‘Balyoz darbesi sanıkları’ komutayı geri aldı


24 Haziran seçimleriyle oluşan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Yüksek Askeri Şurası ve Erdoğan’ın 4 yıldır izlediği asker siyaseti, Balyoz darbesi kadrolarını tekrar iş başına getirdi.  Balyoz ve Askeri Casusluk gibi davalardan cezaevinde yatan, yenilenen savcı-hakimlerle tekrar yargılanan ve beraat eden 20 general ve amiral, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kritik birimlerine atandı.

Balyoz sanığı olarak cezaevinde yatan 20 general ve amiral TSK’nın stratejik birimlerine atanırken,  13 yıl hapis cezası alan Tümgeneral Levent Ergün, Genelkurmay’ın beyni Harekat Başkanlığı’na getirildi.

HEPSİ TEKRAR GÖREVE GELDİ

Sözcü‘nün haberine göre, Ege Ordu Kurmay Başkanlığı’na ise Balyoz darbe davasında 16 yıl mahkumiyet alan Tuğgeneral Barbaros Kasar atandı. Donanma Kurmay Başkanı da Balyoz’dan 16 yıla mahkum Tuğamiral Berker Emre Tok oldu. Yine Tuğamiral Baybars Küçükatay İstanbul Boğaz Komutanlığı’na, Tuğamiral Kerim Uça da Çanakkale Boğaz Komutanlığı’na atandı. 4.5 yıl yatan Tuğamiral Ercan Kireçtepe ise İskenderun Deniz Üs Komutanı oldu. Balyoz’dan 7.5 yıl cezaevinde kalan Tuğamiral Turhan Ecevit’in SAT Komando Komutanlığı’ndaki görev süresi ise uzatıldı. Ege Denizi’nin sorumluluğu da Balyoz’dan 18 yıl ceza alan Tuğamiral Cemalettin Bozdağ’a verildi.

20 PAŞA’YA YENİ GÖREV

Yeni general ve amirallerle birlikte Kara’da 74, Deniz’de 25, Hava Kuvvetleri’nde ise 22 atama yapıldı. Bu atamalar ile önemli görevlere gelen isimler Balyoz ve askeri casusluk davalarında 2-7.5 yıl arasında cezaevinde kalıp, 13-18 yıl arasında hapse mahkum edilmişti. Hepsi yeni savcı ve hakimlerle yinelenen 2. yargılamada beraat ederken son kararlarla TSK’ya önemli görevlerle geri döndü.

BALYOZ DARBESİ İLE YÜZBİNLER HAPSE ATILACAK, DEVLET KADROLARI DİNDARLARDAN TEMİZLENECEKTİ

Balyoz, 2003 yılının mart ayında ortaya çıkan ve 1. Ordu Komutanlığı’nda dönemin AKP hükümetini devirmek amacıyla hazırladığı darbe planıydı. Fatih Cami’nin bombalanması, Ege’de it dalaşıyla Yunanistan ile savaş çıkarılması ve akabinde OHAL ilanı ile ülke yönetime el konulması planlanıyordu. Darbe planı, dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın liderliğindeki cunta tarafından hazırlandı. Darbe zeminini hazırlama amaçlı hükümete yönelik; Hava Kuvvetleri’nin tasarladığı Oraj ve Deniz Kuvvetleri’nin hazırladığı Suga eylem planları; dini grup liderlerine yönelik ‘Döküm’; gayrimüslim cemaat önderlerine yönelik ‘Sakal’; darbe karşıtı akademisyenlere yönelik ‘Tırpan’; ve darbe karşıtı liberallere yönelik de ‘Testere’ eylem planlarının uygulanması, yüzbinlerce mütedeyyin insanın tutuklanması, devlet kadrolarının dindarlardan temizlenmesi hedeflenmişti.



‘EZMEK VAR TEPELEMEK VAR!’

Balyoz darbe seminerlerine ait ses kayıtları da kamuoyuna yansıdığında çok tartışıldı. Çetin Doğan bizzat kabul ettiği, itiraz edemediği o ses kayıtlarında EMASYA kullanılarak yüzbinlerin nasıl toparlanacağı, fişleme, istihbarat, OHAL, tutuklama vb faaliyetler anlatılıyor ve şunlar söyleniyordu: “Dağılma yok, toparlama, tepeleme var. (… ) …Stadyumları kullanacağız, memurları esnafı işadamını fişledik tutuklayacağız.”



TARAF MANŞETLERİ DEŞİFRE ETTİ

Plan, 20 Ocak 2010 tarihinde başlayan Taraf gazetesinin manşetleriyle deşifre oldu. Haber sonrasında  İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Ardından açılan davaya 19 Haziran 2010′ da İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. Mahkeme, 21 Eylül 2012’de Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına’nın da aralarında bulunduğu 365 sanıktan 325’ini “Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini, ıskat veya vazife görmekten cebren men etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm etmiş, ancak “eksik teşebbüs” nedeniyle çeşitli cezaî indirimlere gitmişti.

HİLMİ ÖZKÖK VE AYTAÇ YALMAN TEYİT ETMİŞTİ

Yargılamalar sırasında dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmiz Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman ifadeleri ve yazılarıyla, Çetin Doğan Cuntası’nın Genelkurmay emrine muhalif şekilde hareket ettiğini tespit etmişti. Yine sonraki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Balyoz seminerlerinin sınırı aştığına dair yazısı ortaya çıkmıştı.

Balyoz darbe seminerlerinin askeri teamül ve ajandalarının dışında olduğunu ilk teyit eden bilgi Genelkurmay’dan gelen belgelerdi. 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın 2003’deki semineri yönetirken yasal çerçevenin dışına çıktığına dair belgenin altında dönemin Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un imzası vardı. Bir teyit de eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’dan geldi yıllar sonra. Yalman, kitabında, “Çetin Doğan ve emri altındaki isimlere o seminerde EMASYA planlarının uygulanmayacağı emri verilmişti.” yazdı. Bu EMASYA bahanesiyle Doğan ve ekibinin darbe toplantısı yaptığı anlamına geliyordu.

CD ve elektronik delillere ilişkin başlatılan tartışmalarla davanın üstü örtülmek istendi. Ancak asıl değişim 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının ortaya çıkmasından sonra yaşandı.

YOLSUZLUK SORUŞTURMALARINDAN SONRA DAVA YÖN DEĞİŞTİRDİ

Her alanda olduğu gibi Balyoz darbe davasıyla ilgili de Erdoğan ve AKP politika değiştirdi.  HSYK’daki değişimler ve yargıya  müdahale ile yenilenen mahkemeler Balyoz darbe davasını da tekrar gündeme aldı. 19 Haziran 2014’te İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, oy birliği ile 234 subayı tahliye ederek yeniden yargılanmasına karar verdi. Mahkeme, savcılıktaki tüm yakalama kararlarının da kaldırılmasına hükmetti. Erdoğan’ın 4 yıldır izlediği asker siyaseti ve son YAŞ’tan sonra Balyoz darbe davası sanıkları tekrar görev başı yapmış oldu.

‘BALYOZ BELGELERİ ÖNCE ERDOĞAN VE GÜL’E VERİLDİ SONRA BASINA SIZDIRILDI’

Tutuklu Gazeteci Mehmet Baransu, ‘Haberdar’ internet sitesi için kaleme aldığı yazıda, Balyoz süreci ile ilgili önemli ayrıntılar vermişti. Balyoz darbe planı ile ilgili 1. Ordu’dan çalınan belgelerin ilk olarak Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Güle’e geldiğini, daha sonra basına sızdırıldığını açıklamıştı. Baransu, yazısında şu ifadeleri kullanmıştı: “Ankara gelişmelere karşı anbean teyakkuza geçmişti. Çetin Doğan’ın “rutin dışı planı” yakın markajdaydı. Bazı gazete ve gazetecilere “konudan haberdarız” diye bilgi sızdırıldı. Bazı belgeler, seminerden birkaç gün sonra 1. Ordu’dan çalınıp, dönemin Başbakanı Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’a verildi. Çalınan belgelerden biri de seminerin ses kayıtları, bantlarıydı. O dönem bir gazeteciye, Aktüel dergisine iki belge sızdırıldı. Amaç, Çetin Doğan’a, her adımından haberdar oldukları bilgisini vermekti.”

BALYOZ DAVALARINDA YARGILANAN VE CEZA ALDIĞI HALDE TEKRAR GÖREVE GELEN İSİMLER

Erdoğan’ın yeni sisteminin onayı ile geriye dönen 20 isim şöyle:

– Tümgeneral Levent Ergün: Genelkurmay Harekat Başkanı.
– Tuğgeneral Barbaros Kasar: Ege Ordu Kurmay Başkanı.
– Tuğgeneral İlkay Altındağ: Özel Kuvvetler Tugay Komutanı.
– Tuğgeneral İdris Acartürk: 7. Komando Tugay Komutanı.
– Tuğgeneral Sami Yüksel: EDOK Doktrin Komutanı.
– Tümamiral Özdem Koçer: Foça Amfibi Görev Komutanı.
– Tuğamiral Baybars Küçükatay: İstanbul Boğaz Komutanı.
– Tuğamiral Yalçın Payal: Deniz Harp Okulu Komutanı.
– Tuğamiral Berker Emre Tok: Donanma Kurmay Başkanı.
– Tuğamiral Yalçın Özkütük: Foça Batı Görev Grup Komutanı.
– Tuğamiral Hasan Özyurt: Marmaris Güney Görev Grup Komutanı.
– Tuğamiral Yavuz Kılıç: Gölcük Deniz Ana Üs Komutanı.
– Tuğamiral Levent Kerim Uça: Çanakkale Boğaz Komutanı.
– Tuğamiral Ercan Kireçtepe: İskenderun Deniz Üs Komutanı.
– Tuğamiral Cemalettin Bozdağ: Ege Deniz Bölge Komutanı.
– Tuğamiral Turhan Ecevit: SAT Komutanı.
– Tuğamiral Önder Çelebi: Genelkurmay Yönetim Başkan Yardımcısı.
– Tuğamiral Aykut Manioğlu: Deniz Kuvvetleri MEBS Başkanı.
– Tuğamiral Murat Dinçman: İngiltere Northwood Üs Temsilcisi.
– Tuğamiral İlker Özkan: Deniz Kuvvetleri Teknik Başkanı.


[TR724] 9.8.2018

Buzlu içecekler karın ağrıtıyor!


Yaz mevsimi ile birlikte beslenme düzeni ve günlük yaşam alışkanlıklarının değişmesine ek tatil sezonunun da açılması yaz hastalıklarının sık görülmesine neden oluyor. Sıcak aylarda çabuk bozulan ya da hijyenik ortamlarda hazırlanmayan gıdalar, soğuk ve buzlu içeceklerin tüketilmesi ishale sebebiyet verirken; bu sorunun basit gibi görülmesi bazı olumsuzluklara yol açıyor. İshal tablosunun önemsenmesi gerektiğine dikkat çeken Dahiliye Uzmanı Dr. Özlem Kaplan, dikkat edilmesi gereken noktaları şöyle sıralıyor:
  • İshalin 48 saatten uzun sürmesi
  • 38 dereceyi geçen ateşin olması
  • Dışkıda kan görülmesi veya dışkının renginin siyah olması
  • İshalle birlikte şiddetli bulantı ve kusma olması
  • Şiddetli karın ağrısının varlığı
  • Ağızdan sıvı alımının olmaması
Evde ishal tedavisi

Kusma, bulantı, ağızdan sıvı alımının olmaması gibi kritik belirtiler yoksa, genel durumun iyi olduğu hastalarda evde hazırlanacak sıvılarla ishal tedavisi mümkündür. Herkes bu sıvıyı evde kolayca hazırlayabilir. Dr. Özlem Kaplan, ishali tedavisi için şu tarifi veriyor:
  • 1 lt kaynatılmış soğutulmuş su
  • 1 çorba kaşığı şeker
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 1 çay kaşığı karbonat
Ölüme kadar götürebilir

İshal vakalarında sadece su değil, bunun yanında potasyum ve sodyum gibi mineraller de kaybedilir. Potasyum eksikliği kalp hastalıklarına, kas zayıflıklarına yol açarken; sodyum eksikliği baş ağrısından, zihin karışıklığına, bilinç kaybından, komaya dolayısıyla da ölüme kadar pek çok olumsuz tabloya neden olmaktadır. İshal tedavisinde de vücudun kaybettiği sodyum ve potasyum yerine konulmaktadır.

Susuz kalmamak çok önemli

İshal, susuz kalmaya sebep olmaktadır. Bu noktada kendi kendine muayene önemlidir. Kendi kendine muayenede mukozalara dikkat etmek gerekmektedir. Göz küresi çöktüyse vücut susuz kalmış demektir. Ayrıca cilt de susuzluğun belirtilerini vermektedir. Yeterince sıvı almış bir kişinin cildi elle çekildiğinde hemen yerine gelmektedir. Yeterince sıvı almamış kişilerin cildi çekildiğinde çok yavaş biçimde yerine gelmektedir. Başka nelere dikkat edilmeli?
  • Açık büfe yiyecekleri ishal edebilir: Açık büfelerde bulunan yiyeceklerde de bakteri birikimi oluşurken, bu bakteriler ishale sebebiyet verir.
  • Dışarıda içeceğinize buz koydurmayın: Yaz ayları soğuk ve buzlu içeceklerin de sık tüketildiği bir dönemdir. Dışarıda hangi sulardan buz yapıldığı bilinmemektedir. Bu da önemli bir risk oluşturmaktadır.
  • Çiğ sebze ve meyve yemeyin: Kalabalık yerlerde iyi yıkanıp yıkanmadığına emin olmadan çiğ sebze, çiğ meyve ve salata türü ürünleri tüketmeyin.

[TR724] 9.8.2018

Tesellicisini teselli eden garip hasta [Safvet Senih]


Amerika’da karşılaştığımız bir dostumuzun, başından geçen enteresan bir olayı sizlere aktarmak istiyorum:

Bu hatıra 2017 yılı Eylülü'nde Manhattan’da gaziler hastanesinde din görevlisi olarak çalışan arkadaşımızın başından geçmiştir. Arkadaşımızın ailesi Türkiye’de kalmış olup kendisi burada yalnız iki yıldır ailesinden uzak bulunmaktadır. Bir sabah kötü bir haber alır ailesinin kaldığı eve polisler gelmiş ve eşini almışlardır. Arkadaşımızın hem iki yıldır eşi ve çocuklarından ayrı kalmışlığın verdiği kalp kırıklığı hem de bu sabah eşinin polisler tarafından alındığı haberi onu gerçekten çok yaralamıştır; çaresizlikle yine her zamanki gibi hastanedeki işine gider. Ama o gün her zamankinden daha farklı bir program ve daha farklı bir kalp kırıklığı yaşar. Lâkin işini de yapmak zorundadır.

100. Kattaki çalıştığı kata gider. Kat kilitlidir ve hastaların bulunduğu uyuşturucu ve alkol tedavisi gören hastaların bulunduğu kattır. Anahtarıyla kapıyı açar arkadan tekrar kapatır ve kata girmiş olur. Koridorda daha önce görmediği bir hasta ile karşılaşır; tekerlekli sandalyede oturan bu hasta, normalde din görevlilerinin hastalara sorduğu soruyu sorar gülümseyerek; “Bugün kendini nasıl hissediyorsun?” der. Din görevlisi arkadaşımız der ki; “Ama bu soruyu benim sana sormam lazım, senin bana değil” der. Karşılıklı gülümserler birbirlerine… Sonra böyle başlayan sohbet yaklaşık 45 dakika devam eder. Din görevlisi arkadaşımız daha önce görmediği bu hastayla o kadar güzel bir sohbet etmişler ki kalbi rahatlamış, Türkiye’den gelen acı haberleri unutmuştur ve yeniden gönlüne bir inşirah bir sevgi bir muhabbet olmuştur.

Sonra her hastanın ziyaretinden sonra yazacağı rapor için hastanın ismini, soyadını ve sosyal güvenlik numarasının son dört  hanesini kağıda yazmasını ister. Daha önce görmediği ve kalbini inşirahla dolduran bu hasta, din görevlisi arkadaşımızın isteğini yerine getirir kalemi ve kağıdı alır, ismini soyadını ve sosyal güvenlik numarasının dört hanesini yanına yazar.

Arkadaşımız daha  sonra diğer hastaları ziyaret için o hastanın yanından ayrılır birkaç saat diğer hastaları da ziyaret ettikten sonra ofisine iner bilgisayarın başına oturur ve sırayla ziyaret ettiği hastaların raporlarını yazmaya başlar.

O gün kalbine inşirahla dolduran o daha önce görmediği ilk hastanın ismini soyadını sosyal güvenlik numarasını girer bir de ne görsün hasta yaklaşık üç yıl önce yakın bir eyaletteki hastanede kanser tedavisi görürken vefat etmiştir.

Arkadaşımız buna inanamaz ve bir hatâ var mutlaka diye düşünür; defalarca tekrar kontrol eder arkasından aynı sonuçla karşılaşınca bu sefer ziyaret ettiği hastayı bulmak için tekrar o kata çıkar fakat göremez. Sonra hemşireye sorar hemşire böyle bir hasta olmadığını söyler. Arkadaşımız inanamaz ve teker teker 20 odayı dolaşır hastayı arar kilitli bir kat olması hasebiyle hastanın dışarı çıkması mümkün değildir ve sonuçta hemşirelerin dediği doğru çıkar; böyle bir hasta yoktur. Şaşkınlık içerisinde arkadaşımız odasına döner başını iki elinin arasına alır düşünmeye başlar teselliye en fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda üç sene önce hayatını yitirmiş bir insanın kendisinin gönlünü alabilmesi için orada bulunuşunu düşünür ve sonra şu Kudsî Hadis aklına gelir: “Ben kalbi kırıkların, gönlü burukların yanındayım.”

Bu çeşit olaylar tek tük değildir; pek çok benzerlerini de daha önce birinci-ikinci ağızlardan dinlemiştik…


[Safvet Senih] 9.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Tayyip sıkıntısı [Naci Karadağ]


Nicedir yaşadığım bir histi ama bir türlü tanımlayamıyordum sevgili dostlarım. Bir boşvermişlik, bir bezginlik, bir aman ya yetercilik filan… Bunun gibi onlarca tahammülsüz klişe ile tanımlanabilecek terim birleşse bile tam olarak ifade edilemeyecek bir ruh hali.

Allah sizi inandırsın en az on tane yazı başlığıyla, malzemesiyle, çoğu bitmeye bir ‘tık’ mesafeliğiyle öylece duruyor, açmak, bakmak, tamamlamak bile istememek durumu nasıl tanımlanabilir ki?

Sonunda buldum sanırım, bu ruh halinin adı “Tayyip Sıkıntısı” olabilirdi sanırım.

Çünkü bu ülkede yaşayan milyonlarca insandan sadece maddi olarak bir şeyleri götürmemişti Erdoğan, çoğumuzun yaşama enerjisini de çalmıştı sanırım bizlerden.

Her sabah uyandığımızda bu sefer kiminle didişti devletimiz, kiminle dalaştı, günün hainleri kimler, havuz bataklığı kime çamur atıp terörist ilan etti bunalımından yaşam heyecanımız ve ışığımız söndü sönecek durumundayız.

Zannetmeyin ki sadece bizim gibi bu zalimin kurbanları hissediyor bu vaziyeti, emin olun ki, başta ailesi olmak üzere bütün yandaşları, yalakaları, trolleri de benzer bir boğulma, nefes alamamam hissiyatı taşıyordur.

Kimdi şimdi hatırlamıyorum, sevgili Tuğba Tekerek olabilir, havuz medyasından birkaç kişiyle röportaj yapmıştı. (Hah buldum buldum şuradan okuyabilirsiniz) Adamların durumu muhalif gazetecilerden beter gibiydi. Hatta sadece gazetecilerden değil, toplumun yüzde 50’sından bile ağır bir bunalım yaşıyordu. Yoksa yediği önünde yemediği ardında, sağlam maaş alan, kanun ve kuralın onlara işlemediği bir medyada çalışmak niye bu kadar sıkıntılı olsun! Bir havuz medyası mensubu nasıl bir ruh haliyle “keşke taksici olsaydım” diye samimi itirafta bulunabilir ki?

Hayatı başkasına huzursuzluk vermek üzerine kurgulamış birinin artık tek başına hakim olduğu bir ülkede elbette kafesteki güvercinler bile dürtülerek huzursuz edilir ve bu durum artık bir vasat oluşturabilirdi.

Geçtiğimiz gün Liberal Demokrat Parti eski Başkanı Cem Toker’den dinledim.

Ülkenin durumunu şöyle anlatıyordu Toker:

“Sabah para yatırmak üzere bir bankaya gidiyorsunuz. Kapalı.

Kaçta açılır, diye soruyorsunuz. Cevap;

Müdür bey bilir!

Peki kaça kadar açıksınız, diye soruyorsunuz. Cevap aynı;

Müdür Bey bilir!

Para yatırabilir miyiz?

Müdür Bey bilir!

Faiz oranları, vade durumları, paramızı istediğimiz zaman çekebilir miyiz?

Hepsini Müdür Bey bilir, biz bilemeyiz…

Ülkenin durumu bu.

Artık neredeyse hangi sabunu kullanacağımıza, akşam yemekte ne çorbası yapacağımıza bile Erdoğan karar verecek.

Kuzey Kore’ye gülüyorduk, bin beteri başımıza geldi.

Başkanlarının berberlere astırdığı üç alternatif tıraş modelinden farklı tıraş olmak mümkün değil Kuzey Kore’de.

Son döviz olayı hakim kanaatin aksine Papaz Brunson ile ilgili değil bu sebeple.

İktidarın ileri sürdüğü gibi, kimsenin bize oyun oynadığı filan da yok.

Yaşama sevinci bir elektrikli süpürge ile vakumlanmış toplum var bugün Türkiye’de…

Her kurum, her alan aynı durumda.

Maaşlı tetikçiler bile artık yorgunluk ve bitkinlik emareleri gösteriyor.

Genel bir sıkıntı hali yani.

Mutlu olmaktan vaz geçtik.

Artık huzur da kalmadı ve bu gidişle hiçbir zaman olmayacak.

Bunu bizzat iktidar partisinin mensupları söylüyor.

Kimsenin hayat garantisi yok. Bir telefonla hayatınız karartılıyor, bir cümle ile linçe uğruyorsunuz, bir çakal yüzünden malınıza mülkünüze konuluyor ve aylar-yıllarca hakim yüzü görmeden zindana atılıyorsunuz. Eşiniz, dostunuzu esir alınıyor. Hoş, hakim karşısına çıksa ne olacak? Adalet çoktan yerin yüz kat dibine gömüldü.

Adam, kendi partisinin belediye başkanının ailesini rehin aldı Ya hu. Ağlayarak istifa ettirttikten sonra serbest bıraktı. O gün bugündür adamın sesi soluğu çıkmıyor. Türkiye’yi terk etti belki de bilemiyorum.

Geçen bir yorum okudum, şöyle diyordu;

“Dertten tasadan kurtulmak, gerçekleri düşünmek istemiyorum, iktidar medyasını okuyayım da biraz kendime geleyim…”

Tayyip Sıkıntısı’nı aşabilmenin tek yolu sanırım Havuz’dan geçiyor.

Daha ne kadar sürer Allah bilir…

Allah hepimizin yardımcısı olsun, amin.


[Naci Karadağ] 9.8.2018 [TR724]

Anayasa mı kaldı ki mahkemesi olsun! [Mehmet Yıldız]


Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. (T.C. Anayasası 2. madde)

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarifini yapan bu cümlede koyu renkli olarak yazılan, “huzur, dayanışma, adalet, insan hakları, demokrasi, laiklik ve hukukun” bizim ülkemizde olduğunu söyleyebilir misiniz? Bunlar olmayınca haliyle devletin varlığından da söz edilemez. 15 Temmuz’dan sonra tek kişinin iradesiyle çıkarılan KHK’larla devletin bütün kurumları kapatıldı, yok edildi. Devletten geriye kala kala tek adam ve hempalarından oluşan vahşi bir kabileden başka bir şey kalmadı.

AKP iktidarı, bugüne kadar kamu kurumlarından ihraç ettiği 125 bin kişinin yerine partilileri yerleştirdi, yerleştirmeye de devam ediyor. Asker, polis, hâkim ve savcılar büyük oranda AKP’li olduğunu saklamıyor artık. Hak, hukuk, adalet hiçbirinin umurunda değil. Hakimler önlerine gelen dosya muhtevasına göre değil yukarısının ne diyeceğine bakıp karar veriyorlar. En ücra yerdeki kamu görevlisi bile skor peşinde. Kimsenin işini doğru dürüst yapıp yapmadığına değil F..ö ile mücadele edip etmediğine bakılıyor çünkü. Bu uğursuz mücadeleyi kim daha iyi yapıyorsa ikbal basamaklarını o daha hızlı tırmanıyor. Savcı kaç kişiye soruşturma açtığıyla, hâkim kaç kişiyi zindana gönderdiğiyle övünüyor.

Hiçbir suçu olmadığı halde asılsız bir ihbar üzerine gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra derdini anlatıncaya kadar 6 ayını hapiste geçiren o kadar çok örnek var ki. Bu tiplerin camiyle cemaatle bir ilgisi yok üstelik. Bir de ilgisi varsa… Çocuğunu cemaat okuluna gönderdiyse, bankasına para yatırdıysa gazetesini okuduysa vay haline… En hafifinden örgüt üyesi olmadığı halde örgüte yardım etmek suçundan 4,5 yıl, hakim “F..ö ile mücadele kotasını doldurmadıysa” örgüt üyesi olmaktan 10 yıla kadar hapis cezası alması işten bile değil.

Tam bir “Kâdı ola da’vâcıvü muhzır dahîşâhid / Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet?” durumu söz konusu.

Anayasa Mahkemesi ne iş yapar?

2012’den itibaren getirilen bir düzenleme ile, yukarıda bahsedilen nedenlerle ilk derece mahkemelerinde haksızlığa uğradığını düşünenler Anayasa Mahkemesi’ne başvurabiliyor.

Bugüne kadar Anayasa Mahkemesine 191 bin 371 bireysel başvuru yapılmış. Bunların %27’si 2016 öncesinde, %73’ü 2016 sonrasında yapılmış.

191 bin 371 başvurunun 149 bin 613’ü karara bağlanmış. Başvuruların yüzde 98’i ya kabul edilmemiş ya reddedilmiş. Kabul edilip hak ihlali kararı verilen başvuru sayısı sadece 2 bin 740, yani yüzde 2!

15 Temmuz sonrasında Gülen Cemaatine karşı adeta sürek avı yaparcasına amansız bir mücadele başlatan Erdoğan, Balyoz paşalarına ait “acıma yok, tepeleme var!” sözünün hakkını fazlasıyla verdi, veriyor.

Cezaevlerindeki gasp, hırsızlık, yağma, uyuşturucu ve hatta seri katilleri bile çıkarıp yerine fakir öğrencilere burs vermek için sarma yapıp satan ev hanımlarından, yürümekte zorlanan 80 yaşındaki ihtiyarlara ve kundaktaki bebeklere kadar kim varsa hapse attı.

5000’e yakın hâkim savcı meslekten atıldı, yarısından fazlası 2 yılı aşkın bir süredir cezaevinde tutuluyor. Büyük bir kısmı da tek kişilik hücrelerde. Bazıları henüz hâkim karşısına bile çıkarılmamış.

Gülen cemaati mensuplarına yer açmak için 40 bine yakın adi suçlu zamanından önce tahliye edilmesine rağmen cezaevleri toplam kapasitenin 30 binin üstünde. Koğuşlarda çoğu zaman iki kişiye bir yatak düşüyor, tutuklular nöbetleşe yatıyor. Sular kirli ve sağlıksız akıyor. İnsanlar havasızlıktan bunalıyor, hastalıklar kol geziyor.Geçtiğimiz günlerde 16 kişilik koğuşta 25 kişi kalıyoruz diyerek şikayetini Anayasa Mahkemesine taşıyan tutuklu bir hâkimin başvurusunu AYM kabul edilemez buldu. Neyse ki Adalet Bakanı sonunda   2018 yılında 38 yeni cezaevi daha yapılacağı müjdesini verdi de tutukluları bir nebze olsun rahatlattı. (!)

İşte bu şartlarda cezaevlerinde kalan on binlerce tutuklu ilk derece mahkemelerinde sonuç alamayınca mecburen Anayasa Mahkemesi’nin kapısını çalıyor. 15 Temmuz sonrasında iki üyesi sorgusuz sualsiz tutuklanan Anayasa Mahkemesi Gülen Cemaatiyle bağlantılı olduğunu düşündüğü dosyaları ya gündeme almıyor ya da kabul edilmezlik kararı veriyor.

Son dönemde verdiği kararlara bakılırsa Anayasa Mahkemesi aşağıdaki hak ihlalleriyle ilgili kolayca “kabul edilmezlik” kararı verebiliyor.

  • Gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması,
  • Savunma yapma imkânının kısıtlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlali,
  • Kamu görevinden çıkarma nedeniyle çalışma hürriyetinin ihlali,
  • Kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeni bulunmaksızın doğal hâkim ilkesine aykırı olarak kurulmuş, tarafsız ve bağımsız olmayan mahkeme tarafından tutuklama yasağı olan bir suçtan yeterli gerekçe içermeyen kararla tutuklanması,
  • Tutuklamaya itiraz üzerine verilen kararların gerekçelerinin ilgili ve yeterli olmaması,
  • Soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması,
  • Savunmanın hazırlanması için makul süre verilmemesi,
  • Tutuklama kararına karşı etkili başvuru yolu
  • Kanuna aykırı olarak elde edilen bulguların delil olarak kullanılması

 (Kaynak: AYM Web Sitesi)

Bu yapılanlar hak ihlali değilse nedir? Gülen Cemaati mensupları insan değil mi ki bu yapılanlar insan hakkı ihlali sayılmıyor?

Anayasa’nın askıya alındığı bir ülkede Anayasa Mahkemesi ne işe yarar?

Ha, diyelim AYM sürpriz yaptı ve bu başvurularda hak ihlali olduğuna dair karar verdi. Bu defa kendisini dinleyecek, aldıkları kararı uygulayacak mahkeme kalmadı. Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında verdiği hak ihlali kararını uygulayacak mahkeme bulamadı. AYM’nin kararını duyar duymaz hükümet cenahından gelen “çizgiyi aştınız” tepkisi üzerine mesajı alan İstanbul 13, 14, 26 ve 27. Ağır ceza mahkemeleri kararı uygulamamak için bin dereden su getirdiler.

Not: Gelecek yazıda AYM – AİHM paslaşmasını ele alacağız.


[Mehmet Yıldız] 9.8.2018 [TR724]

Türkiye’de faşizmin arka planı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


Türkiye hakkında rejim tartışmalarının yapıla geldiği son iki yılda herkes Türkiye’nin asgari demokratik ilkeleri sağlamadığı konusunda hemfikir. Ancak Batı’da bazı siyasi karar alıcılar – reel politik nedenlerle – Türkiye’ye halen pro-forma olarak bir “demokrasi” olarak muamele yapıyor. Bazı yazarlarsa Türkiye’den hibrit rejim olarak söz ediyor. Ancak bugün itibarıyla uygar dünyanın hukuk devletleri ve liberal demokrasilerde yazan aydınların, siyaset bilimcilerin, sosyologların, gazetecilerin ve tarihçilerin çok büyük bir bölümü, Türkiye’nin artık hiçbir biçimde demokratik bir ülke olmadığını yazıyor. Çoğu konuya farklı açılardan yaklaşsa da, ön plana çıkan genellikle – doğal olarak – hukuk devletinin ortadan kalkmış olması, yargının yürütme tarafından kontrolü, keyfi tutuklamalar, anayasaya uyulmaması gibi temel konular oluyor. Bu bakımdan eleştirilen Türkiye, kitlesel insan hakları ihlallerinin sıradanlaştığı bir Ortadoğu despotluğu olarak algılanıyor. Bu bağlamda geçenlerde tanınmış yazar Aslı Erdoğan tarafından Türkiye rejimine yönelik olarak yapılan tespit çok dikkat çekiciydi.

Aslı Erdoğan dünyada saygın duyulan yazarlardan olmasının yanında insan hakları savunucusu, Özgür Gündem ve Radikal gazetelerindeki köşe yazılarından da Türkiye’de tanınan önemli bir kalem, bir entelektüel ve muhalif olarak dikkat çekiyor. Kendisi de Türkiye’deki yukarıda işaret edilen sorunlardan muzdarip olan Erdoğan, Türkiye’deki rejimin faşizm olduğunu ifade etti ve Erdoğan rejimini 1930’lu yılların Hitler rejimi ile kıyasladı. Türkiye’de yaşananların NAZİ Almanya’sında yaşananlara benzediğini belirterek, bağımsız bir yargı sisteminin olmamasını bu eleştirinin temeline oturtarak, taraftarlarınca “reis” olarak nitelenen Recep Tayyip Erdoğan’ı tüm sistemi eline geçirmiş bir muktedir olarak niteledi ve Hitler’le mukayese etti. Kendisi de bu rejimin gazabına uğrayarak keyfi olarak aylarca hapiste tutulan Aslı Erdoğan’ın söyledikleri önemlidir. Bunu Robert Kolej mezunu, Batı’yla ilişkileri olan, onlarca ödül almış bir yazar söylüyor. Orhan Pamuk da Türkiye’de en ufak eleştiri yapan muhaliflerin bile hemen derdest edilip hapse atıldığını söylemişti. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Pamuk’a göre Türkiye’de düşünce özgürlüğü artık mevcut değil ve Türkiye “terör rejimine” kaydı. Dünyaca tanınan ve kitapları birçok Batı diline çevrilen ünlü yazar Ahmet Altan da bildiğiniz üzere iki yıldır hapiste. Türkiye’nin “Beyaz Türkler” olarak nitelenen Erdoğan, Pamuk veya Altan gibi yüzlerce aydını, akademisyeni, profesörü, yazarı, sanatçısı – kültürel birikiminin ve entelektüel enerjisinin çok önemli bir bölümünü oluşturan beyinleri – söz birliği etmişçesine Türkiye’deki rejim değişimine dikkati çekiyorlar.

Türkiye’de derin devleti en yakından tanıyan Kürtler

Diğer bir kanadı Kürtler oluşturuyor. Geleneksel olarak Türkiye’de derin devleti en yakından tanıyan Kürtler, 1930’lardan beri demokrasi, insan ve azınlık hakları gibi sorunlarla boğuşuyor. Çocuklarına koyacakları isimlere bile devletçe müdahale edilen, Türkçe bilmeyen analarının mahkeme köşelerinde mağdur edilirken verdikleri ifadelerde dillerinden “tanımlanamayan bir dil” olarak bahsedilen Kürtler, bugünkü rejimin ayak seslerini bize 1980’lerden itibaren duyurmaya çalıştılar. Kendilerini politik ve kültürel olarak ifade edemeyen Kürtlerin bir bölümünün 1970’lerin sonundan itibaren PKK türevi Marksist Leninist yasadışı örgütlere eğilim göstermesinin arka planında yatan sosyal koşullar, bununla ilgili. Bugün makul olarak nitelenmemesinin büyük haksızlık olacağını düşündüğüm Selahattin Demirtaş gibi onlarca Kürt milletvekili demir parmaklıklar arasında – her biri Türkiye’de yaşananların sistematik olduğunu, rejimin son kaleleri de fethederek elde avuçta kalan son soluk alma sahalarını da uhdesine aldığını görmekte, bunun büyük bir rejim değişimi olduğunu ifade etmekte. Her ne kadar sebepleri konusunda Beyaz Türklerden farklı da düşünseler, Kürtler gayet iyi biliyorlar ki asgari insan hakları konusunda sistematik ihlallerin yapıldığı bir ülkede azınlık hakları gibi daha “ikinci nesil” haklar söz konusu olamaz. Bu bakımdan Beyaz Türklerin tespitleri ve Kürt siyasetinin vurguladıkları birbiri ile örtüşüyor.

Bakın, kim ne derse desin bugün Türkiye’de yaşananlar 27 Mayıs darbesiyle de, 12 Mart muhtırasıyla da, 12 Eylül darbesiyle de, 28 Şubat postmodern darbesiyle de kıyaslanamayacak ölçüde kötüdür. 1402’likler olarak nitelenen profesörler 12 Eylül ara rejiminde üniversitelerinden atıldıklarında kıyamet kopmuştu. Bu vaka yıllarca eleştirildi, haklı olarak ayıplandı, sonradan o dönem mağduriyete uğratılan profesörler görevlerine döndü, özlük haklarını aldı, iadeyi itibarları yapılarak yaralar sarılmaya çalışıldı. O dönem iki haneli sayılarda profesör sistemin mağduru olmuştu, üstelik hiç birinin ailelerine, eş ve çocuklarına mağduriyet üretilmemişti. Hatta birçoğu emeklilik gibi özlük haklarından yararlanmış, yurtdışına çıkabilmiş, seyahat özgürlükleri kısıtlanmamıştı. 12 Eylül’ün paşaları bile onca güce ve darbe koşullarına karşın bazı asgari etik ve hukuksal ilkelere sadık kalmaya özen göstermişlerdi. Örneğin suçun şahsiliği gibi bir konuda bir hak ihlalinde bulunmamışlardı. Fakat bugün olanlar çok farklı bir kalibrededir. Erdoğan rejimi keyfi uygulamalar konusunda limit tanımıyor. Osmanlı döneminden bu yana formel olarak dahi olsa riayet edilen bazı ilkeleri çiğnemekten geri kalmıyor. Yaptıklarının sonuçlarını görüyorlar mıdır, bilemem. Ancak Pandoranın kutusunu ardına kadar açtılar. Zaten fabrikasyon suçlarla suçlanan ve aranan kişi bulunmazsa, 90 yaşındaki annesini veya 15 yaşındaki oğlunu içeri almak ve böylelikle şantaj ve baskılarla elde etmek istedikleri kişiyi teslim olmaya zorlamaya çalışmak, bugünkü rejimin sıradan bir uygulaması. Sadece üniversiteleri kapatmadılar, üniversitelerde ders verenleri, hatta o üniversiteden mezun olanları bile tutukladılar, işten attılar, diplomalarını iptal ettiler, binalarına el koydular, özel mülklerini gasp ettiler. Akademide yaşanan bu kıyımın aynısı medyada, emniyette, milli eğitimde, askeriyede, maliyede, diyanette, tıbbiyede, aklınıza gelen her türkü meslek grubunda uygulandı, uygulanıyor. Anlaşılan bu Türkiye’de artık kimsenin umurunda değil. Batan Titanik’te kimse ilke, ahlak ve asgari nezaketi önemsemiyor – görülen bu! Ancak acaba “bunları yapan, bize de bunu yapabilir” türü basit bir rasyonel akıl yürütmede bile bulunmamalarını anlamak olanaksız! İşte tam da budur 1930’ların Almanya’sında yaşanan!

Savaştan sonra Almanya geçmişiyle yüzleşti

Bu bakımdan Aslı Erdoğan’a katılmamak olanaksız! Faşizm, diskurunu kitlelere kabul ettirdiği müddetçe güçlü olabilir ve güçlü kalabilir. 1930’larda Hitler aşamalı olarak Yahudileri, Katolikleri, homoseksüelleri, engellileri, Aryan olmayan “ırkları”, sosyalistleri, sosyal demokratları, Hristiyan demokratları ve diğerlerini hedefe koyduğunda, bu saydığım grupların önemli bir bölümü diğerlerinin hakları için tepki göstermedi. Bu tepkisizlik ve korkunç görmezden gelme, sonradan kendilerinin de aynı vahşetle karşı kaşıya kalmalarına neden oldu. 1930’lardan 40’lara gelindiğinde, artık Almanya’da toplama kampları vardı! Bu kamplarda karşılaşan sosyal demokratlar ve muhafazakâr Hristiyanlar, ya da engelliler veyahut da “kanları bozuk” olarak nitelenen diğerleri, esasında “ortak kötüye” karşı ortak mücadele etmiş olmamalarının kendi sonlarını da hazırladığını acı şekilde yaşayarak öğrendiler. Ne var ki o kamplarda “hayat” maalesef kısa sürüyordu! Savaştan sonra Almanya geçmişiyle yüzleşirken bu acıları unutmadı. Bugün hukuk devletine sahip çıkma konusunda ortak reflekslerle hareket ederek AFD gibi radikal siyasi hareketlere Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların, Yeşiller ve Liberallerin ortak reflekslerle, anayasal temel düzen çerçevesinde yaklaşacak basireti bulmaları bundan kaynaklanıyor.

Türkiye’de ihtiyacımız olan budur! Aralarındaki ideolojik farklılıkları dikkate almaksızın tüm “demokratik kesimlerin” birleşmeleri, insan hakları, hukuk devleti, anayasa talep etmeleri gerekiyor! Liberaller, sosyalistler, (gerçek) sosyal demokratlar, Kürt siyaseti, (anti-Erdoğancı) muhafazakarlar, Cemaat taraftarları, kadın örgütleri, LGBT ve diğer marjinal gruplar, kim olursa olsun, ortak noktada bugünkü İslamo-nasyonalist faşizmden memnun olmayan kim varsa herkes, bu rejime karşı çıkmalı. Güçler birleştirilmeli ki diktatörlük ve diktatör başarılı olamasın. Fakat bunu yapmak Türkiye’de çok zor.

Herkes birbirini zamanında yapılanlar veya yapılmayanlarla suçluyor. Eski ortaklıklar veya eski düşmanlıklar çerçevesinde bugünü belirliyor, bugünkü stratejileri bu tarihsel deneyimlere tekabül eder şekilde inşa ediyor. Karşılıklı olarak kimse birbirine güvenmiyor. Maksimalist bir tutumla, herkes kendi ideolojisini “devletin sahibi” kılmak istiyor. Devleti ele geçirmek ve sonra da “ötekileri” ezmek, böylelikle kendi sosyal mühendisliğini yaparak “geleceği belirlemek” gibi bir Dr. Frankenstein ihtirasına kapılmışlar. Uzaktan Dr. Frankenstein bağırıyor: “Yaşıyor! Yaşıyor!”. Evet, yaşayan canavar faşizmdir. Ön takısı (İslamo-nasyonalist) önemli değil. Aslı Erdoğan’ın söylediği gibi, yaşanan faşizmdir. Maalesef faşizm “yaratıldı” ve “yaşıyor”. Türkiye ise Almanya’nın 1930’lardaki hatalarını tekrarlıyor. Eğer bir mucize olmazsa, sanırım sonraki aşamaları da yaşayarak “öğrenmek mecburiyetinde” kalacak!


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.8.2018 [TR724]

Torbacıları topluyorlar [Levent Kenez]


ABD’nin uzun bir süredir Türkiye’de kendisi aleyhine olan gelişmeleri izlemekle yetinip birden Rahip Brunson için çok sert bir tepki vermesinin sebebi nedir?

Rahibin Cumhuriyetçi Parti’de etkili bir kanat tarafından sürekli gündemde tutulması, Trump için artık kişisel bir mesele haline gelmesi, Başkan Yardımcısı’nın hadiseye özel yakınlığı, yapılan pazarlığa uyulmamış olması elbette önemli. Bunlara rağmen krizde Rahip Brunson’ın meşhur ifade ile görünen sebep olduğunu düşünüyorum.

Erdoğan’ın bir süredir meydanlarda ilk başlarda direk daha sonra dolaylı olarak Amerika’yı hedef göstermesi, NATO ittifakına yönelik tutumu, Rusya ile yakınlaşması, son Amerikan büyükelçisinin neredeyse şamar oğlanına dönmesi ve bizzat Erdoğan’ın kontrolündeki medya tarafından tekme tokat dayak yemesi, 15 Temmuz’un arkasında Amerika’nın olduğunu dair AKP’lilerin açıklamaları ve havuzdaki buna yönelik yayınlar malumunuz.

Amerikan elçilik ve konsolosluk çalışanlarının tutuklanmasının ardından ABD yanlış ama sert tepki vermiş vizeleri dondurmuştu. Bundan mağdur olanların ekseriyetle zaten AKP’ye oy vermeyenler olduğunu görünce ve Ankara’nın attığı bazı adımlardan sonra bu yaptırımdan döndüler hem de Erdoğan’ın en çok ihtiyaç duyduğu meşruiyet ve ağırlanma konularında kendisine epey de alan sağladılar. Her ne kadar bizimkiler görüşmeleri farklı aktarsa da ABD’de de sızan kulisler Trump’ın özellikle S-400 olayının işin sonu olacağını ilk ağızdan dile getirdiği şeklinde. Ancak yine de kamuoyunda  sert mesaj vermeyi tercih etmediler.

Havuzun safları ve cahilleri, Erdoğan muhaliflerinin ve yurtdışındaki gazetecilerin Erdoğan hükümetinin Amerika ile ilgili icraatlarını ve söylemlerini haberleştirdiğinde buna ispiyon ve vatan hainliğini muamelesi yapadursun herkes bilir ki Türkiye’de Amerika ile ilgili her şeyi not eden ve Washington’a rapor eden, görevi bu olan ve çeşitli kurumlara çalışan büyükelçilik ekibi vardır. Aynı şekilde bizim elçiliğin de Amerika’da Türkiye ile ilgili her şeyi takip edip, rapor eden ekibinin olduğu gibi. Hoş bizimkiler şimdilerde muhalif avına çıkıp rezilce işler yapıyor, lobilere bizim paraları yedirip madara olsa da yine de havanın nasıl olduğunu bilirler. Yani kamuoyunun gündemine gelmese de her iki taraf da diğerinde ne pişer bilir. Bu hep masada, dosyaların içindedir. Duruma ve zamana göre gün yüzüne çıkar.

Amerika’da Türkiye’nin müttefik gibi davranmadığını ve kabaca cezalandırılmasını düşünen bir kesim var. Düşünce kuruluşlarının Türkiye uzmanları arasında ve Kongre’de güçlü olan bu kesim Erdoğan’a oldukça yumuşak davranıldığını ve artık Amerikan çıkarlarına yapılan müdahalelere göz yumulmamasını savunuyor.

Erdoğan’ın, bindiği dalı kestiğinin idrak edeceği günlere geliyoruz

Trump yönetimi göreve geldiği günden beri iç gündem maddeleri ile meşgul. Yakasını bir türlü kurtaramadığı adli dosyalar da enerjisinin büyük kısmını alıyor. ABD, Obama döneminde gözlenen kabuğuna çekildiği izlenimini aşamamıştı. Ancak Kuzey Kore ile önce tırmandırılan sonra diyalog masasına evrilen gelişmeler, Nato zirvesinde ve ikili görüşmelerde Trump’ın ittifak ve AB ile ilgili beklenen çıkışları ve Obama döneminde yapılan anlaşmayı tek taraflı bozarak İran’a yeniden çok daha sert yaptırım uygulaması ile birlikte yavaş yavaş dış politika ajandasına dönüldüğünü gösteriyor. Ve bu ajandada Türkiye dosyasını açtıklarında dosyanın epey yoğun olduğunu ve bardağın kendileri adına çoktan dolduğunu ve yine kendilerince geç kalınmışlığın farkındalar. Obama yönetiminin Türkiye politikasının hataları da bu bardağın dolmasında etkendi.

Türkiye’de ancak Erdoğan gibi bir profilin yapabileceği icraatları arzulayan ve buna sessizce yeşil ışık yakan bir başka ittifakın da bir mesafe alındığını görüp direncinin azalması ile birlikte Erdoğan’ın bindiği dalı kestiğinin idrak edeceği günlere geliyoruz. Herkesin sorduğu “dolardı, ABD’ydi bunlar Erdoğan’ı götürür mü?”. Erdoğan’ın kendisine bir diktatörlük kurduğunu, adliyenin ve emniyetin birer parti şubesi olduğunu ve medya adına bir şey kalmadığını unutmamak gerekiyor. Hoş ABD’nin Türkiye’nin demokratikleşmesi, insan hakları sicili gibi derdi hiç bir zaman olmadı. Her zaman yıl sonu raporlarına kayıt düşseler de askeri ve güvenlik öncelikleri her zaman daha önemliydi. Yoksa Türkiye ölçeğinde ülkelerde bir diktatörle, tek adamla çalışmanın çok daha konforlu olduğunu en iyi Amerika bilir.

ABD’nin Reza’ya, Halkbank’a ihtiyacı yok

Reza ya da Halkbank meselelerinin çok önemli olduğunu ancak gereğinden fazla abartıldığını düşünüyorum. ABD’nin bunlara ihtiyacı yok. Putin’in BM’de seyrettirdiği 2,5 dakikalık uydu görüntülerden sonra başlayan tornistanı görünce ABD’nin elinde bunlardan kiloyla vardır. Erdoğan’ın Reza ya da Halkbank ile işin kendisine geleceğini ve kendisini götüreceğini ihtimal dahilinde saydığını ancak pratik olarak görevdeyken kendisine tahmin edilen zararı vermeyeceğini düşünüyorum. Hele hele Erdoğan’ın Türkiye’ye kesilecek cezayı kafasına taktığını hiç. “Erdoğan ve X” hakkında bir meseleyi analiz ederken Erdoğan’ın şahsı ile ilgili yanı nedir? diye bakmadıkça çok naif yorumlar ortaya çıkar.

Mesele rahibin serbest kalması ile çözülecek olsaydı…

Mesele rahibin serbest kalması ile çözülecek olsa yüz kere serbest kalır, Erdoğan kendisini Saray’da ağırlar, özel uçağı ile evine yollar, tutuklayan savcı ve hakimlerde byLock çıkar, evine giden polislere yapılan Fetö operasyonları okuyor olurduk.

Ben ABD tarafının artık yeter dediğini, tahmin edilemez bulunan Erdoğan’ın kendileri için giderek geri dönüşü olmaz güvenlik sorunu oluşturduğuna karar verdiklerini düşünüyorum. Ve bunu da kanırta kanırta yapabileceklerini gösterdikleri gibi bir cisim yaklaşıyor tarzı yapacaklarını tahmin ediyorum. Uyuşturucu çeteleriyle mücadele gibi önce torbacıları toplamaya karar verdiler. Erdoğan’ın denge politikası yaparak süper güçleri birbirine düşürerek ayakta kalacağını ve gerekirse Batı ittifakından çıkma kartını masaya koyarak Rusya’nın ve İran’ın desteğini ile devam edebileceğini düşünenlerin rakamlarla ve gerçeklerle arasının iyi olmadığını düşünüyorum.

Aynen havuzun dediği gibi. Hiç olmadığımız kadar yakınız. Uzaktan küfürler savurup gelsene gelsene dedikleri adam şimdi geldi gözüne gözüne vuruyor. Ve bu arada uğradığımız ekonomik, diplomatik zarar ve prestij kaybı yine bizim cebimizden çıkacak. Vatan-millet-Sakarya edebiyatı ambalajında…


[Levent Kenez] 9.8.2018 [TR724]

Fırtınanın bu yıl da esmesi zor [LİGE DOĞRU] [Hasan Cücük]


Trabzonspor için bulunan unvan ‘Türk futbolunun 4. büyüğü’ olmuştu. Şampiyonluğu İstanbul dışına çıkaran ilk takım olan Trabzonspor, 1976-84 arasına tam 6 şampiyonluk sığdırmıştı. Sonrası ise bir türlü gelmedi. İki kez averajla şampiyonluktan oldu. Her yıl ‘o sezon bu sezon’ parolasıyla start alan Trabzonspor için bu sezonun o sezon olması oldukça zor.

Trabzonspor yeni sezona yeni teknik adamla başlıyor. Geçen sezon Ersun Yanal’ın gönderilmesiyle göreve gelen Rıza Çalımbay ligin bitimiyle görevinden istifa etmişti. Koltuğun yeni sahibi eski oyuncularından Ünal Karaman oldu. Gaziantespor’da yıldızını parlatan Karaman, İstanbul takımları yerine Karadeniz temsilcisini tercih etmişti. Yıllarda Trabzonspor formasını başarıyla terleten Karaman, kulübü ve şehri yakından tanıyor. Özellikle taraftarın takım üzerindeki baskısını dikkate aldığımızda Karaman doğru bir tercih gibi gözüküyor. Başarı kriterini dikkate aldığımızda ise aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Ünal Karaman tercihi birazda kulübün içinden geçtiği ekonomik darboğazdan dolayı zorunluydu.

Ahmet Ağaoğlu başkanlık koltuğuna oturunca öncelikli gündemi mali konular oldu. Diğer kulüpler gibi Trabzonspor’da mali açıdan zor günler geçiriyor. Zirveden uzak geçen yılların faturasına, hesapsızca yapılan transferler eklenince mali kriz kaçınılmaz oldu. İçinde bulunduğu şartlardan dolayı transferde temkinli hareket eden bordo-mavililer daha çok düşük maliyetli oyuncuları kadrosuna kattı. Geçen sezon özellikle defansta problem yaşayan Trabzonspor iki stoper transferiyle bu bölgeyi güçlendirmeye çalıştı. Ancak defansın yeni isimleri Majid Hosseini ve Zargo Toure için yorum yapmak kolay değil. Her iki oyuncuda şimdilik birer kapalı kutu.

Trabzonspor’dan önemli oyuncular ayrıldı

Ayrılan oyuncuların başında Türk futboluna uzun süre hizmet etmesi beklenen Okay Yokuşlu. Celta Vigo’ya 6 milyon Euro karşılığında satılan Okay’ın yokluğunu Trabzonspor hissedecektir. Yine Fabián Castillo, Çin ligine 2,2 milyon bedelle transfer oldu. Trabzonspor’un satarak kasasına para koyduğu bir diğer isim Vitesse’ye 1,6 milyon Euro’ya giden Matus Bero oldu. Takımın forvetlerinden Dame N’Doye ise alacaklarına karşılık eski takımı FC Kopenhag’a bedelsiz gitti.

Trabzonspor’da gözlerin çevrildiği isim Burak Yılmaz olacak. Galatasaray ve Çin serüveninden sonra yeniden yuvasına dönen Burak Yılmaz sezonun son bölümlerine doğru fıtık sorunu nedeniyle sakat sakat oynamak zorunda kalmıştı. Bu yaz döneminde geçirdiği operasyon nedeniyle sezon öncesi hazırlık kampını kaçırmış olsa da, yeni sezonda da takımın en önemli kozu olacağına şüphe yok. Yine genç yıldızlar Yusuf Yazıcı ve Abdulkadir Ömür’den sadece Trabzonspor değil Türk futbolu da büyük beklenti içinde olacak. Kadro yapısı, teknik adam kalitesi ve içinde geçtiği şartları dikkate aldığımızda Trabzonspor’un zirve yarışı verecek bir görüntüsü bu sezonda yok.


[Hasan Cücük] 9.8.2018 [TR724]