Türkiyeli Mülteci Yunanistan’da resim sergisi açtı [Barbaros Kaya]

Türkiyeli Mülteci Huriye Genç, Yunanistan’da resim sergisi açtı. Huriye Genç, Türkiye’de yaşanan insan hakları kıyımını ve mültecilerin yaşadıklarını tuvale aktardı..

BOLD/ÖZEL-Çevresinde yaşanılan travmaları insanlığa duyurmayı ve herkeste farkındalık kazandırmayı amaçlayan Yunanistan’da yaşayan mülteci Huriye Genç, “Yaşanılan bu mağduriyetlere karşı kayıtsız kalmamam gerekiyordu. Tüm resimlerimi sadece bu güdü ile çizdim’’ diyerek, resim yapmasının kutsal bir amaç taşıdığını belirtti.

2 çocuk annesi Huriye Genç, kimya öğretmeni. Çocukluğundan bu yana her zaman resme merakı oldu ama resim üzerine kariyer planlaması yapamadı. 15 Temmuz’dan sonra çalıştığı dershane kapatıldı. Kısa bir süre yeni bir iş bulma mücadelesi verdi ama en son çalıştığı yer Hizmet Hareketi’ne ait bir kurum olduğu için kimse iş vermedi. İş bulamamasının yanında bir de dershane de öğretmenlik yaptığı için hakkında arama ve yakalama kararı çıkartıldı.

SAKLANDIĞI EVDE ÇİZMEYE BAŞLADI

Bir evde ailesi ile birlikte saklanan Genç, eskiden kalma resim merakını harekete geçirdi ve çizmeye başladı. Çizdiği resimler de çoğu zaman kendisi gibi hak mağduriyeti yaşamış aileleri konu aldı. İki buçuk yıllık aranma sürecinde evde durmadan tuvale resim çizdi ve çizdikleri bu resimleri sosyal medya üzerinden satarak, aile için bu zorlu dönemde gelir kaynağı oldu. Resim yapıp satarak Türkiye’de iki buçuk yıl yaşayan Genç ailesi, Ağustos 2018’de Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a sığınmak için göç ettiler.

Genç, ‘’Bu göç esnasında gördüklerim ve duyduklarım trajik olaylar hala hafızamda çok canlı, en ufak detayına kadar hatırlıyorum. Resim çizerken de en önemli ilham kaynağım bu trajik olaylar’’ dedi ve resim yaparken ki konu belirlerleme aşamasında neden bu olayları anlatmak istediğinden bahsetti.

‘’Meriç Nehrin’den geçerek Türkiye’den çıkmak zorunda kalan bir çok insan var. Bunlar arasında bir çok arkadaşım var. Bu zorlu yolda görmemeleri, yaşamamaları gereken tecrübelere şahit oluyorlar. Ölüm riski, yakalanma riski, hayatta kalama çabası, mülteci kampı, nezaret ve bataklık gibi bir yol. Tüm bunlar özellikle kadın ve çocuklar için asla unutulmayacak bir trajedi. Ben ve benim ailemde aynı tecrübeyi yaşadık. İki çocuğum ve eşimle bu yollardan geçtik. Tüm bu yaşanılanları görünce tabi ki resim yaparken ilham kaynağım bu hikayeler olacak.’’ diyerek neden resim çizdiğini açıkladı.

“BİRÇOK DEFA AĞLAYARAK ÇİZİME ARA VERİYORUM”

Bir resmin tamamlanma süreci yaklaşık 1 hafta sürüyor. Genç, ele aldığı konu ile birlikte  bir hafta boyunca resimdeki karakter ile yer değiştirdiğini ve ileri derecede empati kurarak kendini resimdeki özne konumuna getirdiğini belirtti. ‘’Her zaman konuyu içselleştirerek empati yaparım. Kendimi olayın merkezine koyarım ve resimlerimi o duygu ile çizerim’’ diyerek empatiyi istemsizce yaptığını söyledi. Resim çizme sürecinde bir çok defa ağladığından bahseden Genç ‘’Bir çok defa elimde fırça ile ağlayarak resme ara verdiğim zaman oldu. Bu konuları işlemek gerçekten çok zor. Bir anda renkler, sizi o duyguya sokabiliyor ve ağlamak zorunda kalabiliyorsunuz.’’ dedi.

“BOĞULAN BİR AİLEYLE AYNI KADERİ YAŞAYABİLİRİZ”

2017’de Türkiye’de hapise düşmemek için Yunanistan’a geçmeye çalışan ve Ege’de can veren Maden Ailesi’nin dramını resmetmek iki çocuklu bir anne için şüphesiz en zor çalışma olacaktır. Genç, haftalarca resmi bitiremediğini söyledi. ‘’Ne zaman fırçamı elime alsam duygusal yoğunluk yaşıyordum. 3 çocuk, anne ve baba olarak botla geçerken boğulan bir ailenin resmini yapmak ve aynı kaderi sizin de yaşama ihtimalinizin olması çok farklı bir hissiyat. Ama bu resmi çizmek zorundaydım, çünkü dünyanın böyle bir olay yaşandığından haberi olmak zorunda.’’ diyerek yaşanılanları duyurma çabasından bahsetti.

“YANI BAŞIMIZDA YAŞANANLARA DUYARSIZ KALAMAYIZ”

Genç, yaptığı ‘’göç yolu’’ temalı resimlerini, Hestia Hellas vakfının ev sahipliği ile birlikte sergilemeye başladı. Bir çok Yunan vatandaşın, mültecinin ve aktivistin ziyaret ettiği sergide ‘’göç yolu’’ temalı resimler ilgi odağı oldu. Resimlerin kurgu olmadığını ve her birinin yaşanmış hikayeler olduğunu öğrenen insanlar, yaşanılanlar karşısında çok şaşırdı.

Sergiyi gezen Sofi Mathioudakis, kimya öğretmeni. Gördükleri karşısında duygularına hakim olamayıp ‘’Bu yaşanılanlar çok korkunç, kimsenin bunları yaşamaması gerekirdi. Kulağımıza bir şeyler yaşandığına dair duyumlar geliyordu ama burada gördüklerim ve duyduklarım çok daha farklı. Resimler çok gerçekçi ve insanı etkiliyor. Bu resimlerden birisi keşke satılık olsa da satın alabilsem ve evime götürebilsem. Çünkü hemen yanı başımda bu olaylar yaşanırken, hiçbir şey olmamış gibi yaşamak istemiyorum.’’ Dedi ve duygularını ifade ederken göz yaşlarına hakim olamadı.

Sergiyi gezen Milton hanım, Hollandalı bir fotoğrafçı. ‘’Resimler çok etkileyici. Sanki olay anında oradaymış ve vizörden bakıyormuş gibi kaydedilmiş anlar. Teknik açıdan çok başarılı. İçerik olarak ise fazlasıyla kayde değer bir konu zaten. Yaşanılanların bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Benim için bilgilendirici de oldu. Ayrıca fotoğraf projesi olarak yapacağım bir konunun da ilham kaynağı olma yolunda ilerliyor.’’ Diyerek düşüncelerini paylaştı.

Amerikalı Hestia gönüllüsü Ray Bredbury ise, sergiyi çok beğendiğini ve bundan sonra yaşanılanlar için daha fazla mücadele edeceğini dile getirdi.

Aynı yolları kullanarak, aynı manzarayı görmüş Türk mülteciler de sergiyi ziyaret edenler arasındaydı. Kendi hikayelerinin tuvale yansımasından ve herkese duyurulmasından çok memnun olduklarını ifade ettiler.

İki çocuk annesi Genç, resimlerinde ‘’ANNE’’ imzasını kullanıyor ve yaşananları hep bir anne perspektifinden yansıtmaya çalıştığını söylüyor.

Huriye Genç, Yunanistan’da yeni bir hayat kurma mücadelesinde resim çizmeye devam ediyor. Her hafta bir resim bitirip bunu sosyal medya üzerinden satışa sunuyor. @renklituvaller twitter hesabından çizdiği resimleri sergiliyor. Aynı zamanda resimlerinin bazılarını buradan satışa çıkartıyor. Ama ‘’Göç Yolu’’ olarak nitelendirdiği, mağduriyet hikayelerini konu alan resimlerini satmaya niyeti yok. Bütün bu resimler için gelecekte daha büyük bir projesi var.

[Barbaros Kaya] 2.6.2019 [MedyaBold.Com]

İnsanlar Hizmet İçin Dertleniyor! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Hizmet, gönüllülüğe dayalı bir hareket. İnsanların Hizmeti ve değerlerini tanıması, faaliyetlerine katılması için kimse kimseyi zorlamadı, tehdit etmedi, üzerinde baskı kurmadı. Dileyen dilediği zaman faaliyetlere destek verdi, katıldı; istemediği zaman ayrıldı, uzaklaştı. En fazla ayrılanlar için üzüntü duyulmuş, bazen gözyaşı dökülmüş ve tekrar kazanmak için çaba sarfedilmiş, dualar edilmiştir. 

Hizmet mensupları insanlar Hizmete dair güzellikleri tanınsın diye zamanını, servetini, ömrünü harcadı. Daha çok insan katılsın diye ibadet neşvesiyle çalıştı, insanların gönlüne girmeye, onları ikna etmeye çabaladı. Bunu severek ve isteyerek yaptılar. Zira insanlar Hizmeti hayatının gayesi, en önemli işi haline getirdi. Hizmetin güzellikleriyle daha fazla insanı tanıştırabilmek için insanlar bazen ülkelerini, bazen mesleklerini terk etti; yeni diyarlara açıldı. İslam’ın bu makul, diyaloğa açık, birlikte barış içinde yaşamayı hedefleyen yorumu her coğrafyaya, topluma ve kişiye ulaşsın diye insanlar servetini, gençliğini bu yolda tüketti.

Hizmet İslamla, insanlıkla ilgili ufku, derdi, hedefi olanlara gaye-i hayal oldu. Hayatın anlamı, yaşam tarzı, dava oldu. O’nu kaybetmemek için dünyevi çok şeylerinden fedakarlıkta bulundu insanlar. O’na katkı verebilmek için çok zahmetlere katlandılar. Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla, esnafıyla öğretmeniyle, okumuşuyla ümmisiyle Hizmet, daha iyi bir insanlık  inşa etmek, Müslümanlığı daha duru yaşamak için milyonlara rehber oldu; umut oldu. Hizmet daha iyi hale gelsin, daha çok insana ulaşsın diye seferber oldu Hizmet gönüllüleri. Ülkemiz, Müslüman coğrafyalar cehaletten, fakirlikten, ihtilaftan kurtulsun diye servetlerini, kabiliyetlerini, imkanlarını Hareket’in emrine verdiler.

Çünkü, davasına sevdalı bu insanlara göre insanlığın problemlerine çözüm üretmek için en iyi yol buydu. Asırlardır içinde bulunduğu durağanlıktan, umutsuzluktan, perişanlıktan Müslümanları çekip çıkarmak için Hizmetin yöntemlerinden, projelerinden, çözümlerinden daha makul, daha etkili çaba/çalışma göremiyorlardı. Daha iyisi olmadığı, daha güzelini, isabetlisini, müstakimini bulamadığı, göremediği için insanlar Hizmete inandı ve güvendi. Bu inancın ve güvenin sonucu müthiş bir fedakarlıkla, civanmertlikle Hareket’e destek oldu, O’nu büyüttüler. Türkiye’nin her köşesine, dünyanın her yanına bu güzelliği yaymayı misyon edindiler. Önemli oranda da bu hayali gerçekleştirdiler.

Zira Hizmet sadece ahiretimize yatırım olmuyor, bize sevap kazandırmıyor; aynı zamanda dünyayı daha yaşanabilir, huzur dolu ve insani hale getiriyordu.

İçinde bulunduğumuz günler Hizmet tarihi içinde Hizmet kimliğini ifade etmenin, faaliyetlerin bir tarafında olmanın tehlikeli olduğu dönem. Maklube yemek, çay içip kitap okumak bile “İslamcı!” AKP iktidarında 7 yıldan başlıyor. Yüzbinlerce insan sadece Hizmete destek olduğu, onun görüşlerini benimsediği için hapislerde çürütülüyor. Özgürlüğünü, malını, mülkünü, makamını, konumunu, işini kaybeden mlyonlarca insan var. Aile düzeni bozulanlar, hayatı parçalara ayrılanlar, geleceği karartılanlar var. Ama bütün yaşananlara rağmen Hizmet insanlarından Hizmete verdiği zaman, servet, mesai, ömür nedeniyle pişmanlık duyan, “keşke yapmasaydım” diyen duymuyoruz. Hapse girip çıkan pek çok insanla görüştüm. Yaşadıklarına, çektiklerine rağmen Hizmet’in temel ilkelerine, hedeflerine sarsılmadan inanıyor ve güveniyor. Tahammülü zor, yaygın ve ağır zulme rağmen Hizmete umut olarak bakıyor. O’nu kimliğinin, şahsiyetinin bir parçası olarak görüyor. Kendisini Hzmetle birlikte tanımlıyor ve hayatını Hizmetle anlamlandırıyor. Bu badireler, sıkıntılar atlatıldıktan sonra Hizmetin ülkemiz, Müslümanlar ve insanlık için yapacağı çok şey olduğuna inanıyor; bu ümidini koruyor. 

Zaman, şartlar, coğrafya, kültür değiştiği, bazı insanlar yeni bir hayat kurduğu, bazıları ağır baskı altında olduğu halde insanlar hala Hizmet gündemiyle yaşıyor, Hareketin derdiyle dertleniyor. Hizmetin bu yeni dönemde yeni şartlarda nasıl bir yenilenme içine gireceğini, hangi doğumlara gebe olduğunu merak ediyor. Hizmet umudu, kimliği olmaya devam etsin, davası-ideali olarak kalsın istiyor. Müslümanlara, insanlığa, dünya barışına vadettiklerinden bir şey eksilmesin istiyor. Yeni coğrafyalarda, yeni şartlara göre Hizmet yöntemleri üretilsin, eskiden yapılan bazı hatalardan kurtularak daha diri, daha güçlü hizmetler yapalım istiyor. İnsan olmaktan kaynaklanan bazı hatalara, bazı organizasyon problemlerine, zamanın pörsüttüğü ve terkedilmesi gereken bazı yöntemlere rağmen Hizmetin kendini güncelleyerek ve daha güçlü yoluna devam etmesini istiyor. Bunun için atılması gereken adımlar atılsın, yapılması gerekenlerde rehavet, ihmal olmasın istiyor.

Yaptığım anketin ne kadar isabetli olduğu, Hizmet insanlarını hangi netlikte temsil ettiği tartışılabilir. Ancak anketlere verilen cevapları süzdüğümde yukarıda yazdığım şeyleri görüyorum ben. Çok iyi eğitimli, çok zeki ve kültürlü ama bir o kadar da dertli bir arkadaşım yıllar sonra gördüğümde bana yaşanılan zulüm, baskı ortamından, ülkesinden ayrılmaktan, yitirdiklerinden tek kelam etmedi. Ama Hareket içinde var olan eylemsizlikten, irade ortaya konmamasından ve bu sebeple insanların umudunu yavaş yavaş yşitirmesinden yakınarak: “Hizmet’imin elimden kayıp gittiğini görüyorum ve buna tahammül edemiyorum” demişti. Konuşanıyla konuşamayanıyla, paylaşanıyla paylaşmayanıyla Hizmet insanlarında davalarıyla ilgili giderek yükselen bir kaygı, endişe var. Hizmet’le anılmanın ateşten gömlek giymek olduğu böylesi ifritten bir dönemde bile insanlar kendini değil, davasını düşünüyor. Kenara çekilip yeni bir başlangıç yapabileceği, üzerine atılan etiketten uzaklaşabileceği halde Hizmetin derdini çekiyor, Hizmetin geleceğini düşünüyor.

“Neden eleştiriyorsunuz?”, “fitne çıkarmayın!”, “söz edilecek zaman mı?” “siz de içten saldırmayın!” gibi yaklaşan arkadaşların bu insanların samimi kaygılarını, endişelerini biraz dikkate almalarını ve konuya bireysel bakmamalaırnı, oyun bozanlık olarak görmemelerini istirham ediyorum. Art niyeti olsa insanlar aynı karede fotograf vermenin, yazıp konuşmanın dahi “terörist” olarak anılmaya yetttiği bir dönemde “ne haliniz varsa görün der” ve köşesine çekilir. Eylemsizlik sürdükçe bu eğilim artsa dahi çok büyük oranda insanlar davasnın derdini, çilesini çekiyor.

Yaptığım bir dizi anketin sonuçlarının bu bakış açısıyla analiz edilmesinin hem empati yapmaya vesile olacağını, hem de çözüme destek olacağını, birbirimizi anlamayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. “Herşey harika! Problem sizin kafanızda!” gibi kilişe sözlerin insanların çözüme dair umudunu bitirdiğini görüyorum.

Anketlerden bazıları bir gün bazıları 3 gün açık kaldı. Katılımın yeterli olduğu kanaatindeyim. Onlara kısaca göz atalım dilerseniz. 

743 kişinin oy verdiği bu ankete katılanların %97’si Hizmetin Erdoğan’dan ve yürüyen zulüm sürecinden bağımsız çözmesi gereken problemlerinin, halletmesi gereken sorunlarının olduğunu söylüyor. Yüzde 76’lık kesim bu problemlerin çok ciddi ve esaslı olduğunu düşünürken, %21’i problemlerin olduğunu ama hayati ve esaslı olmadığını düşünüyor. Hizmetin problemi, sıkıntısı yok diyen sadece %3. Sorunun süreçten ve “Erdoğandan bağımsız” şeklinde sorulduğunu tekrar dikkatinize sunmak isterim. 

Hizmetin krizden çıkma konusunda güçlü bir çabası var diyenler %10 gibi oldukça düşük bir oran. Bu soruyu cevaplarken insanların Hizmetten şahsı maneviyi, ama öncelikle sorumluluk taşıyanları anladığını düşünüyorum.   “Çaba var ama yetersiz” diyenler %37, “Çok çok yetersiz” diyenler %24. Yüzde 29’luk bir kesim ise tabanın zorlamasına rağmen krizden çıkmaya dair bir çabanın olmadığını düşünüyor. Olumsuz rakamları topladığımızda insanımızın %90’ı yaşadığımız olağan dışı süreçten kurtulmak, krizden çıkmak için çabanın olmadığını, yetersiz olduğunu düşünüyor. 15 Temmuz üzerinden neredeyse 3 yıl geçmesine rağmen hala etkili insiyatiflerin alınmaması, yeni yol haritalarının çıkarılmaması, umut veren çıkış çabalarının yetersizliği bu cevapların verilmesinde etkili diye düşünüyorum. Anketin altına yorum yazan bir arkadaşımız “planlı programlı sistemli sonuç getirecek bir çaba yok...Lokal pansumanlar var. ama ameliyat LAZIM” demiş. Bir başka yorum yapan arkadaşımız “üzülerek söylüyorum ki, yok... iyi niyetliler, günleri dopdolu, ama ayni seyleri yapip farkli sonuc bekliyorlar..yenilik sifir..” demiş. 

Peki neden krizden çıkış için yeterli çaba yok, çözüm gayreti görülmüyor şeklindeki sorumuza ise %31 “şartlar müsait değil” demiş. Ama %69 mevcut şartlara rağmen yapılacak şeylerin olduğunu ve bunların yapılmadığını düşünüyor. Neden yapılmadığına ise %35’le “hem taban zorlamıyor, hem de merkez insiyatif almıyor” demiş. Ama önemli bir oran “merkez insiyatif almıyor” cevabını veriyor. “Her iksi de” şıkkı merkezin insiyatif almadığı cevabını da ihtiva ettiği için %65 oranında “merkezin insiyatif almadığı” görüşü öne çıkıyor. 

 Bana ilginç gelen sonuçlardan birisi bu ankette. Bu sonuç herşeye rağmen insanların Hizmet’e verdiği önemi gösteriyor. Katılımcıların %50’si problem olarak gördüğü konular çözülmese dahi kenara çekilmeyeceğini, içerde kalıp o problemleri düzeltmek için mücadele edeceğini söylüyor. Bu cevap Hizmetle ilgili ümitlenmek için başlı başına yeterli. Eleştirdiği konularda düzelme olmazsa “kenara çekilirim” diyenlerin oranı sadece %9. Katılımcıların %91’i hayatının geri kalanına Hizmet içinde devam etme noktasında kararlı. Ama çözüm arayışı güçlenmezse bu oran düşecektir. 

Son ankette acaba insanlar başka bir sosyal çevre bulamadığı için, mecburiyetten ve alışkanlıktan mı Hizmet içinde kalıyor sorusuna cevap aramak istemiştik. Sadece %6 başka sosyal çevresi olmadığı için Hareket içinde kalırım diyor. Katılımcıların %96’sı Hizmet’in ilkelerini, esaslarını, yöntemlerini beğendiği ve kabul ettiği için Hizmette duruyor. Bunca baskıya, mağduriyete rağmen insanların sadakati, sebati takdire değer oranda.

Görüldüğü üzere insanlar Hizmetle ilgili konulara duyarlı. Problemlerin çözülmesi ve Hizmetin bir Yenilenme Cehdi içine girerek tekrar dünyaya, insanlığa güçlü şekilde ses vermesini arzu ve umut ediyor. Sosyal medyada yapılan akademik olmayan böylesi bir ankete bile ilgili gösteriyor, uzun uzun çözüm önerileri içeren mailler atıyor, 700’den fazla yorum yazıyorsa bu insanların görmezden gelinmeyecek dertleri, ızdırapları var demektir. Buna kulak tıkamamak, dikkate almak lazım diye düşünüyorum. Bu talepleri yok saymak, görmezden gelmek, itibarsızlaştırmak, peşinen inkar etmek en kolayı, ama çözüm değil!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 2.6.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan eğitimcilerin mücadelesi

Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan eğitimcilerin mücadelesiSon üç yılda görevlerinden ihraç edilen, haklarında dava açılan yüzlerce eğitimci Türkiye'yi terk etti. Aralarında akademisyenlerin de yer aldığı eğitimciler yaşadıkları zorlukları DW Türkçe'ye anlattı.

Davalar ya da alınan ihraç kararları nedeniyle Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan eğitimciler farklı ülkelerde, zor şartlar altında hayatlarına devam ediyor. Üniversiteler ya da diğer eğitim kurumlarında kadro bulamayan eğitimcilerin bazıları çocuk bakıcılığı, garsonluk, inşaat işçiliği yapıyor.

2016'da Güneydoğu illerinde yapılan askeri operasyonlardaki insan hakkı ihlallerine dikkat çekmek için Barış Bildirisi'ne imza atan bin 128 akademisyene soruşturma açılmıştı. Birçoğu işinden çıkarılırken, 536'sı hakkında "terör örgütü propagandası yapmak" iddiasıyla dava açıldı.

15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminin ardından çıkarılan KHK'larla görevlerinden ihraç edilen toplam akademisyen sayısı altı binden fazla. KHK ile ihraç edilen öğretmenlerin sayısıysa 30 bini aşkın.

Dava, soruşturma ve ihraçlarla işsiz kalan yüzlerce eğitimci Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı.

"Geçinmek için çocuk bakıcılığı yapıyorum"

30 yaşındaki K.İ. de o isimlerden biri. ODTÜ Felsefe Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışırken barış bildirisine imza atmış ve hakkında dava açılmış. Pasaportu iptal olur çekincesiyle doktorasını yapmak üzere Paris'e gitmiş.

K.İ., doktora öğrencisi olduğu için bin 400 euro maaş alıyor. Akademisyen, bu parayla geçinmenin imkansız olduğunu söylüyor. Paris'teki 16 metrekarelik dairesi için Ankara'da ödediği kiranın yaklaşık 10 katını ödüyor. Üstelik yaşadığı ev çok eski ve rutubetli. Bu da akademisyenin astım hastalığını tetikliyor.

Akademisyen biraz daha fazla para kazanmak için çocuk bakıcılığı yapıyor. "En son ne zaman bir restoranda yemek yedim hatırlamıyorum" diyen K.İ., akşam saatlerinde çocuk bakıcılığı yaptığında saatte 10 euro kazanıyor. Gündüz saatlerinde çocuğun altını değiştirmek ya da yıkamak zorunda olduğunda saatlik ücreti 13 euroya çıkıyor. "ODTÜ'deki hayatımdan sonra ilginç bir tecrübe oldu benim için" diyor akademisyen. Orman içindeki eski okulunu ve dostlarıyla yaptığı sohbetlerin özlemini çektiğini söylüyor.

İnşaat işçiliği, bahçıvanlık, gazete dağıtımı

KHK ile atıldıktan sonra Fransa'ya yerleşen eğitimciler arasında Şanlıurfa Eğitim-Sen eşbaşkanı, sınıf öğretmeni Leyla Topçu Seçici ve eşi de var.

30 yaşındaki Leyla Topçu Seçici'nin aynı yaştaki sınıf öğretmeni eşi Kadri Topçu Fransa'daki üç yıllık hayatında çeşitli işler yapmak zorunda kalmış. Zor şartlar altında hayatlarını devam ettiren Topçu'nun yaptığı işler arasında yol inşaatı işçiliği ve gazete dağıtımcılığı var. Şu sıralardaysa bahçıvanlık yaparak ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyor.

5 yaşında Nujin isimli bir de kız çocukları olan çiftin tek dileği ülkelerine geri dönebilmek. Her sabah bir umutla Türkiye gündemine dair haberleri takip ettiklerini ancak ülkedeki gidişatın düzelmediğini görerek umutlarını ertelediklerini söylüyorlar.

Avrupa'daki bürokrasi de akademisyenlerin belini büküyor

Bildiriyi imzaladıktan sonra hakkında açılan davada 15 ay hapis cezası alan, Galatasaray Üniversitesi'ndeki görevinden istifa edip Paris'e yerleşen bir başka eğitimci de Doç. Buket Türkmen. Şimdilerde İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde çalışan Türkmen de, iş bulamayan pek çok eğitimcinin Avrupa'nın çeşitli kentlerinde garsonluk ya da işçilik yaptığını teyit ediyor.

Türkmen, çalışan akademisyenlerin iş bulamayanlara yardımcı olduğunu, aralarında bir dayanışma fonu oluşturduklarını da anlatıyor.

Ancak Türkmen'in durumu da diğer akademisyenler gibi belirsiz. Üniversitelerde kontratlı iş bulmanın zorluğuna dikkati çeken 48 yaşındaki sosyolog, eylül ayında sona erecek kontratı için şimdiden stres yaşıyor. "Nerede olacağım, iş bulup bulamayacağım belirsiz. Uykusuz geceler geçiriyorum" diyen Türkmen, işsiz kalmamak adına Fransa'da devlet memurluğu için dahi başvuruda bulunmuş.

Türkmen'e göre yurt dışında olmanın belki de en zor yanı bürokrasinin ağır işliyor olması. Zira eğitimcilerin çoğu sağlık hakkı olmadan yaşıyor. Tedavi olması gerektiğindeyse para ödeyemiyor.

"Türkiye'ye dönmek istemiyorum"

42 yaşındaki siyaset bilimci Çetin Gürer ise akademik kariyerine Almanya'nın Bremen kentinde devam ediyor. Kentin üniversitesinde ders veren Gürer eğitimcilerin, dava ve KHK'larla ülkeden sürülmesinin ardından Türkiye'de akademinin içinin boşaltıldığını savunuyor.

Yargılanmasına hala devam edilen Gürer şu yorumu yapıyor: "Türkiye'de akademi diye bir kurum kalmadı. Sürülen akademisyenlerin yerine yandaş hocalar getirildi. Kimin kimi ne zaman ihbar edeceği belli değil. Özellikle öğrenciler bu durumdan çok rahatsız. Bu korku iklimi beraberinde oto sansürü de getiriyor."

Eşiyle birlikte tüm hayat planlarını Türkiye'de yaşamaya dair yaptıklarını fakat hem imza hem de darbe girişimiyle her şeyin değiştiğini söyleyen akademisyen, uzun bir süre ülkesine dönmek istemiyor. Zira akademisyen, hakkında fişleme yapılıp yapılmadığı konusunda şüpheler taşıyor.

[Samanyolu Haber] 2.6.2019

15 TEMMUZ MALATYA DOSYASI -2 O diyalog da ‘köpürtülen’ delillerden mi? [Ahmet Dönmez]

“Dosya boş, köpürtmemiz lazım” başlıklı ilk bölümde, 15 Temmuz Malatya davasında suçlanan 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’ndaki bazı komutanlarla ilgili fabrikasyon deliller üretildiğini  yazmıştım. Bu, bizzat mahkeme dosyasına giren itiraflarda vardı. Savcı ve MİT Bölge Başkanı’nın darbe girişiminden 11 gün sonra üssü ziyaret ederek, “Elimizde delil yok, dosyaları kabartmamız lazım” dediği anlatılıyordu. Dosyadaki kanıt yoksunluğu, telkinlerle verilen bazı ifadelerle doldurulmaya çalışılmıştı. Bazı subayların, tutuklanan komutanlar aleyhine ifade vermesi ve “Darbe yanlısı hareket ettiler” demelerinin söylendiği itiraf ediliyordu.

Bu ifşaatlar, aynı şeyin 2. Ordu Komutanlığı’ndaki sanıklar için de geçerli olup olmadığını akıllara getiriyor. 15 yıl hapse mahkum edilen ve Yargıtay tarafından cezası az bulunan eski 2. Ordu Komutanı Adem Huduti aleyhindeki ifadeler örneğin. Huduti hakkındaki en önemli suçlamalardan biri, eski 2. Ordu Kurmay Başkanı Avni Angun ve eski Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanı Emin Ayık’a, “Ne yaptınız çocuklar, beni de yaktınız” dediğine dair tanık ifadeleriydi.

İddianameye göre dönemin 2. Ordu Komutanı Adem Huduti, 23 Temmuz 2016 tarihinde Malatya Cezaevi’nden Düzce T Tipi Cezaevi’ne nakli sırasında Düzce Ceza İnfaz Kurumu girişi mahkum kabul bölümünde karşılaştığı Angun ile Ayık’a hitaben böyle seslenmişti. Ayık’ın, “Olmadı işte komutanım, başaramadık” dediği, Avni Angun’un da “Biz ve siz…” gibi bir şeyler söylediği ileri sürülüyordu. 3 isim de savunmalarında aralarında böyle bir diyalog geçmediğini, tanık beyanlarının uydurma olduğunu dile getirdiler. O ana ilişkin bir kamera görüntüsü de mahkemeye sunulamadı. Bu diyaloğa dair tutanağın 3 gün sonra tutulmuş olması da soru işaretleri oluşturdu.  Emin Ayık’ın avukatı Ali Hamamcı, “Algıyı pekiştirmek için oluşturulmuş, manidar bir tutanak bu” yorumunda bulundu.

Avni Angun, yargılama sonucu beraat ederken Adem Huduti, darbe teşebbüsüne destek verdiği suçlaması ile 15 yıl hapse mahkum edildi. Ayık da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Gerekçeli kararda, bu diyaloğa da yer verildi ve mahkeme tarafından gerçek olarak kabul edildi. Kararda, sanıkların darbe girişiminden sonra ilk kez bu nakil sırasında birbirlerini gördükleri öne sürülerek, “Sanığın darbeyi yapmaya çalıştıklarını ancak başaramadıklarını beyan etmekle, üzerine atılı suçu tevilli olarak ikrar ettiği anlaşılmıştır.” denildi.

****

Söz konusu iddia, 3 tanığın ifadelerine dayanıyor. Bu tanıklardan biri Malatya Cezaevi Bölük Komutanı Savaş Kocahan, bir diğeri cezaevi personeli Başçavuş Ramazan Portakal, üçüncüsü de yine cezaevi personeli olan Uzman Çavuş İdris Mahti.

Tutanağa geçen ve sonra savcılığa verilen ifadeleri şöyle:

İdris Mahti: “Cezaevi personeli olarak görev yapıyorum. Adem Huduti, Avni Angun ve Emin Ayık’ı Düzce’ye götürdük. Düzce Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda  2. Ordu Komutanı indikten sonra kelepçesini açtım. Kelepçesi açıldığı esnada diğer iki tutukluya bakarak ‘Ne yaptınız çocuklar, beni de yaktınız!’ dedi. Hava üs komutanı Emin Ayık da ‘Olmadı işte komutanım, başaramadık’ ifadesini kullandı. Kurmay Başkanı da ‘Siz ve biz’ gibi bir şey söyledi. 2. Ordu Komutanı elinin tersi hareket yaptı. Kurmay Başkanı da (Avni Angun) kafasını yere eğdiğini. Eliyle yaptığı bu hareket ile konuşmayı kesti.”

Ramazan Portakal: “Düzce Cezaevine iki araç olarak gittik. Evrakları alarak cezaevi idaresine teslim ettim. İşleri halledip çıktığım sırada İdris uzman 2. Ordu Komutanını içeriye götürdüğünü, diğer iki kişinin eşyaları ile uğraştığını, onları geçtikten sonra 2.Ordu Komutanının ‘Ne yaptınız, beni de yaktınız’ diye bir sözünü duyduğunu, geri döndüğünü, karşıdan hava üs komutanının ‘oldu’ ya da ‘olmadı’ gibi bir söz söylediğini, cümlesinin sonunu komutanım diye bitirdiğini söyledi. Çıktıktan sonra Savaş Üsteğmen ne söylediklerini sordu. Ben de duyduklarımı anlattım. Konuşmaları bittikten sonra Avni Angun’un bir şey söylediğini duymadım.”

Savaş Kocahan: “Düzce’ye kadar 2 araç ayrı ayrı gittik. Aralarında gerilimli bir konuşma olduğunu hissettim. Birbirlerine baktıklarını, personel çıkınca Ramazan Başçavuşa ne söylediklerini sordum. ‘Ne yaptınız çocuklar, beni de yaktınız’ demiş. Ancak Emin Ayık’ın ne dediğini tam anlayamamış. ‘Oldu’ ya da ‘Olmadı komutanım, başaramadık’ dediğini söyledi. İdris’in orada olup olmadığını sordum. O da oradaymış. İdris’e ne duyduğunu sordum, onun da ‘Ne yaptınız çocuklar, başaramadık’ diye Ordu Komutanının böyle söylediğini, Emin Ayık’ın ‘Olmadı işte Komutanım, başaramadık’ diye cevap verdiğini, Avni Angun’un da ‘Bizi ve sizi’ gibi bir şey söylediğini beyan etti. Bu konuşmaları duymadım ancak gördüm.”

****

Görüldüğü üzere, iddia edilen konuşmayı duyan kişi aslında sadece İdris Mahti. Diğer iki asker, ondan duyduklarını aktarıyor.

Eski Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanı Emin Ayık

Sanıklardan Emin Ayık, ilk savunmasının alındığı duruşmada buna atıfla, “Elle tutulur tek kişinin ifadesi söz konusu olup bununla da bir sonuca varılamaz. Ayrıca birisi orgeneral olmak üzere 3 generalin hiç tanımadıkları bir ortamda, hiç tanımadıkları kişilerin yanında, kendilerini çok zor durumda bırakabilecek konuşmaları yapmayacakları da düşünüldüğünde söz konusu konuşmanın vuku bulduğunu izah edebilmek hiç de kolay değildir. Böyle bir konuşma asla olmamıştır.” dedi.

****

Adem Huduti de 9 Mart 2017 tarihli  savunmasında, bu konuya ilk kez şöyle değindi:  “İddianamede darbeyi desteklediğime dair tek bir delil yoktur.  Şahsıma yapılan suçlamalar Vali, Emniyet Müdürü, İl Jandarma Alay Komutanı ve Cumhuriyet Başsavcısının kanaatlerinden oluşan tutanak ve ifadelerinde yer alan maddi bir delile dayanmayan suçlamalar ile Malatya Düzce Cezaevleri arasında naklimiz esnasında gerçekleşen personelin tuttuğu tutanaktır. Darbeyi engellemek için bütün gece benimle birlikte hareket eden kurmay başkanıma ‘Çocuklar ne yaptınız, benim de başımı yaktınız’ demek makul ve mantıklı değildir. Aramızda böyle bir konuşmanın geçmiş olabileceğini hatırlamıyorum. Kaldı ki tutanağı tutan 3 şahsın ifadeleri bile birbirleri ile örtüşmemektedir.”

Ayrıca duruşmada savcı ile aralarında şu diyalog geçti:

“Savcı: Gözaltına alındıktan sonraki süreçte kurmay başkanınız Avni Angun, Emin Ayık’la ilk defa cezaevine teslim olmadan önce mi görüştünüz, aranızda nasıl bir konuşma geçti hatırlıyor musunuz?

Adem Huduti: Gözaltına alınma süreci içerisinde aynı mekanlarda bulunduk, emniyette ve adliyede. İlk burada karşılaşmadık.

Savcı: Tam olarak iddianameye de yansıyan ‘Ne yaptınız çocuklar, beni de yaktınız’…

Adem Huduti: Aramızda böyle bir konuşmanın geçmediğini hatırlıyorum. Çünkü biraz önce ifade ettim. Tümgeneral Avni Angun akşamdan sabaha kadar, gözaltına alınana kadar benimle birlikte darbeyi engellemek için mücadele etti, gözümün önünde. Bile bile ‘Beni de yaktınız, ne yaptınız çocuklar’ demem herhalde makul ve mantıklı da değildir benim kanımca.

****

Söz konusu 3 tanık, yargılamanın yapıldığı Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada da tanık sıfatıyla duruşmaya katılıp sanıklarla yüzleştiler.

10 Kasım 2017 tarihli 22. Celseye katılan tanıklardan İdris Mahti, daha önceki ifadesini tekrarladı.

Eski kurmay Başkanı sanık Avni Angun’un avukatı Burak Haybat’ın sorusu üzerine Mahti, “Zaten en yakın bendim. Ben kelepçesini açtım 2. Ordu komutanı’nın böyle söylediğini net ve yüzde yüz duydum. Kurmay Başkanı ‘Siz ve biz’ diye bir ibare kullandı ve o anda zaten kafasını yere eğdi. Bunu net duydum. Ben duyduğumu ve gördüğümü şu anda Mahkeme heyetine söylüyorum” dedi.

Sanık Adem Huduti’nin avukatı ve aynı zamanda oğlu olan Ersu Oktay Huduti’nin sorusu üzerine de (Duruşma zaptında bu soruların ne olduğu yer almıyor) şöyle konuştu: “Ben 2. Ordu Komutanının kelepçesini Cezaevi mahkum kabul denilen yerde, kapı altı deriz biz eski tabirle,  burada indirdik ve kelepçesini açtık. Burası mahkumun kabul edildiği yerdir. Mahkumun orada kelepçesi açılır ve mahkum teslim alınır. Burası binanın içindedir. Mahkumu teslim alanlar da gardiyanlardır. Gardiyanlar o sırada evraklarla mı uğraşıyorlardı bilmiyorum. Kaç tane gardiyan olduğunu görmedim, ancak 4-5 tane gardiyan vardı. O anda yanımda gardiyan olduğunu hatırlamıyorum. Ancak mahkumlar arasındaki ifadeleri net olarak hatırlıyorum. 2. Ordu komutanı sert bir tonla ‘Ne yaptığınız çocuklar, beni de yaktınız’ dedi, diğer iki generale bakarak. Kamera kayıtlarında böyle bir görüntünün nasıl olmadığını bilemiyorum. Cezaevi Jandarma Bölük Komutanlığı’nın doğrudan savcılık ile yazışıp yazışmadığını bilmiyorum.”

Eski üs komutanı Emin Ayık’ın avukatı Ali Hamamcı, “Beyana katılmıyoruz, gerçek dışı. Kendisine bir sorumuz da yoktur.” dedi.

Avukatların ardından sanıklar da söz aldı. Adem Huduti, “Benim tanığa sorum yok. Böyle bir konuşma geçmedi aramızdı. Çünkü 3 gün ben Avni ve Emin ile beraber aynı mekânda, aynı ortamlarda bulundum. İlk defa orada karşılaşmıyoruz. İnsan bir merhaba, nasılsınız der önce. Beni de yaktınız demez.” ifadelerini kullandı.

Emin Ayık da “Aynı şekilde söylüyorum” dedikten sonra tanığa hitaben şöyle devam etti: “Olmadı işte komutanım, başaramadık bu şekilde miydi ifade, çok mu emin bundan? Diğer ifadelerde bizim, bu 3 kişinin orada ilk defa karşılaştığımız belirtiliyor. İlk defa karşılaşmadık ki orada. Daha öncesinden görevde idik. Biz o konuşmayı yapacak olsak oraya mı bırakırız?”

Eski 2. Ordu Kurmay Başkanı Avni Angun

Avni Angun, “Ben olay gecesi sabaha kadar, Emniyet’te de 2 gece ordu komutanı ile beraberdim. Söyleyecek bir şey olsa orada söylerdim. Böyle bir konuşma geçmedi aramızda.”

Burada Emin Ayık tekrar söze girerek, “Öbür tarafta bunun hesabını versin, yalan söylüyor, ahlaksız adam!” diye tepki gösterdi.

****

Daha sonra tanık kürsüsüne, Savaş Kocahan geldi. İlk ifadesini tekrar ettikten sonra şöyle detaylar verdi: “Bu arada onlar içeri doğru girdiklerinde ben belimde silah olduğundan kapı içerisine girmedim. Arada 5-6 metre, 1 oda kadar mesefe var. Onun arkasında mahkum ediliyor mahkumlar. İçeriye girmedim, o kapıdan gözlüyordum. Orada gergin bir hal vardı. Normalde 1 yılda 5-6 bin kişi sevk ediyoruz. Genelde dikkatimizi çekmez, dinlemeyiz ama kişilerin konumları da biraz şey olunca dikkatimizi çekti. Gerilimli bir durum vardı, bir konuşma vardı. Birbirlerine baktılar, personel çıkınca Ramazan başçavuşa ne söylediklerini sordum. Onlar da duyduklarını anlattılar. Orada kelepçe açıldığından bizim personel dışarı doğru çıktı. Orada bunların not alınmasını söyledim, dönünce tutanağa bağlattım. Sıralı amirlerime, sevkten sorumlu cumhuriyet savcısına bilgi verdim. Aradan bir hafta geçtikten sonra ifadeye çağırıldık ve olanları orada anlattık.”

Ardından avukatların sorularına geçildi. Avni Ongun’un avukatı Burak Haybat, kendisine o günkü hava sıcaklığını sordu. Bu, “Yaktınız beni çocuklar” demişse eğer, sebebinin hava sıcaklığı ve aracın içindeki sıcaklığı kastetmiş olup olamayacağına yönelik bir soruydu. Kocahan, hatırlamadığını söyledi.

Huduti’nin avukatı Ersu Oktay Huduti’nin bir sorusu üzerine de şunları kaydetti: “Tutanakta geçen konuşmaları duymadım, konuşmaları gördüm. Gergin bir ortam vardı. Tutuklanıp geldikten sonra cezaevinde (Malatya E Tipi Cezaevi) müşahade denilen tek kişilik odalara bu kişiler konulmuştu. Cezaevinde bu 3 kişi ayrı ayrı kalıyordu. Tutuklanıp geldikten sonra ilk kez orada (nakil sırasında) görüştüler. Bizim dikkatimizi çekme sebebi de orada Emin Ayık’ın sert durması idi. En azından orada birbirlerini gördüklerinde tokalaşmalarını ya da bir şey yapacaklarını düşündüğüm için ilgimi çekti. Adem Huduti el hareketi yaptı ve Avni Angun’un konuşmasına ve yaklaşmasına izin vermedi. Ben o hareketinden onu yaptığını anladım. Avni Angun’un Adem Huduti’ye yaklaşıp yardım etmeye çalışır bir hali vardı. Gardiyanlar içeride evrak kayıt bölümünde giriş işlemleri ile uğraşıyorlardı. Parmaklıklı bölüm olduğu için onların o anda bulunduğu yerde gardiyan yoktu. İdris Mahti o anda Adem Huduti’nin kelepçesini açıyordu. Yani Adem Huduti’ye en yakındı. Diğerlerinin aralarında mesafe vardı. Bir cezaevinin kapısı var, bir de parmaklıklı bölüm var. Parmaklıklı bölüme girerken bu olay oluyor. Zaten kelepçeler açıldıktan sonra bizim personel dışarı çıktı. Konuşmalar devam ediyor. Sonradan ne konuştular, konuşmadılar onu bilemem. Hatta ifade verirken savcıdan kamera kayıtlarını istetmesi için kendim talepte bulundum. Kamera kayıtlarının olup olmadığını bilmiyorum.”

Avukat Ersu Oktay Huduti, babası Adem Huduti’nin yaptığı el hareketinin eşyalarının taşınması ile ilgili olabileceğini dile getirdi. Eski kurmay başkanı Angun’un komutanının eşyasını taşımak istediği için Huduti’nin de “Avni sen bırak ben yapıyorum, ben kendi eşyalarımı alırım” gibisinden böyle bir hareket yapmış olabileceğini ifade etti. Bu tür durumlarda Adem Huduti’nin nasıl davrandığının sorulması için eski emir subayı Sedat Kaya’nın dinlenmesini istedi.

Bunun üzerine Sedat Kaya huzura alındı. Kendisi de sanıklardan biri olan Sedat Kaya, “Emir subayı eşyaları taşımak ve bunları ayrıştırmak hususunda görevlidir. Ancak komutan eşyalarına benim bile müdahale etmeme izin vermez, kendi ayrıştırırdı.” şeklinde tanıklıkta bulundu.

Avukat Ersu Oktay Huduti, tutanağın neden 3 gün sonra tutulduğu sorusunu da yöneltti. Kocahan, “Düzce’den 1 gün sonra döndük. Notlarımızı aldırmıştık. Konuşma olduğu tarih ayın 23’ü olduğu için tutanak tarihini o şekilde düzenledik.” dedi. Aynı soruyu Emin Ayık’ın avukatı Ali Hamamcı da sordu. Kocahan, “Sevk esnasında tutanak nerede tutacağım? Bilgisayarımız falan yoktu. Notlarımızı aldık. Devriye faaliyeti bitince bunu tutanağa bağladık. 3 gün sonra tutulmuş olsa ne olacak ki?” cevabını verdi.

****

Son olarak tanık Ramazan Portakal kürsüye geldi. O da eski ifadesini yineledi. Avukat Ersu Oktay Huduti, sevk aracında klima olup olmadığını sordu. Portakal şunları anlattı: “Ben kimin Adem Huduti olduğunu biliyordum. Avni Angun ve Emin Ayık’ı tam olarak bilmiyorum. Kıyafetlerinden o anda tanıdım. Zaten pilot kıyafeti vardı hatırladığım kadarı ile ilk geldiğinde. İki araçtık. Ben hangi araçta olduğumu tam hatırlamıyorum. Biz araçta Savaş Asteğmen ile birlikteydik ve 7 kişi idik biz, sanırım araçta bir şüpheli vardı ama net olarak hatırlamıyorum. Aracımız Transit idi, klimayı çalıştırmışızdır mutlaka.”

Avukat Huduti bu kez, “Tam olarak duyduğunuz şey ‘Ne yaptınız çocuklar, beni de yaktınız’ mıydı, ‘Ne yaptınız çocuklar yaktınız beni’ miydi?” sorusunu sordu. Portakal cevaben şöyle konuştu: “Hatırladığım kadarı ile 2. Ordu komutanı ‘Ne yaptınız çocuklar, beni de yaktınız’ idi. Ben başka bir şey konuştuklarını görmedim, el hareketlerini de görmedim. Benim sırtım dönüktü çünkü. Bu kelimeyi duyunca refleks olarak döndüm.”

Emin Ayık tanık Portakal’a, “Biz üçümüz de sivil kıyafetlerle gittik. Üzerimizdeki kıyafeti hatırlamayan biri konuştuğumuz sözleri nasıl bu şekilde net hatırlıyor. Biz cezaevine geldiğimizde zaten sivil kıyafetle gelmiştik. Uçuş kıyafeti olduğunu tanık nereden çıkartıyor, ‘Üzerinde pilot kıyafeti vardı’ diyor. Takdirinize bırakıyorum. Benim üzerimdeki kıyafet ile ilgili uçuş komutanı olmam nedeniyle bir yorumla ve tahminle yorumda bulunan birisinin ifadelerine ne düzeyde dikkat edilmesi gerektiğini de burada hep beraber anlamış olduk.”

Ayık’ın avukatı Ali Hamamcı, “Emin Ayık’ı üzerindeki tulumdan tanıdığını söylüyor, referansı o. Dolayısı ile beyanları gerçeği yansıtmıyor, bu çelişkiyi belirtmek istiyorum.” vurgusu yaptı.

****

Bu diyalogla ilgili bütün detayları bu şekilde paylaşmış oldum.

Kendi yorumuma gelince: Emin Ayık’ın da dediği gibi üç generalin, 15 Temmuz’un o sıcak günleri içerisinde, yanlarında başkaları varken ve aleyhlerine olacağını bile bile böyle bir konuşma yapma ihtimali çok akla yatkın gelmiyor.

Buradaki kilit, gerçekten darbe girişiminden sonra ilk kez bir araya gelip gelmediklerinde düğümleniyor. Sanıklar, gerek darbe gecesi ve sabahı gerekse de daha sonra Emniyet’teki gözaltı sürecinde bir arada olduklarını ve dolayısıyla ilk kez nakil esnasında karşılaşmadıklarını belirtiyor. Mahkeme kararında ise tam tersi yazıyor. Burada da sanıkların söyledikleri daha makul görünüyor. Çünkü hakikaten de Adem Huduti’nin böyle bir tepki vermek için daha önce çeşitli fırsatları olmuştu. Bilhassa darbe gecesi ve sabahı bu cümleleri rahatlıkla sarfedebilirdi. Emniyetteki gözaltı işlemlerinde de beraberdiler.

Denebilir ki, ‘Henüz olayların ne yöne evrileceği belli olmadığı için Huduti ilk anda böyle bir reaksiyonda bulunmamış olabilir. 23 Temmuz’da, yani 1 hafta sonraki nakil işlemi sırasında artık neyin ne olduğu belli olmuştu. Komutan da yeterince düşünme imkânı bulmuş, sonunda rahatsızlığını bu şekilde ortaya koymuş olabilir.’

Bu görüş de ilk başta mantıklı gibi dursa da aslında değil. Çünkü bırakın 1 hafta sonrasını, 15 Temmuz’un daha ilk saatlerinde olayın aslında ne olduğu, nereye evrileceği aklı başında herkes tarafından görülmüştü. Bunun hemen ardından Türkiye’ye nasıl bir siyasi atmosferin hakim olacağı ve ne kadar büyük çapta tasfiyelerin geleceği netti. Adem Huduti gibi ordu komutanlığı seviyesine gelmiş birinin bunu ancak 1 hafta sonra idrak edebileceğini düşünmek biraz haksızlık olur.

Keza Emin Ayık’ın üzerindeki kıyafetle ilgili açıklamaları da tanıkların tutanağını zayıflatan unsurlardan.

Fakat salt duruşma zaptına baktığınızda sanıklar aleyhine görünen durumlar da söz konusu. Gerçekte mahkemede neler yaşandı, konuşma tonları ve vücut dilleri nasıldı, bilemiyoruz. Orada olmadan yorum yapmak son derece sağlıksız. Ancak düz metne baktığınızda, sanıkların tepkileri, kendi aleyhlerine böyle bir uydurma tutanak hazırlayan tanıklarla yüzleşmede verilmesi gereken tepkiler gibi durmuyor. Emin Ayık biraz kenarda bırakılabilirse de büyük bir iftiraya maruz kalanlara özgü insani tepkiler eksik. Fakat dediğim gibi, bunlar zabıt üzerinden yapılan yorumlar.

Bir de avukatların gerek hava sıcaklığı ve klimaya ilişkin soruları gerekse de Adem Huduti’nin kendi eşyalarını kendisinin alıp almadığını netleştirmeye dönük talepleri de ‘sanki bu türden bir diyalog yaşanmış olabilir ama sebebi farklı bir şey olabilirmiş’ gibi bir arayışa işaret ediyor. Uydurulduğu net olan bir tutanak tutulmuş olması halinde, bu yönde soruların da gelmemiş olması gerekirdi. Çünkü sanıkların da “Evet böyle bir diyalog geçti ama konunun darbe ile alakası yok. Bu sözler, şuna binaen söylendi. Önünü, arkasını bilmeden, bağlamından koparılan bir cümle ile algı oluşturuluyor.” gibi alternatif bir senaryoları yok. Onlar diyaloğu bütünüyle reddediyorlar.

Sonuç olarak: Dönemin Malatya savcısı ve MİT Bölge Başkanı’nın ‘delil bulma, dosyayı kabartma’ talepleri de göz önünde bulundurulduğunda mahkemenin kastettiği manada böyle bir diyaloğun yaşanmış olma ihtimali çok yüksek görünmüyor.

[Ahmet Dönmez] 2.6.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Türkiye mi, Volkswagen mi güçlü? [Harun Odabaşı]

Bir marka ile bir ülkenin karşılaştırılması yakışık almaz biliyorum, ancak Türkiye mi yoksa Almanya mı daha güçlü diye sorulsa bana daha absürt geldiği için ilkini tercih ettim.

Hükümet her seçimden önce piyasaya sürdüğü yerli otomobil tartışması yeniden alevlendi. Çizimleri(!) yıl sonuna yetişecekmiş. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank açıkladı, 2022’de elektrikli yerli otomobil caddelerde olacakmış. Nedense Erdoğan’ın yerli otomobil projesi bana Fadıl Akgündüz’ün 1990’larım sonlarında temellerini attığı Sultan markalı otomobil projesini hatırlatıyor. Gurbetçilerden milyarlarca mark dolandıran Akgündüz bütün tv kanallarını kiralayarak ürünün prototipini bile tanıtmıştı. Siirt’te kuracağı fabrikanın yeri hazırdı. AKP henüz o aşamaya bile gelemedi! Önce ‘çizimler yetişecek’ dediler sonra komik kaçtığını görünce prototipin 2019 sonunda hazır olacağını söylediler.

Son on yıl öncesine kadar araba demek motor demekti, şase numarası demekti. Şimdi buna sanal alem de eklendi. Teknoloji o kadar hızla arabanın aksesuarlarına sirayet etti ki arabanın ön konsülünde harikalar meydana getiriyor. Araba markalarının bilişim sektörü ile gerçekleştirdiği evlilikler bu değişimin bir neticesi. Yani arabanın bileşenleri sürekli farklılaşırken hükümet yetkililerinin proje ile alakalı yaptığı açıklamalar bana sığ ve inandırıcılıktan uzak geliyor. Olaya hangi aşamadan dahil oldukları net değil.

Maalesef Türkiye, marka üretme noktasında 2000’li yılların iki on yılını icraat değil laf üreterek geçirdi. Gelişmiş ülkelerin marka ve satılan ürün üzerinden refah ürettiğini bilmemize rağmen bu konuda elle tutulur hiçbir irade ortaya konmadı. En azından denediler diyebileceğimiz bir teşebbüs bile yok elimizde.

Hamaset bitince geriye gerçekler kalır. O bizi kıskandığını düşündüğümüz Almanya’nın tek bir markasının yaptıklarına baktığımızda kimin kimi kıskanması gerektiği daha iyi anlaşılır.

2016 yılında satılan araç sayısında Toyota’yı geri de bırakarak ilk sıraya oturan Volkswagen 2018 yılını 235,8 milyar dolar ciro ile kapattı. 81 milyon nüfusa sahip Türkiye’nin toplam ihracatı ise 2018 yılında 168 milyar dolar. 2018 yılındaki GSYH ise 784 milyar 87 milyon dolar oldu. Türkiye, küresel GSYH büyüklüğü sıralamasına göre bir basamak gerileyerek 18. sıraya düştü. 2000 yılında bile 17. sıradaydık. Volkswagen tek başına Türkiye’nin ihracatının çok üstünde ciro yaparken bu rakam GSYH’nın da yüzde 30’una denk geliyor. İşin doğrusu kendimizi kıyaslamak için çok yanlış bir ülke seçmişiz!

AKP iktidarı ülkeyi ekonomik olarak kriz bölgesine soktu. Yaptığı pek çok yanlış var. Hepsini geçtim, sadece ihracat ürünlerdeki yüzde 70’lik ithal girdi oranını yüzde 50’nin altına düşürebilseydi, bu bile çok büyük bir başarı olurdu.

Öte yandan aktüel veriler kötü gelmeye devam ediyor. TÜİK 2019 yılının ilk çeyrek büyüme rakamlarını açıkladı. GSYH beklendiği gibi yılın ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2.6 daraldı. 2018’in son çeyreğinde başlayan daralma devam ediyor. Enflasyon, faiz ve döviz cephesinde yükseliş trendi ve kırılganlık devam ediyor.

İçi boş ekonomi paketleri açıklamakla meşgul AKP iktidarı ise bütün cephanesi tükenmiş bir ordu görüntüsü veriyor. Piyasaların kapalı olduğu saatlerde döviz düşürme, anlamsız SWAP işlemleri gibi çocukça davranışların dışında ellerinden hiçbir şey gelmiyor.

[Harun Odabaşı] 1.6.2019 [Kronos.News]

Şehit polis kızı, KHK’lı mülteci polis eşi: Kardeşim bizi ihbar etti [Selahattin Sevi]

Sadık Sünbül KHK ile ihraç edilen bir polisti ve 19 ay hapis yatttı…Tutuksuz yargılanmak için tahliye edildiğinde, aslında yapayalnız olduklarını anladı eşi Funda Sünbül. Dört çocukla tek başına kalakalmıştı… Aile ve yakın çevre kapılarını çalmıyor, arkadaşları aramıyordu. Sadece vefalı bir arkadaşı kendisine iş bulmuş ve evinin taşınmasında da kendisine yardımcı olmuştu. Sünbül ailesi bu kişinin iyiliğini hiç unutmayacaklarını söylüyor.

Sigortasız çalıştığı işten ellerine geçen yaklaşık 2 bin liranın 850 lirası kiraya gidiyordu. Üstelik çocuklarından biri hastaydı ve ciddi sağlık sorunları vardı.

Hastaneler, kontroller… Sünbül ailesi psikolojik olarak da çöküntüye girmişti.

Asıl önemlisi, hüküm için mahkeme tarihi yaklaşıyordu.

Tam da o günlerde yakın bir arkadaşı, yaşadıklarını görmüş; “Dışarı çıkmayı düşünür müsünüz?” diye sormuştu.

KHK’lı polis eşi Almanya’da, kendisi dört çocuğu ile Mart ayının başından bu yana bir Balkan ülkesindeydi… Dışarı çıkmayı düşünmüş ve çıkmıştı. Neden çıktınız sorusnuna Funda Sünbül (30) “Başka çaremiz kalmamıştı, kim olduğumuzu komşularımızla bile paylaşamıyorduk.” karşılığını veriyor.

‘Kim olduklarını komşularıyla bile paylaşamayan’ Fundan Sünbül meslek hayatı başarılarla bir polis eşiydi…

2004 yılında Atatürk Üniversitesi Erzincan Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldu Sadık Sünbül. 2004-2005 ve 2005-2006 eğitim öğretim yılında Osmaniye, Düziçi ilçesine bağlı bir mahrumiyet bölgesi olan, kadrolu öğretmenlerin bir yolunu bulup kaçtığı, ulaşımın traktörle sağlandığı Zindağ, yeni ismiyle Yeşilyurt köyünde ücretli öğretmenlik yaptı.

Polislik sınavını kazanınca 2005’te İstanbul Etiler Polis Meslek Etik Merkezi’nde (POMEM) eğitime başladı. Burası silahlı terör gruplarının hedefinde olduğu için 2006 yılı sonlarında silahlı saldırıya uğramış ve yaralanmıştı. Ödüllendirilerek asayiş şubeye tayin edildi. 2008’de ise Şanlıurfa Suruç’a tayini çıktı. Burada yaklaşık 6 yıl kaldı. Dört defa burada kalmak için dilekçe verdi. Fazladan 4 yıl görev yaptı. Buradaki tavranıdan başarılarından dolayı 2015’de silah ve ruhsat şube müdürlüğüne tayini çıkmıştı. Ankara’da 2016 Şubat’ında bombaların patlamasıyla Altındağ Polis Merkezi’ne bağlı Hamamönü bölgesine yaya devriye görevine gönderildi.

Mayıs 2016’da devlet büyüklerini koruma şube müdürlüğüne geçerek burada grup amirliğinde çalışarak Abdulkadir AKSU, Devlet Bahçeli ve birçok devlet yetkilisinin katılmış olduğu programlarda bu kişilerin korunmasında görev almış. 15 Temmuz 2016 günü müdürü çağırarak Binali Yıldırım’ın Ankara koruma ekibine alındığını söylemiş, 17 Temmuz’da da İçişleri Bakanlığı’nın yazısı ile 18 Temmuz itibarıyla görevden uzaklaştırıldığı tebliğ edilmiş. 24 Temmuz’da gözaltına alınırken 1 Ağustos’ta ise tutuklanmış.

‘BAŞKA BİR YERDE, BAŞKA BİR EVDE YAŞAYACAĞIZ’

Ve işte o polisin eşi Funda Sünbül, Türkiye’yi terk ederken uçağın tekerlekleri yerden kesildikten bir müddet sonra gerçeği açıklamış çocuklarına: “Biz artık başka bir yerde, başka bir evde yaşayacağız.”

Funda Sünbül, 2 Mart’ta Meriç’i geçerek önce Yunanistan’a, sonra da Almanya’ya ulaşan eşiyle kavuşmayı bekliyorlar şimdi.

4 çocuk annesi Funda Sünbül şehit bir polisin kızı. “Babam ben 5 yaşındayken şehit oldu, yetim kaldım, şimdi de 4 çocuğumla yıllardır babalarından uzak. 3’üncü çocuğum kronik astım hastası, kalbinde rahatsızlık var. Nekröz içeren lenf nodları var, sıkıntılarımız çok, en küçük çocuğum için ise epilepsiden şüpheleniyordu doktoru.’ diyor.

‘SENİN BABAN DARBECİ, BİZİMLE OYNAMA!’

Funda Sünbül’ü en çok üzen ise eşinin ailesinin oğullarına karşı kayıtsızlığı. Eşinin babası Sincan Cezaevi’nde hapis yattığı sürede oğlunu bir kez olsun bile ziyaret etmemiş; ne gelinini ne de torunlarını merak etmiş.

“Eşim 24 Temmuz’da gözaltına alınıp 1 Ağustos’ta 6. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından tutuklandı. Gözaltındayken 7 aylık bebeğimle emniyetin önüne, adliyeye gidip onu çok aradım, hakaretler küfürler duyduk polislerden, eşimin yaşadıkları çok daha kötüydü, yemek yok, tuvalet ihtiyacı için izin yok… İbadet hakları tamamen kısıtlanmış, 10 metrekare bir koğuşta 18 kişi kalmışlar. İşkence görmüşler…

Eşim hapisteyken çocuklarımı mahalledeki arkadaşları bile dışladı, “Senin baban darbeciymiş, fetöcüymüş, bizimle oynama, annemiz babamız kızıyor” dediler. O zaman 6 yaşında olan oğlumun üstüne çiğ yumurta bile attılar… Kapıda kalan ayakkabılarımızın içine idrar dökenleri mi, kapımıza çöp koyanlar mı ararsınız…”

Funda Sünbül’ün, Sincan kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma Müdürlüğü’ne yaptığı başvuru ise, “İhraç olanlara yardım vermiyoruz, senin eşin bir de tutuklu, yani tam suçlu, sana yardım yapmam” karşılığı ile son bulmuş.

‘AİLELER PARÇALANDI, HERKES BİRBİRİNE DÜŞMAN OLDU’

Eşinin tutuklu bulunduğu Sincan L 1 Cezaevi’nden 15 Ocak 2018 tarihinde adli kontrol şartıyla tahliye olduğunda eşinin ailesi yine gelmemiş. “Bizi birbirimize düşman ettiler” diyor Funda Sünbül; “Onlar hiç ziyaret etmemişlerdi hapiste kaldığı 19 ay boyunca. Eşim tavır alarak başlarda gitmek istemedi. Daha sonra akrabalar topluca ziyarete geldi. Fakat eşim kırgındı hepsine. Eşimin annesi, ‘En akıllı oğlum deli oğlum oldu’ dedi. Eşim fakir büyümüş, çobanlık yaparak, kendi imkanlarıyla okumuş. Ailelerinde başka okuyanlar da var. Fakat eşim çok kitap okur, duygusaldır, herkese yardım eder… Farklıdır…”

Bir başka akrabaları ise, “Hocanızın ardından gittiniz, bunların hepsini hak ettiniz” demiş. “Cezaevinden çıkınca insanlar teselli edeceğine bir laf da ben söyleyeyim yarışına girdi. Eşim asgari ücretten artırdıklarıyla şöyle ya da böyle bize borç veren babasına ve kardeşlerine olan 7 bin lirayı ödedi. Sonra da ne hâliniz varsa görün deyip herkesi ve her şeyi terk etme kararı aldı”.

“Yurt dışına çıkınca bile tacizlerden ve iftiralardan kurtulamadık” diyen Funda Sünbül’ün uzman çavuş olan öz kardeşi şikâyet etmiş savcılığa. “Oysa 15 Temmuz sürecinde bana en çok o yakınlık göstermişti, yardım etmişti” diyen Sünbül; “Dilekçe yazarak ‘Kız kardeşim ve eşi cemaate bağlı olduğu için kaçak yollarla yurt dışına çıktı’ diye bizi şikayet etmiş. Anneme anlattığımda, ‘İkinizin arasına girmem’ deyip bıraktı öylece.” diyor.

Dört kardeşin ikincisi olarak 1988 yılında dünyaya gelen Funda Sünbül, “Babam polis memuruymuş. Ben beş yaşındayken 1993 yılında şehit olmuş. Annem imam nikâhlı eşi olduğu için hiçbir hakkı yok. Yararlanamıyor. Annem temizliğe giderek büyütmüş bizi. Kardeşimin biri üç yaşında evde küvete düşüp boğulmuş. Ne acılarla büyüdük, ama şimdikiler bambaşka” diyor.

Annesinin, şehit olan babasını da hatırlayarak, “Polise kız vermem” dediği için kaçtığını söyleyen Funda Sünbül; “2008 yılında evlendik. Annem hep ayrılmamızı istiyordu. Fakat Sadık Bey iyi, dürüst ve kaliteli bir insandı. Düğünümüze dört ay kala kaçtık” diyor.

“Sabah dört buçuk sularıydı… Polisler geldiğinde çok sertlerdi. Eşim de polisti, sakin olmalarını istedi. Eşim kimliğini gösterdi, “Biz asker almaya gelmiştik, polis çıktın” diyerek alıp götürdüler. Eşim alınmadan önce abdestini aldı, giyindi, gittiler. Bir süre sonra yine döndüler. Meğer eşimin mermileri kalmış onu da aldılar.”

‘EVİ VE ARACI TARANDI, BAŞARILARI ÖNÜNE KONULDU’

“Eşimi en çok üzen, ‘Bu kadar çalışmanın sonucu bu mu?’ duygusuydu. 2011’de evimizi PKK taramıştı. Daha sonra eşimin zırhlı aracı yine tarandı. Bütün bunlar üstün başarı ve taltifler getirdi. Ama biliyor musunuz, bu başarılar bile başına dert oldu! Mahkeme, ‘Neden bu kadar takdir ve taltif aldın’ dedi… Sonrasında, eşim görevi bittiği halde 4 yıl daha kaldı bölgede.”

[Selahattin Sevi] 1.6.2019 [Kronos.News]