Bediüzzaman Said Nursi siyasetle arasına kalın duvarlar örmüş ve takipçilerine de bunu öğütlemişti. ‘Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım’ sözünü “siyasetin gözü kördür, senin yanındaki şeytanı melek, karşındaki meleği ise şeytan gösterir” diye açıklamıştı. Ezanı aslına çeviren ve dini hürriyetleri nispeten iade eden Adnan Menderes ve Demokrat Parti için bu ilkesini biraz gevşetmiş ve karşılığını hayal kırıklığı olarak görmüştü. DP’nin ülkeyi cepheleştirip iktidarda kalma uğruna yaptıklarından nasibini o ve talebeleri de almıştı. Ülkenin her tarafında çok sayıda Nur talebesi tutuklanmış, DP’nin kontrol ettiği gazeteler toplumsal linç için zemin hazırlamaya koyulmuştu. Kendisi hakkında yeniden mecburi ikamet kararı verilmiş, Ankara’ya girişi polis zoruyla engellenmişti. Son günlerini yaşadığı Urfa’da bile rahat yüzü gösterilmemiş ve mecburi ikametgahına göndermek için derdest edilmeye çalışılmıştı. Hatta dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in “gerekirse bir çöp arabasına koyup gönderin” dediği kayıtlara girmişti.
Bu uzunca girişi şunun için yaptım: bir süredir kaleme aldığım portrelerde, bazı toplumsal yapıları da analize imkan verecek isimleri seçiyorum. Böylece o kişiden hareketle içinde bulunduğu yapı ya da sınıfa dair ipuçları elde etmeye çalışıyorum. Erdoğan diktasının kuruluşunda araçsallaştırılan yapılardan biri de Risale-i Nur cemaatleri. Her seçim dönemi Erdoğan’a destek bildirileri yayınlayan, temennaya dönüşen saygı gösterileriyle tepki çeken ‘abiler’i ikna eden bir figür var: Said Yüce.
Siyaset aşkıyla başından beri yanıp tutuşan ve gazeteci kimliği ile sızdığı parlamentoda vekil olmak için kendini paralayan bir isim, Yüce. 90’lı yıllarda Zaman Gazetesi’nin Meclis Bürosunda kısa bir süre çalışmış, Ankara temsilcisi olmak için kulis yapmıştı. Asıl amacı DYP’den milletvekili seçilebilmekti. Gazetede güçlü olduğu imajıyla partiye; partide etkili olduğu görüntüsüyle gazeteye sızmaya çabalıyordu. Gazete ona bu imkanı sunmayınca vekillik hayallerini ertelemek zorunda kalmıştı.
Diğer cemaatleri yedeğine alan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Risale-i Nur cemaatleri için bir manivelaya ihtiyaç duyduğunda iki gönüllü ortaya çıktı: Ahmet Akgündüz ve Said Yüce. Normal şartlarda Nur Hareketiyle Siyasal İslamcılar arasında çok temel ayrışma ve tartışmalar vardı. Siyasal islamcılar, karşı tarafı halkın bilinçlenmesi ve İslam devriminin gerçekleşmesinin önündeki büyük engel görüyordu. Amiyane tabirle ‘sünepe’ olarak niteliyor ve hakaret olarak sıkça kullanıyorlardı. Nurcular ise devlet yerine toplumla ve bireyle meşgul olmak gerektiğini düşünüyordu. Bediüzzaman, imanın anlatılmasını yeterli görüyor ve siyaseti balyoz olarak anlatıyordu. Balyozun insanları ürkütttüğünü dolayısıyla Siyasal İslam’ın toplumun dine yaklaşmasını engellediğini belirtiyordu. Takipçilerinin bazıları daha ileri giderek Siyasal İslamcıların bunun için üretilmiş bir tuzak olduğunu savunuyordu.
Erdoğan’ınki klasik İslamcı bakışıydı, ancak yakınlaşmaya ihtiyacı vardı. Öncelikle 17-25 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk görüntülerine bir kılıf bulup halkı ikna etmesi gerekiyordu. Siyasal İslam’ın Makyavelist kuklacısı Hayrettin Karaman (http://www.tr724.com/makyavelist-kuklaci/ ) Nurculara ulaşamıyordu. Hemen devreye ‘prof’ ünvanlı başka biri girdi: Ahmet Akgündüz.
Akgündüz’ün kişisel Facebook hesabında “…yolsuzluk yapanların olduğuna dair iddialar ve basiretli olmak” başlığıyla paylaştığı mesajda “Eski hükümetler, milletin malının yüzde 80’ini yiyorlar ve kalan yüzde 20 yol parasına bile yetmiyordu. Tayyip Beyin hükümetleri ve bürokratları ise, yüzde 20’ini yediler; ancak % 80’ini millete harcadılar.” Bugün artık çekinmeden tekrar edilen ‘hırsızsa da bizim hırsız’ yaklaşımının temeli bu çıkışlarla atıldı. Akgündüz, ‘bu günahkârların Tayyip Beyi kirletmediğini’ öne sürecek kadar ileri gitti.
Söz konusu argümanlar Erdoğan’ı mutlu etse de Nurcular arasında sınırlı oranda makes bulabilirdi; zira Akgündüz ‘abiler’den biri değildi. Erdoğan’ın abilere ulaşıp onların desteğini alması gerekiyordu. (Abiler, Bediüzzaman Said Nursi’yi görmüş ve bazıları ondan ders almış yaşlı cemaat üyeleri). Bu ihtiyaç için biçilmiş kaftan ise Said Yüce idi. Abiler heyetinin en baskın üyesi Said Özdemir’in yeğeniydi. Yüce vasıtasıyla Özdemir’in dolayısıyla abilerin yolu Erdoğan’la kesişmiş oldu. Özdemir’in oğlu Kemalettin de Erdoğan’ın yanındaydı. Ancak o diğer büyük ihtiyacında istihdam ediliyordu. Fethullah Gülen’in öncülüğündeki Hizmet Hareketi’nin yok etmek, AKP liderinin birinci önceliği idi. Zira yolsuzlukların ortaya çıkarılmasından onu sorumlu tutuyordu. Tezi çok basitti: ‘Bu kadar güçlü bir hükümetin suçlarını normal polisler görmez/görmeye cesaret edemez. Muhakkak başka bir motivasyon olmalıydı.’ Konumuz Kemalettin Özdemir olmadığından Yüce’den devam edelim.
Yüce, yolsuzlukların normalleştirilmesi psikolojik harekatında görev alırken, abilere kolay ulaşmasının yanında başka bir enstrumanı daha kullandı. Risaleler, Nurcuların en hassas damarıydı. Hizmet Hareketine yakın yayınevinin risaleleri günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmesine karşı büyük bir tepki uyandırıldı. İngilizceden Urduca’ya kadar pek çok dile çevrilmesini sevinçle karşılayanlar, anlaşılır Türkçeyi ihanet olarak sundu. Yayınevinin sadeleştirilmiş metin vurgusunu kapakta daha belirgin yapması gerekirdi eleştirileri haklıydı. Ancak daha öte eleştiriler iyi niyet taşımıyordu. Zira sadeleştirme karşıtı yayınevleri de her sayfanın altına bütün kelimelerin anlamını yazarak zımnen bu ihtiyacı kabullenmiş durumdaydı.
Risale yayıncılığı çok kârlı ve büyük bir pastaydı ve Yüce, Erdoğan’a yakınlığını kullanarak kontrolü ele geçirmeyi planlıyordu. Risalelerin basımı yaklaşık bir yıl engellendi; Diyanet İşleri’ni tekel haline getiren bir kanun çıkarıldı ve onaylanmış kitaplardan belirli adetlerde basım zorunluluğu konuldu. Yüce’nin aracılığı ile Erdoğan’a biatı kabul etmeyen Yeniasya gibi gruplar bu imtiyazdan mahrum bırakıldı. Yeniasya Grubu ise “Üstad’ın vasiyeti yerine getirildi” demek, nasıl bir aklın eseridir? Üstad hangi eserinde “Risaleler, Diyanet’in denetiminde ve tekelinde olsun” diyor?” Şeklinde isyan etti. Daha önemlisi Diyanet’in sansürünü yaklaşık 100 başlık altında ortaya çıkardılar.
Sansür uygulanan eserler genelde devlet ve diyanet eleştirisi yapılan bölümlerdi. Mesela şu iki bölümün kitaplardan çıkarılması manidardı. “Hükümetin iğfal olunmuş bazı rükünleri ve aldanmış mutaassıp hocalar Risale-i Nur aleyhinde hücum ettikleri halde yüzbinler ona talip. Diyanet Riyaseti ulemasının yeni icatlarının fetvalarına karşı on beş sene evvel yazdığım bir risaleyi reddetmeyip ilişmedikleri halde..” Tercüme için kıyamet koparanlar, bu açık sansürlere ses bile çıkarmadı. Sonunda Anayasa Mahkemesi hukuksuz düzenlemeyi iptal etti.
YÜCE’NİN ‘TERBİYELİ’ SİYASETİ!
Said Yüce’nin yolsuzluk soruşturmalarını eleştirirken Hizmet Hareketi’nin siyasallaştığı argümanını kullanıyordu. Erdoğan’ın açtığı yoldan o da gidiyor ve yolsuzlukları ortaya çıkaran polislerin cemaatçi olduğunu ve bu yolla siyasete müdahale ettiklerini öne sürüyordu. ‘Siyasallaşma’ başta kısaca anlattığım gibi Nur hareketleri içinde anahtar kelimelerden biriydi ve neredeyse büyük günahtı. Yandaş kanalları dolaşıp cemaatin siyasete bulaştığını ve bunun siyasetten Allah’a sığınan Bediüzzaman’ın öğretisine ihanet olduğunu anlatan Yüce, çok geçmeden AKP listelerinden milletvekili seçildi. Amasya ve Isparta milletvekili olarak iki dönem aktif biçimde ‘siyasete bulaştı’. Hatta adaylık yüzünden Akgündüz’le kavga bile ettiler.
Vekillik günlerinde sesi çok fazla çıkmayan Yüce, bir kaç polemik ve kavgayla iz bıraktı. İlginçtir, kavgalarında muhataplarını hep terbiyesizlikle suçladı ve edebe çağırdı. Psikoloji, bize bunun kendi eksiğini karşıya yansıtma olarak tanımlıyor. Ama bana daha çok kral dalkavukluğu gibi geldi. Mesela TBMM’de Boşanmaları Araştırma Komisyonu’na davet edilen sivil toplum örgütü Temsilcisi avukat Hülya Gülbahar’ı komisyondan kovma girişiminde bulundu. Gülbahar devletin kadın politikalarını eleştirince Yüce, “Gidin dışarıda konuşun, burası komisyon. Devlete böyle bir suçlama yapamazsınız. Siz burada muhalefet sözcüsü değilsiniz, konumunuzu bilerek konuşun yani. Öyle konuşmayın” dedi.
Yine bir komisyon toplantısında Çocuk Vakfı Kurucusu Mustafa Ruhi Şirin’le tartıştı. Şirin olayı kamuoyuna şu açıklamayla duyurmuştu: “Konuşmaya başladığım ilk dakikalardan itibaren, Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Sait Yüce konuşmama üç kez müdahale etti, hakaretlerde bulundu. Sonra elindeki mikrofonu üzerime fırlattı ve üzerime yürüdü.” Yüce ise üste çıkmaya çalışarak “Sayın Şirin, konuşmasının daha başında, Meclis’in manevi şahsiyetini, hükümeti ve milletvekillerini, komisyon üyelerini, kendisi dışında çocuk yayıncılığı yapan herkesi tahrikkar bir üslupla suçlamıştır.” Dedi.
BÜYÜK YALANLAR…
Yüce’nin bir özelliği de çok kolay yalan söyleyebilmesi. Yandaş medyadaki şu beyanatına inanamadım ve defalarca okudum. “17-25 Aralık’tan yedi gün sonra gazete ilanları ve açıklamayla FETÖ’yü açık bir şekilde kınadılar. O açıklamadan sonra, Bediüzzaman Hazretleri’nin yaşayan altı talebesinden merhum Mustafa Sungur, Abdülkadir Badıllı, Sait Özdemir, Abdullah Yeğin ve Salih Özcan, gelen tehditlere rağmen örgüt sempatizanı aile fertleri tarafından tedavi için götürüldükleri FETÖ’ye ait hastanelerde ya da başka sağlık kuruluşlarındaki Paralel Yapı’ya mensup doktorların kontrolü altındayken şüpheli şekilde kalp krizinden öldüler.”
Mustafa Sungur, 1 Aralık 2012’de 83 yaşında vefat ettiğinde yolsuzluk soruşturmasına daha bir yıl vardı. Abdülkadir Badıllı 26 Aralık 2014’te 78 yaşında bağırsak kanseri ve nefes yetmezliğinden; Salih Özcan 3 ağustos 2015’te 86 yaşında ve uzun süreli yoğun bakımdan sonra; Abdullah Yeğin, 7 temmuz 2016’da 94 yaşında kalp yetmezliğinden; Said Özdemir 27 Şubat 2016’da 89 yaşında zatürre ve böbrek yetmezliğinden vefat etti. Bilmiyorum fazla bir yoruma gerek var mı? Yüce’nin suçladığı ailelerin önünde iki yol bulunuyor: ya iftira davası açmalılar ya da merhumlara otopsi yapılması için başvurmalılar. Hayatlarının son deminde dirilerini sömürdüğü saygın insanları hiç olmazsa vefatlarından sonra rahat bıraksa.
Yüce, elinde çantayla ürün satanlar gibi yanında gezdirdiği ‘Fırıncı Abi’yle şimdi belediye başkanları turu atıyor. Talebelerine hizmete katkılarından dolayı ‘Nur postacısı’ gibi isimler takan Bediüzzaman yaşasa Yüce’yi talebe kabul eder miydi? Sanmıyorum; ama bir isim takması gerekse herhalde ‘işportacı’ derdi.
[Bülent Korucu] 4.5.2019 [TR724]
Nur işportacısı: Said Yüce [Bülent Korucu]
Toyota’nın ‘ağır abileri’ geldi! [Yusuf Dereli]
Japon otomotiv devi Toyota, Türkiye’deki hibrit ürün gamını genişletti. Yeni Camry Hybrid ve yeni RAV4 Hybrid’in lansmanı geçtiğimiz hafta içinde gerçekleştirildi. Premium konfor ve maksimum güvenliğe sahip otomobiller, beklendiği gibi yakıt tüketiminde oldukça cimri. Ancak fiyat konusunda Toyota, hiç mütevazı davranmamış! Yeni Camry Hybrid 479 bin TL, Yeni RAV4 Hybrid ise 336 bin TL’den başlayan fiyatlarla satışa sunuldu.
Toyota’nın daha çok ABD ve Avrupa pazarında sattığı lüks modeli Camry Hybrid ile SUV segmentinin yaratıcısı Yeni RAV4 Hybrid’in Türkiye lansmanları Intercity İstanbul Park’ta yapıldı. Yeni Camry Hybrid ve Yeni RAV4 Hybrid’in Türkiye lansmanında konuşma yapan Toyota Türkiye Pazarlama ve Satış A.Ş. CEO’su Ali Haydar Bozkurt, hibrit bilinirliğini yerleştirmek için çok büyük ve önemli adımlar attıklarını söyledi. Bozkurt, “Hibrit çağı başladı. Dizelin yerini hibritlerin aldığını görüyoruz.” dedi. Tüm dünyada 13 milyonun üzerinde, Türkiye’de 12 bin 88 adet Toyota hibrit araç satışının gerçekleştiğini belirttti. Yaklaşık binde 1’i…
E SEGMENTİN İDDİALI OTOMOBİLİ: CAMRY
Gelelim otomobillerin özelliklerine; Yeni Camry Hybrid, kendi kendini şarj edebilen hibrit versiyonu ile E segmentine iddialı bir giriş yapmaya hazırlanıyor. Hemen söyleyelim; ilk üretimine 1982 yılında başlanan Camry, bugüne kadar 100’den fazla ülkede 19 milyonun üzerinde satış yaptı. Her ne kadar Türkiye pazarına yeni yeni girmeye başlasa da, E segmentinde dünyanın en çok satılan sedanı.
2,5 CC, 218 HP; 4,3 LİTRE YAKIT TÜKETİMİ!
Yeni Toyota Camry Hybrid 2.5 litrelik motoruyla yakıt verimliliği, düşük emisyon ve sessiz bir sürüş sağlıyor. 218 HP güç üreten hibrit motor, 98 g/km’lik düşük emisyon değeri ile de dikkat çekiyor. Bu güçlü ve verimli motorun ortalama yakıt tüketim değeri ise sadece 4.3 lt/100 km. Otomobilin 0-100 hızlanması ise 8,3 saniye. Alçak kaput ve tavan çizgisi sayesinde sportif görünümü artırılmış. Ağırlık merkezi de daha düşük. Bu yol tutuşunun önceki nesile göre daha iyi olmasını sağlıyor.
TOYOTA SAFETY SENSE GÜVENLİK PAKETİ
Yeni Camry Hybrid, 18” alüminyum alaşım jant ve 8 gövde rengi ile satışa sunulacak. Kabin içinde ise üst düzey konfor sağlandığını söyleyebiliriz. Camry Hybrid’in geniş kabininde yüksek kaliteli yumuşak doku malzemeler, deri ve ahşap malzemeler kullanılmış. Bagaj hacmi ise 500 litre. Premium özelliklere sahip Yeni Camry Hybrid’de, çarpışmaların önlenmesine veya azaltılmasına yönelik ‘Toyota Safety Sense’ güvenlik teknolojisi standart olarak sunuluyor.
YILIN SUV’U YİNE İDDİALI GELİYOR
Toyota’nın SUV modeli RAV4, 2017 ve 2018 yılını ‘Dünyanın en çok satılan SUV modeli’ olarak tamamlamıştı. O da artık tamamen yenilendi. 5’inci jenerasyon RAV4 Hybrid’in özellikle güvenlik ve performansının üst düzeyde olduğu görülüyor. Selefine göre daha iyi yol tutuş, daha çok konfor ve daha geniş bir kabin alanı sunan RAV4 Hybrid’in bagaj hacmi ise 580 litre. Bu alanda sınıfının lideri…
0’DAN 100’E 8,1 SANİYE!
oyota RAV4’te de yeni 2.5 litre Hybrid Dynamic Force motor görev yapıyor. Dört çeker modelde 222 HP güç üreten hibrit motor, otomobili 0’dan 100’e sadece 8.1 saniyede taşıyor. Camry’den daha iyi bir performans! Yakıt tüketimi ise 100 km’de 4.5 lt. Güncel fiyatlarla 32 kuruş… Yeni RAV4’te daha kompakt hale getirilen hibrit sistemde, yeni bataryalar yüzde 11 daha hafif ve şanzıman kaybı öncekine oranla yüzde 25 daha az.
İlk üç ayda araç sayısı 106 bin arttı
Türkiye İstatistik Kurumu, mart ayına ilişkin motorlu kara taşıtları istatistiklerini açıkladı. Buna göre, bu yılın ilk üç ayında 159 bin 219 taşıtın trafiğe kaydı yapıldı. 52 bin 588 aracın ise kaydı silindi. Trafikteki toplam taşıt sayısı 106 bin 631 arttı.
Mart sonu itibarıyla trafiğe kayıtlı toplam taşıt sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,2 artarak 22 milyon 972 bin 552’ye yükseldi. Bu araçların yüzde 54,2’sini otomobil, yüzde 16,4’ünü kamyonet, yüzde 14,1’ini motosiklet, yüzde 8,2’sini traktör, yüzde 3,7’sini kamyon, yüzde 2,1’ini minibüs, yüzde 1’ini otobüs, yüzde 0,3’ünü özel amaçlı taşıtlar oluşturdu.
Elektrikli Aston Martin Rapide E yola iniyor!
Aston Martin’in tamamen elektirikli ‘Rapide E’ modeli Şangay Otomobil Fuarı‘nda kullanıcıların beğenisine sunuldu. Gücünü elektrikli iki motordan alan otomobil toplamda 602 beygir güce sahip. 950 Nm tork üretebilen çift elektrikli motor, bataryasının azalması durumunda bile tam kapasite gibi performans sağlayabiliyor. 800 voltluk 65kWh pil ile gelecek olan Aston Martin, tek pil dolumu ile 321 km seyahat edebilecek. Arka aksa monte edilen ikiz motor, aracı saatte 250 km maksimum hıza kadar çıkarabilecek. Aston Martin Rapide E 0-100 KM hıza dört saniyenin altında ulaşacak. Otomobil, direksiyonun arkasında yer alan 10 inçlik dijital gösterge paneli ile donatılmış. Aston Martin elektrikli araba modelinden yalnızca 155 kişide olacak. Fiyatı açıklanmayan otomobil, 2019 yılının sonlarına doğru satışa çıkacak.
Dünyanın en iyi lüks otomobili: Audi A7
Dünya çapında 24 ülkeden 86 otomobil gazetecisi tarafından verilen World Car Awards (Dünyada Yılın Otomobili Ödülleri) New York Otomobil Fuarı’nda sahiplerini buldu. Buna göre, Audi A7 Sportback, ‘Lüks’ kategorisinde Dünyada Yılın Otomobili seçildi. Hemen söyleyelim; Audi geçen yıl da A8 modeliyle ipi göğüslemişti.
Bir coupe’nin dinamik tasarımını, bir sedanın geniş iç hacmini ve bir Avant’ın işlevselliğini buluşturan Audi A7 Sportback, modern çağın en iyi Grand Tourismo modellerinden biri olarak gösteriliyor.
[Yusuf Dereli] 4.5.2019 [TR724]
Toyota’nın daha çok ABD ve Avrupa pazarında sattığı lüks modeli Camry Hybrid ile SUV segmentinin yaratıcısı Yeni RAV4 Hybrid’in Türkiye lansmanları Intercity İstanbul Park’ta yapıldı. Yeni Camry Hybrid ve Yeni RAV4 Hybrid’in Türkiye lansmanında konuşma yapan Toyota Türkiye Pazarlama ve Satış A.Ş. CEO’su Ali Haydar Bozkurt, hibrit bilinirliğini yerleştirmek için çok büyük ve önemli adımlar attıklarını söyledi. Bozkurt, “Hibrit çağı başladı. Dizelin yerini hibritlerin aldığını görüyoruz.” dedi. Tüm dünyada 13 milyonun üzerinde, Türkiye’de 12 bin 88 adet Toyota hibrit araç satışının gerçekleştiğini belirttti. Yaklaşık binde 1’i…
E SEGMENTİN İDDİALI OTOMOBİLİ: CAMRY
Gelelim otomobillerin özelliklerine; Yeni Camry Hybrid, kendi kendini şarj edebilen hibrit versiyonu ile E segmentine iddialı bir giriş yapmaya hazırlanıyor. Hemen söyleyelim; ilk üretimine 1982 yılında başlanan Camry, bugüne kadar 100’den fazla ülkede 19 milyonun üzerinde satış yaptı. Her ne kadar Türkiye pazarına yeni yeni girmeye başlasa da, E segmentinde dünyanın en çok satılan sedanı.
2,5 CC, 218 HP; 4,3 LİTRE YAKIT TÜKETİMİ!
Yeni Toyota Camry Hybrid 2.5 litrelik motoruyla yakıt verimliliği, düşük emisyon ve sessiz bir sürüş sağlıyor. 218 HP güç üreten hibrit motor, 98 g/km’lik düşük emisyon değeri ile de dikkat çekiyor. Bu güçlü ve verimli motorun ortalama yakıt tüketim değeri ise sadece 4.3 lt/100 km. Otomobilin 0-100 hızlanması ise 8,3 saniye. Alçak kaput ve tavan çizgisi sayesinde sportif görünümü artırılmış. Ağırlık merkezi de daha düşük. Bu yol tutuşunun önceki nesile göre daha iyi olmasını sağlıyor.
TOYOTA SAFETY SENSE GÜVENLİK PAKETİ
Yeni Camry Hybrid, 18” alüminyum alaşım jant ve 8 gövde rengi ile satışa sunulacak. Kabin içinde ise üst düzey konfor sağlandığını söyleyebiliriz. Camry Hybrid’in geniş kabininde yüksek kaliteli yumuşak doku malzemeler, deri ve ahşap malzemeler kullanılmış. Bagaj hacmi ise 500 litre. Premium özelliklere sahip Yeni Camry Hybrid’de, çarpışmaların önlenmesine veya azaltılmasına yönelik ‘Toyota Safety Sense’ güvenlik teknolojisi standart olarak sunuluyor.
YILIN SUV’U YİNE İDDİALI GELİYOR
Toyota’nın SUV modeli RAV4, 2017 ve 2018 yılını ‘Dünyanın en çok satılan SUV modeli’ olarak tamamlamıştı. O da artık tamamen yenilendi. 5’inci jenerasyon RAV4 Hybrid’in özellikle güvenlik ve performansının üst düzeyde olduğu görülüyor. Selefine göre daha iyi yol tutuş, daha çok konfor ve daha geniş bir kabin alanı sunan RAV4 Hybrid’in bagaj hacmi ise 580 litre. Bu alanda sınıfının lideri…
0’DAN 100’E 8,1 SANİYE!
oyota RAV4’te de yeni 2.5 litre Hybrid Dynamic Force motor görev yapıyor. Dört çeker modelde 222 HP güç üreten hibrit motor, otomobili 0’dan 100’e sadece 8.1 saniyede taşıyor. Camry’den daha iyi bir performans! Yakıt tüketimi ise 100 km’de 4.5 lt. Güncel fiyatlarla 32 kuruş… Yeni RAV4’te daha kompakt hale getirilen hibrit sistemde, yeni bataryalar yüzde 11 daha hafif ve şanzıman kaybı öncekine oranla yüzde 25 daha az.
İlk üç ayda araç sayısı 106 bin arttı
Türkiye İstatistik Kurumu, mart ayına ilişkin motorlu kara taşıtları istatistiklerini açıkladı. Buna göre, bu yılın ilk üç ayında 159 bin 219 taşıtın trafiğe kaydı yapıldı. 52 bin 588 aracın ise kaydı silindi. Trafikteki toplam taşıt sayısı 106 bin 631 arttı.
Mart sonu itibarıyla trafiğe kayıtlı toplam taşıt sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,2 artarak 22 milyon 972 bin 552’ye yükseldi. Bu araçların yüzde 54,2’sini otomobil, yüzde 16,4’ünü kamyonet, yüzde 14,1’ini motosiklet, yüzde 8,2’sini traktör, yüzde 3,7’sini kamyon, yüzde 2,1’ini minibüs, yüzde 1’ini otobüs, yüzde 0,3’ünü özel amaçlı taşıtlar oluşturdu.
Elektrikli Aston Martin Rapide E yola iniyor!
Aston Martin’in tamamen elektirikli ‘Rapide E’ modeli Şangay Otomobil Fuarı‘nda kullanıcıların beğenisine sunuldu. Gücünü elektrikli iki motordan alan otomobil toplamda 602 beygir güce sahip. 950 Nm tork üretebilen çift elektrikli motor, bataryasının azalması durumunda bile tam kapasite gibi performans sağlayabiliyor. 800 voltluk 65kWh pil ile gelecek olan Aston Martin, tek pil dolumu ile 321 km seyahat edebilecek. Arka aksa monte edilen ikiz motor, aracı saatte 250 km maksimum hıza kadar çıkarabilecek. Aston Martin Rapide E 0-100 KM hıza dört saniyenin altında ulaşacak. Otomobil, direksiyonun arkasında yer alan 10 inçlik dijital gösterge paneli ile donatılmış. Aston Martin elektrikli araba modelinden yalnızca 155 kişide olacak. Fiyatı açıklanmayan otomobil, 2019 yılının sonlarına doğru satışa çıkacak.
Dünyanın en iyi lüks otomobili: Audi A7
Dünya çapında 24 ülkeden 86 otomobil gazetecisi tarafından verilen World Car Awards (Dünyada Yılın Otomobili Ödülleri) New York Otomobil Fuarı’nda sahiplerini buldu. Buna göre, Audi A7 Sportback, ‘Lüks’ kategorisinde Dünyada Yılın Otomobili seçildi. Hemen söyleyelim; Audi geçen yıl da A8 modeliyle ipi göğüslemişti.
Bir coupe’nin dinamik tasarımını, bir sedanın geniş iç hacmini ve bir Avant’ın işlevselliğini buluşturan Audi A7 Sportback, modern çağın en iyi Grand Tourismo modellerinden biri olarak gösteriliyor.
[Yusuf Dereli] 4.5.2019 [TR724]
Bir bahar böyle geçti [Murat Aydın]
Benim şehrimin bahçeleri çiçeklenip bembeyaz oldu ya, yine göremedim, tam üç bahar oldu onları göremedim. Bütün bir ova bembeyaz çiçeğe durdu, dağları beyazdı, ovaları beyaz, dağları kar, ovalarında bahardı ama göremedim.
Mora beyaza durmuştur; haşhaş tarlalarını, uçsuz bucaksız bir kızıllıktır, gelincik denizini! Üç yıl oldu göremedim. Eriyen sular bensiz aktı dağlardan, çaylara, çaylardan nehirlere. Leylekler göç yollarında evimizin çatısında soluklandılar, sesleriyle uyanamadım.
Kim bilir nasıl bir çılgınlıkla çiçeklenmiştir kirazlar, kaysılar, bademler, erikler. Uçsuz bucaksız bir çiçek denizi olmuştur ovalar.
Ama ben göremedim…
Oysa; baharın peşinde yollara düşerdim bu zamanlar, yüz kilometreler boyu baharı mı kendimi mi aradığımı bilemeden yol gider ben giderdim. Ben mi yollarda olurdum yollar mı yüreğime saplanırdı karışırdı çoğu zaman.
Ay nerde doğsa oradaydık
Dallarda zerdali çiçekler
Savrulup gider rüzgar esince
Bütün bir bahar böyle geçti
Ezginin Günlüğü söylüyor ‘Bütün bir bahar böyle geçti’ diyor. Nasıl da acıtan bir söz bu! Yine bir bahar böyle geçti. Üç yıl oldu gidemedim. Yollar yolumu gözlüyor mudur? Kendi vatanımda yarı mahpus yaşadığımı biliyor mudur? Gelmedim diye gönül koyuyor mudur?
Leylaklar da açmıştır şimdi, 15 yaşımın kokusu. Yüreğimin korkusu.
Annemin sesi beni özlüyor mudur? 15 yaşım bana gönül koyuyor mudur? Bu yıl da gidemedim. Bir bahar daha böyle geçti.
Oysa;
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Biliyorum herkesin çok daha büyük dertleri var, yine de her yürekte dert büyük. En çok yolları özlüyorum, en çok leylakların kokusunu.
Ben hep 15 yaşımın kokusunda kaldım ve oradan hiç gitmedim. Yıllar yıllar boyu her bahar yeniden ziyaret ettim 15 yaşımı. Onun yollarında beraberce yürüdüm, her bahar yine yürüdüm, hep yürüdüm, hiç terk etmemiştim. Çardağın altına oturup annemin sesini dinledim.
Anne sesi… Söylemesi bile güzel.
Mistik bir dünya içinde girip, hiç değişmeyen, başkalaşmayan, yaşlanmayan bir zamanı yaşadım. ‘O zamanlar ben kuşlardan da küçüktüm/Bir gece vaktiydi/Aşk tuttu elimden benim’
Hırsızlar ne çok şeyimizi çaldınız.
Üç bahardır böyle geçiyor. Dokunamadan, Koklayamadan, çardağın altına kıvrılıp gaz ocağının sesiyle uyumadan. Ah Leylaklar da kokmaya başlamıştır şimdi.
Baharda açmışım gözlerimi dünyaya, bahar çocuğuyum, ondandır ona aşkım. Yeniden doğmaktır, yeniden dirilmek, yeniden hayat bulmaktır bahar, ondandır ona aşkım.
Bahar çağırıyor, Yollar çağırıyor. Ben yarı mahpus, kızından ve yollardan ayrı.
Fincana kahve koydum gel
Bugün bahara uydum gel
Ay doğdu dağın üstünden aman
Dallarda beyaz çiçekler
[Murat Aydın] 4.5.2019 [TR724]
Mora beyaza durmuştur; haşhaş tarlalarını, uçsuz bucaksız bir kızıllıktır, gelincik denizini! Üç yıl oldu göremedim. Eriyen sular bensiz aktı dağlardan, çaylara, çaylardan nehirlere. Leylekler göç yollarında evimizin çatısında soluklandılar, sesleriyle uyanamadım.
Kim bilir nasıl bir çılgınlıkla çiçeklenmiştir kirazlar, kaysılar, bademler, erikler. Uçsuz bucaksız bir çiçek denizi olmuştur ovalar.
Ama ben göremedim…
Oysa; baharın peşinde yollara düşerdim bu zamanlar, yüz kilometreler boyu baharı mı kendimi mi aradığımı bilemeden yol gider ben giderdim. Ben mi yollarda olurdum yollar mı yüreğime saplanırdı karışırdı çoğu zaman.
Ay nerde doğsa oradaydık
Dallarda zerdali çiçekler
Savrulup gider rüzgar esince
Bütün bir bahar böyle geçti
Ezginin Günlüğü söylüyor ‘Bütün bir bahar böyle geçti’ diyor. Nasıl da acıtan bir söz bu! Yine bir bahar böyle geçti. Üç yıl oldu gidemedim. Yollar yolumu gözlüyor mudur? Kendi vatanımda yarı mahpus yaşadığımı biliyor mudur? Gelmedim diye gönül koyuyor mudur?
Leylaklar da açmıştır şimdi, 15 yaşımın kokusu. Yüreğimin korkusu.
Annemin sesi beni özlüyor mudur? 15 yaşım bana gönül koyuyor mudur? Bu yıl da gidemedim. Bir bahar daha böyle geçti.
Oysa;
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Biliyorum herkesin çok daha büyük dertleri var, yine de her yürekte dert büyük. En çok yolları özlüyorum, en çok leylakların kokusunu.
Ben hep 15 yaşımın kokusunda kaldım ve oradan hiç gitmedim. Yıllar yıllar boyu her bahar yeniden ziyaret ettim 15 yaşımı. Onun yollarında beraberce yürüdüm, her bahar yine yürüdüm, hep yürüdüm, hiç terk etmemiştim. Çardağın altına oturup annemin sesini dinledim.
Anne sesi… Söylemesi bile güzel.
Mistik bir dünya içinde girip, hiç değişmeyen, başkalaşmayan, yaşlanmayan bir zamanı yaşadım. ‘O zamanlar ben kuşlardan da küçüktüm/Bir gece vaktiydi/Aşk tuttu elimden benim’
Hırsızlar ne çok şeyimizi çaldınız.
Üç bahardır böyle geçiyor. Dokunamadan, Koklayamadan, çardağın altına kıvrılıp gaz ocağının sesiyle uyumadan. Ah Leylaklar da kokmaya başlamıştır şimdi.
Baharda açmışım gözlerimi dünyaya, bahar çocuğuyum, ondandır ona aşkım. Yeniden doğmaktır, yeniden dirilmek, yeniden hayat bulmaktır bahar, ondandır ona aşkım.
Bahar çağırıyor, Yollar çağırıyor. Ben yarı mahpus, kızından ve yollardan ayrı.
Fincana kahve koydum gel
Bugün bahara uydum gel
Ay doğdu dağın üstünden aman
Dallarda beyaz çiçekler
[Murat Aydın] 4.5.2019 [TR724]
Yabancı medyanın Türkiye’ye ilgisinden çıkarılacak dersler [Yavuz Altun]
Duymuşsunuzdur, Alman medya kuruluşu Deutsche Welle’nin öncülüğünde, dört yabancı basın organı, +90 isminde bir YouTube haber kanalı açtı geçen hafta. Dünyada sanırım başka örneği yok. Hâlihazırda Türkçe yayın yapan Deutsche Welle, BBC ve Voice of America’nın yanına France 24 de eklendi. Türkiye, gittikçe daha fazla yabancının ilgisini çeken bir ülke olmasının yanı sıra, bu türlü ilginç deneylerin de merkez üssü olmaya başladı. Ama Türkiye medyası açısından bu girişimin başka ilginç çağrışımları da var, isterseniz biraz onun üzerine konuşalım.
DW’nin kanalın kuruluşu için yaptığı basın toplantısında da öne çıkan görüş, kanalın Türkiye’de baskı altındaki ifade özgürlüğüne bir katkı sunması yönündeydi.
Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) verilerine göre, mevcut medyanın yüzde 95’i Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kontrolünde. Çoğunluğu şehirli yüzde 50’ye yakın bir kesimin Erdoğan’ın politikalarının karşısında olduğu düşünüldüğünde, bu durumun alternatiflere imkân sağladığı açık.
İktidarın açtığı büyük boşluk
Ancak Türkiye’deki mevcut muhalif basın, çeşitli sebeplerden ötürü, bu boşluğu dolduramıyor. İlk sebep, elbette ülkedeki adı konulmamış “iç savaş hâli”. Tabi burada eşit güçlerden bahsetmek olmaz. İktidar, yüzde 50’nin biraz üzerinde bir halk desteğiyle, ülkedeki her şeyi o yüzde 50’ye göre dizayn etmeye kararlı. Muhalefet ise, bir şekilde çırpınmak zorunda. Kutuplaşma tabiri mevcut durumu tam karşılamıyor fakat eskiden beri farklı mahallelere bölünmüş Türkiye coğrafyasında, bütün ülkeye hitap eden “ana akım” bir yayıncılık yapabilmek neredeyse imkânsız. İktidar, muhalif medyayı akreditasyon ve benzeri araçlarla olan biteni “uzaktan izlemeye” mahkûm etti. Mahalleler arası kalın duvarlar örüldü. Yabancı medya, bu bariyeri aşabilecek tek alternatif olarak öne çıkıyor. Muhalif medya, mesela BBC Türkçe gibi Bağcılar’da AKP seçmeniyle görüşerek haber yapamayacak durumda. Yandaş medya da bu tarafa ilgi göstermiyor.
İkinci sebep, finansal problemler. Birçok muhalif yayın mali açıdan erime sürecinde. Cumhuriyet, Birgün, Evrensel, Sözcü gibi gazeteler, yeteri kadar okuyucu çekemediği gibi, iktidar baskısı yüzünden doğru düzgün reklam da alamıyor. Hâliyle tırpan yiyen haber bütçeleri, nitelikli haberciliğin de önünü kapatıyor. TV’de ise durum daha da vahim. Halk TV, KRT TV, Tele 1 ve Cem TV gibi küçük çaplı kanallar, belki görsel medyadaki boşluktan ötürü çok izleniyor fakat reklam pastasından hak ettikleri payları alamıyorlar. Yerel dijital yayıncılar da kan ağlıyor. Hem yatırımcı, hem reklam veren hem de para verecek okuyucu bulmak, mevcut ekonomik ve politik şartlarda, zor.
Sahada yeterince muhabir istihdam edemeyince, uzun süreli emek isteyen haberlere yatırım yapamıyorsunuz, hele ki dijital medyanın gereklerini (video içerik, hayata dokunan işler, kişisel tecrübeler) hiç yerine getiremiyorsunuz. Dijitalleşen medya alanı, geleneksel haberciliğin ötesinde işler yapmanızı gerektiriyor. Haber değil “içerik” üretmelisiniz. Eskilerin “haftasonu ya da ek haberciliği” dediği şey, giderek merkeze yaklaşıyor. Görsellik ve ses, yazılı metinlerin yerini alıyor. Bu da tüketici açısından ciddi bir boşluk. Son seçim döneminin en çok reyting alan yapımlarının amatörce yapılan halk röportajları olduğunu hatırlayalım.
Geleneksel medyaya yer yok
Haliyle bu boşluğu yabancı basın kuruluşlarının Türkiye ofisleri dolduruyor. DW’nin ve BBC’nin Türkçe servisleri sadece maddi açıdan avantajlı değil, politik baskıya da, diğerlerinden daha fazla direnebiliyorlar. Muhtemelen şu an Türkiye’nin en çok takip edilen kanalı FOX TV de benzer avantajlara sahip. Bunların yanına Rusya merkezli Sputnik’in web sitesi ve radyosunu ekleyebiliriz. Çin haber ajansı Xinhua bile ufak çaplı da olsa Türkçe yayın yapmaya başladı. Bu türlü uluslararası platformların karşısında, Türkiye’deki şartlara mahkûm olan Gazete Duvar, Diken, T24 gibi markaların kısıtlı bütçelerle iş yapmaya çalıştığı görülüyor. Habere fazla bütçe ayıramayanlar, daha fazla yorum analizle yoluna devam etmeyi seçiyor. Ama bu, gazetecilik açısından uzun vadede problemli bir durum.
Yeni nesil dijital platformlar ise, kısa süreli hızlı koşularla dikkat çekiyorlar, ancak toplumdan yeterli destek bulamadıkları anlaşılıyor. 140journos gibi kaliteli içeriklerle adından söz ettiren bir oluşum bile, içeriklerinden para kazanmak için YouTube dışında alternatiflere yönelmek zorunda kaldı. İnternette tükettiği haber içeriğine para vermek, henüz Türkiyeli okurun alışkanlıkları arasında yer bulamadı. ABD’de New York Times’ın başardığı “dijital devrim” hâliyle Türkiye için henüz uzak ihtimal. Şimdilik Türkiyeli okur için Twitter, haber takibi için yeterli ve üstelik ücretsiz!
Yine de bu ilgi bile yabancı yatırımcı için bulunmaz fırsat. Hâli hazırdaki devasa haber ordularına, küçük bir ekleme yaparak bir Türkiye masası oluşturabiliyorlar. Bilhassa şehirli, genç, muhalif kesimin dijital dünyaya olan ilgisi, sürekli büyüyen bir pazarı işaret ediyor. Ortadoğu pazarı içinde, Türkiye bir hayli önde. Bunun yanında, AKP’ye oy veren genç kuşak için “yandaş medya” düzeni yeteri kadar cazip değil. Alternatiflerin onlara da hitap etmesi durumunda, Türkiye’de geleneksel medyanın beyin ölümünün gerçekleştiğini ilân edebiliriz. Nitekim +90’ın YouTube kanalında kısa bir gezinti, ya da The Independent’ın Türkiye ofisi için kurduğu kadro, bu yönde çalışmalar da olduğu izlenimi uyandırıyor.
Uluslararası pazarlarda müşteri avı
Son olarak meselenin bir de DW’nin ve diğer uluslararası medya kuruluşlarının kendi gelecek hedeflerine bakan yönü var. Önceki gün İngiliz The Guardian gazetesi, 20 yıl sonra ilk kez kâr ettiklerini açıkladı. Uzun süredir finansal darboğazdan çıkmaya çalışan gazete, dijitalleşmeyle birlikte uluslararası arenaya yöneldi ve dijital gelirlerini kat be kat arttırdı. Şu anda dijital abonelerinin üçte ikisi İngiltere dışından. Amerikan New York Times da 2018 sonunda 4 milyondan fazla dijital aboneye sahip olduğunu duyurmuştu. NYT’nin şu an 193 ülkede abonesi var. Gazeteler reklama güvenerek habercilik yapmanın gelecekte daha da zor olduğunu görerek, okurdan yardım isteme yolunu seçtiler. Bu da, meyvesini verdi.
DW’nin Türkiye gibi pazarlara açılması, bu yönüyle hayli kârlı bir yatırım gibi duruyor. Çeşitli Batılı medya kuruluşları da benzer açılımlar yapacaktır. Gelgelelim, bu imkân yalnızca dünya üzerinde az sayıda marka için geçerli. Yerelde kalan geleneksel medya için işler hiç de iyi değil. Güçlü bir yerellik kültürü olan ABD’de bile yerel yayın organları ya kapatılıyor ya da tekellerin eline geçiyor. Ulusal yayın organları bile bu türlü açılımlar yapamayınca kapıya kilit vurmak zorunda kalıyor. Tıpkı matbaanın icadı gibi, dijitalleşmeyle birlikte yeni bir eşikte duruyoruz. Bu yolun başında öngörülen pek çok şeyin gerçekleşmediğini, yolun kendisinin dayattığı yeni durumlarla başa çıkmak zorunda kaldığımızı akıldan çıkarmamak gerek.
Bakalım daha neler göreceğiz…
[Yavuz Altun] 4.5.2019 [TR724]
DW’nin kanalın kuruluşu için yaptığı basın toplantısında da öne çıkan görüş, kanalın Türkiye’de baskı altındaki ifade özgürlüğüne bir katkı sunması yönündeydi.
Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) verilerine göre, mevcut medyanın yüzde 95’i Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kontrolünde. Çoğunluğu şehirli yüzde 50’ye yakın bir kesimin Erdoğan’ın politikalarının karşısında olduğu düşünüldüğünde, bu durumun alternatiflere imkân sağladığı açık.
İktidarın açtığı büyük boşluk
Ancak Türkiye’deki mevcut muhalif basın, çeşitli sebeplerden ötürü, bu boşluğu dolduramıyor. İlk sebep, elbette ülkedeki adı konulmamış “iç savaş hâli”. Tabi burada eşit güçlerden bahsetmek olmaz. İktidar, yüzde 50’nin biraz üzerinde bir halk desteğiyle, ülkedeki her şeyi o yüzde 50’ye göre dizayn etmeye kararlı. Muhalefet ise, bir şekilde çırpınmak zorunda. Kutuplaşma tabiri mevcut durumu tam karşılamıyor fakat eskiden beri farklı mahallelere bölünmüş Türkiye coğrafyasında, bütün ülkeye hitap eden “ana akım” bir yayıncılık yapabilmek neredeyse imkânsız. İktidar, muhalif medyayı akreditasyon ve benzeri araçlarla olan biteni “uzaktan izlemeye” mahkûm etti. Mahalleler arası kalın duvarlar örüldü. Yabancı medya, bu bariyeri aşabilecek tek alternatif olarak öne çıkıyor. Muhalif medya, mesela BBC Türkçe gibi Bağcılar’da AKP seçmeniyle görüşerek haber yapamayacak durumda. Yandaş medya da bu tarafa ilgi göstermiyor.
İkinci sebep, finansal problemler. Birçok muhalif yayın mali açıdan erime sürecinde. Cumhuriyet, Birgün, Evrensel, Sözcü gibi gazeteler, yeteri kadar okuyucu çekemediği gibi, iktidar baskısı yüzünden doğru düzgün reklam da alamıyor. Hâliyle tırpan yiyen haber bütçeleri, nitelikli haberciliğin de önünü kapatıyor. TV’de ise durum daha da vahim. Halk TV, KRT TV, Tele 1 ve Cem TV gibi küçük çaplı kanallar, belki görsel medyadaki boşluktan ötürü çok izleniyor fakat reklam pastasından hak ettikleri payları alamıyorlar. Yerel dijital yayıncılar da kan ağlıyor. Hem yatırımcı, hem reklam veren hem de para verecek okuyucu bulmak, mevcut ekonomik ve politik şartlarda, zor.
Sahada yeterince muhabir istihdam edemeyince, uzun süreli emek isteyen haberlere yatırım yapamıyorsunuz, hele ki dijital medyanın gereklerini (video içerik, hayata dokunan işler, kişisel tecrübeler) hiç yerine getiremiyorsunuz. Dijitalleşen medya alanı, geleneksel haberciliğin ötesinde işler yapmanızı gerektiriyor. Haber değil “içerik” üretmelisiniz. Eskilerin “haftasonu ya da ek haberciliği” dediği şey, giderek merkeze yaklaşıyor. Görsellik ve ses, yazılı metinlerin yerini alıyor. Bu da tüketici açısından ciddi bir boşluk. Son seçim döneminin en çok reyting alan yapımlarının amatörce yapılan halk röportajları olduğunu hatırlayalım.
Geleneksel medyaya yer yok
Haliyle bu boşluğu yabancı basın kuruluşlarının Türkiye ofisleri dolduruyor. DW’nin ve BBC’nin Türkçe servisleri sadece maddi açıdan avantajlı değil, politik baskıya da, diğerlerinden daha fazla direnebiliyorlar. Muhtemelen şu an Türkiye’nin en çok takip edilen kanalı FOX TV de benzer avantajlara sahip. Bunların yanına Rusya merkezli Sputnik’in web sitesi ve radyosunu ekleyebiliriz. Çin haber ajansı Xinhua bile ufak çaplı da olsa Türkçe yayın yapmaya başladı. Bu türlü uluslararası platformların karşısında, Türkiye’deki şartlara mahkûm olan Gazete Duvar, Diken, T24 gibi markaların kısıtlı bütçelerle iş yapmaya çalıştığı görülüyor. Habere fazla bütçe ayıramayanlar, daha fazla yorum analizle yoluna devam etmeyi seçiyor. Ama bu, gazetecilik açısından uzun vadede problemli bir durum.
Yeni nesil dijital platformlar ise, kısa süreli hızlı koşularla dikkat çekiyorlar, ancak toplumdan yeterli destek bulamadıkları anlaşılıyor. 140journos gibi kaliteli içeriklerle adından söz ettiren bir oluşum bile, içeriklerinden para kazanmak için YouTube dışında alternatiflere yönelmek zorunda kaldı. İnternette tükettiği haber içeriğine para vermek, henüz Türkiyeli okurun alışkanlıkları arasında yer bulamadı. ABD’de New York Times’ın başardığı “dijital devrim” hâliyle Türkiye için henüz uzak ihtimal. Şimdilik Türkiyeli okur için Twitter, haber takibi için yeterli ve üstelik ücretsiz!
Yine de bu ilgi bile yabancı yatırımcı için bulunmaz fırsat. Hâli hazırdaki devasa haber ordularına, küçük bir ekleme yaparak bir Türkiye masası oluşturabiliyorlar. Bilhassa şehirli, genç, muhalif kesimin dijital dünyaya olan ilgisi, sürekli büyüyen bir pazarı işaret ediyor. Ortadoğu pazarı içinde, Türkiye bir hayli önde. Bunun yanında, AKP’ye oy veren genç kuşak için “yandaş medya” düzeni yeteri kadar cazip değil. Alternatiflerin onlara da hitap etmesi durumunda, Türkiye’de geleneksel medyanın beyin ölümünün gerçekleştiğini ilân edebiliriz. Nitekim +90’ın YouTube kanalında kısa bir gezinti, ya da The Independent’ın Türkiye ofisi için kurduğu kadro, bu yönde çalışmalar da olduğu izlenimi uyandırıyor.
Uluslararası pazarlarda müşteri avı
Son olarak meselenin bir de DW’nin ve diğer uluslararası medya kuruluşlarının kendi gelecek hedeflerine bakan yönü var. Önceki gün İngiliz The Guardian gazetesi, 20 yıl sonra ilk kez kâr ettiklerini açıkladı. Uzun süredir finansal darboğazdan çıkmaya çalışan gazete, dijitalleşmeyle birlikte uluslararası arenaya yöneldi ve dijital gelirlerini kat be kat arttırdı. Şu anda dijital abonelerinin üçte ikisi İngiltere dışından. Amerikan New York Times da 2018 sonunda 4 milyondan fazla dijital aboneye sahip olduğunu duyurmuştu. NYT’nin şu an 193 ülkede abonesi var. Gazeteler reklama güvenerek habercilik yapmanın gelecekte daha da zor olduğunu görerek, okurdan yardım isteme yolunu seçtiler. Bu da, meyvesini verdi.
DW’nin Türkiye gibi pazarlara açılması, bu yönüyle hayli kârlı bir yatırım gibi duruyor. Çeşitli Batılı medya kuruluşları da benzer açılımlar yapacaktır. Gelgelelim, bu imkân yalnızca dünya üzerinde az sayıda marka için geçerli. Yerelde kalan geleneksel medya için işler hiç de iyi değil. Güçlü bir yerellik kültürü olan ABD’de bile yerel yayın organları ya kapatılıyor ya da tekellerin eline geçiyor. Ulusal yayın organları bile bu türlü açılımlar yapamayınca kapıya kilit vurmak zorunda kalıyor. Tıpkı matbaanın icadı gibi, dijitalleşmeyle birlikte yeni bir eşikte duruyoruz. Bu yolun başında öngörülen pek çok şeyin gerçekleşmediğini, yolun kendisinin dayattığı yeni durumlarla başa çıkmak zorunda kaldığımızı akıldan çıkarmamak gerek.
Bakalım daha neler göreceğiz…
[Yavuz Altun] 4.5.2019 [TR724]
Avukat aranıyor! [Ramazan Faruk Güzel]
“Yargıç, hakkı uygular;
Hukuku oluşturan, canlandıran ise avukattır!”
-Francis Bacon
Şu an ülkedeki mevcut iktidarın karşısındaki muhalif görülen insanların neredeyse hepsi potansiyel hain ve terörist konumunda, hemen herkes bir sabah gözaltına alınabilecek durumda…
Şu ana kadar da –iktidarın açıkladığına göre- 15 Temmuz kurmaca darbesinden bu yana sırf Cemaat soruşturmasından 510 bin insan hakkında adli işlem yapılmış.
Bunu yapmadan önce de çakma darbe gecesi apar topar -yeni rejime alet olmayacak, yapılan hukuksuzlukları sorgulayabilecek- yargı mensuplarını görevden almışlardı.
Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durdurulması tavsiyesinin çıktığı AP Raporunda da ifade edildiği gibi:
“- Son yıllarda 5 bine yakın hakim ve savcının ihracı; yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına tehdit oluşturuyor.
– 570 avukatın tutuklanması; savunma ve adil yargılanma hakkına engel teşkil ediyor.”
(Detaylarını “AP’nin kabul ettiği Türkiye raporunda neler var, şimdi ne olacak?” başlıklı yazımızda bulabilirsiniz.)
Her gün insanlara yeni yeni davalar açılıyor, anlık gözaltılar yapılıyor. Böyle bir ortamda insanlar en temel hakları olan “Savunma hakkı”nı kullanamıyor. Çünkü bu noktada güvenebilecekleri avukatların çoğunu gözaltılarla, soruşturmalarla yıldırdılar. Bir kısmı şu an yurtdışına çıkmış durumda.
Soma faciasını hatırlıyorsunuz… Yüzlerce can Soma’da göçük altında kalmıştı. Bu toplu cinayette, katliamda ihmal ve kasıtları olanların bazıları da geçenlerde serbest bırakılmışlardı. Mağdurların haklarını savunan (KHK ile kapatılmış olan) Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) üyesi 6’sı tutuklu 20 avukata “terör örgütü yöneticiliği” ve “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla toplam 159 yıl 1 ay 30 gün hapis cezası vermişlerdi. Ceza verilenlerden birisi de eski ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı idi ve kendisine 11 yıl 3 ay hapis cezası verip “tutukluluğunun devamına” demişlerdi.
SAVUNAMAMA ACZİYETİ!
Yargı alanında böylesine bir terör estirilirken insanlar kendilerine avukat bulmakta çok zorlanıyor. Dediğim gibi, tanıdıkları avukatlar şu an ya hapiste, ya da sürgünde… Halen aktif görev yapanlar ise sinmiş vaziyette ve böyle siyasi davalara bakmaktan imtina ediyorlar.
Bir kısmı da bu zor dönemi fırsata çevirme arayışında… Normal avukatlık ücretinin bazen kat be katını isteyebiliyorlar. İnsanlar da “denize düşen yılana sarılır” hesabı, çaresiz böyle teklifleri kabul edebiliyor.
Bazı avukatlar da görevlerini suistimal ediyor; siyasilerle, emniyetle vs ortak hareket edip mağdurları yönlendiriyor. İnsanları itirafçı olmaya, suçları üstelenmeye, başka insanları da suçlayarak dosyaya dahil etmeye çalışanlar bulunabiliyor.
Avukatların suistimallerine dair rivayetler çok…
Böyle bir dönemde bir hukukçu olarak bana da sosyal medyadaki hesabımdan özel mesaj ile yardım isteyenler oluyor: “Güvenebileceğimiz, tavsiye edebileceğiniz bir avukat var mı?” diye.
Bu konuda derin bir acziyet ve üzüntü hissediyorum. Zira tanıdığım bildiğim ne kadar hukukçu (hakim, savcı, avukat, hukukçu akademisyen vs) varsa hemen hepsi şu an aktif görevde değil. Büyük bir kısmı hapiste ve mecburen yurtdışına çıkmış vaziyette.
O zaman geriye şu kalıyor:
Halen avukatlık yapanların artık inisiyatif alıp mağdurlar için elini taşın altına koyması. Bu, ateşten gömlek giymek demek böyle bir zamanda, evet… Ama zamanında avukatlığı korkusuzca yapıp tarihe geçenler oldu.
AVUKAT HANS ACHİM LİTTEN
Bir avukat dostum bana Hitler döneminde avukatlık yapmış olan Hans Achim Litten’i hatırlatmıştı. Onun yaşadıkları günümüze ışık tutuyor.
Zira şu son dönemde Türkiye’de yaşananlar o dönemle adeta bire bir paralellik arz ediyor. 1940’ların Hitler Almanyası ile 2014 sonrasının Erdoğan Türkiyesi adeta karbon kopya!..
…
Avukat Hans Achim Litten, 1931 yılında Hitler’i, emrindeki taarruz bölüğünün “göçmenlerin gittiği dans salonunu basıp çok sayıda insanı öldürmesi” suçlaması ile mahkemeye getirtip 3 saat çapraz sorguya tabi tuttuğunda 28 yaşındaydı.
Hitler’in 1933 yılında olağanüstü güçlerle Almanya’nın başına geçip tüm dünyayı tehdit etmesinden 2 yıl önceye denk gelen bu olay Litten’in adını cesareti ve adalete olan inanca ile hafızalara kazıdı.
O günler Hitler’in gücünü pekiştirdiği, Nazi rejiminin adım adım inşa edildiği zamanlardı. Litten buna benzer başka katliamlarda da avukat olarak yer aldı. Hukuk bilgisi bakımından Litten’in çok üstündeki akademisyenler, yargıçlar Almanya’daki rejim değişikliğine ses çıkarmadılar. Hatta destek verdiler. Zira bu gücün karşısına geçip, Nazi rejimi karşısında hukuki mücadele vermek hedef olmayı, tutuklanmayı, sürgünü göze almak demekti.
27 Şubat 1933 Tarihindeki Almanya Parlamentosu (Reichstag) yangınının olduğu gece yarısı Hitler, Goebbels, Hermann ve Wilhelm Frick gibi büyük (!) Naziler yangın yerine gelip enkazı miting alanına çevirmekte gecikmedi. Belli ki önceden hazırlıklıydılar. Hitler konuşmasında düşmanı tespit etti, birlik çağrısı yaptı.
Ertesi sabah “Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi” çıkarıldı. Alman Anayasası’nı askıya alan bu kararname Nazi taraftarlarına insan haklarını çiğneme hakkı vermekteydi. Çok kısa bir süre içerisinde 100.000 kişi tutuklandı.
Yangın gecesi apar topar yataklarından alınıp tutuklananlar arasında genç hukukçu Litten de vardı. Çünkü Nazi zihniyetinin insan hakkı ihlallerine karşı çıkması nedeniyle Hitler’in kişisel olarak kinine hedef olmuştu. Sözde tutuklama kararı verenler ise, Litten ile aynı sıralarda hukuk eğitimi alan sözde hukukçulardı.
Gözükara Litten, herkesin korkudan köşesine çekildiği bir zamanda adaletin her şart altında, herkes hakkında yerine gelmesi için hayatı pahasına mücadele etmiş bir hukukçudur. Kim bilir belki de ülkedeki diğer hukukçular Litten kadar cesaretli olsaydı, Almanya Hitler faciasını yaşamayacaktı.
Litten’i onlardan farklı kılan cesareti ve ilkeli duruşuydu.
Günümüzde O’nun mücadelesini temsilen adaletin yaşam savaşı verdiği coğrafyalarda hukuk mücadelesi veren hukukçulara Hans Achim Litten adına ödüller verilmekte. Bugün nefret objesi olarak anılan Hitler rejimi, tarihte ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır.
GÜNÜMÜZDE…
Bugünlerde Hitler’in akıl hocalığı ile kendilerine zulüm rejimi inşa edenlerin de çok iyi bildiği gibi, günü geldiğinde kendileri de nefret objesi olarak hatırlanacak, destekçileri de utanç içinde yaşam süreceklerdir.
Ama günümüz Türkiyesinde başta savunmaya olmak üzere vatandaşlara büyük haksızlıklar, hukuksuzluklar yapılırken TBB (Türkiye Barolar Birliği), Başkanı Metin Feyzioğlu ve diğer bir çok Barolardan yana büyük bir sessizlik var… Bu sükut, biraz da yapılanları ikrar anlamı taşıyor.
Avukatların çatı örgütlerinde manzara bu…
Yargı mensuplarının çatı örgütü HSK (Hakim ve Savcılar Kurulu) ise tam bir fecaat! Hakim, savcılara dair yürütülen “cadı avlarının” bizzat organize merkezi gibi işliyor, bir zamanların “Yüksek” Kurulu!
AVUKAT..?
Avukat; otorite karşısında insanı, bireyi, hakkı savunan kişidir.
Avukat; özgürlükleri, yaşam hakkını, mülkiyet hakkını değerleri korur.
Avukatlık, mücadele mesleğidir. Bu mücadele, insanların çoğunun korku ya da başka saiklerle otoriteye itaat etmesi karşısında zaman zaman zorlukları barındırır.
Avukatlar; sorunları çözer, gerginlikleri giderir.
Hataları düzeltir, insanların yükünü üstlenir.
Çabalarıyla insanların huzurlu bir şekilde adil bir yaşam sürmelerinin mücadelesini verir.
…
Nitekim Anayasa’nın 10’uncu ve 36’ncı Maddesi “adil yargılanma hakkı”nı, herkesin kanun önünde eşit olmasından kaynaklanan “kanun önünde eşitlik ilkesi”ni düzenler.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. Maddesi, Havana protokolü hükümleri ve de CMK 174 ve devamı gereğince mahkemeler önünde avukata erişim ve adil yargılamanın bütün ilkeleriyle hayata geçmesi adına zorunlu müdafilik hukukumuzda hayati önem taşıyan bir kurumdur.
Masumiyet karinesine göre de suçluluğu sabit oluncaya kadar herkes masumdur, o yüzden de hangi davayla ilgili olursa olsun avukatlar savunma hakkını kullanmak isteyenlere yardım etmek zorundadır. Meslek ilkelerinin ve onurunun gereği de budur. Bu noktada Barolardaki zorunlu müdafilik yapanlara büyük sorumluluklar düşmektedir…
SON SÖZ OLARAK
Hakimliğe geçmeden önce 15 yıl kadar avukatlık yapmıştım ve başucumda Molierac’ın şu sözü vardı hep:
“Görevimizi yaparken kimseye; ne müvekkile, ne hakime, hele ne iktidara tabiyiz.
Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur.
Avukatlar, tarih boyu köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı!”
Bu söz her Avukatlar gününde seslendirilir, baroların başköşelerinde de asılıdır.
Şu an Türkiye’deki aktif avukatlık yapanlara bu sözü hatırlatıyorum ve insanların “güvenilir, sağlam, dürüst, dik duran avukatlar aradığını” aktarmak istiyorum.
Sizler de bir gün Hans Achim Litten gibi hayırla yad edilen, adına ödüller dağıtılan hukukçular olarak anılabilirsiniz.
Ya da sessiz kalıp yitip gidebilirsiniz de…
Ya da bu yaşanan zulümlere ortak olup günümüzün Goebbels, Hermann, Wilhelm Frick ve Hitlerleri ile bir anılabilirsiniz de!..
Bir dostunuz, eski bir meslataşınız olarak benden hatırlatması, seçim ise sizde.
[Ramazan Faruk Güzel] 4.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Ağaç Baladı [M.Nedim Hazar]
Senenin bu döneminde, gökyüzünde tuhaf bir ciddiyet ve ketumluk hüküm sürer nedense. Ve gökyüzünü beton bloklar ile dilim dilim bölen bizim bahtsız kuşağımız, bu kasvetli suskunluğu fark edemeyiz çoğu zaman.
Yukarı bakmayı nicedir ihmal eder oldu ahir zaman insanları.
Oysa bakışları yukarı çevirmek, umuda yönelmek demek. Ve künhüne vakıf olanlar için de mebzul miktarda bir okuyuştur yarına dair.
Şehirler böyledir; aman vermez dilini çözmeye tabiatın.
Bir tür gönüllü kuşatılmışlık…
Hele ki dijital devrin bahtsız kuşaklarını…
Gemide, trende, metroda; birbirini görmeden, yüzlerine bile bakmadan, ekseriyetle farkında bile olmadan gider oldu insanlar. Bakışlar aşağıda, yönelişler karanlık camlarda. Herkes soğuk bir likit kristal pencereye mahkum. Bir çeşit dijital pranga…
Bunu kırmanın en tabii yöntemi, uzun yolculuklar sanırım. Gökyüzü tutsaklığından kurtuluyor binaların. Ve bulutlar selamlıyor en yalın haliyle bizleri. Bir tür ertelenmiş yüzleşme ya da ihmal edilmiş mesafeli kavuşma, diyelim.
Hayata olan ilişkinize dair bir kanaat edinmek için öncelikle çevrenize bakmanız gerekiyor. Eğer varsa yakınlarınızda bir ağaç, hâlâ umut var demektir. Uzun yolların da bu güzelliği bekler her şeyden önce. Tekrar yaşadığını hissettirir modern insana.
Ağaç varsa yol güzeldir, ağaçlıklı yollarda bulutlar anlamlı ve görkemlidir.
Ağaç bu, küçümsemeyin lütfen.
Geçtiğimiz gün bir vesile ile bakmak icap etti.
Risale-i Nur’da 300’den fazla yerde geçiyor bahsi. Ne muazzam örnekler anlatılıyor ağaçlarla. Kâh kökleri, kâh dalları, kâh meyveleriyle… Şöyle bir şey mesela; “Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir, kendi bir çamur yer. Nar ağacı sâfi bir şarabı hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir, kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.” (Lem’alar) (Tüm bunların dışında bizzat Müellifin ağaçla olan ilişkisi var ki ona başlı başına bir yazı ayıracağız nasip olursa)
O güzeller güzeli “Sekizinci Gün” (Le huitième jour) filminde “Eğer bir ağaca dokunursanız, siz de ağaç olursunuz.” diyordu. Ağacın bir ana gibi nasıl dinleyici, sakinleştirici ve sarıcı olduğunu anlatıyordu muazzam bir lirizm ile. Biz ise, en çok parlak ekranlara dokunuyorduk son dönemlerde. Ve farkında değildik belki ama hepimiz tuhaf bir nesle dönüşüyorduk belki de.
Dikkat buyurun Bediüzzaman Hazretleri gibi, ağaçlarla yoldaş olmak, hayatı ağaca yaslamak gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Nerede bizde o derinlik! Bütün hikayenin bir ağaçla başladığını idrak etmek, zorların zoru bir mesele. Üstadın hayatı ki, bir anlamda ağaçların öyküsüdür; Katran, Kara Dut, Çam… Hepsinin ayrı bir sergüzeşti, encamı, serencamı vardır…
Belki de bu nedenle öfkesine paratoner olur kötülerin. Doludur tarih sahnesi, iyiye düşman olup da ağaca nefretini kusan kötülerle. Düşmanlık edilmiş, kökünden budanmaya çalışılmış ağaç sayısı, kahraman sayısından bile fazladır belki de. Gafil kafa, bilmez ki, öyle bir ağaç biter ki iyiliğin kalbinde, onu kesebilecek keskinlik yoktur yeryüzünde!
Bu ve benzer hislerle alınır mesafeler. Akar da akar, dalların bulutlara akması gibi. Bu nedenle vurgunuzdur avlusunda ağaçların yükseldiği mabedlere.
O mabedler ki, avlusunda kökü derinlerde, dallar göklerde bir ilahi köprü gibi yükselirler de, yanlarından ve farkında bile olmadan geçerek biz içerde, elimizde küçük telefon objektifleriyle, duvarlardaki ayetlerin resmini çekeriz tuhaf bir nevzuhur ritüelle.
(Devam edecek)
[M.Nedim Hazar] 4.5.2019 [TR724]
Yukarı bakmayı nicedir ihmal eder oldu ahir zaman insanları.
Oysa bakışları yukarı çevirmek, umuda yönelmek demek. Ve künhüne vakıf olanlar için de mebzul miktarda bir okuyuştur yarına dair.
Şehirler böyledir; aman vermez dilini çözmeye tabiatın.
Bir tür gönüllü kuşatılmışlık…
Hele ki dijital devrin bahtsız kuşaklarını…
Gemide, trende, metroda; birbirini görmeden, yüzlerine bile bakmadan, ekseriyetle farkında bile olmadan gider oldu insanlar. Bakışlar aşağıda, yönelişler karanlık camlarda. Herkes soğuk bir likit kristal pencereye mahkum. Bir çeşit dijital pranga…
Bunu kırmanın en tabii yöntemi, uzun yolculuklar sanırım. Gökyüzü tutsaklığından kurtuluyor binaların. Ve bulutlar selamlıyor en yalın haliyle bizleri. Bir tür ertelenmiş yüzleşme ya da ihmal edilmiş mesafeli kavuşma, diyelim.
Hayata olan ilişkinize dair bir kanaat edinmek için öncelikle çevrenize bakmanız gerekiyor. Eğer varsa yakınlarınızda bir ağaç, hâlâ umut var demektir. Uzun yolların da bu güzelliği bekler her şeyden önce. Tekrar yaşadığını hissettirir modern insana.
Ağaç varsa yol güzeldir, ağaçlıklı yollarda bulutlar anlamlı ve görkemlidir.
Ağaç bu, küçümsemeyin lütfen.
Geçtiğimiz gün bir vesile ile bakmak icap etti.
Risale-i Nur’da 300’den fazla yerde geçiyor bahsi. Ne muazzam örnekler anlatılıyor ağaçlarla. Kâh kökleri, kâh dalları, kâh meyveleriyle… Şöyle bir şey mesela; “Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir, kendi bir çamur yer. Nar ağacı sâfi bir şarabı hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir, kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.” (Lem’alar) (Tüm bunların dışında bizzat Müellifin ağaçla olan ilişkisi var ki ona başlı başına bir yazı ayıracağız nasip olursa)
O güzeller güzeli “Sekizinci Gün” (Le huitième jour) filminde “Eğer bir ağaca dokunursanız, siz de ağaç olursunuz.” diyordu. Ağacın bir ana gibi nasıl dinleyici, sakinleştirici ve sarıcı olduğunu anlatıyordu muazzam bir lirizm ile. Biz ise, en çok parlak ekranlara dokunuyorduk son dönemlerde. Ve farkında değildik belki ama hepimiz tuhaf bir nesle dönüşüyorduk belki de.
Dikkat buyurun Bediüzzaman Hazretleri gibi, ağaçlarla yoldaş olmak, hayatı ağaca yaslamak gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Nerede bizde o derinlik! Bütün hikayenin bir ağaçla başladığını idrak etmek, zorların zoru bir mesele. Üstadın hayatı ki, bir anlamda ağaçların öyküsüdür; Katran, Kara Dut, Çam… Hepsinin ayrı bir sergüzeşti, encamı, serencamı vardır…
Belki de bu nedenle öfkesine paratoner olur kötülerin. Doludur tarih sahnesi, iyiye düşman olup da ağaca nefretini kusan kötülerle. Düşmanlık edilmiş, kökünden budanmaya çalışılmış ağaç sayısı, kahraman sayısından bile fazladır belki de. Gafil kafa, bilmez ki, öyle bir ağaç biter ki iyiliğin kalbinde, onu kesebilecek keskinlik yoktur yeryüzünde!
Bu ve benzer hislerle alınır mesafeler. Akar da akar, dalların bulutlara akması gibi. Bu nedenle vurgunuzdur avlusunda ağaçların yükseldiği mabedlere.
O mabedler ki, avlusunda kökü derinlerde, dallar göklerde bir ilahi köprü gibi yükselirler de, yanlarından ve farkında bile olmadan geçerek biz içerde, elimizde küçük telefon objektifleriyle, duvarlardaki ayetlerin resmini çekeriz tuhaf bir nevzuhur ritüelle.
(Devam edecek)
[M.Nedim Hazar] 4.5.2019 [TR724]
Türkiye, Erdoğan sonrasına hazır mı? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Erdoğan’ın mutlak güç ve yetki sahibi olduğu Türkiye hızla çöküyor. Ekonomistlerin dediğine göre en geç bir yıl içinde ülke dibi görecek. Fatura, tahribat bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak! Erdoğan’ın altı boşaldıktan sonra Meclis aritmetiğinin ve bazı dengelerin değişmesiyle Erdoğan ya yalnızlaşıp etkisizleşecek veya bir şekilde koltuk altından çekilecek!
Erdoğan er veya geç, bir şekilde gidecek. O koltuk kimseye kalmadığı gibi, ona da kalmayacak!
Peki, Erdoğan sonrası ne olacak?
Bir diktatörlük denemesinden sonra ülke gerçekten herkese adil davranan, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan, hukukun işlediği, çoğulcu ve katılımcı, liberal bir demokratik düzen kurabilecek mi?
Ucube bir “Partili Başkanlık” sisteminden tekrar parlamenter sisteme veya denge-denetimin, kuvvetler ayrılığının olduğu demokratik bir forma dönülebilecek mi?
Yoksa yeni gelen kişinin bu güç ve yetkilerle Erdoğanlaşmasını mı bekleyeceğiz? Hala kutsanan, “kurtarıcı” görülen liderlerde mi arayacağız ülkenin düze çıkmasını?
Erdoğan kolay veya zor, rızayla veya yakıp yıkarak gidecek! Ama sonrasına dair tablo net değil. Toplumda güçlü bir demokrasi ve adalet talebi görünmüyor. Maalesef muhalefet partileri ve liderleri de Erdoğan’ı eleştirirken popülist davranıyor; soğan-patates üzerinden muhalefet ediyor. Soğana, patatese yapıldığı kadar, ekonominin çökmesine etki eden adaletsizliğe, hukuksuzluğa, zorbalığa, soyguna vurgu yapılmıyor. Bazıları zulüm, baskı, adaletsizlik vurgusunu korkudan yapamıyor; bazıları ise Erdoğan’la gizli-açık ortaklığından, beklentisinden yapamıyor. Erdoğan gitse bile Erdoğan’ın oluşturduğu olağanüstü yetkilere sulanan, mevcut yetkilerin üzerine oturup “Yeni Diktatör” olmayı arzulayan çok kimse çıkacak gibi görünüyor.
Ülkede hala her klik, her grup kendi rejimini kurma, ayrıcalıklarını koruma peşinde. Mevcut halde güçlü-hakim görünenler elde ettiği adaletsiz konumu terk etmemek için çabalarken, eski statükonun mensupları tekrar gücü ele geçirme rüyaları görüyor. Kemalistler yeni bir Kemalist düzen kurma derdinde. Ergenekoncular devletin derin damarlarını canlandırmak için çoktandır Erdoğan’la iş tutuyor. Erdoğan’ın altından sandalyeyi çekip tek güç odağı, belirleyici olacağı günü bekliyor.
Toplumda neredeyse hiçbir grup/kesim herkesin hakça, eşitlik, adalet ve huzur içinde yaşayabileceği bir Türkiye’ye hazır ve razı değil. Herkes intikam alma, ötekini imha, kendi grubunu hakim kılma peşinde. İnsanlar fazlasıyla parçalanmış ve ayrışmış durumda. Kimse ayrıcalığından taviz vermeyi, rahatını, rantını paylaşmayı düşünmüyor. Böyle olunca da Erdoğan’ın gitmesi çok şeyi değiştirecek gibi görünmüyor.
Seküler kesim, AKP üzerinden bulaştıkları yolsuzluk, haksızlık ve görgüsüzlük nedeniyle dindarlara, cemaatlere, tarikatlara çok kin biriktirdi. Eğer devran dönerse İslamcı görünümlü Erdoğan gidecek, bu defa Kemalist, ulusalcı başka bir Erdoğan gelecek! Fırsat bulurlarsa daha önce yapageldiklerinin çok ötesinde baskıya, zora, tahammülsüzlüğe dayalı bir düzen kurmak isteyecekler. Bunun alametleri, sinyalleri satır aralarından, yorumlardan seziliyor.
Erdoğan’ın gitmesi tek adam düzeninin sona ermesi, baskı ortamının kalkması, gerginliğin azalması için şart. Ama insan haklarına, evrensel ilkelere, demokratik değerlere, hukukun üstünlüğüne, eşitliğe dayalı bir kamu düzeni kurmak için ne kadar hazırız ve kararlıyız belirsiz!
Bir Kürdün bir Türk kadar, bir Alevinin bir Sünni kadar önemli ve değerli olduğu bir yapı kurabilecek miyiz?
Buna hazır ve razı mıyız?
Laiklerin dindarları aşağılamadığı, dindarların laikleri dışlamadığı bir toplum inşa edebilecek miyiz?
Kolay para, konum kazanmaya alışmış olanlar bunları terk edecek mi? Yeni gelecekler makamları konumları kendine yontmaktan vaz geçecek mi?
Sosyal adaleti temin edecek, herkese insanca yaşam imkanı sunabilecek miyiz? Yoksa başka birileri de “Devlet malı deniz..” diyerek kalınan yerden semirmeye-sömürmeye devam mı edecek?
Toplumda Erdoğan’dan bıkkınlık, AKP’den yılgınlık var; ama demokratik bir yönetim, hukukun üstün olduğu bir rejim arayışı, arzusu ne kadar güçlü?
Tek tek kendi iç dünyamızda değerlendirmesini yapalım. Türkiye’de gerçekten demokratik, hakça bir düzen mi istiyoruz, yoksa birey ve grup olarak bize ayrıcalık sağlayacak bir yönetim mi?
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 4.5.2019 [TR724]
Erdoğan er veya geç, bir şekilde gidecek. O koltuk kimseye kalmadığı gibi, ona da kalmayacak!
Peki, Erdoğan sonrası ne olacak?
Bir diktatörlük denemesinden sonra ülke gerçekten herkese adil davranan, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan, hukukun işlediği, çoğulcu ve katılımcı, liberal bir demokratik düzen kurabilecek mi?
Ucube bir “Partili Başkanlık” sisteminden tekrar parlamenter sisteme veya denge-denetimin, kuvvetler ayrılığının olduğu demokratik bir forma dönülebilecek mi?
Yoksa yeni gelen kişinin bu güç ve yetkilerle Erdoğanlaşmasını mı bekleyeceğiz? Hala kutsanan, “kurtarıcı” görülen liderlerde mi arayacağız ülkenin düze çıkmasını?
Erdoğan kolay veya zor, rızayla veya yakıp yıkarak gidecek! Ama sonrasına dair tablo net değil. Toplumda güçlü bir demokrasi ve adalet talebi görünmüyor. Maalesef muhalefet partileri ve liderleri de Erdoğan’ı eleştirirken popülist davranıyor; soğan-patates üzerinden muhalefet ediyor. Soğana, patatese yapıldığı kadar, ekonominin çökmesine etki eden adaletsizliğe, hukuksuzluğa, zorbalığa, soyguna vurgu yapılmıyor. Bazıları zulüm, baskı, adaletsizlik vurgusunu korkudan yapamıyor; bazıları ise Erdoğan’la gizli-açık ortaklığından, beklentisinden yapamıyor. Erdoğan gitse bile Erdoğan’ın oluşturduğu olağanüstü yetkilere sulanan, mevcut yetkilerin üzerine oturup “Yeni Diktatör” olmayı arzulayan çok kimse çıkacak gibi görünüyor.
Ülkede hala her klik, her grup kendi rejimini kurma, ayrıcalıklarını koruma peşinde. Mevcut halde güçlü-hakim görünenler elde ettiği adaletsiz konumu terk etmemek için çabalarken, eski statükonun mensupları tekrar gücü ele geçirme rüyaları görüyor. Kemalistler yeni bir Kemalist düzen kurma derdinde. Ergenekoncular devletin derin damarlarını canlandırmak için çoktandır Erdoğan’la iş tutuyor. Erdoğan’ın altından sandalyeyi çekip tek güç odağı, belirleyici olacağı günü bekliyor.
Toplumda neredeyse hiçbir grup/kesim herkesin hakça, eşitlik, adalet ve huzur içinde yaşayabileceği bir Türkiye’ye hazır ve razı değil. Herkes intikam alma, ötekini imha, kendi grubunu hakim kılma peşinde. İnsanlar fazlasıyla parçalanmış ve ayrışmış durumda. Kimse ayrıcalığından taviz vermeyi, rahatını, rantını paylaşmayı düşünmüyor. Böyle olunca da Erdoğan’ın gitmesi çok şeyi değiştirecek gibi görünmüyor.
Seküler kesim, AKP üzerinden bulaştıkları yolsuzluk, haksızlık ve görgüsüzlük nedeniyle dindarlara, cemaatlere, tarikatlara çok kin biriktirdi. Eğer devran dönerse İslamcı görünümlü Erdoğan gidecek, bu defa Kemalist, ulusalcı başka bir Erdoğan gelecek! Fırsat bulurlarsa daha önce yapageldiklerinin çok ötesinde baskıya, zora, tahammülsüzlüğe dayalı bir düzen kurmak isteyecekler. Bunun alametleri, sinyalleri satır aralarından, yorumlardan seziliyor.
Erdoğan’ın gitmesi tek adam düzeninin sona ermesi, baskı ortamının kalkması, gerginliğin azalması için şart. Ama insan haklarına, evrensel ilkelere, demokratik değerlere, hukukun üstünlüğüne, eşitliğe dayalı bir kamu düzeni kurmak için ne kadar hazırız ve kararlıyız belirsiz!
Bir Kürdün bir Türk kadar, bir Alevinin bir Sünni kadar önemli ve değerli olduğu bir yapı kurabilecek miyiz?
Buna hazır ve razı mıyız?
Laiklerin dindarları aşağılamadığı, dindarların laikleri dışlamadığı bir toplum inşa edebilecek miyiz?
Kolay para, konum kazanmaya alışmış olanlar bunları terk edecek mi? Yeni gelecekler makamları konumları kendine yontmaktan vaz geçecek mi?
Sosyal adaleti temin edecek, herkese insanca yaşam imkanı sunabilecek miyiz? Yoksa başka birileri de “Devlet malı deniz..” diyerek kalınan yerden semirmeye-sömürmeye devam mı edecek?
Toplumda Erdoğan’dan bıkkınlık, AKP’den yılgınlık var; ama demokratik bir yönetim, hukukun üstün olduğu bir rejim arayışı, arzusu ne kadar güçlü?
Tek tek kendi iç dünyamızda değerlendirmesini yapalım. Türkiye’de gerçekten demokratik, hakça bir düzen mi istiyoruz, yoksa birey ve grup olarak bize ayrıcalık sağlayacak bir yönetim mi?
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 4.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Mayısın gelişi nisandan belli [Semih Ardıç]
Öyle bir Hazine Bakanımız var ki ne dese ya üç vakte kalmadan kadük hale geliyor ya da beyanları tam aksi rakamlarla tekzip ediliyor.
Sene başında, “Ekonomide en kötü geride kaldı. Şubat ocaktan, mart şubattan, nisan marttan, mayıs nisandan daha iyi olacak.” demişti.
MARTIN SONU BAHAR OLDU MU?
Hazine Bakanı Berat Albayrak her kürsüye çıktığında o kadar parlak bir tablo çizdi ki 31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne hazırlanırken Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından slogan olarak seçilmese “Martın sonu bahar” demesine bile ramak kalmıştı.
Martın sonu keşke bahar olsaydı. İstanbul, Ankara ve Antalya gibi büyükşehirleri Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) alma hedefini yakaladığı için CHP kendi zaviyesinden “Martın sonu bahar” diyebilir.
Mamafih mutfakta yangın büyüdü, işsizlik arttı ve piyasada yaprak kımıldamıyor.
ENFLASYON CANAVARI SOFRAYA GÖZ DİKTİ
Teferruatında zerre kadar ümit verici bir veri bulunmadığı halde nisan ayına ait enflasyon rakamlarını bile pembe gözlüklerle tevil eden Hazine Bakanı adeta vatandaşın aklıyla alay ediyor.
Senelik tüketici enflasyonu nisanda (TÜFE) yüzde 19,50 olarak tahakkuk etti. Fiyatlar genel seviyesi bir evvelki aya kıyasla yüzde 1,69 arttı.
Enflasyon sepetinde 418 maddenin 294’ünün fiyatı arttı. Kuru soğanın fiyatı sadece bir ay içinde yüzde 31,5, patatesin yüzde 23,2, domatesin yüzde 21 arttı.
GIDAYA SON 15 SENENİN EN YÜKSEK ZAMMI
Nisanda sadece kırmızı et fiyatına yüzde 7,5’i zam geldi. Kırmızı et zaten ateş pahasıydı daha da pahalandı.
Gıda ve alkolsüz içecekler kaleminde senelik enflasyon yüzde 31,8. Son 15 yılın en yüksek gıda enflasyonuna ulaşıldı.
Vatandaş gıdaya TÜİK ortalamasından daha fazla harcama yapıyor. Dolayısıyla daha yüksek bir enflasyon görmeye devam ediyor.
İşlenmemiş gıda enflasyonu yüzde 45,7, taze sebze-meyve enflasyonu yüzde 74!
Yıllık oranda en yüksek fiyat artışı sebze kaleminde gerçekleşti, sebze fiyatları yüzde 96,3 oranında arttı. Meyve fiyatları yüzde 30 arttı
ÜRETİCİNİN ENFLASYONU YÜZDE 30,1
Üretici (Yİ-ÜFE) fiyatlarındaki artış tüketici fiyatlarının çok fevkinde. Senelik ÜFE yüzde 30,1. Enflasyon enerjide yüzde 52,3, ara malında ise yüzde 34,7.
Hâl böyle iken Merkez Bankası 2019 sonunda TÜFE’nin yüzde 14,6 olacağını tahmin ediyor.
İŞTE NİSAN AYININ ZAM ŞAMPİYONLARI: TÜFE’de zam şampiyonu yüzde 31,90 ile limon oldu. Limonu fiyatı yüzde 31,55 artan kuru soğan takip etti. Yüzde 26,69 zamlanan havuç ise 3’üncü sırada yer aldı.
Sigarada maktu vergi yükseltildi, cep telefonu için ödenen Özel Tüketim Vergisi artırıldı. AKP’li belediyeler şehiriçi ulaşıma zam yapmaya başladı bile.
Bu ve diğer zamların tesiri ile mayıs enflasyonu da yüksek çıkacak. Kalan 8 ayda fiyatların sadece yüzde 10,2 artması halinde TCMB’nin enflasyon tahmini tutabilir.
UCUZ İRAN PETROLÜ YASAK!
Petrol fiyatı yükselirken, dolar tırmanırken böyle bir ihtimal mümkün mü? İran’dan gelen ucuz petrol de artık tarihe karıştı. Amerika Birleşik Devletleri, 2 Mayıs itibarıyla Türkiye dahil 8 devletin müeyyide imtiyazına son verdi.
Artık İran’dan petrol ithal etmek yasak! Buradan da akaryakıt zamlarına kapı aralanacak.
ÜFE’de bir önceki aya kıyasla en fazla artış yüzde 17,12 ile ham petrol ve doğal gaz, yüzde 8,83 ile tütün ürünleri ve yüzde 7,40 ile kok ve rafine petrol mamüllerinde gerçekleşti.
Enerji maliyetlerindeki yüksek artış endişe verici. Müteakip aylarda iğneden ipliğe zam gelecek demektir.
ARADAKİ FARK EŞİTTİR KRİZ
Üretici fiyatları ile TÜFE arasındaki makasın bu kadar açık olması talebin zayıflığı ile izah edilebilir. Maliyet artışı fiyatlara tam olarak aksettirilemiyor. Zira krizde işlerin daha da azalacağı endişesi hâkim.
Bu makas öyle ya da böyle kapanacak. Kapanırken de TÜFE yukarı çıkacak.
Erdoğan’ın “tek adam” rejimini fiilen ve resmen hayata geçirdiği 24 Haziran 2018’den bugüne fiyat artışı yüzde 15 iken, gıda fiyatlarındaki artış yüzde 23 oldu.
Bir başka ifadeyle “tek adam” rejiminin getirdiği hayat pahalılığı gıda fiyatlarına 1,5 kat fazla aksetti.
ARABA SATIŞLARI YA DA BAHARDA KIŞ MEVSİMİ
Bilvesile Hazine Bakanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olan Berat Albayrak’a araba satışlarını hatırlatayım. Nisanın marttan iyi geçmediğini gösterdi satış rakamları. Baharda kış mevsimi!
2018 senesi nisan ayında 71 bin 126 adet otomobil ve hafif ticari taşıt satılırken bu sene satışlar yüzde 56,46 azalarak 30 bin 971 adet seviyesine geriledi.
Nisanda 24 bin 416 adet otomobil 6 bin 555 adet hafif ticari taşıt satıldı.
GÜNDE HER ŞEHİRDE 12,3 ARABA SATILABİLDİ
Günde ortalama 1.000 araba satılmış. Devlet Bahçeli’nin hesabıyla 1.000:81 eşittir 12,3. Nisan ayında günde 12,3 araba satılabildi.
İstanbul ve Ankara’da böyle bir satış hasılatı ile o plaza kiralarının, işçi ücretlerinin ve diğer vergilerini üstesinden gelmek mümkün mü? Mümkün değil.
Satışların daha fazla azaldığı Anadolu’da otomobil bayilerinin nasıl bir krizle karşı karşıya kaldığını varın siz hesap edin.
31 YILDA ÇOK KRİZ GÖRDÜM, BU KRİZ BAŞKA!
Mercedes-Benz Türk İcra Kurulu Başkanı Süer Sülün, “31 yıldır çalışıyorum. Türkiye’de çok kriz yaşadık. Türkiye hızlı şekilde dibe vurur sonra V şeklinde hızlıca krizden çıkardı. Bu sefer çıkış uzun sürecek.” diyor.
Her ay yüzde 50’den fazla daralan bir sektörde bu kadar firma nasıl ayakta kalacak?
Türkiye’nin 1 numarası Koç, Türk Otomobil Fabrikaları AŞ’de (TOFAŞ) vardiya sayısını üçten ikiye düşürmüştü.
Japon otomotiv devi Honda’nın Kocaeli’nin Gebze ilçesinde 23 senedir faal olan tesisi kapatmıştı.
YENİ BİR KASIRGA
Sanayinin devlerinin bu kararları niye aldığı şimdi daha iyi anlaşılmış olmalı. Yıkıcı bir kasırga geliyor.
Krizi inkâr edince kriz bitmiyor ki! Keşke, “Nisan marttan daha iyi olacak.” demekle işler yoluna girseydi!
Yeni kur şokları yüzünden enflasyon tsunamisi kıyılarımızı vuracak. Kriz şartları kimsenin tahmin edemeyeceği kadar ağırlaşacak.
[Semih Ardıç] 4.5.2019 [TR724]
Sene başında, “Ekonomide en kötü geride kaldı. Şubat ocaktan, mart şubattan, nisan marttan, mayıs nisandan daha iyi olacak.” demişti.
MARTIN SONU BAHAR OLDU MU?
Hazine Bakanı Berat Albayrak her kürsüye çıktığında o kadar parlak bir tablo çizdi ki 31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne hazırlanırken Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından slogan olarak seçilmese “Martın sonu bahar” demesine bile ramak kalmıştı.
Martın sonu keşke bahar olsaydı. İstanbul, Ankara ve Antalya gibi büyükşehirleri Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) alma hedefini yakaladığı için CHP kendi zaviyesinden “Martın sonu bahar” diyebilir.
Mamafih mutfakta yangın büyüdü, işsizlik arttı ve piyasada yaprak kımıldamıyor.
ENFLASYON CANAVARI SOFRAYA GÖZ DİKTİ
Teferruatında zerre kadar ümit verici bir veri bulunmadığı halde nisan ayına ait enflasyon rakamlarını bile pembe gözlüklerle tevil eden Hazine Bakanı adeta vatandaşın aklıyla alay ediyor.
Senelik tüketici enflasyonu nisanda (TÜFE) yüzde 19,50 olarak tahakkuk etti. Fiyatlar genel seviyesi bir evvelki aya kıyasla yüzde 1,69 arttı.
Enflasyon sepetinde 418 maddenin 294’ünün fiyatı arttı. Kuru soğanın fiyatı sadece bir ay içinde yüzde 31,5, patatesin yüzde 23,2, domatesin yüzde 21 arttı.
GIDAYA SON 15 SENENİN EN YÜKSEK ZAMMI
Nisanda sadece kırmızı et fiyatına yüzde 7,5’i zam geldi. Kırmızı et zaten ateş pahasıydı daha da pahalandı.
Gıda ve alkolsüz içecekler kaleminde senelik enflasyon yüzde 31,8. Son 15 yılın en yüksek gıda enflasyonuna ulaşıldı.
Vatandaş gıdaya TÜİK ortalamasından daha fazla harcama yapıyor. Dolayısıyla daha yüksek bir enflasyon görmeye devam ediyor.
İşlenmemiş gıda enflasyonu yüzde 45,7, taze sebze-meyve enflasyonu yüzde 74!
Yıllık oranda en yüksek fiyat artışı sebze kaleminde gerçekleşti, sebze fiyatları yüzde 96,3 oranında arttı. Meyve fiyatları yüzde 30 arttı
ÜRETİCİNİN ENFLASYONU YÜZDE 30,1
Üretici (Yİ-ÜFE) fiyatlarındaki artış tüketici fiyatlarının çok fevkinde. Senelik ÜFE yüzde 30,1. Enflasyon enerjide yüzde 52,3, ara malında ise yüzde 34,7.
Hâl böyle iken Merkez Bankası 2019 sonunda TÜFE’nin yüzde 14,6 olacağını tahmin ediyor.
İŞTE NİSAN AYININ ZAM ŞAMPİYONLARI: TÜFE’de zam şampiyonu yüzde 31,90 ile limon oldu. Limonu fiyatı yüzde 31,55 artan kuru soğan takip etti. Yüzde 26,69 zamlanan havuç ise 3’üncü sırada yer aldı.
Sigarada maktu vergi yükseltildi, cep telefonu için ödenen Özel Tüketim Vergisi artırıldı. AKP’li belediyeler şehiriçi ulaşıma zam yapmaya başladı bile.
Bu ve diğer zamların tesiri ile mayıs enflasyonu da yüksek çıkacak. Kalan 8 ayda fiyatların sadece yüzde 10,2 artması halinde TCMB’nin enflasyon tahmini tutabilir.
UCUZ İRAN PETROLÜ YASAK!
Petrol fiyatı yükselirken, dolar tırmanırken böyle bir ihtimal mümkün mü? İran’dan gelen ucuz petrol de artık tarihe karıştı. Amerika Birleşik Devletleri, 2 Mayıs itibarıyla Türkiye dahil 8 devletin müeyyide imtiyazına son verdi.
Artık İran’dan petrol ithal etmek yasak! Buradan da akaryakıt zamlarına kapı aralanacak.
ÜFE’de bir önceki aya kıyasla en fazla artış yüzde 17,12 ile ham petrol ve doğal gaz, yüzde 8,83 ile tütün ürünleri ve yüzde 7,40 ile kok ve rafine petrol mamüllerinde gerçekleşti.
Enerji maliyetlerindeki yüksek artış endişe verici. Müteakip aylarda iğneden ipliğe zam gelecek demektir.
ARADAKİ FARK EŞİTTİR KRİZ
Üretici fiyatları ile TÜFE arasındaki makasın bu kadar açık olması talebin zayıflığı ile izah edilebilir. Maliyet artışı fiyatlara tam olarak aksettirilemiyor. Zira krizde işlerin daha da azalacağı endişesi hâkim.
Bu makas öyle ya da böyle kapanacak. Kapanırken de TÜFE yukarı çıkacak.
Erdoğan’ın “tek adam” rejimini fiilen ve resmen hayata geçirdiği 24 Haziran 2018’den bugüne fiyat artışı yüzde 15 iken, gıda fiyatlarındaki artış yüzde 23 oldu.
Bir başka ifadeyle “tek adam” rejiminin getirdiği hayat pahalılığı gıda fiyatlarına 1,5 kat fazla aksetti.
ARABA SATIŞLARI YA DA BAHARDA KIŞ MEVSİMİ
Bilvesile Hazine Bakanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olan Berat Albayrak’a araba satışlarını hatırlatayım. Nisanın marttan iyi geçmediğini gösterdi satış rakamları. Baharda kış mevsimi!
2018 senesi nisan ayında 71 bin 126 adet otomobil ve hafif ticari taşıt satılırken bu sene satışlar yüzde 56,46 azalarak 30 bin 971 adet seviyesine geriledi.
Nisanda 24 bin 416 adet otomobil 6 bin 555 adet hafif ticari taşıt satıldı.
GÜNDE HER ŞEHİRDE 12,3 ARABA SATILABİLDİ
Günde ortalama 1.000 araba satılmış. Devlet Bahçeli’nin hesabıyla 1.000:81 eşittir 12,3. Nisan ayında günde 12,3 araba satılabildi.
İstanbul ve Ankara’da böyle bir satış hasılatı ile o plaza kiralarının, işçi ücretlerinin ve diğer vergilerini üstesinden gelmek mümkün mü? Mümkün değil.
Satışların daha fazla azaldığı Anadolu’da otomobil bayilerinin nasıl bir krizle karşı karşıya kaldığını varın siz hesap edin.
31 YILDA ÇOK KRİZ GÖRDÜM, BU KRİZ BAŞKA!
Mercedes-Benz Türk İcra Kurulu Başkanı Süer Sülün, “31 yıldır çalışıyorum. Türkiye’de çok kriz yaşadık. Türkiye hızlı şekilde dibe vurur sonra V şeklinde hızlıca krizden çıkardı. Bu sefer çıkış uzun sürecek.” diyor.
Her ay yüzde 50’den fazla daralan bir sektörde bu kadar firma nasıl ayakta kalacak?
Türkiye’nin 1 numarası Koç, Türk Otomobil Fabrikaları AŞ’de (TOFAŞ) vardiya sayısını üçten ikiye düşürmüştü.
Japon otomotiv devi Honda’nın Kocaeli’nin Gebze ilçesinde 23 senedir faal olan tesisi kapatmıştı.
YENİ BİR KASIRGA
Sanayinin devlerinin bu kararları niye aldığı şimdi daha iyi anlaşılmış olmalı. Yıkıcı bir kasırga geliyor.
Krizi inkâr edince kriz bitmiyor ki! Keşke, “Nisan marttan daha iyi olacak.” demekle işler yoluna girseydi!
Yeni kur şokları yüzünden enflasyon tsunamisi kıyılarımızı vuracak. Kriz şartları kimsenin tahmin edemeyeceği kadar ağırlaşacak.
[Semih Ardıç] 4.5.2019 [TR724]
Sri Lanka’ya ulaşan şeytani plan! [Hasan Cücük]
Sri Lanka, geçtiğimiz haftalarda meydana gelen terör saldırısıyla dünyanın gündemine oturdu. Ülke tarihinin en kanlı saldırılarında yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Terörün kanlı yüzünü gösterdiği Sri Lanka’da, Hizmet mensupları ise eşi görülmemiş bir iftiranın hedefi oldu. 17/25 Aralık sonrası başlayan cadı avı ve 15 Temmuz sonrası soykırıma varan zulümlerden Sri Lanka’da yaşayan Hizmet mensupları da nasibini aldı.
Dünyanın en büyük ada ülkelerinden biri olan 21 milyon nüfuslu Sri Lanka’nın yüzde 70’i Budist, yüzde 10’u Hindu ve Müslüman, geri kalanı ise Hristiyan ve diğer dinlerden oluşuyor. Ülkede Müslüman nüfusu yüzde 10 olmasına karşılık, meclis ve hükümette temsil oranları daha yüksek.
İşte bu Asya ülkesinin yolu Hizmet mensuplarıyla 2002’de kesişti. Okul açmak amacıyla bir bavulla dünyaya açılan Hizmet gönüllüleri, 2002’de dershane benzeri bir kurumla Sri Lanka’da eğitim faaliyetlerine başladı. Takvim yaprakları 2008’i gösterdiğinde başkent Kolombo’da iki Learnium International School açıldı. Hizmet’in 2002’de gittiği Sri Lanka’da Türkiye ancak 2013’te büyükelçilik açabildi. Hizmet mensupları dışında kimsenin olmadığı bir ülke olduğu için, Büyükelçilik için Hizmet, Sri Lanka’da herşeydir o yıllarda. Sri Lanka’nın ilk Türk elçisi olan İskender Kemal Okyay, okulların tüm faaliyetlerine katılır. Sıcak dostluklar kurulur. Birlikte halı saha maçları yapılır. Gurbet diyarında hepi topu 20 Türk aile birbirlerine destek olur. Okulların başarısı ülke çapında ses getirir. Ülke genelinde proje olimpiyatları IPO’yu, Hizmet okulları düzenler. 2017’deki IPO’ya 140 okul katılır. Ödülleri öğrencilere bakanlar verir. Olimpiyatların akademik partnerleri Kolombo Üniversitesi ve South Eastern Üniversitesi olur. Medya sponsorluğunu ise devlet televizyonu Rupavahini TV yapar. Bir ay boyunca her gün proje olimpiyatlarının reklamlarını ücretsiz olarak yayınlanır.
17/25 Aralık sonrası Türkiye’de değişen iklimin belirtileri yavaş da olsa Sri Lanka’ya ulaşır. Ama büyükelçi Okyay bunu pek hissettirmez. Eylül 2015’te yeni büyükelçi atanır. Tunca Özçuhadar’ın gelmesiyle Ankara’nın olumsuz havası kısa sürede Sri Lanka’da etkisini gösterir. Ancak daha 15 Temmuz olmadığı için Hizmet mensupları için Sri Lanka yaşanır ülke olmaya devam eder.
15 Temmuz sonrası Türk Büyükelçi Tunca Özçuhadar, basına darbeyi Gülenistlerin (Hizmet) yaptığını söyleyip, Sri Lanka’da bu yapının okulları, iş adamları derneği ve diyalog merkezi olduğunu ifade eder. Ülkenin en çok okunan gazetelerinde okullar ’terör okulu’ olarak haberlere konu olur. Hem veliler hem de öğrenciler çıkan bu haberlerden endişeye kapılır. Velilerle yapılan toplantılarda, 15 Temmuz’un gerçekte ne olduğu anlatılır. Herşeye rağmen 40 kadar öğrenci kaydını okullardan sildirir. Sri Lanka Dışişleri Bakanlığı, Türk büyükelçiliğinin talebi üzerine okullarda dalgalanan Türk bayraklarının indirilmesi tebligatını yapar. Türk bayrağının dalgalanmasından rahatsız olan bir Türk elçiliği vardır.
Büyükelçilik, tam saha presine rağmen okulları kapatmaya gücü yetmeyince, bu defa da şeytani bir planı devreye sokar. Sri Lanka’nın en hassas olduğu IŞİD üzerinden Hizmet mensuplarını zor durumda bırakmak için harekete geçer. Hizmet mensuplarının evleri istihbarat mensupları tarafından basılır, pasaportlarına el konulur. Şirket merkezi ve okullar defalarca denetlenir. Her seferinde temiz çıkar ama baskınların ardı arkası kesilmez. Baskın sebebini ‘şikayet var’ olarak açıklarlar ama şikayetin kimden geldiğini ve nedenini belirtmezler. Bu durum yaklaşık 2 ay sürer. Sonunda baskının gerekçesini açıklarlar; ’sizin IŞİD üyesi olduğunuzdan şüpheleniyoruz.’ Şikayetin arkasında ise Türk elçiliği vardır. Sri Lanka’ya Türkiye üzerinden Türk pasaportu olan 20 IŞİD’linin geldiğini ilgili kurumlara ileten Türk elçiliği, kendilerine sorulmadan hiçbir Türk vatandaşının oturumlarının uzatılmamasını talep eder.
IŞİD’li suçlaması karşısında Hizmet mensupları şoke olurlar. Yıllarca Sri Lanka’da bulunduklarını belirtirler. Hatta 2016’da Türk büyükelçiliği aracılığıyla yeni pasaport aldıklarını belgelerler. Yıllarca bulundukları ülkede ’terörist’ muamalesi görmek ağırlarına gider. Kendilerini sorgulayan polis şefine ülkenin en saygın iki rahibinden biri olan Ahangamage Ariyaratna’nın adını verip, ’İsterseniz bizi ona sorun’ dediklerinde polis şefinin eli ayağı birbirine dolanır. Bakanlar üstü bir saygı gören bu rahiplerin referans olmaları işin seyrini değiştirir. Pasaportları iade edilir.
Ancak oturumu bitenlerin vizelerinin uzatılması için Türk elçiliğinden mektup getirmelerini talep ederler. Ankara’nın emri gereği, Türk elçiliği bu taleplere kör ve sağır kalır. Oturumu biten Hizmet mensupları BM aracılığı veya vize alarak çaresizce birer birer Sri Lanka’dan ayrılmaya başlar. Sri Lanka, okullardan dolayı verdiği 15 oturum hakkını 5’e düşürür. Türk elçiliğinden belge gelmediği için göçmen bürosu oturumları uzatmaz.
ERDOĞAN’DAN ŞANTAJ VE RÜŞVET
Tüm mesaisini Hizmet’i bitirmeye adayan Erdoğan ve AKP, bu defa da şantaj ve rüşvet planını devreye sokar. Kabinenin 5 müslüman bakanından biri olan Endüstri Bakanı Rishad Bathiudeen üzerinden ’rüşvet planı’ devreye sokulur. Rishad Bathiudeen’in seçim bölgesine Türk Eximbank aracılığıyla altyapı, ev, köprü ve yol yapımı için 7 milyon dolar teklif edilir. Karşılığında istedikleri de malumdur. Daha önce defalarca Türkiye’ye götürülen Rishad Bathiudeen, Hizmet’i yakından tanıyan biridir. Bakan Rishad Bathiudeen, teklifi politik olarak değerlendirdiğini ve kendisini anlamalarını ister. 7 milyon dolarlık yatırım tatlı gelmiştir. Ancak yine de okulları kapatmaya muvaffak olamaz.
Ülkede kalan Hizmet mensupları için çember giderek daralmaktadır. Oturumları bittiği için başka ülkelerden vize almaları imkansızdır. Bir veliyi yanlarına alarak eski bakanlardan Felix Perera’yı ziyarete giderler. Durumu anlatınca İçişleri Bakanı S.B Nawinne’yi arayıp, problemin çözümünde yardımcı olmasını rica eder. Hizmet mensuplarını kabul eden bakan Nawinne, yapılan faaliyetler ve okulların başarılarını duydukça yüz ifadesi değişmeye başlar. Okulların Sri Lanka için yararlı olduğuna inandıkları için zor şartlarda eğitime devam ettiklerini ifade ederler. Ülkenin iki saygın budist rahibi olan Ahangamage Ariyaratna ve Sarvodaya Shramadana’yı tanıdıklarını ve iyi diyalogları olduğunu söylediklerinde bakan geri adım atıp, ‘Ben insanları anlarım, siz iyi insanlarsınız’ deyip her türlü yardımı yapacağını söyler.
İçişleri Bakanı S.B. Nawinne’yi konuyu müslüman bakan Rishad Bathiudeen’e getirir. Rishad Bathiudeen’in kendisine ‘Bunlarda çok para var. Türk hükümeti bunları terörist ilan etti. Kaçacakları bir delik yok. Sen biraz sıkıştırırsan bana gelirler. En az 1 milyon dolar alırız ve bölüşürüz.’ dediğini anlatmasından sonra Türklerin üstüne istihbarat ekiplerini saldığını itiraf eder. İki budist rahiple olan tanışıklık ve referans olmaları işin seyrini değiştirir. Vizeleri uzatma sözü veren İçişleri Bakanı Nawinne, tebessüm ederek ’Ben Müslümanları sevmem’ der. Bunu derken kabineden arkadaşı Endüstri Bakanı Rishad Bathiudeen’i kast eder.
Önce IŞİD’li damgası yiyen, sonra Müslüman bakanın ’para koparalım’ teklifiyle baskıya uğrayan Hizmet mensupları yıllarca bulundukları ülkeden vizesi biten birer birer ayrılır. Okullarda dalgalanan Türk bayrakları indirilir. Hizmet gönüllüleri yeni hicret diyarlarına doğru yol alırken, bir gün Sri Lanka’ya yeniden dönecekleri günü hayal ederler. Geriye öğrencileriyle geçirdikleri günler, iki budist rahibin kadirşinas davranışı ve kendi ülkelerinden gördükleri terörist muamele kalır.
[Hasan Cücük] 4.5.2019 [TR724]
Dünyanın en büyük ada ülkelerinden biri olan 21 milyon nüfuslu Sri Lanka’nın yüzde 70’i Budist, yüzde 10’u Hindu ve Müslüman, geri kalanı ise Hristiyan ve diğer dinlerden oluşuyor. Ülkede Müslüman nüfusu yüzde 10 olmasına karşılık, meclis ve hükümette temsil oranları daha yüksek.
İşte bu Asya ülkesinin yolu Hizmet mensuplarıyla 2002’de kesişti. Okul açmak amacıyla bir bavulla dünyaya açılan Hizmet gönüllüleri, 2002’de dershane benzeri bir kurumla Sri Lanka’da eğitim faaliyetlerine başladı. Takvim yaprakları 2008’i gösterdiğinde başkent Kolombo’da iki Learnium International School açıldı. Hizmet’in 2002’de gittiği Sri Lanka’da Türkiye ancak 2013’te büyükelçilik açabildi. Hizmet mensupları dışında kimsenin olmadığı bir ülke olduğu için, Büyükelçilik için Hizmet, Sri Lanka’da herşeydir o yıllarda. Sri Lanka’nın ilk Türk elçisi olan İskender Kemal Okyay, okulların tüm faaliyetlerine katılır. Sıcak dostluklar kurulur. Birlikte halı saha maçları yapılır. Gurbet diyarında hepi topu 20 Türk aile birbirlerine destek olur. Okulların başarısı ülke çapında ses getirir. Ülke genelinde proje olimpiyatları IPO’yu, Hizmet okulları düzenler. 2017’deki IPO’ya 140 okul katılır. Ödülleri öğrencilere bakanlar verir. Olimpiyatların akademik partnerleri Kolombo Üniversitesi ve South Eastern Üniversitesi olur. Medya sponsorluğunu ise devlet televizyonu Rupavahini TV yapar. Bir ay boyunca her gün proje olimpiyatlarının reklamlarını ücretsiz olarak yayınlanır.
17/25 Aralık sonrası Türkiye’de değişen iklimin belirtileri yavaş da olsa Sri Lanka’ya ulaşır. Ama büyükelçi Okyay bunu pek hissettirmez. Eylül 2015’te yeni büyükelçi atanır. Tunca Özçuhadar’ın gelmesiyle Ankara’nın olumsuz havası kısa sürede Sri Lanka’da etkisini gösterir. Ancak daha 15 Temmuz olmadığı için Hizmet mensupları için Sri Lanka yaşanır ülke olmaya devam eder.
15 Temmuz sonrası Türk Büyükelçi Tunca Özçuhadar, basına darbeyi Gülenistlerin (Hizmet) yaptığını söyleyip, Sri Lanka’da bu yapının okulları, iş adamları derneği ve diyalog merkezi olduğunu ifade eder. Ülkenin en çok okunan gazetelerinde okullar ’terör okulu’ olarak haberlere konu olur. Hem veliler hem de öğrenciler çıkan bu haberlerden endişeye kapılır. Velilerle yapılan toplantılarda, 15 Temmuz’un gerçekte ne olduğu anlatılır. Herşeye rağmen 40 kadar öğrenci kaydını okullardan sildirir. Sri Lanka Dışişleri Bakanlığı, Türk büyükelçiliğinin talebi üzerine okullarda dalgalanan Türk bayraklarının indirilmesi tebligatını yapar. Türk bayrağının dalgalanmasından rahatsız olan bir Türk elçiliği vardır.
Büyükelçilik, tam saha presine rağmen okulları kapatmaya gücü yetmeyince, bu defa da şeytani bir planı devreye sokar. Sri Lanka’nın en hassas olduğu IŞİD üzerinden Hizmet mensuplarını zor durumda bırakmak için harekete geçer. Hizmet mensuplarının evleri istihbarat mensupları tarafından basılır, pasaportlarına el konulur. Şirket merkezi ve okullar defalarca denetlenir. Her seferinde temiz çıkar ama baskınların ardı arkası kesilmez. Baskın sebebini ‘şikayet var’ olarak açıklarlar ama şikayetin kimden geldiğini ve nedenini belirtmezler. Bu durum yaklaşık 2 ay sürer. Sonunda baskının gerekçesini açıklarlar; ’sizin IŞİD üyesi olduğunuzdan şüpheleniyoruz.’ Şikayetin arkasında ise Türk elçiliği vardır. Sri Lanka’ya Türkiye üzerinden Türk pasaportu olan 20 IŞİD’linin geldiğini ilgili kurumlara ileten Türk elçiliği, kendilerine sorulmadan hiçbir Türk vatandaşının oturumlarının uzatılmamasını talep eder.
IŞİD’li suçlaması karşısında Hizmet mensupları şoke olurlar. Yıllarca Sri Lanka’da bulunduklarını belirtirler. Hatta 2016’da Türk büyükelçiliği aracılığıyla yeni pasaport aldıklarını belgelerler. Yıllarca bulundukları ülkede ’terörist’ muamalesi görmek ağırlarına gider. Kendilerini sorgulayan polis şefine ülkenin en saygın iki rahibinden biri olan Ahangamage Ariyaratna’nın adını verip, ’İsterseniz bizi ona sorun’ dediklerinde polis şefinin eli ayağı birbirine dolanır. Bakanlar üstü bir saygı gören bu rahiplerin referans olmaları işin seyrini değiştirir. Pasaportları iade edilir.
Ancak oturumu bitenlerin vizelerinin uzatılması için Türk elçiliğinden mektup getirmelerini talep ederler. Ankara’nın emri gereği, Türk elçiliği bu taleplere kör ve sağır kalır. Oturumu biten Hizmet mensupları BM aracılığı veya vize alarak çaresizce birer birer Sri Lanka’dan ayrılmaya başlar. Sri Lanka, okullardan dolayı verdiği 15 oturum hakkını 5’e düşürür. Türk elçiliğinden belge gelmediği için göçmen bürosu oturumları uzatmaz.
ERDOĞAN’DAN ŞANTAJ VE RÜŞVET
Tüm mesaisini Hizmet’i bitirmeye adayan Erdoğan ve AKP, bu defa da şantaj ve rüşvet planını devreye sokar. Kabinenin 5 müslüman bakanından biri olan Endüstri Bakanı Rishad Bathiudeen üzerinden ’rüşvet planı’ devreye sokulur. Rishad Bathiudeen’in seçim bölgesine Türk Eximbank aracılığıyla altyapı, ev, köprü ve yol yapımı için 7 milyon dolar teklif edilir. Karşılığında istedikleri de malumdur. Daha önce defalarca Türkiye’ye götürülen Rishad Bathiudeen, Hizmet’i yakından tanıyan biridir. Bakan Rishad Bathiudeen, teklifi politik olarak değerlendirdiğini ve kendisini anlamalarını ister. 7 milyon dolarlık yatırım tatlı gelmiştir. Ancak yine de okulları kapatmaya muvaffak olamaz.
Ülkede kalan Hizmet mensupları için çember giderek daralmaktadır. Oturumları bittiği için başka ülkelerden vize almaları imkansızdır. Bir veliyi yanlarına alarak eski bakanlardan Felix Perera’yı ziyarete giderler. Durumu anlatınca İçişleri Bakanı S.B Nawinne’yi arayıp, problemin çözümünde yardımcı olmasını rica eder. Hizmet mensuplarını kabul eden bakan Nawinne, yapılan faaliyetler ve okulların başarılarını duydukça yüz ifadesi değişmeye başlar. Okulların Sri Lanka için yararlı olduğuna inandıkları için zor şartlarda eğitime devam ettiklerini ifade ederler. Ülkenin iki saygın budist rahibi olan Ahangamage Ariyaratna ve Sarvodaya Shramadana’yı tanıdıklarını ve iyi diyalogları olduğunu söylediklerinde bakan geri adım atıp, ‘Ben insanları anlarım, siz iyi insanlarsınız’ deyip her türlü yardımı yapacağını söyler.
İçişleri Bakanı S.B. Nawinne’yi konuyu müslüman bakan Rishad Bathiudeen’e getirir. Rishad Bathiudeen’in kendisine ‘Bunlarda çok para var. Türk hükümeti bunları terörist ilan etti. Kaçacakları bir delik yok. Sen biraz sıkıştırırsan bana gelirler. En az 1 milyon dolar alırız ve bölüşürüz.’ dediğini anlatmasından sonra Türklerin üstüne istihbarat ekiplerini saldığını itiraf eder. İki budist rahiple olan tanışıklık ve referans olmaları işin seyrini değiştirir. Vizeleri uzatma sözü veren İçişleri Bakanı Nawinne, tebessüm ederek ’Ben Müslümanları sevmem’ der. Bunu derken kabineden arkadaşı Endüstri Bakanı Rishad Bathiudeen’i kast eder.
Önce IŞİD’li damgası yiyen, sonra Müslüman bakanın ’para koparalım’ teklifiyle baskıya uğrayan Hizmet mensupları yıllarca bulundukları ülkeden vizesi biten birer birer ayrılır. Okullarda dalgalanan Türk bayrakları indirilir. Hizmet gönüllüleri yeni hicret diyarlarına doğru yol alırken, bir gün Sri Lanka’ya yeniden dönecekleri günü hayal ederler. Geriye öğrencileriyle geçirdikleri günler, iki budist rahibin kadirşinas davranışı ve kendi ülkelerinden gördükleri terörist muamele kalır.
[Hasan Cücük] 4.5.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)