Kusur görücü değil, gönül yapıcı olmalı [Mehmet Ali Şengül]

Kur’an ve Sünnet çizgisinde hayatını tanzim eden bir mü’minin en önemli vazifelerinden birisi, kimsenin eksiğini, kusurunu araştırmak ve görmek değil, daha çok kendi kusur ve noksanlarını görüp tashih etmek, fiiliyle, tavır ve davranışlarıyla başkalarına örnek ve model olmaktır.

Yapmacık olarak değil, tabii bir şekilde; kavl-i leyyinle, tatlı dil güleryüzle kendini sevdirmek suretiyle, canından daha aziz bildiği Allah ve Resulullah’ı sevdirme gayreti içinde olmalı, davanın çile ve ızdırabını vicdanında duymalıdır.

Hiçbir şey insana ait değil, her şey Allah’ın mülküdür. İnsanoğlunun sırtında emaneten taşıdığı şu vücud elbisesi, her biri birbirinden daha kıymetli; maddi-manevi, dahili-harici bütün uzuvlar Allah’ın muvakkaten kullarına bir mevhibesidir.

Cenab-ı Hak (cc), “Size emaneten verdiğim, üzerinizde taşıdığınız Bana ait olan şeyleri  şöyle bir tarafa ayırın da, kendinize ait şeylerle Bana bir tekmil verin” dese, insana ait hiçbir şeyin olmadığını göreceğiz.

Evet, insanı yoktan var eden, yaratılanların en mükemmeli insan haline getiren, sonra imanla şereflendiren, Kur’an ve iman hizmetiyle mükafatlandıran Allah’dır. Mü’mine düşen vazife, herşey'in Maliki ve Sahibi olan Allah’ı (cc)  tanımak ve tanıtmak, sevmek ve sevdirmek, emir ve yasaklarına harfiyyen itaat etmekle vazifelendirildiğinin şuurunda olmak ve böylece Rabbi'ne karşı saygıda kusur etmemeye azami gayret göstermek  olmalıdır.

Dalalet ve küfre batmış, enaniyet ve gururuna mağlup olmuş, günah ve haramlar içinde boğulmakta olan insanlara kızmaktan daha çok acımak; liyakatları var ise dişimizi sıkıp hidayetleri için dua etmek, yoksa Merhamet-i Sonsuz Rabbimize havale etmek suretiyle, kendi sorumlu olduğumuz hizmete, en ağır şartlar altında olsa bile sahip çıkıp, Allah’ın inayetini acele etmeden, ‘sabır ve namazla’ beklemek gerekmektedir.

Kimin Allah indinde değerli ve kıymetli olduğunu kimse bilemez. Onun için kimseyi hakir görmeden, herkesi kendimizden daha faziletli bir insan olarak görüp, bizi Allah huzurunda mahcup edecek her türlü tavır ve davranışlardan uzak kalmak suretiyle; ihlas, samimiyet, vefa ve sadakat vasıflarıyla mücehhez olmanın gayreti içinde olunmalıdır.

Bir gün sabah namazı için hazırlanırken ezanlar okunmaya başladı. Sokakta ayakta duramayan bir sarhoş, “Yatın Allah’tan korkmazlar, yatın! Bu ezanlar kimi davet ediyor?” diye bağırıyordu. Zavallı, kendisi çamura batmış, günaha dalmış, o bataklıktan çıkma şansını yakalayamamış.. Maalesef bizim gibiler de bu durumda olan insanların elinden tutamamanın ızdırabını ve sorumluluğunu omuzlarımızda taşımaktayız.

Başka bir gün meyhaneden bir genç getirdiler. Arkadaşlarla birlikte bu gençle ilgilenmeye çalıştık. İlerleyen günlerde bu genç benim yakamı tuttu ve “Meyhanedekiler Allah’ın kulları değil mi? Sıcak döşekleri ve rahatı tercih edip bizi unuttunuz. Seni Allah’a şikayet edersem bana darılır mısın?” demişti.. O an dünya başıma yıkıldı, elim ayağım birbirine dolaştı, ne diyeceğimi bilemedim.

Bu sorumluluktan davay-ı İslamın şuurunda olan hiçbir mü’min kurtulamaz. Ne var ki, ye’se düşmek yasak olduğundan, halis bir niyetle gücümüz yettiği ölçüde birbirimizi teşvik ederek, destekleyerek, vahdet-i ruhiye içinde vazifelerimizi yapma gayreti içinde olmalıyız.

Davanın derdini, ızdırabını vicdanında duyan bir mü’min, meyhaneci bir arkadaşına ‘biz Mekke ve Medine’ye seyahate gidiyoruz, bizimle gelir misin?’ teklifinde bulunuyor. O da bu teklifi kabul ediyor. Bu zat  umre ve ihram nedir? bilmediği için,  oraya vardıklarında herkes umre için ihrama girerken şaşırıyor. Buraya girebilmenin şartı, elbiselerini çıkarıp, altımıza ve üstümüze birer havlu sarmak olduğunu, bunun adının da ‘ihram’ olduğunu anlatıyorlar. 

Neticede bu zat herşeyi öğreniyor. Vazifelerini bitirip dönecekleri gün, herkes duygu ve düşüncelerini ifade ederken, bu zata da  mikrofon uzatılıyor  ‘bu umrede neler hissettin? Menfi veya müsbet duygu ve düşüncelerini alabilir miyiz’ deyince;  gözyaşları içinde şöyle diyor:

“Çok şeyler hissettim, ama benim için iki şey  önem arz ediyor. Birincisi, bir delikanlı zaman zaman benim meyhanenin önünden geçerken ‘Merhaba abi, nasılsın?’ diyor, sonra geçip gidiyordu. Demek o delikanlı, bana bu güzellikleri anlatmak istiyordu ama, meyhaneye de giremiyordu. Döndüğümde o genci bulursam gönülden teşekkür edip onu dost edineceğim. İkincisi, meyhaneyi kapatıp kendime başka bir iş arayacağım. Benim gerçeğe uyanmama vesile oldunuz. Allah sizden razı olsun.”

Şah-ı Nakşibendi hazretlerinin bir müridi, meyhanenin önünden geçerken önce “Rabbim sana şükürler olsun. Biz bu insanların durumunda değiliz” diyor. Daha sonra onları küçümsediği, kendini onlardan üstün gördüğünü düşünerek nedamet duyup pişman oluyor ve Allah’tan af dileyip, istiğfarda bulunuyor.

İnsan kendini hiçbir zaman üstün görmemeli, en kötü insanları bile kendisinden daha iyidir diye düşünmeli.. Kafirlere, zalimlere, günahkarlara gerçekler tam anlatılamadığı, ellerinden tutulamadığı nazarıyla bakılmalı, acımalı ve dua edilmelidir. 

Hakkı gel, sırrını eyleme zahir,
‘Olayım’ der isen bu yolda mahir,
Harabat ehline hor bakma şakir,
Defineye malik viraneler var...

Gamlı sinelerde dert yığın yığın,
Yardımcısı Allah’dır sessiz çığlığın.

[Mehmet Ali Şengül] 26.1.2017 [Samanyolu Haber] msengul@samanyoluhaber.com

Eserinizle övünün [Ercümend Perver]

Devrin Yezid’i, 17 – 25 Aralığın ertesinde yaklaşan yerel seçimleri kast ederek, “Halkımız yerel seçimde yeterli desteği verirse paralel yapıyla mücadele için gerekli adımları atacağız” demişti. O gün için bunun manasını kavrayamayan halkımız o kadar yolsuzluk haberlerine rağmen % 40’a yakın destekle hükümete “Arkanızdayım. Hizmet hareketine gereğini yapın” dedi.

Ey! İstikrar bozulmasın; borç aldım, kredi çektim, çalıyorlarsa da çalışıyorlar diyen; Kur’an’ın ifadesiyle “İçimizdeki ahmaklar” Kime nasıl destek verdiğinizin farkında mısınız? Lafa gelince softalıkta mangalda kül bırakmayanlar. Size soruyorum; bir çorba dolusu kazana bir damla şarap damlasa dökecek olanlar, haramın azı da çoğu da haram olduğuna gönülden inananlar. Hele hele bizzat sizin cebinizden haksız yere birisi kuruşunuzu dahi alsa kıyameti koparırsınız. Ama milletin hazinesine gitmesi gereken paralar birilerinin cebine giderken neden rahatsız olmazsınız da “Canım tek onlar mı yapıyor hırsızlığı” diyecek kadar arsızlaşırsınız. Evet sizlerin sayesinde karıncayı dahi incitmemiş 70 bine yakın insan saçma sapan gerekçelerle hapishanelerde işkence görüyor. Oysa daha dün denecek kadar yakın bir zamanda şimdi terörist dediğiniz bu masum insanlara çocuklarınızı teslim etmek için yarışıyordunuz.

On binlerce insan aşından ekmeğinden oldu. Toplumdan soyutlanıp terörist diye damgalandı. En yakınları bile selamı kesti. Daha ilk okula giden çocuklar bile terörist diye yaftaladığınız insanların çocuklarını aralarına almaz oldular. Tutturdunuz “Bu kadar insan yalan mı söylüyor. Herkes aynı şeyi söylüyor. Biri yalan ikisi yalan hepsi mi yalan” diye. Bilmez misiniz be hey ahmaklar “Yalanı çok kişinin söylemesi yalanı hakikat yapmadığını” Siz hiç araştırdınız “Milli irade milli irade, Çoğunluk” diye tutturduğunuz şeyin manasını. Hiç açıp okur musunuz bir Kur’an mealini. Sadece benim dikkatimi çeken; saymadım ama onlarca yerde geçen “Çoğunluk hakikati görmez. Çoğunluk sapıtmıştır. Çoğunluk gafildir” Çoğunluk ile başlayıp olumsuz ifadeyle biten onlarca ayetten haberiniz var mı? Bilir misiniz geçmiş Peygamberlere iman eden kaç tane insan vardı. Meselâ Hz. Nuh, 950 yıl yaşamış ama inanan insan sayısı bir gemiyi doldurmamıştı. Hz. Lut’a kaç kişi iman etmişti? İman etmeyenlerin arasında en yakını, eşi de vardı. Yüz yirmi dört bin Peygamber içinde inanların sayısı inanmayanlara göre ne kadar azdı. Hz. İsa’ya iman etmiş sadece on iki havarisi vardı. Allah aşkına şimdi bu peygamberlerin davası batıl mıydı? 

Evet şimdi sizden aldığı destekle neler yaptığını biliyor musunuz bu zalimin. Biliyorsunuz muhalif tek yayın organı bırakmadı bu zalim. Siz nereden bileceksiniz yaşanan haksızlık ve hukuksuzlukları. Sadece duyduklarımızı bizim haberdar olduğumuz hadiseleri burada anlatsak yüzlerce ciltlik ansiklopedi olur. İşte sadece bir günde bize gelen haberlerden iki tanesini örnek vereceğim.

Birincisi: “Yeni Çağ” gazetesi yazarı Ahmet TAKAN’a bir bayan kardeşimiz göndermiş. İşte feryadı. Zerre kadar insafınız kaldıysa ona havale ediyorum. 

Polis memuru Bilal K0NAKCI. Sene 2009. İzmir'de görev yapan 18 bomba imha uzmanından biriydi. Takvim yapraklarının 5 Şubat 2009'u gösterdiği gün Aliağa Lisesi'nin önünde bir vatandaşın şüpheli paketi görüp polise ihbar etmesiyle, İzmir'in kuzey bölgesindeki tek bomba imha uzmanı olan Bilal KONAKCI, göreve çağrıldı. Kahraman polis memuru  yaptığı inceleme sonrasında paketin kapalı bir alanda imha edilmesine karar verdi. Polis memuru K0NAKCI, Aliağa Emniyet Müdürlüğü'ne taşıdığı bombayı imha etmeye hazırlanırken, bazı sesler duydu. Bombanın aktif hale geçtiğini gördü, o an binada bulunan meslektaşlarını, işleri için gelen insanları düşündü. Fazla zamanı olmadığı için hemen kararını verdi, bombayı alıp hızla kapıya yöneldi, merdivenin altına attığı bomba şiddetle patladı. K0NAKCI, kanlar içinde ve bazı uzuvlarını kaybetmiş olarak Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırıldı. Yaşamasından ümit kesilirken direndi ve hayata tutundu.

Sonrası?.. 

Gazi polisimizin eşi Özlem K0NAKCI’nIn bana gönderdiği e-postadan;

"İzmir Aliağa'da yaşamaktayım. Eşim Gazi emeklisi Bilal K0NAKCI ile 2003 tarihinde evlendim. Biri 3 yaşında (Elif) diğeri 13 yaşında (Emine) iki kızımız var.. Göndermiş olduğum Ege Üniversitesi Hastanesi Özürlü Sağlık Kurulu Raporunda da görüleceği üzere eşim yüzde 98 engellidir. 
20 Aralık 2016 Salı günü sabah 07:30'da Fetö/PDY soruşturması kapsamında evimize polisler geldiler. Ellerindeki fotoğrafa bakarak eşime Bilal K0NAKCI olup olmadığını birkaç defa sorarak teyit etmeye çalıştılar. Çünkü ellerinde bulunan fotoğraf eşimin patlamadan önceki haline ait fotoğraftı. Polis memurları eşime 'Bir yanlışlık olmalı' deyip bir taraftan evde arama yaparken diğer taraftan savcıya ulaşmaya çalıştılar. Ancak ulaşamadılar. Ben eşimin durumunu anlatmama rağmen polis memurları götürmek zorunda olduklarını ifade ettiler. Ancak merak etmememi akşama ya da en geç Cuma gününe dönebileceğini söylediler. Ama eşimi 21 gün gözaltında tuttular. 10 Ocak 2017 Çarşamba günü akşam saat 20:00'de çıkarıldığı mahkemede ifade alınmaya başlandı. Eşimin ifade verdiği Baro'nun tahsis ettiği avukat mahkemeye gelmeyip son anda başka bir avukat geldi. Ancak gelen avukat ifadelerden habersiz olduğu için herhangi bir savunma yapamamıştır. Bu olumsuzluklar neticesinde yüzde 98  engelli olan eşim tutuklandı ve 12 gündür Menemen Hatundere T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda en zor şartlarda tutulmaktadır. 

Eşimi götürdüklerinden beri büyük kızım hiç kimse ile konuşmuyor. Küçük kızım gecenin bir vakti kalkıp babasını sorup pencereden dışarıya bakıyor ve babasının gelmesini bekliyor. Düşünün ki bu çocuk daha henüz 3 yaşında. Babası engelli olmasına rağmen kızlarımızla çok ilgili bir babadır. Ben zaten artık ne uyuyabiliyor ne yemek yiyebiliyor ne de çocuklarımla ilgilenebiliyorum. Çünkü eşim benim en büyük destekçimdi. Engelli olsa bile onun varlığı yetiyordu. Biz zaten eşim Gazi olduktan sonra çok zor şartlardan geçtik. Çocuğumun psikolojisini eşimin psikolojisini düzeltmek için çok uğraştım. Tam düzelip eşimin bu durumuna alıştık derken bu olayla karşılaştık. 

Şimdi sizin aracılığınızla bize bunları yaşatanlara soruyorum. Gözleri görmeyen, ellerini kullanamayan ve yürüme zorluğu yaşayan eşim orada nasıl yemek yesin? Tuvalet ihtiyacını nasıl gidersin? Kişisel bakımını nasıl yapsın? Eşyalarını nasıl yıkasın? 

Bize isnat ettikleri suçlarla Fetö/PDY ile uzaktan yakında ilgimiz bulunmamaktadır. 2009 yılından beri yüzde 98 engelli olan eşim isnat edilen suçları nasıl işlemiş olabilir. Bu konuda sesimiz olmanızı istiyorum." 

Ege Üniversitesi Hastanesi'nin, polis memuru Bilal K0NAKCI için verdiği  raporun sonuç bölümünde, "Özür durumuna göre, tüm vücut fonksiyon kaybı oranı; yüzde 98" yazıyor. 

Özlem K0NAKCI ile telefonla görüştüm. Milletvekillerine mektup yazmış, sesini duyuramamış. Eşi hâlâ tutuklu. Özlem K0NAKCI, "Ne olduğunu bilmiyoruz, açık bir şey de söylemiyorlar. Sadece suçluyorlar. Ne yapacağımızı bilmiyoruz" dedi. 

Çok sıkıntılı olduklarını dile getiren Özlem K0NAKCI şunları söyledi; "Eşim yanında biri olmadan ya da yardım etmeden tuvalete bile gidemeyecek gidemez. Bırakın onu evin dışına çıkamaz. Yemesi içmesi... Birisi yemeğini önüne koyup da kaşığını eline vermediği sürece yemeğini bile yiyemez. Eşimi oradan kurtarmam lazım. Bana yardım edin. Psikolojisini düzeltmek için çok uğraştım bir anda yıktılar"

Burada Ahmet TAKAN Bey yetkililere sesleniyor. 

Ey, ilgili yetkililer!.. Elinizi vicdanınıza koyun. Bu cefakar anne ile ilgilenin. Allah rızası için yanına bir gidip de dinleyin onu!.. 

Boşuna feryadın Ahmet kardeşim. Bu yetkililer vicdanını çoktaan menfaatin pazarında sattılar. 

İkincisi: 23 Ocak 2017 günü yaşandı. 

Abdullah Gökçek Hizmet Hareketi'ne yönelik soykırım kapsamında geçtiğimiz aylarda tutuklanmıştı. Biri engelli 5 çocuğa bakmak anne Nâgihan Gökçek'e kalmıştı. Nâgihan Gökçek çocuklarını alıp Ankara Sincan Cezaevi'nde yatan babalarını görmeye gidiyor. Ama zulümde sınır tanımayan AKP iktidarı biri engelli 5 çocuğun gözü önünde anne Nâgihan Gökçek'i de gözaltına alıyor. Çocuklarsa kış günü sokakta kalıyor.

Çocuklardan en büyüğü kardeşlerinin cezaevi otoparkındaki feryadını kayıt altına almış YouTube’da var açıp izleyin küçük yaşta kardeşlerinin yükü omuzuna binmiş yavrunun feryadını. Neymiş Nâgihan kardeşimizin suçu? “Mahallesinde ev tutup kalan üniversite de okuyan kız öğrencilere yardım için yapılan kermeslere pasta poğaça yaparak destek vermesi” Kına yakın ey zalimin destekçileri. Eserinizle öğünün. 

[Ercümend Perver] 26.1.2017 [Samanyolu Haber] eperver@samanyoluhaber.com

Yürüyen biz miyiz? Yoksa... [Ebu Abdurrahman]

Yine heyecanlı bir gündü, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Herkes heyecanla yapılan haksızlıklar için kendisinden bir açıklama bekliyordu. Dedi ki: “Evet, büyük mağduriyetler, mazlûmiyetler ve haksızlıklara maruz kalıyoruz, ama Cenab-ı Hakkın lütufları o kadar büyük ve devamlı ki, bazan düşünüyor da şaşkınlık içinde kalıyorum ve diyorum ki: ‘Sanki biz duruyoruz da Cenab-ı Hak, yürüyen merdivenler gibi ayağımızın altında yolları yürütüyor… O’nun  lütuflarına binlerce hamd ve şükür olsun!..” 

Şimdi bir de Semâî Mazlum Amcamın günlüklerine bakıyorum da o da benzer şeyler not etmiş. Diyor ki:

“Bazan yol yürür, bazan insan. Yolda olduğunu unutmak ne büyük nisyan. Yol menzile, menzil vuslata erdirir… Ulaşamazsa da niyetinin ihlasına göre nasipdar olur insan 100 kişiyi katledip de yola düşenin niyeti ve gayretiyle bile rahmet melekleri onun naşını alıp İlahî rahmete teslim etmişlerdir. Karınca küçücük ağzıyla taşıdığı azıcık su ile, ateşi söndürmeye gitmekle yolunu seçmiş ve yol onu Hz. İbrahim nur hâlesine götürmüştü. Yolunda giden Hz. Musa’ya Kızıldeniz açılıp yol olmuştu da, yolsuz Firavun ve ordu boğulup ibret olarak kalakalmıştı. Tufan bile doğru  yolda giden  Hz. Nuh ve çevresini cömertliğin simgesi Anadolu’nun Cûdî’sine ulaştırmıştı da, yolsuzlar ise sular içinde dünyadan silinip gitmişlerdi…

“Yol dedimse, sırat-ı müstakimi kasdettim… Günde en az beş vakitte en az 40 defa ‘İhdina’s-sırata’l-müstakîm’ dua ve niyazı ile yol emniyetimizi almamız gerekiyor.

“İstişare eden inşâ eder; etmeyen imhâ eder.  Kudsî ölçülerle yol bulup yürümeyen İblis’in peşine düşer; olur bir ifrit…

“Güneşin doğup battığı her yer bir nidâ bekler; ilâ-i kelimetullah yolcularının ihlaslı dillerinden…. Yüreğinde bu çağrı yankılanan her insan da varıp ulaşacağı doğru yolu nihayetinde bulur…

“Ya Rab, bu ihlas ruhlu ırgatlar, sinede ızdırap, zihinde sancı, gözde yaş, zaten Sana feda baş, yolunda yürümeye çalışıyorlar, ne olur Allah’ım kalksın mağaramızı tıkayan bu koskoca taş… Kulların olarak yüce ve yüksek adını cihanlara duyuralım, gösterdiğin yolunda.”

Cenab-ı Hakkın lütufları inşallah bugünlere kadar olduğu gibi, bundan sonra da devam eder. Evet onun ikramları çok büyüktür, bizler sabır içinde yerimizde dururken bile o yürütür yolları… Aştırır engelleri… 

[Ebu Abdurrahman] 26.1.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Eski AİHM yargıçları: OHAL Komisyonu sadece makyaj [Mehmet Dinç]

Mehmet Dinç, Strazburg

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Türkiye’nin sorunlarına kulak tıkayıp, Türkiye halkını anti-demokratik gelişmelerle baş başa bırakırken Avrupa Konseyinde eski AİHM yargıçlarının da katıldığı bir toplantı düzenlendi. Eski AİHM başkanı Jean Paul Costa ve AİHM eski Türkiye yargıcı Rıza Türmen’in de katıldığı toplantıda yeni anaysa, referandum ve OHAL değerlendirildi.

AİHM’de 20 yıl Türkiye yargıcı olarak görev yapan Rıza Türmen, ülkenin demir yumrukla yönetildiğini söyledi. 15 Temmuz’dan sonra OHAL ve KHK’larla artık denetlenemez hale gelen Cumhurbaşkanı’nın yeni anayasa değişikliğiyle tüm güçleri elinde toplayan ‘tek adam’ olacağını ifade etti. Yeni anayasa ile OHAL sürekli hale gelirken, demokrasinin en temel ilkesi güçler ayrılığı ortadan kalkacak.

OHAL dönemlerini bıçak sırtı olarak nitelendiren Türmen, insan hakları ihlalleri kolayca yapılırken, diktatörlük için ara bölgeye dönüşeceğini söyledi. OHAL’in yanlış değerlendirildiğini söyleyen Türmen, uluslararası hukuk normları ve Türk Anayasası’nın 15. maddesinde OHAL’in çerçevesinin çizildiğini belirtti.

KHK’ların meşruiyeti sorgulanır

Türmen, Avrupalı Parlamenterlere hitap ederken şunları söyledi:

“2 bin kurum kapandı, özel okullar, hastaneler, dernekler, gazete-televizyonlar, vakıflar ortadan kaldırıldı. Mal varlıkları kalıcı olarak devletin üzerine geçirildi. 130 bin kamu çalışanı mahkeme kararı olmadan işten atıldı, mal varlıklarına el konuldu ve eski görevlerine dönmesi imkânsız hale getirildi. Doğu ve Güneydoğu’da seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atandı, bu sebeple KHK’ların meşruiyeti sorgulanabilir.”

Ayrıca OHAL kararları alınırken Meclis’e getirilmesi gerektiğini söyleyen Türmen şu anda Meclis’te tartışılmadan kararların alındığını söyledi. Bu, anayasa maddesinin ihlali anlamına geliyor. Şu ana kadar çıkarılan 19 KHK’nın sadece 5 tanesi Meclis tarafından onaylandı.

Yeni komisyon bağımsız değil

Kurulan OHAL komisyonu hükümet tarafından reform olarak nitelendirildi, aynı şekilde Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland da hukuksuzlukları çözecek bir yapı olarak lanse etti. Fakat AİHM eski başkanı Jean Paul Costa ve AİHM eski Türkiye yargıcı Rıza Türmen, kurulan komisyonun etkili bir çözüm yolu olmadığını ileri sürdüler.

Türmen özellikle komisyona atanan 7 üyenin hükümet tarafından seçilmesinin bağımsızlığına gölge düşürdüğü kanaatinde. Sınırlı sayıdaki mahkeme ve üye ile yüzbinlerce dosyanın etkili şekilde inceleceğine ihtimal vermiyorlar. Artık avukatla görüşme hakkının olması, göz altı süresinin 7 gün artı 7 güne düşürülmesini iyi gelişime fakat AİHS sözleşmesi gereği en geç 4. günün sonunda sanık hakim karşısına çıkarılması gerekli. Bu sebeple yargıçlar hala normlara uygun olmadığı görüşündeler.

Yeni komisyon sadece bir makyaj

Komisyonun görevi 2 yıl, artı bir yıl uzatılabilir. Mağdurların 60 gün içinde başvurma hakkı var, komisyonun incelemesi için de 60 gün hak tanınmış fakat bağlayıcılığı yok. Dosyayı tamamlayamadığını söyleyerek 2 yıl uzatabilir. Ardından tekrar mahkeme yolu açılabilir ve oradan çıkacak karara göre AİHM’e başvuru yapabilir. Komisyon bu işleyiş modeliyle sorunları etkili ve hızlı bir şekilde çözmek yerine AİHM ve hükümete zaman kazandırmış olacak. Konsey de, AİHM’in yüz binlerce dosya yükünün altından kalkamayacağını bildiği için bu projeye sıcak bakmak durumunda.

AKPM’de konuşan izleme komitesi üyesi Danimarkalı parlamenter Nikolaj Villumsen de yeni komisyon hakkındaki endişelerini dile getirmişti.  Villumsen “Türkiye konusunda ilerleme görünmüyorum, hükümetin atayacağı komisyon üyelerinden nasıl bir sonuç beklenir ki, sadece makyaj yapılıyor, değişen bir şey yok” endişelerini dile getirdi.

OHAL’de referandum yasal değil

Öte yandan Anaysa değişikliği konusunda da eleştirilerini dile getiren Türmen, yeni anayasanın çoğulcu olmadığını, toplumsal mutabakat sağlanmadan sadece bir grup veya görüşün hazırladığını söyledi. Ayrıca OHAL’de yapılacak bir referandumun yasal olmadığını savundu. “Gazeteciler içeride, medya yok, toplanma ve gösteri hakkı yok, muhalefet üyeleri içeride ya da susturulmuş. Bu şekilde yapılacak bir referandumunun yasal olmayacak. AKPM ise Türkiye konusunu görüşmeyerek için görüşünü belirtme fırsatını kaçırdı” ifadelerini kullandı.

Yeni anaysa ile cumhurbaşkanı, demokratik yönetimlerin olmazsa olmazı yasama yürütüme ve yargı güçlerinin tamamını elinde topluyor. Fren denge sitemi tamamen kayboluyor. Hem partinin hem de ülkenin yöneticisi oluyor. Türmen Anayasa’nın 4. maddesinin buna engel olduğunu söylüyor. “Partili Başkan demek yargı ve kamudaki tüm tayinleri kendisi yapacağı anlamına geliyor ki bu tam anlamıyla tek adam rejimidir. Birde polisi var, bunun adı demokrasi değil” ifadelerini kullanıldı.

Jean Paul Costa: Türkiye’nin 2 sorunu, OHAL ve Yeni Anayasa

AİHM eski başkanı Jean Paul Costa Türkiye’nin şu OHAL ve Anayasa değişikliği gibi iki önemli sorununun olduğunu söyledi. “Türkiye’nin DGM günlerini hatırlıyorum, askeri yargıçlar vardı. Son zamanlarda iyileşme sinyali veriyordu uluslararası hukuka saygı konusunda ilerleme göstermişti. Fakat şu anda tam tersine evrildi. Devletler OHAL ilan edebilir, Fransa’da ilan etti ama biraz uzun sürdü, fakat bu dönemde insan haklarına azami dikkat etmeniz gerekli” dedi.

Başkanlık sitemi ile ilgili görüşlerini dile getiren Costa, ABD’de de başkanlık sitemi olduğunu fakat başkanın bu kadar yetkisi olmadığına dikkat çekti. “Parlamentonun çok gücü var, ayrıca yargı özellikle yüksek mahkeme çok güçlü. Türkiye’de maalesef güçler ayrılığı prensibi ortadan kalkmış durumda. Türkiye’de zaten yargı sıkıntılıydı bu şekilde gücü tamamen bitecek” ifadelerini kullandı.

AİHM eski Başkanı Costa, AKPM’ye hitap ederken Avrupalı siyasetçilere de şu uyarılarda bulundu:

“Avrupa Konseyi’nin üye devletlere, insan hakları konusunda kendi vatandaşlarına karşı yükümlülüklerini hatırlatmak gerekir. Aksi takdirde bu durum salgın haline dönüşür ve diğer devletlerde bu tür uygulamalar yaşandığı zaman söz söyleme hakkiniz kalmaz.”

Başkentlerde pazarlıklar yapılıyor

Toplantıda konuşma yapan HDP Milletvekili Mithat Sancar da AKPM’de Türkiye konusunun görüşülmemesini eşleştirdi. Türkiye’de işlenen insan hakları ihlallerine göz yumulduğu söyledi. “Başkentlerde hükümetler arasında pazarlıklar yapılıyor” iddiasında bulundu ve “Türkiye ne verdi bilmiyoruz ama karşılığında ne aldığı ortada. İnsan hakları ve gözünü kapatma tavizi aldı. Bu tavizi daha önce mülteci anlaşmasında da aldı” ifadelerini kullandı.

Sancar, Türkiye’nin bu şekliyle iç çatışma potansiyeli taşıdığını ve bu durumun Avrupa’yı da etkileyeceğine dikkat çekti ve “Avrupa, Türkiye’de demokrasi arzusunda onlar için değil kendi ilkelerini ve değerlerini korumak adına hareket etmeli. Sorumluluklarını yerine getirmeli” ifadelerini kullandı.

[Mehmet Dinç] 26.1.2017 [TR724]

Şeytan’a uyma! [Vehbi Şahin]

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un skandal açıklamasını duydunuz değil mi?

Suikastların ve canlı bomba eylemlerinin devam edebileceğini belirtiyor. “Allah’ın izniyle referandumda büyük oranda ‘evet’ çıktıktan sonra da bu terör örgütleri, hiçbir şekilde sesi soluğu çıkmayacak noktaya gelirler” diyor.

Korkunç bir itiraf…

Halk oylamasından ‘evet’ çıkmaması için terör örgütlerinin harekete geçebileceğini savunuyor. Yani… Meclis’te başkanlık sistemine geçmek için Ocak ayı boyunca yapılan anayasa değişikliği görüşmeleri sırasında “sessiz” kalan terör örgütlerinin bundan sonra saldırı düzenleyebileceğini dile getiriyor.

Ne talihsiz bir beyanat…

‘TERÖRE DESTEK İTİRAFI’

Meselenin ne kadar ciddi olduğunu CHP lideri Kılıçdaroğlu, hemen açıklama yaparak gösterdi.

Kurtulmuş’un sözlerini teröre desteğin itirafı olarak nitelendirdi. “Eğer gerçekten olay böyleyse bugünkü terörün kaynağı bu hükümettir. Bunu da hükümet sözcüsü açıkça itiraf etmiştir. Çok üzgünüm. Böyle bir lafı asla duymak istemezdim” dedi.

Numan Kurtulmuş, Kılıçdaroğlu’nun eleştirilerine sosyal medya üzerinden cevap verdi. CHP liderinin “siyasi suiistimal” yaptığını öne sürdü.

Başbakan Yardımcısı bir siyasi suiistimalden bahsediyor. Ama kendisinin 1 Kasım 2015 tarihinde yapılan seçimlerden sadece 6 gün önce verdiği şu sözü hatırlamıyor.

Ne demişti Kurtulmuş?

-Tek başına iktidar olursak terörü toprağa gömeceğiz… Ona göre terör saldırılarının arkasında Türkiye’yi güçlü görmek istemeyenlerin parmağı var.

TERÖRLE TERBİYE ETMEK

Aslında yeni bir şey söylemiyor bu açıdan bakıldığında…

Seçim kazanmak için her yolu mubah görmenin verdiği rahatlıkla böyle konuşabiliyor Kurtulmuş ve AKP’nin lider kadroları… Hedefe götüren her yol meşru onlara göre…

Hatırlayın 7 Haziran 2015’te kaybettikleri iktidarı tekrar kazanmak için Erdoğan ve AKP’nin birinci önceliği neydi?

-Mecliste çoğunluğu yeniden elde etmek…

Şimdiki hedef ne peki?

-MHP’nin desteğiyle Meclis’ten geçirdikleri anayasa değişikliğini referandumda halka kabul ettirmek ve Erdoğan’ı başkan yapmak.

Formül gayet basit. Halkı terör tehdidiyle korkut ve AKP’ye destek vermesini sağla…

Bu formülün başarıya ulaştığını 1 Kasım seçimlerinde gördüler çünkü… Şimdi yine aynı sopayı gösteriyorlar.

400 VEKİLİ VERİN RAHAT EDİN

HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Seni başkan yaptırmayacağız” dedikten sonra ne yaptı AKP ve Erdoğan…

“400 vekili verin rahat edin” dedi. Bırakın 400 vekili Meclis’te iktidarı kaybetti.

HDP ile yürütülen barış görüşmeleri bir anda bitirildi. Niye?

Kürtlerin oyu ile Erdoğan başkan olamadı çünkü… Şimdi MHP ve Türklerin desteğiyle bu amacına ulaşmak istiyor. Tek derdi bu…

Dönemin Sağlık Bakanı Müezzinoğlu halka fırça atarak meseleyi gayet güzel özetlemişti.

-10 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı yerine Başkan’ı seçmiş olsaydık Türkiye bugün bu kaosu yaşamayacaktı.

Hangi kaos? Müezzinoğlu’na göre kaos… Terör diyemiyor çünkü…

500’ÜN ÜZERİNDE CAN TOPRAĞA DÜŞTÜ

Bakın 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana ne oldu?

Diyarbakır’da, seçimden iki gün önce HDP mitingine saldırı düzenlendi. Beş kişi hayatını kaybetti. O tarihten bugüne 20 ayın 15’inde, can kaybının yaşandığı en az bir bombalı saldırı meydana geldi Türkiye’de…

500’ün üzerinde insan öldü, 2 binden fazla kişi de yaralandı.

Hâlâ aynı nakaratı tekrarlıyor AKP kurmayları ve Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş…

Neymiş? Türkiye başkanlık sistemine geçerse terör belasından kurtulacakmış.

Numan Bey şu soruların cevabını versin önce…

Tek başına iktidar olunca terörü toprağa gömeceğinizi söylemiştiniz. Tek başına iktidar oldunuz ve siz de kabinede Başbakan Yardımcısı olarak görev aldınız.

Bu dönemde yüzlerce insanımızı kaybettiğimiz terör eylemlerini neden önlemediniz?

Sorumlu olarak siz ya da kabineden hiç olmazsa İçişleri Bakanı niye istifa etmedi?

ÜNLÜLERLE EVET KAMPANYASI

15 yıldır ülkeyi tek başına yönetip de tek bir sorumluluğu üzerine almama başarısı Erdoğan ve AKP kadrolarına ait.

Utanma duyguları olmadığı için şimdi de Erdoğan’ı başkan yapmak amacıyla ünlü futbolcuları ve sanatçıları sahaya sürüyorlar.

‘Şeytan’ lakaplı eski futbolcu Rıdvan Dilmen sosyal medyada referandum için ‘evet’ kampanyası başlattı. Futbolcular Arda Turan ve Burak Yılmaz ile şarkıcı Murat Boz destek verdi. Olabilir…

Batılı ülkelerde de sanatçılar ve ünlü kişiler siyasi tercihlerini kamuoyuna açıklayabiliyor. Yadırganacak bir durum değil aslında… Ama hukukun işlediği normal demokrasilerde…

Türkiye’de ise Erdoğan’ı ve AKP’yi eleştirenler soluğu hapiste alıyor çünkü…

Rıdvan Dilmen’i de ayıplamıyorum zaten. Eleştirdiğim nokta siyasi rekabet zemininin iktidar partisi tarafından ortadan kaldırılması ve muhaliflerin acımasızca tasfiye edilmesi.

Sosyal medyada kampanya ters tepti. Destek veren futbolcular ve sanatçılar büyük eleştiri aldı.

Bana göre en güzel yorum Ekşi Sözlük’te yapıldı.

-Şeytan’a uyma!

VEFA BEKLEME

Ben de buradan Numan beye bir çağrı yapmak istiyorum.

“Harun gibi geldiler Karun gibi oldular” diye eleştirdikten sonra aralarına katıldığın AKP kadroları içindesin ve yerinden memnun görünüyorsun.

Yarın devran değiştiğinde kendini aklamak için “Vakti zamanında şeytana uydum, yanlış yaptım” diye mazeret beyan ettiğinde çok geç olabilir.

Bugün verdiğin “büyük” çabalara da kimse vefa göstermeyebilir.

O zaman sana destek çıkacak Rıdvan Dilmen de olmayabilir. Hatta şeytan bana uymasaydı bile diyebilir.

Benden hatırlatması…

[Vehbi Şahin] 26.1.2017 [TR724]

Şeffaflıkta Kopenhag Kriterleri [Haber-Analiz: Hasan Cücük]

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün açıkladığı 2016 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde üst üste 5 yıl Danimarka yolsuzluk ve rüşvetin en az olduğu ülke oldu. Yolsuzluk Algı Endeksi’nde ülkeler, yolsuzluk derecelerine göre sınıflandırılıyor. 100 puana yaklaştıkça, yolsuzluğun en az olduğu ülke konumuna doğru ilerleniyor. Danimarka, bu yılki endekste 90 puan alırken, Türkiye 41 puanla 176 ülke içinde geçen yıl bulunduğu 66. sıradan 75. sıraya düşerek 9 basamak geriledi.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, yıllık raporunda sistemsel yolsuzluk ve eşitsizliğin birbirini körüklediği belirtilirken, popülist liderlerin yolsuzluk algısının yükselmesine yol açtığı aktarıldı. Raporda, “Türkiye ve Macaristan gibi otokratik liderlerin olduğu ülkelerde puanın düştüğü görülüyor. Popülist hükümetin yönetimden gittiği Arjantin’de ise skor yükseliyor” ifadeleri kullanıldı. Uluslararası Şeffaflık Örgütü Başkanı Jose Ugaz, “Sadece ifade özgürlüğün, siyasi süreçlerde şeffaflık ve güçlü demokratik kurumların olduğu ülkelerde sivil toplum ve medya iktidardakilere hesap sorabilir ve yolsuzlukla başarılı bir şekilde mücadele edilebilir” açıklamasını yaptı.

Devlet 3 bağımsız kurumun denetimi altında

Danimarka’nın 5 yıl üst üste listede ilk sırada olması ülke vatandaşları için şaşırtıcı değil. Kuralların çok net olduğu ülkede görevini kötüye kullanan kim olursa olsun cezasını çekiyor. Devletin kasasına vatandaşın vergilerinden giren her kuruşun yine vatandaşın lehine kullanıldığını denetleyen 3 kurum bulunuyor: Devlet Denetleme Kurulu, Sayıştay ve ‘Meclis Denetçisi’ (Ombudsman). Birbirinden bağımsız bu 3 kurum, hem kamu harcamalarını hem de birbirinin çalışmalarını denetliyor.

Devlet Denetleme Kurulu, parlamentoda temsil edilen partilerin milletvekilleri arasından seçiliyor. Her partinin bir üye ile temsil edildiği kurumun görev süresi 4 yıl. Akıllara “Siyasilerden oluşan bir Devlet Denetleme Kurulu nasıl objektif olur?” sorusu mutlaka gelecektir. Birincisi, her partinin eşit dağılımı, ikincisi diğer iki kurumun bunları denetleme yetkisinin olması. Devlet Denetleme Kurulu, Sayıştay’ın hazırladığı raporları değerlendiriyor. Yani bir anlamda asıl denetimi Sayıştay yapıyor. Sayıştay’a herhangi bir konuda araştırma iznini sadece Devlet Denetleme Kurulu veriyor. Sayıştay’ın başkanı parlamento tarafından üst düzey hukukçular arasından seçiliyor. Görev süresi 6 yıl ancak bir defaya mahsus 4 yıl uzatılabiliyor.

Sayıştay 220 kurumu denetliyor

Danimarka Sayıştay’ı, 1849’da kabul edilen anayasa ile varlığını sürdürmeye başlayan anayasal bir kurum. Kendilerinin ifadesiyle ‘toplumun bekçi köpeği’. Görev alanına tüm kamu kurumları giriyor. Sadece kamu kurumlarını denetlemiyorlar. Kamudan ihale alan özel şirketleri ve sivil toplum örgütlerini de denetliyorlar. 270 çalışanının sorumlu olduğu tek kurum parlamento. Başka hiçbir kurumun denetleme yetkisi yok. Başbakan veya herhangi bir bakan soruşturma emri veremediği gibi yapılacak soruşturmaya hiçbir engel çıkartamıyorlar. Danimarka Sayıştay Başkanı Lone Ström, “Biz kimseden emir almayız” diyerek her yıl 220 kurumu denetlediklerini söylüyor. Hazırladıkları raporu ya direkt parlamentoya ya da Devlet Denetleme Kurulu’na sunduklarını ifade eden Ström, “Parlamentoya çok ciddi dosyaları sunarız. Bir bakanlıkta ciddi suiistimal tespit ettiğimizde düşürülmesi için direkt parlamentoya raporumuzu sunarız” diyor.

Ancak Danimarka’nın yakın tarihinde Sayıştay raporundan dolayı düşürülen bir bakan yok. Sayıştay, yıllık raporunu sadece parlamentoya göndermiyor, tüm kamuoyuna açıklıyor. Sıradan bir Danimarka vatandaşı rapora ulaşıp okuma imkânına sahip. Ström, vatandaşın vergilerinin vatandaş lehine kullanılmasının çok önemli olduğunu belirterek “Her kuruşun hesabını takip ediyoruz” sözlerini kullanıyor.

Kamu kurumlarının tepesinde Ombudsman’ın kılıcı

‘Meclis Denetçisi’ (Ombudsman) ise tüm kamu kurumlarının verdiği kararları denetleme hakkına sahip, parlamentodan çıkan kanunları ve mahkeme kararlarını denetleme hakkına ise sahip değil. Kanunların vatandaşın lehine doğru bir şekilde uygulanıp uygulanmadığını kontrol eden Ombudsman’ın kararları kanunen bağlayıcı olmamasına karşılık, hiçbir kurum verilen kararın aksi hareket etmiyor. Ombudsmanlık kurumu yolsuzluğun önünde en önemli engellerden biri. Verilen her kararı denetleyen bir kurumun olması, görev dışına çıkılmasını engelliyor.

Yolsuzluğun en çok görüldüğü kamu ihaleleri Danimarka’da çok sıkı kontrol altında tutuluyor. Ülkenin önde gelen uzmanlarından oluşan Rekabet Kurulu, ülkede yapılan tüm kamu ihalelerinin kanuna uygun olarak yapılmasını denetliyor. 500 bin kronu (66 bin Euro) aşan tüm kamu ihaleleri detaylarıyla açıktan ilan edilmek zorunda. 1,5 milyon kronu (200 bin Euro)  geçen ihalelerin ise tüm AB sınırları içinde ilan edilmesi gerekiyor. Kamu kurumları 500 bin kronun altında tüm alacaklarını ilan etmek zorunda ancak ihale yapmadan satın alma hakkına sahip. Alımda usulsüzlük olup olmadığını Rekabet Kurulu denetliyor. Rekabet Kurulu, sadece ihalenin kanunlar çerçevesinde yapılmasını denetlemekle kalmıyor, aynı firmaların kamu ihalelerini alarak kartel oluşturmasını engelliyor. Yapılan ihalelerde usulsüzlük durumunda İhale Şikâyet Kurulu devreye giriyor. Şikâyetler yazılı yapılıyor. Kurulun verdiği karar bağlayıcı oluyor. Haksızlık durumunda tazminata hükmediyor, ihaleyi iptal ediyor. Her firma her ihaleye giremiyor. Kamu kurumları ihaleyi verirken, firmanın uzmanlığının yanı sıra ucuz ve kaliteli olmasına dikkat ediyor.

Polise, kamu, eğitim kurumlarına hiç rüşvet vermedim diyen Danimarkalıların sayısı yüzde 99 düzeyinde bulunuyor. Halk sadece kendine hizmet verenin dürüst olmasını istemekle kalmıyor, kendi de dürüstlükten taviz vermiyor.

[Hasan Cücük] 26.1.2017 [TR724]

Fuat Avni Amerika’da! [Tarık Toros]

Türkiye, dünyaya kepenklerini indirdi. Egemenler, içeride başka dışarıda başka konuşuyor. Halk, dünyadan ülkenin nasıl göründüğünü bilmediği gibi, aksine “Batı’nın uykularını kaçırdığımız” yalanıyla uyutuluyor. Ama şunu vermiyorlar mesela, Türkiye yolsuzluk algı endeksinde 9 basamak daha düşmüş. 2016 yılında, son beş yılın en düşük puanını almış. Gayet normal çünkü, yolsuzluk iddiaları püskürtüldüğü gibi, kimse artık yolsuzluk/hırsızlık lafı edemiyor.

Listeyi yayımlayan Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporunda aynen şu ifade var: “Türkiye ve Macaristan gibi otokratik liderlerin olduğu ülkelerde puanın düştüğü görülüyor. Popülist hükümetin yönetimden gittiği Arjantin’de ise skor yükseliyor.” Rapora göre, en iyi performansı gösteren ülke Danimarka. Onu Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, İsviçre ve Norveç takip ediyor. Türkiye 75. sırayı Bulgaristan, Kuveyt ve Tunus ile paylaşıyor. Kuzey Kore, Güney Sudan ve Somali ise listenin dibinde.

ŞEFFAFLIĞIN EN TEMEL KOŞULU

Gazeteci olduğum için söylemiyorum. Tüm bu algıların tersine çevrilmesinin yegâne çaresi ÖZGÜR BASIN. Bu olursa kimse ülkeyi keyfine göre yönetemez. Hür medya, şeffaflığın temel koşullarından biri. Detaylı bakalım: Son bir haftadır, “ABD’de iyi ki özgür basın var” dedirten gelişmeler oluyor. Başkan Trump müthiş hazırlıklı gelmiş, takır takır imzalar atıyor, Obama icraatlarını rafa kaldırıyor, daha önce veto edilenleri ise devreye sokuyor. Fakat yemin gününden beri tartışılan asıl konu, törene kaç kişinin katıldığı. Trump’ın basın sözcüsü, “şimdiye kadarki en büyük kalabalık” diyerek büyük bir yalana imza attı.

Tereddütsüz “yalan” dedim çünkü, Reuters iki fotoğrafı yan yana koyup Obama’nın yemin töreninde Trump’ın iki katı insan topladığını gözlere soktu. Trump ısrarla “1,5 milyon kişi vardı” diyor, gözlemciler taş çatlasa bunun üçte birine ihtimal veriyor. ABD’li anchor’lar yayına bağladıkları başkan danışmanlarını adeta sorguluyor, söylediklerinin gerçekliği olmadığını yüzlerine vuruyor. Trump hiç durur mu, basını “yeryüzündeki en sahtekâr insanlar” diye suçluyor.

SARAY’DAN NAKLEN YAYIN

O arada Beyaz Saray’dan sağlam dedikodular sızıyor:

-Trump ile en yakın danışmanları birbirine düştü.

-Tartışmalar Başkan’ın ekibi içinde derin bölünmelere yol açtı.

-Trump, Cumartesi günü kilise ayininden Beyaz Saray’a dönünce karşılaştığı olumsuz manzaradan aşırı biçimde öfkelendi.

-Madonna’nın “Neredeyse Beyaz Saray’ı bombalamak istedim” ifadesi, Trump’ı çıldırttı.

-Danışmanları, “Basit bir tweet’le karşılık verelim, izleyeceğimiz politikalara yoğunlaşalım” dediyse de Trump sert açıklama yapılmasını istedi.

-Bunun üzerine Başkan’la aynı “karanlık” dünya görüşünü paylaşan Basın Sözcüsü Sean Spicer’ın telkinleri etkili oldu ve “ben yaparım” dedi.

-Medya, Spicer’ın sert açıklamasının “kanıtlanabilir yanlışlarla” dolu olduğunu yazınca Trump daha da sinirlendi.

-Sözcüsünün performansını beğenmeyen Trump, özellikle Spicer’ın önündeki kâğıdı okurken sık sık ara vermesine çok kızdı.

-Dayanamadı, pazar sabahı Twitter’ın başına oturup “Ünlüler davaya kötü zarar veriyorlar” diye yazdı.

-Spicer işittiği azardan sonra çıktığı basın toplantısında bu defa daha sakin ve konulara hâkimdi. Aynen şöyle dedi, “Başkan’ın sahip olduğu muazzam desteğin altını oymak için sürekli bir ortam yaratılıyor.”

-Bu defa geçer not aldı. Performansı Trump tarafından takdir edildi ve başkanın sözcüsü hakkındaki endişeleri en azından şimdilik giderdi.

-Esasen Spicer, Beyaz Saray Direktörü Reince Priebus, baş strateji uzmanı Stephen K. Bannon ve danışman Kellyanne Conway ile damat Jared Kushner kadar Başkan’a yakın değil.

-Trump da Spicer’ı Cumhuriyetçi Parti’nin adamı olarak gördüğü için pek güvenmiyor. Yerine kadın sözcü atamak istiyor, ancak Priebus’un ısrarı ile orada tutuyor.

NASIL, TANIDIK GELDİ Mİ?

Bizdeki Fuat Avni tweet’lerini hatırlatan kulisler değil mi? Lakin yukarıda çıkardığım notları, tümüyle ABD basınından derledim (ağırlıklı olarak New York Times ve Washington Post). Batı’da basın olduğu için, Twitter öyle zannettiğiniz kadar yaygın değil. Çünkü, gazeteler yazıyor, TV’ler tartışıyor, insanlar Twitter’a ihtiyaç duymuyor. Özgür tartışma ortamı olduğu sürece de öyle devam edecek.

Sahi, Türkiye neden Fuat Avni’nin peşine düştü ve neden iktidar cephesinin muazzam öfkesine muhatap? Yazdıkları doğru olduğu, çok kızdırdığı için mi… Yoksa, zırva dedikodular yaydığı için mi? Fuat Avni’nin kimliğinden daha mühim olan şey ne biliyor musunuz: Konuşma ve yazma hürriyeti. Bu olmadığı sürece daha çoook Fuat Avni’miz olur, olacaktır.

[Tarık Toros] 26.1.2017 [TR724]

Sandıktan çıkmayan iktidar [Mehmet Yıldız]

Türkiye’de AKP dışında siyaset yapan birinin kısa vadede seçim kazanıp da iktidara gelmesi zor. Ama işini bilen (!) siyasetçi, yeterli seçmen desteği almasa da iktidar koltuğuna oturabiliyor. Yeter ki dengeleri tespit edip doğru zamanda doğru ata oynamasını bilsin. Buyurun örnekleri.

***

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 7 Haziran’da önüne konan bütün seçeneklere huysuz bir çocuk edasıyla ‘hayır’ dedi. Halbuki uzun süredir iktidardan uzak kalan ülkücü hareket için seçim yoluyla iktidar olma fırsatı ayağına kadar gelmişti. 5 ay sonra tekrarlanan genel seçimlerde bu huysuzluğun bedelini bir önceki seçimde çıkardığı milletvekili sayısının yarısını kaybederek ödedi.

Önce etrafında aklı başında kim varsa birer birer defterini dürdü. Genel başkanlığı tartışmaya açıldı. Oturduğu koltuğu terk etmemek için o güne kadar en ağır eleştirileri yönelttiği AKP ve yargısından muazzam bir destek aldı. Öyle ki bir zamanlar demeçlerinin altyazı olarak bile geçmesine tahammül edilemeyen iktidar medyasında neredeyse ‘Atanmış Başbakan’ Binali Yıldırım’dan daha fazla yer bulmaya başladı.

Son dönemde ‘tamam ben idare ediyorum ama artık memleketin tapusunu üzerime yapın’ diyen Erdoğan’ın başkanlık mücadelesine AKP’lileri bile şaşırtan destek verdi. Son Anayasa değişikliğine tam kadro destek vererek, Erdoğan rejiminin taşıyıcı kolonlarından biri oldu. Söylentilere göre yeni dönemde Cumhurbaşkanı yardımcısı olarak ülkemize hizmet vermeye devam edecek. Hatta Erdoğan tarafından atanacak yeni kabinede birkaç bakanlık koltuğu alarak ülkücü hareketi iktidara taşıma başarısını (!) gösterecek.

‘Kendi seçmeninizi de mi dikkate almayacaksınız?’

MHP seçmeni bu işe ne der? Bazılarının ‘size oy veren insanları, kendi seçmeninizi de mi dikkate almayacaksınız’ diye yalvarıp yakarmasının bir mantığı var mı? Bence yok.

Çünkü Bahçeli’nin MHP seçmenini dikkate alması için bir sebep de yok. Zira o seçmen bugüne kadar Devlet Bahçeli’ye iktidar vermedi ki! Ona iktidar verebilecek yegâne gücün Erdoğan olduğunun farkına vardı ve sonuna kadar ona oynuyor. Kendi içinde son derece mantıklı ve tutarlı.

Ve kenar mahalleden gelip, Reis’in kendisine bahşedeceği iktidar koltuğunun hakkını vermek için de bütün Reisçileri mahcup edecek bir performans sergilediği de muhakkak!

‘İçimizdeki gizli ve sinsi AKP’li’ Numan Kurtulmuş

2010 yılında Saadet Partisinden ayrılıp Has Parti’yi kuran Numan Kurtulmuş, büyük vaatlerle 2011 seçimlerine girdi ancak yüzde 0,77 oy alabildi. O dönemde Erdoğan ve arkadaşları için sarf ettiği ‘Harun gibi geldiler Karun gibi oldular’ sözünü sonradan tevil etse de muhtemelen kendisi dahil kimseyi inandıramadı. ‘En büyük sıkıntımız içimizdeki gizli ve sinsi AKP’lilerdir’ demesinden çok kısa süre sonra Erdoğan’ın daveti üzerine AKP’ye katıldı.

AKP’ye geçişi sonrasında 180 derece çark ederek, “Benim sözüm herhangi bir şahsı veya kurumu hedef almayan bir ilkeyi ifade eden sözlerdir” deyip sözlerinin arkasında olduğunu vurguladı.

‘Rantın babasına’ koştu

Bir başka örnek, hükümetin en önemli koltuklarından birini işgal eden Süleyman Soylu.

Kasım 2008’de Demokrat Parti’ye genel başkan olarak seçilen Soylu, iki yıllık genel başkanlığı süresince Erdoğan’a karşı “Başbakan rantın babasını getirdi”, “Paçalarından yolsuzluk akıyor”, “Kendini padişah olarak görmek istiyor” şeklinde çıkışları, bugünün Sulh Ceza Hâkimlerinin önüne gitseydi uzun süre hapisten çıkamazdı.

Bir önceki seçimde  yüzde 5,4 oy almış Demokrat Partiyi bir sonraki seçimde yüzde 4’e düşürünce istifa etmek zorunda kaldı. Bir süre bekleyip Eylül 2012’de AKP saflarına katıldı. Demokrat parti başkanıyken meydanlarda Erdoğan’a karşı yönelttiği çok sert eleştirileri nasıl yalayıp yuttuğu halen tartışma konusudur.

O da seçmeninin vermediği iktidarı üstelik en önemli bakanlık koltuklarından birisini Erdoğan sayesinde elde etmeyi başardı.

Yüzde 1’den Saray’a

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun zamansız bir şekilde aramızdan ayrılmasının ardından Büyük Birlik Partisi’ne genel başkan olan Yalçın Topçu, girdiği ilk seçimde partisine yüzde 1’in altında oy aldırabildi. O da benzerleri gibi bir süre bekledikten sonra AKP’ye kapağı attı. Bir ara geçiş hükümetinde Turizm Bakanı oldu. Şu sıralar Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanı sıfatıyla Saray’ın sefasını sürüyor.

Bahçeli’den önce Türkeş tadına baktı

En önemli vasfı Ülkücü Hareketin lideri merhum Alparslan Türkeş’in oğlu olmak olan Tuğrul Türkeş, siyasete MHP’den girdi. Bahçeli ile karşı karşıya gelince partiden ayrılıp Aydınlık Türkiye Partisini kurdu. Umduğunu bulamayıp bir süre sonra MHP’ye geri döndü.

Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında kurulan geçici seçim hükümetinde Bahçeli’nin muhalefetine rağmen Bakan olarak kabineye girdi. 1 Kasım seçimlerinden sonra da bakanlık koltuğunu korumaya devam ediyor.

***

Tek sorun Google..

Bugün AKP saflarında siyaset yapan Kurtulmuş, Soylu ve benzerlerinin vakti zamanında AKP ve Erdoğan’a karşı neler dediği Google’a girildiğinde canlı canlı ortaya çıkıyor. Dün bu lafları söyleyenlerin bugünkü durumuna bakınca, azıcık ilkeli bir insan nasıl bunları yalayıp yutabiliyor dememek imkânsız.

[Mehmet Yıldız] 26.1.2017 [TR724]

Bin Ali servetini nasıl edinmişti? [Haber-İnceleme: Onur Türkmen]

Bugünlerde “Arap Baharı”nı başlatan Tunus devriminin 6. yıldönümü kutlanıyor. 10 milyon nüfuslu bu küçük ülkeyi 23 yıl boyunca demir yumrukla yöneten Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesi bütün Ortadoğu’yu saran ayaklanmayı başlattı.

Bin Ali rejiminin düştüğü 6 yılda, Tunus’ta hala en çok konuşulan konulardan birisi ailenin edindiği servet. Mevcut Tunus devleti, 6 yıldır süren çalışmalarına rağmen eski diktatörün 15 milyar Euro’luk servetinin önemli bir kısmına hala ulaşabilmiş değil. Bin Ali’nin ailesiyle birlikte nasıl Tunus ekonomisini esir aldığı ve zenginleştiğinin hikayesi ise Ortadoğu’daki bir çok otoriter lider için örnek olmaya devam ediyor.

Özelleştirmeleri kendine çevirdi

Bin Ali klanının zenginleşmesinde hızlı özelleştirme hamlesi ve arsa değerlerinin yükselmesiyle birlikte patlayan inşaat sektörü başrol oynadı. 2000’lerin başında IMF baskısıyla Tunus kamu kurumlarını özelleştirmeye başladı. Ancak, devasa kamu kurumları özelleştirilirken Bin Ali ailesi ve yakınlarının kontrolüne geçti. Tunus’ta turizmin yükselmesiyle birlikte Bin Ali yönetimi arsa piyasasında tek söz sahibi oldu.

Tunus ekonomisinin tamamını geniş ailenin mensupları sektör sektör paylaşarak kontrol ediyordu. Aile arasında sektörler paylaşılmıştı.

Bin Ali’nin eşi Leyla Trabelsi eğitim sektöründen sorumluydu. Leyla Trabelsi’nin eğitim vakfı devletten ücretsiz olarak arsa ve binaları alıyor, yine devletin imkanlarıyla altyapı, toplu ulaşım çalışmalarını yaptırıp özel okul olarak işletiyordu.

Bin Ali’nin en küçük kızıyla evli olan Marouane Mabrouk ise finans sektöründen sorumluydu. Tunus’ta yatırım yapan Fransız telekomünikasyon şirketleri ve bankaların neredeyse tamamına ortak olan Mabrouk yabancı yatırımcılarla ailenin ilişkilerini idare ediyordu.

Tunus’un gelirinin yüzde 21’i Bin Ali ailesine

Dünya Bankası’nın 2010 tarihli bir raporuna göre, Tunus özel sektöründeki yıllık kâr oranının yüzde 21’i Bin Ali ailesinin kasasına giriyordu. 15 Milyar Euro’luk kişisel servet edinmişti. 10 milyonluk nüfusu olan ve hiçbir yer altı zenginliği bulunmayan mütevazı Tunus ekonomisi için olağanüstü bir rakamdı.

2002’de iktidarını tamamen sağlama aldıktan sonra saray inşa etmeye başladı. 11 bin metrekarelik alana yaptırdığı 332 odalı sarayı 500 milyon dolara mal olmuştu. Bin Ali ve karısı Leila Trabelsi’nin ailesinden 112 kişinin yaşadığı sarayda hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Leyla Trabelsi’nin odası altın kaplanmıştı. Bin Ali’nin o dönem 7 yaşındaki oğlu Muhammed’in yatağı altından yapılmış, oyun odası gümüş kaplamayla yapılmış devasa bir salondu.

Bin Ali rejiminin sembolü olan bu saray 6 yıldır kullanılmıyor.

Kartaca bahçelerini SİT alanı olmaktan çıkardı

Rejimin en güçlü isimlerinden birisi de Belhassen Trabelsi idi. Şirketlere bankalara ve medya kurumlarına doğrudan tehdit yöntemiyle yüzde 50 ortak oluyordu. Bin Ali’nin eşi Leyla Trabelsi’nin kardeşi olan Belhassen, bir havayolu şirketi, otomobil fabrikaları, oteller zinciri ve medya kurumlarından oluşan dev bir holdingin patronuydu. Aynı zamanda Tunus Merkez Bankası’nın yönetim kurulunda yer alıyordu.

Belhassen Trabelsi yazlık evi için birinci dereceden arkeolojik alan olan Kartaca bahçelerini SİT alanı olmaktan çıkarmıştı. Belhassen, kendisini öldürmek isteyen askerlerin elinden özel teknesine binerek kaçtı. O günden bu yana Kanada’nın Montreal şehrine yerleşen Belhassen lüks hayatına gözlerden uzak devam ediyor.

Tunus’un resmi iade talebi bulunsa da, Belhassen’in siyasi ilticaya başvurmuştu. Bu talebiyle ilgili davada sonuç Tunus lehine çıktı. Ancak, Trabelsi, geçen ay ilk kez medya karşısına çıkarak Tunus’a geri gönderilmesi halinde can güvenliğinin tehlikede olacağını söyledi.

Damadı medyayı yönetti

Bin Ali’nin gözde damadı Sakher El Materi ise medya sektöründe öne çıkmıştı. Bin Ali ailesine katıldıktan sonra iş dünyasında hızla yükselen El Materi, Assabah ve Zitouna medya gruplarını satın almıştı. Ailenin en çok öne çıkan isimlerinden biri olan damat El Materi, bütün medya sektörünü ele geçirmiş ve iktidarın emrine sokmuştu.

Her medya kurumunda Materi’ye bağlı bir yönetici bulunur ve Bin Ali aleyhinde haber yayınlanmasını engellerdi. Hakkında 20 yıl hapis kararı olan Materi servetinin büyük kısmını kurtardı ve bugün Seychelles adasında büyük bir villada ailesiyle yaşıyor.

Devrimden sonra malvarlığı kaçırıldı

Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesinin ardından Tunus yargısı özel bir heyet kurarak ailenin mülk ve hesaplarına el koymaya başladı. Devrim olduktan sonra Bin Ali’nin sarayından nakit 20 milyon dolar çıkmıştı. Ancak, bu rakam Bin Ali’nin servetinin ‘sıfırlanamayan’ kısmıydı. Zira, aile servetin büyük bir çoğunluğunu devrim esnasında yurtdışına kaçırdı. Leyla Bin Ali’nin Tunus’tan kaçarken 1,5 ton altın kaçırdığı biliniyor.

Yine de, servetin büyük kısmı sayısız offshore hesaplara dağıtıldı ve hiçbir zaman Tunus yargısı paranın bu büyük kısmına ulaşamadı. Tunus devriminden 6 yıl sonra bile Bin Ali klanının hala çok rahat koşullarda yaşadığı ve servetinin ancak yüzde 10’unun Tunus halkına geri döndüğü tahmin ediliyor.

[Onur Türkmen] 26.1.2017 [TR724]