Tahir Hocam [Ercümend Perver]

17 - 25 Aralık'tan yaklaşık iki yıl evvel sağda solda hizmet hareketine çakmalar başlamış, hatta kimileri açıktan dillendirir olmuştu içindeki gayzını. Günler ilerledikçe bu şer cephesi suret-i Hak'tan görünüp büyüğümüze iltifatlar ederken fedakâr hizmet mensuplarına ağır ithamlarda bulunuyorlar daha sonraki yaşanacak olaylara zemin hazırlıyorlar(mış)dı. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de her şeyden haberi olan büyüğümüz, bu art niyetli insanların niyetini bildiği için hem yanına ziyarete gelen İktidar mensuplarına hem de abilerle iktidarın başındaki talihsize gönderdiği mesajlarla hem de “Herkulnâğme”de yayınlanan sohbetlerinde; işin aslından halkın haberdar olması için, şimdi kelimesi kelimesine yazamasam da o gün mana olarak kısaca; “Bizim arkadaşlarımızdan herhangi biri suça bulaşmışsa amir de sizsiniz, hâkim de. Gereğini yapın. Suçlu kimse cezasını çeksin. Ama, (bilemiyoruz suçlu mu değil mi) bir kişi yüzünden koskoca camiayı zan altında bırakıp gönülleri incitmeyiniz...” 

O dönem bu tür mesajlara sessiz kalan hatta “Estağfurullah” çekenler bir süre sonra “Roma’yı da cemaat yaktı” diyecek kadar zıvanadan çıktılar. Cumhuriyet tarihini bırak, Türk tarihinde ne kadar suç varsa günah keçisi yaptıkları Hizmet Hareketine yıktılar. Hatta hızını alamayan havuzun sazanları, 1916 Yılında kurulan “Brooklyn Enstitüsünü bile Hoca Efendinin kurduğunu söyleyecek kadar ilkesizleştiler. İlk zamanlar bu ilkesizliğe şaşırıp “Yuh” çekerken ilerleyen zamanlarda sadece kervanın yol emniyeti için işimize bakmaya başladık. Zira etrafta o kadar havlayan vardı ki hangi birine “Hoşt” diyelim. 

Saflar her geçen gün netleşirken, hizmet hareketine mideden bağlı olanlar da yavaş yavaş yollarını ayırmaya başladılar. Hiçbir zaman aynı yolun yolcuları olmamasına rağmen hizmet müesseselerinden rızkını temin edenler ise dışardaki işsizliği görüyor, kâh sağa, kâh sola yalpa yapıyorlardı. Tam bu arada haydutlar hizmet müesseselerine el koyunca yıllardır ekmeğini yedikleri müesseseyle birlikte beraber olduğu arkadaşlarını satanlar çıktı ortaya. 

Onu da çektik sineye. Zâlim durmak bilmiyordu zulmünde. Sarstıkça sarsıyordu ömrü yarım asrı geçmiş koca ağacı. Yıllardır hasedinden kuduranlar fırsat bu fırsat deyip baltalıyorlardı dalını budağını. Baltası olmayanlar da kuduza müptela mahluklar gibi pis salyalarını akıta akıta kemirmeye kalkıyordu kökündeki kabukları. Ama çürük meyveleri düşürmenin dışında bu kutlu ağaca hiçbir zarar veremiyorlardı. 

Bazı arkadaşlar burada hemen itiraz edebilir “Nasıl zarar vermediler” diye. Arkadaşlar, zalimler bizim mallarımıza kayyım atadılar. Kalbimize ve irademize değil. Onu iradesine kayyım atananlar düşünsün. Bizim bazı arkadaşlarımız müesseselerimizin fiziki mükemmeliyetine bakarak gururlanıyorlardı. Müesseseler dediğimiz kuru beton yığınları. Onları mânalandıran misyonleri idi. Onu da şakirtlerle yapıyorduk. Şakirtler kalplerine baksınlar. Şevklerinden bir şey eksilmişse işte zarar bu, yoksa Allah’ın izniyle mahiyeti itibariyle çok da değer ifade etmeyen bazı şeyler sanatkarın elinde günlerce işlene işlene paha biçilemeyen değerlere nail olabiliyor. Hem de bizim yıllarca uğraşıp da nail olamadığımız sevapları kazanmamıza sebep olunuyor. 

Biz Rabbin rızası nail olmak için çıktık yola. Dünyada muvaffakiyet, muzafferiyet değil vazifemiz. Hz. Musa’ya, “Kahrımı da lütfumu da bir bilmedikçe bana hakkıyla kul olamasın” diyor Allah. Bu yazıyı okuyan süreç mağduru abilerimiz, ablalarımız, kardeşlerimiz; suizan etmek istemiyorum ama olur da “Hariçten gazel okumak kolay” diyen olursa... Haklılar. Ama bilsinler ki ben de süreç mağdurlarından biriyim. Belki hapis hayatı yaşamadım ama işimden, aşımdan, yurdumdan oldum. Aylardır eşime, yavrularıma, anneme ve sayısız dostuma hasretim. Bedenimde saymak istemediğim bir sürü dertle boğuşuyorum. Hem ne dertler. Yalnız kaldığım odamda belki bir gün cansız bedenimi bulacak dostlarım. Ama size şu kadarını söyleyeyim, 1983’ten beri Hizmet hareketinin içerisindeyim. Mümkün mertebe manevi yaşantıma dikkat eden birisiyim. Ama ben hayatımın ve davamın şu son süreçte mânalandığına inanıyorum. 

Şimdi bana binlerce mağdur mesajları geliyor. Öyle mesajlar var ki zerrece vicdanı olan, hatta ömrünce iki damla gözyaşı dökmemiş sert tabiatlı insanları bile hüngür hüngür ağlatacak zulümler irtikap ediliyor. Ama hiçbir mesajda yandık, bittik, mahvolduk diyeni görmedim. Hep “Hamd ve şükürle” biten cümleler. Hele o polislerin arasında elleri kelepçeli giderken başı dik etrafına tebessümler saçan abilerimiz, ablalarımız yok mu; işte zalimi kahreden bu hareketler. Dün bir kardeşimiz adliye koridorunda babasıyla çektirdiği resimle birlikte bir mesaj göndermiş. Resme baktım canım hocam bir deri bir kemik kalmış. Ama ne yiğit duruşu var görseniz. O kardeşim benimle şunları paylaşmış: 

“Ercümend abi, babamı biliyorsunuz 71 yaşında emekli öğretmen. Yıllarca vatana millete hayırlı nesiller yetiştirmek için didindi durdu. Ağır hastalığına rağmen yaş haddine kadar çalıştı. Hem ne çalıştı; öğretmenliği okul binasıyla sınırlandırmadı. Öğrencileriyle baba evlat gibi ilişki kurdu. Dertleriyle dertlendi neşeleriyle neşelendi. Şimdi dünyanın dört bir tarafına yayılmış hizmet hareketine mensup belki yüzlerce talebesi var arkasından dua eden. Babam şimdi ellerinde kelepçe olmasına rağmen öyle huzurlu ki ve biz öyle mutluyuz ki belki zalimin zulmünden sağ olarak kurtulamayacak ama hayatını bu şekilde hitame erdirmesi onu ziyadesiyle mutlu ediyor. Senden dua istiyor. Bizi de dualarına dahil et abi” diyerek bitirmiş mesajını. Kardeşimin mesajında bahsettiği benim çok sevdiğim dünyalar tatlısı “Tahir” hocam. Biraz ondan bahsetmek istiyorum şimdi size. 

Bundan yıllar evveldi. Tahir hocam, suç oranı nüfusuna göre oldukça yüksek, kuş uçmaz kervan geçmez küçük bir ilçeye din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olarak tayini çıktı. Tayini çıktığı yer o kadar sapa bir yerdi ki doğru dürüst yolu bile yoktu. O ilçede devletin yaptırdığı bir cami vardı ama ezan okunmuyordu. Müftülük binası olmasına rağmen diyanet müftüyü ve cami imamını can güvenliği gerekçesiyle il merkezinde tutuyordu. Tahir hocamın oraya tayini çıktığını duyan “Siyasal İslam” düşüncesine mensup tanıdıklardan birçoğu geldi, Tahir hocamın “Oraya gitmemesi gerektiğini” saatlerce dil dökerek anlattı. Hatta bizzat şahit olduğum o görüşmeden çıkarken o dönemin hızlı mücahitlerinden(!) birisi “Ya bu adam hep böyle burnun dikene gidiyor. Gitsin de görsün hanyayı Konya’yı. Canı çıksa üç ay dayanır o komünist terörist yuvasında” demişti.

Hocam hiçbir tehdide ve olumsuz önyargılara aldırmadan gitti. Tahir hocam o ilçeye vardığında günlerce ev aramasına rağmen kimse evini kiraya vermedi. En sonunda diyanetin boş duran imam evini kiraladı. O gün bahsettiğimiz bu ilçede bütün gazetelerin toplam tirajı 29 adetti. Uzatmayayım, bir yıl sonra diğer gazetelerin toplam tirajı yerinde sayarken “Zaman Gazetesinin tirajı 31 olmuştu. Size öğrencilerle bir diyaloğundan bahsedeyim. Malum liselerde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine “Dinci” denir. Daha doğrusu kimyacıya “Kimyacı” fizikçiye “Fizikçi” dendiği gibi ama Tahir Hocaya “Dinci” derken üslup farkı vardı. Alaycı ve aşağılayıcı bir tarzda “Dinci aşağı dinci yukarı” derlerdi. 

Derse kimse girmez, girenler de bir zamanların meşhur iman hakikatleri hakkında milletin beynini bulandıran “Turan DURSUN’nun” herzelerinden “Her şeyi Allah yarattı (hâşâ) Allah'ı kim yarattı” Gibi yüzlerce küfür kokan sorular yöneltiyorlar. Tahir hocam hiçbirine kızmıyor “Aferin oğlum! Senin sözlü notuna 10 veriyorum. Şimdi cevabını dinle” deyip başlıyor iman hakikatlerini anlatmaya. O ilçeden üniversiteyi kazanan neredeyse kimse yok. Liseyi bitiren çok az öğrenci var bitiren de ya dağa çıkıyor ya da büyük şehirlere gidip suç şebekelerinin tuzağına düşüyorlardı. Bazen dersi terk edip bahçeye çıkan öğrencilerinin yanına varıp “Arkadaşlar içeri sıkıcı oluyor, dersi dışarıda yapalım mı? Hatta (okulun yanından geçen) dere boyunda yürüyerek de yapabiliriz” diyerek dersi muhabbet kıvamında anlatmaya başlıyor. 

Aradan çok değil bir yıl geçiyor. Tahir hocamın evini ziyaret etmediği öğrenci kalmıyor. Bir yılın sonunda o mahrumiyet bölgesine yakın, biraz daha gelişmiş bir ilçe var. “Hizmet Hareketine ait” bir de dershanenin olduğu bu ilçeye mezun olan öğrencileri götürüp; parasını biraz ailelerinden biraz da kendisinin varlıklı insanlardan topladığı yardımlarla “Üniversite hazırlık kursuna” kayıt yaptırıyor. Aynı zamanda okudukları dershanenin yurdunda kalan öğrenciler oldukça bedevi. Kırmalar, dökmeler, kavgalar gırla. Tahir hocam yurt ve dershane yönetimini uyarıyor: “Bunlarla ilgili ne şikâyetiniz olursa bana anında bildirin. Sakın öğrencilere benden habersiz müdahale etmeyin” 

Dershane ve yurt yönetiminin de basiretli tutumuyla çok fazla sorun olmadan eğitimlerini tamamlayıp, öğrencilerin büyük çoğunluğu üniversiteyi kazanıyorlar.

İş burada da bitmiyor. Tahir hocam kazandıkları şehirlerle irtibata geçip onları Hizmet Hareketine ait “Işık evlere” yerleştiriyor. Üniversiteyi kazanamayanları ise o dönem “Orta Asya’ya” Üniversite tahsili için gönderiyor. Çocuklar hem buradaki suç şebekelerinden kurtuluyorlar, hem hizmet müesseselerinde vatana millete hayırlı fertler haline geliyorlar. Dikkat edin bu çocuklar Hizmet hareketinin dünya görüşüne hiç de uyuşmayan vatandaşlarımızın çocukları. Bize karşı bakış açıları belli. Derken tam sekiz yıl kalıyor o ilçede Tahir hocam. Ve o ilçeden yüzlerce insan iman hakikatlerini idrak ederek şakirt oluyor. 

Ve bir gün Tahir hocamın kendi isteğiyle tayini çıkıyor. Bunu duyan ilçe halkı ayaklanıyor “Siz sırf biz Tahir Hoca’yı seviyoruz diye onun tayinini çıkarttınız değil mi” deyip, Kaymakamlık binasını basıyorlar. Kaymakam Tahir hocaya haber gönderiyor: “Hocam yetiş! İlçe ayaklandı, şunlara işin aslını anlat” 

Tahir hocam geliyor bin bir türlü dil döküp halkı ikna ediyor ama bir şartla: “Tayinini geri çekeceksin, en az iki yıl daha kalacaksın” 

Olurdu olmazdı, bir yıl daha kalmak üzere pazarlıkla anlaşıyorlar. Haa bu arada Diyanet ilçeye imam gönderiyor. Müftü görevinin başına dönüyor. İlçede beş vakit ezan okunuyor.

Tahir hocam şimdi hapishanede. Suçu ne? Mâlum paralel yapı herzeleri. Ağır şeker hastası. Her gün defalarca insülin iğnesi yapılması gerekiyor. Üç damarında stent takılı, birine daha takılması gerekiyor. Fakat şeker hastalığı bu operasyona müsaade etmiyor. Beyin damarlarında sıkıntı var. Kanama riski çok yüksek. Ağır prostat hastası. Tek böbrekle idare eden Tahir Hocam aşırı kilo kaybetmiş ama azminden zerrece bir şey kaybetmemiş. 

Oğlunun bana gönderdiği resimde de tebessümü hala en tatlı haliyle yüzünde. Gazan mübarek olsun canım hocam. Allah sizden ebeden razı olsun. Size bu zulümleri reva görenleri de tez zamanda kahr-u perişan eylesin.  Amin elfü elfi âmin… 

[Ercümend Perver] 2.3.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Hal aldatıyor... Aldanmayınız [Ebu Abdurrahman]

1911’de neşredilen, 1950 ve 1951 senelerinde tashih edilerek teksir edilen Münazarat Risalesinin başında “Hâl aldatıyor… Aldanmayınız. İstikbal hesabına konuşuyor… Öyle dinleyiniz.”  diye bir uyarı var.

Üstad  Bediüzzaman Hazretlerinin 1900’ün ilk senelerinde şarkta aşiretler içerisinde dolaşırken, meşrutiyet gibi siyasî meselelerle ilgili olarak sorulan sorulara cevap verirken, “Siyasî durumlar ne olursa olsun, bizi fazla ilgilendirmiyor, bizim için esas olan dindir” dercesine “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?” diye bir soru soruyorlar. Aslında, “Devletin başındakiler, hükümeti temsil edenler ve memurlar dine sahip çıksın yeter; gerisi bizi ilgilendirmez” demek istiyorlar… Üstad Hazretleri bu soruya, Müslümanların kulaklarına küpe olacak ve kıyamete kadar değişmeyecek olan şu cevabı veriyor:

“İslâmiyet güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlub bîçare bir reise yahut müdâhin (yağcı) memurlara veyahut mantıksız bir kısım zabitlere itimat edilirse ve dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir; yoksa umum milletin düşünce ve anlayışının arkasındaki İslâmî hissiyatın mâdeni olan herkesin kalbindeki şefkat-i imaniyeden, İlahî nurların parıltılarının toplanıp bir araya gelmelerinden ve İslamî  hamiyet duygusunun  pırıl pırıl kıvılcımlarının bileşimden  meydana gelen, nurânî sütunun ve o elmas kılıcın himayesine ve hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhakeme edip iyice düşünün.

“Evet, şu nûranî sütun dinin himâyesini yiğitçe cesaretinin başına gözetiminin gözüne, himaye ve hamiyetinin de omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, öbek öbek parıltılar, inci gibi parlamaya başlamış. Yavaş yavaş birbirinin çekimine girerek bileşim meydana getireceklerdir. Fenn-i hikmette kesinleşip yerleşmiş bir kaide vardır ki; dînî hissinin ve duygusunun, bilhassa fıtrî hak dinin sözü daha geçerli, hükmü daha yüce ve tesiri daha şiddetlidir.

“Netice itibariyle: Başkalarına itimat etmeyen kendisi teşebbüs eder. Size bir misal söyleyeceğim: Siz göçebesiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, bazı koyunları bir çobanın  uhdesine vermiş, eline teslim etmişsiniz. Halbuki çoban tenbel, yardımcısının hiçbir şey umurunda değildir, köpekleri de değersizdir. Bu durumda tamamıyla ona itimad etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, bîçare koyunları müstebit kurtlar, hırsızlar ve belâlar içinde bıraksanız daha mı iyidir; yoksa onların  yetersizliğini bilmekle, gaflet uykusunu terk edip, hanenizden her biriniz bir kahraman gibi koşsanız, koyunların etrafında halka tutup, bir çobana bedel bin muhafız olsanız da, hiçbir kurt ve hırsız cesaret etmese, daha mı iyidir? 

“Evet, evet! Sivrisinek tantanasını kesse balarası demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zira kainatı nağmeleriyle raksa getiren hakikatların sırlarını titreşime geçiren İlahî musiki hiç durmuyor. Durmadan güm güm eder.

“Padişahların padişahı olan Cenab-ı Hak, Kur’an denilen İlahî musikası ile bütün âlemi dolduracak gök kubbede şiddetli ses getirmekle, sedeften birer mağaraya benzeyen, âlimlerin beyinlerine, şeyhlerin kalblerine ve hatiplerin dudaklarına vurarak, yansıması, onların dillerinden çıkıp seyir ve seyelan ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm sesleriyle ihtizaza getiriyor… İşte bu sadânın hissedilip uyarmasıyla; bütün İslâmî kitaplar, musîkî âletlerinden bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getirilmiş oluyor. Böylece her bir tel ve şerit, bir çeşit onu ilan ediyor. Şimdi o semavî ve ruhanî olan Kur’anî sadâyı, kalbin kulağı ile işitmeyen veya dinlemeyen kimseler; acaba o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emirin dımdımlarını ve kara sinekler gibi bir hükümetin  adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

Evet, herşeyi yukarıdan, devletten, hükümetten beklemek yerine, şuurlu bir insan bizzat kendisi düşünmeli ve tedbirini almalıdır. Dinimize ve çocuklarımızın  eğitimine kendimiz sahip çıkmazsak, bazıları onları kendi heveslerine ve siyasî gayetlerine âlet olacak şekilde kullanmaya kalkışabilir. Biz hâlisane yollarla bu ihtiyacı giderip, tehlikeleri de bertaraf edelim.  

[Ebu Abdurrahman] 2.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Siyasi Rant Aracı Olarak Filistin [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

İngilizlerin Filistin’i Yahudi yerleşimine açtığı 1917 Balfour Deklerasyonu’ndan bu tarafa Filistin’de Müslüman halkın çilesi, dramı bitmiyor. Bölge Müslümanları 1948’den sonra devlet gücü kullanılarak katliamlara, zulümlere, tehcirlere maruz kalmaktadır.

Ortadoğudaki ve İslam dünyasındaki en yakıcı konu Filistin ve Kudüs meselesidir. Müslümanlar sembolik önemi nedeniyle buradaki olaylara çok duyarlı ve tepkilidir. Ancak burada bir miktar tuhaflık da yok değil. Dünyanın başka coğrafyalarında Filistin’in kat katı Müslüman öldürülüp zulme uğrarken dikkate değer bir ses çıkmıyor. Ayrıca dünyada “Müslüman” örgütler-liderler, diktatörler sebil gibi Müslüman kanı akıtıyor ama Müslümanlarca görmezden geliniyor. 

İsrail’in hedefi, yaptıkları, projeleri ayrı bir bahsin konusu. Ama İslam dünyasındaki durum daha acı ve üzüntü verici. Maalesef Filistin meselesi ve Gazze’de yaşananlar, Kudüs’le ilgili olumsuz gelişmeler devlet adamları ve “İslamcı” liderler tarafından siyasi rant aracı olarak kullanılıyor. Liderler halkların hoşuna gidecek hamasi nutuklar atma, sokakların heyecanını teskin etme, gaz alma dışında somut bir adım at-a-mıyor, çözüm geliştir-e-miyor. Böyle bir irade ve güçleri de yok! O nedenle Filistin meselesi bağırmanın, altı boş ama yüksek sesle tehditler savurmanın ötesine geçemiyor.

Kudüs kutsal, Filistin önemli. Ancak dünyanın farklı coğrafyalarında Müslümanlar çok daha ağır zulümlere, baskılara, katliamlara maruz kalıyor ve Müslümanlardan ilgi görmüyor. Irak’ta, Suriye’de 10 yılda öldürülenler Filistin nüfusu kadardır. Bunun çok büyük bir kısmı Müslümanın Müslümanı öldürmesi şeklinde cereyan etti. Müslümanlar pek çok yerde zulme maruz kalıyor; ama benzer ilgiyi görmüyor neden?

Çünkü:
  1. Müslüman Müslümanı öldürünce veya El Kaide, El Nusra, Boko Haram vb. öldürünce yeterince sorgulamıyor, üzerinde düşünmüyoruz (Oysa bunu daha çok sorgulamamız lazım. Neden birbirimizi öldürüyoruz? Biz birbirimizi öldürürken İsrail’in öldürmesini dünyaya nasıl haykırabiliriz?).
  2. İslam dünyasındaki liderler, yönetimler, özellikle siyasal İslamcı hareketler Filistin meselesi üzerinden meşruiyetlerini sağlıyorlar. Çözüm üretmek yerine “konuya sahip çıkıyoruz” mesajı verme kaygısı güdüyorlar.
  3. Siyasi liderler Filistin meselesi üzerinden kendi reklamlarını ve PR’larını yapıyorlar. İsrail’le iş tutan, ticaret yapan, özel-genel anlaşmalar yapan liderler dahi ekran önünde, meydanlarda İsrail’e tehditler savuruyor. Gerçekte halk nezdinde siyasi duruşunu sağlamlaştırıyor. Özellikle İslamcı yapılar, partiler ve liderler Filistin/Gazze/Kudüs meselesini kitlesel destek almanın aracı olarak görüyorlar.
  4. İslamcı jargonda Filistin’e sahip çıkmak, bu konuda mitingler, toplantılar düzenlemek; ayrıca İsrail’e sövmek, lanetlemek, protestolar yapmak “İslamcı” olmanın turnusolü görevi görüyor. İslamcılığını ispat etmek, müslümanlara şirin görünmek isteyen bu argümanlara sarılıyor.
  5. İslam dünyasına “lider” olma iddiasındaki Devletler Filistin meselesine ilgisiz kalamıyor. Bu nedenle İran, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler Filistin meselesine sahip çıkmayı liderlik rekabetinde kullanıyorlar.
Filistin-Kudüs meselesi Müslüman siyasetçilerin siyasi kariyerleri için önemlidir. Mitinglerde, kürsülerde Filistin bolca malzeme edilir ama ciddi çözüm gayreti ve iradesi görülmez. Çünkü maksat problemi çözmek veya hafifletmek değil, Filistin sorununu siyaseten kullanmaktır.

Filistin gibi kangren olmuş konularda Müslüman ülkelerin-liderlerin, halkların da desteğini alarak müşterek hareket etmesiyle, kararlı tutumlarıyla, sürekli baskılarıyla sonuç alınabilir. Ancak bu gün gerçekten bağımsız diyebileceğimiz İslam ülkesi yoktur. “Aktör” diye düşündüğümüz ülkelerin dahi pek çoğu global güçlerin güdümünde veya vesayetindedir. Petrol zengini Arap ülkeleri İsrail’i her şeye rağmen koruyan ABD’nin eyaleti gibidirler. Ayrıca otoriter yönetimlerin halklarıyla da problemleri vardır ve saltanatları, iktidarları hassas dengelere dayalıdır. Koltuklarını ve sahip oldukları nimetleri kaybetmemek için duracakları noktayı çok iyi bilirler ve ileriye gitmezler. Bu noktada demokratik ülkelerin eli daha güçlüdür. Türkiye hem demokratik olması yönüyle, hem de siyasi ve ekonomik potansiyeli, devlet tecrübesi, bölgeyle tarihi bağları itibariyle Filistin meselesinde etkili olabilecek nadir ülkelerden birisiydi. Ancak son yıllarda Türkiye dış politikada büyük itibar kaybetmiştir. Özellikle Suriye’de öngörülerin çıkmaması, radikal gruplarla ilişkilerine dair iddialar ağır yara almasına neden olmuştur. Caydırıcı ve etkili araçlara sahip olmamasına rağmen Erdoğan’ın tehditkar ve üst perdeden konuşmalar yapması “boş gürültü” olarak okunmaktadır. Filistin ve Ortadoğu konuları iç politikada alıcı bulmakta ve geniş yığınlara iyi pazarlanmaktadır.  Ne var ki Türkiye dış politikada sıkletinin çok üzerinde mindere çıkmış bir sporcu gibidir. Gücünün ötesinde iddialar ileriye sürmüş ve bunları yapamayıp altında kalmıştır. Ayrıca Erdoğan’ın/AKP İktidarının hızla demokrasiden, hukuktan uzaklaştığı, iktidarını toplumsal kutuplaşmaya dayandırdığı herkesin malumudur. Halkıyla problemli, kavgalı otoriter ülkeler dış politikada ve milli meselelerde çok kırılgandır. Diktelere direnemezler. Bir de tek adamların büyük defoları ve yolsuzlukları varsa meydanlarda efelenir ama el altından taviz vermeye mecbur kalır. Türkiye son dönemde dışta/içte büyük sorunlar yaşayan, siyasi/ekonomik istikrarı risk altında bir ülkedir. Böyle bir ülkeden ne “dünya lideri” çıkar, ne de global/bölgesel oyuncu! Dünya size gerçek sikletinize göre muamele eder. Halkımızın Filistin’le ilgili duyarlılığı, gayreti ve yürek yangını elbette çok değerlidir. Ama maalesef pek çok İslam ülkesi gibi Türkiye’nin de Filistin meselesinde laf dışında birşey yapma şansı/gücü yoktur. Söylenenler yapılanlar iç politikaya yöneliktir ve Filistini siyasetine malzeme yapmaktır.

Filistinle ilgili konuları hep sıcak ve gergin tutmanın, el altından “İsrail’le ve müttefikleriyle iş tutan bölgedeki otoriter yönetimleri halkına karşı rahatlatma” amacı da varmı diye düşünmeden edemiyorum!!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 2.3.2017

AKP, Avrupa’yı ne kadar oyalayabilir? [Mehmet Dinç]

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ 2 günlük Strazburg ziyareti sırasında Avrupa Konseyi Genel sekreteri Thorbjorn Jagland ve AİHM başkanı Guido Riamondi ile görüştü. Jagland ile birlikte basın açıklaması yapan ikilinin gündeminde OHAL, tutuklu gazeteciler, kapatılan kurumlar, OHAL komisyonu vardı. Jagland yeni kurulan OHAL komisyonunun bağımsızlığı konusunda da uyarılarda bulundu.

Jagland ve Bozdağ birlikte kapalı yaptıkları ikili görüşmenin ardından basın mensuplarının karşına çıktı. 15 Temmuz’da Türk demokrasinin yanında durduklarını belirten Jagland özellikle OHAL ile birlikte başlayan işten çıkarmalar, tutuklamalar, kurumların kapatılması, adil yargılama, medya organları ve gazetecilerle alakalı Türkiye’den teminat ve sözler aldıklarını söyledi. İnsan hakları ihlallerinden dolayı AİHM’e gelen dosya yükü Konsey ve AİHM tarihinin rekoru seviyesinde. Konsey, AİHM üzerindeki  yükü azaltmak için Türkiye ise AİHM karnesini düzeltmek istediğini için ara formül olarak OHAL komisyonu kuruldu. Jagland, komisyonun bağımsızlığı konusundaki endişelerinden olsa gerek OHAL komisyondan bahsederken, bu kurumun bağımsız olarak çalışıp çalışmadığı, alacağı kararların AİHS ve AİHM içtihatları çerçevesinde denetleyeceklerini bir kere daha ifade etmek zorunda kaldı.

RAPORLAR ÖYLE DEMİYOR

Bozdağ ise Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden Türkiye’nin, Konsey’in ilkelerine saygılı olduğunu ve bu değerlerin yüklemesi için çaba sarf ettiğini söyledi. Bu ifadelerin resmi açıklamalardaki klişe söylemlerden ibaret olduğu Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların raporlarından rahatlıkla okunabiliyor. Uluslararası kurumların raporlarında olanca sesleriyle dile getirdikleri, işkenceler, hukuksuz tutuklamalar, yargının ve medyanın bağımsızlığını yitirmesi “âdet yerini bulsun” türünden cümlelerle geçiştiriliyor.

Örneğin Bozdağ, Avrupa Konseyi ile Türkiye ilişkilerinin kuvvetlenerek devam edeceğini söylerken diğer tarafta Türkiye’de iç siyasete nemalanacak malzeme olsun diye idamın getirilmesi yönünde halkın nabzı yoklanıyor. İdam cezası Avrupa Konseyi’nin kırmızı çizgisi. İdam cezası geldiği takdirde Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliği sona eriyor. Başkanlık seçiminden sonra AİHM’den gelecek milyarlarca Euro tutarındaki tazminatlardan kurtulmak için bu yola girilmesi kimseyi şaşırtmaz.

JAGLAND’DAN UYARILAR

Jagland 15 Temmuz’dan sonra özellikle OHAL ile birlikte işten çıkarmalar, binlerce kurumun kapatılması, basın kuruluşların kapatılması ve gazetecilerin cezaevlerine gönderilmesiyle ilgili Türkiye’ye uyarılarda bulunduklarını söyledi. Her ne kadar inanarak söylemese de Türkiye’de iç hukuk yollarının devam ettiği, mahkemelere, AYM’ye veya AİHM’e müracaat yollarının açık olduğunu söyledi. Buna karşın Türkiye’de sistemin işlemediğini Avrupa Konseyi kendi raporlarında örnekleriyle açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca altında konseyin de imzası bulunan OHAL komisyonunun kurulması bağımsız demokratik sistemin sağlıklı şekilde islemediğinin diğer kanıtı. Jagland her şeye rağmen AİHM’in eğer lüzum görürse müdahale edeceğinin altını çizdi.

Jagland’ın OHAL komisyonu ile ilgili bağımsızlığına vurgu yapmasının ardından Bozdağ, 3 hakimin bulunduğu komisyonun bağımsız olarak işlediğini ve yapılan her müracaatın değerlendirileceğini söyledi. 7 kişiden oluşan komisyonun yüzbinlerce dosyanın altından nasıl kalkacağı, merak konusu. Adalet bakanı, Komisyonun vereceğini kararın nihai karar olduğunu söylese de AYM ve AİHM yolunun açık olduğunu sözlerine ekledi.

VENEDİK KOMİSYONU DA ENDİŞELİ

Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı Venedik Komisyonu da henüz taslak halinde olan raporunda Türkiye’deki siyasi durumuna ilişkin, ülkenin “demokratik sisteminin dramatik bir biçimde gerilediği ve otokratik, tek adam rejimi yolunda olduğu” ifadelerine yer veriyor. 12 Mart’ta son haliyle açıklanacak raporda yeni anaysa değişikliğiyle birlikte güçler ayrılığı ilkesinin tamamen ortadan kalkacağını tüm yetkilerin Cumhurbaşkanında toplanacağını ifade ediyor. Zayıflayan Türk yargısının yeni anayasa ile birlikte tamamen bağımsızlığını yitireceği uyarısında bulunuyor.

Bozdağ, Alman basın mensuplarının, Almanya vatandaşı tutuklu gazeteci Deniz Yücel hakkında sorusu karşısında, Türk yargısının bağımsız olarak işlediğini  verilen kararların siyasi olmadığını söylerken herhangi bir mahkeme kararının ardından temyiz yolunun açık olduğunu ifade etti.

[Mehmet Dinç] 2.3.2017 [TR724]

Sivil darbenin suç üstü fotoğrafları [Nazif Apak]

28 Şubat postmodern darbesinin en cafcaflı zamanında ilginç bir basın toplantısı yapılır. Ev sahibi, başbakan Necmeddin Erbakan’dır. Davetlilerin büyük çoğunluğu Ankara gazetecisi ve köşe yazarı. Erbakan, yoğun eleştirileri dağıtmak istemekte, havayı yumuşatıcı mesajlar vermektedir. Gazetecilerin karşısına çıkarken milletvekillerini de yanına almıştır Başbakan. Önce kısa bir konuşma yapar, ardından sorulara geçilir. Dananın kuyruğu da orada kopar.

28 Şubat’ın (belki de her baskıcı dönemin) hızlı köşe yazarlarından Fikret Bila söz alır ve asker cenahından yükselen alengirli bir konuyu gündeme getirmek için soru cümlelerini art arda sıralamaya baslar. Ne var ki cümle bitirilemez. O günlerde Refah Partisi milletvekili olan ve hayatı boyunca gazetecilikten hiç kopmamış bulunan Nazlı Ilıcak devreye girer. “Fikret!” diye gürler önce ve ardından ekler: “Sen bu soruları sormadan önce yazdığın/yazdırdığın haberleri bir düşün” manasına gelen sert bir giriş yapar. Azarlayıcı üslubunda demokrasi vurgusu vardır ve gazetecilerin askerin yörüngesine girerek yaptığı yayınları eleştirmektedir. Fikret Bila bu gür seda karşısında sessizliğe bürünür.

Gece yarısı toplantı bitmiş herkes gazetelerin Ankara bürosuna dönmekte, son dakika haberi geçebilmek için birbiriyle yarışmaktadır. O gece gazetecilerin aklında kalan en belirgin hatıra hep Nazlı Hanim’ın Fikret Bila karşısındaki sözleridir.

NAZLI ILICAK HAPİSTE, FİKRET BİLA YANDAŞ!

Gecenin karanlığına karışmak üzere olan gazeteciler arasında şöyle bir konuşma geçtiğini biliyor musunuz? O günlerde de ürkek ve korkak olup kendi pısırıklığını Cemaat’in ‘hoşgörü ve diyalog’ mesajları ile kapatmaya çalışan birisi, Yavuz Gökmen’e der ki: “Nazlı Hanım çok sert konuştu be!” Rahmetlik Yavuz Gökmen adamın yüzüne istihza ile bakar ve son bir cümleyle gecenin finalini yapmış olur: Daha bu ne ki! Sen bu Nazlı Ilıcak’ı daha gençken görecektin!

Gökmen haklıdır. Nazlı Ilıcak askeri darbelerin de sivil darbelerin de karşısında durdu aslanlar gibi. 28 Şubat’ta dimdik durarak başörtülü mağdurlara cesaret aşıladı.

Ve şimdi alçak bir iftira ile (tıpkı diğer gazeteci ve yazarlara yapıldığı gibi) darbecilik suçlaması yapılıyor. Türkiye’nin bütün demokratlarına topyekûn darbeci diyen ve onları hapse atan adam(lar)a ne denir sizce? Darbeci mi, diktatör mü, zalim mi, yalancı mi, müfteri mi? Belki de hepsi birden…

Sinsi bir taktikle sivil darbe yapanlar, bir yandan demokrat ve özgürlükçü insanları darbeci deyip hapse atarken; diğer yandan da hayatı boyunca anti-demokratik duruş sergilemiş kişileri baştacı yapmakta.

Bak şu kaderin cilvesine! Nazlı Ilıcak’ı anlamsız ve saçma bir yakıştırma ile aylardır hapishanede tutan kafa Hürriyet Gazetesi’nin başına Fikret Bila’yı getirmek için baskı yapıyor.

YARANABİLDİ Mİ? NE GEZER!

Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ, Doğan Grubu’nun anahtarlarını Erdoğan’a teslim ederken suç üstü yakalanmıştı malum. Meğer iki damat (Aydin Doğan’ın damadı ve Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak) kafa kafaya vermiş medya grubunu ‘büyük patron’un keyfine uygun hale getirmek için çaba sarf ediyormuş. “Berat’ın kutusu” internet korsanları tarafından açılıp saçılınca saraya kadar uzayan gizli planlar tek tek ortaya çıktı. Sonuçta Yalçındağ istifa etmek zorunda kaldı. Diğer damat ise bakanlığın ve petrol başta olmak üzere enerji kaynaklarının kaymağını yemenin tadını çıkarıyor. Fikret Bila işte o planların bir parçasıydı. Sedat Ergin’in dikkatli ve temkinli tavrına bile tahammül edemeyen yandaş sürüsü Doğan Grubu’na el konulacağını dile getire getire adamları deli etti. Aklı başından gitmiş insanların medya grubunu kurtarabilmek ve hapisten uzak durabilmek  için yapmayacağı fedakârlık (!) kalmadı. Yaranabildi mi? Ne gezeeer!

Hatırlayınız lütfen: Damat gözetimindeki Sabah’ın başında da yıllardır ünlü bir 28 Şubatçı durmakta. Erdal Şafak’ın 28 Şubat’taki etkin rolünü unutan, ya hafıza kaybı yaşıyordur ya da tetikçi beslemektedir. Kaldı ki bir de davranış uyuşmazlığından söz edilir hep. Mesela Şafak’ın aşırı alkol alması ve bazı toplantılara o haliyle katılmasına bizzat Erdoğan tanıklık etti. Sokakta sigara içerken gördüğü bir vatandaşa müdahale etmeden duramayan bir Erdoğan portresi, yurt dişi gezilerine davet ettiği Erdal Şafak’ın kör kütük sarhoş olmasına, içki bulmadığı Arap ülkeleri seyahatlerinde krize girdiğine ve olay çıkardığına tanıklık etmedi mi? Sokaktaki vatandaşın yasam tarzına müdahale etmeyi kendine görev sayan Erdoğan niye katlanıyor birilerine ve bu birileri neden hep 28 Şubat darbesinin etkin elemanları durumunda acaba?

SİVİL DARBE, KIDEMLİ DARBECİLERİN ELİYLE

Fikret Bila’ya dönelim. 28 Şubat’ı her daim savundu, Erbakan hükümetinin alaşağı edilmesini demokrasiye aykırı bulmadı, anayasal bir hak olarak gördüğünü söyledi ve oradaki tutumundan dolayı hem askerleri hem Demirel’i savundu.

Bırakın 28 Şubat’ı. Arşivleri tarayın, Abdullah Gül cumhurbaşkanı olurken Bila neler yapmış ona bakın bari. Canlı yayında bir kitabı açıp Gül’ün soyunu sopunu soran/sorgulayan Bila değil miydi? Gül de o gün bir hata yapmış sanki Ermeni olmak bir insanlık suçuymuş gibi soy ağacından falan bahsetmişti. Peki, soru sorulduktan sonra masa altına atılan gizemli kitap kimindi ve içinde daha neler yazıyordu, bilen var mı? Bila’nın canlı yayında alıntı yaparak Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıktığı kitabın yazarı Ergun Poyraz’dı. O kitapta Erdoğan’a da Yahudi dönmesi ve kriptosu deniyor ve buna dair ‘deliller’ sergileniyordu. Erdoğan bu iddialara cevap vermedi; belki de dikkate değecek kadar bilimsel bulmadı. Peki, şimdi Erdoğan taraftarlarının Fikret Bila aşkı nereden geliyor?

Aslında, açık söylemek gerekirse, Hürriyet’in başına kimin geleceğinin pek de önemi yok. Fikret Bila’ya karşı bir husumetim de yok. Ancak bir noktaya dikkat çekmekte fayda var: Bugün demokrat ve özgürlükçü bütün kalemleri hapse ve sürgüne mahkum eden sivil faşistler, etkin gördükleri her yere (ve tabi ki en başta medyaya) eski ve kıdemli statüko yanlılarını getirmekte. Neden acaba? Kendi yetiştirdikleri kadronun ucube yayıncılığından bıktıkları için mi; yoksa sivil darbeyi emektar darbecilerle yapmakta fayda gördükleri için mi? Kararı siz verin. Nazlı Ilıcak hapiste, Fikret Bila Saray fanatiklerinin zoruyla yayın yönetmeni oluyor. 28 Şubat’ın Fatih Çekirge’si bile başkanlık sistemi deyip kendini yerden yere atıyor…

Birkaç gün önce 28 Şubat mağdurları bir toplantı yaptı ve bugün yapılan zulmün 28 Şubat’tan da 12 Eylül’den de daha kötü olduğunu söyledi. Normal değil mi: Bugünkü zalimler gücünü o dönemlerin kurmaylarından alıyor. Perinçek ve ‘Ergenekoncu’ tayfanın Erdoğan aşkı nereden geliyor sizce?

[Nazif Apak] 2.3.2017 [TR724]

Şevki Yılmaz ve Allah’a iftira [Abdullah Salih Güven]

Ben artık takip etmiyorum. Etmemek için özel gayret de gösteriyorum ama şartlar ister istemez size oraya doğru sürüklüyor. Bir de mevzu din üzerinden okunan siyaset ve ayet ve hadislerle siyasi karar ve uygulamalarını meşrulaştırma olunca -ki ben buna meşrulaştırma değil suiistimal etme diyorum- ister istemez kendinizi işin içinde buluyorsunuz.

Mevzu, Şevki Yılmaz’ın bir TV programında söylediği şu sözler. “Hepiniz toplansanız hayırlar çıkmayacak. Neden? Çünkü bir hadisi şerif var, müjde var. 16 Nisan’ın nasıl zaferle çıkacağını… Haftaya o hadisi şerifi okuyunca…”

GERİ ADIM ATAR GİBİ YAPTI AMA

Kelimesi kelimesine konuşmasının dökümüdür bu. Sosyal medya başta olmak üzere onlarca platformda gördüm ve okudum bu cümleler üzerinde yapılan yorumları. Ama konuşmayı merak etmedim. Merak edip aslını dinlemeyi vakit kaybı saydım. Çünkü konuşma dili, tamamlanmamış yarım cümleler, ne kastettiğini bırakın ne dediği bile tam anlaşılmıyor. Onun için bazıların yaptığı gibi hemen meselenin üzerine atlamaktansa sözünü ettiği ve 16 Nisan ile ilişkilendirdiği hadis ve yorumunu dinleyelim; sonra gerekirse yazarım diye düşündüm.

Aradan birkaç gün geçti, bir TV programında bahsini ettiği hadisin nübüvvetten sonra hilafetin 30 yıl devam edeceğini, ardından ısırıcı saltanat döneminin başlayacağı ile alakalı olduğunu anlatmış. O  açıklamaları da dinlemeye fırsat bulamadan bir başka TV programında ilk konuşmasının kamuoyuna yansıtılma şekli ile alakalı açıklamalarını dinledim. Orada ilk günkü sözlerinin şahsına ve temsilciliğini yaptığı partiye karşı bir kampanya haline getirilmesini nazara vererek, “Kiralık maşalar yalan söylüyorlar, haydi başlık atacağına konuşmamım tamamını versene, orada bir temenniden bahsediyorum vs.” tarzında açıklamalar yapıyor.

Bütün bunlar hakkında bir yorumda bulunabilmek için tartışmaları başlatan ilk konuşmaya dönmek lazım. Yukarıda büyük gürültü kopartan konuşmanın bir parçasını verdim. Meselenin ehemmiyetine binaen tekrar yazayım: “Hepiniz toplansanız hayırlar çıkmayacak. Neden? Çünkü bir hadisi şerif var, müjde var. 16 Nisan’ın nasıl zaferle çıkacağını… Haftaya o hadisi şerifi okuyunca…”

KONUŞMANIN DEVAMI ÇOK DAHA VAHİM

Devam edeceğim ama burada duralım. Yukarıda da ifade ettiğim gibi kesik kesik de olsa, tamamlanmamış cümleler de olsa bunların toplamında inkarı kabil olmayacak netlikte bir hadisi şeriften ve bu hadisi şerifin 16 Nisan’dan zaferle çıkılacağına inandığını ifade eden bir yorumdan bahsediyor. ‘Haftaya o hadisi şerifi okuyunca…’ diye de cümle yarıda bırakılıyor. Ne olacak o hadisi okuyunca? Cümlenin gelişi ve konuşmanın bütünlüğünden anladığım, o hadis ve yorumunu yapınca itiraza mahal olmayacak netlikte gerçek açığa çıkacak. Olabilir. Ama bu yorumu duymadan bir şey söylemek de yakışık almaz. Susmak ve beklemek lazım dememin sebebi de bu zaten. Nitekim bekledik ve Yılmaz o bilgiyi de elimize verdi. Yalnız ben o hadis ve etrafında yapılan yorumu bir sonraki yazıya bırakmak istiyorum. Çünkü yukarıda kelimesi kelimesine diyerek iktibas ettiğim konuşmanın devamı bana göre çok daha vahim. Nedendir bilmem, kamuoyu meselenin bu veçhesini atlamış.

Bakın ne diyor Şevki Yılmaz: “Siz hayır vermekle, geçmişteki o güzel hizmetlerinizi iptal ettiriyorsunuz Allah’a. Mukadderat budur. Allah  Türkiye’yi, bu insanlığın anası, o adaylığına getirme kararı almıştır. Bunu kimse önleyemez. Boşuna uğraşmayın.”

Bu sözleri duyunca tüylerimin diken diken olduğunu hissettim ve bu satırları yazarken de aynı hissiyatı yaşıyorum. Dilimden dökülen ise Hz. Ebu Bekir’in şu cümlesi: “Ne kadar da Halimsin Ya Rabbi.” Hz. Ebu Bekir’in bu söylediği bağlam farklı ama işin mahiyetine ve özüne baktığınızda bir fark olmadığını göreceksiniz.

ALLAH ADINA KONUŞMAK

Nedir o öz ve o mahiyet? Allah’ı hakkıyla takdir edememe. Nitekim bu Allah’ın Kendisi hakkında bizatihi Kur’an’da zikrettiği bir beyandır: “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.”

Ne demek bu diyebilirsiniz? Açık, seçik ve net; Yılmaz yukarıdaki sözleriyle Allah’ın vereceği hükmün muhtevası, çerçevesi ve sınırı hakkında bir hükümde bulunuyor. Allah’ın vereceği hükmü belirtiyor. ‘Nereden biliyorsun?’ diyeceğim ama işlenen cürüm karşısında bu söz çok hafif kalır. Onun için çok da ağırını yazacağım; Allah’a iftirada bulunuyor. Allah’ın hükmünü biliyormuş gibi konuşuyor. Kur’an’ın “Allah’a iftira edenlerden daha zalim kim olabilir?” ayetinin hitap alanına girecek şekilde Allah adına ahkam kesiyor. Sanki haşa ve kella O’nun temsilciğini almış. Aslında kalemim yazmaya varmıyor ama söz konusu Hak Teala olunca yazacağım; kendisini haşa ve kella Allah menzilesine koyup hüküm veriyor.

Bu yorumlarımı çok ağır bulduysanız lütfen sakin bir zihinle, entelektüel soğukkanlılığınızı koruyarak şu cümleleri bir daha okuyun. “Hayır demekle (malum kastettiği şey referandumda hayır oyu kullanma ASG) geçmişteki güzel hizmetlerinizi iptal ettiriyorsunuz Allah’a.” Evet yeninden soruyorum, nereden biliyorsun? Allah vahiyle mi bildirdi sana?

KADERİN İPLERİ KİMİN ELİNDE?

Cümlenin devamına gelince: “Mukadderat budur. Allah Türkiye’yi, bu insanlığın anası, o adaylığına getirme kararı almıştır.” Söze bakın; mukadderat budur! Sanki zaman ve mekandan münezzeh olan mutlak ilim sahibi Allah’ın o ezeli ve ebedi ilmine vakıf! Sanki kader sayfalarının bir kopyası elinde! Şahsen ben başka türlü izah getiremiyorum “mukadderat budur” beyanına…

Ya şuna ne demeli: “Allah Türkiye’yi, bu insanlığın anası, o adaylığına getirme kararı almıştır. Bunu kimse önleyemez.” İnsanlığın anası, o adaylığa getirme kararı alma, ne demek tam net olarak anlaşılmıyor ama beni ilgilendiren kısım “almıştır, önleyemez” ile biten hükme dayalı beyanlar. Allah adına konuşma, ya da daha yumuşak bir ifadeyle Allah’ın verdiği kararı halka duyurma ve bunu kimsenin değiştiremeyeceği vurgusunu yapma. Yapmayın Allah aşkına! Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun? Be ne menem bir beyandır.

Biliyorum sizler “Bizim partimize oy vermeyenler patates dinindendir” sözünün sahibi Merhum Erbakan ocağında yetişen insanlarsınız. Hatta ses tonunuz, konuşma üslubunuz, mimikleriniz bile Erbakan’ı anımsatıyor insana. Ama inanın bana, eğer hayatta olsaydı, bu sözlere ilk itiraz eden o olurdu ve haddini aştın diyerek belki de sizi uyarırdı.

Yapmayın. Hayatı siyaset üzerinden okumayın. Siyasi emellerinizi meşrulaştırmak için dini alet etmeyin. Başkanlık sistemi referandumu için elinizden gelen her türlü gayreti gösterin ama dini bu işten uzak tutun. Allah hakkında iftirada bulunmayın. O ve O’nun kararları hakkında ahkam kesmeyin. O Kur’an’daki tabirle “sünnetullah” diyerek zaten hükmünü vermiş. Beşerin karar ve davranışları onun nasıl ete-kemiğe bürüneceğini belirleyecektir. Bundan ötesi laf u güzaftır.

[Abdullah Salih Güven] 2.3.2017 [TR724]

Türkiye-İsrail ilişkileri Kürt hareketini etkiler mi? [Berk Uluç]

Son bir yılı gizli, son birkaç ayı ise kameralar önünde cereyan eden Türkiye – İsrail ilişkilerinin ‘normalleşme’ süreci şüphesiz Kürt siyasal hareketi üzerinde de ciddi etkiler yaratmakta. Fakat ilginçtir, ne Türkiye kamuoyunda ne de Kürt cenahında bu ‘normalleşmenin’ Kürtler için hangi anlamlar taşıyabileceğine dair tartışmalar henüz duyulur bir hüviyet kazanmadı.

Arkaik bir yaklaşımla baktığımızda, Kürt siyasal hareketinin İsrail okuması özellikle Tel Aviv’in bölgede tek NATO üyesi devlet olan ve Arap olmayan Türkiye ile beraber hareket etmeyi öncelediği şeklinde ifade edilebilir. Bu bağlamdan hareketle, Kürtlerin İsrail algısını oluşturan ve Kürt kolektif hafızasını şekillendiren faktörlere baktığımızda karşımıza üç temel husus çıkmakta. Birinci ve kendini PKK’ya yakın hisseden Kürtlerin asla unutamayacağı nokta 1999 yılında Mossad’ın da operasyonel katkıları neticesinde PKK lideri Öcalan’ın Kenya’nın başkenti Nairobi’de yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi hadisesi olmuştur.

İkinci faktör ise şüphesiz İsrail’in Türkiye ile güvenlik ve istihbarat alanlarında tarihsel olarak yakın işbirliği içerisinde bulunmasının PKK’nın Türkiye ve bölge ile ilintili hedefleri ile örtüşmemesinden kaynaklanmakta. Hususiyle, silah sanayisinde Türkiye ve İsrail arasındaki yakın ilişki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde Türk askerinin yeni ve teknolojik silahları kullanma imkanından ötürü PKK’ya ağır kayıplar verdirmesi neticesini doğurmuştur. Üçüncü olarak ise, Leninist bir hareket olarak ortaya çıkan ve 1980’li yıllarda Bekaa Vadisi’nde lider kadrosunu korumaya çalışan PKK, kendisine ideolojik olarak yakın gördüğü Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yanında İsrail’e karşı savaşmış ve İsrail’e azımsanmayacak kayıplar verdirmiştir.

PRAGMATİK İLİŞKİLER

Bu hususlara baktığımızda PKK’nın İsrail düşmanı bir örgüt olduğu sonucunu çıkarmak şüphesiz naiflik olacaktır. PKK’ya daha yakın bir mercekle baktığımızda aslında İsrail ile ilişkiler meselesinde iki başat fraksiyonun olduğunun altını çizebiliriz. Bir taraftan İran’a yakınlığı ile bilinen Cemil Bayık ve kadrolarının İsrail ile kurulacak ilişkilere son derece kuşku ile baktıkları bilinirken, diğer taraftan Murat Karayılan ve ekibinin ise İsrail ile PKK’nın daha yakın işbirliği içerisinde olması gerektiğine dair fikirleri öteden beri bilinmekte. Hatta öyle ki, PKK’nın o dönem bir numarası olan Murat Karayılan 2010 yılında İsrail’in Haaretz gazetesine bir mülakat vererek, ‘En çok da İsrail’in bizi anlaması gerekir. Tarihinde soykırıma, ölümlere ve sürgünlere maruz kalmış bir toplum, bugün Kürtlerin yaşadığı acılara ortak olmalı ve Türkiye ile birleşerek Kürtlerin ölümüne ortak olmamalıdır’ şeklinde ifadeler kullanmıştı. PKK’nın İsrail’e dair bu ikili yaklaşımı aslında Öcalan’ın şahsında anlaşılabilecek bir durum. Aksi takdirde, örgütünü yönetmeye hapiste olmasına rağmen bu kadar muktedir olan Öcalan, İsrail gibi önemli bir ülkeye dair alınacak ve örgütün çıkarlarına halel getirecek ikili bir tutuma asla izin vermezdi.

Öcalan’ın İsrail yaklaşımı kendisini tanıyanların da tahmin edebileceği gibi son derece pragmatik sebepler üzerine inşa edilmiştir. 1980 ve 1990’lı yıllarda Suriye ve Irak’ta bulunan farklı PKK kamplarında terör örgütü mensuplarına yaptığı konuşmalarda, Öcalan İsrail’i kapitalizm üzerinden eleştirerek, Yahudileri PKK’nın ideolojik düşmanları olarak sunmuştur. Fakat, aynı tutum PKK’nın Türkiye ve bölgesel konularda ki hedef ve amaçlarının desteklenmesi meselesine gelince, Öcalan önceki tutumunu tamamen değiştirerek, son derece pragmatist söylemlerde bulunmuştur. Örneğin, 2005 yılında avukatı aracılığı ile bir açıklama yapan Öcalan, ‘İsrail’in Ortadoğu’da kurulacak demokratik düzenin koruyucusu ve hamisi olacağına dair hiçbir şüphem yok’ şeklinde bir ifade de bulunmuştur.

HDP’NİN İSRAİL POLİTİKASI

HDP kurulduğu 2013 yılından itibaren İsrail’in özellikle bölgede uyguladığı politikalara hep bir ağızdan karşı çıkmış ve bu yönü ile PKK ve Öcalan’ın pragmatik tavrının aksine son derece prensiplere dayalı bir tutum geliştirmiştir. 2014 yılında İsrail’in Gazze’yi ablukaya aldığı ilk dakikalarda bir basın açıklaması yapan Selehattin Demirtaş ablukayı çok sert sözlerle kınayarak şöyle demişti:

‘İnsanların öldürülmelerini ve evlerin bombalanmasını lanetliyoruz. Uluslararası kamuoyuna buradan çağrıda bulunuyor, insanlığa karşı işlenen bu suçu durdurmak için sessizliğini bozmasını talep ediyoruz. Bu vesileyle mazlum Filistin halkının yanında olduğumuzu belirtmek istiyor ve İsrallilerin bu barbarlığa ses çıkarmalarını rica ediyoruz.’

Bununla beraber, özellikle İsrail ile ilişkilerin son derece gergin olduğu 2015 yılında katıldığı bir toplantıda da, ‘Ey Erdoğan, İsrail’e atıp tutuyorsun ve burdan oy devşirmeye çalışıyorsun. Fakat bunu yaparken insanlığı ve insani değerleri ayaklar altına alıyorsun. İsrail ve Türkiye iki dost ülke olmalıdır. İnsanlar ve devletler arasındaki düşmanlık sürekli olamaz. İsrail ve Filistinin insanları da beraber yaşamayı öğrenmelidir’ ifadelerine de imza atarak, HDP’nin İsrail ile ilintili pozisyonunun son derece dengeli ve ilkesel olduğunu tekrar vurgulamıştır.

Son tahlilde, İsrail – PKK – HDP üçgenin önümüzdeki günlerde nasıl bir yöne evrileceğine baktığımızda, bu sorunun cevabının Türk – İsrail ilişkileri ile bağlantılı olduğu gerçeğini görmekteyiz. Türkiye ve İsrail ilişkilerinin normalleşmesi, Netanyahu’nun yeni Amerika Birleşik Devletleri başkanı Trump ile son derece yakın bir ilişki kurması, Erdoğan’ın geçtiğimiz haftalarda Trump ile görüşerek teröre karşı ortak eylem içerisinde olma sözü alması gibi etmenler yakın gelecekte Kürt siyasal hareketinin son derece zorlu bir sürece gireceğine işaret etmekte.

[Berk Uluç] 2.3.2017 [TR724]

Beş yıllık hikâye veya arınma süreci… (1) [Veysel Ayhan]

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…


Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş, gecenin bir vakti Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti. Hicri 9 Zilhicce 1433, miladi 24 Ekim 2012. Kurban bayramı arefesi. Yaklaşık 5 yıl önce. 

Her gün milyonlarca Müslümandan oluşan kalabalıklar büyük bir izdihamla Kabe’yi tavaf ediyordu ama İbrahim oldukça üzgündü.

İbrahim: – Hac, âlem-i İslam’ın boy aynası. Gördüklerimiz çok feci.

Zemzem: – Hayrola ne gördün ki?

İbrahim: – Milyonlarca tavaf eden var ama hakiki tavaf eden 100 kişiyi geçmez. Akıllar başka yerde, gözler başka alemde… Batını ayrı felaket, zahiri ayrı… Yüz binlerce evsiz yol boylarında… Tüm şehir diz boyu çöp denizi. Maddi ve manevi bitmişlik…

Mültezem: – Beni üzen ise yaptıkları dualar oldu. Çoğunun duası dünyaya ait. Kendine dünyalık, çoluk çocuğuna ev, iş, mal, mülk… İslam’ın ve Müslümanların kurtuluşu için dua edip göz yaşı dökene -vardır ama- ben rastlamadım. Kendi manevi kurtuluşu için bile ağlayan tövbe eden nadir.

Safa: – Ama ben çok ağlayanlar gördüm?

Mültezem: – Hele benim yanımda dua edenler… Onların ağlamaları beni ağlattı. Maddi ve manevi bitmişliğe ağlayan yok.

Esved: – İslam aleminin harabeye dönüşüne, milyonlarca evsiz, barksıza ve yetime ağlayan yok. Binlerce bedevi, haydut ve vahşinin Allah’ın adını bayrağına yazıp kan dökmesine, Müslümanların adını lekelemesine ağlayan yok.

Safa: – Peki ne olacak? Kıyamet saati mi geldi?


ONLAR HENÜZ GELMEDİLER GELECEKLER

İbrahim: – Yaklaştı ama gelmedi. Efendimiz’in (sav) müjdeleri var. Arz ve sema onu bekliyor.

Zemzem: – Nasıl müjdeler?

İbrahim (Rahlesinden bir hadis kitabı alıp büyük bir tazimle okumaya başladı):

– “Bir gün Allah Rasulü (sav) cennet koridoru diyebileceğimiz Baki kabristanına gidip orada medfun bulunan kutlu insanları ziyaret ettti, ‘Selam size ey Mü’minler diyarının sakinleri! İnşaAllah bir gün biz de size katılacağız.’ dedi. Daha sonra ‘Kardeşlerimi görmeyi çok arzu ederdim.’ deyince bunun üzerine ashab-ı kiram, ‘Ya ResulAllah, biz Senin kardeşlerin değil miyiz?’ diye sordu. Efendimiz (sav) ‘Siz benim ashabımsınız; kardeşlerim henüz gelmediler; onlar sonra gelecekler.’ cevabını verdi.” Kitabı kapatıp devam etti:

-İşte Efendimiz’in “kardeşleri”ni bekliyoruz. Bakalım ne zaman yeryüzünü teşrif edecekler.


EN BÜYÜK DECCAL

Esved: – Bir de Deccal hadisi var: “Hz. Âdem’den kıyamet kopuncaya kadar Deccal’dan daha büyük bir fitne yoktur.” Gelip gitti mi, yoksa gelecek mi?

Safa: – Efendimizin (sav) bir rüyası da vardı sanırım. Deccal’ı tavaf ederken gördüğü. Kendini dindar göstereceğine dair…

İbrahim: – Bilmiyoruz. Deccal bizi ilgilendirmez. Adını anıp meclisi kirletmeyelim. Deccali aramak kimseye bir şey kazandırmaz. Ama en büyük Deccal insanın nefsidir ve dizi dibinden ayrılmaz.

Bizi ilgilendiren ve gözümüzün yolda olduğu kimseler ‘ahir zaman garipleri.’

Zemzem: – Onlar da mı kıyamet öncesi?

İbrahim: – Evet, “Din garip başladı, garip başladığı gibi garipliği geri gelecektir. Gariplere müjdeler olsun.” Efendimiz’e(sav) soruyorlar “Kimdir o garipler ey Allah’ın elçisi?” Cevaben buyuruyor: “İnsanlar bozuldukça düzeltmeye çalışanlardır.” Çok zor, bir o kadar renkli günler geliyor. Beklemeye değecek.

Zemzem: – Ben büsbütün ümitsiz değilim. Dünyanın her yanına gidiyor her soluğa ulaşıyorum. Her mecrada ümit arıyorum. Sizin kadar mükedder değilim. Buralara pek gelemeseler de hayatlarını Rıza-yı İlahiye kilitlemiş yüz binler hatta milyonlar var. (İbrahim’e döndü):

– Onlar olmasın?


HENÜZ ÇOK TOYLAR

İbrahim: – Olabilir ama  gördüklerinin sahabe donanımı var mı?

Zemzem: – Sahabe kadar nasıl olsun mümkün değil. Ama yeryüzünün her yerine dağılmışlar. Dertleri sadece ila-yı kelimetullah?

İbrahim: – Sahabe Müslüman oldu. Korkunç çilelerle imtihan verdi. Binlerce çilekeş, yüz binlerce gönül, göz yaşıyla göklere doğru çağlayanlar kurdu, çağladı. O günden bugüne açan her çiçek, boy atan her fidan o çile ve duanın neticesi. Her hidayet meyvesi Efendimiz’in (sav) ve ashabının çektiği çilenin semeresi.

Ama senin gördüklerin sanırım daha çok toy.

Esved: – Sahabi gibisi gelmez ki ama…

İbrahim: – Gelmez doğru ama onların ardında saf tutacak birileri gelmeli… Hadiste var.

Zemzem: – İşin içine sahabe girince bayağı eksik çıkıyor.

Eksikleri görebildiğim kadarıyla… Her birinin ruh heykelinde iki büyük rükün eksik. Maden tamam ama…


ÇİLE SÜRECİNİN ÖN İKRAMİYESİ

İbrahim: – Maden topraktan çıktığıyla olmaz ki! Ateşten potalarda arınması lazım. Adetulahtır. Maddi ve manevi her maden ham olarak dünyaya gelir. Altınsa potalardan geçer. İsten pastan; kirden topraktan arınır. İnsanın madeni ne kadar altın ise o kadar ağır arıtmaya tutulur.

Zemzem: – Yani büyük bir arınma süreci mi lazım?

İbrahim: – Evet.

Zemzem: – Ama daha şimdiden büyük muvaffakiyetler elde etmişler gibi. Neşet ettikleri ülkede hemen herkese hak ve hakikati anlatmışlar. Bilmeyen yok. Sonra dünyaya yayılmışlar. Bu başarılar için çile gerekmiyor muydu?

İbrahim: – Gerekiyor. Nispeten çekilmiştir ama kanaatim o ki bu peşin muvaffakiyetler dahi istikbalde çekecekleri çilelerin ön ikramiyesi olarak verilmiştir.

Zemzem: – Hımm. O zaman Allah yardımcıları olsun.


HAKİKATIN SAĞLAMASI İKİDİR

Esved: – İki ana rükünleri eksik diyordunuz?

İbrahim: – Biri çekmeleri gereken ağır çile ve imtihanlar. Zaten bunlar eğer Efendimiz’in müjdelediği “kardeşleri” değilse çektikleri bundan ibaret olur. Bir elleri yağda bir elleri balda güzel güzel hizmet ederler. El üstünde tutulurlar. Başları ağrımaz; ne muhaceret yaşarlar ne de mağduriyet. Evde sefa, devlette ikbal bulurlar.

Zemzem: – Şimdi öyle gibi.

İbrahim: – Hakikatin sağlaması ikidir. Bir: Kur’an ve sünnete iltizam ve iman. İki: Doğruluklarının gökten teyit edilmesi.

Safa: – Teyidi ne demek?

İbrahim: -Allah’ın üzerlerine musibet ve imtihan yağdırması. Yani Allah’tan razı oldukları iddialarının teste tabi tutulması.

Zemzem: – Kazanmanın alameti ne?

İbrahim: – Bir yandan çile çeker, acele etmeden sabrederler. Diğer yandan sabırlarına mükafat olarak ‘Sizden razıyım.’ hitabını vicdanlarında duyarak sevinç gözyaşı dökerler. Alamet bu. Tabi bu günlere daha çok var. Evet ne diyordum. (Zemzem’e döner) Gece hayatları nasıl?

Zemzem: – Teheccüd kılanlar var. Az değil.

İbrahim: – Ama ıstırapla iki büklüm olarak mı?

Zemzem: – Onlar az.

İbrahim: – Asli eksiklik bu.


ARADA MAALESEF UÇURUM VAR

Zemzem: – Ekseriyet itibariyle başlarındaki zatla aralarında maalesef uçurum var.

İbrahim: – O kapanmazsa zaten bunlar “onlar” değildir.

Mültezem: – Nasıl uçurum?

Zemzem: – Şöyle diyeyim. Askeri erkan gibi. Mesela başta müşir var. Ama nefere kadar ferikler lazım. Mirlivalar lazım. Miralaylar lazım… Müşir ayrı vadide nefer ayrı vadide olmaz ki! Mirlivalar, nefer kadar evrad okuyarak ayakta duramaz ki… Müşir, ellerini kaldırmış her gece göklere doğru çağlarken neferler patikalarda keçiboynuzu toplamaz ki!

Mültezem: – Evet çok doğru. Allah’ın rahmeti Cemaate gelecekse sadece imamın Allah’a kurbiyeti yetmez. Cemaat ve imamın aynı kumaştan olması lazım. Kalite bütünlüğü lazım.

Patiska entari üstünde müşir rütbesi olur mu?

İbrahim: – Olmaz. Tavan yetmez. Tabanın kumaşı sağlam olacak. Atlas olmalı, ipekten olmalı, kadife olmalı, altın alaşımlı seraser olmalı. Patiska o ağır rütbeleri kaldırmaz.

[Veysel Ayhan] 2.3.2017 [TR724]

Erdoğan’ın cemaat maskeli operasyonlarına inandınız mı? [Haber-Yorum: Mehmet Yıldız]

Selam Tevhit Örgütü operasyonun iktidar medyası tarafından itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı günlerdi. Gazetelerde sayfalarca dinleme listeleri ilan ediliyor. Kimine göre 7000 kişi, kimine göre bu rakam 148 bin kişiye kadar çıkmıştı. Neyse ki dönemin İstanbul Adliyesi Başsavcısı Hadi Salihoğlu resmi açıklamasından sayının 2,280 kişi olduğunu öğrenmiş olduk.

O günlerde Havuz gazeteleri Selam Tevhit Örgütü’nün gözden kaçırmak için dinlenen ünlü isimleri özellikle ön plana çıkarıyordu. Uyuşturucudan dinlenmiş mankeninden, organize suç örgütü mensuplarına oradan işadamlarına ve gazetecilere kadar bir dizi tanınmış isim teker teker savcılığa davet ediliyor, şikayetçi olup olmadıkları soruluyordu. Hatta DHKP-C militanı olup da cezaevinde yatanlar bile biz de dinlendik diyerek polislerden şikayetçi oldular.

Tam da o günlerde ünlü bir gazeteci savcılık tarafından davet edilerek kendisine şikayetçi olup olmadığı sorulur. O da ‘şikayetçi değilim, devlet beni dinlemeyecek de kimi dinleyecek’ diyerek biraz da ironi yapar. Fakat bir şeyi merak eder ‘beni hangi tarihlerde dinlemişler?’ diye sorar. Bir de ne görsün kendisinin polis tarafından dinlenmeye başlandığı tarih, dönemin başbakanı Erdoğan’ın miting meydanında hedef gösterildiği tarihten birkaç gün sonrasına tekabül ediyor. ‘Kim dinletti?’ sorusunun cevabını bilmem vermeye gerek var mı?

***

Deniz Baykal’ın 2010 yılında CHP genel başkanlığından istifasına neden olan meşhur kamera kaydını hatırlayalım. O günlerde çoğu kimse bu görüntülerin yayınlanmasını ‘özel hayat’ gerekçesiyle yanlış bulurken, Erdoğan tarafından ‘ne özeli, genel bu genel!’ diyerek miting meydanlarında sıkça gündeme getirildi. Hatta Erdoğan’ın fetvacısı Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde ‘gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye “zaruret” girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir’ diyerek fetvasını verdi.

Aradan zaman geçip Erdoğan’ın cemaatle arası bozulunca ihale Cemaate kaldı. 15 Temmuz’dan sonra muhalefeti iktidarın arkasında konsolide etmek amacıyla eski defterler tekrar açıldı ve yine bu konunun cemaate yakın polisler tarafından tezgahlandığı haberleri yazıldı. 2010’da yaptığı konuşmanın hala arkasında olduğunu ısrarla dile getiren Deniz Baykal, “Ben ilk gün söyleyeceğimi söylemişim. Onu geçersiz kılan hiçbir somut veriyi de şu ana kadar yakalayamadım. O günden bugüne bir değişiklik olmadı” diyerek yine bunun sorumlusunun Erdoğan olduğunu ima etti.

***

Oda TV operasyonunun cemaate yakın polisler tarafından yapıldığı çok yazılıp çizildi. Sözde cemaat aleyhine yazılan bir kitap bahane edilerek yapılan polis baskını, cemaati basın özgürlüğü karşıtı göstermek için hep kullanıldı. Erdoğan’ın o zaman söylediği ‘bazı kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir! sözü unutuldu gitti.

Geçtiğimiz günlerde Hrant Dink’in öldürülmesine ilişkin kamu görevlilerinin yargılandığı davanın duruşmasında, dönemin İstihbarat Müdürü Ali Fuat Yılmazer ifade verdi. Yılmazer ifadesinde Oda TV soruşturmasından da bahsederek, ‘Başbakan ‘Oda TV’ye de bir bakın’ dedi, bakmaz olsaydık. Nedim Şener ve Ahmet Şık ile ilgili hiçbir çalışma yapmadım. Bir tek telefon dinlemem bile yok. Organize şube yapmış operasyonu. Hem talimat verip hem arkasında durmayanların Allah bin belasını versin” diyerek tepki gösterdi.

Şaşırdık mı? Tabii ki şaşırmadık.

***

Aydın Doğan hakkında Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Yasası’na muhalefetten dava açıldığı zaman duruma çare arayan Doğan’ın adamlarına iktidar tarafından bu davanın Cemaat’in işi olduğu fısıldanıyordu. Aydın Doğan ve adamları da o günlerde buna inanmış olacaklar ki bu sefer çareyi Cemaat’in kapısına koşarak ‘aman bizi kurtarın’ diyorlardı. Ta ki 3 yıl önce bugünlerde Erdoğan ve dönemin Adalet Bakanı arasında geçen bir konuşma youtube’a düşünce anladık ki Aydın Doğan’ın SPK davasını cemaat değil bizzat Erdoğan takip ediyormuş. (Bu konuşma o günlerde Erdoğan tarafından doğrulanmıştı.)

***

Doğan Holding’e kesilen vergi cezasının hikayesini 6 Aralık 2016 tarihli Hürriyet’ten okuyalım: Doğan Grubu’na 2009 yılında astronomik düzeyde toplam 6.8 milyar lira tutarında vergi cezası kesen vergi müfettişlerinin FETÖ mensubu olduğu ortaya çıktı. Bu tasarrufları yapan vergi müfettişlerinin görevde olanlarının tümü 15 Temmuz darbe girişiminden sonra “FETÖ örgütü üyeliği, mensubiyeti, iltisakı ya da irtibatı olduğu” gerekçesiyle kanun hükmünde kararnamelerle devlet memuriyetinden çıkarıldı.

Aradan sadece 20 gün geçmiş, Sabah Gazetesi yazarlarından Dilek Güngör, Aydın Doğan’ı vergi davalarından ‘tereyağından kıl çeker gibi’ sıyıranlar kimlerdi? Mahkemelerde bu şirketleri aklayıp paklayan hakimler şimdi nerelerde?’ diye sormuş ve cevaplarını da yazmış.

Güngör’e göre ‘meğer, şirketlerine açılan vergi davalarından Aydın Doğan’ı kurtaranlar da FETÖ’cülermiş!’

30 Ekim 2015 tarihli Sabah gazetesinin bir başka haberine göre ‘Paralel Yapı ve yasadışı dinleme davası sanığı polislerin, Doğan Holding’e vergi cezası kesen hâkim Hasan Erdem’i de sahte isimle dinlediği meydana çıktı.’

Sizin kafanız karışmadı mı? Benimki karıştı. Vergi cezasını kesen de, keseni dinleyen de, cezadan kurtaran da ‘Cemaat’miş! Bütün bunlarla Erdoğan iktidarının Doğan gurubuyla inişli çıkışlı ilişkilerinin hiç ilgisinin olmadığını (!) söylemeye bilmem gerek var mı?

***

Ve bugün ajanslara düşen bir habere göre, akaryakıt kaçakçılığı davasında Aydın Doğan hakkında zorla getirilme kararı çıktı.

Petrol Ofisi’nde (POAŞ) örgütlü şekilde akaryakıt kaçakçılığı yapıldığı iddiasına ilişkin işadamları Aydın Doğan ile Ersin Özince’nin de aralarında bulunduğu 47 sanığın yargılandığı davada, sanıklardan Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan’ın bir sonraki duruşmaya zorla getirilmesine karar verildi.

Tabii bu bağımsız (!) Türk yargısının kararı. Erdoğan’la hiç ilgisi yoktur!

Doğan’ın 15 Temmuz akşamı darbeyi önlemek için gösterdiği cevvaliyet çabuk unutulmuş olsa gerek, bugünlerde bizzat Erdoğan başta olmak üzere iktidar ve havuz medyası tarafından öldürücü darbelere maruz kalmakta. Son birkaç ayda ardı ardına Erdoğan’a feda ettiği adamlarının sayısını unuttuk.

***

Bütün bu örnekler Erdoğan’ın Cemaat maskeli operasyonlarından sadece birkaç tanesi. İşin tuhafı bu tür operasyonlara maruz kalanların çoğu Erdoğan tarafından Cemaat yaptı diye her işaret edildiğinde hiç itiraz etmeden saldırmaya başladı. Madem onları ‘mağdur’ eden Cemaat’ti, bu bahane ortadan kalkınca özgürleşmeleri gerekirdi. Bilakis, Erdoğan’ın kullandığı bu ‘Cemaat maskesi’ onları daha da kul-köle hâline getirdi.

Şimdilerde, Cemaat’ten şikayet eden herkes bu kez farklı ellerle Erdoğan’ın kendilerine dokunduğunu görüyor. Yargıyı ve medyayı, operasyonel olarak kullananın kim olduğu, yaşananlardan görülüyordur diye ümit ediyoruz…

[Mehmet Yıldız] 2.3.2017 [TR724]