Hocaefendi ve Yabancı Düşünürler [Gültekin Bibar]

Hocaefendi’ye ve eserlerine dair başlattığım yazılar serisine “ bildiğimiz şeyleri yazıyorsun, yeni bir şeyler yaz” diye bir iki eleştiri geldi. Bu eleştiriler bir yönüyle haklı olsa da gözden kaçırılmaması gereken şöyle bir husus var, yeni yetişen nesil özellikle yaşı 15 ile 25 arasında bulunanlar Hocaefendi’nin şahsına, eserlerine, hayatına ve mefkûresine bu kadarcık bile vakıf değil. Sözü uzatmadan bu haftaki konuya gireyim.

Hocaefendi Kur’an-ı Kerim’i 4 yaşında hatmetmiş. Osmanlıca okumayı ne zaman öğrendiğini ise hatırlamıyor, şu halde Osmanlıca okumayı daha da erken öğrenmiş diyebiliriz. Hafızlık çalışırken bir günde 7-8 sayfa ezberlemek hususunda hiç zorlanmadığını bizzat kendisinden dinlemiştim.
Daha çocukken Cuma namazında merhum babası Ramiz Hocaefendi’den dinlediği vaazı eve geldiğinde kelimesi kelimesine validesine anlatması da hafızasının kuvvetine şehadet eden bir başka hadise. Bir Cuma vaazı nereden baksanız en az 20 dakika sürer. Okuduğunu ezberlemek kolaydır ama dinlediğini bir kerede hafızaya işlemek oldukça zordur.

Hocaefendi köyde doğmuş büyümüş, 11-12 yaşlarında Erzurum’a gelmiş. Erzurum’da medreseye devam ederken tekyeyi de ihmal etmemiş. Dahası, okumayı ve kültürel etkinliklere katılmayı da bırakmamış. O erken dönemde eline geçen bütün eserleri okumuş. O döneme ait anlattığı tatlı hatıralardan biri hala aklımdadır; Hocaefendi Marx’ın “Das Kapital” adlı eserini veya o esere dair bir tercümeyi okurken bir arkadaşı görür ve şu ikazı yapar: “Kardeş bunu okuyacağına git geceleyin 50 rekât namaz kıl!”. Hocaefendi arkadaşına o anda bir şey dememiş ancak, vakayı daha sonradan anlatırken “ ben zaten her gece 100 rekât kılıyordum” ifadesiyle nakletmişti.

Zaman zaman değişik hatıralarını yâd ederken bahsetse de Erzurum’da Batı felsefesi veya pozitif ilim dalları ile alakalı neler okuduğunu tam olarak bilemiyoruz. Küçük Dünyam’dan öğrendiğimiz kadarıyla Hocaefendi’yi Batı klasikleriyle ilk tanıştıran kişi, İskenderun’daki komutanı. Komutanı kendi kütüphanesinden hem Batı klasiklerini hem de Şark edebiyatının kadim eserlerini Hocaefendi’ye tanıtıp o dönemde okumasına vesile olmuş.

Edirne’de iken de Hocaefendi sürekli okumuş, cami penceresinde saatlerce okuduğunu, çoğu zaman kitap elindeyken uyuyakaldığını biliyoruz. Gerek fen bilimleri gerekse sosyal bilimler ile alakalı sayısız kitabı eline geçer geçmez okuduğunu da…

İzmir’e ilk geldiği yıllarda yaptığı okumaların şahitleri ise o dönemde tahta kulübeye gelip gidenler. Tahta kulübeden ayrılınca Bozyaka yurdu inşa edilinceye kadar İzmir’de ışık evlerde kalmış Hocaefendi. O dönemin şahitleri de odasına ne zaman girseler onu elinde bir kitapla gördüklerini anlatıyorlar. Özellikle Bilim ve Teknik dergisi, Sızıntı dergisi gibi bilimsel yayınları sürekli takip ediyordu. Gerek vaaz ve sohbetlerinde gerekse değişik vesilelerle gerek Türkiye gerek dünya medyasına verdiği ropörtajlarda bu birikim açık bir şekilde görünüyor.

Vurgulanması gereken önemli bir husus da şu, Hocaefendi çocukluğundan beri gerek sosyal bilimler, gerek fen bilimleri gerekse dini ilimlere dair eline geçen her şeyi okumuş ama okuduğu hiçbir şeyi sorgulamadan okumamış. En büyük filozofların yaptığı temellendirmeleri bile sorgulamış. Hatta bazılarını okurken kenarlarına eleştiri notlarını ilave etmiş.

Mesela Kant ve Scheler’de İnsan Problemi (Takiyettin Mengüşoğlu) kitabını satır satır ama eleştirerek okuduğunu, yani bazen doğrulayarak bazen yanlışlayarak notlara döktüğünü söylemişti.
Şimdi size Hocaefendi’nin kendi eserlerinde bir şekilde atıfta bulunduğu yabancı bilim/edebiyat adamlarının listesini vermek istiyorum. Hocaefendi bu atıfları bazen eleştiri suretinde bazense alıntı şeklinde yapmış. Paylaşacağım tablonun tam olarak bahsettiğim muhtevayı yansıttığını söyleyemem. Amatörce yapılmış bir çalışmanın sonucunda ortaya çıktı. (tabloyu hazırlayan ben değilim) Daha derin, dikkatli ve akademik olarak yapılacak çalışmalar elbette çok daha kapsamlı ve faydalı olacaktır. Ancak bu kadarı bile Hocaefendi’nin engin fikir dünyasının çeşitliliği hakkında bize önemli ipuçları vermeye yetecektir.

Hocaefendinin Kitaplarında Düşünürlere Yaptığı Atıflar

Yabancılar

1 Albert Camus 10
2 Alexis Carrel 6
3 Alfred Russel Wallace 1
4 Anaxagoras 7
5 Anaximandros 3
6 Andre Gide 2
7 Archimedes 1
8 Aristo 25
9 Auguste Comte 5
10 Bacon 7
11 Batlamyus 4
12 Bergson 25
13 Berkeley 6
14 Bernard Shaw 8
15 Boutroux 2
16 Buda 22
17 Campanella 4
18 Carl Foht 1
19 Carnot 2
20 Ch. Maurrus 1
21 Charles Eugenie Guye 1
22 Charles Lalo 1
23 Charles Miller 5
24 Claude Bernard 2
25 Çiçero 3
26 Dante 8
27 Darwin 25
28 David Hume 2
29 Demokritos 2
30 Denis Papin 1
31 Descartes (Dekart) 30
32 Don Juan 2
33 Dr. Paul Sollier 2
34 Durkheim 10
35 Eddington 9
36 Edison 7
37 Edwin Hubble 2
38 Eflatun 26
39 Einstein 36
40 Empedokle (Ampedocles) 1
41 Engels 14
42 Epiktetos 7
43 Epikür 4
44 Ernest Renan 6
45 Feurbach 1
46 Filon (Philon) 5
47 Flutin (Plotin) 2
48 Forsed 1
49 Freud 10
50 G. Demombyne 1
51 Galen (Calinus) 2
52 Galile 6
53 Galile 3
54 Gandi 6
55 Garaudy 5
56 Gherardo da Gremona 1
57 Gibb 8
58 Goethe 16
59 Goldziher 6
60 Gustave Le Bon 2
61 Hegel 16
62 Heildelberg 1
63 Herbert Marcuse 3
64 Hermes 4
65 Herodot 3
66 Hobbes 4
67 Homeros 3
68 Huntington 12
69 J. Clerk Maxwell 5
70 J. Stuart Mill 2
71 J.J. Rousseau 13
72 James Jean 21
73 Josef Bertrand 1
74 Kant 35
75 Karl Marks 31
76 Karl Marks 31
77 Karlayl (Carlyle) 5
78 Kopernik 4
79 L.E. Obbald 3
80 Lablas (Lablace) 2
81 Lamark 2
82 Leibniz 3
83 Lemaitre 3
84 Leonardo da Vinci 3
85 Lorentz 1
86 Lorenz 2
87 Luis Büchner 1
88 Malebranche 1
89 Malthus 4
90 Mark Orel 2
91 Martin Luther 2
92 Maurice Bucaille 5
93 Max Müller 6
94 Max Planck 4
95 Michelson 3
96 Milton 3
97 Moleschott 1
98 Moliere 1
99 Musset 2
100 Newton 20
101 Nietzsche 8
102 Oparin 3
103 Ovide 2
104 Parmenides 1
105 Pascal 17
106 Pastör 9
107 Paul Sollier 1
108 Phaidon 1
109 Picasso 5
110 Pisagor (Pythagore) 6
111 Proudhon 1
112 Raymond Charles 1
113 Raymond Popper 1
114 Renan 6
115 Ruskin 1
116 Saint Augustine 2
117 Saint Simon 1
118 Sartre 11
119 Shakespeare 11
120 Sokrat (Sokrates) 15
121 Solon 1
122 Spencer 1
123 Spinoza 8
124 St. August 4
125 Stanley Lane-Poole 1
126 Stirner 2
127 Sully Prudhomme 1
128 Tales (Thales) 4
129 Thomas Moore 2
130 Thomas Reid 1
131 Toffler 2
132 Tolstoy 11
133 Tutil (Tuttile) 1
134 Tylor 1
135 Vedanza 1
136 Will 2
137 William Muir 1
138 William Paley 1
139 Zenon 5

Aşağıdaki tablo da vaaz ve sohbetlerde atıfta bulunduğu yabancı düşünürlerin listesi. Bu liste de yukarıdaki gibi amatörce hazırlanmış. 1980 öncesi vaazlarda yapılan yoğun atıfları düşününce henüz kırk yaşına gelmeden Hocaefendi’nin nasıl bir birikime sahip olduğunu daha iyi anlayabiliriz. O vaazlarda bu düşünürlerden alıp kullandığı veya tenkit ettiği meseleler çok fazla yer tutmaktadır ve bu, müstakillen üzerinde akademik olarak çalışmaya değer bir konudur.

Özellikle İslami bir bakışla süzgeçten geçirip kullandığı, hatta bir kısmını İslami kaynaklarla temellendirdiği düşüncelerin/fikirlerin/verilerin Batı’da yaşayan Müslümanlarca özellikle de hizmet insanlarınca bilinmesinin gerek sosyal gerekse bilimsel alanlarda onlara çok geniş bir perspektif kazandıracağına inanıyorum.

Hocaefendinin Vaaz ve Sohbetlerinde Düşünürlere Yaptığı Atıflar

Yabancılar:

1 Albert Russel 3
2 Alex Karel 5
3 Aristo 20
4 Arşimet 3
5 Auguste Comte 2
6 Bacon 2
7 Batlamyus 2
8 Bergson 15
9 Bernard Russel 2
10 Bernard Shaw 3
11 Bismarck 2
12 Campenalla 2
13 Camus 5
14 Camus 5
15 Danial 2
16 Dante 5
17 Darwin 104
18 Demoklit 5
19 Demoklitos 1
20 Descartes 10
21 Dostoyevski 2
22 Durkheim 4
23 Edington 3
24 Edison 20
25 Eflatun 40
26 Einstein 37
27 Engels 11
28 Epiktetos 4
29 Epikür 8
30 Epukür 8
31 Fedon 3
32 Frankuş 1
33 Freud 11
34 Galile 15
35 Geothe 5
36 Gibb 10
37 Hegel 22
38 Henry Ling 2
39 Heraklit 14
40 Heredot 2
41 Heybil 8
42 Homeros 1
43 Huntington 3
44 Jan Jack Russo (J.J. Rousseu) 4
45 Kant 25
46 Karl Marks 83
47 Konfüçyüs 9
48 Kopernik 7
49 Kristof Colomb 2
50 Lamark 12
51 Leibniz 3
52 Lenin 18
53 Malthus 4
54 Marküs 2
55 Martin Luther 2
56 Maxwel 2
57 Morison 2
58 Müller 5
59 Newton 6
60 Niezstche 2
61 Oparin 3
62 Öklid 3
63 Pascal 13
64 Pastör 6
65 Picasso 2
66 Pisagor 5
67 Renan 5
68 Sarter 10
69 Schiller 1
70 Sheakspear 3
71 Shophenaur 2
72 Sir James Jean 40
73 Sokrates 25
74 Solon 1
75 Spinoza 3
76 Thomas Moore 2
77 Thomas More 2
78 Tolstoy 5
79 Victor Hugo 4
80 Voltaire 2
81 Zenon 2
82 Brahman 9
Toplam: 768

Yazının girişinde de temas ettiğim gibi, Hocaefendi’yi hakkıyla anlayabilmek için sadece İslami ilimleri değil, hiç değilse atıfta bulunduğu kişilerin fikirlerini ansiklopedik düzlemde dahi olsa bilmek gerektir diye düşünüyorum. Hepinize iyi okumalar dilerim.

[Gültekin Bibar] 4.10.2018 [thecrcl.ca]

Eylül’de 110 gazeteci yargılandı, beşine 21 yıl hapis verildi

Günlük rutin haberleri yapmak ve takip etmenin artık suç sayıldığı belirtilen Özgür Gazeteciler İnisiyatifi (OGİ) raporunda, Rize’de asırlık bir ağacın kesilmesiyle Kocaeli’nde çocuğuna pantolon alamayacak kadar zor durumda olan bir babanın intiharından sonra eşi ile röportaj yapıp haberleştirmenin suç sayıldığı vurgulandı. Raporda, iki haberi yapan muhabirlerin gözaltına alınarak ifadelerinin ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldıkları belirtildi.

‘MUHALİF MEDYANIN İNTERNET MECRALARINA DA EL ATILDI’

RTÜK’e verilen yetkilerle artık internet üzerinden yayın yapmanın da çeşitli müeyyidelere tabi tutulacağına işaret edilen ÖGİ raporunda, “Böylelikle muhalif ve alternatif medyanın internet mecrası üzerinden yayınlarına da el atılmış olacak. Bundan sonra internet üzerinden internet radyoculuğu ve internet televizyonculuğu da ruhsata bağlanıyor. RTÜK’ten ruhsat almayan, bu yayınları yapamaz. RTÜK kurallarını aşanların da yayını kesilecek ve haklarında cezai işlem başlatılacak. Ruhsat icazetini de RTÜK ve MİT ortaklaşa verecek. Bu şekilde devletin eli biraz daha uzatılmış ve özgürlükler biraz daha kısıtlanmış olacak. Uygulamalarla özgürlükler ve özgür habercilik daha da kuşatılacak ve illegalize edilmeye çalışılacak” denildi.

‘GAZETECİLER SERBEST BIRAKILSIN’

ÖGİ’nin Eylül raporunda, 173 gazetecinin tutuklu olduğu, 4 gazetecinin gözaltına alındığı, 1 gazetecinin tutuklandığı, 110 gazetecinin yargılandığı, 1 gazeteciye dava, 4 gazeteciye ise soruşturma açıldığı, 5 gazeteciye 21 yıl 3 ay hapis, 4 gazeteciye ise 27 bin TL para cezası verildiği, 53 gazetecinin görevinden alındığı ve istifa ettiği, 11 gazetecinin tahliye edildiği belirtildi.

Raporda, tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması çağrısı yapılarak hak ihlalleri kınandı.

[Kronos.News] 5.10.2018

Şekerin ‘kökü kazınıyor’: Fabrikaların arazileri de satışa çıktı

Türkiye Şeker Fabrikaları (Türkşeker) bünyesindeki 14 şeker fabrikasının geçen şubat ayında Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından satılacağının duyurulması ve nisan ayında ihalelerinin yapılarak özelleştirilmesinin ardından şirkete ait taşınmazlar da satışa çıkarıldı.Resmi Gazete’de yayımlanan ilana göre Türkşeker’e ait 54 bin 934 metrekare alana sahip 16 taşınmaz pazarlık usulüyle ihale edilecek.
Satış yoluyla özelleştirilecek taşınmazlar daha önce özelleştirilen 8 şeker fabrikasının bulunduğu illerde yer alıyor.

15 Ekim saat 16’ya kadar teklif verilebilecek gayrimenkullerin satışı için süre, gerekli görüldüğü takdirde uzatılabilecek.

Kapalı zarf usulüyle teklif verilecek ihalede görüşmeler pazarlık usulüyle yapılacak ancak ihale komisyonu talep gelmesi durumunda satışı açık arttırma yoluyla yapma yetkisine sahip.

ORTAK GİRİŞİM GRUPLARI DA KATILABİLECEK

İhaleye girecek kişi ya da kurumlar tekliflerini Türk Lirası cinsinden iletecek ve ihale Türk Lirası üzerinden peşin fiyat esasına göre değerlendirilecek. İhale bedeli peşin ödenecek.

Yapılan açıklamaya göre, ihaleye ortak girişim grupları da katılabilecek. Satışa konu taşınmazlardan birine teklif verilebileceği gibi ayrı ayrı olmak koşulu ile birden çok taşınmaz içinde teklif verilebilecek.

Öte yandan, verilen teklifler herhangi bir şartı içeremeyeceği gibi birden fazla teklif verilmesi halinde bu teklifler birbirleriyle ilişkilendirilemeyecek.

ÖİB, şartname bedelini 200 lira olarak açıklarken, geçici teminat bedelleri de açıklanırken muhammen bedeller belirtilmedi.

Satışı yapılacak 16 taşınmaz ve geçici teminat bedelleri Resmi Gazete’de yayımlandığı şekliyle şöyle:

– Adana: Tufanbeyli’de 2 bin 692 m2

– Bayburt: Merkez ilçede 548 m2

– Çorum: Sungurlu’da 3 bin 482 m2 ve Alaca’da 7 bin 994 m2

– Edirne: Merkez ilçede 3 bin 1 m2, Keşan ilçesinde 415 m2 ve Uzunköprü ilçesinde 6 bin 477 m2

– Erzincan: Çayırlı ilçesinde 2 bin 987 m2

– Erzurum: Horasan ilçesinde 3 bin 190 m2, Pasinler Kethuda Mahallesi’nde bin 399 m2 ve 4 bin 349 m2’lik iki ayrı taşınmaz.

– Kırşehir: Kaman’da 3 bin 426 m2

– Yozgat: Akdağmadeni’nde 5 bin 271 m2, Sarıkaya’da 3 bin 881 m2, Çekerek ilçesinde 712 m2 ve 5 bin 108 m2’lik iki ayrı taşınmaz

[Kronos.News] 5.10.2018

Boratav: Hem Saray hem de Merkez Bankası IMF programını uyguluyor

Ekonomide yaşananlara ve AKP’nin aldığı kararlara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Korkut Boratav, ‘Yeni Ekonomik Program’ın (YEP) bütünüyle bir IMF programı olduğunu vurguladı.

Rusya’nın Sesi (RS) FM’de Yavuz Oğhan’ın sunduğu ‘Bidebunudinle’ programına konuk olan Prof. Korkut Boratav, enflasyon rakamlarını değerlendirirken sözlerine, “Enflasyon rakamları beni şaşırtmadı hatta bu temponun bir miktar daha yükseleceğini öngürüyoruz” diyerek başladı. Boratav şöyle devam etti: “Bunun iki nedeni var. ÜFE aslında tüketim enflasyonunu besleyen ana kaynaklardandır ve bu önümüzdeki aylara taşınacaktır. İkincisi ise bazı zamlar ekimin ilk günlerinde yapıldı. Doğalgaz, elektrik gibi. Henüz petrol fiyatlarına tam yedirilmedi.”

‘YOKSULLAŞMA ENFLASYONU AŞAĞI ÇEKECEKTİR’

İnsanların yoksullaşmasıyla tüketim talebinin daralacağını ifade eden Boratav, “İnsanlar yoksullaşarak enflasyonu aşağı çekici bir katkı yapacaktır. Şu anki ivme maliyetlerden geliyor. Ana maliyet kalemi döviz kalemi ve petrol. Petrol ve doğalgaz paralel seyreder. Yani toplumumuzdan enflasyonu aşağı çekme fedakarlığı isteniyor. İnsanlar yoksulluktan talep yaratamayınca üreticiler de aşağı çeker” diye konuştu.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Eylül ayında açıkladığı Yeni Ekonomik Program’ın kemer sıkma programı olduğunu ifade eden Boratav, 2019’da küçülme yaşanacağını ifade etti. Temel tüketim maddelerinde yaşanan fiyat artışlarına da değinen Boratav, “En iyi beklenti şu olur: 10 liraya yükselen sebze meyve 4 liraya düşmez, önümüzdeki yıl 11’e çıkar” diye konuştu.

‘VATANDAŞIN ÖRGÜTLENMESİ LAZIM’

Ekonomik tablonun vatandaşa yansımasını değerlendiren Boratav, “Sokaktaki insanın örgütlenerek haklarını konuması lazım. Mesela işten çıkarmalara direnmesi lazım” dedi.

IMF’in nisan 2018’de yayınlandığı Türkiye raporunu hatırlatan Boratav, “Şu anda IMF’in programı uygulanıyor. Hem Merkez Bankası’nın aldığı karar, hem de Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilen Yeni Ekonomik Program bütün unsurlarıyla IMF programıdır. Tek fark IMF kredi verip teftiş eder. Şimdi teftiş görevini McKinsey aldı” ifadelerini kullandı.

[Kronos.News] 5.10.2018

Ümidini asla yitirmiyor, vazifesine devam ediyordu [Ali Demirel]

“Allah’a yemin olsun ki Muhammed doğru söylüyor. Zaten O, asla yalan söylemez! Şimdi bir de peygamberlik gibi bir imtiyazı tekellerine alırlarsa, Kureyş’in hâli nice olur, bir düşünsenize? ... Onlar, “Bizim aramızda, semadan haber getiren bir Nebi var!” diyorlar. Söyler misiniz bunun üstesinden biz nasıl geliriz? Vallahi biz, O’na asla inanmayacak ve hiçbir zaman da O’nu tasdik etmeyeceğiz!” (İbn-i Hişâm, Sîre, 1/200)

Yukarıdaki talihsiz sözler Ebû Cehil’e ait. O dönemde, bütünüyle şerre kilitlenen Ebû Cehil ve aveneleri, kin ve nefretin baskısı altında kararan vicdanları sebebiyle nasihat dinlemez hâle gelmiş, kaskatı kesilen kalplerine anahtar işlemez paslı kilitler asmışlardı.

İtibarsızlaştırma başlıyor

Bu arada Mekke reisliği devam eden Ebû Tâlib’in dönemin meclisi Dâru’n-Nedve’deki konumu bir hayli zayıflamıştı. Ebû Cehil ve avanesinin ise yıllardır yapageldikleri hazırlıklar neticesinde sesi daha gür çıkmaya başlamıştı. Benî Hâşim’i Dâru’n-Nedve’de temsil eden Efendimiz’in bir diğer amcası Hazreti Abbas da bu baskın ortam karşısında sesini duyuramaz olmuştu.

Kabile merkezli bir idare sisteminin yaşandığı o günlerde kabile reisleri Dâru’n-Nedve’den beslenmekte ve onların dudağından çıkanın kanun kabul edildiği câhiliyye anlayışında diğer fertlerin düşünme diye bir lüksleri bulunmamaktaydı.

Dolayısıyla o dakikadan itibaren âdeta bütün Mekke, kin ve nefret soluklayan bir nevi Dâru’n-Nedve olmuştu. Sözlü sataşmalar, hakaret ve küfürler, tazyikler, baskılar ve baskınlar gibi her türlü şiddet ve sindirme politikalarıyla Mekke, hemen her gün yeni bir zulme, Ebû Cehillerin çevirdiği yeni bir dümen ve tezgâha şahit olmaktaydı.

Her fırsatı değerlendiriyordu

Hakikat, gün gibi ortada olduğu hâlde körü körüne yapılanlar karşısında Allah Resûlü (s.a.s.) çok üzülüyordu. Onların da elinden tutabilmek için, her fırsatı değerlendiriyor ve adeta arkasında, oturup konuşmadığı, muhatap olup da elinden tutmadığı ve gemisine alıp da kurtarmadığı bir tek insan bırakmak istemiyordu.

Bilhassa tebliğin açıktan yapılmaya başlandığı peygamberliğinin dördüncü yılından itibaren bu süreç daha da hızlanmış, Efendimiz, Mekke’ye gelen herkesin yanına uğrar olmuştu.

Oturup onlarla da konuşuyor ve onları da imana davet ediyordu. Bunun için Zü’l-Mecâz, Mecenne ve Ukâz panayırlarını mesken tutmuş, umre ve hac niyetiyle Mekke’ye gelenlerin yolunu gözler olmuştu.

Darılma yok, dayanma var!

Temas kurduğu herkese hakikat namına sesleniyor, göz göre göre ateşe koşan kelebekler misali körü körüne putlara kurban gidenleri Cehennem yolundan çevirmek istiyordu.

O’nun tek hedefi vardı: Nefes alan her kul, Allah’ı tanısın ve neticede O’nun rahmetiyle ebedî kurtuluşun kapılarını aralasın!

Böylesi zor günlerde O, asla ümidini yitirmiyor, moralini bozmuyor, girilmedik gönül bırakmama adına herkesin kapısını çalıyor, hak ve hakikati sinelere duyurma adına baş döndürücü bir gayret sarf ediyordu.

Ve elbette bu duruşuyla zor şartlar altında yaşayan müminlere iman ve ümit içinde vazifelerine devam etmeleri gerektiğini fiili olarak göstermiş oluyordu.

BİR SORU-BİR CEVAP

Soru: İnsanları Allah’a havale etmenin dinen bir mahzuru var mı?

Gerçekten Allah’a gönül vermiş ve O’nun isteklerinden zerre kadar sapmadan kul olmaya kendini adamış bir mümin, ümidinin son kertesine kadar hep olaylara müsamaha ile bakar ve şahsına olmadık işkenceler yapıp acı üstüne acı çektirenlere karşı asla beddua etmediği gibi yapılan beddualara da kesinlikle amin demez.

Zira bilir ki, ne beddua etmek ne de lanet okumak onun vazifesi değildir. Sürekli ıslâh düşünüp hayırla meşgul olduğundan kendisine kan kusturanların ıslahı noktasında ümidi tükendiği noktada en son başvuracağı kapı da, yine Yüce Dergâh’tır.

Ellerini açar ve gücü yetmediği yerde bütün güçlerin menbaına yönelerek işi sahibine havale eder.
O, her şeye hâkimdir

Ellerinden gelen bütün çabayı ortaya koymalarına karşılık hâlâ karşı tarafın kin ve nefreti devam ediyor ve her geçen gün şiddetini artırıyorsa, Allah yolunun yolcuları yine bedduaya tevessül edip lanete ritim tutmadan Yüce Dergâh’a açtıkları karıncalanmış elleriyle, ısırmaktan zevk alan şer şebekelerini ancak gerçek gücün sahibi Allah’a havale ederler.

Zira bilirler ki O, her şeye hâkimdir. Kadir-i Mutlak’tır O. O’nun izni olmadan ne bir karıncanın yürüyebilmesi ne de ağaçtan bir yaprağın inmesi mümkündür. O’nun izni olmadan yolların aşılması mümkün olmadığı gibi O’nun inayetinin olduğu yerde yolların tıkanmasına da imkân yoktur.

ÖRNEK HAYATLAR

O (s.a.s.), kendisine yakışanı yapıyordu
Efendimiz (s.a.s.) döneminde yaşayan Kinâneli bir tüccar anlatıyor:
Resûlullah’ı Zü’l-Mecâz panayırında, “Ey İnsanlar! ‘Lâ ilâhe illallah!’ deyin ve siz de

[Ali Demirel] 5.10.2018 [Samanyolu Haber]
alidemirelshaber@gmail.com.

Avrupa Birliği, Yunanistan ve Makedonya’yı barıştıramadı [Ebubekir Işık]

Makedonya geçtiğimiz pazartesi günü 1991’de ki bağımsızlık referandumundan bu tarafa belkide yakın tarihinin en önemli oy verme işlemlerinden birini gerçekleştirdi. 30 Eylül 2018’de yapılan bu referandum Makedonya’nın son otuz yıldır Yunanistan ile yaşadığı isim krizini aşmak için son derece elverişli bir fırsattı. Fakat olmadı…

***

Bilindiği üzere, Yunanistan uzunca bir zamandır Makedonya’nın resmi ismi olan Makedonya Cumhuriyeti (Republic of Macedonia) isimlendirmesine karşı olduğu için, Makedonya’nın NATO ve Avrupa Birliği üyelik süreçlerine tabir yerinde ise taş koymakta ve bu iki kurumdaki veto hakkını her seferinde kullanmakta.

***

Gerek en yakın komşularından biri olan Yunanistan ile devam etmekte olan bu sorunu gidermek, gerekse de NATO ve Avrupa Birliği entegrasyon süreçlerini hızlandırma adına Makedonya başbakanı Zoran Zaev ve Yunanistan başbakanı Alexis Tsipras arasında yaklaşık iki yıldır devam etmekte olan müzakereler olgunlaşarak, nihayet Makedonya’da bir referanduma dönüştü.

***

Zaev hükümeti Makedonya Cumhuriyeti ismini Kuzey Makedonya Cumhuriyeti’ne dönüştürecek yetkiyi kendilerine vermesi için tüm Makedonyalılara çağrıda bulunarak, muhalefetin boykot kararına rağmen sandıklara gitme tavsiyesinde bulundu. Referandumun Makedonya parlamentosuna isim değişikliği ile alakalı yetki vermesi ancak %50+1 katılımın ve seçime katılanların çoğunluğunun evet oyu kullanması ile mümkündü. Fakat, özellikle seçimlerden önce yoğun bir şekilde yapılan online boykot kampanyaları ve muhalefetin menfi tavrı etkisini göstermiş olacak ki, 1,8 milyon seçmenin olduğu Makedonya’da yalnızca seçmenlerin %36’ı kadarı sandık başına gitti ve rey kullananların yaklaşık yüzde 91’i evet oyu verdi.

***

Şüphesiz bu sonuçlar yalnızca Zaev hükümetini değil, başta Avrupa Birliği olmak üzere NATO yetkililerini de şok etti. Fakat, yapılan açıklamaların tonuna baktığımızda sanki herkesi mutlu eden bir tablo varmışçasına hareket edildiğini ifade edebiliriz.  Avrupa Birliğinden ilk yapılan açıklamada genişlemeden sorumlu AB Komiseri Johannes Hahn: ‘’Makedonya’da demokrasi kazandı’’ şeklinde bir açıklamada bulundu. Diğer taraftan benzer açıklamalar Makedonya başbakanı Zaev tarafından da dile getirildi. Başbakan Zaev referandum sonrası yaptığı basın açıklamasında, bu sonucun kendilerine daha fazla çalışma görevi yüklediği şeklinde mahiyeti tam açıklanamayacak bir açıklamada bulundu.

***

Diğer taraftan, isim değişikliği referandumuna başından beri karşı çıkması ile bilinen Makedonya cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov son derece farklı bir üslup kullanarak, yapılan referandum sonucunun Makedonyalılar’ın iradesini yansıttığını ve sandıklara gitmeyen yaklaşık yüzde 64’lük seçmen kitlesinin başbakan Zaev ve Avrupa Birliği’ne son derece net bir mesaj verdiğini ifade etti.

İsim krizi, Avrupa Birliği ve Batı Balkanlar

Avupa Birliğinin en üst düzey iki ismi olan dış ilişkilerden sorumlu Federica Mogherini ve AB Genişleme sürecinden sorumlu Komiser Johannes Hahn, Makedonya ve Yunanistan arasındaki isim krizini çözmek için iki ülke liderlerini Brüksel’de defalarca ağırladı ve geçtiğimiz son iki yıllık süreçte her iki başkente bir çok resmi ziyarette bulundu.

***

Avrupa Birliği Makedonya’nın da aralarında bulunduğu beş Batı Balkanlar ülkesinin AB’ye üyelik süreçlerini son derece ciddiye alarak, bu bölgede devam eden Rus etkisini bu ülkeleri AB üyesi yapmak yoluyla geriletebileceği kanaatinde. Bu sebeple, Makedonya ve Yunanistan arasında devam edegelen kriz Makedonya’nın AB’ye üye olmasının önündeki en büyük engel olarak varlığını korumakla beraber, Makedonya’nın özellikle mevcut cumhurbaşkanı olan Gjorge Ivanov gibi Moskova yanlısı isimler, Makedonya’nın daha fazla Rus etkisine girmesi noktasında büyük uğraşlar vermekte. Haliyle bu durum, Makedonya daki Avrupa yanlısı hükümeti ve Avrupa Birliğini ziyadesi ile rahatsız etmekte.

***

Fakat görünen o ki, Avrupa Birliği 2020 – 2022 yılları arasında üyeliklerini sırasıyla düşündüğü Batı Balkanlar’da ki beş ülkeyi AB’ye dahil etmek noktasında devam etmekte olan iç sorunlarının dışında, bu ülkelerden kaynaklanan bir takım farklı sorunların da etkisi büyük zorluklar yaşayacağa benziyor. Bu ve buna benzer süreçlerin bölgede yanlızca Makedonya-Yunanistan örneği ile sınırlı olduğunu düşünmek son derece yanıltıcı olabilir. Keza, hali hazırda Kosova ve Sırbistan arasında da benzer şekilde toprak değişimi ile ilintili olarak devam eden ve AB’nin arabuluculuk yaptığı müzakareler bulunmakta.

***

Yalnızca bu iki örnekten de anlaşılacağı üzere Batı Balkanlar’da ki milliyetçilik temeline dayanan etnik ve benzeri sorunlar bu ülkelerde ki milliyetçi kanatları harekete geçirebilecek ve bu ülkelerdeki Avrupa Birliği’nin müsbet imajını da derinden sarsabilecek sonuçlara gebe olduğunu da yarıca ifade etmek gerekir. Makedonya’da yapılan isim değişikliği referandumunun da açıkça işaret ettiği gibi bu bölgeyi Avrupa Birliği ve NATO’ya bağlamak sanıldığından çok daha zor ve yan etkileri itibariyle son derece çetrefilli bir siyasal süreç olarak karşımızda durmakta.

[Ebubekir Işık] 5.10.2018 [TR724]

Birini iktidar birini muhalefet kör etmiş [Tarık Toros]

Şu ara moda:

Her şeyin başı 2010 referandumuymuş.

Hani şu, “yetmez ama evet” denilen halk oylaması.

Hani…

“Mezardaki ölülerin bile kalkıp oy kullanması gereken” anayasa değişikliği oylaması.

Bakıyorum:

Ne liberaller, ne de Cemaat…

Eski söylemini sahiplenmiyor, mecbur olmadıkça girmiyor topa.


**

Meydan onlara kaldığı, ezbere atıp tuttukları için doğrudan adres veriyorum.

Şu soruya dürüst cevap verebilecek kaç Atatürkçü veya solcu var acaba:

Hakimler Savcılar Kurulu’nun yapısı, 12 Eylül 2010’da değişmese, bugün iktidara karşı dik durabilecek miydi..?

Anayasa Mahkemesi, mesela…

İki üyesi, gerekçesiz tutuklandı bu ülkede.

Çıtınızı çıkarabildiniz mi?


**

-Hukuksuzluğun ve

-Yolsuzluk ekonomisinin taşları, 17 Aralık 2013’ten itibaren döşenirken..

2014’te “Ekmek için Ekmeleddin” çatı aday olurken..

2015’te iktidarı yitirmiş AKP’ye hayat öpücüğü verilirken..

2016, 15 Temmuz’da muhalefet Saray’ın etrafında kenetlenirken..

2017, 16 Nisan “şaibeli” referandumu onaylanırken..

2018 seçimleri içe sindirilirken, SORACAKTINIZ.

Geçti gitti.


**

Her sabah “saygın” bir profesör,

“Seçkin” bir gazeteci veya akademisyen,

…ya da “dürüst” siyasetçinin, Saray saflarına katıldığını görüyoruz.

Ummadığımız isimler dökülüyor.

Sapır sapır.


**

Ve fakat;

Muhalefet öyle şaşkın ki…

Kamudaki her torpilli atamanın ardından;

“Liyakat esas olmalı” diye basıyor feveranı.

İlber Ortaylı, Kültür Turizm Bakan Danışmanı olunca da…

“Oldu mu şimdi İlber hoca” diye hayıflanıyor.

İktidar körlüğü tamam da…

Muhalefet körlüğü de tam da bu işte

Oyunun içinde misin dışında mı, belli değil.


**

2 Ekim’de bölge adliye mahkemesi ceza dairesi,

6 gazetecinin müebbet hapis cezasını onadı.

Yargıtay süreci sürüyor.

Duruşmada Ahmet Altan’ın altı çizilecek cümlesi şuydu:

-Şimdi bize açıkça söyleyin. Bu mahkemede Anayasa ve AYM’nin kararları geçerli mi değil mi?

-Eğer bu mahkeme Anayasa ve AYM’nin kararlarına bağlı değilse, o zaman meşruiyetinizin kaynağı nedir?


**

İçerideki masumlara sahip çıkılmıyor diye…

Kimseye kızmayın.

Kimseye sinirlenmeyin.

Kimseye çemkirmeyin.

Medya mahallesi;

Bırakın, içerideki gazetecileri gündeme taşımayı..

Kıyım kıyım kıyılan kendi arkadaşlarına tepkisiz.

Hemen her gün…

Sağındaki solundaki işten atılıyor.

Odasını boşaltıyor.

Masasını topluyor.

Veda yazısı dahi yazamıyor.

Bunlar öyle vurdumduymaz ki…

Arkalarından “güle güle” bile diyemiyorlar.

Bakmayın atıp tuttuklarına.

Tıpkı muhalefet gibi:

Oyunun içindeler..!

[Tarık Toros] 5.10.2018 [TR724]

İşsize niyet, AKP’ye kısmet [Semih Ardıç]

İşsizler için kurulan fonu yağmalamaya devam ediyorlar. 2008 ila 2011 seneleri arasında 11,5 milyar TL Güneydoğu Anadolu Projesi’nde (GAP) kullanılmak üzere hükûmete avans olarak verilmişti.

O gün bugündür paradan haber yok. İşsizlik Sigortası Fonu’nu İşkur Genel Müdürlüğü idare ediyor.

Fon hakkında hazırlanan bağımsız teftiş raporunun tarihi 2017 senesinin eylül ayına ait. O tarihten beri fonda ne olup bittiği tam olarak bilinmiyor.

GAP İÇİN ALINAN 11,5 MİLYAR TL ÖDENMEDİ

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devletin hesap vermesinden gayr-i memnun. Şeffaflığa tahammülü yok.

Bir sene evvelki raporda GAP için verilen para fona ait bilançoda “alacak” olarak görünüyor. Hükûmet aldığı parayı 7 senedir ödemiyor.

Aynı hükûmet krizde para lazım gelince gözünü yine İşsizlik Fonu’na dikti. Uğur Gürses’in müdakkik gazeteciliğine kadar kimse fark edemedi yağmayı.

HALKBANK, VAKIFBANK VE EXİMBANK’A TAKVİYE

Gelirlerinin yüzde 89’unu devlet iç borçlanma senetlerinde değerlendiren fon elindeki 11 milyar TL tahvili yüzde 20 olan piyasa faizinin altında yüzde 10 faizle eylül ayının sonunda elinden çıkardı.

Aynı tarihte Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank tahvil ihracı için Sermaye Piyasası Kurulu’na (SPK) müracaat etti. SPK işleme onay verdi ve üç kamu bankasına 11 milyar TL civarında kaynak aktarıldı.

Bankacılara bile haber verilmeden büyük bir gizlilik içerisinde yürütüldü işlemler. İşsizlik Fonu’nun kaynakları piyasaya haber vermeden, ihaleye çıkılmadan bankaların sermaye takviyesi için kullanıldı.

KANUNDA BÖYLE BİR YETKİ YOK

Oysa İşsizlik Fonu’nun kuruluş kanunda böyle bir yetki yok. Kanunda bir değişiklik de yapılmadığına göre hukuk ayaklar altına alınarak kamu bankalarının açıkları kapatılıyor.

Müteahhitlere ucuz kredi veren bankaların nakit ihtiyacı işsizler için biriktirilen paralardan temin ediliyor.

Muhalefet milletvekilleri (HDP’den Garo Paylan, İyi Parti’den Durmuş Yılmaz),  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Bülent Aksu’dan malumat almak istedi.

Türkiye’nin konuştuğu vakaya muhatapları sessiz.

KANUNA RAĞMEN BU İŞLEM NASIL YAPILDI?

Aksu’nun skandala dair verdiği şu cevap tam bir danışıklı dövüş itirafı: “Bu bahsedilen işlem Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bilgisi dâhilinde yapılan bir işlem değildir. İki kurum kendi inisiyatifleriyle beraber bu işlemleri yapmışlardır.”

Fonun böyle bir inisiyatif kullanamayacağı ve işlemin kanuna mugayir olduğu hatırlatılınca Aksu da, “Bankacılıcık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ve Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) onayladı.” ifadelerini kullandı.

SARAY’DAN AL HABERİ

Bakanlığın açıklamasıyla aynı saatlerde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da benzer sözler sarfetti.

Kalın’ın ifadeleri şöyle: “Kamu fonları devletin içerisinde zaman zaman farklı yerlerde kullanılmıştır. Geçmişte de bu oldu. Özal döneminden beri bu tür uygulamalar yapılmıştır. Geçen sene de buna benzer birtakım kaydırmalar yapılmıştır. Burada herhangi bir risk, tehlike söz konusu değil.”

Kalın şunu demek istiyor: GAP için 11,5 milyar TL almıştık. Gördüğünüz gibi işler yürüyor. Hesap soran yok.

MUHALEFET VE SENDİKALAR KAYIP

Muhalefetin ve işçi aidatları ile safa süren sendika başkanlarının böylesine vahim bir işleme mukabil kullandıkları munis dil şayan-ı dikkat.

İşçinin hakkını müdafaa etmeyen bir muhalefet ve sendikaların mevcudiyeti iktidara yan yollara çıkmak için cesaret veriyor.

Avrupa’da hükûmetten birkaç ismin istifası ve imzası bulunan herkes hakkında adlî tahkikat açılması ile kapatılabilecek bir skandal Türkiye’de Nihat Doğan’ın magazin programı hazırlayıp hazırlamayacağı kadar tesir uyandırmıyor.

124 MİLYAR TL VAR

124 milyar TL sıcak para fonda duruyor. Kriz günden güne derinleşiyor. Hükûmet sıkıştıkça o parayı kullanacak.

GAP’ta ve son kamu bankalarına sermaye takviyesinde olduğu gibi fona el uzatırken son derece rahat hareket edecek. Sermaye Piyasası Kanunu, Bankacılık Kanunu, Sayıştay ve diğer mekanizmaların devreye gireceğini zannetmek beyhude…

Şu ana kadar fondan işsizlik ödeneği olarak sadece 17 milyar TL ödendiğini belirteyim ki tenakuz daha berrak hale gelsin.

İşsize niyet hükûmete kısmet… Yiyin efendiler yiyin!

[Semih Ardıç] 5.10.2018 [TR724]

Siz sanki çok şeysiniz! [Naci Karadağ]

Sadece ülkemize has bir durum olduğunu düşünmüyorum.

Başarılı olana saldırmak, mutlu olanı üzmek, yükseleni paçasından tutup aşağı çekmek gibi bir karakteri oluyor kalabalıkların. Üstelik sadece modern kitlelere ait bir karakter değil bu. çok kadim bir problematiktir yani.

Şeytanı cennetten kovduran şey küfrü değil kibriydi.

“Ne! Buna mı yani?” demeye getirmişti şeytan meseleyi. Sonra zıvanadan çıkmış, kadim bir iflah olmaz çizgide yerini almıştı artık.

Nilgün Bodur meselesi gibi çok önemli bir gündemi var Türkiye’nin.

Pek çok yazar-çizer “Ne! Bu mu yani?” diyerek orantısız bir şekilde yükleniyor kadın yazara.

Kendisi de pek takmıyor gibi görünüyor ama belli ki sarsılıyor bu saldırılardan.

Beni en çok şaşırtanın ise bu taşlama korosuna katılan kitlelerin vasatlığı.

Dersiniz ki hepsi Dostoyevski’yi yalamış yutmuş, Tolstoy’un ruhundan yeni kitaplar bekleyecek kadar kaliteyi tüketmiş kitleler.

Kalabalıkların zulmü en acımasızı oluyor nedense.

Ebu Cehil’i de Muğire’nin oğlu Velid’i de yakan bu durumdu: Ne, bu mu yani?

Peygamberlik gelecekse kendilerine gelmeliydi…

Meseleyi bağlamından koparıp Nilgün Bodur’u kutsamak değli bu yazının amacı, birazdan anlaylacaksınız yani. Diyeceğim şu, sadece liyakatsiz, bakımsız, vasat yazarların değil, hakkıyla, layıkıyla, liyakati, dirayetiyle bir noktaya ulaşan herkesin kaderi aynı aslında, kalabalıklar tarafından taşlanmak.

Cemaatin başına gelenlerin biraz da bu sebepten olduğunu söyleyerek, analoji bekleyenleri de tatmin ettikten sonra yolumuza devam edelim.

Nilgün Bodur’u şu videoda gördüm ilk olarak…


Tipik bir esnaf aforizması ve halk taşlaması tadında hiç de fena durmuyordu.

Ancak bununla durmadı sevgili yazar, postmodern aforizmalardan tutun da, salatalık unundan küre, sağlıklı beslenmeye kadar ne kadar alan varsa hepsinden ekmek yemeye kalkıştı.

Hakkını teslim edelim, yayınevi adı altında çok da işini bilen bir ticarethaneye teslim etmişti kendini.

Bodur ne kadar yazar ise, yayınevi de o kadar yayıncıydı aslında.

“İnsan kendi kitabının kapağına kendi resmini koyar mı yahu?” türünden zurnada son delik eleştirilerden vazgeçelim.

Kitabın isminden tutun da, içindeki dizayna kadar her miliminden ticari zihniyetin aktığı bir eseri önce edebiyat rafına koyup ardından topa tutmak hiç etik değil kanaatimce.

Hem rica ederim Müge Anlı’nın televizyoncu hafiye olarak kabul görüp izlenildiği bir ülkeden Nilgün Bodur değil de Virginia Wolf mu çıkacaktı Allah’ınızı severseniz!

Demet Akalın’a ‘sanatçı’ deyip dinleyeceksiniz ama Nilgün Bodur’u taşlayacaksınız…

Yok öyle şey!

Nilgün Bodur, saçma sapan kendini aklama metinleri yerine tek cümle kursa bu mesele kapanırdı aslında: “Siz sanki çok şeysiniz!”

Seda Sayan izleyip Nilgün Bodur’a küfretmek neyin nesidir ki!

Kahraman Tazeoğlu diye “şair” sayılan birileri var bu memlekette Nilgün Bodur’a mı yer yok yani!

Adam Kemal Kılıçdaroğlu’nun lideri olduğu partiye oy atıyor sonra da gelip “Nilgün Bodur mu, auvv” diye burun kıvırıyor.

Dikkat ederseniz AKP ve Tayyipçileri bu kitleye dahil bile etmiyorum. Onların durumu hepten çamur…

Nilgün Bodur, Reha Muhtar ile uç vermiş bir sürecin tabii neticesidir. Ve başta ona çakanlar olmak üzere, binlerce Nilgün bodur pusuda kendilerine bir imkân verilmesini bekliyorlardır.

Bunu çok iyi bilen yayın evi ve Bodur da en çok buna içerliyordur sanırım.

Yoksa bir insanın kendi kendine yazı alanının en zor sahası “Deneme”ye dahil edebilmesi için Nilgün Bodur olması bile yeterli değildir.

Bodur bu cüreti gösterebilecek kadar çaresiz kalmışsa iyice köşeye sıkışmış demektir.

Kaldı ki bir gerçek daha var.

Ona intihalci diyerek yerden yere vuranların da tüm genel kültürlerini Google ve Wikipedi’den edindikleri bir gerçektir.

Bu sebeple elbette Bodur gibi onlar da bilemez Anne Frank kimdir, necidir. Bulmuştur internet çöplüğünden sağı solu tornalanınca bir işe yarayabilecek parça, kullanmıştır.

O kelimeleri çıkardığınızda geriye şu post-modern mizah kalıyor işte:


Kaynak göstermiyor diye kızmayın Bodur’a, “bilmiyordum” diyor, ki inanırım bilmiyordur. Bilerek yapsa da kızmazdım aslında. Demet Akalın bilerek yapınca kızıyor muyuz ki!

Cumhurbaşkanı Tayyip, muhalefeti Kılıçdaroğlu, Baro başkanı faşist, teknik direktörü kibir yumağı, diyanet işleri başkanı ikiyüzlü, bakanı damat, din âlimi otel işletmecisi, TÜBİTAK başkanı hayvanat bahçesi genel müdürü olan bir ülkenin yazarı olmayı hak eden bir kişidir Nilgün Bodur…

Yolu açık olsun…

[Naci Karadağ] 5.10.2018 [TR724]

Bundesliga’da değişim zamanı mı? [Hasan Cücük]

Alman futbolunun tartışmasız bir numarası Bayern Münih’in son 3 haftada aldığı sonuçlar, acaba Bundesliga’da bir değişimin habercisi mi? sorusunu akıllara getiriyor. Son 6 yılı üst üste şampiyon olarak tamamlayan Bayern Münih için uzun bir aradan sonra lig sancılı başladı. Ancak mevzu Bayern olunca, değişim olur demek için temkinli olmak gerekiyor.

1964’de start alan Bundesliga’da ilk şampiyonluğunu 1967-68 sezonunda elde eden Bayern Münih ilerleyen yıllarda üst üste şampiyonluklar yaşadı. Bundesliga’nın kısa tarihine 27 şampiyonluk sığdırdı. Almanya içi başarısını Avrupa’ya da taşıdı. Avrupa kupalarında zirveye oynayan bir takım olup, kupalar kazandı.

Bayern Münih’in son yıllara damgasını vuran yükselişinin mimarı Jupp Heynckes oldu. 1 Temmuz 2011’de takımın başına geçen Heynckes, 3 yıllık şampiyonluk hasretini 2012-13 sezonunda dindirirken yıllar sürecek bir şampiyonluk serisinin de startını veriyordu. Heynckes, 2012-13 sezonundaki lig şampiyonluğunu kupa ve Şampiyonlar Ligi ile süsleyip takıma veda edip, emekliye ayrılıyordu. Heynckes köşesine çekiliyordu ama kurduğu takım ve oyun anlayışı kalıcı oluyordu. Barcelona’yı yeniden La Liga ve Avrupa’da zirveye taşıyan Pep Guardiola, Heynckes sonrası koltuğun sahibi olup, şampiyonluk serisine devam ediyordu. İspanyol teknik adamla 3 yılda gelen 3 şampiyonluk sonrası koltuğun sahibi İtalyan Carlo Ancelotti oldu.

Milan ve Chelsea ile şampiyonluk yaşamış Ancelotti ilk sezonunda takımı şampiyon yapıyordu. İkinci sezonunun başında ise Bayern Münih hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde tekleyince, yönetim Ancelotti’nin biletini kesip takımı emekliye ayrılan 72 yaşındaki Heynckes’e teslim ediyordu. Kurt hoca ile yeniden toparlanan Bayern Münih sezonu yine mutlu sonla bitiriyordu. Heynckes görevini yapıp, yeniden emeklilik günlerine dönüyordu.

Heynckes, geçici olduğundan yeni teknik adam arayışları geçen sezon devam ederken başlıyordu. Nitekim bulunan isim aylar öncesinden deklare ediliyordu. Bu isim Frankfurt’u çalıştıran Bayern Münih’in eski oyuncusu Hırvat Niko Kovac oluyordu. Genç teknik adamın takımı bilmesi bir avantaj olarak görülüyordu.

Bayern Münih bu sezona sadece yeni teknik adamla başlamıyor ilk kez uzun bir aradan sonra ciddi bir transfer de yapmıyordu. En dikkat çeken isim Schalke 04’den bedelsiz gelen Leon Goretzka ve ABD liginden gelen genç Alphonso Davies oluyordu. Takımdan ise Douglas Costa, Arturo Vidal, Sebastian Rudy ve juan Bernat gibi isimler ayrılıyordu.

İlk 4 haftayı kayıpsız geçen Bayern Münih, Bundesliga’da ilk puanını kendi sahasında Augsburg’a karşı kaybediyordu. Ardından Hertha Berlin deplasmanında gelen yenilgi takımda bazı şeylerin iyi gitmediğini haykırıyordu. Şampiyonlar Ligi’nde sahasında Ajax’la berabere kalmasıyla işin seyri değişiyordu. İçine düşülen durumu teknik patron Niko Kovac, ‘Bu durumu ben de beklemiyordum’ diye özetliyordu.

Bayern Münih başarıya giderken kaliteli oyuncuların yanı sıra tecrübeli teknik adamları da tercih etti. Uzun bir aradan sonra geçmişinde şampiyonluk olmayan bir hocaya takım emanet edildi. Yaşının genç ve tecrübesinin az olması da vardı. Gerçi Bundesliga’da genç teknik adamlar görmek sıradan bir durumdu ama mevzu Bayern Münih olunca gençliğinin yanında başarısınında olması gerekiyordu. Örneğin Pep Guardiola gibi.

Sorun sadece teknik adamda değil. Takımın yaşlanması işin bir başka gerçeği. Robben ve Ribery artık 35’ine merdiven dayadı. Thomas Müller son yıllarda büyük düşüş yaşıyor. Kaleci Neuer geçen sezonu sakat geçirdi. Forvet Lewandowski birkaç sezondur ayrılık türküleri söylüyor. Tüm bunlar üst üste gelince Kovac’ın bile beklemediği durumlar ortaya çıkıyor.

Beyern Münih’in bu hali en çok diğer takımların iştahını kabartıyor. Uzun bir aradan sonra şampiyonluk hayali kuran takımlar ortaya çıkmaya başladı. Yazının başında değindiğim gibi bu takım Bayern Münih olunca hemen hayale kapılmamak gerekiyor. En önemlisi takım hedefinden az sapınca devreye yönetim hemen girip, kan değişimi için düğmeye basıyor. Bakalım Bayern Münih bu 3 haftalık sancılı süreci nasıl atlatacak.

[Hasan Cücük] 5.10.2018 [TR724]