Kur’an Ay’ı Ramazan [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

Her mevsim, Kur’ân mevsimidir. Kâinatın kalbi olan Kur’ân, her an kan verir müminlere, âb-ı hayatla sular. Kâinat kitabının mânâlarının açıklayıcısı, müfessiri olarak devamlı surette müminleri eğitir, onlara rehberlik eder. Ama Ramazan’da Kur’ân’ın Müslümanların hayatını şenlendirmesi, daha muazzam boyutlara ulaşır.

İmdi, dalbastı kiraz misâli dünyâlar dolusu ikramlarıyla hayatımızı şereflendiren bu Sultanı ağırlamak için bir hazırlık gerekmez mi? Evet, gönül misafirhanemizi, Rahman’ın misafirhanesi olan gönlümüzü kirlerden, süprüntülerden, şehevî isteklerden, hasis menfaatlerden temizlemeye çalışmalıyız. Tâ ki Kur’ân’ın Sultanı teşrif etsin, nûruyla kalbimizi aydınlatıp basiretimizi açsın, gül kokusuyla bizi ta’tir etsin. İşte Ramazan orucu, bu tahliye, yani temizleme işini temin eder. Kur’ân’ı karşılama hazırlığına girmiş olur insan.

Ramazan’ın, Kur’ân’ın nüzulü ile ilgili hikmetlerinden biri şudur:

Kur’ân-ı Hakîm, Ramazan ayında indirildiğinden, onun nüzul zamanını yeniden yaşamaya çalışarak, o semavî hitabı güzelce karşılamak için, süflî ihtiyaçlardan, malâyani şeylerden sıyrılıp meleklik vasfı kazanmaya,onlara benzemeye çalışmak gerekir. Ve bir anlamda Kur’ân-ı Kerim’i, yeni nazil olmuşçasına okumak veya dinlemek gerekir [1]. O hitapları, Resûl-i Ekrem’den (sallallahu aleyhi ve sellem) işitiyor gibi dinlemek, Hz. Cebrail’den (aleyhisselam), hatta Kur’ân’la hitab buyuran Rabbül-âlemîn’den işitiyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olup kendisi tercümanlık ederek başkalarına da dinletmek, böylece Kur’ân’ın indirilmesinin hikmetini, bir dereceye kadar göstermeye çalışmak gerekir (Said Nursî, Mektubat, 29. Mektup, 2. Kısım, 6. Nükte). “Yeryüzü bana mescid kılındı.” hadis-i şerifinin hakikati, Ramazan-ı şerifte daha bir şa’şaa ile zuhur eder. İslâm âlemi bir cami hükmüne geçer. Milyonlarca hafızlar, Kur’ân okuyanlar, o caminin her köşesinden, gökten gelen o semavî hitabı, yeryüzü ahalisine duyururlar. 

Islam, islamic, quran.

Kur’ân-ı Kerim okumanın, “güzellik ve temizlik” anlamına gelen vuzû (abdest) suyu ile kirlerden, günâhlardan arınmak, temiz bir mâhiyette bulunup kıbleye dönmek, saygı ile oturup mümkünse diz çökmek, aklın telaşsız olduğu bir durumda okumak gibi adaplarından başka tedebbür, tefekkür ve tebettül (başka her şeyden kesilip Rabbi ile olmak) şartı da vardır. Kur’ân okuyacak kimsenin, yaptığı öbür hazırlıklardan sonra, artık huzura kabul saati gelmiştir. O kabul vakti, insanın en uyanık, en duyarlı olması gereken vaktidir. Rabb’ine münacaat edip O’nunla konuştuğunu bir an bile unutmamalıdır. Kur’ân’ın “sen” diye hitabettiği: “Şöyle yap!”, “Uyar!”, “İnfak et!”, “İhsan et!” gibi ikinci şahıs buyrukları başta olarak diğer bütün hitaplarından, esas itibariyle kendisine hitab edildiğini bilecek, onların arasında kendisine verilen işaretleri bulacaktır. O buyrukların ilkin, kendisine yöneltildiğini düşünecektir. Sanki yeryüzünde kendisinden başka bu talimatlara muhatap yokmuş gibi, kendi üzerine alacaktır. Müminin dinî şuuru bakımından önemi pek fazla olan bu işaretleri almak için, “Tebettül et!” yani “Başka her şeyden kesilip yalnız Rabbine yönel!” (Müzzemmil, 73/8) buyruğuna uymak kâfidir.

 Mesela, bu şuur ve hassasiyetle: “Ey örtülerine bürünen! Ayağa kalk ve (insanları) uyar!” (Müddessir, 74/1-2) hitabını okurken, onun ilk muhatabının Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğunu bilmekle beraber, kendi hissesini de almaya çalışacaktır: “Ey rahatlık ve konfor örtülerine bürünen!” “Ey mal toplamak derdiyle meşgul olup Allah’ın dinini, güzel yolunu tanıtmayı ihmal eden!” “Ey şöhret afetine müptela olan!”.  Cüceler ülkesine esir düşen kahraman, ayağının altında karıncalar gibi dolaşan o cücelerin kendisini bağladıkları ipince iplerle yerinden kıpırdayamaz oldu. Sen de önemsemediğin ve fakat birbirine eklenip duran yüzlerce tûl-i emel alâkalarıyla dünyâya kazık çaktığını sanıyorsun. Hâlbuki ömrün su gibi akıyor, alâka duyduğun şeyler seni bırakmaya hazırlanıyor. İlk bakışta görünmeyen fakat gerçekte var olan o bağlardan kurtulmanın yolunu ara, yırt o perdeleri, aç o iç içe zindan kapılarını, çık açık havaya! Allah’a bağlan, kullara kulluktan, maddeye, konfora, fâniye bel bağlamaktan kurtul! Üstüne saçılmış ölü toprağını silkele artık! Hakikate uyandığında nasıl olacaksan, şimdiden öyle ol!  “Kastım budur: Şehre varam Feryad-ü figan koparam!” diyen veli şâirimizin yolunu tut! Zira dünyâdan gittikten sonra, artık tekrar gelip de ona göre hareket etme imkânı yoktur. Bir Hak dostu, vefatından sonra, mânâ âleminde, bir arkadaşına göründüğünde, onun dünyâya dönme arzusu içinde olduğunu müşahede edince hayretle sorar: “Nasıl olur, dünyaya dönmek mi istiyorsun? O da şöyle cevap verir: ‘Evet, dünyâya dönmek istiyorum. Asâmı elime alarak, ev ev dolaşmak, kapıları kırarcasına dövüp: ‘Biliyor musunuz ne fırsatları kaçırdığınızı, neler kaybettiğinizi?’ demek için, dünyâya dönmek istiyorum.” Öyleyse, at bu örtüleri üstünden, Hakk’a, hakikate hizmet için kolları sıvama zamanı çoktan geldi ve geçmek üzere. İşte, mezkûr âyeti okuyan mümin, üzerinde düşününce, bu kabil işaretler alacaktır. Hakkı tebliğ etme ve gayret göstermede, yeniden kuvvet kazanacaktır.

Müslüman, Kur’ân’ı okurken meleklerle ünsiyet bulup onlarla selâmlaşacak, onların dualarının kendisiyle beraber olduğunu düşünecektir. Tevhid tarihindeki selefleri olan o salih insanlarla hemhal olacak, insanlığın yıldızları olan Enbiyâ’ya (aleyhimüsselam) arkadaş olacaktır. Mesela Hz. Yusuf (aleyhisselam) ile: En yakınlarından gördüğü hıyanete katlanmayı, kuyuya atılarak yalnız Allah’tan medet ummayı, pek güzel, zengin ve nüfuzlu bir kadından gelen ve dünyâ ehlince çok cazip olan teklifi reddedip Allah’a sığınmayı, Rabbinin rızası uğrunda zindana girip orayı medrese-i Yûsufiye’ye (Yusuf Eğitim Tesisine) çevirmeyi, işini en iyi ve muhkem yapmayı öğrenmeyi, şefkatli davranarak insanların gönüllerini kazanmayı ve bu nevi maharetlerini de hakikati tebliğe vasıta kılmayı, sabır gösterme ve takvadan ayrılmama şartıyla iyilerin ecrinin zayi edilmeyeceğini, yani onların mutlaka muvaffak olacaklarını, akıbette hakkın üstün geleceğini… öğrenecektir. Hülasa, hayat yolunda ilerlerken nebiler, sıddîkler, şehitler ve sâlihlerin meş’aleler hâlinde o yolun karanlıklarını dağıttıklarını görerek onların peşinden giden nurlu kafileye katılacak, onlarla arkadaşlık edecektir (Bk. Nisa, 4/69 ).

Kur’ân’ın esas muhatabının kendisi olduğunu bilen, onu bu şuurla okuyan mümin, onun hayat veren nefesiyle, şifalı eliyle kendisini tedavi ettiğini hissedecek, gönlünün kirlerden arınmasını fark edecek, tertemiz, mis gibi kokan bir vaziyete gelmenin saadetini yaşayacaktır. Hamlıklarının giderildiğini, katılıklarının yumuşadığını anlayıp içinde tatlı, ılık esintiler hissedecektir. Başını alıp gitmekten, Rabb’ini unutup da Allah’ın da kendi durumunu kendisine unutturduğu kimse olmaktan (Haşr 59/19),  mayasını, aslını unutup kendisini temize çıkarmaktan, hep kendisini haklı görmekten kurtulacaktır. Hülasa: Eşyayı yerli yerine oturtacaktır; zaman, mekân, dünya, âhiret, eş, iş, evlat, arkadaş, mal, mülk… her birine layık olduğu yeri vermesini öğrenecektir. İnsanlık, Kur’ân’ın bu hidayetine pek muhtaç. Biz, ona inanan, inandığını söyleyen Müslümanlar da ona çok muhtacız. Bu hidayet daha büyük bir zuhurla gelsin de eşyanın hakikatini bir kere daha olduğu gibi göstersin, her şeyi yerli yerine koymayı yeniden öğretsin, neyi ve kimi seveceğimizi, neye ve kime buğz edeceğimizi bildirsin, felâketlerimize son versin. İçinde bulunduğumuz Ramazanla yaşamaya çalıştığımız Kur’ân mevsiminde, bu bahar esintilerinin tatlı okşamalarını hissetmeye başladığımız şu günlerde, Kur’ân’ın hatmi esnasında yapılması müstehab olan şu duayı yaparak sözümüzü tamamlayalım: “Ya Rabbî, Kur’ân’ı gönüllerimizin baharı, gözlerimizin nuru, hüzünlerimizin cilası (gecelerimizin sabahı) kıl.” (Âmîn).

[1] Kanada Başbakanı Sayın Justin Trudeau 2016 yılında medya vasıtasıyla duyurduğu harika Ramazan mesajında bu gerçeği şu cüme ile ifade etmişti: “Müslümanlar Kanada’da ve dünyanın her tarafında bir ay sürecek ruhani yolculuklarını başlatıyorlar. Oruçla, dua ile, namazla ve KUR’AN’ IN MUHAMMED PEYGAMBERE VAHY EDİLMESİNİ HATIRLAYARAK  ONUN NÜZULÜNÜ YENİDEN YAŞAMAKLA bu seyahatlerini sürdürecekler”. Çevrisini verdiğimiz metnin orijinali : « Les musulmans au Canada et partout dans le monde entameront leur voyage spirituel d’un mois de jeûne, de prière et de réflexion pour commémorer la révélation du Coran au prophète Mahomet”. Bu mesajı okuduktan hemen sonra Sayın J. Trudeau’ya bir teşekkür ve tebrik mektubu göndermiştim. O zaman Kanada’ya gitmek hayalimden bile geçmezdi. Şimdi Kanada yönetiminin misafirperverliği ile kendimi burada mukim buldum. Varlığın ta kalbinden gelen bu mesajı duyduğu anlaşılan Sayın J. Trudeau’ya  ve halkına sağlık, başarı ve anlayışlarının devamını dilerim.

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 7.6.2018 [thecrcl.ca]

Yerli ve milli bir devrim geliyeah! [Naci Karadağ]

Eminim başlığı okur okumaz hepinizin aklına tek soru cümlesi takıldı: Nasıl yani?

İzah edeyim.

17 yıllık AKP iktidarının en severek çiğnediği sakızların başında gelir bu “Yerli ve Milli”lik. Pratikte her ne kadar tersini gösterse de, iktidar sözcüleri ve medyası ağzını her açtığında hemen her şeyin yerli ve millisini yaptıklarını söylerler. İşin garibi biz bu yerli ve milli hizmetlerin farkında değilizdir nedense. Eğer arzu ederseniz yerli ve millîlik iddiasındaki iktidar döneminde, yabancı sermayeye satılan varlıklarımızın sıralı tam listesini şuradan görebilirsiniz.

Abarttığımı zannetmeyin, birazdan kanıtlarıyla sizin değerlendirmenize sunacağım ama otomobilden tavuğa, arama motorundan bakteriye kadar (gülmeyin ciddiyim) yerli ve millisini üretmediğimiz ‘şey’ kalmamış neredeyse!

Bakteri meselesi şöyle.

Geçtiğimiz mart ayında havuz şeysilerinden Türkiye Gazetesi haberini yaptı. Habere göre, Türk bilim insanları, çevre kirliliğinden tarım ürünlerine kadar birçok alanda mikropları ortadan kaldıracak bir bakteri geliştirmişti. Bu devrim niteliğindeki keşfin yerli bir ticari ürüne dönüştürülmesi ekonomiye katkı sağlayacağını ileri sürüyordu havuz bülteni.

Biliyorsunuz meşhur Konyalı bilim adamlarımız vardı. Hani 6 günde Bor elementiyle, yerli tank yapmışlardı. Üstelik bukalemun gibiydi bu tanklar. Düşman hattına onların tankı gibi sızıp, bir anda kamuflajdan sıyrılıp “bam bam bam, kahrol düşman al sana bir bomba” diyerek vatanımıza kasteden alçakları yok ediyorlardı.

Tankı bukalemun olan milletin bakterisi elbette süper kahraman özelliklerine sahip olacaktı. Haberden okuyalım:

“Kendimizden sakındığımız çocuğumuza, yüzmeye korktuğumuz denize, yemeye çekindiğimiz tarım ürününe tehdit mikrobu ortadan kaldıracak bir bakteri üretildi. Türk bilim insanları, uzun yıllar süren çalışmalar sonrasında çoğumuzun kâbusu olan yiyecek, giyecek ve çevreye yönelik kirliliği azaltacak, hatta sıfıra indirgeyecek mikro bakteriler geliştirmeyi başardı. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi tarafından yapılan bu keşif; günlük hayatımıza faydalı olacağı gibi aynı zamanda ülke ekonomisine katkı sağlayacak ticari bir ürünün doğmasını sağladı. Katma değerli üretimin her geçen gün önem kazandığı dünyamızda günlük yaşamımızı olumlu yönde etkileyecek yerli çabanın sonucunda geliştirilen mikro bakteri parmakla gösterilecek nitelikte. Bakterilerin yerli endüstriyel ürünlere dönüştürebileceği fikri, TÜBİTAK ve İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenen farklı projelerle de ispatlandı.”

Görüyorsunuz değil mi?

Yiyecek, giyecek ve çevreye yönelik kirliliği sıfıra indirgediği gibi, ekonomiye katkı sağlayan bir bakteri bu. İsmini haberden öğrenemiyoruz ama biraz daha okuyalım sabrınız var ise:

“Klinikte, kozmetikte çok farklı maksatlarla kullanılabilecek birtakım ajanlara sahipler. Ayrıca heykel, köprü, taş yapı, çeşme gibi tarihi yapı yüzeylerinde oluşan kararma ve bozulmaya karşı bakterilerin yerinde iyileşme ve koruma sağlamak maksadıyla kullanılabileceğine yönelik çalışmalara imza attık.”

Bu cümleleri, havuz şeysine açıklama yapan yerli ve milli öğretim üyemiz söylüyor.

Öyle bir bakteri ki, hem mermer yüzeyleri parlatıyor hem her türlü hastalığı sıfırlıyor… Bülten, ayrıca kanser gibi hastalıkları da kökten çözeceğinin beklendiğini ekliyor haberine.

Önce motor; Geliyooo!

Evrensel gazetesinin haberine göre macera Kasım- 2010 tarihinde başladı. Okuyoruz: “Türkiye’nin ve dünyanın en gelişmiş veri arama teknolojisine sahip arama motoru Google’a güçlü hamle Geliyoo’dan geldi. Geliyoo CEO’su Buray Savaş Anıl yaptığı açıklamada, “Türkiye’de gelişen teknolojiye ve dünyanın internet pazarına yapmış olduğu yatırımları da göz önüne alarak, birçok teknolojik gelişmeyi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de yapabileceğini göstermek amacıyla Geliyoo.com kuruldu.” dedi.”

2017’ye gelindiğinde yine haber oldu bu girişim: “10 yıldır yerli bir arama motor üzerinde çalışan mühendisler Hakan Atabaş ve Fatih Arslan yerli ve milli arama motoru ’Geliyoo’yu geliştirdi.

Yıllardır arama motoru çalışması üzerinde emek veren ve bugüne kadar Geliyoo isimli arama motoruna 10 milyon Türk lirası harcayan iki girişimci, yerli arama motorunda her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündü.

Hakan Atabaş, ‘Daha birçok özellik ve çalışma ile hizmet vermeye hazır olan Geliyoo’nun şu anda test sürümü olarak çalıştırılıyor olmasının en temel sebebi yatırım konusunda çok ciddi yatırım, teknik destek ve ekipmana ihtiyaç duymamızdandır.’ dedi.”

Tabii ki başta havuz şeysileri olmak üzere tüm yandaş medya köpürttükçe abarttı bu üçkâğıdı.

10 milyon TL’den bahsediliyordu. İşin sahiplerinin ifade ettiği rakamdı bu. Google’ın (ki dış güçlerin içimize soktuğu hain motordur kendileri) pabucunu dama atacak, bilumum arama motorlarınınkini de ters giydirecek yerli ve milli bir arama motoru projesiydi ‘geliyoo’. Düşünün bir Bilmem kaç yüz milyon dolarlara kurulmuş google’a karşı büyük fedakârlıklarla sadece 10 milyon TL’ye kurulmuş geliyoo. Göğsümüz kabarmasın da ne olsun!

Gerçi şirketin kuruluş amacına baktığımızda çok enteresan vaatleri vardı bu arama motorunun.

Örneğin her gün bir evsizi ev sahibi yapmak, gibi…

Ya da, Dünyanın en modern ve büyük camisini Türkiye’de inşa ederek bir ilki başarmak, gibi…

Şaka değil, geliyoo isimli arama şirketinin kuruluş vaatleri bunlardı. Dahası da vardı elbette.

Misal, 10 yıllık yerli ve milli gücün ürünü olan geliyoo, üniversite kurmaktan, yerli ve milli gençlik yetiştirmeye kadar pek çok hedef koymuştu kendisine.

Gerçi minik bir açık da verdiler. Bu işten pek anlamadıkları, yaptıkları hırsızlığı gizleyememelerinden belliydi ve profesyonel hırsızların devleti idare ettiği bir devirde bunları yutma ihtimali düşüktü!

Yerli ve milli arama motorumuz bilgileri google’dan videoları ise youtube’dan çalıyordu… Ve bu basit hırsızlık için 10 milyon TL harcadıklarına inanmamızı istiyorlardı!

Ancak, 10 milyon TL dediğin nedir ki? Hemen tükenmişlerdi girişimciler ve çareyi Tayyip Erdoğan’a mektup yazmakta bulmuşlardı. Reis elbette onları elleri boş geri çevirmeyecekti!

Geliyoo’nun Kurucusu ve CEO’su Hakan Atabaş ile Kurucusu ve Ar-Ge’si Fatih Arslan’ın imzasını taşıyor. “Geliyoodan sayın Cumhurbaşkanımıza mektup” başlığını taşıyan ve “Es Selamü Aleyküm ve Rahmetullahi Berekatuhu” ifadesiyle başlayan mektupta kullanılan şu ifadeler yer aldı: “hazır olmadığımız için Google altyapısıyla test yayınına başladık.”  Ancak birkaç satır sonra şunu söylüyorlardı: “Geliyoo” projesi üzerinde 7 senedir çalışılmakta ve 2010’dan beri online hizmete açık olarak geliştirilmesine devam etmekteyiz.”

Geliyoo’nun kurucularının ağzındaki bakla da şu satırlarda ortaya dökülüyordu: “Geliyoo projemizi 5 yıl içerisinde tanınır ve güvenilir kılmayı, aktif kullanılır yapmayı hedefledik ve 5 yılı geride bıraktık. 2016’da aktif kullanıma geçilmesini hedeflemekteyiz. Fakat çok ciddi nakit problemi yaşamaktayız çünkü Geliyoo üzerinden reklam almadığımız için henüz gelir elde etmiyoruz.”

Aslında logosundan altyapısına kadar hemen her şeyinin internetten 8-10 dolara bulunan ‘Template’lerden apartıldığı kısa sürede ortaya çıkan 10 milyonluk proje geliyoo’nun aslında sadece 50 dolarlık bir masrafla yarım saatte kurulabileceği de hemen anlaşıldı. Yerli ve milli vurgun çağından kendileri de bir dilim pasta istemişti bu açıkgöz girişimciler.

Şimdilerde girmeye kalkıştığınızda, ‘aman dikkat sakat site’ uyarısı alacağınız geliyoo’nun CEO’su şöyle bir açıklamayla kayıplara karıştı:

Kısa süre sonra “gidiyoo, gelmiyoo” gibi siteler de rakip olarak çıktılar ama mesele kapandı gitti. Nasılsa millet olarak hafızamız oldukça zayıftı!

Çağlar aşan muazzam bir proje: Yerli Tavuk Atak-S!

Motorunu Amerika’dan, yazılımını İngiliz ve İtalyanlardan, uçuş aksamını uzak doğudan çeşitli ülkelerden, tasarımını Kore’den filan aparttığımız göz nurumuz, bebeğimiz Atak helikopterleri ve Altay tankları en azından hareket edebilen yerli ve milli üretimlerimizdi. Gerçi, özellikle satış yaparken Amerikalılar taş koyuyor, bu sebeple bir tane bile satamadık ama olsun, en azından BMC ve sahibi Şems Etem Bey’i zengin ediyoruz. Bir de taze damat beyi elbette.

Atak sadece yerli ve milli helikopterimizin adı değildi. Bir de yumurtlayan gururumuz vardı! Aynı zamanda yerli ve milli tavuğumuzun da adıydı Atak-S… Hürriyet’e göre bu tavuk adeta altın yumurtluyordu. Durmadan dinlenmeden hem de…

Daha birkaç gün önce damat bey ne demişti hatırlayalım; “Geçenlerde seçmen vatandaşlarımızla konuşurken, biri dedi ki, “Vallahi AK Parti’ye o kadar güveniyoruz ki Sayın Bakanım. Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, Vallahi inanırız.” (BKZ)

Vallahi biz de onların inanacağına inanıyoruz.

Bu körü körüne inancı en iyi bilen ve dibine kadar kullanan şüphesiz Reis-i Cumhurumuzdan başkası olamaz ki, önceki gün Saray’da verdiği iftarda coştu ve bakın neler söyledi: “Şu anda uzay bilimleriyle alakalı, öncelikle uzaya uydu fırlatma çalışmalarını başlattık. Bu ne demektir; bizim size ihtiyacımız var. Bu dönem başladığına göre, bundan sonraki, bizzat belki sizler gibi gençlerimizi, uzaya belki biz de astronot gönderme noktasına geleceğiz.” (BKZ)

Yakışır hani…

Başta Cengiz İnşaat’ın patronu olmak üzere tüm AKP’li müteahhitler şimdiden uzaya çıkma çalışmalarına başlasalar iyi olur. Bundan sonraki ihaleler oralardan olacak gibi görünüyor. Bu arada geliyoo’nun patronlarına da bir kıyak çekelim. Önümüzdeki dönem trend astronotluk kursları. Yerli ve milli astronot yetiştirmek için kurs açarlarsa sayın Reis’imiz onlara yardımcı olacaktır örtülü ödenekten!

Yazıyı çok uzatıp sabrınızı test etmek niyetinde değilim. O yüzden şuraya bir kolaj bırakıyorum. Bakın bakalım şimdiye kadar hangi alanlarda yerli ve milli üretim yapmışız. Sonra yerli otomobil meselesine de bir ‘tık’ değinip bağlayacağız.

İğneden ipliği her şeyin yerli ve millisini bulup üretme kabiliyetine sahip Erdoğan ve AKP iktidarının yerli otomobil macerası belki ciltler dolusu kitap olmayı hak etmektedir sevgili okur.

Tarih veriyoruz ya daha ne olsun!

Malum otomobilin geçmişi çok eskilere dayanır. Tarih boyunca 4 ayaklı hayvanların çektiği araçlarla seyahat eden insanoğlu 17. yüzyıldan itibaren motorunda buhar, petrol, gaz, elektrik türü enerjilerin kullanıldığı araçlar icat etti.

Bugün dünya üzerinde (The Sun’ın haberine göre) 1 milyardan fazla otomobil bulunuyor. 100 yıllık geçmişi bulunan Mercedes yıllık 100 milyar Avro hedefine ulaştı. Yaklaşık 120 milyar dolarlık bir rakam bu. Çok anlamam ama sanırım Türkiye’nin bir yıllık olmasa da 10 aylık gelirine denk bir şey bu. Yanılıyorsam kusura bakmayın.

Zaten çok önemli değil. Bizim büyüklerimiz rakamları çarpıtarak aslında dünyanın en çok otomobil üreten ülkesinin de biz olduğumuzu ileri sürebilirler. Sıkıntı yok yani.

İşte AKP keşfinden yüzyıllar sonra yine ilk modeli gibi havayla çalışan otomobil icat etti en azından. Gerçi görünür bir şey yok ama önemli değil. En azından halk nezdinde “gideri” olan bir alan bu. 200 yıl önceki ilk otomobiller gibi “buhar” ile çalışan yerli otomobilimizin ismi Atak SLX mi olur (Bu x yerli değil yumuşak G olabilir!) bilemeyiz ama hemen kısaca bir serencamına bakalım yerli otomobilimizin.

AKP iktidara geldikten hemen sonra oluşturduğu illüzyonlardan biriydi yerli oto. Bu alanda milyonlarca dolar-Avro gömdüler. Hesap soran filan olmadığı için gömmeye devam ediyorlar. Her yıl bir fotoşoplu araç gösterip “işte yerli oto, şu tarihte yollarda” türünden yazdırdıkları yalan haberlerin hala alıcısının olması ise acı bir gerçek.

2016 yılı başında İsveçli Saab’dan 40 milyon Euro’ya satın alınan platform gündeme gelmiş, TIR’larla getirilen kamuflajlı araçlar çok tartışılmıştı. TÜBİTAK’ın üzerinde çalıştığı bu projenin tamamen hata olduğunu ve rafa kalktığını belirten yetkililer, Türkiye’nin otomobilinin temellerinin sıfırdan atılacağı mesajını verdiler. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da 5 babayiğide isterlerse bu projeyi de kullanabileceklerini söyleyip, “Ama istemezseniz de kullanmayın” diyerek mesajı verdi. Yani çok net “kullanmayın sıfırdan yapın” dedi. Hürriyet’ten Emre Özpeynirci’nin analizine göre, Yerli otomobilin gündeme gelmesinden bu yana tam (şimdilerde) 8 yıl geçti.

Özpeynirci geçtiğimiz gün kaleme aldığı yazıda, bu alanda nasıl hayal pazarlandığını açıkça söyleyemese de sorularıyla perçinledi. (BKZ)

17 Aralık Rüşvet Operasyonu sonrasında görevden alınan Nihat Ergün’ün yerine atanan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’ı hatırlıyor musunuz? En az kendinden sonraki Bakan Canikli kadar eğlenceli bir bakandı kendisi. Hatırlamadınız mı?

Hani şu hissiyatı yüksek bakan canım!

İşte bu güzide siyasetçimiz 2014 tarihinde bir açıklama yaptı.

Tarih veriyordu Bakan Işık… Koskoca bakanın yalan söyleyecek hali yoktu elbette.

Aradan bir yıl geçti. Yandaş medya bu kez fotoşoplu araç bulmakta zorlandığı için üzeri örtülü bir otomobil görseli kullanarak aynı haberi tekrar servise koydu. Halkın hafızasının bir yıl önceyi hatırlamadığından emin olacakları için veriyorlardı damardan gazı!

Çok iddialı konuşuyordu Bakan Işık. Söylediğine göre 2016 yılında filo üretimine geçilecek olan yerli ve milli otomobil, 22 Aralık 2015 günü (bak bak neredeyse dakika verecek!) ilk prototipiyle görücüye çıkacağını açıkladı. (BKZ)

Dünyanın en pahalı benzininin satıldığı ülkede, eşi benzeri olmayan vergilerle (Otomobil maliyetinin 5 katı vergi alınan tek ülkeyiz. Bir araçta 10 çeşit vergi bulunmaktadır.) astronomik rakamlara ulaşan yabancı otomobillere karşı mesafeli durmamız isteniyordu ama devletin kendisi de lüks yabancı araba merakından geri durmuyordu.

Geldik 2017’ye. Köprünün altından sular akıp giderken Bakan Işık’a nasip olmadı yerli otomobili görmek. Yerine gelen Faruk Özlü de tarih meraklısı çıktı. Önceki tüm çalışmalar çöp olmuş, milyonlarca Avro uçmuştu. Ancak ne gam! Bir tarih de yeni bakanımız verdi. Bakanın eli tutulur mu, ver tarihi gitsin, geleneğinin son temsilcisiydi nasılsa!

Bu kez kamuflajlı bir görsel süslüyordu tarih haberlerini. Sonradan ortaya çıktı ki, her şeyi çakma olan yerli ve milli otonun makyajıydı bunlar.

Ve geliyoruz bir kaç ay öncesine. Yerli ve milli devrimin son halkasındayız. Malum önümüz yine seçim. AKP reklam ajansını değiştirdiği için yeni vaatlerle uğraşacak hali yok. Tutmuş olan vaatlerin ısıtılıp servis edilmesi de kimseyi rahatsız etmiyor. “Kardeşim her sene tarih verip duruyorsunuz, utanmıyor musunuz?” diye soracak kimse de yok memlekette.

O halde?

Ver tarihi gitsin! Milli ve yerli devrim başka nasıl olacaktı ki?

Geriye tek gerçek kalıyor sanırım; milli ve yerli içecek bir bardak ayran!

NTV’ye konuşan yeni Bakan Özlü güncelleme yaparak tarih verdi. Minik bir tarih kayması vardı ama önemli değildi. Önemli olan tarih verilmesiydi. Bakan Özlü, 2019’da (hani daha önce filoyla yollara çıkıp satışını yapacağımız yerli ve milli otomobillerin tarihi) otomobilin çiziminin ve şekil şemalının belli olacağını söyleyerek üretimin 2021 yılında yapılacağını açıkladı.

23 yıl dediğin ne ki, bir çırpıda geçer, Allah devlete zeval vermesin yeter!

O zaman kadar klasik otomobil anlayışı kalır mı bilemeyiz. Zira Tesla uzaya otomobil filan yolluyor, elin oğlu güneş enerjisiyle hareket eden araç yapıyor ama biz mazotlusunu 2021’de üretsek de razıyız. En azından yerli ve milli, hiç mi kıymeti olmaz ayol bunun!

Bonus olarak size bir de birkaç gün önce Başbakan’ın tarih verişini armağan edip bu birlikteliğimizin sonuna geliyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere size tarih veriyorum. Hoşkalın…

https://www.ntv.com.tr/video/ekonomi/basbakan-yerli-otomobil-icin-tarih-verdi,9nlIM90Vo02ncZsp0nUzpw

[Naci Karadağ] 8.6.2018 [TR724]

Küçük despotluktan büyük diktatörlüğe [Emine Eroğlu]

Bediüzzaman’ın Ramazan Risalesi’nde naklettiği bir hadis-i şerif’te, Allah nefsi yaratır ve ona sorar:
“Sen kimsin, Ben kimim?”

Nefsin cevabı nettir: “Ben benim, Sen de sensin.”

Allah, bu kez nefse türlü türlü azaplarlar çektirir. Cehenneme atar ve aynı soruyu yine sorar. Nefsin cevabı değişmez.

“Ene ene, ente ente.”

Hangi tür azabı görse enaniyetinden vazgeçmez.

En nihayetinde Allah, nefsi aç bırakır ve sorusunu yineler:
Nefis, bu kez yola gelmiştir. “Sen benim Rahim Rabbimsin. Bense Senin aciz bir kulunum.” diye cevap verir…

Görünen o ki nefis Rabbini tanımak istemiyor. Müstakil olmak, keyfince hareket etmek istiyor.
Ramazan-ı Şerif orucu öyle olağanüstü, mucizevi bir iksir ki, hiçbir şeyin nefis üzerinde icra edemediği tesiri icra ediyor ve nefsin firavunluk cephesine darbe vuruyor. Tozunu alır gibi kibrini alıyor. Aczini, zaafını, fakrını gösteriyor, kul olduğunu bildiriyor. Yalandan, gıybetten, iftiradan, kinden, nefretten, hasetten geri çekiyor. Çekmezse bütün bütün rahmetten kovup uzaklaştırıyor:

“Cebrail (as) geldi ve ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” diye buyuruyor Efendimiz (sav).

NEFSİN KIRALLIĞI

Hadis-i şerif, açlığın insan mahiyetindeki tesirine vurgu yaparken nefsin cibilliyeti hakkında da önemli bir bilgiyi deşifre ediyor: Nefis küçük bir despot.

Fakat onun despotluğu “Ben benim”le sınırlı kalmıyor. İrade ve duyguların hakimiyetini ele geçirir geçirmez genişlemeye ve etrafındaki her şeyi “sen de benimsin” diyerek yutmaya başlıyor.

Göz hizasından baksa hemcinslerine duyacağı şefkat, büyüklendiği için tahakküme dönüşüyor. Okulda arkadaşları, evlendiğinde eşi, çocukları, işyerinde emri altında çalışanlar üzerinde baskı kurup önce kendi küçük krallığını ilan ediyor, sonra da onu genişletmenin yollarını arıyor.

Ortam elverişli ise o küçük despot büyük bir diktatör olmaya doğru adım adım, bazen de koşarak, ilerliyor. “Ben olmazsam siz de olmazsınız, efendiniz, kurtarıcınız benim” diyor.

KİTLELERİN KÖLELEŞTİRİLMESİ

Hadis-i şerifin işaret ettiği çok ince bir sır daha var ki, fevkalade önemli; nefsin suistimale, yani başkalarının peylemesine açık oluşu.

Akılları ile çocuk, şehvetleri ile hayvan, kibirleri ile Karun, cehaletleri ile Hâman; talepleri ile muhteris, kabiliyetleri ile kifayetsiz, azgın ve sapkın kitlelerin açlıkla köleleştirilebileceği.
Mide doyuyor en nihayetinde, ama kalp tatmin olmamışsa göz doymuyor. Tamah, Allah’a değil, dünyayı vadedene “Sen benim Rabbimsin ben de Senin kulunum” dedirtiyor. Hangi asırda olursanız olun, dünya için ahireti, menfaat için ahlaki değerleri feda edenleri alıp karanlık bir zamana fırlatıyor. Bedevi kavimlerin arasına katıp, puta tapanlarla yan yana hizalıyor.

Asıl kıyametse “Ben sizin efendinizim.” diyen despotlarla, “Karnımı doyuran efendimdir.” diyen köle ruhlu kalabalıkların buluşmasıyla kopuyor. Halkların zilleti, muktedirlerin kibir ve tahakkümünü besliyor. Aralarındaki uyum, onları bir zulüm makinesine dönüştürüyor.

Doyması olmadığı için durması da olmayan, şerri sürekli yeniden üretip dolaşıma sokan büyük ve günahkâr bir bedene.

YED-İ BEYZA

Bir de bu zulüm şahs-ı manevisinin Müslüman bir toplumdan evrildiğini düşünün!..

İşte, 1960 yılının Kadir Gecesi’nde, Urfa’da ruhunun ufkuna yürüyen Bediüzzaman’ın vefatından 40 yıl evvel gaybi işaretlerle dolu ed Dâî (Duacı) isimli şiirinde haber verdiği büyük yıkım. Kendi yıkılmış mezar taşının dahi ağlayacağını söylediği İslam’ın hüsranı. Fakat aynı şiirde fısıldadığı bir sır daha var Hazreti Pîr’in: İstikbal semalarının “yed-i beyza-yı İslam”a teslim olacağı ümidi.
Yed-i beyza, Hazreti Musa’nın nurefşan eli. Firavun karşısında gösterdiği mucize. Hazreti Mûsâ, ailesiyle birlikte Medyen’den dönerken dağda gördüğü ateşe yaklaşır. Allah ona hitap eder ve kendisini elçi olarak seçtiğini bildirir. Ardından elindeki asâyı yere atmasını ister ve asâ yılana dönüşür.

Daha sonra elini koynuna sokmasını, onu çıkardığında kusursuz bembeyaz olacağını haber verir.
“Bu iki şey, senin Rabbin tarafından Firavun’a ve onun çevresindeki seçkinlere gönderilen bir elçi olduğunu gösteren alâmetlerdir” der. (Tâhâ 22; Neml 12)

Ayet, tüm asırların firavunlarına ve nefs-i emmare toplumlarına karşı inanan insanlara iki yöntem öneriyor. İlki sihirbazların oyunlarını bozacak, bütün yaldızlı yalanları yok edecek bir “hakikat asâsı”. İkincisi de “yed-i beyza.” Yani harama uzanmamış bir elin aydınlığı.

Asa-yı Musa inancın dönüştürücü gücüyse yed-i beyza ahlakın ışıltısı. Hakkı batıla karıştırmamışlık. Katışıksızlık, bulaşıksızlık, duruluk. Göz kamaştıran bir istikamet. Heder edilmemiş istidat ve kabiliyetlerle kat edilecek yürek mesafesi. Dünyanın her yanına uzanan iyilik eli. Yaşatma sevdası…
Bediüzzaman’ın istikbal semasının İslam’a teslim olacağını işaret ederken yed-i beyza vurgusu yaptığına göre o nurefşan eli de, İslam başlığı altında fecaatler işleyen karanlık elleri de görüyor olmalı.

Madem Süfyaniyet asrındayız, Allah’tan gayrısına kul olmamak şiarımız, Bediüzzaman’ın gözyaşları akarken beslediği ümit Kadir Gecesi duamız olsun.

[Emine Eroğlu] 8.6.2018 [TR724]

E Grubu yetmez; Brezilya kupayı istiyor [Hasan Cücük]

E Grubu’nun mutlak favorisi Brezilya. Sambacılar şuana kadar düzenlenen 20 Dünya Kupası’ndan 5’inde kupanın sahibi olmuştu. Rusya’ya bir kez daha kupayı kazanmak için geliyorlar. İsviçre, Kosta Rika ve Sırbistan grupta ikincilik mücadelesi verecek. Ancak grupta ikinci olmakta büyük risk. Keza ikinci turda büyük ihtimal Almanya’nın rakibi olacak.

BREZİLYA: 4 yıl öncesinin travmasını unutturmak isteyecek

Dünya Kupası’na 1950 ve 2014’te iki kez ev sahipliği yapan Brezilya her ikisinde de büyük travma yaşamıştı. 1950’de finalde Uruguay’a kaybeden Brezilya, 2014’te ise yarı finalde Almanya’ya 7-1 yenilerek tarihinin en ağır hezimetlerinden birini yaşamıştı. Rusya 2018, Brezilya için 4 yıl önce yaşanan travmanın atlatılması anlamına geliyor. Brezilya, 1958 Dünya Kupası’yla Avrupa topraklarında kupaya uzanan ilk başka kıtadan ülke olmuştu. En son 2002’de kupayı kazanan Sambacılar, 16 yıllık hasreti Rusya’da bitirmek istiyor.

Dünya futbolunun bir numaralı ülkesi konumundaki Brezilya yetiştirdiği Pele, Zico, Kaka, Ronaldo, Ronaldinho gibi yıldızlarla tam 5 kez Dünya Kupası’nın sahibi olmuştu. Sambacılar,½ tüm Dünya Kupaları’na katılan tek takım olma özelliğini de elinde bulunduruyor.

Brezilya, ev sahibi Rusya’nın dışında kupa biletini alan ilk oldu. Güney Amerika’nın diğer devleri Arjantin, Uruguay ve Kolombiya Rusya yolunda sıkıntılar yaşarken, Brezilya peş peşe maçlarını kazanıyordu. Eleme grubu maçlarına Şili yenilgisiyle başlayan Brezilya, Dunga’nın kovulup Haziran 2016’da göreve Tite’nin getirilmesiyle farklı bir kimliğe bürünmüşü. Grupta 14 maçlar geride kalırken Brezilya, mart 2017’de Rusya biletini alan ilk ülke oluyordu. 18 maçlık grup maratonu biterken, 12 galibiyet, 5 beraberlik ve bir yenilgisi vardı.

Teknik patron Tite, selefleri Felipe Scolari ve Dunga’ya nazaran çok fazla kimsenin bilmediği bir isim. Brezilya’ya tanınmış oyunculardan kurulu olduğu kadar tanınmış hocalar tarafından çalıştırılmıştı. Tite, 9 maç üst üste aldığı galibiyetle koltuğunu hak ettiğini göstermişti. Şimdi tüm Brezilya, grup maçlarındaki performansını Rusya’ya taşımasını bekliyor.

Yıldızlar topluluğu denilecek bir kadroyla Rusya’ya gelen Brezilya’da gözler Neymar’ın üzerinde olacak. Sakatlığından dolayı uzun bir süre forma giyemeyen yıldız oyuncu, kupa öncesi oynadığı maçta sakatlığını tamamen atlattığını ortaya koydu. Neymar’ın kupanın yıldızlarından bri olması bekleniyor. Kalede Alisson ve Ederson gibi iki güçlü eldivene sahip Brezilya’da defansta Thiago Silva, Marcelo ve Filipe Luis mevkilerinin en iyileri arasında bulunuyor. Orta sahada Casemiro, Fernandinho, Coutinho ve Fred gibi Avrupa’nın büyük kulüplerinde ter döken yıldızlar bulunuyor. Forvet hattı ise Brezilya’nın en öldürücü silahı olacak. Neymar’la birlikte Gabriel Jesus ve Firmino rakip defansların korkulu rüyası olacak.

İSVİÇRE: Devşirmelerle başarı arayacak

Tarihinde 11. kez Dünya Kupası’ında boy gösterecek olan İsviçre’nin katılım sayısını dikkate aldığımızda birçok ülkeden başarılı olduğunu görürüz. Ancak kupadaki başarılarını görmek oldukça geriye gitmek gerekiyor. 1934-54 arasında 4 kez kupaya katılan İsviçre, 3 kez çeyrek finale kadar geldi. Daha sonra katıldığı 6 Dünya Kupası’nın çoğunda ikinci turda evine döndü.

2006 Dünya Kupası’nda aynı gruba düştüğü Fransa, Togo ve Güney Kore maçlarında gol yemeyen İsviçre gruptan çıkmayı başarmıştı. Son 16 turunda Ukrayna ile eşleşen İsviçre normal ve uzatma devrelerinin golsüz bittiği maçta penaltılarla elenmişti. Kupa tarihinde 3 penaltıyı peş peşe kaçıran tek takım olan İsviçre, 2010 Dünya Kupası’nda ise kupyı kazanacak olan İspanya’yı grup maçında 1-0 yenmişti. İkinci maçında Şili’ye 1-0 yenilirken, kupada 559 dakika kalesini gole kapatan ilk ülke olmuştu.

İsviçre, Rusya yoluna süper bir başlangıç yapmıştı. Son Avrupa şampiyonu Portekiz’i evinde 2-0 yenerek gruplara 3 puanla başlayan İsviçre, maçlarını peş peşe kazanmıştı. Portekiz’le amansız bir yarış verirken, lider gittiği son maçta rakibine yenilerek grupta ikinci olmuştu. Play-off maçında Kuzey İrlanda’yı eleyip, Rusya biletini almıştı. İsviçre’nin başında 2014’ten bu yana Vladimir Petkovic bulunuyor.

İsviçre’nin başarısında ‘devşirme oyuncular’ başrol oynadı. Türk asıllı Kubilay Türkyılmaz, Yakın kardeşler Murat ve Hakan ile son yıllarda yolu Türkiye Süper Ligi’ne düşen Eren Derdiyok ve Gökhan İnler uzun yıllar İsviçre milli takım formasını terletmişti. Kadroya baktığımızda Arnavut asıllı oyuncuların çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Yine İsviçre doğumlu Afrika kökenli oyuncuları da görmek mümkün. İsviçreli oyuncuların azınlıkta olduğu bir milli takım var.

Takımın en önemli yıldızı olarak 21 yaşındaki Kamerun doğumlu Breel Embola öne çıkıyor. Genç yaşta yıldızını parlatan Embola, Sckalke 04 formasıyla başarılı bir sezon geçirdi. İsviçre’de defansta tecübeli Stephan Lichtsteiner, Ricardo Rodriguez, orta sahada Valon Behrami, Granit Xhaka, Xherdan Shaqiri, forvette ise Haris Seferovic ve Josip Drmic dikkat çekiyor.

KOSTA RİKA: Hafife alanlar yanılır

2014 Dünya Kupası biletini alan Kosta Rika İtalya, Uruguay ve İngiltere’nin yer aldığı gruba düşmüştü. Herkesin ortak kanaati grubun en zayıf halkası olduğu yönündeydi. Ancak kupanın start almasıyla farklı bir Kosta Rika çıktı karşımıza. İlk maçında Uruguay’a yenerek diğer rakiplerine gözdağı vermekle kalmayıp, İtalya’yı da yenip, İngiltere ile berabere kalarak gruptan lider çıkmayı başardı. Son 16 turunda normal süresi 1-1 biten maçta penaltılarda geçen Kosta Rika, çeyrek finalde bu kez penaltılarda Hollanda’ya kaybedip elendi. Kosta Rika bu başarısıyla Brezilya 2014’ün en sürpriz çıkışını yapan takımlardan biri oldu.

Kosta Rika, 2014’ün rüzgarıyla Rusya’ya geliyor. Tarihinde 5. kez Dünya KupasI’nda sahne alacak olan Kosta Rika’nın tek başarısı 4 yıl önceki çeyrek final oldu. Orta ve Kuzey Amerika grubunda yer alan Kosta Rika Meksika’nın ardından grupta ikinci olarak Rusya biletini aldı. 10 grup maçında 4’er galibiyet ve beraberlik alırken, 2 maçta sahadan puansız ayrıldı. Kosta Rika’nın başarısında defansı önemli rol oynadı.

Teknik patron Oscar Ramirez, ülke futbolunun efsane isimlerinden biri. 1985-97 arasında 75 maçta milli formayı giyen Ramirez, şimdi teknik adam olarak ülkesini başarıya taşımaya çalışıyor. Ramirez’in takımının en önemli özelliği, hiçbir rakibinden çekinmiyor olmasıdır  Kosta Rika kadrosunun en tanınmış ismi Real Madrd kalesini koruyan Keylor Navas. Defansta Kendall Waston ve orta sahada Bryan Ruiz takımın diğer önemli isimleri arasında yer alıyor.

SIRBİSTAN: Yugoslavya dönemini arıyor

Sırbistan, Yugoslavya’nın lokomotif federasyonlarının başında geliyordu. Yugoslavya uzun yıllar Avrupa futboluna yön veren ülkelerden olmuştu. Yugoslavya’nın dağılmasıyla Sırp futbolu da önemli darbe yedi. Uzun yıllar Hırvatların gölgesinde kaldı. Karadağ’ın da ayrılmasıyla Sırbistan adıyla ilk kez 2010’da Dünya Kupası biletini aldı. Ancak gruptan çıkmayı başaramadı. 2014 Dünya Kupası biletini ise alamamıştı.

Sırbistan futbolu 2010’da Radomir Antic’in ayrılmasıyla teknik adam krizi yaşadı. 2016’nın yazında göreve gelen Slavoljub Muslin, 6 yılda 7. teknik adam oldu. Sırbistan’ı Galler, Avusturya ve İrlanda’nın önünde lider olarak Rusya’ya taşıyan Muslin, federasyonla yaşadığı görüş ayrılığından dolayı ekim 2017’de görevine son verildi. Muslin’i koltuğundan eden gelişme, Lazio’nun genç yıldızı Sergej Milinkovic Savic’i milli takım kadrosuna almasıydı. Rusya biletini alan Muslin’i kovan federasyon göreve Mladen Krstajic’i getirdi. Üst düzey bir teknik adamlık tecrübesi olmayan Krstajic’in omuzlarında büyük yğk bulunuyor. Rusya’da alacağı kötü sonuçlar milli takım serüveninin sonu demek olacak.

Sırbistan’ın kadrosunda kalburüstü yıldızlar bulunyor. Uzun yıllar Chelsea’nın formasını giyen, Jose Mourinho döneminde ise Manchester United’e gelen 29 yaşındaki Nemanja Matic, Sırpların orta sahadaki en önemli ismi olacak. Defansif orta saha olarak Avrupa’nın en iyi isimlerinden biri olan Matic’le birlikte Roma formasını giyen Aleksandar Kolarov, Newcastle’nin forveti Aleksandar Mitrovic Sırbistan’ın etkili kozları olacak. Yine orta sahada oynayan Dusan Todic, gol yollarında oldukça etkili bir isim.

[Hasan Cücük] 8.6.2018 [TR724]

Despotların Disneyland’ı; Tarihi simgeler [Yüksel Durgut]

Dünya üzerinde tarihe kanlı elleri ile damga vuran birçok diktatör, toprakları üzerinde bulunan tarihi kalıntıları kendilerine eğlence merkezleri olarak seçti. Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in, Mussolini’yi örnek alarak tarihi kalıntılar üzerine saray inşa ettiği BBC belgeseli bu konuda iyi hazırlanmış bir çalışmaydı. Saddam Hüseyin’in bir zamanlar oturduğu o görkemli sarayı, bugün grafitilerle dolu, çocukların futbol sahası olarak kullandığı bir yıkıntı görünümünde. Yatak odası balkonundan baktığınızda tarihi kalıntıları görüyorsunuz. 2500 yıl önce dünyaya hükmeden Babil kentinin kalıntılarını… Bu manzara tesadüfi olarak seçilmemişti. Saraya gelen ziyaretçilerin Babil’in kalıntılarına bakıp bugünle bağlantı kurması ve şanı binlerce yıl sürecek olan bir yüce liderin huzurunda oldukları düşüncesine kapılmalarını sağlaması bekleniyordu.

Saddam Hüseyin, tarihi kalıntıları bu amaçla kullanan ilk diktatör değil. Tarihi kalıntıları kullanan liderler arasındaki bağlantı eskiye dayanıyor. Bu kalıntılar taş yığınlarından ibaret değil, tarihi temsil ediyor. Şanlı geçmişin yeniden inşasına dayanan faşist söylemlerin oluşturulmasında bir araç vazifesi görüyor.

Saddam Hüseyin’in, İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler’in yaptığı gibi, tarihi kalıntıları ‘koruma’ çabası, genellikle onların içini boşaltma ve devletin vermek istediği mesajlara uymadığı düşünülen mirastan arındırmayı amaçlıyordu. Saddam, İran-Irak savaşının ortasında Babil’in restorasyonu için milyonlarca dolar ödenek ayırdı; şehir surları yeniden inşa edildi. Saddam, duvarların boyunu tarihsel olarak mümkün olmayacak bir yüksekliğe, 11,5 metreye çıkardığı için uluslararası arenada arkeologlar tarafından Babil’i ‘bir despotun Disneyland’ine dönüştürdüğü için eleştirildi.

Arkeologlar, Babil’deki kerpiçlerde kral Nebukadnezar’ın isminin kazılı olduğunu hatırlatınca Saddam Hüseyin kendi adının yazılmasını istedi. Restorasyonda ise kerpiç yerine modern tuğlalar kullanıldı.

Mussolini’nin Faşizmi

Saddam Hüseyin aslında Mussolini’nin izinden gidiyordu. 20. yüzyıl başlarında İtalya’da kendisini ‘Duçe’ (Lider) ilan eden Benito Mussolini de Roma İmparatorluğu’nun Roma’daki kalıntılarını etkili bir araç olarak kullanmak istiyordu. Mussolini’nin Faşistleri antik Roma kentinin idealize edilmesini yeni bir düzeye taşımıştı. Mussolini’den Roma İparatorluğu’nu yeniden inşa eden imparatora gönderme yaparak “yeni Augustus” olarak söz ediliyordu.

1922’deki bir konuşmasında Mussolini, “Roma bizim sembolümüz ve mitimizdir… Roma’nın ölümsüz ruhu Faşizmde yeniden canlanıyor.” diyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından 16 ay önce, Mayıs 1938’de Hitler Roma’yı ziyaret ettiğinde Mussolini ona kentteki tarihi kalıntıları gezdirmiş ve çok etkilemişti. Hitler de Mussolini’nin Roma’yı yeniden inşa girişimlerinden esinlenerek klasik mimarı tarzda yapılar inşa ettirdi.

Hitler ve Tarihin İdealizasyonu

Hitler yaptığı resimlerde Modern mimariye karşı nefretini, antik Roma’nın klasik mimarisine hayranlığını ifade ediyordu.

Hitler açısından geçmişin kalıntıları tarihin idealize edilmiş versiyonuna işaret ediyordu. Almanya’da da bunu başarmaya çalışıyordu. Baş mimarı Albert Speer anılarında şöyle diyordu:

“Hitler, inşa işinin yaşanan dönemi ve onun ruhunu gelecek kuşaklara aktarması gerektiğini söylüyordu. Nihayetinde, insana tarihin büyük çağlarını hatırlatacak şey anıtsal mimariydi… Roma imparatorlarından geriye ne kaldı? Bugün onların varlığını kanıtlayacak tek şey yapılardır.”

Nuremberg’de Nazi töreni

Hitler ve Speer bu amaçla ‘Harabe Değeri’ fikrini geliştirdi. Bu fikre göre, bir ülkenin mimarisi, yıkılma aşamasında bile gelecek kuşaklara esin kaynağı olmalıydı.

Ama Nazilerin inşa ettiği yapılardan geriye anıtsal harabe olacak hiçbir şey kalmadı. Saddam Hüseyin’in Babil’deki sarayı gibi Speer’in binaları da korktuğu gibi birkaç yıl sonra yıkıldı.

Günümüzde de Sarayları güç gösterisi olarak gören siyasilerin her ne kadar Külliye tanımları ile bunu şirin göstermeye çalışsalar da, yıllar nasıl yanıldıklarını tarihten örneklerle bunu gözlerine sokacaktır.

[Yüksel Durgut] 8.6.2018 [TR724]

Başınızı, şaşkın kristaller döndürüyor!

Baş dönmesinin bir türü olan vertigo, çoğu zaman ayağa kalkmaya, hareket etmeye, hatta beslenmeye engel olarak kişinin yaşam kalitesini önemli derecede etkiliyor.

İç kulaktaki kristal tanelerinin yerlerinin değişmesiyle vertigonun ortaya çıktığını belirten Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, bu tabloya çeşitli metabolik hastalıklar ve beslenme alışkanlıklarının sebep olabildiğine işaret ediyor. Egzersiz, diyet, hobi edinme ve birtakım rehabilitasyon programlarıyla bu durumun kontrol altına alınmaya çalışıldığını söylüyor. Yerlerini şaşırmış olan kristaller, birtakım manevralarla bulunması gereken yere yönlendirilerek, herhangi bir ilaç kullanımına gerek kalmadan tedavi edilebildiğinin altını çiziyor.

Migren hastalığının özel bir formu olan vertiginöz migrende, migren atağını tetikleyen her türlü durum vertigoyu da başlatıyor. Vertiginöz migrende, baş ağrısı ile seyreden atakların en az yarısında baş ağrısına ek olarak baş dönmeleri de görülüyor. Bu sebeple tanısı ve tedavisi migren hastalığında olduğu gibi yapılıyor.

Vertigoya neler sebep oluyor?

  • Enfeksiyonlar ve alerjiler gibi çevresel faktörlere bağlı durumlar, iç kulak hastalıklarının oluşumuna zemin hazırlayarak, baş dönmesine yol açabilir
  • Az su tüketmek
  • Çok tuzlu yemek
  • Aşırı alkol kullanımı
  • Sigara kullanımı
  • Üst solunum yolu viral enfeksiyonları
  • Genetik faktörler başrolde

Denge hastalıklarının oluşumunda genetik hastalıklar da sorumlu olabilir. Örneğin, ailesel bir hastalık olan otoskleroz yani kulak kireçlenmesinde asıl şikayet işitme kaybı iken, ileri evrelerinde baş dönmesi de görülür. İç kulak tutulumuyla seyreden kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları ve iskelet sistemi hastalıkları gibi genetik hastalıklar tanımlanmış ve bunların çoğunda işitme kaybıyla birlikte baş dönmeleri de görülebilmektedir.

İyileşme süresi yaşa göre değişiyor

İki kulak arasındaki simetrinin kalıcı ve sabit olarak bozulduğu durumlarda, denge sisteminin merkezi organları, bozulan fonksiyonların dengesini yeniden kurmayı başarabiliyor. Belli bir süreyi alan bu dönem hastanın yaşına göre değişiklik gösteriyor. Bu süre genç hastalarda ve rehabilitasyon uygulanan hastalarda 2-3 ay gibi kısa olmaktayken, yaşın ilerlemesiyle 2 yıla kadar uzayabiliyor.

[TR724] 8.6.2018

‘Karadelik’ metaforundan ‘Erdoğanlı sıfırlamalar çağı’nı anlamak [Ramazan F. Güzel]

İleride Türkiye tarihini yazanlar,  2000’li yıllar sonrasından bugünlere gelen süreci tanımlarken çeşitli adlandırmalar yapacaklardır. Genel olarak ‘Erdoğan Dönemi’ denilip geçilecektir ama şahsi görüşüm, bu dönem; ‘Sıfırlamalar Çağı’ olarak anılacaktır.

Bir yıldız gibi parlatılan Recep Tayyip Erdoğan’ın zamanla bir karadeliğe dönüşmesi ile her şeyi yutmaya başlaması ile ortaya çıkan ‘sıfırlamalar’ hakkında çok sözler söylenecektir.

KÜÇÜK EVRENİ ANLAMAK İÇİN BÜYÜK EVREN ve KARADELİKLER

Fiziği, hele astrofiziği çok severim. İnsan ve evren, aynı sanatkarın elinden çıktığına, aralarında müthiş bir korelasyon var. Hatta, ‘İnsan küçük bir kâinat, kâinat büyük bir insandır’ da denilmektedir. Dolayısıyla da birisini anlayınca diğerini anlamak da kolay oluyor.

Karadeliklerin aslı, evveliyatı yıldızlardır.

Her yıldız ölür, her var edilen şey gibi.. Güneşten büyük kütleli yıldızlar ölünce karadeliğe dönüşür. Güneşten küçük olanlar ise süpernovaya ve ‘beyaz cüce’ye dönüşürler.

Yıldızın ölümü hadisesi de zaten yıldızların içindeki yakıt enerjisi (hidrojen, helyum ve en son karbon) ile dışarıdaki kütle çekimi arasındaki dengenin bozulmasıdır. İç enerjisi azalıp da dış çekimi baskın gelmeye başlarsa, işte o zaman çöküş ve karadelik halinde ölüm süreci başlamış olur.

Sonra kendi etrafında dönüş hızını arttırmaya ve süper novaya dönüşmeye başlar. Oluşturduğu büyük çekim kuvvetiyle birlikte içine doğru çöker ve ‘Kara Delik’ (Black Holes) dediğimiz gök cismine dönüşür.

Evrenin bu karanlık oluşumları, çılgınca artan çekimi ile çevresindeki her şeyi içine çekmeye başlar. Bu yutma iştihasından hiçbir şey kurtulamaz, saniyede 300 bin km kaçış hızı olan ışık bile!

Her cisim gökyüzünde bir yer kapladığı gibi, uzay düzlemini de kütlesi nispetinde çökertir. Einstein bunu, bowling toplarının, konuldukları çarşaf üzerinde ağırlıklıları oranında çökertme yapmasıyla örneklendirir.

Yine Einstein’ın Rölativite kanununa göre,  ışık dahi bu cisimlerin çekiminden etkilenir ve izlediği doğrusal yoldan sapar. Einstein’ın teorisi, geçen yüzyılın başında bir güneş tutulması sırasında test edilerek doğruluğu ispatlanmıştır.

Karadeliklerin korkunç kütle çekimlerine çevrelerindeki hiçbir şey karşı koyamayacağı gibi, kendisini oluşturan madde dahi bu içe doğru çöküşü durduramaz. Madde kısaca kendi ağırlığı altında ezilerek küçülür ve nihayetinde noktasal bir varlığa dönüşür. Bu noktadan sonra karadeliğin içine düşen herşey, gezegenler veya yıldızlar dahi bir atomaltı parçacıktan daha küçük bir hacme kadar sıkışır. Kısaca bu obur yutuş, kendi kütlesini tüketmekle başlayıp, etrafında ulaşabildiği herşeyi yutup yok eden ve hiç bir zaman tatmin olmayan bir varlığın özünü ifade etmektedir.

KARADELİK METAFORUYLA ERDOĞAN’I ANLAMAK

Tarih boyu insanoğlu,  insanlar ile yıldızlar arasında hep irtibat kurmuş ve bir illiyet olduğunu düşünmüştür. Yıldız gruplarına burç isimleri vermişler ve bu yıldızların konumlarına göre insanların fıtratların oluşacağını, hatta yıldız hareketlerinin insanların veya toplumların kaderlerini etkileyeceğine inanmışlardır.

Hatta insanların yıldızlarla temsil edildiğine ve her insan doğduğunda gökte bir yıldız doğduğuna ve kaderlerinin paralel ilerlediğine inanılmıştır. Evet, bazen insanlar da yıldızlar gibi parlar, yıldızları parlar. Işıldarlar ve sonra bir yol tutar giderler.

Erdoğan’ın yıldızı da, kısa hapis mağduriyeti (!) sonrasında hızla parlamış, 2002 seçimlerinde ise esen rüzgar ile ezici güçle iktidara gelmişti.  Hep güç devşiren Erdoğan, bir yandan da belediye başkanlığı döneminde başladığı (ihaleler, komisyonlarla) sürekli olarak paylar, paralar biriktirmeye başlamıştır. Bunu yaparken dini ve milli argümanları çok başarılı şekilde kullanarak kendisine bağlı, sadık bir seçmen kitlesi oluşturdu.

Göreve başlarken Yahudi Cesaret Madalyası ile ödüllendirilen Erdoğan, sonraki açıklamalarında uluslararası güçlerce bölge ülkeleri üzerinde GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) Eşbaşkanı olduğunu deklere etmiştir.

Onun para istifleme ve güç devşirme tutkusunu, zaafını bilen ülkeler ise, gerektiğinde onun payını vererek işlerini yürütmeye başlamışlardır. Halkına karşı yüksek bir ikna kabiliyeti olan lider üzerinden işlerini tek elden yürütmeye başlamışlardır. Batı ülkeleri için olduğu kadar İran, Katar, S. Arabistan gibi doğu ülkeleri için de aynıydı.

Yeter ki onun payını, komisyonunu ver, istediğini yaptır. (İran’ın, ambargoyu delmek için ona ve adamlarına ödediği milyar dolarlık komisyonlar gibi..)

İstanbul’un Kasımpaşa bölgesinde çıkan, tahsil hayatına bile şüpheli, kariyeri ise amatör liglerde top koşturmaktan öteye gidemeyen ve siyasete başladığında –kendi ifadesiyle- ‘bir yüzükten başka varlığı olmayan’ birisi, şimdilerde hem parasal, hem de siyasi güç olarak akıl almaz bir boyutta. Her kriz zamanında oradan oraya taşıttığı 29 ton altınlarından bahsediliyor. 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonlarında evinde zulasında bile 1 milyar Dolardan fazla parasının olduğu, bunları sıfırlamasının bile günler aldığı, en son elde kalan paranın bile 50 milyon Dolardan fazla olduğu konuşuldu, konuşma tapeleri ortaya saçıldı.

Dünya tarihinde eşine rastlanmamış bir 17/25 operasyonu bile onun hırsını, biriktirme güdüsünü frenleyememiş, aksine daha da katlamıştır. Çünkü artık o kadar büyük bir kütleye; mal ve güç olarak bir karadeliğe dönüşmüştür. Buna ne başkası, ne de kendisi engel olabilecektir artık..

SIFIRLAMALARIN ŞAHI

O, bir karadelik gibi çevresindeki bütün makamları, güçleri kendisine çekiyor, bünyesine ve kontrolüne alıyor ve yoluna devam ediyor. İlçe başkanlığı, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık.. Hedefe giden yolda her şeyi mubah görüyor, her şeyle ve herkesle ittifaklar kurabiliyor, herkesin ve her şeyin sinerjisini, maddi-manevi varlığını sömürebiliyor. Biriyle işi bitince de onu bir köşeye atıyor, yoluna devam ediyor, yeni hedeflere yöneliyor.

En güçlü silahı, en çok sömürdüğü argüman din olgusu. Onu hoyratça kullandı, içini boşalttı. Dini yozlaştırırken, dindarı da peşine takıp onları da içi boşalmış ham softalara çevirdi.

Osmanlıyı/ tarihi kullandı, onların saltanat sistemleri üzerinden kendi saltanatını pazarladı, sözde tarihi dizileri ile halkın bilinçaltına yükleme yaptı.

Büyük güçlerin kendisine karşı kullandığı ‘havuç-sopa’ motivasyonunu halka karşı kullandı. Yani kimini devletin imkanlarını kullanarak satın aldı, kimine ise sopa göstererek hizaya getirdi, biat ettirdi.

Ona uyanlar, onun kurduğu yalancı cennetlere, havuzuna dalanlar manen ve etik değer olarak biterken, ona uymayanlar ise –Gülen Cemaati’nde, Furkan Vakfı’nda ve Kürtlerde olduğu gibi- neredeyse ellerindeki bütün maddi varlıklarını, hatta canlarını bile kaybedebiliyorlar.

EN BÜYÜK ‘HAKİKAT BÜKÜCÜ’!

Einstein’ın rölativite kanunundaki gibi, yüksek çekim gücü ışığı dahi yolundan saptırır, dolayısıyla ışığı bize ulaşan cisim, olduğundan çok farklı konumda görünür. Kısaca uzay-zaman alanındaki bu eğilme, cisimlerin konumlarını doğru şekilde tesbit etmeyi imkansız hale getirir.

Erdoğan’da hakikati bükme, olduğundan farklı gösterme konusunda akıl almaz bir beceri bulunmakta… Bu sürece girmiş kimselerin doğal gelişimi sanki… Dolayısıyla da Erdoğan’a ileride değişik adlar, tanımlamalar getirilmeye çalışılacaktır belki ama en iyi tanımlayanı ‘Hakikat Bükücü’ olacaktır.  Her meseleyi, her hakikati kendi menfaatleri doğrultusunda çarpıtmasıyla tebarüz etmiş bir kişiliktir. İşine geldiğinde bir gün kara dediğine, ertesi gün çok rahat ak diyebilmektedir. Bu yönüyle de border line kişilik bozukluğu özelliği gösterebilmektedir.

Hakikati çarpıtması, kendisi hakkındaki algılarını da çarpıtmaktadır doğal olarak.. Benzer özellikler gösteren diğer diktatöryal karakterler gibi, kifayetsiz muhteris durumunda kalsa da, kendisini olduğundan çok yüce görme, kıyas kabul etmeme psikolojisi, kendisini doğru tanımlamanın ve gerçeği görmenin önünü tıkamaktadır. Böylece ‘kendisini seçilmiş, özel biri’ görme psikolojisine yol almaktadır. Şu an çevresindekilerin Erdoğan’a ‘seçilmiş, göklerden teyitli insan, mehdi, halife vb’ olduğunu söylemesi ve onun da inanmaya dünden razı olması, ortaya böyle çılgınlıklar çıkarmaktadır. Taraftarları harikuladeden özellikler atfedilirken, karşı tarafta da onun için ‘Ahirzaman Deccali, İslam Süfyanı’ gibi yakıştırmalar yapmaktadır. Bütün bunlar ezoterik tanımlamalar ve din bilimlerinin alanına girer. Ama şu gerçek ki, Erdoğan sıradan bir insan olmadığı, sonunun ve gidişatının da sıradan olmayacağı…

AMOK KOŞUCULARI

Evet, Erdoğan, çevresindeki her şeyi yutuyor, kendine benzetiyor, dönüştürüyor, içini boşaltıyor. Sonrasında o temas ettiği hiç bir şey eskisi gibi kalamıyor, olmayacak da.

Onun dönüştürmesinde nasibini alan devlet kurumları da (Askeriyesinden Adliyesine) hiç birisi artık eskisi gibi olmayacak. Bu çapta bir vakum, tarihte eşine az rastlanır. Kurduğu yapı ve rejim hep Hitler Almayası ile kıyaslanıyor. Yaptığı bazı açıklamalarda O da ‘Hitler Almanya’sındaki siyasi güçten istediğini’ ifade etmişti.

Hakikaten de şu an en yakın planda onunla kıyas edilebilir. Hitler de Almanya’da bütün bir halkının kaderine tesir etmiş, onların ve devletin bütün varlığının inisiyatifini ele almış ve sonunda herkesi büyük yıkıma götürmüştür. Onun yutan, yıkan hali sadece Yahudiler gibi hedef edindiği halkları değil, kendisi dahil bütün etki alanına tesir etmiştir yani…

Girdiği her seçimi kazanan, hedef edindiği her şeyi bir şekilde ele geçiren Erdoğan, ne zaman kaybedecek, ne zaman bu süreç bitecek, diye çok sorular soruluyor. O da bir karadelik gibi, o da tarihteki muadilleri gibi, en son kendi kendisini yok edecek. Onun doymak bilmeyen hırsı, sıfırlama becerisi, en son kendisini de sıfırlayacak. Hem de o gemlenemez hırsının son noktasında…

Erdoğan da, bir Amok koşucusu gibi, freni patlamış kamyon gibi bir yere toslayınca kadar koşusuna devam edecek… Benzer figürler, hep kazanarak yol almışlar ve en son öyle bir hata hata yapıyorlar ki, bütün kazanımlarını –kendileriyle birlikte- yok ediyorlar.

Zaman ayarlı bomba gibi.. Vaktini bekliyor. Ülke adına her şeyi ve herkesi yutan bu karadeliğin bir yerde dolmasını..

[Ramazan F. Güzel] 8.6.2018 [TR724]

Gazeteci İbrahim Karayeğen’den tarihi savunma: Hiçbir vicdana, insafa ve hukuka sığmayan bu süreci daha fazla uzatmayınız

15 Temmuz’dan sonra  tutuklanan, yazdıkları  yazılar, attıkları twitlerden dolayı müebbet hapisle yargılanan  Zaman Yazarları Davası’nda ilk gün tamamlandı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren karar duruşmalarının ilk gününde tarihi bir savunma yapan gazeteci İbrahim Karayeğen’in, resmi yollarla ve hiçbir yasağı olmadığı halde seyahate çıkarken Atatürk Havalimanı’nda  gözaltına alınmasından sonra Emniyet’te kendisine yapılan insanlık dışı muamemeleri anlattı. Savunmasında anayasa ve yasaların gazetecilik mesleğini suç saymadığını vurgulayarak başlayan Zaman Gazetesi gece sorumlusu İbrahim Karayeğen, neredeyse 2 seneye yakındır haksız şekilde Silivri  Cezaevi’nde tutulduklarını, iddianamenin içindeki çelişkileri ve delilsizliğini tek tek anlattı.

Savcının “Üstü kapalı hakaret”,  “görünürde normal bir eleştiri gibi görünen düşünceler” gibi somut hiçbir delile dayanmayan suçlamalar yönelttiğini aktardı. Karayeğen, “Afaki ve altı boş iddialarla hakkımda müebbet hapis istenmiş olması bu iddianameyi hukuki kılmıyor. Elinizdeki tek delil, cemaatin yayın organı olduğu iddia edilen ve darbe girişiminden 4,5 ay önce kayyıma devredilen, 15 Temmuzdan sonra da Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Zaman gazetesinde çalışmış olmam.” dedi.

Yaşadığı kötü muamaleleri de tek tek sıralayan Karayeğen, savunmasını bir gazeteciye uygulanan insanlık dışı muameleleri anlattığı şu cümlelerle bitirdi:

“Emniyette ve cezaevinde benim en temel haklarım hoyratça çiğnendi. Gözaltına alınıp bir şüpheli olarak götürüldüğüm İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde insanlık dışı ve onur kırıcı bir muameleyle karşılaştım. Ters kelepçe takılarak kamerasız bir odaya alındım. Orada polislerin fiili saldırısına uğradım, hakaretlerine maruz kaldım. Bunlar doktor kayıtlarıyla sabittir.

Polislerin soruları şahsımla ilgili değildi. Çalıştığım gazeteyle ilgili sorular yöneltilince hukukun evrensel kaidelerinden “suçun şahsiliği”ni hatırlattım. “Hukuk bitti” diye karşılık verdiler.

Emniyetteki ilk ifadem sabaha karşı saat 05.00’te alındı. Sağlık sorunlarım ve baskı ortamı nedeniyle ifadeyi yarıda  kestim. Aldıkları ikinci ifadeyi de dosyaya koymamışlar.

Emniyet nezarethanesinde 5 gün, cezaevinde 1,.5 ay ciddi sağlık problemleri yaşadım. Cezaevi doktorunun hastaneye sevk talebi OHAL gerekçe gösterilip yerine getirilmedi. Cezaevinde 6,5 ay tek kişilik bir odada tecrit edildim.

Sayın Mahkeme heyeti,

Hiçbir vicdana, insafa ve hukuka sığmayan bu süreci daha fazla uzatmamanızı diliyorum.

Olağanüstü hal şartlarında bile hukukun evrensel ilkeleri geçerlidir.

Kararınız ya adaletin ya da zulmün tecellisi olacak. Bunun ortası yok.

Tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum.”

İşte gazeteci İbrahim Karayeğen’in savunmasının tam metni:

İSTANBUL 13. AGlR CEZA MAHKEMESi’NE

KONU: ESAS HAKKINDA SAVUNMAMDIR DOSYA : 2017/112

SAVUNMA YAPAN : İBRAHİM KARAYEĞEN

Sayın Başkan, değerli mahkeme heyeti,

Ben, 15 Temmuz darbe girişiminden 4 gün sonra gözaltına alındım, iddianame 9,5 ay sonra kabul edildi. İlk kez bir mahkemenin karşısına ise gözaltına alındıktan 4 ay sonra çıktım. 23 aydır da cezaevinde tutuklu bulunuyorum.

İddianame, kamuoyuna terör örgütünün medya yapılanması diye sunuldu. Anayasayı ihlal ve darbe suçunu işiediğim iddia edilerek hakkımda 3 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıla kadar hapis cezası talep edildi.

Somut hiçbir delil ortaya konmadan, Meclis’i bombalayan pilotla veya halkın üzerine ateş açan bir askerle aynı cezanın istenmesi akıl alır gibi değildi.

Savcının mütalaasına cevap vermeden önce o mütalaanın dayandığı temel olan iddianame ile ilgili gerçekleri açıklamak istiyorum.


Sayın Mahkeme heyeti,

İddianame, hukuki bir metin olmak zorundadır. Bu iddianame ceffel kalem yazılmıştır. Savcı hiçbir kanıt göstermeden beni darbeci ve terörist yapmıştır. Kanıtsız bir iddianameye hukuk denemez, dense dense yalan ve iftira denir.

Bir iddianame, güncel algıları değil evrensel hukuk kurallarını yansıtmak zorundadır. Siyasi mülahazalar ve konjonktürel gelişmelere göre değil kaya gibi sağlam, maddi gerçeklerin üzerine bina edilmelidir.

Örneğin, bir iktidar, muhaliflerini düşman, hain, darbeci, terörist görebilir. Savcı, bu tartışmalardan etkilenip iktidarın tarzı siyasetine uygun bir iddianame ortaya koyamaz. Koyarsa hukuka ve mesleğine ihanet etmiş olur. Savcı,üstünlerin hukukunu değil,hukukun üstünlüğünü gözetmekle yükümlüdür.

İddianarnede zikredilen haber, yazı ve konuşmalar bu ülkede herkesin gözü önünde söylendi, yazıldı. Bir suç var idiyse neden savcılar zamanında harekete geçmedi? Zaman aşımına uğramış haberlerden dolayı yargılanmak  hukuka ve yasalara uygun mu?

Gazetede yayımlanan haber ve yazılar için zaman aşımı 6 aydır. Basın savcısı bu süre içinde dava açmazsa o haber ve yazılar arşive kaldırılır.

İddianamede gazetecilik faaliyetleri suç gibi gösterilmiştir. Savcı, sanıklar için ayrı ayrı hukuki değerlendirmeler ve suçlamalar yapması gerekirken bütün sanıkları aynı torbaya doldurmuştur. Bu, suçun şahsiliği ilkesine aykırıdır.

Beni darbeyle suçlayabilmeniz için ya suçüstü yapmanız ya da darbed çeteye talimat verdiğimi kanıtlamanız gerekirdi. Böyle bir delil dosyada yoktur.

Afaki ve altı boş iddialarla hakkımda müebbet hapis istenmiş olması bu iddianarneyi hukuki kılmıyor.

Elinizdeki tek delil, cemaatin yayın organı olduğu iddia edilen ve darbe girişiminden 4,5 ay önce kayyıma devredilen, 15 Temmuzdan sonra da Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Zaman gazetesinde çalışmış olmam.

Savcı, çalıştığım gazetenin 28 Şubat darbesine destek verdiğini iddia etmektedir. Bunu söylerken hiçbir delil getirmiyor. Çünkü doğru değil. Zira, bu gazete, o dönemde, asker tarafından dışlanan ilk kurum olmuştur. Bunun tanığı olan birisiyim.

28 Şubat darbesinden sonra Genelkurmay, Zaman gazetesine ‘akreditasyon’ şartı getirmiştir. TSK’nın hiçbir brifingine, basın açeklamalarına, gezilerine ve karargahiara gazetenin temsilcileri ve muhabirieri  alınmamıştır.

Bu müselceldir. Onlarca defa habere konu olmuştur. Yıllarca süren bu ambargo, Ak Parti iktidarında bile devam etmiştir.

Bir örnek vereyim; merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasını takip amacıyla olay yerine giden muhabir arkadaşımız, meslektaşlarını taşıyan askeri helikoptere bu yüzden alınmamış, karlı soğuk bir havada, dağda kendi haline bırakılmıştır.

İddianamenin 26. sayfasında, gazetenin hükümete profesyonelce imalı, şifreli ya da üstü kapalı hakaretler yağdırdığını iddia ediyor sayın savcı. “Üstü kapalı hakaret” nedir? Üstü kapalıysa nasıl hakaret olur?

Yine aynı sayfada, “görünürde normal bir eleştiri gibi görünen düşünceler” şeklindeki ifadesiyle eleştirileri de suç kapsamına alıyor.

Kapalı, örtülü, imalı, mecazlı, ironili yazılardan nasıl kesin hüküm çıkarılabilir? Bir insanı suçlarken kesin, net bilgiler edinilmesi gerekmez mi? Bir şüphe varsa bundan sanık yararlanmaz mı?

İddianamenin 30. sayfasında savcı, gazetenin, hükümetin dershaneleri kaldırmaya yönelik kararlılığı karşısında üslubunu sertleştirerek ve basın özgürlüğünün sınırını aşacak şekilde hakaret ve saldırılar yönelttiği, komplo ve kumpastarla hükümeti devirmeyi  hedeflediğini iddia etmiştir.

Bunlar çok ciddi iddialardır. Ancak gazeteye ve gazete yöneticilerine bu iddialarla ilgili dava açılmamıştır. Yani basın savcısı iddia makamıyla aynı fikirde olmamıştır. Haber ve yazılarda suç unsuru bulmamıştır.

İddianamenin 37. sayfasında 17-25 aralık operasyonlarından sonra çıkan haber ve köşe yazıları sıralandıktan sonra, “algı oluşturmaya çalışmışlardır” deniliyor.

Bu gazeteciliğe sorunlu bir bakıştır. “Algı oluşturmaya çalışmak” diye suç icat edersek bütün haberler suç kapsamına girer. Her haber bir algı oluşturur neticede.

İddianamenin 62. sayfasındaki suçlama daha vahimdir. Savcı şöyle diyor: “Görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları…”

Savcı, “görünürde suç unsuruna rastlanmayan yazılarda dahi” suç unsurlarının bulunduğunu hiç duraksamadan, hiç endişelenmeden, hiçbir mesleki utanca kapılmadan yazabilmiştir.

Bu cümle, yaşadığımız dönemin ruhunu ve hukuk anlayışını utanç verici derecede berrak bir şekilde ortaya koymuştur.

Savcı, “görünmeyen suç” icad eden belki de ilk savcıdır yeryüzünde.

Biz böylesine sürrealist bir utanmazlığa karşı burada hayatımızı savunmaya çalışıyoruz. Aslında böyle birinin savcılık yapabildiği bir düzende artık hayattan bahsedebilir miyiz ondan da emin değilim.

Savcının görevi, görünür bir suçu, görünür kanıtlarla ortaya koymaktır. “Görünmeyen suç” adil mahkemelerin değil ancak engizisyoncuların başvurabileceği vicdan dışı bir kavramdır.

Yine 62. sayfada, “tek başına suç unsuru belirlenememekle birlikte örgütsel hedef ve amacı tamamlayan yazılarla” deniyor.

Yani, haber ve yazılar tek başına suç unsuru taşımıyor. Ama savcı bu yazıları örgüte kendince bir şekilde bağlamış. Örgütün bu yazılarta hedefini tamamladığı sonucuna varmış. Yine varsayım, tahmin ve kanaatten söz ediyoruz. Yani somut bir suç yok haber ve yazılarda.

Türkiye ve dünya kamuoyuna malolmuş 17/25 aralık operasyonları, MiT Tırlarının aranması, Dışişleri Bakanlığı’nın dinlenmesi ve MiT Müsteşarının ifadeye çağrılması olaylarını haberleştirmeyen medya kurumu yoktur.

Yakın siyasi tarihin önemli vakalarını haber yapmak bir gazetenin görevidir. Bunları darbe veya teröre zemin hazırlamak gibi görmek niyet okumaktır.

Hukuk niyet okumaz.

Bu bakış açısıyla hiçbir haber yapılamaz, basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı yerle yeksan olur.

Haber ve yazılar elbette eleştirilebilir. Ama bu savcının görevi değildir; okuyucuların, basın meslek kuruluşlarının ve iletişim uzmanlarınının işidir.

Burada Anayasa Mahkemesi’nin yakın tarihli örnek bir kararını size göstereceğim. Haber 1 Mayıs 2018 tarihinde Birgün gazetesinde yer aldı.

“Amirallere suikast davası” sanıklarından Mehmet Orhan Yücel, bir gazetede çıkan haberler nedeniyle kişilik haklarının zedelendiği iddiasıyla dava açıyor. Yerel mahkeme, 10 bin lira tazminata hükmediyor. Dosya Yargıtay”a gidiyor.

Yargıtay, yazının gerçek ve güncel bir konuya ilişkin olması nedeniyle yayımlanmasında kamu yararı bulunduğu ve kişilik haklarına saldırı oluşturabilecek bir yoruma da yer verilmediği gerekçesiyle kararı bozuyor.

Bunun üzerine Yücel, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunuyor. Yüksek Mahkeme, haberin hukuka uygun olduğuna karar veriyor, başvuruyu reddediyor. Anayasa Mahkemesi gerekçesinde şöyle diyor:

“Anayasa Mahkemesi veya derece rnahkemeleri, gazetecilik mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini ve gazetecilerin haber verme tekniğini belirleyemezler. Zira bir düşüncenin en iyi hangi üslup ve biçimle aktarılacagına bizzat düşünceyi dile getirenler karar verebilir. Bu bağlamda Anayasa’nın 26. Maddesinin sadece ifade edilen haber ve fikirleri içeriğini değil aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de koruduğu hatırda tutulmalıdır.”

Anayasa Mahkemesi diyor ki, mahkemeler, gazetecilik mesleğinin nasıl yapılması gerektiğini ve gazetecilerin haber verme tekniğini belirleyemezler, bir düşüncenin hangi üslup ve biçimde aktarılacağına gazeteler kendileri karar verir .

Sayın Başkan,

Şimdi mütalaaya gelmek istiyorum : Savcılık makamı, mütaalasında hakkımda istenen 3 ağırlaştırılmış  müebbet hapis talebini 1’e düşürdü. Anayasayı ihlal suçunu işlediğimi belirtti. Ayrıca terör örgütü üyesi olarak da cezalandırılmamı istedi.

Mütalaadan 20 gün sonra ise iddia makamı ek bir mütalaada bulundu. Bu defa Anayasayı ihlal suçunun oluşmadığını belirterek ağırlaştırılmış müebbet hapis talebinden vazgeçti. Ayrıca, “Sanığın eylemlerinin kül halinde silahlı terör örgütü yöneticiliği kapsamında kaldığı anlaşıldığından” diyerek terör örgütü yöneticiliğinden cezalandırılmamı istedi.

Sayın savcının darbe suçlamasından vazgeçmesini anlayabiliyorum, çünkü bu insanlık suçunu işlediğime dair hiçbir delil dosyada yoktu. Zaten olamazdı da.

Ama şunu anlamıyorum, son duruşmanın üzerinden geçen 20 günde ne değişti de ben terör örgütü üyeliğinden, terör örgütü yöneticiliğine terfi ettim? Yeni bir delil mi ortaya kondu? Yeni bir tanık beyanı mı var? Ben kimlere yöneticilik yapmışım, ne gibi talimatlar vermişim, kimlere silah dağıtmışım, hangi eylemleri organize etmişim,  kimlerin maaşını vermişim?  Mütalaada bu soruların cevapları verilmemiş. Çünkü böyle bir şey yok.

Silahlı örgüt kavramı, suç işlenmesi amacıyla sürekli  birliktelik ve örgütlenmeyi gerektirir. Organize bir yapı olması, hiyerarşik bir ilişki, astlık üstlük ilişkisi zorunludur. Silah, mühimmat gibi araçların varlığı gerekmektedir.

Terör örgütünden söz edilebilmesi için de yasada tarif edildiği şekilde cebir ve şiddet kullanılması zorunludur. Suç ancak doğrudan kasıtla işlenebilir. Yani, bilerek ve istenerek.

Mütalaada, yöneticisi olduğum örgütte kimlere bağlı olduğum, kimlere üstlük yaptığım, ne tür emirler verdiğim, hangi eylemlere katıldığım belirtilmemiştir. Soyut ve altı boş bir suçlama yapılarak geçilmiştir.

Ortaya tek bir kanıt bile koyamayan savcı, “kül halinde eylemler” gibi fevkalade afaki ve taptancı bir ifadeyle yıllarca hapis yatmamı istiyor.

Bu, sadece hukuka değil, insanlığa da aykırı bir davranış. Bir insan, ortaya tek bir kanıt bile konmadan bu kadar keyfi bir biçimde suçlanabilir mi?

Ben hiçbir terör örgütüne katılmadığım gibi böyle bir örgütün propagandasını da yapmadım. Savcı aksini söylüyorsa kanıtını göstersin.

Örgüt diye bir gazeteyi, eylem diye gazeteciliği kastediyorsa; yasal ve meşru bir gazetede çalışmak anayasal bir haktır. Şimdiye kadar yazdığım hiçbir haber ve yazıdan dolayı yargılanmadım.

Delil diye mütalaaya alınan şeyler, iddianamenin eklerindeki kimi bilgilerdir.

Bunların hiçbiri hukuki delil değildir. Bunlar konjonktürel delillerdir. Bu dönemin şartlarında cari olan delillerdir. Bu dönem bitince bunların da hükmü bitecek. Tıpkı darbe ve takriri sükun dönemi yargılamalarında olduğu gibi.

Ünlü yazarımız Kemal Tahir, meşhur donanma davasında, kardeşine kitap verdiği için yargılandı. Hatta yıllarca hapis yattı.

12 Eylül darbesinde, paranoya o hale gelmişti ki, kırmızı gömlek giyen gençler komünizm propagandası yapmakla suçlandılar.

Bugün, geçmişteki bu haksız ve hukuksuz yargılamalar nasıl içimizi acıtıyorsa ve tarihin kara sayfalarındaki yerini almışsa yarın da bu dönem için aynısı olacak.

Hukukun temel ilkesidir, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz.” Kanunun açıkça suç saymadığı bir eylemden dolayı kimseye ceza verilemez.

Hiç kimse işlediği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç teşkil etmeyen bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez.

Kanunilik ilkesi, işlendiği anda suç sayılmayan eylemin, sonradan suç sayılması durumunda, bireylerin  cezalandırılmasını  engellemektedir.


Sayın Başkan,

Ben, Zaman gazetesinin yazı işlerinde gece sorumlusu olarak 12 sene görev yaptım. Yönetici değildim, yayın politikasını belirleyen bir pozisyonum da yoktu.

Önceki savunmalarımda belirttiğim gibi, gazete, gündüz yazı işleri tarafından hazırlanır. Gece editörü, gece gelişen olaylara ilişkin haberleri gazete yöneticilerinin talimatları doğrultusunda en uygun ve en estetik bir biçimde gazeteye yerleştirmekle yükümlüdür. Bu, teknik bir görevdir.

Çalıştığım süre boyunca, Zaman gazetesinin, darbeyle ya da terör örgütleriyle bağını kurabilecek herhangi bir vakayla karşılaşmadım.

Merdiven altı yayın yapan bir gazete değildi Zaman. Yasalara uygun kurulmuş, birçok programına cumhurbaşkanı, başbakan, TBMM başkanı, bakanlar ile yüzlerce iktidar milletvekilinin iştirak ettiği bir gazetede işimi yaptım.

Basın ve ifade özgürlüğü demokratik rejimlerin olmazsa olmazıdır. Yasalar, anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır.

Aynı dosyadan yargılandığım gazeteci-yazar Şahin Alpay hakkında Anayasa  Mahkemesi iki kez, Avrupa  İnsan Hakları Mahkemesi bir kez hak ihlali kararı  vermiştir.

Dosyadaki delilleri inceleyen iki yüksek mahkeme, Şahin Alpay hakkında ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine hükmetmiş ve tahliye yolunu açmıştır.

Yüksek mahkemeler, söz konusu kararlarda basın ve ifade özgürlüğü vurgusu yapmış; haber, yazı ve konuşmaların delil olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hükümetlerin eleştirilmesinin, anayasal düzeni ortadan kaldırmak ya da terörist propagandası yapmak gibi ciddi suçlamalara sebebiyet vermemesi gerektiğini ifade etmiş ve “Demokrasi, ifade özgürlüğü üzerinde yükselir” demiştir.

Bu kararlar yargalanan tüm gazeteciler için emsal niteliğinde olmasına rağmen mahkemeniz tarafından bu durum gözardı edilmektedir.

Yargıtay içtihadı da gazete çalışanlarının terör örgütü üyesi görülemeyeceği yönündedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, basın mensuplannın TCK’nın 30. Maddesindeki hata hükmünden yararlanacağını karara bağlamıştır.

Yargıtay, silahlı terör örgütüne üye olma suçunun doğrudan kasıtla işlenebildiğine, kastın da suçun kanuni tanımındaki maddi unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir.


Sayın Başkan,

İddia makamı mütalaasına darbeden iki yıl önce paylaştığım iki tweet mesajımı almış. Bunlarla benim örgütsel bağımı ortaya koymak istemiş.

Twiter gizli saklı bir yazışma programı değildir. Herkese açık, insanların internet üzerinden görüşlerini özgürce açıkladığı ya da beğendiği mesajları paylaştığı dünya genelindeki en popüler sosyal medya platformudur.

Terörü ya da şiddeti övmedikten sonra bunun suç olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Mütalaadaki ilk tweeti 5 Ağustos 2014 tarihinde atmışım.

Savcı mütalaada bu tweet mesajımla ilgili gerçeği çarpıtarak delil uydurmuş. Mütalaanın, sanığın eylemleri bölümünün d bendinde şöyle deniyor:

“Sanığın kendisine ait twitter hesabından 05/08/2014 tarihinde yapmış olduğu paylaşımda, fettullahçı örgüt üyelerine yönelik soruşturmalan kastederek, “hayırdır darbe mi yapıyorsunuz, operasyonlarla hizmeti bitiremeyeceklerini anlamışlar, toptan mı alacaksınız, ya bu gönüllüler daha fazla ise dediği” şeklinde yazılmış.

Oysa, mesajın tamamı bu değil ve bu alıntıda bana ait olmayan bir cümle var .Savcı, meslektaşlarının gayri hukuki sözlerini gözden kaçırmıştır.

Ben, söz konusu tweet mesajımda Rotahaber internet sitesinden alıntıladığım bir habere yorum yapmışım.

Haber sitesi şöyle demiş: “Hayırdır darbe mi yapıyorsunuz? Sahur operasyonunu düzenleyen savcılardan skandal sözler: Gerekirse 12 Eylül’deki gibi 500 bin kişiyi alırız.”

Ben de bu haberi şöyle yorumlamışım: “Operasyonlarla Hizmeti bitiremeyeceklerini anlamışlar. Toptan mı alacaksınız? Ya bu gönüllüler daha fazla ise?”

Burada suçlanacak biri varsa o ben olmamalıydım. 12 Eylül’deki gibi yüzbinlerce kişiyi derdest etmeyi düşünen savcılar suçlanmalıydı. Nitekim, 12 Eylül askeri darbesinde 800 binden fazla insan gözaltına alınmış, binlercesi işkenceden geçirilmiştir.

Suçlu-suçsuz ayrımı yapmadan kitlesel gözaltılar ve yüzbinleri statlara doldurmak ancak darbe planlarının ürünüdür. Benim mesajım, hala yalanlanmayan savcıların söz konusu sözlerini eleştiri mahiyetindedir.

Bugün de aynı görüşteyim. Savcıların mezkur planı bana göre yasalara aykırıdır.

İddia makamı “Hizmet ve gönüllüler” ifadesiyle bir bağ kurmayı düşünüyorsa bunlar bir dönem Gülen cemaati için kullanılan sıfatlardı. Arşive girerseniz, siyasette ve bürokraside yer alan pek çok şahsiyetin söz konusu kavramları kullandığını görürsünüz.

“Ya daha fazla ise?” ifadesi, cemaatin daha fazla olduğunu değil,  planlanan böyle bir operasyonun absürtlüğünü, saçmalığını belirtmek için kullandığım bir ifadedir.

İkinci tweeti 18 Eylül 2014 tarihinde paylaşmışım. Fethullah Gülen’in, “Açtıkları ne istiklal savaşı ne de kurtuluş savaşı… Olup biten, gırtlaklarına kadar battıkları pislikten gaddarlıkla kurtulma telaşı. Bu kadar açık ve net.” sözünü “Bu kadar açık ve net” notuyla paylaşmışım.


Sayın Başkan,

Bir zamanlar dost olan Ak Parti ile cemaatin arası 2013 yılı sonunda açıldı. 17-25 Aralık operasyonları olmuş, hükümetin dört bakanı istifa etmiş, ardından bu operasyonları yapan emniyet görevlileri gözaltına alınmıştı.

O zaman iki farklı görüş vardı, halen bu görüş ayrılığı devam etmektedir. Hükümet, bunun kendisine yönelik darbe girişimi olduğunu ileri sürüyor, muhalefet de bugün Amerika’da tutuklu bulunan, İranlı işadamı Reza Zarrab’ın merkezinde bulunduğu bir yolsuzluk şebekesi olduğunu iddia ediyordu.

Bu paylaştığım tweet, haksız bulduğum gözaltılara karşı muhalif bir gazetecinin tepkisidir.


Sayın Başkan,

Cep telefonumda Fethullah Gülen’in fotoğrafları bulunmuş. İddia makamı bunu aleyhimde delil olarak mütalaaya almış. Bu nasıl bir mantıktır? Erdoğan’ın fotoğrafı bulunsa Ak Partili, Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafı olsa CHP’li mi olmuş olacağım?

Fotoğraf galerisini bütünüyle dosyaya alsalardı belki onların da fotoğraflarını görecektiniz. Ama kolluk güçleri, kendilerince suç olan delilleri toplamaya odaklandığı için cep telefonumda sadece Gülen’in fotoğraflarının bulunduğu imajını veriyor.

Kaldı ki ben kastı mahsusa ile Gülen’in fotoğraflarını telefonuma yüklemedim. İşim gereği, internet sitelerinden zaman zaman haber ve fotoğraf alıntıladığım olur.

Akıllı telefonlardaki bazı uygulamaların sık aranan haber ve fotoğrafları  hatırlatmak  için telefonun fotoğraf galerisine kopyaladığını düşünüyorum.

Bu kanaatimi fotoğrafları dosyaya koyan Emniyet de doğruluyor. Emniyet, fotoğrafların altına, “internet aracılığı ile ulaşılan haber sitelerinden, videolardan, internet sitelerinden geldiğinin değerlendirildiği” notunu düşmüş.

Fotoğrafların hiçbiri özel fotoğraf değil. Gülen’le yemek yerken ya da kahve içerken çekilmiş bir fotoğrafım da yok.


Sayın Başkan,

Mütalaada benim yurtdışına kaçarken Atatürk Havalimanında yakalandığım söyleniyor. Bana bildirilmiş bir soruşturma ve pasaport yasaklaması yokken her vatandaş gibi tamamen yasal yollardan yurtdışına çıkmak üzere havalimanına geldiğimde pasaportum için birileri tarafından zayi ilanı verildiğini  öğrendim.

Bunun üzerine 24 saatten fazla havalimanındaki polis merkezinde alıkonuldum. Polisin Pasaport Dairesi’yle yaptığı bir dizi görüşmeden sonra gözaltına alındım.

Yurtdışına seyahat ile kaçmak arasındaki fark nedir? Kaçmak isteyen biri havalimanına kendi pasaportuyla gelip polis kontrolünden geçip mi yurt dışına çıkar? Yasal bir pasaportla, yasal bir havayoluyla, yasal işlemleri tamamlayarak yurt dışına çıkmak istemek suç sayılabilir mi?

Birisini “kaçarken yakaladığınızı” söyleyebilmeniz için o insanın ya aranıyor olması ya da illegal yollardan çıkış yaparken yakalanması gerekir. Benim durumumda bunların hiçbirisi söz konusu değil. “Kaçarken” lafı nereden çıkıyor?

Anayasal haklarımızı kullanmak ne zamandan beri suç sayılıyor? OHAL şartlarında bile eğer hakkınızda size bildirilen bir seyahat kısıtlaması yoksa seyahate çıkmak suç değildir. Eğer hukukun, anayasanın, yasaların varlığından söz ediyor ve bunlan ciddiye alryorsak bu böyledir.

Meşru ve yasal bir seyahat talebinin nasıl teröre kanıt olarak gösterildiğini anlayabilmiş değilim. O gün binlerce insan yurt dışına çıkmak için Havalimanına’na gelmişti. Eğer yurt dışına gitmek bir suçsa ya da kuwetli suç şüphesi ise neden o binlerce insanı da yargılamıyorsunuz? Eğer suç değilse benim bu isteğim nasıl suç kanıtı olarak gösterilebilir?

Yoksa iddia makamı ‘herkes yurt dışına gidebilir ama muhalif gazetecilerin yurt dışına gitmeye kalkması suçtur’ mu demek istiyor? Bu anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olmaz mı?

Ayrıca şunu belirteyim ki, ben gidiş-dönüş bileti almışım. Yani, seyahat planım tek yönlü değildi. Gidecek, gezecek sonra da ülkeme ve aileme geri dönecektim.


Sayın Başkan,

Benim hakkımdaki bir başka iddia da mobil haberleşme programı Bylock’u 10 Ekim 2014 ile 10 Eylül 2015 tarihleri arasında kullandığım iddiasıdır. Bu yanlış iddiaya göre bile ben darbeden bir yıl önce Bylock haberleşmesini kesmiş görünüyorum.

BTK ve Emniyet’ten mahkemenize gönderilen yazılara göre mesaj içeriğine ulaşılamadığı belirtiliyor.

Ben bylock programını telefonuma  indirmedim. Bylock üzerinden konuşmadım ve yazışmadım.

Bylock’u dünya genelinde 600 bin kişinin indirdiği, Türkiye’den de 215 bin kişinin bu programı kullandığı MiT’in raporunda yer alıyor. CHP Milletvekili Erdal Aksünger’e göre ise bu uygulamayı 1milyon kişi cep telefonuna indirmiş.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Türkiye’ deki Bylock kullanıcılarının 215 binden 102 bine düşürüldüğünü açıkladı. Yani bir güncelleme yapılmıştı.

Namaz, pusula ve müzik gibi programları indiren 11.480 kişinin telefonuna, iradeleri dışında bylock uygulamasının yüklendiği; bu hatadan dolayı aylardır cezaevlerinde tutuklu bulunan 1200 kişinin tahliye edildiği duyuruldu.

Mor Beyin tuzağını ortaya çıkaran bilişim uzmanları, bylock listesinde yer alan ama içeriği olmayan 30 bin kişinin fiili olarak kullanıcı olamayacakları yönünde ciddi bir şüphe duyduklarını söylediler.

Bir iddianın kanıt olabilmesi için hiçbir kuşku bırakmayacak  şekilde  ortaya  konması  gerek …

Ben, Google Play ve Apple Store mağazalarından alınabilen, herkese açık bir haberleşme ağını kullanmakla suçlanıyorum. Herkese açık bir haberleşme ağını kullanmanın ‘suç delili’ sayılması hukuk          açısından başlıbaşlına bir sorun. Bu da ‘konjonktürel’ delillerden biri.

Ayrıca, suç olsa da olmasa da ‘ben bun kullanmadım’ diyorum. Savcı da ‘kullandı’ diyor. Kanıtı ne? Bylock hakkında yapılan bu kadar yanlıştan sonra savcının benim hakkımda yanılmadığı hangi somut veriyle kanıtlanıyor.

Ben Bylock’u niye kullanmışım, kiminle konuşmuşum, ne konuşmuşum? İlk savunmamdan bu yana aynı şeyleri soruyorum. Ama savcıdan mahkemenize bu konuda gelen bir tek ayrıntı bile yok.

Diğer birçok Bylock iddiasında olduğu gibi benim hakkımda da hata yapıldığı ortaya çıkarsa, o güne kadar ben hapis mi yatacağım? Bu hukuka ve vicdana sığar mı?

Bu hataların yakın bir örneği de oğlumun telefonunda bylock çıkmasının ardından, bu telefonun Mor Beyin listesinden olduğunun anlaşılmasıdır. Ama bunun anlaşılması 5 ay sürdü.

Bu 5 ay boyunca kızım, kardeşinin telefonunda çıkan bylock kendisine maledildiği için gerçekler anlaşılıncaya kadar tam 5 ay cezaevinde kaldı. Bu konudaki resmi evrakı mahkemenize sunuyorum.

Aynı evde yaşayıp, aynı telefon uygulamalarını kullandığımız oğlumun telefonunda bulunduğu gibi benim telefonumda da Mor Beyin tuzağının bulunabilmesini ihtimal dahilinde görüyorum.


Sayın Başkan,

Cüzdanımdan 1 dolar çıkmış.

Yurtdışına seyahat için Atatürk Havalimanına gelmiştim. Yanımda döviz vardı ve onlar arasında da bir tane 1 dolar bulunuyordu. İddia makamı, 1 doları örgüt yöneticiliğinin işareti sayıyorsa, o zaman şunu soruyorum: Bunun delil olabilmesi için sadece örgütün elinde bulunması gerekmez mi? Mahalle arasındaki herhangi bir döviz bürosundan alabileceğim döviz nasıl suç delili olur?

O gün, dünyanın bütün havalimaniarındaki milyonlarca yolcunun cüzdanına baksanız yüzde 95’inde 1dolar çıkardı. 1 dolar nadir bulunan bir şey değil. Veryüzünde 11 milyar adet 1 dolar var.

Hukuken böyle bir suçlama olamaz. İlk savunmamda o 1 doların nereden kaldığını da izah etmiştim. O 1 dolar bana 2013 yılında gittiğim kutsal toprakların bir hatırasıdır.

Orada sadaka vermek üzere yanıma 1 riyaller ve 1 dolarlar almıştım. Bu dolar o zamandan kalma. O 1 dolar bir gün beni terörist yapar diye tuhaf bir endişeye kapılmadığım için ne yaktım ne attım.


Sayın Yargıçlar,

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, “Bir ülkede adalete özlem varsa orada zulüm vardır” diyor. Bu hususta Erdoğan Elhak doğru söylüyor ama eksik söylüyor. Bu ülkede eşeddi zulüm var. İnsanlar ellerini semaya kaldırmış adalet çığlığı atıyor, 3 maymunu oynayanların bu çığlığı duymaları ne mümkün!

Yine Erdoğan, seçimden sonra yargının daha bağımsız olacağını ve 25 Haziran’da gazetecilerin tutuklanmadığı bir Türkiye’ye uyanacağımızı söylüyor. Neden şimdi değil de seçimden sonra onu da anlamış değilim.


Sayın Başkan,

Emniyette ve cezaevinde benim en temel haklarım hoyratça çiğnendi. Gözaltına alınıp bir şüpheli olarak götürüldüğüm İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde insanlık dışı ve onur kırıcı bir muameleyle karşılaştım. Ters kelepçe takılarak kamerasız bir odaya alındım. Orada polislerin fiili saldırısına uğradım, hakaretlerine maruz kaldım. Bunlar doktor kayıtlarıyla sabittir.

Polislerin soruları şahsımla ilgili değildi. Çalıştığım gazeteyle ilgili sorular yöneltilince hukukun evrensel kaidelerinden “suçun şahsiliği”ni hatırlattım. “Hukuk bitti” diye karşılık verdiler.

Emniyetteki ilk ifadem sabaha karşı saat 05.00’te alındı. Sağlık sorunlarım ve baskı ortamı nedeniyle ifadeyi yarıda  kestim. Aldıkları ikinci ifadeyi de dosyaya koymamışlar.

Emniyet nezarethanesinde 5 gün, cezaevinde 1,.5 ay ciddi sağlık problemleri yaşadım. Cezaevi doktorunun hastaneye sevk talebi OHAL gerekçe gösterilip yerine getirilmedi. Cezaevinde 6,5 ay tek kişilik bir odada tecrit edildim.

Sayın Mahkeme heyeti,

Hiçbir vicdana, insafa ve hukuka sığmaya n bu süreci daha fazla uzatmamanızı diliyorum.

Olağanüstü hal şartlarında bile hukukun evrensel ilkeleri geçerlidir.

Kararınız ya adaletin ya da zulmün tecellisi olacak. Bunun ortası yok.

Tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum.               /

İbrahim Karayeğen

Silivri 9 Nolu Kapalı Ceza infaz Kurumu

Koğuş: 82-18

[TR724] 7.6.2018