Aşağıda okuyacağınız, 14 Nisan 2014 tarihinde Rotahaber.com’da yayınlanmış bir yazı… Aynen, tekrar, yayınlıyorum.
Zaman zaman, Hizmet ile yolları ayrılmış gayr-i memnun insanlarla karşılaşırım, çoğu kez de karşılaşmak için sebepler bulurum.Özellikle memlekete gittiğimde, bu eskimeyen dostları arar sorarım. Daha az kelime tüketerek, daha çok anlaşabildiğim canım dostlarımla…
Belki, onlarda aradığım biraz da kendi gençliğimdir. O saf ve masum benliğim. Lise yıllarında İstanbul sokaklarında kaybolup giden ilkgençliğim, Ankara sokaklarında, Maltepe’de, Sıhhiye’de, Kızılay’da… bir Çanakkale’li köy çocuğu olarak yaşadığım “gençliğim eyvah”. Kimbilir, belki de aradığım budur.
Bu eskimez arkadaşlarımın kimisiyle ya Ankara’da, ya Sakarya’da, ya da İstanbul’da aynı odayı paylaşmışızdır, aynı okullarda kurumlarda öğretmenlik yapmışızdır; kimi eski bir mahalle dostudur, bir hemşehri, bir esnaf, kimi bir akraba… taa liseden bir arkadaştır kimi de.
Kimisi hayatın eziciliğinden bir şekilde “yırtmıştır”, kimisi de iyice düşkünleşmiş ve hayatın çarkları arasında yıprandıkça yıpranmıştır. Ruhen de, bedenen de.
Sabah otobüsle işe giderken, kah devlet lisesindeki çocuğunun haylazlıklarını ve kızının yaklaşmakta olan düğününü, kah Beşyüzevler’deki iki odalı evinin kirasını nasıl denkleştirebileceğini düşünmekle meşguldür kimisi.
Dünyası küçüldükçe küçülmüştür… gittikçe artmıştır yalnızlığı, dostlarla da ayrılınca yollar bir bir… O, eski idealist gencin yerini, omuzları çökmüş, hayat kavgasında sırtı yere gelmek üzere olan, bezgin bir adam almıştır artık.
Sebepler, Hizmet’le aralarına mesafeler koymuş olsa da hiç birinden bir mağduriyet hikayesi duymamışımdır. Sitemlerini, derin derin çektikleri ahlarla, veya aşina veçhelerinde hala muhafaza edebildikleri ‘şakirdane tebessümleriyle’ bir kere daha eritip geçmişlerdir.
Hayat şartları böyle gelişmiş, kader-i İlahi bu şekilde tecelli etmiştir ve kendilerini bir şekilde Hizmet’in dışında bulmuşlardır. Hizmet’ten tanıdıkları mübarek bir dostun hatrına her şeye rağmen sükutu ihtiyar etmişler, şekvaya tevessül etmemişlerdir. Ne de olsa, aslolan hizmettir ve hizmet de masumdur. Şu müdüre, bu abiye, falana filana takılıp kalmak çiğliktir, hamlıktır. Okudukları kitaplardan bunlar öğrenmişlerdir. Dünyanın binbir hali vardır nitekim… ve herkesin sınavı farklı farklıdır… ve herneyse ne’dir artık. Hizmet sağolsun’dur. Böyle avuturlar kendilerini ve susarlar ah vah etme yerine…
Evlad u eyal belini bükmüştür mesela bu koskoca adamların… Evde hanımla sorunları vardır kiminin. “Büyüyünce” dünyaları sevk ve idare etme hayalleri kuran bu “yüce gönüllü” adamlardan kimilerinin hanelerinde huzur yoktur.
Teslim etmek gerek ki, bir büyük imtihandır içinden geçtikleri, alıştıkları, kanıksamak zorunda kaldıkları…ve zamanla da umursamaz hale geldikleri…
Gençlikleri ellerinin arasından bir köpük gibi buharlaşıp uçuvermiştir… ve ay sonu gelip çatmıştır, evin kirası denkleştirilememiştir hala. Kimisini vapurda, tramvayda, hafifçe solmuş gözlerinden tanırım.
Kimisini de, bunca yıldan sonra dahi üzerlerinden hala atamadıkları ürkekliklerinden, mesela toplum içindeyken hala ayaklarının ucuna bakmalarından…Dışarı saldıkları gömleklerinden…Sokakta görsem eşleriyle, çocuklarıyla olan münasebetlerinden…
Yürüyüşünden, duruşundan, oturup kalkmasından belli olur kimisi…Gözgöze gelmemiz, birbirinizi tanımanıza yetebilir. En çok da susuşlarından… belli ederler kendilerini.
Kimi maddi, kimi de manevi sebeplerle Hizmet’ten uzaklaşan bu insanlar, kendilerine yepyeni, bambaşka hayatlar kurmuşlardır geçip giden yıllar boyu.
Kimi mutludur, kimi bedbin hayatın kendi akışı içinde. Hepimiz gibi. Onları da hergün bir başka yöne savurmaktadır hayat rüzigarı.Bu çoğu mahcup insanı dinlerken Mustafa Kutlu hikayelerini hatırlamamak kabil mi!
Kutlu’nun eski ülkücülerin burukluklarını, uğradıları ihanetleri, kırgınlıklarını anlattığı o Uzun Hikayeler, o uzun susuşlar, inkisarlar…
İdealler, hayat-ı hakikiye sahneleri, evlenmeler, boşanmalar…değişen yüzler, yeni yeni yeme içme alışkanlıkları, kılık kıyafet, oturma tarzı. Çoluk çocuk…
Hizmet’i uzaktan uzağa seyreden insanlar haline gelmiştir kimileri zamanla..
Kimisi de bağını tamamen koparmıştır eski “dava”sıyla.
Gençliğinin en güzel ve heyecanlı günlerini millete hizmet peşinde koşarak geçirmiş, “istikbal inkilabatı” hayalleri kurmuş bu hülya insanları, yavaş yavaş içlerine çekilmişler, kader rüzgarlarınca farklı farklı yerlere savrulmuşlardır. Ayine-i devran onlara türlü suretler göstermiş, bin mihnetle feleğin çemberinden geçirmiştir.
Mutlu olanları, Hizmet ile geçen günlerini bir gençlik masalı kıvamında yad eder, hala o tatlı gençlik rüyasının hafızalarının uzak köşelerinde kalmış kırıntılarıyla müteselli olurlar; daha mükedder olanlarının ise kafası biraz daha karışıktır sadece.
Kimisi hala “yeni” yerini yadırgamaktadır, kimisi de yerini bulmuş ve bambaşka bir insan olup çıkıvermiştir. O mesut günler, sadece tatlı bir hatıradır onlar için artık.
Kimisi ise iş yerinde canı sıkılmış Eve Dönmek isteyen bir adam gibidir.
Sanki gece gündüz talebe peşinde koşan, kurban derileri toplayan, dergi aboneliği için sokakları, mahalleleri arşınlayan, bayramda seyranda memleket yollarını unutan…istişareden istişareye koşan… ve ağlayan, durmadan ağlayan…hiç kendileri değildir!.
Necatigil’in o “Bir suçlu gibi ezik, sana selam söyledi…” dizesinin eşlik ettiği bu sohbetlerimizde, saatlerce onlar konuşsun ben dinleyeyim isterim.
Seslerindeki dokunaklık ruhumun bamtelimi sızlatır zaman zaman. Kesik kesik, boğum boğum çıkan o sesin rahatlatıcı bir tınısı da vardır hatta.
Bizim hikayemizdir o. Bütün idealizmlerin, realizmlerin verasında gepegerçek bir insan hikayesi…Bu toprakların hikayesi. Kayıp bir neslin hikayesi…
Okulları uzatanların, gönderildiği yerlere arkasına bakmadan gidenlerin, gözü talebeden başka bir şey görmeyenlerin, son kuruşuna kadar hak ettikleri maaşı almaya utananların, sabah akşam patatesle beslenenlerin, otobüs duraklarında üşüyenlerin, evlerinden ikişer ikişer çıkanların hikayesi…ve sonradan da gayet insani sebeplerle yolları ayrılanların hikayeleri…
İşte o hikayeler, Hizmet’in bu kayıp evlatlarının hikayeleri, kaleme alınmadan Hizmet’in gerçek anlatısının yazılamayacağını düşünürüm. Anlatacakları ne çok şey vardır bu insanların.
Dinleyecek biri olsa!
Sonra, sohbetin bir yerinde, mesela geçen yaz, Boğaz’a karşı sigarasının dumanlarını savururken birinin dediği gibi, ” … ama ne günlerdi ya! Vay be! Hey gidi günler” diye iç geçirirler tatlı bir tebessümle…aradaki tüm mesafelere, zamana isyan edercesine. Bu ne masum bir aşk hikayesidir; el değmemiş bir ilkgençlik aşkı.
Hizmet hala bir yad-ı cemildir hayalhanelerinde. Farkedersiniz. Hizmet, asla pişman olmadıkları bir şeydir, gözyaşlarına karışıp giden o hülyalı günler zaman zaman bunaldıklarında serin bir teselli kaynağıdır inşirah buldukları. Hizmet, zamanında samimiyetle sarıldıkları, onlara hayat veren bir iksirdir. İyi kötü onları bugünlere getiren, bugünkü kendileri yapan bir tecrübedir. Hatayı kusuru kendilerinde ararlar; tenkitte en ileri gideni ise, bir kaç isim verir en çok ve bazen bir lanet, bazen bir sitem gönderir hayata.
Hiç birinin aklına Fethullah Gülen Hocaefendi’ye küçük bir eleştiri getirmek gelmez.
“Hocamın yeri başka. Layık olamadık demek ki” diyen onlarcasını duymuşumdur.
Zaman zaman, hafifçe bir vefasızlıktan da bahsedecek olurlar.
Mesela, zamanında yetişmeleri için gözyaşı döktükleri, emek verdikleri talebeleri okumuşlar, master, doktora yapmışlar ve yine gözyaşı ile terle harcı karılarak açılan o gözbebeği üniversitelerde hoca olmuşlar, çeşitli akademik ünvanlar edinmişlerdir, amma kendilerini yetiştiren abilerini tanımamaktadırlar artık. Sınıf atlamışlardır Vefasızlık semtinde.
Veya eski bir arkadaşları feşmekan yerde, devlet dairesinde veya Hizmet içinde bir kariyer edinmiş, makam mansıp sahibi olmuşlardır, ama artık o aynı odada kaldıkları, birbirlerini namaza kaldırdıkları, karşı çekyatta yatan Gazi Teknik 2. Sınıf talebesi Niğdeli Osman gitmiş, yerine hatır tanımaz bir Genel Müdür gelmiştir, veya altında şu kadar bürokrat olan falan bölgenin feşmekan abisi. İnsan kaybolmuştur, insan kaybetmiştir.
Veya, kocaman kocaman, cafcaflı binalar dikilmiştir sağa sola da, kendileri unutuluvermiştir bir köşede. Arayanları soranları kalmamıştır. Dün beraber kaldıkları evde, Vefa Risalesi’nden dersler yapan, “Vefa bizim yamaçların gülüdür” sözünü diline pelesenk edenler, bugün selami sabahı kesivermişler, kendi fanuslarında küçük dağları ben yarattım edasıyla salım salım salınmaktadırlar. Hem bu ‘ulaşılması güç’ bilmem kaç sekreterle çalışan abiler, artık kendilerine yeni yeni dostlar, ahbaplar edinmişlerdir. Kimi şimdi bir milletvekilinin sofrasında, kimi bir bakan meclisindedir artık!
İşte bu gibi bir vefasızlıklar dokunmuştur bazılarına… Köşelerine itmiştir bu yürekleri dağlar-vari olan adamları. Küçüldükçe küçülmüştür hayatları, o iki odalı, ruhen ve bedenen güç bela sığabildikleri evlerde…
Kendileri gecesini gündüzüne katarak çalışmış çabalamış; ama bu işin çilesini çekmemiş, elini hiç bir taşın altına koymamış birilerinin üst makamlara gelmesine bir de umursamazlık ve dünyevileşme eklenince bu işlerden sıtkı sıyrılıvermiştir kimilerinin… Kimilerindeki o ağır bürokrat havaları, tıkır tıkır yatan maaşlar, fanusun içinde bir hizmet hayatı, ben artık devletim tavırları, soldukça solmuş bir idealizm… uzaktan uzağa seyrettikleri bu hayat ile, gece gündüz koşuşup durdukları hey gidi günlerdeki hizmet hayatları arasındaki farklar, aradaki mesafeyi iyice açmıştır eski dostlarıyla.
Her şey anlamsızlaşıvermiştir birden. Büyü bozulmuştur.
Kimisinin sınavları daha çetin olmuştur! Çok üzerinde konuşmak istemeseler de…
Hayatın gerçekleriyle harmanlanmış böyle hikayelerin yanında bu gayr-i memnun dostlarımı sevindiren hoş vakalar da olur zaman zaman:
Mesela bir gün kendilerinin melül mahzun bir köşeye çekildiğini, Hizmet işlerinden ayrıldığını haber alan eski talebelerinden birinin mektubu, telefonu veya emaili gelir;
“Abi, dualarımdasın, nerelerdesin, okul çıkışlarımızda bize hazırladığın o maklubeleri unutamıyorum. Emin ol, verdiğiniz hiç bir emek boşuna gitmedi” yollu bir mesajla sarsılırlar, içlerinde gençlik aşkı sızısına benzer aşina bir duygu parlar…şaşırıp kalakalırlar ortada.
Ayrı gayrı kalsalar da, hizmetlere candan sahip çıkan birilerini görünce yüzlerine içten bir serinlik yayılır. Hissedersiniz.
Bazı isimler sorarlar, o nerde, bu nerde…
Kaç okul oldu, falan yerde de müessese var mı! Sorular uzayıp giderken, ruhlar yıllar öncesine sığınır, gider taa İstanbul’daki, Ankara’daki o altı yedi öğrencinin birlikte kaldığı evlere, odalara, balkonlara geri döner…
Hemen hemen hepsi icin “hayali cihan değer” o evlerin serin iklimlerinde ararlar teselliyi… O evlerin hikayesi de yazılmamıştır henüz.
Bu asil ruhlar, bu eskimeyen dostlari keşke seslerini duyurabilseler, keşke seslerine kulak verilebilse onların diye düşünürüm yanlarından ayrılırken…
Yillar geçse de, araya mesafeler girse de, bu insanları, konuşmalarından, tavırlarından, yürüyüşlerinden kolaylıkla tanıyabilirsiniz…
Çoğu da zaten hadi çay hazır gelsene davetini bekler gibidirler.
Derken..
Ekranlarda baska birileri belirdi. Kendilerini hizmet mağdurları olarak sunan, dilleri, üslupları, yüzleri ve sözleri bambaşka birileri…
Bir dönem Hizmet’te bulunduğunu, ve sonra da bir şekilde mağdur edildiğini söyleyen koca koca adamlar görülmeye başlandı ekranlarda.
Bu üslup çok farklıydı her şeyden önce. Yüzlerinde bir öfke, gözlerinde bir hırs vardı bu insanların. Edaları, sadaları farklıydı.
Vakıa, bir kısmı Cemaat ile çok da köklü bir hukuku olmayan, nicedir çatabilmek için fırsat kollayan, düpedüz eyyamcı diyebileceğimiz kimselerdi.
Bununla birlikte, aralarında, hayatlarının bir döneminde Hizmet ile birlikte olmuş kimseler de vardı. Bir zamanlar abilik yapmış, en önde koşmuş isimlerdi bir kısmı.
Mağduriyetlerini ekranlarda, en galiz ifadelerle, hak ve hukuk gözetmeksizin dile getiren bu kimseleri görünce, benim yıllardır görüştüğüm, uzun uzun sohbetler ettiğim eskimeyen arkadaşlarıma düşündüm.
Evet, ekranlarda arz-ı endam eden bu kişilerin üslupları ayarsızdı. Yıllardır köşelerinde sinip kalmanın ezikliği içinde ve forsatçılıkla konuşarak, kişisel hesaplarını görüyor gibiydiler.
Onları dinlediğimdeyse, gayr-i memnun ama eskimeyen dostlarımın kıymetini daha iyi anladım.
Bu günler gelip geçer. Neler geçmedi ki! Dostluklar bakidir. Bir tas çorbanın, bir bardak çayın, omuz umuza yapılan iki rekat ibadetin büyük hatrı vardır. Vefalılar bunu unutmaz.
Hizmet, kendi çocuklarına sahip çıkmalı. Kardeşlerine. Eskimeyen abilerine…
Onlar, bu toprakların evlatları. Evet o çocuklar, Hizmet’in her zaman kahrını çekmiş, Hizmet’e safa sürmek için değil, kahır çekmek için girmiş o eyvallahsız adamlar bütün kıyıda köşede kalmalarına rağmen, Bu Ülke’nin temiz kalabilmeyi başarmış çocuklarıdır.
Şimdi…
Bugüne kadar, Hizmet’in içinde el bebek gül bebek ağırlanmış ve en küçük bir muhalif rüzgarla da savrulup gitmiş, ama hala pişkin pişkin mağduriyet edebiyatı yapan ve ortalarda hala ağır abi edalarıyla boy gösteren nice eyyamcıyı görünce, bu çocukların gerçek değeri daha da tebarüz etmiyor mu!
Onlar, bu fedakar insanlar, Hizmet’in kayıp ve sahip çıkılmamış nesli, bu haralagürele arasında sesleri duyulmayanlar, dinlenmeyeneler…bir ihtiyaç halinde yarın çıkıp gelecek olanlar da onlardır.
[Engin Sezen] 27.4.2018 [thecrcl.ca]
Otomotivde A, B planları var mı? [Harun Odabaşı]
Birkaç gün önce Avrupalı liderler arasında küçük bir zirve gerçekleşti. Almanya Başbakanı Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile İngiltere Başbakanı May üçlü bir telefon görüşmesinin ardından ABD’ye AB’ye karşı ticari bir önlem almaması yönünde çağrıda bulundu. AB’nin kendi çıkarlarını savunmaya hazır olduğu belirtildi. Bu açıklamanın Merkel ile Trump görüşmesinin hemen ardından yapılması ters giden bir şeylerin olduğu anlamına geliyor.
Dünyayı Twitter hesabından yöneten Amerika Başkanı Donald Trump daha çelik ve alüminyuma ek gümrük vergisi getirirken Avrupa Birliği’ne büyük bir beyzbol sopası göstermişti. AB, ABD’nin bu kararına karşılık verebileceklerini söyleyince Trump kişisel Twetter hesabından, “AB zaten yüksek vergilerini daha da artırmak istiyorsa ve ABD şirketlerinin orada iş yapmasının önüne engel koyuyorsa biz de basit bir şekilde ABD’ye serbestçe gelen arabalarına vergi uygulayacağız” demişti. Hemen ekleyelim Alman otomobil şirketleri 2017’de ABD’ye 1 milyon 350 yeni araç sattı. Bu çok büyük bir rakam.
Otomotiv, Türkiye gibi fason üretim yapan bir ülkede bile çok çok önemli bir sektör. AB için ise stratejik, dolayısı ile siyasi sektör. AB dünyaya petrol satamıyor, onun yerine otomobil satıyor. ABD ise sadece AB için değil Çin, Güney Kore, Japonya Meksika ve Latin ülkeleri içinde tam bir tüketim havzası. ABD grip olsa diğer ülkeler yorgan döşek hasta olur. Bağımlılık bu derece yüksek.
ABD içinde otomobil sektörü çok stratejik. Bir süredir ABD’nin yerli firmaları hem içeride hem dışarıda AB otomobil markaları karşısında pazar daraltıyor. Mevcut denge AB lehine değişiyor. Trump’ı iktidara getiren lobilerden biri işte bu otomotiv devleri. Trump’ın seçim taahhütlerinden biri yerli otomotiv sektörünü güçlendirmekti. Son görüşmesinde Merkel’e söylediği gibi “ticari çıkarların karşılıklı beslenmesi” ifadesi eğer otomotiv sektörünü de kapsayacak ise işte o zaman AB’nin gerçekten canı yanar. ABD Trump eli ile Çin’i terbiye etmeye başladı bile! Merkel kısa süre içerisinde Trump’ı ikinci kez ziyaret etti. Bazı ticari anlaşmalar yapıldı. Birbiri ardına krizi önleyecek hamleler atılıyor ancak bunların Trump’ı durdurup durduramayacağı belirsizliğini koruyor.
Türkiye’de otomotiv sektörü geçen yılı 24 milyar dolar ihracatla kapattı. 157.1 milyar dolarlık toplam ihracatta en yüksek kalemi uzun süredir otomotiv sektörü elinde tutuyor. Markaların otomotiv üretim hattını gelişmekte olan ülkelere kaydırması ve Türkiye’nin coğrafi konumu büyüme trendinde en önemli etken. ABD’ye otomotiv ihracatımız ise 1,4 milyar dolar. 2016’da bu rakam 700 milyon dolar idi. Yüzde 100’lük bir artış söz konusu. Bu anlamda ABD’nin otomotive ek vergi getirmesinin Türkiye’yi etkilese de sarsmaz analizleri pek gerçekçi değil. Hiç olmazsa büyüme potansiyeli olan bir pazarda güçlük yaşayacağız. Avrupa Türkiye’nin en fazla otomotiv sattığı kara parçası. Orada yaşanacak kriz Türkiye’yi de zincirleme reaksiyonla derinden etkileyecektir. Alınganlıktan kırılganlığa geçen bir ekonomi görünümümüz varken uluslararası piyasalarda olup bitenlere daha bir kulak kabartmalıyız. Hatta kulak kabartmanın ötesinde krizlerin teğet geçmesini sağlayacak A,B planları hazırlamaya odaklanmalıyız. Zira gelişmeler Perşembe’nin geleceği Çarşamba’dan bellidir sürecine benziyor.
[Harun Odabaşı] 1.5.2018 [Kronos Haber]
Dünyayı Twitter hesabından yöneten Amerika Başkanı Donald Trump daha çelik ve alüminyuma ek gümrük vergisi getirirken Avrupa Birliği’ne büyük bir beyzbol sopası göstermişti. AB, ABD’nin bu kararına karşılık verebileceklerini söyleyince Trump kişisel Twetter hesabından, “AB zaten yüksek vergilerini daha da artırmak istiyorsa ve ABD şirketlerinin orada iş yapmasının önüne engel koyuyorsa biz de basit bir şekilde ABD’ye serbestçe gelen arabalarına vergi uygulayacağız” demişti. Hemen ekleyelim Alman otomobil şirketleri 2017’de ABD’ye 1 milyon 350 yeni araç sattı. Bu çok büyük bir rakam.
Otomotiv, Türkiye gibi fason üretim yapan bir ülkede bile çok çok önemli bir sektör. AB için ise stratejik, dolayısı ile siyasi sektör. AB dünyaya petrol satamıyor, onun yerine otomobil satıyor. ABD ise sadece AB için değil Çin, Güney Kore, Japonya Meksika ve Latin ülkeleri içinde tam bir tüketim havzası. ABD grip olsa diğer ülkeler yorgan döşek hasta olur. Bağımlılık bu derece yüksek.
ABD içinde otomobil sektörü çok stratejik. Bir süredir ABD’nin yerli firmaları hem içeride hem dışarıda AB otomobil markaları karşısında pazar daraltıyor. Mevcut denge AB lehine değişiyor. Trump’ı iktidara getiren lobilerden biri işte bu otomotiv devleri. Trump’ın seçim taahhütlerinden biri yerli otomotiv sektörünü güçlendirmekti. Son görüşmesinde Merkel’e söylediği gibi “ticari çıkarların karşılıklı beslenmesi” ifadesi eğer otomotiv sektörünü de kapsayacak ise işte o zaman AB’nin gerçekten canı yanar. ABD Trump eli ile Çin’i terbiye etmeye başladı bile! Merkel kısa süre içerisinde Trump’ı ikinci kez ziyaret etti. Bazı ticari anlaşmalar yapıldı. Birbiri ardına krizi önleyecek hamleler atılıyor ancak bunların Trump’ı durdurup durduramayacağı belirsizliğini koruyor.
Türkiye’de otomotiv sektörü geçen yılı 24 milyar dolar ihracatla kapattı. 157.1 milyar dolarlık toplam ihracatta en yüksek kalemi uzun süredir otomotiv sektörü elinde tutuyor. Markaların otomotiv üretim hattını gelişmekte olan ülkelere kaydırması ve Türkiye’nin coğrafi konumu büyüme trendinde en önemli etken. ABD’ye otomotiv ihracatımız ise 1,4 milyar dolar. 2016’da bu rakam 700 milyon dolar idi. Yüzde 100’lük bir artış söz konusu. Bu anlamda ABD’nin otomotive ek vergi getirmesinin Türkiye’yi etkilese de sarsmaz analizleri pek gerçekçi değil. Hiç olmazsa büyüme potansiyeli olan bir pazarda güçlük yaşayacağız. Avrupa Türkiye’nin en fazla otomotiv sattığı kara parçası. Orada yaşanacak kriz Türkiye’yi de zincirleme reaksiyonla derinden etkileyecektir. Alınganlıktan kırılganlığa geçen bir ekonomi görünümümüz varken uluslararası piyasalarda olup bitenlere daha bir kulak kabartmalıyız. Hatta kulak kabartmanın ötesinde krizlerin teğet geçmesini sağlayacak A,B planları hazırlamaya odaklanmalıyız. Zira gelişmeler Perşembe’nin geleceği Çarşamba’dan bellidir sürecine benziyor.
[Harun Odabaşı] 1.5.2018 [Kronos Haber]
Bu seçimden sonra geçmiş olsun [Tarık Toros]
Yakın zamana kadar ülkede fikir hürriyetinin sorunlu olduğunu düşünürdüm.
Son dönemde de “düşünce özgürlüğü neredeyse kalmadı, bitti” diye düşünmeye başlamıştım.
Sonra şunu gördüm:
Düşünce çürümüş.
Fikir ölmüş.
Özgürlüğü hak getire!
***
Bunca zulüm, facia.
Yasa tanımazlık.
Haydut devlet uygulamaları.
Birbirinin üstünde tepinen insanlar.
İhbar, rüşvet, tehdit patlaması.
Her söylediği yalan siyasetçiler, gazeteciler…
Bakın bunlara… Düşüncenin nasıl çürüdüğünü görürsünüz.
***
“Çocuklar ölmesin” dedi diye…
6 aylık bebeği ile cezaevine giren Ayşe öğretmenin fotoğrafını paylaşıyorsun… Bir anda sen de terörist oluyorsun.
Hadi buna alıştık, başı örtülü biri “İçimin yağı eridi” diye tweet atmış.
“Trol” deyip geçemezsiniz.
***
Halime Gülsu, içli köfte yapıp satıyordu.
Niye.
OHAL mağdurlarına destek için.
Gözaltına alındı, tutuklandı.
Tarsus cezaevine kondu.
15 yıldır SLE hastasıydı.
İlaçları verilmedi, raporları yok sayıldı.
Hastalığı merkezi sinir sistemini, bağışıklık sistemini etkileyen sürekli kontrol ve tedavi gerektiren kronik bir hastalıktı.
Son haftasında usulen iki kere hastaneye götürüp aynı gün tekrar cezaevine yolladılar.
28 Nisan Cumartesi, sabaha karşı öldü.
İddianamesi yoktu, duruşması yapılmamıştı.
33 yaşında gencecik bir öğretmendi.
Bakıyorsunuz, birkaç yazar veya milletvekili dışında “tık” yok.
Bazısı da “iddialar doğruysa, bakanlık soruşturmalı” demiş.
Yuh olsun!
Öldüren belli, adresi belli, katilden soruşturma mı istenir..!
***
Geçen Ocak ayında Anayasa Mahkemesi…
74 yaşındaki gazeteci Şahin Alpay ile 65 yaşındaki akademisyen yazar Mehmet Altan için “hak ihlali” kararına hükmetti.
Darbe davalarında yargılanan emekli bir Türk subayının avukat kızı…
“Ülkeyi içeriden vurup bundan zevk alan utanmaz gazeteciler aramıza geri dönüyor” diye tweet attı, atabildi.
İçeridekiler çıkmasın, psikolojileri bozulsun, mümkünse orada ölsün istiyorlar.
Gözlerini o kadar karartmışlar ki, sözümona ülkenin bekâsı için birkaç milyon insan kılıçtan geçirilse kılları kıpırdamayacak, bilakis bunun lüzumlu olduğunu düşünüyorlar.
Troller, “çocuklarını dahi yaşatmayın, sülbünü kurutun” diye tweet atıyor. Bunlar da içten içe alkışlıyor.
***
Türkiye’de ne sol ne de sağ varmış.
Belki de hiç olmamış.
Şu olmuş:
-Sol, sağa “devletin dayattığı perspektiften” bakmış. Sağ hep yobaz, mürteci olmuş.
-Sağ da sola “devletin dayattığı perspektiften” bakmış. Sol hep komünist, din düşmanı kabul edilmiş.
Oysa…
Bu iki gözlük de devletin taktığı gözlükler.
***
Muhalefetin “sıfır baraj ittifakı” gibi bir projesi konuşuluyor.
Yani seçimde daha çok milletvekili çıkarabilmek, küçük partilerin baraj altında kalmasını önlemek için düşünülen bir formül.
Gelgelelim,
–HDP ile Meclis çatısı altında yan yana siyaset yapanlar,
-HDP’li başkanvekilinin yönettiği Meclis’te toplananlar,
-Komisyonlarda HDP’lilerle aynı masada çalışanlar,
..şimdi yan yana seçime girmemek için dokuz takla atıyor.
Halbuki, bu ne ittifak ne de koalisyon ortaklığı.
Bu, stratejik bir seçim hamlesi.
CHP’nin 15 vekilini İYİ Parti’ye geçirmesi gibi.
Sadece seçim günü uygulanacak, eşiği geçtikten sonra herkesin evine döneceği bir proje.
Peki muhalefetteki kuşkunun nedeni ne:
İktidarın eline koz vermemek.
Peki bu, iktidarın dayattığı politikaya teslim olmak demek değil mi?
***
Bir kere de iktidarın dümen suyunda gitmeseniz olmaz mı?
Darbe politikalarını onayladınız, sonra çıkıp “kontrollü darbe” dediniz.
Referandumu tanıdınız, sonra çıkıp “aslında sandıktan ‘hayır’ çıkmıştı” dediniz.
İktidarın lanetlediğini siz de lanetlediniz.
“Aman iktidar tefe koyup çalar, neme lazım” deyip, kendi arkadaşlarınızı bile cezaevinde unuttunuz.
Ne KHK mağdurlarının sesi oldunuz, ne işsizlerin, ne de malı tarlada kalan köylülerin.
Bir kere de, “iktidara siyasi malzeme vermeyelim” filan gibi hesap yapmasanız olmaz mı?
***
Devlet Kürtleri ötekileştirdi bu ülkede.
Bu PKK ile olmadı.
Çok önceye dayanır.
Ermenilere aynısı yapıldı, Aleviler nasibini aldı, şimdi Cemaat mensupları adeta Ortaçağ engizisyonundan geçiriliyor.
***
Bu kadar çiziktirmeye ne hacet!
Muhalefet;
-Önü kesilmeye çalışılan bir partiyi ve cumhurbaşkanı adayını,
-Tereyağından kıl çeker gibi bir hamleyle iktidarın ve yargının elinden aldı,
-Şimdi seçime sokuyor.
Bunu yapan aklın kapasitesinden sual olunmaz.
Dilerse ve isterse, neler yapabileceğini göstermiştir CHP veya bu fikrin arkasındaki akıl.
Bugüne kadar yapmamıştır, o ayrı.
İyi düşünsünler:
24 Haziran gecesi, ülkenin yarıdan çoğuna yaşatılacak hayal kırıklığının faturası tek başına Devlet Bahçeli’ye kesilmeyecek.
Bu seçimden sonra geçmiş olsun.
[Tarık Toros] 1.5.2018 [TR724]
Son dönemde de “düşünce özgürlüğü neredeyse kalmadı, bitti” diye düşünmeye başlamıştım.
Sonra şunu gördüm:
Düşünce çürümüş.
Fikir ölmüş.
Özgürlüğü hak getire!
***
Bunca zulüm, facia.
Yasa tanımazlık.
Haydut devlet uygulamaları.
Birbirinin üstünde tepinen insanlar.
İhbar, rüşvet, tehdit patlaması.
Her söylediği yalan siyasetçiler, gazeteciler…
Bakın bunlara… Düşüncenin nasıl çürüdüğünü görürsünüz.
***
“Çocuklar ölmesin” dedi diye…
6 aylık bebeği ile cezaevine giren Ayşe öğretmenin fotoğrafını paylaşıyorsun… Bir anda sen de terörist oluyorsun.
Hadi buna alıştık, başı örtülü biri “İçimin yağı eridi” diye tweet atmış.
“Trol” deyip geçemezsiniz.
***
Halime Gülsu, içli köfte yapıp satıyordu.
Niye.
OHAL mağdurlarına destek için.
Gözaltına alındı, tutuklandı.
Tarsus cezaevine kondu.
15 yıldır SLE hastasıydı.
İlaçları verilmedi, raporları yok sayıldı.
Hastalığı merkezi sinir sistemini, bağışıklık sistemini etkileyen sürekli kontrol ve tedavi gerektiren kronik bir hastalıktı.
Son haftasında usulen iki kere hastaneye götürüp aynı gün tekrar cezaevine yolladılar.
28 Nisan Cumartesi, sabaha karşı öldü.
İddianamesi yoktu, duruşması yapılmamıştı.
33 yaşında gencecik bir öğretmendi.
Bakıyorsunuz, birkaç yazar veya milletvekili dışında “tık” yok.
Bazısı da “iddialar doğruysa, bakanlık soruşturmalı” demiş.
Yuh olsun!
Öldüren belli, adresi belli, katilden soruşturma mı istenir..!
***
Geçen Ocak ayında Anayasa Mahkemesi…
74 yaşındaki gazeteci Şahin Alpay ile 65 yaşındaki akademisyen yazar Mehmet Altan için “hak ihlali” kararına hükmetti.
Darbe davalarında yargılanan emekli bir Türk subayının avukat kızı…
“Ülkeyi içeriden vurup bundan zevk alan utanmaz gazeteciler aramıza geri dönüyor” diye tweet attı, atabildi.
İçeridekiler çıkmasın, psikolojileri bozulsun, mümkünse orada ölsün istiyorlar.
Gözlerini o kadar karartmışlar ki, sözümona ülkenin bekâsı için birkaç milyon insan kılıçtan geçirilse kılları kıpırdamayacak, bilakis bunun lüzumlu olduğunu düşünüyorlar.
Troller, “çocuklarını dahi yaşatmayın, sülbünü kurutun” diye tweet atıyor. Bunlar da içten içe alkışlıyor.
***
Türkiye’de ne sol ne de sağ varmış.
Belki de hiç olmamış.
Şu olmuş:
-Sol, sağa “devletin dayattığı perspektiften” bakmış. Sağ hep yobaz, mürteci olmuş.
-Sağ da sola “devletin dayattığı perspektiften” bakmış. Sol hep komünist, din düşmanı kabul edilmiş.
Oysa…
Bu iki gözlük de devletin taktığı gözlükler.
***
Muhalefetin “sıfır baraj ittifakı” gibi bir projesi konuşuluyor.
Yani seçimde daha çok milletvekili çıkarabilmek, küçük partilerin baraj altında kalmasını önlemek için düşünülen bir formül.
Gelgelelim,
–HDP ile Meclis çatısı altında yan yana siyaset yapanlar,
-HDP’li başkanvekilinin yönettiği Meclis’te toplananlar,
-Komisyonlarda HDP’lilerle aynı masada çalışanlar,
..şimdi yan yana seçime girmemek için dokuz takla atıyor.
Halbuki, bu ne ittifak ne de koalisyon ortaklığı.
Bu, stratejik bir seçim hamlesi.
CHP’nin 15 vekilini İYİ Parti’ye geçirmesi gibi.
Sadece seçim günü uygulanacak, eşiği geçtikten sonra herkesin evine döneceği bir proje.
Peki muhalefetteki kuşkunun nedeni ne:
İktidarın eline koz vermemek.
Peki bu, iktidarın dayattığı politikaya teslim olmak demek değil mi?
***
Bir kere de iktidarın dümen suyunda gitmeseniz olmaz mı?
Darbe politikalarını onayladınız, sonra çıkıp “kontrollü darbe” dediniz.
Referandumu tanıdınız, sonra çıkıp “aslında sandıktan ‘hayır’ çıkmıştı” dediniz.
İktidarın lanetlediğini siz de lanetlediniz.
“Aman iktidar tefe koyup çalar, neme lazım” deyip, kendi arkadaşlarınızı bile cezaevinde unuttunuz.
Ne KHK mağdurlarının sesi oldunuz, ne işsizlerin, ne de malı tarlada kalan köylülerin.
Bir kere de, “iktidara siyasi malzeme vermeyelim” filan gibi hesap yapmasanız olmaz mı?
***
Devlet Kürtleri ötekileştirdi bu ülkede.
Bu PKK ile olmadı.
Çok önceye dayanır.
Ermenilere aynısı yapıldı, Aleviler nasibini aldı, şimdi Cemaat mensupları adeta Ortaçağ engizisyonundan geçiriliyor.
***
Bu kadar çiziktirmeye ne hacet!
Muhalefet;
-Önü kesilmeye çalışılan bir partiyi ve cumhurbaşkanı adayını,
-Tereyağından kıl çeker gibi bir hamleyle iktidarın ve yargının elinden aldı,
-Şimdi seçime sokuyor.
Bunu yapan aklın kapasitesinden sual olunmaz.
Dilerse ve isterse, neler yapabileceğini göstermiştir CHP veya bu fikrin arkasındaki akıl.
Bugüne kadar yapmamıştır, o ayrı.
İyi düşünsünler:
24 Haziran gecesi, ülkenin yarıdan çoğuna yaşatılacak hayal kırıklığının faturası tek başına Devlet Bahçeli’ye kesilmeyecek.
Bu seçimden sonra geçmiş olsun.
[Tarık Toros] 1.5.2018 [TR724]
Allah’ın lütfu ve sopası [Selahattin Sevi]
Anadolu Ajansı muhabiri Saliha Sultan kendi deyimiyle ‘ilk geceyi’ atlattıktan sonra ertesi gece, yani 16 Temmuz gecesi ‘direnişi’ takip etmek üzere Taksim Meydanı’na gitti. Kasası gençlerle dolu kamyonu ve direksiyon başındaki çarşaflı kadını gördü ve fotoğrafını çekti.
Sultan, kişisel twitter hesabından 22.46’da yayımladığı 4 kareye, “Çarşaflı ablam Taksim’e bi kamyon adam getirmiş 🙂 ” notunu eklemeyi ihmal etmedi.
O günlerde AA adına çalışan Sultan, bugün “Fotoğrafı 15 Temmuz günü değil, 16 Temmuz günü çektiğini” itiraf etmek zorunda kaldı. Meğer 15 Temmuz gecesi kamyonla adam taşıdığını söyleyen ‘çarşaflı abla’ Şerife Boz hepimizi hepimizi dolmuşa bindirmiş. AA muhabiri Sultan da ‘Kabataş yalanından hallice’ bu söylenceyi ‘elden ele’ bütün Türkiye’ye ulaştırmış.
15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden Yenişafak muhabiri Mustafa Cambaz’ın oğlu Alparslan Cambaz, “Sürücü koltuğuna oturarak gazetecilere poz veren ve onlarla birlikte düzmece bir haber üreterek milleti aldatıp her yerden yüklü miktarda para yardımı alan bu sahtekâr kadına şehit aileleri olarak dava açmaya hazırlanıyoruz” sopasını göstermeseydi ‘çarşaflı kahraman abla’ gerçeği açıklamak aklına bile gelmeyecekti ‘türbanlı muhabir’in.
‘GERÇEĞİ BİRKAÇ DOSTUMA SÖYLEDİM’
Cambaz ısrarlı olunca Saliha Sultan, “Basının ’15 Temmuz’a kamyonuyla direnen kadın’ minvalinde başlıklarla verdiği haberler beni de yanılttı. Yine utanarak söylüyorum, ‘Ben bu fotoğrafı ikinci gece çektim, bu hanım niçin ilk gece gibi anlatıyor’ diye düşündüm. Ama bunu yakın birkaç dostum dışında kimseye söylemedim” demek zorunda kalmayacaktı.
Boz’un röportajlarında, ilk gece köprüde olduğunu söylemesi üzerine utandığını söyleyen Sultan, “15 Temmuz gibi halkımızın kahramanlık destanı yazdığı bir geceye ‘eğer biri suistimal ediyorsa’ gölge düşmesin, binlerce samimi insana laf gelmesin düşüncesi ile sustum. Ta ki dün gece Şerife Boz ile ilgili yayılan söylentiye kadar da böyle düşündüm. Dün gece huzursuzluktan sabaha kadar gözüme uyku girmedi açık söyleyeyim. Suçlamaları okudum vs. fakat detaylara baktığımda Şerife Boz’un röplerinde, konuşmalarında ilk gece köprüde olduğunu belirttiğini görünce ben de utandım” dedi.
“15 Temmuz kahramanı” olarak AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım tarafından bile kabul edilen, ‘çarşaflı kahraman’ Boz, Yıldırım’a sarıldı. Son beyanlarında AKP’den milletvekili adayı olması 15 Temmuz’da yakınlarını kaybeden aileleri harekete geçirdi.
KAMYONDAN İNDİ, ÖZEL ARACIM NEREDE DİYE TERÖR ESTİRDİ
‘Sahte kahraman’ kahraman Boz’a tepki gösteren Alparslan Cambaz, önce “Bu sahtekar kadına şehit aileleri olarak dava açmaya hazırlanıyoruz” ifadelerini paylaştı, ardından da kurulan tezgahı deşifre etti.
Cambaz şunları söyledi:
Evleri Taksim’e metroyla 10 dakikayken ve metro o gün bedavayken 16 Temmuz gecesi KUTLAMA ALANINA sürücülüğü olmadığı için kendi süremediği kamyonla gidip alana vardıklarındaysa sürücü koltuğuna oturarak gazetecilere poz veren ve onlarla birlikte düzmece bir haber üreterek milleti aldatıp her yerden yüklü miktarda para yardımı alan, kamyonlarını da İBB’ye kamyon yükü paraya satan, konferans için gittiği yerlerde özel olarak gezdirilmesi gerektiğini “Özel aracım nerede!” diye terör estirerek duyuran ve rezilliklere, istismara, dolandırıcılığa doymak bilmeyen bu sahtekar kadına şehit aileleri olarak dava açmaya hazırlanıyoruz.
‘GAZİ’ ŞERİFE BOZ: ŞEHİT YAKINLARI BENİ KISKANIYOR
Sözcü gazetesine konuşan Şerife Boz da hakkında ortaya atılan iddialara kızdı. “Ben evimden pazara bile çıkmayan bir kadınım. Nasıl para için bu işleri yapmış olayım.” derken, anahtar cümleleri arka arkaya kurdu: “Erdoğan sevgim için, vatan sevgim için, özgür bir Türkiye için o gün meydanlara çıktım…”
Boz’un freni yoktu, “Şehit aileleri yaptıklarımı, yaptıklarımla sembol olmamı kıskanıyorlar.” diyor, herkesi Allah’a havale ediyordu.
Kamyonu İBB tarafından müzeye konulmak için satın alınan Şerife Boz, “Seçilince görürsünüz. Ben Erdoğan sevgisiyle, vatan sevgisiyle milletvekili olmak istiyorum.” derken fotoğrafı çeken muhabir kadar bile utanmıyordu.
Öte yandan, Şerife Boz’un Ankara Mamak’ta belediye tarafından yaptırılan 15 Temmuz Şehitler Anıtı’nda heykelinin olduğu da ortaya açıktı.
Çakma kahraman Boz’un yalancı şahidi Saliha Sultan ise, sorumluluğun sadece kendisinde olmadığını söyleyerek, “15 Temmuz darbe girişimi sırasında Anadolu Ajansı’nda muhabir olarak çalıştığımın da altını çizmek istiyorum.” diyor.
Bu saate kadar haber ajansından ziyade ‘propoganda makinesi’ gibi çalışan AA’dan ses çıkmadı. Ne bir pardon, ne de özür…
Sultan sabitlenmiş tweet’inde, “Sevgili Teoman Duralı bir sohbetimizde “Güzel nedir?” soruma “Güzel, güven veren insandır.” cevabını vermişti.” diyor.
Belki de haklı ‘sevgili’ Teoman Duralı…
[Selahattin Sevi] 30.4.2018 [Kronos Haber]
Sultan, kişisel twitter hesabından 22.46’da yayımladığı 4 kareye, “Çarşaflı ablam Taksim’e bi kamyon adam getirmiş 🙂 ” notunu eklemeyi ihmal etmedi.
O günlerde AA adına çalışan Sultan, bugün “Fotoğrafı 15 Temmuz günü değil, 16 Temmuz günü çektiğini” itiraf etmek zorunda kaldı. Meğer 15 Temmuz gecesi kamyonla adam taşıdığını söyleyen ‘çarşaflı abla’ Şerife Boz hepimizi hepimizi dolmuşa bindirmiş. AA muhabiri Sultan da ‘Kabataş yalanından hallice’ bu söylenceyi ‘elden ele’ bütün Türkiye’ye ulaştırmış.
15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden Yenişafak muhabiri Mustafa Cambaz’ın oğlu Alparslan Cambaz, “Sürücü koltuğuna oturarak gazetecilere poz veren ve onlarla birlikte düzmece bir haber üreterek milleti aldatıp her yerden yüklü miktarda para yardımı alan bu sahtekâr kadına şehit aileleri olarak dava açmaya hazırlanıyoruz” sopasını göstermeseydi ‘çarşaflı kahraman abla’ gerçeği açıklamak aklına bile gelmeyecekti ‘türbanlı muhabir’in.
‘GERÇEĞİ BİRKAÇ DOSTUMA SÖYLEDİM’
Cambaz ısrarlı olunca Saliha Sultan, “Basının ’15 Temmuz’a kamyonuyla direnen kadın’ minvalinde başlıklarla verdiği haberler beni de yanılttı. Yine utanarak söylüyorum, ‘Ben bu fotoğrafı ikinci gece çektim, bu hanım niçin ilk gece gibi anlatıyor’ diye düşündüm. Ama bunu yakın birkaç dostum dışında kimseye söylemedim” demek zorunda kalmayacaktı.
Boz’un röportajlarında, ilk gece köprüde olduğunu söylemesi üzerine utandığını söyleyen Sultan, “15 Temmuz gibi halkımızın kahramanlık destanı yazdığı bir geceye ‘eğer biri suistimal ediyorsa’ gölge düşmesin, binlerce samimi insana laf gelmesin düşüncesi ile sustum. Ta ki dün gece Şerife Boz ile ilgili yayılan söylentiye kadar da böyle düşündüm. Dün gece huzursuzluktan sabaha kadar gözüme uyku girmedi açık söyleyeyim. Suçlamaları okudum vs. fakat detaylara baktığımda Şerife Boz’un röplerinde, konuşmalarında ilk gece köprüde olduğunu belirttiğini görünce ben de utandım” dedi.
“15 Temmuz kahramanı” olarak AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım tarafından bile kabul edilen, ‘çarşaflı kahraman’ Boz, Yıldırım’a sarıldı. Son beyanlarında AKP’den milletvekili adayı olması 15 Temmuz’da yakınlarını kaybeden aileleri harekete geçirdi.
KAMYONDAN İNDİ, ÖZEL ARACIM NEREDE DİYE TERÖR ESTİRDİ
‘Sahte kahraman’ kahraman Boz’a tepki gösteren Alparslan Cambaz, önce “Bu sahtekar kadına şehit aileleri olarak dava açmaya hazırlanıyoruz” ifadelerini paylaştı, ardından da kurulan tezgahı deşifre etti.
Cambaz şunları söyledi:
Evleri Taksim’e metroyla 10 dakikayken ve metro o gün bedavayken 16 Temmuz gecesi KUTLAMA ALANINA sürücülüğü olmadığı için kendi süremediği kamyonla gidip alana vardıklarındaysa sürücü koltuğuna oturarak gazetecilere poz veren ve onlarla birlikte düzmece bir haber üreterek milleti aldatıp her yerden yüklü miktarda para yardımı alan, kamyonlarını da İBB’ye kamyon yükü paraya satan, konferans için gittiği yerlerde özel olarak gezdirilmesi gerektiğini “Özel aracım nerede!” diye terör estirerek duyuran ve rezilliklere, istismara, dolandırıcılığa doymak bilmeyen bu sahtekar kadına şehit aileleri olarak dava açmaya hazırlanıyoruz.
‘GAZİ’ ŞERİFE BOZ: ŞEHİT YAKINLARI BENİ KISKANIYOR
Sözcü gazetesine konuşan Şerife Boz da hakkında ortaya atılan iddialara kızdı. “Ben evimden pazara bile çıkmayan bir kadınım. Nasıl para için bu işleri yapmış olayım.” derken, anahtar cümleleri arka arkaya kurdu: “Erdoğan sevgim için, vatan sevgim için, özgür bir Türkiye için o gün meydanlara çıktım…”
Boz’un freni yoktu, “Şehit aileleri yaptıklarımı, yaptıklarımla sembol olmamı kıskanıyorlar.” diyor, herkesi Allah’a havale ediyordu.
Kamyonu İBB tarafından müzeye konulmak için satın alınan Şerife Boz, “Seçilince görürsünüz. Ben Erdoğan sevgisiyle, vatan sevgisiyle milletvekili olmak istiyorum.” derken fotoğrafı çeken muhabir kadar bile utanmıyordu.
Öte yandan, Şerife Boz’un Ankara Mamak’ta belediye tarafından yaptırılan 15 Temmuz Şehitler Anıtı’nda heykelinin olduğu da ortaya açıktı.
Çakma kahraman Boz’un yalancı şahidi Saliha Sultan ise, sorumluluğun sadece kendisinde olmadığını söyleyerek, “15 Temmuz darbe girişimi sırasında Anadolu Ajansı’nda muhabir olarak çalıştığımın da altını çizmek istiyorum.” diyor.
Bu saate kadar haber ajansından ziyade ‘propoganda makinesi’ gibi çalışan AA’dan ses çıkmadı. Ne bir pardon, ne de özür…
Sultan sabitlenmiş tweet’inde, “Sevgili Teoman Duralı bir sohbetimizde “Güzel nedir?” soruma “Güzel, güven veren insandır.” cevabını vermişti.” diyor.
Belki de haklı ‘sevgili’ Teoman Duralı…
[Selahattin Sevi] 30.4.2018 [Kronos Haber]
Kur'an Nedir tarifi nasıldır? [Abdullah Aymaz]
Eskiden beri bilinen klasik Kur’an tarifi şöyledir:
“Kur’an, Hz. Muhammed Aleyhisselama vahiy yoluyla indirilmiş, tevatürle nakledilmiş, Mushaflarda yazılmış, okunmasıyla ibadet edilen, mucizelik vasfı olan İlâhî kelâmdır.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an’ın keşfettiği 200 çeşit mucizelik veçhinden 40 tanesini anlattığı Yirmi Beşinci Söz’de, hemen giriş kısmında şöyle bir tarif yapmaktadır: “Kur’an: Şu büyük kâinat kitabının ezeli bir tercümesi… (Yani ezeli ilim, hikmet ve kudretle kainatın yaratılışı hakkındaki gerçek bilgiler Kur’an’dadır. Kur’anî olmayan felsefî düşünceleri gerçeği tam yansıtamaz. Çünkü hiçbir insan ilk yaratılışa şahit olmamıştır; doğrusunu nereden bilecek?) Tekvînî âyetleri okuyan çeşitli dillerinin ebedî tercümanı… (Yaratılış âyetlerinin ne mânaya geldiğini hep anlatıp duracak bir tercüman… Mesela, gök taşlarının, meteorların düşmesinin mânası nedir? Gökte konuşulanları çalmak ve yerdeki kâhinlere getirmek için kulak hırsızlığı yapan şeytanların taşlanması olayını, yarım yamalak bilgilerle zihin kirlenmesine sebep oluşlarını biz âyetlerin net ifadeleriyle anlıyoruz…) Şu gayb ve şehadet âleminin kitabının müfessiri… (Şu içinde yaşadığımız şehadet âlemi denilen fiziki âlem nedir, niçin yaratılmıştır ve göremediğimiz gayb âlemi nedir ve orada neler olmaktadır, biz bunların izâh ve tefsirini ancak Kur’an’dan öğrenebiliyoruz. Doğru bilgiler Onda.) Zeminde ve gökte gizli İlahî İsimlerin mânevî hazinelerinin keşşâfı… (Yaratılan herşey, meydana gelen her olay, bütün ilimler sanatların hakikatı Cenab-ı Hakkın isimlerine dayanıyor. O hazinenin tecellileri… Ama bunu insanların bilmeleri mümkün değil. İşte Kur’an-ı Kerim’in çoğu zaman meseleleri anlatıp İlahî Güzel İsimlerden bir veya birkaç isme dayandırması, bazan da örneklerine bakarak bizim bulmamız için akla havale etmesi bu gerçeği öğretmek içindi. Bu hususta bilhassa Yirmi Beşinci Söz’ün İkinci Şule’sinin İkinci Nur’unda pek çok misal verilmiştir.) Hâdiselerin satırları altında gizli hakikatların anahtarı… (Kehf Suresinde Hz. Musa Aleyhisselam ve Hz. Hızır Aleyhisselamın kıssasında ve Yusuf Suresinde Hz. Yusuf Aleyhisselamın kıssasında anlatıldığı gibi, olayların ledünniyatı, gerçek hikmet ve sebepleri, olayların dilinin anlattığı gerçeklerin yorumları Kur’an’da anlatılıp ve yollarına da işaret edilmiştir.) Âlem-i şehadet (denilen müşahede ettiğimiz fizikî âlem) de gayb âleminin lisanı… (Gayb âlemi üzerinde şu şehadet âlemi, bir perde… Aralayabilenler için tenteneli bir perde. Ama, insanların çoğunu bunu görüp bilmesi mümkün değil. Onun için Kur’an-ı Kerim gayb âleminin bir dili olarak bize yani şehadet âleminde bulunanlara, gaybı anlatıp gösteren bir lisan… Hem de bazı fetânet sahiplerine ekranda seyrettirip gösteren bir ifade mucizesi) Şu şehadet âlemi perdesi arkasında olan gayb âlemi cihetinden gelen Rahmanî, ebedî iltifatların ve Sübhânî, ezelî hitapların hazinesi… (Ey! Nefislerini israf eden kullarım!.. Hitaplarıyla, her surenin başında Rahman ve Rahim isimli Besmele ile şefkatini göstererek iltifat eden Cenab-ı Hakkın bu mübarek Kitabı değer biçilemez çok mühim bir hazine…) Şu İslamiyet mânevî âleminin güneşi, temeli, hendesesi… (İslâmiyet Güneş gibi ışığını, ısısını Kur’an’dan alıyor, planını programını, esaslarını Ondan temin ediyor ve bir medeniyet projesi olan İslam Sarayının mimarisinin hendesesi de yine Ondan geliyor.) Uhrevî âlemlerin mukaddes haritası… (Cennet, Cehennem, Arş, Kursî, Sidre ve Levh-i Mahfuz gibi âhiret âlemlerine ve gayblara ait bilgileri de biz yine bir harita gibi ondan öğreniyoruz.) Zât, sıfat, esmâ ve İlahî şuunatın şevk edici sözü, apaçık tefsiri kesin delili, parlak tercümanı… (Cenab-ı Hakkın Zâtı, sıfatları, güzel isimleri ve İlâhî şuunâtı var. Bunlar nedir? Bunların izah ve tefsiri nasıl olur? Bu gaybî hakikatların isbatı nasıl olur? Bunların tercümanlığı nasıl gerçekleşir meselesinde, karşımıza Kur’an-ı Kerim çıkar. Mesela biz bir sanat eseri görünce, tefekkür zinciri olarak bu eserin bir fiilden, o fiilin bir fâilden geldiğini biliriz. O fiilin fâilinin yaptığı işe ve sanata göre, bir ismi olur. O isim bir sıfattan, o sıfat bir şuun yani kabiliyet ve istidattan doğar. O istidadın da bağlı olduğu bir zâtın varlığı kesindir. İşte Kur’an âyetlerine baktığımızda bunları görürüz. Mesela canlı hârika bir sanat eseri görünce, bunun bir ihyâ yani hayat verme fiilinden olduğunu biliriz. Bu fiilin bir fâili olduğunu da… O fâilin bir ismi vardır: Muhyî yani hayat veren… O bir sıfattan gelir: Hayy… O sıfat tabir câiz ise hayat verme istidadından (şuûndan) gelir. O da bir Zât’tan… O da Allah’tır..)
Şu âlem-i insâniyetin mürebbisi… (Kur’an insanlık âleminin mürebbi ve eğitimcisidir. Kalblere ve ruhlara işleyici temsil ve kıssalarla ders ve ibret alınacak derin dersler verir. İman ve iz’anla hem de ibretle ders almak niyetiyle Kur’an âyetlerine dikkatle bakarsak, onun nasıl bir mürebbi, nasıl bir muallim ve eğitimci olduğunu idrâk ederiz. İşte Sahabe Efendilerimiz!.. Benim 1966’da İzmir Hisar Camiinde Hocaefendinin ilk vaazında duyduğum ve hiç unutmadığım bir cümle bunu çok güzel anlatır: “Kur’an’ın canlı tefsirleri Sahabe Efendilerimiz!.. Anlatacaklarım mücerret (soyut) şeyler değil; müşahhaslaştırıp takdim edeceğim. Misalleri müşahhas olarak hep Sahabe Efendilerimizden vereceğim!”
Gerçekten Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi, cumartesi ve Pazar günleri talebelerle yani bizlerle yaptığı tehzîb-i ahlâk derslerinde misalleri hep Sahabe-i Güzîn Efendilerimizden verir ve her zaman bir siyer felsefesinden bahsederdi…
[Abdullah Aymaz] 1.5.2018 [Samanyolu Haber]
“Kur’an, Hz. Muhammed Aleyhisselama vahiy yoluyla indirilmiş, tevatürle nakledilmiş, Mushaflarda yazılmış, okunmasıyla ibadet edilen, mucizelik vasfı olan İlâhî kelâmdır.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an’ın keşfettiği 200 çeşit mucizelik veçhinden 40 tanesini anlattığı Yirmi Beşinci Söz’de, hemen giriş kısmında şöyle bir tarif yapmaktadır: “Kur’an: Şu büyük kâinat kitabının ezeli bir tercümesi… (Yani ezeli ilim, hikmet ve kudretle kainatın yaratılışı hakkındaki gerçek bilgiler Kur’an’dadır. Kur’anî olmayan felsefî düşünceleri gerçeği tam yansıtamaz. Çünkü hiçbir insan ilk yaratılışa şahit olmamıştır; doğrusunu nereden bilecek?) Tekvînî âyetleri okuyan çeşitli dillerinin ebedî tercümanı… (Yaratılış âyetlerinin ne mânaya geldiğini hep anlatıp duracak bir tercüman… Mesela, gök taşlarının, meteorların düşmesinin mânası nedir? Gökte konuşulanları çalmak ve yerdeki kâhinlere getirmek için kulak hırsızlığı yapan şeytanların taşlanması olayını, yarım yamalak bilgilerle zihin kirlenmesine sebep oluşlarını biz âyetlerin net ifadeleriyle anlıyoruz…) Şu gayb ve şehadet âleminin kitabının müfessiri… (Şu içinde yaşadığımız şehadet âlemi denilen fiziki âlem nedir, niçin yaratılmıştır ve göremediğimiz gayb âlemi nedir ve orada neler olmaktadır, biz bunların izâh ve tefsirini ancak Kur’an’dan öğrenebiliyoruz. Doğru bilgiler Onda.) Zeminde ve gökte gizli İlahî İsimlerin mânevî hazinelerinin keşşâfı… (Yaratılan herşey, meydana gelen her olay, bütün ilimler sanatların hakikatı Cenab-ı Hakkın isimlerine dayanıyor. O hazinenin tecellileri… Ama bunu insanların bilmeleri mümkün değil. İşte Kur’an-ı Kerim’in çoğu zaman meseleleri anlatıp İlahî Güzel İsimlerden bir veya birkaç isme dayandırması, bazan da örneklerine bakarak bizim bulmamız için akla havale etmesi bu gerçeği öğretmek içindi. Bu hususta bilhassa Yirmi Beşinci Söz’ün İkinci Şule’sinin İkinci Nur’unda pek çok misal verilmiştir.) Hâdiselerin satırları altında gizli hakikatların anahtarı… (Kehf Suresinde Hz. Musa Aleyhisselam ve Hz. Hızır Aleyhisselamın kıssasında ve Yusuf Suresinde Hz. Yusuf Aleyhisselamın kıssasında anlatıldığı gibi, olayların ledünniyatı, gerçek hikmet ve sebepleri, olayların dilinin anlattığı gerçeklerin yorumları Kur’an’da anlatılıp ve yollarına da işaret edilmiştir.) Âlem-i şehadet (denilen müşahede ettiğimiz fizikî âlem) de gayb âleminin lisanı… (Gayb âlemi üzerinde şu şehadet âlemi, bir perde… Aralayabilenler için tenteneli bir perde. Ama, insanların çoğunu bunu görüp bilmesi mümkün değil. Onun için Kur’an-ı Kerim gayb âleminin bir dili olarak bize yani şehadet âleminde bulunanlara, gaybı anlatıp gösteren bir lisan… Hem de bazı fetânet sahiplerine ekranda seyrettirip gösteren bir ifade mucizesi) Şu şehadet âlemi perdesi arkasında olan gayb âlemi cihetinden gelen Rahmanî, ebedî iltifatların ve Sübhânî, ezelî hitapların hazinesi… (Ey! Nefislerini israf eden kullarım!.. Hitaplarıyla, her surenin başında Rahman ve Rahim isimli Besmele ile şefkatini göstererek iltifat eden Cenab-ı Hakkın bu mübarek Kitabı değer biçilemez çok mühim bir hazine…) Şu İslamiyet mânevî âleminin güneşi, temeli, hendesesi… (İslâmiyet Güneş gibi ışığını, ısısını Kur’an’dan alıyor, planını programını, esaslarını Ondan temin ediyor ve bir medeniyet projesi olan İslam Sarayının mimarisinin hendesesi de yine Ondan geliyor.) Uhrevî âlemlerin mukaddes haritası… (Cennet, Cehennem, Arş, Kursî, Sidre ve Levh-i Mahfuz gibi âhiret âlemlerine ve gayblara ait bilgileri de biz yine bir harita gibi ondan öğreniyoruz.) Zât, sıfat, esmâ ve İlahî şuunatın şevk edici sözü, apaçık tefsiri kesin delili, parlak tercümanı… (Cenab-ı Hakkın Zâtı, sıfatları, güzel isimleri ve İlâhî şuunâtı var. Bunlar nedir? Bunların izah ve tefsiri nasıl olur? Bu gaybî hakikatların isbatı nasıl olur? Bunların tercümanlığı nasıl gerçekleşir meselesinde, karşımıza Kur’an-ı Kerim çıkar. Mesela biz bir sanat eseri görünce, tefekkür zinciri olarak bu eserin bir fiilden, o fiilin bir fâilden geldiğini biliriz. O fiilin fâilinin yaptığı işe ve sanata göre, bir ismi olur. O isim bir sıfattan, o sıfat bir şuun yani kabiliyet ve istidattan doğar. O istidadın da bağlı olduğu bir zâtın varlığı kesindir. İşte Kur’an âyetlerine baktığımızda bunları görürüz. Mesela canlı hârika bir sanat eseri görünce, bunun bir ihyâ yani hayat verme fiilinden olduğunu biliriz. Bu fiilin bir fâili olduğunu da… O fâilin bir ismi vardır: Muhyî yani hayat veren… O bir sıfattan gelir: Hayy… O sıfat tabir câiz ise hayat verme istidadından (şuûndan) gelir. O da bir Zât’tan… O da Allah’tır..)
Şu âlem-i insâniyetin mürebbisi… (Kur’an insanlık âleminin mürebbi ve eğitimcisidir. Kalblere ve ruhlara işleyici temsil ve kıssalarla ders ve ibret alınacak derin dersler verir. İman ve iz’anla hem de ibretle ders almak niyetiyle Kur’an âyetlerine dikkatle bakarsak, onun nasıl bir mürebbi, nasıl bir muallim ve eğitimci olduğunu idrâk ederiz. İşte Sahabe Efendilerimiz!.. Benim 1966’da İzmir Hisar Camiinde Hocaefendinin ilk vaazında duyduğum ve hiç unutmadığım bir cümle bunu çok güzel anlatır: “Kur’an’ın canlı tefsirleri Sahabe Efendilerimiz!.. Anlatacaklarım mücerret (soyut) şeyler değil; müşahhaslaştırıp takdim edeceğim. Misalleri müşahhas olarak hep Sahabe Efendilerimizden vereceğim!”
Gerçekten Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi, cumartesi ve Pazar günleri talebelerle yani bizlerle yaptığı tehzîb-i ahlâk derslerinde misalleri hep Sahabe-i Güzîn Efendilerimizden verir ve her zaman bir siyer felsefesinden bahsederdi…
[Abdullah Aymaz] 1.5.2018 [Samanyolu Haber]
Hainler ve kahramanlar! Esma, Halime, Şerife… [Naci Karadağ]
Üç kadından bahsedeceğim size bugün.
Üç Türk kadını, üçü de Müslüman, üçü de anne…
Önce kahramandan başlayayım…
İsmi Şerife Boz. 51 yaşında…
Torun sahibi. Eşi hafriyatçı, bir AS 950 kamyonları var…
Havuz medyası onu, “Darbecilere karşı kamyonuyla halkı taşıyan kamyoncu abla” diye tanıttı.
Kamyonda direksiyon başında oturan çarşaflı bir kadın görseli süslüyordu bu haberleri.
4 Levent’te ikamet ediyordu… Öncesi çok önemli değil ama 15 Temmuz Şerife Hanım ve Boz ailesi için bir kırılma noktası oldu.
Birbiri üstüne röportaj talepleri geldi. Kamyonlarına çıkıp poz üstüne poz verdiler. Gururla duruyordu kamyon direksiyonunda Şerife Bacı…
Ardından bir belgesel çekti Diyanet TV… Biraz yuvarlak konuşuyordu ama Anadolu kadınından belagat beklemezdi elbette kimse.
Sonra konferanslar başladı.
Büyük illerden en ücra ilçe belediyelerine kadar istisnasız hepsi davet etti Şerife Boz’u…
Soru tekti: O geceyi anlat…
Biraz bulanık hatırlıyor, bir dediği bazen diğerini tutmuyordu ama bunun çok fazla önemi yoktu. Elinde kapı gibi darbe gecesi çekildiği söylenen bir fotoğraf vardı.
Adına geceler düzenlendi…
Gazi maaşı bağlandı doğal olarak. İstanbul Belediyesi kamyonunu iyi paraya satın aldı..
Müze yapıldı kamyon.
Sergilendi şehir şehir. Direksiyonda Şerife Bacı’nın, kamyon damperinde vatandaşların heykelleri vardı.
Özel şoförler yollanıyordu kamyonuyla köprüye, darbeye karşı halkı taşıyan bu kahraman kadın için. Belli bir ücret karşılığı gidiyordu konferanslara. Aldığı hediyelerin, plaketlerin haddi hesabı yoktu.
“Arabam parçalansın devletim için bayrağım için önemi yok” diyordu konferanslarında.
Bir konuşmasında, “İlk gece kamyonsuz gittim” filan diyecekti ki, uyarıldı ve artık öyle konuşmadı.
Belgeselde ise eşinin namazdan gelip dışarı fırladığını bunun üzerine kendisinin de kamyonu aldığını söylüyordu nedense!
Yandaşlar yere göre sığdıramıyorlardı. Bir abartmadır, köpürtmedir alıp başını gidiyor ve Şerife Hanım her geçen gün daha bir kahraman hissediyordu kendini..
Gittiği her yerde çelenklerle heyetlerle karşılanıyordu.
“Tekbir, salavat getirerek araca bindim. Sokağa çıktığımda ekmek almaya giden, kuyruğa giren insanları gördüm ve kızdım. Onlara, ‘Ekmeksiz yaşanır ama vatansız yaşanmaz’ dedim. Bir anda aracın kasası ve her yeri doldu” demişti bir gazeteciye.
Hatta hızını alamıyor ve şu lafları da söylüyordu konferans ve basın röportajlarında: “Allah beterlerinden korusun. O rütbeli askerler benim kadar azimli olamazdı. Savaş da olsa hazırım, göğsümü gere gere yine giderim.”
Nene Hatun sanki bu çağda dirilmiş Şerife Hanım diye görünmüştü!
Gaziler iftarında Şerife Hanım’ı yanına çağırıyordu Cumhurbaşkanı Erdoğan. “O gece cesaretin neydi öyle?” diyerek Boz’u gösterdiği cesaretten dolayı kutluyordu. Şerife Boz da, “Allah’ım herkese o gece cesaret verdi. Korkuyu içimizden aldı, o zalimlere verdi. Geleceğimiz için, özgür bir Türkiye’de yaşamak için vatanımıza sahip çıkmaya çalıştık” yanıtını veriyordu.
Konferanslar, söyleşiler, her gittiği yerde büyük ilgi görüyordu. “Ünlü olmak hoşuma gitti” diyordu Habertürk’e verdiği röportajda…
Temsili darbe meydanına kamyonla halk taşıma programları yapılıyordu artık.
AS-950 bulamayanlar Massey Ferguson Traktöre doluşup boğaz köprüsü niyetine şehrin taş köprüsüne gidiyorlar, alçak vatan hainlerini püskürtüyorlardı Şerife Bacı’nın önderliğinde!
Hakan Şükür gibi hainlerin (!) isimlerini tabeladan söken iktidarımız Şerife Hanım’ın ismini resmi kurumlarına veriyordu artık. Kız öğrenci yurtları, okullar filan Şerife Bacı isimlerini alıyordu.
İsmi bir anda “kamyonuyla tankı durdurmaya giden abla” olarak kazınmıştı!
Ve Erdoğan erken seçim kararını açıklayınca film koptu.
Bu pespembe rüya Şerife Hanım için adeta kabusa dönmeye başladı ne yazık ki.
Alınan erken seçim kararı sonrasında, bunu da fırsata dönüştürmeyi düşündü Boz ailesi. Şerife Hanım milletvekilliği için adaylığını açıkladı ve başvurdu. Aslında anasının ak sütü gibi helaldi ona vekillik!
Eğitimi yok ama neyi eksik ki diğer aday adaylarından?
Kahramanlık onda, iman onda, cesaret onda.
Tayyip Bey başta olmak üzere tüm devlet erkanıyla beraber hatıra fotoları vardı.
Medyada yer alan haberlerini toplasak bir damperli kamyona zor sığardı.
‘O olmasın da ben mi olayım yani?’, denilebilecek bir durumdu Şerife Boz’unki!
Ancak siyasetin farklı ve acımasız bir dünyası vardı.
Çok zalim bir alem siyaset alemi ve namaz kılmak günde beş kere farz kılınmışken müminlere, yalan söylememek 24 saat farzdı..
Şerife Hanım’ın aday adayı olmasına bile tahammül edememişti bazıları ve çatlak sesler çoğalmaya başladı.
Birisi “ehliyeti yok, ehliyetini göstersin” dedi mesela. Ama cumhurbaşkanının diploma meselesini çok iyi bilenler için ehliyetin ne önemi olurdu ki?
Röportajlarını inceleyen birileri, saat kaçta çıktığından tutun da, hangi gece çıktığına kadar düzinelerce tutarsızlık çıkardı kendi söylemlerinden.
Bir fotoğraf veriyordu basına. Flu ve nerede çekildiği belli olmayan. İddiasına göre burası köprüydü. Ne deniz vardı, ne köprü görüntüsü ama yalan söyleyecek değildi Şerife Bacı!
Kamyonu eşinin kullandığını ve olayın birkaç gün sonra yaşandığını yazanlar oldu. Görgü şahitleri vardı. İddiaya göre Şerife Hanım, hatıra fotoğrafı çektirmek için direksiyona oturmuştu ama medya öyle haber yapınca kimseyi yalancı çıkarmak istememiş, ardından o yalanın peşinden kendi de sürüklenmişti.
Şerife Boz bir kahramandı. AKP Türkiye’sinin adını altın harflerle kendi tarihine yazdığı bir kahraman. Yandaş kalemler bunu övünerek yazıp çiziyor zaten.
Aday gösterirler mi, gösterilirse seçilir mi bilemiyorum. Zaten derdimiz milletvekilliği, seçim filan değil.
NAZİK KALBİ DAHA FAZLA DAYANAMADI
Şimdi başlıktaki iki hainden(!) ilkine geçelim…
Ama önce geçmişe kısa bir yolculuk…
İlk Müslüman olanların on sekizincisinin ismi Esma’ydı. Hz. Ebu Bekir Efendimizin kızı Hz. Esma. Daha çocuktu İslam ile şereflendiğinde. Resulallah (sav) hicret için evlerine geldiğinde, erzakı bağlamak için ip bulamayınca kendi kuşağını çözüp verdi ona. Bu nedenle Peygamberin, “Allah bu kuşağının karşılığında cennette sana iki kuşak versin” diye iltifat etmesi üzerine “Zâtünnitâkayn” (iki kuşaklı) lâkabını almıştı.
Efendimizin hicretinde önemli rol oynadı Hz. Esma…
Hz. Peygamber (sav) ve Ebû Bekir’in (ra) üç gün saklandıkları Sevr mağarasına geceleri yemek taşıdı sıska bacaklarıyla. Saatlerce yürüyordu Hicret için…
Esma Uludağ ise 32 yaşındaydı.
Eşi insanlık tarihinin son soykırımından nasibini alanlardandı. Bu sebeple ülkeden çıkmıştı.
2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü dereceyle bitirmiş, ardından yüksek lisansla yetinmemiş bir üniversite daha okumuştu. Öğretmendi, fizik öğretmeni. Anne olmasına rağmen bir yüksekokuldan daha başarıyla mezun oldu. 8 yaşında bir oğlu, 4 yaşında ve 38 günlük iki kızıyla hayata direniyordu. İşinden atılmış, dışlanmış, çocuklarını doyuramayacak noktaya gelmişti.
3 ay hapis yattıktan sonra denetimli serbestlikle tahliye olan Esma Uludağ’ın evine defalarca baskın yapılmıştı.
Eşi onu Yunanistan’da bekliyordu. Bin bir zorlukla sınırı geçti Esma ve çocukları. 10 saate yakın dağ taş demeden ayazda yürüdü Uludağ ailesinin bu fertleri. Minik Müşerref Zümra artık dayanamıyor mütemadiyen ağlıyordu. Ayaklarını artık hissetmeyecek kadar kötüydü. Buna rağmen gülümsüyordu Esma.
Kendilerine bunca zulmü yapanlara lanet okumayı değil, geleceğe dönmeyi ve tebessümü tercih ediyordu.
Kalbi yarı yolda bıraktı hayatının baharındaki bu kadını. Eşine kavuşamadan ruhunu teslim etti Rahman’a yürüdü.
Geride gözü yaşlı üç çocuk, yüreği yangın yeri bir eş bırakarak!
HANGİ ZALİM BUNU DÜŞÜNÜR Kİ?
Gelelim son haine(!). Ama yine biraz geriden alarak…
Halime süt annelik yapmıştı Fahr-i Kainat’a (sav)…
Ailesi ona bu yüzden ismini vermişti, Halime Gülsu’nun.
İngilizce öğretmeniydi. KHK ile işinden atılıp, ekmeğinden edildiği yetmiyormuş gibi, evi sıklıkla baskına uğruyordu. Azılı terörist muamelesi yapılıyordu Halime Öğretmene.
Mersin’in zalim yöneticileri vardı.
5 Şubat’ta terör polisleriyle operasyon yapan Mersin Emniyeti, mağdur ailelere yardım için içli köfte yapıp satarak gelir sağlayan 80 ev hanımını gözaltına almıştı. Bunlardan biriydi Halime Öğretmen. Hastaydı üstelik.
Hakim dinlemedi bile, doktor umursamadı. Cezaevi yönetimi acımadı…
7 kişilik koğuşa atıldı ve 21 kişiyle kalmaya başladı. Krizler geliyordu hastalığından dolayı. Bırakın tahliye etmeyi ilaçlarını bile vermiyordu cezaevi yönetimi.
Hastalığının adı, Sistemik Lupus Eritamatozus (SLE) idi. Deri, eklemler, kan, böbrekler ve merkezi sinir sistemi olmak üzere vücudun farklı organlarını etkileyebilen kronik, otoimmün bir hastalıktı bu illet. İlaçlar alınmazsa zaten bitap olan bağışıklık sistemi tümden devre dışı kalıyordu.
15 günlük gözaltı süresinde hiç ilaç vermediler Halime Öğretmene.
Üstelik çocukları dışarda kimsesiz kalmıştı.
Gülsu, rahatsızlığından dolayı 20 Şubat’tan sonra iki kez komaya girdi, bir defasında da dili boğazına kaçtı. Tüm bunlara rağmen cezaevinde tutulmaya devam edildi. Halime Gülsu cezaevindeyken ağırlaştı, koğuş arkadaşlarının baskısına direnemeyen cezaevi yönetimi 25 Nisan’da hastaneye götürdü onu.
Hastane yetkilileri tedavi etmek yerine, ağrı kesici verip tekrar hapishaneye yollamakta sakınca görmediler. Vicdanları olsaydı belki paslı filan diyebilirdik ama en ufak bir vicdan emaresi göstermediler.
Perişan halini gören çocukların etkilenmemesi için, üst ranzaya taşımalarını istedi cılız bedeninin. Ölüme doğru hızla giderken bile çocukları düşünüyordu Halime Anne!
Nasıl bir zihniyet, ölümcül bir hastayı gece saat 02:15’te hücreye götürmek üzere taburcu edebilirdi ki?
Hapishanede tekrar ağırlaştı ve acile götürdüler bu sefer.
Naif bedeni ile beraber ruhu da pes etmişti artık.
O da Hakk’a yürüdü sabaha karşı…
Bir hain daha eksilmişti iktidara göre!
Esma, Halime, Şerife…
Çağımızın üç kadını.
İkisi öldü, biri yaşıyor…
İkisi hain, biri kahraman…
Ve bu ülkede hala belalar sağanak halinde yağmıyor…
Şaşırıyor ve göğe bakıyoruz anlamlandırmaya çalışarak!
[Naci Karadağ] 1.5.2018 [TR724]
Üç Türk kadını, üçü de Müslüman, üçü de anne…
Önce kahramandan başlayayım…
İsmi Şerife Boz. 51 yaşında…
Torun sahibi. Eşi hafriyatçı, bir AS 950 kamyonları var…
Havuz medyası onu, “Darbecilere karşı kamyonuyla halkı taşıyan kamyoncu abla” diye tanıttı.
Kamyonda direksiyon başında oturan çarşaflı bir kadın görseli süslüyordu bu haberleri.
4 Levent’te ikamet ediyordu… Öncesi çok önemli değil ama 15 Temmuz Şerife Hanım ve Boz ailesi için bir kırılma noktası oldu.
Birbiri üstüne röportaj talepleri geldi. Kamyonlarına çıkıp poz üstüne poz verdiler. Gururla duruyordu kamyon direksiyonunda Şerife Bacı…
Ardından bir belgesel çekti Diyanet TV… Biraz yuvarlak konuşuyordu ama Anadolu kadınından belagat beklemezdi elbette kimse.
Sonra konferanslar başladı.
Büyük illerden en ücra ilçe belediyelerine kadar istisnasız hepsi davet etti Şerife Boz’u…
Soru tekti: O geceyi anlat…
Biraz bulanık hatırlıyor, bir dediği bazen diğerini tutmuyordu ama bunun çok fazla önemi yoktu. Elinde kapı gibi darbe gecesi çekildiği söylenen bir fotoğraf vardı.
Adına geceler düzenlendi…
Gazi maaşı bağlandı doğal olarak. İstanbul Belediyesi kamyonunu iyi paraya satın aldı..
Müze yapıldı kamyon.
Sergilendi şehir şehir. Direksiyonda Şerife Bacı’nın, kamyon damperinde vatandaşların heykelleri vardı.
Özel şoförler yollanıyordu kamyonuyla köprüye, darbeye karşı halkı taşıyan bu kahraman kadın için. Belli bir ücret karşılığı gidiyordu konferanslara. Aldığı hediyelerin, plaketlerin haddi hesabı yoktu.
“Arabam parçalansın devletim için bayrağım için önemi yok” diyordu konferanslarında.
Bir konuşmasında, “İlk gece kamyonsuz gittim” filan diyecekti ki, uyarıldı ve artık öyle konuşmadı.
Belgeselde ise eşinin namazdan gelip dışarı fırladığını bunun üzerine kendisinin de kamyonu aldığını söylüyordu nedense!
Yandaşlar yere göre sığdıramıyorlardı. Bir abartmadır, köpürtmedir alıp başını gidiyor ve Şerife Hanım her geçen gün daha bir kahraman hissediyordu kendini..
Gittiği her yerde çelenklerle heyetlerle karşılanıyordu.
“Tekbir, salavat getirerek araca bindim. Sokağa çıktığımda ekmek almaya giden, kuyruğa giren insanları gördüm ve kızdım. Onlara, ‘Ekmeksiz yaşanır ama vatansız yaşanmaz’ dedim. Bir anda aracın kasası ve her yeri doldu” demişti bir gazeteciye.
Hatta hızını alamıyor ve şu lafları da söylüyordu konferans ve basın röportajlarında: “Allah beterlerinden korusun. O rütbeli askerler benim kadar azimli olamazdı. Savaş da olsa hazırım, göğsümü gere gere yine giderim.”
Nene Hatun sanki bu çağda dirilmiş Şerife Hanım diye görünmüştü!
Gaziler iftarında Şerife Hanım’ı yanına çağırıyordu Cumhurbaşkanı Erdoğan. “O gece cesaretin neydi öyle?” diyerek Boz’u gösterdiği cesaretten dolayı kutluyordu. Şerife Boz da, “Allah’ım herkese o gece cesaret verdi. Korkuyu içimizden aldı, o zalimlere verdi. Geleceğimiz için, özgür bir Türkiye’de yaşamak için vatanımıza sahip çıkmaya çalıştık” yanıtını veriyordu.
Konferanslar, söyleşiler, her gittiği yerde büyük ilgi görüyordu. “Ünlü olmak hoşuma gitti” diyordu Habertürk’e verdiği röportajda…
Temsili darbe meydanına kamyonla halk taşıma programları yapılıyordu artık.
AS-950 bulamayanlar Massey Ferguson Traktöre doluşup boğaz köprüsü niyetine şehrin taş köprüsüne gidiyorlar, alçak vatan hainlerini püskürtüyorlardı Şerife Bacı’nın önderliğinde!
Hakan Şükür gibi hainlerin (!) isimlerini tabeladan söken iktidarımız Şerife Hanım’ın ismini resmi kurumlarına veriyordu artık. Kız öğrenci yurtları, okullar filan Şerife Bacı isimlerini alıyordu.
İsmi bir anda “kamyonuyla tankı durdurmaya giden abla” olarak kazınmıştı!
Ve Erdoğan erken seçim kararını açıklayınca film koptu.
Bu pespembe rüya Şerife Hanım için adeta kabusa dönmeye başladı ne yazık ki.
Alınan erken seçim kararı sonrasında, bunu da fırsata dönüştürmeyi düşündü Boz ailesi. Şerife Hanım milletvekilliği için adaylığını açıkladı ve başvurdu. Aslında anasının ak sütü gibi helaldi ona vekillik!
Eğitimi yok ama neyi eksik ki diğer aday adaylarından?
Kahramanlık onda, iman onda, cesaret onda.
Tayyip Bey başta olmak üzere tüm devlet erkanıyla beraber hatıra fotoları vardı.
Medyada yer alan haberlerini toplasak bir damperli kamyona zor sığardı.
‘O olmasın da ben mi olayım yani?’, denilebilecek bir durumdu Şerife Boz’unki!
Ancak siyasetin farklı ve acımasız bir dünyası vardı.
Çok zalim bir alem siyaset alemi ve namaz kılmak günde beş kere farz kılınmışken müminlere, yalan söylememek 24 saat farzdı..
Şerife Hanım’ın aday adayı olmasına bile tahammül edememişti bazıları ve çatlak sesler çoğalmaya başladı.
Birisi “ehliyeti yok, ehliyetini göstersin” dedi mesela. Ama cumhurbaşkanının diploma meselesini çok iyi bilenler için ehliyetin ne önemi olurdu ki?
Röportajlarını inceleyen birileri, saat kaçta çıktığından tutun da, hangi gece çıktığına kadar düzinelerce tutarsızlık çıkardı kendi söylemlerinden.
Bir fotoğraf veriyordu basına. Flu ve nerede çekildiği belli olmayan. İddiasına göre burası köprüydü. Ne deniz vardı, ne köprü görüntüsü ama yalan söyleyecek değildi Şerife Bacı!
Kamyonu eşinin kullandığını ve olayın birkaç gün sonra yaşandığını yazanlar oldu. Görgü şahitleri vardı. İddiaya göre Şerife Hanım, hatıra fotoğrafı çektirmek için direksiyona oturmuştu ama medya öyle haber yapınca kimseyi yalancı çıkarmak istememiş, ardından o yalanın peşinden kendi de sürüklenmişti.
Şerife Boz bir kahramandı. AKP Türkiye’sinin adını altın harflerle kendi tarihine yazdığı bir kahraman. Yandaş kalemler bunu övünerek yazıp çiziyor zaten.
Aday gösterirler mi, gösterilirse seçilir mi bilemiyorum. Zaten derdimiz milletvekilliği, seçim filan değil.
NAZİK KALBİ DAHA FAZLA DAYANAMADI
Şimdi başlıktaki iki hainden(!) ilkine geçelim…
Ama önce geçmişe kısa bir yolculuk…
İlk Müslüman olanların on sekizincisinin ismi Esma’ydı. Hz. Ebu Bekir Efendimizin kızı Hz. Esma. Daha çocuktu İslam ile şereflendiğinde. Resulallah (sav) hicret için evlerine geldiğinde, erzakı bağlamak için ip bulamayınca kendi kuşağını çözüp verdi ona. Bu nedenle Peygamberin, “Allah bu kuşağının karşılığında cennette sana iki kuşak versin” diye iltifat etmesi üzerine “Zâtünnitâkayn” (iki kuşaklı) lâkabını almıştı.
Efendimizin hicretinde önemli rol oynadı Hz. Esma…
Hz. Peygamber (sav) ve Ebû Bekir’in (ra) üç gün saklandıkları Sevr mağarasına geceleri yemek taşıdı sıska bacaklarıyla. Saatlerce yürüyordu Hicret için…
Esma Uludağ ise 32 yaşındaydı.
Eşi insanlık tarihinin son soykırımından nasibini alanlardandı. Bu sebeple ülkeden çıkmıştı.
2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü dereceyle bitirmiş, ardından yüksek lisansla yetinmemiş bir üniversite daha okumuştu. Öğretmendi, fizik öğretmeni. Anne olmasına rağmen bir yüksekokuldan daha başarıyla mezun oldu. 8 yaşında bir oğlu, 4 yaşında ve 38 günlük iki kızıyla hayata direniyordu. İşinden atılmış, dışlanmış, çocuklarını doyuramayacak noktaya gelmişti.
3 ay hapis yattıktan sonra denetimli serbestlikle tahliye olan Esma Uludağ’ın evine defalarca baskın yapılmıştı.
Eşi onu Yunanistan’da bekliyordu. Bin bir zorlukla sınırı geçti Esma ve çocukları. 10 saate yakın dağ taş demeden ayazda yürüdü Uludağ ailesinin bu fertleri. Minik Müşerref Zümra artık dayanamıyor mütemadiyen ağlıyordu. Ayaklarını artık hissetmeyecek kadar kötüydü. Buna rağmen gülümsüyordu Esma.
Kendilerine bunca zulmü yapanlara lanet okumayı değil, geleceğe dönmeyi ve tebessümü tercih ediyordu.
Kalbi yarı yolda bıraktı hayatının baharındaki bu kadını. Eşine kavuşamadan ruhunu teslim etti Rahman’a yürüdü.
Geride gözü yaşlı üç çocuk, yüreği yangın yeri bir eş bırakarak!
HANGİ ZALİM BUNU DÜŞÜNÜR Kİ?
Gelelim son haine(!). Ama yine biraz geriden alarak…
Halime süt annelik yapmıştı Fahr-i Kainat’a (sav)…
Ailesi ona bu yüzden ismini vermişti, Halime Gülsu’nun.
İngilizce öğretmeniydi. KHK ile işinden atılıp, ekmeğinden edildiği yetmiyormuş gibi, evi sıklıkla baskına uğruyordu. Azılı terörist muamelesi yapılıyordu Halime Öğretmene.
Mersin’in zalim yöneticileri vardı.
5 Şubat’ta terör polisleriyle operasyon yapan Mersin Emniyeti, mağdur ailelere yardım için içli köfte yapıp satarak gelir sağlayan 80 ev hanımını gözaltına almıştı. Bunlardan biriydi Halime Öğretmen. Hastaydı üstelik.
Hakim dinlemedi bile, doktor umursamadı. Cezaevi yönetimi acımadı…
7 kişilik koğuşa atıldı ve 21 kişiyle kalmaya başladı. Krizler geliyordu hastalığından dolayı. Bırakın tahliye etmeyi ilaçlarını bile vermiyordu cezaevi yönetimi.
Hastalığının adı, Sistemik Lupus Eritamatozus (SLE) idi. Deri, eklemler, kan, böbrekler ve merkezi sinir sistemi olmak üzere vücudun farklı organlarını etkileyebilen kronik, otoimmün bir hastalıktı bu illet. İlaçlar alınmazsa zaten bitap olan bağışıklık sistemi tümden devre dışı kalıyordu.
15 günlük gözaltı süresinde hiç ilaç vermediler Halime Öğretmene.
Üstelik çocukları dışarda kimsesiz kalmıştı.
Gülsu, rahatsızlığından dolayı 20 Şubat’tan sonra iki kez komaya girdi, bir defasında da dili boğazına kaçtı. Tüm bunlara rağmen cezaevinde tutulmaya devam edildi. Halime Gülsu cezaevindeyken ağırlaştı, koğuş arkadaşlarının baskısına direnemeyen cezaevi yönetimi 25 Nisan’da hastaneye götürdü onu.
Hastane yetkilileri tedavi etmek yerine, ağrı kesici verip tekrar hapishaneye yollamakta sakınca görmediler. Vicdanları olsaydı belki paslı filan diyebilirdik ama en ufak bir vicdan emaresi göstermediler.
Perişan halini gören çocukların etkilenmemesi için, üst ranzaya taşımalarını istedi cılız bedeninin. Ölüme doğru hızla giderken bile çocukları düşünüyordu Halime Anne!
Nasıl bir zihniyet, ölümcül bir hastayı gece saat 02:15’te hücreye götürmek üzere taburcu edebilirdi ki?
Hapishanede tekrar ağırlaştı ve acile götürdüler bu sefer.
Naif bedeni ile beraber ruhu da pes etmişti artık.
O da Hakk’a yürüdü sabaha karşı…
Bir hain daha eksilmişti iktidara göre!
Esma, Halime, Şerife…
Çağımızın üç kadını.
İkisi öldü, biri yaşıyor…
İkisi hain, biri kahraman…
Ve bu ülkede hala belalar sağanak halinde yağmıyor…
Şaşırıyor ve göğe bakıyoruz anlamlandırmaya çalışarak!
[Naci Karadağ] 1.5.2018 [TR724]
Benim Kadıköy’ümün Surp Takavor’u ve çekirgelere karşı varoluş mücadelemiz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Kadıköy’de büyüdüm. Havası da kokusu da bambaşkadır. O kadar renkli, o kadar yan yana farklılıkların tezat oluşturmadan, doğal haliyle var olabildiği bir yerdir ki, keşke tüm Türkiye böyle olsaydı, keşke tüm gençler benimki gibi bir çocukluk ve gençlik geçirseydi diye düşündüğüm çok olmuştur. Kimsenin aşağılandığını görmediğim, ama son zamanlarda sıklıkla üzerine gidilen Bağdat Caddesi de dâhil, her semti ve mahallesi, her sokağı ve caddesi, birbirini tamamlayan kültürel dokuların iç içe geçmişliği ile kozmopolit ve çok kültürlü bir Türkiye modelidir aslında.
Son derece muhafazakâr bir topluluğun oturduğu Erenköy, Ethemefendi Caddesi’yle Bağdat Caddesine bağlanır. İslamcı bir hoca meslektaşımın bir gün Pendik’ten Kadıköy’e doğru Yalova dönüşü yaptığımız yolculukta Kadıköy için “ezansız semtler” tabirini kullanması kulaklarımdan uzunca süre çıkmamıştır. Tebessümle geçiştirdiğim bu önyargılı tutumunu kendi içimde onun kuytu ve homojen bir Anadolu kasabasında geçen çocukluk ve gençliğine vermiş, üzerinde durmamaya çalışmışsam da, o “ezansız semtler” algısının 2000’lerin başından itibaren Türkiye’yi bir ahtapot gibi saran İslamcı kültürün dünya ve Türkiye görüşüne denk geldiğini iyi bilirim.
Bir Galip Paşa Camii’nin ya da bir Zihni Paşa Camii’nin milyonda biri olamayacak mimarisiz gecekondu tipi camilerde ibadet eden ve bunu o çok yücelttiği Osmanlı geçmişiyle uyumlu bir kültürel tezahür sanan o prototip İslamcılardan kentli bir kültür dokusunu hazmetmelerini beklemek çok mu ütopik bir beklentiydi? Bilmiyorum. Ya da tek rakamlı yaşlarında Sahrayı Cedit Camii’nde duyulan ezan sesinin yankısında Ramazan pidesi aldığım veya cami önünde dedemle Kayışdağı Çeşmesi önünde su kuyruğuna girdiğim anılarımın Kadıköy’ünün bu “ezansız semtler” sataşmalarıyla nasıl çeliştiğini o kaba saba hadsiz sataşmalara karşılık anlatmaya mı çalışmalıydım?
KADIKÖY’ÜN YAPTIĞINI, ANADOLU NEDEN YAPAMADI?
Ah, insan olmanın dinden-imandan da, dünya görüşleri ve ideolojilerden de önce gelen bir kriter olduğunu yaşayarak anlamamı sağlayan Kadıköy; Moda’daki güzel çay bahçeleri, Dondurmacı Ali, ilk hamburgerimi yediğim ıslak hamburgerci Kızılkayalar, Kadıköy Halk Eğitim’in karşısındaki sokaktaki Artist sosisli sandviççisinden aldığım Amerikan (esasında Rus!) salatalı sandviçler, ya da en önemlisi, Çarşı’daki Halil Lahmacuncusu’nda tıka basa tokken dahi yine de bir “yemek arkası” sipariş etmemiz arkadaşlarla. Tüm bunlar sensin.
Caferağa Spor Salonu’nda okul basketbol takımıyla çıktığımız maçlar – birinde Kadıköy Anadolu’ya orta sahadan bir üç sayılık son saniye basketim vardır! – ve maçlardan sonra tabanvayla, Çarşı’ya inen minik sanat galerileriyle ve takıcılarla, sahaflar ve seyyar eskicilerle dolu asmalı sokaklardan geçerek Durak Kafe’de yediğimiz dönerli sandviçler. Ve Osman Ağa Camii’nden gelen ezan sesinin barlar sokağından gelen rock müzik sesiyle karışmasını yadırgamayan kulaklarımız. Ayrı evrenlerin birbirinin alanlarına saygısızca girmeden, huzurlu mesafelerini koruyup, bir sınırdan diğerine geçişlerde bu biraradalığın sanki dünyanın en olağan, en normal şeyiymişçesine akıp gitmesi. Liseli komünist bir grup çocuğun, bir 1 Mayıs günü, seksenli yılların sonlarında, polis korkusundan Taksim’e gitmekten vazgeçerek, sol görüşlü öğrencilerin takıldığı Rıhtım’a yakın Cafe Nostalji’ye sığınmaları. Yazarken bile beni gülümseten ironi, o günlerde o cafenin isminin gerçeğe dönüşeceğini ve gerçekten de kırklı yaşların ortalarında o günlere nostalji duyacağımı bilmemem!
Kadıköy öyle kopuk, hatta atomize olmuş alt kültürlerle dolu olup da, o yumruk gibi bütünlüğünü nasıl korumayı başardı? Ve daha da dramatiği, nasıl oldu da bu bütünlüğü Anadolu koruyamadı? Neden Kadıköy’ün mikro kozmosu içine aldıklarını dönüştürerek kendine benzetmesini bildi de, Türkiye giderek homojenleşti? Belki de Türkiye’nin Kadıköy’den öğreneceği çok şey vardı, kim bilir? Ama ben, ÖSYM sınavlarına girdiğim Kadıköy Kız Lisesi’nde – ki lisenin kız lisesi olmasından çok huy kapmış, etrafta anlatırken kendimi bir garip hissetmiştim, tıpkı bu satırları yazarken 17 yaşıma geri dönerek, yine kendimi bir tuhaf hissettiğim gibi – tüm Kadıköy’ü Türkiye, tüm Türkiye’yi de Kadıköy sanıyordum. Anneannemi ziyarete gittiğim İzmir’de, İzmir’in ve Girit kültüründen gelen ailemin bile bana çocukken fazla taşralı ve tuhaf gelmesinin nedeni de Kadıköy’de büyümemdi belki.
BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜNÜ BOĞAN BİBER GAZI
Enteresan olan, Kadıköy’de her zaman Müslüman ve gayrimüslimlerin bir arada yaşamasıydı, birbirlerini asla ötekileştirmeden. Bayram günlerinde birbirlerini saygıyla tebrik eden komşular, aynı sınıfları ve sıraları paylaşan kadim arkadaşlar, olağan şeylerdi. Benim Ortaokul arkadaşlarım arasında Mustafa’lar, Emrah’lar, Tolga’lar kadar, Elizabet’ler, Elza’lar, Can’lar vardı. Ve Aya Triada veya Aya Efimia Rum Kiliseleri veya Caferağa’daki Katolik Kilisesi gibi onlarca ibadethane, milli bayramlarda duvarlarına Türk bayrağı çekerlerdi – korkudan veya saygıdan değil, bizden birileri olduklarından dolayı! Ve dahası, ben bunu, bu yazıyı yazana dek, bir gün gayrimüslim kardeşlerimin bizim toplumumuza, Kadıköy’ümüze ait olduklarına dair bir argüman olarak kullanmam gerekeceğini tahmin bile etmemiştim, işin kötüsü.
Tıpkı Caddebostan Bet El Sinagogu gibi! Göztepe Taşmektep Sokak’taki bu Sinagog, mezunu olduğum Taşmektep’in (Göztepe Pansiyonlu İlkokulu) hemen yanı başındaydı. Bizim evde babaanneme ait olan Tekvin’in Kuran’la aynı yerde durması ve benim bunu babaanneme sorduğumda, bana verdiği “o da bizim kitabımızdır” yanıtının gizemi, uzun süre kafamı kurcalayacaktı ve belki de bu, en az Kadıköylü olmak kadar olağan bir şeydi. Kadıköy’ün gizemi, bunlar gibi iç içe geçmişlikler miydi? Kadıköy’ün farklı kokularla dolu, bezen izbe, bazen gün ışığıyla kavrulan sokakları, kadim dostum Ayberk’in cenazesinin kaldırıldığı Moda Camii’nde onun cenazesi başında nöbet tuttuğum o serin Nisan gününe dek bu nedenle mi hep sığınılacak, gizlenilecek, iltica edilecek bir başka gerçeklik olarak görünecekti benim gözüme? Süreyya daha sinemayken, orada izlediğim onlarca harika film, basket idmanları sonrası acılı turşu suyu içtiğim ufak turşucular, parça çikolata ve akide şekeri aldığımız kuruyemişçiler. Kahraman Bapçum’un İstiklal Marşı söylenirken gülen çocukları tokatladığı Kalamış Lisesi’nin yerine gökdelen dikilen bahçesi, duta tırmandığımız ve eriğe daldığımız komşu bahçeleri. Mahalle maçlarına yabancı ülkelerle milli maça gider gibi gittiğimiz komşu muhitler. Kadıköy. Kadıköy’üm. Babamın il tiyatrosu, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ndeydi. Yeditepe Oyuncuları orada doğdu! Sonra Teşvikiye’ye taşındı tiyatro – çok protesto etmiş, engelleyememiştim ama.
Babamla son dönemlerinde sıklıkla bir arada olduğumuz mekânlar arasında, Göztepe Et Lokantası vardı. Babaannemin hafızasını tümüyle yitirmeden önce kutladığımız son anneler gününde, anne olan eşimle, küçük kızım ve babamla beraber… O rant kültürünün eski binaları birer birer yıkması gibi, yok olup gitti eskiler. 2015 yılında sol bir grubun protestosuna, onlardan en az dört kat fazla sayıda polisin, gün ortasında, sıkışık trafik içinde, etrafta binlerce çocuk, kadın, yaşlı genç insan varken biber gazı kullanarak “müdahale etmesi” sonrası, bir sarı dolmuşun içinde yakalandım, Kadıköy’e edilen tecavüze. Bu ne ilk, ne de son olacaktı. Dolmuşun içi cehenneme dönerken, çaprazımda oturan yaşlı amcanın fenalaşması, iki yanımdaki genç kadının kucağındaki bebeğini gazdan korumaya çabalaması ve benim bu olaydan sonra aylarca kronik bir öksürükle cebelleşmem sonrasında, Kadıköy’ün – tıpkı Türkiye gibi – bu yeni “kültüre” teslim olacağını sezmiştim. Fakat yine de, vakurdu, direniyordu Kadıköy.
HOMOJEN BİR TÜRKİYE’NİN AYAK SESLERİ
30 Nisan 2018. Surp Takavor Kilisesi. Çarşı’nın sembollerinden. Güzelim mimarisiyle, saygılı cemaatiyle, Beyaz Fırın’a yakın, Kadıköy’ümün mis kokan sokaklarının aromalarına her Pazar ayininde buhurdanlıktan yayılan tütsülerin de harman olduğu o huzurlu mekân. Duvarlarının önüne çöp dökerek, duvarlarının üzerine “bu vatan bizim” diyerek tecavüz ettikleri Surp Takavor Kilisesi! İşte bu satırların yazarını vatansızlaştırmaya çalışan “medeniyetin” mümessilleri bunlar. Kadıköy’ü hedef almaları, işlerini ciddiyetle yaptıklarının en önemli göstergesi aslında. Yüzlerce yıldır yan yana var olan, hayır düzeltiyorum, iç içe var olan, beraber bir uygarlık kuran ve bunu dünyaya inat, tüm insanlığa gösteren Kadıköy, yine karanlık günlerinden birini yaşadı. Tıpkı 6-7 Eylül olaylarında Kadıköy’de gayrı Müslim kardeşlerime saldıran uğursuz barbarlar gibi, çok kültürlü,kozmopolit, heterojen her şeyden nefret eden, kültürden, insanlıktan, toleranstan nasibini alamamış bir zihniyet, yeni bir fethe çıktı. O duvarlara yazdıkları “bu vatan bizim” cümlesini kavrayamadıkları aşikar.
Bu cümlenin o kilisenin duvarına 1453’ten tam 565 yıl sonra yazılması, aslında hala bu topraklara duyulan yabancılığın saldırgan kompleksi. Oysa Osmanlı atalarımız bu kompleksi taşımamışlardı. Balkanlarda ve Anadolu’da başka dinlerden olan tebaaya karşı hak ve hukuk ve dahi saygıda kusur etmemişlerdi. Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’ne yapılan çirkin saldırı, İslamo-faşist ideolojinin, sağ ve sol nasyonalizme bulanarak adım-adım dönüştürdüğü “yeni Türkiye” belasının önemli bir başka emaresidir. Bunlar, tıpkı Cemaat’e ve Kürtlere yapılan cadı avı gibi, tıpkı liberal ve solculardan nefret eden Taliban-IŞİD hayranı AKP gençliği gibi, tıpkı ABD’li rahip Andrew Brunson’ı rehin alan hukuksuz kafa gibi, eriyip giden Kadıköy’ün ve kadim Türkiye’nin yok oluşunun sesleridir, sarsıntılarıdır.
Türkiye artık homojenleşiyor. Kadıköy, bu homojenleşmeye direnen son kalelerden biri. Koca bir ekosistemi yiyip tüketen çekirgeler gibi, mümbit ne varsa bitirmeye kararlılar. Ama dayan, Surp Takavor! Dayan Kadıköy! Sık dişini. O ruhsuz, rant kültürünün yok ettiği tüm değerlerimiz gibi, kendi zihinlerinin tahayyülü olan çölleştirilmiş bir vatandır istedikleri. O benim vatanım değil! Olamaz! Sizin vatanınız mı? O halde, verdiğimiz mücadele, sadece hukuk ve insan hakları mücadelesi değil, bir varoluş mücadelesi aslında!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.5.2018 [TR724]
Son derece muhafazakâr bir topluluğun oturduğu Erenköy, Ethemefendi Caddesi’yle Bağdat Caddesine bağlanır. İslamcı bir hoca meslektaşımın bir gün Pendik’ten Kadıköy’e doğru Yalova dönüşü yaptığımız yolculukta Kadıköy için “ezansız semtler” tabirini kullanması kulaklarımdan uzunca süre çıkmamıştır. Tebessümle geçiştirdiğim bu önyargılı tutumunu kendi içimde onun kuytu ve homojen bir Anadolu kasabasında geçen çocukluk ve gençliğine vermiş, üzerinde durmamaya çalışmışsam da, o “ezansız semtler” algısının 2000’lerin başından itibaren Türkiye’yi bir ahtapot gibi saran İslamcı kültürün dünya ve Türkiye görüşüne denk geldiğini iyi bilirim.
Bir Galip Paşa Camii’nin ya da bir Zihni Paşa Camii’nin milyonda biri olamayacak mimarisiz gecekondu tipi camilerde ibadet eden ve bunu o çok yücelttiği Osmanlı geçmişiyle uyumlu bir kültürel tezahür sanan o prototip İslamcılardan kentli bir kültür dokusunu hazmetmelerini beklemek çok mu ütopik bir beklentiydi? Bilmiyorum. Ya da tek rakamlı yaşlarında Sahrayı Cedit Camii’nde duyulan ezan sesinin yankısında Ramazan pidesi aldığım veya cami önünde dedemle Kayışdağı Çeşmesi önünde su kuyruğuna girdiğim anılarımın Kadıköy’ünün bu “ezansız semtler” sataşmalarıyla nasıl çeliştiğini o kaba saba hadsiz sataşmalara karşılık anlatmaya mı çalışmalıydım?
KADIKÖY’ÜN YAPTIĞINI, ANADOLU NEDEN YAPAMADI?
Ah, insan olmanın dinden-imandan da, dünya görüşleri ve ideolojilerden de önce gelen bir kriter olduğunu yaşayarak anlamamı sağlayan Kadıköy; Moda’daki güzel çay bahçeleri, Dondurmacı Ali, ilk hamburgerimi yediğim ıslak hamburgerci Kızılkayalar, Kadıköy Halk Eğitim’in karşısındaki sokaktaki Artist sosisli sandviççisinden aldığım Amerikan (esasında Rus!) salatalı sandviçler, ya da en önemlisi, Çarşı’daki Halil Lahmacuncusu’nda tıka basa tokken dahi yine de bir “yemek arkası” sipariş etmemiz arkadaşlarla. Tüm bunlar sensin.
Caferağa Spor Salonu’nda okul basketbol takımıyla çıktığımız maçlar – birinde Kadıköy Anadolu’ya orta sahadan bir üç sayılık son saniye basketim vardır! – ve maçlardan sonra tabanvayla, Çarşı’ya inen minik sanat galerileriyle ve takıcılarla, sahaflar ve seyyar eskicilerle dolu asmalı sokaklardan geçerek Durak Kafe’de yediğimiz dönerli sandviçler. Ve Osman Ağa Camii’nden gelen ezan sesinin barlar sokağından gelen rock müzik sesiyle karışmasını yadırgamayan kulaklarımız. Ayrı evrenlerin birbirinin alanlarına saygısızca girmeden, huzurlu mesafelerini koruyup, bir sınırdan diğerine geçişlerde bu biraradalığın sanki dünyanın en olağan, en normal şeyiymişçesine akıp gitmesi. Liseli komünist bir grup çocuğun, bir 1 Mayıs günü, seksenli yılların sonlarında, polis korkusundan Taksim’e gitmekten vazgeçerek, sol görüşlü öğrencilerin takıldığı Rıhtım’a yakın Cafe Nostalji’ye sığınmaları. Yazarken bile beni gülümseten ironi, o günlerde o cafenin isminin gerçeğe dönüşeceğini ve gerçekten de kırklı yaşların ortalarında o günlere nostalji duyacağımı bilmemem!
Kadıköy öyle kopuk, hatta atomize olmuş alt kültürlerle dolu olup da, o yumruk gibi bütünlüğünü nasıl korumayı başardı? Ve daha da dramatiği, nasıl oldu da bu bütünlüğü Anadolu koruyamadı? Neden Kadıköy’ün mikro kozmosu içine aldıklarını dönüştürerek kendine benzetmesini bildi de, Türkiye giderek homojenleşti? Belki de Türkiye’nin Kadıköy’den öğreneceği çok şey vardı, kim bilir? Ama ben, ÖSYM sınavlarına girdiğim Kadıköy Kız Lisesi’nde – ki lisenin kız lisesi olmasından çok huy kapmış, etrafta anlatırken kendimi bir garip hissetmiştim, tıpkı bu satırları yazarken 17 yaşıma geri dönerek, yine kendimi bir tuhaf hissettiğim gibi – tüm Kadıköy’ü Türkiye, tüm Türkiye’yi de Kadıköy sanıyordum. Anneannemi ziyarete gittiğim İzmir’de, İzmir’in ve Girit kültüründen gelen ailemin bile bana çocukken fazla taşralı ve tuhaf gelmesinin nedeni de Kadıköy’de büyümemdi belki.
BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜNÜ BOĞAN BİBER GAZI
Enteresan olan, Kadıköy’de her zaman Müslüman ve gayrimüslimlerin bir arada yaşamasıydı, birbirlerini asla ötekileştirmeden. Bayram günlerinde birbirlerini saygıyla tebrik eden komşular, aynı sınıfları ve sıraları paylaşan kadim arkadaşlar, olağan şeylerdi. Benim Ortaokul arkadaşlarım arasında Mustafa’lar, Emrah’lar, Tolga’lar kadar, Elizabet’ler, Elza’lar, Can’lar vardı. Ve Aya Triada veya Aya Efimia Rum Kiliseleri veya Caferağa’daki Katolik Kilisesi gibi onlarca ibadethane, milli bayramlarda duvarlarına Türk bayrağı çekerlerdi – korkudan veya saygıdan değil, bizden birileri olduklarından dolayı! Ve dahası, ben bunu, bu yazıyı yazana dek, bir gün gayrimüslim kardeşlerimin bizim toplumumuza, Kadıköy’ümüze ait olduklarına dair bir argüman olarak kullanmam gerekeceğini tahmin bile etmemiştim, işin kötüsü.
Tıpkı Caddebostan Bet El Sinagogu gibi! Göztepe Taşmektep Sokak’taki bu Sinagog, mezunu olduğum Taşmektep’in (Göztepe Pansiyonlu İlkokulu) hemen yanı başındaydı. Bizim evde babaanneme ait olan Tekvin’in Kuran’la aynı yerde durması ve benim bunu babaanneme sorduğumda, bana verdiği “o da bizim kitabımızdır” yanıtının gizemi, uzun süre kafamı kurcalayacaktı ve belki de bu, en az Kadıköylü olmak kadar olağan bir şeydi. Kadıköy’ün gizemi, bunlar gibi iç içe geçmişlikler miydi? Kadıköy’ün farklı kokularla dolu, bezen izbe, bazen gün ışığıyla kavrulan sokakları, kadim dostum Ayberk’in cenazesinin kaldırıldığı Moda Camii’nde onun cenazesi başında nöbet tuttuğum o serin Nisan gününe dek bu nedenle mi hep sığınılacak, gizlenilecek, iltica edilecek bir başka gerçeklik olarak görünecekti benim gözüme? Süreyya daha sinemayken, orada izlediğim onlarca harika film, basket idmanları sonrası acılı turşu suyu içtiğim ufak turşucular, parça çikolata ve akide şekeri aldığımız kuruyemişçiler. Kahraman Bapçum’un İstiklal Marşı söylenirken gülen çocukları tokatladığı Kalamış Lisesi’nin yerine gökdelen dikilen bahçesi, duta tırmandığımız ve eriğe daldığımız komşu bahçeleri. Mahalle maçlarına yabancı ülkelerle milli maça gider gibi gittiğimiz komşu muhitler. Kadıköy. Kadıköy’üm. Babamın il tiyatrosu, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ndeydi. Yeditepe Oyuncuları orada doğdu! Sonra Teşvikiye’ye taşındı tiyatro – çok protesto etmiş, engelleyememiştim ama.
Babamla son dönemlerinde sıklıkla bir arada olduğumuz mekânlar arasında, Göztepe Et Lokantası vardı. Babaannemin hafızasını tümüyle yitirmeden önce kutladığımız son anneler gününde, anne olan eşimle, küçük kızım ve babamla beraber… O rant kültürünün eski binaları birer birer yıkması gibi, yok olup gitti eskiler. 2015 yılında sol bir grubun protestosuna, onlardan en az dört kat fazla sayıda polisin, gün ortasında, sıkışık trafik içinde, etrafta binlerce çocuk, kadın, yaşlı genç insan varken biber gazı kullanarak “müdahale etmesi” sonrası, bir sarı dolmuşun içinde yakalandım, Kadıköy’e edilen tecavüze. Bu ne ilk, ne de son olacaktı. Dolmuşun içi cehenneme dönerken, çaprazımda oturan yaşlı amcanın fenalaşması, iki yanımdaki genç kadının kucağındaki bebeğini gazdan korumaya çabalaması ve benim bu olaydan sonra aylarca kronik bir öksürükle cebelleşmem sonrasında, Kadıköy’ün – tıpkı Türkiye gibi – bu yeni “kültüre” teslim olacağını sezmiştim. Fakat yine de, vakurdu, direniyordu Kadıköy.
HOMOJEN BİR TÜRKİYE’NİN AYAK SESLERİ
30 Nisan 2018. Surp Takavor Kilisesi. Çarşı’nın sembollerinden. Güzelim mimarisiyle, saygılı cemaatiyle, Beyaz Fırın’a yakın, Kadıköy’ümün mis kokan sokaklarının aromalarına her Pazar ayininde buhurdanlıktan yayılan tütsülerin de harman olduğu o huzurlu mekân. Duvarlarının önüne çöp dökerek, duvarlarının üzerine “bu vatan bizim” diyerek tecavüz ettikleri Surp Takavor Kilisesi! İşte bu satırların yazarını vatansızlaştırmaya çalışan “medeniyetin” mümessilleri bunlar. Kadıköy’ü hedef almaları, işlerini ciddiyetle yaptıklarının en önemli göstergesi aslında. Yüzlerce yıldır yan yana var olan, hayır düzeltiyorum, iç içe var olan, beraber bir uygarlık kuran ve bunu dünyaya inat, tüm insanlığa gösteren Kadıköy, yine karanlık günlerinden birini yaşadı. Tıpkı 6-7 Eylül olaylarında Kadıköy’de gayrı Müslim kardeşlerime saldıran uğursuz barbarlar gibi, çok kültürlü,kozmopolit, heterojen her şeyden nefret eden, kültürden, insanlıktan, toleranstan nasibini alamamış bir zihniyet, yeni bir fethe çıktı. O duvarlara yazdıkları “bu vatan bizim” cümlesini kavrayamadıkları aşikar.
Bu cümlenin o kilisenin duvarına 1453’ten tam 565 yıl sonra yazılması, aslında hala bu topraklara duyulan yabancılığın saldırgan kompleksi. Oysa Osmanlı atalarımız bu kompleksi taşımamışlardı. Balkanlarda ve Anadolu’da başka dinlerden olan tebaaya karşı hak ve hukuk ve dahi saygıda kusur etmemişlerdi. Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’ne yapılan çirkin saldırı, İslamo-faşist ideolojinin, sağ ve sol nasyonalizme bulanarak adım-adım dönüştürdüğü “yeni Türkiye” belasının önemli bir başka emaresidir. Bunlar, tıpkı Cemaat’e ve Kürtlere yapılan cadı avı gibi, tıpkı liberal ve solculardan nefret eden Taliban-IŞİD hayranı AKP gençliği gibi, tıpkı ABD’li rahip Andrew Brunson’ı rehin alan hukuksuz kafa gibi, eriyip giden Kadıköy’ün ve kadim Türkiye’nin yok oluşunun sesleridir, sarsıntılarıdır.
Türkiye artık homojenleşiyor. Kadıköy, bu homojenleşmeye direnen son kalelerden biri. Koca bir ekosistemi yiyip tüketen çekirgeler gibi, mümbit ne varsa bitirmeye kararlılar. Ama dayan, Surp Takavor! Dayan Kadıköy! Sık dişini. O ruhsuz, rant kültürünün yok ettiği tüm değerlerimiz gibi, kendi zihinlerinin tahayyülü olan çölleştirilmiş bir vatandır istedikleri. O benim vatanım değil! Olamaz! Sizin vatanınız mı? O halde, verdiğimiz mücadele, sadece hukuk ve insan hakları mücadelesi değil, bir varoluş mücadelesi aslında!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.5.2018 [TR724]
Soykırımının delili bir cinayet ve bir ölüm! [Erhan Başyurt]
Geçtiğimiz hafta medyaya da yansıyan biri cinayet iki ölüm vakası Hizmet’e yönelik yürütülen ‘yok etme’ kasıtlı soykırımı girişiminin hem delilleri hem de bir özeti gibi…
***
BİR CİNAYET!
Halime Gülsu, 33 yaşındaydı.
Uydurma suçlamalarla cezaevine konulan, işlerinden atılan, açlığa mahkum edilen insanlara maddi yardım için bir grup kadın arkadaşıyla el işi işliyor, içli köfte yapıp satıyordu.
‘Örgüt üyesi’ suçlamasıyla arkadaşlarıyla tutuklandı.
Hakkında henüz hüküm verilmemiş bir tutuklunun dışarıdaki masum mağdur ailesine yardım etmek suç sayıldı.
Gözaltında ve cezaevinde hukuksuz uygulamalara maruz kaldılar.
Kronik hastalığı vardı, raporuna rağmen ilaçları verilmiyordu.
İki kez komaya girdi. Yine de hastaneye sevk edilmedi. Tahliye edilmedi.
67 gün sonra sabah 03.00 sıralarında hakkın rahmetine kavuştu…
Haksız yere tutuklayanlar. Hapse atanlar. Gözaltında kötü muamele edip, cezaevinde tedavi hakkında mahrum bırakanlar. Tahliye etmeyenler… Ve hepsine birden siyasi irade ile talimat verenler… El birliğiyle topluca bir cinayet işlediler. İnsanlığı ve hukuku katlettiler.
Halime Gülsu, ‘FETÖ’ iftirasıyla tutuklanan, kötü muameleye tabi tutulup tedavi hakkından mahrum bırakılarak cezaevinde ölüme terkedilen ve tabutta tahliye edilen onlarca isimden sadece birisi.
Öğretmen Gökhan Açıkkollu, Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan, HSYK üyesi Teoman Gökçe, Polis Memuru Kadir İyice, Doç. Dr. Ahmet Özcerit, İşadamı Ünal Takmaklı, Cumhuriyet Savcısı Seyfettin Yiğit, Kurmay Albay İrfan Kızılaslan, Başhekim Yardımcısı Ali Özer, mühendis Burak Açıkalın, işadamı Ahmet Ok…
Cezaevinde şüpheli ölüm ve tedavi hakkı engellenerek sebep olunan ölümlerin, kasıtlı infazların sayısı 20’yi geçiyor.
***
BİR ÖLÜM!
Geçtiğimiz hafta yürek dağlayan bir acı haber de Yunanistan’a kaçan Esma Uludağ’dan geldi.
KHK ile işinden atılan. 3 ay haksız yere hapis yatırılan ve pasaportu elinden alınan Uludağ, 3, 7 ve 10 yaşındaki 3 çocuğu ile Meriç Nehri’nden geçip Yunanistan’a sığınıyor.
Esma Uludağ, 5-6 saat boyunca 3 çocuğuyla aç, susuz, çamur ve soğukta kaçışını yer yer videoya almış.
Görüntüler zulümden kaçışın belgeseli gibi…
Eşi hakkında da tutuklama kararı var ve daha öncesinde Almanya’ya sığınmış.
Eşi ile ailenin buluşması için eşinin başvurusunun kabulü bekleniyor.
Ancak iki üniversite bitiren ve fizik öğretmenliği yapan Esma hanımın kalbi yaşananlara dayanamıyor ve kalp krizinden vefat ediyor.
Esma Uludağ, Yunanistan’a kaçıp sığınmak zorunda kalan binlerce mağdurdan sadece birisi…
Meriç’ten benzer şekilde tutuklanıp serbest bırakılan ama pasaportlarına el konulan Doğan ve Abdurrezzak aileleri de basit bir bot ile kaçmaya çalışmış ama soğuk sularda 7’si çocuk 9 kişi hayatını kaybetmişti.
Yine KHK ile işlerinden atılan, açlığa mahkum edilen ve haklarında tutuklama kararı çıkarılan 5 kişilik Maden ailesi de Ege’de derme çatma bir tekne veya bot ile kaçmaya çalışırken Midilli açıklarında hakkın rahmetine kavuşmuştu…
***
Halime Gülsu ve Esma Uludağ’ın vicdanları sızlatan ölümleri, Gülen Cemaati’ne yönelik ‘yok etme’ kasıtlı soykırımının bir sonucudur.
Kendisi gibi on binlerce mağdurun sadece bir portresidir.
İçeride kalsalar yalan ve iftiralarla, işkence ve kötü muamele ile adil yargılanma ve insan haklarından mahrum ediliyorlar.
Pasaportları ellerinden alındığı için ölümü göze alarak yurt dışına çıkmaya çalışırken de başka türlü facialar yaşıyor veya katlanılması güç sıkıntılara maruz kalıyorlar.
Hitler’in Yahudiler’e uyguladığı soykırımından hiçbir farkı yok, bugün Hizmet’e mensup ya da yakın olduğu iddiası ile zulme maruz kalanların.
***
‘Ol’ deyince olan Mutlak Güç Sahibi, soykırıma maruz kalan mağdurlara bir an önce felah ve ferah nasip eylesin, soykırımını gerçekleştiren zalimleri de bir an önce ıslah etsin, olmayanları da bir an önce helak eylesin!
[Erhan Başyurt] 1.5.2018 [TR724]
***
BİR CİNAYET!
Halime Gülsu, 33 yaşındaydı.
Uydurma suçlamalarla cezaevine konulan, işlerinden atılan, açlığa mahkum edilen insanlara maddi yardım için bir grup kadın arkadaşıyla el işi işliyor, içli köfte yapıp satıyordu.
‘Örgüt üyesi’ suçlamasıyla arkadaşlarıyla tutuklandı.
Hakkında henüz hüküm verilmemiş bir tutuklunun dışarıdaki masum mağdur ailesine yardım etmek suç sayıldı.
Gözaltında ve cezaevinde hukuksuz uygulamalara maruz kaldılar.
Kronik hastalığı vardı, raporuna rağmen ilaçları verilmiyordu.
İki kez komaya girdi. Yine de hastaneye sevk edilmedi. Tahliye edilmedi.
67 gün sonra sabah 03.00 sıralarında hakkın rahmetine kavuştu…
Haksız yere tutuklayanlar. Hapse atanlar. Gözaltında kötü muamele edip, cezaevinde tedavi hakkında mahrum bırakanlar. Tahliye etmeyenler… Ve hepsine birden siyasi irade ile talimat verenler… El birliğiyle topluca bir cinayet işlediler. İnsanlığı ve hukuku katlettiler.
Halime Gülsu, ‘FETÖ’ iftirasıyla tutuklanan, kötü muameleye tabi tutulup tedavi hakkından mahrum bırakılarak cezaevinde ölüme terkedilen ve tabutta tahliye edilen onlarca isimden sadece birisi.
Öğretmen Gökhan Açıkkollu, Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan, HSYK üyesi Teoman Gökçe, Polis Memuru Kadir İyice, Doç. Dr. Ahmet Özcerit, İşadamı Ünal Takmaklı, Cumhuriyet Savcısı Seyfettin Yiğit, Kurmay Albay İrfan Kızılaslan, Başhekim Yardımcısı Ali Özer, mühendis Burak Açıkalın, işadamı Ahmet Ok…
Cezaevinde şüpheli ölüm ve tedavi hakkı engellenerek sebep olunan ölümlerin, kasıtlı infazların sayısı 20’yi geçiyor.
***
BİR ÖLÜM!
Geçtiğimiz hafta yürek dağlayan bir acı haber de Yunanistan’a kaçan Esma Uludağ’dan geldi.
KHK ile işinden atılan. 3 ay haksız yere hapis yatırılan ve pasaportu elinden alınan Uludağ, 3, 7 ve 10 yaşındaki 3 çocuğu ile Meriç Nehri’nden geçip Yunanistan’a sığınıyor.
Esma Uludağ, 5-6 saat boyunca 3 çocuğuyla aç, susuz, çamur ve soğukta kaçışını yer yer videoya almış.
Görüntüler zulümden kaçışın belgeseli gibi…
Eşi hakkında da tutuklama kararı var ve daha öncesinde Almanya’ya sığınmış.
Eşi ile ailenin buluşması için eşinin başvurusunun kabulü bekleniyor.
Ancak iki üniversite bitiren ve fizik öğretmenliği yapan Esma hanımın kalbi yaşananlara dayanamıyor ve kalp krizinden vefat ediyor.
Esma Uludağ, Yunanistan’a kaçıp sığınmak zorunda kalan binlerce mağdurdan sadece birisi…
Meriç’ten benzer şekilde tutuklanıp serbest bırakılan ama pasaportlarına el konulan Doğan ve Abdurrezzak aileleri de basit bir bot ile kaçmaya çalışmış ama soğuk sularda 7’si çocuk 9 kişi hayatını kaybetmişti.
Yine KHK ile işlerinden atılan, açlığa mahkum edilen ve haklarında tutuklama kararı çıkarılan 5 kişilik Maden ailesi de Ege’de derme çatma bir tekne veya bot ile kaçmaya çalışırken Midilli açıklarında hakkın rahmetine kavuşmuştu…
***
Halime Gülsu ve Esma Uludağ’ın vicdanları sızlatan ölümleri, Gülen Cemaati’ne yönelik ‘yok etme’ kasıtlı soykırımının bir sonucudur.
Kendisi gibi on binlerce mağdurun sadece bir portresidir.
İçeride kalsalar yalan ve iftiralarla, işkence ve kötü muamele ile adil yargılanma ve insan haklarından mahrum ediliyorlar.
Pasaportları ellerinden alındığı için ölümü göze alarak yurt dışına çıkmaya çalışırken de başka türlü facialar yaşıyor veya katlanılması güç sıkıntılara maruz kalıyorlar.
Hitler’in Yahudiler’e uyguladığı soykırımından hiçbir farkı yok, bugün Hizmet’e mensup ya da yakın olduğu iddiası ile zulme maruz kalanların.
***
‘Ol’ deyince olan Mutlak Güç Sahibi, soykırıma maruz kalan mağdurlara bir an önce felah ve ferah nasip eylesin, soykırımını gerçekleştiren zalimleri de bir an önce ıslah etsin, olmayanları da bir an önce helak eylesin!
[Erhan Başyurt] 1.5.2018 [TR724]
O kadının kalbi [Ahmet Bozkuş]
Boğazımıza dizilen kaçıncı yumruk bu? Aldığımız nefesin, akciğerimize ulaşmasına mani olan kaçıncı düğüm?
Pazar sabahı duyduğumuz o haber, gördüğümüz fotoğraflar, o kısacık video… Ne ben ne aynı ortamda bulunduğumuz sürgün arkadaşlar bir cümle kurabildik. Sustuk, kaldık. İkinci gün oldu ve ben hala bununla alakalı iki cümle yazabilmiş değildim ki Twitter’da adımın eklendiği bir konuşma gördüm.
Önceki yıl 13 Mart 2017’de yazdığım “Rica Ediyorum Susmayın“ başlıklı yazıda anlattığım hatıradaki hanımefendinin dün vefat eden Esma Hanım olduğu yazıyordu. Benim bunu bilebilmem mümkün değildi. Zira ismini dahi bilmiyordum o annenin. Öyle olup olmadığını anlayabilmek için parçaları birleştirmem gerekiyordu.
O kadın 74 gün cezaevinde kalmıştı, Esma Hanım’ın da iki buçuk ay hapis yattığı yazılıydı. İzmir’deki kadının kucağında minicik bir bebek vardı, Esma Hanım’ın sırtında taşıdığı çocuk üç yaşındaydı. İzmir’deki kadın kucağındaki bebekle sahne arkasına gelip bana o ricada bulunmak için epey bir meşakkati göze almıştı. Esma Hanım sırtında bir bebek, yanında iki çocukla özgürlük için buz gibi havada ölümü göze alıp kilometrelerce yürümüştü. İzmir’deki kadının ricası, cezaevinde geride kalan arkadaşlarıydı. Esma Hanım’ın duası da aynıydı: Esaret memleketinde geride kalan arkadaşları…
Parçalar birleşiyor, soru cevabını buluyordu. İzmir’deki kadın Esma Hanım’dı. İki yıl kadar önce tam da bugünlerde bana ümit verip, gayretime gayret katan o anne, şimdi acının en koyusunu bırakıp gidiyordu.
İzmir’de katıldığım o programı kaç kez hatırladım, oradaki anaokulunun öğretmenlerini kaç kez düşündüm bilemiyorum. Kaç kez düşündüysem hepsinde o anneyi ve bebeği de yad ettim. “İnşallah iyidirler…” duasıyla birlikte.
Ve dün gam taşıyan bir gemi gibi gelip limanımıza demir attı o fotoğraflar. Defalarca karşıma çıkmasına rağmen o kısa videoyu izleyemedim. Sadece Esma Hanım’ın ve çocuklarının sözlerinin yazıya dökülmüş halini okuyabildim.
Ne kadar yoruldular, ne kadar üşüdüler, ne kadar korktular? Nasıl teselli etti Esma Hanım, hangi masalları anlattı, hangi duaları okudu? Beraber şarkı da söylediler belki… Arada bir durup üşüyen ellerini ısıttı mı nefesiyle yavrularının? Babalarına kavuşma hayaline tutunup öyle mi adım attılar yeniden?
Ben, benden ricasına tutunup yazmaya konuşmaya devam ettim. O hatırayı, o kadar çok yerde, o kadar çok insana anlattım ki… Heyecanını ödünç alıp hediye ettim nice insana. Adını dahi bilmediğim bir kadının ümit rüzgarıydı dolduran yelkenlerimizi.
Kalp, bu! Dayanamıyor işte. Esma Hanım’ın bunca yorgunluğa dayanamayıp pes eden kalbine mi sitem edeyim, kan pompalamaktan başka işe yaramayan kendi kalbimden mi utanayım…
Sonra düşündüm. Esma Hanım, benim yazdığım hatıradaki kadın değil. Daha fazlası! Memleketin cezaevlerini dua bahçesine çeviren on binlerce kadın aslında Esma Hanım. Yapayalnız kalmasına rağmen izzetinden, onurundan zerre kayıp yaşamadan ayakta duran on binlerce kadının siması var Esma Hanım’da. Asalet kelimesinin ne anlama geldiğini yaşayarak gösteren sinesi yangın yeri annelerin, sevdası yarım kalmış kadınların, umudu hançerlenmiş genç kızların ta kendisi Esma Hanım.
Kırık kalbini şahit olarak sunup, tıpkı Meriç’i geçtikten sonra geride kalanlar için kurtuluş duası ettiği gibi, Allah’ın huzurunda da geride kalanlar için kurtuluş isteyeceğinden eminim Esma Hanım’ın.
[Ahmet Bozkuş] 1.5.2018 [TR724]
Pazar sabahı duyduğumuz o haber, gördüğümüz fotoğraflar, o kısacık video… Ne ben ne aynı ortamda bulunduğumuz sürgün arkadaşlar bir cümle kurabildik. Sustuk, kaldık. İkinci gün oldu ve ben hala bununla alakalı iki cümle yazabilmiş değildim ki Twitter’da adımın eklendiği bir konuşma gördüm.
Önceki yıl 13 Mart 2017’de yazdığım “Rica Ediyorum Susmayın“ başlıklı yazıda anlattığım hatıradaki hanımefendinin dün vefat eden Esma Hanım olduğu yazıyordu. Benim bunu bilebilmem mümkün değildi. Zira ismini dahi bilmiyordum o annenin. Öyle olup olmadığını anlayabilmek için parçaları birleştirmem gerekiyordu.
O kadın 74 gün cezaevinde kalmıştı, Esma Hanım’ın da iki buçuk ay hapis yattığı yazılıydı. İzmir’deki kadının kucağında minicik bir bebek vardı, Esma Hanım’ın sırtında taşıdığı çocuk üç yaşındaydı. İzmir’deki kadın kucağındaki bebekle sahne arkasına gelip bana o ricada bulunmak için epey bir meşakkati göze almıştı. Esma Hanım sırtında bir bebek, yanında iki çocukla özgürlük için buz gibi havada ölümü göze alıp kilometrelerce yürümüştü. İzmir’deki kadının ricası, cezaevinde geride kalan arkadaşlarıydı. Esma Hanım’ın duası da aynıydı: Esaret memleketinde geride kalan arkadaşları…
Parçalar birleşiyor, soru cevabını buluyordu. İzmir’deki kadın Esma Hanım’dı. İki yıl kadar önce tam da bugünlerde bana ümit verip, gayretime gayret katan o anne, şimdi acının en koyusunu bırakıp gidiyordu.
İzmir’de katıldığım o programı kaç kez hatırladım, oradaki anaokulunun öğretmenlerini kaç kez düşündüm bilemiyorum. Kaç kez düşündüysem hepsinde o anneyi ve bebeği de yad ettim. “İnşallah iyidirler…” duasıyla birlikte.
Ve dün gam taşıyan bir gemi gibi gelip limanımıza demir attı o fotoğraflar. Defalarca karşıma çıkmasına rağmen o kısa videoyu izleyemedim. Sadece Esma Hanım’ın ve çocuklarının sözlerinin yazıya dökülmüş halini okuyabildim.
Ne kadar yoruldular, ne kadar üşüdüler, ne kadar korktular? Nasıl teselli etti Esma Hanım, hangi masalları anlattı, hangi duaları okudu? Beraber şarkı da söylediler belki… Arada bir durup üşüyen ellerini ısıttı mı nefesiyle yavrularının? Babalarına kavuşma hayaline tutunup öyle mi adım attılar yeniden?
Ben, benden ricasına tutunup yazmaya konuşmaya devam ettim. O hatırayı, o kadar çok yerde, o kadar çok insana anlattım ki… Heyecanını ödünç alıp hediye ettim nice insana. Adını dahi bilmediğim bir kadının ümit rüzgarıydı dolduran yelkenlerimizi.
Kalp, bu! Dayanamıyor işte. Esma Hanım’ın bunca yorgunluğa dayanamayıp pes eden kalbine mi sitem edeyim, kan pompalamaktan başka işe yaramayan kendi kalbimden mi utanayım…
Sonra düşündüm. Esma Hanım, benim yazdığım hatıradaki kadın değil. Daha fazlası! Memleketin cezaevlerini dua bahçesine çeviren on binlerce kadın aslında Esma Hanım. Yapayalnız kalmasına rağmen izzetinden, onurundan zerre kayıp yaşamadan ayakta duran on binlerce kadının siması var Esma Hanım’da. Asalet kelimesinin ne anlama geldiğini yaşayarak gösteren sinesi yangın yeri annelerin, sevdası yarım kalmış kadınların, umudu hançerlenmiş genç kızların ta kendisi Esma Hanım.
Kırık kalbini şahit olarak sunup, tıpkı Meriç’i geçtikten sonra geride kalanlar için kurtuluş duası ettiği gibi, Allah’ın huzurunda da geride kalanlar için kurtuluş isteyeceğinden eminim Esma Hanım’ın.
[Ahmet Bozkuş] 1.5.2018 [TR724]
Komünizmin yeşil sahalardaki temsilcisi: Livorno [Hasan Cücük]
İtalya Serie C’de bitime bir hafta kala 67 puana ulaşan Livorno şampiyonluğunu ilan edip Serie B’ye yükseldi. Livornu’nun başarısı şehirde adeta bayram havası estirdi, taraftarlar sokaklara döküldü. Livorno, İtalya’nın kuzey batısında küçük bir liman şehri. Şehrin adını taşıyan kulübün kurulmasının mazisi 1925 yılına kadar gidiyor. Liman işçilerinin kurduğu Livorno’yu diğer takımlardan farklı kılan sol ideolojiyi benimsemesi daha doğru ifadeyle komünist olmasıydı. Neden mi?
FAŞİSTLERLE KOMÜNİSTLER SAHADA!
Livorno, İtalya komünist partisinin 1921 yılında kurulduğu yer. Komünist parti 1991 yılında tarihe karışmasına rağmen Livorno’lular, yıllarca süren alışkanlıklarından vazgeçmeden aşırı sola ilgi duymaya devam ediyorlar. Livorno’nun sola kaymasının sebebinin altında ‘fakirlik ve liman işçilerinin’ çok olması yatıyor. Livorno komünizmi temsil ederken, Lazio ise faşizmin kalesi. Serie A’da toplam 29 sezon geçiren Livorno, en son 2013-14’te buradaydı. Bu yıl Serie B’ye yükselerek Serie A yolunda önemli bir adım attı. 1920 ve 43’te ligi ikinci sırada tamamlayan Livorno’nun Serie B ve Serie C’deki şampiyonlukları dışında herhangi bir başarısı bulunmuyor.
Faşist lider Mussolini’nin takımı olarak sivrilen Lazio ile komünist direnişçilerin takımı Livorno’nun maçları hep yüksek tansiyonda geçti. Livorno’da kızıl bayrağı Cristiano Lucarelli, Lazio’da faşizmin meşhur selamını Paolo Di Canio yeşil sahalara taşıdı.
54 YIL SONRA SERİE A’YA TAŞIDI
Livorno tarihinin en önemli ismi Cristiano Lucarelli için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Evinin duvarları Che Guevara resimleriyle dolu olan Lucarelli, 4 Ekim 1975’te doğdu. Futbola amatör olarak 1992’de Cuoiocappiano takımında başladı. Perugia, Cosenza, Padova’da oynadıktan sonra ilk defa Serie A’da Atalanta formasıyla mücadele ettiğinde tarihler 1997 yılını gösteriyordu. Valencia, Lecce ve Torino yıllarından sonra 2003’te Serie B’de mücadele eden Livorno’ya transfer oldu. Kendini ‘doğuştan komünist’ olarak tanımlayan Lucarelli, en büyük hayali olan Livorno formasına 28 yaşında kavuşuyordu. 2003-2004 sezonunda Livorno formasıyla Serie B’de attığı 29 golle Livorno’nun 54 yıl sonra tekrar Serie A’ya çıkmasında başrol oynayınca seyircinin sevgilisi oldu. Bu sezon öncesi futbolu bırakan yine takımın sembol ismi kaptan İgor Protti’den sonra kaptanlık pazı bandını taktı. Tipik bir forvet oyuncusu olan Lucarelli, fizik gücü yüksek bir oyuncu ve ikili mücadelelerden kaçmayan bir özelliğe sahipti.
2004-05 sezonunda attığı 24 golle Serie A’da gol kralı olan Lucarelli bir yol ayrımına geldi. Ya kendisine Rusya’nın Zenith takımı tarafından teklif edilen 3 milyon Euro’luk transfer teklifini kabul edecek ya da düşük bir ücret karşılığında Livorno’da oynamayı tercih edecekti. Lucarelli’nin “Bazı futbolcular yarım milyona bir Ferrari ya da güzel bir tekne alırlar. Ben o paraya sadece bir Livorno forması satın almak isterim. Tüm beklentim ve isteğim bu!” cümlesi yıldız oyuncuyu Livorno taraftarının kalbine kazıyordu.
SALON KOMÜNİSTİ Mİ, EFSANE KAPTAN MI?
Lucarelli’nin ailesi hala Livorno’nun sıradan bir mahallesinde otururken, babası limanda çalışmaya devam ediyordu. Lucarelli için yıllık aldığı 600 bin Euro ve bindiği lüks arabalardan dolayı ‘salon komünisti’ yakıştırılması yapılmasına rağmen bu paranın Milan’lı Shevchenko’nun kazandığının 10’da biri kadar olması taraftarların yıldız oyuncunun komünistliğine toz kondurmamasını sağladı. 2004’te Lazio maçından sonra gözaltına alınan taraftarlarını otobüs kiralayarak Livorno’ya taşıması ‘yoldaş dayanışmasının en güzel örneği’ olarak şehirde yıllarca anlatıldı. Forma numarası olarak 99’u tercih etmesinin bile bir anlamı vardı. Kulübün solcu tribün grubu ‘Otonom Tugaylar’ın kuruluş yılı olan 1999 yılına işaret etmek için 99 numarayı tercih etti. Gol attıktan sonra sevincini sol yumruğunu havaya kaldırarak ifade ettiği için İtalyan federasyonundan defalarca ceza aldı.
2003-07 arasında Livorno formasını 146 maçta giyen Lucarelli 92 gole imza attı. 2007’de Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımına transfer olan Lucarelli, Livorno formasını son kez 2009-10 sezonunda kiralık olarak giydi. Lucarelli, futbola 2012’de veda etti ancak hâlâ takımın sembol oyuncusu olmayı sürdürüyor.
[Hasan Cücük] 1.5.2018 [TR724]
FAŞİSTLERLE KOMÜNİSTLER SAHADA!
Livorno, İtalya komünist partisinin 1921 yılında kurulduğu yer. Komünist parti 1991 yılında tarihe karışmasına rağmen Livorno’lular, yıllarca süren alışkanlıklarından vazgeçmeden aşırı sola ilgi duymaya devam ediyorlar. Livorno’nun sola kaymasının sebebinin altında ‘fakirlik ve liman işçilerinin’ çok olması yatıyor. Livorno komünizmi temsil ederken, Lazio ise faşizmin kalesi. Serie A’da toplam 29 sezon geçiren Livorno, en son 2013-14’te buradaydı. Bu yıl Serie B’ye yükselerek Serie A yolunda önemli bir adım attı. 1920 ve 43’te ligi ikinci sırada tamamlayan Livorno’nun Serie B ve Serie C’deki şampiyonlukları dışında herhangi bir başarısı bulunmuyor.
Faşist lider Mussolini’nin takımı olarak sivrilen Lazio ile komünist direnişçilerin takımı Livorno’nun maçları hep yüksek tansiyonda geçti. Livorno’da kızıl bayrağı Cristiano Lucarelli, Lazio’da faşizmin meşhur selamını Paolo Di Canio yeşil sahalara taşıdı.
54 YIL SONRA SERİE A’YA TAŞIDI
Livorno tarihinin en önemli ismi Cristiano Lucarelli için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Evinin duvarları Che Guevara resimleriyle dolu olan Lucarelli, 4 Ekim 1975’te doğdu. Futbola amatör olarak 1992’de Cuoiocappiano takımında başladı. Perugia, Cosenza, Padova’da oynadıktan sonra ilk defa Serie A’da Atalanta formasıyla mücadele ettiğinde tarihler 1997 yılını gösteriyordu. Valencia, Lecce ve Torino yıllarından sonra 2003’te Serie B’de mücadele eden Livorno’ya transfer oldu. Kendini ‘doğuştan komünist’ olarak tanımlayan Lucarelli, en büyük hayali olan Livorno formasına 28 yaşında kavuşuyordu. 2003-2004 sezonunda Livorno formasıyla Serie B’de attığı 29 golle Livorno’nun 54 yıl sonra tekrar Serie A’ya çıkmasında başrol oynayınca seyircinin sevgilisi oldu. Bu sezon öncesi futbolu bırakan yine takımın sembol ismi kaptan İgor Protti’den sonra kaptanlık pazı bandını taktı. Tipik bir forvet oyuncusu olan Lucarelli, fizik gücü yüksek bir oyuncu ve ikili mücadelelerden kaçmayan bir özelliğe sahipti.
2004-05 sezonunda attığı 24 golle Serie A’da gol kralı olan Lucarelli bir yol ayrımına geldi. Ya kendisine Rusya’nın Zenith takımı tarafından teklif edilen 3 milyon Euro’luk transfer teklifini kabul edecek ya da düşük bir ücret karşılığında Livorno’da oynamayı tercih edecekti. Lucarelli’nin “Bazı futbolcular yarım milyona bir Ferrari ya da güzel bir tekne alırlar. Ben o paraya sadece bir Livorno forması satın almak isterim. Tüm beklentim ve isteğim bu!” cümlesi yıldız oyuncuyu Livorno taraftarının kalbine kazıyordu.
SALON KOMÜNİSTİ Mİ, EFSANE KAPTAN MI?
Lucarelli’nin ailesi hala Livorno’nun sıradan bir mahallesinde otururken, babası limanda çalışmaya devam ediyordu. Lucarelli için yıllık aldığı 600 bin Euro ve bindiği lüks arabalardan dolayı ‘salon komünisti’ yakıştırılması yapılmasına rağmen bu paranın Milan’lı Shevchenko’nun kazandığının 10’da biri kadar olması taraftarların yıldız oyuncunun komünistliğine toz kondurmamasını sağladı. 2004’te Lazio maçından sonra gözaltına alınan taraftarlarını otobüs kiralayarak Livorno’ya taşıması ‘yoldaş dayanışmasının en güzel örneği’ olarak şehirde yıllarca anlatıldı. Forma numarası olarak 99’u tercih etmesinin bile bir anlamı vardı. Kulübün solcu tribün grubu ‘Otonom Tugaylar’ın kuruluş yılı olan 1999 yılına işaret etmek için 99 numarayı tercih etti. Gol attıktan sonra sevincini sol yumruğunu havaya kaldırarak ifade ettiği için İtalyan federasyonundan defalarca ceza aldı.
2003-07 arasında Livorno formasını 146 maçta giyen Lucarelli 92 gole imza attı. 2007’de Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımına transfer olan Lucarelli, Livorno formasını son kez 2009-10 sezonunda kiralık olarak giydi. Lucarelli, futbola 2012’de veda etti ancak hâlâ takımın sembol oyuncusu olmayı sürdürüyor.
[Hasan Cücük] 1.5.2018 [TR724]
Siz de yatmadan önce telefonunu şarja takanlardan mısınız? [Ali Mirza Yazar]
Akıllı telefonlarla ilgili şikâyetlerin başında batarya sıkıntısı geliyor. ‘Batarya zayıf’ uyarısı can sıkmakla kalmıyor, telefonunuzun en lazım olduğu anda karşılaştığınız bu durum işlerinizin de aksamasına yol açıyor.
Çabuk şarj teknolojileri (Quick Charge gibi) ile hızlı şarj imkânları ve telefonların geliştirilen batarya sistemlerine rağmen bu sorun tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Bu problemi aşmak istiyorsanız yapmanız gerenler var. Öncelikle ‘telefonunuzun şarjı yüzde 100 olduktan sonra elektriğe bağlı kalmasın’ önerisinin bir şehir efsanesi olmadığına artık inanın. Telefonunuz şarja bağlı kalmaya devam ettikçe bataryanız yüksek strese giriyor. Bu da bataryanın kullanım süresini ciddi şekilde düşürüyor. Öyleyse işe gece yatarken telefonunuzu şarja takmaktan vazgeçmeyle başlayabilirsiniz. Böylece kısa sürede dolan bataryanız, siz uyanıncaya kadar saatlerce elektriğe bağlı kalmaz. Uyandığınızda telefonunuzun performansı daha yüksek olur.
‘İhtiyacım var ful dolsun’ diyorsanız tabiî ki bunu yapabilirsiniz. Ancak, mümkünse bataryanızdaki stresi azaltmak için telefonunuzu ya da akıllı cihazınızı, fişte uzun tutmak bir yana yüzde 80 olduğunda şarjdan ayırın. Unutmayın, cep telefonlarınızda lityum-iyon (li-ion) piller bulunur. Bu bataryaların tam doluma ihtiyacı yoktur. Sıradan pillere göre de daha hızlı şarj olurlar.
Bir başka söylenti diyebileceğimiz bilgi ise, gün içinde kısa süreli şarj edilen pillerin öleceği yönünde. Aksine, telefonunuzun içindeki li-ion bataryalar kısa süreli dolumlarda daha verimli sonuç verir. Bir tüyo; En iyi şarj, yüzde 10’un altına düşen cihazın elektriğe bağlanmasıyla sağlanır. Bunu Apple başta olmak üzere her telefon firması tavsiye ediyor.
Karşı tezi savunanlar yok mu? Var elbet. Akıllı telefonların şarjlarının da akıllı olduğu, dolayısıyla yüzde 100’den sonra bataryanın kendini kapattığı ve elektrik akımından etkilenmediği bilgisi yanlış değil. Fakat, doluluk yüzde 100’e ulaştığında cihaz akımı kesse de cihaz gece boyunca şarj işlemini sürdürür. Çünkü, konuşmasanız bile akıllı cihazınız kendi içinde bazı işlemlere devam eder. Bataryanızda yaşanan bu ufak kayıpları telafi etmek için fişe takılı cihazınız sürekli şarj durumuna geçer. Batarya stresi denen durum bu sebeple orta çıkar. Ayrıca sıcak bir ortam da söz konusu ise cihazınızda yüksek ısınma problemi baş gösterebilir. Yüksek ısınmalar pilin verimsizliğine yol açmakla kalmaz, bataryanızı şişirebilir, ekranınızın sararmasına hatta kartınızın yanmasına yol açabilir.
Tüm bu bilgilere rağmen tam performanslı bir bataryaya sahip olabilecek misiniz? İki yılda bir yeni cihaz alıyorsanız, cevap evet… Çünkü ilk yıl enerji kaybı yaşamadan pilinizi kullanabilirsiniz. İki yıldan sonra her cihazda kullanma durumuna göre düşüşler yaşanır. ‘Ben zaten sene geçmeden yeni modelle cihazımı yeniliyorum’ diyorsanız, bu yazıdaki öneriler size hitap etmiyor demektir. Ama sattığınız ikinci el cihazınızı alan kişiye iyi bir cihaz bırakmak istiyorsanız telefonunuzu kullanırken bu tavsiyeleri dikkate alabilirsiniz.
[Ali Mirza Yazar] 1.5.2018 [TR724]
Çabuk şarj teknolojileri (Quick Charge gibi) ile hızlı şarj imkânları ve telefonların geliştirilen batarya sistemlerine rağmen bu sorun tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Bu problemi aşmak istiyorsanız yapmanız gerenler var. Öncelikle ‘telefonunuzun şarjı yüzde 100 olduktan sonra elektriğe bağlı kalmasın’ önerisinin bir şehir efsanesi olmadığına artık inanın. Telefonunuz şarja bağlı kalmaya devam ettikçe bataryanız yüksek strese giriyor. Bu da bataryanın kullanım süresini ciddi şekilde düşürüyor. Öyleyse işe gece yatarken telefonunuzu şarja takmaktan vazgeçmeyle başlayabilirsiniz. Böylece kısa sürede dolan bataryanız, siz uyanıncaya kadar saatlerce elektriğe bağlı kalmaz. Uyandığınızda telefonunuzun performansı daha yüksek olur.
‘İhtiyacım var ful dolsun’ diyorsanız tabiî ki bunu yapabilirsiniz. Ancak, mümkünse bataryanızdaki stresi azaltmak için telefonunuzu ya da akıllı cihazınızı, fişte uzun tutmak bir yana yüzde 80 olduğunda şarjdan ayırın. Unutmayın, cep telefonlarınızda lityum-iyon (li-ion) piller bulunur. Bu bataryaların tam doluma ihtiyacı yoktur. Sıradan pillere göre de daha hızlı şarj olurlar.
Bir başka söylenti diyebileceğimiz bilgi ise, gün içinde kısa süreli şarj edilen pillerin öleceği yönünde. Aksine, telefonunuzun içindeki li-ion bataryalar kısa süreli dolumlarda daha verimli sonuç verir. Bir tüyo; En iyi şarj, yüzde 10’un altına düşen cihazın elektriğe bağlanmasıyla sağlanır. Bunu Apple başta olmak üzere her telefon firması tavsiye ediyor.
Karşı tezi savunanlar yok mu? Var elbet. Akıllı telefonların şarjlarının da akıllı olduğu, dolayısıyla yüzde 100’den sonra bataryanın kendini kapattığı ve elektrik akımından etkilenmediği bilgisi yanlış değil. Fakat, doluluk yüzde 100’e ulaştığında cihaz akımı kesse de cihaz gece boyunca şarj işlemini sürdürür. Çünkü, konuşmasanız bile akıllı cihazınız kendi içinde bazı işlemlere devam eder. Bataryanızda yaşanan bu ufak kayıpları telafi etmek için fişe takılı cihazınız sürekli şarj durumuna geçer. Batarya stresi denen durum bu sebeple orta çıkar. Ayrıca sıcak bir ortam da söz konusu ise cihazınızda yüksek ısınma problemi baş gösterebilir. Yüksek ısınmalar pilin verimsizliğine yol açmakla kalmaz, bataryanızı şişirebilir, ekranınızın sararmasına hatta kartınızın yanmasına yol açabilir.
Tüm bu bilgilere rağmen tam performanslı bir bataryaya sahip olabilecek misiniz? İki yılda bir yeni cihaz alıyorsanız, cevap evet… Çünkü ilk yıl enerji kaybı yaşamadan pilinizi kullanabilirsiniz. İki yıldan sonra her cihazda kullanma durumuna göre düşüşler yaşanır. ‘Ben zaten sene geçmeden yeni modelle cihazımı yeniliyorum’ diyorsanız, bu yazıdaki öneriler size hitap etmiyor demektir. Ama sattığınız ikinci el cihazınızı alan kişiye iyi bir cihaz bırakmak istiyorsanız telefonunuzu kullanırken bu tavsiyeleri dikkate alabilirsiniz.
[Ali Mirza Yazar] 1.5.2018 [TR724]
Seçim ayarlı af [Semih Ardıç]
Başbakan Binali Yıldırım, teamülleri de değiştirdi ve Bakanlar Kurulu’nda alınan kararları bizzat açıkladı. Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ ile diğer bakanlar gazetecilerle birlikte Başbakan’ı dinledi.
Yıldırım ‘müjde paketi’ ismini verdiği düzenlemelerle devletin halkla barışacağını söyledi.
24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimlere 55 gün kala böyle bir paket açıklanması tabii karşılanabilir mi? Zamanlaması manidar paket rutin bir icraat olabilir mi?
YENİ BİR SEÇİM YATIRIMI
Emekli ikramiyesinden öğrenci affına, vergi ve prim borçlarının 36 ay taksitlendirilmesinden imar affına kadar birbiri ile alakası olmayan girift meselelerin bir torbaya doldurulması düpedüz yeni bir seçim yatırımıdır. Paketin esas maksadını Başbakan Yıldırım’ın şu sözleri ele veriyor: “13 milyon bina. Her binada 5 kişi yaşasa düşünün ne kadar insan.”
Seçim ayarlı af memlekete faydadan ziyade zarar verecek. Bugün itibarıyla borcunu vaktinde ödemenin bir mânâsı kalmamıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 16 senede çıkardığı 7. af paketi de gösteriyor ki iki-üç senede bir malî ya da idarî af geliyor.
Dolayısıyla Yıldırım’ın açıkladığı paket mükellef, abone, öğrenci, esnaf, sürücü ya da başka bir sıfat taşıyan vatandaşın nezdinde şu kanaati pekiştirdi: “Niye ödeyeyim ki borcumu? Nasıl olsa af çıkacak.”
DÜRÜST VATANDAŞIN SUÇU NEYDİ!
Aynı şekilde tapu, ruhsat vs için para ve emek sarf eden vatandaş da imar affı karşısında şöyle diyecektir: “Hazine arazisine kaçak bina dikene devlet tapu verecek. Benim suçum neydi ki aynı devlet babadan kalma arsama yaptığım eve bir tapu almak için beni kırk delikten geçirdi.”
Dürüst vatandaşı cezalandıran, kurallara, mükellefiyetine riayet etmeyeni taltif eden bir nizamda adaletten bahsedilemez.
Vatandaşın ‘devletin tarafsızlığına ve herkese adilâne hükmedeceğine dair’ itimadını sarsan af kanunlarında AKP, Cumhuriyet tarihinin rekorlarını kırdı. Toplam 15 affın 7’si AKP’ye ait.
TAŞERON DÜZENLEMESİ DE AYNI MAKSATLA ÇIKARILDI
Partili Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2018 senesinde olacağı 900 bine yakın taşeron işçinin kamuda daimî kadroya alınmasından belliydi.
Taşeron hamlesinden en az 2 milyon rey hesabı yapan iktidarın son paketi, seçimi ilk turda bitirmek için hazırlandı.
Emekliler, yaşlılar, öğrenciler, Bağkurlular, esnaflar… Her biri dikkatle tespit edilmiş ve pakete dercedilmiş. Ne bir eksik ne de bir fazla.
Anketlerde oyların ekonominin kötüye gitmesi sebebiyle düştüğünü gördüler ve geniş kitlelere seçim rüşveti’ verip bu tabloyu unutturmak peşindeler.
Taşeronun haricinde oy devşirilecek diğer kesimlere de rüşvet dağıtılacak.
12 MİLYON EMEKLİNİN AĞZINA BİR PARMAK BAL
12 milyon emekliye ortalama 1.780 TL maaşı reva gören hükûmet, maaşları iyileştirmedi. Burası mühim. Asgarî ücretten yeni emekli olanların bin TL’nin altına düşen maaşlarına dair bir adım da atmadı. Ne yaptı?
Kulağa hoş gelen bayram ikramiyesi vereceğini kaydetti. Ramazan ve Kurban bayramlarında her emekliye 1.000 TL. Manşetleri ‘emekliye çifte müjde’ başlıkları süsleyecek.
Akabinde emekli ay ortasında tükenen maaşla baş başa bırakılacak.
600 bin civarında 65 yaş ve üzerinde kişinin aldığı 266 TL aylık da 500 TL’ye çıkarıldı. Bu gruba girenler ve yakınlarının AKP’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan haricinde başka bir adaya oy verme ihtimali bugün itibarıyla sıfıra yakındır.
Türkiye’de seçmen profilini bilenler ne demek istediğimi anladı.
TAŞLARI ÇOKTAN DÖŞENMİŞ TEK ADAM REJİMİ
Genelleme yapmak doğru değildir, bunun farkındayım. İdeolojik seçmenler istisna olabilir, amma velakin Başbakan’ın seçime 55 gün kala açıkladığı ‘müjde paketi’ seçimin ilk turda bitme ihtimalini kuvvetlendirmiştir.
‘Bahçeli tuzak kurdu ve Erdoğan seçime hazırlıksız yakalandı’ diyenler kendilerini avuta dursun seçim giderek formaliteye dönüşüyor.
Türkiye taşları dünden döşenmiş tek adam rejimine doğru ilerlerken kaçak binalara, borcunu ödemeyen mükellefe af geliyor.
Şirketleri kayyımlar tarafından gasp edilen patronlar ya hapiste ya da sürgünde… Onlara af telaffuz dahi edilmiyor.
Dürüst, sade ve masum insanlara af yok yeni Türkiye’de! Zira AKP onlardan oy alamayacağının farkında.
Nasıl yaşıyorsak öyle idare olunacağız…
SEÇİM AYARLI AF PAKETİNDE NELER VAR?
-Vergi ve sosyal güvenlik prim borçları 36 aya kadar taksitlendirilecek.
-Şirketlerin geçmiş 5 yıla ait vergi incelemeleri de küçük bir matrah artırımı ile tatlıya bağlanacak.
-Borcunu peşin ödeyenlerin gecikme faizinin yüzde 90’ı silinecek.
-Stok affı ile geçmiş yıllara ait stok ya da kasa fazlası beyan usûlüne göre kaydedilebilecek. İşletme kayıtları buna göre tanzim edilebilecek.
-Emekliler her Ramazan ve Kurban bayramında 1.000 TL ikramiye alacak.
-600 bine yakın kişinin istifade ettiği yaşlılık aylığı 266 TL’den 500 liraya çıkarılacak.
-Kaydı silinen üniversite öğrencilerine eğitimini tamamlama fırsatı verilecek. Öğrenci affından ‘teröre bulaşan ya da iltisaklı olanlar’ faydalanamayacak.
-Trafik cezaları yeniden yapılandırılacak.
-Köprü, otoyol ve kaçak geçişler sebebiyle kesilen cezalar da taksitle ödenebilecek.
-Karayolu Taşımacılık Kanunu’na istinaden kesilen cezalar yapılandırılacak.
-Belediyeler ile il özel idarelerine olan su ve atık su borçları da 36 ay taksitlendirilecek.
-Bağ-Kur borcu olup da sağlık hizmeti alamayan esnaflar, sağlık hizmeti alabilecek.
-18-29 yaş arasında iş yeri açmak isteyen gençlere daha önce 3 yıla kadar Gelir Vergisi kolaylığı getirilmişti. Bunun yanısıra 1 yıl boyunca Bağ-Kur primi ödemeyecek, devlet ödeyecek.
-65 yaş ve üzere kişilere 266 lira olan aylığını 500 liraya çıkarıyor. Bu maaş üç ayda bir veriliyor.
-13 milyon kaçak bina, yapı, bölüme yapı kayıt belgesi verilecek. Yapı kayıt belgesi alınabilmesi için yüzde 3 bir para alınacak. Tapuya geçince de aynı şekilde yüzde 3 para alınacak.
-Yaş çay alım fiyatı 2 lira 45 kuruş olacak.
[Semih Ardıç] 1.5.2018 [TR724]
Yıldırım ‘müjde paketi’ ismini verdiği düzenlemelerle devletin halkla barışacağını söyledi.
24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçimlere 55 gün kala böyle bir paket açıklanması tabii karşılanabilir mi? Zamanlaması manidar paket rutin bir icraat olabilir mi?
YENİ BİR SEÇİM YATIRIMI
Emekli ikramiyesinden öğrenci affına, vergi ve prim borçlarının 36 ay taksitlendirilmesinden imar affına kadar birbiri ile alakası olmayan girift meselelerin bir torbaya doldurulması düpedüz yeni bir seçim yatırımıdır. Paketin esas maksadını Başbakan Yıldırım’ın şu sözleri ele veriyor: “13 milyon bina. Her binada 5 kişi yaşasa düşünün ne kadar insan.”
Seçim ayarlı af memlekete faydadan ziyade zarar verecek. Bugün itibarıyla borcunu vaktinde ödemenin bir mânâsı kalmamıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 16 senede çıkardığı 7. af paketi de gösteriyor ki iki-üç senede bir malî ya da idarî af geliyor.
Dolayısıyla Yıldırım’ın açıkladığı paket mükellef, abone, öğrenci, esnaf, sürücü ya da başka bir sıfat taşıyan vatandaşın nezdinde şu kanaati pekiştirdi: “Niye ödeyeyim ki borcumu? Nasıl olsa af çıkacak.”
DÜRÜST VATANDAŞIN SUÇU NEYDİ!
Aynı şekilde tapu, ruhsat vs için para ve emek sarf eden vatandaş da imar affı karşısında şöyle diyecektir: “Hazine arazisine kaçak bina dikene devlet tapu verecek. Benim suçum neydi ki aynı devlet babadan kalma arsama yaptığım eve bir tapu almak için beni kırk delikten geçirdi.”
Dürüst vatandaşı cezalandıran, kurallara, mükellefiyetine riayet etmeyeni taltif eden bir nizamda adaletten bahsedilemez.
Vatandaşın ‘devletin tarafsızlığına ve herkese adilâne hükmedeceğine dair’ itimadını sarsan af kanunlarında AKP, Cumhuriyet tarihinin rekorlarını kırdı. Toplam 15 affın 7’si AKP’ye ait.
TAŞERON DÜZENLEMESİ DE AYNI MAKSATLA ÇIKARILDI
Partili Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2018 senesinde olacağı 900 bine yakın taşeron işçinin kamuda daimî kadroya alınmasından belliydi.
Taşeron hamlesinden en az 2 milyon rey hesabı yapan iktidarın son paketi, seçimi ilk turda bitirmek için hazırlandı.
Emekliler, yaşlılar, öğrenciler, Bağkurlular, esnaflar… Her biri dikkatle tespit edilmiş ve pakete dercedilmiş. Ne bir eksik ne de bir fazla.
Anketlerde oyların ekonominin kötüye gitmesi sebebiyle düştüğünü gördüler ve geniş kitlelere seçim rüşveti’ verip bu tabloyu unutturmak peşindeler.
Taşeronun haricinde oy devşirilecek diğer kesimlere de rüşvet dağıtılacak.
12 MİLYON EMEKLİNİN AĞZINA BİR PARMAK BAL
12 milyon emekliye ortalama 1.780 TL maaşı reva gören hükûmet, maaşları iyileştirmedi. Burası mühim. Asgarî ücretten yeni emekli olanların bin TL’nin altına düşen maaşlarına dair bir adım da atmadı. Ne yaptı?
Kulağa hoş gelen bayram ikramiyesi vereceğini kaydetti. Ramazan ve Kurban bayramlarında her emekliye 1.000 TL. Manşetleri ‘emekliye çifte müjde’ başlıkları süsleyecek.
Akabinde emekli ay ortasında tükenen maaşla baş başa bırakılacak.
600 bin civarında 65 yaş ve üzerinde kişinin aldığı 266 TL aylık da 500 TL’ye çıkarıldı. Bu gruba girenler ve yakınlarının AKP’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan haricinde başka bir adaya oy verme ihtimali bugün itibarıyla sıfıra yakındır.
Türkiye’de seçmen profilini bilenler ne demek istediğimi anladı.
TAŞLARI ÇOKTAN DÖŞENMİŞ TEK ADAM REJİMİ
Genelleme yapmak doğru değildir, bunun farkındayım. İdeolojik seçmenler istisna olabilir, amma velakin Başbakan’ın seçime 55 gün kala açıkladığı ‘müjde paketi’ seçimin ilk turda bitme ihtimalini kuvvetlendirmiştir.
‘Bahçeli tuzak kurdu ve Erdoğan seçime hazırlıksız yakalandı’ diyenler kendilerini avuta dursun seçim giderek formaliteye dönüşüyor.
Türkiye taşları dünden döşenmiş tek adam rejimine doğru ilerlerken kaçak binalara, borcunu ödemeyen mükellefe af geliyor.
Şirketleri kayyımlar tarafından gasp edilen patronlar ya hapiste ya da sürgünde… Onlara af telaffuz dahi edilmiyor.
Dürüst, sade ve masum insanlara af yok yeni Türkiye’de! Zira AKP onlardan oy alamayacağının farkında.
Nasıl yaşıyorsak öyle idare olunacağız…
SEÇİM AYARLI AF PAKETİNDE NELER VAR?
-Vergi ve sosyal güvenlik prim borçları 36 aya kadar taksitlendirilecek.
-Şirketlerin geçmiş 5 yıla ait vergi incelemeleri de küçük bir matrah artırımı ile tatlıya bağlanacak.
-Borcunu peşin ödeyenlerin gecikme faizinin yüzde 90’ı silinecek.
-Stok affı ile geçmiş yıllara ait stok ya da kasa fazlası beyan usûlüne göre kaydedilebilecek. İşletme kayıtları buna göre tanzim edilebilecek.
-Emekliler her Ramazan ve Kurban bayramında 1.000 TL ikramiye alacak.
-600 bine yakın kişinin istifade ettiği yaşlılık aylığı 266 TL’den 500 liraya çıkarılacak.
-Kaydı silinen üniversite öğrencilerine eğitimini tamamlama fırsatı verilecek. Öğrenci affından ‘teröre bulaşan ya da iltisaklı olanlar’ faydalanamayacak.
-Trafik cezaları yeniden yapılandırılacak.
-Köprü, otoyol ve kaçak geçişler sebebiyle kesilen cezalar da taksitle ödenebilecek.
-Karayolu Taşımacılık Kanunu’na istinaden kesilen cezalar yapılandırılacak.
-Belediyeler ile il özel idarelerine olan su ve atık su borçları da 36 ay taksitlendirilecek.
-Bağ-Kur borcu olup da sağlık hizmeti alamayan esnaflar, sağlık hizmeti alabilecek.
-18-29 yaş arasında iş yeri açmak isteyen gençlere daha önce 3 yıla kadar Gelir Vergisi kolaylığı getirilmişti. Bunun yanısıra 1 yıl boyunca Bağ-Kur primi ödemeyecek, devlet ödeyecek.
-65 yaş ve üzere kişilere 266 lira olan aylığını 500 liraya çıkarıyor. Bu maaş üç ayda bir veriliyor.
-13 milyon kaçak bina, yapı, bölüme yapı kayıt belgesi verilecek. Yapı kayıt belgesi alınabilmesi için yüzde 3 bir para alınacak. Tapuya geçince de aynı şekilde yüzde 3 para alınacak.
-Yaş çay alım fiyatı 2 lira 45 kuruş olacak.
[Semih Ardıç] 1.5.2018 [TR724]
Ve Halime ve Esma ve Cemal ve Teoman… [Bülent Keneş]
“Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar…”
Yunus Emre
İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un…
Esma Uludağ, memur, kalp krizi, 28 Nisan 2018, Atina
Halime Gülsu, öğretmen, ihmal, 27 Nisan 2018, Tarsus Cezaevi
Cemal Gürer, öğretmen, kanser, 25 Nisan 2018, Elazığ
Teoman Gökçe, yüksek yargıç, kalp krizi, 2 Nisan 2018, Sincan Cezaevi, Ankara
Şahabettin Erdoğan, polis memuru, kalp krizi, 18 Mart 2018, Ortaca, Muğla
Mehmet Koşar, öğretmen, intihar, 9 Mart 2018, Fethiye, Muğla
Deniz Hakan Şen, satış uzmanı, kanser, 6 Mart 2018, İstanbul
Hasan Değirmenci, mühendis, kalp krizi, 4 Mart 2018, Atina
Adnan Çetin, albay, ihmal, 16 Şubat, 2018, Silivri Cezaevi, İstanbul
Selim Doğan, çocuk (2,5), boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Aslı Doğan, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Fahreddin Doğan, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Abdulkadir Enes Abdurrezzak, çocuk, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Halil Münir Abdurrezzak, çocuk, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Uğur Abdurrezzak, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Ayşe Abdurrezzak, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Ahmet Turan Özcerit, akademisyen, kanser, 12 Şubat 2018, Bandırma Cezaevi, Balıkesir
Vahyettin Yahya Bayat, işadamı, kalp krizi, 9 Şubat 2018, Diyarbakır Cezaevi
Naim Çıtır, işadamı, kanser, 22 Ocak 2018, Konya
Lokman Ersoy, öğretmen, ihmal sonucu, 8 Ocak 2018, Kepsut Cezaevi, Balıkesir
Selman Aşçı, Kimse Yok mu gönüllüsü, kanser, 27 Aralık 2017, Şakran Cezaevi, İzmir
Bahar Maden, çocuk, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Nadire Maden, çocuk, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Nur Maden, öğretmen, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Hüseyin Maden, öğretmen, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Feridun Maden, çocuk, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Tugay Uslu, imam, şüpheli kaza, 9 Kasım 2017, Bergama, İzmir
Yavuz Ekrem Arslan, tuğgeneral, ihmal sonucu, 6 Kasım 2017, Buca F Tipi Cezaevi, İzmir
İrfan Bayar, işçi, intihar, 27 Ekim 2017, Kastamonu
Sevgi Balcı, hemşire, intihar, 25 Ağustos 2017, Isparta
Mustafa Erdoğan, yüksek yargıç, tedaviden yoksun bırakılma, 22 Ağustos 2017, Antalya Cezaevi
Durmuş Ali Çetin, polis memuru, intihar, 19 Ağustos 2017, İstanbul
Davut Türkel, AKÇA-DER işçi sendikası üyesi, gözaltında ölüm, 14 Ağustos 2017, Antalya
Ahmet Tatar, polis amiri, kalp krizi, 3 Ağustos 2017, Osmaniye Cezaevi
Hakan Çalışkan, emniyet amiri, intihar, 31 Temmuz 2017, Silivri, İstanbul
Kamil Ülgüt, işadamı, kalp krizi, 4 Temmuz 2017, Elbistan E Tipi Cezaevi, Kahramanmaraş
Melikşah Kültür, polis memuru, intihar, 1 Temmuz 2017, Gaziantep
Hatice G., ev hanımı, intihar, 12 Haziran 2017, Söke, Aydın,
Tuğçe Ölçer, Boğaziçi Ün. öğrencisi, intihar, 11 Haziran 2017, Buca, İzmir
Hüseyin Pembe, öğretmen, kanser, 29 Mayıs 2017, Sincan Cezaevi, Ankara
Mustafa Hikmet Kayapalı, ilahiyatçı-yazar, gözaltı sırasında balkondan düşme(!), 10 Mayıs 2017, Balıkesir
Gültekin Payat, öğretmen, gözaltı sırasında balkondan düşme(!), 2 Mayıs 2017, Denizli
Hasan Erkuş, polis memuru, intihar, 26 Nisan 2017, Ankara
Recep Erdem, işadamı, kalp krizi, 6 Nisan 2017, Erzurum Prison
Kadir Eyce, polis memuru, kanser, 11 Nisan 2017, Sivas E Tipi Cezaevi
Mehmet Sakallı, devlet memuru, sebebi bilinmiyor, 26 Mart 2017, Çorum Cezaevi
Kamil İsmail Aydın, Boğaziçi Ün. öğrencisi, intihar, 25 Mart 2017, İstanbul
Ali Özer, doktor, kalp krizi, 23 Mart 2017, Çorum Cezaevi
Musa Derinyar, komiser yardımcısı, intihar, 22 Mart 2017, Çanakkale
Mustafa Zümre, bilgisayar mühendisi, boğulma, 8 Mart 2017, Meriç Nehri, Edirne
Mehmet Tosun, Danıştay Tetkik Hakimi, kanser, 6 Mart 2017, Ankara
Mustafa Sadık Akdağ, diş hekimi, intihar, 27 Şubat 2017, Trabzon
Hasan Orhan Çetin, biyokimya asistanı, intihar, 19 Şubat 2017, Katip Çelebi Üniversitesi, İzmir
Fatih Ezber, polis amiri, intihar, 2 Şubat 2017, Trabzon
Zeki Cezayirlioğlu, polis memuru, intihar, 16 Ocak 2017, Karabük
Sadullah Kara, polis memuru, intihar, 7 Ocak 2017, Kartal Adliyesi, İstanbul
Mehmet İnam, diş hekimi, kalp krizi, 5 Ocak 2017, Menemen Cezaevi, İzmir
Mehmet Oldum, polis memuru, intihar, 21 Aralık 2016, Osmancık, Çorum
Hasan Hüseyin Can, polis memuru, intihar, 1 Aralık 2016, Hatay
Ünal Takmaklı, işadamı, kalp krizi, 29 Kasım 2016, Menemen T Tipi Cezaevi, İzmir
Ergülü Yıldız, öğretmen, intihar, 24 Kasım 2016, Fatih, İstanbul
Hayrullah Tamtürk, polis memuru, intihar, 21 Kasım 2016, Karasu, Sakarya
Behçet Emdi, öğretmen, intihar, 19 Kasım 2016, T Tipi Cezaevi, Karabük
Mehmet Karadoğan, öğretmen, intihar, 18 Kasım 2016, Ortanca, Muğla,
Burak Açıkalın, mühendis, intihar, 8 Kasım 2016, F Tipi Cezaevi, Hacılar, Kırıkkale
İrfan Kızılarslan, albay, intihar, 5 Kasım 2016, Çamlıbel T Tipi Cezaevi, Tokat
Fatih Korkmaz, öğretmen, kanser, 25 Ekim 2016, Bartın Cezaevi ve Ankara
Cahit Korkmaz, polis memuru, intihar, 25 Ekim 2016, Çekirge Polis Karakolu, Osmangazi, Bursa
Hakkı Topal, polis memuru, intihar, 21 Ekim 2016, Çorum
Enver Şentürk, gardiyan, intihar, 13 Ekim 2016, E Tipi Cezaevi, Adıyaman
Hasan Taştan, imam, intihar, 11 Ekim 2016, Toroslar, Mersin
Önder Irmak, çavuş, intihar, 10 Ekim 2016, İl Emniyet Müdürlüğü, Eskişehir
Adem Tıraş, polis memuru, intihar, 4 Ekim 2016, Akdeniz, Mersin
Emrah Oğuz, polis memuru, intihar, 3 Ekim 2016, Bayburt
Ali Derebaşı, öğretmen, intihar, 19 Eylül 2016, Kayseri
Cemal Uşşak, GYV başkanı/yazar, kanser, 25 Ağustos 2016, Avrupa
Seyfettin Yiğit, savcı, intihar, 16 Ağustos 2016, E Tipi Cezaevi, Bursa
Ahmet Beşli, emniyet amiri, intihar, 10 Ağustos 2016, Belen, Hatay
Muhammet Özmen, işçi, intihar, 9 Ağustos 2016, Ereğli, Zonguldak
Gökhan Açıkkolu, öğretmen, iskence sonucu koma, 5 Ağustos 2016, Vatan Emniyet, İstanbul
İzzet Akdağ, polis memuru, intihar, 4 Ağustos 2016, Mersin
Ömer Çubuklu, gardiyan, intihar, 1 Ağustos 2016, 2 No’lu F Tipi Cezaevi, İzmir
Mustafa Güneyler, öğretmen, intihar, 2 Ağustos 2016, Osmanlı, Bilecik
Vedat Savlu, işadamı, intihar, 2 Ağustos 2016, Isparta
Murat Şişkin, polis memuru, intihar, 31 Temmuz 2016, Osmaniye
Hidayet Meral, polis memuru, intihar, 30 Temmuz 2016, Ulus, Bartın
Kenan Mercan, başçavuş, intihar, 28 Temmuz 2016, Yakutiye, Erzurum
Mustafa Törer, işadamı, kalp krizi, 28 Temmuz 2016, İskenderun Cezaevi, Hatay
İsmail Çakmak, yarbay, intihar, 23 Temmuz 2016, Silivri Cezaevi, İstanbul
Halil Gök, polis memuru, intihar, 22 Temmuz 2016, Akçakoca, Düzce
Levent Önder, yarbay, intihar, 22 Temmuz, 2016, Siirt
Muhammet Mertoğlu, emniyet müdürü, intihar, 22 Temmuz 2016, Ulus, Bartın
Mutlu Çil, emniyet müdür yardımcısı, intihar, 20 Temmuz 2016, Güdül, Ankara
Necmi Akman, kaymakam, intihar, 20 Temmuz 2016, Ahmetli, Manisa
Hasan Yücel, yarbay, intihar, 20, Temmuz 2016, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara
Hasan Hayri Alp, işadamı, kalp krizi 19 Temmuz, 2016, Sincan F Tipi Cezaevi, Ankara
Abdulkadir Karadağ, teğmen, vurularak öldürülme, 15 Temmuz 2016, İstanbul
Ragıp Enes Katran, askeri öğrenci, linç, 15 Temmuz 2016, Boğaziçi Köprüsü, İstanbul
Murat Tekin, askeri öğrenci, linç, 15 Temmuz 2016, Boğaziçi Köprüsü, İstanbul
Ferhat Daş, çavuş, intihar, 15 Temmuz 2016, Sabiha Gökçen Havaalanı, İstanbul…
“insanlar her günkü gibi şen şakrak
tabutum Merkez Efendiye giderken
üç beş kişinin omzunda gıcırdayarak
birkaç kişi başlarını eğsinler,
sonra ardımdan bakıp acıyarak
Bir garip ölmüş desinler…”
Turgut Uyar
Allah, din, iman tanımaz, vicdan-merhamet bilmez İslamofaşist Erdoğan rejiminin fiziki ve psikolojik işkenceleri sonucu ya da alçakça zulümlerinden kaçarken hayatlarını yitiren tüm mazlumlara gani gani rahmet etsin. Cennetini bu mazlumlara mekan kılsın.
Tıpkı Araf Suresi 44. Ayet’te haykırıldığı gibi, “Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun”.
Zalimler için yaşasın cehennem!
[Bülent Keneş] 1.5.2018 [TR724]
Üç günden sonra duyalar…”
Yunus Emre
İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un…
Esma Uludağ, memur, kalp krizi, 28 Nisan 2018, Atina
Halime Gülsu, öğretmen, ihmal, 27 Nisan 2018, Tarsus Cezaevi
Cemal Gürer, öğretmen, kanser, 25 Nisan 2018, Elazığ
Teoman Gökçe, yüksek yargıç, kalp krizi, 2 Nisan 2018, Sincan Cezaevi, Ankara
Şahabettin Erdoğan, polis memuru, kalp krizi, 18 Mart 2018, Ortaca, Muğla
Mehmet Koşar, öğretmen, intihar, 9 Mart 2018, Fethiye, Muğla
Deniz Hakan Şen, satış uzmanı, kanser, 6 Mart 2018, İstanbul
Hasan Değirmenci, mühendis, kalp krizi, 4 Mart 2018, Atina
Adnan Çetin, albay, ihmal, 16 Şubat, 2018, Silivri Cezaevi, İstanbul
Selim Doğan, çocuk (2,5), boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Aslı Doğan, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Fahreddin Doğan, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Abdulkadir Enes Abdurrezzak, çocuk, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Halil Münir Abdurrezzak, çocuk, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Uğur Abdurrezzak, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Ayşe Abdurrezzak, öğretmen, boğulma, 13 Şubat 2018, Meriç Nehri
Ahmet Turan Özcerit, akademisyen, kanser, 12 Şubat 2018, Bandırma Cezaevi, Balıkesir
Vahyettin Yahya Bayat, işadamı, kalp krizi, 9 Şubat 2018, Diyarbakır Cezaevi
Naim Çıtır, işadamı, kanser, 22 Ocak 2018, Konya
Lokman Ersoy, öğretmen, ihmal sonucu, 8 Ocak 2018, Kepsut Cezaevi, Balıkesir
Selman Aşçı, Kimse Yok mu gönüllüsü, kanser, 27 Aralık 2017, Şakran Cezaevi, İzmir
Bahar Maden, çocuk, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Nadire Maden, çocuk, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Nur Maden, öğretmen, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Hüseyin Maden, öğretmen, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Feridun Maden, çocuk, boğulma, 11 Kasım 2017, Ege Denizi
Tugay Uslu, imam, şüpheli kaza, 9 Kasım 2017, Bergama, İzmir
Yavuz Ekrem Arslan, tuğgeneral, ihmal sonucu, 6 Kasım 2017, Buca F Tipi Cezaevi, İzmir
İrfan Bayar, işçi, intihar, 27 Ekim 2017, Kastamonu
Sevgi Balcı, hemşire, intihar, 25 Ağustos 2017, Isparta
Mustafa Erdoğan, yüksek yargıç, tedaviden yoksun bırakılma, 22 Ağustos 2017, Antalya Cezaevi
Durmuş Ali Çetin, polis memuru, intihar, 19 Ağustos 2017, İstanbul
Davut Türkel, AKÇA-DER işçi sendikası üyesi, gözaltında ölüm, 14 Ağustos 2017, Antalya
Ahmet Tatar, polis amiri, kalp krizi, 3 Ağustos 2017, Osmaniye Cezaevi
Hakan Çalışkan, emniyet amiri, intihar, 31 Temmuz 2017, Silivri, İstanbul
Kamil Ülgüt, işadamı, kalp krizi, 4 Temmuz 2017, Elbistan E Tipi Cezaevi, Kahramanmaraş
Melikşah Kültür, polis memuru, intihar, 1 Temmuz 2017, Gaziantep
Hatice G., ev hanımı, intihar, 12 Haziran 2017, Söke, Aydın,
Tuğçe Ölçer, Boğaziçi Ün. öğrencisi, intihar, 11 Haziran 2017, Buca, İzmir
Hüseyin Pembe, öğretmen, kanser, 29 Mayıs 2017, Sincan Cezaevi, Ankara
Mustafa Hikmet Kayapalı, ilahiyatçı-yazar, gözaltı sırasında balkondan düşme(!), 10 Mayıs 2017, Balıkesir
Gültekin Payat, öğretmen, gözaltı sırasında balkondan düşme(!), 2 Mayıs 2017, Denizli
Hasan Erkuş, polis memuru, intihar, 26 Nisan 2017, Ankara
Recep Erdem, işadamı, kalp krizi, 6 Nisan 2017, Erzurum Prison
Kadir Eyce, polis memuru, kanser, 11 Nisan 2017, Sivas E Tipi Cezaevi
Mehmet Sakallı, devlet memuru, sebebi bilinmiyor, 26 Mart 2017, Çorum Cezaevi
Kamil İsmail Aydın, Boğaziçi Ün. öğrencisi, intihar, 25 Mart 2017, İstanbul
Ali Özer, doktor, kalp krizi, 23 Mart 2017, Çorum Cezaevi
Musa Derinyar, komiser yardımcısı, intihar, 22 Mart 2017, Çanakkale
Mustafa Zümre, bilgisayar mühendisi, boğulma, 8 Mart 2017, Meriç Nehri, Edirne
Mehmet Tosun, Danıştay Tetkik Hakimi, kanser, 6 Mart 2017, Ankara
Mustafa Sadık Akdağ, diş hekimi, intihar, 27 Şubat 2017, Trabzon
Hasan Orhan Çetin, biyokimya asistanı, intihar, 19 Şubat 2017, Katip Çelebi Üniversitesi, İzmir
Fatih Ezber, polis amiri, intihar, 2 Şubat 2017, Trabzon
Zeki Cezayirlioğlu, polis memuru, intihar, 16 Ocak 2017, Karabük
Sadullah Kara, polis memuru, intihar, 7 Ocak 2017, Kartal Adliyesi, İstanbul
Mehmet İnam, diş hekimi, kalp krizi, 5 Ocak 2017, Menemen Cezaevi, İzmir
Mehmet Oldum, polis memuru, intihar, 21 Aralık 2016, Osmancık, Çorum
Hasan Hüseyin Can, polis memuru, intihar, 1 Aralık 2016, Hatay
Ünal Takmaklı, işadamı, kalp krizi, 29 Kasım 2016, Menemen T Tipi Cezaevi, İzmir
Ergülü Yıldız, öğretmen, intihar, 24 Kasım 2016, Fatih, İstanbul
Hayrullah Tamtürk, polis memuru, intihar, 21 Kasım 2016, Karasu, Sakarya
Behçet Emdi, öğretmen, intihar, 19 Kasım 2016, T Tipi Cezaevi, Karabük
Mehmet Karadoğan, öğretmen, intihar, 18 Kasım 2016, Ortanca, Muğla,
Burak Açıkalın, mühendis, intihar, 8 Kasım 2016, F Tipi Cezaevi, Hacılar, Kırıkkale
İrfan Kızılarslan, albay, intihar, 5 Kasım 2016, Çamlıbel T Tipi Cezaevi, Tokat
Fatih Korkmaz, öğretmen, kanser, 25 Ekim 2016, Bartın Cezaevi ve Ankara
Cahit Korkmaz, polis memuru, intihar, 25 Ekim 2016, Çekirge Polis Karakolu, Osmangazi, Bursa
Hakkı Topal, polis memuru, intihar, 21 Ekim 2016, Çorum
Enver Şentürk, gardiyan, intihar, 13 Ekim 2016, E Tipi Cezaevi, Adıyaman
Hasan Taştan, imam, intihar, 11 Ekim 2016, Toroslar, Mersin
Önder Irmak, çavuş, intihar, 10 Ekim 2016, İl Emniyet Müdürlüğü, Eskişehir
Adem Tıraş, polis memuru, intihar, 4 Ekim 2016, Akdeniz, Mersin
Emrah Oğuz, polis memuru, intihar, 3 Ekim 2016, Bayburt
Ali Derebaşı, öğretmen, intihar, 19 Eylül 2016, Kayseri
Cemal Uşşak, GYV başkanı/yazar, kanser, 25 Ağustos 2016, Avrupa
Seyfettin Yiğit, savcı, intihar, 16 Ağustos 2016, E Tipi Cezaevi, Bursa
Ahmet Beşli, emniyet amiri, intihar, 10 Ağustos 2016, Belen, Hatay
Muhammet Özmen, işçi, intihar, 9 Ağustos 2016, Ereğli, Zonguldak
Gökhan Açıkkolu, öğretmen, iskence sonucu koma, 5 Ağustos 2016, Vatan Emniyet, İstanbul
İzzet Akdağ, polis memuru, intihar, 4 Ağustos 2016, Mersin
Ömer Çubuklu, gardiyan, intihar, 1 Ağustos 2016, 2 No’lu F Tipi Cezaevi, İzmir
Mustafa Güneyler, öğretmen, intihar, 2 Ağustos 2016, Osmanlı, Bilecik
Vedat Savlu, işadamı, intihar, 2 Ağustos 2016, Isparta
Murat Şişkin, polis memuru, intihar, 31 Temmuz 2016, Osmaniye
Hidayet Meral, polis memuru, intihar, 30 Temmuz 2016, Ulus, Bartın
Kenan Mercan, başçavuş, intihar, 28 Temmuz 2016, Yakutiye, Erzurum
Mustafa Törer, işadamı, kalp krizi, 28 Temmuz 2016, İskenderun Cezaevi, Hatay
İsmail Çakmak, yarbay, intihar, 23 Temmuz 2016, Silivri Cezaevi, İstanbul
Halil Gök, polis memuru, intihar, 22 Temmuz 2016, Akçakoca, Düzce
Levent Önder, yarbay, intihar, 22 Temmuz, 2016, Siirt
Muhammet Mertoğlu, emniyet müdürü, intihar, 22 Temmuz 2016, Ulus, Bartın
Mutlu Çil, emniyet müdür yardımcısı, intihar, 20 Temmuz 2016, Güdül, Ankara
Necmi Akman, kaymakam, intihar, 20 Temmuz 2016, Ahmetli, Manisa
Hasan Yücel, yarbay, intihar, 20, Temmuz 2016, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara
Hasan Hayri Alp, işadamı, kalp krizi 19 Temmuz, 2016, Sincan F Tipi Cezaevi, Ankara
Abdulkadir Karadağ, teğmen, vurularak öldürülme, 15 Temmuz 2016, İstanbul
Ragıp Enes Katran, askeri öğrenci, linç, 15 Temmuz 2016, Boğaziçi Köprüsü, İstanbul
Murat Tekin, askeri öğrenci, linç, 15 Temmuz 2016, Boğaziçi Köprüsü, İstanbul
Ferhat Daş, çavuş, intihar, 15 Temmuz 2016, Sabiha Gökçen Havaalanı, İstanbul…
“insanlar her günkü gibi şen şakrak
tabutum Merkez Efendiye giderken
üç beş kişinin omzunda gıcırdayarak
birkaç kişi başlarını eğsinler,
sonra ardımdan bakıp acıyarak
Bir garip ölmüş desinler…”
Turgut Uyar
Allah, din, iman tanımaz, vicdan-merhamet bilmez İslamofaşist Erdoğan rejiminin fiziki ve psikolojik işkenceleri sonucu ya da alçakça zulümlerinden kaçarken hayatlarını yitiren tüm mazlumlara gani gani rahmet etsin. Cennetini bu mazlumlara mekan kılsın.
Tıpkı Araf Suresi 44. Ayet’te haykırıldığı gibi, “Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun”.
Zalimler için yaşasın cehennem!
[Bülent Keneş] 1.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)