Allah’ın Emaneti Hayat [Mehmet Ali Şengül]

İnsan, zayıf, etten kemikten bir varlıktır. Hayatı veren, ölümü yaratan Allah’tır. Dolayısıyla Allah izin verdiği müddetçe hayat devam eder. Nerede, ne zaman Allah emanetini alacak belli değildir. İnsan o kadar aciz bir varlıktır ki, bazen bir mikrop, bir sinek onu mağlup eder.

İnsanın bir diğer yönü vardır ki, Allah insanı maddi manevi çok değerli latifeler ve uzuvlarla donatmıştır. Böylesine mükemmel yaratılan insanın en büyük hedefi, Allah’ı tanıyıp sevmesi ve O’nun emri doğrultusunda hayatını tanzim ederek, dünya ve ahiret saadetini elde etmesidir.

Buna rağmen insan, kendini yaratıp hayat veren Allah’ı tanımaz, isyan eder, emirleri doğrultusunda hareket etmez, gücü kendinde görerek başkaldırır ve nefis ve şeytana esir olursa; muvakkaten Allah ona mehil verip imkan tanısa da, neticede ihmal etmeyip öyle bir yakalar ki, necat vermez, iflahını söker.

Cenab-ı Hak İnfitar suresi 6,7,8. Ayetlerde; “Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan?”

“O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren,”

“Ve seni dilediği bir surette terkib eden?” buyurmaktadır.

Allah, kainatta olan, hususiyle yeryüzündeki nâmütanahi nimetleri insan için yaratmıştır. İnsanın emrine verilen dünya nimetlerinden, meşru dairede istifade etmek insanın hakkıdır. İnanmış mü’min, başkalarının hukukuna tacavüz etmeme şartıyla, meşru dairede ticaret yapabilir, mal-mülk sahibi olabilir. Önemli olan dünyanın fani olduğunun şuurunda hareket edip, ölümle sona erecek dünyanın bu geçici nimetlerini kalbine koymadan emr-i İlahi istikametinde kullanmasıdır.

Yüce Rabbimiz bu gerçeklere Tevbe suresi 24.ayette şöyle işaret buyurmaktadır: “(Habibim) De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Resulü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” 

“Ey Resulüm de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah ğafurdur, rahimdir (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir).”  (Al-i İmran suresi, 31)

Nisa suresi 44.ayette de; “Baksanıza kendilerine kitaptan nasip verilenlerin yaptıklarına! Kendilerinin hidâyeti bırakıp sapıklığı satın almaları yetmiyormuş gibi, sizin de yolunuzu şaşırmanızı istiyorlar.” 

Maide suresi 11.ayette de, “Ey iman edenler! Allah’ın size olan şu nimetini hatırlayın: Hani bir topluluk(Müşrikler ve münafıklar) size el uzatmaya, sizi öldürüp yok etmeye teşebbüs etmişti de; O, bunların ellerini size zarar vermekten men etmişti. Allah’ın hukukuna haksızlık etmekten sakının! Mü’minler yalnız Allah’a dayansınlar, (güvensinler)”  Buyrulmaktadır.

İnsanın sahip  olduğu maddi-manevi herşey Allah’ın emanetidir. Hayat, evlat, mal, en önemlisi din; bütün bunlar hayat devam ettiği müddetçe geçici olarak insana emanet edilmiştir. İnsana emanet edilen şeylerin nerede ve nasıl kullanılacağı da açıkca belirtilmiştir.

İnsan bu emanetlerin sahibini tanıdığı, Allah’ın emirlerine inkiyat ettiği ölçüde değer kazanacak, mutlu ve huzurlu olma hakkını elde edecektir. 

 Al-i İmran suresi 101,102,103.ayetlerde Cenab-ı Hak; “Sizler nasıl küfre dönebilirsiniz ki, önünüzde Allah’ın âyetleri okunuyor, aranızda Allah’ın Resulü bulunuyor? Kim Allah’a gönülden sımsıkı bağlanırsa muhakkak ki o, doğru yola konulmuştur.” 

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslümanlar olarak can verin.”

“Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın.  Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de, Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve O’nun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.” Buyurmaktadır.

Cahiliye döneminde insan hayatının hiç değeri kalmamıştı. En ufak bir sebeple insanlar birbirlerini öldürüyorlardı. Kabîle savaşlarının, kan dâvalarının sonu gelmiyordu. Meselâ, Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri arasında, 120 yıl devam eden (Buâs Savaşları), İslâm sayesinde sona erdi ve birbirlerinin kardeşi oldular.  

İtaat; sevmenin, kâmil manada inanmanın ve Allah’tan korkmanın neticesidir. Sevenler ve korkanlar, Allah’a itaat ederler. Emir ve yasaklarına karşı saygıda kusur etmezler. Rabbül-alemin olan Rabbimiz Bakara suresi 132.ayette; “Allah’a ve Resulüne itaat edin ki, merhamete nail olasınız.”  

Yine Bakara suresi 207.ayette; “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.” 

Maide suresi 108.ayette de, “.... Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın hükmünü dinleyip itaat edin. Allah, din yolundan çıkan fasıklar gürûhunu hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.”

En’am suresi 3.ayette de, “Oysa ki göklerde de, yerde de gerçek İlah ancak O’dur. O sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. O, hayır ve şer olarak ne kazanacağınızı da bilir.”  Buyurmaktadır.

Hayatlarını doğruluk, istikamet, adalet ve hakkaniyet üzere tanzim edenlerin imanları, inançları,  Allah’a ve Resulüne olan itaatleri, kıyamet günü kendilerine fayda verir. Cenneti elde etme, Cehennemden kurtulma gibi nimetlere mazhar olurlar. Cenab-ı Hakk, muhtelif ayetlerde inanan ve itaat eden muhlis kullarına, cennette değişik nimetler vadetmektedir. 

Şüphesiz bütün cennet nimetlerinin en başında Allah’ın hoşnutluğu ve rızası gelmektedir. Beyyine suresi 7. Ve 8.ayetlerde; “Ama iman edip, makbul ve güzel işler yapanlar ise, bütün yaratıkların en hayırlı olanlarıdır. Bunların Rab’leri nezdindeki ödülleri, içinden ırmaklar akan, hem de devamlı kalmak üzere girecekleri Adn cennetleridir. Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. İşte bu rıza makamı da Rabbine saygı duyanlarındır.”

Maide suresi 82, 83, 84 ve 85.ayetlerde de; “Sen, iman edenlere, düşmanlık besleme bakımından onların en şiddetlilerinin Yahudiler ile müşrikler olduğunu; Müminlere sevgi bakımından en çok yakınlık duyanların ise, ‘Biz Nasârayız (Hıristiyanız)’ diyenler olduğunu görürsün. Bunun sebebi, onlar arasında bilgin keşişlerin ve dünyayı terketmiş rahiplerin bulunması ve onların kibirlenmemeleridir.”

(Onlar) “Peygambere indirilen Kur’ân’ı dinledikleri vakit, onda âşinaları olan hakikate kavuşmaları sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görür ve şöyle dediklerini işitirsin:

“İman ettik ya Rabbena! Bizi de hakka şahitlik edenlerle beraber yaz! Bütün isteğimiz ve umudumuz, Rabbimizin bizi hayırlı insanlar arasına dahil etmesi iken, ne diye Allah’a ve bize gelen bu hakikate iman etmeyelim ki?” 

“Böyle demelerine mukabil, Allah onları, içinden ırmaklar akan ve ebedî kalacakları cennetlerle ödüllendirdi. İşte iyi hareket edenlerin mükâfatı böyle olur!” ifade buyrulmaktadır.

Hz.Adem’den (as) Hz.Muhammed’e (sav) kadar olan din tektir. Hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Maksat, mülkün hakiki sahibi ve maliki olan Allah’ı tanımak ve tanıtmaktır, sevmek ve sevdirmektir. Bu şerefli ama, zor hizmeti Cenab-ı Hak peygamberlere vermiştir. Onların vazifesi hakkı tebliğ ve temsildir. 

Bakara suresi 256.ayette ifade edildiği gibi, ‘Dinde zorlama yoktur’. Yoktur ama, insan aczini itiraf etmez, Allah’a baş kaldırıp isyan ederse; gurur ve kibir onu firavunlaştırır. Herkesi küçük görür, herkesin kendine itaat etmesini ister. İtaat etmeyen, Hakk’ta sebat edenlere zulmeder, işkenceye tabi tutar. Asar keser, yakar yıkar ve ortalığı fesada verir.

İnsanı Allah’a eş-ortak koşmaktan, zulmetmekten, ortalığı fesada verip yakıp yıkmaktan alıkoyan en büyük engel; gizli açık herşeyi gören, bilen ve Kiramen katibin tarafından herşeyi kayıt altına aldıran Allah’a olan iman ve ahirette, zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağı  Büyük Mahkeme’de sorgulanacağı inancıdır.

Kalplere imanı sadece Allah kor! Peygamberlere bile o yetki verilmemiştir. İnsan akıl ve iradesi ile sorumludur. Bu sorumluluk şuuruyla insan, hayatını Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda tanzim ederek, kendisine emanet edilen herşeye sahip çıkmalıdır.

[Mehmet Ali Şengül] 18.8.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Zulüm ve Zalim [Bârân]

ZULMLE ÂBÂD OLUNMAZ, KİMSE DE OLAMADI.
ZALİMLER YERYÜZÜNDE, DİKİŞ TUTTURAMADI.

NEREDE O ZALİMLER, HİÇ BİRİSİ KALMADI.
ÇEKİP GİTTİLER HEPSİ, YERLERİNİ YEL ALDI.

NE SALTANAT NE PARA, ONLARI KURTARMADI.
GERİDE İSİMLERİ, İBRET-İ ÂLEM KALDI.

ÖNCE KENDİLERİNE, ZULMETMEKLE BAŞLARDI.
GÖNÜLLER KARARINCA, ZULÜM DE KATLANIRDI.

GİDEREK HER BİR ZALİM, KARARDIKÇA KARARDI.
SONUÇTA KENDİSİ DE, ETRAFI DA ALDANDI.

BEŞERİN ZALİMLERİ, TARİHLERE SIĞMAZDI.
ONUN YAPTIKLARINI, İNSANLIK UNUTMAZDI.

KİMİSİ KENDİSİNİ, BİR ÇEŞİT İLÂH SANDI.
KİMİSİNİN KULLARI, ETRAFLARINI SARDI.

ZALİMİN HAY-HUYLARI, ORTALIĞI KAPLARDI.
HER DEM MAZLUM İNLERDİ, SESLERİ DUYULMAZDI.

ALLAH, KULUN ZULMÜNE, HİÇ DE RAZI OLMAZDI.
ZALİMİ BİR ZALİMLE, SON KAPIYA DAYARDI.

MAZLUMLAR, ZALİMLERİN ŞERLERİNDEN KORKARDI.
SESSİZ BİR VAZİYETTE, RABB’E SIĞINIRLARDI.

ZALİME BAŞ EĞMEMEK, MÜMİN FITRATINDAYDI.
HELE  AF DİLEMEKSE, ONA HİÇ YAKIŞMAZDI.

HER DEVRİN ZALİMLERİ, BİRBİRİNİ TANIRDI.
ADLARINI ANMAKTAN,  İNSANLAR UTANIRDI.

[BARAN] 18.8.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Kirli ittifak finale koşuyor [Tarık Ziya]

Mehmet Emin Karamehmet’in medya grubunu üç kuruş ödemeden alan Sancak, bu kıyağı unutmuş olamaz. Yani Saray’ın daha fazla borazana ihtiyaç duyacağı tek adam rejiminde basın odasında olmamak Sancak için büyük kayıp. 

SANCAK’A KALSA SATMAZDI

Zira gazete ve televizyonların senelik 40-50 milyon lira zararını sineye çekerken diğer tarafta BMC, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 529 zırhlı taşıt (Kirpi) siparişi birden alır. Bir koyup on almaktan niye vazgeçsin ki! Ona kalsa bir eli yağda bir eli balda bu düzeni devam ettirirdi. Emir yüksek mevkilerden gelince kendisi hakkında gereğini yaptı. 

Mayısta Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanlığı unvanını resmen geri alan Erdoğan, ‘tek adam’ rejiminin son taşlarını döşüyor. Zemin ayaklarının altından kaymadan müttefikleri ile hızlı hareket etmek mecburiyetinde.

SU AYNI KALACAK, HAVUZDAKİLER DEĞİŞECEK

Havuzdaki su aynı kalacak, sadece daha sadık kimselerle yola devam edecek. Sancak ağzı ile kuş tutsa böyle bir payeye erişemez. Has dairenin dışında kalmak kaydı ile yine iktidar nimetlerinden müstefid olmaya devam edecek. 

Has dairedekilerin kimler olacağını merak edenler, Erdoğan’ı 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması’ndan kurtaranlara ve 15 Temmuz 2016’da onlarca masumun ölmesi pahasına Darbe Tiyatrosu tertip edenlerin kim olduğuna bakmalı. 

Erdoğan’ın müttefiklerine verdiği sözleri tutmasının vakti geldi de geçiyor bile. Metal yorgunluğu tarifi tasfiyenin bahanesi. Yoksa ne AKP’nin kuruluş ilkeleri kaldı ne de o ilkelere sahip çıkacak bir irade. Medyadan başladılar. AKP teşkilatları ve genel merkezi ile devam edecekler tasfiyelere.

ZARRAB NİYE ABD’DE TUTUKLU?

Reza Zarrab ile suç ortağı Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın ABD’de 75 sene hapis talebi ile yargılanmasına mukabil aynı dosyadan Türkiye’de tek kişinin bile hesap vermediğini, bilakis operasyonu yapan polislerin üç senedir hapishanede tutulduğunu unutmayın. 

Dolayısıyla Türkiye’nin son üç-dört senesinde dönen dolaplar ortaya çıkarılmadan akla kara birbirinden ayırt edilemez. 

İşte Erdoğan’ı kollayan o ekip yavaş yavaş kendi adamlarını medyadan bürokrasiye, alt mahkemelerden yüksek yargıya kadar hemen her kademeye yerleştirmeye başladı. 

ÜMRANİYE BOMBACISI, ERDOĞAN’IN GİZLİ KASASI, FEDAİSİ!

Sancak’ın medya grubunu devrettiği Hasan Yeşildağ, aslen Rizeli. Erdoğan 1998’de Pınarhisar Cezaevi’ne girdiğinde sahte çek suçundan Yeşildağ da içeri girmişti. Erdoğan’a cezaevindeyken korumalık yapan Yeşildağ, iş hayatının miladı olarak Erdoğan için cezaevine girdiği günü gösteriyor. 12 Eylül 1980 evvelinde ‘Ümraniye Bombacısı’ olduğu da iddia edilmişti. 


Hali hazırda İstanbul Boğazı’na nazır tepede bulunan Ulus Park’ın sahibi olan Yeşildağ’ı bakın Sabah Yazarı Mahmut Övür 11 sene evvel yine Sabah gazetesindeki köşesinde nasıl anlatıyor: “Başbakan’ın gizli kasası Hasan Yeşildağ. Her gün gizli gizli görüşme yapıyorlar. Mehmet Ali Ağca'nın suç ortağı Hasan Yeşildağ, Kartal’da beraberlerdi.” 

Bugün Saray’dan gelen notları şevkle yazan Övür, Gazeteci Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca ile Yeşildağ’ın ortak olduğunu belirtiyor. Akabinde Yeşildağ’ın Erdoğan’ın gizli kasası olduğunu yazıyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil.  

FLAŞ BELLEĞİ HABER YAPMAK YERİNE 11 SENE SAKLAYAN TUNCAY ÖZKAN BUNLARI SAKLAMAMIŞ

CHP Milletvekili Tuncay Özkan da Milliyet’de yazdığı dönemde Yeşildağ-Erdoğan ilişkisini bütün teferruatı ile anlatmıştı: “Tayyip, dört aylık tatilini pardon cezasını tamamlamak için Pınarhisar Cezaevini seçmeden önce, Hasan Yeşildağ basit bir çek suçu için aldığı beş buçuk aylık cezayı Pınarhisar Cezaevi’nde geçirmek maskesiyle buraya yerleşiyordu. Önce Pınarhisar’dan sekiz tane ev kiralanıyor, buralara güvenilir isimler yerleştiriliyordu. İlçe girişindeki benzinlik kameralarla donatılıyor, böylece ilçeye giriş ve çıkış kontrol altına alınıyordu.” 

ERDOĞAN, HAPİSTE CEP TELEFONU İLE GÖRÜŞÜYORDU

Devamında da şunları yazıyor Özkan: “Cezaevindeki mahkûmların birçoğu başka cezaevlerine naklediliyor, cezaevi baştan aşağı yeniden tefriş ediliyordu. Yerlere halılar seriliyor, pencerelere perdeler asılıyor, Tayyip kendini evinde sansın, alıştığı nimetlerinden eksik kalmasın diye her türlü konfor sağlanıyordu. Her yana, her köşeye kameralar yerleştiriliyor, silahlı adamlar dört tarafa konuşlandırılarak çok sıkı bir koruma yapılıyordu. Cep telefonu masasından eksik olmayan Tayyip’in görüşme trafiğini de Hasan Yeşildağ organize ediyordu.”

Aynı isimler bugün Erdoğan’ın yanında. Sanki bu satırları Övür ya da Özkan yazmamış. Kullanışlı kalem olmak kolay değil tabii…

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu da hapse atabilirlerse sıra AKP’ye gelecek. 

Metal yorgunluğuna bakalım ne iyi geliyormuş? 

[Tarık Ziya] 18.8.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Erdoğan’ın iflas edecek kadar bile bir Kürt politikası yok [Deniz Ayhan]

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KRG) 25 Eylül 2017’de yapacağı bağımsızlık referandumu yaklaştıkça, referandum aleyhine Türk hükümetinin muhtelif isimlerinden ardı ardına tonu farklı açıklamalar gelmeye başladı. Referandumun kesin olarak 25 Eylül 2017’de yapılıp yapılmayacağı sorusu hala varlığını korumakla beraber, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa gibi ülkeler bağımsızlık referandumunun IŞID ile devam etmekte olan mücadeleyi zaafa uğratacağı noktasından hareketle referandumun en azından 2018 Nisan ayında yapılacak Irak genel seçimlerine kadar tehir edilmesini talep etmekteler. Buna rağmen, Barzani ve yönetimin dışişleri bakanı olan Falah Mustafa Bakir referandum tarihinin hiçbir surette tartışmaya açık olmadığını gerek bölge gerekse de uluslararası kamuoyuna duyurmaya devam etmekteler.

TÜRKİYE’NİN HER HAMLESİ GÜNLÜK GELİŞMELERE GÖRE

Irak’ta ve Suriye’de ulusal çıkarları itibari ile bulunan yukarıda ismi zikredebilen devletlerle beraber Iran ve Rusya farklı Kürt fraksiyonları ile birbirinden ayrışabilen ilişkiler kurabiliyorken, Türkiye’nin özellikle Iraklı ve Suriyeli Kürtlere dair aldığı tutum diplomasi diliyle sıfır toplamlı (zero-sum) bir siyaset tarzını akla getiriyor. Farklı Kürt gruplar ve siyasi partilerle kurulan ya da kurulmayan ilişkilerin toplamına baktığımızda, bu ilişkilerin önemli bir kısmının birbirine rağmen kurulduğu neticesi ile karşılaşmaktayız. Daha açık bir ifade ile belirtmek gerekirse, Irak özelinde Barzani’nin KDP’si ile kurulan ‘özel ilişkiler’ bir yandan Talabani’nin partisi olan PUK’u Türkiye’ye karşı yer yer ötekileştirirken, diğer yandan Goran gibi değişim talep eden bir Kürt siyasal hareketinin Barzani üzerinden yaptığı eleştirilere on para kıymet vermeyen bir AK Parti profilini karşımıza çıkarmakta. Hatta öyle ki, AK Parti’nin varsa Iraklı Kürtlere dair bir siyaseti bunun Barzani ailesi ve KDP dışında ki Kürt gruplarla son derece yüzeysel ve resmi ilişkiler kurması şeklinde tezahür ettiğinin altını çizebiliriz. Böyle bir yaklaşım karşısında, Türkiye’nin Irak Kürtleri’ne dair tüm projeksiyonlarını büyük oranda yalnızca bir partiye (KDP) ve hatta bir adama (Barzani) endeksli oluşturduğunu da belirtmek durumundayız.

Bununla beraber, Türkiye’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dair ortaya koyduğu tutumlar maalesef son derece reaksiyoner, orta ve uzun vadeli perspektiflerden yoksun bir takım günlük, hatta anlık tepkilerden meydana gelmekte. Bu argümanı doğrulamak için başta Erdoğan olmak üzere Başbakan Binali Yıldırım, Enerji Bakanı Berat Albayrak, Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu gibi isimlerin KRG’li yetkililerce yapılan referandum açıklamalarının hemen akabinde yaptıkları beyanatlarına bakmak yeterli olacaktır. Bu isimlerin hemen hepsi kamuoyu önünde KRG’nin bağımsızlık referandumunun Irak’ın toprak bütünlüğüne zarar vereceğini ve dolayısıyla bunun Türkiye tarafından kabul edilmeyeceğini ifade etmekle beraber, bu ifadeleri ne diplomatik, ne askeri ne de ekonomik olarak destekleyecek hiçbir adımı ortaya koymamaktalar.

KÜRTLERE SEMPATİK GÖRÜNMEYE ÇALIŞIRKEN

Kamuoyuna açık şekilde sarf edilen bu beylik lafların gerçekte somut adımlarla desteklenmemesinin şüphesiz Erdoğan için Türkiye iç politikasına bakan önemli bir yönü de bulunmakta. Erdoğan, Türkiye’de yaşayan yaklaşık 20 milyon Kürdün en azından önemli bir kısmının desteğini 2019’daki başkanlık seçimlerinde alabilmek için KRG’nin bağımsızlık referandumuna dair bir yandan karşı olduğu izlenimi verecek ifadeler kullanırken, bir yandan da bu ifadelerin gerçekte bir karşılığının olmadığını devletin eylemsizlik durumu ile fiili olarak ortaya koymakta. Türk hükümeti ve Erdoğan hakikaten KRG’nin bağımsızlık referandumuna karşı tedbirler almak isteyecek olsalar, Kerkük-Yumurtalık petrol hattından, bölgede bulunan orduya kadar son derece farklı ve etkili olabilecek caydırıcı araçları kullanabilirler.

AK Parti’nin Irak Kürtleri’ne dair sahip olduğu bu karmaşık tutumun Suriye Kürtlerine geldiğinde daha belirgin ve yer yer köşeli bir hal aldığını itiraf etmek zorundayız. Her ne kadar Türkiye, Kuveyt’in Saddam tarafından işgali sonrası Amerika’nın siyasal ve askeri güvencesi ile hayat bulan KRG’nin varlığını zamanla hazmedip, Erbil ile son derece girift ilişkiler kursa da; PKK’ya karşı geliştirmiş olduğu tarihi reflekslerinden ötürü Suriye’nin kuzeyinde oluşacak herhangi bir Kürt oluşumuna başından beri karşı çıkmakta ve böyle bir yapılanmayı KRG örneğinde olduğu gibi kontrolünden çıkacağını düşündüğü için ulusal güvenliğini tehdit eden son derece önemli bir sorun olarak algılamakta

PYD GÜCÜNÜ HER GEÇEN GÜN ARTTIRIRKEN

Türkiye’nin bu kaygısının aksine, ABD ve Rusya gibi güçler Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyulduğu takdirde ülkenin kuzeyinde PYD yönetiminde otonom bir Kürt bölgesinin varlığını problem etmeyeceklerini farklı diplomatik ve askeri mesajlarla vurgulamaktalar. İlintili olarak, Türkiye’nin Suriye’de yaşayan PYD/PKK dışı Kürt gruplarla olan ilişkilerine baktığımızda da, büyük ölçüde reaksiyoner ve PYD hassasiyeti etrafında oluşturulan bir takım suni ittifaklar kurmaya çalıştığını gözlemlemekteyiz. Kurulan bu ittifakların bugüne kadar Suriye özelinde siyasal güç kompozisyonunu değiştirmediğini ve aksine PYD’nin gerek bölgesel gerekse de uluslararası etki sahasını her yıl genişlettiğini gözlemlemekteyiz. Büyük bir ihtimalle, önümüzdeki beş-on yıllık zaman diliminde fiili olarak Suriye’nin kuzeyinde üç kantonda var olan PYD, bu bölgedeki statüsünü Suriye’nin toprak bütünlüğüne halel getirmeyecek şekilde perçinlemeyi, uluslararası güçlerin ve Esad’ın desteğini alarak büyük ölçüde başaracak. Günün sonunda, Suriye gibi bir ülkenin kendi topraklarının kuzeyinde otonom bir bölgede Kürt yönetimine müsaade etmesi kendi iç işlerini ilgilendiren bir husus olarak, gerek Suriye gerek PYD ve gerekse de uluslararası bir takım güçlerce Türkiye’ye ye karşı kullanılacak ilk tezlerden olacaktır.

Tüm bunları ifade etmekteki kasıt gerek Irak’ta gerekse de Suriye’de farklı Kürt gruplar arasında birbirine rağmen kurulan ilişkiler ve birbirinden ayrıştırılamayan diplomatik siyaset tarzı, maalesef Türkiye’nin orta ve uzun vadede Ortadoğu’da Kürt siyasetini etkileyen ve Türkiye lehine dönüştürebilecek bir aktör olmaktan uzaklaşmasına sebep olacağa benziyor. Oluşan ve daha da büyüyecek olan bu boşluk, özellikle Rusya ve Iran gibi bölgede farklı ülkelerde yaşayan Kürtlerle çok boyutlu ilişkiler kurabilen devletlerce doldurulması kuvvetle muhtemel bir ihtimal olarak varlığını bugün de yarın da koruyacaktır.

[Deniz Ayhan] 18.8.2017 [TR724]

17 Ağustos’ta ne kazandık, 15 Temmuz’da ne kaybettik? [Erman Yalaz]

Gece yarısı 03.02’ydi. 45 saniyelik bir kıyamet sahnesiydi adeta. Yazın en bunaltıcı sıcakları yaşanıyordu. Gökyüzü adeta bir ateş topuydu. Güneş tutulmuştu daha 6 gün önce. Gece yarısı sarsılmaya başladık. Binalar kibrit kutuları gibi üst üste düştü. Çığlıklar, yalvarışlar, ağlayışlar ve ölüm… 18 sene geçti üzerinden. Resmi rakamlarla 17 bin 480 kişi ölmüş, 60 bin kişi yaralanmış, 350 bin ev ve işyeri hasar görmüş veya yıkılmıştı. Gayri resmi rakamlar ölü sayısı 50 bin, yaralılar yüz binler  diyordu. Devlet ölenlerini bile sayamamıştı.

Türkiye’nin kalbi, Marmara, Sakarya, Yalova, Kocaeli, İstanbul yıkılmıştı. Adı 17 Ağustos depremi oldu. Evler milletin başına göçmüştü, ancak yıkımın altında devlet kalmıştı aslında. Kanun çıkarmayan,  çıkarttığını uygulamayan, deprem haritaları bile olmayan bir devlet. Denetim yapmayan belediyeler, deniz kumundan yazlık satan müteahhitler, hazır olmayan ilk yardım kuruluşları, Kızılay… Aylarca çadır verilemeyen depremzedeler oldu. Sonra ‘depremle yaşamaya alışacağız’ sözü girdi hayatımıza.

Enkazın başında, çadır kuyruklarında, yağmurlu ve karlı kış günlerinde, prefabriklerde en acı bekleyişler yaşandı on günlerce. Hayatımıza girenler oldu o zaman vazgeçilmez şekilde. Sivil toplum kuruluşları yetişti enkazın başına. Çadırını kurdu, çorbasını dağıttı. Devletin ceberutluğu valilerde simgeydi. Erol Çakır’lar vardı mesela. 28 Şubat’tan kalma hastalıklarla yardım kuruluşlarını engellemeye kalkmışlar, derneklerin yardım toplamalarına izin vermemek için diretmişlerdi. Fatih’ten yola çıkan yardım kolilerini, yardımseverleri yolda jandarmalarla durduranlar vardı. Arama kurtarma ekiplerimiz yoktu, sivil savunma birlikleri Ankara ve İstanbul’da kurulmuştu. Ama kağıt üstündeydi her şey.

Kırmızı siyah renkleriyle Arama Kurtarma Derneği, AKUT girdi hayatımıza. Sesimi duyan yok mu, diye enkaz enkaz dolaştık. Komşumuza, canımıza, dostumuza su vermek, çorba vermek gerekti. Belediyeler, İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyeleri sahadaydı. Türkiye seferber olmuştu. Kimse Yok mu, Cansuyu, Deniz Feneri dernekleri çıkageldi hayatımıza. Onlarca yardım kuruluşumuz, derneğimiz oldu. Sadece depremin yaralarını sarmadılar, 28 Şubat’ın ceberut devlet izlerini de onlar sildi aslında. Depremden çıkarılan dersler neler dendiğinde, sivil toplum en önde sıralanmıştı hep. Devletin bütün soğuk yüzüne karşın, sivil toplum boşlukları doldurmuştu.

ŞİMDİ KARŞIMIZDA BAŞKA BİR ENKAZ VAR

18 yıl geçti aradan. Şimdi, önümüzde başka bir enkaz var. Sanki 17 Ağustos’lar yaşanmamışçasına… Bu kez deprem daha kapsamlı; evler değil belki yıkılan. Ancak hukuk devleti, parlamenter rejim, demokrasi, insan hakları yok edildi-ediliyor adım adım. Sosyal, siyasal ve psikolojik bir deprem bu. Öncü sarsıntıları 17-25 Aralık’larda hissedilmişti. Yolsuzluklara, yoksulluklara, yoksunluklara karşı olduğunu söyleyen bir siyasal iktidar, rüşvet ve hırsızlık depremini yaşattı Türkiye’ye. Herkes bekliyordu ki, istifası istenen bakanlar yargılanacaktı. ‘Hırsızlığı yapan kızım Fatıma da olsa cezasını veririm’ diyen bir medeniyetin temsilcisi olduğunu söyleyenler en yakınlarındaki yanlışın hesabını soracaktı toplum huzurunda. Öyle olmadı.

Aklı, vicdanı, ahlakı ve hatta insanlığı bir kenaraya koydu o irade. Çünkü kendisi de aynı suçun ortağıydı. Tek adamın hatası, hırsları, saldırganlığı kuşattı bütün ülkeyi yavaş yavaş. Sonra 7 Haziran 1 Kasım seçimlerinde siyasal depremler sürdü. 17 Ağustos’un sahtekar müteahhitleri Veli Göçer ise; 17 Aralık’ların, 7 Haziran’ların ehliyetsiz siyasetçileri de o oldu. Devlet Bahçeli, Mustafa Destici, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş gibi alternatif zannedilenler kaos mimarının müteahhidi, yamağı oldular.

Ülke terör ve şiddet sarmalına teslim edildi sonra. ‘400’ü verin bu iş huzur içinde çözülsün’  diyen zihniyet Türkiye’yi esir aldı. Barışı bir kenara bıraktı. Ölümü kutsadı. Şehit cenazelerinde tabuta yaslanıp ahkam kesti gözümüzün içine baka baka.  Bir cumhurbaşkanlığı, bir yerel, iki genel seçim, bir referandum geçti üzerinden. Vatandaş siyaseten hesap sormadı. Belki aldatıldı. Sesini çıkaranlar, deprem geliyor diyenler değil; Türkiye’yi ötekileştirenler ve bu sahte müteahhitler kazandı maalesef. Şimdi ‘kendi devletimizi kuruyoruz’ diyorlar. Yeni bir devletten dem vuruyorlar. Karşımızdaki sosyolojik, siyasi, psikolojik bu yeni yıkımın; 7.4 büyüklüğündeki en büyük sarsıntısı,  15 Temmuz gecesi yaşandı kuşkusuz. Yine bir yaz günüydü.  Bu kez gelen askeri darbeydi; trafiğin en yoğun saatinde köprüleri 150-200 askeri öğrenciyle tutan, sniperlar ile vatandaşını vuran bir deprem vardı… Müdahaleyi saatlerce, günlerce önce bildiği halde engellemeyen bir iradenin kontrollü darbesiydi yapılan. Yine halk sokaklarda sabahladı günlerce haftalarca. Adı demokrasi nöbetiydi, ancak diktaya alkış tutuluyordu.

YİNE ÇARE BELLİ: SİVİL TOPLUM

Yine bir enkaz var karşımızda. Bu kez devletin bütün sosyal, siyasal, bürokratik kurumları; demokrasi kültürü ve 90 yıllık cumhuriyet kazanımları yerle bir. Hak, hukuk, kanun yok; OHAL, KHK’lar, hapishaneler, işkenceler, zulüm var. 668 çocuk, 18 bin kadın, 60 bin masum. 260 gazeteci, binlerce hakim, savcı, avukat; aydın, akademisyen, eğitimciler tutuklu.

17 Ağustos’ta devletin olmadığı o günlerde ‘sesimi duyan var mı’ diye soranlara cevap olsun diye kurulan Kimse Yokmu gibi bin küsür sivil toplum kuruluşu kapatılmış. Sadece cemaatten değil; ayrımı yapılmadan her ses, her renk; Alevi, Sünni, Kürt, Zaza, sağcı, solcu…  Televizyonlar, radyolar, gazeteler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, dernekler susturulmuş. Sokakta işini geri almak için açlık grevi yapmak, fişleme ya da bylock listesinde iseniz doğum yapmak yasak. Herkes suçlu bu iktidarın gözünde. Hatırlayalım şu Kimse Yok Mu’yu mesela.

11 yılda dünyanın 113 ülkesine ulaşan; deprem, sel felaketi, açlık dendiğinde bir eli Afrika’da diğer eli Asya’da yara saran kurumu. 70 ülkede 58 bin yetime bakıyordu o gönüllüler.  On binlerce Suriyeliye, yüz binlerce aç-yoksula giden yardımlar durduruldu. Önce kamu yararı kaldırıldı, sonra 15 Temmuzla dernek tamamen kapatıldı. Neydi kapatılan aslında? Gazze’den, Afrika’nın en ücra köylerine 3 bine yakın kuyu açıp temiz su götüren, hastaneler, eğitim yuvaları, kurslar inşa eden bir dernek… Şimdi o derneğe yardım yapanlar ‘terörist’ diye tutuklanıyor. 18 yıl önce yeryüzünü sarsan fayların kazandırdıklarını, dayanışma ruhunu simgeliyordu o dernek ve kapatılan onlarca başkası.

Şimdi dünün yardım dernekleri, belediyeleri, başkanları, yara saranları; ihtiraslarıyla bir medeniyetin birikimlerini, 17 Ağustos’un öğrettiklerini; sivil toplum ruhu da dahil yıkıp viraneye çevirdi. Yetimler aç susuz kalmadı sadece. El olalım, göz olalım diyen doktorlar, yardım kuruluşu gönüllüleri, insan dostları hapiste… Hangisi daha büyük yıkım söyleyin Allah aşkına… 17 Ağustos mu daha büyük, yoksa 15 Temmuz ve sonrası sivil diktanın siyasal-sosyolojik, insani yıkımı mı?

[Erman Yalaz] 18.8.2017 [TR724]

Darbeyi halk mı engelledi? [Maskeli Darbe – Yazı Dizisi-8] [Veysel Ayhan]

Öncelikle psikolojik harekat unsuru olarak kullanılan bir yanlışı düzeltelim. Halk emir komuta zinciri içinde başlamış, ordunun bütününün harekete geçtiği bir darbeyi kesinlikle durduramaz.

Bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yaşanmadı. Asker bütünüyle sokağa çıktığında tankların önünde ne halk kitleleri durabilir ne de çöp kamyonları.

Halk darbeye direnirse ordu bir süre bekler ve sonra yakın tarihte örneklerini gördüğümüz gibi ezer geçer.

Bu nedenle “Darbeyi halk durdurdu” psikolojik bir yalan. Erdoğan’ın halkı yanına çekmek, seçmen üretmek, milliyetçilik pompalamak için piyasaya sürdüğü, sürdürdüğü bir propaganda aracı. Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu da bunu iddia ediyor: “Ordunun tamamı harekete geçseydi hiçbir şey mani olamazdı. Kesin. Bunu herkes kafasına koysun!”

273 BİN POLİS DURURKEN HALKI SOKAĞA ÇAĞIRMAK…

Ordunun sadece yüzde 1,5’i sokağa çıkmıştı. 8 bin asker için halkı sokağa çağırmaya gerek yoktu. Bu kadar az sayıda askerin müdahil olduğu ve çok az sayıda silah ve teçhizatın kullanıldığı olayları bastırmak ve durdurmak için, yaklaşık 273 bin mevcutlu polis teşkilatı, 276 bin mevcutlu İçişleri Bakanlığı’na bağlı Jandarma teşkilatı yeterliydi.

Erdoğan ve Yıldırım o gece konuşmalarında kalkışmanın TSK içinde minik bir azınlık tarafından yapıldığını söylediler. Ve o gece konuşan 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, CNN Türk ve diğer TV kanallarına yaptığı açıklamada; darbenin Ordu’daki küçük bir grup tarafından gerçekleştirildiğini ve başarısızlığa mahkûm olduğunu ifade etti.

O zaman küçük bir azınlığın kalkışması için halkı sokağa dökmeye ne gerek vardı?

Maalesef daha sonra yapılacak “Çanakkale” benzetmeleri için kan dökülmesi gerekiyordu. Bu nedenle siviller kasıtlı olarak askerlerle karşı karşıya getirildi.

BÜYÜYÜ BOZAN SORU

CHP Antalya Miletvekili Mustafa Akaydın, bu noktaya parmak basıp “248 vatandaşın katili devlettir” demişti. Bu sözler üzerine afaroz edildi. Akaydın geçen hafta sözlerinin arkasında olduğunu söyleyip şunu aktardı: “Neden devletin en önemli gücü polisler dururken sokağa sivil halk yönlendirildi?” sorusunu sorunca hükümet afalladı. Çünkü bu soruya verilecek bir cevap yok.

Akaydın’a bu sözlerden dolayı aşırı baskı yapılınca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Antalya milletvekilimiz, ‘250 kişiyi neden alanlara sürüyorsunuz, devletin güvenlik güçleri yok muydu’ diyor. ‘Darbeden bazılarının haberi vardı ona rağmen siz darbecilere karşı niye halkı ileri sürüyorsunuz’ dedi. Bunda yanlış olan bir şey yoktur” diyerek Akaydın’ı savundu.. Ama ‘büyü’yü bozan bu soru yüzünden ne yazık ki Akaydın için yargı süreci başlatıldı.

HALKIN ARASINA SIZMIŞ PALALI BIÇAKLI MİLİSLER

O gece sokağın kaderine hükmedenler darbeye karşı demokratik duruş sergileyen halk değildi. Elinde pala, bıçak ve silah olan, halkın arasına sızmış SADAT’a bağlı ve karanlık güçlere ait milis güçleri idi. Bunlar “kahramanlıklarını” askerin teslim olduğu, silahlarını kullanmadığı, tankları sürmediği yerde yaptılar. Teslim olmuş erleri linç ettiler, gırtlağını kestiler ve terk edilmiş tankların üstünde poz verdiler.

O gece tatbikat için getirildikleri Boğaziçi köprüsünde linç edilen masum iki harbiyeli: (solda Murat Takin, sağda Ragıp Enes Katran)

BOĞAZ KÖPRÜSÜNDEKİ POLİS TELSİZLERİ…

O gün köprüde neler oldu tam ortaya dökülmedi. Ve sosyal medyaya düşen ağır iddialar var:

Polisler, Boğaz köprüsünde halkla askerin karşı karşıya gelmemesi için önce önlem alıyor. Köprüdeki bir polis memuru anons yapıyor: “Acil takviye gönderin halk elimizden askerleri almaya çalışıyor, saldırıyor!” diye. Bu anons defalarca tekrarlanıyor.

Telsize giren Emniyet müdür yardımcı M.T. köprüdeki müdürü de fırçalar ve o polis memurunu “Sen salak mısın!” diye azarlar, hakaret eder. Telsizden gelen cevap şu olur: “Askerler niye gelmiş oraya bırakın ölsün piçler…”

Daha sonra İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan telsize girer ve konuya hakim olduklarını anons eder, lincin üstünü örter.

Takviye polis ekipleri gelse, oraya tatbikat için geldiklerini sanan harp okulu öğrencileri Murat Tekin ve Ragıp Enes Katran belki de vahşice linç edilmeyecekti.

TEK DAMLA KAN DÖKÜLMEYEBİLİRDİ

TSK’daki her subay şunu iyi bilir: Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının içinde olmadığı bir darbenin başarı şansı sıfırdır. Erdoğan o gece halkı sokağa çağırmasaydı olacak olan şuydu: Sokağa çıkan asker bir süre sonra girişimin emir komuta dahilinde olmadığını anlayacak, durumu fark edip kışlasına dönecekti. Köprüyü tutanlar bir süre sonra işin içyüzünü anlayacak teslim olacaktı.

273 bin kişiden oluşan polis ordusu direnenlerin hakkından rahatça gelebilirdi.

Yani tek damla kan dökülmeyebilirdi.

DARBE ASLINDA GÜN İÇİNDE BASTIRILMIŞTI

Gazeteci Yazar: Can Ataklı: “Son derece beceriksiz bir eylem. O zaman ben şundan şüphelenme hakkını buluyorum kendimde. Bu darbe önceden bastırıldı bitti. Bu darbeyi yapanlar, darbenin emir komuta zinciri içinde olduğunu, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının da içinde olduğunu zannediyorlar. Fakat içerde bastırıldı. Sonra ‘biz bunu bastırdık ama, halka bunu nasıl anlatacağız’ denildi.

Bu darbe, bana göre; önceden bastırıldı. Onun için bu kadar beceriksizlik oluyor. Onun için Recep Tayyip Erdoğan’ı alacak ekip ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü onları salmışlar dışarıya, fakat bağlantı kesilmiş. Sokağa çıkan darbe var zannediyor. Halbuki darbe yok.

AKP BELEDİYELERİ KAMYONLARI SOKAĞA SALMIŞTI, ERDOĞAN KONUŞMADAN

Yani bakın, saat 21.30’da belediyeler kamyonları sokağa salmıştı yahu. O gece ben sokaktaydım. Daha böyle Tayyip Erdoğan falan konuşmamış, ne olduğunu millet anlamıyor.

Geçtiğim, iki üç belediyeden hepsi AKP belediyeleri, bütün o iş makineleri, hafriyat kamyonları yol boyuna zaten dizilmişti. O zaman bu darbeye mani oldun, kamuoyuna bir şey göstermen lazım.”

MUHALEFET NE DEDİ?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

20 TEMMUZ’DA SİVİL DARBE OLDU

Bakın kontrollü darbeden şunu kast ediyoruz. Bilinen, önlenmeyen ve sonuçlarından yararlanılan darbeye kontrollü darbe denir.

Sonuçlarından yararlanılıyor mu? Evet yararlanılıyor. 20 Temmuz’da sivil darbe oldu. 20 Temmuz parlamentoda OHAL yetkisinin alındığı tarihtir. Türkiye şu an bir sivil darbenin içinde. Ben üç darbeyi yaşadım. O darbe döneminde yaşananların bir benzeri bu dönemde de var. Hepsini söyledim. 15 Temmuz’un soruşturulması lazım ama iktidar bunu araştırmayı değil, kapatmayı yeğledi.

KONTROLLÜ DARBE

Bu ülkede MİT, bu ülkede Genelkurmay niye darbeyi önlemedi? Hangi gerekçeyle önlemedi? Ben ‘kontrollü darbe’ deyince kızıyorlar. Karanlık noktalar bir değil, iki değil dünya kadar, dünya kadar…

Tutuklu HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş:

DARBE İÇİNDE DARBE

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kumpaslarından biriyle, darbe içinde darbeyle karşı karşıyayız. Darbe ile mücadele ediyoruz adı altında, bizlerle, darbeye karşı direnen demokrasi güçleriyle mücadele ediyorlar. Defalarca ‘bunların siyasi ayağı nerede?’ diye sorduk. Darbe olsaydı, kim bakan, Başbakan, Cumhurbaşkanı olacaktı? Niye bunları açıklamıyorsun? Bank Asya’dan havale yapmış memuru işten atıyorsun. AKP’nin içinde kaç tane darbeyi haber alan veya darbenin içinde olan milletvekili var? Niye açıklamıyorsunuz?

CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK KUMPASI

‘Darbeyi eniştemden öğrendim’ diyor, külliyen yalan. Darbeden senden benden, enişteden, MİT’ten önce haberi vardı. Darbenin istihbaratını alacaksın, tedbirini alacaksın, 249 insan yaşamını yitirecek, sırf sen kendi iktidarını sağlamlaştır diye. Darbe tehdidini önleme yerine harekete geçmelerini bekleyeceksin. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kumpaslarından biriyle, darbe içinde darbeyle karşı karşıyayız. Darbecilerin isim isim, günler öncesinden, listelerinin elinizde olduğunu herkes biliyor artık.

(Demirtaş, bu sözlerin üstünden çok geçmeden tutuklanarak cezaevine konuldu.) 

(CHP Meclis Darbe Araştırma Komisyonu Raporu’ndan)

ÖNGÖRÜLEN, ÖNLENMEYEN VE SONUÇLARI KULLANILAN KONTROLLÜ DARBE

Birinci el tanıkların dinlenmesi sonucunda AKP’nin ortaya çıkmasından korktuğu husus, darbe girişiminden haberdar olunduğu ve ihmal/kasıt sonucunda başlamadan engellenmediğinin ortaya çıkacak olmasıdır. Bir başka deyişle, bilgisi olan kişilerin dinlenmesi darbe girişimin öngörülebilir ve önlenebilir nitelikte olduğunun ortaya çıkarılmasına neden olacaktı…

OHAL SİLAHIYLA BASIN SUSTURULMUŞ, SANSÜR EDİLMİŞTİR

Darbe sürecinin hukuki silahı OHAL olmuştur. OHAL KHK’larıyla devlet tarumar edilmiş ve TSK’nın emir komuta sistemi parçalanmıştır.

Gerek 15 Temmuz darbe girişimi gerek Erdoğan darbesi karanlıkta tutabilmek ve halkımızın bilgi almasını engellemek için gazeteci tutuklayarak, gazete, televizyon, radyo ve haber siteleri kapatılarak basın susturulmuş ve sansür edilmiştir.

Karşı darbe sürecinde boşaltılan kamu görevlilerine AKP yandaşları doldurulmuş Erdoğan parti devleti inşası süreci başlamıştır… Bu sebeplerle 15 Temmuz darbe girişimi karşı darbe yapmak amacıyla sonuçları kullanılan bir darbe girişimidir. 

Prof. Dr. Mithat Sancar, HDP milletvekili, Meclis Darbe Araştırma Komisyonu Üyesi:

AKP’NİN SENARYOSU

“AKP darbenin derinlemesine incelenmesini, araştırılmasını ve darbeyle ilgili bütün hakikatin ortaya çıkmasını istemiyor. AKP’nin oluşturduğu bir senaryo var. Bu senaryonun yeniden üretilmesi için bu komisyonu araçsallaştırmak istediler.

Bu anlatıya göre de bütün mesele Gülen Hareketi’nin üzerine yıkılacak, başka da bir şey araştırmaya gerek yok. Sadece bunu teyit edecek kişileri çağıralım, sadece bu anlatıyı destekleyecek olayları inceleyelim istiyorlar.”

Yarın: 9.Bölüm: OHAL’İN ZULÜM TABLOSU VE İŞKENCE DOSYASI

[Veysel Ayhan] 18.8.2017 [TR724]

Kurban’a giden yolda 10 nurlu durak [Faik Can]

Ramazan-ı şerif bitti, ardından altı günlük Şevval oruçlarıyla Ramazan’ın nurani atmosferine bir kandil daha ilave edildi. Şimdi Kurban bayramı sath-ı mailine girdik. İmkânı olanlar Kurbanlarını, zalimlerin zulümlerine bundan sonra yeni kurbanlar verilmesin, masumlar tez zamanda zindanlardan, sürgünlerden kurtulsun duasıyla kesecekler. Akıtılan kurban kanlarını, masumların kanlarına, canlarına ve hürriyetlerine bedel saysın diye Rahmeti Sonsuz’a arz-ı halde bulunacaklar. Bu büyük fırsattan önce Rabb-i Rahîmimiz, dua ve teveccüh için kullarına paha biçilmez bir imkân daha sunuyor. Hani hep diyoruz ya, “bela ve musibetler Allah’a yönelmek, günahlardan arınmak ve kullukta derinleşmek adına önemli vesilelerdir; bu yaşadığımız süreç de pek çoğumuzun manen terakkisine, kulluk adına mesafe kat etmesine vesile oluyor” diye! İşte Kurban’a yaklaştığımız şu günler, bu sıkıntılı dönemde dualarımızın kabulü ve manevi terakkinin katlanarak büyümesi için paha biçilmez değerdedir.

Zilhicce ayı, hicri takvimde senenin son ayıdır. Aynı zamanda içinde Kurban bayramı ve Arefe günü başta olmak üzere bütün güzellikleriyle Hac mevsimini de de barındıran özel bir zaman dilimidir. Bu ayın ilk on gecesi, aynı zamanda Kurban bayramının öncesindeki on gecedir. Fecr Sûresi’nin başında “On geceye yemin olsun ki!” ifadeleriyle bahsedilen on gece, mana büyüklerinden kahir ekseriyetin görüşüne göre Zilhicce’nin ilk on gecesidir. Bu on gecenin onuncu günü, Kurban bayramının ilk günüdür. Önümüzdeki Salı gününü Çarşamba’ya bağlayan gece, Zilhicce’nin ilk gecesidir.



Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu on geceyi kulluk adına çok iyi değerlendirmemizi tavsiye etmektedir.  Tirmizi’de rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurur: “Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her bir günün orucu bir senelik oruca, kıyam (namaz ve dua) ile değerlendirilen her bir gecesi de Kadir Gecesi’ne denktir.”

On gün sürecek bir sıyam (oruç) ve kıyam (gece ibadeti) maratonunun sonunda bizleri, Cenab-ı Hakk’ın Rahmet tecellisinin en günahkâr kulları bile ümitlendirdiği muhteşem bir buluşma günü olan Arefe bekliyor. Milyonlarca hacının Arafat’ta bir araya gelip vakfeye durduğu o gün, büyüklerimizin ifadesiyle “Gök kapılarının gıcırtısının duyulduğu” fevkalade bir zaman dilimi.  O günü dua ve ibadetle dolu dolu geçirmeli, Üstadımızın âdeti olan “bin İhlâs okumayı” ihmal etmemeli ve dualarımızı Arafat’ta yapılan samimi yakarışların içine katmalıyız.

Müslümanların ve hususiyle kadın, erkek bütün hizmet erlerinin duaya çok ihtiyaç duydukları bu dönemde, böyle bereketli bir zaman dilimini en verimli şekilde değerlendirmek, mazlum, mağdur, mahpus kardeşlerimize ve hizmetimize olan vefamızın gereğidir. Rabbimiz bizlere böyle bir kapı açıyorsa, o kapıdan girip kırık kalplerin, mahzun gönüllerin, yaşlı gözlerin halini arz etmek bizim en önemli işimiz olmalıdır.

Bu günlere özel ibadetler nelerdir?

Peki, bugünlere özel ibadetler var mıdır? Bu günlerin ve gecelerin özel bir ibadeti yoktur. Ama bu zaman dilimleri “ibadet için özel olarak” seçilmiştir. O halde, bu günlerde, ibadetlerin en önemlisi olan “namaza” hak ettiği değeri vermek, onu daha bir özenerek kılmak, namaza dair eksiklerimizi gidermeye matuf gayret etmek faydalı olacaktır. Onuncu günü Kurban bayramı olan bu dokuz günde ve ardındaki Kurban bayramı günlerinde bütün farz namazlarımızı imkân buldukça, biraz da imkânları zorlayarak ailece veya arkadaşlarımızla birlikte cemaatle kılmaya bakalım. Namazlarımızı bütün sünnet, nafile, müstehab ve âdâb denilen ayrıntılarına kadar tastamam eda etmeye çalışalım. Bir hadiste en hayırlı amellerden biri olarak işaret buyurulan “namazı vaktin evvelinde kılmak” düsturunu hayatımıza taşıyalım.

Yaz mevsiminin yavaş yavaş bittiği, gecelerin yeniden uzamaya başladığı bu günlerde “teheccüd” alışkanlığımızı yeniden kazanalım. Bu kutlu günler vesilesiyle başladığımız teheccüdü bir daha bırakmama azminde olalım. İhmal ediyorsak eğer, “evvabin namazlarımızla” da akşamlarımızı nurlandıralım.

Namaz tesbihatlarını, sabah akşam dualarını aksatmayalım. Bol bol Kur’an okuyalım.

Fetih Sûresi okuma âdetimizi gözden geçirip yeni paylaşımlarla tazelenelim. Cevşen her zamanki zırhımız olarak elimizden ve dilimizden eksik olmasın. Günlük tesbihlerimizi belirleyip tavizsiz okumaya çalışalım.

Tabii ki en önemli dua hazinemiz “Kulûbu’d-Dâria” bu günlerin de başköşesinde yerini almalıdır. Kulûbu’d-Dâria’yı paylaşarak da okuyabiliriz, içinden bazı hususi dualara da ağırlık verebiliriz.

Mesela, Arefe günü, İmam Zeynül’abidin Hazretlerinin “Arefe günü duasını” okuyabiliriz.

Hasan Basrî Hazretleri’nin “haftalık istiğfarlarını” her güne uygun şekliyle affımıza vesile yapabiliriz.

İmam Gazalî’nin “Hizbu’l-Hasîn ve Hizbu’l-Masûn” duaları, bela ve musibetlere karşı birer kale gibi sağlam sığınaklardır.

Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin “Hizbü’l-Hıfz ve Hizbü’n-Nasr” duaları da mutlaka virdlerimiz arasında olmalıdır.

İmam Şâzilî’nin “Hizbu’t-Tams, Hizbu Darbi’t-tams, Hizbu’l-İhfâ ve Hizbu’n-Nasr” duaları da bugünlerde ve hemen her zaman yol arkadaşımız olmalılar.

Kulûbu’d-Dâria’da bulunan ve “Cünnetü’l Evliya” olarak yer alan kısa dua da ezberlense yeridir diyeceğimiz muhteşem bir niyazdır.

Ayrıca Muhterem Hocaefendi’nin “Bir Kırık Dilekçesi” ve bugünlerde okunmasına çok ehemmiyet verdikleri “Tevhidnâme” de olmazsa olmazlardan.

“Ashab-ı Bedir”i de imkânı olanlar her gün, olmayanlar da on güne bölerek okumaya çalışmalılar.

Kaza namazları, kuşluk ve hacet namazları da mutlaka programımızda yer almalı. Bu on değerli geceyi ve günü, kendimiz ve ailemiz için mânen şarj olacağımız bir kamp dönemi gibi görüp ona göre planlama yaparsak, doğru şekilde değerlendirmiş oluruz.

Böyle umumi ve külliyet kesbetmiş bir teveccüh inşaallah İlâhi inayete sunulmuş beliğ bir davetiye olur ve nezd-i İlâhî’de kabul görür. Çoktandır tadını yitirmiş bayramlarımız, bu vesileyle günahlarımızın affolunduğu, sıkıntıların hafiflediği, bela ve musibetlerin yok olduğu hakiki bayramlara dönüşür.

[Faik Can] 18.8.2017 [TR724]

Evet, sıra CHP’ye gelmiş… [Erhan Başyurt]

AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal yazılı açıklama yaparak AK Parti Genel Başkanı da olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Enis Berberoğlu gibi tutuklanabileceği sözlerini savunmuş…

‘Kılıçdaroğlu’nun CHP’si suçüstü yakalanmanın paniğini yaşıyor’ demiş…

***

Ünal, anlam kayması ve dil sürçmesine yer vermemek için yaptığı yazılı açıklamasında bir dizi açık eleştiri yöneltiyor CHP ve liderine;
  • Kılıçdaroğlu’nun ‘MİT TIR’ları ihaneti’nde Türkiye’yi teröre destek veren ülke olarak gösterdiğini…
  • Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’yi güvenlik açısından riskli ülke gösterdiği ve halkı ısrarla sokağa çağırdığı…
  • Kılıçdaroğlu ve CHP’nin ‘kontrollü darbe’ gibi FETÖ söylemlerini kullandığı…
  • CHP’nin, PKK terör örgütü ve uzantıları, DHKP-C terör örgütü ve savunucularının kullanışlı sözcüsü olduğu…

***

Gerçekten komedi gibi…

Bir önceki yazımda ‘Sıra CHP’ye geldi mi?’ diye sormuştum…

Evet, gelmiş!

***

Diyelim MİT TIR’ları soruşturmasında gerçekten de bilgiler Kılıçdaroğlu’na uzanıyor.

Bu soruşturma ‘gizli’ olduğuna göre, Cumhurbaşkanı bu detayı nereden biliyor?

Savcı, bilgi ve belgeleri mahkeme ile değil, rakip partinin liderleriyle mi paylaşıyor?

Ortada apaçık bir yargı müdahalesi ve yönlendirmesi var… 

***

İlk başkanlık seçimi öncesi muhalif oyların CHP’ye kaymasını önlemek ve CHP’nin az vekil çıkarmasını sağlamak için kara kampanyaların artacağı anlaşılıyor.

İktidarın, tamamen siyasi denetime aldığı yargıyı CHP’ye karşı da ‘sopa’ olarak kullanacağı anlaşılıyor. 

***

CHP, yoğun saldırı altında beklenenden kötü bir performans sergiliyor.

Ünal’ın yazılı açıklamasında yönelttiği her şey birer hakaretten ibaret.

MİT TIR’ları ile yasa dışı yoldan silah sevkiyatı yapılması suçtur.

CHP’nin bu suçun faillerinin cezalandırılmasını istemesi değil, AK Parti’nin failleri koruması ve suçu örtme çabası suçtur… 

***

‘Kontrollü darbe’ demek suç değildir. Patenti de kimseye ait değil.

Bu ifadenin kullanılması önlenmek isteniyorsa, darbenin oluş biçimine ilişkin en yetkili ağızların gerçeğe muhalif beyanları aydınlatılmalı ve komuta kademesi ortaya çıkarılmalı…

İkincisi, iktidar hain darbe girişimi ‘karşı devrim’ için bir fırsata dönüştürmekten, baskı ve hukuksuzluklara payanda yapmaktan vazgeçmeli… 

***

Aslında AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal’ın açıklamalarını komik kılan sadece bu çarpıklıklar değil.

Ünal, CHP’yi ‘PKK terör örgütü ve uzantılarının sözcüsü’ olmakla suçluyor.

İşte bu en iyisi…

Ünal, PKK lideri Öcalan’ın onayından geçtiği ifade edilen 10 maddelik Dolmabahçe Bildirisi’nin imza töreninde yer alan ve heyet üyesi olarak kameralar karşısına geçen bir isim…

PKK ile İmralı ve Kandil üzerinden ayrı ayrı yürütülen Çözüm Süreci’nin önemli bir aktörü.

PKK ve uzantılarıyla aynı masada oturup, pazarlık yapan, Öcalan onaylı bildiriyi büyük bir başarı gibi halka duyuran AK Partili Sözcü, CHP’yi ‘’PKK ve uzantılarının sözcüsü’’ olarak eleştiriyor. 

***

Evet, siyasi ve sosyal linç sırası CHP’ye gelmiş…

CHP, ‘karşı devrim’ sürecinde AK Parti’nin önündeki son kurumsal engel gibi görülüyor.

Bize komik gelen bu suçlamalar ise, yargı çevrelerinde ‘somut delil’ ve ‘siyasi talimat’ olarak çoktan işlem görmeye başlamıştır…

[Erhan Başyurt] 18.8.2017 [TR724]

Seçimden sonra Almanya’nın tepkisi daha büyük olacak [Semih Ardıç]

Almanya, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devletinden hızla uzaklaşmasına daha fazla göz yummayacağını ilan ettiği tarihten bu yana bir ay geçti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın anladığı lisandan konuşmanın ne kadar tesirli olduğu bu kadar kısa sürede ayan beyan müşahede edildi.

Bir ayın hülasası: 680 Alman şirketini ‘terör ile iltisaklı’ diye fişleyen AKP Hükûmeti, bu listeyi Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı) veri tabanından alelacele geri çekti. Bu kadar şirketi dünyanın en ağır suçu ile itham edecek kadar pervasız hareket edebilenlerin geri çekme işlemini ‘sehven olmuş’ diyecek kadar da pişkinlikle yapmasına şaşırmadım.

RÜZGÂR İHALESİNİ BİLEREK SIEMENS’E VERDİLER

Listeyi geri çekmekle kalmadılar. Başbakan Binali Yıldırım, Çankaya Köşkü’nde 18 büyük Alman şirketinin idarecilerine kahvaltıda ağırladı, özür diledi.

Milyar dolarlık rüzgâr enerjisi ihalesini kendilerine yakın gruplardan, ihalelerin gediklisi Kalyon ve Türkerler ile beraber teklif veren Alman Siemens’e verdiler.

İstanbul Büyükada’da toplantı esnasında gözaltına alınan ve akabinde tevkif edilen insan hakları müdafi Peter Steudtner’i Alman Büyükelçi’nin hapishanede ziyaret etmesine müsaade edildi.

SÜT DÖKMÜŞ KEDİ MİSALİ

Almanya, Avrupa Birliği (AB) nezdindeki kozlarını da yavaş yavaş masaya sürerken Ankara’nın süt dökmüş kedi misali beklemesi dikkatten kaçmadı. Berlin’in AB üyelerine gönderdiği mektupta ‘Erdoğan’a daha fazla yüz vermeyelim. Malî müeyyidelerle netice almak mümkün’ mesajı olduğu artık sır değil.

Bu sefer pabuç pahalı tabiî. Türkiye’nin turizmden ihracata, doğrudan yatırımlardan yüksek tutarlı döviz kredilerine kadar hemen her kalemde bağımlı olduğu Almanya’nın vanayı kısmasının telafi edilecek tarafı yok.

Son iki senedir Alman turist sayısındaki azalma topyekûn turizm sektörünü buhrana sürükledi. Almanlar gelmeyince Avusturyalı, İsveçli, İsviçreli, Fransız, hatta İngiliz de gelmez oluyor. Avrupa’da Türkiye hakkında çıkan haberlerin ekseriyeti menfi. İmaj yerlerde sürünüyor.

Hal böyle olunca Antalya’da bile tesisler kapanıyor. Sektörde istihdam yüzde 30 azaldı. Gelirler bu sene de geçen sene olduğu gibi ekside. Bakmayın ‘tesisler doldu, taştı’ haberlerine. Günlük oda fiyatları iki sene öncesine nazaran yüzde 60 aşağıda.

REHİNE PAZARLIĞI ERDOĞAN’IN ALEYHİNE DÖNDÜ

Almanya’nın şakası olmadığını fark ettikleri andan beri Erdoğan’ın müşavirleri, Gazeteci Deniz Yücel’den Steudtner’e kadar hapiste tutulan bütün Alman vatandaşlarının tahliye edilmesi için bir zemin bulmaya çalışıyor. Almanya’nın iltica hukukuna tabi kişileri pazarlık mevzuu yapmayacağını kabullendiler ve Erdoğan’ın ‘rehine’ stratejisinden netice alınmayacağının farkındalar. Bunun için ortamı yumuşatmayı deniyorlar. Dikkat ederseniz Saray’ın kadrolu kalemşorları Almanya ve Merkel’e koro halinde saldırmıyor. Aksine zeytin dalı uzatıyorlar her fırsatta.

ALMANLAR O HAKARETİ UNUTMAYACAK

Önüne gelene hakaret eden, en küçük menfaatine dokunan herkesi düşman, hain ilan eden Erdoğan’ın 16 Nisan referandumundan üç oy fazla almak adına Merkel ve kabinesi için ‘Nazi artığı’ ithamında bulunması Berlin-Ankara arasında kolay kolay telafi edilemeyecek bir kırılmaya sebep oldu.

Dolayısıyla bugünkü şirinlikler Almanlara ne o hakareti unutturabilir ne de 680 şirketin maruz kaldığı itibar suikastını… Vatandaşlarının niçin mahpus olduğunu bile öğrenemeyen Merkel Hükûmeti, Türkiye’yi hukuk zeminine çekmeye matuf yeni tarz-ı siyasetinde kısa, orta ve uzun vadeli hazırlığı olduğunu günden güne hissettiriyor.

MERKEL NET MESAJ VERDİ: DERİNLEŞMEYİ UNUTUN

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in şu sözü not edilmeli: “Şu anda katılım müzakerelerinde yeni fasılların açılmadığı bir durumdayız, mali yardımlar da minimum düzeye indirildi. Gümrük Birliği’nde bir genişleme gerçekleştirmeyeceğiz. Türkiye ile ilişkilerde herhangi bir derinleşme söz konusu değil.”

Merkel, Eylül’deki seçimler sebebiyle şimdilik bunlarla iktifa ettiklerini ima ediyor. Seçimlere giderken mevcut dengeleri sarsacak, makul ve meşru zeminde atılan mutedil adımlara gölge düşürecek polemiklerden imtina ediyorlar.

Bu kadarı bile Ankara’yı 4,3 milyar Euro hibeden mahrum etti. Gümrük Birliği’nin müzakere edilmemesinin maliyeti de az değil. AB’nin Güney Kore ve Meksika ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları Türkiye’yi bu iki devletin firmaları için açık pazar haline getiriyor. Maalesef bu mevzuda diplomasi imkânı Erdoğan’ın savruk dış siyasetine feda edildi.

TÜRKİYE’NİN ACELESİ YOKMUŞ

Bir uçtan öbür uca… Günlük faturası milyonlarca doları bulan Gümrük Birliği aksaklığına mukabil AB Bakanı Ömer Çelik, “Bizim acelemiz yok” cevabını verebiliyor.

Haddi zatında Alman Hükûmeti, Erdoğan’ın bu saatten sonra ne dediğine değil ne yaptığına bakacak. Oportünist tavırlarına tahammül gösterilmeyecek.

AB’yi işine gelince hatırlayan, seçimde ise milliyetçi ve muhafazakâr tabanı yanına çekmek için günah keçisine çeviren Erdoğan demokrasiye, temel hak ve hürriyetlere rücu ederse ne âlâ. O vakit şartlar yeniden müzakere edilebilir.

BERLİN SEÇİMLERDEN SONRA DAHA SERTLEŞECEK

Erdoğan kuvvetler ayrılığına son vermekte ısrar ederse üyelik müzakerelerinin askıya alınması da masada bir şık olarak duruyor. Bu şık Almanya’da seçimleri müteakip daha fazla telaffuz edilecek. Hiç şüpheniz olmasın.

Böyle bir ihtimalin şüyuu vukuundan beterdir. AB’den kopmuş bir Türkiye’nin nasıl bir çöküşe sürükleneceğini anlatmaya lüzum var mı? O çöküşün Erdoğan’ı o hayalini kurduğu başkanlıktan da edeceğini en iyi Erdoğan biliyor.

Son eğilip bükülmeler ondandır, başka sebep aramayın…

[Semih Ardıç] 18.8.2017 [TR724]

Emre Kongar, Demokrasinin ‘Sol Yanındaki Yara’ ve Entelektüel Sefalet (2) [Mehmet Efe Çaman]

Emre Kongar’la yaşadığım polemiğin analizinin birçok bakımdan Türkiye Kemalist ‘sol’unun bugün içinde bulunduğumuz fiili rejimdeki tutumuna ışık tutacağına inanıyorum ve geçen yazıda kaldığım yerden devam ediyorum.

Öncelikle Emre Hoca’nın beni Twitter’da “dinciliği demokratlık diye savunmakla” suçlayıp engellemesiyle başlayayım. Demokratik bir platformda en önde gelen ilkesel koşul düşünce özgürlüğüdür. Esasında buna düşüncenin ifadesi özgürlüğü demek gerekiyor. Hakaret, şiddet övgüsü ve nefret içeren ifadeler dışında tüm düşünceler, düşünceyi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilir, yani temel bir insan hakkı ile koruma altına alınmıştır. Bu hakkın bugün Türkiye’de İslamofaşist bir tür ara rejim tarafından gasp ediliyor olması elbette önemli. Ancak bu, konunun politik ve hukuksal boyutu ile alakalı. Diğer taraftan, aynı meselenin bir de sosyolojik boyutu var ki aslında politik ve hukuki boyutun zeminini oluşturması bakımından çok daha önemli. İşte Emre Kongar’ın ifadesi tam bu bağlamda önem arz ediyor.

MERT, DİNCİ FAŞİZMİ Mİ SAVUNUYOR?

Kongar Nuray Mert’i dinci faşizmi savunmakla itham ediyor. Ben Nuray Mert’in dinci faşizmi savunduğunu düşünmüyorum. Kendisinin Cumhuriyet’te yayımlanmış olan ilgili yazılarını okudum. Sokaktaki herhangi bir Cumhuriyet okuruna veya Kemalist ‘solcuya’ ters gelecek değerlendirmeleri var elbette, ama asla dinci faşizme övgü veya güzelleme olarak nitelenebilecek herhangi bir düşüncesi yok. Mert’in evrim kuramı veya müftülerin nikâh kıyma yetkisine sahip olup olmamaları konusunda Kemalistlerin Ortodoks ideolojilerine aykırı gelen yönler bulunması, illa ki Mert’in “dinci faşizmi savunması” anlamına gelmez.

KENDİNE DEMOKRATLIK SIRITIYOR

Bu tespitlerden sonra konunun daha önemli olduğunu düşündüğüm özüne geleyim. Bana yönelik, dinciliği demokratlık diye savunma eleştirisine. Bu, beni engelleme gerekçesi, öyle diyor kendisi. Bir kere ben Mert’in fikirlerini savunmadım. Onun fikirlerini özgürce ifade edebilme hakkını savundum. Arada çok ciddi bir fark var. Sanırım akademik kariyer yapmış doktoralı bir bilim adamının bu farkı görebiliyor olmasını beklemek hakkım. Elbette bunu biliyor Kongar. Düşüncelerine katılmasak bile birinin o düşünceleri ifade etme özgürlüğünü savunmak, entelektüel olmanın bir gereğidir. Demokrat olmanın ise reddedilmesi imkânsız olan bir koşuludur. Bu mesele, sadece fikirsel bir münakaşa konusu değil. Ya da felsefi düzeyde bir tartışma konusu değil. Bugün yaşadığımız fiili rejimin yaptığı despotça ve hukuksuz uygulamalarla çok yakından bağlantılı. Daha da yakından bağlantılı olduğu konu, farklı ideolojik ‘mahallelerin’ sadece kendilerine demokrat olmaları, başkalarının hak ve özgürlüklerini boş vermeleri meselesi.

Demokrasi sadece seçimlerden ibaret değil. Sanırım bu konunun önemini artık sadece siyaset bilimciler veya sosyologlar değil, tüm toplum anladı. En iyi öğrenme yolu, yaşayarak öğrenmektir. Sanırım bu konuda da bu oldu. Biliyoruz ki, demokrasi için adil seçim mekanizması, olmazsa olmaz bir koşuldur. Ancak yine bilmekteyiz ki, adil seçim mekanizması dışında kriterler de vardır ve onlar da en az seçimler kadar hayati önemdedir, bir sistemin demokrasi olup olmadığı hakkında hüküm verilirken. Düşünceyi ifade özgürlüğü en temel olanıdır. Onun daha detaylandırılmış hali olan özgürlükler, mesela basın özgürlüğü, toplanma ve gösteri özgürlüğü, yani iktidarı eleştirme, yanlış uygulamalarına karşı bir araya gelip protesto etme özgürlüğü. Tüm bunlar düşüncenin ifadesinin mümkün olması temeline dayanıyor.

KEMALİST ‘SOL’ ÖZGÜRLÜKÇÜLÜĞÜ ÖZÜMSEYEMEDİ

Gelelim Kongar’a ve onun özelinde Kemalist ‘sol’un bu özgürlüklerden ne anladığına.

Kemalist ‘sol’ ifadesindeki sol ibaresini tırnak içine alıyor olmam, aslında burada nasıl bir değerlendirmede bulunacağım hakkında ipucu veriyor ve bunun okur tarafından gayet iyi okunduğunu ve anlaşıldığını düşünüyorum. Çünkü Kemalizm’in ‘sol’ bir dünya görüşünü ifade etmek için yeterli bir zemin oluşturmadığını düşünüyorum. Daha önceki bir yazımda bu konuyu analiz etmiştim. Ekonomi-politikle ilinti kur(a)mamış, sınıfsal farklılıklar ve piyasa ekonomisi gibi olgularla polemiğe girmemiş, her şeyden önce de eklektik ve bütünselliği olmayan bir ideoloji olan Kemalizm’in ‘sol’ bir dünya görüşünü temsil etmediği gerçeği, sadece benim tarafımdan iddia edilen yeni bir şey değil. Daha da önemlisi, bu ideolojinin devletle eklemlenmiş olması ki konunun bam teli de bu.

Kongar ve onun dâhil olduğu Kemalist ‘sol’ akım, İttihat ve Terakki’nin devamı olan bir politik çizgi. Özünde birçok modernleştirici dinamik taşıyan, eski sistemi ötekileştiren, laik ve ulus devlet kurmak gibi misyonları merkezine yerleştirmiş olan, tipik bir üçüncü dünya modernize edici yerel ideoloji. Temel paradigması tepeden tabana bir modernleşme. Bunu Batılılaşma olarak algılar İttihat ve Terakki geleneği. Ayrıca tarihsel gerçekliğimizin önemli bir öğesidir. Amacım burada bu ideolojik geleneği topyekûn eleştirmek değil. Sadece onun demokratik çoğulculukla olan sorununu ortaya koymak. 1930’ların Kemalizm’i 1970’lerle beraber daha Avrupa solu temelli bazı konuları içine alarak bir tür sol modifikasyon geçirdi. Ancak hiçbir zaman – maalesef – demokratik çoğulculuğu ve temel insan hak ve özgürlüklerini benimseyemedi. İdealize edilmiş Kemalist devlet ve ideolojisi engel oldu dönüşmesine. Devletin sahibi olma avantajını bırakmak istemediler.

DEVLETİN SAHİBİ OLMA DOKTRİNİ

Bu uğurda Kemalistler her türlü esnekliği gösterebiliyor. Tarih bunu bize öğretti. Mesela Kürt kimliği konusunda esnek olmalarına engel olan budur. 1990’larda Kürt solu ile aralarında oluşan uçurum Kemalizm’in devletin sahibi olma doktrinidir. Bugün Cemaat’in takibata uğratılmasını da yine “dincilerin devletten temizlenmesi” olarak değerlendirilip, ellerini ovuşturuyorlar. Biliyorum, şimdi Emre Hoca benim “dinci faşizmi demokratik bir seçenek” olarak savunduğumu söyleyebilir. Ya da Selahattin Demirtaş’ın hapse atılması ve Kürt siyasetinin takibata uğratılmasının bölücülük olduğunu düşünebilir. Çünkü Kemalist ‘sol’, sol değildir. Kemalist ‘sol’ demokrat değildir. Kemalist ‘sol’ özgürleştirici ve çoğulcu bir ideoloji değildir. Buna dönüşemez. Dönüşebilmek için 1920’lerden bugünlere şansı vardı. Artık çok geç.

Entelektüel sefaletin temelleri ideolojik temellere dayanıyor. Devletin içinde erimiş olmaya dayanıyor. Devletin hukuksuzluklarını bile ulusalcı/milliyetçi, yani nasyonalist bir anlayışla görmezden gelmeye, hatta alkışlamaya dayanıyor. Kendi gazetesinin yayın politikasını demokratikleştiremeyenlerin devleti demokratikleştirmelerini beklemek boşa kürek çekmek olur. Dahası, kendi yazarlarını içeri alan polisler, başkasının yazarlarını içeri alırken bunu polisin “Fetöcü(!)” operasyonu olarak haber yapanların, kendi arkadaşlarının da aynı saçma sapan gerekçeyle takibata uğratıldıklarını bilmelerine rağmen bu tutumlarını sürdürmeleri, bahsettiğim devlet içinde erimiş olma hali ile açıklanmalıdır. Bu dünya görüşü Türkiye’ye özgürlük getirmez. Bundan dolayı CHP Erdoğan rejimi ile mücadele edememektedir. Demokrasinin “sol yanında yara” vardır. Sağ muhafazakâr kanadın derdi dinci İslamo-faşizm ile tek yumurta ikizidir ‘sol’ kanat. Arınmamız lazım. Arınacağımız değerler, evrensel insan hak ve özgürlükleri, evrensel hukuk ve hukuk devleti, çoğulcu demokratik sistem ve bu değerleri içine sindirmiş bireylerden oluşan bir toplum değil midir?

[Mehmet Efe Çaman] 18.8.2017 [TR724]

Ey NATO hazır mısın IŞİD subaylarına? [Ekrem Dumanlı]

Sosyal medyada ‘Yeliz’ kod adıyla şöhret olmuş AKP’li bir milletvekili ‘Cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yok’ diyor. Erdoğan’ın şoförlüğünden milletvekilliğine terfi eden ‘Yeliz’, nerede söylüyor bunu? Meclis’teki Milli Eğitim Komisyonu’nda. Bunları boşuna mı konuşuyor? Hayır. Devleti yöneten bir zihniyeti temsilen dile getiriyor bu konuları. Bari cihat kavramının aslında bir nefis mücadelesi ve hakkaniyet arayışı olduğunu bilse ve cihat ile terör arasındaki keskin farkı idrak ediyor olabilse… Ne yazık ki Milli Eğitimdeki müfredat değişiklikleri, bütün çocukları radikalizme itecek şekilde değiştiriliyor ve bu gidişata dur diyebilecek güçlü bir muhalefet yok ortada…

RUS BÜYÜKELÇİSİNİ BİR POLİS VURMUŞTU

İnternet sitelerine bir fotoğraf düştü yakında. Başı sarıklı, sırtı cübbeli bir polis memuru polis aracını kullanıyor. Resmi makamlar olayın gerçek olduğunu, ilgili kişi hakkında soruşturma başlattığını söylemese, fotoğrafın sahte olduğunu hatta muzip birinin Photoshop ile bir mizansen yaptığını zannedersiniz. Meğer o sarıklı polis memuru daha önce İstanbul’da da böyle görev yapmış ve bu nedenle görev yeri değiştirilmiş. Yani? Vakayı amirleri biliyor.

Daha önce Antep’te, Kilis’te pikap araçların üzerinde poz veren sarıklı IŞİD militanlarının elini kolunu sallaya sallaya sınırdan geçip komşu ülkelere girip çıktığına defalarca şahit olmuştuk. Ama bugüne kadar resmi aracın içinde, görevi başında sarıklı cübbeli bir polis görüntüsü hiçbir zaman verilmemişti.

Hatırlayacaksınız, Rus Büyükelçisini bir polis memuru arkadan vurmuştu. Tekbir sesleri eşliğinde yaptığı suikastta polisin resmi görevli olduğu, korumakla yükümlü olduğu Rusya Büyükelçisini Rusya’nın Suriye politikalarını protesto etmek için infaz ettiği ortaya çıkmıştı. Suçu Cemaat’e yıkmaya cüret eden sahtekâr medya ve onun tetikçi elemanları katil polis ile ilgili deliller ortaya çıktıkça sus pus oldular. Peki katili kutlayan kimdi? Polise ilham veren din adamı kimdi? O korkunç suikast sonrasında kimin gözlerinin içi gülüyordu? IŞİD bir bildiri yayınlayarak ‘mücahit polis’i tebrik etmedi mi?

PARDON, TÜRKİYE HANGİ REJİME GEÇTİ?

Geçtiğimiz günlerde televizyon ekranlarında biri çıktı bir itirafta bulundu. 15 Temmuz darbesinin ardından rejimin değiştiğini, yeni bir devlet kurulduğunu ve bu yeni rejimin kurucusunun Erdoğan olduğunu söyledi. Sıradan biri değil, bir dönem AKP’nin MKYK üyeliğini yapmış, şimdilerde televizyonlarda öne çıkan sözcülerinden. Hakkında dava mı açıyor bir savcı, hâkim karşısına mı çıkarılıyor? Hani Ceza Kanunumuza göre ‘anayasal düzeni değiştirmek’ suçtu? Tepkiler üzerine geri adım da atmıyor üstelik.

Daha önemlisi: Hangi rejime geçti Türkiye? Böbürlenerek anlatılan, işkencenin acımasızca yapıldığı Erdoğan rejimi değil mi? Yüzbinlerce insanın işinden gücünden edildiği için açlığa terk edildiği rejimden mi bahsediyorsunuz? Yaklaşık 10 bin üniversite öğretim görevlisinin hiçbir savunma hakkına riayet edilmeden sokağa terk edildiği bilim düşmanı rejimden mi bahsediyorsunuz? Yahu bu rejimin neresi yeni? Bildiğin Ortadoğu diktatörlüğü!

TARİKATLAR RADİKALLEŞMEYİ ENGELLİYORDU

Türkiye’de radikal akımlar daha önce görülmedik bir şekilde yaygınlaşmakta. En temel sebeplerinden biri şu: Türkiye’deki cemaatler (özellikle de Gülen Cemaati diye anılan Hizmet Hareketi) radikalizmin önünde güçlü bir set oluşturmakta idi. Demokratik duruşu, hoşgörülü yaklaşımı ile her daim aşırı akımlara karşı çıkan Cemaat, siyasal İslamcıların zalim eliyle tasfiye edilmektedir. Bu tasfiyeden doğan boşluğu radikal akımlardan gelen kişiler doldurmakta. Daha önce devlete kâfir gözüyle bakan ve devlette görev yapmayı şirk sayanlar, AKP iktidarıyla beraber devleti kutsamakta, devlette görev almayı vazife saymakta, yeni pozisyonlarını meşrulaştırmak için halifelik iddialarına sığınmaktadır.

Radikal grupların önündeki en büyük engellerden biri de tarikatlar idi. Anadolu Müslümanlığının bin yıllık tecrübesi sevgiyi, saygıyı, merhameti, şefkati esas alıyordu. AKP iktidarında kendilerine sunulan maddi imkanlar tarikatların ana omurgasını sarstı. Daha önce devletle kavga etmeyen ama devletin emrine de girmeyen tarikatlar kendilerine sunulan devlet imkânları karşısında şaşkınlık yaşadı. Okul, yurt, hastane gibi imkânların yanında devlet bürokrasisinde kendilerine açılan kapılardan girdiler ve çoğu itibariyle bağımsız yapılarındaki özgün konumlarını yitirdiler. Siyasi iktidarın uzantısı ve arka bahçesi haline gelince parti yönetiminin bağrında palazlanan radikal eğilimlere itiraz etme hakları kalmadı.

BATI DÜŞMANLIĞI AMBALAJLI BİR TEKFİRCİLİK

Artık Anadolu, tarih boyunca örneğine rastlamadığı bir tehlike ile karşı karşıya. Tekfirci zihniyet, Batı düşmanlığı ile ambalajlanmış bir intikam duygusu oluşturarak Türkiye’yi aşırı uçların pençesine itti.

Batı, Türkiye’de inşa edilen Baas Partisi yönetimini soğukkanlılıkla izledi uzun suredir. Yurt içinde devlet terörü estiren zihniyetin haşin tavrı sınırları zorladı. Batılı gazeteciler de tutuklandı mesela. Yargının nasıl bağımsızlıktan uzaklaştığını ve siyasi iradenin emrine ram olduğunu Batı gayet iyi biliyor artık. Ve dahası, bir uydurma bahane ile tasfiye edilen polis ve askerlerin yerine parti teşkilatından ve partiye bağlı gençlik örgütlerinden adamlar alındığını, boşluğu dolduran kafanın radikal akımlarla duygudaş olduğunu anlama zamanı geldi. İlerleyen yıllarda, mesela, NATO bazı IŞİD taraftarı ya da bizzat elemanı bazı subaylarla iş yapmak zorunda kalırsa hiç şaşırmamalı.

Daha dün Rus Büyükelçisini polis kimliği ile girdiği programda tekbir getirerek öldüren kişilerin nereye nasıl ulaşacağını kestirmek hiç de kolay gözükmüyor.

Yani? Türkiye’yi işkencenin yaygın olduğu bir ülke haline getiren zihniyet, yakında dünyayı da illegal eylemlerin uzantısı haline getirebilir. Batı’nın bürokrasi yoluyla masanın öbür ucuna oturacak ama Batı’ya nefret besleyecek kişilere karşı bir hazırlığı var mı? Bekleyip göreceğiz…

[Ekrem Dumanlı] 18.8.2017 [TR724]