Derdim, polisin orada doğru bir şekilde davranmasını sağlamaktı.
– Sizi destekleyenler olduğu kadar eleştirenler de oldu…
Benim hesaplarım üzerinden iki gündür hakaretler, küfürler ediliyor. Bu insanlarla diyaloğa geçtim. İnsanlar sonra bana karşı mahcup oldu. Onların yüzüne ayna tuttum. Çok utandılar. Türkiye’de doğru bilinen yanlışlardan biri de “polistir her şeyi yapar” anlayışıdır. Polis egemenliği oluşturmaz, egemenliği millet oluşturur. İnsanların yüzüne ayna tutmalıyız.
GERİYE DÖNÜŞ VAR
– Polis ve bekçilere fazla mı yetki veriliyor?
Evet, çok fazla yetki var. Anayasa çok açık. Temel hak ve hürriyetler noktasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çok açık. Bir yetki kullanılırken özellikle ifade özgürlüğü gibi, insan hakları temel hak ve hürriyetler gibi alanlarda yorumlamanın özgürlük, güvenlik ekseninde özgürlükler lehine yapılması gerektiğini belirten anayasanın 90. maddesi çok açık. Eğer kanunlar ve uluslararası sözleşmeler çatışırsa uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınıyor. Bu sistem, bizde giderek polisin yetkilerinin genişletilmesine doğru bir eksen kayması yaşadı. Bekçi yasası, son sosyal medya yasası bunun eseridir. Polis vazife yasasındaki makul şüphe makul sebebe dönüştü. Bunları topladığımızda geriye doğru bir dönüş var.
BEKÇİ ORDUSU KURDULAR
– Polis devleti miyiz, hukuk devleti mi?
Dertlerinin bir hukuk devleti olmadığını gördük. Çok eskiden askeri vesayetten şikâyet edenlerin sivil bir vesayet kurmaya çalıştıklarını gördük. Şimdi de polis ordusu, bekçi ordusu kurmaları ülkenin polis devleti mi yoksa hukuk devleti mi olduğunu gösteriyor. Şu anki koşullarda ismi hukuk devleti olsa bile özgürlüklerimizi kullanmak üzere meydana çıkan her sesin bastırıldığı bir sistemde hukuk devletinin hiç istenmediğini görüyoruz. Kimi mahkeme kararlarını da görüyoruz, hukuk devleti yok sayılıyor. Hukuk devleti, Türkiye sınırlarını çoktan terk etti.
ÇOKLU BARO SUSTURMA OPERASYONU
– Çoklu baro sistemine geçilmesi bu durumun bir parçası mıdır?
Anlatmaya çalıştığım baskı sürecinin bir devamıdır. Yurttaşlar ne zaman ses çıkarsa barolar da onlara haklarını hatırlatsa hukuk üstünlüğü ciddi anlamda zarar görüyor. Ülkeyi yöneten iktidarın en üst perdelerinden barolara yönelik bir düzenleme geldi. Tehdit yasal hale dönüştürüldü. Burada yaşanan olay baroları susturma operasyonudur. Bertaraf etme operasyonunun bir parçasıdır.
HER ZAMAN BİR UMUT VAR
– Bu süreçte baroların ortak bir mücadele verdiğine şahit olduk. Bu mücadele bir umut olabilir mi?
Gelecek için hep umut var. Bu umudun olduğuna dair bir sürü veri var. Mesela benim şahsım üzerinden yaşanan bir olaya verilen tepki, dayanışma ve direnç. Haklar geriye gitmesin diye verilen her mücadele sanmayın ki karşılıksız kalıyor. Bir gün karşılığını bulacağı, bu umutlarla tuğla tuğla bir duvar örüleceği zaman elbette gelecek. Türkiye, mevcut anlayışa teslim olsa bile her zaman bir umut var.”
Gökhan Özoğuz kendisinin de aralarında bulunduğu bazı ünlü isimlere, politik duruşları yüzünden Saray’ın sansür uyguladığı iddialarını doğrular nitelikte bir paylaşım yaptı.
BOLD- Sanatçılar Halit Ergenç Bergüzar Korel, Murat Boz, Gökhan Özoğuz, Cem Yılmaz gibi bazı ünlü isimlere, politik duruşları yüzünden Saray’ın sansür uyguladığı iddiaları bir süredir sosyal medyada konuşuluyor.
Bu isimlerin iktidar tarafından “yasaklılar” listesine alındığı ve iktidara yakın medyada bu isimlere sansür uygulandığı iddia ediliyor.
TEK GERÇEK HALKTIR
Athena grubunun solisti Gökhan Özoğuz bu iddiaları doğrular nitelikte bir paylaşımda bulundu. Söz konusu iddiaya sosyal medya üzerinden yanıt veren Özoğuz, “Kendi adıma ; Ben Hiçbir zaman hiç bir iktidarın veya Muhalefetin sanatçısı olmadım, olmayacağım da. Ben Yalnızca Halka hizmet edip, Halkın sanatçısı olmaktan Şeref duyanlardanım. Çünkü Sanat Halk için yapılır. Tek gerçek Halktır!” dedi.
Öte yandan, Saray’ın Arşiv Dairesi Müdürü Muhammet Safi, geçen sene İstanbul Seçimlerinin tekrar edilmesi kararını eleştiren sanatçıları fişlemişti. Daire Başkanı, ‘Her şey çok güzel olacak’ yazdığı için fişlediği sanatçıların isimlerini sosyal medya hesabından paylaşmıştı.
Ege Denizi’nde son anda boğulmaktan kurtulan Ekrem Karabulut 5 yaşına girdi. Sürgüne zorlanan Gülistan-Erol Karabulut’un travmaları ise hala geçmedi.
BOLD – Minik Ekrem’i hatırlayacaksınız. İki yıl önce ailesiyle birlikte Ayvalık’tan Midilli Adası’na geçerken botları alabora olmuş, o zaman 3 yaşında olan Ekrem olaydan sağ kurtulmuştu. Ege Üniversitesi Hastanesi’nde yoğun bakıma kaldırılan Ekrem bir süre sonra hayata tutundu ve 5. yaşına girdi.
Ekrem ile çektirdiği fotoğrafı sosyal medya hesabından paylaşan HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, OHAL mağduru Karabulut ailesinin yaşadığı travmayı şöyle anlattı:
“Yanımdaki çocuk OHAL mağduru 1 ailenin çocuğu Ekrem Karabulut. 2 yıl önce Ege Denizi’nde batan bottan denize düşen ve son dakikada kurtarılan ailenin çocuğu. OHAL zulmünün bunalttığı bir ailenin yaşadığı ağır travmaydı. 2 yıl geçti ve 5 yaşında. Yoğun bakım günleri geçti, yaşıyor.”
Ekrem Karabulut, yoğun bakıma kaldırılmıştı.
8 AYLIK HAMİLEYDİ
Gülistan-Erol Karabulut çifti, Gülen Cemaati mensuplarına yapılan tenkil nedeniyle 2 yıl önce Türkiye’den ayrılmaya karar verdi. O sırada Gülistan Karabulut 8 aylık hamile olmasına ve 3 yaşında küçük bir çocuğu bulunmasına rağmen bu kararı almak zorunda kaldı. 31 Ağustos 2018’de Ayvalık’ta bindikleri bot, Midilli Adası’na varamadan alabora oldu. Ekrem son anda kurtarıldı ve hemen yoğun bakıma kaldırıldı. Annesi ve babası ise yaşadıkları şoku atlatamadan tutuklandı.
Ailenin yaşadığı dramı o günlerde duyuran Gergerlioğlu, “Ayvalık’tan karşıya geçmek üzere iken aileyi taşıyan bot batıyor. Jandarma kurtarıyor aileyi ve gözaltına alıyor hemen. 3 yaşındaki Ekrem yoğun bakımda. 8 aylık hamile Gülistan Hanım dün tutuklanmış. Eşi Erol Bey Balıkesir Ayvalık’ta gözaltında.” dedi.
“SUÇU YURT DIŞINA ÇIKMAYI İSTEMEK”
Ekrem’in durumunu daha sonra da takip eden Ömer Faruk Gergerlioğlu anne ve babanın tutuklandığını da yine sosyal medya hesabından duyurdu:
“Çok şükür çocuk Ekrem Karabulut yoğun bakımdan çıktı. Ancak Gülistan Karabulut, sonrasında eşi de dün tutuklandı. Ayvalık Asliye Ceza babaya da tutuklama vermiş. Suçu mu ‘yurt dışına çıkmak istemek’. Arama, vb bir şey yok ve tutuklama! Hastanede 3 yaşında çocuk, tutuklu hamile anne!”
2 ÇOCUK VE 6 KİŞİ SAĞ KURTULMUŞTU
Botta Karabulut ailesi dışında başka aileler de vardı. Toplam 2 çocuk ve 6 kişi olaydan sağ kurtuldu. Ayvalık Adliyesi’nde mahkemeye çıkarılan Gülistan Karabulut, Erol Karabulut, Aydın D., Şehri D. ile onlara yardım ettiği için Arslan A. tutuklanarak cezaevine gönderildi.
80 darbesinden sonra 11 yıl Almanya’da mülteci olarak yaşayan sanatçı Şanar Yurdatapan, “Türkiye’nin bundan daha kötü bir zamanını görmedim.” dedi.
BOLD – Farklı kesimlerden gelen ve kendilerini “101 Aksaçlı” olarak tanımlayan ünlü isimler geçtiğimiz günlerde iktidarı uyaran, muhalefete seslenen, gençlere çağrıda bulunan bir bildiri yayınladı. Bildiride özetle “Kimse beni ilgilendirmez demesin, hepimiz tehdit altındayız” deniliyordu.
101 isimden biri de Türkiye’nin en önemli sanatçılarından ve düşünce adamlarından Şanar Yurdatapan’dı. Türkiye’nin ilk müzik yapım firması ŞAT Yapım’ı Atila Özdemir ile birlikte kuran Yurdatapan, Arkadaş başta olmak üzere 100’den fazla şarkının sözünü yazdı, bestesini yaptı.
1980 darbesinden sonra hapse atılan ve Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Yurdatapan, 11 yıl Almanya’da mülteci olarak yaşadı. 1990’lı yıllarda Türkiye’ye döndüğünde ise bir grup arkadaşıyla birlikte ‘Düşünce Suçuna Karşı Girişim’ hareketi başlattılar. “Her kim başı düşüncesinden dolayı belaya girerse, onun düşüncesine katılsak da katılmasak da onu destekleyelim, onun işlediği suça iştirak edip kendimizi ihbar edelim” dediler. Böylece teker teker insanların tutuklanmasını önleyeceklerdi.
İlk olarak ne yaptılar? O yıllarda Yaşar Kemal’i Der Spigel’de yayınlanan bir yazısından dolayı savcı ifadeye çağırmıştı. Milleyet gazetesinin de yayınladığı yazıda Kemal, devletin Kürtlere karşı davranışlarını eleştiriyordu.
Yurdatapan ve arkadaşları, 23 Ocak 1995’te Yaşar Kemal’in o yazıdan dolayı yargılandığı gün “Düşünce Suçuna Karşı Girişim” adı altında bir imza kampanyası başlattılar. Bir kitap basıldı, içine 10 makale konuldu. Bunlar düşünce suçlularının, yargılanan insanların makaleleriydi. Kampanyaya imza veren 1.040 kişi de kitabın yayıncısı oldu. Makaleler tekrar yayınladığı için kanuna göre onlar da suçluydu. İki üç günde bir savcıdan randevu alarak kendilerini yargılamalarını istediler. Savcının kapısına her gün ayrı bir grup diziliyordu. Bir gün yazarlar, bir gün gazeteciler, profesörler, sanatçılar… 2002 yılına kadar, birbirinden farklı 300 fikre bu şekilde sahip çıktılar. Şiir okuduğu için hapis yatan Erdoğan’ı da desteklediler. Bu olay Türkiye’de büyük sansasyon yarattı.
“ERDOĞAN’IN HİÇBİR DÜŞÜNCEYE TAHAMMÜLÜ YOK”
Şanar Yurdatapan, bu fikrini 2014’te online müzeye dönüştürdü. O günlerde KHK ile kapatılan Zaman gazetesine röportaj veren Yurdatapan şöyle demişti:
“Ben Cumhurbaşkanı ile aynı görüşte değilim, bu ayrı bir şeydir. Müzemizde düşüncesinden dolayı hapse giren herkese yer var. Fakat bir zamanlar şiir okuduğu için mahkûm edilen Erdoğan, şimdi hiçbir düşünceye tahammül edemiyor.” Yurdatapan, hala düşünce özgürlüğü mücadelesine devam ediyor.
Erkam Tufan Aytav’ın Youtube kanalına konuk olan Yurdatapan, “Türkiye’nin bundan daha kötü bir zamanını görmedim. Her zaman için bir alternatif vardı. Sesini çıkaramasa bile, fırsat geldiğinde 80 sonrası, Aydınlar dilekçesi gibi tekrardan ayağa kalkmalar olabiliyordu. Ama bu defa bir patlamadan başka çare kalmadı. Çünkü bütün demokratik yollar bir bir kapanıyor. Şu anda bu görüşmeyi yapabilmemiz, internetin açık olması bile bir nimet.” dedi. Söyleşiden öne çıkan başlıklar şöyle:
“BİZİM TOPLUM EŞİT YURTTAŞLIĞI KABULLENEMEDİ”
Biz hep ifade özgürlüğünü savunurken Voltaire’in meşhur sözünü hatırlatıyoruz. Düşüncelerinin hiçbirine katılmıyorum ama onları açıklama özgürlüğün için seninle beraber mücadele etmeye hazırım. Fransız Devrimi’nin hazırlayıcılarından Montesque’nin de yine çok güzel bir sözü vardır: Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir.” diye. Bizim toplum, tebaa olmak geleneğinden geldiği için eşit yurttaşlığı kabullenemedi bir türlü.
“KORKMAKTA HAKLI, ÇÜNKÜ ÇOK SUÇ İŞLEDİLER”
Türkiye toplumu Kürdüyle Türküyle artık çok başka bir yere ulaştı. Artık bu deli gömleğinin içine sığmıyor. Toplumun bilinç seviyesi ve erişmiş olduğu noktaya bu deli gömleği çok dar geliyor. Onu yırtacaktır. Ama şuna hazırlanalım daha kötü günler göreceğiz herhalde. Beka meselesi diyorlardı ya hani. Türkiye’nin bekası mı? Yoo kendi bekalarından korkuyorlar. Çökerlerse hesap verecekler. Korkusu onu daha hırçın olmaya iteliyor. Korkmakta da haklı, çünkü çok suç işlediler. Hesap vermemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar.
“BİZİM İŞİMİZ KORKANLA DEĞİL, KORKUTANLA OLMALI”
Benim hapishane çantam hep hazır durur. Ne zaman gelecekleri belli değil. Herkese sıra gelir. Korku insani bir duygudur. Bizim işimiz korkanla değil, onu korkutanla olmalıdır. Ben korku çağını geçtim. Yaşım 79. Korksam ne olacak, korkmasam ne olacak.”
Mektubu kedi silueti ile süsleyen gazeteci Ahmet Böken, hiç görmediğim halde seviyorum dediği Mia’dan birkaç miyavla sevdiklerine sevgilerini iletmesini istedi.
BOLD- 15 Temmuz’un ardından tutuklanan ve 4 yıldır tutuklu bulunan, TRT Haber Kanalı eski Koordinatörü Ahmet Böken’in kızı Esma Böken babasının cezaevinden evin kedisine yazdığı mektubu paylaştı.
SEN YAZAMAYACAĞINA GÖRE…
Mektupta Böken, hiç görmediği Mia adlı kediye, ”Sen bana yazamayacağına göre ben sana yazayım dedim. Bizim eve gelmende önemli bir payım var. Yokluğumda bizimkilerin bir nebze olsun hoş vakit geçirmelerine katkı sağlayacağını düşünmüştüm. Öyle de oldu” diyerek seslendi.
Mektubu kedi silueti ile süsleyen Böken, hiç görmediğim halde seviyorum dediği Mia’dan bir kaç miyavla sevdiklerine sevgilerini iletmesini istedi.
Türkiye’de tutuklu bulunan gazetecilerin sesi olmaya çalışan Jailed Journos adlı sosyal medya hesabı da Esma Böken’in mesajını takipçileriyle paylaştı.
Dört yıldır cezaevinde tutulan ileri derecede Parkinson hastası Türkçe öğretmeni Bilal Sel, denetimli serbestlik zamanı geldiği halde tahliye edilmiyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Sendika üyeliği, çocuğunu gönderdiği okul ve Bankasya hesabı nedeniyle tutuklanan Türkçe öğretmeni Bilal Sel, hasta olduğu halde 4 yıldır cezaevinde. 6 yıl 8 aylık cezasının yatarı geçen hafta bitmesine rağmen, cezayı Yargıtay onaylamadığı için serbest bırakılmadı.
14 yıllık öğretmen Bilal Sel, 29 Temmuz 2016’da tutuklandı. Önce Kırşehir Cezaevine gönderildi. 2013’te yakalandığı hastalığı cezaevinde daha da ilerleyince adli tıp kararıyla Temmuz 2019’da Metris Rehabilitasyon Tipi Cezaevine sevk edildi.
Sel, rapor için Adli Tıp Kurumuna 5 kez tekerlekli sandalye ile götürüldü. Kişisel ihtiyaçlarını tek başına görmekte zorlandığı halde her seferinde ‘cezaevine kalabilir’ raporu verildi. Kendisini muayene eden doktorlarda biri “Biz seni hala tahliye etmedik mi?” derken, diğeri “İçerisiyle dışarısı arasında senin için ne fark var” diyebildi.
15 yıllık evli olan Bilal Sel’in 1 kızı bulunuyor. İstanbul Metris 2 Nolu Rehabilitasyon Tipi Cezaevi, 2018.
“3 KEZ DÜŞTÜ, BEYNİNDE HASAR OLUŞTU”
Bilal Sel ile en son şubat ayında görüşebildiklerini söyleyen eşi, “Orada yapayalnız kalıyor. Bu yıl içinde 3 kez düştü, beyninde hasar oluştu. Doktorlar rapora yazdılar bunu. Kırşehir’e nakledilmesi için başvurduk ama kabul edilmedi.” dedi.
Bilal Sel, genellikle ileri yaşlılarda görülen Parkinson’a 30’lu yaşlarında yakalandı. Yeni doğmuş bir bebek gibi yürüyor. Adımını başlatamıyor, yürümeye başlayınca da kendini durduramıyor. Vücut öne gidiyor, ayakları geride kalıyor. Duvarlara tutunarak adım atıyor. Sağ kolu, omzu, dili sallanıyor. Dönem dönem konuşması bozuluyor. Ağzı içe doğru kasılıyor. Sağ elini kullanmıyor.
Merkez Bankası (TCMB) ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) Türkiye'de faaliyet gösteren bankaları Londra swap piyasasına TL vermekten fiilen men etmesi üzerine yüzde 5 civarında seyreden TL'nin faizi yüzde 1.000'i aştı. TL bulmakta zorlanan yabancı yatırımcı Borsa İstanbul'da (BİST) satış talimatları yağdırıyor. BİST 100 endeksinde kapanış seansında kayıp yüzde 7'yi buldu. Borsa gün sonunda yüzde 3,53 değer kaybetti.
TURHAN BOZKURT | ANALİZ- Gün içinde yükseliş ve düşüşler arasında sert dalgalanan Borsa İstanbul (BIST 100) endeksi peş peşe dört gündür ekside.
Güne yükselişle başlayan BIST 100, İngiltere'nin başşehri Londra'da swap (yabancı para-TL takası) işlemlerinde TL faizinin yüzde 5'ten yüzde 1.000'in üzerine çıktığına dair haberlerin etkisi ile serbest düşüşe geçti.
PEŞ PEŞE "SAT" TALİMATLARI
Yabancı yatırımcının peş peşe "sat" talimatı verdiği belirtilirken, Endekste kayıplar yüzde 7'yi buldu. Banka endeksinde değer kaybı yüzde 5'e yaklaştı. Ticaret sektörü ise yüzde 8 düştü.
BİST 100'deki günlük değer kaybı yüzde 3,53.
Türkiye saati ile 17:40 itibarıyla en fazla değer kaybeden hisse senetleri yüzde 7,1 ile BİM, yüzde 3,3 düşüşle Tüpraş, yüzde 2,9 ile Garanti Bankası, yüzde 2,9 kayıpla Akbank oldu.
Dolar 6,92 TL ila 6,98 TL arasında dalgalanmasının akabinde TSİ 16:50'de 6,9675 TL'den satıldı. Euro ise 8,22 TL oldu.
YABANCILARIN YÜZDE 1.000'LİK FAİZİN İNTİKAMI
Global Menkul Değerler'den Can Oksun, “TL'nin zayıflığı hisse senedi yatırımcılarının moralini bozdu. Bugün satanların çoğunluğu yabancı yatırımcılar. Bu da off-shore piyasada yüzde 1.050 gecelik faiz ödemek yerine hisse satarak lira toplama eğiliminde olduklarını gösteriyor olabilir.” dedi.
Londra'da swap piyasasında lira faizleri bugün sert bir şekilde yükseldi. TL faizi yüzde 1.000'in üzerini gördü.
TL pozisyonlarını kapatıp dövize geçmek isteyen yabancıların 2018 ve 2019 yıllarında olduğu gibi yine rehin alınması BİST üzerinden yeni bir savaşın başlamasına sebep oldu. Yabancılar TL açığını kapatmak için hisse senetleri ve tahvilleri satıyor.
HER HALÜKÂRDA TL KAYBEDECEK
TL yükümlülüğünü yerine getiremediği için temerrüte düşen yabancı bankalara Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) idari para cezası kesebilir.
Kurban Bayramı tatilinin hemen akabinde patlak veren swap krizinde bütün fatura Türk Lirası'na çıkarılabilir. BİST'ten çıkan yabancının döviz talebi dolar, euro, sterlin ve İsviçre Frankı gibi yabancı para birimlerinin değerini artırabilir.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin 20 Temmuz 2016'da ilan ettiği Olağanüstü Hâl (OHÂL) rejiminde keyfi kararlarla el koyduğu 1.000'e yakın holdingden biri olan Naksan'a ait Royal ve Atlas halı satılıyor.
TURHAN BOZKURT | ANALİZ- Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Gaziantep'in önde gelen sanayi gruplarından Naksan'a ait Royal Halı ile Atlas Halı'yı 353 milyon TL muhammen bedelle satışa çıkardı.
6 Ekim tarihinde İstanbul'da yapılacak ihale açık artırma usulüyle gerçekleştirilecek.
TMSF'nin konu ile ilgili ilanı internet sitesinde yayımlandı. Buna göre, Royal Halı İplik Tekstil Mobilya Sanayi ve Ticaret AŞ, Atlas Halı Aksesuar ve Mobilya Sanayi Ticaret AŞ ve Naksan Plastik ve Enerji Sanayi ve Ticaret AŞ'den oluşan bütünlük 353 milyon TL muhammen bedel üzerinden satılacak.
İhale kapalı zarfla verilen mali tekliflerin açılması ile başlayacak olup, açık artırmaya katılmaya hak kazananların listesi (Kısa Liste) oluşturulduktan sonra, açık artırma safhasına geçilecek.
Cahit Nakıboğlu'nun kurduğu Naksan Holding, Türkiye'nin en büyük plastik ham maddesi imal eden grubuydu.
YOLSUZLUK SORUŞTURMASINI ÖRTBAS ETMEK İÇİN HİZMET HAREKETİ'Nİ HEDEF ALDI
Reza Zarrab'ın dört bakana (Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) ayakkabı kutularında ve çikolata paketlerinde dağıttığı rüşvetler 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları ile ortaya saçılmıştı.
Asrın yolsuzluk skandalanı örtbas etmek isteyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın hedef tahtasına koyduğu yüzlerce holdingden biri olan Naksan'a 2016 yılı eyül ayında keyfi bir kararla el konulmuştu.
Hizmet Hareketi'ne yakın işadamlarının terör ya da darbe teşebbüsüne destek verdiklerine dair tek delil bulunmamasına rağmen yüzlerce işadamı tutuklandı.
Cahit ve Taner Nakıboğlu tutuklandı - Telgraf Gazetesi
Naksan Holdin Yönetim Kurulu Başkanı Cahit Nakıboğlu (solda) ile oğlu Taner Nakıboğlu'nun tutuklandığı cadı avı soruşturmasında ne istinaf ne de Yargıtay safhası tamamlandı.
Hakkında tek suç delili olmadığı hâlde 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen Cahit Nakıboğlu 8 Kasım 2018'de tahliye edilmişti.
Mahkeme Taner Nakıboğlu hakkında ise 15 yıl hapis cezasına ve tutukluğunun devamına hükmetti. Ancak dosya hâlâ temyiz safhasında.
TMSF YANGINDAN MAL KAÇIRIYOR
Buna rağmen yangından mal kaçırma telaşına düşen TMSF anayasanın teminat altına aldığı mülkiyet hakkını hiçe sayarak Royal Halı ile Atlas Halı'yı satışa çıkardı.
Ailenin avukatlarının TMSF Başkanı Muhiddin Gülal başta olmak üzere satış kararında imzası olan yöneticiler hakkında suç duyurusunda bulunacağı belirtiliyor.
Bir gün bir adam, Hazret-i İmam Ebu Hanife’nin meclisinde şöyle muammalı bir sual sormuştu:
“Cenneti istemeyen, Cehennemden korkmayan, ölü eti yiyen, rükûsuz, secdesiz namaz kılan, görmediği yere şahidlik eden, fitneyi seven, hakkı istemeyen adama ne dersiniz? Bu adam Müslüman mı, kafir mi?”
İmam susmuş, çevresindekilerin cevabını beklemişti. Dinleyenler:
-Bunlar, kafirin sıfatı, dediler. Tebessüm eden İmam:
-Hayır, bu kimse, müminin ta kendisidir, dedikten sonra, şöyle izah yaptı: Adam, Cenneti istemez, çünkü Cennetin sahibinin rızasını kazanmak ister. Cehennemden korkmaz, çünkü Cehennemin sahibinden korkar. Ölü eti yer, çünkü balık eti yemektedir, rükûsuz, secdesiz namaz kılar. Çünkü cenaze namazı kılmaktadır. Görmediğine şahidlik eder. Çünkü Yaradanını görmemiştir. Fitneyi sever, zira âyette, “Malınız ve evladınız fitnedir” buyrulmaktadır. O da malını, evladını sever. Hakkı istemez, çünkü ölüm haktır, ama istenmez.
Bu tevilleri dinleyenler, tebessüm ettiler ve:
-Bizim kâfir dediğimiz aslında kâmil Müslüman çıktı. Ebu Hanife’ye hiçbir yerde laf yoktur, demek zorunda kaldılar.
Ebu Hanife Hazretleri, ilmi tedvin ediyor, aynı mevzuya ait delilleri bir araya toplayarak bahisler, fasıllar tertip edip, meseleleri kayıt ve zabt altına alıyordu. Böyle bir çalışma yeniydi. Olmayan şeyi ihdas etmek gibi bir görünüş arz ediyordu. Bu yüzden aleyhinde konuşanlar çıkıyor, hatta bazıları O’nu zındıklıkla bile itham ediyorlardı. Ebu Hanife’de ise şaşılacak derecede bir sabır ve mukavemet hissi görülüyordu. Heyecanlanmaz, telaşa hiç kapılmazdı.
Bir gün bir adam dilini fazlaca uzattı. Geriden geriye:
-Ey zındık, ey zındık, diye laf atmaya devam etti. Ebu Hanife sadece:
-Allah bu adamı affetsin, alâkam olmayan şeyle itham ediyor beni, demekle iktifa etti. Bunu işiten adam şaşırdı. İnsafa gelip özür diledi:
-Beni helal et, ben hata ettim, dedi. İmam’ın cevabı şöyle oldu:
-Cahillerin hepsine de helal ediyorum. Ama alimlerinki öyle değil…
Kendisine dediler ki:
-Sizin hakkınızda çok şeyler konuşuyorlar. Siz onlar hakkında hiçbir şey konuşmuyorsunuz?
Böyle diyenlere şu ayeti okuyarak cevap verdi:
“Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir.”
Ebu Hanife’nin ilmî hizmetlerini yanlış anlayanlar yahut da siyasi temayülünü ters yorumlayanlar, aleyhinde kampanya sürdürüyordu. Bu aleyhtarlıklardan ibretli misaller görüyoruz, tarih sayfalarında. Birini, İsam bin Yusuf şöyle anlatıyor:
“Mescidin bir köşesinde ayağa kalkan bir adam, Ebu Hanife’nin aleyhinde söylenmeye başladı. Fakat Ebu Hanife hiç onunla meşgul olmadı, çıkıp evine doğru yürüdü. Adam da onu takip etti. Ne adam söylenmesini bıraktı, ne de Ebu Hanife geriye dönüp de ona cevap verdi. Böylece kapıya kadar gittiler. Burada Ebu Hanife, adama döndü ve şöyle dedi:
-Burası benim evim, eğer daha söyleyecek şeyin varsa bekleyeyim, söyle, içinde seni rahatsız eden bir şey kalmasın. Şayet söyleyecek bir şeyin kalmamışsa müsaade buyur da evime gireyim artık…
Bunun üzerine adamın dili tutuldu. Söyleyecek bir söz bulamadı, su-i zandan da vazgeçti."
Ebu Hanife ticaretle meşgul olurdu. Maddi ihtiyaçlarını din ilmi ile değil, ayrı bir meslek olan alışverişte temin ederdi. Hatta dini, maddi menfaatinden o kadar uzak tutardı ki, satış esnasında dini bir meselenin ticarete alet edildiğini hissederse o satışı hemen iptal eder, dini ticaretine alet etmekten Allah’a sığınırdı.
Bir defasında bir kadın, Hazret-i İmam’ın dükkanından pamuklu kumaş istemiş, tezgahtar da kumaşı indirirken kadının duyacağı şekilde “Allahümme salli ala Muhammedin” demişti. Bunu duyan İmam, tezgahtarın işine son vermiş ve: “Kumaş satarken Resulullah’ın mukaddes ismini söyleyip ticaretine alet eder duruma düşmekten Allah’a sığınırım” demişti. (Örnek Yaşayışlarıyla İSLÂM BÜYÜKLERİ, Ahmed Şahin)
Ya dini her şeye alet edenlere ne demeli? Onlara denecek bir şey yok. Artık onlara semâdan son söz söylenecek olsa gerek…