Neticede İnsanız...[Safvet Senih]


Yönetimin, yönetim kurullarının başında  isek, lütfen kendimizin bir insan, dolayısıyla noksan olduğumuzu, yanılabileceğimizi düşünelim ve ona göre davranalım… Kimden olursa olsun, her sese kulak verelim.

En başta alttan gelen şikayetleri dikkatlice dinleyelim… Bir profesör arkadaşımız Prof. Dr. Mazhar Osman’dan bahsederken dedi ki: “Bir hastasını, baştan sona iyice dinlemiş. Sonra, ‘Son bölümünü tam anlayalım, bir daha anlatır mısın?’ demiş. Hasta tekrar anlatmış. Sonra konuşmalarından bazı bölümleri soru haline getirip sorup, tekrar tekrar dinlemiş. Hasta nihayetinde ‘Tamam, ben derdimi bütün  detayları ile anlattım. Artık tedaviye ihtiyacım yok’ deyip gitmiş. Meâlen anlattığım bu mesele ders kitaplarına da yazılmış…”

Unutmayalım, problemler başka türlü çözülemez.

Hüsnü zanlar, çok şeyleri görmemize engel olabilir. Eğer bir kişiden, altındakilerin çoğunun şikayetleri varsa, ortada bir problem var demektir. Duyarsız olmamak, insaf etmek gerekir. Tabanın sesini dinlemek, imkân dâhilinde elden geleni yapmak icap eder.

Bütün insanlar, Allah’ın ahsen-i takvim potansiyeli olarak yaratılmış harika birer sanatı ve birer nakş-ı âzamıdır. Hepimiz Allah’ın kuluyuz. Emrinizde, işinizde çalışan insanlar da size Allah’ın bir emanetidir. Şefkatle davranmak zorundasınız. Eğer elimizden bir şey gelmiyorsa bile, onların vicdanlarında “Eğer ellerinden gelseydi, yaparlardı.” Kanaatını verecek gerçek bir doğruluk ve göz ardı edilemeyecek bir dürüstlük sağlamak sorundasınız. Evet bazan çok istemenize rağmen, müdahale etmek, meseleleri halletmek elinizden gelmeyebilir, ama gerçekten işin derdini çekiyorsanız, Cenab-ı Hak sizin bu dertlenmelerinizi kalblere hissettirir…

İhlas Lem’alarını bilhassa Yirmi Birinciyi dikkatli okuyalım. Zira onun başında “Bu Lem’a hiç olmazsa onbeş günde bir defa okunmalıdır.” diye bir ihtar mevcuttur. Eğer ihlasın sırrını kendimize yerleştirirsek, Cenab-ı Hak söyleyeceğimiz sözleri bile kalbimize yerleştirir. Hatta farkına varmadan söylem birliği bile oluşur.

Konuşmalarımıza dikkat etmeliyiz. Eğer, bir cümlede,  “Ben, kendim, bizzat okudum” diyenin ifadesinde olduğu gibi, tam dört tane ben, ben, ben, ben varsa, buna da büyük bir enaniyet ve kibir vardır demektir… Vicdanlar sönmemiş ve kalbler ölmemiş ise, bu ağırlığı hissederler.
Hiç kimseyi vesayet altına almayı düşünmeyelim; hem de hiç kimsenin vesayeti altına girmeyi… Asla hiç kimsenin hiçbir şeyinde gözümüz  olmasın…

Unutmayalım, belâ ve musibetlerde kulların hataları söz konusudur… Bazan bir musibet bin nasihattan evla olabilir. Mühim olan durum muhakemesi ve muhasebesi yapıp ders çıkarmak  ve bir daha aynı hatalar düşmemeye çalışmaktır. Bu açıdan  bu acılı süreç bizler için bir TEKÂMÜL  KURSU  gibi olmalıdır. Bunu bir yüksek eğitim vesilesi sayalım. Eğer bunu idrak edebilirsek lokallikten çıkıp globalliğe yükselebiliriz… Böylece cihan çapında bir konumun  liyakatını  kazanabiliriz. İnanıyorum ki, bu konuma hazır ve lâyık hale gelebilirsek, süreç de sona erebilir. Bu yorum ve değerlendirme hususunda Cenab-ı Hakkın beni utandırmamasını niyaz ederim.

Üstad Hazretlerinin Emirdağ Lâhikasında ifade ettiği gibi “Bu derûnî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bıraktı. Herkes hoşlandığı manevî makamatı ve uhrevî saadetleri âmâl-i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak herkesin meşru hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben bu ahvalden men ediliyorum. Rıza-i İlahîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmet hususu bana gösterildi.

“Allah’a binlerce şükür olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında kader-i İlahî iradem hâricinde dini, hiçbir şeye âlet etmemek için insanların zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor. ‘Sakın!’ diyor,  ‘iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma.’ Tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.

“İşte Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur. Başka bir şey değil. Risale-i Nurun bahsettiği hakikatların aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar, daha beliğane neşrettikleri halde, yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede de bu kadar ağır bir şeriat  altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret  ve ehliyeti de yoktur. KONUŞAN  YALNIZ  HAKİKATTIR,  HAKİKAT-I  İMANİYEDİR.

“Madem ki, nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkum etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara HAKKIMI  HELÂL  ETTİM.

“Bize işkence edenler, bilmeyerek, kader-i İlâhinin sırlarına, derin tecellilerine akıl erdiremeyerek hakikat-ı imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnızca hidayet temennisinden ibarettir.”

Biz de gerçek hikmet ve sırlarını  idrak edince, Üstadın enginliğinde olmasa bile seviyemize göre olaylara daha müsahamalı bakabiliriz. Kaderin derin sır ve hikmetli icraatına vâkıf olunca, affetme yönümüz daha ağır basabilir, ağır basmalıdır. İnşaallah, rıza-i İlahiye uygun, şefkat ve muhabbet hislerimizle hareket ederiz… Gerçekten bize yakışan da budur…


[Safvet Senih] 22.8.2018 [Samanyolu Haber]

Türkiye'de ipler kimin elinde? Kim Piyon Kim Şah? [Ekrem Dumanlı]




[Ekrem Dumanlı] 22.8.2018

Gariplerin bayramı [Abdullah Gök]


Eyvah, eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük? 
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

Öz yurdunda garip kalanların, ailesinden uzakta  kaç bayram daha diyenlerin, derin sularda yol alırken şehadet şerbeti içerek, can dedikleri cananlarını kaybedenlerin, zalimin zulmüne boyun eğmemek için sığındıkları hicret beldelerinde hayata tutunmaya çalışanların, bin bir türlü zorlukla bulundukları yerde hizmetlerine devam etmeye çalışanların veya bir medrese diyarında 4 metrekarelik alana 4 hatimden başka bir şey sığdıramayanların, bayramı da garip.

Nefsin bağlarından kurtulup,  nazarları zeval olmayacak nimetlere göz diktiğinde başlamıştı esasen bayramlar garip olmaya, bin bir başlı zalim bir kartala karşı “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’aniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir” diyerek zulmün yanında olmamak adına başkaldıran üstad gibi, masum bir kanaryanın  parçalanma pahasına “ben yolundan dönmezem” nağmesini söylemekti bayramlar.

Zulme rıza gösterenlerin vicdanlarıyla baş başa kalakalmalarını seyredip, derya sanılmasına rağmen topuğa bile gelmeyen sularda boğulan insanları görmenin hüznüydü bayramı garip yapan ve kâğıttan kanatlarla göklere pervaz edeceğini sananların, bataklığa saplanıp, ibreti âlem olmasını görüp sonlarının yine kendinden olacağını görebilmekti.

Bir kez daha zalim kendi zulmünün  esiri olmuş, kendini saldırganlığa mahkûm etmiş, kendi ağzıyla çağırdığı bela ve musibetlerin nesnesi olmuştu. Zulme boyun eğmeme adına günümüzün Habilleri olmayı seçmişti garipler. Öz yurdunda garip kalanlar için bir bayram daha mahzun geçerken düşüncelerde, dillerde, gönüllerde hep: “müjdeler olsun gariplere!” Hitabının muhatabı olmak vardı. Duydukça değil sustukça ölüyorlardı. Efendimizin “Hayâsız  olduktan sonra istediğini yap!” Diyerek anlattığı hayâsız zalimler uzanmıştı  masum hayallere ve gönülleri bir melek gibi saf ve temiz, dilleri de heyecanlarının sadık bir tercümanı olan gariplerin bayramını bir kez daha zehir edebilmişti. Tevbe suresinde tasvir edilen “yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına”  saltanatlarını kurmuş olanlar bayramlarını bayram ededursun, gariplerin dilinde Alvarlı Efe Hz.lerinin

Hüzn-ü keder def ola
Dilde hicap ref ola
Cümle günah af ola
Bayram o bayram ola…. dizeleri vardı. Bu bayramda da  bir kez daha sabır, bir kez daha bekleyişler,  bir kez daha sürgün, bir kez daha gariplik düşmüştü onların payına. Öz yurdunda gurbeti yaşayanlar yahut  gurbet içinde gurbet yaşamak zorunda kalanlar  “dinini bir oyun ve eğlence edinen ve dünya hayatı kendilerini aldatanlar.” (En’am, 70) arasında olmama saadetini yaşayarak gurbet içinde gurbet ellerde bayram yaşıyorlardı.

Kurban bayramıyla adı bir anılan ve bu kutlu günde canından can olan Hz İsmail ile imtihan olan Hz İbrahim’e benziyordu gariplerin hikâyesi. Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in eliyle Kâbe’yi inşa ettirmeyi ve Hz Hacer ile zemzem suyunun çıkmasını murat buyurmuştu Rahman ve Hz. İsmail’i boğazlamakla imtihan edeceği babasını, önce ondan ayrı düşürmek ve kendisine ayrılık derdiyle yaşayacağı büyük imtihana hazırlamıştı. Gariplerden bazıları da kimi zaman gurbet ellerde, kimi zaman uzak diyarlarda bırakarak ailelerini, sığınmışlardı Habeş diyarlarındaki Necaşilere. Hz. İbrahim’in, beraberindeki Hz. İsmail ve onu henüz emzirmekte olan annesinin yanına  bir  su tulumundan ve birkaç hurmadan başka bırakacak bir şey bulamadığı gibi, gariplerin de ayrılırken bırakacak  dünyalıkları olmamıştı hiç. Hz İsmail`in annesi, İbrahim`in peşine düşüp  “Ey İbrahim, bizi burada, hiçbir insanın hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?” diye seslendiğinde biliyordu ki (Rabbimiz bizi korur), bizi burada perişan etmez!”

Vaveylalar arasında duyulan nidalarda “Zayi ve helak oluruz diye korkmayın! Zira rabbinizin burada bir Beyt`i olacak ve bunu da şu çocuk ve babası bina edecek. Allah o işin sahiplerini zayi etmez!”  Sesleri duyuluyordu  ve su serpiyordu Hz Hacer’in ve diğer Hacerlerin  yüreğine.

Hz İbrahim rüyasında emrolduğu vazifeyi yerine getirmeyi göze alıp, evladından vazgeçince gelmişti semalardan müjde ve kurbanlık koç mükâfatı inmişti yeryüzüne. Yeryüzünü mülk edinmeyip rüyalarda görülen müjdeyi arayan gariplerde candan canandan vazgeçerek güneşin gezdiği tüm diyarları hedef edinmişlerdi kendilerine ve o kutlu mesajı iletme gayesinin heyecanıyla dolmuştu sineleri fakat Hz Hacer olup zemzeme kavuşmak için önce uzak yoldaki  zulüm menzillerinden payını alarak ilerlemek vardı kaderin çizdiği yolda.

Bediüzzaman’ın Mektubat’ta, “Nihayet derecede alçaklığa düşmüş vicdanlar. Bilerek dinini dünyaya satanlar. Bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarına (saraylara, mevkilere, alkışa…) değiştirenler. Münafıklığa girmiş insan suretindeki yılanlar.”  diyerek tasvir ettiği zalimlerin zulmü sona erince, zulme uğrayan masum gönüllerin barış ve selamete kavuştuğu gün  gariplerin bu dünyadaki gerçek bayramı olacaktı. Firavunun düşmanlarının  ellerini ve ayaklarını çapraz olarak kestirmesine mukabil, işini, ailesini, vatanını, hürriyetini kaybedenlerin yüzlerinin tekrar güldüğü gün, birbirinden cebren ayrılmış veya uzaklaşmak zorunda bırakılmış anne baba ve çocuklar birbirine kavuştukları zaman bayramlar gerçek bayram olacaktı.

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; 
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. 
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? (Necip Fazıl Kısakürek)


[Abdullah Gök] 22.8.2018 [TR724]

Boğazlanmış kuzular ülkesi [Beklenmedik Yolculuk-5] [Veysel Ayhan]


“Umarım, adalet ve sevgi hafifletir de
birazdan sırtınızı, çırparsınız sizi gönlünüzce
yükseltecek kanatlarınızı;

Yaşarken böyle saygılı olmayı bilemedim,
çünkü büyük bir üstünlük hırsı
olanca benliğimi sarmıştı.

Burada ödeniyor bu tutkunun cezası,
günah işlenilen yerde Tanrı’ya dönmeseydim,
inan buraya bile gelemezdim.

Âraf 11. Kanto

– Tamam ben masum değilim ama bunlar darbe destekçisi idiler, darbe yaptılar.

– Senin zindana yolladıklarından bahsettiğin hadiselerle itham ettiğin suçlu var mıydı?

Genç yargıç cevap bulamadı. Sözlerini dinleyip onu bu hale düşürenlerin hiç biri şu an ona yardım edemiyordu. Başını önüne eğdi. Melek aklından geçenlere cevap verdi:

– Şu çaresizliğin haberi Kur’an’da var:

“… Hani, siz dünyada iken Allah’a şerik olduğunu iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Gördünüz ya, aranızdaki bağlar bir bir koptu ve ortak olduklarını iddia edip güvendiklerinizin hepsi sizden uzaklaştı.” (En’am 94) Sana bu zulümleri yaptırdıklarını söyledikleri bugün sana yardım etmeyecekler, haşir meydanında ise senden kaçacaklar.

İlk melek:

– Hüküm verirken adaletle davranmadınız. ‘Allah’ı unuttunuz. Allah da size, sizi unutturdu. Böylece yoldan çıktınız.’ (Haşir 19) Ne kadar korkunç zulümler yaptığınızı göremediniz. Melek bir perde daha açtı:

– Şu köşedeki yaşlı teyzeyi de zindana sen attın. Namaz kılıp tesbih çekmekten başka ameli yok. Hastalıkları ilerliyor. Yakında…

Genç yargıcın aklı başına gelmişti ama geçti. Meleğe yalvararak:

– Bana bir günlük izin verseniz dünyaya dönüp onları beraat ettirip dönsem?

– Dönüş ihtimali olmayan bir yere geldin. Onların çektiği zulüm ve dualarla azabın gittikçe artacak.

– Ben onları akılları başlarına gelsin diye zindana yolladım. Kötü yola düşmüşlerdi.

– Söylediklerin doğru değil. Onların suçsuz olduğunu biliyordun. Yaptığının farkındaydı. Ama derdin terfi etmekti. En yukarılara yükselmeyi hayal ettin.

– Evet, ama onları tahliye etsem o zaman beni zindana atarlardı.

– Buraya böyle gelmek daha mı iyi oldu? Masumları hapse atmayıp zindana girseydin şimdi burada aziz bir misafir olarak karşılanacaktın. Belki de Rabbimiz atâsıyla ömrünü uzatacaktı.

Genç yargıç, pişmanlığın boğuculuğuyla ilk defa karşılaşıyordu. Nefesi hiç böyle kesilmemişti. Sanki üzerine çimento harcı dökülmüş ve betonlaşmıştı. Hem bedenindeymiş gibi azap çekiyordu. Hem de vücudunu yukarıdan seyrediyordu. Kaskatı kalmıştı. Hiç kımıldayamamanın bir azap olduğunu şimdi öğreniyordu. Her yanı karıncalanıyordu ama parmağını bile hareket ettiremiyordu. Kıpırdayamıyor, her nefes alışta bir kez daha boğuluyordu.

Hala öldüğüne inanamıyordu. Bu, bir rüya olsun, kâbus olsun istiyordu. 26 yaşında nasıl ölünürdü ki! En üst makamlara çıkacaktı. Emekli olacak, 70 ve 80’li yaşlarını deniz kenarında bahçeli bir evde tamamlayacaktı. Hepsi bitmişti. Çaresizlik ve dönüşsüzlüğe inanmak istemiyordu. Şimdi kekeleyerek ne diyeceğini düşünen bir talihsizdi. Kendini savunmaya çalıştı.

– ‘Acırsak acınacak duruma geliriz’ diye korktuk.

– Ama şimdi acımadığın için acınacak haldesin. Onlar ne yaptı, sizin ne kötülüğünüzü düşündü ki acımasızlığı tercih ettiniz? Sizin vazifeniz ‘adalet’ idi. Acımak veya acımamak değil.

Diğer melek:

– Sen acırken de zulmettin. Acımazken de.

Melek bir perde daha açtı:

– Acıyıp serbest bıraktığın şu suçlu önceki gün masum bir kadına tecavüz etti sonra da öldürdü. Haberin bile olmadı. İnsanlar bilmedi. O suçların bir nüshası da senin defterine kaydedilmiş.

***

“Hiç yaşamamış olan bu zavallılar
çırılçıplaktı ve oradaki at sinekleri,
eşek arıları sokuyordu her taraflarını

iğrenç kurtçuklar emiyordu,
yüzlerinden akıp gözyaşlarıyla
ayaklarının dibine inen kanı.”

Cehennem III. Kanto

“…DÜNYA KURULALI BERİ BOĞAZLANMIŞ KUZU’DUR.” (Vahiy, 13:8)

Melek bir perde daha açtı:

– Acımayıp içeri attığın şu köşede ayağında bebeğini sallayan ve sessizce gözyaşı döken genç anne senin küçük kızının öğretmeni idi.

Melek bir perde daha açtı. Genç yargıç zindana attığı öğretmeni ve kendi kızını bir arada görünce dünyası bir kere daha başına yıkıldı. Nasıl bir yerse kızını bile unutmuştu. Görünce içi yandı. Öğretmen kuşkusuz masumdu ve kızına kendi annesi gibi şefkat ve yakınlık gösteriyordu. Kendi kendine ‘Ben nasıl böyle merhametsiz davranabilmişim’ diye düşündü.

Cevabı ilk melekten geldi:

– Bu bir sonuçtur. Sebebi şunda gizli. Rabbimiz sizi gözü, gönlü ve kulağı açık olarak yaratır. Ama siz kendinize, ailenize ve çevrenize zulmettikçe, kibirlenip azdıkça bunlar kapanır. Zulüm insan benliğinde vicdana yer bırakmaz. Dünyada merhametsiz olman vicdanını kaybetmenden dolayı idi. Masumları zindana atmak veya katilleri salıvermek bunun neticesi. Gözün, gönlün ve kulağın mühürlendi her zulmünde kat kat kilitlendi.

Diğer melek:

– Ölümü aklından çıkaranlar ‘adalet’i kaybeder. Hayat boyu sadece bir masuma bile zulmetsen kâfi. Adaletsizlik bir kere bile yapılsa yapanın hayatını düğümler. Tövbe etmedikçe ahireti unutur ve kaybeder. Mağdur hakkını helal etmedikçe iflah olmaz. Ve bu iki sebeple kalbi, gözü ve kulağı kapanır. Vicdanı kömürleşir. Sonraki hayatında Rabbimizin Rahmetinden tamamen uzaklaşır. Hiç bir işinde inayete erişmez.

Melek yeni bir perde açtı:

– Bak görüyor musun? Kızının öğretmenini bebeğiyle zindana attığında yaşlı annesi kapına gelmiş ağlayarak senden kızını serbest bırakmanı istiyor. Kalbi taşlaşmamış hiç bir insan bu talebi reddetmez. Sen kolayca reddettin. Bir de bağırıp kovuyorsun. Mübaşiri çağırıp dışarı attırıyorsun.

Genç yargıcın dünyada mühürlü olan kalbi, gözü ve kulağı mezarda açılmıştı. “Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir. (Kaf, 22) ayeti tahakkuk etmişti.

Yaptığı zulüm kendini dehşete düşürdü. Ben ne yapmışım, diye inledi.

– Madem dünyaya dönüşüm yok bari izin verseniz bir arkadaşımın rüyasına girsem onları serbest bırakmalarını söylesem?

– Senin o hakkın yok. Sadece şehitler ve imtiyazlı ölüler yakınlarına rüyalarına girebilir.

İlk melek:

– Bir de defterinde şu var. İnsanları yakınlarına iftiraya zorluyorsun. Bazısı kurtulmak için senin istediğini yapmış. Böylece başka masumlar da zindana girmiş. Bunların da vebali senin sırtında. Daha kötüsü defterin açık ve dolmaya devam ediyor.

Pişmanlığı bir azap haline gelmişti. Dönüşsüzlük azabı büyüdükçe büyüdü. Bu arada gözü kendi cesedine ilişti. Bakmaya dayanamadı. Korkuç bir şekle girmişti. İğrenerek yüzünü çevirdi. Ne yapabileceğini bilmiyordu. Sonu bu mu olacaktı? Son bir çare kendisine bu zulümleri yaptıranları suçlayacaktı ki melek niyetini anlamıştı. Söyleyeceklerin size haber verilmişti, dedi ve bir hadis okudu:

“… ölü ‘insanların söylediklerini duyup aynısını söylerdim, bilmiyorum’, der. Melekler de, ‘Böyle söylediğini zaten biliyorduk.’derler. Sonra arza: ‘Onu sıkıştır’ denir. Arz onu sıkıştırır da kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah onu yattığı bu yerden tekrar diriltinceye kadar kendisine azap edilir.” (Tirmizi, Cenâiz, 70)

Genç yargıcı öylece bırakıp çıktıklarında İhtiyar halıcının korkusu katlanmıştı. Başka azaba gerek yoktu. Pişmanlık ve dönüşsüzlük bir kemirgen gibi dişlerini ruhuna geçirmiş onu nefessiz bırakmıştı.

Melek:

– Şimdi genç bir mazluma uğrayacağız. Rabbimizin ona lütüflarını görmen azabını artırabilir. Göze alırsan gel. İzin verirse sen de katılırsın.

– Geleyim.

***

“Ama yine de bir rüzgâr estiğini sezince,
dedim ki: Usta, nereden geliyor bu esinti?
burada buhar yoktu hani?

O dedi ki: “Birazdan varacağımız yerde
gözlerinle göreceksin esintinin kaynağını,
gözlerin verecek sorduğun sorunun yanıtını.”

Cehennem XXXIII.Kanto



Yarın: Öğretmenin son dersi, Mezarlıkta bir gece – 6

[Emir kulu – Beklenmedik Yolculuk–4]
[Çiçekçi ve yanlış örnekler – Beklenmedik Yolculuk-3]
[Çoğaltma tutkusu -Beklenmedik Yolculuk-2]
[Beklenmedik Yolculuk-1]


[Veysel Ayhan] 22.8.2018 [TR724]

Kâtiplikten Sadrazamlığa: Damat Ferit Paşa [Padişah Damatları-6] [Dr. Serdar Efeoğlu]


Osmanlı Devleti’nin son döneminde saraya damat olmak bir imtiyaz vesilesi oldu. Hanedan mensubu bir prensesle evlenen kişiye rütbeler verilmekte, birçoğunun liyakati ve tecrübesi yeterli olmadığı halde üst makamlara ve önemli görevlere getirilmekteydi. Çünkü artık padişahlar için önemli olan, kişinin “ehliyeti” değil “sadakati” idi.

Bunun en kötü örneği de Damat Ferit Paşa’dır. Damat Ferit birikim ve tecrübesi yetersiz olduğu halde Osmanlı Devleti’nin en zor döneminde Vahdettin tarafından “Sadrazam” yapılmış ve hem devletin hem de padişah Vahdettin’in hazin sonunu hızlandıran önemli bir faktör olmuştur.

DAMAT FERİT

Damat Ferit’le ilgili biyografilerde aslen “Sloven” asıllı olup Karadağ’ın “Poşasi” köyünden olduğu ve Hıristiyan olan ailesinin 17. Yüzyılda Müslümanlığı kabul ettiği belirtilmektedir.

Babası ise Şura-yı Devlet üyeliğine kadar yükselen “Seyyid” Hasan İzzet Efendi’dir. Ancak daha iki yüz sene önce Hıristiyan olduğu ve Karadağ’da yaşadığı bilinen bir ailenin “Seyyid” lakabını kullanmasının hakiki bir “Seyyidlikle” ilgisi olmayacağı kesin olup belki bir yakıştırmadan ibaret olabilir.

Ferit,  iyi bir eğitim aldıktan sonra Hariciye’de görev alarak Paris, Berlin, Petersburg ve Londra elçiliklerinde kâtip olarak görev yaptı. Avrupa’da bulunduğu dönemde Mithat Paşa’ya yakın ve Abdülhamit’e muhalif olarak bilinmekte ve bulunduğu ortamlarda “istibdat rejiminden” şikâyet etmekteydi.

İlk dönemlerde kendisini tanıyanlar dini hassasiyetini öne çıkarmakta, Hızır’ı görmek için Ayasofya’da top kandilin altında namaz kıldığını, Avrupa’daki ilk zamanlarında domuz eti yememek için yemeğini yanında getirdiğini anlatmaktadırlar. Ancak daha sonra ciddi bir dönüşüm yaşadığı anlaşılmaktadır. Ferit Bey sonradan Avrupa hayranı olmuş, Türklerin Batı uygarlığını kabul etmesini ve Latin harflerinin kabulünü savunmuştur.

MEDİHA SULTAN

Devlet memurluğunda ancak “ikinci kâtip” olabilen Ferit, saraya damat olunca farklı bir konuma geldi.

Abdülmecid’in kızlarından ve son padişah Vahdettin’in anne baba bir kardeşi olan Mediha Sultan ilk evliliğini Necip Bey’le yapmış, onun vefatından sonra da ağabeyi Abdülhamit, dul kalan kız kardeşinin münasip birisiyle evlendirilmesini istemişti.

Bu esnada Mediha Sultan’ın, vefat eden eşiyle aynı fotoğrafta gördüğü Ferit Bey’i “yakışıklılığından dolayı” tercih ettiği ve Padişahın da “dürüst bir kişi olarak” bilinen babasından dolayı bu evliliği onayladığı rivayet edilmektedir.

Evlilik sonrasında “Damad-ı Şehriyari” olan “Ferit Bey” önce Şura-i Devlet üyesi yapıldı, ardından “vezir” rütbesi tevcih edilerek “Damat Ferit Paşa” oldu. Eşinin Baltalimanı’ndaki sarayında sakin bir hayat geçirmeye başladıysa da bir süre sonra Londra Büyükelçisi olmak istedi. Mediha Sultan bu talebi Abdülhamit’e iletmiş, ancak padişah “Hemşire, orası mektep değildir, çok mühim bir sefarettir” diyerek reddetmişti.

DAMAT FERİT “REİS OLUYOR”

Damat Ferit Londra elçisi olamayınca Abdülhamit’e küstü ve bayram merasimlerine bile katılmadı. Paşa’nın Abdülhamit karşıtlığı Meşrutiyetin ilanı sonrasında tayin edildiği Ayan Meclisi üyeliği döneminde de açıkça görülmektedir. İttihatçılara yakınlaşmaya çalışan Damat Ferit, çeşitli ortamlarda İttihat ve Terakki’yi göklere çıkaran konuşmalar yaptıysa da Cemiyetten yüz bulamadı.



Bu sefer de “ikbal” şansını İttihat ve Terakki muhalifi olarak ortaya çıkan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nda denemeye karar vererek önce İdare Heyeti üyesi, sonra da “fırka reisi” oldu (1911). Kamuoyunda ise partinin manevi liderinin Vahdettin olduğu propagandası yapılmaktaydı. Fakat parti içi çekişmeler nedeniyle reisliği uzun sürmedi ve istifa etmek zorunda kaldı.

Damat Ferit, Balkan Harbi sonrasında toplanan Londra Konferansı’na delege olarak tayin edildiyse de ertesi gün yerine başka bir atama yapıldı. Ancak Paşa’nın önemli görevlere talip olma isteği daha sonra da devam etti.

Paşa, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilmesini sağlayan Mondros ateşkes görüşmelerine de gitmek istedi. Bu talep Vahdetin tarafından dönemin sadrazamı Ahmet İzzet Paşa’ya söylenince İzzet Paşa Padişaha “Aman Efendim, Damat Ferit mecnundur” diyerek karşı çıktı.

Paşa’nın Osmanlı tarafının istekleri kabul edilmediği takdirde Londra’ya gidip Kral Edward’la görüşerek “ben senin babanın kadim dostuyum” diyerek bütün problemleri halledeceğine dair sözleri; ne dünya siyasetine, ne de İngiltere’de hükümetin işleyişine dair bir birikiminin olmadığının açık bir kanıtı gibidir. Ama asıl acı olan, bu kişinin “sadrazam” yapılmasıdır.

KÂTİPLİKTEN SADRAZAMLIĞA

Damat Ferit’in ilk sadrazamlığı 4 Mart 1919’da gerçekleşti. Hâlbuki birkaç ay önce A. İzzet Paşa kabinesini kurarken kendisine nazırlık teklif ettiğinde “aman efendim, koca nezareti ben nasıl idare edebilirim” cevabını almıştı. Ama şimdi Damat Ferit hem sadrazam oluyor, hem de Abdülhamit’in kendisini Londra elçisi yapmamasının intikamını alırcasına “Hariciye Nazırlığı” görevini de üstleniyordu.

Damat Ferit, İngilizlerin desteğinin İttihatçıların yargılanmasıyla sağlanabileceğini, böylece ülkenin kurtulacağını düşünüyordu. Bu amaçla birinci Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin ilk icraatı, bir kararname çıkararak Said Halim Paşa başta olmak üzere eski İttihatçı bakan, nazır ve yüksek rütbeli subayları tutuklamak oldu. Tutuklanan İttihatçılar bir süre sonra Divan-ı Harb’de çeşitli iddialarla yargılanmaya başladılar.

Damat Ferit İngiltere’ye; gerekli görülen yerlerin işgal edilebileceğine ve bakanlıklara İngiliz müsteşar, valilerin maiyetine de İngiliz konsolos tayin edilebileceğine dair teklif yaptıysa da Yunanlıların İzmir’i işgaline mani olamadı. Bu sırada M. Kemal Paşa’nın IX. Ordu Müfettişliğine tayini ve sonrasında Samsun’a çıkmasıyla Damat Ferit hükümetlerinin Milli Mücadele’ye karşı mücadelesi başladı.

Damat Ferit ve Vahdettin, Milli Mücadele’yi “İttihatçı” bir hareket olarak değerlendirerek engellemeye çalıştılar. M. Kemal Paşa önce görevinden azledildi, daha sonra da Milli Mücadele liderleri için tutuklama kararı verildi.

Damat Ferit bu dönemde İngiliz mandasından yana olduğunu açıklıyordu. Paris Barış Konferansı’na bizzat katıldıysa da bir sonuç alamadı. Bu arada önce Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın desteğini kaybetti. Daha sonra da gelişen Milli Mücadele hareketinin hedefindeki ilk isim oldu.

Milli Mücadele’nin lider kadrosu başlangıçta Padişah yerine Damat Ferit Paşa Hükümetlerini hedef aldılar. Buna rağmen Vahdettin’in beş defa Damat Ferit’i sadrazamlığa ataması her yönden üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Damat Ferit ve kurduğu hükümetler, kongreler döneminde Milli Mücadelenin örgütlenmesini engellemeye çalıştıkları gibi ülkenin çeşitli yerlerinde Milli Mücadele aleyhinde isyanları da teşvik ettiler.

Ankara’da Meclisin açılmasıyla birlikte Damat Ferit’in Milli Mücadele aleyhindeki faaliyetleri daha da arttı. Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Divan-ı Harp tarafından M. Kemal ölüme mahkûm edildi. Ankara İstiklal Mahkemesi de Damat Ferit için ölüm cezası verdi.

Damat Ferit’in beşinci ve son kabinesi ise en büyük hatayı yaparak Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına onay verdi. Ancak Ankara Hükümeti’nin antlaşmayı tanımamasıyla Paşa’nın İngilizler nezdindeki itibarı da sona erdi ve 17 Ekim 1920’de istifa etti. Bir daha da sadrazamlık görevine atanmadı.

1922 Temmuzunda eşi Mediha Sultan’la birlikte Karlsbad’a giden Damat Ferit, birkaç ay sonra İstanbul’a döndüyse de Baltalimanı’ndaki yalıdan dışarı çıkmamayı tercih etti. Büyük Taarruzun başarıya ulaşmasından sonra da İngilizler aracılığıyla Avrupa’ya kaçtı.

Damat Ferit’in bundan sonraki hayatı Fransa’nın Manton şehrinde devam etti. Her zaman lükse düşkünlüğüyle bilinen Paşa, burada da aynı yaşantısını devam ettirdi. Enteresan bir şekilde Türk ordusunun İstanbul’a giriş tarihi olan 6 Ekim 1923’de Nice’de vefat etti.

KAHT-I RİCAL Mİ?

İngilizlerin 1920 yılı raporuna göre Paşa, “müzik ve kitap dolu hayali bir dünyadan” iç karartıcı gerçek bir dünyaya adım atmasıyla büyük problemler yaşamıştır. Bu raporda ifade edilen hayalciliği, Paşa’nın icraatlarında açıkça görülmektedir. Nitekim izlediği yanlış politikalar kendisini ülkenin “en sevilmeyen adamı” yapmış, kayınbiraderi Vahdettin’i de “vatan haini” durumuna düşürmüştür.

Paşa’nın en önemli özelliği İngilizlerle işbirliği yaparak ülkenin kurtulacağına inanmasıdır. Bu durum İngilizler tarafından desteklenmesine neden olmuş, benzer düşüncelere sahip olan Vahdettin de “denize düşen yılana sarılır” sözünü haklı çıkarırcasına en kritik dönemde kendisini beş defa sadrazam tayin etmiştir.

İlginç olan Paşa’nın damat olmadan önce devlette gelebildiği en üst makamın ikinci kâtiplik olmasına rağmen sadrazam tayin edilmesidir. Burada öncelikle akıllara “kaht-ı rical” meselesi gelebilir. Ancak asıl nedenin, son Padişah Vahdettin’in “liyakat” yerine “sadakat” arayarak böylesine zor bir dönemde eniştesini ikinci adam olarak görevlendirmek istemesi olduğu görülmektedir.

Vahdettin’in yaptığı bu hata ülkeyi adım adım felakete götürmüş, Yunanlıların Anadolu’da ve Trakya’da ilerledikleri bir dönemde İstanbul hükümetlerinin aciz kalmasına yol açmıştır. Vahdettin de 17 Kasım 1922’de ülkeyi terk etmiş ve birkaç yıl sonra San Remo’da sıkıntılar içinde vefat etmiştir.

Kaynakça: Ş. C. Erdem, Sadrazam Damat Ferit Paşa, MÜ SBE Doktora tezi, İstanbul,  2002; Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C. 4, İstanbul, 1982; C. Küçük, “Damat Ferit Paşa”, TDV İA, C. 8; A. Satan (Yay. Haz), İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye (1920), İstanbul, 2010.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 22.8.2018 [TR724]

İşsizlik Fonu havuza aktarıldı [Semih Ardıç]


Allayıp pullayarak halkı ayakta uyutmakta Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eline kimse su dökemez.

Türk Lirası (TL) dolara mukabil 19 günde yüzde 24 eridi, diğer bir tabirle devalüasyona maruz kaldı. Kim bunun farkında?

KRİZDE HALKI ABD MASALI İLE UYUTTULAR

Bu çöküşün bahanesi ABD oldu. iPhone’lar kırıldı, oyuncak 1 dolarlar şehir meydanlarında yakıldı.

Düne kadar gazetelerinde methiyeler dizdikleri ABD Başkanı Donald Trump’a ağza alınmayacak galiz ifadelerle saldırdılar.

Röportaj için “Kürtaj yapıyah.” diyen ihtiyardan inciler, televizyonlarda haber diye yayınlandı. İğneden ipliğe zam gelirken “Kahrolsun Amerika!” sloganları atılıyor.

Elektrik yüzde 9, doğalgaz yüzde 10, ayçiçek yağı yüzde 40, oto lastiği yüzde 40, akaryakıt yüzde 9 zamlandı… Üstelik bunlar henüz başlangıç…

GÜLER SABANCI BU SEFER SUSKUN

Güler Sabancı’nın lastik markaları Bridgestone ve Lassa’nın 4 lastiği 1.000 liradan 1.400 liraya çıkarmasına veryansın eden Hasan Tonbulkaya, “Videoyu sosyal medyadan kaldır, yoksa karışmayız!” diye tehdit edildi.

Yeni Türkiye’de hürriyetin bu kadarını fazla buluyor iktidar!

Videonun muhatabı, “Ekonomi bakanımız şöyle, Hazine bakanımız böyle!” methiyeleri dizen Sabancı Holding’in patroniçesi Güler Sabancı idi.

Güler Hanım konuşmadı, lastik bayii Tonbulkaya ikinci videosunu yayınladı. Türkiye’nin gazete ve internet siteleri esnafın haklı feryadını görmedi, duymadı.

YAZAR KASA FIRLATILSA NE OLACAK!

2001 krizinde yazar kasa fırlatılmıştı, öyle mi? Sanki bugün fırlatılsa tek satır haber yapılacak.

Çiftçi süt güğümlerini Ziraat Bankası şubesinin önünde boşaltırken, “Al müdür, al sana süt! Ben yiyemedim sen ye!” diyordu. Denizli’de bir başka çiftçi tütün balyalarını AKP binasının önüne atıp gitti.

Halkın çilesi, ıstırabı kimin umurunda oldu?

Demirören Grubu, Aydın Doğan’dan satın aldığı Hürriyet için Borsa’da küçük yatırımcıya çağrı yapmak mecburiyetinde idi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) o çağırdan Demirören’i muaf tuttu.

Muafiyet deyip geçmeyin. Kıyağın tutarı 264 milyon TL. Bir kalemde bu kadar büyük kıyakla ihya edilen sermayedarın gazetelerinde televizyonlarında krizden bahsedilebilir mi?

İŞSİZLİK FONU HAVUZA AKTARILDI

Millet uzun bayram tatiline çıkarken Resmi Gazete’de yeni bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlandı.

Kamu kurumlarının bütün hesapları Merkez Bankası nezdinde açılacak Tek Hesap’ta toplanacak. Güya tasarruf için bütün hesaplar teke indiriliyor.

Arada şayan-ı dikkat bir değişiklik yapıldı. İşsizlik Fonu’nda biriken paralar da Tek Hesap’a devredilecek. İşsizlik Fonu’nda biriken tutar 120 milyar TL.

İşsizlik Fonu kamuya ait değil ki havuza dahil edilsin. Fondaki paraları her fırsatta harcayan AKP bunun için ayrı ayrı düzenleme yapmaktan bıktı anlaşılan.

Artık tek kararname ile para havuza aktarıldı. Parayı kim idare edecek? Hazine.

AÇIKLAR İŞSİZLİK FONU’NDAN KAPATILACAK

Fon diğer kurumlar gibi Hazine’nin inisiyatifinin ötesine geçemeyecek. Fazlalık olan hesaplardan gün sonunda kamunun açıkları kapatılacak.

Her açık verilen günde İşsizlik Fonu’ndan “avans” diyerek para çekilecek.

Hesabın Sayıştay denetiminden muaf olduğu da dikkate alındığında burada hüsnü niyet aramak safdillik olur.

Bazı emekli maaşları bayramdan evvel yatırılamadı. Eylül ayına kaldı maaşlar. Niye?

Kimse kabul etmek istemiyor, amma velakin Türkiye sıfırı tüketti. Deniz bitti. Öyle Katar’dan gelecek 3 milyar dolar para takası (swap) ile bu gedik kapatılamaz.

TÜRKİYE ER YA DA GEÇ IMF’NİN KAPISINI ÇALACAK

Almanya dahil hemen her devlet Türkiye için tek çıkış yolunun Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaşmak olduğunu söylüyor. Kale alan var mı?

Halkına sefaletten başka bir şık bırakmayan Venezuela’dan para geleceğini uman akl-ı evveller son bir ayda Merkez Bankası rezervlerinin altın dahil 9 milyar dolar eridiğini ne vakit idrak edecek?

Türk-İş, Hak-İş, TİSK ve DİSK neredesiniz? İşçinin alın teri gözünüzün önünde gasp ediliyor. Niye üç maymunu oynuyorsunuz? İşçinin menfaatini bugün müdafaa etmeyecekseniz ne vakit müdafaa edeceksiniz?

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için 14 milyar TL avans çeken AKP’nin bu parayı ödemediğini bildiğiniz halde böyle bir oldu bittiye nasıl müsaade ettiniz?

İŞÇİNİN AİDATLARI İLE SALTANAT SÜREN SENDİKACILAR!

İşçinin aidatları ile lüks Mercedeslere binmek, 30-40 bin lira aylık almak ve sülalede işsiz kim varsa hepsine sendikada iş vermek tatlı geliyor tabiî.

Saray’da hoş amedi edilmek varken, “İşçinin parasına zinhar. dokunmayın!” demek yürek ister.

Sendikaları bile kendilerine ihanet ediyorsa yana yakıla para arayan AKP iktidarı mı işçiyi düşünecek?

Medyanın dalkavukluğunu da cümle âlem biliyor.

SEÇİM RÜŞVETİ DAĞITILACAK

İşçi ve işverenin cebinden çıkan paralar ile 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimi’nin rüşvetleri dağıtılacak.

Mahallelere, köylere asfalt sözü verilecek, makarna-kömür dağıtılacak. Parayı da işçiler ödeyecek.

Belki de batık patronları yüzdürmek için işçinin alın teri “can suyu” ya da “nefes” isimleri ile kredi olarak kullanılacak.

Neticede para artık Hazine’nin tasarrufunda. Hazine de Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’a bağlı…

Tek Hesap bahane, işçinin alın terini çalmak şahane!

Zavallı ve de sahipsiz işçiler…

****

İŞSİZLİK FONU NEDİR?

Türkiye’de İşsizlik Fonu, Mart 2002’den beri faal. Kendi istek ve kusuru dışında işsiz kalan, son 120 gün içinde prim ödeyerek sürekli çalışmış ve 3 sene içinde en az 600 gün süreyle İşsizlik Sigortası primi ödemiş olanlar fona müracaat edebiliyor.

Müracaatlar işsizliğin ilk 30 gününde İŞKUR’a yapılıyor. Fonun gelirleri yüzde 2 işveren, yüzde 1 işçi ve yüzde 1 devlet payından teşekkül ediyor. En yüksek işsizlik maaşı 1.421, en düşük 710 TL. 600 gün prim ödeyene 6 ay, 900 güne 8 ay, 1.080 güne 10 ay işsizlik maaşı ödeniyor.

[Semih Ardıç] 22.8.2018 [TR724]

Jose Mourinho’ya yine yol görünüyor [Hasan Cücük]


Jose Mourinho 15 yıldır futbola damgasını vuran teknik adamların başında geliyor. 2002’de FC Porto’da ile çıkışı yakalayan Jose Mourinho, UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanıp adını genç yaşta efsane teknik adamların yanına yazdırmayı başardı. Chelsea, İnter ve Real Madrid gibi devleri çalıştırdıktan sonra 2016’da Manchester United’in başına geçen Jose Mourinho için işler pekte iyi gitmiyor. Bir anlamda yine Portekizli hocaya yol görünüyor.

Jose Mourinho’nun teknik adamlık kariyerine baktığımızda ya krizde ya da kriz yolunda olan takımları devraldığını görüyoruz. Ocak 2002’de FC Porto’nun başına geçtiğinde ünlü kulüp ligde 5. sırada bulunuyor, Portekiz Kupası’nda sıradan bir takıma elenmişti. Kısa sürede FC Porto’yu toparlayan Mourinho sadece Portekiz’de değil Avrupa’da söz sahibi olan bir takım yapmıştı. Mourinho bu özelliğini Chelsea, İnter, Real Madrid, yeniden Chelsea ve son olarak geldiği Manchester United’de da devam ettirdi. Kriz içinde veya yolunda takımları alıp başarıya taşıyarak ününe ün kattı.

Jose Mourinho ilk sezonunda genellikle başarılı oluyordu. FC Porto’yu ocak 2002’de devralan Mourinho ilk 15 maçın 11’inde sahadan galip ayrılmış, Chelsea ve İnter’i geldiği sezon şampiyon yapmıştı. Real Madrid’de ikinci sezonunda şampiyonluk gören Mourinho, kısa sürede başarıyı arayan büyük takımlar için bulunmaz bir isim oluyordu.

Transferde oldukça bonkör davranan Jose Mourinho, kesenin ağzını daha çok forvet oyuncular için açıyordu. Derlei’i Uniao de Leiria’dan FC Porto’ya, Didier Drogba’yı Marsilya’dan Chelsea’ya, Diego Milito ve Samuel Eto’o’yu İnter’e, Mesut Özil’i Werder Bremen’den Real Madrid’e, Diego Costa’yı Atletico Madrid’den Chelsea’ya ve son olarakta Romelu Lukaku’yu Everton’dan Manchester United’e getirdi. Bu transferler için milyonlarca Euro ödeyen Jose Mourinho, hakkını teslim etmek gerekir isabetli transferlere imza attı.

Transfer bir başka özelliği ise, eski oyuncularını yeni takımına transfer etmesiydi. FC Porto’dan Chelsea’ya giderken beraberinde Ricardo Carvalho, Paulo Ferreira ve Maniche’yi götürüyordu. İnter’e giderken bu kez Chelsea’dan Hernan Crespo ile beraberdi. Real Madrid’e gittiğinde ise Chelsea’dan eski öğrencisi Micheal Essien’i kiralıyordu. Chelsea’ya ikinci kez geldiğinde eski öğrencileri Eto’o’yu Anzhi’den, Drogba’yı Galatasaray’dan kadrosuna katıyordu. Son olarak Manchester United’e geldiğinde eski öğrencileri Zlatan İbrahimovic ve Nemaja Matic’le yollarını birleştiriyordu.

Jose Mourinho, ilk sezon şampiyonluğu görürse ikinci sezon, ikinci sezon şampiyonluğu görürse üçüncü sezon uyum sorunu yaşayıp takımdan ayrılıyor. Ayrılığı genelde olaylı oluyor. 2016’da Manchester United’le anlaşan Mourinho, ilk sezonunda UEFA Avrupa Ligi’ni kazanırken, ligde ancak 5. olmuştu. Şampiyonlar Ligi biletini, Kupa 2’yi kazandığından dolayı almıştı. Manchester United taraftarı, 2013’te takımdan ayrılan Alex Ferguson’un sonrası gelen tek büyük başarının UEFA Avrupa Ligi olmasından dolayı Mourinho’ya açtığı krediyi uzatmıştı. İkinci sezonunda şampiyonluk bekleyen United taraftarı, şehrin diğer takımı City’nin haftalar öncesinden şampiyonluğunu ilan etmesiyle hüsran yaşamıştı. Lig ikinciliği Manchester United’in, Ferguson sonrası gelen en iyi derecesi olmasına karşılık şampiyonluğa alışan bir takım için ikincilik başarı sayılmazdı.

Jose Mourinho, Manchester United’de 3. sezonuna olaylı başladı. Takımın ABD kampından memnun olmadığını ifade eden Mourinho, takımın transfer politikasını bol bol eleştirdi. Takım kaptanı Antonio Valencia ve yeni doğan çocuğundan dolayı kampa katılmayan Anthony Martial ile sorunlar yaşadı. Ligde ikinci hafta gelen yenilgi Mourinho’nun 3. sezon sendromunun erken başladığı yorumlarını beraberinde getirdi. Jose Mourinho’nun United’de pekte mutlu olmadığı hatta ilk günden beri yüzünün pek gülmediği Ada basınında sık sık yazılmaya başladı.

İngiliz basınında Manchester United ile Mourinho’nun yollarının ayrılacağı iddiaları giderek artarken, United’ın eski oyuncusu Lee Sharp, Zinedine Zidane‘ın Jose Mourinho yerine ideal isim olduğunu düşünüyor. Lee Sharp, “Kulüpte her şey plansız duruyor. Kimse ne yapılacağını bilmiyor.” yorumunu yaparken, “İstediği transferler yapılmadı. Ama bu durumdan şikayet etmek yerine elindeki oyuncuları kullanmayı denemeli. Bu tip söylemler takımın moralini olumsuz etkiliyor.” ifadelerini kullandı. Bakalım 3. sezonunda ayrılmayı alışkanlık haline getiren Jose Mourinho sezon sonunu görebilecek mi?


[Hasan Cücük] 22.8.2018 [TR/24]

Bayrağa ve ezana kim saldırıyor? [Adem Yavuz Arslan]


Son bir kaç gündür Amerikan medyası Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı kaynaklı Türkiye haberleri ile dolu.

Beyaz Saray ve Dışişleri’ni takip eden uzman gazeteciler Türkiye ile ABD arasında süren müzakerelere dair ‘birinci elden’ bilgiler paylaşıyorlar.

CNN’den New York Times’a, Washington Post’tan WSJ’a tüm haberlerin ortak noktası şu; “Erdoğan ile Trump arasında varılan mutabakat Erdoğan’ın Halk Bankası ısrarları nedeniyle bozuldu.”

Yani mesele ‘papaz’ değil.

Daha önce bu köşede ‘Papaz değil Erdoğan krizi’ başlığı ile Türkiye ile ABD arasında süren gerilimin gerçek nedenini yazdığım için Tr724.com okurları ABD medyasında çıkan detaylara aşina sayılır.

Özetle bütün mesele şöyle; Erdoğan, rahip Brunson’u rehin alarak ABD’de sürmekte olan Halkbank soruşturmasından kurtulmak istiyor.

Erdoğan’ın korkusu Halkbank’ın milyar dolarlık cezalar alması değil.

Erdoğan gibi bir siyasetçinin bir kamu bankasına kesilecek cezayı maniple etmesi hatta siyaseten lehine kullanması çocuk oyuncağıdır.

Cumhurbaşkanının temel korkusu kendisi ve ‘birinci halkası’.

Zira Halkbank soruşturması iki farklı kanaldan devam ediyor. Birincisi ABD Hazine Bakanlığı ki, İran ambargosunun delinmesi ile ilgili cezayı verecek olan makam burası.

Ancak Erdoğan ve AKP’nin korktuğu asıl soruşturma New York Güney Bölge Savcılığı’nda.

Söz konusu savcılık örgütlü mali suçlar konusunda uzman. Üstelik Zarrab ellerinde.

Zaten Zarrab’ı yakalayıp Atilla’yı mahkeme önüne çıkartan da burasıydı. Erdoğan rahip Brunson’u kullanıp bu soruşturmadan kurtulmaya çalışıyor.

Erdoğan’ın çabaları içine düştüğü bataklığın boyutunu da göstermeye yetiyor. Sonuçta Amerikan başkanı da olsanız, bir savcılıkta süren soruşturmaya müdahale edemiyorsunuz. Nitekim söz konusu savcılık Trump’ın avukatını tutuklayan kurum.

ABD PAZARLIK DEFTERİNİ KAPATTI

Beklenen oldu ve Türkiye ile ABD arasındaki kriz kördüğüm haline geldi.

ABD Başkanı Trump son günlerde keskin açıklamalar yaparak pazarlık bahsini kapattı.

ABD’ye göre Brunson ve diğer tutuklular serbest kalmadan Türkiye ile bir pazarlık yapılmayacak. Gelinen nokta Türkiye için ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak’ gibi.

Brunson’un serbest kalması karşılığı Hakan Atilla’nın Türkiye’ye gönderilmesi, Halkbank’a kesilecek para cezasının ‘makul sınırlar içinde kalması’ zaten cepteydi.

Artık o da yok.

Yani Türkiye rahip Brunson’ı gönderse bile karşılığında alacağı bir şey olmayacak.

BAYRAĞA VE EZANA SALDIRI İSE…

Erdoğan ise bekleneni yapıp olayı ‘vatan millet sakarya’ söylemine hapsetti. Bu konuda ki mahareti malum.

Emrinde ki sınırsız imkana ve ahlaksızca yalan söyleme yeteneğine sahip Havuz medyasıyla kitleleri ABD karşıtlığında topladı. Hatta muhalefet partileri bile mahalle baskısına teslim oldular.

Hep söylüyorum, Erdoğan gibi ilkesi olmayan bir siyasetçi, hiçbir ahlaki kaygısı olmayan medya gücü ile bu millete istediği her şeyi yutturabilir.

Burada da aynısı oldu.

Bir din adamını rehin alıp pazarlık yapmaya çalışan kendisi ama ABD ‘vatandaşlarımızı serbest bırakın yoksa yaptırım uygulayacağız’ deyince iş ‘ezana ve bayrağa saldırı’ oldu!

Bir sonra ki aşamada ekonomik yaptırımları Haçlı Seferi olarak da tanımlayabilir. Hatta olay ‘İslamın savunulması’na kadar götürülebilir.

Çünkü onu engelleyecek bir ahlaki ya da etik kaygısı yok.

Peki Türkiye’nin muhatap olduğu yaptırımlar ‘ezana ve bayrağa saldırı mı?’ Türkiye gerçekten bir operasyona mı muhatap?

Bu aşamada gelin biraz geriye gidip New York’ta ki Zarrab duruşmalarına bakalım.

Çünkü nasıl bütün yollar Roma’ya çıkıyorsa Erdoğan için her şey Zarrab’a çıkıyor. Bugün ülke olarak yaşadığımız krizin kaynağı da Zarrab.

Daha doğrusu Erdoğan ve kabinesinin Zarrab’ın önüne yatması.

TR724.COM arşivinde sayısız Zarrab yazısı var. Hem benim, hem de Ahmet  Dönmez’in yazılarından olayı bütün boyutları ile görebilirsiniz.

O yüzden uzun uzun anlatmayacağım.

SUÇLAR ERDOĞAN’IN MI YOKSA TÜRKİYE’NİN Mİ ?

Zarrab dosyasını Türkiye’de ilk duyan gazetecilerden birisiyim. Son 5 yılda mesaimin önemli bir kısmını bu dava meşgul etti.

New York’ta ki duruşmaları başından sonuna kadar, hiç bir şeyi atlamadan izledim.

Hiç kusura bakmasınlar, ortada milli bir dava filan yok.

Aksine Erdoğan’dan bakanlarına, bürokratlarından medyasına bir suç örgütünün afişe olması var.

O yüzden Erdoğan ve bakanlarının işlediği suçlar neden Türkiye’nin suçu olsun?

Rüşveti alanların, ceplerini dolduranların hesap verecek olması neden Türk bayrağına ve ezana saldırı olsun?

RÜŞVETİ YİYEN FATURAYI ÖDESİN!

Herkesin anlayabileceği şekilde sormaya devam edelim;

Zarrab itirafçı olmuş mudur?

Olmuştur.

Verdiği tüm rüşvetleri belgeleri ile birlikte mahkemeye sunmuş mudur?

Sunmuştur.

Zafer Çağlayan’dan Egemen Bağış’a, Muammer Güler’den Süleyman Aslan’a verilen rüşvetler belgelenmiş midir?

Evet belgelenmiştir?

Erdoğan’ın ‘hayırsever bir işadamı’ diye tanımladığı Zarrab’ın ‘uyuşturucudan fuhşa aracılık etmeye, sahtecilikten tecavüze’ tam bir  suç makinesi olduğu ortaya çıkmış mıdır ?

Evet çıkmıştır.

Hatta Zarrab rüşvet işinde o kadar uzmanlaşmış ki, ABD’de kaldığı cezaevinde gardiyana rüşvet verip koğuşuna içki ve kadın temin edecek kadar ileri gitmiştir.

Erdoğan’ın ‘hayırsever bir işadamı’ dediği Zarrab bu mudur?

Evet budur.

Peki İran ambargosu delinmiş midir?

Delinmiştir.

İran delinen ambargo ile elde ettiği paraları bir takım illegal işlerde kullanmış mıdır ?

Evet kullanmıştır!

Peki Erdoğan ve bakanları yaptıkları işin suç olduğunu biliyor muydu?

Evet biliyordu.

Mahkeme salonunda dinlediğimiz telefon tapelerinden, yazışmalardan gördük ki hepside işledikleri suçun farkındaydılar.

Ülkenin istihbarat kurumu Erdoğan’ı Zarrab ile olan işleri nedeniyle uyarmış mıdır?

Evet uyarmıştır.!

Erdoğan ve kabinesinin Zarrab’ın önüne yatması ABD’nin de dikkatini çekmiş ve ‘yapmayın başınız derde girer’ demiş fakat Türkiye kulağını tıkamış mıdır ?

Evet aynen öyle olmuştur !

İran ambargosu sırasında Türkiye’ye imtiyaz tanınmış, Türk sanayicisinin, çifçisinin İran’a mal satmasının önü açılmış, fakat Erdoğan ve bakanları hayali ihracatlar yaparak kendi ceplerini doldurmuş mudur? İran’a yapıldığı söylenen ihracatlar kağıt üzerinde mi kalmıştır?

Evet kalmıştır!

Peki Zarrab ve Halk Bankası etrafında dönen vergi kaçakçılığı, kara para aklama, kamu bankasını dolandırma, sahte evrak ve hayali ticaretten Erdoğan’ın haberi var mıdır?

Vardır!

Erdoğan bütün bunları yapan Reza’ya ölümüne sahip çıkmış, ABD’ye nota üstüne nota vermis, Zarrab uğruna tüm Türk polis ve yargı teşkilatını dağıtıp binlerce insanı tutuklamış mıdır?

Evet yapmıştır!

Peki Türk polisi ve yargısı Zarrab ve beraberindeki suç örgütünü tespit etmiş, şüpheye mahal vermeyecek şekilde her şeyi delillendirmiş, fakat Erdoğan’ın müdahalesi ile yargılama yapılamamış mıdır?

Evet aynen öyle olmuştur. ‘Hırsızı yakalayan’ polisler ve savcılar tutuklanmıştır.

NE BU DAVA MİLLİ NEDE EZANA BAYRAĞA SALDIRI VAR

Uzun lafın kısası, ne Erdoğan’ın uğruna ülkeyi yaktığı Zarrab milli ne de bu dava.

Dolayısıyla Erdoğan ve yakın halkasının işlediği suçlar, aldıkları rüşvetler nedeniyle açılan soruşturmalar da Türkiye’ye karşı açılmış değil.

Dün güle oynaya Zarrab’ın önüne yatanlar, çantalar dolusu rüşvet alanlar, kamu imkanlarını peşkeş çekenler şimdi çıkmış ‘bu bayrağımıza, ezana yapılan bir saldırıdır’ diyor.

Kimse kusura bakmasın.

Ne Zarrab milliydi ne de rüşvet olarak dönen milyonlar milli paraydı. Sanık sandalyesinde oturan da Türkiye Cumhuriyeti değil.

O yüzden bugün karşı karşıya kalınan yaptırımlar da ‘ezana ve bayrağa bir saldırı’ değil.

Ayrıca ‘bayrağa saldırı’ nasıl olur biliyor musunuz?

Zarrab soytarısını ‘milli kahraman’ gibi Türk bayrağının önüne oturtup, milletin gözünün içine baka baka yalan söyletmekle olur. Ahlaksız bir rüşvetçiyi ‘hayırsever iş adamı’ diye tanıtıp ülkenin itibarını beş paralık etmekle olur.

Onu da kimin yaptığı malum !


[Adem Yavuz Arslan] 22.8.2018 [TR724]