Offshore yasal ama etik değil [Harun Odabaşı]

Bazıları yeni duymuş gibi yapsa da offshore bankacılığı uzun yıllardan beri var ve uluslararası sistemin tanıdığı tamamen yasal bir sistem. Önceleri diktatörlerin, petrol şeyhlerinin, silah tüccarlarının ve uyuşturucu mafyasının paralarını saklamak için İsviçre yetiyordu. İsimsiz numaralı hesaplar, illegal yoldan kazanılan paraları tertemiz yapıyordu! Ancak iş sadece saklamaktan çıkıp hem vergi vermemek hem de serveti piyasada çalıştırmak olunca oyuna yeni kurallar eklendi. Faaliyetlerini küçük küçük adalarda gerçekleştiği için birebir tercümesi ‘kıyıdan uzakta’ şeklinde yapılan (galat-ı meşhure kıyı bankacılığı deniliyor) offshore hesapların doğmasının temel sebebi buydu. İnsan vücudu nasılki kalp beyin göz kulaktan oluşmuyor. Kalın bağırsak ve ince bağırsak gibi kulağa hoş gelmeyen organları var. Bu organların vücudun diğer organlarını zehirlememesi ve görevini sürdürmesi için vücutta ciddi bir izolasyon sistemi mevcut. Onun için biz içerideki nahoş kokuyu dışarıda hissetmiyoruz. Ama içeride biriken gaz ve posalarında dışarı atılması gerkir. İşte uluslararası sistem hem temiz parayı korumak hem de kara paranın takibini yapıp onu sistemin içine enjekte etmek için offshore bankacılığını oyuna dahil etti. Ancak bu meret şişede durduğu gibi durmadı!

Son açıklanan Paradise belgelerinde Başbakan Binali Yıldırım’ın oğullarının ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadının dışında pek çok ülke ve şirket ismi geçiyor. Örneğin Almanya’nın kamuya ait ya da kamunun hissedar olduğu şirketlerinde offshore hesapları çıktı. Alman basının hesabına göre Almanya’nın vergi kaybı 17 milyar dolar gibi bir rakam. Yani bir kamu şirketi de vergi kaçırmak için paravan şirket kurmuş. Almanya Vergi Dairesi, Paradise belgeleri üzerine yaptığı açıklamada sürecin tamamen yasal olduğunu söyleyerek tartışmaya son noktayı koydu. Ortada ne suç vardı ne de suçlu. Yasal yollardan vergi kaçırmanın suç olduğu nerede görülmüş! Görüldüğü gibi herkes herşeyin farkında. Dünyanın bütün büyük şirketlerinin offshore hesapları var. İngiltere Kraliçesi’nin ve ABD Başkanı Donald Trump’un da. Aslında tam da “biz neyi tartışıyoruz, dağılabilirsiniz.” dedirten bir ahval.

Peki başta medya olmak üzere bu kadar insan niye rahatsız ya da neye itiraz ediyorlar? Evet belki kıyı bankacılığına yasallık noktasından baktığımızda elimiz boş dönebiliriz. Ahlakî sorumluluklar açısından ise izaha muhtaç pek çok soru işaretleri var. Örneğin geçen sene İzlanda devlet başkanı, Panama’da offshore hesapları çıkınca baskılara dayanamayıp istifa etmek zorunda kalmıştı. Yani yasal ama etik değil! Buna rağmen hiçbir ülkenin bu hesapları inceleme ve hesap sorma yetkisi yok. Onun için bir savcı çıkıp offshore hesaplara kamu davası açamıyor ve açmadı. Türk siyasetçilerin damatları ve evlatları bunu bildikleri için ellerini kollarını sallayarak kazandıkları servetleri kıyı bankalarına aktarıyorlar. Eğer Panama’daki gibi bir sızıntı olmazsa izlerini siliyorlar ve vergi vermekten kurtuluyorlar.

Ülkelerin ve istihbarat örgütlerinin rutin dışı işlemlerini kıyı bankaları üzerinden gerçekleştirmesinin haricinde offshore hesapların gözden kaçan çok önemli bir misyonu da rüşvet paralarını kamufle etmesi. Kamudan ihale alan ve yurt dışında faaliyette bulunan firmalar işlerini yürütmek için büyük miktarlarda rüşvet vermek zorunda kalıyorlar. Bu paralar ülke içinden değilde Cayman adasından transfer edilince denetim olmadığı için hiçbir sorunla karşılaşılmıyor.

Demem o ki offshore hesaplardan şikâyet etmek en azından şu an kurulu nizam için pek bir anlam ifade etmiyor. Çünkü kuralları hâlâ büyük patron yani kapital belirliyor. Ortaya dökülen belgeler sadece bilgimizi artırıyor. Devletler, karteller, servet sahipleri hatta vergi daireleri bile hallerinden memnun.

[Harun Odabaşı] 13.11.2017 [Kronos News]

Gülen, eleştiri ve yadsıma [Dr. Deniz Araz]

Bilge devlet adamı Winston Churchill eleştiriyi vücutta hissedilen ağrıya benzetir. Eleştiri de bedendeki ağrı gibi dikkatimizi hastalıklı uzuvlara çeker, bu yüzden gereklidir.

Bir süredir Hizmet camiasında “eleştirinin gerekliliği” üzerine tartışılıyor. Türkiye toplumunun kusurlarından olan özeleştiri eksikliğinin dindar kesimde de görüldüğü ve bugün yaşanan acılara eleştirel bakıştan yoksun olmanın yol açtığı yazıldı, çizildi. Özellikle Kıtalararası platformunda yayımlanan yazılarla tartışma harlandı. Bunun son örneği olan sayın Özgür Koca’nın “‘Yadsıyan Akıl’ ve Acı” başlıklı yazısı üzerinden söz konusu metinlerdeki temel bir yaklaşım sorununa işaret etme gereği doğdu.

Yirminci yüzyılın ruhunu en iyi anlayanlardan tarihçi Tony Judt entelektüel uğraşın biraz da muhatabı ayartmak olduğunu söyler, niyetinizi baştan açık ederseniz inandırıcı bir söylem kuramazsınız. Kıtalararası’nda yayımlanan metinler bana Judt’ın gözlemini hatırlattı. Söz konusu yazılar kaba bir tarihsel çerçeve çizdikten sonra son bölümde sözü Fethullah Gülen’e getirip bir Gülen eleştirisine dönüşüyor (ki bunda sakınca yok). Metinlerin kurgulanma biçiminden aslında asıl niyetin Gülen eleştirisi olduğunu anlamak zor değil, öteki savlar daha çok okuru asıl eleştiriye hazırlama işlevi görüyor. Bu yüzden Özgür Koca’nın yazısının sadece son bölümü üzerinde duracağım.

Said postmodern mi?

Ama önce bir yanlışı düzeltmek gerek. Şöyle diyor Koca: “Edward Said’i çok önemli bir düşünür olarak görmekle beraber, o ve onun gibi postmodernizmin tesirinde yazan düşünürlerin en büyük hatalarının Müslümanlara kendi yanlışlarını gizleyecek entelektüel mazeretler vermek olduğunu düşünürüm.” Said’in postmodern olduğunu söylemek için onun yapıtından habersiz olmak gerekir. Anlaşılan, Özgür Koca Edward Said’in Fransız postmodernleri siyaseten pısırık olmakla suçladığını bilmiyor. Kaldı ki Said’in Doğu toplumlarına (sadece Müslümanlara değil) entelektüel mazeretler verdiği savı yeni değil. (Bu konudaki tartışmalar için Alexander Lyon Macfie’nin derlediği Orientalism: A Reader kitabına bakılabilir.) Yazının ilk bölümünde başka sorunlu noktalar da var. Mesela “instrumental rationality” kavramının doğru karşılığı “aletsel akıl” değil “araçsal akıl”dır. Sühreverdi–Said Nursi ilişkisi de açıklanmaya muhtaç ama konumuz bu değil.

Yazıdaki çelişki

Özgür Koca bazı noktalarına benim de katıldığım yazısında özetle gerçekleri yadsımanın İslam dünyasında yol açtığı sorunlara dikkat çekiyor. Farklı topluluklardan (İslamcılar, Nur cemaati…) örneklerle yadsımacılığın tehlikeleri ve zararları üzerinde durduktan sonra Gülen konusuna geçiyor. Yazıdaki çelişki de tam burada ortaya çıkıyor. Aradaki mantık bağını kurmak zor değil: Gülen birçok şey gibi yadsımacılığını da Risale-i Nur camiasından tevarüs etmiştir. Koca, “Nurcular”ı İslam geleneğini yadsımakla ve Said Nursi’yi öncesiz görmekle eleştiriyor. Çelişki şu: Koca’nın bahsettiği yadsımacılık sorununa en ciddi çözümü sunan kişi Fethullah Gülen’dir. Gülen’in önerisiyle Şahdamar Yayınları’nın hazırladığı Risale-i Nur baskıları tam da bu yanlış anlamayı önleme işlevi görmüş, dipnotlar ve açıklamalarla Bediüzzaman’ı İslam tarihindeki yerine oturtmuş ve gelenekle bağını ortaya koymuştu. Dahası Gülen henüz 1970’lerde Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi gerektiğini savundu, tepkileri göze alarak kendisi 1990’larda Risalelerden kısa sadeleştirmeler yaptı. Yani Koca’nın dediğinin aksine, Nursi’yi daha ulaşılır bir isim haline getirmeye (demystification) çabaladı.

Benedict Anderson’ın yanılmıyorsam Imagined Communities’de söylediği gibi, dinî cemaatler karizmatik liderin ölümünden sonra bir metin etrafında kenetlenir. Bu yüzden Bediüzzaman’ın öğrencilerinin Risale-i Nur’un sadeleştirilmesini affedilmez bir hata saymaları bir yere kadar anlaşılabilir. Buna rağmen Gülen konuya yadsımacı değil tam aksine rasyonel bir biçimde ve cesurca yaklaşmıştı.

‘Kimlik’ nedir?

Özgür Koca’nın yazısındaki temel açmazlardan biri “kimlik” kavramını yanlış kullanmasından kaynaklanıyor. Koca, “Fethullah Gülen’in kimlik inşa etme metodu önemli miktarda gerçeği yadsımaya dayalı görünüyor,” derken Gülen’in sıkça kullandığı “Anadolu insanı,” “necip millet” gibi tamlamaların gerçeklikten uzak olduğunu öne sürüyor. Başka deyişle, Gülen’in gerçekle bağının koptuğunu söylüyor. Bu tanımların hayalcilik değil yapıcılık olduğunu görmek için şunu unutmamak gerek: Hizmet bugün zulme alkış tutan toplumun insan malzemesinden küresel çapta bir hareketi çıkarmayı başardı. “Anadolu insanı” gibi tanımlamalar cesaretlendirme olduğu kadar yüzlerce ülkede fedakârca okul açmış orta sınıfa bir vefa olarak okunmalı.

Aslında Koca’nın söylediği şu: Gülen bir kimlik inşa ediyor ve bu kimlik politikasıyla kitleleri harekete geçiriyor (sosyal bilimcilerin sevdiği kavramla söylersem “mobilize ediyor”). Kimlik politikası (identity politics) kavramı kısaca şöyle tarif edilebilir: İdeolojik, siyasi veya maddi ilişkilerin aksine, ırk, cinsiyet gibi karakteristik grup özellikleri etrafında bir araya gelme. Dolayısıyla Gülen bir “kimlik politikası” üretmiyor. Aksine, “Anadolu insanı,” bir çatı terim olarak, Türkiye’de hep ayrıştırıcı olagelmiş kimlik politikalarına karşı Gülen’in bir çözüm önerisi diye okunabilir. Üstelik bu yaklaşım yalnız kimlikler değil sınıflar arasındaki duvarları da kaldırmayı öngörüyordu. (Belki Hizmet Hareketi biraz da bunun bedelini ödüyor.)

Yani “Anadolu insanı” tamlaması kitleleri mobilize edecek bir kimlik inşa çabası değil, bütünleştirici bir kavram. Bir sosyal bilimci “kimlik” kavramını kullanırken daha özenli olmalı.

Milliyetçilik mi yurtseverlik mi?

Her toplumsal hareket kendi çağının ürünüdür. Hizmet Hareketi de yerellikten evrenselliğe (iradeyle ya da şartlar gereği) açıldıkça değişti, değişiyor. Erken 90’ların koyu milliyetçisi çizgisi yerini daha evrensel bir söyleme bıraktı. Bu yüzden Hizmet için milliyetçilik (nationalism) ile yurtseverlik (patriotism) ayrımını yapmanın vakti çoktan geldi.

Özgür Koca yazısında Gülen’in “yadsımacılığında” milliyetçiliğin etkisi olduğunu ima ediyor. Ben Gülen’in vatana ilişkin duygularının milliyetçilik değil yurtseverlik diye tanımlanması gerektiği kanısındayım. John Lukacs’ın dediği gibi, tarihi soyut bir kategori olarak görenler milliyetçilerdir (bu yüzden Stalin ve Hitler gibi bazı ‘başarılı’ milliyetçiler aslında önderlik ettikleri milletten değildir), yurtsever ise ülkesi hakkında daha yerli yerinde bir fikre sahiptir.

Bu eleştirinin bir uzantısı olarak Özgür Koca, Gülen’i tarihten hep olumlu örnekleri öne çıkarmakla suçluyor. Şunu unutmamak gerek, burada bir tarihyazımı tartışması yapmıyoruz; örneğin bir Annales Okulu tarihçisinden değil, kendisine bağlı insanları motive eden ve mesleği vaizlik olan bir hareket liderinden söz ediyoruz. Kitleleri teşvik etmek için böyle bir seçim belagatin gereğidir. Fethullah Gülen’i tarihten örnekleri seçerek verdiği için eleştirmek, sohbetlerinde mesela Mehmet Akif’ten şiirler alıntıladığı için eleştirmeye benziyor. Başka bir şairin şiirleri muhtemelen cemaatte aynı heyecanı uyandırmayacaktır. Üstelik Koca, Gülen’in Osmanlı tarihine ilişkin sık tekrarladığı (Lâle Devri’nden İttihatçılara kadar) eleştirileri görmezden gelerek hakikatin üzerine asıl perdeyi kendisi çekiyor.

Yorumlama siyaseti

“Yadsıyan Akıl ve Acı”yı okuyunca doğrusu aklıma şu şiir geldi: “Yadsı / Kaybeder bazı şeyler ansızın önemini / Zorlar özel durumlar susmayı.” Onca acı çekilirken zamanı mı bu tartışmanın ya da eleştiriler 15 Temmuz 2016’dan önce yapılsaydı anlamlı olurdu, diyenler olacaktır. Bu da bizi “yorumlama siyaseti” (politics of interpretation) meselesine getiriyor.

Yorumlama siyaseti (“siyasi yorum”dan farklı olarak) bir dizi siyasi ve toplumsal koşulun bir metne ya da yoruma karmaşık bir biçimde nüfuz etmesi diye tanımlanabilir. Başka deyişle, yazdığınız bağlam ya da zaman dilimi siz hiç fark etmeden yorumunuza sızar.

Hizmet Hareketi ve Gülen, İslam tarihinde belki eşi görülmemiş küresel bir karalama kampanyasına karşı uzun süredir direniyor. Bugün Gülen’i eleştirmek en kolay iş ve yorumlama siyaseti değimiz şey, Gülen’e dair bir söylemin o çerçeve içinden üretilmesine yol açıyor. Bana kalırsa Özgür Koca’nın yazısı –ve Kıtalararası’ndaki öteki yazılar– temelde böyle bir sorun içeriyor.

Tekrar Edward Said’e döneceğim: Rasyonellik-hurafecilik karşıtlığı klasik Oryantalizmin en çok başvurduğu ikiliklerden biriydi. Görebildiğim kadarıyla Kıtalararası’ndaki yazıların sahipleri kendilerini akılcı, eleştirdikleri kişileri ise karşıt bir çizgide konumlandırıyorlar. Bir İslam âlimini gerçekle bağını koparmış, rüyalardan medet uman bir mistik gibi sunmakta Oryantalist bir ötekileştirme, hatta kibir yok mu?

Kısacası, İslam tarihinin üç temel sorununu (fakirlik, cehalet, ayrışma) yadsımak şöyle dursun, ilk kez sistemli bir şekilde bu sorunlara çözüm üretmeye çalışmış, hatasıyla sevabıyla Türkiye gerçeklerine göre şekillenmiş bir hareketi ve liderini yadsımacılıkla suçlamak haksızlık. Gerçek yadsıma, ağaca bakarken ormanı görmezden gelmektir.

[Dr. Deniz Araz] 12.11.2017 [Kronos News]

İki insan tipinin macerası [Dr. Hüseyin Kara]

HZ. Âdem ile Hz. Havva’nın evlatları olan insanlar, yeryüzünde yaşarken ya baba ve anaları gibi peygamberlere uyup imanla yaşamışlar veya onların yolundan saparak kendi nefislerine göre istedikleri gibi bir hayat sürmüşlerdir. Bu kural dün böyle idi, bugün de değişmedi. Kıyamete kadar da değişeceğe benzemiyor. Dolayısıyla insanın önünde her zaman iki seçenek olmuştur. Ya insanlıklarını iman ile taçlandırıp, amelle buluşturup, ahlak ile kaynaştırıp alây-i illiyyin-i insaniyete yükselecekler veya inançsızlıkları ile insaniyetlerini de yitirip hayvandan daha aşağı bir dereke olan esfel-i safiline devrilip gideceklerdir. Bu hayatın sonucunda sadece cennet ve cehennemin olması, dünyada üçüncü bir yolun bulunmayışının delilidir. Çünkü gidilecek üçüncü bir yer yoktur. Bütün bir beşer tarihi bu iki tip insanın birbirleri ile yapmış oldukları çok çetin mücadelelerle geçmiştir. Buna iman-küfür mücadelesi denilmektedir.

Bu iki farklı grubu her daim birbirleri ile çatıştıran, aralarını kızıştıran üçüncü bir tip olarak gözüken fakat asıl küfür cephesinde yerini almış olan münafıklar vardır ki, her iki cephenin en tehlikeli insan tiplerini oluşturmaktadırlar. Mümin piyasasında mümin gibi, kâfir piyasasında da kâfirce davranış sergileyebilen bu karaktersiz insan tiplerinin dessaslıklarından insanlık çok sıkıntılar yaşamış ve çok zararlar görmüştür. Halen de yaşamaya devam etmektedir. Münafıklar hile ve komplo ürettikçe bu durum devam edecektir. Allah cehennemin en alt derekesini bu tiplere ayırdığını ifade buyurduğu ayetinden anlaşılan o ki münafıklar diğer müşrik ve kâfirlerden daha ağır bir cezaya çarptırılacaklardır. (Nisa, 4/145 )
     
İslam dininde, imanî münafık ile amelî münafık bir birinden ayrılmış olup, ilki kâfir statüsünde, ikincisi ise günahkâr mümin statüsünde görülmektedir. Birinci gruptakiler yeniden samimi bir iman ile ancak kurtulabilirken, (Tövbe, 9/66) ikinci gruptakiler günahlarına tövbe eder ve bu tövbelerini Cenab-ı Hakk kabul ederse kurtulabilirler.  (Furkan, 25/70)
       
Beşer tarihi boyunca müminler arasında mümin gözüken kafirler(münafık) bulunduğu gibi, kâfirler arasında az sayıda da olsa imanını gizlemek zorunda kalan müminler de olmuştur. Kur’an’ın söz konusu ettiği mümin-i al-i firavun bunlardan bir tanesidir. (Mümin, 40/28) Bu özellikteki insanlar hiçbir zaman toplumlarına ihanet etmedikleri gibi en kritik zamanlarda çok önemli katkılar da sağlamışlardır. Fakat müminlerin içinde kendilerini gizleyebilen münafıkların ümmet-i Muhammed’e verdikleri zararın haddi hesabı yoktur. İslam tarihindeki pek çok kargaşanın altında bu münafıkların planlayıp uyguladıkları hileler yatmaktadır. Halifelerin şehadetlerinden Cemel ve Sıffin savaşlarına, ondan da Şiiliğin ortaya çıkışına kadar bütün bu talihsiz gelişmelerin hepsi müminlerin arasında kendilerine yer edinebilmiş münafıklar tarafından tezgâhlanmıştır.
       
İslam dininin müsamahakâr tutumunu ve Efendimiz’in (sav) şefkat ve merhametini kötüye kullanan bu güruh, gerçek yüzleri hiçbir zaman açığa vurulmadan müminler arasında yaşama imkanı bulabilmişlerdir.  İnsanların görünen durumlarına hüküm bina etmek ve iç dünyalarını araştırmamak İslam dininin önemli bir prensibi olduğundan münafıkların gerçek yüzleri ortaya çıkıncaya kadar onlara ilişilmemiştir. Rahmet peygamberi Efendimiz(sav) ise ashabı içindeki münafıkların hepsini bilmesine rağmen, acaba günün birinde bu içinde bulundukları nifaktan kurtulurlar da ebedî saadete kavuşurlar mı diye, onlara müsamaha göstermiştir. Bu niyet ve duygudan hareketle, münafıkların başı olan İbn Selül’ün cenazesine katılıp namazını kıldırmayı bile düşünmüştü. ‘’Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını asla kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Rasulüllah’ı tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.’’ (Tövbe, 9/84) ayeti inince bundan vazgeçmiştir. Efendimiz’in (sav) o engin müsamahası belki İbn-i Selüle yaramadı. Fakat oğlunun ve kızının çok samimi birer Müslüman olmalarına vesile oldu.

Kur’an aynı surede, hatta aynı sayfada bu birbirinden farklı iki insan tipinin dünyaya bakan yönünü, iki ayette ortaya koyarken; önce münafık insan tipini tarif ediyor. ''İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o, düşmanların en yamanıdır.’’( Bakara, 2/204 ) Bu ayeti takip eden 205. ve 206. ayetlerde münafıkların diğer insanlık dışı özellikleri anlatılmaktadır. Bu ayetlerin indirilmesine sebep olan Ahnes b. Şurayk hem yakışıklı hem de güzel konuşan bir münafıktı. Zaman zaman Efendimiz’in (sav) yanına gelir ve güzel konuşması ile müslümanlık taslardı. Aslında iç dünyasında güzellikten hiçbir eser yoktu. Tam tersine hep müslümanların aleyhine çalışırdı. Bu ayetlerle Allah; güzel konuşup hoş görünen kimselere hemen inanıp aldanmamak ve iyice emin olmadan kimseye güvenmemek, hüsn-ü zan adem-i itimat düsturu ile hareket etmek gerektiğini müminlere hatırlatmaktadır.
       
İkinci ayet ise İbn Abbas’tan(ra) gelen bir rivayete göre Süheyb b. Sinan er-Rumî (ra) hakkında indirilmiştir. ‘’ İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.’’ (Bakara, 2/207) Olay şöyle cereyan eder: Hz. Süheyb’e (ra) Mekke’de müşrikler eza ve cefa etmektedirler. Böyle bir işkence sonrasında müşriklere kendisini serbest bırakmaları karşılığında bütün servetini onlara vermeyi teklif ettiğinde müşrikler bunu kabul edip Hz. Süheyb’i (ra) serbest bıraktılar. O da Medine’ye hicret edip gittiğinde kendisine rastlayan Hz. Ebubekir (ra): ’Alışverişin kârlı olsun ya Süheyb!’ diyerek karşıladı.  O da ‘Senin alışverişin de zarar etmesin.’ karşılığını verdi.
     
Bu iki ayette gerçek mümin ile münafığın arasındaki fark anlatılırken çok önemli bir husus ortaya çıkmaktadır. Münafıklar İslam dinini kullanarak dünyalıklarını çoğaltırken müminler de dini yüceltmek için sahip olduğu her şeyini feda etmektedirler. Münafıklar sadece dünya için yaşarken, mümin ise başkalarını yaşatmak ve ahireti kazanmak için yaşar.
   
Birbirlerinden çok farklı inanç ve davranış sergileyen bu iki tip insanın bir de ahiretteki görüntülerine bakan  iki ayetten daha söz etmemiz gerekir. Aynı sure ve aynı sayfada art arda yer alan iki ayet bunların son kez buluşup konuşmalarını beyan sadedindedir.  ‘’ Gün gelecek, mümin erkekleri ve mümin kadınları, önlerinde ve sağ taraflarındaki nurlarıyla, koşarcasına cennete doğru ilerlediklerini göreceksin. Kendilerine: Bugün size müjdeler olsun! Buyurun, içinden ırmaklar akan cennetlere, ebedî kalmak üzere girin! denilecek. İşte en büyük başarı ve mutluluk budur.’’ (Hadid, 57/12) Dünyada mümince yaşamanın ahiretteki ilk mükâfatı böyle bir hitabla karşılanmakla başlar ve ebedî bir saadet ile sürer gider. Fakat münafıklar ise;   ‘’O gün münafık erkek ve kadınlar, müminlere: N’olur, derler yüzümüze bir bakın da nurunuzdan biz de yararlanalım. Bunun üzerine onlara şöyle denilir; Arkanıza dönün de bir nur arayın! Derken, aralarına bir duvar çekilir. Bu duvarın bir kapısı olup bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır.’’ ( Hadid, 57/13 )  Orada bile münafıkça tavır sergilemeye devam ettikleri görülecektir.  ‘’ Münafıklar şöyle seslenirler: Biz de sizinle beraber değil miydik? Müminler cevap verirler: Evet, beraberdiniz fakat siz kendi canınızı yaktınız, müminlere hep felâket gelmesini gözleyip durdunuz, şüphelere düştünüz, sizi birtakım kuruntular oyaladı. Bir de baktınız ki emr-i Hak gelmiş. Böylece o dessas, çok aldatıcı şeytan sizi Allah’ın affı ve keremi ile aldattı.’’ ( Hadid, 57/14 )  Bu konunun  son ayeti ise asıl hükmü  vermektedir. ‘’ Bugün artık ne sizden ne de kâfirlerden kurtuluş fidyesi kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Orası varılacak ne kötü yerdir.’’ (Hadid, 57/15 )
   
Dünün münafıkları ile bugünün münafıkları arasında niyet ve davranışları açısından hiçbir fark bulunmamaktadır. Zira, asırlar değişse de münafıklık değişmemiştir. Kullanılan enstrümanlar değişse de müminlere karşı hasetleri ve kinleri hiç değişmemiştir. 
                                                           
[Dr. Hüseyin Kara] 13.11.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Yeryüzü mirasçılarının sekizinci vasfı [Abdullah Aymaz]

Yeryüzü mirasçısının sekizinci vasfı sanat düşüncesidir. Fakat “Şimdilik belli mülâhazalara binaen Jülvern gibi: “Bir kısım çevreler bizim kriterlerimiz içinde henüz böyle bir yolculuğa hazır değiller” deyip böylece bu mütâlaamızı da noktalıyoruz.” diyen M. Fethullah Gülen Hocaefendinin sanat düşüncesinden maksadının, tecrid sanatı olduğunu düşünüyoruz.

Üstad Hazretleri de eski eserlerinde gölgeli ve gölgesiz suretlerden yani heykel ve resimlerden bahsederken diyor ki: “Memnû (İslamiyetin  yasakladığı) heykel, suretler: Ya zulm-ü mütehaccir (taşlaşmış zulüm) ya mütecessid (cesetleşmiş) riya, ya müncemid (donmuş) hevestir. Ya tılsımdır: Celbeder o habîs (kötü) ruhları.”

Evet, Nemrutların Firavunların ve sırf işgal için kan döken meşhurların heykellerine bakacak olursak, bunların işlenen zulüm ve cinayetlerin taş kesilmiş şekilleri yani mânâdan maddeye dönmüş suretleri olduklarını görürüz. Bu zâlim ve gaddarları alkışlayanlar, heykellerini dikerek bir de zulüm temsilcilerinin hatıralarını ebedîleştirmek istemişlerdir. Hem de heykelim dikilsin diye zâlimliğin böylece reklam ve teşviklerini de yapmışlardır…

Bu heykellerin bir kısmı da riyâkarlığın ceset giymiş şekilleridir. Hem de mûrâîliğin reklam ve teşvikçileridir. Yani bir işi, Allah için, fazilet için yapacaklarına kendi heykeli dikilsin diye yapan insanlar veya birinin gözüne girmek, yaranmak ve yaltaklanmak için birilerini heykellerini dikenler işte bu riyakârlığın tam göbeğinde bununanlardır… İslâmiyette zulüm haram olduğu gibi, mürailik, gösteriş ve riyakârlık da haramdır, yasaktır.

Müncemid yani donmuş heves olan heykeller de müstehcen görüntülü, çoğu çırılçıplak heykeller bilhassa kadın heykellerdir. İnsanları şehevîliğe, hâya ve edepten mahrum hallere sevk ve teşrik ederler. Hâya imandandır. “Hâyâyı ortadan kaldırdıktan sonra dilediğini yapabilirsin” şeklinde ikazlar vardır. İnsan edepten sıyrılınca, insanlıktan da uzaklaşır. Behîmî arzularının peşinde koşanların konum ve durumları bellidir. Helal dairesini gösteren İslamiyet, haram dairesinin de kırmızı çizgilerini göstermiştir. İnsanyet-i kübra olan İslamiyetin çizgilerinin dışına, şehvet ve heveslerine uyarak çıkan ve taşanlara Kur’an-ı Kerim, “Bel hüm adall” yani “Hayvandan da aşağı” damgasını vurmuştur. Onun için Kur’an’ın edebî ve edebli, iffetli ifadeleri, sâfî zihinleri idlâl edecek, zihinlerde kötü çağırışımları tetikleyecek söz ve kelimeden ârîdir, berîdir.

Bir kısım heykeller de, tılsım gibi habis ve şeytanî ruhları celbettiği için İslamiyette yasak kapsamına alınmıştır.

Üstad Hazretleri, tecrid sanatı yerine bâtılın tasvirini yapan edebiyat anlayışların tenkidini de şöyle yapmaktadır:

“Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte (iffetsiz, düşkün kadın) fistanını giydirmiş, hüsn-i mücerred (saf güzellik) tanımaz.

“Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktirisi (kadın sinema ve tiyatro oyuncusunu) okuyucuya, seyirciye ihtar eder. Zâhiren ‘Sefâhet (zevk ve eğlence düşkünlüğü) fenadır, insanlara yakışmaz.’ der. Zarar veren neticeyi gösterir. Halbuki (bâtılı tasvir ederek) sefâhete öyle teşvikkâr bir surette reklamcılıkta bulunur ki, ağızların suyunu akıtır, artık akıl  hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, kötü heves ve arzuları heyecana getirir, his daha söz dinlemez…

“Kur’an’daki edep ve edebiyat ise, hevâyı (kötü ve günah olan şehevî arzuları) karıştırmaz. Hak-perestlik hissi, hüsn-ü mücerred (saf ve soyut güzellik) aşkı, cemâl-perestlik zevki hakikat-perestlik şevki verir; hem de aldatmaz.

“Kainata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir İlahî sanat Rahmanî bir boya noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz. Marifetullahın nurunu  telkin eder. Herşeyde âyetini gösterir…

“Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor. Fakat birbirine benzemez. Avrupazâde edebse, (edebiyat ise), ahbabsızlıktan sahipsizlikten ileri gelen gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez. Zira sağır tabiat, hem de kör kuvvetten ilhamını aldığı gamlı bir hüzün hissidir; âlemi bir vahşet yeri tanır, başka çeşit göstermez. O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahipsiz de olarak yabanîler içinde koyar, hiçbir ümit bırakmaz. Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhada, inkâra kadar gider, tatile, inançsızlığa kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez.

“Kur’an’ın edebi (edebiyat) ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkâne hüzündüri yetimâne değildir. Ahbablardan ayrı olmaktan gelir, yoksa ahbabsızlıktan gelmez. Kainatta  nazarı, kör tabiat yerine şuurlu, hem rahmetli İlahî bir sanat onun söz konusu, tabiattan bahsetmez. Kör kuvvetin yerine inayetli, hikmetli, İlahî bir Kudrettir ona beyan vesilesi. Onun için kâinat ıssız, yabanî bir suret giymez. Belki mahzun muhatabın nazarında oluyor, bir dostlar topluluğu. Her tarafta birbirinin ihtiyacına cevap vermeleri, her cihette sevgi muhabbetler; ona sıkıntı vermez. Her köşede, ülfet ünsiyet, cana yakın samimi sıcak yakınlıklar… O cemiyet içinde mahzunu iştiyak ve arzu dolu bir hüzün kaplıyor… Ulvî bir his verir, gamlı bir hüznü vermez.

“İkisi birer şevki de verir. O yabanî edebiyatın verdiği bir şevk ile nefis heyecana düşer, kötü duygular ortalığı kaplar; ruha ferah veremez. Kur’an’ın şevki ise: Ruh düşer heyecana, yüce ve yüksek bir şevk verir. İşte bu sırra göre, Muhammed Aleyhisselamın şeriatı,  lehviyatı (meşru olmayan oyun ve eğlencesi) istemez. Bazı oyun ve eğlence âletlerini, yasaklayıp bir kısmına da helâl diye izin verip… Demek: Kur’anî hüzün veren veya Kur’an’a duyulacak arzu ve özlemi uyandırıp tetikleyen âlet, zarar vermez. Eğer ümitsizlik ve karamsarlık hüzün veya nefsanî şehevanî hüzün verse, âlet haramdır. Şahıslara göre değişir, herkes birbirine benzemez.”

Yeryüzü mirasçıların sanat anlayışları da işte bu ölçülere göredir.

[Abdullah Aymaz] 13.11.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

'Milli ve yerli otomobil'e kullanma kılavuzu ve isim teklifi [Kadir Gürcan]

Türkiye’de özellikle ekonomi tepetaklak gitmeye başladığında, önceden kurulmuş saatler gibi devreye giren ütopik projeler var. Hiç bir sonuç çıkmayacağı biline biline yine otomobil üretecek babayiğit arayışları konuşulmaya başladı. Teknoloji üretiminden bahsetmiyoruz. Altı-üstü alemin sigara gibi ürettiği sıradan bir otomobilden bahsediyoruz. Milli mesele haline getirip bir türlü becerilemeyen şeyler, bazı ülkeler için tam onlarca yıl önce rafa kaldırılmış.

En son Volvo’nun işe yaramaz bir modelini orijinal marka diye yutturmaya çalışmışlardı. Ardından şirket açıklama yapınca, o gün için herkes hiçbir şey olmamış gibi kulağının üzerine yattı. O gün bu gündür, kimsenin yerli otomobil muhabbetini ağzına aldığı yoktu.

Kırkpınar Cazgırlarının ballandıra ballandıra ilan ettikleri, “Babayiğitler(!)” kim ise bir türlü ne verdikleri sözleri tutabildiler ne de herhangi bir proje üzerinde konsensüs sağlayabildiler. Yemini billah edip “Bu sefer tamam. Türk Modeli bir otomobil markası üretiyoruz!” diyen kabine üyeleri artık ciddiye alınmıyor. İşin ciddi olmadığını şuradan anlayın. Gerçekleşebilecek bir proje olsa, Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan projenin müjdesini adı-sanı bilinmeyen bir kabine üyesine bırakırlar mı? Saray böylesine prestijli ve büyük lokmayı kimseye kaptırmaz. Bir kaç hafta sonra işin üzerine ölü toprağı serpileceğinden herkes adı kadar emin. Bu yüzden, kabinenin ucuz ve harcanabilir üyelerine boş topları yuvarlıyorlar.

Piyasalarda meydana gelen derin ekonomik çatlaklara, “milli ve yerli” gibi ucuz yemlerle sazan dahil etmek alışılmış numaralardan. İktidar ve hükümetin yine ucuz bir proje arkasına saklanarak vaziyeti kurtarma çabaları, beklenen ekonomik felaket için başka teklif ve çarelerinin olmadığını gösteriyor.

Şu an için can derdine düşmüş olan yatırımcıların “milli ve yerli” hamasetine para bağlayacaklarına ihtimal vermiyoruz. Bizim klasımızdaki ülkelerde, akıllı yatırımcılar en az kara sinek kadar zekidirler. Bal’ın içine pik yapsalar da, kanatlarının birini dışarıda bırakıp boğulup gitmekten kendilerini kurtarabilirler.

Başlığı düşünüp, paragrafların bir yerine “Babayiğitleri buldunuz da mühendisiniz nerede?” diye sorup espri kondurmayı düşünürken, Elon Musk’ın Saray’a davet edildiğini duydum. Takım tamam öyleyse! İyi de “Milli ve yerli” muhabbetine ne oldu? Seksen milyon içinden bir mühendis, ki kilit noktada o duruyor, bulamadığınıza göre, onur meselesi haline gelen otomobil yabancı patentli olmayacak mı?

Elon Musk’ın Saray’a davet edilmesi tamamıyla gösteriş ve sükse. Babayiğitler bulunduktan sonra artık, üretilmesi planlanan “Milli ve Yerli” otomobil için “benzinli mi olsun, mazotlu mu?” gibi bir sonraki adımları konuşulabilir. Öyle değil mi?

İyi ama, Elon Musk ABD’de tek başına Tesla marka, elektrikli arabaları piyasaya süreli yıllar oldu. Adam elektrikli arabaların piri. Benzin ve mazotlu araçların tarihe karışma ihtimaline karşı en makul alternatifi elinde tutuyor. Avrupa ve ABD’de otuz sene sonra petrol ile çalışan araçların üretimini durdurma projeleri gündemde. Musk, bu değişime şimdiden hazır. Sırtını devlete dayamış “Babayiğitler” inşallah, ta ABD’den kalkıp gelecek olan Musk’ı anlarlar. Adam elektrikli araçtan bahsederken bizimkilerin halini merak ediyorum. Kimsenin de aklına “Ya hu, elektrikli otomobil bari üretelim!” gibi parlak bir fikir de gelmiyor. Devlet beslemelerinin acınası hali!

Modern dünyadan kopmuş, başlarında zorba idarecilerin her fırsatı, kendi büyüklük ve şöhrete çevirme derdine düştüğü ülkelerde özel teşebbüsün yapacağı hiçbir şey olmaz. Otomobil üretimi devletin değil, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi özel teşebbüsün işi olmalıydı.

“Milli ve Yerli” ısrarında yalnız değilmişiz. Rusya Lada, Çekoslavaklar Skoda ve Sosyalist Bulgaristan Chavdar markalarıyla aynı fantezileri denemiş. Bizim ülkemiz de bu döküntü marka otomobiller için uzun bir süre mezarlık vazifesi görmüştü. Ama bunlardan hiçbiri dünya piyasasını elinde tutan ve milyar dolarlık fuarlarda sergilenme şansı yakalayamadı.

Bu tür, müstebit idarecilerin dayatması ile üretilen otomobillerin, müşteriye sunduğu Araç Kullanma Kılavuzu’na her ihtimale karşı lokal otobüs tarifesi de iliştirilirmiş. Nerede kalacağı belli olmadığı için, müşteri hiç olmazsa otobüsü kaçırmasın.

Mal almada seçici davranma hakkı olan müşterilerin milli hisleri “Milli ve Yerli” markanın bu kusurlarını ne kadar taşır, zaman gösterecek. Devletlilerin milyon dolarlara aldıkları Alman Mühendislik Harikası Mercedesler’in yanında “Milli ve Yerli” otomobilin Nasreddin Hoca’nın Karakaçan’ı muamelesine uğraması bile her zaman mümkün.

Milli heyecanlara katkıda bulunalım ki, sonra ismimiz mimlenmesin. Görüldüğü  gibi, Türkiye’de üretilecek yerli otomobil hayaline hem kullanıcı kılavuzu hem de isim açısından katkıda bulunmuş olduk. Daha ne yapalım? İsim ne mi idi? Hoca Nasreddin’in Karakaçanı’ndan daha “Yerli ve Milli” marka mı olur?

[Kadir Gürcan] 13.11.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Hitler ve medyası! [Ali Emir Pakkan]

Dünyanın en kanlı diktatörlerinden Adolf Hitler, medyayı nasıl kontrol altına aldı?

23 Mart 1933’te Hitler geniş yetkilerle iktidara geldiğinde, Almanya’da özgür bir basın vardı. Ülke genelinde 5 bine yakın günlük ve haftalık gazete yayımlanıyordu. Ulusal Sosyalist (NAZİ) yanlısı basının oranı ise sadece yüzde 4’tü. 

Propaganda ve Halkla İlişkiler Bakanı Joseph Goebbels, kısa sürede, basını iktidarının propaganda aracı hâline getirdi. Yeni basın kanunu ile gazetecilik “kamu mesleği” sayıldı. Gazeteciler birer “devlet görevlisi”ne dönüştürüldü.

Gazetelerin yazı işleri müdürleri her sabah, Bakanlık Gözetim ve Talimat Merkezi’nde Goebbels başkanlığında toplandı. Bu toplantıda hangi haberin yayımlanacağı, haberin nasıl yazılacağı, nasıl başlıklar atılacağı ve başyazının ne üzerinde olacağı bildirilirdi.  (Bakınız aynı manşetlerle çıkan havuz gazetelerine)

Alman Basın Odası, basın organlarına ve gazetecilere para cezası kesmeye, gazetecileri basın birliğinden atmaya kadar pek çok yetkiye sahipti. (Bakınız; basın kartı iptal edilen gazetecilere)

Basın, kısa süre sonra hem sermaye hem de yönetici, yazı işleri ve yazarlar olarak hızla el değiştirdi. Birçok gazete kapatıldı. Komünist ve Sosyal Demokrat partilerin matbaalarına el kondu ve bunlar Nazi Partisi’ne devredildi. (Bakınız; TMSF'ye ve oradan iktidar yandaşlarına devredilen medya organlarına. 15 Temmuz'dan sonra kapatılan gazetelere)

1930’lu yılların başında Almanya’da üç büyük yayın kuruluşu vardı: Mosse, Sherl ve Ullstein. Hitler önceliği Ullstein grubu ve en etkili gazetesi Vossische Zeitung’a verdi. 1704 yılında yayın hayatına başlayan gazete liberal bir yayın çizgisindeydi. Yayın Yönetmeni Georg Bernhard’dı. Hitler, gazetenin genel yayın yönetmenini tasfiye etmesi hâlinde bütün basın üzerine korku salacağını biliyordu. Bazı gazeteciler, haberler bahane gösterilerek, gizli askerî bilgileri ifşa etme yoluyla vatan hainliği suçlamasıyla hüküm giyip toplama kampına atılmışlardı. Bernhard da meslektaşlarının durumuna düşmekten korkuyordu. Siyasi talimatla benzer davaların kendisine de açılacağını görünce yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Ardından Vossische Zeitung’da büyük bir kıyım yapıldı, yüzlerce gazeteci ve yazarın işine son verildi. Bazı gazeteciler toplama kamplarına gönderilerek öldürüldü.  Vossische Zeitung, baskılara dayanamayarak 1 Nisan 1934’te, 230 yıldır devam eden yayınına son vermek zorunda kaldığını açıkladı.

Hitler, Ullstein ailesini basın dışına attıktan sonra sıra bir diğer basın imparatoruna gelmişti: Mosse ailesi. Bu ailenin dünyaca tanınmış liberal gazetesi Berliner Tageblatt, Nazilerin hedefine girdi. Yine aynı yöntemler kullanıldı. Önce Genel Yayın Yönetmeni Theodor Wolff tasfiye edildi. Yurtdışına kaçmak zorunda kalmasa Wolff, Alman Parlamentosu yangını davasının sanığı olacaktı. 1939’da Berliner Tageblatt da kapandı. (Bakınız; Kapatılan gazetelere,  gazeteciler hakkında açılan davalara, hapisteki ve sürgündeki yazarlara  yöneltilen suçlamalara)

Hitler, kendi nefret söylemini yayın politikası hâline getiren gazeteleri ise korudu. Der Stürmer, en şiddetli Yahudi karşıtı gazetelerden biriydi. Nazi aktivisti Julius Streicher’in yönettiği gazete, yayın hayatını 1923’ten 1945’e kadar 20 yıldan fazla sürdürdü. Yahudi “insan kurban etme” ayinleri, cinsel suçları ve mali yolsuzlukları ile ilgili korkunç yalan haberler yayımladı. Der Stürmer’in acımasız iddia ve iftiraları sonucu sıklıkla hakarete uğrayan Yahudi örgütleri,  Streicher ve gazete aleyhine yüzlerce dava açtı. Ancak bunlar sonuçsuz kaldı. Gazetenin arkasında Hitler’in desteği vardı. Streicher’in yolsuzluktan mahkûm olması ve parti görevlerinden alınmasından sonra bile Hitler, Streicher’i korumaya devam etti.

2. Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya büyük yıkım yaşadı. Ülkeyi felakete sürükleyen Adolf Hitler ve Joseph Goebbels, 30 Nisan 1945’te, Berlin’de bir sığınakta intihar ederek hayatlarına son verdiler. Büyük propaganda makinası de sustu. Alman basını yeniden özgürlüğüne kavuştu...

[Ali Emir Pakkan] 13.11.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Ama hangi, sen, hangi, ben, hangi, o? [Abdullah Salih Güven]

Yalan ve nifak arasındaki ilişkiyi anlatacağım demiştim son yazımda.

Onu bir sonraki yazıya ertelemeye karar verdim.

İnsicamın sağlanması açısından okuduğunuz yazıyı öncelemenin gereğine inandım.

***

Yıllar önceydi.

Tuğla kalınlığında bir kitaptı.

Kitabı alırken ürktüm. Kaç günde biter diye düşündüm.

Ama eş zamanlı okumalarım arasında ona da bir yer ayırırım, günde 15-20 sayfa okurum dedim.

Böyle olunca ne zaman biterse bitsin manası taşıyor kitap benim için.

Kitabın hacminden kaynaklanan ve bana ilk etapta “Bu kitap da okunur mu?” dedirten psikolojik yılgınlığımı bununla atıyorum.

Size de tavsiye ederim.

Eve gelip okumaya başladıktan sonra elimden bırakamadım.

Roman değildi kitap.

Zevk aldığım, her bir konusunu zevkle ve öğrenme aşkıyla okuduğum İslam hukukuna ait de değildi.

Ama birkaç günde, birkaç oturumda bitirdim.

Merakınızı daha fazla tahrik etmeyeyim; Taha Akyol’a ait “Ama hangi Atatürk?” kitabından bahsediyorum.

Birbirinden farklı, çelişkili, zıt Atatürk algılarını masaya yatırmış bu kitabında Akyol.

***

Algı dediğime bakmayın.

Aslında olgu demek lazım.

Mevcut algılar, dayandıkları tarihi hadiselerle temellendirmiş.

Osmanlı dönemindeki asker Atatürk, Millî Mücadele’de İslam’ı önceleyen Atatürk, Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında devrimci Atatürk, ilerleyen yıllarda Batı bloku ile sık dokulu münasebetlere giren Batı’cı Atatürk vs.

Ve şu soruyu sormuş: “Ama Hangi Atatürk?”

Çünkü onun tespitlerine göre içinde yaşadığı sosyal, kültürel, iktisadi, askeri, dini şartlara bağlı olarak birbirinden farklı, hatta birbirine zıt Atatürk vardır karşımızda.

En basitinden Merhum Erbakan’ın “Atatürk sağ olsaydı Refah partisine oy verirdi” dediği Atatürk Millî Mücadele yıllarında Balıkesir’de camide Cuma hutbesi okuyan, sarıklıların sarıksızlardan daha çok olduğu Birinci Millet Meclisini dualarla açan Atatürk’tür.

***

Yalan konusunu masaya yatırdığımız yazı serisinde neden bu kitaba atıfta bulundum?

Yazının başlığına bakın.

Ama hangi sen, hangi ben, hangi o?

Sadece Atatürk değil, sen, ben, o, siz, biz, onlar; kısacası hepimiz ve herkes, birbirinden farklı kimlik ve kişiliklere ev sahipliği yapıyoruz.

Bazen birisi diğerini bastırıyor.

Bazen eş değer oluyorlar.

Bazen nur ile zulmet, aydınlık ile karanlık, siyah ile beyaz netliği içinde birbirinden ayrılıyorlar.

Bazen de iç içe yaşıyorlar.

Psikoloji ilminin çifte kişilik dediği karaktere bürünüyor bunu taşıyan insan.

Şeytan ve melek.

Şeytan desen şeytan değil; melek.

Melek desen melek değil; şeytan.

Böyle olunca dün yalan söylemeyen bir insan bugün söyleyebiliyor.

Dün yalanın her türlüsüne lanet okuyan bir insan, bugün yalandan bir dünya inşa edebiliyor.

Yalana ‘ilm-i İlahiye muhalif beyanda bulunmaktır’ tarifini yapan Hocaefendi’ye göre saat 2:56 iken, dakikaları yuvarlayarak saat 3 diyen insanın bu beyanı bir yalan.

Yine onun verdiği misaller içinde dilleri “Biz Kur’an’ın hadimleri. Pür imanlı ve zindeyiz. Biz bu yoldan dönmeyiz asla. Peygamberin izindeyiz” derken, beyan ve davranışları ile Peygamberin izinden gitmeyen insanların “Peygamberin izindeyiz” demesi yalan.

***

Ama dün böyle değildi?

Saat 2:56 iken, saat 3 demiyordu, aksine üzerine basa basa 2:56 diyordu.

Peygamberin izindeyiz derken hakikaten her türlü tavır ve davranış ile Peygamberin izindeydi.

Tamam, ben de yazının başından bu yana bunu söylemeye çalışıyorum.

O dündü. Bugün değil.

O dün böyle davranıyordu; bugün farklı.

Dünkü ben öyle yapıyordum, bugünkü ben aynı hassasiyeti taşımıyorum.

Dünkü sen öyleydin; yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçıyordun yalandan ama bugün yalanın içine gömülmüşsün.

Farkında değil misin?

Aynada kendine hiç mi bakmıyorsun?

Dünkü sen ile bugünkü sen arasında dağlar kadar fark var.

Dağlar kadar fark tabiri, uzaklığı, zıtlığı, aradaki uçurumu anlatmak için yapılan bir teşbih.

Allah’ın yalan söylemeyin emrine muhalefetin olduğu inanç, düşünce ve davranış değişikliğini anlatmak için daha korkunç, daha ürpertici başka teşbihler bulmak lazım.

Lafa gelince, “Allah ayetinde kendinin aleyhine bile olsa doğruyu şöyle” diyor diyeceksin, “Adil ol, hakka ve hakikate şahitlik yap, taraftar ol, hakkı gözet, adaletin tahakkukunu engelleme diyor” diyeceksin, ama kendi nefsinin aleyhinde şahitlikte bulunmaya sıra gelince yalan söyleyeceksin.

Evet, kabul ediyorum sen öyleydin, ben öyleydim, o öyleydi; ama o dündü be Azizim!

Sen bana bugünden bahset; dünden değil.

Çünkü dün tarih oldu.

Dünkü sen de, ben de, o da tarih ilminin malzemesiyiz artık.

***

Başa döneyim, Akyol’un “Ama Hangi Atatürk?” sorusunu herkes kendine sormalı. Hangi ben?

Dünkü ben mi, bugünkü ben mi?

Aradaki fark nedir?

İman ve imana ait değerleri, emir ve yasakları inanma ve uygulamada bende bir değişiklik var mı?

Varsa bu değişiklik iyiye doğru mu ilerliyor yoksa geriye doğru mu gidiyor?

Dün haram diye rüyama dahi misafir etmediğim yanlışlıkları bugün de aynı şekilde yanlış sayıyor muyum yoksa kırılmalar mı yaşıyorum.

Dünün yanlışları bugünün doğruları mı olmuş benim için?

Olduysa bunu nasıl izah ediyorum?

Aklıma, kalbime, vicdanıma bunu nasıl kabullendiriyorum.

Başkaları için nice nice eleştiriler getirdiğim hâlde, meşruiyet arayışı içinde miyim acaba?

Bulduğum mazeretlerle, meşru kılıflarla vicdanımı tatmin, aklımı da ikna mı ediyorum?

Evet herkes sorsun bu ve benzeri soruları kendisine.

Unutmasın, cevap aradığı asıl soru şu: “Ama hangi ben?”

Kolay gelsin.

[Abdullah Salih Güven] 13.11.2017 [TR724]

İslamcı kültür kodlarının sağ siyasete etkisi [Türk Sağı’nın hikâyesi-23] [Kemal Ay]

1996’da, dönemin ABD First Lady’si Hillary Clinton, ‘It takes a village’ başlıklı bir kitap yayımladı. Kitapta, kendi annelik deneyimlerinden yola çıkarak Amerikan çocuklarının nasıl yetiştirileceğiyle ilgili fikirlerini anlatıyordu. Kitaba ismini veren tabir, kabaca, ‘Koca bir köy gerekir…’ gibi bir anlama sahip. Clinton’ın kitabının kontekstinde, ‘Bir çocuk yetiştirmek için koca bir köy gerekir’ demek oluyor. Clinton’ın seçtiği başlık o dönem çok tartışılmış ve deyişin kökeninin nereye dayandığı araştırılmış. Varılan sonuç: Afrika köylerinde, insanlar çocukları sadece ailenin değil aynı zamanda köydeki herkesin büyüttüğünü anlatmak için benzer laflar edermiş.

Bu, yapılan işin zorluğunu anlatan bir deyime dönüşmüş zaman içinde. Bir çocuğun nasıl büyüdüğü, sonunda nasıl bir insan olduğu, köydeki herkesi ilgilendiren bir mesele. Geçen senelerde vizyona giren ve Oscar ödüllerinde de dikkat çeken Spotlight isimli filmde de bu deyişin kullanıldığını görmüşsünüzdür. Kilise’de cinsel istismara uğrayan çocukların hikâyelerini ortaya çıkaran gazetecileri anlatıyordu film. Şöyle deniyordu filmin bir yerinde: ‘If it takes a village to raise a child, it takes a village to abuse one.’ Yani, kabaca, ‘eğer bir çocuğu yetiştirmek bir köyün işiyse, bir çocuğun istismara uğraması için de koca bir köy gerekir.’ Deyişin bu olumsuz hâlini daha çok sevmiştim zira, bize her şeyden evvel kötülüğün nasıl kolektif bir iş hâline gelebileceğini anlatıyor.

Daha önceki yazıda, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın karşısında gördüğü ‘vesayet’ sistemini alaşağı etmek için onun aynından inşa etmeye çalıştığını söylemiştim. Bu konu Erdoğan’ı yetiştiren ‘köyün’ kültürel dokusunu da ele verdiği için bir miktar açmak istiyorum.

DÜNYAYI BAŞTAN TANIMLAMAK

Büyük ideolojiler, ya da bu iddiaya sahip fikir hareketleri, dünyayı baştan tanımlamakla uğraşırlar. Bu, en şaşaalı şekliyle Karl Marx tarafından yapıldığı için, Marxist ideoloji çok taraftar çekmiştir. Çünkü Marx, Aydınlanma prensiplerinden sapmadan tarihi ve bugünü (o günü) başka türlü anlatmıştı. Mevcut felsefe, ekonomi ve tarih geleneğini farklı bir bağlama oturtmayı başarmış, toplumu kendinden önceki sosyal bilimciler gibi bir piramit şeklinde aşağıdan yukarı değil, karşılıklı çatışma içerisinde göstermişti. İşçi sınıfının çalışma ortamlarında ‘bilinçlenerek’ bir devrim örgütleyeceğini ve bütün üretim araçlarını bu bilince göre dönüştüreceğini ve sonunda iktidar aygıtlarını yok ederek herkesin eşit olduğu bir komünist düzene yol vereceğini öngörmüştü. Hayli kabaca anlattım fakat burada üzerinde durulması gereken iki husus var: (1) İşçi sınıfının bilinçlenmesi, (2) mevcut devlet aygıtlarının ‘dönüştürülmesi’.

Elimizde ‘başarılı’ bir Marxist dönüşüm hikâyesi yok fakat Sovyetler deneyi var. Onun da sonu aşağı yukarı belli. Marxist ideolojinin ‘gerçek hayatta’ başarısız olması bir yana, hâlen Marxist eleştiriyi güçlü kılan bir unsur var. O da, anlattığı hikâyenin insanlara bir şeyler ifade ediyor oluşu. Mesela sınıf çatışması tezi, pek çoklarının hak vermekten kendini alamadığı bir toplum okuması. Meta fetişizmi, üretim hayatında yabancılaşma, üretim araçlarının yarattığı iktidar ve benzeri tespitleri, bugün de hayatımızı etkileyen dinamikleri açıklamada kullanabileceğimiz teçhizatı sunuyor.

BATI ELEŞTİRİLERİNİN, BATI-DIŞINDAKİ KIYMETİ

Marx’ın yanı sıra, Sigmund Freud ve Friedrich Nietzsche gibi isimler de, Batı medeniyetini ‘içeriden eleştirme’ hususunda, ciddi anlamda ‘devrim’ yapmış öncüler. Bu güçlü eleştiriler, hâlen Batılı akademilerde ciddi anlamda dikkate değer görülüyor. Birçok eleştirel teori, bu isimlerden besleniyor. Haliyle Batı’da bu isimler çoğunlukla ‘sol çevrelerde’ karşılık buluyor. Gelgelelim, özellikle Batı-dışında, bu öncüllere dayanan Batı eleştirisine zaman zaman ‘sağ muhafazakâr’ çevrelerde de rastlamak mümkün. Özellikle de Batılı güçlerin işgali altında kök salmış, en büyük meselesi Batı’nın eziciliğine karşı bir ‘duruş’ ortaya koymak olmuş İslamcılık ideolojisinde bulunabilir (bu sebeple kendilerine ‘sağcı’ demek yerine ‘devrimci’ diyorlar bazen). Türkiye’de İslamcı çevrelerde yetişmiş, o etiketle kitaplar yazan isimlerin kitaplarını karıştırın, Batılı ‘sistem-dışı’ filozofların izlerini bulacaksınız. 1940’larda ve 50’lerdeki ‘sağcı’ entelektüeller nasıl Batı’daki metafizik yanlısı felsefecileri, mesela Bergson’u sahipleniyorsa, 1990’lardan itibaren entelektüel hayatta bir sözü olduğunu düşünen İslamcılar da, Marxist Batılı eleştirel fikirleri aynen sahipleniyor. Peki, neden?

ALTERNATİF BİR MERKEZ İNŞASI

Evvela politik olarak İslamcılığın çıkmış olduğu kaynak, Batı karşıtı bir ‘poz’ üretme derdinde. Bunun en kolay yolu, Batı’nın eleştirisini yine Batı’dan almak. Bir nevi ithal ikâme. Ancak bu mesele burada kapanacak değil. Batı’yı ‘suni’, kendisini ‘asıl’ göstermek zorunda. Bu sebeple de Batı’da olan ve ‘işe yarayan’ her şeyin aslında ‘Doğu/İslam’ kaynaklı olduğu yönünde bir dil geliştiriyor. Mümtaz’er Türköne’nin ‘ilk İslamcılar’ dediği Namık Kemal ve Ali Suavi gibi isimlerin Batı’dan demokrasiyi almak konusunda halkı ikna etmek için ‘İslam’daki meşveret’ meselesine sarılmaları bunun bir örneği. Belki ilk zamanlar için bu argüman bir nevi ‘ikna’ aracı. Hatta belki de gerçekten ‘ilk İslamcılar’ kendi Müslüman zihinlerinde bu şekilde ikna ediyorlar kendilerini. Fakat zaman içinde, siyasal pratiklerin bir neticesi olarak, Batılı hayat formunun bir ‘izdüşümü’ oluşturuluyor. Neredeyse tıpatıp aynı, fakat üzerinde ‘İslamcı’ etiketi olan bir replikası. Ama aslında Batılı kültürün reddine dayandığı için de ‘asıl’ oluşturmaya çalışırken bir nevi ‘karikatür’ ortaya çıkıyor.

Bu tuhaf hamle, gölgeyle aslın sürekli olarak karıştırılmasına, haliyle de zihinsel bir yarılmaya dönüşmüş zamanla. Bazı yorumcular bu duruma, ‘Modern Anti Modernizm’ diyor. Yani her ne kadar ‘modern Batı’ denilen devasa semboller evreninden kaçmaya çalışsa da, gerek kullandığı araçlar, gerekse hitap ettiği kitlenin mecburiyetleri sebebiyle ‘modern’ olmaktan bir türlü kaçınamayan bir ‘ucube’. Cennet Batı’da olsa gitmeyecek kadar keskin bir Batı karşıtlığı, sözgelimi Twitter’dan (her şeyiyle Batılı bir platform) haykırılıyor etrafa. İslamcılığın bu noktadaki en büyük emeli, her şeyin ‘kendincesini’ üretmek ve o kapalı evrende tatmine ulaşmak. Çünkü başka türlüsü, muhal. Ancak bu şekilde muhatapla hesaplaşmak mümkün ve belki de ancak bu şekilde onu aşabilecek. Bu durum, Türk sağı açısından artık geri dönülmez bir ufukta olduğumuzun da habercisi.

Marxizmin kötü bir deneyini Sovyetler Birliği yaşatmıştı. Bu türlü İslamcılığın uygulamasını ise İran’da gördük, görüyoruz. İşte İslamcılıkla komünizmin teorik yakınlaşmalarının sebebi de kolaylıkla ‘ortak düşman’ bulabilmelerinde yatıyor (Ahmedinecat’la Chavez’in yan yana fotoğraflarını hatırlayın). ‘Batı’ ve temsil ettiği bütün değerler, bilhassa içinde yaşadığımız bu küreselleşme fenomeniyle birlikte, adeta ‘deriden sökülüp atılırcasına’ bu rejimlerde yok edilmeye girişiliyor. Fakat dünyanın pek çok yerinde, bilhassa Sovyet uydusu ülkelerde görülebildiği üzere, anti-emperyalizm denilen ‘haklı dava’ maalesef kendi vatandaşına bir refah sunmak yerine, bir ‘alternatif merkez’ inşa ederek bütün kaynakları burayı ikameye harcıyor. Bireyci değil, sistemci (devletçi) bir hareket olarak karşımıza çıkıyor.

ERDOĞANİZMİN KODLARI

Bu teorik arka plan, 2007’den itibaren tuğla tuğla örülen Erdoğanizmin gelip dayandığı noktayı benim gözümde tamamen açıklıyor. Erdoğan’ın belki iyi niyetle başladığı ‘vesayetle mücadelesinin’ (nitekim Rusya’da da İran’da da ‘devrimler’ iyi niyetle başladı) bugün gördüğümüz şekliyle bir ‘alternatif merkez’ inşa etme, bunun adını da Erdoğanizm koyma yoluna girmesinin en büyük sebebi de bu. Bu dönüşümü, eski merkez sağ seçmeni, ‘kendine alan açma’ şeklindeki eski siyaset kodlarıyla algılıyor. DP’nin, AP’nin ya da ANAP’ın yaptığı gibi ekonomik araçların el değiştirmesine yoruyor. Ancak burada yeni olan şey, alternatif bir ‘semboller dünyası’ (alternatif düşman, alternatif kimlik) oluşturmaya çalışma ve ideoloji temelli bir yeni devlet inşası. Erdoğan’ın yüzde 40-50 arası ‘seçmeni’ tamamen İslamcılardan müteşekkil değil fakat hemen hepsi, ‘sistem dışı’ gibi görüyor kendini.

Marxist ideolojiyi siyasal bir hareket olarak uygulamaya çalışanlar, tarih boyunca Marx’ın haklı tespitlerini ve o tespitleri hayatlarında bizzat yaşayan yığınları peşlerine takarak yeni bir iktidar devşirdiler. Yani pratik olarak, sadece ‘dükkân sahibi’ değişti. Eşitsizlikten ve adaletsizlikten dem vurup, eşitsizlik ve adaletsizlik yarattılar. Tıpkı 2007’den itibaren Erdoğan’ın yaptığı gibi.

Gerçek liderler, toplumların öfkelerini doğru yöne kanalize ederek, problemlerin çözümüne yardımcı olanlardı. Fakat ‘hep lider kalmak isteyenler’, toplumları ‘öfkeli’ tutmanın bir yolunu aradılar. Bu da ancak ezelî bir düşman yaratarak, ‘öfke’yi hep kendi iktidarına yontmakla olacak bir şeydi. ‘Alternatif merkez’ oluşturmanın yolu, evvela ‘mevcut merkezle’ kavgadan, sonra da ‘yeni düşman’la girişilen amansız mücadeleden geçecekti. Sovyetler, önce Çarlık ve burjuva sınıfına öfkeden doğdu, ardından bu öfkeyi yeni devleti çalıştıracak bir motora yakıt olsun diye sürekli yeniden üretti. Benzer şekilde Erdoğanizm’in ihtiyacı olan ‘kimlik’ için uygun kıyafet biçilebildi. Elbette bu işler, baştan sona planlamayla, ince ince düşüncelerle olmak zorunda değil. Çoğu zaman katıksız bir ‘iktidarda kalma iradesi’, zaten bu rehberliği veriyor. Tarihteki örneklerin birbirine benzeşmesi de, bu iradedeki ‘akıl dışılıktan’ kaynaklanıyor. Hayatta kalma içgüdüsünün insana her türlü melaneti yaptırabilmesi gibi, iktidarda kalma içgüdüsü de, gölgeyle aslın birbirine karışmasına ve bilinç yaralarının artık görülmez hâle gelmesine sebep oluyor.

Ancak yazının başında belirttiğim gibi bu, kolektif bir kötülük. Erdoğanizm gömleğinin dikilmesi için ‘koca bir köy gerekliydi’. Yani tek bir faktör değil, birbiriyle etkileşim hâlindeki pek çok faktör, Erdoğanizm’in ortaya çıkmasına ve 2011’den itibaren de icraata geçmesine zemin hazırladı. Erdoğan, Milli Güvelik Kurulu’ndan TSK’ya, Yüksek Yargı’dan güvenlik bürokrasisine bütün kurumları tek tek ‘dönüştürürken’ (aslında yok ederken), toplumun bunu vecd içinde, Erdoğan’a büyük bir destek vererek ve alkışlayarak izlemesi de, ‘It takes a village’ lafında gizli.

[Kemal Ay] 13.11.2017 [TRR724]

ABD’deki Rusya soruşturması Türkiye’ye uzanıyor? [Alparslan Akdeniz]

15 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi Türk asıllı ünlü Amerikalı iş adamı Yalçın Ayaslı hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma neticesinde yakalama kararı çıkarıldığını ve mal varlığı için de tedbir kararı konulduğunu duyurdu.

Savcılığın iddiasına göre, 2016 yılında Bora Jet’in SBK Holding’e satışında usulsüzlük yapılmıştı.

Ayaslı, hakkındaki yakalama kararının birkaç gün içinde apar topar çıkarılmasını şaşırtıcı bulmuştu. Neticede bir buçuk yıl önce yapılan bir satış işleminde usulsüzlük yapıldığı nasıl olmuştu da bu kadar zaman sonra anlaşılmıştı?

Sabah Gazetesi söz konusu satış işlemini şu şekilde verdi:

‘SBK Holding’ten yapılan açıklamada, SBK Holding’in Borajet Havayolları’nın kurucusu ve tek sahibi olan Yalçın Ayaslı’ya ait tüm şirket hisselerinin satın alındığı ve Borajet Havayolları ve bütün İştiraklerinin sahibi olduğu belirtildi.

Açıklamaya göre SBK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sezgin Baran Korkmaz, 30 Aralık 2016 gününden itibaren Yönetim Kurulu Başkanı olarak Borajet Ailesi’ne katıldı.

Bünyesinde 12 yolcu uçağı ve bir de iş jeti bulunan Borajet’te 500 kişi çalışıyor. İşadamı Yalçın Ayaslı’nın sahibi olduğu yüzde 100 hissenin tamamının SBK Holding’e geçtiği öğrenildi.

https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/12/30/borajet-satildi

Haber Türk yazarı Güntay Şimşek ise Borajet’in 260 milyon dolara alıcı bulmasını şaşırtıcı bulmuştu:

‘Bora Jet’i ABD merkezli bir yatırım fonu satın almış. Ancak bu rakama Yalçın Ayaslı’nın Türkiye’deki diğer yatırımları da dahil mi, onu teyit edemedim. Fon adına Borajet’i uçuracak olan SBK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sezgin Baran Korkmaz’a başarılar diliyorum. Umarım bu satış sonrası ülkemiz güzel bir havayoluna daha kavuşur. Ancak bu satışın yüksek meblağına bir anlam veremediğimin altını çizmiş olayım.’

Şimdi, 15 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin Yalçın Ayaslı ile ilgili haberine tekrar göz atalım.

‘GEÇEN yılın sonunda el değiştiren Borajet’in satışı ile ilgili taraflar arasında kriz yaşandığı anlaşıldı. Şirketi alan taraf, bilançoda oynama yapıldığı gerekçesi ile dolandırıldıkları iddiasında. Şirketin mali işler başkanı da savcılık ifadesinde, “Yönetim kararı ile bilançoda makyaj yaptık” dedi. Şirketin eski sahibi Yalçın Ayaslı ve yöneticileri hakkında savcılığa başvuruldu. Sulh Ceza hakimliği Ayaslı hakkında, yakalama kararı çıkardı. Savcılık başvurusunda, Ayaslı’nın mal varlığı için de tedbir istendi. Ayaslı ise hakkındaki suçlamaları kabul etmedi. Ayaşlı “43 yıldır ABD’deyim ifademin nasıl alınacağı belli” dedi.’

Hürriyet, konunun tarafı durumunda bulunan Baran Sezgin Korkmaz ismini haberinin hiçbir yerinde geçirmemeye özen göstermiş.

http://www.hurriyet.com.tr/unlu-is-adami-hakkinda-yakalama-karari-40551215

Peki, 15 Ağustos 2017 tarihinde Yalçın Ayaslı hakkında apar topar yakalama kararı çıkarılması, Hürriyet’in Baran Sezgin Korkmaz ismini haberde gizlemesinin nedeni neydi?

FLYNN, ALPTEKİN VE KORKMAZ BAĞLANTISI

Sorunun cevabı ABD’de özel yetkili savcı Robert Mueller’in sürdürdüğü soruşturma ile ilgili. Mueller, Türkiye’de Yalçın Ayaşlı hakkında yakalama kararı çıkarılmasından birkaç gün önce emekli General Mike Flynn’in karıştığı yasadışı faaliyetler ile ilgili olarak Baran Sezgin Korkmaz’ın, ifadesine baş vurmak istedi. Türk tarafı da buna mukabil garip bir şekilde Yalçın Ayaşlı hakkında yakalama kararı çıkardı. Bir başka ifadeyle, Türk tarafı Baran Sezgin Kormaz’ın soruşturmaya dahil edilmesinde, ya Yalçın Ayaşlı’nın rolü olduğunu düşünüyordu ya da hakkında dava açarak Ayaslı ile arasına mesafe koymak istiyordu. Bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz.

Peki ama özel yetkili savcı Robert Mueller, Baran Sezgin Korkmaz ismini soruşturmaya neden dahil etmiş olabilir?

Baran Sezgin Korkmaz ve Ekim Alptekin’in birlikte hareket ettikleri sır değil.

Gülen aleyhinde yazı yazması için General Mike Flynn’e 560 bin dolarlık ödemeyi yapan Ekim Alptekin, ödemenin kaynağı konusunda şu ana kadar çelişkili ifadeleri nedeniyle Robert Mueller tarafından yeniden yapılan ifade çağrısına karşılık vermedi.

Korkmaz, Gülen’in kaçırılması ile ilgili General Mike Flynn ile yapılan görüşme haftasında da Ekim Alptekin ile birlikte New York Harbard Club’te bir toplantıya katıldı.

Wall Street Journal Gazetesi’nin ortaya çıkardığı yeni bilgilere göre, Flynn’e Gülen’in kaçırılması için 15 milyon dolar ödeme yapılması teklif edilmişti. Uzmanlar söz konusu rakamın çok daha büyük olabileceğini de belirtiyorlar.

Hatırlayalım. Güntay Şimşek, Bora Jet’in satış rakamına anlam verememişti. O halde bu fahiş meblağ ABD’de yürütülen soruşturma kapsamında olabilir. Baran Sezgin Korkmaz, Mike Flynn’e ödenen ve ödenmesi planlanan paranın kaynağı olduğu şüphesiyle Robert Mueller’in soruşturmasına dahil edilmiş olabilir.

Diğer taraftan Korkmaz’ı tıpkı Alptekin gibi ilginç kılan kuşkusuz Rus bağlantıları. SBK Holding’in Rusya’da çok sayıda yatırımı olduğu belirtilirken bu yatırımların neler olduğu pek açık değil.

SBK Holding’in ABD operasyonlarını yürüten Rus petrol tüccarı Levon Termendzhyan’ın suç dosyası ise hayli kabarık. Termendzhyan, en son 2003 yılında ‘darp ve saldırıdan’ hüküm giymiş.

Termendzhyan hakkında California Yüksek Mahkemesi’nde sürmekte olan kara para aklama, vergi kaçırma ve petrol kaçakçılığı suçlamalarını konu alan bir dava da var.

(https://unicourt.com/case/ca-la23-in-the-matter-of-levon-termendzhyan-72437)

Dolayısıyla, özel yetkili savcı Mueller’in yürüttüğü Rusya soruşturması önemli bir ayağı Türkiye bağlantılı ve en az Zarrab davası kadar Türkiye’nin başını ağrıtacak gibi gözüküyor.

[Alparslan Akdeniz] 13.11.2017 [TR724]

Mahkemenizin takdirine bırakmıyorum! [Av. Nurullah Albayrak]

Bağımsız olması gereken mahkemeler, iktidar tarafından suçlu ilan edilen kişi ya da grup mensuplarının tespiti ile iktidar mensuplarınca suç olarak belirtilen davranışta bulunan kişileri cezalandırmakla uğraşmaktadır. Oysa, ceza yargılamasında amaç, kanuna aykırı bir davranış yapılıp yapılmadığının araştırılması olmalıdır. Bankaya para yatırmak, dernek üyesi olmak, sendika üyesi olmak, kermese katılmak, burs vermek, okula çocuğunu göndermek, sohbete katılmak gibi Anayasal hak olan davranışlara suç deniliyorsa, bunu diyen organa mahkeme değil parti teşkilatı denir.

İlçe adalet komisyonu teşkilat başkanlığı, il adalet komisyonu teşkilat başkanlığı, İstinaf teşkilat başkanlığı, Yargıtay teşkilat başkanlığı, AYM teşkilat başkanlığı gibi. Kararların ya da talimat evraklarının üzerinde mahkeme adı yazıyor olması bu gerçeği değiştirmemektedir. İktidar partisi mensuplarının muhaliflere karşı her fırsatta, yargıya gidilmesini, yargıdan kaçılmamasını işaret etmeleri de yargı organını kendi teşkilatları olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır.

Adaletin gerçekleşmesini sağlayacak yargılamanın hiç şüphe yok ki bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yapılması hukukun gereğidir. Adaletin tesisi için mahkemelerin bağımsız olması da yetmemekte, tarafsız olmaları da gerekmektedir. Tarafsızlığın en önemli kriteri de yargılamanın ‘mücadele’ aracı olarak değil ‘adaletin tesisi’ aracı olarak görülmesidir.

TARAFSIZLIK İDDİASI KOMİK

Yargı mensuplarının bugün tarafsız olduğunu söylemek maalesef ki zor. En azından terör adıyla yürütülen soruşturma ve yargılamayı yapanların tarafsız olmadıkları ya da tarafsızlıklarını yitirdikleri ortada. Savcılar, zorla suçlu olduklarını kabul ettirmek için insanları tehdit ediyor. Delil toplamak yerine ilkel hukuk anlayışıyla kişilerin kendi aleyhine delil toplaması için şantaj yapıyor. Meslek hayatı boyunca neredeyse hiç tutuklama talep etmeyen savcılar bu süreçte herkes için tutuklama istiyor. Sulh ceza hakimliği kapısında sorgu için bekleyenler, hâkim karşısına çıkmadan kimlerin tutuklanacağını polisten öğreniyor. Mahkemeler müebbet hapisle yargılanan insanlara savunmasını hazırlaması için 1 hafta süre dahi vermiyor. İlk celsede delil toplama gereği duyulmadan, sanıkların ne dediğine bakılmadan mahkûmiyet kararı veriliyor ve mahkûmiyet kararından sonra delil gelirse de dosyaya konulması gibi garip kararlar veriliyor.

İnsanlar kaçırılıyor, işkenceyle ifade alınıyor, eşleriyle, çocuklarıyla tehdit ediliyor, yargısız infaz ediliyor, ‘onlar gün yüzü göremeyecek’ diye meydanlarda bağırılıyor sonra da bu gerçekler yokmuş gibi ‘suçlu değilseniz niye gelmiyorsunuz’ diyebiliyorlar. İnsanlar sürgünü tercih ediyor çünkü, ülkemizde hukuk sistemi değil intikam sistemi yürürlükte. Yargılanmak adaletin gereği olduğu gibi suç isnadına maruz kalan insanların kendilerini aklayabilmeleri için de bir araçtır. İnsanlar yargılanmaktan çekinmezler. Çekindikleri yargılama adı altında linç edilme, cezalandırılma kaygısıdır. Bu kaygının haksız ve yersiz olduğunu söylemek mevcut yaşananlara bakıldığında mümkün değildir.

Masum insanların karşısında, kampanyaların en çirkini ile tahrik edilen bir kamuoyu, kışkırtıcı davranan iktidar medyası ve bu çılgınlığı körükleyen budalaca bir bağnazlık vardır. Bu şartlarda adalet beklemek ve iktidar partisinin adalet teşkilatına güvenmek en masum ifadesiyle saflık olur.

İLKEL DÖNEMLERİN HUKUKU

Adalet teşkilatı sistemimiz, kişilerin suçlu olduğunu peşinen kabul etmektedir. Bu anlayış nedeniyle de ceza yargılaması insanlara acı vermek için başka ne yapılabilir düşüncesine odaklanmakta ve ilkel sistemlerde olduğu gibi yargılama sistemi cezalandırma aracı olarak kullanılmaktadır. 100 binin üzerinde gözaltı 60 bine yakın tutuklama, binlerce mahkûmiyet kararı, eşlerin ve çocukların tutuklanması adaletin sağlanması değil cezalandırma amacıyla hareket edildiğini göstermektedir.

İlkel dönemlere ait “haddini bildirici” veya “ders verici” ceza yargılaması anlayışından, 1789 İnsan Hakları Bildirgesiyle ilk defa kabul edilen ‘Her insan suçu sabit oluncaya kadar masum sayılır’, ‘Yasanın belirlediği haller veya yasanın öngördüğü biçimin dışında hiç kimse suçlanamaz, yakalanamaz ve tutuklanamaz’, ‘Hiç kimse suçun işlenmesinden önce ilan edilen ve gereği şekilde uygulanan yasalar dışındaki başka bir yasa nedeniyle cezalandırılamaz’ ilkelerine ve anlayışına tekrar dönülmediği müddetçe, bağımsız bir yargımızın olduğundan ve hukuk devletinin gereklerinin yerine getirildiğinden bahsedilmesi insanların aklıyla alay etmekten başka bir şey olmayacaktır .

YARGIYA GÜVENMEK İÇİN

‘Yargıdan kaçmayın, bağımsız yargımız sizi yargılasın’ diyenler öncelikle ilkel hukuk sisteminden vazgeçerek evrensel hukuk ilkelerini hayata geçirmeliler.

Bunun için de öncelikle;
  • Özel olarak oluşturulmuş mahkemeler ve hakimlikler kaldırılmalı, bu mahkemelerde yapılan yargılamalara son verilmeli (Doğal Hakimlik İlkesi),
  • Kanunun açıkça suç saymadığı fiilden dolayı insanlara suçlama yöneltilmesine son verilmeli (Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi),
  • Başkalarının işlem ve eyleminden dolayı hiç kimseye sorumluluk yüklenmemeli (Sorumluluğun Şahsiliği İlkesi),
  • Anayasal hak kapsamında yapılan fiillerin suç olmadığı ve kusur olmayan bu tür davranıştan dolayı suçlu muamelesinde bulunulmasına son verilmeli (Kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesi),
  • Herkes, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde belirlenen hakları doğrultusunda yargılanma hakkına sahip olmalı ve hukuk dışı davranışlara son verilmeli (Dürüst yargılanma ve Savunma Hakkı ilkesi),
  • Suçluluğu, kesinleşmiş mahkeme kararıyla belli olmadan hiç kimseye suçlu muamelesi yapılmamalı ve suçlu gibi kabul edilerek, tutuklama gibi tedbirlerin uygulanmasına son verilmeli (Masumiyet Karinesi),
  • Mahkemelerin siyasi iktidarın talimatı ya da tavsiyesiyle hareket etme ve kararlar verme anlayışına derhal son verilmeli. Hakimlerin de ‘mücadele’ anlayışından derhal vazgeçmeleri ve adaletin tecellisi için çalışmaları sağlanmalı. (Mahkemelerin Bağımsızlığı ve hakimlerin tarafsızlığı),
  • İşkence, tehdit, şantaj yaparak insanları suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlama ve yasadışı delil elde etme çabasına derhal son verilerek, bir suç işlendiği iddia ediliyorsa hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilen delillerle iddia edilen suçun ispatına çalışılmalıdır.  (İddia edenin ispat külfeti),
Bunlar hayata geçirilirse, sürgündeki insanlar da dahil olmak üzere herkes mahkemelere giderek ifade verecek ve adaletin tecellisini isteyeceklerdir. Bunlar yerine getirilmeden, ‘gelin ifade verin, neden ifade vermiyorsunuz, masumsanız niye kaçıyorsunuz’ söylemi, işlerin kaba kuvvetle çözüleceğini zanneden ergen davranışından başka bir anlam ifade etmeyecektir.

[Av. Nurullah Albayrak, @avn_albayrak] 13.11.2017 [TR724]

İncinirim, incinirsin, incinir [Hakan Zafer]

“İncinmezlik yanılgısı” denilince, hacca veya umreye gidenlere tanıdık gelecek bir manzara gözümün önüne geliyor. Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelirken işaretli bir alan var. Oraya ulaşınca yürüyüş değişiyor. Daha heybetli, çalımlı yürüyor, hatta koşuyorsunuz. Buna, “hervele” deniliyor. Hz. Peygamber’in (sav) ilk uygulamasında, Mekke müşriklerinin onları izlerken görebildikleri bu kısa mesafeye gelince, onların nazarında yorgun ve korkmuş değil, daha heybetli görünmek için böyle davranılmış. Buraya kadar normal. Fakat şimdilerde, “şirket rutini” gibi bir telaşlı halle yapılıp bitirilen bu anlamlı ibadet, hazırlıksız yakalanan kimselerin yürüyüşünü bozuyor. İhramlı erkekler, sıcağın etkisiyle pişik olunca, hervele esnasında garip görüntüler ortaya çıkıyor. Kınamak için anlatmıyorum. Sadece manzaranın heybet saçmadığını ifade etmek istedim.

Durum aşağı yukarı bu. Aslında, toz kondurmayalım dediğimiz ne varsa, incinmezlik takıntımız onlara zarar veriyor. O ibadetin (sa’y) bize öğretmek istediği, hayatın gelgitlerine karşı takınmamız gereken tavır, incinebilir olmakla yan yana düşünülebilir.

*****

Her zamirin bir incinmesi var.

İncinir insan. Bize de bir şey olur.

Olur.

Problem incindiği halde incinmemiş gibi devam etmektir. Bu kabullenmeme;

  • Kabalaştırır. Çünkü o esnada sezgiler aldatıcıdır. Bariz tehlikelere dönüp baktırmayacak kadar güven yüklenmiş, kabaran duyguların vanasız hali, etrafça pek kibar algılanmaz.
  • Olmadığı gibi davrandırır. Korkularını, hem kendisinden hem de başkalarından gizlemek, sanki öyle değilmiş gibi korkusuz gözükmek için kontrfobik davranışlar geliştirmeye sebep olur.
  • Çok risk aldırır. Yeterli görünerek, kolay kolay zarar görmeyeceğimizi ispat için rüzgâra karşı durdurur, uçurumun kenarında dolaşsak bile düz tarlada zannettirir.
  • Beklenti yükseltir. “Öyle” görünüyoruz diye el âlem bizi gerçekten “öyle” zanneder. Kaldırabileceğimiz yükün altına girmektense, ezildiğimiz yükün altında “ayaktayım” görüntüsü verdirir.
  • Kula mecbur bırakır. Etrafımızda kim varsa, onları yıkılmadığımızın kanıtı gibi algılarız. Kendileri ile aldandığımız bu insanlar, gözümüzde fazlasıyla büyür. Piredir ama onun varlığını kendimize güvence kabul ettiğimizi bildiği için bir devin harcırahını bizden ister.
  • Ölçüsüzleştirir. Mesafeli tutum ve seçici davranıştan uzaklaştırır. Her gelene kapı açtırır, minderini başköşeye serdirir. Yeter ki gelsinler diye, her diledikleri yere han dikmek zorunda bıraktırır. Gelen bu kalabalıklar, sadece halılara basmaz. Çoğu zaman, çiğnenen kalbimiz, ezilen duygularımız olur.

*****

Riskli durumlara, hataya açık yanlarımıza, alelade yakınlıklara yiğitlik yapmadan, incinmenin de normal olduğunu kabullenerek, olabileceğini bilmek (inanmak değil!), olmasın diye gayret gösterebilmek marifettir. Kuran,

  • İncitici olanın, aşılmaz engel görülmeden geride bırakılması gerektiğini (Ahzab 48);
  • İncinmenin, normal ama korkup yıkılacak bir durum olmadığını (Al-i İmran 111);
  • Allah’ın “yüzlü” kulunu temize çıkarmasının bir adım öncesinin incinme olduğunu (Ahzab 69);
  • Kulağı, etrafının incitici sözleriyle dolu olduğu halde bile Allah’a karşı dikkatli davranıp (takva), hata yapmamanın çok büyük bir iş olduğunu (Al-i İmran 186);
  • Bu zor işin üstesinden gelebilmenin ancak sabreden ve elinden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yaratmasına sığınan tevekkül erbabı kimselerce başarılabileceğini (Al-i İmran 186, Enam 34, Ahzab 48)

beyan ettiği halde incinebilir olmayı kabullenmemek, kusursuzluğun, hata yapmamış olmanın ispatı olsun diye incinmemiş, sapa sağlam görünmek, ortalama bir dindarın zihin konforunu kaçırması gereken bir konudur.

*****

Nesi var incinmiş görünmenin?

Bizi zayıf düşürmesin diye olmadığı gibi görünmek, sonunda daha fazla incinmeye sebep olmaz mı? Neden Mina’da diz kırıp af dileyen Âdem’in (as) ona yaraşır evlatları olarak incindiğine inanmak istemez, dizlerimizi kendi Minamız’da kırmayız?

Nuh (as) gibi “mağlup oldum” diye bağırır, sana üstün gelen şartlarla yüzleşmeni isteyen Rabbinden yardım bekler, sonra da bir gemiye binip çeker gidersin. Musa (as) gibi, başına bin bir dert açan, içinden çıktığın kavmine dönüp, “beni bildiğiniz halde niye incitiyorsunuz” diyerek kalplerin arasına mesafe beklersin. Eyyüb (as) gibi, sana da zarar dokunur, hasta olursun, ya bedenin sızlar ya ruhun. İyileşmek için ötelerden gelecek merhameti beklersin. Yunus (as) gibi erken pes eder, bir balığın karnında sen de sindirilirken “etme” der de “sahile bırakılırsın”.

Nesi var bunun?

[Hakan Zafer] 13.11.2017 [TR724]

Erdoğan ve Saray’ın şişman kedileri [Veysel Ayhan]

Herkesin bildiği “klasik” bir fıkradır: Nasreddin Hoca, sabah evden çıkarken ‘‘Hanım canım çekti, bu akşam güzel bir ciğer yahnisi yiyelim, ben ciğeri yollarım” demiş. Kasaptan iki okka ciğer alıp eve göndermiş.

Hocanın hanımı, yahniyi ocağın üstüne koyup iki çift laf etmek için komşuya gitmiş. Yemeği ateşte unutmuş. Hatırlayıp telaşla dönmüş; bir de ne görsün, ciğer yahnisi kömür olmuş.

Akşam hoca, kapıdan girer girmez “Hanım hazır mı ciğer yahnisi?” deyince eli ayağına karışmış: ‘‘Hoca efendi, yolladığın ciğerleri şu hain kedi yedi” demiş. Hoca, önce kediyi süzmüş, “gel pisi pisi” diye yanına çağırmış. Ensesinden tutup havaya kaldırmış. ‘‘Hanım söyle bakalım” demiş, ‘‘Şu havaya kaldırdığım kedi, gelse gelse iki okka gelir. Eğer elimdeki şey kediyse, ciğer nerede? Yok bu şey ciğerse, kedi nerede?”

“HIRSIZ İÇERDE OLUNCA KAPI KİLİT TUTMAZ”

Erdoğan geçen hafta  bilmem kaçıncı muhtarlar toplantısında çok doğru bir söz söyledi:

“Hırsız içerde olunca kapı kilit tutmaz.”

O zaman bu “hain” hırsızı bulmak bize düşüyor.

HIRSIZ KİM VE NEREDE?

Türkiye Cumhuriyeti’nin hazinesi sıfırlanmış durumda.

Sıfırlandı demek kurtarmıyor. (bknz: “İşte AKP’nin 15 senelik karnesi”)

Her şey eksiye geçti. Türkiye’nin şu an dünyaya tam 432,4 milyar dolar dış borcu var.

Bu borçlar ödenecek diye devlete ait binlerce gayri menkul, fabrikalar ve arsalar satıldı. AKP döneminde 50 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı. (Neler satıldığını merak edenler için tablo 1)

Peki bu paralar kime gitti? Veya ülkeyi kim batırdı?

“Ciğeri” halk mı yedi?

Göründüğü kadarıyla halk yememiş.

Şu an 3 milyona yakın (2.770.000) aile icralık. Her 28 aileden 1’i icralık.

Ayrıca fertlerin Türk bankalarına borcu 2002’de 6,5 milyar TL. imiş.

Bu borç 65’e katlanmış ve şu an 428  Milyar TL’ye çıkmış.

AK GARFİELD’LAR FAMİLYASI

Kimler ülkeyi yalayıp yuttu da halk bu hale düştü?

3 milyarlık köprüleri devlet bankasından finanse edip sonra devlete 19 milyar dolara kazıklayan Mehmet Cengiz ve emsali havuz müteahhitleri mi?

Yarım milyar dolara yakın vergi borçları sıfırlanan onlarca AKP’li iş adamı mı?

Binlerce lüks aracı ve gayrı menkulü astronomik fiatlarla devlet kurumlarına kiraya verenler mi?

17 şirketi, 28 gemisi ve 2 süperyatı olan Binali Yıldırım ve vergi kaçırmak için milyarlarını offshore hesaplarda saklayan Yıldırım’ın oğulları ve Berat Albayrak mı?

Dedelerinden tahta bir kayık bile miras kalmayan ama babaları sayesinde 30’a yakın dev gemiyle (Kuru yük ve tanker) deniz ticareti yapan Bilal ve Burak Erdoğan mı?

Kamu İhale Yasasını 15 yılda 175 defa değiştirip tüm yandaşlara devlet hazinesini peşkeş çeken ve devleti soyanlar mı?

Her inşaatın yarısını veya üçte birini haraç ve rüşvet olarak alanlar mı?

Yoksa “Soruşturma dosyasındaki imar planlarını Sayın Başbakan’ın onayıyla yaptım. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın istifa etmesi gerektiğine inanıyorum.” diyen Erdoğan Bayraktar mı?

E5 ve TEM’in sağına ve soluna gökdelenleri birek kazık gibi çaktırıp, hançer gibi sapladıktan sonra “Ben dikey yapılaşmaya karşıyım.” diyen tüm zamanların en pişkin zatı mı?

Hani 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı’na başlarken elindeki alyans yüzüğü gösterip: “İşte bütün servetim bu yüzük. İstanbul’a hizmete hazırım.” diye konuşan ve rivayete göre “Eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemişimdir.” diyen ve 10 yıl içinde 2005’te Brunei Sultanı, Suud Kralı, Dubai Emiri’nden sonra 8. olarak Forbes zenginler listesine giren Tayyip Erdoğan mı?

Bu soruların cevabı: HEPSİ

HARAMİ ŞİŞMAN KEDİLER

Türkiye’nin durumu fıkradan biraz farklı.

Erdoğan “Hırsız içerde olunca kapı kilit tutmaz.” demişti. Türkiye’nin var olan hazineleri ve gelecek 25 yılı yağmalanmış durumda.

Sadece bu değil.

Cemaat’le irtibatlı iddiasıyla çökülen 48,5 milyar TL. değerinde 980 şirket ve 4.887 adet küçük işletme var. Bunlar da gaspedildi.

Türkiye’de Saray’ın avenelerinin ve AKP yandaşlarının dışında zenginleşen kimse yok.

Yani Erdoğan’ın dediği gibi hırsız içerde olduğundan kapı kilit tutmuyor.

Şu çok açık ki hırsız/hırsızlar evin yani Saray’ın içinde.

“Yahni” yanıp kömür olmamış. Gerçekten kediler yemiş.

Hem öyle bir yemiş öyle bir semirmişler ki artık yeryüzünde bu şişman Saray kedilerini tartabilecek bir terazi veya kantar yok.

AKP DÖNEMİ SATILAN DEVLET VARLIKLARI

2003: Kayseri’deki Taksan, Bolu Gerede’deki Gerkonsan, SEKA’nın Balıkesir, Afyon, Kastamonu, Aksu ve Çaycuma işletmeleriyle Taşucu tersane alanı, TEKEL’in kaya tuzu tesisleri, Çeşme, Kuşadası, Trabzon ve Dikili limanları, Sümer Holding’in Merinos Halı Markası ve Adıyaman İşletmesi, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun Sakarya işletmesi, İş Bankası C, Arçelik, Tofaş, Ünye Çimento ve Türkiye Kalkınma Bankası’na ait kamunun elindeki hisselerle 277 adet taşınmaz, 103 arsa ve 90 adet lojman.

2004: Tekel’in alkollü içkiler bölümü, Eskişehir Doğalgaz Şirketi (Esgaz), Artvin Murgul ile Kastamonu Küre’de bakır madeni çıkarıp işleyen Eti Bakır, Sivas ve Malatya’daki Divriği Hekimhan Maden İşletmeleri, Bursa Doğalgaz Şirketi (Bursagaz), Amasya Şeker Fabrikası, Kütahya Tavşanlı’daki Eti Gümüş, Elazığ’daki Eti Krom, Antalya’daki Eti Elektrometalurji işletmeleri, Çayeli Bakır İşletmeleri, Kütahya Şeker Fabrikası, Türkiye Gübre Sanayi şirketine ait Gemlik ve İstanbul’daki fabrikaları ile Kütahya Gübre Varlıkları ve Şanlıurfa depoları arazisi, Sümer Holding’in Malatya, Bakırköy ve Diyarbakır işletmeleri, SEKA’nın Karacasu, Ardanuç ve Akkuş işletmeleriyle Ankara Alım Satım Müdürlüğü binası, EBÜAŞ’ın Samsun Soğuk Hava Deposu, Manisa Kombinası ve arsası, Sümer Holding’e ait Ortadoğu Teknopark şirketi, Çanakkale Deri, Malatya ve Tümosan işletmeleri, Türkiye Demir Çelik İşletmeleri’ne ait Kalkınma Bankası hisseleri, TEKEL’in Tuzluca ve Sekili tuzlaları, Bursa İnelgöl’deki Kibrit Fabrikası, Kadadeniz Bakır İşletmeleri’nin Samsun İşletmesi, Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne ait Ankara ve Samsun feribotları, THY’nin 126 milyon dolarlık hissesi ile 375 adet taşınmaz ve lojman.

2005: Türk Telekom, TEKEL’in sigara bölümü, İstanbul Ataköy Turizm, Ataköy Otelcilik, Ataköy Marina ve Yat İşletmeleri, Konya Seydişehir’deki Eti Alüminyum Fabrikası, Kıbrıs Türk Hava Yolları şirketi, Adapazarı Şeker Fabrikası, Türkiye Deniz İşletmeleri’nin Karadeniz ve Turan Emeksiz gemileri ile şehir hatları hizmetleri ve gemileri, TEKEL’in Kristal Tuz Rafinerisi ile Kağızman Tuzlası, Sümer Holding’in İstanbul İmar Şirketi, Beykoz İşletmesi, makina ve teçhizatları, Türkiye Gübre Sanayi’nin Samsun Gübre Fabrikası ve Ordu Fatsa ile Tekirdağ depoları, DSİ, Bayındırlık Bakanlığı ve Karayolları’nın Kayseri Erciyes’teki sosyal tesisleri, Sümer Holding’in Aselsan’daki hissesi, Sarıkamış ve Tercan işletmeleri, Yeşilova Halı ve Battaniye Fabrikası, Emekli Sandığı’nın Kuşadası Tatil Köyü ile İstanbul Hilton Oteli, THY’nin USAŞ’taki hissesi, TOPRAŞ ve PETKİM’deki kamu hisselerinin bir bölümüyle 120 taşınmaz ile 41 adet arsa;

2006: TÜPRAŞ, Erdemir, Başak Sigorta ve Başak Emeklilik, TEKEL’in Kayacık, Yavşan ve Kaldırım tuzlaları, TEKEL’in ikiz kuleler olarak bilinen Ankara Başmüdürlük Binası ve Bodrum tesisleri, Emekli Sandığı’nın başkentteki Büyük Ankara Oteli ve Kızılay Emek İşhanı, İzmir’deki Büyük Efes Oteli, İstanbul’daki Büyük Tarabya Oteli, Türkiye Denizcilik İşletmeleri’nin Yakıt-2 gemisi, Çanakkale Şehir Hatları Hizmetleriyle 9 gemisi, THY’ye ait kamu hisselerinin bir bölümüyle 350 adet daire, arsa ve taşınmaz.

2007: TCDİ- Deveci Maden Sahası İşletme Hakkı, TCDD Mersin Limanı, KGM İstanbul Levent Arsası, Sümer Holding- BUMAS, Araç Muayene İstasyonunun 1.-2. bölgesi, Emekli Sandığı Mülkiyeti Bursa Çelik Palas Otel, Türkiye Halk Bankası, 245 adet daire, arsa ve taşınmaz.

2008: Petkim Petrokimya Holding A.Ş., Sümer Holding NİTRO-MAK Makine Kimya Nitro Nobel Kimya Sanayi A.Ş.’nin yüzde 33.5 hissesi, Tekel ve Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticareti A.Ş., Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.’nin 9 santrali, Tekel ve Sigara Sanayi İşletmeleri’ne ait Pipo ve Nargile Markaları, Türk Telekomünikasyon ve 196 adet daire, arsa ve taşınmaz.

2009: TEDAŞ Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş., TEDAŞ Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş., TEKEL Kastamonu Jüt İpliği Fab. Makine ve techizatı, TEDAŞ Konya Meram Elektrik Dağıtım A.Ş. ve 140 adet daire, arsa ve taşınmaz.

2010: TCDD’nin Samsun ve Bandırma limanları, TEKEL’in Çamaltı ve Ayvalık tuzlaları, Eskişehir Osmangazi, Çamlıbel, Uludağ, Çoruh, Yeşilırmak ve Fırat elektrik dağıtım şirketleri, Sümer Holding’in Antalya Barit ve Mersin Taşucu işletmeleriyle 205 adet daire, arsa ve taşınmaz.

2011: Bayburt, Çemişgezek, Girlevik, Bünyan, Çamardı, Pınarbaşı, Sızır, İznik, Dereköy, İnegöl, Cerrah, Mustafakemalpaşa, Suuçtu, Çağ Çağ, Otluca, Uludere, Adilcevaz, Ahlat, Malazgirt, Varto, Değirmendere, Karaçay, Kuzuculu, Turunçova, Finike, Kayadibi, Besni, Derne, Erkenek, Kernek ve Kovada 1-2 akarsu santralleri, İskenderun Limanı, Trakya Elektrik Dağıtım şirketiyle 195 adet daire, arsa ve taşınmaz.

2012: Acıselsan’ın yüzde 77 hissesi, PETKİM’in yüzde 10 hissesi, Kayseri Elektrik’in yüzde 20 hissesi, Beykoz’daki iskele ve rıhtım, Halk Bankası’nın yüzde 24 hissesiyle 192 adet daire, arsa ve taşınmaz.

2013: Galataport, Hamitabat Elektrik Üretim ve Tic. A.Ş., İstanbul Anadolu Elektrik, Boğaziçi Elektrik, Toroslar Elektrik, Araslar Elektrik, Dicle Elektrik, Vangölü Elektrik, Seyitömer ve Kangal Elektrik Santralleri,  Yeditepe Beynelmilel Otelcilik ve Turizm Tic. A.Ş.’nin yüzde 15 D grubu, yüzde 11 E grubu hissesi, TEDAŞ’ın Tekirdağ, Muğla, Bilecik, Düzce, İstanbul, Denizli, Kocaeli’deki çok sayıda taşınmaz.

2014: Milli Piyango’nun şans oyunlarının özelleştirilmesi ihalesi 2015 yılına sarktı.  Kemerköy ve Yeniköy Termik Santralleri, Kemerköy Liman Sahası. Yatağan Termik Santrali, TEDAŞ, TDİ ve Maliye’nin çok sayıdaki taşınmazı.

[Veysel Ayhan] 13.11.2017 [TR724]

Flynn de indirim yapmamış! [Barbaros J. Kartal]

Henry Barkey hakkında yakalama kararı çıkartılmasının anlamı şu: Binali Yıldırım’ın temaslarının istenen sonucu vermediği ve bunun karşılığında hükümetin ABD’nin kendisini devirmeye çalıştığı şeklinde zaman zaman tedavüle sokulan zaman zaman ağza hiç almadığı komplo teorisine yükleneceğidir.

En son dün Erdoğan ailesine ait Sabah’ta Barkey için darbenin organizatörü olarak yapılan haberler gösteriyor ki Kurtlar Vadisi’nden dünyayı takip eden kitleye yönelik yayınlar artacak. Yakında Reza davasının başladığını düşünürsek 17-25’te hükümeti devirmeye çalışan yabancı güçlerin bu amaçlarına ulaşamayınca ordunun yüzde 1’nin iştirak ettiği 15 Temmuz’u planladıkları yine başarılı olamayınca bu kez Reza davası ile bu amaçlarına girişeceklerini dinleyip duracağız. Erdoğan’ın 24 saat yanında eli silahlı 5 yaverin 4’ü kendilerinden olan bir “terör örgütü” için oldukça maliyetli işler yapılmış ama neyse ver gitsin.

Aslında bu tür teorilerde aranan isim Graham Füller’dir ancak yaşının ilerlemiş olması ve Barkey’in 15 temmuz günü Türkiye’ye gelmiş olması gibi elde acayip gideri olan bir malzeme fikirleri değiştirmiş olmalı. Füller demişken darbe sonrası onun da Türkiye’de olduğu ve bizzat darbeyi yönetmek için geldiği, hatta helikopterle Yunanistan’a kaçan askerlerin içerisinde yer aldığı havuzda yazıldı çizildi.

Bakın o toplantı ile alakalı olarak havuzda yer alan bir paragrafı okuyalım:

Azılı katili Türkiye’ye soktular!

Toplantıda belki de en dikkat çeken isim Scott Lee Peterson isimli 44 yaşındaki azılı katil. 2002 yılında hamile olan karısı Laci Peterson’ı öldürmekten birinci derece cinayet ile hüküm giyen Peterson,  ABD’de en azılı suçlularının kaldığı California’daki San Quentin Devlet Hapishanesi’nde mahkum. Hakkında ‘iğneyle idam cezası’ hükmü verilen Peterson davayı temyize taşıdı. 13 Temmuz günü İstanbul’a gelen Peterson hala çıkış yapmadı. Mahkum olarak görünen Peterson’un hangi amaçla ve nasıl Türkiye’ye getirildiği ise soru işareti.

(Akşam, 5 Ağustos 2016)

Rezil olmalarına rağmen bu haberi ertesi gün de sürdürdüler ve Peterson’un serbest kalma vaadiyle Erdoğan’a suikast için CIA tarafından getirildiğini yazdılar.

Halbuki Scott Lee Peterson katil ile aynı ada sahip bir gazeteciden başkası değildi.

Barkey’in suçlandığı Büyükada toplantısı ile ilgili hükümetin iç kamuoyu için ürettiği akla ziyan teoriyi Yıldıray Oğur Karar’daki köşesinde imha ediyor. Bilgi sahibi olmak isteyenlere okumalarını tavsiye ederim. Cemaate yaramadığı sürece savcıların bütün saçmalıklarını çok iyi analiz eden havuz yazarları aynı tezlerle hükümetin onbinlerce insanı haksız yere hapse atığını kadın çocuk demeden büyük bir zülme uğrattığını yazamaz.

Karar’daki demokrat arkadaşların bu rejim yıkıldığı zaman “Erdoğan’a biz de karşıydık ki ehe ehe” mahçup sırıtışlarını görmek çok hoş olacak. Yazılarından mıy mıy  tarzı yazılmış eleştiri pasajları paylaşacaklar ve “o zaman bunları yazmak büyük cesaret işiydi” diyecekler. Tabii yazıların giriş ve sonuç bölümlerindeki biatları es geçerek.

Karar demişken aynı toplantıda bulunan hükümet yanlısı Mensur Akgün iddialar ortaya atıldığında bir açıklama yapmıştı ama  Osman Kavala’dan sonra Şaban Kardaş da gözaltına alınınca sessizliğe büründü. Olay gündeme bir kez daha gelmiş olmasına rağmen şimdiye kadar neden çıkıp konuşmaz ilginç. Büyükada bir darbe toplantısı ise Mensur Akgün’ün bir darbe toplantısına katılan biri olarak muamele görmesi gerekmez mi? Belki de etkin pişmanlık yasasından yararlanıp itirafçı olur ve kapı açık halde yapılan toplantıdaki örgütü çökertir.

Neyse gelelim esas meselemize.

Bizimkilerin sık sık ABD’ye gittiklerinde biz, Gülen’in iadesi için temaslar yapılıyor diye bilgilendirilirken meğer vatandaş Reza’yı kurtarmak için gittiklerini yeni öğrendik. Amerikalılar bizimkilerin dinmeyen hakaretlerinden sonra hince konuşmaların içeriklerini sızdırınca Emine Erdoğan’ın bile bu lobi işlerinde topa girdiği öğrendik. Vefalı kadın son tahlilde.

Hükümetimizin geldiği nokta şu: CIA yani ABD hükümeti devirmeye çalıştı. O halde siz ABD’den CIA ile ortak çalışan Gülen’i mi istiyorsunuz? Yolladığınız belgeler ki pek de içinde delil olmadığı defalarca açıklandı. Bu belgeler içerisinde ABD’nin CIA marifetiyle hükümeti devirmeye çalıştığı var mı? İç kamuoyunda dibine kadar sömürdüğünüz iddiaları temaslarda dile getiriyor musunuz? “Ya siz bizi neden devirmeye çalıştınız hiç dediniz mi?” mesela? 245 dile çevrilen dünyaya dağıtılan 15 temmuz propaganda kitapçıklarında Obama’nın hemen ilk sayfasında destek sözlerine yer verdiğiniz için pişman mısınız yoksa? CIA’e çalıştığını iddia ettiğiniz Henry Barkey’den başka kimsesi yok mu CIA’in Türkiye’de? Diğer görevliler(!) için de neden yakalama kararı çıkartmıyorsunuz? Neticede her ülkenin istihbarat servislerinin görev yaptıkları ülkelerde muhatapları ile çalışan adı sanı bilinen irtibat görevlileri vardır. Mesela onlar hakkında da suç duyurusunda da bulunsanız ya.  Hani ABD’ye söz falan vermedik diye açıklama yapmıştınız ya.

Park ve bahçelerde inceleme gezisi yapan Binali Yıldırım ABD’de iken flaş bir gelişme yaşandı. Rusya’nın son seçimlere müdahalesini araştıran özel savcı bu işlerdeki temas noktası olan Trump’ın başının belası eski Ulusal Güvenlik danışmanı Michael Flynn’in Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu ile beraber Gülen’i kaçırmak için yapmış olduğu pazarlığı soruşturmaya karar verdi. Hatırlarsınız bu görüşmenin sonlarına yetişen eski CIA direktörü “arkadaş biz nereye düştük” misali apaçık bir kriminal hadisenin içinde yer alınca ve Flynn belasının kendisine de dokunacak olmasından korkarak bizzat kendisi itirafçı olmuştu. Yani savcının eli sağlam.

Hatırlarsanız, bir İslam düşmanı olan Flynn darbe haberi duyulduğunda bir konuşma yapıyordu ve laik ordu işte budur diyerek izleyicilere darbeyi alkışlatmıştı. Ne var ki para ile her şeyi yapabileceğini sanan bizimkiler Flynn ile daha sonra irtibat geçip kendisine Gülen aleyhine dünya tarihinin en pahalı yazısını yazdırmışlardı. Flynn 535 bin doları, ki bu hepimizin parası, alarak bizimkileri epey söğüşlemiş oldu. Sonra skandallar patlayınca bizimkiler parayı geri de alamadılar. Erdoğan’ın bu işler için kullandığı oldukça karanlık Ekim Alptekin ki ABD ile çok yakın ilişkileri olan  bir işadamı şimdi kayıplara karışmış durumda.

Diplomatik teamüllerde kriz çıkardığınız ülke ile ilgili olarak, ki bu da bir taktiktir, karşı taraf bir adım atmadığı sürece siz bir adım atmazsınız. Hele hele uçağa atlayıp ayaklarına hiç gitmezsiniz. Binali Yıldırım’ın Mehmet Barlas bile eleştirdiği ABD gezisinde son kez Reza ile ilgili Erdoğan’ın mesajını iletti. Bakalım bizi rezil edecek en son ne demişler yakında ortaya çıkar.

AKP’nin ABD’deki son hali; işinde gücünde zavallı bir dondurmacıya küfredelim, taciz edelim beki bize saldırır belki deyip video çekmeye giden ağzında salya akan İslamcı magandaların önce videoları silip sonra ABD ve Yahudi güzellemeleri yaptığı ve en son suç işledikleri ortaya çıkınca pişkince polise mağduruz diye şikayete gittikleri bir fıkraya benzemeye başladı.

[Barbaros J. Kartal] 13.11.2017 [TR724]

Türkiye’nin uçan kuşa borcu var [Semih Ardıç]

Döviz en basit hâdiseden bile nem kapıyor. Dolar bir ayda 50 kuruşa yakın kıymet kazandı ve 3,90 TL’nin eşiğine geldi. Euro 4,50 TL’yi aştı. Hazine’nin iki senelik vadeli borçlanma tahvilinin faizi yüzde 13,55’e tırmandı. Hükûmetin moral pompa istasyonuna dönen Borsa İstanbul bile peşi sıra üç gün ekside kapandı. Londra’dan gelen destek giderek azalıyor.

Dövizi yeniden hareketlendirecek krizlerin ardı arkası kesilmiyor. Reza Zarrab ve Mehmet Hakan Atilla, 27 Kasım’da ABD/New York Eyalet Mahkemesi’nde büyük jürinin önünde kara para aklama ve İran ambargosunu Halkbank üzerinden delme gibi ithamlara cevap vermeye başlayacak.

Piyasa Zarrab davasından çıkacak muhtemel malî cezaları ve diğer riskleri tam mânâsıyla henüz fiyatlandırmadı. İstanbul ve Ankara’da Saray’a yakın isimler, bankaların Hazine müdürleri ile Borsa brokerlarının kulağına Zarrab’ın tahliye edileceğini fısıldayıp duruyor.

BİNALİ YILDIRIM ZARRAB’I ALIP GELECEKTİ!

Hatta aynı çevrelere göre Başbakan Binali Yıldırım’ın ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile görüşebilmek için iki gün Washington DC’de park ve bahçeleri gezmesi sebepsiz değildi. Güya “işler yetişmediği için buluşma tarihi iki gün sarkmıştı, neticede Başbakan, Zarrab’ı alıp gelecekti. Herşey kontrol altındaydı.”

Saray dedikodusunun içinin boş olduğu Pence-Yıldırım görüşmesinden müşahhas bir karar çıkmayınca Saray’ın Zarrab dedikodusunun ne kadar afakî olduğu anlaşıldı. 13 Kasım Pazartesi günü başlayacak yeni işlem haftasında yatırımcılar, öyle ya da böyle Zarrab davası ve akabinde yaşanacaklarla yüzleşecek.

Başbakan Yıldırım’ın memlekete ayak basar basmaz, 11 Eylül 2001 gibi tarihin en trajik saldırılarına dair yürütülen tahkikatı kast ederek, “Biz 11 Eylül’de delil sorduk mu?” diyerek ABD’yi hedef alması ziyaretten murad ettikleri neticeyi alamadıklarını kâfi derecede ispat ediyor. “Zarrab’ı vermiyorsanız biz de çirkefleşiriz.” demek istiyorlar.

Şahsî ihtirasları muhakemelerini de esir aldı.

BÜTÜN GÖSTERGELERDE KIRMIZI LAMBA YANIYOR

Türkiye’nin yolsuzluk, rüşvet, kara para gibi yüz kızartıcı suçlarla yan yana telaffuz edildiği dönemde özel sektörün dış borcu 216 milyar dolar. Hafife alınamayacak kadar yüksek.

Siyasî, hukukî ve malî tablo hiç bu kadar aleyhimize dönmemişti. Ekonomi inişe geçse bile demokrasi ve hukuk reformları bir nevi sigorta vazifesi görüyordu. Dünyada para bolluğu da açıklarımızı daha düşük maliyetle kapatmamızı sağlıyordu. Hal-i hazırda bütün göstergelerde kırmızı lamba yanıyor. Dövizi dizginlemek için Hazine ve Merkez Bankası, Türk Lirası’nda kalan yatırımcıya daha fazla faiz vermek mecburiyetinde kalacak. Son iki ayda yüzde 3 puan arttı borçlanma maliyeti. Kredilere de aksediyor maliyet artışı.

AKP’YE YAKIN İSİMLER İÇİN HAZİNE BORÇLANIYOR

Dış borcun teferruatına inelim… Türkiye’nin döviz nevinden dış borçları 432,4 milyar doları buldu. Millî gelirin (GSYH) yüzde 51,8’ine tekabül eden tutarın içinde malî kuruluşlar haricindeki şirketlerin borç tutarı ise 216 milyar dolar. Kamunun dış borcu ise 87 milyar doları buldu.

Devletin dışarıdan aldığı borçların içinde Hazine garantili borç tutarı 13,2 milyar dolara ulaştı. Birkaç sene evveline kadar Hazine garantili borçlanma yapılamıyordu. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) gözde işadamlarına verdiği ballı ihalelere kredi bulamayınca Hazine garantisini yeniden cari hale getirdi.

2001 krizinin sebeplerinden biriyle batık firmaları kurtarmaya teşebbüs edildi. Birkaç senede 13,2 milyar dolar gibi yüksek bir tutarda borç ‘yandaş’ diye tabir edilen AKP’li müteahhit ve işadamlarına altın tepside takdim edildi. Yarın bu borçlar ödenmediğinde alacaklılar Hazine’nin kapısını çalacak.

ŞİRKETLER NERELERDEN BORÇ ALMIŞ?

Uçan kuşa borçlu Türkiye’nin özel sektörün borç aldığı kıtalar içinde Avrupa ilk sırada. AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye düşmanı ilan ettiği Almanya, Hollanda ve Avusturya’nın da dahil olduğu Avrupa Birliği olmasa firmalarımız borç bulamayacak.

Bu üç memleketten alınan borç tutarı 47 milyar doları geçiyor. Kıta olarak Avrupa’yı Amerika takip ediyor. Okyanus ötesinde en fazla borç (19,9 milyar dolar) ABD’den alınmış. Hem paralarını alıyoruz hem de kavga etmekten geri durmuyoruz.

KATAR’IN ELİ SIKI ÇIKTI

Asya kıtasında ise manidar bir tablo var. Erdoğan’ın iki ayda bir ziyaret ettiği Katar’dan 1 dolar bile borç alamamışız. En azından Hazine ve Merkez Bankası’nın kayıtlarında böyle bir borç görünmüyor. Şayan-ı dikkat!

Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği tecrite mukabil Erdoğan’ın imdadına koştuğu Katar özel sektöre borç vermezken, Kazakistan bile 100 milyon dolara yakın kredi tahsis etmiş. En fazla borç veren Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ikili münasebetlerin eski günlerin çok uzağında kaldığını not edelim.

BUGÜN BORÇ ALAN YARIN EMİR ALIR

Şirketlerin 216 milyar dolar borcunun tamamı kredi değil. 40,6 milyar dolar tahvil ihraç ederek alının paraların hem döviz kuru hem de faiz riski mevcut.

IMF’ye 27 milyar dolar borcu kapatmanın tam mânâsıyla başarı sayılabilmesi için özel sektör ve kamunun dış borcunun da 15 senede gerilemesi icap ederdi. 131 milyar dolardan 432,4 milyar dolara tırmanan borçluluğun Türkiye’yi bugün sıcak parayı nasıl mahkum ettiğini esefle müşahade ediyoruz.

Fransa’nın borç talebine nasıl cevap vereceklerini suâl eden Veziriazâm’a Kanunî Sultan Süleyman’ın verdiği o cevabı hatırlayalım: “Ver Paşa ver! Bugün borç alan, yarın emir alır.”

Bütün o hamasî nutuklara rağmen Türkiye’nin her sahada mevzi kaybediyor olmasında dış borçların payı muhakkak hesaba dahil edilmeli.

[Semih Ardıç] 13.11.2017 [TR724]