AKP’nin talimatıyla hareket ettikleri iddiası Meclis’e taşınan Halk Özel Harekât’ın (HÖH) genel başkanı Fatih Kaya, bir yılda 22 ilde 7 bin üyeye ulaştıklarını açıkladı. 15 Temmuz’la meydanlara indiklerini söyleyen Kaya, “HÖH çadırını 16 Temmuz’da ilk Trabzon’da kurduk. 30 Kasım 2016’da derneğimizi kurduk.” dedi.
Kamu görevlisi iken 6 ay izin alıp Suriye gittiğini söyleyen Kaya, “Türkmenlere yardım ettim. Oraya giden o atmosferde hücum yeleğiyle öyle poz verir.” ifadesini kullanıyor.
Kaya, “Gezi benzeri olayı basmak için sokağa çıkmayız, devletin askeri-polisi var.” dedi. Fakat şu ilginc cümleyi de kullanıyor: “15 Temmuz gibi devletin emiri mümini talimat vermediği sürece sokağa çıkmayız. Meclis’i niye benimle meşgul ediyorlar?”
Hürriyet’e konuşan Kaya şunları söyleri.
1 LİRA AİDAT TOPLUYORUZ: İlk girişte 10 lira, aylık olarak ise sembolik bir lira alıyoruz. Beş ay öncesine kadar 121 şubemiz vardı. Maddi sıkıntılardan dolayı kapattık. Devletten yardım almıyoruz.
BİZE İHTİYAÇ DUYULDUĞUNDA: Devletimiz, askerimiz, polisimiz her şeye hâkim. Zamanı geldiğinde, 80 milyonluk millet olarak bize ihtiyaç duyulduğunda her zaman hazırız.
ERDOĞAN İLE FOTOĞRAF: Cumhurbaşkanı ile fotoğraf çektirmeyi herkes ister, ben de bu ülkenin evladı olarak çektirdim. Cumhurbaşkanımıza ‘biz böyle bir oluşumdayız’ demeye, anlatmaya gittim. Milletin seçtiği biriyle fotoğraf çektirmek niye rahatsız eder?
HÖH ARABALARININ BİZİMLE İLGİSİ YOK: Her tarafta HÖH yazan arabalar var. Bunların bizimle ilgisi yok. Davalar açtık.
SİLAHLI DEĞİLİZ: Üye olacaklara, dededen kalma tüfekle dahi resmin varsa üye olamazsınız diyoruz. Silahlanmaya gerek görmeyiz çünkü devletimiz her şeye vakıftır.
BU TÜR MİLİS GÜÇLERE İHTİYAÇ YOK’
MECLİS’e daha önce Halk Özel Harekât ve bu amblemi taşıyan araçlarla ilgili soru önergesi de veren CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, şunları söyledi: “Soru önergesi verdik, cevabını bekliyoruz. Devlet içinde gücü kullanacak olanlar ya jandarmadır ya da polistir. Kanunda tanımı olmayanların kendilerine vazife çıkarması hukuk devletine aykırıdır. Eğer bu olmazsa aşiret devleti olur. Vatandaşın devlete olan güveni sarsılır. İçerden ve dışardan gelecek tehditlere karşı vatandaşı koruyan devletin şemsiyesidir. Bu tür illegal yapıların olmaması gerekir. Nasıl cemaat 15 Temmuz hain darbe girişimi yaptıysa, ileride de bu yapılar başka bir şey yapar. Devlet, cemaatlerle, bu tür yapılarla yaşamaz. Cihadın hukuk devletinde yeri yok. Devletin bekasını da devletin güvenlik güçleri korur. Zaten devletin bekası tehlikeye girerse her vatandaşın nefsi müdafaa hakkı var. Bu tür milis güçlere ihtiyaç yoktur, bunlar milis kuvvettir.”
‘DERHAL KAPATILMALI’
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, ‘Halk Özel Harekât’la ilgili “Baştan söyleyeyim ki derhal kapatılmalıdır, sadece Facebook sayfalarına bakılırsa bile kapatılmalıdır” diyerek şöyle devam etti: “Dernekler Kanunu’na aykırıdır. KHK ile yüzlerce dernek kapatıldı, devletin güç kullanma tekeline ortak çıkmaya çalışan bu dernekle ilgili bildiğimiz kadarıyla bir soruşturma bile yok. Ayrıca sosyal medyadan Cumhurbaşkanı’na hakaret edildi diye yüzlerce polis ve savcı bunları takip ediyor. Bunun 10’da birini silahlarıyla sosyal medyada zorbalık gösterisinde bulunan kişi ve gruplara yönelik yapmıyorlar. Zaten son KHK ile çıkarılan malum hükümle ilgili ciddi endişeye sevk eden bu hoşgörüdür. Son KHK’da yanlışlık olursa yargı gereğini yapar demek topu taca atmak demektir. Çünkü sivillere geleceğe yönelik cezai sorumsuzluk getiren düzenleme, yargıdan önce sivil vatandaşları muhatap alan bir düzenleme. Malum dernekler, silahlarıyla poz veren zorbalar, bu maddeyi bir cezasızlık maddesi olarak anlayıp, 15 Temmuz’un devamı niteliğinde eylem diye yorumladıkları, istedikleri her eyleme müdahale hakkını kendilerinde görecekler. Yargı sonradan cezalandırsa ne olur cezalandırmasa ne olur…”
CEVAP BEKLEYEN SORULAR
– CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ile CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından yanıtlanması istemiyle Meclis Başkanlığı’na verdiği 2 ayrı soru önergesinde özetle şu soruların yanıtları istenmişti:
– Halk Özel Harekât yazısı ile birlikte bir Osmanlı amblemi ve Türk Bayrağı logosunun yer aldığı ticari tipteki araç resmi midir? Resmi ise ‘Halk Özel Harekât’ nereye bağlıdır?
– Söz konusu şahıslar ve araçlar hakkında bir işlem yapılmamışsa nedeni nedir? Resmi birimlere bağlı olmadan sokaklarda tur atarak halkı tedirgin eden bu araçlar ve şahıslar, devletin asli görevlerinden olan milli güvenliğin sağlanması durumunu tehdit eden bir unsur değil midir?
– Halk Özel Harekât’ın genel başkanı olduğu ifade edilen Fatih Kaya’nın, Türkmen Dağı’nda tim komutanı olduğu doğru mudur?
[TR724] 29.12.2017
“Köprüde öldürülenler için ayrı soruşturma yürütülüyordu; KHK çıkmasa ’15 Temmuz Şanlı Direnişi’ çöp olacaktı” [TR724]
Son çıkan 696 sayılı KHK ile sözde terör ve darbe olaylanını bastırmak için suça karışan sivillere koruma sağlanması tartışılmaya devam ediyor. Gazeteci Fırat Erez, KHK’nın esas çıkma amacının 15 Temmuz’un karanlık yanlarını gözlerden saklamak olduğunu söyledi. Erez twitter hesabından, “Çünkü o 16 temmuz sabahı köprüde öldürülen 7 kişi için ayrı bir soruşturma yürütülüyordu. Ve belli ki kanıtlar pek hoş değil. Soruşturma bir davaya dönüşürse herkes tüm olan biteni bilecek, “15 Temmuz Şanlı Direnişimiz” hikayesi de çöp olacak. Bu da işlerini bozacak. Ondan…” dedi.
Erez, “Tekrarla; Bu KHK’nın meselesi o hasta ruhlu vandalları korumak değil. Asıl mesele kutsallaştırılan 15 T. Direnişinin karanlık yanlarını gözlerden saklamak, siyasi rant için kullanmaya devam edebilmek. Çünkü her numaraya ihtiyaç var. Ve her numarayı savunacak reziller de var.” ifadesini kullandı.
15 Temmuz cinayetleri için savcılık ‘bizim başımızı yakmayın’ demiş
Diğer yandan 15 Temmuz kurgu darbe girişimi sırasında öldürülen askeri okul öğrencilerinin avukatı, suç duyuruları sırasında savcılardan aldığı ilginç cevabı gündeme getirmişti. RS FM’de yayınlanan Yavuz Oğhan’dan Bidebunudinle programına konuk olan Avukat Kübra Aydın, 15 Temmuz’da linç edilerek öldürülen askeri okul öğrencileriyle ilgili savcılıkla yaptıkları görüşmede, savcıların kendisine, “Bizim başımızı yakmayın. Yapabileceğimiz bir şey yok” dediğini söyledi.
‘TC KİMLİK NUMARALARINA KADAR TESPİT ETTİK’
Sputnik’te yer alan habere göre ise darbe girişiminde öldürülen askeri okul öğrencilerinden Murat Tekin, Ragıp Enes Katran da dahil olmak üzere 48 askeri okul öğrencisinin ailesinin avukatı Kübra Aydın, askeri okul öğrencilerinin öldürülmesine ilişkin suç duyurusunda bulunduklarını belirtti. Aydın, “TC kimlik numarasına kadar tespit ettiğimiz kişiler var. Linç edilerek öldürüldüler. Kesici delici aletlerle boğazları kesiliyor. Adli Tıp raporunda detayları mevcut. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduk. Savcılar çatışma anında öldülerse bizim yapabileceğimiz bir şey yok diyorlar” dedi.
Avukat Aydın, görüştüğü savcıların, “Bizim başımızı yakmayın avukat hanım” dediklerini de belirterek, “Ortada bir hukuksuzluk var ve buna müdahale ettiklerinde başlarının yanacağını düşünüyorlar” diye konuştu.
[TR724] 29.12.2017
Erez, “Tekrarla; Bu KHK’nın meselesi o hasta ruhlu vandalları korumak değil. Asıl mesele kutsallaştırılan 15 T. Direnişinin karanlık yanlarını gözlerden saklamak, siyasi rant için kullanmaya devam edebilmek. Çünkü her numaraya ihtiyaç var. Ve her numarayı savunacak reziller de var.” ifadesini kullandı.
15 Temmuz cinayetleri için savcılık ‘bizim başımızı yakmayın’ demiş
Diğer yandan 15 Temmuz kurgu darbe girişimi sırasında öldürülen askeri okul öğrencilerinin avukatı, suç duyuruları sırasında savcılardan aldığı ilginç cevabı gündeme getirmişti. RS FM’de yayınlanan Yavuz Oğhan’dan Bidebunudinle programına konuk olan Avukat Kübra Aydın, 15 Temmuz’da linç edilerek öldürülen askeri okul öğrencileriyle ilgili savcılıkla yaptıkları görüşmede, savcıların kendisine, “Bizim başımızı yakmayın. Yapabileceğimiz bir şey yok” dediğini söyledi.
‘TC KİMLİK NUMARALARINA KADAR TESPİT ETTİK’
Sputnik’te yer alan habere göre ise darbe girişiminde öldürülen askeri okul öğrencilerinden Murat Tekin, Ragıp Enes Katran da dahil olmak üzere 48 askeri okul öğrencisinin ailesinin avukatı Kübra Aydın, askeri okul öğrencilerinin öldürülmesine ilişkin suç duyurusunda bulunduklarını belirtti. Aydın, “TC kimlik numarasına kadar tespit ettiğimiz kişiler var. Linç edilerek öldürüldüler. Kesici delici aletlerle boğazları kesiliyor. Adli Tıp raporunda detayları mevcut. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduk. Savcılar çatışma anında öldülerse bizim yapabileceğimiz bir şey yok diyorlar” dedi.
Avukat Aydın, görüştüğü savcıların, “Bizim başımızı yakmayın avukat hanım” dediklerini de belirterek, “Ortada bir hukuksuzluk var ve buna müdahale ettiklerinde başlarının yanacağını düşünüyorlar” diye konuştu.
[TR724] 29.12.2017
Büyük Türkiye Göçü [Kemal Ay]
Dün, BBC’nin internet sitesinde, Türkiye muhabiri Mark Lowen imzalı bir haber yayınlandı. Başlığı şöyle: ‘Türkiye’nin Beyin Göçü: Kıyım entelektüelleri dışarı itiyor.’ Haber metni, Bülent Somay’la yapılmış bir röportajla başlıyor. Türkiye’de Bilgi Üniversitesi’nde çalışan Somay, bir süre önce Brüksel’e taşınmış. Barış imzacısı akademisyenlerden biri olarak, artık Türkiye’de kalamadığını veciz şekilde anlatmış. Lowen’in aktardığı şu söz dikkatimi çekti: ‘Bülent Somay ayrılmayı seçmedi, Türkiye’nin kendisini dışarı attığını hissediyor.’ Avrupa’ya adım attığımda benle görüşmek isteyen bir gazeteciye benzer bir şeyler söylemiştim: ‘Türkiye halkı, bizim topluma yapacağımız katkıyı istemediğini açık bir şekilde ifade etti.’
KİMLİK İNŞASININ BÜYÜK SANCILARI
Evet, evvela bu bir tercih. Filozof Ernest Renan, milliyetçiliğin her gün tekrar eden bir referandumu andırdığını söylemişti. Her gün, tekrar ve tekrar hangi milletten olduğunuzla ilgili bir görüş ortaya koyarsınız. Renan’ın yaşadığı yıllarda milliyetçilik yeni ve parlak bir fikirdi ve bu şekilde toplum içinde capcanlı olması kaçınılmazdı. Ancak genel anlamda toplumsal karakteristiğin tıpkı Renan’ın dediği gibi ‘günlük tercihlerle’ şekillendiği yadsınamaz bir gerçek. Özellikle de bu ‘bilinç’ yeni oluşturulmuşsa, henüz bir dengeye oturmamışsa. Bu noktada toplum, bu yeniliği içselleştirene kadar yer yer parodiye kaçan tavır ve sözlerle kendini ifade etmeye çalışır. Tıpkı bir çocuğun yeni öğrendiği kelimeleri sürekli cümle içinde kullanmaya çalışması gibi.
Türkiye’de de şu anda, Erdoğan’ın kurgulamaya çalıştığı yeni bir milliyetçi-muhafazakâr kimlik üzerinde çalışılıyor. 3. sınıf TV dizileri, belediyelerin organize ettiği içeriği beş para etmez konferanslar, parlatılmaya çalışılan ve fakat aslında kalibresi pek de yeterli olmayan ‘yeni entelektüel sınıfı’ bunun parçalarını oluşturuyor. Uzaktan bakınca emekleme safhasında görünüyor. Ne fikirleri yeni, ne de daha önceki deneyimlerden toplumlara bir fayda gelmiş. Ama asıl mesele bu değil zaten. ‘Biz yapıyoruz’ hissiyatı. Yine çocuklardan örnek vereyim: 1-2 yaşındaki çocuklar yeni yeni keşfettiği dünyada ‘ben-merkezci’ bir tavır takınırlar çünkü artık dünyada pasif bir nesne değil, aktif bir özne olduklarını keşfederler. Bir şeyleri değiştirebiliyor, etkileyebiliyor olmak, onları bencilleştirir.
‘DİNDAR ÖĞRENCİLERİM’
Nitekim Bülent Somay, bunu röportajda verdiği bir örnekle şöyle açıklıyor: ‘Eskiden dindar öğrencilerimle çok sağlıklı bir ilişkim vardı. Ama şimdi kendilerini elit, bizi de parya görüyorlar. Yıllar önce gücü ele geçirmeye çalışıyorlardı. Şimdi elde ettiler, bizim gücü paylaşma hakkımızı sorguluyorlar.’
Bilgi Üniversitesi’nde daha önce Zeynep Sayın Balıkçıoğlu, ders esnasında sarf ettiği ve öğrencisinin kaydederek şikâyette bulunduğu sözleri sebebiyle ‘Erdoğan’a hakaretten’ kovulmuştu hatırlarsanız. Amerikan televizyonlarında siyasîlere söylenebilen sözlere baktığınızda, halka açık olmayan bir ders sınıfında edilen sözlerden ötürü hem kovulmak hem de aşağılanmak, Türkiye’de entelektüel sınıfın ‘hizaya getirilmek’ istendiğinin en açık deliliydi. Gelgelelim, Bilgi Üniversitesi yönetiminin bu kararından sonra sadece bir kişi ‘destek’ istifası sundu. O da Alman tarihçi Christoph K. Neumann’dı. Bu da madalyonun diğer yüzü.
İSPANYA’DAN KAÇIP GELMİŞLERDİ, GERİ DÖNÜYORLAR
BBC’nin dosyasında bazı önemli rakamlar da var. Son beş yıl içerisinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasından 17 bin kişi İngiltere’ye, 7 bin kişi Almanya’ya ve 5 bin kişi de Fransa’ya göç etmiş. Daha ilginç bir istatistik ise, bu süreçte 4 bin 500’e yakın Türkiye Yahudi’sinin İspanya ve Portekiz’e vatandaşlık başvurusu yapması. 16. yüzyılda İspanya’daki kıyımdan kaçarak Osmanlı’ya sığınan Yahudilere, şimdiki İspanya ve Portekiz vatandaşlık verebileceğini duyurmuştu. Yani göç tersine döndü bir anlamda. Zalim ve gözü dönmüş İspanyol Engizisyonu’nun yerini, zalim ve gözü dönmüş Türkiye siyasî kıyımı aldı. Osmanlı torunları, maalesef dedeleri kadar hayırhâh çıkmadı bir başka deyişle.
Mark Lowen’e konuşmayı kabul eden bir Yahudi vatandaşın sözleri can alıcı: ‘Ayrılmak zorunda olmak canımı sıkıyor ama artık nefes alamıyorum. Düşüncelerim istenmiyor, benim yaşam tarzım istenmiyor. Şimdi bir taraf seçmek zorundayız. Eğer seçtiğiniz taraf doğru değilse işiniz büyümüyor ya da düşüncelerinizi ifade edemiyorsunuz. Aksi halde başınız derde girer. Müslüman, Sünni ve hükümet yanlısı olmanız gerekiyor.’ (Bir ekleme yapayım, eğer Cemaat mensubu iseniz ya da iktidarı eleştiren biriyseniz, Sünni Müslüman olmanız da yetmiyor. Bu da bize ‘asıl durum’ ile ilgili ipucu veriyor.)
MUHALİF SİVİL TOPLUM CAN ÇEKİŞİYOR
Yukarıdaki pasajda da görebildiğimiz gibi, Erdoğan’ın terziliğini yapmaya çalıştığı yeni kimlik, toplumsal alanı kuşatmış durumda ve herkesi teslim olmaya zorluyor. Bunu da günlük işlerle gerçekleştiriyor. Baskı, sürekli biraz daha arttırılıyor. Yeni bahaneler üretiliyor. Bununla mücadele etmek de giderek zorlaşıyor çünkü toplumsal dayanışma hatları felç edilmeye yüz tuttu. Türkiye’deki sivil toplum kendi kendine bir direnç üretemez noktada neredeyse. Aslında ne yapacağını da pek bilmiyor. Gündelik hayatı ıskalıyor sürekli ve Erdoğan’ın istediği gibi sandıkları hedefliyor sadece. Oysa mücadele, Gezi’den bu yana gündelik hayatın içinde. Alternatifler üretmedikçe, kaybediyoruz üstelik. Bu sebeple, insanlar ‘kaçış’ imkânı arıyor. BBC’nin haberindeki çarpıcı bir başka veri bununla ilgili. Atina’daki bir emlakçı, Mark Lowen’e, artık haftada en az 3 evi Türk müşterilerine sattığını açıklamış. Yunanistan, 200 bin Euro değerinde ev satın alana vatandaşlık veriyor çünkü.
Bu göç, başka göçlere benzemiyor maalesef.
DÜZELTME: Türkiye’den İngiltere, Almanya ve Fransa’ya gidenlerin sayısı, son beş yıl içindedir. Sehven ‘son bir yıl içinde’ denilmiştir.
[Kemal Ay] 29.12.2017 [TR724]
KİMLİK İNŞASININ BÜYÜK SANCILARI
Evet, evvela bu bir tercih. Filozof Ernest Renan, milliyetçiliğin her gün tekrar eden bir referandumu andırdığını söylemişti. Her gün, tekrar ve tekrar hangi milletten olduğunuzla ilgili bir görüş ortaya koyarsınız. Renan’ın yaşadığı yıllarda milliyetçilik yeni ve parlak bir fikirdi ve bu şekilde toplum içinde capcanlı olması kaçınılmazdı. Ancak genel anlamda toplumsal karakteristiğin tıpkı Renan’ın dediği gibi ‘günlük tercihlerle’ şekillendiği yadsınamaz bir gerçek. Özellikle de bu ‘bilinç’ yeni oluşturulmuşsa, henüz bir dengeye oturmamışsa. Bu noktada toplum, bu yeniliği içselleştirene kadar yer yer parodiye kaçan tavır ve sözlerle kendini ifade etmeye çalışır. Tıpkı bir çocuğun yeni öğrendiği kelimeleri sürekli cümle içinde kullanmaya çalışması gibi.
Türkiye’de de şu anda, Erdoğan’ın kurgulamaya çalıştığı yeni bir milliyetçi-muhafazakâr kimlik üzerinde çalışılıyor. 3. sınıf TV dizileri, belediyelerin organize ettiği içeriği beş para etmez konferanslar, parlatılmaya çalışılan ve fakat aslında kalibresi pek de yeterli olmayan ‘yeni entelektüel sınıfı’ bunun parçalarını oluşturuyor. Uzaktan bakınca emekleme safhasında görünüyor. Ne fikirleri yeni, ne de daha önceki deneyimlerden toplumlara bir fayda gelmiş. Ama asıl mesele bu değil zaten. ‘Biz yapıyoruz’ hissiyatı. Yine çocuklardan örnek vereyim: 1-2 yaşındaki çocuklar yeni yeni keşfettiği dünyada ‘ben-merkezci’ bir tavır takınırlar çünkü artık dünyada pasif bir nesne değil, aktif bir özne olduklarını keşfederler. Bir şeyleri değiştirebiliyor, etkileyebiliyor olmak, onları bencilleştirir.
‘DİNDAR ÖĞRENCİLERİM’
Nitekim Bülent Somay, bunu röportajda verdiği bir örnekle şöyle açıklıyor: ‘Eskiden dindar öğrencilerimle çok sağlıklı bir ilişkim vardı. Ama şimdi kendilerini elit, bizi de parya görüyorlar. Yıllar önce gücü ele geçirmeye çalışıyorlardı. Şimdi elde ettiler, bizim gücü paylaşma hakkımızı sorguluyorlar.’
Bilgi Üniversitesi’nde daha önce Zeynep Sayın Balıkçıoğlu, ders esnasında sarf ettiği ve öğrencisinin kaydederek şikâyette bulunduğu sözleri sebebiyle ‘Erdoğan’a hakaretten’ kovulmuştu hatırlarsanız. Amerikan televizyonlarında siyasîlere söylenebilen sözlere baktığınızda, halka açık olmayan bir ders sınıfında edilen sözlerden ötürü hem kovulmak hem de aşağılanmak, Türkiye’de entelektüel sınıfın ‘hizaya getirilmek’ istendiğinin en açık deliliydi. Gelgelelim, Bilgi Üniversitesi yönetiminin bu kararından sonra sadece bir kişi ‘destek’ istifası sundu. O da Alman tarihçi Christoph K. Neumann’dı. Bu da madalyonun diğer yüzü.
İSPANYA’DAN KAÇIP GELMİŞLERDİ, GERİ DÖNÜYORLAR
BBC’nin dosyasında bazı önemli rakamlar da var. Son beş yıl içerisinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasından 17 bin kişi İngiltere’ye, 7 bin kişi Almanya’ya ve 5 bin kişi de Fransa’ya göç etmiş. Daha ilginç bir istatistik ise, bu süreçte 4 bin 500’e yakın Türkiye Yahudi’sinin İspanya ve Portekiz’e vatandaşlık başvurusu yapması. 16. yüzyılda İspanya’daki kıyımdan kaçarak Osmanlı’ya sığınan Yahudilere, şimdiki İspanya ve Portekiz vatandaşlık verebileceğini duyurmuştu. Yani göç tersine döndü bir anlamda. Zalim ve gözü dönmüş İspanyol Engizisyonu’nun yerini, zalim ve gözü dönmüş Türkiye siyasî kıyımı aldı. Osmanlı torunları, maalesef dedeleri kadar hayırhâh çıkmadı bir başka deyişle.
Mark Lowen’e konuşmayı kabul eden bir Yahudi vatandaşın sözleri can alıcı: ‘Ayrılmak zorunda olmak canımı sıkıyor ama artık nefes alamıyorum. Düşüncelerim istenmiyor, benim yaşam tarzım istenmiyor. Şimdi bir taraf seçmek zorundayız. Eğer seçtiğiniz taraf doğru değilse işiniz büyümüyor ya da düşüncelerinizi ifade edemiyorsunuz. Aksi halde başınız derde girer. Müslüman, Sünni ve hükümet yanlısı olmanız gerekiyor.’ (Bir ekleme yapayım, eğer Cemaat mensubu iseniz ya da iktidarı eleştiren biriyseniz, Sünni Müslüman olmanız da yetmiyor. Bu da bize ‘asıl durum’ ile ilgili ipucu veriyor.)
MUHALİF SİVİL TOPLUM CAN ÇEKİŞİYOR
Yukarıdaki pasajda da görebildiğimiz gibi, Erdoğan’ın terziliğini yapmaya çalıştığı yeni kimlik, toplumsal alanı kuşatmış durumda ve herkesi teslim olmaya zorluyor. Bunu da günlük işlerle gerçekleştiriyor. Baskı, sürekli biraz daha arttırılıyor. Yeni bahaneler üretiliyor. Bununla mücadele etmek de giderek zorlaşıyor çünkü toplumsal dayanışma hatları felç edilmeye yüz tuttu. Türkiye’deki sivil toplum kendi kendine bir direnç üretemez noktada neredeyse. Aslında ne yapacağını da pek bilmiyor. Gündelik hayatı ıskalıyor sürekli ve Erdoğan’ın istediği gibi sandıkları hedefliyor sadece. Oysa mücadele, Gezi’den bu yana gündelik hayatın içinde. Alternatifler üretmedikçe, kaybediyoruz üstelik. Bu sebeple, insanlar ‘kaçış’ imkânı arıyor. BBC’nin haberindeki çarpıcı bir başka veri bununla ilgili. Atina’daki bir emlakçı, Mark Lowen’e, artık haftada en az 3 evi Türk müşterilerine sattığını açıklamış. Yunanistan, 200 bin Euro değerinde ev satın alana vatandaşlık veriyor çünkü.
Bu göç, başka göçlere benzemiyor maalesef.
DÜZELTME: Türkiye’den İngiltere, Almanya ve Fransa’ya gidenlerin sayısı, son beş yıl içindedir. Sehven ‘son bir yıl içinde’ denilmiştir.
[Kemal Ay] 29.12.2017 [TR724]
Namaz, Kur’an’da en çok emredilen ibadettir [Cemil Tokpınar]
Namazı emreden Rabbimiz olduğuna göre, bu ibadetin önemini de ancak Onun kitabı Kur’an’dan öğrenebiliriz. Namaz Kur’an’da yüzden fazla ayette konu edilmiş ve doğrudan emredilmiştir. Bunun kadar çok zikredilen, üzerinde ısrarla durulan başka bir ibadet yoktur.
Şu gerçeği de hemen belirtelim:
Rabbimizin kıyam, rükû, secde, tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir, ibadet, salih amel, takva ile ilgili emirleriyle en başta kast ettiği ibadet, yine namazdır ve bunların sayısı yüzlercedir. Yani Allah kıyamı, rükûu, secdeyi emrediyorsa kast ettiği ibadet öncelikle namazdır. Kendisini zikretmemizi, nimetlerine şükretmemizi, tesbih ve tazim etmemizi istiyorsa, yine kast ettiği büyük ölçüde namazdır.
İbadeti emreden tüm ayetlerde en büyük hisse namazındır. Çünkü salih amelin başı namazdır.
Takva, yani Allah’a karşı gelmekten sakınmak, günahlardan kaçınmak, önce namaz kılmakla olur.
Söz gelişi, Bakara Suresinin ikinci ayetinde, Kur’an’ı muttakiler (Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar) için bir yol gösterici olarak nitelendiren Rabbimiz, onların ilk özelliklerinin imandan sonra namaz olduğunu belirterek, onları kabir ve Cehennem azabından kurtulmak ve Cennete girmekle müjdeliyor.
Demek ki, takva ile ilgili tüm ayetlerin hedefi öncelikle iman ve namazdır. İman eden kardeşlerimiz, namazlarını dosdoğru kılmadan asla takvaya eremez, muttaki olamazlar.
Namaz, duanın kabulüne vesiledir
Rabbimiz kendisinden yardım istenirken bile önce namaz kılınmasını ister:
“Beni (iman ve ibadetlerle) zikredin ki, ben de sizi (lütuf ve ikramla) anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin. Muhakkak ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi: 152-153)
Bu ayetlerden anlıyoruz ki, gerçek zikir ve şükür namaz olduğu gibi, Allah katında kredimizin ve itibarımızın artmasının en önemli vesilesi de, hakkıyla namaz kılmaktır. Üstelik Rabbimizin ihsan ettiği nimetlere ilave olarak ekstra isteklerimiz varsa, onları da ancak namaz kılarak istemeliyiz.
Oysa Müslümanların çoğu namaz kılmadığı hâlde dua eder ve bir de “Niçin dualarım kabul olmuyor?” diye sitem eder. Elbette namaz kılmayanların dua etmemesini söylemiyoruz, ancak kaliteli duanın namazla olacağını ifade ediyoruz.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kılıp bizlere de tavsiye ettiği kuşluk, teheccüd, evvabin, hacet, yağmur, istihare, hafıza ve tevbe namazları da birer “dua namazı” değil midir?
Namaz, gerçek müminin özelliğidir
Enfal Suresinin başında ise, gerçek mümin olmanın şartları arasında namaz vardır. İşte bizleri derin düşüncelere sevk edecek ayetler:
“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Onun ayetleri okunduğunda imanları ziyadeleşir ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunurlar. İşte onlar gerçek müminlerin ta kendisidir. Onlar için Rableri katında yüksek derecelerle günahlardan bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” (Enfal: 2-4)
Rabbimiz namaz kılmayanı gerçek mümin saymadığına göre, namazı terk edersek ahirette bizi hangi bahane kurtarabilir?
Bizlere ilk ayetinde “kurtuluş müjdesi” veren Müminûn Suresinin ilk on ayetinde ise iki yerde namazdan bahsedilir. Kabir ve cehennem azabından kurtulup Cennete kavuşan müminlerin birkaç özellikleri içinde ilk sayılan “huşû içinde namaz kılmak”tır. Aynı surenin 9. ayetinde ise “namazı devamlı ve şartlarına uygun olarak vaktinde kılmak” sayılır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Müminûn Suresinden bahsederken, “Şu anda bana on ayet indi; kim bu ayetlerin gereğini yaparsa Cennete girecektir” buyurmuştur.
Namazı huşu ile kılma gayreti içinde olmazsak, Cennet hülyaları kurabilir miyiz?
Namaz Allah’ın en sevdiği ibadettir
Kur’an’daki tesbihi emreden ayetlerin de öncelikli maksadı, yine namazdır. Nitekim “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin. Sabah akşam Onu tesbih edin.” (Ahzab: 41-42) ayetini açıklayan âlimler, “sabah akşam tesbih etmenin” sabah ve akşam namazları olduğunu belirtmişlerdir.
Hz. Musa’ya (a.s.) yapılan şu emir ise hepimiz için geçerlidir:
“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha Suresi: 14)
Tüm bu ayetler karşısında düşünelim: Her şeyi yaratan, her şeyin varlığını kudret elinde tutan, her şeyi idâre eden Allah’tır. En basit bir âmirin emri karşısında hemen boyun eğen biz insanların, Kainatın Yaratıcısının bunca emir ve ısrarı karşısında tir tir titrememiz gerekmez mi?
Okulda öğretmenimiz, işyerinde müdürümüz, askerde komutanımız bir iş emrettiğinde derhal yapıp, onların sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmak isterken, nasıl olur da Rabbimizin bu emirlerine karşı ilgisiz kalabiliriz?
Nasıl olur da, her şeyi elinde tutan Zât-ı Zülcelâle sanki kafa tutar gibi, sanki meydan okur gibi, sanki “Sen ne emredersen emret, benim daha önemli işlerim var” dercesine, namaz kılmadan durabiliriz?
Kur’an ısrarla müminin, Müslümanın, muttakinin birinci şartını namaz olarak görürken, bizler nasıl olur da “Müslümanlığın namazsız olabileceğini” kabul edebiliriz?
Namaz Cenneti kazandırdığı gibi namaz kılmamak da Cehenneme götürür. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurur:
“Herkes kendi kazandığının karşılığını görür. Ancak defteri sağından verilenler müstesnadır; onlar kazandıklarından kat kat fazlasıyla mükâfatlandırılır. Onlar Cennettedirler. Mücrimlere, ‘Sizi Sakar Cehennemine sokan nedir?’ diye sorarlar. Onlar da, ‘Biz namaz kılanlardan değildik’ derler.” (Müddessir: 38-43)
Ayrıca namaz, imandan sonra en önemli ibadettir. Kâinatta ve İslâmda, imandan sonra en büyük hakikat, namazdır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor:
“İman eden kullarıma söyle: Namazı dosdoğru kılsınlar ve ne alış verişin, ne de dostluğun olmadığı gün gelmeden önce, gizli ve açık şekilde, kendilerine ihsan ettiğimiz rızıklardan, nimetlerden bağışta bulunsunlar.” (İbrahim: 31)
Emredersin Rabbimiz! İşittik ve can ü gönülden itaat ediyoruz.
[Cemil Tokpınar] 29.12.2017 [TR724]
Şu gerçeği de hemen belirtelim:
Rabbimizin kıyam, rükû, secde, tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir, ibadet, salih amel, takva ile ilgili emirleriyle en başta kast ettiği ibadet, yine namazdır ve bunların sayısı yüzlercedir. Yani Allah kıyamı, rükûu, secdeyi emrediyorsa kast ettiği ibadet öncelikle namazdır. Kendisini zikretmemizi, nimetlerine şükretmemizi, tesbih ve tazim etmemizi istiyorsa, yine kast ettiği büyük ölçüde namazdır.
İbadeti emreden tüm ayetlerde en büyük hisse namazındır. Çünkü salih amelin başı namazdır.
Takva, yani Allah’a karşı gelmekten sakınmak, günahlardan kaçınmak, önce namaz kılmakla olur.
Söz gelişi, Bakara Suresinin ikinci ayetinde, Kur’an’ı muttakiler (Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar) için bir yol gösterici olarak nitelendiren Rabbimiz, onların ilk özelliklerinin imandan sonra namaz olduğunu belirterek, onları kabir ve Cehennem azabından kurtulmak ve Cennete girmekle müjdeliyor.
Demek ki, takva ile ilgili tüm ayetlerin hedefi öncelikle iman ve namazdır. İman eden kardeşlerimiz, namazlarını dosdoğru kılmadan asla takvaya eremez, muttaki olamazlar.
Namaz, duanın kabulüne vesiledir
Rabbimiz kendisinden yardım istenirken bile önce namaz kılınmasını ister:
“Beni (iman ve ibadetlerle) zikredin ki, ben de sizi (lütuf ve ikramla) anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin. Muhakkak ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi: 152-153)
Bu ayetlerden anlıyoruz ki, gerçek zikir ve şükür namaz olduğu gibi, Allah katında kredimizin ve itibarımızın artmasının en önemli vesilesi de, hakkıyla namaz kılmaktır. Üstelik Rabbimizin ihsan ettiği nimetlere ilave olarak ekstra isteklerimiz varsa, onları da ancak namaz kılarak istemeliyiz.
Oysa Müslümanların çoğu namaz kılmadığı hâlde dua eder ve bir de “Niçin dualarım kabul olmuyor?” diye sitem eder. Elbette namaz kılmayanların dua etmemesini söylemiyoruz, ancak kaliteli duanın namazla olacağını ifade ediyoruz.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kılıp bizlere de tavsiye ettiği kuşluk, teheccüd, evvabin, hacet, yağmur, istihare, hafıza ve tevbe namazları da birer “dua namazı” değil midir?
Namaz, gerçek müminin özelliğidir
Enfal Suresinin başında ise, gerçek mümin olmanın şartları arasında namaz vardır. İşte bizleri derin düşüncelere sevk edecek ayetler:
“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Onun ayetleri okunduğunda imanları ziyadeleşir ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunurlar. İşte onlar gerçek müminlerin ta kendisidir. Onlar için Rableri katında yüksek derecelerle günahlardan bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” (Enfal: 2-4)
Rabbimiz namaz kılmayanı gerçek mümin saymadığına göre, namazı terk edersek ahirette bizi hangi bahane kurtarabilir?
Bizlere ilk ayetinde “kurtuluş müjdesi” veren Müminûn Suresinin ilk on ayetinde ise iki yerde namazdan bahsedilir. Kabir ve cehennem azabından kurtulup Cennete kavuşan müminlerin birkaç özellikleri içinde ilk sayılan “huşû içinde namaz kılmak”tır. Aynı surenin 9. ayetinde ise “namazı devamlı ve şartlarına uygun olarak vaktinde kılmak” sayılır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Müminûn Suresinden bahsederken, “Şu anda bana on ayet indi; kim bu ayetlerin gereğini yaparsa Cennete girecektir” buyurmuştur.
Namazı huşu ile kılma gayreti içinde olmazsak, Cennet hülyaları kurabilir miyiz?
Namaz Allah’ın en sevdiği ibadettir
Kur’an’daki tesbihi emreden ayetlerin de öncelikli maksadı, yine namazdır. Nitekim “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin. Sabah akşam Onu tesbih edin.” (Ahzab: 41-42) ayetini açıklayan âlimler, “sabah akşam tesbih etmenin” sabah ve akşam namazları olduğunu belirtmişlerdir.
Hz. Musa’ya (a.s.) yapılan şu emir ise hepimiz için geçerlidir:
“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha Suresi: 14)
Tüm bu ayetler karşısında düşünelim: Her şeyi yaratan, her şeyin varlığını kudret elinde tutan, her şeyi idâre eden Allah’tır. En basit bir âmirin emri karşısında hemen boyun eğen biz insanların, Kainatın Yaratıcısının bunca emir ve ısrarı karşısında tir tir titrememiz gerekmez mi?
Okulda öğretmenimiz, işyerinde müdürümüz, askerde komutanımız bir iş emrettiğinde derhal yapıp, onların sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmak isterken, nasıl olur da Rabbimizin bu emirlerine karşı ilgisiz kalabiliriz?
Nasıl olur da, her şeyi elinde tutan Zât-ı Zülcelâle sanki kafa tutar gibi, sanki meydan okur gibi, sanki “Sen ne emredersen emret, benim daha önemli işlerim var” dercesine, namaz kılmadan durabiliriz?
Kur’an ısrarla müminin, Müslümanın, muttakinin birinci şartını namaz olarak görürken, bizler nasıl olur da “Müslümanlığın namazsız olabileceğini” kabul edebiliriz?
Namaz Cenneti kazandırdığı gibi namaz kılmamak da Cehenneme götürür. Bu hususta Rabbimiz şöyle buyurur:
“Herkes kendi kazandığının karşılığını görür. Ancak defteri sağından verilenler müstesnadır; onlar kazandıklarından kat kat fazlasıyla mükâfatlandırılır. Onlar Cennettedirler. Mücrimlere, ‘Sizi Sakar Cehennemine sokan nedir?’ diye sorarlar. Onlar da, ‘Biz namaz kılanlardan değildik’ derler.” (Müddessir: 38-43)
Ayrıca namaz, imandan sonra en önemli ibadettir. Kâinatta ve İslâmda, imandan sonra en büyük hakikat, namazdır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor:
“İman eden kullarıma söyle: Namazı dosdoğru kılsınlar ve ne alış verişin, ne de dostluğun olmadığı gün gelmeden önce, gizli ve açık şekilde, kendilerine ihsan ettiğimiz rızıklardan, nimetlerden bağışta bulunsunlar.” (İbrahim: 31)
Emredersin Rabbimiz! İşittik ve can ü gönülden itaat ediyoruz.
[Cemil Tokpınar] 29.12.2017 [TR724]
Türkiye en riskli 5 arasında [Semih Ardıç]
Devletlerin maruz kalabileceği riskler ana hatlarıyla siyasî, malî ve iktisadî riskler şeklinde tasnif edilir. Risk başlıklarından herhangi birinin diğer iki başlığa nazaran ağırlığı zamana ve şartlara göre değişse de hiç biri diğerinden az ehemmiyetli değildir.
Bazen siyasî belirsizliklerin ya da siyasetçilerin tetiklediği krizler ekonomileri sarsabildiği gibi bazen de iktisadî çöküş, nam-ı diğer ekonomik kriz siyasî buhrana sebebiyet verebiliyor. Türkiye’de 19 Şubat 2001’de siyasî, iktisadî ve malî riskler birleşince 21 banka bir gecede batmıştı. Sadece bankalarla beraber batan mevduat tutarı 75 milyar dolar olmuştu.
HER EKONOMİ HER AN MERCEK ALTINDA
Devleti idare edenler esas riskleri anbean takip etmeli ve göstergeleri kırmızı alarm seviyesine çıkaracak tarz-ı siyasetten uzak durmalıdır. Mobil iletişim asrında siz kendi üzerinize düşen vazifeyi yapmasanız bile sizin piyasanızda faaliyet gösterenlerin menfaatini muhafaza etmek adına IMF, Dünya Bankası, büyük yatırım bankaları veya fonlar bütün risk ihtimallerini mukayeseli olarak takip eder.
Elde ettikleri en yeni neticeleri nadiren halka açık beyanlarla ilan etseler de hangi ekonominin ne vaziyette olduğunu muhataplarına bizzat aktarırlar. Akıl hocalarının raporları arasında risk puanlarının en iyiden en kötüye doğru hesaplanması en yaygın olanıdır.
HER AYRINTI DİKKATE ALINIYOR
Herhangi bir ekonominin malî riski hesaplanırken 5 senelik CDS (Kredi temerrüt sigortası), kısa vadeli mevduat faizi, para biriminin dolar mukabili değişimi, reel faizi gibi parametrelere bakılıyor.
İktisadî riske gelince… Millî gelir (Gayrî Safi Yurtiçi Hasıla), işsizlik, cari denge, rezerv değişimi o devletin iktisadî risk puanında belirleyici oluyor.
Siyasî risk ise şirket kurabilme hızı, vergiler, bürokratik safahatın kısa ya da uzun sürmesini ihtiva ediyor.
NE KADAR YÜKSEK PUAN O KADAR AZ KRİZ
Her biri ayrı ayrı hesaplandıktan sonra nihayetinde toplam bir endeks çıkarılıyor ve oradaki puan ülkenin risk seviyesini gösteriyor. Devletler aldığı puanlara göre en iyiden en kötüye doğru sıralanıyor. En iyi puanlar ne kadar fazla ise kriz ihtimali o kadar azalıyor. Puan düştükçe kriz ihtimali artıyor.
Bütün bu teknik izahatı yaptım zira rakamların bile iktidar eliyle tahrif edildiği Türkiye’de maksadım bağcıyı dövmek değil. Muradım o ki hakikate, en berrak haliyle aynadaki aksimize bakmalı ve kendimizle yüzleşmeliyiz. 81 milyonun tamamı büyümede dünya rekoru kırmak ister.
Amma velakin doping kullanarak rekor kırmaktansa yarıştan kopmamayı tercih etmeliyiz. İktidar ve muannit taraftarlarının tahammülsüzlüğü, ekranlarda savurdukları tehditler gazetecileri hakikati ifade etmekten alıkoymamalı.
BU PUAN COŞKUN EKONOMİYE AİT OLAMAZ
O halde 2018 senesine birkaç gün kala Türkiye’nin temel göstergelerinden hareketle risk puanı nedir? Diğer ekonomilerle mukayese edildiğinde hükûmetin iddia ettiği gibi Türkiye’nin büyümede dünya rekoru kıran bir ekonomi olduğu teyit ediliyor mu?
Hal-i hazırda Türkiye ‘en kötü beş ekonomi’ arasında görünüyor. Türkiye siyasî, malî ve iktisadî risk puanları itibarıyla Arjantin, Güney Afrika, Suudi Arabistan ve Brezilya’yı takip ediyor (Bkz. Tablo). Haricî veya dahilî küçük bir kıvılcım bahsi geçen beş ekonomiyi girdaba sürükleyebilir. Bu yüzden isimleri kırmızı listede yer alıyor.
JAPONYA VE ALMANYA ZİRVEDE
En iyi puana sahip ekonomiler arasında maalesef Türkiye’nin ismi geçmiyor. Kriz ihtimalinin en az olduğu beş ekonomi Japonya, Almanya, Güney Kore, ABD ve Kanada şeklinde sıralanıyor. Riski az ekonomiler tabloda yeşil renkle gösteriliyor.
Maalesef beynelmilel raporlarda Türkiye artık ‘en riskli’, ‘en berbat’, ‘en geri’ diye tasnif edilen devletlerle bir arada zikrediliyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) inkâr siyaseti neticeyi değiştirmiyor.
YATIRIMLAR NİYE AZALIYOR?
Yatırım kararı vermeden evvel herkes iktidarın yerden yere vurduğu o raporları enine boyuna tetkik ediyor. Yabancı yatırım tutarı her sene bir evvelki seneyi aratacak kadar azalıyorsa yatırımcılar hamasi ve içi boş nutukları ciddiye almıyor.
Buna mukabil hükûmetin işine gelmeyince ‘dış mihraklar’ diye tahkir ettiği kuruluşların hazırladığı o raporlar, Türkiye hakkında karar verirken kale alınıyor.
Raporlarda Türkiye’nin sicilini düzeltmenin yolu hukuk, demokrasi, bağımsız yargı, medya hürriyeti, dopingsiz kalkınma ve şeffaflıktan geçiyor…
2018’e doğru kırmızıya boyanmış Türkiye tablosundaki kötü puanların hesabı er ya da geç iktidardan sorulacaktır. AKP iktidarı ikazı ciddiye alırsa hem kendisi hem de memleket kazançlı çıkar.
[Semih Ardıç] 29.12.2017 [TR724]
Bazen siyasî belirsizliklerin ya da siyasetçilerin tetiklediği krizler ekonomileri sarsabildiği gibi bazen de iktisadî çöküş, nam-ı diğer ekonomik kriz siyasî buhrana sebebiyet verebiliyor. Türkiye’de 19 Şubat 2001’de siyasî, iktisadî ve malî riskler birleşince 21 banka bir gecede batmıştı. Sadece bankalarla beraber batan mevduat tutarı 75 milyar dolar olmuştu.
HER EKONOMİ HER AN MERCEK ALTINDA
Devleti idare edenler esas riskleri anbean takip etmeli ve göstergeleri kırmızı alarm seviyesine çıkaracak tarz-ı siyasetten uzak durmalıdır. Mobil iletişim asrında siz kendi üzerinize düşen vazifeyi yapmasanız bile sizin piyasanızda faaliyet gösterenlerin menfaatini muhafaza etmek adına IMF, Dünya Bankası, büyük yatırım bankaları veya fonlar bütün risk ihtimallerini mukayeseli olarak takip eder.
Elde ettikleri en yeni neticeleri nadiren halka açık beyanlarla ilan etseler de hangi ekonominin ne vaziyette olduğunu muhataplarına bizzat aktarırlar. Akıl hocalarının raporları arasında risk puanlarının en iyiden en kötüye doğru hesaplanması en yaygın olanıdır.
HER AYRINTI DİKKATE ALINIYOR
Herhangi bir ekonominin malî riski hesaplanırken 5 senelik CDS (Kredi temerrüt sigortası), kısa vadeli mevduat faizi, para biriminin dolar mukabili değişimi, reel faizi gibi parametrelere bakılıyor.
İktisadî riske gelince… Millî gelir (Gayrî Safi Yurtiçi Hasıla), işsizlik, cari denge, rezerv değişimi o devletin iktisadî risk puanında belirleyici oluyor.
Siyasî risk ise şirket kurabilme hızı, vergiler, bürokratik safahatın kısa ya da uzun sürmesini ihtiva ediyor.
NE KADAR YÜKSEK PUAN O KADAR AZ KRİZ
Her biri ayrı ayrı hesaplandıktan sonra nihayetinde toplam bir endeks çıkarılıyor ve oradaki puan ülkenin risk seviyesini gösteriyor. Devletler aldığı puanlara göre en iyiden en kötüye doğru sıralanıyor. En iyi puanlar ne kadar fazla ise kriz ihtimali o kadar azalıyor. Puan düştükçe kriz ihtimali artıyor.
Bütün bu teknik izahatı yaptım zira rakamların bile iktidar eliyle tahrif edildiği Türkiye’de maksadım bağcıyı dövmek değil. Muradım o ki hakikate, en berrak haliyle aynadaki aksimize bakmalı ve kendimizle yüzleşmeliyiz. 81 milyonun tamamı büyümede dünya rekoru kırmak ister.
Amma velakin doping kullanarak rekor kırmaktansa yarıştan kopmamayı tercih etmeliyiz. İktidar ve muannit taraftarlarının tahammülsüzlüğü, ekranlarda savurdukları tehditler gazetecileri hakikati ifade etmekten alıkoymamalı.
BU PUAN COŞKUN EKONOMİYE AİT OLAMAZ
O halde 2018 senesine birkaç gün kala Türkiye’nin temel göstergelerinden hareketle risk puanı nedir? Diğer ekonomilerle mukayese edildiğinde hükûmetin iddia ettiği gibi Türkiye’nin büyümede dünya rekoru kıran bir ekonomi olduğu teyit ediliyor mu?
Hal-i hazırda Türkiye ‘en kötü beş ekonomi’ arasında görünüyor. Türkiye siyasî, malî ve iktisadî risk puanları itibarıyla Arjantin, Güney Afrika, Suudi Arabistan ve Brezilya’yı takip ediyor (Bkz. Tablo). Haricî veya dahilî küçük bir kıvılcım bahsi geçen beş ekonomiyi girdaba sürükleyebilir. Bu yüzden isimleri kırmızı listede yer alıyor.
JAPONYA VE ALMANYA ZİRVEDE
En iyi puana sahip ekonomiler arasında maalesef Türkiye’nin ismi geçmiyor. Kriz ihtimalinin en az olduğu beş ekonomi Japonya, Almanya, Güney Kore, ABD ve Kanada şeklinde sıralanıyor. Riski az ekonomiler tabloda yeşil renkle gösteriliyor.
Maalesef beynelmilel raporlarda Türkiye artık ‘en riskli’, ‘en berbat’, ‘en geri’ diye tasnif edilen devletlerle bir arada zikrediliyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) inkâr siyaseti neticeyi değiştirmiyor.
YATIRIMLAR NİYE AZALIYOR?
Yatırım kararı vermeden evvel herkes iktidarın yerden yere vurduğu o raporları enine boyuna tetkik ediyor. Yabancı yatırım tutarı her sene bir evvelki seneyi aratacak kadar azalıyorsa yatırımcılar hamasi ve içi boş nutukları ciddiye almıyor.
Buna mukabil hükûmetin işine gelmeyince ‘dış mihraklar’ diye tahkir ettiği kuruluşların hazırladığı o raporlar, Türkiye hakkında karar verirken kale alınıyor.
Raporlarda Türkiye’nin sicilini düzeltmenin yolu hukuk, demokrasi, bağımsız yargı, medya hürriyeti, dopingsiz kalkınma ve şeffaflıktan geçiyor…
2018’e doğru kırmızıya boyanmış Türkiye tablosundaki kötü puanların hesabı er ya da geç iktidardan sorulacaktır. AKP iktidarı ikazı ciddiye alırsa hem kendisi hem de memleket kazançlı çıkar.
[Semih Ardıç] 29.12.2017 [TR724]
Keşke bilselerdi… [Emine Eroğlu]
“Aşk” gibi, şehrin en uzağından, “koşarak” gelendir o.
“Hızır” gibi, “tam vaktinde” yetişen.
Bir beldenin onurunu kurtarmak için hiçbir şey beklemeden kendini feda eden.
Nefis ve Şeytan’ın el ele vererek yok etmeye çalıştıkları akl-ı selim, kalb-i selîm ve ruha sahip çıkan…
***
Onunla ilk Yâsin Suresi’nde karşılaşıyor, isminin Habib-i Neccar olduğunu farklı kaynaklardan öğreniyoruz. “Neccar” marangoz anlamına gelen bir kelime. “Habib,” sevgili, dost…
Hikâyesi Hz. İsa’nın iki havarisinin bir şehre (muhtemelen Antakya) gelerek halkı iyiliğe ve doğruluğa davet etmesiyle başlıyor. Sonra o iki elçi, bir üçüncüsü ile takviye ediliyor. Tefsir âlimleri bize isimlerinin Yuhanna, Pavlus ve Şemûnü’s-Safâ (Simun Petrus) olduğunu söylüyorlar.
O kutlu elçiler, zulmedenleri adalete, tecavüz edenleri hadde, cehaletin karanlığında boğulanları aydınlığa çağırıyor. Henüz Habib-i Neccar sahnede yok.
Tahmin edeceğiniz gibi bu çağrının mukabelesi kabalık ve zorbalık oluyor.
Kent halkı, kendilerine davet ulaştığı andan itibaren mazuriyetlerini yitiriyor. İradenin hakkını vermek ya da vermemek arasında bir tercihle baş başa bırakılıyorlar. “Dün”e geri dönemeyecekleri, bundan sonra da hayat karşısında aynı insan olarak kalamayacakları için öfkeleniyorlar. Elçilerin kendilerine uğursuzluk getirdiği iddiasında bulunuyor ve eğer söylemlerini sürdürürlerse onları taşa tutmakla tehdit ediyorlar.
Düşüşleri tam da bu noktada başlıyor:
Dediler ki: “Biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık, eğer vazgeçmezseniz sizi taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.”
Elçiler: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi uğursuzluğa uğruyorsunuz? Hayır, siz aşırı giden bir milletsiniz,” diye karşılık verdiler. (Yâsîn, 18, 19)
Kötülükte Sınır Tanımazlık
Şehir halkı böylesine hırçınlaştığına göre, sadece düzenlerini değil çıkarlarını da tehdit altında hissediyor olmalılar. Zira muktedirler, hedefleri şaşma, planları bozulma riski altındaysa vahşileşir.
Kötülükte sınır tanımazlık, bir topluluğun vasfı haline gelmişse toplumsal paranoya had safhaya ulaşır. Dünyevi imkânları ellerinde bulunduranlar bütün duygu, meleke ve kabiliyetleri ile menfaatlerini korumaya odaklanır. Her muhalif ses susturulur, her adalet davetçisi “düzen bozucu” olarak damgalanır. Halkı doğruluğa çağıran hakikat elçileri de uğursuz olmakla suçlanır, azap dokundurmakla (itibarsızlaştırma, işten atma, hapis, gasp, iftira, işkence, ölüm) tehdit edilir.
Taşa tutma, toplumsal bir galeyan hali olduğu için kitle psikolojisine işaret eder. Konumu, makamı ve çevresi elverişli olan her zorba, yığınları “kör kütük” arkasından sürükler. Kendi sesini halk korolarına tasdik ve tekrar ettirir. Onları kışkırtarak mazlumun üzerine salar, zulmüne ortak eder. Arenaları dolduran Roma halkının tek ses ve tek nefes halinde kan ve ölüm istemesi gibi…
Gerçekte, uğursuzluk onlara ancak “kendilerinden” gelmektedir.
Şehrin En Uzak Ucundan Koşarak Gelen Adam
Habib-i Neccar tam bu gerilimin ortasında29 çıkar sahneye. Şehrin en uzak ucundan, ödeyeceği bedelin kendisi olduğunu bile bile, kahramanlığa doğru koşar.
O, Kur’an tipolojilerinden biridir. Kadın ya da erkek, ihtiyaç duyulduğu anda, tam zamanında gelen bir “adanmış”. Elçileri desteklemek, hakka şahitlik etmek, “doğru söylüyorlar” diyebilmek için ölümü göze alan bir hakperest.
Konumunun “şehrin en uzak ucu” olarak belirtilmesi, bir aşkınlıkla maddeten ve manen şehrin (dünyanın) uzağında kalabilmesindendir. Elçiler gibi “bir vazife ile gönderilmiş” değildir. Karye halkındandır, fakat “onlardan” da değildir. İçinde yetiştiği toplumun düşündüğü gibi düşünmeyen, yaşadığı gibi yaşamayan biridir. Kendini ahlaki çözülmelerin dışında tutabilmiş, menfaat çarkının içerisine girmemiştir.
Gelişi koşarak olduğuna göre sırtına yüklenmiş bir minnet yükü, bu kadar cesur bir çıkış yapabildiğine göre de ayağına takılacak bir yanlışı yoktur. İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin dediği gibi, “Lâ” süpürgesiyle yolları temizleyebildiği için “illellah sarayı”na varabilmiştir.
Yolun sonuna gelindiğinin farkındadır. Son sözleri o söyleyecek, nihaî uyarıyı o yapacaktır. Heyecanı ve samimiyeti beyanına yansır. Hakikate aşinalığın baş döndürücü derinliği ile kurar cümlelerini. Uçurumun kıyısında dolaşan birilerini, kendilerini boşluğa bırakmasınlar diye, ikna etmeye çabalıyor gibidir. “Ey kavmim” diye sahiplenerek seslenir muhataplarına. Akla, kalbe, hisse ve vicdana birlikte hitap eder. Hidayette oluşlarına yaptığı vurgu ile elçilerin hakikate adanmışlıklarını, ücret istemeyişlerine dikkat çekerek de beklentisizliklerini imler.
Elçileri linç etmek üzere toplanmış, galeyan halindeki halkın önüne atılırken, varlığını İlahi bir lütufla gaybî olmaktan çıkarıp ölümsüzleştirir.
“Ey Kavmim, kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn, 21)
***
Belki Antakya halkının içerisinde elçilere reva görülen zulmü desteklemeyen birileri vardı. Ama durumun ciddiyetini kavrayamadıkları, birtakım mazeretlerin arkasına saklandıkları ve nihayetinde kendilerini var kılmayı başaramadıkları için onları tanımıyoruz. Akıbetleriyle de zulmedenlerle beraber oluyorlar.
Bir Bilselerdi
Kıssanın sonu beklendiği gibidir. Elçilerin Antakya halkında uyandırdığı nefret Habib-i Neccar’a yönelir. Ayetin gelişinden onun kavmi tarafından katledildiğini öğreniyoruz.
Oysa o, kendisine “Buyur cennete gir!” denildiğinde bile halkını hatırlayarak:
“Ah halkım bir bilseydi!” diyecektir.
“Ah bir bilselerdi, Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara gark ettiğini!..” (Yâsîn, 27).
[Emine Eroğlu] 29.12.2017 [TR724]
“Hızır” gibi, “tam vaktinde” yetişen.
Bir beldenin onurunu kurtarmak için hiçbir şey beklemeden kendini feda eden.
Nefis ve Şeytan’ın el ele vererek yok etmeye çalıştıkları akl-ı selim, kalb-i selîm ve ruha sahip çıkan…
***
Onunla ilk Yâsin Suresi’nde karşılaşıyor, isminin Habib-i Neccar olduğunu farklı kaynaklardan öğreniyoruz. “Neccar” marangoz anlamına gelen bir kelime. “Habib,” sevgili, dost…
Hikâyesi Hz. İsa’nın iki havarisinin bir şehre (muhtemelen Antakya) gelerek halkı iyiliğe ve doğruluğa davet etmesiyle başlıyor. Sonra o iki elçi, bir üçüncüsü ile takviye ediliyor. Tefsir âlimleri bize isimlerinin Yuhanna, Pavlus ve Şemûnü’s-Safâ (Simun Petrus) olduğunu söylüyorlar.
O kutlu elçiler, zulmedenleri adalete, tecavüz edenleri hadde, cehaletin karanlığında boğulanları aydınlığa çağırıyor. Henüz Habib-i Neccar sahnede yok.
Tahmin edeceğiniz gibi bu çağrının mukabelesi kabalık ve zorbalık oluyor.
Kent halkı, kendilerine davet ulaştığı andan itibaren mazuriyetlerini yitiriyor. İradenin hakkını vermek ya da vermemek arasında bir tercihle baş başa bırakılıyorlar. “Dün”e geri dönemeyecekleri, bundan sonra da hayat karşısında aynı insan olarak kalamayacakları için öfkeleniyorlar. Elçilerin kendilerine uğursuzluk getirdiği iddiasında bulunuyor ve eğer söylemlerini sürdürürlerse onları taşa tutmakla tehdit ediyorlar.
Düşüşleri tam da bu noktada başlıyor:
Dediler ki: “Biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık, eğer vazgeçmezseniz sizi taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.”
Elçiler: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi uğursuzluğa uğruyorsunuz? Hayır, siz aşırı giden bir milletsiniz,” diye karşılık verdiler. (Yâsîn, 18, 19)
Kötülükte Sınır Tanımazlık
Şehir halkı böylesine hırçınlaştığına göre, sadece düzenlerini değil çıkarlarını da tehdit altında hissediyor olmalılar. Zira muktedirler, hedefleri şaşma, planları bozulma riski altındaysa vahşileşir.
Kötülükte sınır tanımazlık, bir topluluğun vasfı haline gelmişse toplumsal paranoya had safhaya ulaşır. Dünyevi imkânları ellerinde bulunduranlar bütün duygu, meleke ve kabiliyetleri ile menfaatlerini korumaya odaklanır. Her muhalif ses susturulur, her adalet davetçisi “düzen bozucu” olarak damgalanır. Halkı doğruluğa çağıran hakikat elçileri de uğursuz olmakla suçlanır, azap dokundurmakla (itibarsızlaştırma, işten atma, hapis, gasp, iftira, işkence, ölüm) tehdit edilir.
Taşa tutma, toplumsal bir galeyan hali olduğu için kitle psikolojisine işaret eder. Konumu, makamı ve çevresi elverişli olan her zorba, yığınları “kör kütük” arkasından sürükler. Kendi sesini halk korolarına tasdik ve tekrar ettirir. Onları kışkırtarak mazlumun üzerine salar, zulmüne ortak eder. Arenaları dolduran Roma halkının tek ses ve tek nefes halinde kan ve ölüm istemesi gibi…
Gerçekte, uğursuzluk onlara ancak “kendilerinden” gelmektedir.
Şehrin En Uzak Ucundan Koşarak Gelen Adam
Habib-i Neccar tam bu gerilimin ortasında29 çıkar sahneye. Şehrin en uzak ucundan, ödeyeceği bedelin kendisi olduğunu bile bile, kahramanlığa doğru koşar.
O, Kur’an tipolojilerinden biridir. Kadın ya da erkek, ihtiyaç duyulduğu anda, tam zamanında gelen bir “adanmış”. Elçileri desteklemek, hakka şahitlik etmek, “doğru söylüyorlar” diyebilmek için ölümü göze alan bir hakperest.
Konumunun “şehrin en uzak ucu” olarak belirtilmesi, bir aşkınlıkla maddeten ve manen şehrin (dünyanın) uzağında kalabilmesindendir. Elçiler gibi “bir vazife ile gönderilmiş” değildir. Karye halkındandır, fakat “onlardan” da değildir. İçinde yetiştiği toplumun düşündüğü gibi düşünmeyen, yaşadığı gibi yaşamayan biridir. Kendini ahlaki çözülmelerin dışında tutabilmiş, menfaat çarkının içerisine girmemiştir.
Gelişi koşarak olduğuna göre sırtına yüklenmiş bir minnet yükü, bu kadar cesur bir çıkış yapabildiğine göre de ayağına takılacak bir yanlışı yoktur. İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin dediği gibi, “Lâ” süpürgesiyle yolları temizleyebildiği için “illellah sarayı”na varabilmiştir.
Yolun sonuna gelindiğinin farkındadır. Son sözleri o söyleyecek, nihaî uyarıyı o yapacaktır. Heyecanı ve samimiyeti beyanına yansır. Hakikate aşinalığın baş döndürücü derinliği ile kurar cümlelerini. Uçurumun kıyısında dolaşan birilerini, kendilerini boşluğa bırakmasınlar diye, ikna etmeye çabalıyor gibidir. “Ey kavmim” diye sahiplenerek seslenir muhataplarına. Akla, kalbe, hisse ve vicdana birlikte hitap eder. Hidayette oluşlarına yaptığı vurgu ile elçilerin hakikate adanmışlıklarını, ücret istemeyişlerine dikkat çekerek de beklentisizliklerini imler.
Elçileri linç etmek üzere toplanmış, galeyan halindeki halkın önüne atılırken, varlığını İlahi bir lütufla gaybî olmaktan çıkarıp ölümsüzleştirir.
“Ey Kavmim, kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn, 21)
***
Belki Antakya halkının içerisinde elçilere reva görülen zulmü desteklemeyen birileri vardı. Ama durumun ciddiyetini kavrayamadıkları, birtakım mazeretlerin arkasına saklandıkları ve nihayetinde kendilerini var kılmayı başaramadıkları için onları tanımıyoruz. Akıbetleriyle de zulmedenlerle beraber oluyorlar.
Bir Bilselerdi
Kıssanın sonu beklendiği gibidir. Elçilerin Antakya halkında uyandırdığı nefret Habib-i Neccar’a yönelir. Ayetin gelişinden onun kavmi tarafından katledildiğini öğreniyoruz.
Oysa o, kendisine “Buyur cennete gir!” denildiğinde bile halkını hatırlayarak:
“Ah halkım bir bilseydi!” diyecektir.
“Ah bir bilselerdi, Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara gark ettiğini!..” (Yâsîn, 27).
[Emine Eroğlu] 29.12.2017 [TR724]
Erdoğan ne yapıyor? [Can Yılmaz]
Erdoğan’ın bir süredir yaptığı hamleler, içeride yeni ve sert bir hesaplaşmaya, tehdit olarak gördüğü bir odağı daha ezmeye hazırlandığını gösteriyor. Yaptığı hazırlıklar da Erdoğan’ın bu hamlesinde en önemli aracının, yine yargı olacağını, yargının yedeğinin de AKP seçmeni ve sokak olduğunu gösteriyor.
Bu stratejide ilk hamle Abdülhamit Gül’ün Adalet Bakanı olarak atanmasıydı. Gül, Bozdağ’ın tersine Millî Görüş teşkilatçılığından gelen bir isim, Milli Gençlik Vakfı’nda üniversitelerden sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı yapmış olan Gül’ün, Bozdağ gibi Cemaat ile (geçmişteki) yakın ilişkiler bagajı da yok.
Abdülhamit Gül, Adalet Bakanı olmasından kısa bir süre sonra, Bakanlık teşkilatında MGV örgütlenmesine başladı. Önce Bozdağ döneminin gerçek Adalet Bakanı olan ulusalcı müsteşar Kenan İpek tasfiye edildi, onu yine ulusalcı/milliyetçi çizgideki bürokratların (Enis Yavuz Yıldırım, Vedat Ali Tektaş, Muharrem Ürgüp, Alparslan Azapağası, Servet Gül, Birol Terlemez) tasfiyesi izledi. Bakanlık müsteşarlığına Nurettin Yıldız sempatizanı ve milli görüşçü Selahattin Menteş getirildi.
Örgütlenme tamamlanmış olmalı ki ikinci hamle olarak 696 sayılı KHK çıkarıldı. Bu KHK’nın en önemli amacı Yargıtay ve Danıştay’daki devam eden Siyasal İslamcı, Ulusalcı ve MHP koalisyonuna olan ihtiyaç sona erdirmek: Şöyle ki, Yargıtay’a yüz, Danıştay’a on altı yeni üye atamak (Yargıtay) Hukuk ve Ceza Genel Kurulları (mevcut CGK Başkanı Perinçekçi Hamdi Yaver Aktan) ve (Danıştay) İdari Dava Daireleri Kurullarını yeniden seçmek ve üyeliklerini sürekli hale getirmek suretiyle, Yüksek Yargı’da Saray’ın tam kontrolünü sağlamak.
Ondan sonra ne mi olacak?
Ondan sonra ne olacağının ilk işareti, 28 Şubat davasının 21 Aralık 2017 tarihli duruşmasında ortaya çıktı: Erdoğan’ın zamanında “bu dalgalar milleti boğuyor” diyerek durdurduğu 28 Şubat operasyonları davasında savcı, 60 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etti ve duruşma karar için 8-9-10 Ocak tarihlerine ertelendi. Hakkında müebbet hapis istenen sanıkların bazı meşhurları şöyle: İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan (Balyoz sanığı), Şükrü Sarıışık (Balyoz sanığı), Halil Kemal Gürüz (YÖK Başkanı).
Bu gelişmeden dört gün sonra yukarıda sözünü ettiğim 696 sayılı KHK çıkarılması, Erdoğan’ın eski defterleri kapatmadığını, yüksek yargıyı tam kontrolüne alır almaz 28 Şubat, Balyoz (Beraat kararı savcılık tarafından temyiz edildi, Yargıtay’da bekliyor) ve Ergenekon (duruşması 26 Nisan’da) sanıklarını hatta Aydın Doğan ve şürekâsını, cezaevi yollarının ve dahi turuncu tulumun beklediğini gösteriyor.
Bu kanaatimi Erdoğan’ın bugünkü açıklaması daha da pekiştirdi. Malumunuz olduğu üzere Erdoğan’ın uçağında ona ancak izin verilen ve kendisinin istediği sorular sorulabiliyor ki kendisine Afrika gezisinde 28 Şubat Davası’nda savcının istediği müebbet hapis cezaları sorulmuş. Reis-i Cumhurumuzun cevabı ise hukuk devleti böyle olur dedirtir cinsten: “28 Şubat’ın yanında olan bir kesim var. Bir de karşısında olan bir kesim var. Cumhurbaşkanı olarak bana düşen nedir? Sadece izlemektir, meselenin takibidir ve “gereği neyse bunu yargı yapar” demektir. Ama (iddianameyi yazan) F..’cü savcı demeyelim o sürece, bir veya daha fazla (savcı var.) Olayın sadece savcı boyutu da yok. Şu anda bu sürecin içinde olup beraat edenler (istenenler) var. Beraat edenleri (istenenleri) kimse konuşmuyor. Onları da konuşmak lazım. Beraat etmeyip (beraatı istenmeyip) şu anda yargı süreci devam edecek olan isimler var. İşlerine geleni kabul ediyorlar, işlerine gelmeyeni reddediyorlar. Böyle bir anlayış olmaz… Şu anda da yargı buradaki bu sıkıntıyı yanlışı gördü, bu suretle tekrar bu işi masaya yatırdı. … Burada da böyle bir durum söz konusu. Durum bu hale gelince yeniden dosyalar gündeme geldi. Yargılama süreci tekrar başlamış oldu. Biz diyoruz ki: Yargı burada adil bir şekilde kararını versin işi sonuçlandırsın.”
Erdoğan, ‘Savcılık mütalaasında 28 Şubat döneminin medya kuruluşlarına yapılan atfa ve sivil sorumlularla ilgili bir şey başlar mı?’ sorusuna ise şöyle cevap vermiş: “‘Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!’ Şunu söyleyebilirim: Biz elbette mazlumların, mağdurların yanında oluruz.” (Aydın Doğan anladın sen onu!)
Tüm bunlar, Erdoğan’ın ulusalcılar ve Aydın Doğan’ı da ezip tüm darbeler ile hesaplaşmış parti lideri olarak seçime gitmek istediğini gösteriyor ve Erdoğan’ın acelesi var.
(Sivillere yargı muafiyeti / sokak düzenlemesinin amacı sonraki yazıda)
Bakalım Perinçek’in karşı hamlesi ne olacak?
[Can Yılmaz] 29.12.2017 [TR724]
Bu stratejide ilk hamle Abdülhamit Gül’ün Adalet Bakanı olarak atanmasıydı. Gül, Bozdağ’ın tersine Millî Görüş teşkilatçılığından gelen bir isim, Milli Gençlik Vakfı’nda üniversitelerden sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı yapmış olan Gül’ün, Bozdağ gibi Cemaat ile (geçmişteki) yakın ilişkiler bagajı da yok.
Abdülhamit Gül, Adalet Bakanı olmasından kısa bir süre sonra, Bakanlık teşkilatında MGV örgütlenmesine başladı. Önce Bozdağ döneminin gerçek Adalet Bakanı olan ulusalcı müsteşar Kenan İpek tasfiye edildi, onu yine ulusalcı/milliyetçi çizgideki bürokratların (Enis Yavuz Yıldırım, Vedat Ali Tektaş, Muharrem Ürgüp, Alparslan Azapağası, Servet Gül, Birol Terlemez) tasfiyesi izledi. Bakanlık müsteşarlığına Nurettin Yıldız sempatizanı ve milli görüşçü Selahattin Menteş getirildi.
Örgütlenme tamamlanmış olmalı ki ikinci hamle olarak 696 sayılı KHK çıkarıldı. Bu KHK’nın en önemli amacı Yargıtay ve Danıştay’daki devam eden Siyasal İslamcı, Ulusalcı ve MHP koalisyonuna olan ihtiyaç sona erdirmek: Şöyle ki, Yargıtay’a yüz, Danıştay’a on altı yeni üye atamak (Yargıtay) Hukuk ve Ceza Genel Kurulları (mevcut CGK Başkanı Perinçekçi Hamdi Yaver Aktan) ve (Danıştay) İdari Dava Daireleri Kurullarını yeniden seçmek ve üyeliklerini sürekli hale getirmek suretiyle, Yüksek Yargı’da Saray’ın tam kontrolünü sağlamak.
Ondan sonra ne mi olacak?
Ondan sonra ne olacağının ilk işareti, 28 Şubat davasının 21 Aralık 2017 tarihli duruşmasında ortaya çıktı: Erdoğan’ın zamanında “bu dalgalar milleti boğuyor” diyerek durdurduğu 28 Şubat operasyonları davasında savcı, 60 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etti ve duruşma karar için 8-9-10 Ocak tarihlerine ertelendi. Hakkında müebbet hapis istenen sanıkların bazı meşhurları şöyle: İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Çetin Doğan (Balyoz sanığı), Şükrü Sarıışık (Balyoz sanığı), Halil Kemal Gürüz (YÖK Başkanı).
Bu gelişmeden dört gün sonra yukarıda sözünü ettiğim 696 sayılı KHK çıkarılması, Erdoğan’ın eski defterleri kapatmadığını, yüksek yargıyı tam kontrolüne alır almaz 28 Şubat, Balyoz (Beraat kararı savcılık tarafından temyiz edildi, Yargıtay’da bekliyor) ve Ergenekon (duruşması 26 Nisan’da) sanıklarını hatta Aydın Doğan ve şürekâsını, cezaevi yollarının ve dahi turuncu tulumun beklediğini gösteriyor.
Bu kanaatimi Erdoğan’ın bugünkü açıklaması daha da pekiştirdi. Malumunuz olduğu üzere Erdoğan’ın uçağında ona ancak izin verilen ve kendisinin istediği sorular sorulabiliyor ki kendisine Afrika gezisinde 28 Şubat Davası’nda savcının istediği müebbet hapis cezaları sorulmuş. Reis-i Cumhurumuzun cevabı ise hukuk devleti böyle olur dedirtir cinsten: “28 Şubat’ın yanında olan bir kesim var. Bir de karşısında olan bir kesim var. Cumhurbaşkanı olarak bana düşen nedir? Sadece izlemektir, meselenin takibidir ve “gereği neyse bunu yargı yapar” demektir. Ama (iddianameyi yazan) F..’cü savcı demeyelim o sürece, bir veya daha fazla (savcı var.) Olayın sadece savcı boyutu da yok. Şu anda bu sürecin içinde olup beraat edenler (istenenler) var. Beraat edenleri (istenenleri) kimse konuşmuyor. Onları da konuşmak lazım. Beraat etmeyip (beraatı istenmeyip) şu anda yargı süreci devam edecek olan isimler var. İşlerine geleni kabul ediyorlar, işlerine gelmeyeni reddediyorlar. Böyle bir anlayış olmaz… Şu anda da yargı buradaki bu sıkıntıyı yanlışı gördü, bu suretle tekrar bu işi masaya yatırdı. … Burada da böyle bir durum söz konusu. Durum bu hale gelince yeniden dosyalar gündeme geldi. Yargılama süreci tekrar başlamış oldu. Biz diyoruz ki: Yargı burada adil bir şekilde kararını versin işi sonuçlandırsın.”
Erdoğan, ‘Savcılık mütalaasında 28 Şubat döneminin medya kuruluşlarına yapılan atfa ve sivil sorumlularla ilgili bir şey başlar mı?’ sorusuna ise şöyle cevap vermiş: “‘Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!’ Şunu söyleyebilirim: Biz elbette mazlumların, mağdurların yanında oluruz.” (Aydın Doğan anladın sen onu!)
Tüm bunlar, Erdoğan’ın ulusalcılar ve Aydın Doğan’ı da ezip tüm darbeler ile hesaplaşmış parti lideri olarak seçime gitmek istediğini gösteriyor ve Erdoğan’ın acelesi var.
(Sivillere yargı muafiyeti / sokak düzenlemesinin amacı sonraki yazıda)
Bakalım Perinçek’in karşı hamlesi ne olacak?
[Can Yılmaz] 29.12.2017 [TR724]
Herkes neden Bitcoin konuşuyor? [İskender Derviş]
Son zamanlarda rastladığım hemen herkesin dilinde Bitcoin var. Geçenlerde TR724 yazarı Hakan Zafer, bunun ‘insanın bir anda ve yüksek boyutlarda kazanmaya duyduğu ölçüsüz hevesle’ ilgili olduğunu yazmıştı. El hak, doğru. Neticede bu kadar çok konuşulmasının tek sebebi, çok fazla para kazandırmış olması ve kazandırma ihtimalinin de devam etmesi. Nitekim öyle hızlı büyüyen bir sektöre dönüştü ki bu, binin üzerinde farklı elektronik para birimi ortaya çıktı. E-coin denen bu paraların gelecekte nasıl bir yer edineceği ise herkesin ortak sorusu. Bunun için öncelikle şu soruyu sormak gerekiyor: Nereden icap etti?
BLOCKCHAİN SİSTEMİ BÂKİ
Bitcoin’le başlayan elektronik paranın ortaya çıkış hikâyesi ‘blockchain’ (blok zinciri) denilen bir dijital veri depolama yönteminin keşfedilmesiyle başlıyor. Bitcoin şöyle çalışıyor: Şu anda elinde Bitcoin olan insanlar çeşitli alım satımlar gerçekleştiriyor ve 10 dakikada bir, bütün bu işlemlerin yer aldığı bir ‘blok’ üretiliyor ve zincire ekleniyor. Bu işlemlerin kaydı anlamına gelen ‘blok’, aynı zamanda çok zor bir matematik probleminin cevabı, yani o 10 dakikada yapılmış bütün Bitcoin işlemlerinin özeti. En hızlı şekilde bu özeti çıkarıp sisteme gönderen bilgisayar yazılımcısı Bitcoin’le ödüllendiriliyor. Şöyle düşünün: Bir banka, bünyesindeki evrak işlerini bu şekilde bütün dünyaya dağıtıyor ve işlemi gerçekleştiren kimseleri parayla ödüllendiriyor. (Bu arada ilk blok, elbette ki işlemlerin çözüldüğü bir denklem değil. Sadece basit bir denklem ve Bitcoin’in mucidi tarafından cevaplanıp kendi kendine Bitcoin hediye edilmiş. Bu, sistemin işlemesi için gerekli başlangıç adımı.)
Blockchain zinciri, her blokun bir önceki blokla anlamlı bir ilişkiye sahip olmasını öngörüyor. Bu da, eğer bir blokta değişiklik yapılacaksa, önceki bütün bloklarda da değişiklik yapılması demek. Bir başka ifadeyle, bir blokta sahtecilik yapmak, kazançtan çok zarar getireceği için Blockchain sistemi bir hayli güvenilir bir kayıt tutma yöntemi olarak öne çıktı. Sahtecilik yapmanın neredeyse imkânsız olduğu bu yöntemin, şimdilerde sağlık sektörü gibi güvenilir alanlarda kullanılması tartışılıyor.
SANSÜRDEN VE DENETİMDEN KAÇIŞ
Ancak Blockchain sisteminin dezavantajları da var. Muhtemelen duymuşsunuzdur, şu anda Bitcoin üretimi için bütün dünyada çalışmakta olan madenciler, toplamda İrlanda kadar elektrik tüketiyor. Giderek zorlaşan blok üretme işi, bu ihtiyacın artacağı anlamına da geliyor. Rekabet ve Bitcoin kullanımı arttıkça, blok üretimi için daha güçlü bilgisayarlar gerekiyor ve bu da daha fazla elektrik demek. Öte yandan Bitcoin işlemlerinin 10 dakikada bir gerçekleşebiliyor olması, bu paranın günlük işlemlerde kullanımını imkânsız hâle getiriyor neredeyse. Bu sebeple de şimdilik büyük çaplı para transferleri için kullanılıyor.
Zaten sistemin ortaya çıkış sebeplerinden birisi de, bankaların ve devletlerin gözetimi dışında varlık transferini mümkün kılmaktı. Bir anlamda ‘devlet sansürünü’ aşmak için üretildi Bitcoin’ler. Elden ele dolaşan altın ya da pırlanta gibi düşünebilirsiniz. İlk kez FBI’ın Deep Web denilen internet altı ortamlarda, yasa dışı satışlar için Bitcoin kullanıldığını fark etmesiyle dünya gündemine yansımıştı zaten. Silk Road isimli bir Deep Web ağında, silah ve uyuşturucu satışları yapıldığı keşfedilmişti. Sonrasında Bitcoin gün yüzüne çıktı ve bu sefer de değerinin hızla artıyor oluşu insanları cezbetti. 20 bin dolara yaklaştığı sırada bütün dünyada çeşitli tepkiler verildi. Önceki gün Güney Kore’nin işlemleri yasaklayabileceğini duyurması üzerine değer kaybına uğradı. Şimdilerde 15 bin dolar civarında işlem görüyor.
NEDEN BU KADAR DEĞERLİ?
Bu da, bir diğer dezavantaja işaret ediyor. Şu ana kadar Bitcoin’in neden bu kadar değerli olduğuyla ilgili ‘bilimsel’ bir açıklama yok. Bazıları talep dengesiyle açıklıyor. Şu anda bütün dünyada en çok konuşulan meselelerden birisi ve yatırımcıların dikkatini çekiyor. Bazıları, e-coin dünyasının oluşturduğu ‘değerin’ bu olduğunu savunuyor. Yani blockchain gibi teknolojik yeniliklerin oluşturduğu bir ‘potansiyel’ dünyadaki yatırımcılar tarafından satın alınmış oluyor. Bazılarına göreyse, şu anda Bitcoin’in değeri tamamen manipülatif. Biz ona kıymet verdiğimiz ölçüde değerleniyor. Böylece, Bitcoin bir anlamda parayla ilişkimizi de sorguladığımız bir fikir tartışmasına dönüyor.
Bitcoin’in sınırlı sayıda üretilecek olması, ekonomistlere bir zamanlar para için de geçerli olan altın standardını hatırlattı. Ancak Bitcoin’in düzenli şekilde madenciliğinin yapılması ve son Bitcoin’in ne zaman çıkarılacağının biliniyor olması gibi hususlar, manipülasyonlara açık olma durumunu pek değiştirmiyor. Elbette şu sıralar Bitcoin işlemlerinin artması ve yeni ‘blok’ üretmek için 10 dakikalık sürenin yetmemeye başlaması, Bitcoin evreninde de bölünmeleri beraberinde getirecek ve sistemin sağlıklı şekilde yürüyüp yürümeyeceği tartışmaları olacak.
Bütün bunlar, e-coin’lerin ileride bir gün paranın yerini alıp alamayacağı sorusunun şimdilik cevapsız kalmasına sebep oldu. Karşılaşılacak en önemli problem e-coin’lerin işlevselliği değil, bankacılık sistemlerinin ve ulus devletlerin bu konudaki tavrı olacaktır muhtemelen.
[İskender Derviş] 29.12.2017 [TR724]
BLOCKCHAİN SİSTEMİ BÂKİ
Bitcoin’le başlayan elektronik paranın ortaya çıkış hikâyesi ‘blockchain’ (blok zinciri) denilen bir dijital veri depolama yönteminin keşfedilmesiyle başlıyor. Bitcoin şöyle çalışıyor: Şu anda elinde Bitcoin olan insanlar çeşitli alım satımlar gerçekleştiriyor ve 10 dakikada bir, bütün bu işlemlerin yer aldığı bir ‘blok’ üretiliyor ve zincire ekleniyor. Bu işlemlerin kaydı anlamına gelen ‘blok’, aynı zamanda çok zor bir matematik probleminin cevabı, yani o 10 dakikada yapılmış bütün Bitcoin işlemlerinin özeti. En hızlı şekilde bu özeti çıkarıp sisteme gönderen bilgisayar yazılımcısı Bitcoin’le ödüllendiriliyor. Şöyle düşünün: Bir banka, bünyesindeki evrak işlerini bu şekilde bütün dünyaya dağıtıyor ve işlemi gerçekleştiren kimseleri parayla ödüllendiriyor. (Bu arada ilk blok, elbette ki işlemlerin çözüldüğü bir denklem değil. Sadece basit bir denklem ve Bitcoin’in mucidi tarafından cevaplanıp kendi kendine Bitcoin hediye edilmiş. Bu, sistemin işlemesi için gerekli başlangıç adımı.)
Blockchain zinciri, her blokun bir önceki blokla anlamlı bir ilişkiye sahip olmasını öngörüyor. Bu da, eğer bir blokta değişiklik yapılacaksa, önceki bütün bloklarda da değişiklik yapılması demek. Bir başka ifadeyle, bir blokta sahtecilik yapmak, kazançtan çok zarar getireceği için Blockchain sistemi bir hayli güvenilir bir kayıt tutma yöntemi olarak öne çıktı. Sahtecilik yapmanın neredeyse imkânsız olduğu bu yöntemin, şimdilerde sağlık sektörü gibi güvenilir alanlarda kullanılması tartışılıyor.
SANSÜRDEN VE DENETİMDEN KAÇIŞ
Ancak Blockchain sisteminin dezavantajları da var. Muhtemelen duymuşsunuzdur, şu anda Bitcoin üretimi için bütün dünyada çalışmakta olan madenciler, toplamda İrlanda kadar elektrik tüketiyor. Giderek zorlaşan blok üretme işi, bu ihtiyacın artacağı anlamına da geliyor. Rekabet ve Bitcoin kullanımı arttıkça, blok üretimi için daha güçlü bilgisayarlar gerekiyor ve bu da daha fazla elektrik demek. Öte yandan Bitcoin işlemlerinin 10 dakikada bir gerçekleşebiliyor olması, bu paranın günlük işlemlerde kullanımını imkânsız hâle getiriyor neredeyse. Bu sebeple de şimdilik büyük çaplı para transferleri için kullanılıyor.
Zaten sistemin ortaya çıkış sebeplerinden birisi de, bankaların ve devletlerin gözetimi dışında varlık transferini mümkün kılmaktı. Bir anlamda ‘devlet sansürünü’ aşmak için üretildi Bitcoin’ler. Elden ele dolaşan altın ya da pırlanta gibi düşünebilirsiniz. İlk kez FBI’ın Deep Web denilen internet altı ortamlarda, yasa dışı satışlar için Bitcoin kullanıldığını fark etmesiyle dünya gündemine yansımıştı zaten. Silk Road isimli bir Deep Web ağında, silah ve uyuşturucu satışları yapıldığı keşfedilmişti. Sonrasında Bitcoin gün yüzüne çıktı ve bu sefer de değerinin hızla artıyor oluşu insanları cezbetti. 20 bin dolara yaklaştığı sırada bütün dünyada çeşitli tepkiler verildi. Önceki gün Güney Kore’nin işlemleri yasaklayabileceğini duyurması üzerine değer kaybına uğradı. Şimdilerde 15 bin dolar civarında işlem görüyor.
NEDEN BU KADAR DEĞERLİ?
Bu da, bir diğer dezavantaja işaret ediyor. Şu ana kadar Bitcoin’in neden bu kadar değerli olduğuyla ilgili ‘bilimsel’ bir açıklama yok. Bazıları talep dengesiyle açıklıyor. Şu anda bütün dünyada en çok konuşulan meselelerden birisi ve yatırımcıların dikkatini çekiyor. Bazıları, e-coin dünyasının oluşturduğu ‘değerin’ bu olduğunu savunuyor. Yani blockchain gibi teknolojik yeniliklerin oluşturduğu bir ‘potansiyel’ dünyadaki yatırımcılar tarafından satın alınmış oluyor. Bazılarına göreyse, şu anda Bitcoin’in değeri tamamen manipülatif. Biz ona kıymet verdiğimiz ölçüde değerleniyor. Böylece, Bitcoin bir anlamda parayla ilişkimizi de sorguladığımız bir fikir tartışmasına dönüyor.
Bitcoin’in sınırlı sayıda üretilecek olması, ekonomistlere bir zamanlar para için de geçerli olan altın standardını hatırlattı. Ancak Bitcoin’in düzenli şekilde madenciliğinin yapılması ve son Bitcoin’in ne zaman çıkarılacağının biliniyor olması gibi hususlar, manipülasyonlara açık olma durumunu pek değiştirmiyor. Elbette şu sıralar Bitcoin işlemlerinin artması ve yeni ‘blok’ üretmek için 10 dakikalık sürenin yetmemeye başlaması, Bitcoin evreninde de bölünmeleri beraberinde getirecek ve sistemin sağlıklı şekilde yürüyüp yürümeyeceği tartışmaları olacak.
Bütün bunlar, e-coin’lerin ileride bir gün paranın yerini alıp alamayacağı sorusunun şimdilik cevapsız kalmasına sebep oldu. Karşılaşılacak en önemli problem e-coin’lerin işlevselliği değil, bankacılık sistemlerinin ve ulus devletlerin bu konudaki tavrı olacaktır muhtemelen.
[İskender Derviş] 29.12.2017 [TR724]
Fenerbahçe istikrarsızlıkta istikrar aradı! [İlk Devrenin Ardından-2] [Hasan Cücük]
Fenerbahçe sezona soru işaretleriyle başladı. Önce UEFA Avrupa Ligi yolunda Makedonya’nın Vardar takımına iki maçta da yenilerek Avrupa’ya veda etti. Sonra ligde beklenen sonuçlar gelmedi. Ne tribünler ne de yönetim oynanan futboldan memnundu. Aykut Kocaman adım adım istifaya yaklaşırken, 11. haftadan sonra yükseliş başladı. Sezonu üçüncü sırada bitirerek, devreye moralli giren takımlardan oldu.
KALECİ ELDİVENLERİ GİDİP GELDİ
Aradan geçen 17 haftaya rağmen Fenerbahçe’nin ilk 11’ini bir çırpıda sayacak kişi sayısı oldukça azdır. Ne kalede, ne defansta ne de orta sahada istikrar vardı. Tabi ki forvet hattında da. Sezona kalede Volkan Demirel ile başlayan Aykut Kocaman yediği hatalı gollerden sonra eldivenleri Carlos Kameni’ye teslim etti. Kamerunlu file bekçisi de güven vermeyince, yeniden Volkan Demirel kalenin sahibi oldu. Fenerbahçe’de kalede ister Volkan isterse Kameni olsun değişmeyen şey, takımın gol yemesi oldu. Ligde kalesini ilk kez 9. haftada oynanan Galatasaray maçında gole kapatabildi.
VALBUENA’NIN İSTİKRARINA NAZAR DEĞDİ
Defans hattında da kimin oynadığı belli değildi. Yeri garanti tek isim Martin Skrtel oldu. Skrtel’in partneri ilk haftalarda Roman Neustadter’di. Ancak Rus oyuncu, yaptığı hatalarından dolayı formayı Portekizli Luis Neto’ya kaptırdı. Neto da derde derman olmayınca formanın sahibi yeniden Neustadter oldu. Sağ bekte forma Isla – Şener arasında, sol bekte İsmail Köybaşı – Hasan Ali arasında gidip geldi. Orta sahada en istikrarlı isimler Nabil Dirar ve Josef de Souza’ydı. Aykut Kocaman’ın en güvendiği isimlerden olan Mathieu Valbuena devrenin sonlarına doğru yaşadığı sakatlıktan sonra formasını kaptırdı.
GİULİANO SKORER AMA…
Fenerbahçe taraftarının sevgilisi Mehmet Topal, en kötü sezonlarından birini yaşarken, kadro dışı kalmanın şokunu yaşadı. Ancak Topal kısa sürede affedilip takıma döndü. Sezona iyi başlayan nadir isimlerden Ozan Tufan ise ilerleyen haftalarda kayıplara karışıp, formaya hasret kaldı. Keza Fenerbahçe taraftarının ümit bağladığı bir başka isim Alper Potuk da kayıpları oynadı. Son haftalarda forma bulan sürpriz isim ise Aatif Chahechouhe oldu. Giuliano takımın en skorer ismi oldu ama oynadığı futbol tatmin etmedi.
MİLYONLUK FORVETLER SAKAT
Forvet hattında yine belirsizlik vardı. Kadroda Robin van Persie, Fernandao, Vincent Janssen ve Roberto Soldado gibi golcülerin varlığına rağmen, gol üretmekte kısırlık yaşandı. Robin van Persie müzmin sakatlığına bu sezon da devam etti. Sahada sadece 200 dakika kalabilen Hollandalı forvet, gol atmaya muvaffak olamadı. Van Persie’ye sakatlıkta Fernandao da eşlik etti. Forvet hattında en çok forma giyen oyuncu Janssen olurken, Soldado yedek soyundu. Her iki oyuncu da 3’er gol attı.
Robin van Persie ile birlikte Mehmet Ekici de sakatlıklarla uğraştı. Geçen sezonu Trabzonspor’da oynamadan geçiren Mehmet Ekici, sarı-lacivertli takıma hiç katkı yapmadı. Ekici toplam 246 dakika sahadaydı.
BÜTÜN BUNLARA RAĞMEN
Bütün bu kadro istikrarsızlığını dikkate aldığımızda Fenerbahçe’nin topladığı 33 puan başarıdır. Aykut Kocaman yönetiminde Süper Lig’in ilk haftalarında inişli çıkışlı bir performans sergileyen sarı-lacivertliler, 11. haftada 4 galibiyet, 5 beraberlik ve 2 yenilgiyle liderin 9 puan gerisine düştü. İlk 11 haftayı 17 puanla 7. sırada geçen Fenerbahçe, son 6 haftada aldığı sonuçlarla kötü gidişatı durdurdu. Ligin son 6 haftasında 5 galibiyet ve 1 beraberlikle 16 puan toplayarak zirveye yaklaşan Fenerbahçe, sezonun ilk yarısını 33 puanla 3. sırada bitirdi.
EN UZUN YENİLMEZLİK SERİSİ
Fenerbahçe, bu sezon Süper Lig’in en uzun yenilmezlik serisine sahip takımı durumunda bulunuyor. Ligde oynadığı son 10 maçta 6 galibiyet, 4 beraberlik alan sarı-lacivertliler, bu sezon 10 maçlık seri yakalayan tek takım oldu. Fenerbahçe ayrıca, 2 mağlubiyetle ilk yarının en az yenilen takımı olarak dikkati çekti. Fenerbahçe, sezonun ilk yarısında son dakikalarda yediği gollerle 5 puan yitirdi. Ligin 4. haftasındaki Başakşehir maçının son bölümüne 2-2’lik beraberlikle giren sarı-lacivertliler, 90+3. dakikadaki gole engel olamadı ve sahadan 3-2 yenik ayrılarak 1 puandan oldu. Fenerbahçe, 10. haftada 3-3 sona eren Kayserispor müsabakası ile 11. haftada 1-1 tamamlanan Osmanlıspor karşılaşmalarının son dakikalarında yediği gollerle toplam 4 puan bıraktı.
[Hasan Cücük] 29.12.2017 [TR724]
KALECİ ELDİVENLERİ GİDİP GELDİ
Aradan geçen 17 haftaya rağmen Fenerbahçe’nin ilk 11’ini bir çırpıda sayacak kişi sayısı oldukça azdır. Ne kalede, ne defansta ne de orta sahada istikrar vardı. Tabi ki forvet hattında da. Sezona kalede Volkan Demirel ile başlayan Aykut Kocaman yediği hatalı gollerden sonra eldivenleri Carlos Kameni’ye teslim etti. Kamerunlu file bekçisi de güven vermeyince, yeniden Volkan Demirel kalenin sahibi oldu. Fenerbahçe’de kalede ister Volkan isterse Kameni olsun değişmeyen şey, takımın gol yemesi oldu. Ligde kalesini ilk kez 9. haftada oynanan Galatasaray maçında gole kapatabildi.
VALBUENA’NIN İSTİKRARINA NAZAR DEĞDİ
Defans hattında da kimin oynadığı belli değildi. Yeri garanti tek isim Martin Skrtel oldu. Skrtel’in partneri ilk haftalarda Roman Neustadter’di. Ancak Rus oyuncu, yaptığı hatalarından dolayı formayı Portekizli Luis Neto’ya kaptırdı. Neto da derde derman olmayınca formanın sahibi yeniden Neustadter oldu. Sağ bekte forma Isla – Şener arasında, sol bekte İsmail Köybaşı – Hasan Ali arasında gidip geldi. Orta sahada en istikrarlı isimler Nabil Dirar ve Josef de Souza’ydı. Aykut Kocaman’ın en güvendiği isimlerden olan Mathieu Valbuena devrenin sonlarına doğru yaşadığı sakatlıktan sonra formasını kaptırdı.
GİULİANO SKORER AMA…
Fenerbahçe taraftarının sevgilisi Mehmet Topal, en kötü sezonlarından birini yaşarken, kadro dışı kalmanın şokunu yaşadı. Ancak Topal kısa sürede affedilip takıma döndü. Sezona iyi başlayan nadir isimlerden Ozan Tufan ise ilerleyen haftalarda kayıplara karışıp, formaya hasret kaldı. Keza Fenerbahçe taraftarının ümit bağladığı bir başka isim Alper Potuk da kayıpları oynadı. Son haftalarda forma bulan sürpriz isim ise Aatif Chahechouhe oldu. Giuliano takımın en skorer ismi oldu ama oynadığı futbol tatmin etmedi.
MİLYONLUK FORVETLER SAKAT
Forvet hattında yine belirsizlik vardı. Kadroda Robin van Persie, Fernandao, Vincent Janssen ve Roberto Soldado gibi golcülerin varlığına rağmen, gol üretmekte kısırlık yaşandı. Robin van Persie müzmin sakatlığına bu sezon da devam etti. Sahada sadece 200 dakika kalabilen Hollandalı forvet, gol atmaya muvaffak olamadı. Van Persie’ye sakatlıkta Fernandao da eşlik etti. Forvet hattında en çok forma giyen oyuncu Janssen olurken, Soldado yedek soyundu. Her iki oyuncu da 3’er gol attı.
Robin van Persie ile birlikte Mehmet Ekici de sakatlıklarla uğraştı. Geçen sezonu Trabzonspor’da oynamadan geçiren Mehmet Ekici, sarı-lacivertli takıma hiç katkı yapmadı. Ekici toplam 246 dakika sahadaydı.
BÜTÜN BUNLARA RAĞMEN
Bütün bu kadro istikrarsızlığını dikkate aldığımızda Fenerbahçe’nin topladığı 33 puan başarıdır. Aykut Kocaman yönetiminde Süper Lig’in ilk haftalarında inişli çıkışlı bir performans sergileyen sarı-lacivertliler, 11. haftada 4 galibiyet, 5 beraberlik ve 2 yenilgiyle liderin 9 puan gerisine düştü. İlk 11 haftayı 17 puanla 7. sırada geçen Fenerbahçe, son 6 haftada aldığı sonuçlarla kötü gidişatı durdurdu. Ligin son 6 haftasında 5 galibiyet ve 1 beraberlikle 16 puan toplayarak zirveye yaklaşan Fenerbahçe, sezonun ilk yarısını 33 puanla 3. sırada bitirdi.
EN UZUN YENİLMEZLİK SERİSİ
Fenerbahçe, bu sezon Süper Lig’in en uzun yenilmezlik serisine sahip takımı durumunda bulunuyor. Ligde oynadığı son 10 maçta 6 galibiyet, 4 beraberlik alan sarı-lacivertliler, bu sezon 10 maçlık seri yakalayan tek takım oldu. Fenerbahçe ayrıca, 2 mağlubiyetle ilk yarının en az yenilen takımı olarak dikkati çekti. Fenerbahçe, sezonun ilk yarısında son dakikalarda yediği gollerle 5 puan yitirdi. Ligin 4. haftasındaki Başakşehir maçının son bölümüne 2-2’lik beraberlikle giren sarı-lacivertliler, 90+3. dakikadaki gole engel olamadı ve sahadan 3-2 yenik ayrılarak 1 puandan oldu. Fenerbahçe, 10. haftada 3-3 sona eren Kayserispor müsabakası ile 11. haftada 1-1 tamamlanan Osmanlıspor karşılaşmalarının son dakikalarında yediği gollerle toplam 4 puan bıraktı.
[Hasan Cücük] 29.12.2017 [TR724]
Durduk yere maviye boyanmamışlar! [TR724]
Anadolu’nun birçok yerinde, özellikle tatil yörelerinde maviye boyanmış kapı ve pencereler insana rahatlık ve huzur hissi verir. Ecdat turistlerin gözü gönlü açılsın diye mi kapıları-pencereleri maviye boyamış? Aslında bunun tek bir cevabı yok.
Akdeniz, Ege, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu’da özellikle kırsaldaki yerleşim alanlarında maviye boyanmış kapı ve pencerelerin çok yaygın bir şekilde kullanıldığı görülüyor. Büyük şehirlerde neredeyse yok olmak üzere olan ahşap kapı ve pencereler Anadolu’da hâlâ kendini korumaya devam ediyor, bu sayede mavinin birçok tonunu kapı ve pencerelerde görmek mümkün olabiliyor. Anadolu’da kapı ve pencerelerin maviye boyanması konusunda halk arasında iki rivayet var. Yaygın olan rivayete göre mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerin nedeni akrepler. Bu iddiaya göre Anadolu’da çok yaygın olan akreplerden korunmak için kapı ve pencereler mavi renge boyanıyor. Akreplerin mavi rengi kırmızı olarak görüp düşman olarak algıladıklarına ve bu nedenle mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerden evlerin içlerine giremediklerine inanılıyor.
Bilimsel olarak kabul edilmiş olmasa da bu iddiayı güçlendiren bazı bilgiler var. Mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerin yoğun olarak kullanıldığı bölgeler ile Türkiye’de akreplerin yaşam alanları büyük ölçüde örtüşüyor. Güneydoğu Anadolu, Akdeniz, Ege, İç Anadolu akreplerin en çok görüldüğü bölgeler, yine aynı bölgeler maviye boyalı kapı ve pencerelerin en sık olduğu yerler. Güneydoğu Anadolu’da ve İç Anadolu Bölgesi’nde masaların bacaklarının maviye boyandığı görülüyor. Yine Anadolu’nun birçok yerinde köy düğünlerinde kullanılan demir aksamlı masa ve sandalyeler de mavi renge boyanıyor. Kırsalda kullanılan masaların bacaklarının veya tamamının maviye boyanarak akreplerin insanların ayaklarının olduğu yerlere gelmesinin engellendiği düşünülüyor. Bu iddiayı güçlendiren ikinci bir veri de dünya genelinde akreplerin yoğun olduğu yerlerde şehir mimarisinde mavi rengin daha fazla kullanılması. Kuzey Afrika (özellikle Fas, Tunus), İtalya, Çin hem akrep popülasyonunun yoğun olduğu hem de özellikle kırsallarında mavi rengin kapı ve pencerelerde çok yoğun kullanıldığı ülkeler.
İkinci rivayete göre ise mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerin nedeni ülkemizde ve diğer Müslüman ülkelerde (Tunus, Fas gibi) mavi rengin nazardan koruduğuna inanılması. Mavi kapı ve pencereler sayesinde kem gözlerin nazarının, o eve veya o evde yaşayanlara değmeyeceğine inanılıyor. Çin ve Hindistan’da ise mavi kapı ve pencerelerin kötü ruhlardan koruduğuna inanılıyor. Aslında bu inanışa göre mavi kapı ve pencereler bir çeşit nazar boncuğu gibi kullanılıyor. Sebeb-i hikmeti tam olarak nedir bilinmez ama mavi kapı ve pencerelerin insanları rahatlatan, göze hoş gelen estetik bir düzenin oluşmasına katkı sağladığı kesin gibi görünüyor.
[TR724] 29.12.2017
Akdeniz, Ege, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu’da özellikle kırsaldaki yerleşim alanlarında maviye boyanmış kapı ve pencerelerin çok yaygın bir şekilde kullanıldığı görülüyor. Büyük şehirlerde neredeyse yok olmak üzere olan ahşap kapı ve pencereler Anadolu’da hâlâ kendini korumaya devam ediyor, bu sayede mavinin birçok tonunu kapı ve pencerelerde görmek mümkün olabiliyor. Anadolu’da kapı ve pencerelerin maviye boyanması konusunda halk arasında iki rivayet var. Yaygın olan rivayete göre mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerin nedeni akrepler. Bu iddiaya göre Anadolu’da çok yaygın olan akreplerden korunmak için kapı ve pencereler mavi renge boyanıyor. Akreplerin mavi rengi kırmızı olarak görüp düşman olarak algıladıklarına ve bu nedenle mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerden evlerin içlerine giremediklerine inanılıyor.
Bilimsel olarak kabul edilmiş olmasa da bu iddiayı güçlendiren bazı bilgiler var. Mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerin yoğun olarak kullanıldığı bölgeler ile Türkiye’de akreplerin yaşam alanları büyük ölçüde örtüşüyor. Güneydoğu Anadolu, Akdeniz, Ege, İç Anadolu akreplerin en çok görüldüğü bölgeler, yine aynı bölgeler maviye boyalı kapı ve pencerelerin en sık olduğu yerler. Güneydoğu Anadolu’da ve İç Anadolu Bölgesi’nde masaların bacaklarının maviye boyandığı görülüyor. Yine Anadolu’nun birçok yerinde köy düğünlerinde kullanılan demir aksamlı masa ve sandalyeler de mavi renge boyanıyor. Kırsalda kullanılan masaların bacaklarının veya tamamının maviye boyanarak akreplerin insanların ayaklarının olduğu yerlere gelmesinin engellendiği düşünülüyor. Bu iddiayı güçlendiren ikinci bir veri de dünya genelinde akreplerin yoğun olduğu yerlerde şehir mimarisinde mavi rengin daha fazla kullanılması. Kuzey Afrika (özellikle Fas, Tunus), İtalya, Çin hem akrep popülasyonunun yoğun olduğu hem de özellikle kırsallarında mavi rengin kapı ve pencerelerde çok yoğun kullanıldığı ülkeler.
İkinci rivayete göre ise mavi renge boyanmış kapı ve pencerelerin nedeni ülkemizde ve diğer Müslüman ülkelerde (Tunus, Fas gibi) mavi rengin nazardan koruduğuna inanılması. Mavi kapı ve pencereler sayesinde kem gözlerin nazarının, o eve veya o evde yaşayanlara değmeyeceğine inanılıyor. Çin ve Hindistan’da ise mavi kapı ve pencerelerin kötü ruhlardan koruduğuna inanılıyor. Aslında bu inanışa göre mavi kapı ve pencereler bir çeşit nazar boncuğu gibi kullanılıyor. Sebeb-i hikmeti tam olarak nedir bilinmez ama mavi kapı ve pencerelerin insanları rahatlatan, göze hoş gelen estetik bir düzenin oluşmasına katkı sağladığı kesin gibi görünüyor.
[TR724] 29.12.2017
Kaydol:
Yorumlar (Atom)