Hakkımı Helâl Etmiyorum! [Süleyman Sargın]

Yaklaşık dört senedir hizmete, müesseselerine ve hizmet erlerine karşı fütursuz, pervasız ve hoyratça bir saldırı var. Saldıranlar sözümona dindar (!) ama sanki ahiret yokmuş gibi rahatlar. Allah kendilerine hiç hesap sormayacakmış gibi yalancı bir güven içindeler.

Oysa ki bu hizmetin bütün müesseseleri hizmet erlerinin helal kazançlarından yaptıkları himmetlerle vücuda geldi. Son dönemde hizmete işkembeden bağlanmış üç beş menfaatçi mübtezel dışında verdiği Himmet'ten pişmanlık duyan birini de görmedim.

Şimdi İslamcı, hırsız ve ahlaksız bir despotizma helalden vücuda gelmiş bu müesseseleri gasp edip yandaşlarına peşkeş çekiyor. Ensarın adını kullanan ahlaksız tecavüzcüler, tamamı haram parayla oluşturulmuş Götürgev namlı haramzadeler bu gaspın en büyük ortakları. Bir de kendilerine cemaat ya da tarikat diyen zavallılar var. Başlarında da kerameti kendinden menkul şeyhleri (!). Bunlar da hiç utanmadan, sıkılmadan, "ahirette karşımıza çıkarsa Ne yaparız" endişesi taşımadan çöküyorlar bu müesseselere! Paylaşıyorlar kendi aralarında hırsızın verdiklerini. Memnun ve mutlular haramın üstünde oturmaktan... Korkuları yok Allah'tan ve endişe etmiyorlar âkıbetlerinden...

Ey kendini tarikat ya da cemaat zanneden bir kısım şebekeler ve onların başındaki satılmış, menfaatçi çapsızlar! Eğer zerre miktar imanınız varsa bilin ki bu yaptığınız haramdır, hırsızlıktır, gasptır! Buna onay veren, hiçbir rahatsızlık duymadan bu tertemiz müesseselere çöken, Vallahi de, Billahi de, Tallahi de değil şeyh, Mü'min bile olamaz! Bunun bedeli hem dünyada hem ahirette burnunuzdan fitil fitil gelir. Bu müesselerde kuruş himmeti olan, emeği, alınteri bulunan milyonlarca insandan teker teker helallik almadıkça sizler Cennetin kokusunu dahi duyamazsınız! Siz haramın üstüne kurduğunuz tarikat ve vakıf faaliyetlerinden hayırlı bir netice mi bekliyorsunuz? Yanılıyorsunuz ve yanıldığınızı dünyada da ahirette de acı acı göreceksiniz!

Çocukluğundan beri bu müesseselerde yetişmiş, üzerinde bu yurtların, dersanelerin, evlerin emeği olan milyonlarca hizmet insanından biri olarak diyorum ki,

Ey bu müesseseleri gasp eden hırsız ve çetesi, Ey bu gasptan nemalanan ve kendini güya Nur Talebesi zanneden veya tarikat tiyatrosu oynayan şebekeler ve Ey bütün bunları alkışlayan zavallı yığınlar! BEN KENDİ HESABIMA SİZE DÜNYA AHİRET HAKKIMI HELAL ETMİYORUM! YAPTIĞINIZ HER GASPIN, İŞLEDİĞİNİZ HER CİNAYETİN VE ORTAK OLDUĞUNUZ HER ZULMÜN HESABINI AHİRETTE TEKER TEKER VERECEKSİNİZ! VE SİZİ O ÇETİN GÜNÜN DEHŞETİNDEN HİÇBİR KİMSE VE HİÇBİR ŞEY KURTARAMAYACAK!!!

Süleyman SARGIN, 14.11.2016 @suleyman_sargn

Cumhuriyet de tuzağa düştü [Sefer Can]

Normal söylediğimizde ciddiye almıyorlar, bir de Tayyip Erdoğan gibi seslenmeyi deneyelim: Eyy Cumhuriyet! Tehlikenin farkında değil misiniz? Erdoğan’ın derdinin FETÖ olduğuna gerçekten inanıyor musunuz yoksa? Sizin Cemaatçi olmadığınızı en iyi o biliyor ve siz de bunun farkındasınız! O halde niye ısrarla aynı tuzağa düşüyorsunuz?

Cumhuriyet gazetesinin pazar günkü manşeti tam şaşkın ördek misali: “FETÖ sanığı savcıyı, FETÖ sanığı HSYK üyeleri korumuş” Cumhuriyet’e dava açan savcının ihracını HSYK’daki iki üyenin engellediğini iddia ediyormuş gibi yapmışlar. O üyeler 15 Temmuz sonrasında tutuklanmış.

Aslında haber içerde manşeti yalanlıyor. 6 üyeli kurulda iki oyla kurtarma olamayacağını bilecek kadar zekiler nihayetinde. Yine de barajı yanlış yere kurup durmadan frikik golü yiyen beceriksiz kaleci olmaya devam ediyorlar. ‘FETÖcü olmadıklarını’ ispat ederek Erdoğan’ın hışmından kurtulacaklarını sanıyorlar. Bu kadar hadiseden sonra nasıl aynı yanılgıyı tekrar ediyorlar anlaması zor.

SİZİ DE AYNI HAKİMLER TUTUKLUYOR

Cumhuriyet’in en temel çelişkisi; aynı yargı yapısı kendilerini tutuklayınca yanlış, başkasını tutuklayınca doğru olduğunu iddia etmesi. 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan o üyeler için verilen karar doğru ise Cumhuriyet yöneticileri hakkında verilen neden yanlış olsun? Sizinkiler bence de yanlış, peki siz diğerinin doğru olduğuna nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?

İki grup hakkında suçlamalar aynı; hatta ikincilere bir de PKK sosu eklediler. Cumhuriyet için ‘yöneticileri FETÖ’den tutuklu gazete’ nitelemesi doğru ise buyrun o yargıçlara bel altı vurmaya devam edin. Erdoğan despotizminin böylesine her yeri kaplamasının sebebi “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrı. Yangın komşunun evinde olduğu müddetçe sorun yok, ateş bize sıçrayınca başlıyoruz komşuyu suçlamaya. Kundakçının kabahatini de ona yüklüyoruz.

ERDOĞAN’IN AVUKATINI GÖRMEMİŞLER

Cumhuriyet’in haberine olay şöyle gerçekleşmiş: “HSYK üyeleri Mustafa Kemal Özçelik ve Mahmut Şen tüm savcı ve hakimlerin görevde kalmaları yönünde oy kullandı. HSYK üyeleri Ramazan Kaya ve Muharrem Özkaya da savcı İnam’ın da aralarında olduğu 5 savcı ve hâkimin görevde kalmalarını istedi. Başkan Mehmet Yılmaz, üyeler Taci Bayhan ve Hayriye Şirin Ünsel ise 54 ismin de görevden uzaklaştırılmasını istedi. Murat İnam, böylece 1 oy farkla savcılığa devam edebildi.”

Şen ve Özçelik hakimlik teminatı zarar görür gerekçesiyle bütün ihraçlara karşı çıkmış. Aynı dosyada 200’den fazla imzası olan yargıçlar göreve devam ederken, vekaleten bir imza atan ihraç edildi. Sizce de bir sorun yok mu? Gazetenin, 54 kişi içinden seçici davranıp sadece 5 kişinin ihracına karşı çıkan isimler yerine, bütün ihraçlara ‘hayır’ diyeni suçlaması tuhaf değil mi?

Sıkı durun 5 ‘şanslı’ kişiyle birlikte savcı Murat İnam’ı kurtaran isimlerden biri Erdoğan’ın avukatı Ali Özkaya’ nın kardeşi Muharrem Özkaya. Hem de seçimle değil doğrudan Cumhurbaşkanı atamasıyla gelenlerden. Gazeteci olmaya gerek yok ortalama zeka ‘Erdoğan’ın atadığı üye kurtardı’ manşeti atardı.

BOĞAZİÇİ’NDEKİ SEÇİM YA YARGIDAKİ?

Konunun diğer boyutu da şu: HSYK’dan ihraç edilip tutuklanan üyeler, meslektaşlarının oylarıyla seçilenler. Boğaziçi Üniversitesinde yüzde 86 oy alan yerine seçime bile girmemiş bir AKP’liyi atamak yanlış, hepimiz eleştiriyoruz. Peki Yargıtay üyelerinin oyu ile seçilen Özçelik ve binlerce ilk derece yargıcının iradesini temsil eden Şen’in alaşağı edilip üstüne tutuklanması çok mu demokratik? Ah yıkılası çifte standartlarımız!

OHAL mahkemelerinin verdiği hukuksuz bir kararı, doğal mahkemelerin kesin hükmü gibi sunan Cumhuriyet, panik halinde hata üstüne hata yapıyor. Erdoğan’ın söylemini kullanarak onun değirmenine su taşımakla kalmıyor, kendi haklı demokratik mücadelesini de gölgeliyor. ‘Suyumu bulandırdınız’ diye bahane üreten kurda karşı, suyun bulanmadığını anlatma naifliği içindeler. Ama pek şirin bir naiflik olduğu söylenemez.

Sefer Can, 14.11.2016 /TR724

Boğaziçi’ne kayyım! [Barbaros J. Kartal]

‘Allah’ın lütfu’ darbeyle birlikte, ‘normal zamanlarda yapamadığını yapabilen’ süper-Cumhurbaşkanı Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesi’nde rektörlük seçimlerine bile girmeyen birini, Prof. Mehmed Özkan’ı kayyım, pardon rektör olarak atadı. Prof. Özkan, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, AKP Eskişehir Milletvekili Emine Nur Günay’ın da kardeşi.

Seçimde yüzde 86 destek bulan son rektör Gülay Barbarosoğlu ise ‘akademik hayatını noktaladığını’ duyurdu. Şimdi Boğaziçi öğrencilerinin baskısı ve akademisyenlerin tepkileri karşısında yeni rektör Mehmed Özkan’ın ne yapacağı merak konusu. Ya onurlu bir duruş gösterip istifa edecek, ya Boğaziçi arazilerini devlete peşkeş çekecek, ya da Boğaziçi’nde ‘baskı rejimi kuran’ rektör olacak…

mehmed-ozkan

TOKİ’DEN BOĞAZ MANZARALI YENİ KONUTLAR GELİYOR!

Yukarıdaki tweetler Prof. Dr. Mehmed Özkan tarafından atılmış. Özkan, seçim heyecanından bahsediyor, ‘Boğaziçi rektörünü seçiyor’ diyor. Hatta ikinci tweet’te halen rektör olan Gülay Hoca sırada beklerken görülüyor. Şaka gibi gelebilir. Bu tweetleri atan ve seçimlerde aday bile olmayan Özkan, Erdoğan tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak tayin edildi. Bırakın en çok oy alan 2. ya da 3. kişi olmasını seçimlere girmemiş birisinden bahsediyoruz.

KHK ile rektörlük seçimleri iptal edildikten sonra Cumhurbaşkanı dilediğini rektör olarak atayabiliyor. Erdoğan da AKP Eskişehir milletvekili Emine Nur Günay’ın kardeşini rektör olarak uygun görmüş. Emine Nur Günay’ın sık sık kardeşinin elinden tutup Ankara’da kapı kapı gezdirdiğini yine sosyal medya hesaplarında görmek mümkün.

Daha önceki rektörlük seçimlerinde, Boğaziçi teamüllerine göre, 2. ve 3. en çok oyu alan rektör adayları centilmenlik gereği adaylıktan çekilir ve cumhurbaşkanın önüne en çok oyu alan aday tek isim olarak giderdi. Böylece bir sürpriz yaşanarak demokrasinin katledilmesinin önüne geçilirdi. Böyle bir geleneği olan üniversiteye seçimlere bile girmemiş bir adayı atayarak Erdoğan ‘kanırta kanırta iş yapma’ özelliğini bir kez daha göstermiş oldu. Diğer bir iddia da diğer adayların rektörlüğü kabul etmeyeceği bilgisi. AKP’nin iş tuttuğu memurların herkesin midesinin kaldırmayacağı şeylere talip olması rastlantı olmasa gerek.

Rektör tayininden sonra seçimlerde en çok oyu alan ve halihazırdaki rektör Gülay Barbarosoğlu akademik hayatını noktaladığını belirten bir açıklama yaptı ve tayin edilen rektöre başarı dileklerini iletti. Hakkı olan bir göreve ataması yapılmayan Barbarosoğlu onurlu bir şekilde tepkisini koyarken hakkı olmayan bir göreve atanan Özkan’dan herkes onurlu bir şekilde görevi iade etmesini bekliyor. Muhtemelen olmayacak.

BUNDAN SONRA NE OLUR?

AKP’nin amacının bütün üniversiteleri ele geçirmek olduğundan bir şüphe yok. Apartman üniversite olarak tabir edilen ve mantar gibi çoğalan vakıf üniversitelerinin sahipleri zaten AKP’ye destek veren sermaye grubundan. Ayrıca bir anda el konulup İstanbul Üniversitesi’ne devredilen Haliç Üniversitesi’nin başına gelenler herkesi iki kere düşünmeye sevk ediyor.

Köklü ve prestijli vakıf üniversiteleri de büyük sermaye grupları tarafından desteklendikleri için benzer ikilem içerisinde olsalar da Koç, Sabancı ve Bilkentli akademisyenler sessiz kalmıyor. Ancak malum sebeplerden dolayı kurumsal bir tepki beklemek aşırı iyimserlik olur.

Anadolu’daki  üniversitelerin birçoğunda işten atmalar ve tasfiyelerden sonra zaten hükümete biat eden kadrolar kalmıştı. O yüzden AKP’nin Anadolu’da bir engel ile karşılaşması mümkün değil.

AKP’nin de zaten gözüne kestirdiği kurumlar marka devlet üniversiteleri. ODTÜ, Boğaziçi ve İTÜ bunların başında geliyor. Boğaziçi ve ODTÜ için özel bir motivasyondan bahsedebiliriz. Her üniversiteyi bir ODTÜ, Boğaziçi yapmayı beceremeyen AKP, bu üniversiteleri paçoz taşra üniversitelerine döndürmeyi kafasına koymuş gözüküyor.

Üniversiteler ayaklanır mı?

Boğaziçi Üniversitesi’nde rektörlük atamasından sonra başlayan gösterilerin devam edeceği bekleniyor. Tarihinde en büyük eylemi otopark genişletilsin eylemi olan ve epey eski mezunların hatırladığı rektörlük işgalinde odayı kilitleyip kağıt oynayan Boğaziçililer son zamanlarda siyasi eylemlerle gündeme gelmişlerdi.

Boğaziçi geleneğinde olmayan başörtüsü yasağını denemeye kalkan eski tüfek Kadri Hoca’ya başörtülü arkadaşlarını aralarına alıp okula topluca girerek ders veren Boğaziçililer, Gezi eylemlerinde de mizahi yönü kuvvetli protestolarda bulunmuşlardı. Tabi bir de sosyalist öğrencilerin Starbucks eylemi oldu.

Yeni rektör üniversiteyi yönetebilir mi?

Yeni rektörün öğrencilerden ve meslektaşlarından zerre saygı ve destek görmeyeceği aşikar. Dayan, ciddiye alma talimatları gereği dayanabildiği kadar dayanacağı ve zamanla protestoların biteceğini ve herkesin alışacağını öngörüyor olabilir. Bunu gerçekten de zaman gösterecek. Polis şiddetinden uzak bir üniversiteye şiddeti getiren rektör olarak anılması da an meselesi.

Boğaziçi’nde başlayan protestoların diğer üniversitelere yayılması beklense de polisin sert önlemleri, hunharca gözaltılar ve sebepsiz okuldan atılma gibi sert önlemlerle demokratik tepkilerin önüne geçildiği görülüyor. Ama genç insanlara yapılan baskının ne zaman neye sebebiyet vereceğini kestirmek de zor.

Boğaziçi gibi marka bir üniversitenin imajına zarar veren memur rektörün bir akademisyene yakışan onurlu bir davranış göstererek tahmin edilen üzücü olayların önüne geçmesi elinde.

Boğaziçi’nin her müteahhidin ağzını sulandıran arazi ve kampüsünü önce TOKİ’ye sonra da Erdoğan ailesine peşkeş çekmek gibi özel bir görevi ve komisyonu yoksa (ki İstanbul Üniversitesi eski rektörü Yunus Söylet’le Erdoğan’ın arasının, üniversite arazileri konusundaki sürtüşmeden bozuk olduğu ve Söylet’in milletvekili yapılmadığı söylentisi çıkmıştı) ısrar etmesi en çok kendi saygınlığına zarar verecek.

Profesörlükle ilgili meşhur deyişler Boğaziçi’nin yeni rektörüyle birlikte yeniden revaçta: Eğitim ancak cahilliği alıyor, adamlık hayatta öğreniliyor…

Barbaros J. Kartal, 14.11.2016 /TR724

Trump’ın beyni! [Vehbi Şahin]

Milyarder işadamı Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinin üzerinden bir hafta geçti.

Şüphesiz dünyanın en çok merak ettiği konuların başında seçim kampanyası sırasında sergilediği “çılgın” lider imajını nasıl revize edeceği geliyor. İlk sinyaller sorumlu devlet başkanı görüntüsü vereceğini işaret ediyor.

Ancak Trump farklı bir karaktere sahip… Kendisini sürekli kontrol altında tutarak Washington’ın diplomatik havasına ne kadar ayak uydurabilir, başkentteki bürokratlar da Trump’ın üslubuna ne zaman uyum sağlayabilir bunu ilerleyen dönemde göreceğiz.

Trump’ın zorlanacağı bu alanda imdadına yetişecek bir ismi yardımcısı olarak seçmesi bu açıdan isabetli.

Başkan Trump, ne kadar tez canlı ve kemiksiz bir dile sahipse, yardımcısı Mike Pence de bir o kadar soğukkanlı ve ketum. Trump, özel sektörün çalışma şartlarını ne kadar iyi biliyorsa Pence de devlet çarkının nasıl işleyeceğine o kadar vakıf.

Herkes Trump’a ve ailesine odaklandığı için Başkan Yardımcısı biraz gölgede kaldı. O halde soralım, kimdir Beyaz Saray’ın iki numaralı koltuğuna oturan Michael Richard Pence?

INDIANA’LI PENCE

Bir kere Pence denilince akla hemen Indiana eyaletinin gelmesi gerekiyor. Çünkü neredeyse tüm hayatı burada geçmiş. 1959’da burada doğmuş. İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim hayatını eyaletin okullarında tamamlamış.

Indiana Üniversitesi McKinney Hukuk Fakültesi mezunu olan Pence, Nancy Jane ve Edward J. Pence çiftinin altı çocuğundan biri. Ailenin kökleri İrlanda’ya uzanıyor. Kendisiyle aynı ismi taşıyan dedesi Richard Michael Cawley, İrlanda’dan göç etmiş ABD’ye. Chicago’da otobüs şoförlüğü yapmış.

İDOLÜ JOHN F. KENNEDY

Ailenin en önemli özelliği Katolik ve Demokrat Partili olması… Cumhuriyetçi Parti’de siyaset yapan Pence de saklamıyor ailesinin Demokrat Partili olmasını… Çoğu Indiana sakini gibi bir John F. Kennedy hayranı olarak büyüdüğünü itiraf ediyor. İdeolojik olarak Kennedy’yi kendisine yakın hissettiğini, siyasete de ondan ilham alarak girdiğini söylüyor.

Kendisine örnek aldığı ilk politikacının eski ABD Başkanı John F. Kennedy olması şaşırtıcı değil… Ama onu asıl etkileyen ismin, bir diğer Başkan Ronald Reagan olması şaşırtıcı. Daha garip olanı da Reagan’ın izinden gitmek için ailesinin partisini bırakıp Cumhuriyetçi Parti’ye geçmesi herhalde…

Bu hadise Pence’in çok pragmatik bir politikacı olduğunu gösteriyor bize. Aynı özelliği, Cumhuriyetçi Parti’deki başkanlık yarışı sırasında da ortaya çıkıyor. İlk başta Ted Cruz’un yanında yer alan Pence, yarışın son virajında saf değiştirip Trump’ın ekibine katılıyor. Yine Cumhuriyetçiler içerisindeki Çay Partisi Hareketi’ni destekleyen ilk isimlerden oluyor, sonra geri çekiliyor.

ÖNCE HIRİSTİYANIM SONRA…

Şüphesiz Pence’in öne çıkan bir diğer önemli özelliği Evanjelist Hıristiyan olması… İnancını saklama ihtiyacı duymuyor. Tam tersine kendini tanımlarken birinci sıraya partisini değil inandığı dini koyuyor. “Önce Hıristiyanım, sonra muhafazakâr, sonra da Cumhuriyetçi” diyor.

Göçmenler, eşcinsel hakları ve kürtaj gibi konularda liberal yaklaşımları reddediyor. Küresel ısınmanın çevreci örgütlerin uydurduğu bir masal olduğunu ileri sürüyor. ABD topraklarında doğanlara doğrudan vatandaşlık verilmesini şiddetle karşı çıkıyor. Vatandaşlığın, sürekli oturum ve çalışma, vergi verme ve zorunlu askerlik gibi şartlar altında mümkün olmasını savunuyor.

Katı muhafazakar politikacı olarak biliniyor. Geçen yıl Indiana’daki kurumlara, mültecilere yardım eden gruplara yönelik fonları askıya almaları talimatı vermesi bu yönünü gösteren olaylardan sadece biri. Diğeri de Paris’teki terör saldırılarının ardından Suriyeli mültecilerin ABD’ye yerleştirilmesini engellemeye çalışan 30’a yakın eyalet valisinden biri olması…

Şimdi kafalardaki sorulardan biri şu: Acaba Pence kamuoyunun çok muhafazakar bulduğu politikalarını Washington’a da taşıyacak mı?

Bilmiyoruz. Ama şurası muhakkak ki Beyaz Saray’da asıl yük, “siyasetin bilirkişisi” olarak kabul edilen Michael Richard Pence’in omuzlarında olacak.

Peki Pence bu yükün altından kalkabilir mi?

Bence kalkabilir. Ama Amerikan medyası, seçim kampanyasında çok fazla ön plana çıkmadığı için Pence’e “ikinci sınıf ünlü” yakıştırması yapıyor. Halbuki siyasi kariyeri Trump’a göre daha birinci sınıf. ABD’nin yeni dönem siyasetinde oldukça etkili olması da kuvvetle muhtemel.

Her şeyden önce Pence, bir hesap kitap adamı. Politikacı olarak buralara gelmeyi yıllar öncesinden planladığı çok belli oluyor. 1988 ve 1990’da iki kez Temsilciler Meclisi’ne girmek için siyasi yarışa giriyor mesela. Fakat kazanamıyor.

RADYO VE TV’DE TALK-SHOW

Kongrede seçimi kaybettim diye pes etmiyor. İsmini duyurmak için radyoda program yapmaya başlıyor. Tutulunca televizyon şovlarına yöneliyor. 1994-1999 yılları arasında yaptığı bu programların semeresini 2000’de Temsilciler Meclisi üyeliğine seçilerek alıyor.

Başlangıçta iki seçim kaybetmesine rağmen üç kez üst üste Indiana’dan Temsilciler Meclisi’ne seçilmeyi başarıp altı dönem burada görev yapıyor. 2012 yılında da Indiana eyaletinin 50’nci valisi seçiliyor.

Parlak bir siyasi kariyeri var yani. Özellikle Temsilciler Meclisi tecrübesi ile Washington’daki eski dostları ve Cumhuriyetçi Parti içindeki bağlantıları çok değerli. Bunları kullanarak Amerikan yönetiminde çok etkili icraatlara imza atabilir. Özellikle yasama alanındaki tecrübesi ve donanımıyla Trump’ın Beyaz Saray’daki beyni olabilir.

Fikirlerini açık yüreklilikle söylemesi de böyle bir role çoktan hazır olduğunu gösteriyor zaten. Mesela muhafazakar politikacı olarak küçük devlet fikrini savunuyor. Ama Cumhuriyetçilerin askeri varlığa dayalı geleneksel Ortadoğu politikasını da destekliyor.

Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesine karşı çıkıyor. Suriye’deki savaşta Şam rejimine karşı ABD’nin sert tavır almasını, Esed’in de savaş suçlusu olarak yargılanmasını istiyor.

İKİ ZIT FITRAT

Sonuç olarak Pence, siyasi hesapları olan bir demir leblebi. Trump ise bir şovmen. Nasıl uyumlu bir ikili olacaklar doğrusu çok merak ediyorum.

Freni boşalmış bir araçta şov yapmayı seven bir şoför ile her zaman tedbirli, temkinli ve hesaplı hareket etmeyi hayatının parçası haline getirmiş muavinin, Amerika denilen devasa aracı kaza yapmadan sürüp süremeyeceğini zaman gösterecek.

Fakat ben şundan eminim. 2009’da ve bu yılki seçimlerde bizzat başkan adayı olmayı gözden geçirdiği ancak bu planlarını uygulamaya koymadığı iddia edilen muavin, daha şimdiden direksiyona nasıl geçerim diye bir takım hesaplar yapmaya başlamıştır belki de…

Kim bilir…

Vehbi Şahin, 14.11.2016 /TR724

Ankara Garı sanıkları ‘AKP rejimini’ işaret etti [Ali Adil Çakar]

IŞİD tarafından 10 Ekim 2015 tarihinde gerçekleştirilen ve 102 kişinin ölümüne neden olan Ankara Gar katliamı davası geçen hafta görülmeye başlandı. 7-11 Kasım tarihleri arasında 5 gün süren ilk duruşmalara, birbirinden çarpıcı açıklamalar ve itiraflar damga vurdu. Gerek duruşma öncesi ortaya çıkan ihmaller zinciri gerekse mahkemede yapılan açıklamalar, katliamın arkasında istihbaratıyla, emniyetiyle, yargısıyla AKP rejiminin olduğuna dair iddiaları güçlendirdi.

Neredeyse bütün bağımsız gözlemcileri bu kanıya ulaştıran maddeleri sıralamadan önce hatırlanması gereken önemli bir detay var. Saldırı, AKP’nin tek başına iktidarı kaybettiği 7 Haziran seçimlerinin ardından, tekrar tek başına iktidarı elde etmek için ülkeyi soktuğu 1 Kasım seçimlerine 20 gün kala meydana gelmişti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan koalisyona izin vermemiş, ülkeyi bir erken seçime götürme kararı almış ve seçmen “Ya AKP’yi tekrar tek başına iktidar yaparsınız ya da kaos olur” diye korkutulmaktaydı. Bu saldırı dramatik bir kırılma meydana getirmiş ve büyük bir korku ikliminin yerleşmesine neden olmuştu. Nitekim menfur saldırıdan 1 hafta sonra A Haber canlı yayınına çıkan dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, “Saldırı sonrasında oylarımız yükseldi” demişti.

‘Hakan Fidan’la görüşüyor olurdum’

Şimdi gelelim, duruşmaların öne çıkan detaylarına:

Emniyetteki sorgusunda “Bingöl AK Parti Gençlik Kolları üyesiyim” diyen sanık Mehmeddin Baraç, duruşmanın 4. gününde bir soru üzerine halen AKP üyesi olduğunu dile getirdi. Aynı Baraç, IŞİD lideri Ebubekir El-Bağdadi’ye mektup gönderdiği iddiasına, “Bağdadi’ye ben mektup göndermiş olsaydım şu an sizinle değil, Hakan Fidan’la görüşüyor olurdum” cevabını verdi.

Duruşmanın üçüncü gününde ise sanık Yakup Şahin, çok önemli ifşaatlarda bulundu. Şahin, 2 canlı bombayı Gaziantep’ten Ankara’ya getiren aracın şoförü olduğu için ‘kilit sanık’ olarak görülüyordu. Şahin, sorulan bir soru üzerine iki canlı bombayı Ankara’ya getirirken herhangi bir zorlukla karşılaşmadığını belirtti.

Mahkemede, ‘bakanlık’ tarafından gönderilen ‘gizli’ birilerinin ve polisin kendisine telkinlerde bulunup ifadesini değiştirttiğini öne sürdü. Şahin, “Polisler belgeleri gösterip ‘bu şekilde ifade verirsen 3-5 yıl yatar çıkarsın’ dediler. Ben de bu şekilde salladım. Pişmanlık Yasası’ndan yararlanacağım söylendi. Cezaevine gelenler de oldu. Bakanlık tarafından gönderildikleri, gizli oldukları söylendi. Savcılıkta söylemem gerekenleri anlattılar” dedi.

Bu telkinler hangi yöndeydi? Bunlardan biri, katliamın planlayıcılarından olduğu öne sürülen ve bir polis baskınında öldürülen Yunus Durmaz’ı, örgüt lideri gibi göstermesiydi. Bir diğeri de suçun, sanıklardan Halil İbrahim Durgun’un üzerine atılmasıydı. Yakup Şahin, “Mahkemeye çıktığımda TEM amiri bana ‘Korkma ceza almazsın. Savcı da hâkim de bizden’ dedi. Polisle beraber suçu Halil İbrahim Durgun’un üzerine yıktık. İfadeyi polislerle birlikte uydurduk” itirafında bulundu.

Katliamın suçu iki ismin üzerine yıkılıyor

Burada zikredilen 2 isim de önemli. Çünkü 10 Ekim katliamının 8 ay süren soruşturma safhasında 3 önemli sanık, polis operasyonlarında ölmüştü. Bu 3 kişiden ikisi Yunus Durmaz ve Halil İbrahim Durgun’du. IŞİD ile MİT arasında bağlantılar kurduğu iddia edilen Yunus Durmaz’ın, 19 Mayıs 2016 tarihinde Gaziantep polisinin bir operasyonunda kendini patlatarak öldüğü açıklanmıştı.

IŞİD’in Türkiye’deki en kilit adamlarından biri olan ve karanlık ilişkilerinin aydınlatılması gereken Durmaz’ın ölümü hep şüphe ile karşılandı. Ona öldü süsü verilerek korunduğunu ve halen hayatta olduğunu iddia edenler bile var.

Yakup Şahin’in suçu üzerine atması istenen diğer kritik isim Halil İbrahim Durgun da 14 Kasım 2015 tarihinde Gaziantep polisinin düzenlemiş olduğu bir başka operasyonda hayatını kaybetti. İddianameye göre Durgun, 10 Ekim katliamının planlayıcıları arasında gösteriliyor.

Bu süreçte ölen üçüncü IŞİD militanı ise Mehmet Kadir Cebael’di. O da Gaziantep Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin 16 Ekim 2016’da düzenlediği operasyonda üzerindeki bombayı patlatarak ölmüştü. Cebael’in de son dönem IŞİD Gaziantep sorumlusu olduğu belirtiliyordu.

Polislerle selfie

Yakup Şahin’in mahkemede dile getirdiği ilginç açıklamalar bunlarla sınırlı değil. Şahin, gözaltına alındığında polislerin kendisiyle selfie çektirdiğini de ileri sürdü: “Emniyet beni gözaltına aldı. Oradakiler elinize sağlık ama bir iki çocuk ölmüş dedi gülerek. Evden çıkmadan önce uyuşturucu kullandığım için kendimi iyi hissetmiyordum. Kendime gelince polislerin benimle selfie çektiğini farkettim.”

Sanıklardan Nihat Ürkmez de İHH aracılığı ile yasadışı olarak Suriye’ye geçtiğini söyledi.

Ülkenin kaderini değiştiren saldırı

Mağdur avukatları ise savunmalarında devletin ihmalkârlığına ve olası işbirliğine atıfta bulundu.

Mağdur avukatlarından İlke Işık, “Katliam ülkenin siyasi kaderini değiştirdi. Katliamın sorumluları kim? Sadece buradaki sanıklar mı? ‘400 vekil verin bu iş çözülsün’ diyenlerin sorumluluğunu ne yapacağız? Bu katliamı, o dönem içinde bulunduğumuz siyasi durumdan bağımsız ele almak mümkün değil. Bu sanıkların örgütlenmesine göz yuman 62 istihbarata rağmen önlem almayanların sorumluluğu ne olacak? Kendisine gelen istihbaratı sakladığı ortaya çıkan yetkililer terfi ettiriliyor” tepkisini gösterdi.

Avukat Tonguç Cankurt da, “İddianamede sayfalarca yer alan para akışının kaynaklarından biri de devletle IŞİD arasındaki petrol ticaretidir” diye konuştu. Bir diğer avukat Oya Aydın, “10 Ekim günü hemen telsiz, MOBESE kayıtlarını istedik, ancak savcı kapıyı yüzüme kapattı” iddiasında bulundu.

10 Ekim’e giden yol…

5 Haziran 2015’te Diyarbakır, 20 Temmuz’da Suruç, 10 Ekim’de de Ankara saldırıları gerçekleşti. Üçünde de IŞİD imzası vardı ancak devlet IŞİD’in sorumluluğunun üzerini örtmeye çalıştı. Ankara saldırısı için ‘kokteyl örgüt’ gibi kavramlar üretti.

Diyarbakır’da 4 kişinin hayatını kaybettiği HDP mitingine bomba koymakla suçlanan Orhan Gönder, saldırıdan 2 gün önce kaldığı otelde polislerce yakalanmasına rağmen sadece ‘yoklama kaçağı’ tutanağı tutularak serbest bırakıldı. Oysa 6 Mayıs 2015 tarihinde bir komşusu tarafından Adıyaman Emniyeti’ne gönderilen ihbar mektubunda ‘Gönder’in IŞİD’e mensup bir savaşçı’ olduğu anlatılıyordu.

Suruç Katliamı bombacısı Şeyh Abdurrahman Alagöz ve Ankara Katliamı’nın bombacısı Yunus Emre Alagöz kardeşti. Alagöz kardeşler devletin takibi altındaydı. Telefonları dinleniyordu. Hatta bu konuşmalardan biri, Suruç saldırısından iki ay öncesine rastlıyordu ve Yunus Emre Alagöz, kardeşi Yusuf’a, “Belki seninle son görüşmem. Hem Abdurrahman’ın hem benim” demişti.

Kardeşi Suruç Katliamı’nı yaptıktan üç gün sonra Yunus Emre hakkında Adıyaman Başsavcılığı tarafından yakalama kararı çıkarıldı. Buna rağmen Ankara’ya kadar gidip Gar Meydanı’nı kana bulayabildi.

Ankara katliamındaki ikinci bombacı olduğu iddia edilen Ömer Deniz Dündar’ın babası, oğlunu geri almak için defalarca Emniyet’e gittiğini, oğlunu polise bildirdiğini ancak sonuç alamadığını söyledi. Bu şikâyetler üzerine Dündar’ın emniyete gidip ifade verdiği ve sonrasında serbest bırakıldığı ortaya çıkmıştı. Dündar hakkında da Suruç Katliamı’ndan 6 gün sonra yakalama kararı çıkarılmıştı.

Güvenlik bürokrasisi saldırı bekliyordu

Gar davasında adı geçen İlhami Balı, Yunus Durmaz, Ökkeş Durmaz, Ahmet Güneş, Mustafa Delibaşlar, Mehmet Kadir Cebael, Suphi Alpfidan ve Erman Ekici’nin devletçe bilinen, fiziki ve teknik takip altında olan, birçok defa yakalanıp serbest bırakılan isimler olduğu ortaya çıktı.

İstihbarat Daire Başkanlığı’nın hazırladığı 17 Eylül 2015 tarihli bir raporda, IŞİD’in Türkiye’de bir miting ya da mitinglerde en az iki canlı bomba eylemcisi yoluyla katliam yapacağı belirtilmesine rağmen hiçbir önlem alınmadığı medyaya yansıdı. Her zamanki gibi bu haber dolayısıyla görevliler değil haberi yapan gazeteci yargılandı.

Katliam sabahı Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın TEM Daire Başkanlığı’na Yunus Emre Alagöz’le birlikte 3 ismin ‘sansasyonel eylemler yapabilecekleri’ yönünde uyarı yazısı yolladığı belirlendi. Ancak bu uyarı yazısının, Ankara TEM Şube Müdürlüğü’ne patlamadan sonraki saatlerde iletildiği anlaşıldı.

Dava Şubat 2017’ye ertelendi

Ali Adil Çakar, 14.11.2016 /TR724

15 Temmuz’dan 100 gün önce! [Darbe günlükleri-1* Selim Gündüz]

…6 Nisan Çarşamba 2016, Vahdettin Köşkü

Vahdettin köşkü, ikinci kat lacivert oda yine kozmik bir toplantıya ev sahipliği yapacaktı. Adliye ve dahiliye vekili ve MİT müsteşarı çok önceden gelmiş çaylarını içiyor, beyefendiyi bekliyordu.

Bakan tiz sesiyle müsteşara döndü:

– E müsteşarım niye geldik? Deyiver de meraktan kurtulalım.

– Yeminlen ben de bilmiyorum.

(Dahiliye vekili atıldı)

-Ya sen neyi biliyorsun ki?

Müsteşar fırsatı tepmedi:

– Neyi mi bilmiyorum. Başlayayım mı senin Ankara maceralarına.

– Ya dur be! Sen de şakadan anlamıyorsun.

Aşağıdaki hareketlilik beyefendinin geldiğini haber veriyordu. Pencereye koştular. Ortalık siyah takım elbiseli koruma kaynıyordu.

***

Beyefendi söze direkt girdi.

– Bunları bitiremediniz hala!

Önce dünkü 18 şehit ve geçen haftaki toplam 42 şehit dolayısıyla PKK’yı kastediyor sandılar.

Vekil tiz ama kısık tonda:

– Efendim çok ciddi silah yığdılar, engel olmadık. Askere de valilere de ‘dokunmayın’ demiştik.

Beyefendi sert bir sesle:

– Onu demiyorum salak!

– Anladım özür dilerim efendim.

Halbuki beyefendinin yıllardır tek gündemi vardı, bunu nasıl bilemezdi?

MİT müsteşarı:

– Biz üstümüze düşeni fazlasıyla yaptık. 6 yıldır hemen herkesi araştırdık. Yüzde elli şüphelendiklerimizi bile listeye yazdık.

– Yüzde 1 şüphelileri bile yazsaydınız.

Adliye vekili araya girdi:

– Efendim problem listeler değil. Hakimleri ikna edemiyoruz. Ona rağmen 3 bine yakın insan tutukladık. Gazeteleri bastık, kapattık. Dev şirketlere el koyduk.

Beyefendi’nin yüzüne kan toplandı:

– Bu yetmez. Bunlar 3 bin kişi mi? Üsttekiler sizin gevşekliğinizden dışarı kaçtı!

MİT müsteşarı araya girdi:

– Efendim benim asıl endişem askeriye. Şahsen darbeden korkuyorum. Listeler çıkardık ama… Askeriyede kim bunlardan bulmak zor. Hatta mümkün değil. Kim ana avrat küfretmiyorsa bunlardandır dedik. Kim içki içmiyorsa bunlardandır dedik. Dönem birincilerini, sınıf birincilerini hatta işini iyi yapanları listeledik. Ki bence başarılı olduk. İşini tam yapanlar var ya, emin olun bunlardandır çoğu.

Beyefendi:

– İyi de çözüm ne? Atabiliyor muyuz?

Adliye vekili:

– Bu hukuk düzeninde atamayız.

Sessizce dinleyen dahiliye vekili:

– Bu işin bir yolu var. İzniniz olursa anlatayım.

Müsteşar az evvel kendi aralarında anlattığı çözümü vekil kendi fikri olarak sunacak diye korktu.

– Anlat evet.

– Siz gelmeden sayın müsteşarla görüştük. Askeriye içinde zat-ı alinize ve AK Partiye karşı ciddi bir muhalefet var. “Atatürk Türkiye’si gidiyor”, “laiklik bitiyor” falan gibi… Dip dalga geliyor.

Müsteşar, beyefendinin dikkatini kaptırmamak için araya girdi:

– Evet efendim. Hemen her askeri mahfilde çok açık bir şekilde sizi eleştirmeye cüret ediliyor. Ama buna kalkışanların ne kadarı bunlardandır bilemem.

Beyefendi kararlı bir sesle:

– Hepsini listede istiyorum. Lehimizde olmayan her asker aleyhteki darbeyi destekler. Hepsi listede olsun. Keşke lojmanlarda seçim sandıklarını fişleseydik.

Adliye vekili atıldı:

– Efendim iyi diyorlar da bu listeleri Askeri Şura ile tasfiye edemeyiz. Binlerce üst rütbeli subay, on binlerce astsubay var. 250’ye yakın kesin AK Parti karşıtı general var.

Beyefendi:

– Listelerin ne kadarı cemaatten?

– İçeriyi bilen güvenilir kaynaklarımız yüzde on diyor.

Beyefendi:

– Ama biz hepsini onlardan göstermezsek yok edemeyiz.

Diğer bakan:

– Peki, Askeri Şûrada atamayacaksak bu listeler ne işe yarayacak?

Müsteşar:

– Efendim müsaade ederseniz ben de tam o noktaya gelmiştim.

Müsteşar kapıya, pencereye şüpheli bir şekilde bakar, sesini kısarak konuşmaya başlar:

– Darbeyi yüzde yüz güvendiğimiz 3-4 generalle biz organize edeceğiz. Önce tavanı yoklayacağız. Hevesli herkes ortaya atılacak. Çok öfkeli Atatürkçü generaller var. Bunlardan olanlar var.

Yani havuzun çevresine toplanıp ‘hadi hep beraber atlıyoruz’ diyeceğiz. Meraklı herkes atlayacak. Ama üst komuta yani bizimkiler atlamayacak. Sonra suya atlayanları toplayıp darbeyi bastıracağız. Daha sonra bu bahaneyle listemizdeki suya atlamayanları bile toplayacağız.

Beyefendinin gözleri parlamıştı.

Müsteşar daha şimdiden beyefendiyi tekrar kazanmıştı. Devam etti:

– Hem demokrasi zaferi kazanacağız hem de asker listelerimizi ihraç edeceğiz.

Beyefendinin gergin yüzü rahatlamıştı:

– Bak tuttum bu planı. Bazen ahmaklık edip ‘vekil, bakan olayım’ diye saçmalıyorsun ama kafan basıyor.

Müsteşar:

– Efendim memleket hizmeti diye düşünmüştük.

Beyefendi:

– …….

Müsteşar az kızardı ama yine de ağzı kulaklarındaydı.

Beyefendi devam etti:

– Ee güzel darbeyi bahane edersek sivilleri de ihraç ederiz.

Adliye vekili:

– Efendim darbeyi asker yapacak. Sivilleri nasıl ihraç edeceğiz?

Beyefendi’nin zihni açılmıştı:

– ‘Eline silah alanlar gücünü sivillerden alıyordu’ deriz. ‘Yarın bunların da ellerine silah almayacağını kim bilebilir’ deriz… Fakat tek endişem var.

Herkes merakla döndü:

– Ya bir de kontrolden çıkarsa?

Müsteşar:

– Efendim şimdilik başka bir sorunumuz var. Başbakan üst bürokraside hemen her atadığı ya daha önce beraber çalıştığı kişiler veya adamının adamı. Sizin arkadaşların referanslarını ciddiye almıyor. Hanımefendiyi de geçenlerde biraz üzdü.

– Biliyorum biliyorum merak etme. Gelecek ay gidiyor. Defolup gidecek…

(Devamı var…)

*Not: Türkiye’de gazetecilik bitti. Tüm haber kaynak ve yolları tıkandı. Böyle bir ortamda gerçeklere yalnızca ortaya saçılmış istemsiz verilerden ulaşılabilir. Dizideki metinler kurgusal, verilere dayalı içerikler gerçektir.

Selim Gündüz, 14.11.2016 /TR724