Menderes istismarına son! [Ali Emir Pakkan]

"Cumhurbaşkanının oğlu 5 gemisini satmış! Başbakanın oğlu kumarda görüntülenmiş! Bakanın kız kardeşi belediyeden ihaleler almış! Damadın, Dubai'deki milyonları... " Bu ve benzeri o kadar çok haber çıkıyor ki! Okuyunca merhum Başbakan Adnan Menderes'in ticarete girmek isteyen Mutlu'ya sözleri geliyor aklıma; "Oğlum, ticarete girersen alıp sattığın ben olacağım!" 

Menderes, çocuklarına ticaret izni vermedi ve ölüme yürürken bakın arkasında ne bıraktı? 

Adnan Menderes (1899-1960), zengin bir başbakandı. Aydın’da aileden kalma takriben 70 bin dönüm toprağı vardı. Çakırbeyli Çiftliği annesinin babası tarafından miras kalmıştı. 20’li yaşlarda tam bir ziraatçı olmuştu. 1930’da ilk defa pamuk ziraatını denedi. Bu büyük arazinin tamamını muhafaza etmedi. Toprağın bir kısmını Çakırbeyli köyüne mera olarak bıraktı. Zeytinlikleri rızasıyla terk etti. Toprak kanunu çıkarken toprak tevzii yaparak arazinin büyük bir kısmını komşu köylülere devretti.  Siyasete girerken, çiftlik işlerini kâhyasına bıraktı.

10 yıllık başbakanlığı döneminde ülke şantiyeye döndü; barajların, köprülerin temelleri atıldı, fabrikalar kuruldu. İstanbul’da büyük imar çalışmaları yapıldı. Anadolu yola, suya ve elektriğe kavuştu. Türkiye’de traktörle ziraat devrinin üzerinde Menderes imzası vardı.

DP döneminde ülkede refah düzeyi artarken Menderes'in yaşam tarzı ve mal varlığında hiçbir değişiklik olmadı. 1950’li yıllarda hukuk fakültesinde okuyan oğlu Yüksel, ortaokul talebesi Mutlu okullarına otobüsle gidiyordu. Başbakan'ın huylarından biri, hediye ve ikram kabul etmemesiydi. Aydın Menderes, hatıralarını kaleme aldığı ‘Babam ve Ben’ adlı kitabında; ‘Bu hususlarda kendisi bir ömür boyu dikkatliydi.’ diyor. 

Başbakan olarak büyük ilgi gösterdiği Türk traktör fabrikası, Menderes’e traktör hediye etmişti. Birkaç gün geçmeden özel kalem müdürü Muzaffer Ersü fabrikayı arayarak traktörün faturasını istedi. "Biz onu Başbakan’a hediye ettik" diyen fabrika yetkililerine Menderes’in cevabı; "Onlar kim oluyor ve kimin malını kime hediye ediyorlar? Böyle bir şey kabul etmemiz mümkün değildir. Parasını öderiz, hemen ödemeyi yaparız." oldu.

Menderes, 1956’da Türkiye’ye dönen büyük oğlu Yüksel’in ticarete girmesini istemedi. "Baba, izin verirsen serbest meslek, ticaret gibi konulara girmek istiyorum." diyen Yüksel’e, yüzünü asarak şu cevabı verdi: "İyi güzel ama Yüksel, sen serbest meslek veya ticaret konusuna girsen ne yapacaksın? Ne alıp satmış olacaksın? Bir yerde alıp sattığın ben olacağım. Ben Başvekil olduğum müddetçe sen ne yaparsan yap, yaptıkların bana bağlanacak. Bu beni rahatsız edeceği gibi seni de rahatsız edecek. Kusura bakma ama bu düşünceni uygun görmüyorum." Yüksel Menderes de, "Tamam." diyerek babasının kararına sadık kaldı. 

Yüksel Menderes ile aynı okulda okuyan Kamran İnan, bir hatırasını şöyle anlatmıştı: "Başbakan Adnan Menderes İngiltere’ye gelmiş, oğlunu çağırmıştı yanına, ben de gittim. Yüksel, babasından para istedi. Başbakan Menderes döndü özel kalemi Muzaffer (Ersü) Bey’e, ‘Bizim harçlıktan masrafları çıkar, bir şey kalırsa Yüksel’e para ver.’ dedi. Özel kalem de çıkardı, 25 sterlin verdi. Hepsi hepsi bu!" 

Menderes, siyasete girdikten sonra mal varlığında bir artış olmadı. Aydın’daki miras çiftliğinin dışında biri Meşrutiyet’te biri Kocatepe’de iki apartmanı, bir de ikamet ettikleri daha sonra yıkılan Güvenevler’deki evi vardı. 1950 yılı başında bir iş hanını aldı. Milletvekili seçilince, eşi Berin Hanım’a vekâlet verdi. "Ankara’daki binaların kiralarını toplayacak olan sensin, harcayacak olan da sensin, bu evi çekip çevirecek olan da sensin. Yetmezse bir ihtiyaç olursa bana söylersin." dedi.

27 Mayıs darbesinden sonra ise, basında hakkında çıkan iddialara tek tek cevap verdi. El yazısı ile savunmasını yaptı. ‘Gayrimeşru servet elde ettiği’ iddiasını avukatı Talat Asal belgelerle yalanladı. Gayrimeşru iktisap davaları ağır ceza mahkemelerinde görüldü ve bir bir beraatla sonuçlandı.

Menderes’i idam ettiler. Aileye intikal eden her şey haczedildi, bütün gelirlere el kondu. Hazine’nin talepleri doğrultusunda taşınır taşınmaz ne varsa hepsi için icraya müracaatlar başladı. Muhtelif parti teşkilatları aileye destek için yardım kampanyaları düzenledi.

Harun gibi gelip, Karun'u geride bırakan siyasal İslamcılar! Menderes ve çocukları nerede, siz neredesiniz! Merhumun yakasından düşün artık!  

Not: Bütün okurların, hassaten mağdur ve mazlumların Ramazan ayını tebrik ediyorum. Zalimler Allah'a havale...

[Ali Emir Pakkan] 27.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Kahramanlar, hainler, ahmaklar ve yaşlı köylü [Akif Umut Avaz]

Hukukun yok edildiği, yozlaşmanın had safhaya çıktığı, insani değerlerin alt üst edildiği, ahlakî normların aşındığı, tarih, kültür ve dinin yoz ve yobaz muktedir güruhların elinde bir maskeye ve kamuflaja dönüştürüldüğü ifritten bir dönemde kahramanlık da hainlik de izafidir. Temelsiz bir yakıştırma veya arsız bir yaftalamadan öte değildir.

Haklının değil güçlünün hükmünün geçtiği, mazlumun iniltilerinin değil sadece zalimin şirret höykürmelerinin işitildiği, yoğun propagandayla alıklaştırılıp ahmaklaştırılmış kalabalıkların her türlü zulme alkış tutup teşne olduğu bir vasatta ‘hain’ bildikleriniz birer kahraman, ‘kahraman’ bildikleriniz ise gırtlağına kadar ihanetin içerisinde olabilir. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, henüz insanlığını, ahlak ve vicdanını yitirmemiş, aklını peşine takıldığı ahlak yoksunu yoz muktedirlere teslim etmemiş olanlar için bile sular durulmadan, ortam berraklaşmadan kimin gerçekte ne olduğunu anlamak kolay olmayabilir.

BASİRET BAĞLI, FİRASET MEFLUÇ, VİCDAN KÖR, AKIL TUTUK

Şunu da unutmayalım ki, en sağduyulu halk kesimlerinin bile basiretlerinin bağlandığı, firasetlerinin mefluç olduğu, vicdanlarının köreldiği, akıllarının tutulduğu, mantıklarının uçtuğu bu cehennemi dönem sadece bize özel bir durum değil. Bu tür insanlık dışı zulümleri, dehşetengiz saldırı ve tecavüzleri ilk kez bizler yaşıyorumuşuz gibi düşünmek şüphesiz ki egosantrik bir yaklaşım olur. Bugün en medeni dediğimiz ülkeler bile, çok değil daha 50-100 yıl önce, benzer maşeri akıl tutulmalarına, basiret bağlanmalarına, vicdan körelmelerine düçar olmuştu. Tüm bunların ağır bedellerini ise, başta zulmün banileri ve aymaz destekçileri olmak üzere, tüm insanlık hep birlikte ödemişti.

Toplumların ilkellik dönemlerine ait tüm hastalıklarının nüksettiği bu türden zulüm ve zulmet dönemleri, aynı zamanda temelsiz büyük söylemlerin, imkansız vaatlerin, abartılı huzur ve mutluluk propagandalarının zirveye çıktığı anomali devirleridir de. Ayrıca, ‘kurtarıcılar’ın, ‘kahramanlar’ın ve ‘hainler’in bol keseden üretildiği arızi günler ve zamanlardır. Tarihin podyumu, sanal ‘kahramanlık’ payesini, her yolu mübah görerek gaspettiği güç ve iktidardan alan bu tür muhteris, yoz, yobaz, zalim muktedirlerle ve bunların sistematik propagandayla “hainlik”le yaftaladığı masum ve mazlumların resmi geçitleriyle doludur.

KURMACA ‘KAHRAMANLAR’ VE YAFTADAN İBARET KURGU ‘HAİNLER’

Her yıkım ve geçiş dönemi çoğu kurmaca olan ve zamanla kültleştirilen ‘kahramanlar’a ihtiyaç duyduğu kadar, yine çoğu kurgu, kurmaca ve yaftadan ibaret olan “hainler”e de ihtiyaç duyar. Zaman geçip sular durulduğunda ise kurgu kahramanlarla, kurgusal hainlerin gerçeklik düzleminde yer değiştirdikleri sıklıkla görülür. Hain bilinenlerin gerçekte kahraman, kahraman bilinenlerin ise düpedüz alçak ve hain oldukları tarihte ender rastlanan durumlar değildir.

Fransız İhtilali’nden Rus Devrimi’ne, Hitler Almanyası’nden Mussolini İtalyası’na, Franco İspanyası’ndan Pinochet Şilisi’ne ve daha pek çok ülkede ve dönemde bu söylediklerimizin örneklerini fazlasıyla bulabilirsiniz. Ama ne yazık ki, bu şekilde hain bilinenlerin gerçek kahramanlar oldukları, topluma kahraman diye empoze edilenlerin ise aşağılık insanlık düşmanları oldukları bazen iş işten geçtikten sonra ortaya çıkar. Yani bade harabül Basra.

Bugün Türkiye, her şeyin ters yüz edildiği işte böylesine ifritten bir dönemden geçiyor. Bütün değerlerin içinin boşatıldığı, insanların insanlığa dair her türlü duygularının ahlaksızca istismar edildiği, insanı insan yapan bütün hassalarının felç edildiği bir dönem. Sadece olayların gelişim süreçlerine, neden-sonuç ilişkilerine bakılarak bile anlaşılabilecek gerçekte kimlerin kahraman, kimlerin hain ve alçak oldukları maalesef kesif basiret bağlanması, kitlesel akıl tutulması ve maşeri vicdan körelmesi yüzünden bir türlü anlaşılamıyor.

Sanmayın ki, bu durum ilk kez Türkiye’de oluyor. Stalin’in peşine takılanlar da aynı durumdaydı, Hitler’i alkışlayanlar da. Mussolini’ye güzellemeler yapan, Franco’ya alkış tutan, Pinoche’ye temenna edenler de farklı değildi. Sonuçları da feci oldu doğal olarak.

İHANETİN ASIL BÜYÜĞÜ TERTEMİZ MASUM İNSANLARA YAPILAN

Özellikle toplumun dindar ve muhafazakar diye bilinen ve din, iman, ahlak denildiğinde mangalda kül bırakmayan kesimlerinin, sadece medyadaki, sosyal medyadaki ve gerçek hayattaki kamusal görünürlüklerine bakıldığında dahi duruşları, tavırları, eylem ve söylemeleri itibariyle birbirlerinin zıttı değer ve özellikleri temsil eden gruplar arasından, küfürbazları, yobazları, yalancıları, müfterileri, tescilli hırsızları, arsızları, zalim ve despotları, sözü ile özü bir olmayanları tercih eder hale gelmesine isyan etmemek elde değil.

Daha düne kadar kendi öz evlatlarını emanet etmek için birbirleriyle yarışıp sıraya girdikleri ahlak timsali tertemiz, pırıl pırıl insanları bugün ‘terörist’, ‘hain’ diye yaftalayan ya da tescilli harami dinbazlar tarafından öyle yaftalanmalarına alkış tutan ve hatta ses çıkarmayan on milyonların bugün kahraman gördüklerinin gerçek hainler, hain bildiklerinin ise kendi kendilerini yok etme pahasına ülkeyi ve milleti mukadder bir felakete sürükleyen gidişata engel olmaya çalışan fedekar insanlar olduklarını anlamaları oldukça zaman alacak gibi görünüyor.

Türkiye’de derdest edilen onbinlerce Anadolu insanının, Malezya’da, Gürcistan’da, Suudi Arabistan’da, Myanmar’da tutuklatılan eğitimcilerin masum simaları bile anlamak isteyenlere çok şeyler anlatırken, düçar olunan toplumsal akıl tutulması ve maşeri vicdan spazmı bir ülkenin başına gelebilecek ne büyük bir felaket olduğunu tüm ağırlığıyla gösteriyor. Buna rağmen, zulüm ve bühtan altındaki yüzbinler, hakikatlerin er ya da geç ortaya çıkma huyundan henüz umudunu kesmiş değil.

ERDOĞAN, DARBE GECESİ ŞECAAT ARZEDERKEN SİRKATİN SÖYLEDİ

Sokağa sürdüğü kalabalıkları kurgu ve kontrollü darbenin katil sürülerine acımasızca katlettirdiği sıralarda, yani kapsamı ve sonuçlarından emin olduğu darbe güya hala devam ediyorken Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” sözü, apaçık bir “şecaat arzederken sirkatini söyleme” vakası olarak tarihe geçti. Yüzbinlerce insanı ‘darbeci’, ‘hain’ diye yaftalayıp tam on aydır topluma pompaladıkları sistematik yalan ve iftiralara rağmen, darbe sonrası vites büyüten cadı avında hedefe koyduklarının mahkemelerdeki ilk ifadeleri, Erdoğan ve tayfasının temelsiz söylemlerini çatırdatmaya başladı bile.

Her ne kadar sabır mühimmatımızı Üstad Bediüzzaman’ın “bir dane-yi hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır” tavsiyesi çerçevesinde sarf etmek gerekse de milyonlarca insan yine onun “bir dane-yi hakikat bir batman yalanı yakar” sözünün tecelli edeceği günleri dört gözle bekliyor. İlk tezahürleri şimdiden ortaya çıkmaya başlayan bu tecellinin er ya da geç ama mutlaka gerçekleşeceğinden kuşku duymamak gerekiyor. Çünkü, tüm engelleme ve karartma çabalarına rağmen, akılalmaz iddia, iftira ve suçlamalarla bezenmiş iddianamelerin delik deşik edildiği darbe davalarında şartlar ne olursa olsun gerçeğin ortaya çıkma huyunun ne kadar güçlü olduğunu görebiliyoruz.

AYLARDIR TEDAVÜLDE TUTULAN BİN BATMAN YALAN TUZ-BUZ

İktidarı ellerine geçirmiş harami despotların iradi olarak at izini it izine karıştırdığı bir dönemde, medyanın susturulduğu, duruşmaların gözlemcilere kapatıldığı bir ortamda bile gerçeklerin sarsıcılığı aylardır tedavülde tutulan “bin batman yalana” darbe üzerine darbe indiriyor. Günler süren ağır işkencelerden geçirilerek topluma ‘darbeci’, ‘hain’ diye sunulan her bir komutan mahkemede konuştukça, kendisine “Başkomutan” denilmesinden müthiş haz alan kifayetsiz bir muhterisin altın yaldızlı suni sırmalarının döküleceğini göreceğiz.

Mahkeme salonlarında her yalan ve iftiraları tuz buz edilip gerçekler şamar gibi yüzlerine indirildikçe, Erdoğan ve MİT müsteşarı ile plan kurup silah arkadaşlarını tuzağa çekerek hem ülkesine hem de başında bulunduğu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ihanet eden Genel Kurmay Başkanı’nın da sanal kahramanlık tahtından layık olduğu ihanet derekesine nasıl indirileceğine de belki şahitlik edeceğiz.

Diyeceğim o ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar, Genel Kurmay 2. Başkanı Yaşar Güler, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın çekirdeğini oluşturduğu gerçek ihanet şebekesi, ne yapıp edip sanal kahramanlıklarının tadını çıkarsın. Çünkü, ileride bugünlerin tarihini yazacak olanların önünde bugün topluma empoze edilenlerden çok farklı malzemeler, yani çok büyük bir ihtimalle gerçekler olacak. Şundan hiçbir kuşkum yok ki, 100 yıl sonranın tarih kitapları bugün kahraman diye sunulanları, çok muhtemeldir ki, hırs, heves ve ihtirasları için kendi ülkesine, kendi milletine, kendi ordusuna ve silah arkadaşlarına ihanet eden hainler olarak yazacak.

BİLGE LAO TZU’NUN YAŞLI KÖYLÜSÜNDEN ÖĞRENECEKLERİMİZ VAR

Gözle görüp, yıllarca tanıyıp iyiliklerini bizzat tecrübe ettikleri insanlara yalancılıkları, müfterilikleri, hırsızlıkları ve haramilikleri tescilli birileri tarafından atılan yalan ve iftiralara teşne toplumdaki yaygın ahmaklığın oranı azaldıkça bu kaderi daha çabuk yaşayacağımızdan da hiç şüphem yok. Bu noktada belki zamanın çıldırtıcılığına karşı sabrın önemine sıklıkla vurgu yapan Çin’in efsanevi savaş sanatı ustası Lao Tzu’nun kendi zamanında geçtiğini söylediği şu ibretlik hikayesini bir kez daha okumakta fayda var.

“Köyün birinde yaşlı bir adam yaşarmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş. Ama yaşlı adam atı satmaya yanaşmamış. ‘Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?’ dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylüler ihtiyarın başına toplanmış: ‘Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın’ demişler.

İhtiyar: ‘Karar vermek için acele etmeyin’ demiş. ‘Sadece at kayıp,’ deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyarın bunadığını düşünüp kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. ‘Babalık’ demişler, ‘sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.’

‘Karar vermek için gene acele ediyorsunuz,’ demiş ihtiyar. ‘Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.’

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden ‘Bu adamın akli dengesi yerinde değil,’ diye alay etmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. ‘Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın,’ demişler.

İhtiyar ‘Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz,” diye cevap vermiş. ‘O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez.’

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler gene ihtiyara gelmişler. ‘Gene haklı olduğun kanıtlandı,’ demişler. ‘Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki geri dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.’

‘Siz erken karar vermeye devam edin,’ demiş, ihtiyar, ‘oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin şans, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir.’

Konfüçyan bilge Lao Tzu, kıssanın hissesini de şöyle özetler: “Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar, aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Evet, yarın gerçekler ortaya çıktığında mahçup olmamak için havanın alabildiğine sisli ve puslu, herşeyin boz bulanık olduğu bir ortamda kim hain, kim kahraman yine de çok çabuk karar vermemek lazım. Tabii sesi çok çıkanların tuzaklarına düşecek, sistematik yalan ve iftiralarına kanacak kadar ahmak olmamak şartıyla.

[Akif Umut Avaz] 27.5.2017 [TR724]

‘Ya Râb Ramazan’ı gönüllerimize duyur’ [Babacanlar – Bekir Salim]

Ya Râb! Ramazanı gönüllerimize duyur… Bayrama tertemiz ulaşmayı nasip et. Zalimin zulmü altında inim inim inleyen yüz binlerce masumu sen kurtar. Hapistekileri, özellikle, hasta, kadın, yaşlı ve çocuklarını evlerine gönder. Ramazan ve bayramı insanların huzur içinde geçirmeleri nasip eyle. İslâm âlemine de akıl, fikir ihsan eyle, hidayet lutfet…

Hepimiz Ramazan biterken “Hey on bir ayın sultanı, ne çabuk gelip geçtin!” diye hayıflanırız ya…

Bektaşi de Ramazan başlarken, “Hey güzelim on bir ay, ne çabuk gelip geçtin.” diye illâ bir lâtife yaparmış…

Bu mübarek ay münasebetiyle beş dörtlükten oluşan bir “muamma” soracağım. Muamma, edebî bilmece demek. Her dörtlük ayrı bir soru; beş soruma cevabî ayakla beş ayrı cevap bekliyorum, aynı düzende şiirle…Ustalar iş başına…


MUAMMA

Hanımlarındandır Efendimizin,
Yesrib sarayını bilirsen söyle.
Adı Zeynep olan o annemizin,
Sonraki ismini bulursan söyle.

Aslında yanına köle gelmişti,
Efendimiz onu hep dost bilmişti.
Taif’de taşlara kalkan olmuştu,
Ondan azıcık feyz alırsan söyle, 

Yatakta ölmeye O günah dedi.
Şehit olamadım diye Ah! Dedi,
Efendimiz kime Seyfullah dedi.
Sen O’nun izinden gelirsen söyle. 

Mekkeli bir yiğit, tam Yusuf yüzlü,
Ücrette gönülsüz, hizmette hızlı…
Kırk yerden budandı, olmadı nazlı,
Maşuka uğrunda ölürsen söyle. 

Salim sen düşünme asla kârını,
Nefsine tercih et başkalarını,
Kendin aç kalsan da dağıt varını,
Bu hâlden haberdar olursan söyle.

 ******

HOŞ BİR ATIŞMA


BİR VATANDAŞ:

Kişinin düştüğü derde kedere,
Bizde gam diyorlar, sizde ne derler?
Yaprağı dökülmez ağaçlık yere,
Bizde çam diyorlar, sizde ne derler? 

BEKİR SALİM:

Ustasına böyle soru sorana,
Bizde ham diyorlar, sizde ne derler?
Nefsini herkesten edna görene,
Bizde tam diyorlar, sizde ne derler? 

BİR VATANDAŞ:

Cahil bilmeyene, kâtip yazana,
Haranı diyorlar koca kazana,
Murat alan âşık ile ozana,
Bizde kâm diyorlar, sizde ne derler? 

BEKİR SALİM:

Aşkın kazanına bir kez düşmeye,
İnsanın yüreği başlar coşmaya,
Hasret ateşinde yanıp pişmeye,
Bizde dem diyorlar, sizde ne derler? 

BİR VATANDAŞ:

Irmağa çay derler, çaya da dere,
Nefer derler bizde rütbesiz ere,
Koyunun kuzunun yattığı yere,
Bizde dam diyorlar, sizde ne derler? 

BEKİR SALİM:

Sevgiyle silinir kalplerin pası,
Fitneyle fesatla yoktur teması,
Katışıksız olur adamın hası,
Bizde som diyorlar, sizde ne derler? 

BİR VATANDAŞ:

Ünnemek diyorlar avaz salmaya,
İmirme diyorlar haba dalmaya,
Tanınmaya veya şöhret olmaya,
Bizde nam diyorlar, sizde ne derler? 

BEKİR SALİM:

Herkesin bir deli zamanı olur.
Sular aka aka yolunu bulur.
Nihayet, sel gider ardında kalır?
Bizde kum diyorlar, sizde ne derler? 

BİR VATANDAŞ:

Vatandaş der şeşbeş şehla bakışa,
Tentene dantela desen nakışa,
Fiyatlarda olan artış, çıkışa,
Bizde zam diyorlar, sizde ne derler? 

BEKİR SALİM:

Ey Salim, her şeyi bir kenara at,
İman et, o vakit bulursun rahat.
Hayatın lezzeti mutlak itaat,
Bizde râm diyorlar, sizde ne derler?

***


BENDEN BİR RAMAZAN MANİSİ

On bir ayın sultanı,
Nurla dolsun her anı,
Namaz, oruç, duâyla,
Yaklaştırsın Canân’ı…

***

SİZDEN BİR RAMAZAN MANİSİ

Sizden gelecek ramazan manileri içinde en güzel olanını burada yayınlayacağım inşallah. Ramazan sonunda bütün manileri toplayıp geçen senekilerle beraber bir kitap yapmayı umut ediyorum. Ramazan boyunca dörtlük tamamlama yerine mani bekliyorum.

 ***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu haftaki dörtlük tamamlama divan idi… bu hafta Alper tok kardeşimizin tamamlaması gerçekten güzel…


Zulüm arşa dayanınca ebabiller gelirmiş.          (a)
Ebrehe’yi dinlemeyen güzel filler gelirmiş.       (a)
Zalimler hiç ders almazlar tarih sayfalarından,  (b)
Gökten emir indiği an zelâziller gelirmiş.          (a)

[Bekir Salim] 27.5.2017 [TR724]

Kasetçiler Erdoğan’ın ne kadar yakınında? [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

GERÇEK KASETÇİLER NEREDE?

Düne bakmadan bugün yaşananları anlatmak, anlamlandırmak güç oluyor. Biz gazetecilerin bir görevi de tarihe not düşmek, unutulmuşları hatırlatmak; gerçeklerin peşinde olmak her daim…

AKP yanlısı Sabah gazetesi sayıları on binlerle ifade edilen iftiralarına bir yenisini daha ekleyip Zaman Gazetesi’nin 3 katlı bir özel binasında bazı askeri personelin cinsel içerikli görüntülerinin arşivinin tutulduğu yalanını yazdı. Haber internette girmiş. Geçiştirilip gidilebilir. Ancak kazın ayağı öyle değil. 4 yıldır atılan iftiralar bugün karşımıza iddianame, darbe komisyonu raporu diye çıkarılıyor maalesef.

Burada da Zaman kod adlı gizli bir tanığın beyanı diye yalanlar sıralanmış. Manipülatif bu haber ve iftiraların neresi düzeltilecek!? Zaman’a el konulalı bir yılı aşmış. Kayıtlar, incelemeler, baskınlar… Hiçbir delil bulunamamış, şimdi bir kişinin sözüyle infaz yapılıyor. Hukuki yollardan düzeltme, yalanlama yayınlama imkanı yok maalesef.  Ama dünün gerçeklerini hatırlatma imkanı var. Bakın yakın tarihteki bu kasetçilik furyasının göbeğinde kimler vardı? Birlikte hafıza tazeleyelim.

ERDOĞAN VE TALAT DİNLENİYOR KAYITLAR AYDINLIK’TA BULUNUYOR

Başbakan Tayyip Erdoğan ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat arasında 2004’te yapılan telefon görüşmesinin kayıtları döküm yapılarak Ekim 2009 tarihinde İşçi Partisi’nin (İP) yayın organı Aydınlık’ta kapak yapıldı. Polisin o hafta Aydınlık Dergisi ve Ulusal Kanal’a yaptığı baskınlarda ses kayıtlarının orijinalleri bulundu. Aydınlık ve İP yetkilileri kendilerini bu ses kaydının e-mail yoluyla geldiğini savundu.  Kayıtlar, Ergenekon sanığı Şener Eruygur ve ekibinin Jandarma Komutanı olduğu döneme aitti. Eruygur Başbakan Erdoğan’ın dinletmişti. Bunun için örtülü ödenekten özel alımlar yapılmıştı. Ses kayıtlarının Hasan Atilla Uğur ve Levent Ersöz’ün görev yaptıkları ve hükümet üyelerini dinlettikleri 2004 yılında gerçekleştiği ortaya çıktı.

YÜKSEK YARGIYA KAMERA TUZAĞI KURULUYOR; CD’Sİ ERGENEKON SANIĞINDAN ÇIKIYOR

Çok geçmeden Eruygur ve ekibinin başka bir marifetiyle karşılaştık. Emekli Albay Mustafa Levent Göktaş’ın avukatlık bürosunda 7 Ocak 2009’da yapılan aramada el konulan yüzlerce delilden biriydi 51 Nolu DVD. Özel Harp Komutanı Göktaş Abdullah Öcalan’ı teslim alan ekipte yer almıştı. Eruygur döneminde parlamıştı. Neydi bu 51 Nolu DVD’nin sırrı peki?  Üst düzey bir komutanın oğlunun ve  91 yüksek yargı üyesinin özel hayat görüntüleri,  5 binden fazla kamu görevlisine ait kişisel bilgiler, fişlemeler vardı.  Medya andıçları, akredite basın mensuplarına dair belgeler.  Buna ilaveten Dışişleri Bakanlığı bürokratlarının da kayıtları olduğu ileri sürülmüştü o günlerde.

BAŞBUĞ’UN İNŞAAT İŞLERİ, GENELKURMAYDAN DOĞRULANAN BELGELER

Daha önemlisi eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un konutunun inşaat onarım belgeleri, EMASYA belgeleri, Balyoz planının aynısı 8 ayrı harekat planı, Saldıray Berk, Şemdinli isimli dosyalar, PKK-HADEP raporları, fişlemeler, andıçlar. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi DVD içeriğini Genelkurmay Başkanlığına sorduğunda Genelkurmay Askeri Savcılığı bilgi ve belgelerin tamamını teyit etmişti.

5 BİN 763 KİŞİNİN MAHREM KAYITLARI  VE ‘TSK MÜDAHALE EDECEK AKP KAPATILACAK’ NOTLARI

5 bin 763 kişiye ait özel ve kişisel bilgilerin, Başbakan dahil bazı bakanlar ve bürokratlar hakkında da özel ve kişisel bilgilerin, bazı hakim ve savcıların ’mahrem ilişkilerini’gösteren fotoğraf ve kamera kayıtlarının ne işi vardı Göktaş’ta? Sonra aynı DVD içinde İlker Başbuğ’un 367 krizinde Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu’ya şu mesajı ilettiği notlar arasında yer almıştı: “Anayasa Mahkemesi’yle konuştuk. AKP’yi kapatacaklar. Erdoğan, Gül ya da Arınç seçilirse TSK müdahale edecek.”

ERUYGUR’UN EŞİ YAŞAR PAŞA’NIN YAHUDİ OLDUĞUNU NEREDEN BİLİR?

Göktaş’ta Eruygur’un ekibindendi. Eruygur bu tür işlere çok meraklıydı. Cumhuriyet mitinglerinin organizasyonundan, darbe planlarına kadar her türlü müdahale ve vesayet perdesinin ardındaydı. Bu merak o kadar ileri gitmişti ki Eruygur’un eşi Mukaddes Eruygur’un Mayıs 2009’da ortaya çıkan ses kaydında eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile ilgili akıl almazlar ifşaatlar ve iddialar gündeme getirilmişti. Bayan Eruygur Büyükanıt’ın Erdoğan ile Dolmabahçe görüşmesine atıf yaparak Yaşar Paşa’nın Yahudi olduğunu iddia ediyor ve şöyle diyordu: “Yaşar Paşa´nın, eli kolu bağlandı ne yapabilir ki? Niye bağlandı? Bu eski bakanlardan biri konuştu. Diyor ki sarayda bir saat kırk beş dakika ne konuşuldu diyor. Hala soruyorlar. Meçhul. Ne konuştu da değişti. Var bir kaç sebebi var. Bir şeyler duyduk. Anne, anne oralı baba Türk. Ama onlarda anneden geliyor. Bizde babadan gelir, Yahudi´de annelerden geliyor. O bir gerçek. Onu zaten yüz yüze de konuştular Şener ile Yaşar Paşa. İtiraz etmedi.” Bayan Eruygur, Büyükanıt’a doğrudan Yahudi diyordu, suç gibi bahsediyordu bundan. Üstelik o ses kayıtlarının sonunda bunu ‘çirkin’ bulduğunu anlatıyordu.

VE DEVRAN DEĞİŞİYOR…

Askeri vesayet ve Ergenekon döneminin bu şekilde özel hayat fişlemesi ve kasetçiliğini gösteren yüzlerce örneği bulunabilir.  Sonra devir değişti.  Kasetçiler de. Erdoğan vesayeti yendiğine inandığı günden itibaren her şeyin tek hakimi olmak istiyordu.

10 Mayıs 2010 tarihinde, ana muhalefet partisi CHP Lideri Deniz Baykal,  bir kaset şantajının ardından istifa etmişti. CHP kurultayına bir ay kala 6 Mayıs’ta paylaşılan görüntüler Baykal’ın siyasi hayatını bitirmeyi hedefliyordu. Başarılı da olmuştu.

‘AHLAKLARINA UYGUN SİYASET YAPAN ŞANTAJCILAR’

Baykal, işin sahibini biliyordu daha ilk günden. O yüzden şöyle söylemişti istifa ederken, “Duvarlara, eşyalara gizli kameralar yerleştirirsiniz. Gizli çekimlerle insanların en korunaksız görüntülerini alırsınız, kesersiniz, biçersiniz, aktarırsınız, montaj yaparsınız çarpıtırsınız. Böyle yaparken de dünyanın her yerinde bütün dinlerin, bütün rejimlerin, bütün ahlak anlayışlarının güvencesi altında olan insanoğlunun mahremiyetine tecavüz edersiniz. Ağır hayâ ve utanç bunu yapanlar için anlamını kaybeder. İnsanların şerefleri onların umurlarında değildir. Önümüzdeki komployu gerçekleştirenler, bunu sapık oldukları için ya da ticari kazanç sağlamak için veya şantaj yapmak için düzenlememişler, siyaset yapmak için düzenlemişlerdir. Ahlaklarına, vicdanlarına uygun bir siyaset.”

BAYKAL: KOMPLONUN ARKASINDA ERDOĞAN VAR

Erdoğan bu sözlere rağmen vazgeçmemişti avının peşinde gitmekten.  Seçim meydanlarında mitinglerde, cami minarelerinin gölgesinde şunları söylüyordu: “Ne özeli, genel genel!” Hoşuna gitmiş olmalıydı bu iş. Baykal davası yıllarca sürüncemede kaldı. Paralel devlet yalanıyla başlayan süreçte ise konu canlandırılıp kaset işi cemaate yıkılmaya çalışıldı. 31 Ekim 2016’da CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın yayınına katılan Deniz Baykal, komplonun arkasında dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan bulunduğunu üstüne basa basa deşifre etti: “Devlet olarak yapıyor. Ve ben ayrıca biliyorum ki, o zaman ki Sayın Başbakanın (Tayyip Erdoğan) bilgisi dâhilindedir.”

MHP’DEN 10 İSME KASET TUZAĞI

Baykal’ın istifası siyasette yeni bir alan açmıştı Erdoğan’a. Muhalefeti başsız bırakmıştı. Varan1 yazan Baykal kasetinin sonundaki Varan2’nin ne olduğu ortaya çıkmadı hiç.  Ancak ikinci kaset furyası çok geçmeden patlak verdi. Bu kez hedef MHP idi. Baykal olayından 1 yıl sonra  Nisan-Mayıs 2011 tarihleri arasında arka arkasına kasetler internete servis edildi. Türkiye seçime giderken, MHP Genel Başkan yardımcılarının da yer aldığı kurmay kadrodaki 10 milletvekili istifa etmek zorunda kaldı partiden.

BARUTÇU: CEMAAT DEMEDİM, MHP’Yİ TEZGAHA DÜŞÜREN ALÇAKLARI BİLİYORUZ

Konu yıllar sonra tekrar ısıtıldığında yandaş Star gazetesinin  “MHP’ye yönelik şantaj operasyonu paralel örgütten” manşet iftirası aynı gün çöktü.  Röportajı veren Milletvekili İhsan Barutçu bir gün sonra, “Ben ne paralel ne de cemaat ifadesini kullandım. MHP’yi tezgâha düşüren alçaklara karşı kimin ne kadar alkış tuttuğu bilinmektedir.” diyerek gerçek adrese işaret etti.

45 YILLIK DOSTU İDRİS NAİM ŞAHİN’E MEYDANLARDA ‘KASETİ VAR’ DİYE BAĞIRDI…

Av bitmedi. 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalından  sonra parti içinden arka arkaya istifalar geldi. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Erdoğan’a çok yakın bir isimdi. O da istifa etti. Erdoğan’ı tabiriyle  45 yıllık beraberlik vardı. 24 Mart 2014 tarihinde Ordu’da mitingde binlerce kişiye bakarak, “Onun da kasetleri var!” diyecekti. AKP genel başkan yardımcılığı, İçişişleri Bakanlığı, İstanbul belediyesinde genel sekreterlik yapmış bir arkadaşını meydanlarda böyle hedefe koymuştu Erdoğan.

‘BAŞBAKANLIK VE PARTİ MERKEZİNDE MONTAJ DUBLAJ FAALİYETLERİ VAR!’

İdris Naim Şahin daha sonra çıktığı bir televizyon programında aynen şu cevabı verdi: “Sayın başbakan kasetlerle çok meşgul herhalde… Kendisi veya bir başkası tarafından. Pensilvanya, paralel devlet diyor. Onlardan bana gelmiş bir şantaj kasetini ima ediyor. Ben söylüyorum. Bana böyle bir kasetten bahseden olmadı, böyle bir şantaj yapan da olmadı. Böyle bir kasetten haberim bilgim yok. Sayın başbakan ben biliyorum diyor. Biliyorsa savcılığa bildirsin… Bu bölümde yalandan ibarettir. Parti genel merkezinde bir arayışın, bir çalışmanın, disipline sevk edildikleri için ayrılan partililer ve milletvekilleri ile ilgili olarak Başbakanlıkta bir montajlama dublajlama faaliyetleri çabasının başlatıldığını duydum.”

Tek rakip siyasiler değildi tabi.  Ocak 2015’te TÜSİAD’ın eski başkanı Haluk Dinçer için kolları sıvamıştı bu kez.  “Kim bilir belki onunla ilgili de şantajı, montajı vardır” dedi meydanlarda.

REDHACK ALBAYRAKLARI DEŞİFRE EDİYOR

İktidar medyası ve Erdoğan’ın son 3-4  yıldır gündeminden hiç düşmedi kaset mevzu. Ancak işler bazen de ters gidiyordu.  Ekim 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın gmail ve icloud hesaplarını ele geçiren RedHack’ın yayınladığı belgeler arasında iki de ses kaydı ve dinleme skandalı vardı.  Redhack, Albayrak’ın maillerinden önce Doğan Medya Grubunun patronu Aydın Doğan’ın ses kayıtlarını bulup deşifre etti. Sonra da Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın avukatı Faik Işık’a ait bir kayıt paylaşıldı. Bu kayıtlar Faik Işık’ın İstanbul’da AKP milletvekili adayı olduğu döneme aitti. Fenerbahçe otobüsüne silahlı saldırıda bulunanların nasıl salıverildiğini anlatıyor, sinli kaflı iktidarın hatalarına değiniyordu. Kim kaydetmişti bunları? Berat ve Serhat Albayrak kardeşlerde ne işi vardı? Sorular hala cevapsız.

DEVLET BAHÇELİ’YE YÖNELİK SON İDDİA

Kaset iddialarının en ilginçlerinden biri referandumdan önce ortaya atıldı. İddiayı yazan grup tanıdıktı yine. Doğu Perinçek’in kontrolündeki Aydınlık gazetesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın MHP lideri Devlet Bahçeli’ye kaset şantajı yaptığını yazdı. Yazıyı kaleme alan Sabahattin Önkibar, MHP’nin başkanlık teklifine neden destek verdiği konusunda 3 iddiayı gündeme getirerek, Erdoğan’ın Bahçeli’ye ‘kaset’le şantaj yaptığını şöyle dillendirmişti:  “Üçüncü şantaj iddiası ise Bahçeli’nin özel yaşamı ile alakalı sızdırmaların yapılacağı spekülasyonu… Kulislerdeki bu iddiaya göre böyle bir sızdırma Bahçeli ile beraber MHP’yi çok çok zora sokacağı konuşuluyor…”

DARBEYİ ÖNCEDEN BİLEN EL ÜSTÜNDE, ÖTEKİ MİT MÜSTEŞARLIĞI PEŞİNDE…

Kasetlerde, kasetçilikte adı geçenler 15 Temmuz’dan öncesi ve sonra canhıraş bir gayret içine girdi. Hasan Atilla Uğur, malumunuz darbeyi bir gün önceden Yenişafak’a haber veren isimdi. Levent Göktaş, Ahmet Davutoğlu başbakanlıktan alındıktan sonra MİT Müsteşarı olarak Hakan Fidan’ın yerine getirilecek isim diye yazılıp çizildi. Erdoğan’ın güvenlik danışmanı olduğu iddia edildi. Perinçek ve ekibinin ‘cemaatlerin kökünü kazıyacağız’ sözünden sonra mütedeyyinlere yönelik zulümlerin merkezinde olduğunu, alkışladığını söylemeye gerek yok sanırım.

Yazının ortasında ne demiştik. Devir değişti, kasetçiler de. Ortada cemaat yok. Ama kaset ve kasetçiler hala konuşuluyor. Belki de kasetçi kadrolar yeni görevlere gitti. Hala harıl harıl çalışıyorlar ya da. Kokusu çıkar yakında…

[Erman Yalaz] 27.5.2017 [TR724]

Fidan’ı fidye istemek için mi kaçıracaklardı? [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz’u ihbar eden Binbaşı O.K’nin ifadesinin alınamaması haberinin üzerinden kopan fırtınanın toz bulutu kalkmış değil. Bu hengâmede bir çok gerçek maniple edilirken bir çok yeni bilgi de açığa çıkıyor. Tarafları üç aşağı beş yukarı netleşmekte olan bu algı savaşları içerisinde, Yeni Şafak’ın haberinden ihbarcı binbaşının saat 14.20’de MİT’e giderek darbeyi haber verdiğini öğrendik. Bunun ardından yükselen “Madem öyle darbeye neden engel olunmadı? 250 vatandaşımız ölmeyebilirdi, bu ölümleri kim istedi?” soruları birilerini rahatsız etmiş olacak ki Genelkurmay’dan ismini açıklamak istemeyen zat-ı muhteremler ve MİT raporları zuhur etmeye başladı. Ancak azıcık bir üflemeyle bile karahindiba çiçeği gibi toz olan bu çürük senaryolara inanmamızı bekliyorlar.

MİT’in TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na gönderdiği son raporda, ihbarcı binbaşının saat 14.20’de teşkilata geldiği teyit ediliyor. Ancak darbeyi değil sadece Müsteşar Hakan Fidan’ın kaçırılacağını haber verdiği belirtiliyor.

DÜNYANIN HER YERİNDE BUNUN ANLAMI BELLİDİR: DARBE!

15 Temmuz’u en fazla sorgulayan isimlerden Hürriyet yazarı Mehmet Y. Yılmaz’a konuşan ‘bir Genelkurmay yetkilisi’ de, Binbaşı O.K.’nın MİT’te verdiği ifadede darbe girişiminden söz etmediğini özellikle vurgulamış. Aynı yetkili, “Binbaşı O.K., üç helikopterin katılacağı bir operasyon yapılacağından, MİT Müsteşarı’nın kaçırılacağından ya da Müsteşar’a yönelik bir suikast girişimi ihtimalinden söz etti. MİT’teki ifadesinde ‘darbe girişimi’ ile ilgili bir ihbar ya da imada bulunmadı” demiş.

Peki, soru şu; Kara Havacılık Okul Komutanlığı’ndan 3 helikopter MİT’e operasyon yapıp Müsteşar Hakan Fidan’ı niye kaçırır? Fidye koparmak için mi? Tek bir kişi böyle bir eyleme kalkışsa ‘münrefit bir cinnet hadisesi’ deyip çıkabilirsiniz ama askeri bir birlikten üç helikopter dolusu subay havalanacak, bir tanesi Fidan’ı alacak ve siz bunun ne manaya geldiğini bilmeyeceksiniz? Dünyanın her yerinde bu hareketin tek bir anlamı vardır: askeri darbe!

AVANAKLAR TOPLULUĞU MU YÖNETİYOR?

Velev ki ihbar sadece Fidan’ın kaçırılmasını içeriyorsa bile ne Fidan ne yardımcıları ne Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ne 2. Başkan Yaşar Güler ne de Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak bunun ne manaya geldiğini anlayamadı, öyle mi? Yani Türkiye’nin istihbaratı ve silahlı kuvvetleri bir avanaklar topluluğuna mı emanetmiş, bunu mu anlamalıyız? Hayır, elbette ki öyle değil. Bu hem bizim zekâmıza hem bu muhterem zatların kalibrelerine hem de bulundukları makama birer hakarettir. Gelen ihbarın bir darbe ihbarı olduğunu bildiklerine ya da anladıklarına suret-i katiyyede şüphe yoktur.

Burada asıl tartışılması gereken neden gereğini yapmadıklarıdır. 7 Şubat krizinde ifadeye çağrılmasına karşılık anında Erdoğan’a ulaşıp bilgi veren Fidan, ‘hayatının tehlikede olduğu’ böyle bir olayda ancak akşam 21.00 sularında koruması üzerinden Cumhurbaşkanı’na ulaşmaya çalışıyor. Erdoğan da zaten “Darbeyi eniştemden öğrendim” diyerek Fidan’ın o günkü tavrını sorgulamıştı. Başbakan Binali Yıldırım’a da haber veren yoktu. Ne Fidan ne Akar aramıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala da ancak 23.00 sularında MİT Müsteşarı’nın kendisini arayıp bilgi verdiğini anlattı.

İSTENSE BU ÖLÜMLER ENGELLENEBİLİRDİ

Yani darbe girişimi önlenebilir ve bu kadar insan ölmeyebilirdi. Biz daha neyi tartışıyor, konuşuyoruz ki? Gerisi tamamen teferruat. Aslolan, o gece demokrasiye kastedilmesi ve bu kadar insanımızın şehit edilmiş olmasıdır. Hepsinin de çıkış noktası, Fidan ile Akar’ın 1 gün öncesinden başlayıp o akşam 20.30’a kadar süren bu şüpheli hareketlerinde gizlidir

Ve her ikisi de hala görevde.

Gelelim zekâmızı aşağılayan bir diğer önemli ayrıntıya. Mehmet Y. Yılmaz bu kısmını pek irdeleme gereği hissetmemiş ama meselenin bam teli burası. Hulusi Akar, Fidan’la yaptığı değerlendirmenin ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ı Güvercinlik’teki Kara Havacılık Okul Komutanlığı’na gönderiyor. Burası, ihbarcı binbaşının işaret ettiği helikopterlerin kalkacağı birliktir. Akar, “Yanına  İhsan Uyar’ı (Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral), Metin Gürak’ı (Kara Kuvvetleri 4. Kolordu Komutanı ve Ankara Merkez Komutanı Korgeneral) ve bir askeri savcıyı alarak git, orayı teftiş et” emri veriyor. Maksat, gerçekten de ihbarda belirtildiği gibi helikopterlerin böyle bir operasyona katılıp katılmayacağını öğrenmek, doğruysa bu operasyona engel olmak ve askeri savcıyla da orada şüphelileri hemen derdest etmektir. Yani gidiş amacı bu.

Kara Havacılık Okulu iddianamesine göre Orgeneral Salih Zeki Çolak’ın üsse giriş saati 18.36. Çıkış saati ise 21.08. İçeride 2,5 saat kalıyor. Komutanlarla görüşüyor, subaylardan brifingler alıyor ve etrafı kolaçan ediyor. Hiç bir anormallikle karşılaşmıyor. Kamelyada çay kahve içip meyve yiyor ve üsten ayrılıyor.

ÇOLAK AYRILIYOR, HELİKOPTERLER HAVALANIYOR

Oysa aynı iddianameye göre o sırada mühimmat yüklü taarruz helikopterleri uçuşa hazır bir şekilde bekliyormuş. Denetleme sırasında Skorsky S-70 tipi helikopterler de uçuşa hazır olarak beklemedeymiş. Ve oraya bunu farketmesi için, bunu ortaya çıkarması için, bunu engellemesi ve gereğini yapması için gönderilen Kara Kuvvetleri Komutanı Çolak, hiç bu helikopterleri farkedememiş. Sadece o değil, beraberindeki Orgeneral Uyar da Korgeneral Gürak da farkedememiş. Sanki Havacılık Okulu değil Hababam Sınıfı mübarek. Okulun haylaz çocukları yılların Akil Hoca’sı ile Paşa Nuri’sini parmağında oynatıyor.

Ve sonra ne oluyor biliyor musunuz? Teftiş heyeti oradan ayrıldıktan sonra helikopterler havalanmaya başlıyor. Şaka gibi. Üsse gelip hiç bir olağanüstülükle karşılaşmadıklarını bildiren Çolak’ın ayrılmasından hemen sonra. İddianameye göre bu üsten havalanan helikopterlerle Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı civarı, Genelkurmay Başkanlığı civarı, Emniyet Müdürlüğü, MİT Müsteşarlığı yerleşkesi, Gölbaşı Özel Kuvvetler Komutanlığı, TRT binası civarı ve TÜRKSAT yerleşkesine saldırılar düzenlendi. Yine iddianameye göre bu helikopter saldırılarının sonucunda 28 kişi can verdi, 276 kişi yaralandı.

HEPSİ HALA AYNI GÖREVDE ALAKASIZ İNSANLAR DARBEDEN TUTUKLU

Ve o Salih Zeki Çolak halen Kara Kuvvetleri Komutanı. Metin Gürak da halen Kara Kuvvetleri 4. Kolordu Komutanı ve Ankara Garnizon Komutanı. Her ikisi de iddianamelerde mağdur müşteki pozisyonunda.

Hakan Fidan görevde. Hulusi Akar görevde. Salih Zeki Çolak görevde. Metin Gürak görevde. Ve Akar-Fidan ikilisi Meclis komisyonuna gelip ifade bile vermedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan buna müsaade etmedi. Neden?

O gece olayların kıyısından köşesinden geçen-geçmeyen yüzlerce asker ve askeri öğrenci tutuklu. Hatta hakimler, savcılar, gazeteciler, esnaflar, öğretmenler, öğrenciler, akademisyenler, teknisyenler, imamlar, papazlar, ev hanımları, hayırseverler, kadınlar, yaşlılar, bebekler, hastalar, sakatlar, yatalaklar bile darbeden dolayı tutuklandı.

Fakat hiç kimse Orgeneral Çolak ve Korgeneral Gürak’a, “Oradaki askeri hareketliliğe bilerek mi göz yumdunuz? Darbeye siz mi yol verdiniz? Hazırlığın üzerini mi örttünüz? Darbecilerle işbirliği içinde mi hareket ettiniz?” diye sormuyor. Sırf bu önemli soru işaretlerinden dolayı onların da şüpheli olması gerekmiyor mu? Yanınızda çalıştırdığınız adama, “Burnuma bizim evden gaz kokusu geliyor. Git bak bakalım tüp açık mı kalmış. Eğer açıksa kapat gel” diyorsunuz; adam gidip bakıp geliyor ve “Hiç bir sıkıntı yok patron, ocak kapalı” diyor; o dakika ev havaya uçuyor ve aslında o sırada tüpün açık olduğu, patlamanın sebebinin de bu olduğu ortaya çıkıyor… Ve siz o adamdan hesap sormadığınız gibi hala birlikte çalışmaya devam ediyorsunuz. Demek ki ya bu evi birlikte havaya uçurdunuz ya da sizin ev diye, evlat diye bir derdiniz yok.

[Ahmet Dönmez] 27.5.2017 [TR724]