Hocaefendi'den 'Haset' hastalığından kurtulma tavsiyeleri [Dr. Ali Demirel]

Haset hastalığının tedavi yolları nelerdir?

1. Hasetten vazgeçmek için onun zararını bilmek yeterlidir. Fakat bunun yanında, haset eden kimsenin bir insanı aldatma, ona nasihat etmeyi terk etme, insanları sevmek yolundaki İslâm’ın açık emirlerini kâle almama, insanların zarara uğramaları halinde bundan en çok sevinecek olan insî ve cinnî şeytanların emellerine alet olma gibi hiç de küçümsenmeyecek suç ve günahların işlenmiş olacağı unutulmamalıdır.

Bu menfi özellikleriyle kalbin saflığını ve temizliğini gideren ruhi ve kalbi bir hastalık olan haset, Nebiler Serveri’nin ifadeleriyle ateşin odunu yakıp yok etmesi gibi insanın iyi huy ve amellerini de yıkıp yok eder. (Ebu Davud, Edeb, 44)

2. Haset eden kimsenin içinde sürekli bir çekememezlik ateşi yanar. Bu ateş onu yakar, yavaş yavaş eritir. Çünkü haset eden, haset ettiği kimsede nimetin arttığını gördükçe rahatsızlık ve sıkıntısını çoğalır. Hasetçinin göğsü daralır, uykusu kaçar. Adeta amansız bir hastalığa düşer. Bu ise kişinin ancak kendine düşman olanların isteyebileceği bir durumdur.

Daha önce de ifade edildiği gibi haset öncelikle haset edenin kendisini ezer, mahveder, yandırır. Bunun yanında haset edilen kimseye o hasedin zararı ya azdır ya da hiç yoktur. Öyleyse akıllı kişi, âhiret hesabı ve korkusunu temel alarak aklının gereğini yerine getirmeli ve bu yararsız azaptan kurtulmayı istemelidir. Hasedin âhirette sebep olacağı ceza da oldukça önemsenmelidir.

3. Hasedi tedavi etmenin bir diğer yolu, bu menfi duygunun isteklerini yerine getirmeyerek, hatta aksini yaparak haset duygusuna hükmedebilmeyi öğrenmektir. Mesela içteki haset duygusu birisini kötülemesini istediğinde kişi, bunu şeytanın kendisi için hazırladığı tuzağa düşmek demek olduğunu anlayarak tersini yapmaya çalışmalı ve nefsine ağır da gelse o kişiyi övmelidir.

Haset duygusu, kendisinden birisine karşı kibirli davranmasını istediğinde, bu duygusuna karşı koyarak tevazu göstermelidir. Yine haset duygusu cimriliği, vermemeyi fısıldadığında, cömert davranmalı, kendisini verme konusunda zorlamalıdır. Kişinin bu türden müspet davranışları, karşısındaki insanı memnun eder ve onun tarafından da sevilmesine sebep olur.

Bu şekilde karşılıklı sevgi başlar ve zamanla haset hastalığı da yok olur. Baştan zorla yapılan bu davranışlar zamanla insanın kişiliği, ikinci bir fıtratı haline gelerek kökleşir. Neticede şeytan bu gelişmeden hoşnut olmayacak, olumlu gelişmeyi engellemek isteyecektir.

Müspet davranışlarının kendine olan güvensizlikten, bir takım endişe ve korkulardan ileri geldiğini öne sürerek onu yoldan çıkarmaya çalışacaktır. Fakat mü’min şeytanın vesvesesine kendisini kaptırdığında sapacağını, ziyana uğrayacağını unutmayarak, daimi bir gayret ve çaba içerisinde bulunmada Allah’tan sabır ve azim dileyecektir.

4. Haset eden eğer aklı başında biriyse düşünmeli, hatasını anlamalı ve karşısındakinden hak helalliği istemelidir. Bu kötü düşünce yine geldiğinde “Ben ondan daha layığım.” diye düşünmek yerine “O benim arkadaşım, mal-mülk-imkân arkadaşımdan daha önemli değil, bugün ona veren Allah yarın bana da verir.” diyerek arkadaşlık duygusuna zarar vermemelidir. Asla unutmamalıdır ki; Müslüman gıpta eder, münafık haset eder.

Hocaefendi hasedi nasıl anlatıyor?

“Nasıl ki gayrimeşru şehvet hisleri karşısında insanın, iradesinin hakkını vermesi onu bir iffet abidesine dönüştürür; başkalarına verilen güzellikler karşısında kişinin hasede düşmemesi, hırs göstermemesi onu bir istiğna kahramanı hâline getirir; aynen öyle de vifak ve ittifakın sağlanması için insanın, iradesinin hakkını verip kendisine rağmen yaşaması onu bir fazilet âbidesi hâline getirir.
Evet birileri, mü’min olduklarını iddia etmelerine rağmen size akıl almaz kötülükler yapabilirler. Yürüdüğünüz yollara taşlar, dikenler atabilirler. Yollarınızı yürünmez hâle getirip, yürüdüğünüz istikametteki köprüleri yıkabilirler. Sizi toplumdan bütün bütün tecrit etmek isteyebilirler. Ama eğer siz, vifak ve ittifak hatırına birer fazilet âbidesi olmaya namzetseniz, bütün bunları görmezden gelmeli, “Bu da geçer yâ Hû!” deyip yolunuza devam etmelisiniz.

Yürüdüğünüz yollardaki köprüler yıkıldığında, başka bir yerde kendinize ipten tahtadan yeni köprüler kurmalı; ayrılığı kendilerine şiar edinmişlere rağmen ayrılığa düşmeden Allah’ın izni ve inayetiyle yürüyüşünüze devam etmelisiniz.

Onlar, kıskançlık ve hasetle sizden kilometrelerce uzağa savrulmuşlardı. Hakkınızda, “Hareketin önünü kesin. Hayat hakkı tanımayın. Onların hakkından gelin.” gibi laflar ediyorlardı. Hem de bütün bu zulümleri irtikâp ederken onların ciddî ve makul hiçbir gerekçeleri yoktu. Bilâkis onları buna sevk eden saik, rekâbet hissiydi, kıskançlıktı, hasetti. En masumlarında bile bir hiss-i tenâfüs vardı. Kendilerine göre alan bölmeye, bölüşmeye çalışıyorlardı.

İşte bir hak yolcusunun bütün bunları görmezlikten gelerek, sanki yokmuş gibi kabul ederek hep durduğu yerde durması onun adına çok büyük bir fazilettir.”

Yazımızı bir dua ile bitirelim: Rabbimiz bizi haset hastalığından ve bu hastalığın yaymış olduğu her türlü kötülükten muhafaza buyursun.

[Dr. Ali Demirel] 12.12.2018 [Samanyolu Haber]

Yaşamayan bunu yazamaz [Safvet Senih]

Eğitim gönüllülerinden bir arkadaşımız Hâkim Muhammed Amin (Emin) Beyle, Kenya’nın başşehri Nairobi’de bir Cuma günü Hurlingam Camiinde tanışıyorlar. Kendisine M.  Fethullah Gülen Hocaefendinin “Kalbin Zümrüt Tepeleri” isimli kitabının İngilizcesi olan “Sufizm”i hediye ediyor. Bu kitabı büyük bir dikkat ve merak ile okuyan Hâkim Muhammed Amin, öbür Cuma günü yine Hurlingam’a gelip arkadaşımızı arıyor. Ama onlar o hafta başka camiye gittikleri için görüşemiyorlar. Sonraki hafta da aynı camide bizimkileri beklemeye başlıyor. Onlar gelince, kendisine kitap hediye eden arkadaşımıza Hakim Bey, “İki haftadır sizi arıyorum; nerelerdesiniz?  Bu kitabı yazan zâtı tanımak istiyorum. Yaşamayan böyle bir şey yazamaz. Yaşadıklarını yazan bu zâtı çok merak ediyorum!..” diyor. Onlar kendisine M. Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında bilgi veriyorlar. Sonra “Burada ne yaptıklarını soruyor. Onlar da Eğitim Hizmetlerini anlatıyorlar. Çok memnun oluyor ve vefat edinceye kadar da Hizmet’e destek oluyor… Allah râzı olsun ve rahmet eylesin…

Evet, Hocaefendi bütün İslamî ilimlerde derin bilgilere sahip olmakla beraber, kılı kırk yararcasına ilmiyle âmil olduğu da bizlerin ve çevresindeki herkesin malumudur.

Âhir zamanda inkâr fitnesinin, bilim ve fen kıyafetinde insanlara uyutucu-zehir baz olarak yutturulduğu o şiddetli karanlıklarını aydınlığa çevirecek üç aşamalı tecdid halkasının ikinci zinciri teşkil eden dönemin temsilcisi olan bu zâtın takva ve ihlasını en yakından gören birisi olarak, onun böyle bir mânevî memuriyetle vazifeli olduğunda hiç şüphem yok…

Tanıdığımız  ta o 1966 yıllarından itibaren hep Kitap ve Sünnete uygun yaşama idealine de şâhidiz. Bilhassa, vaazlarının, bizlere ders verdiği Arabiyat, fıkıh, tefsir, hadis ve kelamın dışında cumartesi pazarları tehzib-i ahlâk konuşmalarında bazan iki saati aşıp  üç saata varan nasihatları içinde sahabe hayatından ve İslâm tarihinin altın sayfalarından aktardıkları  harika konuşmalarda, telkini hep SİYER  FELSEFESİ olmuştur. Yani Peygamber Efendimizin (S.A.S.) olayların çözümü konusundaki can alıcı nokta, meselelerin menatına ve illetine inme hususu… Tebuk’te olduğu gibi, “Bu dehşetli problemin çözümü için ne yapıyoruz? Ya Ebu Bekir, ya Ömer, ya Osman  ne teklif ediyorsun?..”  “-Malımın hepsini… Yarısını… Şu kadar deve yükü erzak, develerle beraber!..” cevapları gibi…
Eğer âlem-i İslam, hatta insanlığın büyük bir kesimi cehalet, fakirlik ve ihtilafın pençesinde kıvranıyorsa, bize yine Tebük’teki çözüm gibi bir davranış gerekir. Başka türlü bu kör düğüm çözülmez. Siyer felsefesi derken, Asr-ı Saadetteki olayların çözümünde kullanılan anahtarları iyi tesbit etmek ve hayata geçirmek…  Hatta bunu sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için düşünmek… Üstad Bediüzzaman’ın Kastamonu Lâhikasında işaret ettiği gibi, bu güzel hizmetle “Dağlar gibi taşları bulunan içinde İslâmiyetin de bulunduğu bir kaleyi –bin senedir sağından ve solundan aldığı darbelerle aşındırılmış bir kaleyi tamire çalışıyoruz.” Bu kale İNSANLIK  KALESİDİR…

Şimdi bu işin temsilcisine, “İşin bitti… Çekil artık… Bunu bir baskı ile değiştirmek gerekir” gibi cahilane sözler çok büyük saygısızlık ve maalesef  bu işi hiç bilmemektir. Bu iş, birkaç kafadarın bir araya gelip kurdukları bir dernek, bir siyasî parti değildir ki, tabanda oluşturulan bir tepki ve baskı ile yok edilsin. Zaten hükmünü tamamlamışsa, onun bunun can yakıcı, incitici tepkilerine gerek yok kendi kendine tükenip biter. Ama hasar tesbitinden sonra toparlanıp bilakis daha canlı ve daha şuurlu bir dip dalga ile güzellik sergilemeye  ve taptaze bir heyecanla  kendini göstermeye başlamışsa, bir ucundan tutup gelişmenin hızlanmasını sağlamak gerektir… Neler oluyor bilmiyorsan, herkese kapı açık, gelip sorar öğrenirsin… Yoksa hariçten gazel okurcasına farkına varmadan bir yıkımcı ve tahribatçı olmaktan ileri gidemezsiniz… Böyle bir gaflet ise dünyamızı ve âhiretimizi yıkan bir felâkettir…

[Safvet Senih] 12.12.2018 [Samanyolu Haber]

Bir ifrat örneği olarak Vaka-i Hayriyye [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı tarihinin ilginç olaylarından birisi de Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sürecinde yaşanmıştır.

II.Mahmut 1826’da ocağa son verdiği gibi Yeniçeriliğin bütün izlerini sildi. Ocakla ilişkilendirilen Bektaşilik tarikatını da yasaklayarak tekkelerinin birçoğunu yıktırdı.

Devirlerindeki her şeyi başarılı gören vakanüvis geleneği bu olayı “Vaka-i Hayriyye” (hayırlı olay) olarak adlandırdı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının Osmanlı tarihinde İstanbul’un fethinden sonraki en önemli hadise olduğu bile iddia edildi.

YENİÇERİ OCAĞI

Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu için kesin bir tarih vermek mümkün değildir. Ocağın kuruluşu Orhan Bey devrine kadar götürülse de genellikle I. Murat devrinde kurulduğu kabul edilmiştir.

Orhan Bey devrinde Türklerin görev yaptığı “Yaya ve Müsellem” adı verilen bir ordu kurulmuştu. Daha sonra yeni bir ordu kurulması gündeme geldi ve I. Murat’ın ilk yıllarında Kazasker Çandarlı Kara Halil ve Molla Rüstem’in teklifleriyle savaş esirlerinden oluşan “yeni çeri” kuruldu.

Yeniçeri Ocağı’nın insan kaynağı sonraları “devşirme yöntemi” ile karşılanmıştır. Devşirme yönteminin ilk defa Yıldırım Bayezid devrinde başladığı ve II. Murat devrinde kurumsal bir karakter kazandığı anlaşılmaktadır.

“Devşirme” usulü ile Hıristiyan çocuklar ailelerinden alınarak “Türk’e verme” denilen yöntemle Türk ailelerin yanına verilmekte ve “Türkleşip İslamlaştıktan sonra” Acemi Oğlanlar Ocağı’na alınmaktaydı. Sonraki aşamada da kabiliyetlerine göre yönlendirilmekte ve önemli bir bölümü “Yeniçeri” olmaktaydı.

YENİÇERİLERİN BEKTAŞİLİĞİ

Yeniçerilerle ilgili önemli tartışma konularından birisini de Bektaşi olup olmadıkları oluşturmuştur. Yeniçerilerin kuruluşunda Hacı Bektaş Veli’nin duasını aldıkları, adlarının da Hacı Bektaş tarafından verildiği iddia edilse de Hacı Bektaş’ın 1271’de vefat ettiği düşünülürse bunun doğru olma ihtimali yoktur.

Bu tür yaklaşımlarda Osmanlılarda her meslek erbabının kendisine bir “pir” kabul etmesinin etkili olduğu düşünülebilir. Osmanlı Devleti’nde terziler İdris Aleyhisselamı, kahveciler Hasan Şazeli’yi pir kabul etmişlerdi. Benzer şekilde Yeniçerilerin piri de Hacı Bektaş Veli’dir. Yeniçeriler arasında Bektaşiliğin kabul görmesinin ise sonraki dönemlerde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

Ocağın son dönemlerinde “Bektaşilik” o kadar öne çıkmıştır ki, Yeniçeri Ocağı’na “Bektaşi Ocağı”, Yeniçerilere de “tâife-i Bektaşiyye” denilmiştir. Bu dönemlerde ocağın 94. Cemaat Ortasında Bektaşi babalarından birisi “Hacı Bektaş Vekili” sıfatıyla oturmaktaydı.

Hıristiyan devşirmelere dayanan Yeniçeriler arasında Balkanların İslamlaşmasında da önemli bir rol oynayan Bektaşiliğin yayılması, bu tarikatın İslâmiyeti herkesin anlayabileceği şekilde bir Türkçe ile anlatmasıyla açıklanmaktadır.

Vefat eden babanın yerine gelen kişinin Yeniçeri Ocağı’nı ziyaret edip Sadrazam tarafından bir merasimle kabul edildikten sonra postuna oturması, Bektaşiliğin Yeniçeriler arasındaki etkisini göstermesi bakımından önemlidir. Bektaşi tarikatının Yeniçeri Ocağı’na bu ölçüde nüfuz etmesi, ocakla aynı akıbeti yaşamasına neden olmuştur.

İSYANLAR

Yeniçerilerin merkezdeki en büyük silahlı güç olmaları, Osmanlı siyasetinde etkili olmalarına yol açmıştır. Yeniçeriler çoğu zaman devlet adamları, ulema, hatta suhtelerle birlikte hareket ederek ve halkın desteğini de alarak taht değişikliklerinde önemli bir rol oynadılar.

Bazen de maaşlarının düşük akçe ile ödenmesi, ulufelerinin düşüklüğü ya da cülus bahşişlerinin gecikmesi nedeniyle “kazan kaldırarak” isyan ettiler. Fatih’in ilk hükümdarlığında 1444’de Edirne’de “Buçuktepe İsyanı” ile başlayan bu ayaklanmalar, ocak kaldırılana kadar devam etti.

Ocağı kaldırmayı düşündüğü için tahttan indirilen II. Osman (Genç)’ı “bin bir türlü eziyetle” öldürmeleri, ocak için kara bir leke oldu. Yine Lale devrini sona erdiren “Patrona Halil İsyanı” da ocağın itibar kaybetmesinde etkili oldu.

VAKA-İ HAYRİYYE

Birbirlerine “yoldaş” diye hitap eden Yeniçeriler büyük bir “grup dayanışması” ile hareket etmekteydiler. Sonradan başka mesleklerle de uğraşarak önemli bir ekonomik güç oldular. Bu arada “mafyavari” yöntemlerle halkın kendilerine düşman olmasına yol açtılar.

18.yüzyıldan itibaren Avrupaî tarz yenilikler yapmak isteyen Osmanlı padişahlarının karşısındaki en büyük “statükocu” güç Yeniçerilerdi. Özellikle III. Selim’in Avrupa tarzında bir ordu olarak Nizam-ı Cedit’i kurmasıyla bunu kendi varlıklarına karşı bir tehlike olarak gördüler. Bu nedenle Kabakçı Mustafa İsyanı ile III. Selim tahttan indirildi ve IV. Mustafa’nın kısa süren hükümdarlığından sonra II. Mahmut tahta çıktı.

III. Selim’in akıbetini gören II. Mahmut ocağa son verme zamanının geldiğine karar verdi. Osmanlı Devleti bu sırada 1821’de Mora’da çıkan Rum isyanını bastıramayınca Mısır’daki M. Ali Paşa’dan yardım istemiş ve Avrupaî tarzda bir ordu olan Mısır kuvvetleri, isyanı bastırmada başarılı olmuştu. II. Mahmut’un bu başarıdan etkilendiği anlaşılmaktadır.

II.Mahmut ocağı kaldırabilmek için önce ulemanın önde gelenlerine ve müderrislere payeler vererek onların desteğini aldı. Ayrıca şeyhülislamlık makamına kendisine yakın Kadızade Tahir Efendi’yi tayin etti.

Ocağın başına da Seyyid Mehmet Ağa’yı tayin ederek tasfiyeye girişti. Yeniçerilere karşı Boğazın iki yakasına da kuvvetler yerleştirdi.

II.Mahmut’un yeni bir askeri teşkilat olarak “Eşkinci” ocağını kurması ve talimlere başlanmasıyla, Yeniçeriler tuzağa düşerek 13 Haziran 1826’da son defa kazan kaldırdılar. Ancak bu kez İstanbul halkı ve medreseliler, mahalle imamlarının önderliğinde II. Mahmut’un yanında yer alarak Topkapı Sarayı’na yürüdüler.

Saray depolarındaki silahların dağıtılmasından sonra asilerin katline dair fetva verildi ve Sancak-ı şerif çıkarıldı. Asilerin teslim olmayı reddetmeleri üzerine Yeniçeri kışlaları topa tutuldu. Top ateşleriyle kışlalar cesetlerle dolmuş ve direniş kısa sürede kırılmıştı.

NE NAM KALDI NE NİŞAN

Bundan sonra yakalanan Yeniçeriler idam edildi. Yargılamalar topluca yapılıyor, mahkemeye çıkarılanlar doğrudan “suçlu” ilan edilip idam ediliyor ve cesetler denize atılıyordu.

“Vaka-i Hayriyye” denilen bu olayda öldürülen Yeniçeri sayısını tam olarak tespit etmek mümkün değildir. Dönemin resmi tarihçisi vakanüvis Esad Efendi 6.000 civarında Yeniçerinin katledildiğini belirtmektedir. Gerçek rakamın ise 3.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir.

II.Mahmut bundan sonra Yeniçeriliğin bütün izlerini silmeye yöneldi. Şehzadebaşı Camii karşısındaki Yeniçeri Kışlası yıktırılarak arsası Sultan Ahmet Camii vakfına devredildi. Olaylar sırasında tahrip olan kışlanın bulunduğu Etmeydanı’nın ismi “Ahmediye” olarak değiştirildi. Ardından Yeniçerilikle ilgili resmi defterlerin yakılması, hatta Yeniçerilere ait mezar taşlarının tahrip edilmesi gibi tuhaf şeyler yaşandı. İstanbul’dan kaçan yeniçeriler de takibattan kurtulamadılar.

II.Mahmut, yeniçerilerle irtibatlı olduğu görülen ırgat, kayıkçı ve hamalların çoğunu İstanbul’dan çıkararak sürgüne gönderdi. Tulumbacı Ocağı da İstanbul’da bir süre yangınlara müdahale edilememesi pahasına kaldırıldı.

Mehterhane’ye de son verilerek yerine Mızıka-i Hümayun kuruldu. Yeniçerilerin ve muhaliflerin buluşma yerleri olarak görülen kahvehaneler kapatıldığı gibi yeniçeri kıyafetlerinin giyilmesi de yasaklandı.

FATURA BEKTAŞİLERE

Ocağın kaldırılmasıyla birlikte suçlu ilan edilen bir kesim de Bektaşiler oldu. Bektaşilik yasaklanarak tekke ve zaviyelerine el konulması kararlaştırıldı.

Bu amaçla Osmanlı coğrafyasındaki bütün tekkeleri kapatmak için memurlar görevlendirildi. Bektaşi babalarının bazıları “Yeniçerileri kışkırtmakla” suçlanarak idam edildiği gibi büyük bir kısmı sürgüne gönderildi.

“Bektaşi” olarak bilinen kişiler de sürgünden kurtulamadılar. Bektaşilerin sürgün edildikleri yerlere bakıldığında Hadim, Birgi, Kayseri gibi Sünniliğin hâkim olduğu yerlerin seçildiği görülmektedir.

II.Mahmut çıkardığı bir fermanla da Anadolu’da bulunan birçok tekkenin yıktırılmasını emretti. Yıktırılan tekkelerden bazılarının isimleri Serkan Erduğan tarafından Osmanlı Arşivleri’nden tespit edilmiştir. Bunlar arasında Gönen’in Kale Köyündeki Ramazan Baba, yine Gönen’deki Hacı Menteş, Kirmastı’daki Kara Baba ve Kötürüm Baba gibi tekkeler bulunmaktadır.

Bazı tekkeler de başta Nakşibendiler olmak üzere Rıfai ve Kadiri gibi tarikatlara verildi. Hacıbektaş’taki tekkeye de Nakşibendi şeyhi tayin edildi. Bütün Bektaşi tekkelerinin mal ve mülklerine el konuldu. Tekkelerdeki kitaplar da yaktırıldı.

Bektaşiler ise faaliyetlerini “takiyye” ile devam ettirmek zorunda kaldılar. Buldukları bir başka çözüm de dağlık bir bölge olan Arnavutluk’a kaçmak oldu.

Bu süreçte tarikatın merkez postnişini Hamdullah Çelebi de idamla yargılanmış ve daha sonra Amasya’ya sürgüne gönderilmiştir. II. Mahmut’un ölümüne kadar “Bektaşi” sözü söylenemez hale gelmiş ve Bektaşiler ancak Abdülmecit devrinde yeniden açıktan faaliyetlere başlayabilmişlerdir.

SÖZ OLA!

Bu dönemde 15 Temmuz sonrasında şahit olduğumuz türden bir “ihbar” kampanyası da başladı. Birçok kişi muhaliflerini Bektaşilikle suçlayarak gözden düşürmeye çalıştı.

Bunların içinde en meşhurları dönemin Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi üyeleri oldu. Abdülkadir Bey, İsmail Ferruh Efendi ve eski vakanüvis Şanizade Mehmet Ataullah Efendi sürgüne gönderildi. A. Cevdet Paşa’nın dediği gibi “aslında bu kişilerin Bektaşilikle ilgileri yoktu”.

Şanizade Ataullah Efendi Tire’ye sürüldüyse de bir süre sonra Padişah tarafından affedildi. Ancak af tebligatını getiren kişi kendisine “itlakınıza (affınıza)” diyeceği yerde “itlafınıza (ölümünüze) demiş ve Şanizade kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir.

Bu yönleriyle Vaka-i Hayriyye, binlerce kişinin hayatını kaybettiği, “devletin” suçlu ve suçsuzu ayırt etmeden binlerce kişiyi idam ve sürgünle cezalandırdığı, Bektaşilerin mal ve mülklerine el koyduğu bir olay olarak tarihe geçti.

Kaynaklar: K. Beydilli, “Yeniçeri Ocağı”, C. 43, “Vaka-i Hayriyye”, C. 42, TDV İA; H. Sezer, “Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılmasının Taşradaki Yansımaları”, AÜ TAD, 1998, S. 30; T. Baykara, “Yeniçeri Ocağının Kaldırılması ve İlk Tatbikat”, EÜ TAD, S. 11; S. Erduğan, Bektaşi Tekkelerinin Kapatılması ve Hamdullah Efendi”, ABAD, 2018, S. 17.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 12.12.2018 [TR724]

Hepiniz tadacaksınız! [Naci Karadağ]

Patronun henüz bu kadar çıldırmadığı, muvazeneyi büsbütün yitirmediği zamanlardı. Suat Yıldırım Hoca hakkında yakalama veya tutuklama kararı verilmişti. Hizmet camiasını seven, Yıldırım’ı yakından tanıyan veya onlara yakın insanlardan şöyle bir tepki gelmişti:”70 yaşındaki din âlimi nasıl terörist olur?”

Kimse alınıp gücenmeyecekse söylemek isterim ki, bu mantık beni rahatsız etmişti ve hala da etmekte.

Doğru soru şu olmalıydı: “Suçu ne?”

Kitap yazmak mı?

Bankada hesap açmak mı?

Vaaz ve nasihatte bulunmak mı?

Üniversitede ders vermek mi?

Burs vermek mi?

Öğrencilere, fakirlere, kimsesizlere yardım eden hayır derneklerine bağışta bulunmak mı?

Ne?

İhtimal ki, bu sebeplerden dolayı düşük zeka seviyesindeki kötülere mahsus bir ilişkilendirmeyle kriminal bir şeylere dayandırmışlardır Suat Hoca’nın tutuklama gerekçesini…

Dünyanın en iptidai memleketinde bile kitap yazmak artık suç değil. En ilkel kabilelerde ve haydut devletlerde bile kimse konuşmalarından dolayı hapse atılmıyor, atılamıyor. Hele hele resmi olarak açılmış bankalarda hesabı bulunanların, devlet müfredatıyla ve bin türlü müfettiş denetimi altında hizmet veren okullara öğrenci yollamak, veli olmak, öğretmen olmak diye bir suç sanırım Kuzey Kore de bile yoktur!

Yanlış anlaşılmasın Suat Hoca’ya hürmetim büyük ve kendimden şüphelenirim ondan endişe etmem ve bir fenalık yapabileceğine dair aklımın ucuna dahi bir şey gelmez…

Fakat mevzu başka…

Daha 15 Temmuz filan olmadan Zaman gazetesine çökmek için bahane arıyordu iktidardakiler.

Sonunda PKK ile ilişkilendirerek helikopterler, tomalar eşliğinde bastılar zamanı. Gazetecilikten başka hiçbir işi olmayan, hele hele suçla, terörle uzaktan yakından ilgisi olmayan yüzlerce insanı gaz bombalarıyla toz duman ettikleri binadan yerlerde sürüyerek dışarı attılar.

Daha sonra çoğu hakkında tutuklama kararı çıkardılar!

Kılını kımıldatmadı kimse…

Savunanlar da “Suçları ne?” sorusuna cevap vermek yerine, “Tamam cemaatçiler ama..” şeklinde garip bir mantık yürütüyordu…

Son olarak Emin Çölaşan ve Necati Doğru ile ilgili aynı yöntem uygulanıyor.

Dengesini yitirmiş, kontrolü kaybetmiş ruhen problemli olduğu artık ayan beyan belli olan bir iktidarın iradeyi büsbütün cuntacı faşistlere bıraktığının aleni emaresi olan operasyonlarda insanların hala “Efendim falancanın cemaatle ne alakası var, dünyada en son cemaatçi olacak kişi bu zattır” türünden savunmaların başımıza gelen felaketleri ne kadar hak ettiğimizin bariz göstergesi.

Vay efendim Hikmet Çetinkaya mı FETÖcüymüş, cık cık cık! Bu ne saçmalık!

Vay efendim, Aydın Engin mi Apocuymuş breh breh breh! Bu ne akılsızlık!

Liste giderek uzuyor, daha da uzayacak.

Çölaşan ve Doğru eklendi son olarak..

Aynı mantık hatası devam ediyor. Açıkçası iktidarın işine geliyor bu mantık ile karşı çıkılması.

Suçun kişiselliği, suçlamanın saçmalığı filan kimsenin umurunda değil.

İktidarın Gülen cemaatiyle ilgili görsellerini koyup, “ama siz”li cümle kurarak savunma hattı oluşturulmaz.

Oluşturulsa da işe yaramaz.

Çünkü yaramadı, yaramayacaktır…

Ben size başka bir mantık sunayım o halde.

Şayet Nuriye Akman teröristse, Hikmet Çetinkaya Ladin’den bile tehlikeli bir terörist sayılabilir pekala!

Şayet Ali Bulaç terör örgütü üyesiyle Musa Kart örgütün dağ kadrosundan bile olabilir pek âlâ!

Eminim yukarıdaki zevatın hiçbir öyle değil elbette. Faşizan uygulamalara gösterilen tepkilerin mantık perişanlığını vülgarize etmeye çabalıyorum.

İlerleyelim…

Zaman ya da Cumhuriyet terör örgütü yayın organı ise, şu andaki havuz medyasının tamamı İŞİD merkezidir, yazarçizerleri en bağnaz canlı bombadan bile daha tehlikelidir. Özgür, bağımsız ve sadece gazetecilik yapan, herhangi bir istihbarat kurumunun payandalığını yapmayan yayın organlarına polislerle baskın yapıyorsanız, havuz binalarına tanklarla, tomalarla girip yerle bir etmeniz lazım. Zira emin olun orada dönen kirli, gizli saklı işlerin hiç biri tarih boyunca yayın yapmış tüm gazetelerin toplamından daha fazladır.

Çok mu abarttığımı düşünüyorsunuz?

Her şeyi yasal olan, belki ülkedeki güvenilir birkaç bankadan biri olan Bank Asya’da hesabı olanların suçlu olduğuna inanıyorsun da, Hikmet Çetinkaya’nın suçlu olduğuna mı inanmıyorsun?

Ya da 80 yaşında zar zor bastonla yürüyen Ayşe Nine’nin verdiği burstan dolayı terörist olduğuna inanıyorsun da Emin Çölaşan’ın ne eksiği var Ayşe Teyze’den?

Dünyanın hiçbir ülkesinde “şucu olmak, bucu olmak” diye bir suç yoktur.

Suç eylemle alakalıdır. Bir kişi suç içeren bir eylem yaparsa suçlanır ve mahkemeye çıkar. Savunma hakkı verilir, sonra adilce yargılanır ve vicdanların kontrolünde, yasalara dayanarak mahkum edilir ya da aklanır…

Özellikle seküler kesime bakıldığında cemaatin başına gelenleri hak ettiğini ve sıra kendilerine geldikçe “Ama bizim cemaatle ne alakamız var ya hu?” şeklinde şaşırdıklarını görmekteyiz.

Hatta şaşırmak hafif kalır, kimileri düpedüz apışıp kalmaktadır…

Şimdilerde en çok duyduğumuz şeyler şunlar:

Sizi tutuklamazsam, ben tutuklanırım. (Polis söylüyor bunu, utanarak hem de)

Eğer sizi mahkum etmezsem, ben mahkum olurum. (Hakim söylüyor bunu, kısık sesle)

Sizi savunursam. ben yanarım… (Avukat söylüyor bunu, telefonda)

Adaleti, kanunları, vicdanı kullanarak suçluyu tespit etmeyi bırakıp, şucu buculuğu suç olarak görürsek “şuç” diye bir şey icat etmiş oluruz.

Sonrası ise malum… Koca bir hapishane ve tımarhaneye dönen memleket.

Selahattin Demirtaş kendisi hakkında tutuklama kararı veren hakime kararın açıklanmasından hemen önce şunu demişti: “Siz de ben de biliyoruz ki, beni tutuklamak zorundasınız. Yoksa sizi önce uzaklaştırırlar, sonra tutuklarlar…”

Kanunların, prensiplerin, suçların tanımlanmadığı bir ülkede Emin Çölaşan en azılı terörist sayılabilir pekala.

Bakın şu mantık garabetinin şahikası Çölaşan’ın iddianamesinden:

“..ekil olarak FETÖ’ye karşı olmak, ağır şekilde eleştirmek, örgütle davalı ya da davacı olmanın hatta açıkça hakaret etmenin başlı başına FETÖ’yü desteklememek ya da esasta FETÖ’cü olmamak sonucunu doğurmayacağı…”

Başka sözüm yok…

[Naci Karadağ] 12.12.2018 [TR724]

Bankaya para yatırmak suç, çalmak serbest! [Mehmet Tahsin]

“Bank Asya’daki hesabım yüzünden 1 yıl 13 ay ceza aldım. Hukuk sistemimiz o kadar hızlı ki İstinaf Mahkemesi 9 günde cezamı onayladı. Bir hafta geçmedi 10 gün içinde teslim olmam gerektiği ile ilgili yazı evime geldi.

Önümüzdeki hafta içi gidip teslim olacağım. Bana bu cezayı verenlerden de bu cezayı almamı isteyenlerden de bu cezayı almamdan mutlu olanlardan da daha vatansever biriyim.

İhraç olduğum günden bu yana her platformda yaşanılan mağduriyetleri dile getirdim. Artık cezaevinde dualarımla KHK marifetiyle canı acımış herkese dua edeceğim. Hakkınızı helal edin.”

Evet sizin de anlayacağınız gibi KHK ile ihraç edilmiş bir öğretmenimizin sosyal medyada paylaştığı mesajlar bunlar. İmlasının düzgün olmasından iyi bir öğretmen olduğunu anlıyoruz.

Twitter’da gece gündüz yorulmadan mesajlar atarak biz takipçilerini aydınlatırken, (!) her tweette ortalama 7 tane imla hatası yapan ‘anayasa profesörü’nü görünce bu öğretmenimizin kıymetini bir kez daha anladım.

Geçen ay haberlerde okudunuz. 26 Temmuz 2016’da gözaltına alınıp akabinde tutuklanan eski İstanbul valisi Hüseyin Avni Mutlu, 10 Şubat 2018’de 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılarak kararla birlikte tahliye edilmişti. Geçtiğimiz ay istinaf mahkemesi Vali Mutlu’nun cezasını onayınca, öncesinde yaklaşık 1 yıl 6 ay 15 gün tutuklu kalmasına rağmen tekrar cezaevine girmekten kurtulamadı.

Benzer durum sanatçı Atilla Taş için de söz konusu. 31 Ağustos 2016’da gözaltına alınıp tutuklanan sanatçı, 420 gün cezaevinde kaldıktan sonra yargılandığı İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Geçtiğimiz Mart ayında karar duruşmasına çıkan Atilla Taş, 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Aynı mahkeme, 421 gün tutuklu kaldıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere tahliye ettiği gazeteci Murat Aksoy’a da 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi. İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı geçen ay istinafta onanınca Atilla Taş ve Murat Aksoy tekrar cezaevine girdi.

3 YIL 1 AY 15 GÜN CEZA ALAN BİRİ NE KADAR HAPİS YATAR?

İnfaz yasasına göre terör suçlamasıyla ceza alan biriyle adi suçlardan ceza alanların hapiste kalma süreleri farklı. Uygulamada adi suçtan ceza alan biri aldığın cezanın 2/3’ünü, terör suçundan ceza alanlar 3/4’ünü çekiyor. Cezaevinde kaldığı süre boyunca disiplin suçu işlemeyen bir hükümlü, bu sürenin sonunda denetimli serbestlikten yararlanarak tahliye ediliyor. Bu haliyle bile, Terör Örgütüne yardım etmek suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası alan bir hükümlünün cezaevinde geçireceği süre 1 yıl 4 ay 5 gündür. Bu yüzden hem Vali Mutlu veya gazeteci Murat Aksoy, bu sürenin üzerinde hapis yattıkları için devletten alacaklı durumdalar.

CEZA HUKUKÇULARI NE DİYOR?

Yürürlükteki ceza kanununu kaleme alanlardan biri olan Prof. Dr. İzzet Özgenç’e göre bu uygulama yanlış. İzzet Hoca geçtiğimiz günlerde Atilla Taş’ın tekrar cezaevine girmesi üzerine sosyal medya hesabından konuyla ilgili şunları yazdı:

“Terör örgütünün propagandası suçundan dolayı hükmolunan cezanın 3/4’ünün infaz kurumunda çekilmesine ilişkin uygulama, hukuki dayanaktan yoksundur.”

“İnfaz Kanununda, örgüt üyeliğinden mahkûmiyet haline özgü olarak koşullu salıverilme için infaz kurumunda çekilmesi gereken süre bakımından bir hükme yer verilmemiştir (m. 107, f. 4). Bu, bilinçli bir tercihtir. Uygulamada karşılaşılan tereddütler karşısında, İnfaz Kanununun söz konusu düzenlemesini kaleme alan bir akademisyen olarak bu açıklamayı kamuyla paylaşmayı kendim için bir görev addetmiş bulunmaktayım”.

Özgenç’e göre, Atilla Taş, Vali Mutlu ve benzerleri, ceza miktarının 2/3’ünü yatması gerekirken, 3/4’ü üzerinden hesap yapılıp, kanuna aykırı olarak tekrar hapiste tutuluyorlar.

OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar ve “Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” değişikliğiyle 4 yıl ve altında hapis cezası alan adi suçlulara tahliye yolu açıldı. 2016 yılı Ağustos ayı içinde 30 binden fazla adi suçlu bu şekilde tahliye edilmiş oldu.

Cezaevlerinde yer açmak için çıkarılan bu yönetmeliğe göre, 4 yıl hapis cezası alan hükümlüler, açık cezaevinde imza attıktan sonra doğrudan tahliye olabilecek.

Şimdi bunları okuduğunuz zaman en başta Bankasya’ya para yatırdığı için 2 yıl 1 ay hapis cezası alan ve cezaevine konulmak istenen öğretmene şunu diyebilir miyiz?

Ah be hocam!.. O bankaya para yatırmak yerine, gidip birinin parasını çalsaydın, hırsızlıktan alacağın ceza ile 1 gün dahi hapis yatmazdın!..

SON SÖZÜMÜZ HÂKİM VE SAVCILARA...

İnfaz hukukunun uygulanması sırasında yapılan hatalar yüzünden, geçmişte hâkim ve savcıların görevi ihmal veya kötüye kullanma suçlarından hapis cezalarına mahkûm oldukları tüm hukukçuların bildiği bir gerçektir.

Dolayısıyla, hiçbir yasal gerekçe olmaksızın, yaklaşık 5 bin hâkim ve savcının bir gecede meslekten atıldığı bir ülkede, infaz yasasını yanlış yorumlayarak kişileri haksız yere hürriyetinden yoksun bırakırlarsa, ileride başlarının ağrıması muhtemel.

Merak eden varsa Hitler Almanya’sında yargıçlık yapıp daha sonra Nürnberg Mahkemelerinde yargılananların hazin akıbetlerini belgesellerden veya tarihi vesikalardan öğrenebilir.

[Mehmet Tahsin] 12.12.2018 [TR724]

Neden şeffaflık? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Şeffaflık, saydamlık, hesapverebilirlik, gün ışığında yönetim  gibi kavramlar demokrasiyle, demokratik işleyişle ilgilidir. Halkın ve yöneticilerin demokrasiyi hazmettiği, anladığı toplumlarda görülür. Demokratik anlayışın olmadığı ortamlarda şeffaflık, hesap verebilirlik olmaz. Otoriter yönetimlere hesap sorulmaz; aksine yönetim hesap sorar. Şefaflık olmaz; onlar neyi ne kadar istiyorsa o kadar gösterir.

Şeffaflık özünde kamusal bir konudur. Daha ziyade devletin, kamu yönetiminin işleyişiyle ilgilidir. Ancak şeffaflık paydaşların/destekçilerin bağış ve destek verdiği STK’lar için çok daha hayatidir.

Dünyada şeffaflık talepleri genelde büyük skandalların, istismarların ardından yükselmiş ve güçlü taleplere dönüşmüştür. ABD’de 1970’lerde patlayan Watergate Skandalı sonrası infial oluşmuş ve Kongre gizliliğe, devlet sırrına dayalı istismarları önlemeye yönelik “Gün Işığında Yönetim Yasası” (The Government in the Sunshine Act) çıkarmıştır.

Gün ışığında yönetim üç temel unsuru barındırmaktadır:

Karar alma süreçlerinin önceden belli olan usul ve esaslara göre yürütülmesi
İdare dışındakilerin yönetimin elinde bulunan ve gizliliği olmayan bilgi ve belgelere kolayca ulaşabilmesi, yani “bilgi edinme özgürlüğü”
Vatandaşın katılımını kolaylaştıracak şekilde idarenin “aleni”, yani açık olması.
Yolsuzluk, yozlaşma, güç istismarı konularıyla başı çok ağrıyan İspanya 1978 yılında Anayasasına şeffaflık ilkesini koymuştur. Aynı yıllarda Fransa “Bilgi İşlem, dosyalar ve Özgürlükler Kanunu” çıkararak yönetimde açıklık ve şeffaflığı sağlamaya çalışmıştır. SSCB eski Genel Sekreteri M. Gorbacev kapalılıktan, verimsizlikten çalışmaz hale gelmiş rejimi “Glasnost” ve “Prestorika”, (Açıklık ve Yeniden Yapılanma) başlığında reform çalışmalarıyla kurtarmaya çalışmıştır.  Ancak kapalı yönetimden kaynaklanan hantallık, verimsizlik, yozlaşmalar sistemin sonunu getirmiştir. 1993 yılında Berlin’de Kurulan Transparency International, şeffaflığın olmadığı durumlarda ortaya çıkabilecek kötü yönetim ve yolsuzlukların boyutuna ilişkin düzenli raporlar yayınlamaktadır.

Şeffaflık ve açıklık AB’nin temel ilkelerindendir

Birlik, şeffaflık ve açıklık uygulamalarını yeni üye olacak ülkeler için zorunluluk haline getirmiştir. Kopenhag ve Madrid Kriterlerini nasıl pratiğe geçirilebileceğini ortaya koymak için 1999 yılında kabul edilen 27 nolu SIGMA Raporunda “Avrupa İdari Alanı” için dört temel ilke açıklamıştır. Bunlar; hukuk güvenliği, açıklık ve şeffaflık; hesap verebilirlik; etkinlik ve etkililiktir. AB’nin 2002 yılında hazırladığı, “White Paper”da şeffaflık ağırlığını korurken, bu kavramla irtibatlı iyi yönetişim, hesap verebilirlik, katılım, merkezi ve yerel yönetim katmanları arasındaki çalışma uyumu, yerindenlik (subsidiarity) ve etkinlik gibi altı önemli ilke daha sayılmıştır.

İngilizcede ki “openness” açıklık; “transparency” şeffaflık kelimelerinin yerine kullanılmaktadır. Ama Türkçede    “aleniyyet”, “sarâhat”, ”fesahat”, “fasihlik”,“vuzuh”, “duruluk” gibi kavramlar  da bulunmaktadır. Yönetim açısından açıklık ve şeffaflık, halkın yönetim tarafından yürütülen iş ve işlemlerden haberdar olmasıdır. Gerekli bilgi ve belgelere ulaşabilmesi, yönetime katılması, yapılanları denetleyebilmesi veya hesap sorabilmesidir. Şeffalık demokratik, temiz ve dürüst yönetim anlayışını ifade etmektedir.

Demokratik ülkeler ve yapılar şeffaf ve açık olmanın gereği yaptıklarını ve hedeflerini düzenli, anlaşılabilir, tutarlı ve güvenilir bir biçimde paylaşırlar. Kamu hizmeti sunan yapılar şeffaf ve açık oldukları ölçüde yönetenle yönetilenler arasında ki güven artacaktır

Avrupa Kamu Yönetimi İlkelerinin yer aldığı SIGMA raporlarına göre açıklık ve şeffaflığın iki temel amacı vardır:

Kötü yönetim ve yolsuzluk riskinin azaltılması yoluyla kamu yararının korunması
İdari kararların dayanaklarını kamuya açıklayarak bu kararlardan zarar görenlerin haklarını aramalarına firsat verilmesi.

Şeffaflık devleti ve kamusal faaliyet gösteren yapıları hesap vermeye zorlayan en önemli mekanizmadır. Çünkü şeffaflık kamuoyuna objektif, açık ve güvenilir bilgilerin sunulmasını gerektiri.

Şeffaflığın zıddı gizlilik ve kapalılıktır

Bilgi, belge ve verilerin açıklanmaması veya eksik, yanlış açıklanmasıdır. Yönetimlerin dıştan gelen etkilere, taleplere duyarsız kalmasıdır. “Gizlilik”, “devlet sırrı” gibi kavramlar kamu güvenliği, kişisel verilerin korunması gibi nedenler yanında istismar, ihmal ve acizliği örtmek için kullanılmaktadır. Gizliliği savunanların büyük çoğunluğu bu haklı nedenleri kılıf yaparak, kötü yönetim gelenek ve uygulamalarını meşrulaştırma eğiliminde olmaktadırlar. Gizlilik, yönetimleri halk nazarında güçlü kılmaktadır. Gizlilik ve kapalılık keyfilik, katı kuralcılık, nepotizm, yolsuzluk, gibi kötü yönetim geleneklerinin ortaya çıkmasını önlenmekte, denetimden kaçma eğilimini güçlendirmektedir. Gizliliğin makul ve meşru nedeni olarak gösterilen “devlet sırrı” kamu düzen ve güvenliği sağlamaktan ziyade başka amaçlar için istismar edilmektedir. Sınırları ve niteliği belli olmayan “devlet sırrı”, “gizlilik”, “tedbir” gibi kavramlar şeffaflık, açıklık ve hesapverebilirlikten kaçmanın  kılıfı olmaktadır. Sınırları belli olmayan sır kavramı vatandaşı devlet karşısında zayıf duruma düşürmekte, hukuk dışı uygulamalara zemin hazırlamaktadır.

İSLAMDA ŞEFFAFLIK

Hadis-i Şerif, “töhmet alanlarından uzak durum” diyor. İslami kaynaklar zandan kaçınmanın yanında “suizanna sebep olacak tavır ve davranışlara girmeyin” diyor. Asrı Saadette ve Hulefa-i Raşidin döneminde çarpıcı şeffaflık, hesapverebilirlik örnekleri vardır. Hazreti Peygamberin (SAV) karşılaştığı arkadaşları suizan etesin diye eşinin peçesini açıp “bakın eşim” demesi şeffaflıktır.  Hz. Ebu Bekir’in (RA) kendisine takdir edilen maaşı bir kap içinde ve hesabını yaparak Hz. Ömer’e iade etmesi şefaflık ve hesap verebilirliktir. Hz. Ömer’in hutbede bir gömleğin hesabını vermesi şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Hz. Ali’nin imkansızlıktan yaz kış aynı gömleği giymesi, Hz. Fatıma validemiz hizmetçi isteyince: “Ashabı Suffa’nın ihtiyaçlarını göremiyorken sana bunu yapamam” demesi şeffaflık, hesap verebilirlik, umumun hakkını öncelemektir. Bediüzzamanın bir kavanoz balın, yediği yumurtaların, bir sakonun (kazak) hesabını vermesi ve bunların lahikalarda yayınlanması şefaflıktır. Ama bugün maalesef Şeffaflık Örgütü’nün sıralamasında son 7 ülkenin tamamı Müslüman ülkelerdir.

Şeffaflık bireye, aileye ait mahremiyetle ilgilenmez. Şeffaflık ve hesap verebilirlik kamu görevleribe ve bu görevleri yapan kişilere odaklanır. Kamusal kararlar alanlarla, kamu kaynaklarını kullananlarla   ilgilidir. Şeffaflık, hesap verebilirlik kul hakkını gözetmektir. Zanlara sebep olmayacak şekilde açık, sorumlu davranmaktır.

ŞEFFAFLIK: iş ve işlemlerde süreçlerin, yöntemlerin önceden belirlenmiş olması, neyin kimler tarafından, nasıl yapılacağının bilinmesidir. Hata olduğunda sorumlunun kim olduğunun cezasının ne olduğunun bilinmesidir. Şeffaflık konusunda 3 temel parametre vardır. Bunlar para, personel ve kararlardır. Personel alımı, değişimi, ataması kim tarafından, nasıl yapıldığı, personelin görev ve sorumluluk tanımları şeffaflık gereğidir. Mali kaynakların nereden, nasıl geldiği, kimler tarafından, nasıl harcandığı, nasıl denetlendiği şeffaflığın konularıdır. Kararların nasıl, kimler tarafından alındığı, karar alma süreçlerinin nasıl işlediği, kararların sonuçlarından kimlerin nasıl sorumlu olduğu şeffaflığın gereğidir. Para, personel ve kararlara bakarak yapıların ne kadar şeffaf, demokratik, hesap verebilir olduğunu görebiliriz.

Neden Şeffaflık?

Yozlaşma ve yolsuluklardan kurtulabilmek için!

Gücün insanları bozmaması, yetkilerin istismar edilememesi için!

Kul hakkını korumak için!

Art niyetlilerin kirli, karanlık, manüplatif işler yapamaması için!

Servislerin ve art niyetli yapıların oyununa gelmemek için!

Suizan kapılarını kapatıp güvene dayalı bir kardeşlik, arkadaşlık kurabilmek için şeffaflık!

Stratejik bazı alanları ele geçirip yığınla insanı kirli ilişkiler, hukuk dışı işler içinde gösterenlere tedbir alabilmek için şeffaflık!

Zamanla içerde oluşan ödemleri, cerahatleri fark edip bunları tedavi edebilmek için şeffaflık!

Spekülasyonlara dayalı abartılı başarı hikayelerinden, yanlış yönlendirmelerden, isabetsiz tercihlerden kurtulup yerinde tespitler yapıp sağlıklı verilere ulaşabilmek için!

Şeffaflık, hesap verebilirlik, yönetişim, katılımcılık gibi kavramlar demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Şeffaf yapılar işleyişler kurmadan ne hesap verebilirliği sağlayabilir, ne de katılımcılığı ve yönetişimi temin edebiliriz. Hiçbir yönetimde yöneticiler şeffaf olmak, hesap verilebilir yönetimler kurmak için çaba sarfetmez. Aksine bu yolları kapama, tıkama eğilimindedirler. Hak sahipleri, vatandaşlar, paydaşlar haklarını arayıp bu yolları zorlamazlarsa şeffaf, hesap verebilir, katılımcı yönetimler kurulamaz.

Açıklık ve şeffaflık, yozlaşma ve yolsuzlukları önlemeye yardımcı olur. Hastalıklı anlayış ve uygulamaların uzun süre etkin olmasına fırsat vermez.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 12.12.2018 [TR724]

Türkiye Kariyer Sıfırlama Süper Ligi! [Hasan Cücük]

Sezona Phillip Cocu ile başlayan Fenerbahçe, facia sonuçlardan sonra Hollandalı teknik adamla yollarını ayırdı. Cocu gitti ama yerine kimse henüz gelmedi. Takım Cocu’nun yardımcısı Erwin Koeman’a emanet edildi. Önce geçici olarak görev tevdi edildi, sonra gelen bir kaç iyi sonuçtan sonra sezon sonuna kadar görev süresi devam edilecek dendi. Ancak son Akhisarspor faciası sonrası Koeman’ın da bileti kesilecek gözüküyor. Fenerbahçe harıl harıl yeni teknik adam arıyor. Yerli ve yabancı bir çok isim zikrediliyor. Süper Ligimiz ünlü hocaların adeta kariyerlerini sıfırlayıp gittiği yer oluyor. Cocu son örnek olmayacak.

Önce Fenerbahçe’den başlayalım.

Phillip Cocu, futbolculuk kariyeri başarılarla doluydu. 2013-18 arasında çalıştırdığı PSV ile tarihe başarılar imza attı. Kulübün tarihine geçecek başarılara imza atan Cocu; 3 Eredivisie, 1 Hollanda Kupası ve 2 Hollanda Süper Kupası sevinci yaşadı. Pırlanta gibi bir kariyerle Fenerbahçe’ye gelen Cocu, daha sezonun ilk devresi tamamlanmadan görevden alındı. Ligimizin olmazsa olmaz takımını küme düşme hattında bıraktı. PSV’de 5 yıllık kariyerini Fenerbahçe’de 5 ayda sıfırladı.

Luis Aragones adını her ne kadar Euro 2008’de duysakta, geçmişi oldukça parlak bir isimdi. Atletico Madrid en başarılı dönemlerinden birini Aragones’le yaşamıştı.  Atletico Madrid, Aragones’le 1 La Liga, 3 Kral Kupası, 1 Kıtalararası Kupa, 1 İspanya Süper Kupası’nı müzesine götürmüştü. Başarısını İspanya’yı 44 yıl aradan sonra Euro 2008’te Avrupa’nın bir numarası yaparak taçlandıran Aragones, kariyerinin son demlerinde geldiği Fenerbahçe’de hüsran üstüne hüsran yaşadı. Euro 2008 apoletiyle gelip, sezon sonunda hayal kırıklığı olarak ülkesine döndü.

Vicente Del Bosque, 1999-2003 arasında görev yaptığı Real Madrid’de adeta tarih yazmıştı. Her geçen gün dibe doğru giden Rea Madrid’i yeniden zirveye taşıyan isim olan Del Bosque, La Liga’yı, Şampiyonlar Ligi’ni ve UEFA Süper Kupası’nı 2’şer kez kazanma başarısı göstermişti. 2004-05 sezonunda Beşiktaş’ın  başına geçen ve yalnızca 7 ay görevinde kalabilen Del Bosque, takımdan kovulmuştu Del Bosque’nin Beşiktaş döneminden hafızalarda kalan kazandığı 8 milyon euro tazminat oldu. Beşiktaş’ta yaşadığı hüsran sonucu 3,5 yıl hiçbir takımda görev yapmayan Del Bosque, Aragones sonrası İspanya milli takımının başına geçip 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’i  kazanmayı başarmıştı.

Bernd Schuster, 2007-08’de bir sezon çalıştırdığı Real Madrid ile La Liga ve Süper Kupa sevinci yaşamış bir isimdi. Real Madrid sonrası 2 yıl boşta gezdikten sonra 2010’da Bernd Schuster, Beşiktaş’ın başına geçti ama bir türlü beklenilen sonuçları alamadı. Alman teknik adam, ligin bitimine 9 hafta kala istifasını sundu ve siyah beyazlılardan ayrıldı. Sonrasında ise bir türlü teknik adamlıkta dikiş tutturamadı. 2013-14’de Malaga’yı çalıştırdıktan sonra 4 yıl kimse kapısını çalmadı. 2018’de Çin ligine gidip Dalian Yifang’ı çalıştırmaya başladı.

Hollanda futbolunun efsaneleri arasında yer alan Frank Rijkaard, 2003-08 arasında alıştırdığı Barcelona’da önemli başarılara imza atmıştı. BarcelonA’yı iki kez La Liga’nın zirvesine çıkaran Rijkaard, başarısını Avrupa’ya taşıyıp bir kezde Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı. Barcelona kariyeriyle Galatasaray’a gelen Rijkaard için Türkiye dönemi hüsranla geçti. Bir tek başarıya bile imza atamadı. Galatasaray’dan gözden düşmüş biri olarak ayrılan Rijkaard, 2011-13 arasında Suudi Arabistan milli takımını çalıştırdıktan sonra 6 yıldır boşta beklemeye devam ediyor.

Cesare Prandelli, 2010-14 arasında İtalya milli takımında önemli başarılara imza atmıştı. Özellikle Euro 2012’de İtalya’yı finale taşımıştı. 2014’te yolu Galatasaray’a düşerken, beklentiler yüksekti. Sonuç tam bir fiyasko oldu. Sarı-kırmızılı günleri sadece 16 hafta sürdü. Galatasaray sonrası 2 yıl boşta kalan Prandelli, Valencia ve Al- Nasr kulüplerinde de dikiş tutturamadı. Şu sıralar Serie A’nın sıradan takımlarında Genoa’yı çalıştırıyor.

Roberto Mancini, Galatasaray’a gelmeden önce İnter’i 3 kez Serie A şampiyonu, Manchester City’yi ise bir kez İngiltere Premier Lig şampiyonu yapmış bir isimdi. 2013- 14 sezonunun 7. haftasında Fatih Terim Galatasaray’dan ayrıldıktan sonra takımın başına geçen Mancini, büyüleyici kariyerine Galatasaray’dayken bir sayfa daha eklemeyi başaramadı. Ocak transfer döneminde aldırdığı oyunculardan verim alamayınca yönetimin gözünden düşen İtalyan teknik adam sezon sonunda Türkiye Kupası’nın kazanılmasında yardımcı olsa da yeni sezonda görevinden alınmıştı. Galatasaray sonrasi İnter ve Zenit Petersburg’u çalıştıran Mancini, bu kulüplerde hiçbir başarıya imza atamadı. Mancini 2018’de İtalya milli takımını çalıştırmaya başladı.

[Hasan Cücük] 12.12.2018 [Tr724]

"FETÖ" icat olundu, mertlik bozuldu, hukuk öldü! [Erhan Başyurt]

Köroğlu destanında geçen darbı mesel bir söz vardır; ‘’Tüfek icat olundu, mertlik öldü’’ diye…

El hak zamanı için doğrudur.

***

Bugün bu sözü ‘’FETÖ uyduruldu, mertlik bozuldu, hukuk öldü’’ şeklinde uyarlayabiliriz.

Tek bir şiddet eylemi olmayan 650 bin kişiye ‘silahlı terör örgütü’ soruşturması yürütülen, hamile kadınların, yatalak yaşlıların, bebekli annelerin hapis cezasına çarptırıldığı bir ülke haline geldik. Kimse sesini çıkarmadı…

***

FETÖ uyduruldu, ‘hukuk teferruat’ haline geldi.

En temel evrensel hukuk kuralı,’’İşlendiği dönemde yasal olan bir eylem sonradan suç ilan edilemez’’ ayaklar altında çiğnendi.

Bank Asya’da hesap açmak, çocuğunu özel okula göndermek, gazete abonesi olmak, insani yardım vakfına bağış yapmak, Digiturk aboneliğini bırakmak bile suç ilan edildi. Kimse sesini çıkarmadı…

***

Yetmedi ‘’Cemaat’e iltisakı ispat edilemedi ama kripto (gizli) yapı üyesi olduğu için’’ dendi, insanlar hapse konuldu kimse sesini çıkarmadı…

***

Cumhuriyet yazarları, hayatı boyunca Cemaat düşmanlığı yapmış bir yazar, FETÖ ile suçlandı.

Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni, CHP’nin milletvekilleri ‘FETÖ’den tutuklandı. Kimse sesini çıkarmadı…

***

Darbeye engellemeye çalışan subaylar, Cumhurbaşkanı’nı Marmaris’ten uçuran pilot, TSK’daki generallerin yarısı FETÖ’den tutuklandı. Kimse sesini çıkarmadı…

***

Akademisyenler barış istedikleri için düşman ilan edildi, ihraç edildi. On binlerce kamu çalışanı ‘FETÖ’ fişlemesiyle işinden kovuldu, açlığa mahkum edildi. Kimse sesini çıkarmadı…

***

200 medya kuruluşu, 2 bin vakıf, bin özel okul bir gecede kapatıldı, bini aşkın özel firmanın mallarına el konuldu. Kimse sesini çıkardı…

***

Şimdi aralarında Emin Çölaşan’ın da olduğu Sözcü gazetesi yazarlarına dava açıldı.

Savcı; ‘’FETÖ’ye karşı olmak, ağır şekilde eleştirmek, örgütle davalı ya da davacı olmanın hatta açıkça hakaret etmenin başlı başına FETÖ’yü desteklememek ya da esasta FETÖ’cü olmamak sonucunu doğurmayacağı…’’ diyor…

Savcı, Sözcü yazarlarının yazdıklarının ve yayınlarının ‘’örgütün amaçlarına ulaşmaya yönelik algı çalışmalarını güçlendirdiğini’’ ifade ediyor… 15 yıl hapis istiyor…

***

Haklı olarak herkes tepkili… Bir kere ceza hukukumuzda ‘algı çalışması yapmak’ diye bir suç yok’

Ancak Hidayet Karaca bir dizi senaryosunda geçen bir kelime nedeniyle, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak ‘subliminal mesaj vermek’ suçlamasıyla ağır cezalara çarptırıldığında, hukuk ayaklar altında paspas edildiğinde kimse ses çıkarmadı…

Gültekin Avcı, sadece 6 köşe yazısı gerekçe gösterilerek tutuklandığında, Bugün Gazetesi’nde ‘’Gazeteci avı başladı’’ diye manşet atmıştık… Maalesef öyle de oldu…

***

Medya çalışanları bir araya gelip ortak tepki gösteremediği ve halk ‘FETÖ’ yalanlarını satın aldığı bugün bu noktaya gelindi…

Maalesef laik ve Kemalist kesimler de (Kimisi AK Parti bu çatışmadan zayıflar ve düşer, kimisi de dindar düşmanlığı nedeniyle…), AK Parti gibi bu yalanı satın aldı.

***

Şimdi, seyirci kaldıkları ya da destek oldukları zulmün ateşi kendilerini de yakıyor.

O zaman da söyledik şimdi de söylüyoruz; İktidar, FETÖ bahanesiyle tüm muhaliflerini yok ediyor ve karşı devrim sürecini tamamlıyor…Uyanın!

***

Evet, FETÖ icat olundu, mertlik bozuldu, hukuk öldü!

***

ÖNEMLİ NOT:

Cemaat içerisinde suç işleyen veya suça iştirak edenler varsa, tabii ki soruşturulmalı ve yargılanmalıdır. Ancak suçun şahsiliği ilkesine, hukuk önünde eşitlik ilkesine, adil yargılanma ve savunma hakkına saygı gösterilerek… Bu yazıda, karşı çıkılan husus ‘silahlı bir terör örgütü’ suçlamasının uydurulması ve yüz binlerce masum insanın nefret ve ayrımcılık söylemleri eşliğinde, kolektif cezalandırma ile bir soykırımına ve insanlık suçu muamelelere maruz kalmasıdır…

[Erhan Başyurt] 12.12.2018 [Tr724]

Türkiye’ye kim inanır? [Adem Yavuz Arslan]

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün “Hiçbir ülke, FETÖ’yü terör örgütü kabul edip iade talebimizi olumlu karşılamadı” açıklamasını görmüşsünüzdür.

Bakan Gül bu durumdan şikayet ediyor ve farkında olmasa da büyük bir itirafta bulunuyor.

Zira tam 5 yıldır devletin ‘tüm imkanlarını’ kullanan, 15 Temmuz sonrası mafya vari yöntemleri de devreye sokan Erdoğan rejimi gelinen noktada medeni hiç bir ülkeyi ikna edemedi.

Demokrasinin, hukukun ve özgür medyanın olduğu hiçbir ülke Türkiye’nin iddialarını inandırıcı bulmadı.

Peki AKP rejiminin iddialarını inandırıcı bulmayan, iade taleplerine ‘hayır’ diyen ABD ve Avrupa ülkeleri Gülen Cemaati’ni çok mu seviyor?

Hiç sanmıyorum.

Amerikan medyasına yansıdığı için artık sır değil. Başkan Trump ve Beyaz Saray ekibi ‘Gülen’i nasıl gönderebiliriz?’ üzerine ciddi ciddi çalışmış.

Trump’ın ilk ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn ile AKP’li bakanlar Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve işadamı Ekim Alptekin’in Fethullah Gülen’i kaçırmak için yaptığı toplantılar artık yargının konusu.

Her ne kadar rezalet ortaya çıkınca Flynn istifa etti ama Flynn’inin bu görüşmeleri Trump’tan habersiz yapmamıştır.

ABD ve Avrupa ülkelerinin Cemaat’e yönelik tutumuna, görüşlerine dair bir diğer karine de Türkiye’de süren zulümler. Söz konusu ülkeler kendi vatandaşları ya da ‘Cemaatten olmayan’ gazeteci, yazar, akademisyenler için ortalığı ayağa kaldırdı.

Oysa ki Cemaatle iltisaklı gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler sahipsiz. Zulmün haddi hesabı yok ama kimse onlar için Erdoğan’ın başını şişirmiyor.

Örnekleri uzatmak mümkün.

Yani Erdoğan ve Havuz medyasının iddia ettiği gibi Cemaatin arkasında ABD ve Avrupa ülkeleri yok.

ERDOĞAN’IN HİKAYESİNİ NEDEN SATIN ALMIYORLAR?

Yaşanan durumun izahı iki boyutlu.

Birincisi bu ülkelerde hukuk işliyor. Eğer o ülkelerin yasalarına aykırı bir işleminiz yoksa güvence altındasınız. Üstelik bu ülkelerde yargı siyasetin köpeği değil. Erdoğan’ın ‘yargıda yapalım şeyini’ sözüyle ete kemiğe bürünen ‘Saray yargısı’ da yok.

İkincisi ise Türkiye’nin bizatihi kendisi. Eğer Erdoğan adına bir ‘başarısızlık’ varsa faili bizatihi AKP yönetimidir.

Çünkü, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından bu yana tüm dünyaya ‘Cemaat terör örgütüdür’ diyen AKP,elle tutulur somut hiç bir delil sunamadı.

Aynı durum 15 Temmuz darbe girişimi için de geçerli.

Nitekim ABD ısrarla ‘bana 15 Temmuz darbe girişimi ile Gülen’in ilgisini somut verilerle ortaya koyun’ diyor.

Peki Türkiye ne yapıyor?

Havuz’un deli saçması haberlerini -bir kısmını tercüme bile etmeden- ABD’ye yolluyor. Sonra da ‘biz tüm delilleri verdik, ama ABD Gülen’i vermiyor’ diye miting meydanlarında oy devşiriyor.

Bu çelişki yani elle tutulur somut hiç bir delil sunulmamasının hatırlatılması üzerine de (Binali Yıldırım’ın CNN’de katıldığı programda ‘biz size 11 Eylül’e dair delil sorduk mu?’ demesi gibi) ‘biz müttefik değil miyiz? Biz ne diyorsak odur, ne delili soruyorsunuz?’ diyorlar.

AKP’NİN YALANCI ÇOBAN SENDROMU

Bir diğer önemli nokta ise AKP kurmaylarının kolaylıkla yalan söylemesi. Türkiye içinde başka, yurt dışında başka konuşmaları.

Üstelik bu politika sadece siyasilerle sınırlı değil.

Havuz medyası da aynı taktiği uyguluyor. Sabah Gazetesi Türkiye’de ‘Gülen CIA ajanı’ gibi başlıklar atarken grubun İngilizce yayını Daily Sabah ‘Gülen El Kaide’den bile tehlikeli radikal İslamcı’ diyor.

Türkiye’de ‘Gülen’in arkasında ABD var, 15 Temmuz’u CIA yaptı’ diyen AKP’li bakanlar ABD’ye gelince dut yemiş bülbüle dönüyor.

Dahası AKP’li bakanlar yalanlanmaktan yorulmuyor. Mesela Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu düşünün.

Nisan 2015’te kariyerinin ilk ABD ziyaretini yaparken bizzat Beyaz Saray’dan yalanlama başarısını gösterdi.

Hatırlanacağı gibi Dışişleri Bakanı olduktan sonra ilk Washington ziyaretini yapan Çavuşoğlu Havuz medyasına ‘Maryland’de yapılan camiyi Obama ile Erdoğan beraber açacak’ dedi.

Bu arada Çavuşoğlu’nun ABD seyahatlerini sadece Havuz gazetecileri izleyebilmişti. Beyaz Saray ise resmi bir açıklama ile Çavuşoğlu’nu yalanlamıştı.

Çavuşoğlu’nun açıklamaları ve yapılan resmi yalanlamalara dair sayısız örnek var. Hatta isterseniz Google’dan ‘Çavuşoğlu yalanlandı’ diye aratın hayli ilginç haberlere rastlayacaksınız.

Türkiye’ye olan güveni bitiren tavırlar sadece siyasilerin demeçleri ile sınırlı değil. Eskiden diplomatların bir ağırlığı olur, sözlerine itibar edilirdi. Şimdiki elçiler ve konsoloslar iktidar partisinin mensubu gibi davranıyor.

Yalan beyanda bulunmaktan, muhataplarına sahte bilgi-belge paylaşmaktan geri durmuyorlar.

Daha önce New York’ta ki Reza Zarrab davasında da görmüştük. Resmen Türkiye’yi temsil eden avukatlar mahkemeye sahte evrak vermişti.

Geçtiğimiz günlerde çok çarpıcı bir örnek daha yaşadık.Erdoğan rejimi Akın İpek’in iadesini sağlamak için Londra’da ki mahkemeye yanıltıcı beyanda bulundu.

‘Türkiye’de adil yargılama var’ imajı oluşturabilmek için hazırladıkları resmi evrağı inkar ettiler. Bir adım daha atıp “Londra hukuk müşavirimiz kendi kafasına göre yazmış” diyerek skandalı katmerli hale getirdiler.

Siz İngiliz ya da Amerikan yargısı olsanız, siyasetçisi olsanız ne yapardınız ? Erdoğan ya da bakanlarının, dışişleri bürokratlarının herhangi bir sözüne inanır mıydınız ?

Ya da verdikleri evrağı güvenilir bulur muydunuz ?

Dahası sahte belge üretmekten ya da kendi verdiği resmi evrağı inkar etmekten çekinmeyen bir rejimin kontrolündeki medyanın yalanlarını görseniz ne dersiniz?

Sadece son iki gün içinde Havuz medyasında çıkan Akın İpek haberlerine bakın. Haber derken lafın gelişi yoksa Havuzun manşetlerine çıkan şeyin haberle uzaktan yakından ilgisi yok.

Tek cümlelik habere-iddiaya göre Akın İpek evini kiliseye çevirmiş.

Şimdi siz İngiliz hükümeti olsanız bu haberleri görünce ne yaparsınız? Karşınızda çok kolay yalan söyleyebilen siyasiler var. Mahkemeye verdiği evrağı bile inkar eden, verileri çarpıtan bir ekip iktidarda.

Dahası kendi istihbarat teşkilatlarınızın verileri Erdoğan’ın senaryosunu teyit etmiyor.

Bu durumda Bakan Gül’ün şikayet ettiği sonuç; yani dünyanın FETÖ iddiasına inanmaması normal değil mi?

Washington’da ki en bilinen, ne dediğine en çok dikkat edilen Türkiye uzmanlarından Henri Barkey’in söyledikleri ile bitireyim;

Bilindiği gibi Erdoğan rejimi Henri Barkey’i “15 Temmuz’u organize etmekle” suçluyor.

Sadece bununla kalsa iyiydi, suçlama listesinde 17-25 Aralık soruşturmasından MİT Tırlarına her şey var.

Hatta Barkey’in HSBC patlamaları ve Gezi Parkı olayları sırasında da Türkiye’de olduğunu iddia ediyorlar.

Barkey’in diyor ki; “Böyle saçmalıkları uyduran bir devleti ciddiye almak çok zor ve Ankara’nın anlamadığı da şu: Eğer siz delil uydurursanız, ciddi istekleriniz olduğu zaman (örneğin Gülen) kimse sizin verdiğiniz delillere inanmayacak. ‘Bunu uyduran öbürlerini uydurmuştur’ der.”

Washington’a dair son bir not: Rahip Brunson’ın serbest kalması sonrası Türk Amerikan ilişkilerinin de iyileşme bekleyenler daha uzun süre bekleyecek gibi. Çünkü ufukta ‘bahar’ gözükmüyor.

[Adem Yavuz Arslan] 12.12.2018 [TR724]