Babası tutuklu, annesinin de yurt dışı yasağı olan 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç Almanya'da tedavi olmayı bekliyor. Oğluyla her gün telefonda konuştuğunu ve yayında olmasını istediğini söyleyen anne Zekiye Ataç, yurt dışı yasağının kalkması için yeni dilekçe yazdı.
SELAHATTİN SEVİ -24 Ocak 2020
BONN – Babası tutuklu, annesinin de yurt dışı yasağı olan 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç Almanya’da tedavi olmayı bekliyor.
Kendisine refakat eden babaannesi ile birlikte 20 Ocak’ta Adana’dan Antalya aktarmalı olarak Almanya’ya ulaşan Ahmet Burhan, anne yolu gözlüyor.
AHMET’İN ANNESİNE İHTİYACI VAR
Ahmet Burhan ve ailesinin yaşadıklarını sosyal medya üzerinden gördükten sonra iletişime geçerek evinin kapılarını açan işadamı Mete Atakul, tedavinin pazartesi günü başlayacağını söylüyor. Ahmet Burhan ve kendisine refakat eden babaannesine evinde bir oda tahsis ettiklerini belirten Atakul, “Fakat gündüz saatlerinde yanımıza, bütün ailenin vakit geçirdiği evin salonuna alıyoruz. Akşam odasına götürürken ve sabah salona getirirken çok acı çekiyor. Tuttuğumuz yerleri acıyor. Kızım ve bütün aile onun iyi vakit geçirmesi için uğraşıyoruz ama annesini özlüyor Ahmet” dedi.
Çok fazla konuşmayan Ahmet Burhan ise, en çok annesinin sesini duyduğunda mutlu oluyor. Yanında getirdiği ve Almanya’da hediye edilen oyuncaklarla ve kitaplarla vakit geçiriyor.
YURT DIŞI YASAĞININ KALKMASI İÇİN YENİ DİLEKÇE
Oğlunu Almanya’ya gönderdikten sonra yurt dışı yasağının kalkması uğraştığını belirten Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç ise, “Bugün yine adliyeye ve savcılığa yurt dışı yasağımın kalkması için dilekçe verdim. Kalkarsa pasaport ve vize işlemlerine başlayacağım” dedi.
Oğlu ile günde birkaç kez görüntülü görüştüklerini söyleyen anne Ataç, “Ahmet uyanır uyanmaz beni arıyor. Yatağında ağlamaya başlıyor. Anne artık gel, ne zaman geleceksin? diyor. Bu durum kanser olan oğlumun tedavi sürecine olumsuz etkiliyor. Yetkililer bir an önce bu duruma bir çözüm getirsin” diyor.
“OĞLUMUN YANINDA OLMALIYIM”
Kronos‘a konuşan anne Zekiye Ataç, “Ayrılırken de çok ağladı. Sen git, ben bir iki hafta içinde yanında olacağım dedim. Gün sayıyor şimdi…Taburcu edilir edilmez de yola çıkmıştı. Boynu bükük ayrıldık, çok üzüldü” ifadelerini kullanıyor.
“OĞLUM İHTİYAÇLARINI GİDEREMİYOR”
Ataç, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Yurt dışı yasağımın kalkmasını çocuğum için istiyorum. Tedavisinde yanında olmam lazım. Zaten babasından ayrı kaldı, benden ayrı kaldı o yüzden hastalandı. Buradaki doktorlar umut yok dedi ama Almanya’daki klinikteki doktorlar da buyurun gelin dedi. Ahmet’in en çok morale ihtiyacı var, anneye-babaya ihtiyacı var. İki senedir tuvalete bile gidemiyor, ihtiyaçlarını bile gideremiyor. Oğlumu 69 yaşındaki babaannesine teslim ettik. O elinden geleni yapar ama ne kadar yapabilir. Yetkililere sesleniyorum, lütfen beni oğlumdan ayırmasınlar.”
Ahmet Burhan’ın tedavisi için yardım kampanyasına katılmak için tıklayınız.
[Selahattin Sevi] 24.1.2020 [Kronos.News]
‘Bankaya para yatıran ile silah sıkanı aynı kefeye koyamazsınız’
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raportörü Amor, “Eğer herkese terörist dersek, belki de hiç kimse terörist değildir” dedi.
KRONOS -24 Ocak 2020
Avrupa Parlamentosu’nun yeni Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor, Türkiye’ye yeni titriyle ilk ziyaretini tamamladı. Türkiye’de terörizm tanımının çok geniş bir biçimde yapıldığını savunan Sánchez Amor, “Belli bir bankaya para yatıran kişi ile dağda bomba atan terörist aynı kefeye koyamazsınız” dedi.
Ankara’daki temaslarının ardından İstanbul’da gazetecilerle bir araya gelen Sánchez Amor, terör kavramının Türkiye’de geniş bir şekilde yapılmasına örnekler vererek, “Bir Twitter hesabıyla eleştiri yapan öğrenciyle gerçek bir terörist aynı kapsama giriyor. İnternet hesabından tweet yazan öğrenciyle Akçakale’ye havan topu atana terörist derseniz bunu anlamamız mümkün olmaz. Belli bir bankaya para yatıran kişi ile dağda bomba atan teröristi aynı kefene koyamazsınız” diye konuştu. Sánchez Amor örnekleri sıralarken “ByLock kullanmak” ile “dağda savaşmayı” da kıyasladı.
Amor çok geniş bir gruba “terörist” denildiğine dikkat çektikten sonra “Eğer herkese terörist dersek, belki de hiç kimse terörist değildir. Herkese terörist dersek, gerçek teröristleri aklamış oluruz” dedi.
Sánchez Amor’un Türkiye’ye ilk ziyaretinde görüştüğü isimlerin geniş yelpazeden olması da dikkat çekti. Yeni raportör Ankara ile İstanbul ziyaretinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Avrupa Birliği Başkanı Faruk Kaymakçı, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Meclis’teki muhalefetin temsilcileri, yerine kayyım atanan eski Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu temsilcisiyle görüştü.
Kendisine bu görüşmeler sebebiyle “AB’nin yaklaşımında değişiklik mi var?” diye sorulan Sánchez Amor, “Esasında üyelik görüşmeleri sürecinin tüm aşamalarında toplumun bütün kesimleriyle muhatap olduk” dedi ve ekledi; “Türkiye’nin AB’de yer alması sayesinde AB’nin de Türkiye’yle birlikte imajı tamamlanmış olacak. Gerek İmamoğlu (CHP), gerek Şahin’i (AKP) bu süreçte daha fazla rol almaları konusunda cesaretlendirdim.”
[Kronos.News] 24.1.2020
KRONOS -24 Ocak 2020
Avrupa Parlamentosu’nun yeni Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor, Türkiye’ye yeni titriyle ilk ziyaretini tamamladı. Türkiye’de terörizm tanımının çok geniş bir biçimde yapıldığını savunan Sánchez Amor, “Belli bir bankaya para yatıran kişi ile dağda bomba atan terörist aynı kefeye koyamazsınız” dedi.
Ankara’daki temaslarının ardından İstanbul’da gazetecilerle bir araya gelen Sánchez Amor, terör kavramının Türkiye’de geniş bir şekilde yapılmasına örnekler vererek, “Bir Twitter hesabıyla eleştiri yapan öğrenciyle gerçek bir terörist aynı kapsama giriyor. İnternet hesabından tweet yazan öğrenciyle Akçakale’ye havan topu atana terörist derseniz bunu anlamamız mümkün olmaz. Belli bir bankaya para yatıran kişi ile dağda bomba atan teröristi aynı kefene koyamazsınız” diye konuştu. Sánchez Amor örnekleri sıralarken “ByLock kullanmak” ile “dağda savaşmayı” da kıyasladı.
Amor çok geniş bir gruba “terörist” denildiğine dikkat çektikten sonra “Eğer herkese terörist dersek, belki de hiç kimse terörist değildir. Herkese terörist dersek, gerçek teröristleri aklamış oluruz” dedi.
Sánchez Amor’un Türkiye’ye ilk ziyaretinde görüştüğü isimlerin geniş yelpazeden olması da dikkat çekti. Yeni raportör Ankara ile İstanbul ziyaretinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Avrupa Birliği Başkanı Faruk Kaymakçı, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Meclis’teki muhalefetin temsilcileri, yerine kayyım atanan eski Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu temsilcisiyle görüştü.
Kendisine bu görüşmeler sebebiyle “AB’nin yaklaşımında değişiklik mi var?” diye sorulan Sánchez Amor, “Esasında üyelik görüşmeleri sürecinin tüm aşamalarında toplumun bütün kesimleriyle muhatap olduk” dedi ve ekledi; “Türkiye’nin AB’de yer alması sayesinde AB’nin de Türkiye’yle birlikte imajı tamamlanmış olacak. Gerek İmamoğlu (CHP), gerek Şahin’i (AKP) bu süreçte daha fazla rol almaları konusunda cesaretlendirdim.”
[Kronos.News] 24.1.2020
Angela Merkel’e Türkiye’deki insan hakları ihlallerini anlattılar
Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye ziyaretinde sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle buluştu. Basına kapalı görüşmede, Şansölye’ye Türkiye’deki insan hakları ihlalleri anlatıldı.
BOLD – Türk Alman Üniversitesi’nin yeni binalarının açılışına katılmak için Türkiye’ye gelen Almanya Şansölyesi Angela Merkel, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile de bir araya geldi.
Basına kapalı gerçekleştirilen buluşmaya katılan Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği Eş Direktörü ve Avukat Veysel Ok, görüşmede deneyimlerini aktardığını, ayrıca yargı reform paketi ile ilgili fikirlerini paylaştığını belirtti.
AVRUPA KONSEYİ ÜYESİ OLARAK YÜKÜMLÜLÜKLERİ VAR
Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin parçası olarak Avrupa’nın hukuki değerlerine bağlı kalma noktasında yükümlülüğünü Merkel’e hatırlattığını kaydetti. “Alman gazetecilerin basın kartı alamama sıkıntısından, baktığım davalarla ilgili tutuklu Almanlardan bahsettim” dedi.
HUKUK DEVLETİ ZEMİN KAYBEDİYOR
Toplantıya Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün Türkiye temsilcisi sıfatıyla katılan Erol Önderoğlu STK temsilcilerinin ortak vurgusunun ‘Türkiye’de hukuk devletinin zemin kaybettiği ve yargı reformunun yargı bağımsızlığını mutlaka sağlaması gerektiği’ olduğunu dile getirdi.
MESAİLERİNİN BÜYÜK KISMI ADLİYELERDE GEÇİYOR
Sınır Tanımayan Gazeteciler temsilcisi olarak gazeteci dosyalarının terörle mücadele yasası, cumhurbaşkanlığına hakaret ve diğer yasal temellerden çok boyutlu olduğunu ve gazetecilerin mesaisinin büyük kısmını adliyelerde geçirdiğini Şansölye’ye aktardığını söyledi.
KENDİ MODELLERİNE UYMAYANLARI DIŞLAMA AMAÇLI
Evrensel Gazetesi çalışanlarının basın kartlarının iptal edilmesinin de görüşmede gündeme geldiğini ifade eden Önderoğlu, “Türkiye’de siyasi kutuplaşmanın devlet yönünden ne gibi sonuçları olduğunu açıkça ortaya koyan bir mesele. Basın kartlarının ya sağlanmasının ya da yenilenmesinin reddedilmesi, iktidar çevrelerinin kendi modellerine uymayan tüm medya çevrelerini dışlamak için kullandıkları bir araç haline geldi” yorumunu yaptı.
İLİŞKİLER KARMAŞIK
Merkel’in de Türkiye’nin daha çok stratejik olarak Rusya ile yakınlaşmak gibi başka bir yönelime girdiğini ve bunun da ilişkileri karmaşık hale getirdiğini dile getirdiğini vurguladı.
OSMAN KAVALA İÇİN GİRİŞİMDE BULUNMASI İSTENDİ
Alman Başbakanı’nın ziyareti öncesi Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de tutuklu iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın serbest bırakılması için girişimde bulunmasını talep etmişti.
2 YILDIR CEZAEVİNDE TUTULUYOR
Gezi Parkı davasında yargılanan Kavala, 2 yıldan uzun süredir cezaevinde bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de geçen Aralık’ta aldığı kararla Kavala’nın serbest bırakılması gerektiğine hükmetmişti.
Şansölye ile görüşmeye Osman Kavala’nın kurucusu olduğu Anadolu Kültür’den Asena Günal da katıldı.
[BoldMedya] 24.1.2020
BOLD – Türk Alman Üniversitesi’nin yeni binalarının açılışına katılmak için Türkiye’ye gelen Almanya Şansölyesi Angela Merkel, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile de bir araya geldi.
Basına kapalı gerçekleştirilen buluşmaya katılan Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği Eş Direktörü ve Avukat Veysel Ok, görüşmede deneyimlerini aktardığını, ayrıca yargı reform paketi ile ilgili fikirlerini paylaştığını belirtti.
AVRUPA KONSEYİ ÜYESİ OLARAK YÜKÜMLÜLÜKLERİ VAR
Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin parçası olarak Avrupa’nın hukuki değerlerine bağlı kalma noktasında yükümlülüğünü Merkel’e hatırlattığını kaydetti. “Alman gazetecilerin basın kartı alamama sıkıntısından, baktığım davalarla ilgili tutuklu Almanlardan bahsettim” dedi.
HUKUK DEVLETİ ZEMİN KAYBEDİYOR
Toplantıya Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün Türkiye temsilcisi sıfatıyla katılan Erol Önderoğlu STK temsilcilerinin ortak vurgusunun ‘Türkiye’de hukuk devletinin zemin kaybettiği ve yargı reformunun yargı bağımsızlığını mutlaka sağlaması gerektiği’ olduğunu dile getirdi.
MESAİLERİNİN BÜYÜK KISMI ADLİYELERDE GEÇİYOR
Sınır Tanımayan Gazeteciler temsilcisi olarak gazeteci dosyalarının terörle mücadele yasası, cumhurbaşkanlığına hakaret ve diğer yasal temellerden çok boyutlu olduğunu ve gazetecilerin mesaisinin büyük kısmını adliyelerde geçirdiğini Şansölye’ye aktardığını söyledi.
KENDİ MODELLERİNE UYMAYANLARI DIŞLAMA AMAÇLI
Evrensel Gazetesi çalışanlarının basın kartlarının iptal edilmesinin de görüşmede gündeme geldiğini ifade eden Önderoğlu, “Türkiye’de siyasi kutuplaşmanın devlet yönünden ne gibi sonuçları olduğunu açıkça ortaya koyan bir mesele. Basın kartlarının ya sağlanmasının ya da yenilenmesinin reddedilmesi, iktidar çevrelerinin kendi modellerine uymayan tüm medya çevrelerini dışlamak için kullandıkları bir araç haline geldi” yorumunu yaptı.
İLİŞKİLER KARMAŞIK
Merkel’in de Türkiye’nin daha çok stratejik olarak Rusya ile yakınlaşmak gibi başka bir yönelime girdiğini ve bunun da ilişkileri karmaşık hale getirdiğini dile getirdiğini vurguladı.
OSMAN KAVALA İÇİN GİRİŞİMDE BULUNMASI İSTENDİ
Alman Başbakanı’nın ziyareti öncesi Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de tutuklu iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın serbest bırakılması için girişimde bulunmasını talep etmişti.
2 YILDIR CEZAEVİNDE TUTULUYOR
Gezi Parkı davasında yargılanan Kavala, 2 yıldan uzun süredir cezaevinde bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de geçen Aralık’ta aldığı kararla Kavala’nın serbest bırakılması gerektiğine hükmetmişti.
Şansölye ile görüşmeye Osman Kavala’nın kurucusu olduğu Anadolu Kültür’den Asena Günal da katıldı.
[BoldMedya] 24.1.2020
KHK'lı asker camide kendini astı
AKP'ye yönelik eleştirileri peş peşe sıraladıktan sonra, partisinden istifa eden Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen asker Adem Gürbüz'ün, İstanbul'un Ümraniye ilçesinin Dudullu semtindeki bir camide kendini asarak canına kıydığını duyurdu.
Yeneroğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, intihar iddiası ile ilgili, "KHK’lı asker Adem Gürbüz, bir caminin avlusunda kendisini asarak intihar ediyor. Herhalde insanlar için hayatını sonlandırmaya karar verdirecek en tehlikeli gerekçe, adalete ve geleceğe dair ümitlerinin olmamasıdır. Suskun kalmamalıyız. Yitip giden her canın vebali omuzlarımızda" ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, hazırladığı OHAL raporunda, 46 KHK mağdurunun intihar ederek yaşamına son verdiğini duyurmuştu.
2019 Temmuz ayında Ağbaba'nın açıkladığı rapora göre, intihar edenler arasında bir savcı bir kaymakam, bir doçent, iki emniyet müdürü ve iki yarbay da bulunuyor.
Raporda şu ifadeler dikkat çekti:
"OHAL ihlallerini incelemek üzere kurulan komisyon, mağduriyetleri onaylayan bir noter işlevi görmektedir. Komisyona 28 Haziran 2019 itibariyle yapılan 126 bin 200 başvurunun 77 bin 900’ü karara bağlanmış ve bunların sadece 6 binini kabul edilmiştir. Yüzde 93 başvuru ise reddedilmiştir.
KHK’lıların pasaportlarına herhangi bir hukuki gerekçe olmaksızın el konulmuş, vatandaşlarımızın seyahat özgürlükleri kısıtlanmıştır. Bu keyfi bir uygulama OHAL sonrasında geçen 1 yılı aşkın sürede de hala çözülememiştir. KHK’lılar günlük hayatta maruz kaldıkları baskının yanı sıra, haksız ve hukuksuz bir şekilde işlerinden atılmış, şimdi de iş bulamamakta ya da son derece zor şartlarda çalışmaktadır. Bu umutsuzluk ve zor şartlarda yaşama zorunluluğu KHK’lıları intihara sürüklemektedir."
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
Yeneroğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, intihar iddiası ile ilgili, "KHK’lı asker Adem Gürbüz, bir caminin avlusunda kendisini asarak intihar ediyor. Herhalde insanlar için hayatını sonlandırmaya karar verdirecek en tehlikeli gerekçe, adalete ve geleceğe dair ümitlerinin olmamasıdır. Suskun kalmamalıyız. Yitip giden her canın vebali omuzlarımızda" ifadelerini kullandı.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, hazırladığı OHAL raporunda, 46 KHK mağdurunun intihar ederek yaşamına son verdiğini duyurmuştu.
2019 Temmuz ayında Ağbaba'nın açıkladığı rapora göre, intihar edenler arasında bir savcı bir kaymakam, bir doçent, iki emniyet müdürü ve iki yarbay da bulunuyor.
Raporda şu ifadeler dikkat çekti:
"OHAL ihlallerini incelemek üzere kurulan komisyon, mağduriyetleri onaylayan bir noter işlevi görmektedir. Komisyona 28 Haziran 2019 itibariyle yapılan 126 bin 200 başvurunun 77 bin 900’ü karara bağlanmış ve bunların sadece 6 binini kabul edilmiştir. Yüzde 93 başvuru ise reddedilmiştir.
KHK’lıların pasaportlarına herhangi bir hukuki gerekçe olmaksızın el konulmuş, vatandaşlarımızın seyahat özgürlükleri kısıtlanmıştır. Bu keyfi bir uygulama OHAL sonrasında geçen 1 yılı aşkın sürede de hala çözülememiştir. KHK’lılar günlük hayatta maruz kaldıkları baskının yanı sıra, haksız ve hukuksuz bir şekilde işlerinden atılmış, şimdi de iş bulamamakta ya da son derece zor şartlarda çalışmaktadır. Bu umutsuzluk ve zor şartlarda yaşama zorunluluğu KHK’lıları intihara sürüklemektedir."
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
Cezaevinden işkence savunması
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği üyeleri, işkence iddialarının dillendirildiği Afyon 1 No'lu T Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklularla görüştü. Avukatlar, falakadan dayağa çeşitli işkencelere maruz kaldıklarını anlatan mahpusların iddialarını cezaevi yönetimine sordu. Yetkililerden cezaevi yeni açıldığı için bu tip sorunlar yaşandığı yanıtını aldılar.
Tutuklulara kötü muamele uygulamalarıyla gündeme gelen Afyon 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’ne, tutuklu yakınlarının talebi üzerine Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Ankara Şubesi Cezaevi Komisyonu üyesi avukatlar cezaevine giderek, tutuklularla görüştü.
ÖHD Ankara Şubesi Cezaevi Komisyonu, hazırladıkları raporda Afyon’a 28 Aralık 2019 tarihinde Bandırma Cezaevi’nden 7 kişinin sevk edildiğini ve sevk edilenlerin çoğunun da müebbet hapis cezası olan 25 yıldan fazladır cezaevinde kalan tutuklular olduğunu vurguladı.
Komisyonun hazırladığı rapor şöyle:
Hepsinin ağır sayılabilecek kronik rahatsızlıkları olmasına rağmen kendilerine herhangi bir gerekçe sunulmadan sağlık şartları yönünden uygun olmayan Afyon cezaevine sevk edilmişler. 28 Aralık 2019 tarihinde cezaevine girişte sevk edilen bütün hükümlülere çıplak arama dayatılmış, bu aramayı kabul etmeyenlerin tamamına yaklaşık yarım saat boyunca hakaret, tehdit, kaba dayak ve falaka gibi işkence yöntemleri uygulanmıştır. Akif İpek, bu müdahale esnasında kendisinin baygınlık geçirecek hale geldiğini, Afyon E Tipi Cezaevi’nden sevk gelen Mehmet Ali Kaya’nın ise parmağının kırılmış.
Komisyonun hazırladığı rapor şöyle:
Cezaevine girişte çıplak arama dayatması sonrası yapılan bu işkence ve kötü muameleler sebebiyle hükümlüler tarafından Savcılığa suç duyurusu yapılmış ise de dilekçelerinin işleme konulup konulmadığı hususunda bilgi verilmemiştir.
Sevk sonrası ilk günlerde sayım esnasında askeri düzende ayakta sayım dayatması yapılmışsa da itiraz üzerine idarece bu uygulamadan vazgeçilmiş.
Hastaneye sevkler sırasında kelepçe dayatması ve bazı doktorların kelepçeli muayene dayatıldığı, bazı cezaevi personelinin kendilerine karşı provokatif yaklaşımlar içerisinde olduğu, sevk sonrasında eşyalarının birçoğu hala kendilerine verilmemiş olup özellikle FM Bant yayını yapan radyoların verilmeyeceği tutuklulara aktarılmış.
Cezaevindeki keyfi ve hukuka aykırı işlemlerle ilgili Adalet Bakanlığı ve birçok kurum ile çeşitli sivil toplum örgütlerine göndermiş oldukları mektup/faks ve dilekçelerinin akıbetleri hakkında kendilerine bilgi verilmemiş.
Cezaevi yeni açıldığı için ısınma probleminin olduğu, kantinde ihtiyaçlarının çoğunun karşılanamadığı da yaşanan hak ihlalleri arasındadır.
YÖNETİM, İHLALLERİ YENİ AÇILMIŞ OLMALARINA BAĞLADI
Raporun sonunda ise komisyon cezaevi idaresi ile yaptıkları görüşmede cezaevi yönetiminin kendilerine “cezaevinin yeni açılmış olduğu için bu ve benzeri sorunların yaşandığı, bu problemlerin ancak zaman içinde aşılabileceğinin” aktarıldığına dikkat çekildi.
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
Tutuklulara kötü muamele uygulamalarıyla gündeme gelen Afyon 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’ne, tutuklu yakınlarının talebi üzerine Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Ankara Şubesi Cezaevi Komisyonu üyesi avukatlar cezaevine giderek, tutuklularla görüştü.
ÖHD Ankara Şubesi Cezaevi Komisyonu, hazırladıkları raporda Afyon’a 28 Aralık 2019 tarihinde Bandırma Cezaevi’nden 7 kişinin sevk edildiğini ve sevk edilenlerin çoğunun da müebbet hapis cezası olan 25 yıldan fazladır cezaevinde kalan tutuklular olduğunu vurguladı.
Komisyonun hazırladığı rapor şöyle:
Hepsinin ağır sayılabilecek kronik rahatsızlıkları olmasına rağmen kendilerine herhangi bir gerekçe sunulmadan sağlık şartları yönünden uygun olmayan Afyon cezaevine sevk edilmişler. 28 Aralık 2019 tarihinde cezaevine girişte sevk edilen bütün hükümlülere çıplak arama dayatılmış, bu aramayı kabul etmeyenlerin tamamına yaklaşık yarım saat boyunca hakaret, tehdit, kaba dayak ve falaka gibi işkence yöntemleri uygulanmıştır. Akif İpek, bu müdahale esnasında kendisinin baygınlık geçirecek hale geldiğini, Afyon E Tipi Cezaevi’nden sevk gelen Mehmet Ali Kaya’nın ise parmağının kırılmış.
Komisyonun hazırladığı rapor şöyle:
Cezaevine girişte çıplak arama dayatması sonrası yapılan bu işkence ve kötü muameleler sebebiyle hükümlüler tarafından Savcılığa suç duyurusu yapılmış ise de dilekçelerinin işleme konulup konulmadığı hususunda bilgi verilmemiştir.
Sevk sonrası ilk günlerde sayım esnasında askeri düzende ayakta sayım dayatması yapılmışsa da itiraz üzerine idarece bu uygulamadan vazgeçilmiş.
Hastaneye sevkler sırasında kelepçe dayatması ve bazı doktorların kelepçeli muayene dayatıldığı, bazı cezaevi personelinin kendilerine karşı provokatif yaklaşımlar içerisinde olduğu, sevk sonrasında eşyalarının birçoğu hala kendilerine verilmemiş olup özellikle FM Bant yayını yapan radyoların verilmeyeceği tutuklulara aktarılmış.
Cezaevindeki keyfi ve hukuka aykırı işlemlerle ilgili Adalet Bakanlığı ve birçok kurum ile çeşitli sivil toplum örgütlerine göndermiş oldukları mektup/faks ve dilekçelerinin akıbetleri hakkında kendilerine bilgi verilmemiş.
Cezaevi yeni açıldığı için ısınma probleminin olduğu, kantinde ihtiyaçlarının çoğunun karşılanamadığı da yaşanan hak ihlalleri arasındadır.
YÖNETİM, İHLALLERİ YENİ AÇILMIŞ OLMALARINA BAĞLADI
Raporun sonunda ise komisyon cezaevi idaresi ile yaptıkları görüşmede cezaevi yönetiminin kendilerine “cezaevinin yeni açılmış olduğu için bu ve benzeri sorunların yaşandığı, bu problemlerin ancak zaman içinde aşılabileceğinin” aktarıldığına dikkat çekildi.
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
TMSF'den yeni Bank Asya kumpası
Samanyoluhaber’e bilgi veren konuya yakın bir kaynak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) Bank Asya’nın kasasında bulunan mevduatın tamamını AKP’ye yandaş isimlere peşkeş çektiğini söyledi. TMSF soygunu örtbas etmek için "eski ortaklar Bank Asya'ya ait 17 milyar TL'yi yurt dışına kaçırdı" yalanını piyasaya sürecek.
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, Bankacılık Kanunu’na göre el koymayı meşru kılacak tek gerekçe olmadığı 20 Temmuz 2016’da lisansını iptal ettiği Bank Asya’nın içini boşaltıyor.
Binlerce mudi kanuni hakkı olan mevduatını çekemiyor. Buna mukabil AKP'ye yakın isimlere el altından yüklü tutarda ödemeler yapılıyor.
Samanyoluhaber’e bilgi veren konuya yakın bir kaynak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) Bank Asya’nın kasasında bulunan mevduatın tamamını AKP’ye yandaş isimlere peşkeş çektiğini söyledi.
AKP’Lİ İSİMLERE YÜKLÜ ÖDEMELER YAPILIYOR
“El altından birilerine yüklü tutarda ödeme yapılıyor.” diyen aynı kaynak, geçen hafta AKP’li bir işadamına ait şirkete milyonluk para aktarıldığını söyledi.
31 Mart Mahalli İdareler Seçimi’nden önce de benzer bir yöntemle Bank Asya mudilerine ait paraların AKP’den gelen listelerde yer alan isimlere ödendiği belirtilmişti.
TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, AKP'den İstanbul Beyoğlu ilçesi belediye başkan adayı da olmuştu.
Konuya yakın kaynak, eski AKP Beyoğlu Belediye Meclis Üyesi olan TMSF Başkanı Muhiddin Gülal’ın “Bank Asya’nın eski sahipleri kasayı boşaltmış. 17 milyar TL kayıp. Bu yüzden mevduat sahiplerine ödeme yapamıyoruz.” şeklinde bir açıklama yapmaya hazırlandığını aktardı.
Gülal bu şekilde bir taşla iki kuş vuracak: Hem "ortaklar", dolayısıyla Hizmet Hareketi'ne "hortumcu" yaftası yapıştıracak hem de hükûmet sadakatini ispat ettiği için milyarlarca lirayı batırdığı hâlde herhangi bir soruşturmaya tabi tutulmayacak.
MADEM ORTAKLAR HORTUMLADI, NİYE BU YÖNDE DAVA AÇILMADI?
Merkez Bankası haricinde hiçbir bankanın kasasında 17 milyar TL gibi yüksek bir nakit tutarın bulunmayacağına işaret eden kaynak, “Son 5 yıldır Bankalar Yeminli Murakıpları, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), vergi müfettişleri, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) müfettişleri Bank Asya’nın muhasebe kayıtlarını didik etti. Madem ortaklar böylesine büyük bir hortum yapmış bu kurumların hazırladığı raporlarda niye bu yönde bir tespit yok. Varsa bu tespitten hareketle niye tek dava açılmadı?” sorusunu yöneltti.
TMSF BANK ASYA'NIN BİLANÇOSUNU SAKLIYOR, ÇÜNKÜ...
TMSF Başkanı Gülal’ın hükümetin talimatına göre ödediği paralara, dolayısıyla işlediği suça kılıf bulmaya çalıştığına ve işaret eden aynı isim, “TMSF’nin fona devredilen bankalar hakkında üçer aylık dönemler hâlinde bilançoyu açıklaması gerekiyor. Bu raporlar açıklanmadığı için Bank Asya’da para hareketleri kamuoyundan saklanıyor. Borcu olduğu kadar alacağı da var bankanın. Ne kadarı tahsil edildi? Faaliyet gideri ne oldu? Bunlar meçhul!”
Aynı kaynak, “2015’ten beri TMSF’nin uhdesinde bu banka. O gün hortumdan hiç bahsedilmemişti. “Faaliyet zararı” ismi altında sermaye eritiliyor. Günah keçisi olarak da savunmasız durumdaki Hizmet Hareketi seçilecek.” dedi.
ERDOĞAN TIKIR TIKIR ÇALIŞAN BANK ASYA İÇİN “BATTI” DEDİ
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek ve Hizmet Hareketi'nden intikam almak için Bank Asya’yı hedef tahtasına yerleştirmişti.
Bütün yükümlülüklerini yerine getirdiği hâlde 2014 yılı ekim ayında “Bu banka battı.” diyerek Bankacılık Kanunu’nu alenen çiğneyen Erdoğan 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü bahane ederek Bank Asya'nın faizsiz bankacılık lisansı 20 Temmuz 2016 tarihinde keyfi bir kararla iptal etmişti.
Bank Asya TMSF'ye devredildiğinde kasasında nakit olarak 3 milyar TL'den fazla para vardı.
Bununla da yetinmeyen Erdoğan, Bank Asya’yı batırma teşebbüsüne karşı gönüllülük esası ile kampanya başlatan Hizmet Hareketi gönüllülerini gözaltına aldı.
Binlerce mudi devletin izni ile faaliyet yürüten Bank Asya’ya para yatırdığı için hapis cezalarına çarptırıldı.
AKP HÜKÜMETİ MÜLKİYET HAKKINI ALENEN ÇİĞNEDİ
Mülkiyet Hakkı İhlalleri İzleme platformu tarafından hazırlanan 35 sayfalık raporda, AKP'nin Bankacılık Kanunu'nu alenen çiğnediği ve Bank Asya'yı batırmak için planlı bir faaliyet yürüttüğü tarih tarih anlatıldı.
Raporda dönemin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı Şakir Ercan Gül'ün açıkladığı rakamlara da yer verildi.
Buna göre el konulduğu tarihte Bank Asya'nın kasasında 3 milyar TL'den fazla nakit (mevduat ve öz kaynak) bulunuyordu.
20 bine yakın mudi haklarında soruşturma yürütüldüğü gerekçesi ile Bank Asya’daki mevduatını hâlâ çekemedi.
150 bin lira ve altında kalan tutardaki mevduat devlet garantisi altında. Ancak bu tutarın üzerindeki rakamlar Bank Asya’nın içini boşaltılan TMSF tarafından ödenmeyebilir.
BDDK YANLIŞ VE ÇARPITILMIŞ RAPORLARLA EL KOYMAYA KILIF BULMAYA ÇALIŞTI
Raporun sonuç kısmında, şöyle deniliyor: “Sonuç olarak Bank Asya’ya el konulmasına dair işlemler ayrıntılı olarak incelendiğinde, Banka’nın, siyasi irade tarafından, Gülen (Hizmet) Hareketi ile girişilen mücadelenin aşamalarından biri olarak görüldüğü, bu kapsamda bankaya el konulması sürecinin, tamamen siyasi kararlar doğrultusunda şekillendiği, önce bankanın ekonomik değerlerinin kötüleştirilmesine yönelik adımlar atıldığı, sonrasında tasarlanmış bir süreç ile banka yönetiminin geçici olarak devralındığı, bu devirden sonra bankanın ekonomik verilerinin kötü olduğuna dair yanlış ve çarpıtılmış bilgiler içeren raporlar hazırlandığı ve bu raporlara dayanılarak, bankaya tamamen el konularak TMSF’ye devredildiği görülmektedir.”
TÜRKİYE, KENTBANK DAVASINDA OLDUĞU GİBİ AİHM’DE MAHKUM OLACAK!
Bank Asya Raporu'nda Süzer Holding'e ait Kentbank'a TMSF'ye devredilmesine dair açılan davada Avrupa İnsan Mahkemesi'nin (AİHM) Türkiye aleyhine verdiği karara da atıf yapıldı.
“Yukarıda ayrıntılı incelendiği üzere Banka’ya el konulması sürecinde idare tarafından yapılan eylem ve işlemlerin tamamına yakını hukuka aykırıdır." tespiti yapıldı.
ANAYASA MAHKEMESİ EL KOYMA KARARININ SİYASİ OLDUĞUNU TESCİL ETTİ
AKP'nin hukuki mesnetten mahrum kararının AİHM'den döneceğine işaret edilen raporda şu tespitler yer aldı: "Bank Asya’ya el konulması kararı AİHM ve ICSID yargılamalarına konu edildiği takdirde kuvvetle muhtemel Türkiye aleyhine neticelenecek yargılama süreçleri yaşanacaktır. Bank Asya’ya el konulması ile ilgili iç hukukun son merhalesi olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Kenan Işık kararı da tüm bu değerlendirmeler ışığında açıkça hukuki dayanaktan yoksun, hâlâ devam etmekte olan siyasetin yargı üzerindeki etkisi altında alınmış bir karar olduğu izlenimini vermektedir.”
Erdoğan'ın talimatı ile kamu kurumlarının Bank Asya'da cari ya da vadeli hesaplarda tuttukları mevduatı çekmişti. Türk Hava Yolları (THY), 17 Aralık 2013'ten 28 Şubat 2014'e kadar olan iki aylık zaman zarfında 224 milyon TL'lik mevduatını 3 milyon TL'ye kadar indirmişti. Hükûmet bu şekilde Bank Asya'yı likidite krizine sokmak istemişti.
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, Bankacılık Kanunu’na göre el koymayı meşru kılacak tek gerekçe olmadığı 20 Temmuz 2016’da lisansını iptal ettiği Bank Asya’nın içini boşaltıyor.
Binlerce mudi kanuni hakkı olan mevduatını çekemiyor. Buna mukabil AKP'ye yakın isimlere el altından yüklü tutarda ödemeler yapılıyor.
Samanyoluhaber’e bilgi veren konuya yakın bir kaynak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) Bank Asya’nın kasasında bulunan mevduatın tamamını AKP’ye yandaş isimlere peşkeş çektiğini söyledi.
AKP’Lİ İSİMLERE YÜKLÜ ÖDEMELER YAPILIYOR
“El altından birilerine yüklü tutarda ödeme yapılıyor.” diyen aynı kaynak, geçen hafta AKP’li bir işadamına ait şirkete milyonluk para aktarıldığını söyledi.
31 Mart Mahalli İdareler Seçimi’nden önce de benzer bir yöntemle Bank Asya mudilerine ait paraların AKP’den gelen listelerde yer alan isimlere ödendiği belirtilmişti.
TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, AKP'den İstanbul Beyoğlu ilçesi belediye başkan adayı da olmuştu.
Konuya yakın kaynak, eski AKP Beyoğlu Belediye Meclis Üyesi olan TMSF Başkanı Muhiddin Gülal’ın “Bank Asya’nın eski sahipleri kasayı boşaltmış. 17 milyar TL kayıp. Bu yüzden mevduat sahiplerine ödeme yapamıyoruz.” şeklinde bir açıklama yapmaya hazırlandığını aktardı.
Gülal bu şekilde bir taşla iki kuş vuracak: Hem "ortaklar", dolayısıyla Hizmet Hareketi'ne "hortumcu" yaftası yapıştıracak hem de hükûmet sadakatini ispat ettiği için milyarlarca lirayı batırdığı hâlde herhangi bir soruşturmaya tabi tutulmayacak.
MADEM ORTAKLAR HORTUMLADI, NİYE BU YÖNDE DAVA AÇILMADI?
Merkez Bankası haricinde hiçbir bankanın kasasında 17 milyar TL gibi yüksek bir nakit tutarın bulunmayacağına işaret eden kaynak, “Son 5 yıldır Bankalar Yeminli Murakıpları, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), vergi müfettişleri, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) müfettişleri Bank Asya’nın muhasebe kayıtlarını didik etti. Madem ortaklar böylesine büyük bir hortum yapmış bu kurumların hazırladığı raporlarda niye bu yönde bir tespit yok. Varsa bu tespitten hareketle niye tek dava açılmadı?” sorusunu yöneltti.
TMSF BANK ASYA'NIN BİLANÇOSUNU SAKLIYOR, ÇÜNKÜ...
TMSF Başkanı Gülal’ın hükümetin talimatına göre ödediği paralara, dolayısıyla işlediği suça kılıf bulmaya çalıştığına ve işaret eden aynı isim, “TMSF’nin fona devredilen bankalar hakkında üçer aylık dönemler hâlinde bilançoyu açıklaması gerekiyor. Bu raporlar açıklanmadığı için Bank Asya’da para hareketleri kamuoyundan saklanıyor. Borcu olduğu kadar alacağı da var bankanın. Ne kadarı tahsil edildi? Faaliyet gideri ne oldu? Bunlar meçhul!”
Aynı kaynak, “2015’ten beri TMSF’nin uhdesinde bu banka. O gün hortumdan hiç bahsedilmemişti. “Faaliyet zararı” ismi altında sermaye eritiliyor. Günah keçisi olarak da savunmasız durumdaki Hizmet Hareketi seçilecek.” dedi.
ERDOĞAN TIKIR TIKIR ÇALIŞAN BANK ASYA İÇİN “BATTI” DEDİ
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek ve Hizmet Hareketi'nden intikam almak için Bank Asya’yı hedef tahtasına yerleştirmişti.
Bütün yükümlülüklerini yerine getirdiği hâlde 2014 yılı ekim ayında “Bu banka battı.” diyerek Bankacılık Kanunu’nu alenen çiğneyen Erdoğan 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü bahane ederek Bank Asya'nın faizsiz bankacılık lisansı 20 Temmuz 2016 tarihinde keyfi bir kararla iptal etmişti.
Bank Asya TMSF'ye devredildiğinde kasasında nakit olarak 3 milyar TL'den fazla para vardı.
Bununla da yetinmeyen Erdoğan, Bank Asya’yı batırma teşebbüsüne karşı gönüllülük esası ile kampanya başlatan Hizmet Hareketi gönüllülerini gözaltına aldı.
Binlerce mudi devletin izni ile faaliyet yürüten Bank Asya’ya para yatırdığı için hapis cezalarına çarptırıldı.
AKP HÜKÜMETİ MÜLKİYET HAKKINI ALENEN ÇİĞNEDİ
Mülkiyet Hakkı İhlalleri İzleme platformu tarafından hazırlanan 35 sayfalık raporda, AKP'nin Bankacılık Kanunu'nu alenen çiğnediği ve Bank Asya'yı batırmak için planlı bir faaliyet yürüttüğü tarih tarih anlatıldı.
Raporda dönemin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı Şakir Ercan Gül'ün açıkladığı rakamlara da yer verildi.
Buna göre el konulduğu tarihte Bank Asya'nın kasasında 3 milyar TL'den fazla nakit (mevduat ve öz kaynak) bulunuyordu.
20 bine yakın mudi haklarında soruşturma yürütüldüğü gerekçesi ile Bank Asya’daki mevduatını hâlâ çekemedi.
150 bin lira ve altında kalan tutardaki mevduat devlet garantisi altında. Ancak bu tutarın üzerindeki rakamlar Bank Asya’nın içini boşaltılan TMSF tarafından ödenmeyebilir.
BDDK YANLIŞ VE ÇARPITILMIŞ RAPORLARLA EL KOYMAYA KILIF BULMAYA ÇALIŞTI
Raporun sonuç kısmında, şöyle deniliyor: “Sonuç olarak Bank Asya’ya el konulmasına dair işlemler ayrıntılı olarak incelendiğinde, Banka’nın, siyasi irade tarafından, Gülen (Hizmet) Hareketi ile girişilen mücadelenin aşamalarından biri olarak görüldüğü, bu kapsamda bankaya el konulması sürecinin, tamamen siyasi kararlar doğrultusunda şekillendiği, önce bankanın ekonomik değerlerinin kötüleştirilmesine yönelik adımlar atıldığı, sonrasında tasarlanmış bir süreç ile banka yönetiminin geçici olarak devralındığı, bu devirden sonra bankanın ekonomik verilerinin kötü olduğuna dair yanlış ve çarpıtılmış bilgiler içeren raporlar hazırlandığı ve bu raporlara dayanılarak, bankaya tamamen el konularak TMSF’ye devredildiği görülmektedir.”
TÜRKİYE, KENTBANK DAVASINDA OLDUĞU GİBİ AİHM’DE MAHKUM OLACAK!
Bank Asya Raporu'nda Süzer Holding'e ait Kentbank'a TMSF'ye devredilmesine dair açılan davada Avrupa İnsan Mahkemesi'nin (AİHM) Türkiye aleyhine verdiği karara da atıf yapıldı.
“Yukarıda ayrıntılı incelendiği üzere Banka’ya el konulması sürecinde idare tarafından yapılan eylem ve işlemlerin tamamına yakını hukuka aykırıdır." tespiti yapıldı.
ANAYASA MAHKEMESİ EL KOYMA KARARININ SİYASİ OLDUĞUNU TESCİL ETTİ
AKP'nin hukuki mesnetten mahrum kararının AİHM'den döneceğine işaret edilen raporda şu tespitler yer aldı: "Bank Asya’ya el konulması kararı AİHM ve ICSID yargılamalarına konu edildiği takdirde kuvvetle muhtemel Türkiye aleyhine neticelenecek yargılama süreçleri yaşanacaktır. Bank Asya’ya el konulması ile ilgili iç hukukun son merhalesi olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Kenan Işık kararı da tüm bu değerlendirmeler ışığında açıkça hukuki dayanaktan yoksun, hâlâ devam etmekte olan siyasetin yargı üzerindeki etkisi altında alınmış bir karar olduğu izlenimini vermektedir.”
Erdoğan'ın talimatı ile kamu kurumlarının Bank Asya'da cari ya da vadeli hesaplarda tuttukları mevduatı çekmişti. Türk Hava Yolları (THY), 17 Aralık 2013'ten 28 Şubat 2014'e kadar olan iki aylık zaman zarfında 224 milyon TL'lik mevduatını 3 milyon TL'ye kadar indirmişti. Hükûmet bu şekilde Bank Asya'yı likidite krizine sokmak istemişti.
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
Türk halkının derdi bu...
Ipsos araştırma şirketinin düzenlendiği bir anket, geçen yıl Türkiye’de halkın en büyük sorun olarak açık farkla ekonomik sıkıntıları gördüğünü ortaya koydu.
Ankete göre, “Türkiye’nin en önemli sorunu ekonomi” diyenlerin oranı yüzde 58 iken “terör” diyenler yüzde 18, “eğitim” diyenler yüzde 9, “Kürt sorunu” diyenler ise yüzde 2 olarak belirlendi.
Euronews'ten Rahmi Gündüz'ün haberine göre Ipsos’un yayımladığı “Türkiye Barometresi Yeni Yıl Raporu”nda, kamuoyunun 2019 değerlendirmeleri ve 2020 beklentilerine dair çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı.
Türk halkı, ekonominin iyiye gideceğini düşünmüyor
Ipsos’un Türkiye tepe yöneticisi Sidar Gedik, raporun açıklanması dolayısıyla yaptığı açıklamada, Türk halkının gerek ülke ekonomisi, gerek kendi ekonomik durumunun daha iyiye gideceğini düşünmediğini söyledi.
Gedik, “Özellikle kişisel ekonomik durum söz konusu olduğunda daha iyiye gidecek diyenlerin oranı %12’den %8’e gerilerken, daha kötüye gidecek diyenlerin oranı %31’den %33’e yükselmiş durumda. İşsizliğin artacağını düşünenlerin oranı ise son 2 yılda %41 iken şimdi %54. Genel olarak bir kötümserlik hakim.” dedi.
Ülkenin durumundan memnun olanların oranı düşüyor
Türkiye Barometresi Araştırmasına göre 2018 ikinci yarısından beri ülkenin şu anki durumundan memnun olanların oranı %30 civarında seyrederken 2019 yılının sonu itibarı ile %24’e gerilemiş durumda.
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
Ankete göre, “Türkiye’nin en önemli sorunu ekonomi” diyenlerin oranı yüzde 58 iken “terör” diyenler yüzde 18, “eğitim” diyenler yüzde 9, “Kürt sorunu” diyenler ise yüzde 2 olarak belirlendi.
Euronews'ten Rahmi Gündüz'ün haberine göre Ipsos’un yayımladığı “Türkiye Barometresi Yeni Yıl Raporu”nda, kamuoyunun 2019 değerlendirmeleri ve 2020 beklentilerine dair çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı.
Türk halkı, ekonominin iyiye gideceğini düşünmüyor
Ipsos’un Türkiye tepe yöneticisi Sidar Gedik, raporun açıklanması dolayısıyla yaptığı açıklamada, Türk halkının gerek ülke ekonomisi, gerek kendi ekonomik durumunun daha iyiye gideceğini düşünmediğini söyledi.
Gedik, “Özellikle kişisel ekonomik durum söz konusu olduğunda daha iyiye gidecek diyenlerin oranı %12’den %8’e gerilerken, daha kötüye gidecek diyenlerin oranı %31’den %33’e yükselmiş durumda. İşsizliğin artacağını düşünenlerin oranı ise son 2 yılda %41 iken şimdi %54. Genel olarak bir kötümserlik hakim.” dedi.
Ülkenin durumundan memnun olanların oranı düşüyor
Türkiye Barometresi Araştırmasına göre 2018 ikinci yarısından beri ülkenin şu anki durumundan memnun olanların oranı %30 civarında seyrederken 2019 yılının sonu itibarı ile %24’e gerilemiş durumda.
[Samanyolu Haber] 24.1.2020
Halil Efendi [Harun Tokak]
Üniversiteyi bitirdiğim yıl tayinim Antalya’ya çıkmıştı.
Antalya her mevsim ayrı bir güzeldi. Ama onu asıl güzel kılan içindeki insanlardı.
Bir avuç fedakâr insan bir araya gelmiş Rasanet Gençlik Vakfı’nı kurmuşlardı.
Vakfın ilk meyvesi Doğu Garajı mevkiinde birkaç daireden müteşekkil bir kompleksi yurt haline getirmek olmuştu.
Nevzat Ayvacı Abi o bir avuç insanın fıtri lideri gibiydi.
Ele-avuca sığmayan bir yapısı vardı. İşe önce akrabalarını ikna ederek başlamış olmalı ki; o bir avuç insanın çoğu kendi akrabaları idi. Şimdi her biri bir gurbeti vatan kılan Libaslar, Alnıaklar, Çobanlar unutulur gibi değil.
O bir düzine yiğitler sayesinde Hizmet kısa sürede merkezden muhite yayıldı. Önce Antalya’nın ilçelerinde sonra da bütün bir bölgede öğrenci yurtları arka arkaya geldi.
Antalya hakikaten bir mektep gibiydi.
O mektebin öğrencileri de öğretmenleri de değerli idi. Ama o mektebi değerli kılan muallimlerden biri hiç şüphesiz uzun yıllar Antalya İmam-Hatip Okulu’nda idarecilik yapmış olan Hüseyin Tulpar Hoca idi.
Bütün Antalya kendisini çok seviyordu. Etrafında büyük bir saygı uyandırmıştı.
Cuma günleri Balıbey Camii’nde vaaz veriyordu.
1980’lerde arandığı yıllarda bir keresinde Antalya’ya da uğrayan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de bulunduğu bir himmet toplantısına kardeşleri ile birlikte davet edilir.
Hüseyin Hoca’nın ve kardeşlerinin tavır ve davranışları Hocaefendi’nin dikkatini çeker.
Babalarının kim olduğunu sorar.
“Halil Efendi adında bir zat” derler.
“Ne iş yapar?”
“Sarraciye”
“Ne güzel evlatlar yetiştirmiş”
İşte bu güzel evlatlar yetiştiren Halil Efendi’nin evi, İsmet Paşa caddesindeki evimize çok yakındı. Bazen mahallelimizin mütevazi mabedi Kavaklı Mescid’de birlikte namaz kılardık.
Halil Efendi heybetli bir insandı. Sanki mahşere doğru yürüyor gibi atardı adımlarını. O yıllarda henüz daha ruhu rantiyecilere icara verilmemiş taş döşeli dar sokaklarda başını önüne eğerek yürürdü..
Gözleri güzeldi, samimiydi, manalıydı, derin bakardı.
Vakarıyla kavga ediyor sanırsınız siyah gözlerini. Bir tahsili olduğunu sanmıyorum ama
İslam’ın vakarını bir sorguç gibi taşırdı üzerinde.
Sizi çeken bir şeylerin olduğunu hemen hissederdiniz ikliminde.
Tam bir Osmanlı beyefendisiydi. Az konuşması, onurlu ve hüzünlü duruşuyla zarafet abidesiydi.
Huzur, bu insanın yüzünde her daim misafirdi. Onuru, vakarı, huzuru bir şahsiyet çizgisi haline getirmişti.
Halil Efendi, vakti zamanında İkikapılı Han’da, yemeniciler çarsısındaki arastada sarraciye işleri yapıyormuş.
Ehil olmayan saraçların diktiği hamutlar, hayvanın boynunu yara yapınca çaresiz çiftçiler Halil Usta’ya koşarmış.
“Ne olur! Tarlam sürülmeyi bekliyor, hayvanın boynu yara içinde, bahtına düştüm Halil Usta” derlermiş
Halil Usta öyle bir hamut yaparmış ki hem zavallı hayvanın boynu iyileşir, hem de çiftçi tarlasını sürermiş.
Antalya yöresinde Halil Usta’nın namı almış yürümüş.
Dua edenlerin haddi hesabı yokmuş.
İnsan,” bu günlerde hem yarayı iyileştirecek hem de tarlayı sürmeyi ekin ekmeyi aksatmayacak çiftçilere ne kadar muhtacız” demeden edemiyor.
Halil Usta, insanın emeğiyle, alın teriyle şahsiyet kazanmasının, kendi mutluluğunu başkalarını mutluluğunda bulan insanımızın en güzel, en son temsilcilerindendi.
Ara sıra mahallenin mütevazı mabedi Kavaklı Mescid’e uğrardı.
Kavaklı Mescid; alçak boylu, alçak gönüllü ve nurani bir dervişe benzeyen küçük fakat sevimli bir mabetti. Beton blokların arasında zamana direnen bu mütevazı mescidin bir de kendisi gibi fahri bir müezzini vardı:
Civan Dede…
Nasılsın dediğimizde “civan gibiyim” derdi.
Hâlâ kulaklarımızda Civan Dede’nin okuduğu ezanlar yankılanır.
O ne içten okuyuş ya Rabbi! O yaşta o sese, o nefese hayran olurduk.
Halil Efendi bir ikindi vakti yine Kavaklı Mescid’e geldi. Sırtındaki gri kalın paltosu kışın ilk soğuklarının habercisiydi.
Namaz esnasında yağmurun hızını artırdığı belli oluyordu. Yosunlu kiremitleri yumrukluyordu yağmur. Gök, bütün ordularına sefer emri vermiş gibi gürlüyordu. Bulutlar çarpışıyor, şimşekler çakıyor, zirvelere indirmeler yapılıyor, yıldırımlar parlıyordu.
Namaz bittiğinde hâlâ gök neyi var neyi yoksa boşaltıyordu. Evleri yakın olanlar bi koşuda dağılsalar da biz üç beş kişi beklemeye durduk.
Halil Efendi diz çökmüş, derin bir tefekkür içindeydi. Dünyada iğreti durduğu her halinden belli oluyordu bu insanların.
Önünde bir hale oluşturduğumuzda, derin bir uykudan uyanıyormuş gibi gözlerini açtı.
Bize bir şeyler anlatmasını istedik. Tane tane başladı konuşmaya.
“Eskiden kıraathanelerimiz vardı. Bir zaman bu kıraathanelerimizden birisinde hoş bir olay yaşanır.
Bir sabah erkenden kıraathaneye bir misafir gelir.
Kahve kokusunun duvarlara, sedirlere, masaların üstündeki çuha örtülere iyicene sindiği kıraathanede demlik buhar buhar kaynamaktadır.
Kahveci, biraz sonra sökün edecek müşterilere hazırlık telaşındadır.
Zarif bir insandır. Misafirine “size ne ikram edeyim efendim” der.
“Bir sade kahve lütfen”
Misafir tek başına kahvesini yudumlarken daimi müşteriler de tek tek dökülürler.
Misafir kahvesini içtikten sonra tabağın kenarına on para bırakır ve usulca ayrılır.
Burada herkes birbirinin aşinasıdır.
Bu olay, ne zamandan beri kahveyi on paraya çıkarmak isteyen kahveciye cesaret verirse de, duruma muttali olmasına rağmen daimi müşterilerden birisi yine kahvesini afiyetle yudumladıktan sonra tabağın kenarına beş parayı bırakır.
Kahveci, kahveyi on para yaptığını söyleyemez ama bir kağıda;
“Kahve Yemen’den gelir yolları ırak
Beş para idare etmiyor on para bırak” diye yazar ve kibar bir şekilde önüne bırakır.
İkiye katlı kâğıdı açarak okuyan müşteri, kâğıdın arkasını çevirir ve şu sözleri yazar.
‘Kahve Yemen’den gelir yolları sapa
Beş para idare etmiyorsa kahveyi kapa
On para veren gelir geçer
Beş para veren her gün içer’ mısralarını yazarak kahveciye uzatır.
Eskiden, kahvecisi de ocakçısı da, ilme irfana aşina insanlardı.” Derken huzur hüzmeleri süzülüyordu nurlu siyah gözlerinden. Türbesi ışıksız aydınlanan bir derviş nuraniyetindeydi yüzü.
Biz, kaptırmış can kulağı ile dinlerken, ”Yağmur da hafifledi ben gideyim artık” dedi.
Bir dev gibi dizleri üzeri doğruldu ve “Allaha ısmarladık” diyerek tuttu evinin yolunu. Sırtında uzun gri paltosu, başını önüne eğmiş, yine adımlarını sayarak taş döşemeli dar sokakta yürüyordu.
Sanki mahşeri adımlıyordu.
Kumluca Oteli’nin bulunduğu sokağın köşesini dönünceye kadar baktık arkasından.
Yağmur da incecikten yağıyordu.
Belki de bu bizim onu son görüşümüzdü.
“Allaha ısmarladık” deyip gitti o insanlar.
[Harun Tokak] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
Antalya her mevsim ayrı bir güzeldi. Ama onu asıl güzel kılan içindeki insanlardı.
Bir avuç fedakâr insan bir araya gelmiş Rasanet Gençlik Vakfı’nı kurmuşlardı.
Vakfın ilk meyvesi Doğu Garajı mevkiinde birkaç daireden müteşekkil bir kompleksi yurt haline getirmek olmuştu.
Nevzat Ayvacı Abi o bir avuç insanın fıtri lideri gibiydi.
Ele-avuca sığmayan bir yapısı vardı. İşe önce akrabalarını ikna ederek başlamış olmalı ki; o bir avuç insanın çoğu kendi akrabaları idi. Şimdi her biri bir gurbeti vatan kılan Libaslar, Alnıaklar, Çobanlar unutulur gibi değil.
O bir düzine yiğitler sayesinde Hizmet kısa sürede merkezden muhite yayıldı. Önce Antalya’nın ilçelerinde sonra da bütün bir bölgede öğrenci yurtları arka arkaya geldi.
Antalya hakikaten bir mektep gibiydi.
O mektebin öğrencileri de öğretmenleri de değerli idi. Ama o mektebi değerli kılan muallimlerden biri hiç şüphesiz uzun yıllar Antalya İmam-Hatip Okulu’nda idarecilik yapmış olan Hüseyin Tulpar Hoca idi.
Bütün Antalya kendisini çok seviyordu. Etrafında büyük bir saygı uyandırmıştı.
Cuma günleri Balıbey Camii’nde vaaz veriyordu.
1980’lerde arandığı yıllarda bir keresinde Antalya’ya da uğrayan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de bulunduğu bir himmet toplantısına kardeşleri ile birlikte davet edilir.
Hüseyin Hoca’nın ve kardeşlerinin tavır ve davranışları Hocaefendi’nin dikkatini çeker.
Babalarının kim olduğunu sorar.
“Halil Efendi adında bir zat” derler.
“Ne iş yapar?”
“Sarraciye”
“Ne güzel evlatlar yetiştirmiş”
İşte bu güzel evlatlar yetiştiren Halil Efendi’nin evi, İsmet Paşa caddesindeki evimize çok yakındı. Bazen mahallelimizin mütevazi mabedi Kavaklı Mescid’de birlikte namaz kılardık.
Halil Efendi heybetli bir insandı. Sanki mahşere doğru yürüyor gibi atardı adımlarını. O yıllarda henüz daha ruhu rantiyecilere icara verilmemiş taş döşeli dar sokaklarda başını önüne eğerek yürürdü..
Gözleri güzeldi, samimiydi, manalıydı, derin bakardı.
Vakarıyla kavga ediyor sanırsınız siyah gözlerini. Bir tahsili olduğunu sanmıyorum ama
İslam’ın vakarını bir sorguç gibi taşırdı üzerinde.
Sizi çeken bir şeylerin olduğunu hemen hissederdiniz ikliminde.
Tam bir Osmanlı beyefendisiydi. Az konuşması, onurlu ve hüzünlü duruşuyla zarafet abidesiydi.
Huzur, bu insanın yüzünde her daim misafirdi. Onuru, vakarı, huzuru bir şahsiyet çizgisi haline getirmişti.
Halil Efendi, vakti zamanında İkikapılı Han’da, yemeniciler çarsısındaki arastada sarraciye işleri yapıyormuş.
Ehil olmayan saraçların diktiği hamutlar, hayvanın boynunu yara yapınca çaresiz çiftçiler Halil Usta’ya koşarmış.
“Ne olur! Tarlam sürülmeyi bekliyor, hayvanın boynu yara içinde, bahtına düştüm Halil Usta” derlermiş
Halil Usta öyle bir hamut yaparmış ki hem zavallı hayvanın boynu iyileşir, hem de çiftçi tarlasını sürermiş.
Antalya yöresinde Halil Usta’nın namı almış yürümüş.
Dua edenlerin haddi hesabı yokmuş.
İnsan,” bu günlerde hem yarayı iyileştirecek hem de tarlayı sürmeyi ekin ekmeyi aksatmayacak çiftçilere ne kadar muhtacız” demeden edemiyor.
Halil Usta, insanın emeğiyle, alın teriyle şahsiyet kazanmasının, kendi mutluluğunu başkalarını mutluluğunda bulan insanımızın en güzel, en son temsilcilerindendi.
Ara sıra mahallenin mütevazı mabedi Kavaklı Mescid’e uğrardı.
Kavaklı Mescid; alçak boylu, alçak gönüllü ve nurani bir dervişe benzeyen küçük fakat sevimli bir mabetti. Beton blokların arasında zamana direnen bu mütevazı mescidin bir de kendisi gibi fahri bir müezzini vardı:
Civan Dede…
Nasılsın dediğimizde “civan gibiyim” derdi.
Hâlâ kulaklarımızda Civan Dede’nin okuduğu ezanlar yankılanır.
O ne içten okuyuş ya Rabbi! O yaşta o sese, o nefese hayran olurduk.
Halil Efendi bir ikindi vakti yine Kavaklı Mescid’e geldi. Sırtındaki gri kalın paltosu kışın ilk soğuklarının habercisiydi.
Namaz esnasında yağmurun hızını artırdığı belli oluyordu. Yosunlu kiremitleri yumrukluyordu yağmur. Gök, bütün ordularına sefer emri vermiş gibi gürlüyordu. Bulutlar çarpışıyor, şimşekler çakıyor, zirvelere indirmeler yapılıyor, yıldırımlar parlıyordu.
Namaz bittiğinde hâlâ gök neyi var neyi yoksa boşaltıyordu. Evleri yakın olanlar bi koşuda dağılsalar da biz üç beş kişi beklemeye durduk.
Halil Efendi diz çökmüş, derin bir tefekkür içindeydi. Dünyada iğreti durduğu her halinden belli oluyordu bu insanların.
Önünde bir hale oluşturduğumuzda, derin bir uykudan uyanıyormuş gibi gözlerini açtı.
Bize bir şeyler anlatmasını istedik. Tane tane başladı konuşmaya.
“Eskiden kıraathanelerimiz vardı. Bir zaman bu kıraathanelerimizden birisinde hoş bir olay yaşanır.
Bir sabah erkenden kıraathaneye bir misafir gelir.
Kahve kokusunun duvarlara, sedirlere, masaların üstündeki çuha örtülere iyicene sindiği kıraathanede demlik buhar buhar kaynamaktadır.
Kahveci, biraz sonra sökün edecek müşterilere hazırlık telaşındadır.
Zarif bir insandır. Misafirine “size ne ikram edeyim efendim” der.
“Bir sade kahve lütfen”
Misafir tek başına kahvesini yudumlarken daimi müşteriler de tek tek dökülürler.
Misafir kahvesini içtikten sonra tabağın kenarına on para bırakır ve usulca ayrılır.
Burada herkes birbirinin aşinasıdır.
Bu olay, ne zamandan beri kahveyi on paraya çıkarmak isteyen kahveciye cesaret verirse de, duruma muttali olmasına rağmen daimi müşterilerden birisi yine kahvesini afiyetle yudumladıktan sonra tabağın kenarına beş parayı bırakır.
Kahveci, kahveyi on para yaptığını söyleyemez ama bir kağıda;
“Kahve Yemen’den gelir yolları ırak
Beş para idare etmiyor on para bırak” diye yazar ve kibar bir şekilde önüne bırakır.
İkiye katlı kâğıdı açarak okuyan müşteri, kâğıdın arkasını çevirir ve şu sözleri yazar.
‘Kahve Yemen’den gelir yolları sapa
Beş para idare etmiyorsa kahveyi kapa
On para veren gelir geçer
Beş para veren her gün içer’ mısralarını yazarak kahveciye uzatır.
Eskiden, kahvecisi de ocakçısı da, ilme irfana aşina insanlardı.” Derken huzur hüzmeleri süzülüyordu nurlu siyah gözlerinden. Türbesi ışıksız aydınlanan bir derviş nuraniyetindeydi yüzü.
Biz, kaptırmış can kulağı ile dinlerken, ”Yağmur da hafifledi ben gideyim artık” dedi.
Bir dev gibi dizleri üzeri doğruldu ve “Allaha ısmarladık” diyerek tuttu evinin yolunu. Sırtında uzun gri paltosu, başını önüne eğmiş, yine adımlarını sayarak taş döşemeli dar sokakta yürüyordu.
Sanki mahşeri adımlıyordu.
Kumluca Oteli’nin bulunduğu sokağın köşesini dönünceye kadar baktık arkasından.
Yağmur da incecikten yağıyordu.
Belki de bu bizim onu son görüşümüzdü.
“Allaha ısmarladık” deyip gitti o insanlar.
[Harun Tokak] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
Aşık-ı Sadık Fethullah Gülen Hocaefendi -51 [Tarık Burak]
“Allah’tan başka kimseden af dilemem”
“O an tekrar uyanamama da var işin içinde diye aklımdan geçti. Kendisine son bir nefes armağan edilen bir insan ne demeliyse onu düşündüm…”
İkinci Ciddi Kalp Krizi (2002)
Nuh Mete Yüksel’in açtığı dava, Fethullah Gülen Hocaefendi için en büyük üzüntü kaynaklarından biriydi. Hocaefendi’nin 31 Mart 2002 günü kalp krizi geçirmesinde yaşadığı bütün bu sıkıntıların etkisi vardı. Artık merdivenleri de doğru dürüst çıkamıyor, çoğu günler hasta düşüyordu:
“Öteden beri kalp atışlarımda bir düzensizlik hissediyordum. Ama bu son yaşadığım farklı bir şey. Son günlerde çok sıkılmıştım. Birkaç mesele oldu ki âdeta belimi büktü…’
Hocaefendi, 31 Mart 2002 Pazar günü, ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki Sailorsburg kasabasında ikamet ettiği üç katlı evin salonunda sabah namazını kıldıktan hemen sonra odasına geçti. Normalde sabah namazının ardından uzun namaz tesbihatını yapıp yanındakilerle birlikte yarım saat kadar kitap okuyordu.
Hocaefendi, o sabah kimseye bir şey söylemeden odasına geçti. O günlerde kendisinin misafirleri arasında iki doktor vardı ve ikisi de kardiyologdu. Bir de 30 yıldır Hocaefendi’nin yanında olan doktoru Kudret Ünal vardı.
Hocaefendi, saat 07.00 gibi odasında fenalaştı. Doktorlar tarafından tansiyonu ölçülen Hocaefendi, konuşamayacak durumda olduğundan göz işaretiyle durumunu anlatmaya çalışıyordu. Yatağına konulan Hocaefendi ter içindeydi. Tansiyonu sıfıra doğru geliyordu. Doktor Kudret Ünal, ambulans için hemen 911’i arattı. Bu kalp krizi Hocaefendi’nin hayatında yaşadığı en ciddi ikinci krizdi. Birincisini İstanbul Altunizade’de 1999 yılında geçirmişti.
Ambulans Hocaefendi’nin kalmakta olduğu eve ulaşana kadar yaklaşık on dakika bir zaman geçmişti. Hocaefendi, 20 dakika içinde Pocono Hospital adını taşıyan hastaneye getirildiğinde yarı baygın bir haldeydi ve kalbi durmuş gibiydi. Kalp ritmi çok bozulmuştu. Hastanenin acil servisinde iğneyle ilaç verilen Hocaefendi, ardından yoğun bakıma alındı.
Kalp ritminin düzelmesi için Hocaefendi’ye elektroşok uygulanması lazımdı ve bunun için uyutulmalıydı.
Pazar günüydü ve hastanenin kardiyoloğu görevde değildi. Hemen en yakın kalp hastanesine haber verildi. Hocaefendi’ye müdahale etmek üzere gelen kalp doktoru, Şili asıllı bir Amerikalı olan David Doran’dı.
Uyutulup hemen elektroşok uygulanan Hocaefendi’nin kalbi ilk iki şokta düzelmedi. Hocaefendi ile birlikte hastaneye gelen insanlar ağlıyordu. Dua etmekten başka yapabilecekleri bir şey yoktu. Durum ciddiydi. Hocaefendi, uyku halindeyken etrafında ağlayan arkadaşlarının ve öğrencilerinin seslerini duyuyordu. Üçüncü şokun uygulanmasından sonra Hocaefendi’nin kalbi tekrar çalışmaya başladı. Hocaefendi o gün tam anlamıyla ölümden döndü.
Hocaefendi uyanır uyanmaz, saatin kaç olduğunu sordu ve “Namazlarım ne oldu?” dedi. Hâlâ yoğun bakım odasındaydı. O şartlar altında suyla abdest alıp namaz kılması mümkün değildi. Elbisesinde ve üzerindeki örtüde kan izleri, üzerinde onlarca kablo ve ilaç veren hortumlar vardı. Hocaefendi, doktorların ve kendisine refakat edenlerin bu şartlar altında abdest alıp namaz kılmasının mümkün olmadığı uyarısına rağmen, dışarıdan getirilen topraklı bir taşla abdest yerine geçen “teyemmüm” işlemi yaparak namazlarını yatar vaziyette ima ile kıldı.
Şokla birlikte Hocaefendi’nin kalp ritmi düzelme seyrine girmiş, dakikada 140’a kadar çıkmış olan kalp atışları 89’a kadar inmişti. Ancak bu sefer nabzı düşmüştü. Bunun üzerine boğazından açılan delikle kalbine geçici kalp pili takıldı. Yoğun bakıma alınırken, şok uygulanırken ve kalbine pil takılırken üç defa imzayla rızası alınan Hocaefendi, o gün yaşadıklarını şu cümleyle anlattı: “Bugün ölmek için üç defa imza verdim.”
Bir süre sonra kalbindeki ritim düzeldiği için geçici kalp pili çıkarılan Hocaefendi, hastanede fazla kalmak istemiyordu. O günün gecesi taburcu edildi. Çok halsiz bir durumda olan Hocaefendi, eve geldiğinde odasına sandalyede çıkarıldı. Eve gelir gelmez yaptığı ilk iş, hastanede zor şartlar altında yatarak kıldığı namazlarını yeniden kılmak oldu. Bu kalp rahatsızlığına ilave olarak Hocaefendi, hastanede ameliyat masasında çok üşümüş ve soğuk algınlığına yakalamıştı. Hocaefendi eve gelince, kalbine şok uygulanması öncesinde uyutulduğu anı şöyle anlattı: “O an tekrar uyanamama da var işin içinde diye aklımdan geçti. Kendisine son bir nefes armağan edilen bir insan ne demeliyse onu düşündüm…”
Hocaefendi, geçirdiği bu kalp krizinden bir hafta kadar sonra, kalbine anjiyo uygulanması için Ohio eyaletindeki Cleveland Clinic’e götürüldü. Burada Türk Doktor Murat Tuzcu çalışıyordu ve Hocaefendi’ye 1997’de aynı hastanede anjiyo yapmıştı. Bu anjiyo öncesinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Doktor Tuzcu’yu arayarak Hocaefendi ile yakından ilgilenmesini istemişti.
Doktor Tuzcu, 8 Nisan 2002’de Hocaefendi’ye anjiyo uyguladı. Tuzcu, alanında bir otoriteydi. Örneğin Hocaefendi’nin Clevland’e gelmesinden birkaç gün önce ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’ye anjiyo yapmıştı.
Doktor Tuzcu’nun elinde Hocaefendi’nin daha önceki tedavi sonuçları vardı. Hocaefendi ilk kez 1995’te İstanbul’da anjiyo olmuştu. 1997’deki ikinci anjiyoyu zaten Tuzcu’nun kendisi yapmıştı. Tuzcu, bu son sonuçlar ile beş yıl önceki anjiyo sonuçlarını karşılaştırdı. Hocaefendi’nin kalp damarlarında beş sene önceki tıkanma oranı ne ise, durum aynıydı. Hocaefendi şeker hastası olmasına rağmen, doktorları şaşırtan şekilde beş sene boyunca kalp damarlarında hiçbir daralma olmamıştı.
Çünkü zaten çok az yemek yiyen Hocaefendi, yürüyüşlerine de çok dikkat etmişti. Bunun üzerine beş yıl önce Hocaefendi’ye “Ameliyat olmanız gerekir” diyen Doktor Tuzcu, “İyi ki baypas ameliyatı yapmamışız. Artık ameliyata gerek yok. Bu kadar dikkat ediyorsunuz, kalbinize stent takılması sizi kurtarır” dedi.
Hocaefendi, 9 Nisan 2002’de hastaneden taburcu oldu.
Doktorların yeni kararı Hocaefendi’nin kalp damarlarına stent takılmasıydı. Ama Hocaefendi’nin kalbine normal stent değil, ilaçlı stent takılacaktı. Çünkü Hocaefendi aynı zamanda şeker hastasıydı ve bu hastalıktan kaynaklanan problemler sebebiyle normal stentlerin tekrar tıkanması riski yüksekti. Doktor Tuzcu da “İlaçlı stentleri bekleyelim” diyordu. Zaten Hocaefendi de kalp damarına normal stent takılmasını istemiyordu. O yıllarda Amerika’da hastalara takılan stentlerin yüzde kırkında sonradan tıkanmalar oluyordu. Gerçi, 2000 yılında ABD’de “Johnson and Johnson” firması ilaçlı stentler üretmeye başlamıştı, ama bu stentler henüz hastalara uygulanma onayı almamıştı ve 2002 itibariyle Hocaefendi’ye de uygulanması mümkün değildi. O halde, şeker hastalarında kalp damarının tıkanması riskini azaltan bu stentlerin kullanıma girmesi beklenecekti.
Savcı Yüksel’i Kimler Tuzağa Düşürdü?
Bu arada, Hocaefendi’nin davası sürerken 2002 yılında İstanbul’da çok ilginç bir olay meydana geldi. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısının isteği üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, 3 Haziran 2002 günü bir dernekte arama yaptı. Bu arama sırasında derneğin kasasında Hocaefendi davasının savcısı Nuh Mete Yüksel’in bir kadınla ilişkisini gösteren bir videokaset bulundu.
Adalet Bakanlığı’nın açtığı soruşturma üzerine 4 dakika 52 saniyelik bu kaset polis laboratuvarında ve Adli Tıp’ta incelemeye alındı. Her iki kurum da kasetteki kişinin Nuh Mete Yüksel olduğunu bildirdi. Adli Tıp, kasetteki kişi ile Nuh Mete Yüksel’in kemik yapısını bile karşılaştırdı. Sonuç aynıydı. Adalet Bakanlığı müfettişleri soruşturma sonucunda hazırladıkları raporda savcılık onuruna aykırı hareket etmekle suçladıkları Yüksel için iki defa yer değiştirme cezası istediler. Bunun anlamı şuydu: Müfettişler Yüksel’in meslekten ihracını talep ediyordu. Çünkü Hâkimler ve Savcılar Kanunu’na göre, bu şekilde bir cezalandırma iki defa istendiğinde, bir üst ceza uygulanması gerekiyordu. Bu da Yüksel’in savcılık mesleğinden çıkarılmasıydı. Kararı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) verecekti.
21 Ekim 2002 günü, HSYK heyeti Nuh Mete Yüksel olayını görüşmek üzere toplandı. HSYK üyeleri toplantı sonucunda, oybirliğiyle Yüksel’e kınama cezası verdi ve Yüksel’i DGM’den alarak Ankara Adliyesi’ne savcı olarak tayin etti.
Bu kaset olayındaki en can alıcı soru şuydu: Nuh Mete Yüksel’i videoya alanlar kimlerdi? Odaya yerleştirilen gizli kamerayla çekilmiş 4 dakika 52 saniyelik görüntü kasedinde Yüksel’le birlikte yer alan kadın, DGM’de görevli bir zabıt kâtibesinin ablası P.A.’ydı.
Hocaefendi’nin avukatları mahkemedeki duruşmalarda, Savcı Yüksel’e bu kasetle baskı yapılmış olabileceği sorusunu ortaya attılar. Avukatlara göre, Hocaefendi’nin konuşma kasetlerini üretip 1999 Haziran’ında televizyona verenler ile Nuh Mete Yüksel’i kadın arkadaşıyla kayda alanların aynı güçler olması çok kuvvetli bir ihtimaldi.
Birileri, Hizmet hareketini bitirmek için kimi zaman insanları satın aldılar kimi zaman da bu şekilde tuzağa düşürerek kullandılar. Ama bilmedikleri bir şey vardı ki, bu davanın sahibi Allah’tı ve O’nun (cc) bitirmediğini kimse bitiremeyecekti.
Nuh Mete Yüksel, mazbut hayatı olan bir savcıydı. Özel hayatı düzgündü. Cuma namazlarına giden bir savcıydı. Hatta dostları arasında, Hocaefendi’nin görüşlerine değer veren insanlar da vardı. O güne kadarki hayatında bu profili sergileyen Yüksel’in birdenbire bu şekilde aile değerleriyle bağdaşmayan bir çemberin içine girmesi biraz şaşırtıcıydı. Ne yazık ki dava boyunca Yüksel’in kimler tarafından nasıl videoya alındığı, kasetin Hocaefendi karşıtı faaliyetleriyle tanınan ve davaya katılmak için mahkemeye talepte bulunan bu derneğin eline nasıl geçtiği açıklığa kavuşmadı.
Nuh Mete Yüksel şikâyetçi olmadığı için kendisini videoya çekenler hakkında soruşturma açılmadı. Sadece yargı çevrelerinden gazetecilerin kulağına şöyle bir bilgi ulaştı: Savcı Yüksel’i kasetle yakalanmakla sonuçlanan bu hayat tarzına sürükleyen kişi, DGM’de görev yapan ve başka kadınlarla ilişkisi öteden beri bilinen bir arkadaşıydı. Yüksel’i bu hayata alıştıran yargı mensubu, aynı zamanda üst düzey görevlerde bulunmuş bir siyasetçiyle yakın ilişkiler içindeydi ve her ikisi birden perde gerisinden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin davasıyla ilgileniyorlardı. Fethullah Gülen davasının açılmasında etkili olan bu yargı mensubu ve üst düzey siyasetçinin arzuları, dava sonucunda Hocaefendi’nin mahkum edilmesi ve toplum nezdinde bitirilmesiydi.
Savcı Yüksel ne olursa olsun Fethullah Gülen Hocaefendi’yi mutlaka mahkûm etmek istiyordu. Ne var ki ortaya çıkan kaset ve ardından gelen HSYK cezası, Yüksel’in Hocaefendi ile ilgili bütün hesaplarını altüst etti. Artık DGM’deki görevi sona ermişti. Yüksel yine de şansını denemek için Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şu başvuruyu yaptı: “Beni görevden aldınız ama, altı aylık geçici görevlendirmeyle görevimi sürdürmeme izin verirseniz Fethullah Gülen davasını bitiririm.”
Yüksel, Fethullah Gülen davasında savcı olarak son görüşünü sunmak istiyordu. Hukuk dilinde buna “esas hakkındaki mütalaa” deniliyordu.
Ancak HSYK, Yüksel’in davayı sürdürme talebini 31 Ekim 2002 günü oybirliğiyle reddetti. Böylece Yüksel için DGM hayatı tamamıyla bitmiş oldu. HSYK’nın başkanı konumundaki Adalet Bakanı Aysel Çelikel’in şu sözleri, Yüksel’in bu son talebinin HSYK tarafından yadırgandığının işaretiydi: “Savcı olarak sadece Nuh Mete Yüksel yok. O gidiyor diye hiçbir dava yarım kalmaz.”
Nuh Mete Yüksel bu şekilde gidince, Fethullah Gülen davasının 25 Kasım 2002 tarihli on beşinci duruşmasına savcı olarak Hamza Keleş katıldı. Dava artık sona doğru gelmişti. Keleş, Nuh Mete Yüksel’in hazırlayamadığı “esas hakkındaki mütalaayı” hazırlayacak ve mahkeme Hocaefendi hakkındaki kararını verecekti. Yeni Savcı Keleş, dava dosyasını okumak ve bu mütalaayı hazırlamak için mahkemeden süre istedi.
“Allah’tan başka kimseden af dilemem”
Hocaefendi’nin iki avukatı, Nuh Mete Yüksel’in yerine görev alan yeni Savcı Hamza Keleş’le de karşı karşıya geldiler. Davanın artık sonlarına geliniyordu. Hamza Keleş, karar öncesinde mahkemeye esas hakkındaki mütalaayı sunacaktı. 20 Ocak 2003 tarihli duruşmada Keleş 24 sayfalık bu mütalaasını sunarken, Hocaefendi hakkında gıyabi tutuklama kararı istedi.
Keleş, “Gülen grubu oldukça sabırlı ve tedbirli davranarak muhtemel bir cihada hazırlanıyor” diyordu, ama mahkeme gıyabi tutuklama talebini reddetti.
Savcı Keleş, 24 sayfalık görüşünde, Hocaefendi’nin şiir kitabı olan Kırık Mızrap’taki iki dörtlüğü, Hocaefendi’nin İslam devleti kurma girişimine delil olarak göstermişti. Savcı Keleş’in kitabın 38. sayfasından aldığı dizeler şöyleydi:
Arkadaşlar, arkadaşlar,
Şevk mezhebi yoldur bize
(Yolumuz ışık yoludur)
Parantez içindeki ifadeyi Savcı Keleş koymuştu. Hocaefendi’nin avukatları, yedi kıtadan ibaret olan bu şiirdeki “şevk mezhebi” deyiminin savcının öne sürdüğü gibi “ışık yolu” anlamına gelemeyeceğini belirttiler. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Türkçe Sözlükte şevk, “istek, arzu, neşe, keyif, sevinç, coşku” olarak tanımlanmıştı. Bu durumda “şevk mezhebi”nin anlamı “Allah aşkıyla coşma” oluyordu.
Savcı Keleş, ikinci alıntıyı Kırık Mızrap şiir kitabının 171. sayfasından şöyle yaptı:
Koş yetiş sen de katıl ışık ordusuna ve kurtul.
Tek bir yol var: Ölümsüzler kervanına yetiş
Şiirin bu bölümünün kitaptaki orijinal şekli ise şöyleydi:
Koş, yetiş sen de ışık ordusuna ve kurtul!..
Kulluklardan sıyrıl, sadece Allah’a kul ol!
Her şeyde bir ölgünleşme, her şeyde tükeniş,
Tek bir yol var: Ölümsüzler kervanına yetiş.
Avukatlar, insanları Allah’a kul olmaya teşvik eden sözler aradan çıkınca şiirin örgütlenmeye dönüştüğünü, şiirin orijinalinde yer almayan “katıl” kelimesinin şiire savcı tarafından eklendiğini belirttiler.
Fethullah Gülen davasında, 3 Mart 2003 tarihli on yedinci duruşma artık karar duruşmasıydı. Ama Hocaefendi’nin avukatları 4,5 saatlik savunma yapınca mahkeme, bunları değerlendirmek için kararı bir hafta sonraya bıraktı. Karar duruşması 10 Mart 2003 günü olacaktı. On sekizinci duruşmanın yapılacağı o gün, Hocaefendi davasında artık sona gelinecekti.
Karar duruşmasından bir gün önce, 9 Mart 2003 akşamı avukatı Abdülkadir Aksoy, telefonla Hocaefendi’yi arayıp “Yarın çıkacak karar için iki ihtimal var. Ya beraat ya da erteleme” dedi. Hocaefendi, avukatına “Erteleme ne demek?” sorusunu yöneltti. Aksoy, Hocaefendi’ye “Af gibi bir şey” cevabını verince Hocaefendi’nin ağzından çıkan cümle şöyle oldu: “Ben Allah’tan başka kimseden af dilemem!”
Devam edecek…
[Tarık Burak] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
“O an tekrar uyanamama da var işin içinde diye aklımdan geçti. Kendisine son bir nefes armağan edilen bir insan ne demeliyse onu düşündüm…”
İkinci Ciddi Kalp Krizi (2002)
Nuh Mete Yüksel’in açtığı dava, Fethullah Gülen Hocaefendi için en büyük üzüntü kaynaklarından biriydi. Hocaefendi’nin 31 Mart 2002 günü kalp krizi geçirmesinde yaşadığı bütün bu sıkıntıların etkisi vardı. Artık merdivenleri de doğru dürüst çıkamıyor, çoğu günler hasta düşüyordu:
“Öteden beri kalp atışlarımda bir düzensizlik hissediyordum. Ama bu son yaşadığım farklı bir şey. Son günlerde çok sıkılmıştım. Birkaç mesele oldu ki âdeta belimi büktü…’
Hocaefendi, 31 Mart 2002 Pazar günü, ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki Sailorsburg kasabasında ikamet ettiği üç katlı evin salonunda sabah namazını kıldıktan hemen sonra odasına geçti. Normalde sabah namazının ardından uzun namaz tesbihatını yapıp yanındakilerle birlikte yarım saat kadar kitap okuyordu.
Hocaefendi, o sabah kimseye bir şey söylemeden odasına geçti. O günlerde kendisinin misafirleri arasında iki doktor vardı ve ikisi de kardiyologdu. Bir de 30 yıldır Hocaefendi’nin yanında olan doktoru Kudret Ünal vardı.
Hocaefendi, saat 07.00 gibi odasında fenalaştı. Doktorlar tarafından tansiyonu ölçülen Hocaefendi, konuşamayacak durumda olduğundan göz işaretiyle durumunu anlatmaya çalışıyordu. Yatağına konulan Hocaefendi ter içindeydi. Tansiyonu sıfıra doğru geliyordu. Doktor Kudret Ünal, ambulans için hemen 911’i arattı. Bu kalp krizi Hocaefendi’nin hayatında yaşadığı en ciddi ikinci krizdi. Birincisini İstanbul Altunizade’de 1999 yılında geçirmişti.
Ambulans Hocaefendi’nin kalmakta olduğu eve ulaşana kadar yaklaşık on dakika bir zaman geçmişti. Hocaefendi, 20 dakika içinde Pocono Hospital adını taşıyan hastaneye getirildiğinde yarı baygın bir haldeydi ve kalbi durmuş gibiydi. Kalp ritmi çok bozulmuştu. Hastanenin acil servisinde iğneyle ilaç verilen Hocaefendi, ardından yoğun bakıma alındı.
Kalp ritminin düzelmesi için Hocaefendi’ye elektroşok uygulanması lazımdı ve bunun için uyutulmalıydı.
Pazar günüydü ve hastanenin kardiyoloğu görevde değildi. Hemen en yakın kalp hastanesine haber verildi. Hocaefendi’ye müdahale etmek üzere gelen kalp doktoru, Şili asıllı bir Amerikalı olan David Doran’dı.
Uyutulup hemen elektroşok uygulanan Hocaefendi’nin kalbi ilk iki şokta düzelmedi. Hocaefendi ile birlikte hastaneye gelen insanlar ağlıyordu. Dua etmekten başka yapabilecekleri bir şey yoktu. Durum ciddiydi. Hocaefendi, uyku halindeyken etrafında ağlayan arkadaşlarının ve öğrencilerinin seslerini duyuyordu. Üçüncü şokun uygulanmasından sonra Hocaefendi’nin kalbi tekrar çalışmaya başladı. Hocaefendi o gün tam anlamıyla ölümden döndü.
Hocaefendi uyanır uyanmaz, saatin kaç olduğunu sordu ve “Namazlarım ne oldu?” dedi. Hâlâ yoğun bakım odasındaydı. O şartlar altında suyla abdest alıp namaz kılması mümkün değildi. Elbisesinde ve üzerindeki örtüde kan izleri, üzerinde onlarca kablo ve ilaç veren hortumlar vardı. Hocaefendi, doktorların ve kendisine refakat edenlerin bu şartlar altında abdest alıp namaz kılmasının mümkün olmadığı uyarısına rağmen, dışarıdan getirilen topraklı bir taşla abdest yerine geçen “teyemmüm” işlemi yaparak namazlarını yatar vaziyette ima ile kıldı.
Şokla birlikte Hocaefendi’nin kalp ritmi düzelme seyrine girmiş, dakikada 140’a kadar çıkmış olan kalp atışları 89’a kadar inmişti. Ancak bu sefer nabzı düşmüştü. Bunun üzerine boğazından açılan delikle kalbine geçici kalp pili takıldı. Yoğun bakıma alınırken, şok uygulanırken ve kalbine pil takılırken üç defa imzayla rızası alınan Hocaefendi, o gün yaşadıklarını şu cümleyle anlattı: “Bugün ölmek için üç defa imza verdim.”
Bir süre sonra kalbindeki ritim düzeldiği için geçici kalp pili çıkarılan Hocaefendi, hastanede fazla kalmak istemiyordu. O günün gecesi taburcu edildi. Çok halsiz bir durumda olan Hocaefendi, eve geldiğinde odasına sandalyede çıkarıldı. Eve gelir gelmez yaptığı ilk iş, hastanede zor şartlar altında yatarak kıldığı namazlarını yeniden kılmak oldu. Bu kalp rahatsızlığına ilave olarak Hocaefendi, hastanede ameliyat masasında çok üşümüş ve soğuk algınlığına yakalamıştı. Hocaefendi eve gelince, kalbine şok uygulanması öncesinde uyutulduğu anı şöyle anlattı: “O an tekrar uyanamama da var işin içinde diye aklımdan geçti. Kendisine son bir nefes armağan edilen bir insan ne demeliyse onu düşündüm…”
Hocaefendi, geçirdiği bu kalp krizinden bir hafta kadar sonra, kalbine anjiyo uygulanması için Ohio eyaletindeki Cleveland Clinic’e götürüldü. Burada Türk Doktor Murat Tuzcu çalışıyordu ve Hocaefendi’ye 1997’de aynı hastanede anjiyo yapmıştı. Bu anjiyo öncesinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Doktor Tuzcu’yu arayarak Hocaefendi ile yakından ilgilenmesini istemişti.
Doktor Tuzcu, 8 Nisan 2002’de Hocaefendi’ye anjiyo uyguladı. Tuzcu, alanında bir otoriteydi. Örneğin Hocaefendi’nin Clevland’e gelmesinden birkaç gün önce ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’ye anjiyo yapmıştı.
Doktor Tuzcu’nun elinde Hocaefendi’nin daha önceki tedavi sonuçları vardı. Hocaefendi ilk kez 1995’te İstanbul’da anjiyo olmuştu. 1997’deki ikinci anjiyoyu zaten Tuzcu’nun kendisi yapmıştı. Tuzcu, bu son sonuçlar ile beş yıl önceki anjiyo sonuçlarını karşılaştırdı. Hocaefendi’nin kalp damarlarında beş sene önceki tıkanma oranı ne ise, durum aynıydı. Hocaefendi şeker hastası olmasına rağmen, doktorları şaşırtan şekilde beş sene boyunca kalp damarlarında hiçbir daralma olmamıştı.
Çünkü zaten çok az yemek yiyen Hocaefendi, yürüyüşlerine de çok dikkat etmişti. Bunun üzerine beş yıl önce Hocaefendi’ye “Ameliyat olmanız gerekir” diyen Doktor Tuzcu, “İyi ki baypas ameliyatı yapmamışız. Artık ameliyata gerek yok. Bu kadar dikkat ediyorsunuz, kalbinize stent takılması sizi kurtarır” dedi.
Hocaefendi, 9 Nisan 2002’de hastaneden taburcu oldu.
Doktorların yeni kararı Hocaefendi’nin kalp damarlarına stent takılmasıydı. Ama Hocaefendi’nin kalbine normal stent değil, ilaçlı stent takılacaktı. Çünkü Hocaefendi aynı zamanda şeker hastasıydı ve bu hastalıktan kaynaklanan problemler sebebiyle normal stentlerin tekrar tıkanması riski yüksekti. Doktor Tuzcu da “İlaçlı stentleri bekleyelim” diyordu. Zaten Hocaefendi de kalp damarına normal stent takılmasını istemiyordu. O yıllarda Amerika’da hastalara takılan stentlerin yüzde kırkında sonradan tıkanmalar oluyordu. Gerçi, 2000 yılında ABD’de “Johnson and Johnson” firması ilaçlı stentler üretmeye başlamıştı, ama bu stentler henüz hastalara uygulanma onayı almamıştı ve 2002 itibariyle Hocaefendi’ye de uygulanması mümkün değildi. O halde, şeker hastalarında kalp damarının tıkanması riskini azaltan bu stentlerin kullanıma girmesi beklenecekti.
Savcı Yüksel’i Kimler Tuzağa Düşürdü?
Bu arada, Hocaefendi’nin davası sürerken 2002 yılında İstanbul’da çok ilginç bir olay meydana geldi. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısının isteği üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, 3 Haziran 2002 günü bir dernekte arama yaptı. Bu arama sırasında derneğin kasasında Hocaefendi davasının savcısı Nuh Mete Yüksel’in bir kadınla ilişkisini gösteren bir videokaset bulundu.
Adalet Bakanlığı’nın açtığı soruşturma üzerine 4 dakika 52 saniyelik bu kaset polis laboratuvarında ve Adli Tıp’ta incelemeye alındı. Her iki kurum da kasetteki kişinin Nuh Mete Yüksel olduğunu bildirdi. Adli Tıp, kasetteki kişi ile Nuh Mete Yüksel’in kemik yapısını bile karşılaştırdı. Sonuç aynıydı. Adalet Bakanlığı müfettişleri soruşturma sonucunda hazırladıkları raporda savcılık onuruna aykırı hareket etmekle suçladıkları Yüksel için iki defa yer değiştirme cezası istediler. Bunun anlamı şuydu: Müfettişler Yüksel’in meslekten ihracını talep ediyordu. Çünkü Hâkimler ve Savcılar Kanunu’na göre, bu şekilde bir cezalandırma iki defa istendiğinde, bir üst ceza uygulanması gerekiyordu. Bu da Yüksel’in savcılık mesleğinden çıkarılmasıydı. Kararı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) verecekti.
21 Ekim 2002 günü, HSYK heyeti Nuh Mete Yüksel olayını görüşmek üzere toplandı. HSYK üyeleri toplantı sonucunda, oybirliğiyle Yüksel’e kınama cezası verdi ve Yüksel’i DGM’den alarak Ankara Adliyesi’ne savcı olarak tayin etti.
Bu kaset olayındaki en can alıcı soru şuydu: Nuh Mete Yüksel’i videoya alanlar kimlerdi? Odaya yerleştirilen gizli kamerayla çekilmiş 4 dakika 52 saniyelik görüntü kasedinde Yüksel’le birlikte yer alan kadın, DGM’de görevli bir zabıt kâtibesinin ablası P.A.’ydı.
Hocaefendi’nin avukatları mahkemedeki duruşmalarda, Savcı Yüksel’e bu kasetle baskı yapılmış olabileceği sorusunu ortaya attılar. Avukatlara göre, Hocaefendi’nin konuşma kasetlerini üretip 1999 Haziran’ında televizyona verenler ile Nuh Mete Yüksel’i kadın arkadaşıyla kayda alanların aynı güçler olması çok kuvvetli bir ihtimaldi.
Birileri, Hizmet hareketini bitirmek için kimi zaman insanları satın aldılar kimi zaman da bu şekilde tuzağa düşürerek kullandılar. Ama bilmedikleri bir şey vardı ki, bu davanın sahibi Allah’tı ve O’nun (cc) bitirmediğini kimse bitiremeyecekti.
Nuh Mete Yüksel, mazbut hayatı olan bir savcıydı. Özel hayatı düzgündü. Cuma namazlarına giden bir savcıydı. Hatta dostları arasında, Hocaefendi’nin görüşlerine değer veren insanlar da vardı. O güne kadarki hayatında bu profili sergileyen Yüksel’in birdenbire bu şekilde aile değerleriyle bağdaşmayan bir çemberin içine girmesi biraz şaşırtıcıydı. Ne yazık ki dava boyunca Yüksel’in kimler tarafından nasıl videoya alındığı, kasetin Hocaefendi karşıtı faaliyetleriyle tanınan ve davaya katılmak için mahkemeye talepte bulunan bu derneğin eline nasıl geçtiği açıklığa kavuşmadı.
Nuh Mete Yüksel şikâyetçi olmadığı için kendisini videoya çekenler hakkında soruşturma açılmadı. Sadece yargı çevrelerinden gazetecilerin kulağına şöyle bir bilgi ulaştı: Savcı Yüksel’i kasetle yakalanmakla sonuçlanan bu hayat tarzına sürükleyen kişi, DGM’de görev yapan ve başka kadınlarla ilişkisi öteden beri bilinen bir arkadaşıydı. Yüksel’i bu hayata alıştıran yargı mensubu, aynı zamanda üst düzey görevlerde bulunmuş bir siyasetçiyle yakın ilişkiler içindeydi ve her ikisi birden perde gerisinden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin davasıyla ilgileniyorlardı. Fethullah Gülen davasının açılmasında etkili olan bu yargı mensubu ve üst düzey siyasetçinin arzuları, dava sonucunda Hocaefendi’nin mahkum edilmesi ve toplum nezdinde bitirilmesiydi.
Savcı Yüksel ne olursa olsun Fethullah Gülen Hocaefendi’yi mutlaka mahkûm etmek istiyordu. Ne var ki ortaya çıkan kaset ve ardından gelen HSYK cezası, Yüksel’in Hocaefendi ile ilgili bütün hesaplarını altüst etti. Artık DGM’deki görevi sona ermişti. Yüksel yine de şansını denemek için Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şu başvuruyu yaptı: “Beni görevden aldınız ama, altı aylık geçici görevlendirmeyle görevimi sürdürmeme izin verirseniz Fethullah Gülen davasını bitiririm.”
Yüksel, Fethullah Gülen davasında savcı olarak son görüşünü sunmak istiyordu. Hukuk dilinde buna “esas hakkındaki mütalaa” deniliyordu.
Ancak HSYK, Yüksel’in davayı sürdürme talebini 31 Ekim 2002 günü oybirliğiyle reddetti. Böylece Yüksel için DGM hayatı tamamıyla bitmiş oldu. HSYK’nın başkanı konumundaki Adalet Bakanı Aysel Çelikel’in şu sözleri, Yüksel’in bu son talebinin HSYK tarafından yadırgandığının işaretiydi: “Savcı olarak sadece Nuh Mete Yüksel yok. O gidiyor diye hiçbir dava yarım kalmaz.”
Nuh Mete Yüksel bu şekilde gidince, Fethullah Gülen davasının 25 Kasım 2002 tarihli on beşinci duruşmasına savcı olarak Hamza Keleş katıldı. Dava artık sona doğru gelmişti. Keleş, Nuh Mete Yüksel’in hazırlayamadığı “esas hakkındaki mütalaayı” hazırlayacak ve mahkeme Hocaefendi hakkındaki kararını verecekti. Yeni Savcı Keleş, dava dosyasını okumak ve bu mütalaayı hazırlamak için mahkemeden süre istedi.
“Allah’tan başka kimseden af dilemem”
Hocaefendi’nin iki avukatı, Nuh Mete Yüksel’in yerine görev alan yeni Savcı Hamza Keleş’le de karşı karşıya geldiler. Davanın artık sonlarına geliniyordu. Hamza Keleş, karar öncesinde mahkemeye esas hakkındaki mütalaayı sunacaktı. 20 Ocak 2003 tarihli duruşmada Keleş 24 sayfalık bu mütalaasını sunarken, Hocaefendi hakkında gıyabi tutuklama kararı istedi.
Keleş, “Gülen grubu oldukça sabırlı ve tedbirli davranarak muhtemel bir cihada hazırlanıyor” diyordu, ama mahkeme gıyabi tutuklama talebini reddetti.
Savcı Keleş, 24 sayfalık görüşünde, Hocaefendi’nin şiir kitabı olan Kırık Mızrap’taki iki dörtlüğü, Hocaefendi’nin İslam devleti kurma girişimine delil olarak göstermişti. Savcı Keleş’in kitabın 38. sayfasından aldığı dizeler şöyleydi:
Arkadaşlar, arkadaşlar,
Şevk mezhebi yoldur bize
(Yolumuz ışık yoludur)
Parantez içindeki ifadeyi Savcı Keleş koymuştu. Hocaefendi’nin avukatları, yedi kıtadan ibaret olan bu şiirdeki “şevk mezhebi” deyiminin savcının öne sürdüğü gibi “ışık yolu” anlamına gelemeyeceğini belirttiler. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Türkçe Sözlükte şevk, “istek, arzu, neşe, keyif, sevinç, coşku” olarak tanımlanmıştı. Bu durumda “şevk mezhebi”nin anlamı “Allah aşkıyla coşma” oluyordu.
Savcı Keleş, ikinci alıntıyı Kırık Mızrap şiir kitabının 171. sayfasından şöyle yaptı:
Koş yetiş sen de katıl ışık ordusuna ve kurtul.
Tek bir yol var: Ölümsüzler kervanına yetiş
Şiirin bu bölümünün kitaptaki orijinal şekli ise şöyleydi:
Koş, yetiş sen de ışık ordusuna ve kurtul!..
Kulluklardan sıyrıl, sadece Allah’a kul ol!
Her şeyde bir ölgünleşme, her şeyde tükeniş,
Tek bir yol var: Ölümsüzler kervanına yetiş.
Avukatlar, insanları Allah’a kul olmaya teşvik eden sözler aradan çıkınca şiirin örgütlenmeye dönüştüğünü, şiirin orijinalinde yer almayan “katıl” kelimesinin şiire savcı tarafından eklendiğini belirttiler.
Fethullah Gülen davasında, 3 Mart 2003 tarihli on yedinci duruşma artık karar duruşmasıydı. Ama Hocaefendi’nin avukatları 4,5 saatlik savunma yapınca mahkeme, bunları değerlendirmek için kararı bir hafta sonraya bıraktı. Karar duruşması 10 Mart 2003 günü olacaktı. On sekizinci duruşmanın yapılacağı o gün, Hocaefendi davasında artık sona gelinecekti.
Karar duruşmasından bir gün önce, 9 Mart 2003 akşamı avukatı Abdülkadir Aksoy, telefonla Hocaefendi’yi arayıp “Yarın çıkacak karar için iki ihtimal var. Ya beraat ya da erteleme” dedi. Hocaefendi, avukatına “Erteleme ne demek?” sorusunu yöneltti. Aksoy, Hocaefendi’ye “Af gibi bir şey” cevabını verince Hocaefendi’nin ağzından çıkan cümle şöyle oldu: “Ben Allah’tan başka kimseden af dilemem!”
Devam edecek…
[Tarık Burak] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
Hz. Adem’e verilen dünya nimetleri [Z.Hicran Yıldırım]
Rehberlik Köşesi - Z.Hicran Yıldırım
Dünya hayatının devamı için temel denge şartları oluşturulduktan sonra Hz. Adem (as) yeryüzüne indirilmişti. Bazı rivayetlerden Hz. Adem (as) ve Havva’nın dünya yüzüne indikten sonra geçimleri için bazı rızk kapılarının da beraberce açıldığı rivayet edilmektedir. İlk buğday tohumunun, insanlara faydalı olacak koyun, keçi, sığır gibi evcil hayvanların da Cennetten indirildiği ifade edilmiştir. Benzer bilgiler sahih rivayetlerde de yer almaktadır.
Yani, Hz. Adem’e (as) Cennette gördüğü nimetlerin gölgeleri izn-i ilahi ile verilmiştir. Nar, incir, elma,mısır, buğday, pirinç, koyun, keçi, deve, sığır… insan fıtratı için ne lazımsa… kısaca Yüce Allah kainatı bir gölge olarak insanın hizmetine vermiştir.
Onun için Bediüzzaman Hazretleri şükür babında dua ederken şöyle der:
'Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb'îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başıboş bırakıp idam etme.'
Dünyanın bütün güzellikleri Cennette asıl halleriyle ebediyet kazanmaktadır. Bu nedenle dünya ahiretin mezraası, Esma-i İlahiyenin çok güzel ve ebedi meyve veren bir aynasıdır denmiştir.
Yol ayrımındaki insanın hikayesi: Habil ve Kabil
Hâbil ve Kâbil, Kur'an-ı Kerîm'de kıssaları yer alan, Hz. Adem (a.s)'ın iki oğlu. Kur'an'da bu isimler zikredilmeden, tafsilata yer verilmeden kıssanın sadece ibret alınacak tarafları anlatılır.
Medine’de, Peygamber Efendimiz’e (sav) kötülük yapmakta sınır tanımayanlar, O’nu (sav) ve önde gelen bazı sahabîleri öldürmek için tuzak kurmuşlardı. Yemeğe çağırma bahanesiyle bir araya toplayıp yok edeceklerdi. Fakat Allah'ın (cc) lütfuyla Hz. Peygamber'in bu suikastten haberi oldu ve yemeğe gitmedi. Bütün bu hadiselere rağmen Peygamber Efendimiz (sav) onlara hep dost elini uzattı.
İşte Hâbil ve Kâbil kıssası, din düşmanlarının Peygamber Efendimiz’e (sav) karşı düzenledikleri suikast planlarıyla büyük benzerlik gösterdiğinden, Kur'an onları bu kıssa üzerinden kınamaktaydı.
Siyer müelliflerinden çoğu ve İbn İshâk'ın rivayetine göre Hz. Havva yirmi defada ikizler hâlinde kırk çocuk dünyaya getirmişti. Bu ikizlerden biri oğlan, diğeri kız oluyordu. Allah Teâlâ, Adem (a.s)'a, bu ikizlerden her birinin kız ikizini, diğer ikizin erkeği ile evlendirmesini vahyetmişti. Bu hükme uyularak, Adem (a.s)'ın büyük oğlu Kâbil ile daha küçük oğlu Hâbil de birbirinin kız ikiziyle evleneceklerdi.
Fakat Kâbil'in ikizi olan kız (Aklimâ), Hâbil'in ikizinden daha güzeldi. Bu sebeple Kâbil bu değişmeye razı olmamış, Aklima ile kendisi evlenmek istemişti. Adem (a.s) bu isteğin gayr-i meşru olduğunu ne kadar izah etti ise de Kâbil'e söz dinletemedi. Sonunda Kâbil'in ikizi Aklimâ hakkında birer kurban takdim etmelerini, hangisinin kurbanı kabul görürse Aklimâ ile onun evlenmesini çare göstermiş, bunun üzerine birer kurban takdim etmişlerdi (Tecrid-i Sarîh terc., IX, 84).
Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği gibi Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandır. Kâbil'in kurbanı değersiz cılız başaklardan oluşan bir demetti. Üstelik cılız başaklar arasındaki dolgun bir başağı kurban etmeğe kıyamayarak yemiş, Hâbil ise beğendiği bir koyunu, hem de geciktirmeden, kurban etmişti (Hasan Basri Çantay, Kuran-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, I, 162). Hâbil'in kurbanı kabul görmüş, o zaman âdet olduğu üzere gökten inen beyaz bir ateş parçası Hâbil'in kurbanını yakmıştı (Tecrîd i Sarîh tercümesi, IX, 84; İbn Kesir, Tefsir, III, 76-79).
Kıssanın bundan sonrası Kur'an-ı Kerîm'de şöyle ifade edilir:
"Onlara Adem'in iki oğlunun kıssasını hakkıyla oku… Hani Adem'in iki oğlu birer kurban takdîm etmişlerdi de birinden kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine; Ahdim olsun) seni katledeceğim' dedi. Diğeri ise, ‘Allah ancak muttakilerden (kurban) kabul eder. Öyleyse Allah'tan kork, niyetini düzelt. Eğer sen, beni öldürmek için elini kaldırsan bile, ben seni öldürmek için elimi kaldıracak değilim. Çünkü ben Rabbü'l-alemin olan Allah'tan korkarım. Dilerim ki sen, kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin ve de cehennemlikler’den olasın. İşte zalimlerin cezası budur' dedi.
Nihayet (Kâbil Hâbil'i) öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürerek zarara uğrayanlardan oldu.
Sonra Allah kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini ona göstermek üzere, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Çünkü ilk defa bir ölüm oluyor ve Kâbil gömmeyi düşünemiyordu. Yapacağı işi bir kargadan öğrenince) "Bana yazıklar olsun! Kardeşimin ölüsünü örtmek konusunda, bu karga kadar (bile) olamadım' dedi de ettiğine yananlardan oldu" (Mâide 5/27-31).
Bazı rivayetlere göre, karga başka bir kargayı öldürdü veya bir karganın leşini buldu ya da beraberinde getirdi, yeri eşeleyerek gömdü ve Kâbil'e örnek oldu.
Kâbil'in duyduğu pişmanlık "tövbe pişmanlığı" değildi. Yapmaya cesaret topladığı hâdisenin, karşılığını görmediği, katlanmak zorunda kaldığı vicdani eziyyet ile çektiği sinir yorgunluğu içindi.
Bu feci hâdise cereyan ettiği sırada, Hz. Adem bütün oğullarını Kâbil'e emanet etmiş ve başka bir yere gitmişti. Dönüşünde hâdiseyi duyunca çok üzüldü ve Kâbil'e çok kızdı. Bunun üzerine Kâbil de kız kardeşini alarak babasının yanından uzaklaştı, Yemen taraflarına giderek ölünceye kadar oralarda kaldı (Taberi, Tarih, I, 80).
Sonuç olarak, denilebilir ki daha önce "yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek olanları mı yaratacaksın?" (Bakara 2/30) diye, hayretle soran meleklerin ifadeleri ilk defa gerçekleşiyor; insanları kandıracağını söyleyen şeytan yeryüzünde ilk başarıyı kazanıyordu. Bu mücadele, insanlar için imtihan yeri olarak yaratılan dünya hayatının tabii bir gerçeğiydi.
Hâbil ve Kâbil kıssası insanoğlu için bir yol ayrımı olacaktı. Bu üç yüzlü imtihan dünyasında kader perdesinin arkasından genç, ihtiyar, zengin, fakir, çoluk çocuk, güzel, çirkin demeden imtihan süresini dolduranlar toprağa geri dönecekti. Habil gibi Allah’a verdiği sözün arkasında durup bu dünyada misafir gibi davrananlar da, Kabil gibi kendilerini ebedi yaşayacakmış gibi dünyanın hâkimi bilip daimi kalacakmış gibi hırs gösterenler de; kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, asıl vazifesinin ne olduğunu bilenler de, bilmeyenler de; bilmek istemeyip dünyanın fani yüzüne aldananlar da; saltanatına, servetine, şöhretine güvenip şımaranlar da; Allah’ın rızası istikametinde dünyayı bir mezra bilip iyilik, güzellik ve hayır ekenler de bir gün mutlaka Azrail’le buluşacak ve ebedi yurda göçüp gideceklerdi.
Bunlardan kimisi dünyanın cazibedar yüzüne aldanmış, yollarda takılıp kalmış, böylece esfel-i safiline yuvarlanmış… kimisi de bezm-i elestte Allah’a verdiği söze sadık kalarak “vefalı” bir şekilde Azrail’in elinden tutup A’la-i illiyyine yükselmiş olarak…
Onun için, Kur'an Kabil’in, kardeşi Habil'i kıskançlıkla, haksız yere öldürmesi hadisesini detayları ile zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekanla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir. Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği Kabil ziraatçı, Habil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kabil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Halbuki bunu Allah’ın emri olarak algılamak lazımdı sadece… Şeytan da bu noktada aldanmış ve aldatmıştı…
Habil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Habil'in kurbanı kabul görmüş, Kabil'inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah'ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.
İnsanlar içinde, Hâbil-Kâbil hikâyesi hala devam ediyor. Şeytan ve insan oyunu kıyamete kadar da sürecek.
Kabil, kardeşi Habil’i öldürdüğü zaman, Hz. Adem (as) ve Hz. Havva validemiz çok üzülürler. Allah-u Teâlâ bunun üzerine, onlara bir hibe, bir nimet olarak Hz. Şit’i (as) verir. Şit (as) Kabil’in Habil’i öldürmesinden beş sene sonra dünyaya gelir. O dünyaya geldiği zaman, Cebrail (as), Hz. Havva’ya “Allah bu çocuğu Habil’in yerine verdi” diyerek teselli eder. Hz. Adem (as) de o zaman “Bu çocuk, Allah’ın bize bir hediyesi, bir hibesidir” diyerek sevinir. (İbnu’l-Esir, el-Kâmil, Beyrut 1965, C. I, s. 47).
Hz. Şit aleyhisselâmın ismi “Şîs”tir ve Allah’ın bağışı anlamına gelmektedir. Hz. Şîs aleyhisselâmın isminin “Şit” olarak telaffuz edilmesi dile yerleşmiş yaygın bir hata olarak görülmektedir. Hadis-i şeriflerde ve tarihi kaynaklarda “Şîs” olarak geçen bu isim, zamanla daha kolay telaffuza sahip olduğundan olsa gerek “Şit” şeklinde söylenir olmuştur.
Hz. Adem’in alnında olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) Nur’u, Şit (as) doğduğu zaman, onun alnına geçti.
Şit Aleyhisselâmın alnında parlayan Peygamberlik Nur'u, zevcesine, oğlu Enuş doğduğu zaman da Enuş'un alnına, ondan da oğlu Kaynan'ın alnına geçmiş, asırlar boyunca alından alına geçmiş durmuş ve nihayet, Abdulmuttalibden Abdullâh'a, ondan da, Muhammed Aleyhissalatü vesselâma geçip son temelli sahibinde karar kılmıştır.
Şit (as), Hz. Adem’in (as) çocuklarının en iyisi, en üstünü ve babasına en çok benzeyeni idi. Hz. Adem (as) vefatından önce onu çağırmış, nasihatte bulunmuş ve:
“Ey oğulcuğum, sen benden sonra halifemsin” diyerek takva üzere hareket etmesini ve bu yoldan asla ayrılmamasını tavsiye etmişti.
Şit’e (as) kaç sahife gönderildiği hususunda farklı rivayetler vardır. Muteber olan rivayete göre, kendisine Yüce Allah tarafından elli sahifeden meydana gelen mukaddes bir metin gönderilmiş, o da bu metinde yer alan emirlere göre tebliğ vazifesini yerine getirmiştir.
Şit (as) aynı zamanda, Hz. Adem’den sonra Kabe’nin onarımı ile uğraşan, duvarlarını taş ve çamurdan yapan ilk kişidir. (İbnu’l-Esir, el-Kâmil, Beyrut, 1965, C. I, s. 47).
Hz Adem (as) ve Peygamberimiz’in (sav) Karşılaşması
Peygamberimiz Aleyhisselâm; Mirac gecesinde, Cebrail (as) ile dünya semasının üzerine çıktıkları zaman, orada oturan, sağında ve solunda birtakım karaltılar bulunan, sağına baktıkça gülen; soluna baktıkça da ağlayan bir Zat ile karşılaşmalardı.
Cebrail (as), Peygamber Efendimiz’e (sav):
"Selâm ver Ona!" dedi.
Peygamberimiz, selâm verdi.
O da Peygamberimizin selamına mukabele etti ve:
"Hoş geldin, safa geldin salih Peygamber! Salih oğul!" dedi.
Peygamberimiz, Cebrail’e (as):
"Kim bu?" diye sordu.
Cebrail Aleyhisselam:
"Bu, atan Adem (Aleyhisselam)’dır! Dedi.
Sağında ve solunda olan şu karaltılar da onun soyundan gelen çocuklarının ruhlarıdır!
Onlardan, sağında olanlar, Cennetlik; solunda olan karaltılar da Cehennemliktirler! Sağına bakınca, güler, soluna bakınca da ağlar!" dedi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned c.5; Buhari, Sahih, c.1; Müslim, Sahih, c.1)
[Z.Hicran Yıldırım] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
Dünya hayatının devamı için temel denge şartları oluşturulduktan sonra Hz. Adem (as) yeryüzüne indirilmişti. Bazı rivayetlerden Hz. Adem (as) ve Havva’nın dünya yüzüne indikten sonra geçimleri için bazı rızk kapılarının da beraberce açıldığı rivayet edilmektedir. İlk buğday tohumunun, insanlara faydalı olacak koyun, keçi, sığır gibi evcil hayvanların da Cennetten indirildiği ifade edilmiştir. Benzer bilgiler sahih rivayetlerde de yer almaktadır.
Yani, Hz. Adem’e (as) Cennette gördüğü nimetlerin gölgeleri izn-i ilahi ile verilmiştir. Nar, incir, elma,mısır, buğday, pirinç, koyun, keçi, deve, sığır… insan fıtratı için ne lazımsa… kısaca Yüce Allah kainatı bir gölge olarak insanın hizmetine vermiştir.
Onun için Bediüzzaman Hazretleri şükür babında dua ederken şöyle der:
'Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb'îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başıboş bırakıp idam etme.'
Dünyanın bütün güzellikleri Cennette asıl halleriyle ebediyet kazanmaktadır. Bu nedenle dünya ahiretin mezraası, Esma-i İlahiyenin çok güzel ve ebedi meyve veren bir aynasıdır denmiştir.
Yol ayrımındaki insanın hikayesi: Habil ve Kabil
Hâbil ve Kâbil, Kur'an-ı Kerîm'de kıssaları yer alan, Hz. Adem (a.s)'ın iki oğlu. Kur'an'da bu isimler zikredilmeden, tafsilata yer verilmeden kıssanın sadece ibret alınacak tarafları anlatılır.
Medine’de, Peygamber Efendimiz’e (sav) kötülük yapmakta sınır tanımayanlar, O’nu (sav) ve önde gelen bazı sahabîleri öldürmek için tuzak kurmuşlardı. Yemeğe çağırma bahanesiyle bir araya toplayıp yok edeceklerdi. Fakat Allah'ın (cc) lütfuyla Hz. Peygamber'in bu suikastten haberi oldu ve yemeğe gitmedi. Bütün bu hadiselere rağmen Peygamber Efendimiz (sav) onlara hep dost elini uzattı.
İşte Hâbil ve Kâbil kıssası, din düşmanlarının Peygamber Efendimiz’e (sav) karşı düzenledikleri suikast planlarıyla büyük benzerlik gösterdiğinden, Kur'an onları bu kıssa üzerinden kınamaktaydı.
Siyer müelliflerinden çoğu ve İbn İshâk'ın rivayetine göre Hz. Havva yirmi defada ikizler hâlinde kırk çocuk dünyaya getirmişti. Bu ikizlerden biri oğlan, diğeri kız oluyordu. Allah Teâlâ, Adem (a.s)'a, bu ikizlerden her birinin kız ikizini, diğer ikizin erkeği ile evlendirmesini vahyetmişti. Bu hükme uyularak, Adem (a.s)'ın büyük oğlu Kâbil ile daha küçük oğlu Hâbil de birbirinin kız ikiziyle evleneceklerdi.
Fakat Kâbil'in ikizi olan kız (Aklimâ), Hâbil'in ikizinden daha güzeldi. Bu sebeple Kâbil bu değişmeye razı olmamış, Aklima ile kendisi evlenmek istemişti. Adem (a.s) bu isteğin gayr-i meşru olduğunu ne kadar izah etti ise de Kâbil'e söz dinletemedi. Sonunda Kâbil'in ikizi Aklimâ hakkında birer kurban takdim etmelerini, hangisinin kurbanı kabul görürse Aklimâ ile onun evlenmesini çare göstermiş, bunun üzerine birer kurban takdim etmişlerdi (Tecrid-i Sarîh terc., IX, 84).
Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği gibi Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandır. Kâbil'in kurbanı değersiz cılız başaklardan oluşan bir demetti. Üstelik cılız başaklar arasındaki dolgun bir başağı kurban etmeğe kıyamayarak yemiş, Hâbil ise beğendiği bir koyunu, hem de geciktirmeden, kurban etmişti (Hasan Basri Çantay, Kuran-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, I, 162). Hâbil'in kurbanı kabul görmüş, o zaman âdet olduğu üzere gökten inen beyaz bir ateş parçası Hâbil'in kurbanını yakmıştı (Tecrîd i Sarîh tercümesi, IX, 84; İbn Kesir, Tefsir, III, 76-79).
Kıssanın bundan sonrası Kur'an-ı Kerîm'de şöyle ifade edilir:
"Onlara Adem'in iki oğlunun kıssasını hakkıyla oku… Hani Adem'in iki oğlu birer kurban takdîm etmişlerdi de birinden kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine; Ahdim olsun) seni katledeceğim' dedi. Diğeri ise, ‘Allah ancak muttakilerden (kurban) kabul eder. Öyleyse Allah'tan kork, niyetini düzelt. Eğer sen, beni öldürmek için elini kaldırsan bile, ben seni öldürmek için elimi kaldıracak değilim. Çünkü ben Rabbü'l-alemin olan Allah'tan korkarım. Dilerim ki sen, kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin ve de cehennemlikler’den olasın. İşte zalimlerin cezası budur' dedi.
Nihayet (Kâbil Hâbil'i) öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürerek zarara uğrayanlardan oldu.
Sonra Allah kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini ona göstermek üzere, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Çünkü ilk defa bir ölüm oluyor ve Kâbil gömmeyi düşünemiyordu. Yapacağı işi bir kargadan öğrenince) "Bana yazıklar olsun! Kardeşimin ölüsünü örtmek konusunda, bu karga kadar (bile) olamadım' dedi de ettiğine yananlardan oldu" (Mâide 5/27-31).
Bazı rivayetlere göre, karga başka bir kargayı öldürdü veya bir karganın leşini buldu ya da beraberinde getirdi, yeri eşeleyerek gömdü ve Kâbil'e örnek oldu.
Kâbil'in duyduğu pişmanlık "tövbe pişmanlığı" değildi. Yapmaya cesaret topladığı hâdisenin, karşılığını görmediği, katlanmak zorunda kaldığı vicdani eziyyet ile çektiği sinir yorgunluğu içindi.
Bu feci hâdise cereyan ettiği sırada, Hz. Adem bütün oğullarını Kâbil'e emanet etmiş ve başka bir yere gitmişti. Dönüşünde hâdiseyi duyunca çok üzüldü ve Kâbil'e çok kızdı. Bunun üzerine Kâbil de kız kardeşini alarak babasının yanından uzaklaştı, Yemen taraflarına giderek ölünceye kadar oralarda kaldı (Taberi, Tarih, I, 80).
Sonuç olarak, denilebilir ki daha önce "yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek olanları mı yaratacaksın?" (Bakara 2/30) diye, hayretle soran meleklerin ifadeleri ilk defa gerçekleşiyor; insanları kandıracağını söyleyen şeytan yeryüzünde ilk başarıyı kazanıyordu. Bu mücadele, insanlar için imtihan yeri olarak yaratılan dünya hayatının tabii bir gerçeğiydi.
Hâbil ve Kâbil kıssası insanoğlu için bir yol ayrımı olacaktı. Bu üç yüzlü imtihan dünyasında kader perdesinin arkasından genç, ihtiyar, zengin, fakir, çoluk çocuk, güzel, çirkin demeden imtihan süresini dolduranlar toprağa geri dönecekti. Habil gibi Allah’a verdiği sözün arkasında durup bu dünyada misafir gibi davrananlar da, Kabil gibi kendilerini ebedi yaşayacakmış gibi dünyanın hâkimi bilip daimi kalacakmış gibi hırs gösterenler de; kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, asıl vazifesinin ne olduğunu bilenler de, bilmeyenler de; bilmek istemeyip dünyanın fani yüzüne aldananlar da; saltanatına, servetine, şöhretine güvenip şımaranlar da; Allah’ın rızası istikametinde dünyayı bir mezra bilip iyilik, güzellik ve hayır ekenler de bir gün mutlaka Azrail’le buluşacak ve ebedi yurda göçüp gideceklerdi.
Bunlardan kimisi dünyanın cazibedar yüzüne aldanmış, yollarda takılıp kalmış, böylece esfel-i safiline yuvarlanmış… kimisi de bezm-i elestte Allah’a verdiği söze sadık kalarak “vefalı” bir şekilde Azrail’in elinden tutup A’la-i illiyyine yükselmiş olarak…
Onun için, Kur'an Kabil’in, kardeşi Habil'i kıskançlıkla, haksız yere öldürmesi hadisesini detayları ile zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekanla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir. Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği Kabil ziraatçı, Habil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kabil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Halbuki bunu Allah’ın emri olarak algılamak lazımdı sadece… Şeytan da bu noktada aldanmış ve aldatmıştı…
Habil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Habil'in kurbanı kabul görmüş, Kabil'inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah'ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.
İnsanlar içinde, Hâbil-Kâbil hikâyesi hala devam ediyor. Şeytan ve insan oyunu kıyamete kadar da sürecek.
Kabil, kardeşi Habil’i öldürdüğü zaman, Hz. Adem (as) ve Hz. Havva validemiz çok üzülürler. Allah-u Teâlâ bunun üzerine, onlara bir hibe, bir nimet olarak Hz. Şit’i (as) verir. Şit (as) Kabil’in Habil’i öldürmesinden beş sene sonra dünyaya gelir. O dünyaya geldiği zaman, Cebrail (as), Hz. Havva’ya “Allah bu çocuğu Habil’in yerine verdi” diyerek teselli eder. Hz. Adem (as) de o zaman “Bu çocuk, Allah’ın bize bir hediyesi, bir hibesidir” diyerek sevinir. (İbnu’l-Esir, el-Kâmil, Beyrut 1965, C. I, s. 47).
Hz. Şit aleyhisselâmın ismi “Şîs”tir ve Allah’ın bağışı anlamına gelmektedir. Hz. Şîs aleyhisselâmın isminin “Şit” olarak telaffuz edilmesi dile yerleşmiş yaygın bir hata olarak görülmektedir. Hadis-i şeriflerde ve tarihi kaynaklarda “Şîs” olarak geçen bu isim, zamanla daha kolay telaffuza sahip olduğundan olsa gerek “Şit” şeklinde söylenir olmuştur.
Hz. Adem’in alnında olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) Nur’u, Şit (as) doğduğu zaman, onun alnına geçti.
Şit Aleyhisselâmın alnında parlayan Peygamberlik Nur'u, zevcesine, oğlu Enuş doğduğu zaman da Enuş'un alnına, ondan da oğlu Kaynan'ın alnına geçmiş, asırlar boyunca alından alına geçmiş durmuş ve nihayet, Abdulmuttalibden Abdullâh'a, ondan da, Muhammed Aleyhissalatü vesselâma geçip son temelli sahibinde karar kılmıştır.
Şit (as), Hz. Adem’in (as) çocuklarının en iyisi, en üstünü ve babasına en çok benzeyeni idi. Hz. Adem (as) vefatından önce onu çağırmış, nasihatte bulunmuş ve:
“Ey oğulcuğum, sen benden sonra halifemsin” diyerek takva üzere hareket etmesini ve bu yoldan asla ayrılmamasını tavsiye etmişti.
Şit’e (as) kaç sahife gönderildiği hususunda farklı rivayetler vardır. Muteber olan rivayete göre, kendisine Yüce Allah tarafından elli sahifeden meydana gelen mukaddes bir metin gönderilmiş, o da bu metinde yer alan emirlere göre tebliğ vazifesini yerine getirmiştir.
Şit (as) aynı zamanda, Hz. Adem’den sonra Kabe’nin onarımı ile uğraşan, duvarlarını taş ve çamurdan yapan ilk kişidir. (İbnu’l-Esir, el-Kâmil, Beyrut, 1965, C. I, s. 47).
Hz Adem (as) ve Peygamberimiz’in (sav) Karşılaşması
Peygamberimiz Aleyhisselâm; Mirac gecesinde, Cebrail (as) ile dünya semasının üzerine çıktıkları zaman, orada oturan, sağında ve solunda birtakım karaltılar bulunan, sağına baktıkça gülen; soluna baktıkça da ağlayan bir Zat ile karşılaşmalardı.
Cebrail (as), Peygamber Efendimiz’e (sav):
"Selâm ver Ona!" dedi.
Peygamberimiz, selâm verdi.
O da Peygamberimizin selamına mukabele etti ve:
"Hoş geldin, safa geldin salih Peygamber! Salih oğul!" dedi.
Peygamberimiz, Cebrail’e (as):
"Kim bu?" diye sordu.
Cebrail Aleyhisselam:
"Bu, atan Adem (Aleyhisselam)’dır! Dedi.
Sağında ve solunda olan şu karaltılar da onun soyundan gelen çocuklarının ruhlarıdır!
Onlardan, sağında olanlar, Cennetlik; solunda olan karaltılar da Cehennemliktirler! Sağına bakınca, güler, soluna bakınca da ağlar!" dedi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned c.5; Buhari, Sahih, c.1; Müslim, Sahih, c.1)
[Z.Hicran Yıldırım] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
Yeni Ailem Dergisi’nin Ocak sayısında neler var? [Dr. Ali Demirel]
Yeni Ailem Dergisi, Ocak sayısında kapak konusu olarak yine çok önemli bir konuyu işliyor: Ergenin problemleri ve çözüm yolları.
Ergenlik, insanın erişkinliğe adım attığı, içinde adeta fırtınaların koptuğu, sosyal, psikolojik, fiziksel değişimlerin bir arada yaşandığı bir dönem.
Bu döneme damgasını vuran en büyük problem, anne ve babaların bu konu ile ilgili fazla donanımlı olamamaları veya çocuklarına nasıl davranacakları konusunda tereddütler yaşamaları.
Dergi, ocak sayısında bu önemli problemin çözümü adına önerilerde bulunuyor.
Doktor anne, köşesinde “Bebeğimi hangi durumlarda doktora götürmeliyim?” sorusunu cevaplandırıyor.
Abdullah Aymaz Hoca, Faruk Mercan’ın kaleme aldığı “Allah yolunda bir ömür, M. Fethullah Gülen” kitabının tanıtımını yapıyor.
Dr. Esin Cebeci, “Depresyonda mısınız?” diyerek modern çağın getirdiği önemli bir hastalığı ve bu hastalığın tedavi yollarını yazıyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay çocukların görebileceği ortamlarda ibadet edilmeli konusu üzerinde duruluyor.
Fatma Sena, “Eşinize olan sevginizi mutlaka hissettirin” diyerek eşler arasındaki mutluluğu yakalama noktasında önemli bir konuyu kaleme alıyor ve bazı tavsiyelerde bulunuyor.
“Suların sesi ölümü fısıldıyor” diyen Harun Tokak Hoca, Hz. Nuh’tan bahsediyor ve onun hayatından almamız gereken dersleri yazıyor.
Emine Eroğlu, “Duyguların kimyası” başlıklı yazısında sadece varlığın değil hadiselerin de dilini çözmemiz gerektiği üzerinde durarak yine bizi tefekkür iklimine davet ediyor.
Ayşenur Yılmaz, yazısında beylerin hamilelik dönemlerinde eşlerine destek vermeleri gerektiği üzerinde duruyor.
Kapak konusunu Dr. Işılay Yatkın üstlenmiş. Yatkın, ergenlik çağındaki gençlere nasıl davranılması gerektiğini örneklerle anlatıyor.
Süleyman Sargın, “Sütteki yağı keşfetmek?” başlıklı yazısında başa gelen bela ve musibetlerin aynı zamanda içinde bir çözüm barındırdığını söylüyor.
İsmet Macit, Efendimiz’e (s.a.s) verilen hicret hediyesi Hz. Enes b. Malik’i anlatıyor.
Her ay yaptığı haberlerle Yeni Ailem okuruna farklı okuma lezzetleri sunan Ebru Nida Bilici, bu ay ki yazısında süreçten dolayı yurt dışında çıkmak zorunda kalan ailelerin ergen çocuklarının yaşadığı sorunlar ve bunların çözüm yolları üzerinde duruyor.
Dr. Musa Gençoğlu, yazısında hiperaktif çocukları ve bu hastalığın tedavi yöntemlerini anlatıyor.
Dert Babası, bir okurundan gelen “Sağlıklı bir ailede babanın rolü nedir?” sorusunu cevaplandırıyor.
Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.
Evet bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.
Abonelik: https://abone.yeniailem.com/clientarea.php
Whatsapp: +49 2773 7456295.
[Dr. Ali Demirel] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
Ergenlik, insanın erişkinliğe adım attığı, içinde adeta fırtınaların koptuğu, sosyal, psikolojik, fiziksel değişimlerin bir arada yaşandığı bir dönem.
Bu döneme damgasını vuran en büyük problem, anne ve babaların bu konu ile ilgili fazla donanımlı olamamaları veya çocuklarına nasıl davranacakları konusunda tereddütler yaşamaları.
Dergi, ocak sayısında bu önemli problemin çözümü adına önerilerde bulunuyor.
Doktor anne, köşesinde “Bebeğimi hangi durumlarda doktora götürmeliyim?” sorusunu cevaplandırıyor.
Abdullah Aymaz Hoca, Faruk Mercan’ın kaleme aldığı “Allah yolunda bir ömür, M. Fethullah Gülen” kitabının tanıtımını yapıyor.
Dr. Esin Cebeci, “Depresyonda mısınız?” diyerek modern çağın getirdiği önemli bir hastalığı ve bu hastalığın tedavi yollarını yazıyor.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay çocukların görebileceği ortamlarda ibadet edilmeli konusu üzerinde duruluyor.
Fatma Sena, “Eşinize olan sevginizi mutlaka hissettirin” diyerek eşler arasındaki mutluluğu yakalama noktasında önemli bir konuyu kaleme alıyor ve bazı tavsiyelerde bulunuyor.
“Suların sesi ölümü fısıldıyor” diyen Harun Tokak Hoca, Hz. Nuh’tan bahsediyor ve onun hayatından almamız gereken dersleri yazıyor.
Emine Eroğlu, “Duyguların kimyası” başlıklı yazısında sadece varlığın değil hadiselerin de dilini çözmemiz gerektiği üzerinde durarak yine bizi tefekkür iklimine davet ediyor.
Ayşenur Yılmaz, yazısında beylerin hamilelik dönemlerinde eşlerine destek vermeleri gerektiği üzerinde duruyor.
Kapak konusunu Dr. Işılay Yatkın üstlenmiş. Yatkın, ergenlik çağındaki gençlere nasıl davranılması gerektiğini örneklerle anlatıyor.
Süleyman Sargın, “Sütteki yağı keşfetmek?” başlıklı yazısında başa gelen bela ve musibetlerin aynı zamanda içinde bir çözüm barındırdığını söylüyor.
İsmet Macit, Efendimiz’e (s.a.s) verilen hicret hediyesi Hz. Enes b. Malik’i anlatıyor.
Her ay yaptığı haberlerle Yeni Ailem okuruna farklı okuma lezzetleri sunan Ebru Nida Bilici, bu ay ki yazısında süreçten dolayı yurt dışında çıkmak zorunda kalan ailelerin ergen çocuklarının yaşadığı sorunlar ve bunların çözüm yolları üzerinde duruyor.
Dr. Musa Gençoğlu, yazısında hiperaktif çocukları ve bu hastalığın tedavi yöntemlerini anlatıyor.
Dert Babası, bir okurundan gelen “Sağlıklı bir ailede babanın rolü nedir?” sorusunu cevaplandırıyor.
Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.
Evet bu ay da Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.
Abonelik: https://abone.yeniailem.com/clientarea.php
Whatsapp: +49 2773 7456295.
[Dr. Ali Demirel] 24.1.2020 [Samanyolu Haber]
Adli kontrolle serbest bırakılan Melek Çetinkaya’ya tuhaf sorgu! Sorumluluğunuzu açıklayın: ‘Anne olmak’
Ankara Emniyeti tarafından salı günü gözaltına alınan ve TEM Şube’de uzun süre tutulan Hava Harp Okulu öğrencisi Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya hakkında karar çıktı. Melek Çetinkaya ve beraberinde gözaltına alınan 2 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı.
Melek Çetinkaya ile birlikte Ayten Güleşci, KHK’lı Yasin Arıcı soruşturma savcısı tarafından adli kontrol şartıyla Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilmişti. Mahkeme adli kontrol kararı vererek, haftada iki gün imza şartı getirerek gözaltındakileri serbest bıraktı.
Çetinkaya‘dan, ‘Eylemlerdeki sorumluluğunuzu detaylı anlatın?’ sorusuna cevap: Anne olmam
Melek Çetinkaya’nın emniyetteki kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar da dikkat çekti.
-Eylemlerdeki sorumluluğunuzu detaylı anlatın?
-Anne olmam
-Eylemleri kim finanse ediyor, anlatın?
-3 liraya evden otobüsle kendim geliyorum
Başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’nden dolayı Salı günü gözaltına alınıp Ankara TEM Şube’ye götürülen Çetinkaya’ya burada kötü muamele yapıldığı belirtilmişti. 1.5 saat ayakta yüzü duvara dönük bekletilen Çetinkaya daha sonra sadece erkek polislerin bulunduğu alanda tutulmuş ve yerde yatmak zorunda bırakılmıştı.
[TR724] 24.1.2020
Melek Çetinkaya ile birlikte Ayten Güleşci, KHK’lı Yasin Arıcı soruşturma savcısı tarafından adli kontrol şartıyla Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilmişti. Mahkeme adli kontrol kararı vererek, haftada iki gün imza şartı getirerek gözaltındakileri serbest bıraktı.
Çetinkaya‘dan, ‘Eylemlerdeki sorumluluğunuzu detaylı anlatın?’ sorusuna cevap: Anne olmam
Melek Çetinkaya’nın emniyetteki kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar da dikkat çekti.
-Eylemlerdeki sorumluluğunuzu detaylı anlatın?
-Anne olmam
-Eylemleri kim finanse ediyor, anlatın?
-3 liraya evden otobüsle kendim geliyorum
Başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’nden dolayı Salı günü gözaltına alınıp Ankara TEM Şube’ye götürülen Çetinkaya’ya burada kötü muamele yapıldığı belirtilmişti. 1.5 saat ayakta yüzü duvara dönük bekletilen Çetinkaya daha sonra sadece erkek polislerin bulunduğu alanda tutulmuş ve yerde yatmak zorunda bırakılmıştı.
[TR724] 24.1.2020
Gergerlioğlu: Türkiye’de şu anda tam bir Nazi uygulaması yaşanıyor
İnsan Hakları Savunucusu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Türkiye’de tam anlamıyla bir Nazi uygulaması yaşandığını örnekleriyle anlattı. Katıldığı bir panelde konuşan Gergerlioğlu, “Gerçekten tam bir Nazi uygulaması yaşanıyor. İlk başlarda ben de çekiniyordum böylesine ağır bir cümleyi söyleyeyim mi diye… Şimdi çok rahat söylüyorum. Çünkü çok net. İş yeri açmak isteyen adama belediye ‘sana iş yeri açtırmam’ diyor, banka ‘sana hesap açmam’ diyor, sigorta şirketi pert olmuş aracınızın parasını ödemiyor. Baskı yapıyorsunuz ve geri adım atıyorlar. Çok ahlaksız bir ortam. Devlet bunu yapmış ve özel şirketler de artık buradan nemalanarak, şımararak bunu yapıyor. İnanın bir milletvekili olarak her gün bir bankayla uğraşıyorum. Genel merkezleriyle uğraşmak zorunda kalıyorum. Geri adım atmak zorunda kalıyorlar. Özür diliyorlar. Ama biz hukuki ve idari süreçleri devam ettireceğiz ve kimsenin de yanına kalmayacak.”ifadelerini kullandı.
[TR724] 24.1.2020
[TR724] 24.1.2020
Melek Çetinkaya, ‘adalet yürüyüşünü’ sonlandırdı
Adalet için Ankara'dan Silivri'ye yürüyeceğini açıklayan Melek Çetinkaya gözaltına alınarak 3 gün TEM Şube'de tutulmuştu.
Ankara Emniyeti’nin ‘yürütmeyeceğiz’ baskısı, askeri öğrenci olan oğlu müebbet hapis cezasına çarptırılan Melek Çetinkaya’nın ‘adalet yürüyüşünü’ sonlandırmasına neden oldu. Melek Çetinkaya, baskılar nedeniyle yürüyüşü sonlandırdığını açıkladı.
Oğlunu görmek için gittiği Silivri Cezaevi kapısından kısa bir video paylaşan Çetinkaya, “İki gün yürüyebildik. Maalesef insanlarla bir araya gelip sesimizi duyurmamızı engellediler. Yürütmeyeceklerini söylediler. 3 gün gözaltında kaldım, adli kontrolle bırakıldım. Şu anda Silivri Cezaevi’ndeyim. Çocuğumu görmeye geldim. Ankara’dan Silivri’ye yürüyeceğimi söylemiştim. Şu anda Silivri’deyim… Adalet yürüyüşünü sonlandırdım. Destek olan herkese çok teşekkürler.” ifadelerini kullandı.
BUNLARI TANIYOR MUSUN DİYE SORDULAR
Melek Çetinkaya, gçzaltında kaldığı 3 gün boyunca yaşadıkları hakkında da bilgiler verdi. Sorgu sırasında bazı isimleri tanıyıp tanımadığının sorulduğunu belirten Çetinkaya, bu kişilere Twitter hesabından mantion yaparak verdiği cevapları paylaştı. Vural Ergül, Erkam Tufan, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Acun Karadağ, Emre Uslu, Selçuk Atak, YükselTv, Resul Kalyoncu ve Fatih Yılmaz’a tek tek mantion yapan Çetinkaya’ya ‘… tanımadığını, hiç görüşmediğimi söyledim. Yalan mı?’ ‘Sizi sosyal medyadan tanıdığımı hiç görüşmediğimi söylemedim. Yalan mı?’ diye sordu.
[TR724] 24.1.2020
Ankara Emniyeti’nin ‘yürütmeyeceğiz’ baskısı, askeri öğrenci olan oğlu müebbet hapis cezasına çarptırılan Melek Çetinkaya’nın ‘adalet yürüyüşünü’ sonlandırmasına neden oldu. Melek Çetinkaya, baskılar nedeniyle yürüyüşü sonlandırdığını açıkladı.
Oğlunu görmek için gittiği Silivri Cezaevi kapısından kısa bir video paylaşan Çetinkaya, “İki gün yürüyebildik. Maalesef insanlarla bir araya gelip sesimizi duyurmamızı engellediler. Yürütmeyeceklerini söylediler. 3 gün gözaltında kaldım, adli kontrolle bırakıldım. Şu anda Silivri Cezaevi’ndeyim. Çocuğumu görmeye geldim. Ankara’dan Silivri’ye yürüyeceğimi söylemiştim. Şu anda Silivri’deyim… Adalet yürüyüşünü sonlandırdım. Destek olan herkese çok teşekkürler.” ifadelerini kullandı.
BUNLARI TANIYOR MUSUN DİYE SORDULAR
Melek Çetinkaya, gçzaltında kaldığı 3 gün boyunca yaşadıkları hakkında da bilgiler verdi. Sorgu sırasında bazı isimleri tanıyıp tanımadığının sorulduğunu belirten Çetinkaya, bu kişilere Twitter hesabından mantion yaparak verdiği cevapları paylaştı. Vural Ergül, Erkam Tufan, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Acun Karadağ, Emre Uslu, Selçuk Atak, YükselTv, Resul Kalyoncu ve Fatih Yılmaz’a tek tek mantion yapan Çetinkaya’ya ‘… tanımadığını, hiç görüşmediğimi söyledim. Yalan mı?’ ‘Sizi sosyal medyadan tanıdığımı hiç görüşmediğimi söylemedim. Yalan mı?’ diye sordu.
[TR724] 24.1.2020
Bir hesap daha ahirete kaldı!
Kansere yenilen Timur öğretmen, ardında bir eş ve iki yetim bıraktı.
KHK’ların neden olduğu mağduriyet sebebiyle hayatını kaybedenlere bir yenisi daha eklendi. KHK mağduru olan Almanca öğretmeni Timur Karataş, yakalandığı kanser hastalığı sonucu hayatını kaybetti. Hakkında hiç bir somut delil olmaksızın görevinden ihraç edilen Karataş yargılanmış ve beraat etmişti. Ancak mahkeme kararına rağmen görevine iade edilmedi. İki çocuk babası 39 yaşındaki öğretmen, hamallık çalışarak ailesini geçindirmeye çalışıyordu. Ancak son dönemde uğradığı haksızlıklar nedeniyle çok strese girdi ve barsak kanserine yakalandı. Yaklaşık 1 yıl hastalıkla mücadele etti ancak bu sabah Gölcük’te hayata gözlerini yumdu. Geride ise gözü yaşlı bir eş ve iki yetim bıraktı. Karataş’ın cenazesi Cuma namazının ardından toprağa verilecek.
KHK’ların neden olduğu mağduriyet sebebiyle hayatını kaybedenlere bir yenisi daha eklendi. KHK mağduru olan Almanca öğretmeni Timur Karataş, yakalandığı kanser hastalığı sonucu hayatını kaybetti. Hakkında hiç bir somut delil olmaksızın görevinden ihraç edilen Karataş yargılanmış ve beraat etmişti. Ancak mahkeme kararına rağmen görevine iade edilmedi. İki çocuk babası 39 yaşındaki öğretmen, hamallık çalışarak ailesini geçindirmeye çalışıyordu. Ancak son dönemde uğradığı haksızlıklar nedeniyle çok strese girdi ve barsak kanserine yakalandı. Yaklaşık 1 yıl hastalıkla mücadele etti ancak bu sabah Gölcük’te hayata gözlerini yumdu. Geride ise gözü yaşlı bir eş ve iki yetim bıraktı. Karataş’ın cenazesi Cuma namazının ardından toprağa verilecek.
[TR724] 24.1.2020Almanca öğretmeni,Timur Karataş,KHK kurbanı bu sabah vefat etti39 yaşındaydı,beraat etti ama iade edilmedi,hamallık yapıyordu,kahrından 38 y barsak kanseri oldu.— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) January 24, 2020
Bugün Kocaeli Gölcük'te vefat etti
KHK kırımı bir can aldı
Vallahi bu zulmü unutturmayacağız!
2 küçük çocuğu yetim pic.twitter.com/FVKlVmwwHX
Mahkemeden ezbere karar: ‘Tutukluluğumun devamını istiyorum’ diyen sanığa ‘red’ cevabı!
15 Temmuz sonrası Türkiye’de binlerce insan mahkemelerin kopyala-yapıştır ya da incelenme yapılmadan verilen kararlarıyla mağdur edildi.
Avukat Tarık Fazıl Önel yaşanan traji-komik kararlardan birini sosyal medya hesabı Twitter’dan örnek verdi. Darbe dosyalarını incelediğini söyleyen Önel, “Sanıklardan biri itiraz dilekçesine: “Tutukluluğumun Devamına karar verilmesini talep ediyorum” demiş. Mahkeme de red kararı vermiş. Bu durumda TAHLİYE olmam gerekiyor demiş hakime.” ifadesine yer verdi.
Önel, mahkemelerin okumadan red kararı verdiğini belirterek, “Bence eleman alışılmışın dışında bir itiraz yapmış. Düz anlattık anlamıyorlar bari tersten anlatalım demişler.” şeklinde yazdı.
Önel’in paylaşımının altına yapılan yorumlarda başka bir traji-komik olay yer aldı. Paylaşımda, “Tutuklu bir mağdur kardeşimiz ,polis tarafından el konulan oğluna ait tabletinin incelemesinin ivedi yapılıp oğluna geri verilmesi için dilekçe yazıyor .Dilekçeye gelen cevap : “TAHLİYE TALEBİNİN REDDİNE ….” dendi.
[TR724] 24.1.2020
Avukat Tarık Fazıl Önel yaşanan traji-komik kararlardan birini sosyal medya hesabı Twitter’dan örnek verdi. Darbe dosyalarını incelediğini söyleyen Önel, “Sanıklardan biri itiraz dilekçesine: “Tutukluluğumun Devamına karar verilmesini talep ediyorum” demiş. Mahkeme de red kararı vermiş. Bu durumda TAHLİYE olmam gerekiyor demiş hakime.” ifadesine yer verdi.
Önel, mahkemelerin okumadan red kararı verdiğini belirterek, “Bence eleman alışılmışın dışında bir itiraz yapmış. Düz anlattık anlamıyorlar bari tersten anlatalım demişler.” şeklinde yazdı.
Çocuğunun tableti için yapılan başvuruya cevap: ‘Tahliye talebinin reddine!’Darbe dosyalarını inceliyorum. Sanıklardan biri itiraz dilekçesine: “Tutukluluğumun Devamına karar verilmesini talep ediyorum” demiş. Mahkeme de red kararı vermiş. Bu durumda TAHLİYE olmam gerekiyor demiş hakime 😅😅— Av. Tarık Fazıl ÖNEL (@tarik_avukat) January 24, 2020
Önel’in paylaşımının altına yapılan yorumlarda başka bir traji-komik olay yer aldı. Paylaşımda, “Tutuklu bir mağdur kardeşimiz ,polis tarafından el konulan oğluna ait tabletinin incelemesinin ivedi yapılıp oğluna geri verilmesi için dilekçe yazıyor .Dilekçeye gelen cevap : “TAHLİYE TALEBİNİN REDDİNE ….” dendi.
[TR724] 24.1.2020
Merkez, Erdoğan’ın izin verdiği kadar bağımsız! [İlker Doğan]
Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak’ın Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla ilgili açıklaması gündem oldu. Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda katıldığı oturunda Albayrak, bir soru üzerine, “Türkiye Merkez Bankası, Fed kadar bağımsızdır.” dedi.
Bugüne kadar hiç bir FED başkanı, bir ABD başkanı tarafından görevden alınamadı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin Merkez Bankası’nın başkanı, Erdoğan’ın ‘talimatlarını yerine getirmediği’ gerekçesiyle bir kararnameyle el çektirildi. Bugüne kadar Trump bile FED’den önce faizlerin düşeceğini ya da yükseleceğini açıklamadı; ancak bugün MB’nın faiz kararlarını Erdoğan açıklıyor! Hem de Para Politikası Kurulu’nun toplantısından saatler önce… Evet, Merkez Bankası bağımsız ama Erdoğan’ın izin verdiği kadar!
Berat Albayrak’ın açıklamasına özellikle sosyal medyada binlerce yorum yapıldı. Peki gerçekten TC Merkez Bankası, ABD Merkez Bankası kadar bağımsız mı? Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump göreve geldiğinde ülke borsalarında yaşanan dalgalanmadan Merkez Bankası’nı (FED) sorumlu tutmuş ve ciddi eleştiriler yöneltmişti. Sonraki yıllarda da eleştirilerini sürdürdü. Ancak FED oralı bile olmadı ve görevini yapmaya devam etti. Trump, bir kararname çıkartarak FED başkanını görevden alamadı! Bugüne kadar hiç bir FED başkanı görevi bitmeden görevinden alınamadı.
LAF DİNLEMİYORDU, GÖREVDEN ALDIK
Peki Türkiye’de ne oldu? AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘faizleri indirin’ talimatlarını yerine getirmediği gerekçesiyle ‘bağımsız’ olduğu iddia edilen Merkez Bankası’nın Başkanı Murat Çetinkaya tek bir kararnameyle 6 Temmuz 2019’da görevden alındı. Erdoğan, 24 Ekim’deki konuşmasında, “Merkez Bankası bağımsızdır derken, milletime hesabı Merkez Bankası mı ödeyecek, sandığa Merkez Bankası’nın başkanı mı gidiyor? Hesabı biz veriyoruz.” diyordu. Bir ay sonraki açıklamasında ise Çetinkaya’yı neden görevden aldığını itiraf etti: “Faizi düşürdükçe enflasyon düşer dedik. Önceki Merkez Bankası Başkanı’nı (Murat Çetinkaya) görevden aldık çünkü laf dinlemiyordu!”
5 YILLIĞINA GÖREVE GETİRİLMİŞTİ
Murat Çetinkaya, Nisan 2016’da Bakanlar Kurulu kararıyla 5 yıllığına göreve getirilmişti. Ancak ‘faizleri indir’ talimatını yerine getirmediği için Erdoğan tarafından bir kararnameyle görevden alındı. Bu mu bağımsızlık? Laf dinlemyen Murat Çetinkaya’nın yerine ise ‘itaatkar, her emri koşulsuz uygulayacak’ Murat Uysal getirildi. Uysal göreve geldiğinde Merkez Bankası’nın politika faizi yüzde 24 seviyesinde idi.
ERDOĞAN FAİZLER İNECEK DİYOR, FAİZLER İNİYOR!
Murat Uysal Merkez Bankası’nın başına geçtikten sonra Para Politikası Kurulu’nun kararlarını Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklamaya başladı! Hem de toplantıdan saatler önce… 16 Ocak 2020’de sabah saatlerinde Erdoğan, “Faizin kademeli olarak inmesi için ihtiyaç duyulan adımları attık. İnmesi gerekir dedik ve hamdolsun, indi, iniyor ve bugün de yine bir açıklama yapılacak.” demişti. Ardından Merkez Bankası politika faizini 75 baz puan düşürerek yüzde 11.25’e çekti.
MERKEZ BANKASI BAŞKANI, MALİYE POLİTİKASINI ELEŞTİREBİLİYOR MU?
Ekonomist Mahfi Eğilmez, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda 2009 yılında yazdığı bir makalede şöyle diyordu: “Ben bir ülkede Merkez Bankası’nın bağımsızlığını kanunlara değil, üç sorunun yanıtına bakarak anlarım: (1) Merkez Bankası Başkanı hükümetin izlediği maliye politikasını eleştirebiliyor mu? (2) Hükümet Merkez Bankası Başkanı’na saygı gösteriyor mu? (3) Merkez Bankası hükümetin politika metinlerinde uygulayıcı olarak görevlendiriliyor mu? İlk iki sorunun yanıtı evet, üçüncününki hayır ise o ülkede Merkez Bankası bağımsız demektir.”
[İlker Doğan] 24.1.2020 [TR724]
Bugüne kadar hiç bir FED başkanı, bir ABD başkanı tarafından görevden alınamadı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin Merkez Bankası’nın başkanı, Erdoğan’ın ‘talimatlarını yerine getirmediği’ gerekçesiyle bir kararnameyle el çektirildi. Bugüne kadar Trump bile FED’den önce faizlerin düşeceğini ya da yükseleceğini açıklamadı; ancak bugün MB’nın faiz kararlarını Erdoğan açıklıyor! Hem de Para Politikası Kurulu’nun toplantısından saatler önce… Evet, Merkez Bankası bağımsız ama Erdoğan’ın izin verdiği kadar!
Berat Albayrak’ın açıklamasına özellikle sosyal medyada binlerce yorum yapıldı. Peki gerçekten TC Merkez Bankası, ABD Merkez Bankası kadar bağımsız mı? Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump göreve geldiğinde ülke borsalarında yaşanan dalgalanmadan Merkez Bankası’nı (FED) sorumlu tutmuş ve ciddi eleştiriler yöneltmişti. Sonraki yıllarda da eleştirilerini sürdürdü. Ancak FED oralı bile olmadı ve görevini yapmaya devam etti. Trump, bir kararname çıkartarak FED başkanını görevden alamadı! Bugüne kadar hiç bir FED başkanı görevi bitmeden görevinden alınamadı.
LAF DİNLEMİYORDU, GÖREVDEN ALDIK
Peki Türkiye’de ne oldu? AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘faizleri indirin’ talimatlarını yerine getirmediği gerekçesiyle ‘bağımsız’ olduğu iddia edilen Merkez Bankası’nın Başkanı Murat Çetinkaya tek bir kararnameyle 6 Temmuz 2019’da görevden alındı. Erdoğan, 24 Ekim’deki konuşmasında, “Merkez Bankası bağımsızdır derken, milletime hesabı Merkez Bankası mı ödeyecek, sandığa Merkez Bankası’nın başkanı mı gidiyor? Hesabı biz veriyoruz.” diyordu. Bir ay sonraki açıklamasında ise Çetinkaya’yı neden görevden aldığını itiraf etti: “Faizi düşürdükçe enflasyon düşer dedik. Önceki Merkez Bankası Başkanı’nı (Murat Çetinkaya) görevden aldık çünkü laf dinlemiyordu!”
5 YILLIĞINA GÖREVE GETİRİLMİŞTİ
Murat Çetinkaya, Nisan 2016’da Bakanlar Kurulu kararıyla 5 yıllığına göreve getirilmişti. Ancak ‘faizleri indir’ talimatını yerine getirmediği için Erdoğan tarafından bir kararnameyle görevden alındı. Bu mu bağımsızlık? Laf dinlemyen Murat Çetinkaya’nın yerine ise ‘itaatkar, her emri koşulsuz uygulayacak’ Murat Uysal getirildi. Uysal göreve geldiğinde Merkez Bankası’nın politika faizi yüzde 24 seviyesinde idi.
ERDOĞAN FAİZLER İNECEK DİYOR, FAİZLER İNİYOR!
Murat Uysal Merkez Bankası’nın başına geçtikten sonra Para Politikası Kurulu’nun kararlarını Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklamaya başladı! Hem de toplantıdan saatler önce… 16 Ocak 2020’de sabah saatlerinde Erdoğan, “Faizin kademeli olarak inmesi için ihtiyaç duyulan adımları attık. İnmesi gerekir dedik ve hamdolsun, indi, iniyor ve bugün de yine bir açıklama yapılacak.” demişti. Ardından Merkez Bankası politika faizini 75 baz puan düşürerek yüzde 11.25’e çekti.
MERKEZ BANKASI BAŞKANI, MALİYE POLİTİKASINI ELEŞTİREBİLİYOR MU?
Ekonomist Mahfi Eğilmez, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda 2009 yılında yazdığı bir makalede şöyle diyordu: “Ben bir ülkede Merkez Bankası’nın bağımsızlığını kanunlara değil, üç sorunun yanıtına bakarak anlarım: (1) Merkez Bankası Başkanı hükümetin izlediği maliye politikasını eleştirebiliyor mu? (2) Hükümet Merkez Bankası Başkanı’na saygı gösteriyor mu? (3) Merkez Bankası hükümetin politika metinlerinde uygulayıcı olarak görevlendiriliyor mu? İlk iki sorunun yanıtı evet, üçüncününki hayır ise o ülkede Merkez Bankası bağımsız demektir.”
[İlker Doğan] 24.1.2020 [TR724]
Bir nesli nasıl mahvediyoruz? [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]
Türk Yüksek Öğretimi Üzerine Mühalazalar-3
Yazının başlığı size tanıdık gelmiş olabilir. Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’nin hacmi küçük ama muhtevası çok çarpıcı kitabının adı “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?” idi. Serdengeçti o kitabında Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan bir kısım yanlış uygulamalarla gençlerin nasıl dinden uzaklaştırıldığını dramatik bir şekilde anlatmaktadır. Bir milletin sahip olduğu en büyük değer, müstakim, kendine, topluma ve insanlığa katkı sağlayan fertleridir. Bütün diğer kaynaklar bir şekilde temin edilebilir ya da eksiklikleri giderilebilir ama insan varlığı en kıymetli olanı ve zor temin edilenidir. Nitekim dünya da yer altı ve yer üstü kaynakları kıt bazı ülkeler çok müreffeh iken çok zengin kaynaklara sahip bazı ülkeler fakirlik içinde binbir problemle boğuşmaktadırlar.
Türkiye, yetişmiş insan varlığını yok etmede dünya tarihinde örneği az bulunacak bir performans gösterdi ve halen de gösteriyor. Ülkenin en iyi beyinlerini işinden atmak, hapsetmek ve ülkeden ayrılmaya zorlamak suretiyle devre dışı bıraktı. Bununla da yetinmeyip şu anda ülkeye katkıda bulunabilecek gençleri de “yüksek öğretim” adı altında uzun zaman atıl bırakmakta ve bu gençlerin çoğuna yaşları 25’i geçtiğinde sadece işlevsiz bir diploma vermektedir.
Özetle ülke nüfusunun yaklaşık %10’una tekabül eden bir kısmını, hem de en enerjik zamanlarında üniversitelerde heba ediyoruz kanaatindeyim. Bu heba olma bütün üniversiteliler için geçerli değil tabii ki. Ancak ülkenin ihtiyaçlarına göre belirlenmemiş ve neye göre belirlendiğini kimsenin bilmediği bir program dahilinde ya da programsızlıkta üniversitelerde gün geçiren bu gençlere “Nasıl bir gelecek sunacağız?” sorusunun cevabı maalesef yok.
Bu gençlerin meslek öğrenme ve bu mesleğe adapte olmaları gereken 16 ile 25 yaşları arasındaki yıllarını, yetersiz altyapısı olan, büyük ölçüde teorik olarak icra edilen zayıf üniversite programlarında heba etmiyor muyuz? Yaşı 25 olan bir gence, çok defa hiç işine yaramayacak bir diploma vermek ülkeye ne katkı yapacaktır? Dünyada bu kadar uygulama dışı eğitim programı olan ve bu şekilde gelişen bir ülke var mıdır?
Bu serinin ilk yazısında üniversitelerimizde resmi rakamlara göre 7.740.502 öğrenci olduğunu söylemiştik. Bu rakamın Avrupa’daki birçok devletin bazı komşu ülkelerin nüfusundan kat kat fazla olduğunu görüyoruz. Türkiye’de üniversite ve üniversite öğrenci sayısının son yıllarda patlama yaptığı ve gittikçe artan bir trend izlediği de gene resmi rakamlardan görülüyor.
Yüksek öğretimdeki öğrenci sayıları
Öğretim Yılı Öğrenci Sayısı
2014-2015 6.062.886
2015-2016 6.689.185
2016-2017 7.198.987
2017-2018 7.560.371
2018-2019 7.740.502
2019-2020 Öğretim Yılı daha önce alışık olunmadığı şekilde Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde yapılan bir törenle açıldı ve bu törende YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç bir konuşma yaptı. Burada benim dikkatimi çeken YÖK Başkanının hamaset de içeren değerlendirmeleri oldu. Bir taraftan “Bağdat’tan Şam’a, Konya’dan Edirne’ye bu coğrafyadaki yüzlerce yıllık bilim merkezlerinin mirasının bize emanet olduğunu biliyoruz. Diğer bir ifade ile görünmez kılınan akademik mirasımızı görünür kılmak ve geliştirmek ve bize yakışır bir noktaya getirmek için çalışıyoruz” derken, diğer taraftan “Yola çıktığımızda yükseköğretimde kalite kavramının en önemli önceliğimiz olduğunu ifade etmiştik. YÖK’ün yetki devri sürecinde YÖK’ün başlatmış olduğu girişim ile idari ve mali açıdan özerk bir Kalite Kurulu kurulmuştur. Yükseköğretim Kalite Kurulu tarafından değerlendirme sürecinden geçen üniversite sayısı 2016’da 20 iken bu sayı bugün itibariyle 160’a ulaştı. Ulusal ve uluslararası 15 akreditasyon kuruluşu tarafından akredite olan lisans programı sayısı üç yılda %50 artışla 671’e ulaşmış ve akredite program oranı %10’a yükselmiştir” demekte.
Evet programların sayısı arttı, çok sayıda akreditasyon kuruluşuna üyeyiz ama gerçekte neredeyiz? Bunu kimsenin söyleyemediği bir ülkede çok sayıda insana üniversite diploması versek ne olur?
Geçenlerde Prof. Dr. Kemal Gözler’in bir internet sitesinde kaleme aldığı “Akademinin Değersizleşmesi Üzerine” başlıklı yazısı çok tartışıldı. Sayın Gözler’in yazısından iki hafta önce ben de aynı konuya, bu serinin ilk yazısında değinmiştim. Ancak Sayın Gözler daha detaylı olarak konuyu işliyor ve benim sadece başlık olarak bahsettiğim her üniversitenin en az bir adet İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) açmasını kendi memleketi Biga’ya açılan İİBF üzerinden irdeliyor.
Türkiye’de iyi bir planlama yapılsaydı yaklaşık beş milyon gencin üniversite yerine bir mesleğe yönlendirilmiş olması ve hatta şu anda çoğunun çalışma hayatının içinde olması gerekirdi. Bu insanların atıl bırakılmaması ve kaynak israfının önlenmesi açısından hayati öneme sahip. Ancak yetersiz altyapıyla İİBF ya da benzeri beşeri bilimler alanında açılan programlardan sağlık alanında açılan programlar gelecek adına daha fazla risk oluşturmaktadır. Çünkü yapılan yanlış burada kalmayacak, yetersiz alt yapı ile açılan üniversite/fakülte ve programlardan yetişen sağlıkçılar ya da teknik elemanlar gelecekte başka problemlere yol açabileceklerdir.
YÖK verilerine göre, 2019 yılında üniversite kontenjanları tıp programında 15 bin 50, diş hekimliğinde 6 bin 680, eczacılıkta 3 bin 524 kişi olarak belirlenmiştir. Gene YÖK verilerinden ulaşabildiğim kadarıyla 2019 yılında Türkiye’de 27’si devlet, 9’u vakıf 4’ü KKTC’de olmak üzere 42 Eczacılık Fakültesi bulunmaktadır. Uzun zaman sadece yedi (rakamla 7) adet Eczacılık Fakültesi bulunan ve Eczacı eksikliği olduğuna dair hiç bir zaman bir gündemi olmayan bir ülkede bunun altı katı sayıda fakülte ve on katı kontenjan açmak nasıl bir yaklaşımla izah edilebilir? Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de Eczacılar bir üretim yapmamaktadırlar, sadece ilaç sanayisinin ürettiği ilaçları halka ulaştırmakta ve bu ilaçların kullanımıyla ilgili danışmanlık hizmetleri vermektedirler.
Ancak daha vahim bir durum Tıp Fakültelerinde var. YÖK’ün verdiği bilgilere göre toplamda (sayabildiğim kadarıyla) 75’i devlet, 26’sı vakıf, üçü KKTC ve biri de Azerbaycan’da olmak üzere toplamda 105 tıp fakültesi ülkemize doktor yetiştiriyor. Yurtdışında bitirdikten sonra Türkiye’ye gelip çalışma izni alanlar konunun dışındadır. Tıp eğitiminin bütün diğer eğitimlerden farklı kılan hususlardan biri belli bir nüfusa hizmet veren bir hastaneye ihtiyacı olmasıdır. Başka birçok alanda kolaylıkla uygulanabilen uzaktan eğitim, online eğitim, paket program gibi uygulamalar tıp eğitiminde sınırlı kullanılabilirler. Bir öğrencinin gerçek hayatta belli sayıda farklı çeşitlilikte hasta görebilmesi için bir tıp fakültesinin hizmet verdiği nüfusun en az yarım milyon olması beklenir. Ancak Türkiye bu eşiği o kadar aştı ki nüfusu yarım milyon bile olmayan KKTC’de üç adet tıp fakültesi açıldı. Ancak vakıf üniversitelerinde durum daha da vahim görünüyor, bazı vakıf üniversitelerinde hastaya öğrencinin hatta asistanın dokunması pek olası görülmemektedir. Tıp Fakültesi yatırımı ciddi pahalı bir yatırımdır ve bu yatırımı üç gün sonra geri çekemezsiniz, değişik bir alana kaydıramazsınız. Bugün gelişmiş ülkelerde küçük küçük tıp fakülteleri yerine daha büyük (eskiden Türkiye’de olduğu gibi) fakültelerde çok sayıda öğrenciye eğitim veriyorlar. Ayrıca yılda onbeşbin doktor mezun ettiğimizi ve bunun yirmi yıl boyunca bu şekilde devam ettiğini düşünelim. Nüfus artışımız hemen hemen durduğuna göre yirmi yıl sonra bugünküne ek olarak üçyüz bin doktorumuz daha olacak.
Yukarıda cevabını vereceğim bir soru sormuştum. Dünya da on bin kişiye düşen hekim sayısını gösteren istatistiklere bakılırsa bu rakam Türkiye için (2014 yılında) 17,6, Kazakistan için 35,5, Türkmenistan için 22,3, Azerbaycan için 34,5, ABD için 26,0, Gürcistan için 51 olarak bildiriliyor. Son beş yılda çok daha fazla mezun vererek Türkiye de bu rakamı 19’a yaklaştırdı. Ancak görüldüğü üzere dünya da en iyi sağlık hizmetleri Gürcistan’da ya da Türkmenistan’da verilmiyor, görece daha düşük rakamlara sahip olan Batı ülkelerinde daha iyi sağlık hizmeti verildiği tartışmasızdır. Gerçi Türkmenistan’da herkes dünyanın en iyi sağlık sistemine sahip olduklarından emin olabilir ama gerçekleri değiştirmez. Türkiye bu yüksek öğretim politikası ile Eski Sovyet Ülkelerinin düştüğü duruma adım adım gidiyor. Sınırlı olan maddi kaynaklarımızı ve insan varlığımızı populist politikalarla heba edersek 20-30 sene sonra çok daha kötü durumlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Benden söylemesi.
***
Türk Yüksek Öğretimi Üzerine Mülahazalar-1
Türk Yüksek Öğretimi Üzerine Mülahazalar-2
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 24.1.2020 [TR724]
Yazının başlığı size tanıdık gelmiş olabilir. Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’nin hacmi küçük ama muhtevası çok çarpıcı kitabının adı “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?” idi. Serdengeçti o kitabında Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan bir kısım yanlış uygulamalarla gençlerin nasıl dinden uzaklaştırıldığını dramatik bir şekilde anlatmaktadır. Bir milletin sahip olduğu en büyük değer, müstakim, kendine, topluma ve insanlığa katkı sağlayan fertleridir. Bütün diğer kaynaklar bir şekilde temin edilebilir ya da eksiklikleri giderilebilir ama insan varlığı en kıymetli olanı ve zor temin edilenidir. Nitekim dünya da yer altı ve yer üstü kaynakları kıt bazı ülkeler çok müreffeh iken çok zengin kaynaklara sahip bazı ülkeler fakirlik içinde binbir problemle boğuşmaktadırlar.
Türkiye, yetişmiş insan varlığını yok etmede dünya tarihinde örneği az bulunacak bir performans gösterdi ve halen de gösteriyor. Ülkenin en iyi beyinlerini işinden atmak, hapsetmek ve ülkeden ayrılmaya zorlamak suretiyle devre dışı bıraktı. Bununla da yetinmeyip şu anda ülkeye katkıda bulunabilecek gençleri de “yüksek öğretim” adı altında uzun zaman atıl bırakmakta ve bu gençlerin çoğuna yaşları 25’i geçtiğinde sadece işlevsiz bir diploma vermektedir.
Özetle ülke nüfusunun yaklaşık %10’una tekabül eden bir kısmını, hem de en enerjik zamanlarında üniversitelerde heba ediyoruz kanaatindeyim. Bu heba olma bütün üniversiteliler için geçerli değil tabii ki. Ancak ülkenin ihtiyaçlarına göre belirlenmemiş ve neye göre belirlendiğini kimsenin bilmediği bir program dahilinde ya da programsızlıkta üniversitelerde gün geçiren bu gençlere “Nasıl bir gelecek sunacağız?” sorusunun cevabı maalesef yok.
Bu gençlerin meslek öğrenme ve bu mesleğe adapte olmaları gereken 16 ile 25 yaşları arasındaki yıllarını, yetersiz altyapısı olan, büyük ölçüde teorik olarak icra edilen zayıf üniversite programlarında heba etmiyor muyuz? Yaşı 25 olan bir gence, çok defa hiç işine yaramayacak bir diploma vermek ülkeye ne katkı yapacaktır? Dünyada bu kadar uygulama dışı eğitim programı olan ve bu şekilde gelişen bir ülke var mıdır?
Bu serinin ilk yazısında üniversitelerimizde resmi rakamlara göre 7.740.502 öğrenci olduğunu söylemiştik. Bu rakamın Avrupa’daki birçok devletin bazı komşu ülkelerin nüfusundan kat kat fazla olduğunu görüyoruz. Türkiye’de üniversite ve üniversite öğrenci sayısının son yıllarda patlama yaptığı ve gittikçe artan bir trend izlediği de gene resmi rakamlardan görülüyor.
Yüksek öğretimdeki öğrenci sayıları
Öğretim Yılı Öğrenci Sayısı
2014-2015 6.062.886
2015-2016 6.689.185
2016-2017 7.198.987
2017-2018 7.560.371
2018-2019 7.740.502
2019-2020 Öğretim Yılı daha önce alışık olunmadığı şekilde Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde yapılan bir törenle açıldı ve bu törende YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç bir konuşma yaptı. Burada benim dikkatimi çeken YÖK Başkanının hamaset de içeren değerlendirmeleri oldu. Bir taraftan “Bağdat’tan Şam’a, Konya’dan Edirne’ye bu coğrafyadaki yüzlerce yıllık bilim merkezlerinin mirasının bize emanet olduğunu biliyoruz. Diğer bir ifade ile görünmez kılınan akademik mirasımızı görünür kılmak ve geliştirmek ve bize yakışır bir noktaya getirmek için çalışıyoruz” derken, diğer taraftan “Yola çıktığımızda yükseköğretimde kalite kavramının en önemli önceliğimiz olduğunu ifade etmiştik. YÖK’ün yetki devri sürecinde YÖK’ün başlatmış olduğu girişim ile idari ve mali açıdan özerk bir Kalite Kurulu kurulmuştur. Yükseköğretim Kalite Kurulu tarafından değerlendirme sürecinden geçen üniversite sayısı 2016’da 20 iken bu sayı bugün itibariyle 160’a ulaştı. Ulusal ve uluslararası 15 akreditasyon kuruluşu tarafından akredite olan lisans programı sayısı üç yılda %50 artışla 671’e ulaşmış ve akredite program oranı %10’a yükselmiştir” demekte.
Evet programların sayısı arttı, çok sayıda akreditasyon kuruluşuna üyeyiz ama gerçekte neredeyiz? Bunu kimsenin söyleyemediği bir ülkede çok sayıda insana üniversite diploması versek ne olur?
Geçenlerde Prof. Dr. Kemal Gözler’in bir internet sitesinde kaleme aldığı “Akademinin Değersizleşmesi Üzerine” başlıklı yazısı çok tartışıldı. Sayın Gözler’in yazısından iki hafta önce ben de aynı konuya, bu serinin ilk yazısında değinmiştim. Ancak Sayın Gözler daha detaylı olarak konuyu işliyor ve benim sadece başlık olarak bahsettiğim her üniversitenin en az bir adet İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) açmasını kendi memleketi Biga’ya açılan İİBF üzerinden irdeliyor.
Türkiye’de iyi bir planlama yapılsaydı yaklaşık beş milyon gencin üniversite yerine bir mesleğe yönlendirilmiş olması ve hatta şu anda çoğunun çalışma hayatının içinde olması gerekirdi. Bu insanların atıl bırakılmaması ve kaynak israfının önlenmesi açısından hayati öneme sahip. Ancak yetersiz altyapıyla İİBF ya da benzeri beşeri bilimler alanında açılan programlardan sağlık alanında açılan programlar gelecek adına daha fazla risk oluşturmaktadır. Çünkü yapılan yanlış burada kalmayacak, yetersiz alt yapı ile açılan üniversite/fakülte ve programlardan yetişen sağlıkçılar ya da teknik elemanlar gelecekte başka problemlere yol açabileceklerdir.
YÖK verilerine göre, 2019 yılında üniversite kontenjanları tıp programında 15 bin 50, diş hekimliğinde 6 bin 680, eczacılıkta 3 bin 524 kişi olarak belirlenmiştir. Gene YÖK verilerinden ulaşabildiğim kadarıyla 2019 yılında Türkiye’de 27’si devlet, 9’u vakıf 4’ü KKTC’de olmak üzere 42 Eczacılık Fakültesi bulunmaktadır. Uzun zaman sadece yedi (rakamla 7) adet Eczacılık Fakültesi bulunan ve Eczacı eksikliği olduğuna dair hiç bir zaman bir gündemi olmayan bir ülkede bunun altı katı sayıda fakülte ve on katı kontenjan açmak nasıl bir yaklaşımla izah edilebilir? Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de Eczacılar bir üretim yapmamaktadırlar, sadece ilaç sanayisinin ürettiği ilaçları halka ulaştırmakta ve bu ilaçların kullanımıyla ilgili danışmanlık hizmetleri vermektedirler.
Ancak daha vahim bir durum Tıp Fakültelerinde var. YÖK’ün verdiği bilgilere göre toplamda (sayabildiğim kadarıyla) 75’i devlet, 26’sı vakıf, üçü KKTC ve biri de Azerbaycan’da olmak üzere toplamda 105 tıp fakültesi ülkemize doktor yetiştiriyor. Yurtdışında bitirdikten sonra Türkiye’ye gelip çalışma izni alanlar konunun dışındadır. Tıp eğitiminin bütün diğer eğitimlerden farklı kılan hususlardan biri belli bir nüfusa hizmet veren bir hastaneye ihtiyacı olmasıdır. Başka birçok alanda kolaylıkla uygulanabilen uzaktan eğitim, online eğitim, paket program gibi uygulamalar tıp eğitiminde sınırlı kullanılabilirler. Bir öğrencinin gerçek hayatta belli sayıda farklı çeşitlilikte hasta görebilmesi için bir tıp fakültesinin hizmet verdiği nüfusun en az yarım milyon olması beklenir. Ancak Türkiye bu eşiği o kadar aştı ki nüfusu yarım milyon bile olmayan KKTC’de üç adet tıp fakültesi açıldı. Ancak vakıf üniversitelerinde durum daha da vahim görünüyor, bazı vakıf üniversitelerinde hastaya öğrencinin hatta asistanın dokunması pek olası görülmemektedir. Tıp Fakültesi yatırımı ciddi pahalı bir yatırımdır ve bu yatırımı üç gün sonra geri çekemezsiniz, değişik bir alana kaydıramazsınız. Bugün gelişmiş ülkelerde küçük küçük tıp fakülteleri yerine daha büyük (eskiden Türkiye’de olduğu gibi) fakültelerde çok sayıda öğrenciye eğitim veriyorlar. Ayrıca yılda onbeşbin doktor mezun ettiğimizi ve bunun yirmi yıl boyunca bu şekilde devam ettiğini düşünelim. Nüfus artışımız hemen hemen durduğuna göre yirmi yıl sonra bugünküne ek olarak üçyüz bin doktorumuz daha olacak.
Yukarıda cevabını vereceğim bir soru sormuştum. Dünya da on bin kişiye düşen hekim sayısını gösteren istatistiklere bakılırsa bu rakam Türkiye için (2014 yılında) 17,6, Kazakistan için 35,5, Türkmenistan için 22,3, Azerbaycan için 34,5, ABD için 26,0, Gürcistan için 51 olarak bildiriliyor. Son beş yılda çok daha fazla mezun vererek Türkiye de bu rakamı 19’a yaklaştırdı. Ancak görüldüğü üzere dünya da en iyi sağlık hizmetleri Gürcistan’da ya da Türkmenistan’da verilmiyor, görece daha düşük rakamlara sahip olan Batı ülkelerinde daha iyi sağlık hizmeti verildiği tartışmasızdır. Gerçi Türkmenistan’da herkes dünyanın en iyi sağlık sistemine sahip olduklarından emin olabilir ama gerçekleri değiştirmez. Türkiye bu yüksek öğretim politikası ile Eski Sovyet Ülkelerinin düştüğü duruma adım adım gidiyor. Sınırlı olan maddi kaynaklarımızı ve insan varlığımızı populist politikalarla heba edersek 20-30 sene sonra çok daha kötü durumlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Benden söylemesi.
***
Türk Yüksek Öğretimi Üzerine Mülahazalar-1
Türk Yüksek Öğretimi Üzerine Mülahazalar-2
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 24.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Salih Hoşoğlu
Krallık yarışında yerli oyuncuların adı yok! [Hasan Cücük]
Burak Yılmaz, 2013'te 24 golle ikinci kez gol kralı olduktan sonra krallar hep yabancı oldu.
Süper Lig’de sezon sonunda şampiyonluk ipini göğüslemek için mücadele eden takım sayısı bir elin parmaklarından fazla. Sivasspor, Başakşehir, Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş ve Galatasaray şampiyonluk potasında bulunan takımlar. Takımlar şampiyonluk yarışı verirken, forvetler de gol krallığı yarışındalar. Sezon sonunda şampiyon olacak takımı tahmin etmek oldukça güç, ancak gol kralının şimdiden yabancı olacağını söylemek mümkün.
Süper Lig’de son yerli kralı 2012-13 sezonunda gördük. Bir yıl önce Trabzonspor formasıyla attığı 33 golle krallık tacını takan Burak Yılmaz, aynı başarıyı Galatasaray formasıyla tekrarladı. Burak Yılmaz, 24 golle ikinci kez gol kralı olduktan sonra krallar hep yabancı oldu. Burak Yılmaz’dan sonra sırasıyla Sivasspor’dan Faslı Aatif Chahechouhe, Bursaspor’dan Brezilyalı Fernandao, Beşiktaş’tan Alman Mario Gomez, Alanyaspor’dan Brezilyalı Vagner Love ve iki yıl üste üste Galatasaray’dan Fransız Bafétimbi Gomis ve Senegalli Mbaye Diagne Süper Lig’in gol kralı ünvanını aldılar.
1959’da başlayan Süper Lig’de ilk gol kralı ‘Taçsız Kral’ olarak ünlenen Metin Oktay oldu. Oktay, ligin ilk 3 yılında krallığı kimseye kaptırmadı. Ligimiz ilk yabancı kralı 1983-84 sezonunda gördü. Galatasaray formasını giyen Yugoslovya’dan Tarık Hotiç, 16 golle Türkiye’de gol kralı olan ilk yabancı olarak lig tarihine geçti. Hotiç sonrası krallar yine yerli oyunculardan çıktı. 1995-96 sezonunda bu kez Gürcü Şota, Trabzonspor formasıyla attığı 25 golle krallık tacını giyen ikinci yabancı oyuncu oldu. Şota sonrası krallığın adresi yine yerli isimler oldu.
2006-07 sezonunda Fenerbahçe formasıyla Alex de Souza gol kralı olmasıyla, yerli isimlerin gol kralığındaki hegomanyası kırılmaya başladı. Aradan geçen 13 sezonda yerli oyuncular sadece 3 kez krallık tacını taktı. Bu isimler Burak Yılmaz (2) ve Semih Şentürk oldu. Son 6 yılda ise krallar hep yabancı oldu. Gelelim bu sezona.
Ligde yolun yarısı geçilirken gol krallığı yarışında ilk sıralarda yabancı oyuncular yer alıyor. Zirvede 15 golle Trabzonspor’un Norveçli forveti Alexander Sörloth bulunuyor. En yakın takipçisi Alanyaspor’un Senegallisi Papiss Demba Cisse’nin 13 golü bulunuyor. Sıralamada üçüncü isimler 11’er golle Fenerbahçe’nin Kosovalı santroforu Vedat Muriqi, Gençlerbirliği’nin Romen forveti Bogdan Stancu ve Yeni Malatyaspor’un Makedon golcüsü Adis Jahovic.
Yerli forvetlerin gol krallığı yarışında olma gibi bir derdinin olmadığını görüyoruz. Gerçi önce ‘ligimizde yerli forvet mi var?’ sorusunu sormak gerekiyor. Takımların kadrosuna baktığımızda hucüm hattının yabancı oyunculardan oluştuğunu görüyoruz. Gol krallığı sıralamasında yerli oyuncuyu bulmak için oldukça aşağılara inmek gerekiyor. Lider Sivasspor’un başarılı ismi Emre Kılınç attığı 6 golle krallık yarışında 12. sırada bulunuyor. İki kez krallık tacını takan Beşiktaş’ın santraforu Burak Yılmaz bu sezon 5 gol attı. Burak listede 19. sırada yer alıyor. İlk 25’te yer alan bir başka yerli golcü ise 5 golle 21. sırada bulunan Ankaragücü’nden İlhan Parlak.
[Hasan Cücük] 24.1.2020 [TR724]
Süper Lig’de sezon sonunda şampiyonluk ipini göğüslemek için mücadele eden takım sayısı bir elin parmaklarından fazla. Sivasspor, Başakşehir, Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş ve Galatasaray şampiyonluk potasında bulunan takımlar. Takımlar şampiyonluk yarışı verirken, forvetler de gol krallığı yarışındalar. Sezon sonunda şampiyon olacak takımı tahmin etmek oldukça güç, ancak gol kralının şimdiden yabancı olacağını söylemek mümkün.
Süper Lig’de son yerli kralı 2012-13 sezonunda gördük. Bir yıl önce Trabzonspor formasıyla attığı 33 golle krallık tacını takan Burak Yılmaz, aynı başarıyı Galatasaray formasıyla tekrarladı. Burak Yılmaz, 24 golle ikinci kez gol kralı olduktan sonra krallar hep yabancı oldu. Burak Yılmaz’dan sonra sırasıyla Sivasspor’dan Faslı Aatif Chahechouhe, Bursaspor’dan Brezilyalı Fernandao, Beşiktaş’tan Alman Mario Gomez, Alanyaspor’dan Brezilyalı Vagner Love ve iki yıl üste üste Galatasaray’dan Fransız Bafétimbi Gomis ve Senegalli Mbaye Diagne Süper Lig’in gol kralı ünvanını aldılar.
1959’da başlayan Süper Lig’de ilk gol kralı ‘Taçsız Kral’ olarak ünlenen Metin Oktay oldu. Oktay, ligin ilk 3 yılında krallığı kimseye kaptırmadı. Ligimiz ilk yabancı kralı 1983-84 sezonunda gördü. Galatasaray formasını giyen Yugoslovya’dan Tarık Hotiç, 16 golle Türkiye’de gol kralı olan ilk yabancı olarak lig tarihine geçti. Hotiç sonrası krallar yine yerli oyunculardan çıktı. 1995-96 sezonunda bu kez Gürcü Şota, Trabzonspor formasıyla attığı 25 golle krallık tacını giyen ikinci yabancı oyuncu oldu. Şota sonrası krallığın adresi yine yerli isimler oldu.
2006-07 sezonunda Fenerbahçe formasıyla Alex de Souza gol kralı olmasıyla, yerli isimlerin gol kralığındaki hegomanyası kırılmaya başladı. Aradan geçen 13 sezonda yerli oyuncular sadece 3 kez krallık tacını taktı. Bu isimler Burak Yılmaz (2) ve Semih Şentürk oldu. Son 6 yılda ise krallar hep yabancı oldu. Gelelim bu sezona.
Ligde yolun yarısı geçilirken gol krallığı yarışında ilk sıralarda yabancı oyuncular yer alıyor. Zirvede 15 golle Trabzonspor’un Norveçli forveti Alexander Sörloth bulunuyor. En yakın takipçisi Alanyaspor’un Senegallisi Papiss Demba Cisse’nin 13 golü bulunuyor. Sıralamada üçüncü isimler 11’er golle Fenerbahçe’nin Kosovalı santroforu Vedat Muriqi, Gençlerbirliği’nin Romen forveti Bogdan Stancu ve Yeni Malatyaspor’un Makedon golcüsü Adis Jahovic.
Yerli forvetlerin gol krallığı yarışında olma gibi bir derdinin olmadığını görüyoruz. Gerçi önce ‘ligimizde yerli forvet mi var?’ sorusunu sormak gerekiyor. Takımların kadrosuna baktığımızda hucüm hattının yabancı oyunculardan oluştuğunu görüyoruz. Gol krallığı sıralamasında yerli oyuncuyu bulmak için oldukça aşağılara inmek gerekiyor. Lider Sivasspor’un başarılı ismi Emre Kılınç attığı 6 golle krallık yarışında 12. sırada bulunuyor. İki kez krallık tacını takan Beşiktaş’ın santraforu Burak Yılmaz bu sezon 5 gol attı. Burak listede 19. sırada yer alıyor. İlk 25’te yer alan bir başka yerli golcü ise 5 golle 21. sırada bulunan Ankaragücü’nden İlhan Parlak.
[Hasan Cücük] 24.1.2020 [TR724]
Hâlâ birbirimizi yürekten sevemiyoruz!.. [Prof. Dr. Osman Şahin]
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Mü’minlerin Helâki İftiraktadır” yazısında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) Allah’tan talep ettiği üç duasından ikisinin kabul edilip, ümmetinin tefrikaya düşmemesi duasının kabul edilmemesinin nasıl anlaşılması gerektiğinin izahında önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Ne var ki, inananların da cürüm işledikçe birbirlerine düşmeleri, birlik ve beraberliklerini kaybetmeleri, ihtilaf ve iftiraklarla hırpalanmaları mukadderdir. İşte, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Efendimiz, böyle bir felaketin ümmetinden uzak olması için de dua dua yalvarmış; ancak, bazılarını tahmin ettiğimiz ama ekseriyetini bilemeyeceğimiz pek çok hikmete binâen Cenâb-ı Hak, Habîb-i Edîb’inin bu niyazına “kabul” mührü vurmamıştır.
Kanaatimce, bu hikmetlerden birisi, insan iradesine dikkat çekmek ve ittifakın iradeye vâbeste bir mesele olduğunu bildirmektir. Vifak ve ittifakın temini için insanlardan iradelerinin hakkını vermeleri istenmektedir. Şüphesiz, “hissî kardeşlik” de önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve iradîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gereklidir. Mü’minlerin anlaşıp birleşmelerinde ve birbirlerini sevmelerinde esas olan, hissîlikten öte, duygu, düşünce, inanç ve itikat birliğinin, içtimaî mutabakatı iktiza etmesine bağlı mantıkî kardeşliktir. Bundan dolayıdır ki, Nur Müellifi, meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini nazara vermiştir.”
Hissî Değil, İradî Kardeşlik…
Hocaefendi neticede kalpleri ısındırıp, kardeşlik duygusunu inkişaf ettirenin Allah (cc) olduğunun şuuruyla O’na yakarışta bulunmanın beraberinde, şart-ı âdî olarak da pratik hayatta bazı şeyler yapılmasının fiilî dua yerine geçeceğine dikkat çekerek şu enfes tesbitleri yapmaktadırlar: “Evet, insan, bir odun parçası ya da bir sürünün şuursuz azası değildir ki, cebren başkalarıyla ittifak etsin ve bir araya gelsin. Onun farklı düşüncelerinin, şahsî mülâhazalarının ve bir kısım aykırılıklarının olması gayet tabiîdir. İnsandan beklenen, her söylenene hemen boyun eğmesi, haricî zorlamalarla bir noktaya gelmesi ve diğer insanlarla taşlar misali şuursuzca omuz omuza vermesi değildir; ondan istenen, bazı iç tepkilerini ve reaksiyonlarını irade, mantık ve muhakemesiyle bastırması ve vifakı iradî-mantıkî olarak gerçekleştirmesidir…”
İnsanlar birbirlerinden çok farklı olarak yaratılmış olduklarından dolayı ihtilafa yol açacak çok sayıda sebepler mevcuttur. Denebilir ki, aslında bu fitri bir durumdur veya realitenin gereği budur. Farklılıkların yol açabileceği bu ihtilafları ortadan kaldırmak için ise çok ciddi bir cehd ve gayret ortaya koymak gerekmektedir. Fıtrattan gelen veya içinde doğup büyüdüğümüz kültür ortamı ve terbiye sisteminden kaynaklanan iç tepkileri ve reaksiyonları bastırmak için ise iradenin hakkının verilmesi, mantık ve muhakeme yoluyla bunların tadil edilmesi lazımdır.
Başarı ve başarısızlığın en önemli bir sebebi olarak uhuvvet, vifak ve ittifak…
Hocaefendi aynı yazıda başarı ve başarısızlığın en önemli bir sebebi olarak da uhuvvete dikkat çekmektedirler: “Allah Teâlâ mü’minleri muvaffak kılacak ve muvazene unsure bir millet hâline getirecekse, bunu aralarındaki vifak ve ittifaka mükâfat olarak ihsan edecektir. Evet, vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhî (Allah’ın mü’minleri başarılı kılması) için pek mühim bir davetiyedir…
Binâenaleyh, şayet bir beldede ya da bir birimde başarısızlık varsa, orada bir fiyasko yaşanıyorsa veya beklenen netice bir türlü elde edilemiyorsa, bunun sebebi de her şeyden once uhuvvet ruhunun korunup korunamadığında aranmalıdır. Birlik şuurunu yitirmiş, kardeşlik hislerini kaybetmiş ve birbirinin kurdu hâline gelmiş kimselerin başarılı olmaları ve ortak hedeflerine ulaşmaları mümkün değildir. Hele adanmış ruhlar arasında bulunanlardan, tefrikaya düşmüş olduğu hâlde i’lâ-yı kelimetullah yolunda muvaffakiyeti yakalayabilmiş ve başarılı kalabilmiş
insan göstermek neredeyse imkânsızdır.”
Başarılı olmak ve başarısızlıktan kurtulmanın yegane yolu uhuvvetten geçmektedir. Buna muvaffak olabilmek için de insanın cüz-i iradesinin hakkını vermesi, ciddi manada cehd ve gayret göstermesi gerekmektedir. İnsanlar bu hususta ellerinden geleni yapmakla mükellefdirler. Ama böyle büyük bir neticenin elde edilmesi için bunlar yetmeyecektir.
Nitekim ayet-i kerimede buna işaret edilmektedir: “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” Kulları, üzerlerine düşen maddi ve manevi hususlara riayet ettikten sonra bu neticenin meydana gelmesini Allah’tan (cc) beklemelidirler. Allah’tır ki kalpleri uzlaştırıp, bir vifak ve ittifak meydana getirir. O (cc) istedikten sonra böyle bir netice için gerekli olan şartları hazırlar.
Ruh ve mana köklerimizle bütünleşinceye kadar bu imtihanlar devam edecek…
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Düşmanlıklara Karşı Tavrımız” başlıklı bamtelinde bu konuyu değerlendirdiği şu enfes yoruma da bir bakalım: “İcabında birileri karşınıza çıkabilir. Sizi imha etmeyi düşünebilirler. Orada dimdik durmanız, sahip çıktığınız hakikati müdafaa etmeniz, kaçmamanız lazım. Bunun gibi bir şeye, imara, insanlığı yeniden inşa etmeye, imanla ve sevgiyle insanları uzlaştırmaya, bir vücudun uzuvları haline getirmeye gönül vermişseniz şayet, karşı taraf sizinle uğraşacaktır. Siz kafayı ona çok takmayacaksınız. Hazreti İbrahim gibi “Rabbena aleyke tevekkelna ve ileyke enebna ve ileyke’l-masir” Allah’ım sana güvendik, sana dayandık, sana inabede bulunduk, netice itibariyle dönüş sanadır”. İster muvaffak kılarsın, isterse kılmazsın. İster zaferyâb edersin, isterse etmezsin…
Düzelmeye ihtiyacımız var. Hâlâ kalplerimiz telif (yumuşamamış) edilememiş. Hâlâ birbirimizi yürekten sevemiyoruz. Hâlâ birbirimizin meziyetleriyle iftihar edemiyoruz. Hâlâ birbirimizin başarılarını alkışlayamıyoruz. Dünya bizimle uğraşıyor. Koskocaman dünya, farklı zeminlerde, cepheler oluşturmuş, taarruz planları hazırlıyor. Fakat biz hâlâ birbirimizle uğraşıyoruz. Birbirimizin aleyhinde yazılar yazıyoruz, televizyonlarda birbirimizin aleyhinde yayınlarda bulunuyoruz. Birbirimize sövüp saymayı marifet sayıyoruz. Oysa ki tevfik-i İlahi’nin (Allah’ın muvaffakiyet, başarı ihsan etmesinin) en büyük vesilesi vifak ve ittifaktır. Allah (cc) vifak ve ittifaka ulaşmamız için bizi hırpalıyor. Bizi potalardan geçiriyor. Özümüzü bulabilmemiz, kendimiz olabilmemiz için bizi imtihan ediyor. Ve bu imtihanlar devam edecek kendimiz oluncaya kadar. Ruhumuzu buluncaya kadar. Ruh ve mana köklerimizle bütünleşinceye kadar bu imtihanlar devam edecek.”
Kader-i ilahinin yaşanan hadiselere izin vermesindeki çok önemli bir hikmet de, hizmet insanlarının aralarında tessüs etmeleri gereken uhuvvet, vifak ve ittifakın gerçekleştirilmesidir. Bu vifak ve ittifak olmadan tevfik-i ilahiyeye nail olunamaz ve dolayısıyla da hedeflenen gaye ve başarılara ulaşılamaz. Bu sırra binaen, Allah (cc) hizmet insanlarını hırpalamaya devam ediyor. Yaşanan ortak mağduriyetlerin de etkisiyle aralarındaki vifak ve ittifak vesileleri kuvvetlenmektedir. Bu hususa muvaffak olup kendimiz olacağımız ana kadar da imtihanlar bitmeyecektir. Hizmet insanları bu sürecin bitmesini istiyorlarsa, himmet ve gayretlerini bu noktaya teksif etmelidirler.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 24.1.2020 [TR724]
Kanaatimce, bu hikmetlerden birisi, insan iradesine dikkat çekmek ve ittifakın iradeye vâbeste bir mesele olduğunu bildirmektir. Vifak ve ittifakın temini için insanlardan iradelerinin hakkını vermeleri istenmektedir. Şüphesiz, “hissî kardeşlik” de önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve iradîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gereklidir. Mü’minlerin anlaşıp birleşmelerinde ve birbirlerini sevmelerinde esas olan, hissîlikten öte, duygu, düşünce, inanç ve itikat birliğinin, içtimaî mutabakatı iktiza etmesine bağlı mantıkî kardeşliktir. Bundan dolayıdır ki, Nur Müellifi, meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini nazara vermiştir.”
Hissî Değil, İradî Kardeşlik…
Hocaefendi neticede kalpleri ısındırıp, kardeşlik duygusunu inkişaf ettirenin Allah (cc) olduğunun şuuruyla O’na yakarışta bulunmanın beraberinde, şart-ı âdî olarak da pratik hayatta bazı şeyler yapılmasının fiilî dua yerine geçeceğine dikkat çekerek şu enfes tesbitleri yapmaktadırlar: “Evet, insan, bir odun parçası ya da bir sürünün şuursuz azası değildir ki, cebren başkalarıyla ittifak etsin ve bir araya gelsin. Onun farklı düşüncelerinin, şahsî mülâhazalarının ve bir kısım aykırılıklarının olması gayet tabiîdir. İnsandan beklenen, her söylenene hemen boyun eğmesi, haricî zorlamalarla bir noktaya gelmesi ve diğer insanlarla taşlar misali şuursuzca omuz omuza vermesi değildir; ondan istenen, bazı iç tepkilerini ve reaksiyonlarını irade, mantık ve muhakemesiyle bastırması ve vifakı iradî-mantıkî olarak gerçekleştirmesidir…”
İnsanlar birbirlerinden çok farklı olarak yaratılmış olduklarından dolayı ihtilafa yol açacak çok sayıda sebepler mevcuttur. Denebilir ki, aslında bu fitri bir durumdur veya realitenin gereği budur. Farklılıkların yol açabileceği bu ihtilafları ortadan kaldırmak için ise çok ciddi bir cehd ve gayret ortaya koymak gerekmektedir. Fıtrattan gelen veya içinde doğup büyüdüğümüz kültür ortamı ve terbiye sisteminden kaynaklanan iç tepkileri ve reaksiyonları bastırmak için ise iradenin hakkının verilmesi, mantık ve muhakeme yoluyla bunların tadil edilmesi lazımdır.
Başarı ve başarısızlığın en önemli bir sebebi olarak uhuvvet, vifak ve ittifak…
Hocaefendi aynı yazıda başarı ve başarısızlığın en önemli bir sebebi olarak da uhuvvete dikkat çekmektedirler: “Allah Teâlâ mü’minleri muvaffak kılacak ve muvazene unsure bir millet hâline getirecekse, bunu aralarındaki vifak ve ittifaka mükâfat olarak ihsan edecektir. Evet, vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhî (Allah’ın mü’minleri başarılı kılması) için pek mühim bir davetiyedir…
Binâenaleyh, şayet bir beldede ya da bir birimde başarısızlık varsa, orada bir fiyasko yaşanıyorsa veya beklenen netice bir türlü elde edilemiyorsa, bunun sebebi de her şeyden once uhuvvet ruhunun korunup korunamadığında aranmalıdır. Birlik şuurunu yitirmiş, kardeşlik hislerini kaybetmiş ve birbirinin kurdu hâline gelmiş kimselerin başarılı olmaları ve ortak hedeflerine ulaşmaları mümkün değildir. Hele adanmış ruhlar arasında bulunanlardan, tefrikaya düşmüş olduğu hâlde i’lâ-yı kelimetullah yolunda muvaffakiyeti yakalayabilmiş ve başarılı kalabilmiş
insan göstermek neredeyse imkânsızdır.”
Başarılı olmak ve başarısızlıktan kurtulmanın yegane yolu uhuvvetten geçmektedir. Buna muvaffak olabilmek için de insanın cüz-i iradesinin hakkını vermesi, ciddi manada cehd ve gayret göstermesi gerekmektedir. İnsanlar bu hususta ellerinden geleni yapmakla mükellefdirler. Ama böyle büyük bir neticenin elde edilmesi için bunlar yetmeyecektir.
Nitekim ayet-i kerimede buna işaret edilmektedir: “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” Kulları, üzerlerine düşen maddi ve manevi hususlara riayet ettikten sonra bu neticenin meydana gelmesini Allah’tan (cc) beklemelidirler. Allah’tır ki kalpleri uzlaştırıp, bir vifak ve ittifak meydana getirir. O (cc) istedikten sonra böyle bir netice için gerekli olan şartları hazırlar.
Ruh ve mana köklerimizle bütünleşinceye kadar bu imtihanlar devam edecek…
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Düşmanlıklara Karşı Tavrımız” başlıklı bamtelinde bu konuyu değerlendirdiği şu enfes yoruma da bir bakalım: “İcabında birileri karşınıza çıkabilir. Sizi imha etmeyi düşünebilirler. Orada dimdik durmanız, sahip çıktığınız hakikati müdafaa etmeniz, kaçmamanız lazım. Bunun gibi bir şeye, imara, insanlığı yeniden inşa etmeye, imanla ve sevgiyle insanları uzlaştırmaya, bir vücudun uzuvları haline getirmeye gönül vermişseniz şayet, karşı taraf sizinle uğraşacaktır. Siz kafayı ona çok takmayacaksınız. Hazreti İbrahim gibi “Rabbena aleyke tevekkelna ve ileyke enebna ve ileyke’l-masir” Allah’ım sana güvendik, sana dayandık, sana inabede bulunduk, netice itibariyle dönüş sanadır”. İster muvaffak kılarsın, isterse kılmazsın. İster zaferyâb edersin, isterse etmezsin…
Düzelmeye ihtiyacımız var. Hâlâ kalplerimiz telif (yumuşamamış) edilememiş. Hâlâ birbirimizi yürekten sevemiyoruz. Hâlâ birbirimizin meziyetleriyle iftihar edemiyoruz. Hâlâ birbirimizin başarılarını alkışlayamıyoruz. Dünya bizimle uğraşıyor. Koskocaman dünya, farklı zeminlerde, cepheler oluşturmuş, taarruz planları hazırlıyor. Fakat biz hâlâ birbirimizle uğraşıyoruz. Birbirimizin aleyhinde yazılar yazıyoruz, televizyonlarda birbirimizin aleyhinde yayınlarda bulunuyoruz. Birbirimize sövüp saymayı marifet sayıyoruz. Oysa ki tevfik-i İlahi’nin (Allah’ın muvaffakiyet, başarı ihsan etmesinin) en büyük vesilesi vifak ve ittifaktır. Allah (cc) vifak ve ittifaka ulaşmamız için bizi hırpalıyor. Bizi potalardan geçiriyor. Özümüzü bulabilmemiz, kendimiz olabilmemiz için bizi imtihan ediyor. Ve bu imtihanlar devam edecek kendimiz oluncaya kadar. Ruhumuzu buluncaya kadar. Ruh ve mana köklerimizle bütünleşinceye kadar bu imtihanlar devam edecek.”
Kader-i ilahinin yaşanan hadiselere izin vermesindeki çok önemli bir hikmet de, hizmet insanlarının aralarında tessüs etmeleri gereken uhuvvet, vifak ve ittifakın gerçekleştirilmesidir. Bu vifak ve ittifak olmadan tevfik-i ilahiyeye nail olunamaz ve dolayısıyla da hedeflenen gaye ve başarılara ulaşılamaz. Bu sırra binaen, Allah (cc) hizmet insanlarını hırpalamaya devam ediyor. Yaşanan ortak mağduriyetlerin de etkisiyle aralarındaki vifak ve ittifak vesileleri kuvvetlenmektedir. Bu hususa muvaffak olup kendimiz olacağımız ana kadar da imtihanlar bitmeyecektir. Hizmet insanları bu sürecin bitmesini istiyorlarsa, himmet ve gayretlerini bu noktaya teksif etmelidirler.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 24.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
AİHM-OHAL Komisyonu ortaklığı ile nereye varılacak? [Ramazan Faruk Güzel]
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden atılanların yaptığı başvuruları inceleyen Olağanüstü Hal Uygulaması (OHAL) Araştırma Komisyonu ile Avrupa Konseyi arasındaki “al gülüm- ver gülüm” münasebetler aynen devam ediyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Komisyonu “iç hukuk yolu” olarak değerlendirmesinin ardından bu konuda içtihat mahiyetinde kararlar da gelmeye başladı. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Gökhan Köksal isimli başvurucu ile ilgili olarak 2017 yılı haziran ayında aldığı kararda; “İç hukuk yolları tüketilmediği ve OHAL Komisyonuna başvurulmadığı” gerekçesiyle başvurusunu “kabul edilmez” bulmuştu. Bununla birlikte, “bütün başvurular için içtihat oluşturamayacağı” ve “KHK’lılar için AİHM yolunun kapatılmadığı” uyarısı yapılmış olsa da OHAL Komisyonu’na dosyaları geciktirme konusunda alan açıldı.
OHAL Komisyonunun varlığının bu şekli ile kabulü ise aslında AİHM’nin kendi varlık sebebini inkarı anlamına geliyordu!..
GÖRÜŞMELER, TEMENNİLER…
Geçtiğimiz yıl çıkan haberlerde ‘komisyon çalışmalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun faaliyet göstermesi için Strasbourg ve Ankara arasında bir istişare mekanizması oluşturulduğu ve başlatılan istişarelerin düzenli olarak sürdüğü ve de “OHAL Komisyonu’nun düzenli olarak Avrupa Konseyi’ni bilgilendirdiği ifade edilmişti.
Geçtiğimiz yılın mart ayında da Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan ve beraberindeki heyet AİHM Başkanı Guido Raimondi ile Strasbourg’da görüşme yapmıştı. Bu görüşmede şu hususların ele alındığı konuşulmuştu:
– OHAL Komisyonu’nun bir mahkeme değil idari bir organ olduğu,
– Başvuruları reddedilenlerin, Türkiye’deki idari mahkemelere başvurabilmelerinin önünün açık olması gerektiği,
– Bu komisyonun, gerekçeli kararlarının kapsamlı ve ayrıntılı bir şekilde verilmesi ve de şikâyet sahiplerinin bunlara ulaşmasının da gerekliliği…
Nitekim Avrupa Konseyi bu görüşmeden yaklaşık 8 ay sonra, yani 29
Kasım 2019’da Strasburg’da yapılan toplantıda, “KHK ile işinden atılanların yaptığı başvuruların OHAL Araştırma Komisyonu tarafından reddedilmesi halinde, bu kişilerin Türkiye’deki mahkemelere başvurma yolunun açık olması gerektiğini” tekrar hatırlatmıştı…
OHAL’İN VARLIK SEBEBİ
Geçtiğimiz yıl bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan bir açıklamada, OHAL Komisyonu’nda 126 bin başvurudan 70 bin 500’ü ile ilgili karar verildiği, 55 bin dosyanın incelemesinin ise devam ettiği ifade edilmişti.
Bu komisyonda uzun bir zaman dilimine yayılan bu incelemelerde genelde ret kararları veriliyor ve insanların mağduriyetleri aynen devam ediyor.
Sahi bu komisyon olmasa ne olurdu ki?
Mesela “15 Temmuz Kurgu Darbesi”nden hemen sonra hükümet bir kanun çıkarsa ve “ihraç işlemlerine karşı 4 yıl süre ile yargı yolu kapalıdır” deseydi ne olurdu?
Bunu, hukukçu Kerem Altıparmak cevaplıyordu: “AİHS ihlal edilmiş olacaktı.” Dolayısıyla da AİHM hemen hükümet aleyhine karar verecek, bu tasarrufları iptal edip AKP Hükümetinin yönettiği Türkiye’yi çok yüksek tazminatlara mahkûm edecekti…
Bunun yerine, AİHM’nin tavsiyesi ile 3 yıl önce OHAL Komisyonu kuruldu ve çok sayıda insan 4 yıl süreyle yargı yoluna başvuramaz halde Komisyon denen ara tampon bölgede bekleyip duruyor. İşte bu AİHS’ye uygun olmuş oluyor!
Hem böylece AİHM hem Erdoğan ve hükümeti ile arasını iyi tutmaya devam etmiş hem de kendisine bir anda açılacak on binlerce davadan kurtulmuş ve iş yükü altına girmemiş oldu. Bu vesile ile Türkiye’de birilerinin tasfiyesinden ve yok edilmesinden AB’nin ayrı bir hesabı ve beklentisi varsa da bilemiyorum…
Nihayetinde AİHM dediğiniz şey, demokratik bir hukuk devletinde “yol kazası” tabir edilebilecek bireysel, istisnai hak ihlallerine karşı güvence oluşturmak amacı ile tesis edilmiş… Anayasal düzenin bir gecede yok sayıldığı ve otoriter bir rejime girilmiş bir devlet yapısına karşı ne yapacağını da bilemez gözüküyor, o yüzden de top çevirmekle meşgul…
…
Bu arada ekleyelim; yargı yolunun da OHAL Komisyonu’ndan pek bir farkı yok… Mesela idare mahkemeleri de Komisyon ile paralel hareket ediyor ve hak taleplerinde ret kararları verip geçiyorlar… Çünkü 15 Temmuz” sonrasında yargıda yaşanan büyük kıyımdan sonra hâkim – savcıların gözü çok korkmuş vaziyette. Bir kısmı tamamen hükümet aparatı gibi hareket edip vecd ile bu ret kararlarını yapıştırsa da büyük bir kısmı aksi bir karar vermeleri halinde ihraç olmuş 5 bin kadar meslektaşlarının başına gelenlerin kendileri için de mukadder olmaması için Hükümetin ve bakanlığın gözünün içine bakarak retler veriyorlar.
TÜRKİYE İLE İSTİŞARE…
Peki karar verirken AİHM, Türkiye’den tamamen bağımsız kararlar mı veriyor ki?!..
Geçen yıl kaleme aldığımız bazı makalelerimizde, AİHM’in karar verirken nasıl Türkiye ile perde arkasından görüşüp ortak hareket ettiğini örnek dosyalar üzerinden ortaya koymuştuk.
Kendisi de muhreç hakimlerden olan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanı Dr. Talip Aydın da geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hakkında benzer iddiaları gündeme getirmişti.
AİHM’yi Erdoğan rejimiyle ortak hareket etmekle suçlayan, eski hâkim Aydın, şu tespitlerde bulunuyordu:
– Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, özellikle KHK’lılar Türkiye aleyhine yapılan başvuruları (incelemeyi öne aldığı pilot başvurular, komisyon kurma kararı, mahkemelerin hangi oranlarda ret ve kabul vereceği konular…) Erdoğan-Perinçek Rejimi ile müzakere ederek, karara bağlıyor,
– Bu şekli ile AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan ‘Adil Yargılanma hakkı’, ‘silahların eşitliği’, ‘Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı’ gibi birçok ilkeyi açıkça ihlal ediyor,
– Bu noktada AIHM ile uyum halinde olan Anayasa Mahkemesi de sipariş kararlar verip AİHM’in kullanabileceği argümanlar oluşturuluyor,
– AİHM Türkiye masası da zaten kurtarılmış bölge olduğu için de mahkemeler içeride çok rahat hareket ediyorlar,
– Hakem olmaktan çıkıp oyuncu haline gelen AİHM, Rejimi zora sokacak gerçek adım atası mümkün gözükmüyor, bu durumda AİHM’den medet ummak hayal…
O ZAMAN NE OLACAK?
BM’den çıkan kararlarda “AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olmaktan çıktığını söylemesinden sonra bir oyun değişikliğine gidildiği gözleniyor… AYM ve AİHM arasındaki bazı paslaşmalar ile pozitif kararlar çıkarken AYM’ye tekrar bir iç hukuk yolu olma imajı kazandırılmaya çalışılıyor.
AİHM de kendi meşruiyetini sorgulatmaya başladığı ve siyasi mahkeme durumuna evrildiği şu günlerde insanlar üzerindeki negatif etkiler görülüyor. Bu noktada BM’ye bir yönelme başladı haliyle…
Peki o zaman tamamen AİHM yolundan vaz geçilecek mi?
Bütün bu olumsuzluklara rağmen AİHM’e uzanan dava süreci bırakılmamalı, her türlü hak arayışı mücadelesine devam etmeli. Belki de ileride -bu muvazaalı hareketinden dolayı- hak kayıplarına yol açmış olan AİHM’e karşı da tazmin hakları doğabilecektir.
Nitekim uzun tutukluluk başvurularında da gözünü kapatmaya devam etmekte olan AİHM, ta 2018 yılında yapılmış bazı başvuruları hala incelemede bekletiyor. O başvuruculardan bir kısmı da 2020 sonlarına doğru zaten tahliye olacaklar…
Bir önceki yazımızda da hatırlattığımız gibi bu dönemin zalimleri ve onların zulmüne ortak olanlar işine devam edecek, mağdurlar ile onurlu mücadelesine devam edecek… İleride de herkes yaptıkları ile anılacaklar. Zira tarih yazmaya devam ediyor!
[Ramazan Faruk Güzel] 24.1.2020 [TR724]
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Komisyonu “iç hukuk yolu” olarak değerlendirmesinin ardından bu konuda içtihat mahiyetinde kararlar da gelmeye başladı. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Gökhan Köksal isimli başvurucu ile ilgili olarak 2017 yılı haziran ayında aldığı kararda; “İç hukuk yolları tüketilmediği ve OHAL Komisyonuna başvurulmadığı” gerekçesiyle başvurusunu “kabul edilmez” bulmuştu. Bununla birlikte, “bütün başvurular için içtihat oluşturamayacağı” ve “KHK’lılar için AİHM yolunun kapatılmadığı” uyarısı yapılmış olsa da OHAL Komisyonu’na dosyaları geciktirme konusunda alan açıldı.
OHAL Komisyonunun varlığının bu şekli ile kabulü ise aslında AİHM’nin kendi varlık sebebini inkarı anlamına geliyordu!..
GÖRÜŞMELER, TEMENNİLER…
Geçtiğimiz yıl çıkan haberlerde ‘komisyon çalışmalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun faaliyet göstermesi için Strasbourg ve Ankara arasında bir istişare mekanizması oluşturulduğu ve başlatılan istişarelerin düzenli olarak sürdüğü ve de “OHAL Komisyonu’nun düzenli olarak Avrupa Konseyi’ni bilgilendirdiği ifade edilmişti.
Geçtiğimiz yılın mart ayında da Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan ve beraberindeki heyet AİHM Başkanı Guido Raimondi ile Strasbourg’da görüşme yapmıştı. Bu görüşmede şu hususların ele alındığı konuşulmuştu:
– OHAL Komisyonu’nun bir mahkeme değil idari bir organ olduğu,
– Başvuruları reddedilenlerin, Türkiye’deki idari mahkemelere başvurabilmelerinin önünün açık olması gerektiği,
– Bu komisyonun, gerekçeli kararlarının kapsamlı ve ayrıntılı bir şekilde verilmesi ve de şikâyet sahiplerinin bunlara ulaşmasının da gerekliliği…
Nitekim Avrupa Konseyi bu görüşmeden yaklaşık 8 ay sonra, yani 29
Kasım 2019’da Strasburg’da yapılan toplantıda, “KHK ile işinden atılanların yaptığı başvuruların OHAL Araştırma Komisyonu tarafından reddedilmesi halinde, bu kişilerin Türkiye’deki mahkemelere başvurma yolunun açık olması gerektiğini” tekrar hatırlatmıştı…
OHAL’İN VARLIK SEBEBİ
Geçtiğimiz yıl bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan bir açıklamada, OHAL Komisyonu’nda 126 bin başvurudan 70 bin 500’ü ile ilgili karar verildiği, 55 bin dosyanın incelemesinin ise devam ettiği ifade edilmişti.
Bu komisyonda uzun bir zaman dilimine yayılan bu incelemelerde genelde ret kararları veriliyor ve insanların mağduriyetleri aynen devam ediyor.
Sahi bu komisyon olmasa ne olurdu ki?
Mesela “15 Temmuz Kurgu Darbesi”nden hemen sonra hükümet bir kanun çıkarsa ve “ihraç işlemlerine karşı 4 yıl süre ile yargı yolu kapalıdır” deseydi ne olurdu?
Bunu, hukukçu Kerem Altıparmak cevaplıyordu: “AİHS ihlal edilmiş olacaktı.” Dolayısıyla da AİHM hemen hükümet aleyhine karar verecek, bu tasarrufları iptal edip AKP Hükümetinin yönettiği Türkiye’yi çok yüksek tazminatlara mahkûm edecekti…
Bunun yerine, AİHM’nin tavsiyesi ile 3 yıl önce OHAL Komisyonu kuruldu ve çok sayıda insan 4 yıl süreyle yargı yoluna başvuramaz halde Komisyon denen ara tampon bölgede bekleyip duruyor. İşte bu AİHS’ye uygun olmuş oluyor!
Hem böylece AİHM hem Erdoğan ve hükümeti ile arasını iyi tutmaya devam etmiş hem de kendisine bir anda açılacak on binlerce davadan kurtulmuş ve iş yükü altına girmemiş oldu. Bu vesile ile Türkiye’de birilerinin tasfiyesinden ve yok edilmesinden AB’nin ayrı bir hesabı ve beklentisi varsa da bilemiyorum…
Nihayetinde AİHM dediğiniz şey, demokratik bir hukuk devletinde “yol kazası” tabir edilebilecek bireysel, istisnai hak ihlallerine karşı güvence oluşturmak amacı ile tesis edilmiş… Anayasal düzenin bir gecede yok sayıldığı ve otoriter bir rejime girilmiş bir devlet yapısına karşı ne yapacağını da bilemez gözüküyor, o yüzden de top çevirmekle meşgul…
…
Bu arada ekleyelim; yargı yolunun da OHAL Komisyonu’ndan pek bir farkı yok… Mesela idare mahkemeleri de Komisyon ile paralel hareket ediyor ve hak taleplerinde ret kararları verip geçiyorlar… Çünkü 15 Temmuz” sonrasında yargıda yaşanan büyük kıyımdan sonra hâkim – savcıların gözü çok korkmuş vaziyette. Bir kısmı tamamen hükümet aparatı gibi hareket edip vecd ile bu ret kararlarını yapıştırsa da büyük bir kısmı aksi bir karar vermeleri halinde ihraç olmuş 5 bin kadar meslektaşlarının başına gelenlerin kendileri için de mukadder olmaması için Hükümetin ve bakanlığın gözünün içine bakarak retler veriyorlar.
TÜRKİYE İLE İSTİŞARE…
Peki karar verirken AİHM, Türkiye’den tamamen bağımsız kararlar mı veriyor ki?!..
Geçen yıl kaleme aldığımız bazı makalelerimizde, AİHM’in karar verirken nasıl Türkiye ile perde arkasından görüşüp ortak hareket ettiğini örnek dosyalar üzerinden ortaya koymuştuk.
Kendisi de muhreç hakimlerden olan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanı Dr. Talip Aydın da geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hakkında benzer iddiaları gündeme getirmişti.
AİHM’yi Erdoğan rejimiyle ortak hareket etmekle suçlayan, eski hâkim Aydın, şu tespitlerde bulunuyordu:
– Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, özellikle KHK’lılar Türkiye aleyhine yapılan başvuruları (incelemeyi öne aldığı pilot başvurular, komisyon kurma kararı, mahkemelerin hangi oranlarda ret ve kabul vereceği konular…) Erdoğan-Perinçek Rejimi ile müzakere ederek, karara bağlıyor,
– Bu şekli ile AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan ‘Adil Yargılanma hakkı’, ‘silahların eşitliği’, ‘Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı’ gibi birçok ilkeyi açıkça ihlal ediyor,
– Bu noktada AIHM ile uyum halinde olan Anayasa Mahkemesi de sipariş kararlar verip AİHM’in kullanabileceği argümanlar oluşturuluyor,
– AİHM Türkiye masası da zaten kurtarılmış bölge olduğu için de mahkemeler içeride çok rahat hareket ediyorlar,
– Hakem olmaktan çıkıp oyuncu haline gelen AİHM, Rejimi zora sokacak gerçek adım atası mümkün gözükmüyor, bu durumda AİHM’den medet ummak hayal…
O ZAMAN NE OLACAK?
BM’den çıkan kararlarda “AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olmaktan çıktığını söylemesinden sonra bir oyun değişikliğine gidildiği gözleniyor… AYM ve AİHM arasındaki bazı paslaşmalar ile pozitif kararlar çıkarken AYM’ye tekrar bir iç hukuk yolu olma imajı kazandırılmaya çalışılıyor.
AİHM de kendi meşruiyetini sorgulatmaya başladığı ve siyasi mahkeme durumuna evrildiği şu günlerde insanlar üzerindeki negatif etkiler görülüyor. Bu noktada BM’ye bir yönelme başladı haliyle…
Peki o zaman tamamen AİHM yolundan vaz geçilecek mi?
Bütün bu olumsuzluklara rağmen AİHM’e uzanan dava süreci bırakılmamalı, her türlü hak arayışı mücadelesine devam etmeli. Belki de ileride -bu muvazaalı hareketinden dolayı- hak kayıplarına yol açmış olan AİHM’e karşı da tazmin hakları doğabilecektir.
Nitekim uzun tutukluluk başvurularında da gözünü kapatmaya devam etmekte olan AİHM, ta 2018 yılında yapılmış bazı başvuruları hala incelemede bekletiyor. O başvuruculardan bir kısmı da 2020 sonlarına doğru zaten tahliye olacaklar…
Bir önceki yazımızda da hatırlattığımız gibi bu dönemin zalimleri ve onların zulmüne ortak olanlar işine devam edecek, mağdurlar ile onurlu mücadelesine devam edecek… İleride de herkes yaptıkları ile anılacaklar. Zira tarih yazmaya devam ediyor!
[Ramazan Faruk Güzel] 24.1.2020 [TR724]
Davutoğlu da kayyım değil miydi! [Bülent Korucu]
Eski başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile ‘irtibat ve iltisakın’ suç kabul edilme mevsimi geldi. İlk kurban Şehir Üniversitesi ve onun kurucusu olduğu Bilim ve Sanat Vakfı. Son beş yıldır en sık kullanılan kelimeler arasına giren ‘kayyım’ gerçeği ile tanıştılar. İnşallah yanılırım ama sonraki aşamalara geçmek için, tetikçi savcıların ellerini ovuşturduğuna emin olabilirsiniz. Biz bu filmi görmüştük.
Davutoğlu cemaatine (evet bence onlar da bir cemaat) yapılanlara ‘oh’ diyenler sadece demokrasi ve hukuk bilinci açısından değil stratejik açıdan da hata yapıyor. Çemberi birilerinin kırması lazım ve buna teşebbüs edecekleri cesaretlendirmek gerekiyor. Yalnız üzülerek ifade etmeliyim ki onlarda böyle bir çaba yok. Sözcü gazetesinin yeşil versiyonu olmayı seçiyorlar. Hukuk, ‘ya herkes için ya da hiç kimseye’ prensibini anlamak bu kadar mı zor! Hâlâ sloganik ‘FETÖ’ atarlanmalarıyla kendilerini kurtarabileceklerini sanıyorlar. Açık söylemek gerekirse aynı çizgide giderlerse mücadeleyi kaybetmeleri kaçınılmaz. Parti için de bir asma kilit hazırlayabilirler.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Davutoğlu bugünkü mücadeleyi beş yıl önce kaybetti; lakin Zaman ve İpek medya gruplarına ya da Hizmet Hareketine yakın işadamlarına kayyım atanmasına sessiz kaldığı gün değildi o gün. O günkü hukuksuzlukları küçümsediğimden söylemiyorum sadece, daha temel bir yanlıştan söz ediyorum. Kendisinin AKP’ye kayyım atanması karşılığında Tayyip Erdoğan’ın ülkenin kayyımı olmasına payanda olduğu gündü cinayet zamanı.
Paraşütle indiği partinin başından mancınıkla fırlatılacağı ana kadar, koltukta oturduğu her saniyeyi kar bildi. Saray’daki ilk kabine toplantısı öncesi yediği fırçanın dehşeti yüzüne yansımıştı. Fotoğraflarda sınıfta tek ayak üzerinde durma cezası almış haylaz çocuk gibiydi. Onu da yuttu. Yolsuzluk yaparken 17 Aralık operasyonunda suçüstü yakalanan bakanların Yüce Divan’da aklanması gerektiğini düşürüyordu. Hatta adı geçen bakanları ikna ettiğini bile sanıyordu. Komisyon Başkanı Hakkı Köylü’nün son saniyede Saray’dan aldığı bir telefon her şeyi değiştirdiğinde ıslık çalarak havaya bakmayı sürdürdü.
Şaşaalı bir basın açıklamasıyla şeffaflık yasası çıkaracağını duyurdu. Erdoğan’dan “İl, ilçe başkanı yapacak kimse bulamayız’ fırçasını yedi ve oturdu.
Önüne altın tepside lider olma fırsatı çıktı. 7 Haziran seçimlerinin hezimetini Erdoğan’a fatura etseydi kimse itiraz edemezdi. Öyle yapacağına Saray’da kurgulanan oyalama tiyatrosunda figüran olmayı kabul etti. 7 Haziran sonrasında 1 Kasım’a kadar patlayan bombalar ve geride kalan yüzlerce cesedin desteği ile kazandığı seçime bile sahip çıkamadı. Senesini henüz doldurmamış iken Pelikan Bildirisi’yle tard edildi. O durumda bile, bir kaç karnından konuşma girişimi dışında tepkisi olmadı. Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra aklı başına geldi; heyhat artık çok geç.
Herşeye rağmen bir huruç şansı hâlâ var. Fakat heba etmesi sürpriz olmayacak. Zira sesi, sadece kendisi ve cemaatine yapılanlara gür çıkıyor. Diğerlerini yasak savma kabilinden savunuyor. Ya da parti sözcüleri ağzından, Erdoğan’ın söylemine destek veriyor.
Etyen Mahçupyan, “Davutoğlu konuşursa tarih yeniden yazılır” diyor. Bu sözden bir takım uygunsuz işlere tanık olduğu anlamı çıkıyor. Keşke ileride kullanırım diye naftalinleyeceğine yaşanırken tepki verseydi. Hem o zaman tarihi yeniden yazma zahmetine de gerek kalmazdı!
[Bülent Korucu] 24.1.2020 [TR724]
Davutoğlu cemaatine (evet bence onlar da bir cemaat) yapılanlara ‘oh’ diyenler sadece demokrasi ve hukuk bilinci açısından değil stratejik açıdan da hata yapıyor. Çemberi birilerinin kırması lazım ve buna teşebbüs edecekleri cesaretlendirmek gerekiyor. Yalnız üzülerek ifade etmeliyim ki onlarda böyle bir çaba yok. Sözcü gazetesinin yeşil versiyonu olmayı seçiyorlar. Hukuk, ‘ya herkes için ya da hiç kimseye’ prensibini anlamak bu kadar mı zor! Hâlâ sloganik ‘FETÖ’ atarlanmalarıyla kendilerini kurtarabileceklerini sanıyorlar. Açık söylemek gerekirse aynı çizgide giderlerse mücadeleyi kaybetmeleri kaçınılmaz. Parti için de bir asma kilit hazırlayabilirler.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Davutoğlu bugünkü mücadeleyi beş yıl önce kaybetti; lakin Zaman ve İpek medya gruplarına ya da Hizmet Hareketine yakın işadamlarına kayyım atanmasına sessiz kaldığı gün değildi o gün. O günkü hukuksuzlukları küçümsediğimden söylemiyorum sadece, daha temel bir yanlıştan söz ediyorum. Kendisinin AKP’ye kayyım atanması karşılığında Tayyip Erdoğan’ın ülkenin kayyımı olmasına payanda olduğu gündü cinayet zamanı.
Paraşütle indiği partinin başından mancınıkla fırlatılacağı ana kadar, koltukta oturduğu her saniyeyi kar bildi. Saray’daki ilk kabine toplantısı öncesi yediği fırçanın dehşeti yüzüne yansımıştı. Fotoğraflarda sınıfta tek ayak üzerinde durma cezası almış haylaz çocuk gibiydi. Onu da yuttu. Yolsuzluk yaparken 17 Aralık operasyonunda suçüstü yakalanan bakanların Yüce Divan’da aklanması gerektiğini düşürüyordu. Hatta adı geçen bakanları ikna ettiğini bile sanıyordu. Komisyon Başkanı Hakkı Köylü’nün son saniyede Saray’dan aldığı bir telefon her şeyi değiştirdiğinde ıslık çalarak havaya bakmayı sürdürdü.
Şaşaalı bir basın açıklamasıyla şeffaflık yasası çıkaracağını duyurdu. Erdoğan’dan “İl, ilçe başkanı yapacak kimse bulamayız’ fırçasını yedi ve oturdu.
Önüne altın tepside lider olma fırsatı çıktı. 7 Haziran seçimlerinin hezimetini Erdoğan’a fatura etseydi kimse itiraz edemezdi. Öyle yapacağına Saray’da kurgulanan oyalama tiyatrosunda figüran olmayı kabul etti. 7 Haziran sonrasında 1 Kasım’a kadar patlayan bombalar ve geride kalan yüzlerce cesedin desteği ile kazandığı seçime bile sahip çıkamadı. Senesini henüz doldurmamış iken Pelikan Bildirisi’yle tard edildi. O durumda bile, bir kaç karnından konuşma girişimi dışında tepkisi olmadı. Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra aklı başına geldi; heyhat artık çok geç.
Herşeye rağmen bir huruç şansı hâlâ var. Fakat heba etmesi sürpriz olmayacak. Zira sesi, sadece kendisi ve cemaatine yapılanlara gür çıkıyor. Diğerlerini yasak savma kabilinden savunuyor. Ya da parti sözcüleri ağzından, Erdoğan’ın söylemine destek veriyor.
Etyen Mahçupyan, “Davutoğlu konuşursa tarih yeniden yazılır” diyor. Bu sözden bir takım uygunsuz işlere tanık olduğu anlamı çıkıyor. Keşke ileride kullanırım diye naftalinleyeceğine yaşanırken tepki verseydi. Hem o zaman tarihi yeniden yazma zahmetine de gerek kalmazdı!
[Bülent Korucu] 24.1.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
