Suikast, Cemaat, Yandaş Medya [Barbaros J. Kartal]

Rus büyükelçiyi vuranın bir polis olduğu belli olduktan sonra yanımdaki arkadaşlara bir cisim Cemaaet’e doğru yaklaşıyor dedim. Hatta katilin evinden 1 dolar çıktı haberine bir kaç saat kaldı diye de not düştük.

Paçavraların birini okuyunca 20 tanesini birden okumuş olduğunuz havuz gazetelerinde ve biat eden medyadaki haberler tahmin edildiği gibi cinayet ile cemaati ilişkilendirme üzerine kurgulanmış.

Yazılanlar aynı olduğu için içinden bir örneklem alalım. Kim olsun, kim olsun? Bağlı bulunduğu holdingin Ankara temsilcisi “FETÖCÜ” iddiasıyla tutuklu olan Hürriyet’in konjektürel yazarı Abdülkadir Selvi olsun. Selvi yazdığı yazıda MİT’İn bir süredir bütün gazetecilere anlattığı şeyleri çok güzel özetliyor. Selvi’ye göre katil FETÖ’nün uyuyan hücresinden : …FETÖ’cülerin bir daha 15 Temmuz türünde bir darbe yapma kabiliyetleri kalmadı. Ama uyuyan hücreleri harekete geçirip Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere stratejik hedeflere yönelik suikastler düzenleyebilirler deniliyordu. İntihar eylemlerinden endişe ediliyordu. Büyükelçi Karlov’a yönelik suikast bunu gösterdi. PKK bir süredir ikiz eylemler yapıyor. Aynı hedefe yönelmiş olan FETÖ ise ikiz senaryolarını hayata geçirmeye başladı. FETÖ’cü yayın organı Today’s Zaman’ın Ankara Temsilcisi Abdullah Bozkurt 16 Aralık tarihinde attığı tweette “büyükelçilerin bundan böyle güvenliği yok” demişti. Bunun ne anlama geldiğini Karlov suikastiyle öğrenmiş olduk. FETÖ’cü uyuyan hücreler harekete geçti. Yeni hedeflerinin kim ya da kimler olduğunu ise meçhul.

Selvi’ye göre polis profesyonel bir suikastçıymış.  Cumhurbaşkanına suikast girişiminde bulunmaya çalışan bir yapının Rus büyükelçisine suikast düzenleyebileceğini anlamakta Putin zorlanmazmış!

Ayrı bir yazı olarak yazmayı düşünüyordum burada kısaca değineyim. Türkiye’de bir süredir arşivler yok ediliyor. Yazarların eski yazılarına ulaşamıyorsunuz. Mesele Maliyecilere cezayı verenlerin “FETÖCÜ” olduğunu iddia eden yazarların o dönem neler yazdığını merak ettiğinizde o tarihteki yazıları yok. Kaldırmışlar. Neden? Çünkü elbette biliyor ve hatırlıyoruz ki o zaman Erdoğan ve hükümete dümdüz gidiyorlardı. Zerre şerefiniz varsa arşivinizi tekrar açar o zaman ne yazmışsınız herkesin ulaşmasını sağlarsanız. Arşiv bir gazetenin namusudur. Bunları niye anlattım. İnşallah bu yazı da diğer yazılar gibi arşive kurban gitmez, ben kendi kopyamı alıyorum. Dünkü adam ne kadar tetikçi ise Selvi en az katil polis kadar tetikçidir.

1-Cemaatin dershanesine gitmiş, KPSS soruşturması geçirmiş yani cemaat ile intisap kurmak an meselesi olan birisini uyuyan hücre yapacaksın öyle mi? Ne kadar orijinal bir fikir. Gerçekten herkesi uyutan bir taktik.

2-Profesyonel suikastçıymış. Peki Erdoğan’a bir çok gezide bodyguardlık yapmış katil. Bu ne ne demeli? Bir de şu Erdoğan’ı öldürmek istediler masalını bırakın artık.  Defalarca yazdık sizin iddialarınıza göre Erdoğan’ın yaverleri cemaattenmiş. Yani odasına istediği zaman girip çıkan, arkasında yanında sağında solunda duran adamlar cemaattenmiş ve yine size göre cemaat Erdoğan’ın öldürmek istemiş ama başaramamış. Sizin yalanlarınızı okudukça artık kopsun şu kıyamet diyesi geliyor insanın.

3-Today’s Zaman’ın Ankara temsilcisi 16 Aralık’ta attığı bir tweette büyükelçilerin bundan böyle güvenliği yok demiş. Bunun neresini düzeltmekle başlamalı acaba?Bir kere attığı tweet değil. Turkish Minute sitesinde çıkan yazının anonsu. Kulağınıza üfürmüşler binlerce troll aynı yalanı aynı kelimelerle yazıyorsunuz. Eğer yazıyı okuyabilseydin ya da tercümesini isteseydin görecektin ki yazı Türkiye’de yükselen yabancı düşmanlığının ve batı karşıtlığının bir büyükelçiliğe ya da konsolosluğa bir saldırıya hatta işgale yol açabileceğini anlatıyordu. Beşiktaş’taki anma etkinliğine katılan batılı ülkelerin temsilcilerinin kaldığı muamele üzerine yazılmış bir yazı. Hatta yazıda kastedilen batılı ülkelerinin temsilcilikleri.  Büyükelçiler bundan böyle güvenli değil falan değil demiyor yazı. “Türkiye’de elçilikler artık güvenli değil”. İlle de tam ifade yazılacaksa budur.

Madem Bozkurt bunu yazmış o zaman önlem alsaydınız. Nasıl olsa herkesten önce MİT okuyor Bozkurt’u. Dün taziyeye yolladığınız İslamcı tayfayı 5 gün önce protestoya yollamıştınız Rus Büyükelçiliğine. Büyükelçiliklerdeki hareketliliği sizden daha iyi bilen yok ki.

Kaldı ki, yıllardır radikal akımları takip eden bir gazeteci spesifik bir uyarı yapıyor ve bunu kaleme alıp yayınlıyorsa ve bir kaç gün sonra bu yönde bir olay gerçekleşiyorsa bu dünyanın her yerinde bir gazetecilik başarısıdır. Tebrik edilir, o gazeteci o günün yıldızı olur.  Eş kaza sizin tayfadan biri buna benzer bir tahminde bulunsa idi, dün gece 10 kanala bağlanmış, 10 kanalda canlı yayın konuğu idi.

Abdullah Bozkurt uzun bir süredir Türkiye’nin eliyle büyüttüğü radikal akımlara mercek tuttuğu ve MİT’in karanlık işlerini kaleme aldığı için akılları sıra intikam alıyorlar.

Bir de kahpe bir laf attılar ki ortaya bu işin nasıl planlı olduğuna somut bir örnek. Dün akşam sosyal medyada dolaşan iddiaya göre katil 15 Temmuz’da izin yapmış ve izinde adres olarak Abdullah Bozkurt’un evini göstermiş. Bozkurt e-devlete girdi, iddia edilen adresle kendi adresinin başka olduğunu gösterdi. Düşünebiliyor musunuz, bir gazeteci neyi yapmak zorunda kalıyor. Evininin adresini resmi kayıtlardan gösterip deli saçması iftiralara cevap yetiştiriyor.

Peki Selvi ve benzerleri aşağıdaki videoyu seyredip bu olayda yapmaya çalıştıkları  akıl yürütmeyi deneyebilirler mi? Erdoğan Brüksel’de de bomba patlar dedikten 4 gün sonra Brüksel’de bomba patlamıştı hatırlarsınız…

Cemaat ve suikast ile ilgili iddialar ile ilgili en güzel değerlendirmeyi İlhan Tanır yaptı.  Tanır twitter mesajında “AKP’liler suikasti Gülencilere yıktı bile Eğer başka şey olduğu kesinleşirse darbe-Gülen iddiaları da dünyada büyük bir erozyona uğrayabilir” dedi.  Aynen katılıyorum.  AKP her başarısızlığı ve rezeletini  cemaate yamamaya çalıştıkça üzerindeki delik genişleyecek. Ve cemaati kendi kendisine tekzip edecek.

Bence çılgın iftiralara devam edebilirler hele hele dünyanın da takip ettiği konularda.

Türkiye’nin her yerinde bombalar patlıyor, Ankara’nın göbeğinde suikastlar işleniyor. Sorumluluk kimin? Ülkeyi kim yönetiyor? Sıfır terörle teslim aldığınız ülkede insanlar sokağa çıkmaya korkar oldu.  Bir taneniz bile bunu soramayacak mı?

Dün gece sosyal medya en çok paylaşılan ve dalga geçilen paylaşımlar yine Fatih Tezcan ve Şamil Tayyar’ın suikast ile ilgili attığı tweetler oldu. Önceki tweetlerinde Rusya’ya meydan okuyan ikilinin aldıkları yeni pozisyon insanları gülümsetti.

[Barbaros J. Kartal] 20.12.2016 [TR724]

Proje mahkemeler: 17 Aralık’tan sonra yandaş yargı nasıl üretildi? [Tarık Çetin – Hukukçu]

Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir.

Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, yargı bağımsızlığı, kanuni hakim güvencesi, yasaların ve idari işlemlerin geriye yürümezliği ve kişilerin hukuki güvenliklerinin sağlanması, yasaların Anayasa’ya ve idari işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğunun yargısal denetimi “Hukuk Devleti” idealini gerçekleştirmeye yarayan araçlardır. Kişilerin, devlete güven duymaları, maddî ve manevî varlıklarını korkusuzca geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri ancak hukuk güvenliği ve üstünlüğünün sağlandığı bir hukuk düzeninde gerçekleşebilir.

Hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk güvenliği, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerektirir. Örneğin hukuk güvenliğinin olduğu bir ülkede, bir sabah kalktığınızda çocuğunuzu gönderdiğiniz okuldan dolayı terörist listesine alınmazsınız. Her ay evinize yakın bankaya yaptığınız fatura ödemeleriniz bir gün karşınıza meslekten ihraç gerekçesi olarak çıkmaz. Devletin kontrolünde ve izni ile açılan bir sendika üyeliğiniz nedeniyle açığa alınmazsınız. Bir gün öncesine kadar heykeli dikilecek ve Başbakan tarafından zırhlı araç tahsis edilecek ölçüde kıymet verilen bir savcı iken, bir gün sonra vatan haini ilan edilmezsiniz. Yine bir gün öncesine kadar kahraman ve destan yazan bir emniyet görevlisi iken bir gün sonra düşmana dönüşmezsiniz.

Cemaat, Camia, paralel yapı, silahlı terör örgütü

17/25 Aralık 2013’ten sonra Türkiye’de bütün bunların hepsi fazlasıyla gerçekleşti. 17/25 Aralık 2013 tarihlerinde bazı bakanların ve bakan çocuklarının da karıştığı iddia edilen büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarından sonra siyasi iktidar, kendisine karşı bir “darbe” olarak nitelediği bu operasyonlarda rolü olduğunu ileri sürdüğü ve o tarihe kadar “Cemaat, Camia” olarak nitelediği  Gülen Hareketini bu kez “paralel yapı” söylemleriyle düşman ilan etti. İktidar partisinin tabanından tavanına kadar kendilerinin de bizzat ilişki içerisinde bulundukları ve tümüyle devletin gözetim ve denetiminde olan bu harekete bağlı veya ilişkili eğitim, sağlık, finans, vakıf/dernek ve sair binlerce kurum da bundan nasibini aldı. “Paralel yapı” söylemi zamanla giderek sertleşti ve yerini “FETÖ/PDY silahlı terör örgütü” kavramına bıraktı. Hukukta hiçbir karşılığı olmasa da iktidar partisi 17/25 Aralık’ın milat olduğunu kabul ederek, bu tarihten sonra Gülen Hareketine bağlı kurumlarla ilişkisi olanları terör suçlusu olarak ilan edeceğini bildirdi. “Yeni Türkiye’nin istiklal mücadelesi” olarak adlandırdıkları bu dönemde, istedikleri adımları atabilme konusunda karşılarında büyük bir sorun daha vardı; bağımsız yargı.

Dönemin Başbakanı Erdoğan 12 Mart 2014 tarihinde Kanal24 televizyonunda canlı yayınlanan bir program esnasında kendisi ile röportaj yapan gazeteci Mustafa Karaalioğlu’nun, Erdoğan’ın 17 ve 25 Aralık operasyonlarından sorumlu tuttuğu ve önceleri kendilerinin de “Cemaat, Camia” olarak hitap ettikleri Gülen Hareketi hakkında yine “Cemaat” tabirini kullanması üzerine sert bir şekilde müdahale ederek “Bak bir defa şu cemaat ifadesini kullanma, örgüt var, niye korkuyorsun, örgüt var, bir hareket olamaz, örgüt var, cemaat de diyemezsin” şeklinde sözler söyledi. Şüphesiz bu sözler yargıya yapılan müdahaleleri ve proje mahkemeler adı verilen yürütmenin güdümünde bir yargı teşkilatı oluşturulmasının perde arkasını sergiler nitelikte.

Proje mahkemeler: Sulh Ceza Hakimlikleri

Dönemin Başbakanı, daha önce “cemaat” adını verdiği Gülen Hareketi hakkında herhangi bir yargı kararı bulunmadığı halde “örgüt” olduğuna hükmetti, süreç içerisinde kamuoyu tarafından bu şekilde algılanmasını sağlamaya yönelik propaganda yapıldı ve sonraki tarihlerde ortaya çıktığı üzere bu algının yargı kararına dönüştürülmesi, yani iddia konusu paralel yapı hakkında “örgüt” kararı verilmesi konusunda proje mahkemeler oluşturulması yoluna gidildi. Bu sonuca ulaşılabilmesinin ancak ve ancak yürütmeye bağımlı bir yargı mekanizması sayesinde mümkün olabileceği, mevcut bağımsız yargı kurumlarının bu amaca ulaşma konusunda engel olduğunun değerlendirilmesi sonucunda, dönemin Başbakanının “bir proje üzerinde çalışıldığı, Sulh Ceza Hakimliklerinin kurulacağı” yönündeki işari beyanlarından da anlaşılacağı üzere, söz konusu amaçları gerçekleştirmek üzere yürütmenin güdümünde bir yargı teşkilatı oluşturmak için yeni arayışlara girişildi.

Adını Erdoğan’ın yukarıda belirtilen söyleminden alan “Proje mahkemeler” planlamasıyla 3 ayaklı bir yargı teşkilatı kurulması öngörüldü:

1- Soruşturma aşamasında karar mercii olarak Sulh Ceza Hakimlikleri,

2- Kovuşturma aşamasında terör ve örgütlü suçlara bakmakla görevli ihtisas mahkemeleri,

3- Temyiz mercii olarak Yargıtay’da yeni bir daire oluşturulması.

28 Haziran 2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı yasayla Sulh Ceza Hakimliklerinin kurulması ile proje mahkemelerin birinci ayağı tamamlandı. 16 Temmuz 2014 tarihli HSYK kararı ile de bu hakimlikler faaliyete geçirilerek yeni atamalar yapıldı. İddia konusu paralel yapıya yönelik operasyon merkezi olan İstanbul’da, 17/25 Aralık operasyonlarında tutuklanan Reza Zarrab ve diğer zanlılar hakkında tahliye kararı veren hakimlerin sulh ceza hakimi olarak atanmaları dikkatlerden kaçmadı.

Sulh Ceza Hakimliklerine yönelik en önemli eleştirilerden birisi de kapalı devre sistemine sahip olmasıydı. Yani bir sulh ceza hakiminin verdiği karara karşı, numara olarak kendisinden sonra gelen diğer hakimlik nezdinde itiraz edilebiliyor, savcıların verdiği takipsizlik kararlarına karşı yapılacak itirazlar da yine aynı hakimler tarafından incelenip karara bağlanıyordu. Bu şekilde bir üst merci veya mahkeme tarafından yapılacak denetim imkanı ortadan kaldırıldı.

Birinci aşamadaki sulh ceza hakimliklerinin kurulmasından sonra sıra diğer yargı mercilerinin oluşturulmasına geldi. Bağımsız yargıyı ayak bağı olarak gören siyasi iktidar, mevcut mahkemelerin kendi siyasi amaçlarına ve eğilimlerine aykırı karar vermesi ihtimalini nazara alarak yargıyı kontrol altında tutmak için yeni mahkemeler kurma yolunu tercih etti.

İlk hedef HSYK seçimleri

Bunun için ilk hedef 2014 yılında yapılan HSYK seçimlerinin kazanılmasıydı ve HSYK seçimlerine aday listesi çıkarması için Yargıda Birlik Platformu (YBP) kuruldu. Yargıda Birlik Platformu seçim çalışmalarında iktidarın tüm olanaklarını kullanarak şu araçlardan yararlandı: Ücretsiz toplantı odaları ve ulaşım ayarlandı, hakimlere toplantılara katılmaları telkin edildi, bilgi teknolojileri seferber edildi (hakimlerin e-mail adresleri ve telefon numaralarına erişim sağlandı), maaş zammı ve YBP’nin kazanması halinde disiplin soruşturmalarının düşürüleceği vaat edildi. Son olarak, yeni bir oy sayma sistemi kurularak kimlerin YBP’ye oy vermediğini tespit etmek için bölgesel oy sayımı yerine her il merkezinde ayrı ayrı oy sayımı yapıldı. Seçmen iradesini etkileyecek her yol denendi ve nihayet seçim sonucu beklentilere uygun çıktı; YBP HSYK’da net bir çoğunluk elde etti. Bu sonuç bugün gerçekleştirilmekte olan tasfiyeleri kolaylaştırdı.

‘Proje Mahkemeler’in devamı olarak ‘Görevli İhtisas Mahkemeleri’

Diğer yandan proje mahkemelerin devamı olarak ikinci aşamada terör suçlarına bakmakla görevli ihtisas mahkemeleri kuruldu. Bazı Ağır Ceza Mahkemelerine terör suçlarına bakma görevi verildi ve bu mahkemelerin başkan ve üyeleri yeni oluşan HSYK tarafından değiştirilerek bu yöndeki yapılanma da tamamlanmış oldu.

Son olarak üçüncü aşamada temyiz mercii olan Yargıtay’a da müdahale edildi. TBMM’de çoğunluğa sahip iktidar tarafından Yargıtay Kanununda değişiklikler yapılarak Yargıtay’da yeni daireler oluşturuldu ve bu dairelerin görev dağılımı konusunda yeni düzenlemeler getirildi. Bu arada HSYK tarafından Yargıtay’a 144 yeni üye atandı. Öteden beri terör suçlarına bakmakta olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin bu görevine son verildi. Bütün bu müdahaleler sonucunda yeni oluşturulan 16. Ceza Dairesi terör suçlarına bakmakla görevlendirildi.

Bu şekilde proje mahkemeler tüm safhalarıyla birlikte oluşturularak harekete geçirildi. “Paralel yapı” iddialarından sonra, hukuka/seçimlere müdahale edilerek kurulması, üyelerinin seçilme ve atanma biçimleri, yürütme organları karşısında bağımsızlık ve tarafsızlıklarını koruyamama hususunda taşıdığı şüpheler göz önüne alındığında doğal hakimlik ilkesine tamamen aykırı olan bu mahkemeler nihayet kısa zaman içerisinde yürütmenin güdümü altında, siyasi saikle hareket eden kurumlara dönüştü ve muhalifleri sindirme ve yok etme aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Artık siyasi iktidarın toplumun herhangi bir kesimi veya muhalif gördüğü kimseler hakkında bir delil olsun veya olmasın, faaliyetleri suç oluştursun veya oluşturmasın “terör örgütü” kararı aldırmasında veya herhangi bir suçtan tutuklama kararından başlayarak mahkumiyete varıncaya kadar istediği herhangi bir kararı temin etmesinin önünde hiçbir engel bulunmamakta.

‘Allah’ın lütfu’ 15 Temmuz kalkışması

Siyasal iktidarın bu şekilde Devletin tüm imkanlarını kullanmasına rağmen, Gülen Hareketi’ni terör örgütü gösterme ve kabul ettirme çabaları kamuoyunda tam olarak karşılık bulamadı. Gülen Hareketi’ne bağlı herhangi bir kurumdan bir şekilde istifade eden veya faaliyetlerine katılan insanlar 40-50 yıldır tanıdıkları bu kimselerin terör örgütü olduğuna inanmak istemedi. Gerçekten de 15 Temmuz’dan sonra 100 binden fazla insan gözaltına alındığı halde bir tek çakı bıçağının bile ele geçirilmemiş ve silahlı bir eylemlerine rastlanmamış olmasından da anlaşılacağı üzere iktidarın bu hareketi silahlı terör örgütü gibi göstermesi için elinde hiçbir argüman yoktu.

Bu konuda oldukça zorlanan iktidarın imdadına bilahare “Allah’ın lütfu” olarak niteledikleri (gerçekte faili meçhul olan ve her nedense iktidar tarafından da faili bulunmak istenmeyen) 15 Temmuz kanlı darbe girişimi yetişti. Darbe girişiminin daha ilk dakikalarından itibaren başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, tüm iktidar mensupları ve akabinde Savcılıklar ve HSYK yetkilileri, olaya ilişkin yargılama yapıp kesin hüküm vermişçesine hep bir ağızdan Gülen Hareketini suçladı. Kendileri tarafından da itiraf edildiği üzere normal yasal koşullarda yapılamayacak olan mala mülke el koymalar, kamu kurumlarından ihraç ve tutuklamalar, bu dönemde ilan edilen OHAL sürecinde çıkarılan KHK’ler ile sıradan bir şekle büründü.

KHK rejimine hoş geldiniz…

15 Temmuz sonrasında artık iktidarın muhalif gördüğü herhangi bir kimsenin iddia konusu FETÖ/PDY üyeliğinden veya başka herhangi bir suçtan tutuklanmasının, mal varlığına el konulmasının önünde hiçbir engel kalmadı. O kadar ki, Fethullah Gülen ile aynı fotoğraf karesinde yer alması nedeniyle Doğan Holding Ankara İdari Temsilcisi Barbaros Muratoğlu’nun, MİT tırları ile ilgili haber yapan ve 17 Aralık savcısı Celal Kara ile röportaj gerçekleştiren Cumhuriyet Gazetesi yazarı Can Dündar’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat açılışında bulunduğu Bank Asya’dan kredi çeken gariban esnafın, TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ın her sene katıldığı Türkçe olimpiyatlarında Gülen Okullarına övgüler dizmesinden etkilenerek çocuğunu bu okullarda okutan sıradan vatandaşın, iktidarın sopasına dönüşen proje mahkemelerden kendini kurtarması, bu bağlamda; sulh ceza hakimi tarafından terör suçundan tutuklanması, daha sonra terör suçuna bakan ağır ceza mahkemesinden mahkumiyetine hükmedilmesi ve son olarak temyiz mercince verilecek onama kararı ile artık bir terör hükümlüsü haline gelmesi mümkün hale geldi.

Nitekim başta Sulh Ceza Hakimlikleri olmak üzere proje mahkemelerin faaliyete geçtiği tarihten beri vermiş oldukları kararların pek çoğu tartışma konusu olmuştur. Özellikle Cumhurbaşkanına hakaret (TCK.299), silahlı örgüt (TCK.314), hükumete darbe (TCK.312), siyasi ve askeri casusluk (TCK.328) gibi suçlardan verilen tutuklama ve diğer tedbir kararlarının neredeyse tamamının tartışmaya neden olduğu, muhalif kesimleri susturmaya, sindirmeye ve yok etmeye yönelik olarak, yürütme organlarının etkisi altında ve siyasi saikler, siyasi ve konjonktürel gelişmeler gözetilerek karar verilmiş olduğu yönünde ciddi bir kanaat oluştuğu görülmektedir.

Yargı üzerinde, yürütmenin etkisi altında bulunan ve hatta yürütmeye bağlı bir kurum gibi faaliyet gösteren HSYK marifetiyle oluşturulan baskı ortamı, farklı dönemlerdeki örnekleriyle kıyas kabul edilemez oranda artmış ve bu sistem içerisinde tamir edilemez boyutlara ulaşmıştır. Bugün yürütmenin ve yürütmenin etkisi altındaki HSYK’nın istemediği biçimde karar vermek ve yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir. Ne yazık ki bu manzara artık hukuk devletinin bittiğinin de resmidir.

[Tarık Çetin] 20.12.2016 [TR724]

‘Siyaset meydanı’ndan siyaset pazarına… [Akif Umut Avaz]

Siyasetin olumlu bir çağrışımının olmadığı bir siyasi kültürden geliyoruz. Yüzyıllar boyunca cezalandırma ve bilhassa idam cezası anlamında kullanılan “siyaset”in nihayet gelip dayandığı yer ilkesiz at pazarlıklarının revaçta olduğu, güdülen davanın şahsi menfaatler, hakedilmemiş makamlar uğruna bir çırpıda satılığa çıkarıldığı bir ucuzluklar pazarı oldu.

Sultanların muhaliflerine “siyaseten katl” kararlarının yargısız infaz edildiği kanlı “siyaset meydanı”nın faziletlerinden bahsedecek halimiz yok. Ama on yıllara dayalı köklü bir geçmişi, iyi kötü bir töresi ve geleneği olan koca koca siyasi partilerin liderlerinin sırf şahsi menfaatleri uğruna kendilerini satılığa çıkardıkları “siyaset pazarı”nın mevcut siyasetteki şahsiyet fukaralığını bilhakkın sembolize ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

‘SİYASETEN KATL’İN KURUMSALLAŞMA TARİHİ

Sultanlar “asayişin temini, bireylerin can güvenliği ve devlete karşı işlenen menfi fiiller vs” bahanesiyle ve bilhassa “siyasi suçlar”a karşı “siyaseten katl” denilen ölüm cezasına sıklıkla başvurmuşlardır. İslam Hukuku’nun yetersiz kaldığı durumlarda örfi hukuk ve dönemin şartlarına göre uydurdukları metodlara yönelmişlerdir. Özellikle Osmanlılar, ceza sistemlerinde bu dualist ve pragmatik hukuk metoduyla çoğu yargısız infaz niteliğindeki idam cezasını “siyaseten katl” adı altında kurumsallaştırmışlardır. Siyaseten katlin başlıca sebebini ise padişahın/hanedanın meşruiyetine karşı işlenen suçlar teşkil etmiştir.

İlki Çandarlı Halil Paşa olmak üzere Osmanlı’da 44 veziri azamın siyaseten katledilmesi bu uygulamanın yaygınlığına işaret eder. Pek çok şehzadenin infazı da dahil olmak üzere siyaseten katlin şeklen meşruiyetini temin için verdikleri fetvaları kullanılan  bazı şeyhülislamlar da bu infaz yönteminden kendilerini kurtaramamışlardır. Nizam-ı alem uğruna yüz binden fazla insanı öldürten IV. Murad’ın dönemi, ilk şeyhülislamın siyaseten katle uğradığı dönem olarak da bilinir.

‘SİYASET PAZARI’ EN ALAYİŞLİ DEVRİNİ BUGÜN YAŞIYOR

İdam cezalarının infaz edildiği yerlere “siyasetgah” ya da “siyaset meydanı”, sultanın ya da padişahın idam cezası verme hak ve iktidarına “siyaset” denildiği o tuhaf günleri geride bırakalı çok oluyor. Devir değişti, yöntemler değişti ve “siyaset meydanı”nın yerini zamanla omurgasız, ilkesiz siyaset tacirlerinin şahsiyetlerini ucuz pazarlıklara malzeme ettikleri, türlü kıvraklıkların, akılalmaz hokkabazlıkların erdem sayıldığı “siyaset pazarı” aldı. “Siyaset pazarı” en alayişli devrini bugün yaşıyor olsa da, ülkemizde köklü bir geçmişi olduğunu kabul etmeliyiz. Neticede Güneş Motel pazarlıkları, Fırıldak Kubi’ler orta yaşlarını devirmiş herkesin malumudur. Daha eski örneklerine ise eski siyasetçilerin ve gazetecilerin hatıra kitaplarında rastlayabiliriz.

Despotlaştığı ölçüde eleştirilerine hedef olduğu için Erdoğan’ın “siyaseten haps” ettirdiği Altan Kardeşlerin en az kendileri kadar cesur babaları Çetin Altan, siyasetçilik ve gazetecilik yıllarında şahit olduklarını mizahi bir dille anlattığı “Gölgelerin Gölgesi” kitabında, devrin ahlaksız ve omurgasız siyaset tüccarlarının örneklerinden de bahseder. Mesela “Siyaset Panayırından Üç Beş Anı” başlıklı yazısında, 1946’nın “açık oy, gizli sayım”lı seçimleri sonrası ilk kez Meclis’e girebilen Demokrat Parti’ye karşı en ateşli saldırılarda bulunan bir Meclis Başkanvekili’nin tuhaf hikâyesine de yer verir. Altan, türlü hakaretler ettiği DP milletvekillerini Meclis’te konuşturmamak için envai çeşit katakulliye imza atan bu Başkanvekili’nin siyasi maceralarını(!) mizahi bir dille anlatır.

Çetin Altan’ın, siyaset anlayışını kendisine ait “Siyaset yapmak demek, ne yapıp yapıp iktidarı bırakmamak demektir… Ben iyi bir futbolcuyum, hangi takım daha çok verirse oynarım” sözleriyle aktardığı bu siyaset tacirinin DP’nin yükselmesi ile birlikte ışık hızıyla nasıl DP saflarına geçtiğini, DP’lilerin de nefret ettikleri bu şahsı nasıl hiçbir şey olmamış gibi aralarına aldıklarını bir güzel anlatır. Tıpkı bu siyaset taciri gibi, ucuz kamu kredileriyle yürüttüğü ticari işleri olan bir başka siyasetçinin de, sırf ucuz kredilerinin devamı uğruna, öncesinde “hain ve namussuz” diye hakaret ettiği DP saflarına mahir bir kıvraklıkla nasıl geçtiğini ve bakanlığa kadar nasıl yükseldiğini de Altan’ın anlatımlarından öğreniyoruz.

SOYLU,  KURTULMUŞ VE BAHÇELİ UCUZLUK PAZARINDA

Aziz Nesin’in politik karamizah romanı “Zübük”’te anlattığı gibi çok partili demokrasiye geçişten bu yana vıcıklaştıkça vıcıklaşan “siyaset pazarı” ahlaksız tekliflerin, menfaat pazarlıklarının, ucuz artırmaların hep bir et ve at pazarı olagelmiştir. “Siyaset pazarı”, yine de hiçbir zaman bu dönemdeki kadar ahlaksız pazarlıkların mekanı olmamıştır. Dünden bugüne alt düzeyden ilkesiz siyaset tacirlerinin daha önce küfrettikleri rakip siyasi partilere, türlü menfaatler karşılığında pişkinlikle geçtikleri doğrudur. Ancak, güya köklü bir geçmişleri ve gelenekleri olan siyasi partilerin kerli ferli liderlerinin partilerini ve davalarını(!) bırakarak daha düne kadar hakaret ettikleri iktidardaki partiye yamanmalarına ilk kez bu dönemde şahit olduk.

Evet, doğru tahmin ettiniz. Has Parti eski Başkanı Numan Kurtulmuş, Demokrat Parti eski Başkanı Süleyman Soylu ve MHP Başkanı Devlet Bahçeli’den bahsediyorum. Sevsek de sevmesek de babasının kurup geliştirdiği bir siyasi mirası, şahsi koltuğa tahville bozuk para gibi haracayıp Başbakan Yardımcısı koltuğuna oturmayı onuruna yedirebilmiş Turgut Türkeş’i de unutmuş değilim. O da “siyaset pazarı”nın ucuzluk günlerinin en ucuz malzemesi olarak tarihteki yerini çoktan aldı.

KLASİK BİR ERDOĞAN İCADI: ‘ŞAHSİYETEN KATL’

Zalimliğini, haramiliğini, despotluğunu, ahlak tanımazlığını eleştirebiliriz ama, kabul etmeliyiz ki Erdoğan, bir türlü olgunlaşmayan siyaset kültürümüz açısından devrim niteliğinde işlere imza attı. Mesela, kendisi gibi astığı astık, kestiği kestik despotik yetkilere sahip her hükümdarın yüzyıllar boyunca başvurduğu “siyaseten katl”i ortadan kaldırdı. Yerine, en ufak alternatif olma potansiyeli taşıdığını düşündüğü siyasi rakiplerine karşı “şahsiyeten katl” yöntemini icat etti ve bunu başarıyla uyguladı.

Rüşvet olarak sunduğu menfaatler ve makamlarla alternatif olma potansiyeli olan ikisi köklü üç siyasi partinin liderini kendisine bende yapmayı başarabilmek her şeytani dehanın yapabileceği bir iş değildir. İşin garibi, Erdoğan’ın rakip partilerin liderliklerinden devşirdikleri, sadece bu üç siyaset/şahsiyet meftasından ibaret kalacak gibi de görünmüyor. Doğruya doğru Erdoğan’ın eteklerinin altına sığınan Soylu ve Kurtulmuş gibi, babasının siyasi mirasına ihanet eden Türkeş’in de AKP’ye geçisine şaşırmıştık. Türkeş’in ihanetine öfkelenmiş rolleri kesen Bahçeli’nin Erdoğan’a bendelik kulvarına girmesi de şaşırtmıştı. Uzunca bir süredir Erdoğan’ın diliyle konuşan BBP Başkanı Mustafa Destici’nin Erdoğan’a yamanma çabaları ise artık hiçkimseyi şaşırtmıyor.

KOCA KOCA PARTİLERİN ŞAHSİYET CÜCESİ LİDERLERİ

Sultan ve padişahlar “siyaseten katl”ini emrettikleri kişilere bu kararlarını kılıç ve topuz göndererek ya da “kara kaftan” giydirmek suretiyle gösterirlerdi. Erdoğan ise, kararını ballı imkanlar ve makamlar teklif ederek muhataplarına ulaştırıyor. Siyaseten katlin infazında kemend, urgan, kılıç, balta veya pala kullanılırken, Erdoğan “şahsiyeten katl”de sadece makam, koltuk, para ve iktidar vaadini kullanıyor. Güç, makam veya iktidar bahşisinden pay almak uğruna dün ağız dolusu tükürdüklerini afiyetle yalayan koca koca siyasi partilerin şahsiyet cücesi liderleri, Erdoğan’ın attıklarını havada kapmak için adeta birbirleriyle yarışıyor.

Erdoğan’ın maharetle uyguladığı “şahsiyeten katl”e en iyi örnek, Menderes’in mirası Demokrat Parti’nin başkanlığını şahsi makama tahvil etmekte kullanan Süleyman Soylu oldu. Oysa bakın Soylu, Erdoğan ve AKP için neler neler söylemişti? “Erdoğan’ın paçalarından yolsuzluk akıyor”, “Erdoğan’a gününü göstereceğiz”, “At üstünde durmayı beceremeyen başbakan”, “(Filistin konusunda) Çeviriyorsun, boş geliyor. Bir daha çeviriyorsun, pas geliyor… Ey Erdoğan, boyun eğdin, emir eri oldun… Boyan döküldü Erdoğan”, “Yolsuzluklarla mücadele edeceğim diyen hükümet, Türkiye’yi yolsuzluk çukuru içine batırdı”, “(Yolsuzluğa bulaştıkları için) Etrafındakileri temizlesen adam kalmaz Tayyip Bey.”

Bunları diyen de  Soylu, “Erdoğan ezeli ve ebedi liderimizdir” deyip etrafındaki kirli adamların arasındaki kirli yerini alan da… Erdoğan’ın hukuksuz pis işlerini yapmaktaki pervasızlığıyla yükselen Efkan Ala’nın yerine, Erdoğan’ı daha fazla tatmin edebilmek için İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan da aynı Soylu oldu.

KURTULMUŞ SANKİ SOYLU’DAN DAHA MI SOYLU?

HAS Parti Genel Başkanlığı’nı Erdoğan’ın önüne attığı koltuğa değişen Numan Kurtulmuş sanki Soylu’dan daha mı soylu?  Erdoğan’ı eleştirirken “İsrail en büyük zaferini AKP sayesinde kazandı. 2010 Mayıs’ında Türkiye İsrail’in OECD üyeliğini onayladı… Otel lobisinde değil, BM’de, OECD salonlarında ‘one minute’ demek marifettir. Sayın Başbakanın kalbi Ali diyor, dili Muaviye söylüyor.” diyen Kurtulmuş Erdoğan’a daha neler demişti neler… “Harun olmaya geldiler Karun oldular. Biz AKP gibi firavunlaşmayacağız. Elimize verilen ülkeyi yönetme imkânını halka karşı bir baskı ve zulüm aracına döndürmeyeceğiz. Kendi heva ve hevesine uyup dini siyasete alet etmeyeceğiz.”

“Yapmayacağız” dediği her şeyi bugün fazlasıyla yapan bu siyaset taciri, Erdoğan’ı “1970 model Süleyman Demirel”e benzetmekten de geri durmamıştı. Erdoğan’ın iki partili parlamento önerisine tepki göstermiş ve “Emriniz olur Sayın Başbakan. İki parti çok, tek parti olsun. Bütün partileri kapatalım ve tek parti olarak siz parlamentoya girip ülkeyi yönetin.” demişti. Bugün hiç utanmadan bir parçası olduğu bu uğraşın daha öncesinde kehanetini de bizzat kendisi yapan “siyaset pazarı”nın bu ucuz malzemesi, en çok da şu sözünde haklı çıktı galiba: “Bizim en büyük sorunumuz, içimizdeki sinsi AKP’liler!”

‘SİYASET PAZARI’NIN SON GÖZDESİ BAHÇELİ

Hiç şüphesiz “siyaset pazarı”nın en son gözdesi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli. Parti içi iktidar mücadelesinde aldığı despotik destek karşılığı Saray’a kurtluğa soyunan Bahçeli, dün karşı çıktığı ne varsa bugün canhıraş savunuyor. 7 Haziran seçimleri sonrası CHP’nin başbakanlık teklifini “Beni bir koltukla kandıramazsınız” diyerek reddeden Bahçeli’de birdenbire depreşen Saray mamülü koltuk sevdası herkesin merakını celbediyor. Yarım asırlık Ülkücülüğü şahsi hesaplarına malzeme yapan Bahçeli’nin, dün “…alçaksın, şerefsizsin. Erdoğan, sen nasıl bir Müslümansın? Hadi Cumhurbaşkanı olmanı geçtik de, nasıl bir insansın?” diye hitap ettiği Erdoğan’a “atıl” denilince hiç düşünmeden atılacak bir nefer yazılmasının siyaseten de makul bir açıklaması bulunmuyor.

“Türkiye Cumhuriyeti, Erdoğan’ın kuşatması ve tazyiki altındadır”,  “…zırvalamış, hezeyana batmış, zıvanadan çıkmıştır… Erdoğan aklıyla arasını açmış, klinik bir vaka haline gelmiştir.”, “Artık iyice anlaşılıyor ki, sende şeref ve mertlik işportaya düşmüş, hurdaya çıkmış. … Ve şerefsizliğin kara bulutu başının üzerinden bir türlü ayrılmıyor. Erdoğan sen yakın tarihimizin en yanlış şahsiyetisin.”, ”Erdoğan’a ’şeref ne?”’ diye sorsanız, ’Nerede satılıyor, hangi villada bulunur?’ der!” diyen Bahçeli, bugün nasıl olduysa Erdoğan’ın seferbelik görev emrinin en sadık neferi haline geliverdi.

7 Haziran seçimleri sonrasında, 17-25 Aralık yolsuzluk skandalına atıfla, AKP ile asla yanyana gelmeyeceklerini duyuran Bahçeli, “Bilal’in içinde olacağı sıfırlanan paraların hesabını sormayacak mıyız? Bu sürecin bir tarafında Bilal var. Versin Bilal’i alsın iktidarı.” demişti. Bugün ise Bilal’i almak şöyle dursun partisinin üç hilali ile birlikte kendisini Bilal’e ve babasına tamamen peşkeş çekmiş durumda.

Hatasıyla sevabıyla geçmişin ”siyaset meydanı” yine de bir er ve şeref meydanıydı. Pespaye bir ucuzluk panayırına dönüşen bugünün ”siyaset pazar”ında ise şeref ve haysiyet işportada bile bulunmuyor.

Bu yazıyla midenizi bulandırdığım için affınızı diliyorum.

 [Akif Umut Avaz] 20.12.2016 [TR724]

Hesap saati geliyor, bitirin [Tarık Toros]

Cumhuriyet’in yüzüncü yılına yedi sene kala dünyada örneği görülmeyen, benzerleri olsa da birebir böylesi yaşanmamış günlerden geçiyoruz. 93 yıllık Cumhuriyet, İslamköy’den çıkmış “Çoban Sülü”yü cumhurbaşkanı yapıyor yapmasına da, bir kişinin sistemi kendine evirmesine karşı hiçbir tedbiri, denetimi yok. Ne devlet varmış, ne de geleneği. Diyeceksiniz ki, kimin aklına gelirdi? Vallahi, okulun sınıfındaki çöp kutusunun “silindir mi yoksa köşeli mi” olacağını düzenleyen mevzuat bunu da düzenleyecek ve tavizsiz uygulayacaktı. O mevzuatla okullar kapatıldı ama akıl almaz insanlık suçlarına imza atanlar âleme kafa tutmaya devam ediyor.

Son tutuklama haberlerine bakın, gerekçe “sosyal medyadan algı operasyonu”. Ülkenizin halini soran olursa, bunu deyin başka misale lüzum yok.

CHP’li Eren Erdem, ekrandan “Allah rızası için tutuklayın bu adamı” çağrısı yapan TV spikeri hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Mahkemenin cevabı, “Göz önünde birisin, ağır yorumlara katlanmalısın!” Fikir özgürlüğü yolunda yargımızın tuttuğu ufuk açısından karar kulağa hoş geliyor belki. Lakin hukuk, adamına göre işlediği için muazzam çifte standart var.

Yine, Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk’ün tutuklanma talebiyle çıkarıldığı mahkemede hâkim saatine bakıp “Uçak saatin geliyor” deyip duruşmayı bitiriyor. Tutuklanacağı belli, gideceği cezaevi (Adalet Bakanı’nın aksi yönde ricasına rağmen) ayarlanmış, uçak yolcusunu bekliyor, mahkeme kime ne!

Bu haberleri alt alta okuyunca istemsiz olarak, “Hesap saatiniz geliyor, bitirin” diye mırıldanmışım. Hoş, bu bile suç. Savcı çağırıp sorar, “Neyin hesabı, bildiğin bir şey mi var?” diye. En son, “devlet büyüklerine hakaret”ten 67 yaşındaki MS hastası gazeteci Hüsnü Mahalli tutuklandı. Savcı önce Türk Ceza Kanunu 301’den tutuklama istemiş, bakanlık izni olmadığı fark edilince silip, 299 ve 125’ten talebini revize etmiş. Oysa bu maddeler tutuklama gerektirmiyor. Hoş, kime ne anlatıyorsun!



Ayıptır, zulümdür, günahtır. Onca işkence, intihar, şüpheli ölüm. Cemaat iddiasıyla 40 bini aşkın tutuklu var. Kürt siyasi hareketi fiilen bitirildi, son bir yılda en az 10 bin gözaltı, 3 bin civarı tutuklama olmuş. Seküler, sosyal demokrat, Alevi, vesaire. Yüzlerce tutuklu yazar, akademisyen. Yüzbinlerce işsiz, sigortasız, çalışma ve seyahat hürriyeti elinden alınmış, çoluk çocuk, yaşlı muhtaç, çaresiz yığınlar!

Ziya Paşa der ki, “İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”

Kendini her şeye nüfuz edebilecek çapta gören, çözemeyeceği hiçbir şey olmadığını iddia edenlere şamar indiren bir laftır bu. Bilakis, burnunun ucundaki konuları çözmekten aciz olanlar için kaçınılmaz final çok uzakta değildir, vesselam.

ŞİMDİ MAZLUM MESAJLARI…

(İlk mesaj, Mehmet Akif’in “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta, dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi” dizelerini hatırlatıyor. İkinci mesaj, cezaevindeki bir tutuklunun borçlu olduğu esnafa yazdığı mektup var ki, onu iki kere okuyun, okutun):

OLMADIĞI İLİN ABİSİ YAPTILAR!

Bu mesajı size eşimin tutuklanmasından tam 89 gün sonra bugün (17 Aralık 2016) yazıyorum. Eşimde, ne o “suç unsuru” denilen telefon programı ne de başka bir bağlantı var. Sadece 2009’da dağıtıcı olarak çalıştığı gazete. Onu da ifadesinde belirtmiş. Biri, 5 yıldır olmadığı bir ili kastederek “Bu buranın büyük abilerinden” demiş, araştırıyorlar. Bula bula, “2007’de bir otele gitmişsin. Ayrıca 2009’da telefonda kiminle görüştün” diye sormuşlar. Eşim ben hatırlamıyorum dese de, “Yıllardır bu ilde yokum” dese de fayda yok. 3 aya yaklaşıyor, resmen delil olmadan tutuluyor. Ben engelli bir bayanım. 6 yaşında oğlumla eşimden kilometrelerce uzakta hayatımı devam ettirmeye çalışıyorum. Kimseye, en yakınıma bile bana tavır alırlar diye anlatamıyorum. Eşimle iki haftada bir telefon görüşmesi yapıyorum, bir de mektupları var. Gözaltında yaşadıkları tam bir insanlık dramı. Açık görüşte ablasına anlatmış, tuvalet yasak! Verilen bir şişe suyu dört gün azar azar içmiş, tuvalete gidemeyeceği için. Abdest namaz yok bu sürede. Beyin ameliyatı olan bir adamı o halde koymuşlar nezarete. Adam af edersiniz aklı başında olmadığından altına yapmış, saatlerce orada onların yanında bekletmişler. Bunları yapanlar Müslüman ve kendi polisimiz. Bu nasıl bir kindir, kendi öz kardeşimden bile ne bir mesaj ne de bir telefon. Ama günlerdir başka ülkelerin çocuklarının acıları için sokaklarda. Babamı jandarmalar götürdü, gelmiyor! Sabahlara kadar ağlayan yeğenine gelince, “o çocuk değil”. Kabahati, “suçu yokken babasının tutuklanması”. O yüzden o da suçlu. İşte böyle derdimi size yazdım. Siz de duyurun bu sesimi.

BORÇLU TUTUKLUDAN ESNAFA MEKTUP

Selamün Aleyküm abi, nasılsınız? Umarım işleriniz iyidir. Aklımıza gelmeyen başımıza geldi. Rabbim iyi eder inşaallah. Buradan sizlere bol bol dua ediyoruz. Abi, şu an 1 Lira gelirimiz yok. İnşaallah kısa zaman içinde çıkarız abi, ödememizi sizlere yaparız. Hakkınızı helal edin. Allahım kimseyi zor durumda bırakmasın inşaallah. Kendinize iyi bakın. En yakın zamanda tekrar görüşmek dileğiyle. Bereketli işler. (MEKTUP OKUMA KOMİSYONU. GÖRÜLDÜ.)

[Tarık Toros] 20.12.2016 [TR724]

O paralar Katar katar geliyor… [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Millî geliri Türkiye’nin dörtte biri kadar bile olmayan (180 milyar dolar) Katar’ın Emiri Şeyh Temim, senede yirmi-otuz defa Türkiye’ye geliyor. En son Trabzon’da Akyazı Stadyumu’nun açılışında dev posteri ile arz-ı endam eyledi.

Çok aşina olunan bir manzara değildi. Muhtemelen Katar’dan gelen paraların bir nevi teşekkürüydü o dev poster. Bu teşekkür İstanbul ve Kayseri’de bir hafta arayla patlayan bombalarda vefat edenlerin acısı kor gibi yürekleri yakarken yapıldı üstelik. Açılışı tertip edenlerin önceliklerine dair mühim ipuçları veriyor posterli teşekkür.

Katar zengin doğalgaz ve petrol rezervleri ile Ortadoğu’da son yıllarda öne çıktı. Türkiye ile senelik ticareti zannedildiği kadar yüksek değil. 1 milyar dolar civarındaki alışverişin 500 milyon doları ithalat. Bir o kadar da Türkiye’den ihracat geliri elde ediyor. Rakamları şunun için sıraladım. Katar, Türkiye’nin ilişkilerini yeni yeni geliştirdiği bir devlet aslında.

Sadece benim kanaatim değil bu. “(Katar’ın) Başlıca ticaret ortakları: Japonya, Güney Kore, ABD, Çin” ifadeleri Katar büyükelçiliğimizin sitesinde yer alıyor. Türkiye yok ticaret ortakları arasında…

KATAR EMİRİ, TÜRKİYE’DE Mİ İKAMET EDİYOR?

Pek çok ekonomi ile mukayese edildiğinde resmî rakamlar Katar ile ekonomik ilişkilerin emekleme döneminde olduğu gösteriyor. Mamafih Katar Emiri neredeyse Türkiye’de ikamet edecek. Çünkü Dolar yükseldiğinde, ekonomide sıkıntılar baş gösterdiğinde Katar’dan bavul bavul para geliyor. Saray ve çevresi bu gelişleri gizleme ihtiyacı bile hissetmiyor. Hatta posterlerle cümle âleme ilan ediyorlar.

Katar’ın 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturması’ndan sonra Türkiye’de peşi sıra şirketler satın alması dikkatten kaçmıyor. Türkiye’nin 25 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye çektiği senelerde Katar’ın esamîsi okunmuyordu. Ne olduysa 17 Aralık’tan sonra oldu. O dönemde altın ve dolar yükü ile Katar’a giden uçaklardan bahsediliyordu. Singapur ve Malezya için de benzer ifadeler kullanılmıştı.

Digitürk’ün, Finansbank’ın (halka açık olmayan hisseleri) tamamı, ABank ve BMC’nin yüzde 40’ının satın alınması gibi işlemler Katar’a çıkıyor. Digitürk’e dünya devleri talipti, Katarlı El Cezire’nin de sahibi BeIN Medya’ya verildi. 3,5 milyon abonesi ile Türkiye’nin en etkin iki dijital yayın platformundan biri olan Digitürk, 2013’ten beri TMSF tarafından yönetiliyordu. Hayli talip çıktı çıkmasına da yerli-yabancı gruplar birer birer Digitürk’ün kapısından uzaklaştırıldı. İhale bile yapılmadı. TMSF’nin Digitürk satış bedeli olarak aldığı para bile kamuoyundan saklandı. Niye?

6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Kanunu’nda yabancıların televizyon yayıncılığında yüzde 50’den fazla hisse sahibi olamayacağı hükmü varken böyle bir satış nasıl yapıldı? Kimseyi ‘burası televizyon değil’ diyerek inandıramazlar. Televizyonlarda yabancıya çoğunluk hakkı vermeyen kanun koyucu, millî güvenlik ve genel ahlak gibi konularda ihtiyatlı hareket ettiğine göre aynı kanuna rağmen bütün bunların şalteri yabancıya verilebilir mi?

Sual çok. Cevap veren yok. Bundan ötürü Katar ve Malezya’dan gelen ortaklık ya da satın alma haberlerine ihtiyatlı yaklaşıyorum. Resmî verilerin şeffaf biçimde paylaşılacağı güne dek şerh düşüyorum.

17 ARALIK’TAN KAÇIRILAN PARALAR MI GERİ GELİYOR?

17 Aralık’ta panikle yurt dışına çıkarılan yolsuzluk ve rüşvet paralarının bir bölümünün Türkiye’ye geri gelmiş olabileceği ihtimali de yabana atılmamalı. Türkiye’nin siyasî ve iktisadî olarak belirsizliğe girdiği, kaynak ihtiyacının had safhaya çıktığı dönemde Katar mahreçli ortaklık ve satın almaların katlanmasını düz okumak ortalama zekâya hakaret.

Katar son iki senede dolar bazında yüzde 20’den fazla fakirleşen Türkiye’ye niye yatırım yapsın? Gelen sermaye Katar’ın sermayesi ise bunlara Hazine ve Merkez Bankası verilerinde niye rastlamıyoruz? Yakında bu konunun da ayrıntıları ortaya çıkacaktır. İranlı Reza Zarrab’ın İran’a altın ihracatını yapmadığını, İran’ın paralarını sisteme dâhil etmek üzere Ankara’nın pahalı bir komisyonculuğa alet edildiğini belirttiğimiz günlerde dudak bükenler, Katar bahsinde de benzer bir tavrı sergileyebilir.

Katar’dan gelenlerin esrarengiz paralar olmadığının teyidi için Emir Şeyh Temim’in iki dudağı arasındaki bir devletin kayıtlarına bakmanın da mânâsı yok. Recep Tayyip Erdoğan ile ikisi arasında kurgulanmış bir alışverişin teferruatına vakıf olanlar ne demek istediğimi gayet iyi anladı. Katar emanet paraları peyder pey getirip bizzat teslim ediyor.

Böylece düne kadar kayıt dışı olan paralar hem legal hale geliyor hem de ekonomiye can suyu veriliyor. Bir taşla kuş sürüsü vuruluyor. Para fon üzerinden girdiği için ‘sahiplik’ sorgulanamıyor. Satın alınan şirketin sahibi fon görünüyor. Arka odada yapılan işlemlere Türkiye karışamıyor. Katar’dan gelen X, Y fonu haber olarak geçiyor ve kimse işin aslını sorgulama ihtiyacı hissetmiyor.

KURCALAYAN YANIYOR

Kurdukları kayıt dışı ekonomik düzenin ayakta kalması bu konuların kurcalanmamasına bağlı. Prof. Dr. Haluk Savaş, Gaziantep Havalimanı’nda Katar Havayolları’na (Qatar Airways) ait bir uçağın fotoğrafını çekmiş ve, “Bayram değil seyran değil Gaziantep’te ne yapıyor ki acaba!” tweeti ile sosyal medyada paylaşmıştı. Küçük, fakat tehlikeli neticeleri olabilecek bir tweet’ti bu.

Haluk hocanın tweetinin izini süren Nokta dergisi de esrarengiz uçağı, ‘Kayıt dışı bir uçuş’ başlığı ile kapak yapmıştı. Haberdeki ayrıntılar net bir dille tekzip edilemedi. Her daim olduğu gibi suç ya da suçluların üzerine gitmek yerine haber yapanlar cezalandırıldı. Katar uçağına dikkat çeken Haluk Hoca 15 Temmuz sonrası bir bahane ile tutuklandı. Hükümeti rahatsız eden onlarca gazete ve dergi gibi Nokta’nın da kapısına kilit vuruldu.

Avrupalı şirketlerin/yatırımcıların Türkiye’de göremediği kazancı Katarlı yatırımcılar görüyor, öyle mi? Batılı sermaye göç ederken ‘Katar katar paralar’ın sırrını her vatandaş sorgulamalı.

[Semih Ardıç] 20.12.2016 [TR724]

Şartlar yine olgunlaşıyor: Terör bumerangı ve Ergenekon taktikleri [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

“Sürekli iç çatışma, kaos, komşu ülkelerle düşman, dünyaya kapalı, Avrupa Birliği ve insan haklarına karşı, iç etnik çatışmalar ve naylon terör örgütleri ile uğraşan ve ekonomik yönden zayıf bir devlet imajı oluşturulmaya çalışılarak, devlet otoritesini içte ve dışta zaafiyete uğratmak. Ülkeyi yönetilemez hale getirmek, böylece terör örgütünün daha rahat yönetip yönlendireceği siyasal iktidarlar oluşturmak, gizli amaç ve prensiplerinin dışına çıkan tüm siyasal iktidarları değişik yöntemlerle kontrol altına almak. Bu başarılamadığı takdirde, yasama ve yürütme organlarını devirip, kendi ideolojik amaçları doğrultusunda devlet yönetimini ele geçirmek.”

Yukarıdaki satırlar AKP’nin çıkarttığı af ile sanıkları salıverilen, ardından 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalı sonrasında kıyılan nikahla üstü kapatılan Ergenekon davasının iddianamesinde geçiyor. Örgütün adı ne? PKK mı? Çaya çorbaya suç yaftalanan, milyonlarca masumu tutuklamak için uydurulmuş ‘fetö’ mü? Değil. Ergenekon, bu örgütün adı.

ERGENEKON’UN ÖRGÜTLERİ YÖNETME TAKTİĞİ NEYDİ?

Ergenekon’un temel belgelerinden “Ergenekon Yeniden Yapılanma, Panzehir ve Fabrikatör” dokümanları  bu ilişkiyi fazlasıyla deşifre ediyordu. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın iddianame ve mütaalaya kaydettiği bilgilere göre, Ergenekon örgütü  terör gruplarının ve eylemlerinin kontrol altında tutulması için ‘naylon terör grupları’ oluşturulmasını istiyor, bunların da istedikleri zaman eylem ortaya koymasını sağlıyordu. Ergenekon iddianamesinde yer alan bilgilere göre, örgüt bunu 2005-2008 döneminde uyguladı da.

Bu terör konsolidasyonu sağlayan örgüt listesi sadece PKK’dan oluşmuyordu, DHKP-C, İBDA-C, Hizbuttahrir, hatta son dönemde türetilen Devrimci Karargah bu listelerde vardı. Ergenekon sanıklarının ve özellikle ordu içindeki isimlerin bu örgütleri yönetme merakı iddianamelerde birçok şekilde yer aldı.

ÖNCE İNFİAL UYANDIRICAK SALDIRILAR ARDINDAN PROVOKASYON

Ergenekon davası ve sonrasında da terör örgütlerini, eylemlerini yönetme, yönlendirme taktiği uygulandı. Daha çok da PKK kullanıldı. Örneğin Dağlıca, Gediktepe, Silvan saldırılarında onlarca asker şehit edildi. PKK’nın eylemlerinden sonra milliyetçi tepkilerin organizasyonu hiç ihmal edilmedi. Vatandaşların haklı tepkisi kanalize edildi cenazeler öncesi ve sonrasında. Balıkesir, Bilecik, Bursa’daki provokatif olaylar, yollarda taşlanan Güneydoğu ve Doğu illerinin otobüsleri, Mersin, Adana’da Kürt-Türk çatışma prova ve provakasyonları  yapıldı. Önce şehitler geldi, ardından milliyetçi hassasiyetler üzerine oyun kuruldu. Sonra da  Kürt vatandaşlara ya da Kürt hareketinin siyasi ve kurumsal yapılarına veya kişilere  yönelik saldırılar gerçekleştirildi.

BATIYA TAŞINAN ‘TÜRK-KÜRT’ KAVGASI, YÜKSELEN OYLAR

2008’de Ege Bölgesi’nde Balıkesir, İzmir, Manisa, Aydın’da Türkler ve Kürtler arasında çatışma ortamı oluşturacak onlarca hadise yaşandı.  1 Ekim 2008’de Balıkesir Ayvalık ilçesi Altınoluk beldesinde 2 kişinin ölümü 7 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir husumet, ilçeyi savaş alanına çevirmişti. Güneydoğu kökenli vatandaşların hedef olduğu eylemler oya da tahvil edildi nihayetinde. Örneğin 2009’da MHP yerel seçimlerde bu illerde tam bir oy patlaması yaşamıştı. Manisa, Balıkesir, Afyon, Bursa, Uşak’ta yüzde 15 ila 20 arasında oylarını artırmıştı. Manivela işliyordu, sistem şöyle çalışıyordu: Önce şehitler geliyor, ardından tepki büyütülüyor, sonra oylar…

KÜRTLERİ KORKUT, SİYASİ OLAN SUSSUN, SİLAHI OLAN KONUŞSUN

Bunun tersi de denendi. Yani Kürt vatandaşları korkutma ve konsolide etme eylemleri yapıldı. 7 Haziran seçimleri öncesinde Selahattin Demirtaş’ın ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ sözüyle başlayan süreçte önce İmralı’da AKP’nin MİT eliyle yürüttüğü Abdullah Öcalan ile görüşme masası devrildi. Ardından terör tırmandı. 7 Haziran seçimlerinden iki gün önce Diyarbakır’da miting meydanında patlayan bombalar 5 kişi hayatını kaybederken, 400 kişi yaralandı. IŞİD’li saldırgan hapse gönderildi. Hemen öncesinde Adana, Mersin’de patlatılan bombalar vardı. Bombalı saldırılardan sonra meydanlara çıkalım çağrıları cevapsız kalmıştı.

İÇ SAVAŞ TUZAĞINI GÖREN ESNAFLARIN BASİRETİ

10 Eylül 2015’te Kırşehir’de terör protestoları şiddet eylemine Gül Kitabevi, bir tatlı salonu, çiğköfteci ve konfeksiyon mağazası tekbirlerle ateşe verilmişti. Halkın, iç savaş provokasyonu yapıldığını keşfedip, Kürt esnaflara destek çıkması tam bir basiret örneği olmuştu. Bu yüzden olaylar karanlık ellerin istediği istikamette daha fazla büyütülemedi.

Son dönemde metropollerde ardı ardına bombalar patlatılıyor. Kırsaldaki PKK’nın dışında şehirlerde farklı bir strateji izleniyor. Asker, sivil, polis; hedefte her kim varsa kitlesel infial uyandıracak büyüklükte saldırı yapılıyor. Bu  tür terör saldırılarında  PKK’nın kolu olarak bilinen ve Kürdistan Özgürlük Şahinleri ismiyle maruf TAK öne çıkıyor.

KOKTEYL TERÖR SÖYLEMİ, TAK VE ÖTESİ…

Örneğin önceki hafta Beşiktaş’ta yapılan ve 44 kişinin şehit edildiği ikiz terör saldırısını TAK üstlendi. Kayseri’deki saldırının da failinin TAK olduğu ileri sürüldü. Yine 11 kişinin şehit edildiği 6 Kasım’daki Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne yönelik eylemi de önce IŞİD üstlendi, sonra TAK’ın üstlendiği duyuruldu. İdeolojileri farklı hatta birbirine düşman iki örgütün aynı hedefe nasıl saldırdığı, ya da olayı üstlendiği hala soru işareti. Ancak Türkiye tarihinin en büyük terör saldırısı olarak kayda geçen 108 kişinin hayatını kaybettiği Ankara Gar Saldırısı sonrası bazı mihrakların ürettiği ‘kokteyl terör’ kavramı, kafa karışıklığının ya da derin işbirliğinin sadece örgütlerde değil, halen ülkeyi yöneten hükümette de olduğunu gösterdi.

PKK’nın yan kolu veya yaptığı eylemleri üstlenmek istemediğinde kullandığı yapı diye adlandırılsa da terör örgütü TAK 2002’den sonra ortaya çıktı. Bu yönüyle Ergenekon davalarından sonra türeyen ve şimdilerde sessizliğe gömülen Devrimci Karargah örgütüyle benzeşiyordu. Sadece PKK ve Apocu eylemciler değil, aynı zamanda radikal silahlı sol örgütlerle teması olduğu kendi mesajlarından ve söylemlerinden de anlaşılıyor. TAK, PKK’nın aksine metropollerde, turistik bölgelerde sivillere askerlere yönelik bombalı saldırı, intihar saldırıları, sabotaj ve kundaklamalar yaptı.

DERİNLERİN VE PKK’NIN METROPOL TERÖRÜ ORTAKLIĞI

23 Mayıs 2007’de 7 kişinin şehit olduğu 107 kişinin yaralandığı Ankara Ulus Anafartalar saldırısı, İstanbul Halkalı’da, İzmir’de asker servislerine ve kışlalarına yönelik eylemler, 17 Şubat 2016’da devletin kalbini hedef alan Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı servislerine yapılan saldırı (29 şehit 61 yaralı) 7 Haziran 2016 tarihli İstanbul Vezneciler saldırılarını (12 şehit, 36 yaralı) TAK üstlendi. Ankara’da Eylül 2011’deki saldırıdan sonra TAK’a havale edilen eylemdeki patlayıcı yüklü aracın Türk İntikam Tugayı (TİT) tarafından temin edildiği iddia edilmişti. Kürt silahlı hareketi adına eylem yapan örgüte lojistik destek sağlayan Milliyetçi bir başka örgüt!

DARBELERDEN ÖNCE SÜRÜLEN TARLALARI, ŞİMDİ KİMLER SÜRÜYOR?

Bütün bu örgüt değiş tokuşları ve taktikleri aslında hiç de yabancı değil, başta zikrettiğimiz Ergenekon iddianamesi ve örgütün temel belgelerindeki detaylar bize bugünlerde yükselen terör dalgasının arkasındaki mantığı da gösteriyor. Ergenekon’un ne kadar aktif olduğu bilinmese de örgütlerin öğrendiği bu yöntemleri harfiyen yerine getirdiğini söylemek yanlış olmaz. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu, 1980 öncesi sağ-sol, ülkücü-komünist, alev-sünni çatışması şeklinde vatan evlatlarının birbirine kırdırıldığını anlatırken, ‘bizim tarlayı önceden sürmüşler’ tabirini kullanmıştı. Şimdi de tarlaları önceden süren bir akıl var.

PARAMİLİTER YAPILAR VE ÖRGÜTLERİN GİZLİ NİKAHI

Ülkücü görünümlü Osmanlı Ocakları’nı, AK Gömlekli paramiliterleri, SADAT gibi yapıları,  Ergenekon ve Milliyetçilikleri ile maruf Sedat Peker’leri, TAK ve IŞİD gibi birbirine taban tabana zıt örgütleri bir arada tutan motivasyon nedir bilinmez. Şurası net ki; şartları olgunlaştırmak, Kürt-Türk, Alevi-Sünni gerginliği ya da çatışmaları için Anadolu’da topraklar kan akıtılarak bu eylemler ve ardından gelen provokasyonlarla tekrar sürülüyor maalesef.

‘KENTLERE BOMBA DEPOLADIĞINIZI BİLİYORUZ’ SÖYLEMİNDEN TANKLA ŞEHİR YOK ETMEYE

Bir de ne yaptığını bilmeyen, ya da bilse de korunan sözde istihbarat aklı var. 2010 yılında Oslo’daki MİT-PKK görüşmelerinde MİT Müsteşar yardımcısı Afet Güneş, karşısında oturan PKK’lı Sabri Ok’a “Kentlere bomba depoladığınızı biliyoruz. O durumlarınızı bile tolere ediyoruz” demişti örneğin. O bombaların onlarca kat fazlası Güneydoğu’ya depolanırken ses etmedi hükümet ve güvenlik bürokrasisi. Ne olduysa 7 Haziran süreciyle masa devrildi, o bombaların bulunduğu bölgeler kuşatıldı tanklarla. Bir yılı aşkındır Güneydoğu’da milyonlarca kişi göç etmek zorunda kaldı. Yüzlerce asker, polis şehit edildi. Halkının üstüne mermi sıkan, tank atışı yapan devlet olarak kayda aldı Kürt halkı bunu. Kobani’de, Halep’teki manzaralardan farklı değildi yaşanan. Tek fark, sessizlikti. Doğu’da da batıda da masayı devirip, siyaseti ve oyu devşirmek isteyenlerin yangına büyütmesine sessiz kaldı Türkiye. Hem de topluca.

‘BİZ İSTEDİĞİMİZDE BOMBALA!’

Ergenekon davasına giren ilginç bir diyalog da vardı. Fikri Karadağ, Muhammet Yüce arasındaki telefonlaşmada DTP genel merkezine, belediye başkanlarına tehdit mektupları, molotoflu saldırılar tek tek sıralanıyordu. Yine davadaki telefon tapelerinde Yüce, Karadağ’a “…Komutanım ben bir şeyler planlıyorum. DTP’yi bombalayacağım” diye eylem hazırlığını anlattığında Fikri Karadağ, “Sakın yapma, onlar istediğinde değil, bizim istediğimiz zaman yapacağız” cevabını vermişti. Kontrollü terör ya da provokasyon sadece Ergenekon’un taktiği değildi. 27 Mayıs darbesinden önce Ankara-İstanbul olayları, 5 Mayıs provokasyonu; 1 Mayıs 1977’den itibaren 12 Eylül darbesine kadar sağ-sol, Alevi-Sünni çatışması, yine 1990’larda  Madımak provokasyonlarında aynı taktikler kullanıldı. Şimdi aynı film tekrar sürümde.

[Erman Yalaz] 20.12.2016 [TR724]