Avrupalı kurumların savunmak istedikleri hapisteki Türk gazeteciler konusunda seçici davrandıkları her geçen gün daha da belirginleşiyor.
Türkiye hapishanelerinde bir kaç grup gazeteci bulunuyor ve Avrupa’nın tepkisi gazetecinin hangi gruba ait olduğuna göre şekilleniyor.
Eğer Avrupalı ya da Türk asıllı Avrupalı gazeteci iseniz tepki destansı boyutlarda cereyan ediyor. Bu tepkileri gazeteciyi serbest bıraktırmak için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapılan açık ya da gizli toplantılar takip ediyor.
Dışişleri bakanları hatta eski başbakanlar bu kirli pazarlıklara katılıyor. Bu tarz rehin alma genelde sonuç veriyor.
Solcu, liberal ya da laik gazetecilere gösterilen tepki bir tık daha aşağıda ama yine de kayda değer. Bu gazeteciler için Türkiye’ye giden Avrupalı bakan yok fakat yine de Avrupalı kurumlar ciddi gürültü çıkarıyor. Türkiye’de adaletin tecellisi için son adres olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu gazetecilerin davalarını öncelikle ele alıyor.
Deniz Yücel ve Fransız gazeteci Loup Bureau ilk gruptaki gazetecilerden iki tanesi. Yücel asla hapse girmemeliydi ve sonunda hürriyetine kavuşması çok iyi haber. Ancak Alman basınında çıkan haberlere göre serbest kalabilmesi için Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ile Erdoğan arasında iki gizli görüşme gerçekleşti. Yücel’in hürriyetinin nihai maliyetini ise henüz bilmiyoruz.
Altan kardeşler ve Şahin Alpay ikinci gruptaki gazetecilerden. Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi (AYM) geçtiğimiz günlerde Altan ve Alpay’ın serbest kalması yönünde karar aldı. Fakat mahalli mahkemeler AYM’ne eşi görülmemiş bir saygısızlık göstererek ve anayasayı ihlal ederek kararı uygulamayı reddetti. Altan kardeşler ve Alpay saygı duyulan sol-liberal aydınlardan. AİHM, bu gazetecilerin vakalarını öncelikle ele almaya karar verdi.
HİÇ KİMSENİN UMURUNDA OLMAYANLAR
Bir de hiç kimsenin umurunda olmadığı üçüncü bir grup var. Bu grubu, meslektaşlarım, Gülenci olarak anılan gazeteciler oluşturuyor. Bu grubun diğer üyesi Kürt meslektaşlarımız. Erdoğan ikna edici deliller sunmaksızın 2016’da başarısız olan darbe için bütün suçu Gülen Hareketi’ne yıkıyor (Brüksel’deki hakim kanaat Gülencilerin darbeye katıldıkları ancak emri Gülen’in vermediği yönünde). Kesin deliller olmamasına rağmen Avrupalı kurumlar Erdoğan’ı sinirlendirmemek için rapor ve açıklamalarında Gülen Hareketi’ne atıf yapmamak için özel çaba sarf ediyor.
Şubat ayı başında AİHM, ZAMAN’ın Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal’ın müracaatını reddetti. Ünal 19 aydır hapiste ve iddianamede delil diye sunulanlar yazdığı makalelerinden ibaret.
Ünal, Alpay ile aynı davada, aynı iddianameden ve aynı suçlamalardan yargılanıyor. Ancak AİHM Alpay’ın müracaatını kabule şayan bulurken, Ünal’ınkini reddetti.
Ünal’ın Paris’teki Fransız avukatı Vincent Berger geçtiğimiz günlerde yaptığımız görüşmede hükümden şoke olduğunu ve AİHM kararının ‘gerçek bir ayıp ve açık bir ayrımcılık’ olduğunu söyledi. Berger, ‘’en kötüsü de Mahkeme bu kararı ile Türk yetkililerine ‘bu gruptaki gazetecilere istediğinizi yapabilirsiniz’ mesajı vermiş oldu’’ dedi.
AİHM, ‘neden aynı davada farklı iki karar aldınız?’ soruma hala cevap vermiş değil. Daha da üzücü olan AİHM ZAMAN’ın tüzel kişilik olarak yaptığı müracaatı da reddetti.
AB kurumları arasında Türk hükümetini en sert eleştiren Avrupa Parlamentosu Şubat ayında bir karar alarak Erdoğan’ın despotik yönetimini kınadı. Karar, basın hürriyetine geniş yer ayırırken, sadece, 4 çalışanı hapiste olan Cumhuriyet gazetesinin atıf yaptı. Sürgündeki Türk gazeteciler tarafından kurulan Stockholm Centre For Freedom (SCF) raporuna göre şu an hapiste bulunan 205 gazeteciden 124’ü ya ZAMAN ya da Gülen’le iltisaklı basın kuruluşlarından. AP, kararında bu gerçeğe bir atıf dahi yapılmadı.
Meslektaşlarım Türkiye’de yeteri kadar ayrımcılığa maruz kalıyor. Avrupalı kurumlardan da aynı tavrı görmeyi hiç bir zaman haketmediler.
Yazı euobserver.com sitesinde İngilizce olarak yayımlanmıştır.
Selçuk Gültaşlı, Türk gazetesi ZAMAN’ın Brüksel Büro şefiydi. ZAMAN, Temmuz 2016’da çıkarılan kararname ile yasaklandı.
[Selçuk Gültaşlı] 6.3.2018 [Kronos.News]
İşâreti 1990’da verilmişti [Abdullah Aymaz]
1990’nın başında (hem de 1966’da yeni bir dünyanın kuruluş rüyasının görüldüğü yerde), sefine-i Nuh’a benzer bir ilim yuvasının terasında gecenin iki buçuğunda Kafkaslara doğru binlerce ışık hüzmesinin uçaklar şeklinde uçuşup gittiği, gaybın ve geleceğin sürmeleriyle sürmelenmiş bir göz tarafından müşahede edilmişti. Ruhanîler, ülkemizden o taraflara seyahata çıkıyorlardı. Bu seyahat daha sonra dünyanın dört bir yanına yapılacak hicretlerin işaretiydi. “Mukaddes yüke hamal” Anadolu insanı, “her kum tanesinden kubbeler doğurtacak kudsî nefesin” üflemesiyle silkinip kendine gelmiş, verilecek işaretin gereğini yerine getirmek üzere atını eğerlemeye başlamıştı… Böylece yeni bir bahar, önce teker teker güllerin ve sünbüllerin açılmasıyla, yavaş yavaş adımlarını atmaya başlamıştı.
1993’te, ortak aklın da gereği olarak, yurt dışına gidip ilim ocaklarını tüttüren adanmış ruhlu öğretmenler gibi esnafların da hem onlara destek olmak, hem o ülke insanlarına örnek olmak için işlerini oralara taşımaları istendi. Gidenler gitti… Âheste revlik edenler kaldı… Kader çok büyük bir kitlenin hicretini istiyordu. Sebebi ne olursa olsun, hangi zulüm sebebinden doğarsa doğsun kader bir karar vermişti, bu mutlaka gerçekleşecekti. Güzelliklere gönül verenlere cebr-i lütfî olarak yeni bir hizmet dönemi açıldı… Ruhlarda yepyeni bir heyecan var artık… Gönüllerden şimdi şöyle ses yükseliyor: “Ben artık evde durmaz giderim… Benim deruhte ettiğim kudsî emanet, beni buna mecbur ediyor. Ben tenperver, ben ev kulu, ben hayat tutkunu bir zavallı olarak kalamam… Güneşin doğup battığı her yere ulaştırılacak umumî ve kudsî bir yükü sırtımda taşıyorum... Her eve ve hatta kıldan her çadıra ulaştırıp duyuracağım bir işim var!.. O, hamd cevherinden yaratılmış olan ismi, o övülüp sevilmiş hılyeyi, her duvara asmak zorundayım. Suların bile durgunları, kokuşup solucanlara yuva olurken, ben nasıl yerimde dururum… Benim bendimi aşıp, sıkıştırılmak istendiğim duvarlardan taşıp, enginlere açılarak çağlayanlar gibi cihanı dolaşmam, Hızırî adımlarla yeryüzünü yeşilliklere boğmam gerekir… Sular bile başını, taştan taşa vurarak gezerken, ben nasıl yerimde kakılıp kalırım?
“Ayrıca ben, büyük bir ayrıcalık olarak, çağın ve gelecek çağların tecdidinin içinde asırlardır sağından solundan aldığı darbelerle aşındırılmış insanlık kalesinin tamiri ve sulh-i umuminin temsilcisi bir hizmetin içinde bulunuyorum. İçimdeki tahkiki iman ve ruhumdaki Kur’anî enerji, bende âdeta ikinci bir fıtrat, farklı bir yapı meydana getirmişler ki, her şeyi hareketlendirecek bir uranyum potansiyeli içimde kaynıyor. Ben nasıl yerimde durabilirim! Ben başkası değilim, ben Anadolu insanıyım ve Anadolunun gülen yüzünü temsil ediyorum!..”
Bazıları “Rızk” ile “Risk”i aynı kökten sayıyorlar… Bizim insanımız da bu mengenelerin sıktığı dönemde, bütün riskleri göze alarak, dünyanın dört bir yanında önüne açılacak ufuklara doğru yol almaya bakmalıdır. Biliyoruz ki, bu hizmetin üç kerametinden birincisi, Cenab-ı Hakkın, önceden hizmet zeminini hazırlayıp hizmet edecekleri sevketmesidir… Öyleyse Bismillah deyip yolumuza koyulalım… 1993’te gidemediğimiz yerlere 25 sene sonra şimdi gitmeye çalışalım…
Görelim Mevlâm neyler;
Neylerse güzel eyler
“Ey Resulüm Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Senin için elbette her zaman işin sonu, başından daha da hayırlıdır. Elbette Rabbin sana ileride öyle ihsanlarda bulunacak ki, tâ sen de O’ndan ve verdiklerinden râzı olacaksın. Seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni (İslamiyetten) habersiz bulup, hidayet yolunu sana göstererek o yolda yürütmedi mi? Seni muhtaç bulup zengin kılarak ihtiyaçlarını gidermedi mi?” (Duhâ Suresi, 93/1-8)
Bu âyetlerin asıllarını okuyan gayr-i müslim oryantalistler bile okurken gözleri yaşarıyor. Biz de mânâlarına dikkat edip aslından okuyarak bir muhasebe ve durum muhâkemesi yapalım…
[Abdullah Aymaz] 6.3.2018 [Samanyolu Haber]
1993’te, ortak aklın da gereği olarak, yurt dışına gidip ilim ocaklarını tüttüren adanmış ruhlu öğretmenler gibi esnafların da hem onlara destek olmak, hem o ülke insanlarına örnek olmak için işlerini oralara taşımaları istendi. Gidenler gitti… Âheste revlik edenler kaldı… Kader çok büyük bir kitlenin hicretini istiyordu. Sebebi ne olursa olsun, hangi zulüm sebebinden doğarsa doğsun kader bir karar vermişti, bu mutlaka gerçekleşecekti. Güzelliklere gönül verenlere cebr-i lütfî olarak yeni bir hizmet dönemi açıldı… Ruhlarda yepyeni bir heyecan var artık… Gönüllerden şimdi şöyle ses yükseliyor: “Ben artık evde durmaz giderim… Benim deruhte ettiğim kudsî emanet, beni buna mecbur ediyor. Ben tenperver, ben ev kulu, ben hayat tutkunu bir zavallı olarak kalamam… Güneşin doğup battığı her yere ulaştırılacak umumî ve kudsî bir yükü sırtımda taşıyorum... Her eve ve hatta kıldan her çadıra ulaştırıp duyuracağım bir işim var!.. O, hamd cevherinden yaratılmış olan ismi, o övülüp sevilmiş hılyeyi, her duvara asmak zorundayım. Suların bile durgunları, kokuşup solucanlara yuva olurken, ben nasıl yerimde dururum… Benim bendimi aşıp, sıkıştırılmak istendiğim duvarlardan taşıp, enginlere açılarak çağlayanlar gibi cihanı dolaşmam, Hızırî adımlarla yeryüzünü yeşilliklere boğmam gerekir… Sular bile başını, taştan taşa vurarak gezerken, ben nasıl yerimde kakılıp kalırım?
“Ayrıca ben, büyük bir ayrıcalık olarak, çağın ve gelecek çağların tecdidinin içinde asırlardır sağından solundan aldığı darbelerle aşındırılmış insanlık kalesinin tamiri ve sulh-i umuminin temsilcisi bir hizmetin içinde bulunuyorum. İçimdeki tahkiki iman ve ruhumdaki Kur’anî enerji, bende âdeta ikinci bir fıtrat, farklı bir yapı meydana getirmişler ki, her şeyi hareketlendirecek bir uranyum potansiyeli içimde kaynıyor. Ben nasıl yerimde durabilirim! Ben başkası değilim, ben Anadolu insanıyım ve Anadolunun gülen yüzünü temsil ediyorum!..”
Bazıları “Rızk” ile “Risk”i aynı kökten sayıyorlar… Bizim insanımız da bu mengenelerin sıktığı dönemde, bütün riskleri göze alarak, dünyanın dört bir yanında önüne açılacak ufuklara doğru yol almaya bakmalıdır. Biliyoruz ki, bu hizmetin üç kerametinden birincisi, Cenab-ı Hakkın, önceden hizmet zeminini hazırlayıp hizmet edecekleri sevketmesidir… Öyleyse Bismillah deyip yolumuza koyulalım… 1993’te gidemediğimiz yerlere 25 sene sonra şimdi gitmeye çalışalım…
Görelim Mevlâm neyler;
Neylerse güzel eyler
“Ey Resulüm Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Senin için elbette her zaman işin sonu, başından daha da hayırlıdır. Elbette Rabbin sana ileride öyle ihsanlarda bulunacak ki, tâ sen de O’ndan ve verdiklerinden râzı olacaksın. Seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni (İslamiyetten) habersiz bulup, hidayet yolunu sana göstererek o yolda yürütmedi mi? Seni muhtaç bulup zengin kılarak ihtiyaçlarını gidermedi mi?” (Duhâ Suresi, 93/1-8)
Bu âyetlerin asıllarını okuyan gayr-i müslim oryantalistler bile okurken gözleri yaşarıyor. Biz de mânâlarına dikkat edip aslından okuyarak bir muhasebe ve durum muhâkemesi yapalım…
[Abdullah Aymaz] 6.3.2018 [Samanyolu Haber]
Eğitimde son durum: MEB, kendi belirlediği kriterleri geçemedi
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2017 Faaliyet Raporu’nda kendi belirlediği hedeflerinin üçte birini tutturamadığı belirtildi. Bakanlık, hedefine ulaşamadığı çoğu başlıkta kendisine ‘iyileştirilmeli’ notu verdi.
Cumhuriyet’tin haberine göre, hedeflerinin 3’te birini tutturamayan MEB, 25 başlıkta kendisine ‘makul’ notu verdi. 22 başlıkta hedeflerinin yarısını bile tutturamayınca faaliyetlerine ‘iyileştirilmeli’ notunu verdi.
MEB’in ilkokulda ve lisede 20 gün ve üzeri devamsız öğrenci oranında, meslek liselerinde ve diğer liselerin 11. sınıflarındaki sınıfta kalma oranlarında, okullarda derslerinde çok başarılı olarak onur veya iftihar belgesine layık öğrenci oranlarında da hedeflerini yakalayamadı. Bakanlığın başarılı görülmediği alanlardan imam hatip ortaokullarında öğrenci başına okunan kitap sayısı, okullarda açılan dijital kitap içerikleri ile zenginleştirilmiş z-kütüphane sayısındaki eksiklikler de yer aldı.
MEB’in yıllardır yüzde 50 oranında hedef belirlediği ancak tutturamadığı, kütüphanesi olan okul oranının yüzde 38’de kalmasını ‘makul’ olarak değerlendirmesi de dikkat çekti. Bakanlık, ücretli öğretmenlerin sayısının fazlalığı oranında da hedefi tutturamadığını açıkladı. Bakanlığın okul, öğrenci veya öğretmenlerin aldığı patent veya faydalı model başvurusundaki hedefi sadece 2, bunu da yakalayamadığı, başvuruların 1’de kaldığı görüldü.
DİSİPLİN: İYİLEŞTİRİLMELİ
Bakanlık, ortaokulda, imam hatip ortaokullarında, liselerde, meslek liselerinde ve imam hatip liselerinde disiplin cezası ve yaptırım uygulanan öğrenci oranını düşürmek için başlattığı faaliyetlerden olumlu sonuç alamayınca, başarısızlığının karşılığı olarak kendisine iyileştirilmeli notu verdi. Mesleki ve teknik liselerde diğer liselere kıyasla 3 kat fazla olan ve her 10 öğrenciden birinin cezalarla karşılaştığı istatistikler de dikkat çekti.
[TR724] 6.3.2018
Cumhuriyet’tin haberine göre, hedeflerinin 3’te birini tutturamayan MEB, 25 başlıkta kendisine ‘makul’ notu verdi. 22 başlıkta hedeflerinin yarısını bile tutturamayınca faaliyetlerine ‘iyileştirilmeli’ notunu verdi.
MEB’in ilkokulda ve lisede 20 gün ve üzeri devamsız öğrenci oranında, meslek liselerinde ve diğer liselerin 11. sınıflarındaki sınıfta kalma oranlarında, okullarda derslerinde çok başarılı olarak onur veya iftihar belgesine layık öğrenci oranlarında da hedeflerini yakalayamadı. Bakanlığın başarılı görülmediği alanlardan imam hatip ortaokullarında öğrenci başına okunan kitap sayısı, okullarda açılan dijital kitap içerikleri ile zenginleştirilmiş z-kütüphane sayısındaki eksiklikler de yer aldı.
MEB’in yıllardır yüzde 50 oranında hedef belirlediği ancak tutturamadığı, kütüphanesi olan okul oranının yüzde 38’de kalmasını ‘makul’ olarak değerlendirmesi de dikkat çekti. Bakanlık, ücretli öğretmenlerin sayısının fazlalığı oranında da hedefi tutturamadığını açıkladı. Bakanlığın okul, öğrenci veya öğretmenlerin aldığı patent veya faydalı model başvurusundaki hedefi sadece 2, bunu da yakalayamadığı, başvuruların 1’de kaldığı görüldü.
DİSİPLİN: İYİLEŞTİRİLMELİ
Bakanlık, ortaokulda, imam hatip ortaokullarında, liselerde, meslek liselerinde ve imam hatip liselerinde disiplin cezası ve yaptırım uygulanan öğrenci oranını düşürmek için başlattığı faaliyetlerden olumlu sonuç alamayınca, başarısızlığının karşılığı olarak kendisine iyileştirilmeli notu verdi. Mesleki ve teknik liselerde diğer liselere kıyasla 3 kat fazla olan ve her 10 öğrenciden birinin cezalarla karşılaştığı istatistikler de dikkat çekti.
[TR724] 6.3.2018
Cezaevinde işkence altında bir ölüm daha: Hastene için 60 gün sonra izin verilen Şen, hayatını kaybetti
15 Temmuz sonrası Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanan, cezaevinde işkence ve kötü muamele maruz kalan ilaç mümessili 42 yaşındaki Deniz Hakan Şen hayatını kaybetti. Yaklaşık 5 ay önce tutuklana Şe,n hastaneye gidebilmek için cezaevi yönetimine 45 defa dilekçe verdi. Durumunun acil olduğunu belirten Şen’e, cezaevi keyfi olarak 60 gün sonra izin verdi.
Bu süreçte 85 kilodan 50 kiloya düşen Şen’e mide kanseri teşhisi konuldu. Son dönemde sağlık gerekçesiyle tahliye edilen Şen, bugün tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.
Bu duruma tepki gösteren eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, “85 kg dan 50ye düşmüştü, tutukluydu, 45 dilekçe verdi, yüzüne bakmadılar, 60 gün sonra dr a gidebildi, ama çok gecti,mide kanseriydi yakinlari cok feryat etti, ettik . Son gunlerinde tahliye olan Deniz Hakan Şen 42 yaşında bugün öldü, hesabını verebilecek var mı?” dedi.
[Tr724] 6.3.2018
Bu süreçte 85 kilodan 50 kiloya düşen Şen’e mide kanseri teşhisi konuldu. Son dönemde sağlık gerekçesiyle tahliye edilen Şen, bugün tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.
Bu duruma tepki gösteren eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, “85 kg dan 50ye düşmüştü, tutukluydu, 45 dilekçe verdi, yüzüne bakmadılar, 60 gün sonra dr a gidebildi, ama çok gecti,mide kanseriydi yakinlari cok feryat etti, ettik . Son gunlerinde tahliye olan Deniz Hakan Şen 42 yaşında bugün öldü, hesabını verebilecek var mı?” dedi.
[Tr724] 6.3.2018
Mersin’de kadın ve kızlara günlerce işkence yaptılar; sohbetten suikast çıkartıp 43 kişiyi tutukladılar
15 Temmuz sonrası Cemaat’e yönelik hukuksuz operasyonlar ve tutuklamalar devam ediyor. Mersin’de çoğu kadın ile lise ve üniversite öğrencisi 97 kişiye 20 Şubat’ta yapılan hukuksuz operasyonlar sonucunda 43 kişi tutuklandı. Operasyon gerekçesi ise KHK mağdurları ve tutuklu yakınlarına yardım için evde satılmak üzere hazırlanan yiyecekler olduğu ifade edildi.
Tutuklama gerekçelerinde biri de Hülya Y. isimli bir bayanın telefonunda olduğu idda edilen ve Fethullah Gülen’in her zaman sohbetlerinde söylediği bir cümle gösterildi. İddiaya göre, Gülen’in video kaydındaki mesajda söylediği ve maneviyatın yükseltilmesi için kullanılan “sürekli bir ‘metafizik gerilim’ halinde bulunulması” sözlerinin, sözde her an eylem ve suikastlara hazır olunması talimatı olduğu öne sürüldü.
Günlerce işkence yapıldı
20 Şubat’ta çoğu ev hanımı kadın ve lise ile üniversite öğrencilerine yapılan hukuksuz operasyon sonrası gözaltına alınan 97 kişiye Mersin Emniyet’in de işkence yapıldığı gündeme gelmişti. Mersin KOM Şube Müdürlüğü polisleri tarafında gerçekleştirilen operasyonda, 5 liseli kız öğrenci, 20 üniversite öğrencisi olmak üzere aralarında çok sayıda kadın günlerce baskı altında tutuldu.
İçlerinden 15 yaşındaki liseli kız öğrencinin, “Beni gerekirse hapse atın fakat burada tek başıma bırakmayın” diyerek sesini duyurmaya çalıştığı gelen bilgiler arasında. Gözaltına alınanların avukatları ile görüşmeleri engellenirken, gözaltında tutulan Hülya Yassıkaya’nın avukatına vekalet vermesi için Emniyet Müdürlüğü’ne gelen noter görevlisinin içeri girmesine izin verilmedi.
Gözaltı sırasında bayanların başörtüleri alınmıştı. Ayrıca 24 saat erkek polisler tarafından gözetlenmişti.
İddialar arasında gözaltındaki işkenceye tanık olan avukatın emniyet müdürlüğü çıkışında fenalık geçirerek bayıldığı da bulunuyor.
[TR724] 6.3.2018
Tutuklama gerekçelerinde biri de Hülya Y. isimli bir bayanın telefonunda olduğu idda edilen ve Fethullah Gülen’in her zaman sohbetlerinde söylediği bir cümle gösterildi. İddiaya göre, Gülen’in video kaydındaki mesajda söylediği ve maneviyatın yükseltilmesi için kullanılan “sürekli bir ‘metafizik gerilim’ halinde bulunulması” sözlerinin, sözde her an eylem ve suikastlara hazır olunması talimatı olduğu öne sürüldü.
Günlerce işkence yapıldı
20 Şubat’ta çoğu ev hanımı kadın ve lise ile üniversite öğrencilerine yapılan hukuksuz operasyon sonrası gözaltına alınan 97 kişiye Mersin Emniyet’in de işkence yapıldığı gündeme gelmişti. Mersin KOM Şube Müdürlüğü polisleri tarafında gerçekleştirilen operasyonda, 5 liseli kız öğrenci, 20 üniversite öğrencisi olmak üzere aralarında çok sayıda kadın günlerce baskı altında tutuldu.
İçlerinden 15 yaşındaki liseli kız öğrencinin, “Beni gerekirse hapse atın fakat burada tek başıma bırakmayın” diyerek sesini duyurmaya çalıştığı gelen bilgiler arasında. Gözaltına alınanların avukatları ile görüşmeleri engellenirken, gözaltında tutulan Hülya Yassıkaya’nın avukatına vekalet vermesi için Emniyet Müdürlüğü’ne gelen noter görevlisinin içeri girmesine izin verilmedi.
Gözaltı sırasında bayanların başörtüleri alınmıştı. Ayrıca 24 saat erkek polisler tarafından gözetlenmişti.
İddialar arasında gözaltındaki işkenceye tanık olan avukatın emniyet müdürlüğü çıkışında fenalık geçirerek bayıldığı da bulunuyor.
[TR724] 6.3.2018
Adalet’in toprak oluşu… [Naci Karadağ]
22 Eylül 2015 tarihinde ülkedeki gazetelerin üçüncü sayfasında “Diyarbakır’da cinnet cinayeti!” başlıklı bir haber çıktı. Hemen hemen bütün gazetelerde yer alan habere göre, bir anne cinnet geçirmiş, iki kızını tüfekle öldürdükten sonra kocası tarafından öldürülmüştü…
Enteresan ayrıntılar içeren ancak hemen her gün yayınlanan cinayet havadislerinin arasında kaybolan haber şöyleydi: “Diyarbakır’da kendisinden 50 lira bayram harçlığı isteyen iki kızını çıkan tartışma sonunda cinnet geçirip pompalı tüfekle vurarak öldüren Adalet Toprak, eşi Sadık Toprak tarafından bıçaklanıp, boğazı kesilerek öldürüldü.”
Üç kadının öldürüldüğü cinayet sonrasında gözaltına alınan baba Sadık Toprak’ın ifadesi alındıktan sonra delilleri karartma ihtimali olmadığı gerekçesiyle serbest bırakılmasıyla işler daha da tuhaf hal almaya başladı.
Sadık Toprak, 10 gün sonra hakkındaki kuvvetli suç şüphesi nedeniyle tutuklandı. Soruşturma sonunda zanlı Sadık Toprak hakkında ‘Haksız tahrik altında eşe karşı kasten öldürme’ suçundan 18 yıldan 24 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Hakkında hazırlanan iddianamenin tamamlanmasının ardından Toprak’ın yargılanmasına 2016 yılında başlandı.
‘BEN ÖLDÜRMEDİM’
Toprak duruşmada yine ilk ifadesinde söylediklerini tekrarlayarak eşi ve kızlarını öldürmediğini söyledi. Davanın sonraki duruşmasında görüşünü açıklayan savcı, sanık Sadık Toprak’ın tutukluluk halinin devamına karar verilmesini istedi. Ancak mahkeme heyeti, sanık Sadık Toprak’ın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyetinin değişme ihtimali ve sanığın tutuklu olarak geçirdiği süre göz önüne alınarak tahliyesine karar verdi.
Baştan sona tutarsızlıklarla dolu mahkeme ifadeleri, polis sorgu kayıtları bu üçlü cinayetin kamuoyunun dikkatini çekmiyordu nedense. Zira o dönemde Türk hukukunun cadı avı gibi öncelikli bir meselesi vardı.
Tutuksuz yargılanan Sadık Toprak’ın ifadesine göre olay şöyle gerçekleşmişti:
Eşinin oğullarına karşı kendisini kışkırttığını belirten sanık “Çocuklarım için yaşıyorum” dedikten sonra, olay günü eşinin kızı Havva’ya küfür ettiğini ve Havva’nın bir süre önce annesiyle tartıştığı için zehir içtiğini anlattı. Olay sabahı da kızının bıçağı alarak kendini öldüreceğini söylediğini kaydeden baba Sadık Toprak, “Ben kızımı öperek bıçağı elinden aldım. Bir süre sonra Havva bana seslendi. Ben kalktığımda silah sesi geldi. Adalet’in elinde pompalı tüfek vardı. Gidip baktığımda Havva’nın sırt üstü yere düştüğünü gördüm. Sonra Kevser’in yanına yöneldim. Ama onu vurduğunu görmedim.”
Eşiyle karşılaştığında elinde tüfek olduğunu söyleyen acılı koca (!) ifadesinde, merhume Adalet’in tüfeği kendisinin boğazına dayadığını da söyledi. Kocanın anlatımına göre, kendisi elini uzatıp mekanizmanın arasına parmağını dayadıktan sonra tesadüfen elinde olan çakıyı ağzıyla açıp bıçağı eşinin boynuna vurduğunu ağlayarak anlattı. Kan aktığını görünce elindeki çakıyı yere attığını ancak eşinin tüfeği bırakmaması üzerine bu kez ayakkabılıktaki ekmek bıçağını alıp eşine sapladığını söylerken şu ayrıntıları verdi: “Kapıyı açmama izin vermiyordu. Son çare ayakkabılıktaki bıçağı alıp vurdum. Galiba boyun kısmına vurmuşum. Yardım istedim, kimse yoktu. Boynuna elimi koyup kanı engellemeye çalıştım. Eşimin intihara meyilli bir kişiliği vardı.”
TUTARSIZLIKLAR, ÇELİŞKİLER…
Ancak resmi raporlar durumun pek öyle olmadığını söylüyordu. Zira Kızlarını pompalı tüfekle öldürdüğü iddia edilen Adalet Toprak’ın elinde atış artıklarına rastlanmamıştı. Üstelik Adalet Toprak bir değil tam 7 kez boynundan bıçaklanmıştı. Sanık Sadık Toprak, tüfeğin mekanizmasına nasıl uzandığını ve çakıyı ağzıyla nasıl açtığını da izah etmekte zorlanıyordu.
Tuhaflık bu kadar da değildi…
Bir kere 8 çocuklu ailenin öldürülmeyen diğer çocuklarının evde olmamasını da açıklayamıyordu sanık. En küçüğü 3, en büyüğü 30 yaşındaki çocuklar her biri farklı bahanelerle evden çıkmış nedense.
Bir kadının tüfek bulundurması ve kullanmasını merak etmiyordu mahkeme.
Baba Sadık Toprak eşinin tüfek atmayı çok sevdiğini söylüyordu, üstelik tüfek ruhsatı da Adalet Toprak adına kayıtlıydı. Ancak kısa süre sonra, Sadık Toprak’ın başka adli suçtan dolayı sabıkalı olduğu için silah alma ruhsatı edinemeyeceği için tüfeği eşinin adına aldığı ortaya çıkıyordu. Ancak mahkeme çok önemsemiyordu bu ayrıntıyı. 1.57 boyundaki kadının bir buçuk metrelik tüfeği nasıl kullanabildiğini ise kimse sormuyordu!
Sadık Toprak’ın 14 yaşındaki oğlu da tüfeğin annesine ait olduğunu söylüyordu.
İZAH EDEMESE DE MAHKEME İKNA OLDU
Keşfe gidildiğinde ise, olayı fiziksel olarak izah edemiyordu Sadık Toprak. Tek elle çakıyı çıkaramıyor, parmağı mekanizmaya uzanamıyor, çakıyı ağzıyla açamıyordu. Ama bunları önemsemiyordu olay yeri inceleme ekibi. İfadelerindeki çoğu ayrıntıyı değiştiriyordu Baba Toprak. Misal tesadüfen elinde olan çakıyı sol cebinden sağ eliyle çıkardığını geçiriyordu kayıtlara ve ikna oluyordu buna Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi!
Tutarsızlıklar onlarcaydı. Bir ifadede, “Kızlarım para isteyince eşim çıldırdı” diyor ama başka bir ifadede, “Kızların dershaneye gitmesine izin vermeyince kavga çıktı” diye değiştiriyordu.
“Eşim deliydi ve intihara meyilliydi” diye diretiyor ve bir doktor raporu gösteriyordu. Raporda baş dönmesi, mide bulantısı, halsizlik gibi şikâyetler vardı. Anksiyete bozukluğu bile yoktu.
Tüfek olay esnasında ölen kadının hemen elinin altında bulunuyor ama kadının parmak izi yoktu tüfekte. Ölü birinin kendi parmak izini silmesi nasıl mümkün oluyor, gibi saçma bir soru da kimsenin aklına gelmiyordu. Üstelik tüfekteki bilinmeyen parmak izlerini de kimse izah edemiyordu. Olayda kullanılan mutfak bıçağı ve cep çakısı da balistik muayenede pırıl pırıl temiz çıkıyordu. Yani birileri bir şekilde yıkayıp akça pakça etmişti. Sadık Toprak’a bu sorulduğunda “Vallah billah ben yapmadım, bir şey yıkayıp silmedim” diyordu. Kendi ağzıyla bıçağı kullandığını söyleyen adamın parmak izi buhar olup uçuyordu bıçaklardan. O kadar kavga kıyamet, kanlı boğuşmaya rağmen adli incelemesi tertemiz çıkıyordu zanlının. İşin ilginç tarafı olay esnasında ölen kadının elinde de ne barut izi ne bir şey vardı. Yani Adalet Hanım’ın ateş etmediği de kesindi…
Baba Sadık Toprak kızlardan birinin kaçarken sırtından vurulduğunu söylüyordu ama her iki kız da göğsünden vurularak öldürülmüştü. Bunu izah edemiyordu. Adam “dakikalarca boğuştuk”, diyordu ama eve silah sesini duyup gelenler böyle bir şeye şahit olmadıklarını söylüyorlardı.
ŞAHİTLER VE İNTİHARA TEŞEBBÜS EDEN OĞUL
Şahitler aslında çok daha ilginçti. Olay günü pek bir şey hatırlamayan komşular, mahkeme yaklaştıkça hafıza tazeliyorlar ve son derece berrak şekilde hatırlayıp, babayı masum gösteren ama olayı onun anlattığı gibi anlatmayan ifade veriyorlardı. Daha da ilginci polise bunları anlatan kişiler nedense mahkemeye katılmıyorlardı. Mahkeme de “niye gelmediler” diye sormuyordu.
Tuhaflık bir türlü durmuyordu.
14 yaşında olan ve tüm suçun annesinde olduğuna dair ifade verdirilen çocuk, babasını hapiste ziyaret ettikten sonra akşam evde intihar teşebbüsünde bulundu. Kimse, niye böyle bir şey yaptığını, baba ve olayla alakalı olup olmadığını sormuyordu bile!
Sadık Toprak’ın tahliye edildiği duruşmada davaya müdahil olarak katılmak isteyen Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezi adına Avukat Serap Yiğit Erkuş’un talebini mahkeme, suçtan doğrudan zarar görme ihtimali olmadığı gerekçesiyle reddetti. Mahkemenin üye hakimi Gamze Kafkas ise talebin reddedilmesine muhalefet şerhi koydu. Muhalefet şerhinde davaya katılma şartları ile ilgili açıklama yapan Hakim Kafkas, katılan sıfatı kazanmak için sadece doğrudan zarar görme ihtimalinin mevcut toplumsal şart ve ihtiyaçları karşılamadığını belirtiyordu. Kişilerin katılan sıfatına sahip olabilmek için psikolojik olarak menfaatlerinin olmasının da yeterli olduğunu vurgulayan Kafkas, davaya katılma kurumunun daha geniş yorumlanması gerektiğini söyledi ama meslektaşları onun bu görüşüne katılmadılar nedense!
Savcı son duruşmada esas ilişkin mütalaasını sundu. Savcılar cinayeti adamın işlemediğine ikna olmuşlardı bir şekilde. Bizzat kendisi karısının boğazını kestiğini söylediği halde bile. Bırakınız iki masum kız çocuğunu… Savcıya göre bu meşru müdafaa sayılıyor ve hakime “cezalandırılmasına gerek yok”, diyordu.
BUGÜN KARAR DURUŞMASI VAR!
Ve bugün…
Yani 6 Mart 2018 Salı…
Diyarbakır’da karar duruşması var bu davanın ve çok büyük ihtimalle Sadık Toprak beraat edecek.
İsminde Adalet olan bir partinin iktidarında Adalet isimli bir kadının öldürülmesini el birliğiyle örtmüş olarak hakim ve savcılar evlerine gidip rahat bir uyku çekecek ve biz medyada görmeyeceğiz bu beraat haberini.
Ancak ertesi gün, savcılar terörist avına çıkarak, kermeste öğrencilere yardım toplayan ev hanımlarını yakalayıp hapse atacaklar… Bunu manşetlerinden paylaşacak tüm havuz bileşenleri.
Durum böyle işte.
Adalet’in toprak oluşunu okudunuz…
[Naci Karadağ] 6.3.2018 [TR/24]
Enteresan ayrıntılar içeren ancak hemen her gün yayınlanan cinayet havadislerinin arasında kaybolan haber şöyleydi: “Diyarbakır’da kendisinden 50 lira bayram harçlığı isteyen iki kızını çıkan tartışma sonunda cinnet geçirip pompalı tüfekle vurarak öldüren Adalet Toprak, eşi Sadık Toprak tarafından bıçaklanıp, boğazı kesilerek öldürüldü.”
Üç kadının öldürüldüğü cinayet sonrasında gözaltına alınan baba Sadık Toprak’ın ifadesi alındıktan sonra delilleri karartma ihtimali olmadığı gerekçesiyle serbest bırakılmasıyla işler daha da tuhaf hal almaya başladı.
Sadık Toprak, 10 gün sonra hakkındaki kuvvetli suç şüphesi nedeniyle tutuklandı. Soruşturma sonunda zanlı Sadık Toprak hakkında ‘Haksız tahrik altında eşe karşı kasten öldürme’ suçundan 18 yıldan 24 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Hakkında hazırlanan iddianamenin tamamlanmasının ardından Toprak’ın yargılanmasına 2016 yılında başlandı.
‘BEN ÖLDÜRMEDİM’
Toprak duruşmada yine ilk ifadesinde söylediklerini tekrarlayarak eşi ve kızlarını öldürmediğini söyledi. Davanın sonraki duruşmasında görüşünü açıklayan savcı, sanık Sadık Toprak’ın tutukluluk halinin devamına karar verilmesini istedi. Ancak mahkeme heyeti, sanık Sadık Toprak’ın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyetinin değişme ihtimali ve sanığın tutuklu olarak geçirdiği süre göz önüne alınarak tahliyesine karar verdi.
Baştan sona tutarsızlıklarla dolu mahkeme ifadeleri, polis sorgu kayıtları bu üçlü cinayetin kamuoyunun dikkatini çekmiyordu nedense. Zira o dönemde Türk hukukunun cadı avı gibi öncelikli bir meselesi vardı.
Tutuksuz yargılanan Sadık Toprak’ın ifadesine göre olay şöyle gerçekleşmişti:
Eşinin oğullarına karşı kendisini kışkırttığını belirten sanık “Çocuklarım için yaşıyorum” dedikten sonra, olay günü eşinin kızı Havva’ya küfür ettiğini ve Havva’nın bir süre önce annesiyle tartıştığı için zehir içtiğini anlattı. Olay sabahı da kızının bıçağı alarak kendini öldüreceğini söylediğini kaydeden baba Sadık Toprak, “Ben kızımı öperek bıçağı elinden aldım. Bir süre sonra Havva bana seslendi. Ben kalktığımda silah sesi geldi. Adalet’in elinde pompalı tüfek vardı. Gidip baktığımda Havva’nın sırt üstü yere düştüğünü gördüm. Sonra Kevser’in yanına yöneldim. Ama onu vurduğunu görmedim.”
Eşiyle karşılaştığında elinde tüfek olduğunu söyleyen acılı koca (!) ifadesinde, merhume Adalet’in tüfeği kendisinin boğazına dayadığını da söyledi. Kocanın anlatımına göre, kendisi elini uzatıp mekanizmanın arasına parmağını dayadıktan sonra tesadüfen elinde olan çakıyı ağzıyla açıp bıçağı eşinin boynuna vurduğunu ağlayarak anlattı. Kan aktığını görünce elindeki çakıyı yere attığını ancak eşinin tüfeği bırakmaması üzerine bu kez ayakkabılıktaki ekmek bıçağını alıp eşine sapladığını söylerken şu ayrıntıları verdi: “Kapıyı açmama izin vermiyordu. Son çare ayakkabılıktaki bıçağı alıp vurdum. Galiba boyun kısmına vurmuşum. Yardım istedim, kimse yoktu. Boynuna elimi koyup kanı engellemeye çalıştım. Eşimin intihara meyilli bir kişiliği vardı.”
TUTARSIZLIKLAR, ÇELİŞKİLER…
Ancak resmi raporlar durumun pek öyle olmadığını söylüyordu. Zira Kızlarını pompalı tüfekle öldürdüğü iddia edilen Adalet Toprak’ın elinde atış artıklarına rastlanmamıştı. Üstelik Adalet Toprak bir değil tam 7 kez boynundan bıçaklanmıştı. Sanık Sadık Toprak, tüfeğin mekanizmasına nasıl uzandığını ve çakıyı ağzıyla nasıl açtığını da izah etmekte zorlanıyordu.
Tuhaflık bu kadar da değildi…
Bir kere 8 çocuklu ailenin öldürülmeyen diğer çocuklarının evde olmamasını da açıklayamıyordu sanık. En küçüğü 3, en büyüğü 30 yaşındaki çocuklar her biri farklı bahanelerle evden çıkmış nedense.
Bir kadının tüfek bulundurması ve kullanmasını merak etmiyordu mahkeme.
Baba Sadık Toprak eşinin tüfek atmayı çok sevdiğini söylüyordu, üstelik tüfek ruhsatı da Adalet Toprak adına kayıtlıydı. Ancak kısa süre sonra, Sadık Toprak’ın başka adli suçtan dolayı sabıkalı olduğu için silah alma ruhsatı edinemeyeceği için tüfeği eşinin adına aldığı ortaya çıkıyordu. Ancak mahkeme çok önemsemiyordu bu ayrıntıyı. 1.57 boyundaki kadının bir buçuk metrelik tüfeği nasıl kullanabildiğini ise kimse sormuyordu!
Sadık Toprak’ın 14 yaşındaki oğlu da tüfeğin annesine ait olduğunu söylüyordu.
İZAH EDEMESE DE MAHKEME İKNA OLDU
Keşfe gidildiğinde ise, olayı fiziksel olarak izah edemiyordu Sadık Toprak. Tek elle çakıyı çıkaramıyor, parmağı mekanizmaya uzanamıyor, çakıyı ağzıyla açamıyordu. Ama bunları önemsemiyordu olay yeri inceleme ekibi. İfadelerindeki çoğu ayrıntıyı değiştiriyordu Baba Toprak. Misal tesadüfen elinde olan çakıyı sol cebinden sağ eliyle çıkardığını geçiriyordu kayıtlara ve ikna oluyordu buna Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi!
Tutarsızlıklar onlarcaydı. Bir ifadede, “Kızlarım para isteyince eşim çıldırdı” diyor ama başka bir ifadede, “Kızların dershaneye gitmesine izin vermeyince kavga çıktı” diye değiştiriyordu.
“Eşim deliydi ve intihara meyilliydi” diye diretiyor ve bir doktor raporu gösteriyordu. Raporda baş dönmesi, mide bulantısı, halsizlik gibi şikâyetler vardı. Anksiyete bozukluğu bile yoktu.
Tüfek olay esnasında ölen kadının hemen elinin altında bulunuyor ama kadının parmak izi yoktu tüfekte. Ölü birinin kendi parmak izini silmesi nasıl mümkün oluyor, gibi saçma bir soru da kimsenin aklına gelmiyordu. Üstelik tüfekteki bilinmeyen parmak izlerini de kimse izah edemiyordu. Olayda kullanılan mutfak bıçağı ve cep çakısı da balistik muayenede pırıl pırıl temiz çıkıyordu. Yani birileri bir şekilde yıkayıp akça pakça etmişti. Sadık Toprak’a bu sorulduğunda “Vallah billah ben yapmadım, bir şey yıkayıp silmedim” diyordu. Kendi ağzıyla bıçağı kullandığını söyleyen adamın parmak izi buhar olup uçuyordu bıçaklardan. O kadar kavga kıyamet, kanlı boğuşmaya rağmen adli incelemesi tertemiz çıkıyordu zanlının. İşin ilginç tarafı olay esnasında ölen kadının elinde de ne barut izi ne bir şey vardı. Yani Adalet Hanım’ın ateş etmediği de kesindi…
Baba Sadık Toprak kızlardan birinin kaçarken sırtından vurulduğunu söylüyordu ama her iki kız da göğsünden vurularak öldürülmüştü. Bunu izah edemiyordu. Adam “dakikalarca boğuştuk”, diyordu ama eve silah sesini duyup gelenler böyle bir şeye şahit olmadıklarını söylüyorlardı.
ŞAHİTLER VE İNTİHARA TEŞEBBÜS EDEN OĞUL
Şahitler aslında çok daha ilginçti. Olay günü pek bir şey hatırlamayan komşular, mahkeme yaklaştıkça hafıza tazeliyorlar ve son derece berrak şekilde hatırlayıp, babayı masum gösteren ama olayı onun anlattığı gibi anlatmayan ifade veriyorlardı. Daha da ilginci polise bunları anlatan kişiler nedense mahkemeye katılmıyorlardı. Mahkeme de “niye gelmediler” diye sormuyordu.
Tuhaflık bir türlü durmuyordu.
14 yaşında olan ve tüm suçun annesinde olduğuna dair ifade verdirilen çocuk, babasını hapiste ziyaret ettikten sonra akşam evde intihar teşebbüsünde bulundu. Kimse, niye böyle bir şey yaptığını, baba ve olayla alakalı olup olmadığını sormuyordu bile!
Sadık Toprak’ın tahliye edildiği duruşmada davaya müdahil olarak katılmak isteyen Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezi adına Avukat Serap Yiğit Erkuş’un talebini mahkeme, suçtan doğrudan zarar görme ihtimali olmadığı gerekçesiyle reddetti. Mahkemenin üye hakimi Gamze Kafkas ise talebin reddedilmesine muhalefet şerhi koydu. Muhalefet şerhinde davaya katılma şartları ile ilgili açıklama yapan Hakim Kafkas, katılan sıfatı kazanmak için sadece doğrudan zarar görme ihtimalinin mevcut toplumsal şart ve ihtiyaçları karşılamadığını belirtiyordu. Kişilerin katılan sıfatına sahip olabilmek için psikolojik olarak menfaatlerinin olmasının da yeterli olduğunu vurgulayan Kafkas, davaya katılma kurumunun daha geniş yorumlanması gerektiğini söyledi ama meslektaşları onun bu görüşüne katılmadılar nedense!
Savcı son duruşmada esas ilişkin mütalaasını sundu. Savcılar cinayeti adamın işlemediğine ikna olmuşlardı bir şekilde. Bizzat kendisi karısının boğazını kestiğini söylediği halde bile. Bırakınız iki masum kız çocuğunu… Savcıya göre bu meşru müdafaa sayılıyor ve hakime “cezalandırılmasına gerek yok”, diyordu.
BUGÜN KARAR DURUŞMASI VAR!
Ve bugün…
Yani 6 Mart 2018 Salı…
Diyarbakır’da karar duruşması var bu davanın ve çok büyük ihtimalle Sadık Toprak beraat edecek.
İsminde Adalet olan bir partinin iktidarında Adalet isimli bir kadının öldürülmesini el birliğiyle örtmüş olarak hakim ve savcılar evlerine gidip rahat bir uyku çekecek ve biz medyada görmeyeceğiz bu beraat haberini.
Ancak ertesi gün, savcılar terörist avına çıkarak, kermeste öğrencilere yardım toplayan ev hanımlarını yakalayıp hapse atacaklar… Bunu manşetlerinden paylaşacak tüm havuz bileşenleri.
Durum böyle işte.
Adalet’in toprak oluşunu okudunuz…
[Naci Karadağ] 6.3.2018 [TR/24]
Yavuz Bingöl, Yargıtay Başkanı da olsa… [Bülent Korucu]
Yavuz Bingöl’ün MESAM’a kayyum atandığı gün, Yargıtay Kayyumu… pardon Başkanı İsmail Rüştü Cirit de konuştu. Son zamanlarda ilgi çekici açıklamalarını sıklaştıran Cirit, bu sefer de ‘yargının tarafsız ve bağımsız’ olduğunu iddia etti. Bir yüksek yargıcın hem kendi onuru hem de temsil ettiği kurumun saygınlığı açısından dikkatli konuşması gerekir. Avcılar kahvehanesinde konuşur gibi desteksiz atmaması beklenir.
Yargıtay Başkanı Cirit, Anayasa Mahkemesi kararlarının ilk derece mahkemelerinde dikkate bile alınmadığını duymamış olabilir mi? En azından istinaf mahkemesi kararlarının uygulanmak şöyle dursun, iade edildiğini biliyor olması lazım. Deniz Yücel’in tahliyesinden haberdardır eminim. Haksız yere tutuklayarak ülkeyi rezil ettikleri gazeteci Deniz Yücel’in Almanya Başbakanı Merkel’in talimatıyla salınma kararının mürekkebi kurumadı. Almanya ya da Fransa yetkililerinin ‘hamil-i kartı’ imtiyazı olmayan gazetecilere tahliye veren mahkeme heyetinin savcıyla beraber açığı alındığını ve soruşturma geçirdiğini de unutmuş olamaz. Bunlara rağmen yüzü kızarmadan bağımsız ve tarafsız yargıdan bahsetmesi Oscar’ı hak eden bir performans.
CİRİT’İN BİLE SAVUNAMADIĞI…
Gerçi Cirit’in havası kısa sürede söndürülmüş. Nasılsa araya karışmış bir gazeteci CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği kitapçığı sordu. ‘Hakim ve savcılara Adalet Bakanlığı tarafından kitapçık dağıtıldığı, mahkeme kararlarının bu kitapçığa göre verildiği’ yönündeki bilgiyi Cirit teyit etti.
Uygulamayı o da yadırgamış olmalı ki HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’a, ‘Bu mesele nedir?’ diye sormuş. Yılmaz da ‘Yargılamaya konu hakim ve savcıların teminatı için, onların yargılamalarındaki teminat için biz bunu düşünmüştük’ demiş ve Yargıtay Başkanı Cirit’i rahatlatmış. Gazeteci üsteleyince de “Bu sorunun muhatabı ben değilim. HSK’ya sormanız lazım” diye kestirip atmış. Yargısal yetkisi olmayan, idari bir kurum olan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun ‘bize danışmadan tahliye vermeyin’ diye kitap bastırmasını savunamamış, amiyane tabirle minder dışına kaçmış.
“Hakimlik, hukuk yeri hınç alma yeri değildir, en adil olanı yapmaktır, adaletli davranmaktır.” gibi kimsenin itiraz etmeyeceği cümleler de yerleştirdiği konuşmasında Ergenekon ve Balyoz istismarı yapmayı da ihmal etmiyor. “Zulüm yaparsak, aynı Ergenekon, Balyoz davalarında olduğu gibi, toplumda onarılmaz yaralar açar.” cümlesi Cirit’e ait. “Benzer bir ifadesi 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından önce de var mı?” diye baktım. Bulamadım. Ancak başka şeyler buldum. Erdoğan’ı ve bürokratlarını AKBİL davasından aklayan mahkemenin başkanı olduğu çıkıyor mesela.
“Erdoğan, Akbil’den kayıt dışı gelir sağlamakla, 2,5 trilyonluk yolsuzlukla suçlanıyordu. Erdoğan ve Ali Müfit Gürtuna hakkında, ‘görevi başında zimmetine para geçirmek veya mal edinmek’ gerekçesiyle 14’er yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası talep ediliyordu. Mahkeme, 2003’te 29 sanığı beraat ettirdi. Erdoğan ve üç AKP’li vekilin yargılanması durduruldu. Cirit, 2004’te Yargıtay üyeliğine, 2011’de Yargıtay 13’üncü Ceza Dairesi başkanlığına, 2015’te de Yargıtay başkanlığına seçildi.”
BAŞBAKAN’IN KURYESİ DEĞİL MİYDİ?
İsmail Rüştü Cirit Yargıtay 13.Ceza Dairesi Başkanı iken de adı 17-25 soruşturmalarına müdahale iddialarına karışmıştı. Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu ile birlikte Bursa’da yolsuzluk operasyonunun savcısı Zekeriya Öz’ü ziyaret ederek, “Başbakan’ın çok kızgın olduğu, kendisinden özür dilenmesi gerektiği, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulması, aksi takdirde sonuçlarının ağır olacağı” mesajını ulaştırmışlardı.
Cirit, uluslararası skandala dönüşebilecek bir gaf da yaptı konuşmasında. “Çekya gibi küçük bir devlet. Küçücük bir devlet iade etmem diyor. Bu adam (Salih Müslim), adam öldürdü. Ankara Gar saldırısını yaptı. Reyhanlı saldırısını yaptı. Bunun faili olarak aranmakta. Bu konuda tereddüt mü var, bir şey mi var?” Bu kısa paragrafta devrilen çamların listesi uzun. O küçümsediği ülke hukukun üstünlüğü endeksinde ilk yirmide yer alan bir ülke. Bizim 113 ülke arasında 101. Olduğumuz endekse göre Çek Cumhuriyeti 17. sırada. ‘Büyük’ ülke ABD’nin iki sıra üstünde yani. Ama skandal bununla sınırlı değil. Salih Müslim, söz konusu iki saldırıda şüpheli bile değil. Zaten mantıksız olurdu zira saldırılardan dolayı IŞİD militanları yargılanıyor. Hedef alınanlar Müslim’le benzer siyasi görüşteki insanlardı. Yargıtay Başkanı bilmeden konuşuyorsa vahim, bilerek yanlış bilgi veriyorsa ölümcül hata. Kaldı ki birkaç dakikada doğrusu ortaya çıkacak bir çarpıtma. O dosyalarda Müslim yargılansaydı, Yargıtay Başkanı’nın konuşması ihsası rey olurdu. Skandal içinde skandal anlayacağınız…
Yargının şirazesi dağıldı bir kere… Yavuz Bingöl başkan olsa ancak bu kadar çam devirirdi.
[Bülent Korucu] 6.3.2018 [TR724]
Yargıtay Başkanı Cirit, Anayasa Mahkemesi kararlarının ilk derece mahkemelerinde dikkate bile alınmadığını duymamış olabilir mi? En azından istinaf mahkemesi kararlarının uygulanmak şöyle dursun, iade edildiğini biliyor olması lazım. Deniz Yücel’in tahliyesinden haberdardır eminim. Haksız yere tutuklayarak ülkeyi rezil ettikleri gazeteci Deniz Yücel’in Almanya Başbakanı Merkel’in talimatıyla salınma kararının mürekkebi kurumadı. Almanya ya da Fransa yetkililerinin ‘hamil-i kartı’ imtiyazı olmayan gazetecilere tahliye veren mahkeme heyetinin savcıyla beraber açığı alındığını ve soruşturma geçirdiğini de unutmuş olamaz. Bunlara rağmen yüzü kızarmadan bağımsız ve tarafsız yargıdan bahsetmesi Oscar’ı hak eden bir performans.
CİRİT’İN BİLE SAVUNAMADIĞI…
Gerçi Cirit’in havası kısa sürede söndürülmüş. Nasılsa araya karışmış bir gazeteci CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği kitapçığı sordu. ‘Hakim ve savcılara Adalet Bakanlığı tarafından kitapçık dağıtıldığı, mahkeme kararlarının bu kitapçığa göre verildiği’ yönündeki bilgiyi Cirit teyit etti.
Uygulamayı o da yadırgamış olmalı ki HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’a, ‘Bu mesele nedir?’ diye sormuş. Yılmaz da ‘Yargılamaya konu hakim ve savcıların teminatı için, onların yargılamalarındaki teminat için biz bunu düşünmüştük’ demiş ve Yargıtay Başkanı Cirit’i rahatlatmış. Gazeteci üsteleyince de “Bu sorunun muhatabı ben değilim. HSK’ya sormanız lazım” diye kestirip atmış. Yargısal yetkisi olmayan, idari bir kurum olan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun ‘bize danışmadan tahliye vermeyin’ diye kitap bastırmasını savunamamış, amiyane tabirle minder dışına kaçmış.
“Hakimlik, hukuk yeri hınç alma yeri değildir, en adil olanı yapmaktır, adaletli davranmaktır.” gibi kimsenin itiraz etmeyeceği cümleler de yerleştirdiği konuşmasında Ergenekon ve Balyoz istismarı yapmayı da ihmal etmiyor. “Zulüm yaparsak, aynı Ergenekon, Balyoz davalarında olduğu gibi, toplumda onarılmaz yaralar açar.” cümlesi Cirit’e ait. “Benzer bir ifadesi 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından önce de var mı?” diye baktım. Bulamadım. Ancak başka şeyler buldum. Erdoğan’ı ve bürokratlarını AKBİL davasından aklayan mahkemenin başkanı olduğu çıkıyor mesela.
“Erdoğan, Akbil’den kayıt dışı gelir sağlamakla, 2,5 trilyonluk yolsuzlukla suçlanıyordu. Erdoğan ve Ali Müfit Gürtuna hakkında, ‘görevi başında zimmetine para geçirmek veya mal edinmek’ gerekçesiyle 14’er yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası talep ediliyordu. Mahkeme, 2003’te 29 sanığı beraat ettirdi. Erdoğan ve üç AKP’li vekilin yargılanması durduruldu. Cirit, 2004’te Yargıtay üyeliğine, 2011’de Yargıtay 13’üncü Ceza Dairesi başkanlığına, 2015’te de Yargıtay başkanlığına seçildi.”
BAŞBAKAN’IN KURYESİ DEĞİL MİYDİ?
İsmail Rüştü Cirit Yargıtay 13.Ceza Dairesi Başkanı iken de adı 17-25 soruşturmalarına müdahale iddialarına karışmıştı. Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu ile birlikte Bursa’da yolsuzluk operasyonunun savcısı Zekeriya Öz’ü ziyaret ederek, “Başbakan’ın çok kızgın olduğu, kendisinden özür dilenmesi gerektiği, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulması, aksi takdirde sonuçlarının ağır olacağı” mesajını ulaştırmışlardı.
Cirit, uluslararası skandala dönüşebilecek bir gaf da yaptı konuşmasında. “Çekya gibi küçük bir devlet. Küçücük bir devlet iade etmem diyor. Bu adam (Salih Müslim), adam öldürdü. Ankara Gar saldırısını yaptı. Reyhanlı saldırısını yaptı. Bunun faili olarak aranmakta. Bu konuda tereddüt mü var, bir şey mi var?” Bu kısa paragrafta devrilen çamların listesi uzun. O küçümsediği ülke hukukun üstünlüğü endeksinde ilk yirmide yer alan bir ülke. Bizim 113 ülke arasında 101. Olduğumuz endekse göre Çek Cumhuriyeti 17. sırada. ‘Büyük’ ülke ABD’nin iki sıra üstünde yani. Ama skandal bununla sınırlı değil. Salih Müslim, söz konusu iki saldırıda şüpheli bile değil. Zaten mantıksız olurdu zira saldırılardan dolayı IŞİD militanları yargılanıyor. Hedef alınanlar Müslim’le benzer siyasi görüşteki insanlardı. Yargıtay Başkanı bilmeden konuşuyorsa vahim, bilerek yanlış bilgi veriyorsa ölümcül hata. Kaldı ki birkaç dakikada doğrusu ortaya çıkacak bir çarpıtma. O dosyalarda Müslim yargılansaydı, Yargıtay Başkanı’nın konuşması ihsası rey olurdu. Skandal içinde skandal anlayacağınız…
Yargının şirazesi dağıldı bir kere… Yavuz Bingöl başkan olsa ancak bu kadar çam devirirdi.
[Bülent Korucu] 6.3.2018 [TR724]
Sana söylüyorum, hayır sana… [U. Vera Tuna]
Eleştiri ve tenkit ikiz kardeş gibidir, aynı görünse de kelimelerin etimolojisine baktığımızda ciddi farklılıklar var.
Tenkit kelimesi, arapça -nakd kökünden gelir, sivri bir nesneyle tıklama, ağaçkakan gibi gagalama anlamlarını taşır. Eleştiri, bir diğer ifadeyle kritik etmek, Fransızca’da ‘critique’ kelimesinden dilimize geçmiş ve menşei Yunanca kritikē tekhnē, “critical art” yani eleştirel sanat.
Tenkit alelade yapılabilir, bir düşünce geçmişi yoktur. Eleştiri ise hüner ister ve fikir sancısının ürünüdür.
Tenkit virüstür, maske takmamış gripli birinin aksırmasıyla herkesi hasta etmesi gibi, bir ortamda tenkit eden biri varsa, herkes kendini kolayca tenkit eder halde bulur. Eleştiri ise ilaçtır, hastalığı yermesi hastayı iyileştirmek istemesinden gelir.
Tenkit egosantriktir, kendi eksenlidir. Münekkid, kendi etrafında çizdiği çembere mutlak gerçek kabul ettiği doğrularını koyar ve çemberin dışında kalan her şeyi yanlış addeder. Yanlış olana müdahale etme gereksinimi vardır ve bu müdahalenin referans noktası çemberdeki “ben” merkezidir. Ben’ligi zarar görecekse, söylenecek yerde susar, fayda sağlayacaksa susulacak yerde konuşur. Eleştiri ise alturistiktir, muhatap endekslidir. O muhatap, kişi, kurum, toplum kim olursa olsun herkesin daha iyi versiyonuna ulaşması için uğraşmaktır, bunun için gerekirse kendinden vazgeçmektir. Başkasının iyiliğine inandığı doğruyu kendi rağmına haykırmaktır. Eleştirdiği için tecrit edileceğini bilse de, hakaret işitse de hepsine eyvallah çekmektir, belki işini kaybetmektir, falanca abinin, patronun gözünden düşmektir. İnandığı doğruyu başkası ne der endişesine feda etmemektir. İşte bu yüzden eleştiri diğergamlıktır!
TENKİT SALDIRGANDIR, ELEŞTİRİ SAKİNDİR
Tenkit, sırttaki akrebi söylemek değil, o akrebin kendisidir. Kelimenin anlamında geçen sivri şeyden biri de, akrebin iğnesidir. Bazen nefsi müdafaa bazen fıtri temayülle, içteki zehri dışarıya vermek, akrep bahanesine muhatabın başını ezmektir. Eleştiri ise zehirli duygu ve düşüncelere, fikri panzehirler üretmektir.
Tenkit saldırgandır, sahibi diline tasma takmaz, düşüncelerini filtreden geçirmez, muhatap incinir mi diye düşünmez. Eleştiri ise sakindir, belli bir ilmi seviye ve olgunluk gerektirdiğinden, sözler usul usul çıkar dilden.
Eleştiri ve tenkiti aynı görmek, pratik hayatta bazı sorunlar oluşturur. Bunlardan en bilineni; tenkit eden kimseye karşı gösterilen haklı tepki sonucu, eleştiriye açık olmamakla suçlanırsın ya da en verimli eleştirileri tenkit algılayıp yok sayarsın. Sen tenkit edince omuzdaki akrebi söyleyen hayırhah, başkası eleştirince üslup der onun arkasına saklanırsın. Anlamda aynılık yanılsaması, eleştirinin masumiyetini tenkit bataklığında kirletir, verimliliğini tenkit zannıyla mahveder. Mevcut düzen, eleştirinin getireceği reformlarla yenilenecekken, tenkit korkusuyla totaliterliğe teslim olur.
KONFORMİZM KOLAY OLAN
Aslında, eleştiri karşısında reaksiyoner olmanın, bazı haklı sebepleri de var. Eleştiri kültürü olmayan bir toplumda, insanlar konformist olarak yetişir. Bu yüzden farklı sesleri düzen bozuculuk görürler, bu yüzden eleştiri de negatif kodlanmıştır. Eleştiri adı altında acımasızca yapılan tenkitlerin de travmasıyla, insanlar bütünüyle eleştiriye kapalı hale gelir. Bu kişilere karşı “eleştiriye açık ol” emriyle değil, ona değer verdiğini hissettirerek yaklaşmak gerek. Kişiler eleştiriyi bir tehdit, saldırı, yok etme, kötüleme, yargılama değil, kendi yararlarına olduğunu bildikleri zaman, eleştiriye kapalı kapılarını açacaklardır. Onların kafasında tanımladığı sevimsiz eleştiri, aslında tenkittir. Bu farklılığın altı çizildiğinde, eleştiri de, eleştirdiği için üstü çizilenler de sevgiyle kucaklanır.
Bu yazıdaki amacım, yanlış gördüğümüz şeyleri tenkit şehvetiyle mi yoksa eleştiri samimiyetiyle mi söylüyoruz bunun farkındalığını oluşturmaktı. Biliyorum, çoğunuzun bir kaç gün sonra unutacağı bilgiler. Açıkçası pek ümidim yok. Bir eleştiri duyduğunuzda, negatif kodlarınız yazıdaki argümanları galebe edecek ve ‘acaba benim iyiliğim için mi’ diye düşünmeksizin yine reaksiyoner olacak veya size göre yanlış olan şeyi, ‘acaba objektif olarak da yanlış mı’ diye sorgulamadan söyleyecek, teşrik-i mesaideki arkadaşlarınızı, iş partnerinizi, eşinizi tenkit edeceksiniz. Çünkü ben bu aciz yazıyla sizin genetiğinize işlemiş eleştiri algısını değiştiremem. O yüzden yazıdaki asıl amacım, siz değilsiniz, sizin arkanızdan gelen nesil, yetiştireceğiniz çocuklar. Tenkit ve Eleştirinin etimolojik farklılığını anlatarak girizgah yaptım, “Çocuklara tenkit virüsünü bulaştırmadan eleştirel düşünce nasıl kazandırılır?” ana konusuyla devam edeceğim…
[U. Vera Tuna] 6.3.2018 [TR724]
VeraTuna@Tr724.com | @uveratuna
Tenkit kelimesi, arapça -nakd kökünden gelir, sivri bir nesneyle tıklama, ağaçkakan gibi gagalama anlamlarını taşır. Eleştiri, bir diğer ifadeyle kritik etmek, Fransızca’da ‘critique’ kelimesinden dilimize geçmiş ve menşei Yunanca kritikē tekhnē, “critical art” yani eleştirel sanat.
Tenkit alelade yapılabilir, bir düşünce geçmişi yoktur. Eleştiri ise hüner ister ve fikir sancısının ürünüdür.
Tenkit virüstür, maske takmamış gripli birinin aksırmasıyla herkesi hasta etmesi gibi, bir ortamda tenkit eden biri varsa, herkes kendini kolayca tenkit eder halde bulur. Eleştiri ise ilaçtır, hastalığı yermesi hastayı iyileştirmek istemesinden gelir.
Tenkit egosantriktir, kendi eksenlidir. Münekkid, kendi etrafında çizdiği çembere mutlak gerçek kabul ettiği doğrularını koyar ve çemberin dışında kalan her şeyi yanlış addeder. Yanlış olana müdahale etme gereksinimi vardır ve bu müdahalenin referans noktası çemberdeki “ben” merkezidir. Ben’ligi zarar görecekse, söylenecek yerde susar, fayda sağlayacaksa susulacak yerde konuşur. Eleştiri ise alturistiktir, muhatap endekslidir. O muhatap, kişi, kurum, toplum kim olursa olsun herkesin daha iyi versiyonuna ulaşması için uğraşmaktır, bunun için gerekirse kendinden vazgeçmektir. Başkasının iyiliğine inandığı doğruyu kendi rağmına haykırmaktır. Eleştirdiği için tecrit edileceğini bilse de, hakaret işitse de hepsine eyvallah çekmektir, belki işini kaybetmektir, falanca abinin, patronun gözünden düşmektir. İnandığı doğruyu başkası ne der endişesine feda etmemektir. İşte bu yüzden eleştiri diğergamlıktır!
TENKİT SALDIRGANDIR, ELEŞTİRİ SAKİNDİR
Tenkit, sırttaki akrebi söylemek değil, o akrebin kendisidir. Kelimenin anlamında geçen sivri şeyden biri de, akrebin iğnesidir. Bazen nefsi müdafaa bazen fıtri temayülle, içteki zehri dışarıya vermek, akrep bahanesine muhatabın başını ezmektir. Eleştiri ise zehirli duygu ve düşüncelere, fikri panzehirler üretmektir.
Tenkit saldırgandır, sahibi diline tasma takmaz, düşüncelerini filtreden geçirmez, muhatap incinir mi diye düşünmez. Eleştiri ise sakindir, belli bir ilmi seviye ve olgunluk gerektirdiğinden, sözler usul usul çıkar dilden.
Eleştiri ve tenkiti aynı görmek, pratik hayatta bazı sorunlar oluşturur. Bunlardan en bilineni; tenkit eden kimseye karşı gösterilen haklı tepki sonucu, eleştiriye açık olmamakla suçlanırsın ya da en verimli eleştirileri tenkit algılayıp yok sayarsın. Sen tenkit edince omuzdaki akrebi söyleyen hayırhah, başkası eleştirince üslup der onun arkasına saklanırsın. Anlamda aynılık yanılsaması, eleştirinin masumiyetini tenkit bataklığında kirletir, verimliliğini tenkit zannıyla mahveder. Mevcut düzen, eleştirinin getireceği reformlarla yenilenecekken, tenkit korkusuyla totaliterliğe teslim olur.
KONFORMİZM KOLAY OLAN
Aslında, eleştiri karşısında reaksiyoner olmanın, bazı haklı sebepleri de var. Eleştiri kültürü olmayan bir toplumda, insanlar konformist olarak yetişir. Bu yüzden farklı sesleri düzen bozuculuk görürler, bu yüzden eleştiri de negatif kodlanmıştır. Eleştiri adı altında acımasızca yapılan tenkitlerin de travmasıyla, insanlar bütünüyle eleştiriye kapalı hale gelir. Bu kişilere karşı “eleştiriye açık ol” emriyle değil, ona değer verdiğini hissettirerek yaklaşmak gerek. Kişiler eleştiriyi bir tehdit, saldırı, yok etme, kötüleme, yargılama değil, kendi yararlarına olduğunu bildikleri zaman, eleştiriye kapalı kapılarını açacaklardır. Onların kafasında tanımladığı sevimsiz eleştiri, aslında tenkittir. Bu farklılığın altı çizildiğinde, eleştiri de, eleştirdiği için üstü çizilenler de sevgiyle kucaklanır.
Bu yazıdaki amacım, yanlış gördüğümüz şeyleri tenkit şehvetiyle mi yoksa eleştiri samimiyetiyle mi söylüyoruz bunun farkındalığını oluşturmaktı. Biliyorum, çoğunuzun bir kaç gün sonra unutacağı bilgiler. Açıkçası pek ümidim yok. Bir eleştiri duyduğunuzda, negatif kodlarınız yazıdaki argümanları galebe edecek ve ‘acaba benim iyiliğim için mi’ diye düşünmeksizin yine reaksiyoner olacak veya size göre yanlış olan şeyi, ‘acaba objektif olarak da yanlış mı’ diye sorgulamadan söyleyecek, teşrik-i mesaideki arkadaşlarınızı, iş partnerinizi, eşinizi tenkit edeceksiniz. Çünkü ben bu aciz yazıyla sizin genetiğinize işlemiş eleştiri algısını değiştiremem. O yüzden yazıdaki asıl amacım, siz değilsiniz, sizin arkanızdan gelen nesil, yetiştireceğiniz çocuklar. Tenkit ve Eleştirinin etimolojik farklılığını anlatarak girizgah yaptım, “Çocuklara tenkit virüsünü bulaştırmadan eleştirel düşünce nasıl kazandırılır?” ana konusuyla devam edeceğim…
[U. Vera Tuna] 6.3.2018 [TR724]
VeraTuna@Tr724.com | @uveratuna
Türkiye’nin güvenliğine kim ihanet etti? [Mehmet Efe Çaman]
Türkiye 1990’lardan bu yana değişmekte olan uluslararası sistemin etkilerinden dolayı dış ve güvenlik politikalarında ciddi değişimlere gitmek durumunda kaldı. 1980’lerin sonlarında da demokratikleşme, insan hakları ve azınlık hakları başta olmak üzere hukuk devleti olmak yolunda ciddi sıkıntılar yaşayan Türkiye, 1990’lardan sonra AB’nin doğu Avrupa ülkelerini öncelemesi ve onları üyeliğe hazırlama stratejisi nedeniyle ikinci plana düştü. Kopenhag siyasi ölçütlerini AB’ye verilen tavizler olarak algılayan Türk derin devleti, başta Kürtlerin azınlık haklarına ilişkin konular olmak üzere, AB mevzuatına uyum sağlama hususunda hiçbir motivasyona sahip değildi.
NATO’nun SSCB’nin dağılmasını müteakip olarak işlevinin ne olacağı konusu belli olmadığından, Batı ile ilişkilerde Türkiye’nin Soğuk Savaş’taki fonksiyonunun sona ermesi, ilişkilerin temelleri konusunda Türk siyasi elitlerinde kaygı uyandırmaktaydı. Soğuk Savaş’ın bitmesi Türkiye’nin ittifak ilişkilerine olumlu yansımamıştı. Diğer taraftan, Sovyetler’in yıkılması ve Kafkasya’da ve Orta Asya’da Türkiye’nin etkisine açık bir kültürel bölgenin ortaya çıkması, Türkiye’yi yönetenlerce bir avantaj olarak algılanıyordu.
GÜVENLİK KÜLTÜRÜNÜN PARÇASI OLARAK DEMOKRASİ
Bu dönemde Batı’nın Türkiye ile ilişkilerinde giderek insan haklarını ön plana çıkardığını gözlemlemekteyiz. Oysa Soğuk Savaş’ın güvenlik odaklı atmosferinde Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesi hiçbir zaman Batı’nın birincil ilgi alanı olmamıştı. Soğuk Savaş’ın ardından demokratikleşme ve sistem dönüşümü konuları başta AB olmak üzere Batılı ülkelerin ajandasında aniden önem kazandı. Doğu Avrupa hızla bir taraftan ekonomik sistemini liberal piyasa ekonomisine dönüştürürken, diğer taraftan da demokrasi ve insan hakları seviyesini atak şekilde yükseltti. 1990’ların sonlarına gelindiğinde artık Türkiye gerek ekonomik liberalleşme gerekse de demokratikleşme bakımından doğu Avrupalıların gerisine düştü. 2000’lerde tüm doğu Avrupalı devletler ve Akdenizli Malta ile Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olmayı başardı. Akabinde kulübün en fakiri Romanya ve Bulgaristan da kervana katıldı. Bu bahsettiğim doğu Avrupalı eski komünist ülkeler AB süreçlerine paralel olarak NATO’ya da üye oldular. Türkiye ise gerek Soğuk Savaş sonrası güvenlik algılarının ve tehditlerin değişmesi nedeniyle, gerekse de kendi dönüşümünü gerçekleştirememesinden dolayı AB’ye katılma konusunda elini güçlendiremedi ve pazarlık masasında hep demokrasisi yarım yamalak, insan haklarında sınıfta kalan, Kürtlerin varlığını bile kabullenemeyen, atanmışların seçilmişlerin önünde belirleyici olduğu bir garabet olmaya devam etti.
Batı güvenlik topluluğu Yugoslavya ve onun parçalanma sürecinden aldığı derslerle beraber giderek demokrasi ve insan haklarını güvenlik kültürünün bir parçası haline getirdi. Oysa Türkiye katı güvenlik anlayışını değiştiremedi ve Soğuk Savaş yıllarından kalan salt askeri güvenlik anlayışıyla dünyayı ve bölgesini okumaya devam etti. O çok öne çıkartılan Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyası belagati kof çıktı. Kısa zamanda bu Türk dünyasında Türkçe değil Rusça konuşulduğunu, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda Rusya’nın bu Avrasya hinterlandında tek belirgin güç olduğunu öğrenecektik. Türkî Devletler Zirveleri kurumsallaşamadı, daha da önemlisi işlev kazanamadı. İçi kof Türk’e Türk propagandası yapan bir dev aynası dili iç siyasette egemen oldu. Bunun tek istisnası, fiilleriyle bölgede Türkiye’nin yumuşak güç etkisini oluşturan Gülen Cemaati okullarıydı.
DERİN DEVLETİN İŞİNE GELMEYEN KONSEPT
Batı’nın güvenlik konsepti artık açık toplum, insan ve azınlık hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğü gibi kavramları güvenlik topluluğunun merkezine yerleştirirken, Türkiye’yi yöneten derin devlet bu kavram ve konseptlerden öcü gibi korktu. Gücünü yitirmek istemiyordu derin yapı. Haksız mıydı? AB normlarının egemen olduğu bir Türkiye, siyasi bütünlüğünü güçlendirecekti aslında. Daha etkin bir yumuşak güç olabilecekti. Bu, daha fazla iş ve daha fazla aş demek olacaktı, Türkiye vatandaşları için. Oysa derin yapının bu yeni güvenlik topluluğu normları ile Türkiye’deki yaşam standartları arasındaki korelasyonla uzaktan yakından alakası yoktu. Onların tek derdi, statükoyu – yani kendi öncelikli ve ayrıcalıklı – konumlarını korumaktı.
Güvenlik topluluğu fikrinin mimarı olan Karl Deutsch ve onun kuramından hareket eden diğer güvenlikçi kuramlar, ortak ve paylaşılan kimlikler, değerler, anlamlar ve artan karşılıklı etkileşimlerin, NATO ya da AB gibi güvenlik üreten kurumların üyelerine çok olumlu etkileri olduğunu anlatıyor. 1990 sonrasında Batı güvenlik topluluğu serbest piyasa ekonomisi ve liberal demokrasiyi kendi güvenlik konseptlerine başarıyla eklemledi ve bu konsepti kendisiyle yeni ilişkiler kuran ve üye olmayı başaran doğu Avrupalı (eski düşman) yeni müttefiklerine benimsetmede başarılı oldu. Oysa 1950’lerden beri gerek NATO gerekse de AB ile çok girift ilişkileri olan Türkiye, 1990’ların sonuna gelindiğinde, hala bu değerleri benimseyememiş durumdaydı. 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Kopenhag Kriterleri’nin Türkiye tarafından ilk kez ismi zikredilerek kabul edildiğini gözlemliyoruz. Oysa 189 ile 1999 arası 10 yıllık dönemde eski komünist doğu Avrupalı ülkeler, daha önce de değinildiği üzere bu konuda çok büyük mesafeler almış ve Türkiye’den çok daha ileri bir safhada bulunmaktaydılar.
AKP’NİN İLK DÖNEMİ, BU DEĞİŞİME UYGUNDU
2002-2005 yılları arasında AKP Türkiye’de değişimin motoru oldu ve Türk iç politikasını fosil Soğuk Savaş güvenlik politikalarından kurtarmaya çabaladı. Askeri vesayet sistemini (Hale’in veto rejimini) küçülttü ve inanılmaz bir ivmeyle Türkiye’yi AB demokrasi standartlarına yaklaştırdı. 2005’te artık Türkiye AB tarafından resmen Kopenhag siyasi kriterlerini gerçekleştirmeyi başarmış olan ve kendisiyle tam üyelik müzakerelerine başlanılan bir üye adayı ülke olmuştu. Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcıların sayısal oranında büyük sıçrama yaşanmış, Türkiye AB ekonomilerinden çok daha hızlı büyüyen istikrarlı bir ekonomi olma yolunda iyi bir kondisyonla ilerlemekteydi.
Bu durum ülkenin güvenliğine de yansıdı. PKK ile müzakerelere girişen, Kürt siyasi hareketini sistemine entegre etmeyi başaran, devleti şeffaflaştıran ve demokratikleştiren Türkiye, insan hakları karnesinin düzelmesiyle beraber birlik ve bütünlüğünü güçlendirerek daha güvenli bir ülke haline gelmişti. Batı’nın güvenlik topluluğunun önemli bir parçası olmayı başaran Türkiye, Bakü-Ceyhan boru hattından Mavi Akım’a giderek enerji arz güvenliği de dâhil, Batı için hayati atardamarlardan biri olmayı başarmıştı.
BATI GÜVENLİK SİSTEMİNDEN KOPUŞ
Son birkaç yıldır Türkiye’de anayasal düzenin sivil darbeyle sonlandırılmasının ardından hukuk devletinin sona ermesi, güçler ayrılığının sonlandırılması, fiili (ve gayri-kanuni) bir başkanlık sistemine geçiş, ardından 15 Temmuz sonrası derin yapının su yüzeyine çıkması ve etkinlik alanını inanılmaz oranda genişletmesiyle beraber, Türkiye ani bir şekilde Batı güvenlik topluluğundan koptu. Kurumsal – yani biçimsel – olarak hala NATO’da olan ve AB ile kâğıt üzerinde müzakere sürecinde bulunan bir üye adayı da olsa, herkes artık biliyor ki bunların hiçbir anlamı yok. Türkiye AB’den koptu. NATO’dan ise fiilen çıktı. Rusya’ya giderek bağımlı hale gelen Türkiye, artık Rusya’dan savunma sistemleri satın alan bir NATO üyesi. Suriye’de ABD ve Batılı müttefiklerle sadece teoride işbirliği yapan bir ülke konumunda.
Türkiye’de yerleşen İslamcı faşizan rejim ve onun Ergenekoncu “derin devletlû ortakları”, tümüyle Batı ve ABD karşıtı bir diskur kullanıyor. ABD açıkça Türkiye’nin baş düşmanı olarak lanse ediliyor. Batı artık Türkiye’nin resmi ötekisi konumuna geriledi. Yani paylaşılan ortak kimlikler (mesela liberal demokrasi ve insan hakları söylemi gibi) değerler, aynı şeylerin anlaşıldığı ortak bir iletişim dili, karşılıklı etkileşim ve paylaşılan uzun soluklu ortak çıkarlar, adeta buhar olup uçtu! Rusya, İran, cihatçı Suriye İslamcıları, aynı demokrasi klasmanında bazı Üçüncü Dünya ülkeleri gibi yeni müttefikleri var Ankara’nın. Ve bunlar, Batı güvenlik topluluğunun potansiyel düşman olarak algıladığı ülkeler. Her birinin inanılmaz demokrasi ve insan hakları problemleri var. Diktatörlerle ve otoriter rejimlerle dolu, kısa dönem menfaat ilişkilerine göre işleyen bir tür serseri devletler kulübünün yeni üyesi Türkiye. Buradan kendisine güvenlik ve daha geniş bir nüfuz alanı devşirebileceğini sanıyor Ankara. Oysa Batı güvenlik topluluğunun dışında Türkiye gibi heterojen ve Batı’ya ekonomik olarak sağlam şekilde eklemlenmiş bir ülkede, sonu ekonomik bir facia olmayan bir boşanma yaşamak olanak dışı. Dahası, Kürtlere meşru tüm kanalları kapatarak 1930’ların asimilasyoncu kafasına göre iş yapmak, adeta Türkiye’nin bütünlüğüne karşı aleni olarak gayret etmek anlamına geliyor. Türkiye’nin hem iç hem de dış politikada yaptığı hatalar güvenlik üretmiyor. Bilakis eldeki güvenliği kızgın asfaltta eriyen buz gibi hızla tüketiyor.
RADİKALLEŞME VE GÜVENLİK
İslamcı kesime Müslümanlık üzerinden, seküler kesime ise milliyetçilik üzerinden Batı karşıtlığı pompalanıyor. Bir taraf Batı’nın “Müslüman karşıtı gâvurlardan”, diğer taraf ise “emperyalistlerden” oluştuğunu düşünmeye itiliyor. Türkiye radikalleşiyor. Ortalama insan Türkiye’de kesintisiz olarak bu aşırı sağcı, tehlikeli retorikle zehirleniyor. Güvenlik topluluğundaki dönemlerde girift kurumsal kanallardan çözümlenebilecek pek çok mesele, bugün bu kanallar rejim tarafından bilinçli olarak işletilmediği için sürüncemede kalıyor, kronikleşiyor. Askeri teknolojisi çok ama çok güçsüz olan Türkiye, içi boş, kuru fasulye pilav türü “yerli-milli” bir dille, ne istediğini bilmediği görünümü veren, gücüyle orantısız hareket eden bir tür Ortadoğu rejimi görüntüsü veriyor.
Türkiye’nin bu koşullar altında güvenliği sağlanabilir mi? Bu soruyu nesnel olarak yanıtladığınızda gerçek büyük ihaneti göreceksiniz!
[Mehmet Efe Çaman] 6.3.2018 [TR724]
NATO’nun SSCB’nin dağılmasını müteakip olarak işlevinin ne olacağı konusu belli olmadığından, Batı ile ilişkilerde Türkiye’nin Soğuk Savaş’taki fonksiyonunun sona ermesi, ilişkilerin temelleri konusunda Türk siyasi elitlerinde kaygı uyandırmaktaydı. Soğuk Savaş’ın bitmesi Türkiye’nin ittifak ilişkilerine olumlu yansımamıştı. Diğer taraftan, Sovyetler’in yıkılması ve Kafkasya’da ve Orta Asya’da Türkiye’nin etkisine açık bir kültürel bölgenin ortaya çıkması, Türkiye’yi yönetenlerce bir avantaj olarak algılanıyordu.
GÜVENLİK KÜLTÜRÜNÜN PARÇASI OLARAK DEMOKRASİ
Bu dönemde Batı’nın Türkiye ile ilişkilerinde giderek insan haklarını ön plana çıkardığını gözlemlemekteyiz. Oysa Soğuk Savaş’ın güvenlik odaklı atmosferinde Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesi hiçbir zaman Batı’nın birincil ilgi alanı olmamıştı. Soğuk Savaş’ın ardından demokratikleşme ve sistem dönüşümü konuları başta AB olmak üzere Batılı ülkelerin ajandasında aniden önem kazandı. Doğu Avrupa hızla bir taraftan ekonomik sistemini liberal piyasa ekonomisine dönüştürürken, diğer taraftan da demokrasi ve insan hakları seviyesini atak şekilde yükseltti. 1990’ların sonlarına gelindiğinde artık Türkiye gerek ekonomik liberalleşme gerekse de demokratikleşme bakımından doğu Avrupalıların gerisine düştü. 2000’lerde tüm doğu Avrupalı devletler ve Akdenizli Malta ile Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olmayı başardı. Akabinde kulübün en fakiri Romanya ve Bulgaristan da kervana katıldı. Bu bahsettiğim doğu Avrupalı eski komünist ülkeler AB süreçlerine paralel olarak NATO’ya da üye oldular. Türkiye ise gerek Soğuk Savaş sonrası güvenlik algılarının ve tehditlerin değişmesi nedeniyle, gerekse de kendi dönüşümünü gerçekleştirememesinden dolayı AB’ye katılma konusunda elini güçlendiremedi ve pazarlık masasında hep demokrasisi yarım yamalak, insan haklarında sınıfta kalan, Kürtlerin varlığını bile kabullenemeyen, atanmışların seçilmişlerin önünde belirleyici olduğu bir garabet olmaya devam etti.
Batı güvenlik topluluğu Yugoslavya ve onun parçalanma sürecinden aldığı derslerle beraber giderek demokrasi ve insan haklarını güvenlik kültürünün bir parçası haline getirdi. Oysa Türkiye katı güvenlik anlayışını değiştiremedi ve Soğuk Savaş yıllarından kalan salt askeri güvenlik anlayışıyla dünyayı ve bölgesini okumaya devam etti. O çok öne çıkartılan Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyası belagati kof çıktı. Kısa zamanda bu Türk dünyasında Türkçe değil Rusça konuşulduğunu, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda Rusya’nın bu Avrasya hinterlandında tek belirgin güç olduğunu öğrenecektik. Türkî Devletler Zirveleri kurumsallaşamadı, daha da önemlisi işlev kazanamadı. İçi kof Türk’e Türk propagandası yapan bir dev aynası dili iç siyasette egemen oldu. Bunun tek istisnası, fiilleriyle bölgede Türkiye’nin yumuşak güç etkisini oluşturan Gülen Cemaati okullarıydı.
DERİN DEVLETİN İŞİNE GELMEYEN KONSEPT
Batı’nın güvenlik konsepti artık açık toplum, insan ve azınlık hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğü gibi kavramları güvenlik topluluğunun merkezine yerleştirirken, Türkiye’yi yöneten derin devlet bu kavram ve konseptlerden öcü gibi korktu. Gücünü yitirmek istemiyordu derin yapı. Haksız mıydı? AB normlarının egemen olduğu bir Türkiye, siyasi bütünlüğünü güçlendirecekti aslında. Daha etkin bir yumuşak güç olabilecekti. Bu, daha fazla iş ve daha fazla aş demek olacaktı, Türkiye vatandaşları için. Oysa derin yapının bu yeni güvenlik topluluğu normları ile Türkiye’deki yaşam standartları arasındaki korelasyonla uzaktan yakından alakası yoktu. Onların tek derdi, statükoyu – yani kendi öncelikli ve ayrıcalıklı – konumlarını korumaktı.
Güvenlik topluluğu fikrinin mimarı olan Karl Deutsch ve onun kuramından hareket eden diğer güvenlikçi kuramlar, ortak ve paylaşılan kimlikler, değerler, anlamlar ve artan karşılıklı etkileşimlerin, NATO ya da AB gibi güvenlik üreten kurumların üyelerine çok olumlu etkileri olduğunu anlatıyor. 1990 sonrasında Batı güvenlik topluluğu serbest piyasa ekonomisi ve liberal demokrasiyi kendi güvenlik konseptlerine başarıyla eklemledi ve bu konsepti kendisiyle yeni ilişkiler kuran ve üye olmayı başaran doğu Avrupalı (eski düşman) yeni müttefiklerine benimsetmede başarılı oldu. Oysa 1950’lerden beri gerek NATO gerekse de AB ile çok girift ilişkileri olan Türkiye, 1990’ların sonuna gelindiğinde, hala bu değerleri benimseyememiş durumdaydı. 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Kopenhag Kriterleri’nin Türkiye tarafından ilk kez ismi zikredilerek kabul edildiğini gözlemliyoruz. Oysa 189 ile 1999 arası 10 yıllık dönemde eski komünist doğu Avrupalı ülkeler, daha önce de değinildiği üzere bu konuda çok büyük mesafeler almış ve Türkiye’den çok daha ileri bir safhada bulunmaktaydılar.
AKP’NİN İLK DÖNEMİ, BU DEĞİŞİME UYGUNDU
2002-2005 yılları arasında AKP Türkiye’de değişimin motoru oldu ve Türk iç politikasını fosil Soğuk Savaş güvenlik politikalarından kurtarmaya çabaladı. Askeri vesayet sistemini (Hale’in veto rejimini) küçülttü ve inanılmaz bir ivmeyle Türkiye’yi AB demokrasi standartlarına yaklaştırdı. 2005’te artık Türkiye AB tarafından resmen Kopenhag siyasi kriterlerini gerçekleştirmeyi başarmış olan ve kendisiyle tam üyelik müzakerelerine başlanılan bir üye adayı ülke olmuştu. Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcıların sayısal oranında büyük sıçrama yaşanmış, Türkiye AB ekonomilerinden çok daha hızlı büyüyen istikrarlı bir ekonomi olma yolunda iyi bir kondisyonla ilerlemekteydi.
Bu durum ülkenin güvenliğine de yansıdı. PKK ile müzakerelere girişen, Kürt siyasi hareketini sistemine entegre etmeyi başaran, devleti şeffaflaştıran ve demokratikleştiren Türkiye, insan hakları karnesinin düzelmesiyle beraber birlik ve bütünlüğünü güçlendirerek daha güvenli bir ülke haline gelmişti. Batı’nın güvenlik topluluğunun önemli bir parçası olmayı başaran Türkiye, Bakü-Ceyhan boru hattından Mavi Akım’a giderek enerji arz güvenliği de dâhil, Batı için hayati atardamarlardan biri olmayı başarmıştı.
BATI GÜVENLİK SİSTEMİNDEN KOPUŞ
Son birkaç yıldır Türkiye’de anayasal düzenin sivil darbeyle sonlandırılmasının ardından hukuk devletinin sona ermesi, güçler ayrılığının sonlandırılması, fiili (ve gayri-kanuni) bir başkanlık sistemine geçiş, ardından 15 Temmuz sonrası derin yapının su yüzeyine çıkması ve etkinlik alanını inanılmaz oranda genişletmesiyle beraber, Türkiye ani bir şekilde Batı güvenlik topluluğundan koptu. Kurumsal – yani biçimsel – olarak hala NATO’da olan ve AB ile kâğıt üzerinde müzakere sürecinde bulunan bir üye adayı da olsa, herkes artık biliyor ki bunların hiçbir anlamı yok. Türkiye AB’den koptu. NATO’dan ise fiilen çıktı. Rusya’ya giderek bağımlı hale gelen Türkiye, artık Rusya’dan savunma sistemleri satın alan bir NATO üyesi. Suriye’de ABD ve Batılı müttefiklerle sadece teoride işbirliği yapan bir ülke konumunda.
Türkiye’de yerleşen İslamcı faşizan rejim ve onun Ergenekoncu “derin devletlû ortakları”, tümüyle Batı ve ABD karşıtı bir diskur kullanıyor. ABD açıkça Türkiye’nin baş düşmanı olarak lanse ediliyor. Batı artık Türkiye’nin resmi ötekisi konumuna geriledi. Yani paylaşılan ortak kimlikler (mesela liberal demokrasi ve insan hakları söylemi gibi) değerler, aynı şeylerin anlaşıldığı ortak bir iletişim dili, karşılıklı etkileşim ve paylaşılan uzun soluklu ortak çıkarlar, adeta buhar olup uçtu! Rusya, İran, cihatçı Suriye İslamcıları, aynı demokrasi klasmanında bazı Üçüncü Dünya ülkeleri gibi yeni müttefikleri var Ankara’nın. Ve bunlar, Batı güvenlik topluluğunun potansiyel düşman olarak algıladığı ülkeler. Her birinin inanılmaz demokrasi ve insan hakları problemleri var. Diktatörlerle ve otoriter rejimlerle dolu, kısa dönem menfaat ilişkilerine göre işleyen bir tür serseri devletler kulübünün yeni üyesi Türkiye. Buradan kendisine güvenlik ve daha geniş bir nüfuz alanı devşirebileceğini sanıyor Ankara. Oysa Batı güvenlik topluluğunun dışında Türkiye gibi heterojen ve Batı’ya ekonomik olarak sağlam şekilde eklemlenmiş bir ülkede, sonu ekonomik bir facia olmayan bir boşanma yaşamak olanak dışı. Dahası, Kürtlere meşru tüm kanalları kapatarak 1930’ların asimilasyoncu kafasına göre iş yapmak, adeta Türkiye’nin bütünlüğüne karşı aleni olarak gayret etmek anlamına geliyor. Türkiye’nin hem iç hem de dış politikada yaptığı hatalar güvenlik üretmiyor. Bilakis eldeki güvenliği kızgın asfaltta eriyen buz gibi hızla tüketiyor.
RADİKALLEŞME VE GÜVENLİK
İslamcı kesime Müslümanlık üzerinden, seküler kesime ise milliyetçilik üzerinden Batı karşıtlığı pompalanıyor. Bir taraf Batı’nın “Müslüman karşıtı gâvurlardan”, diğer taraf ise “emperyalistlerden” oluştuğunu düşünmeye itiliyor. Türkiye radikalleşiyor. Ortalama insan Türkiye’de kesintisiz olarak bu aşırı sağcı, tehlikeli retorikle zehirleniyor. Güvenlik topluluğundaki dönemlerde girift kurumsal kanallardan çözümlenebilecek pek çok mesele, bugün bu kanallar rejim tarafından bilinçli olarak işletilmediği için sürüncemede kalıyor, kronikleşiyor. Askeri teknolojisi çok ama çok güçsüz olan Türkiye, içi boş, kuru fasulye pilav türü “yerli-milli” bir dille, ne istediğini bilmediği görünümü veren, gücüyle orantısız hareket eden bir tür Ortadoğu rejimi görüntüsü veriyor.
Türkiye’nin bu koşullar altında güvenliği sağlanabilir mi? Bu soruyu nesnel olarak yanıtladığınızda gerçek büyük ihaneti göreceksiniz!
[Mehmet Efe Çaman] 6.3.2018 [TR724]
600’ler Kulübü iftiharla sunar [Hasan Cücük]
Barcelona – Atletico Madrid karşılaşması sıradan bir lig maçından öte anlam taşıyordu. 2018’te oynadığı 9 maçın 8’ini kazanıp, birinde berabere kalan Atletico Madrid lider Barcelona ile olan 11 puanlık farkı 5’e kadar indirmişti. Deplasmanda lideri yenmesi durumunda şampiyonluk hesapları yeniden yapılacaktı. Barcelona ise son 5 haftada 3 maçta berabere ayrılıp, ancak 2’sini kazanmıştı. Atletico Madrid’in nefesini ensesinde hisseden Barcelona, rakibini yenip puan farkını açmak istiyordu. İki ekibin buluşmasında gülen taraf ev sahibi Barcelona olurken, 3 puanı getiren golü serbest vuruştan Messi attı. Messi bu golüyle şampiyonluk yolunda önemli bir virajı kayıpsız atlamalarını sağlamakla kalmayıp, futbol tarihinde 600 gol barajını aşan 7. isim oldu.
YAŞAYAN ÜYELER: RONALDO VE MESSİ
Josef Bican, Romario, Pele, Ferenc Puskas ve Gerd Müller gibi futbolun efsanelerinin bulunduğu 600’ler kulübüne son giren kişi Portekizli Cristiano Ronaldo’ydu. Sporting Lizbon’da başlayıp Manchester United’da parlayıp 2009’dan bu yana Real Madrid’de oynayan Ronaldo, 600’ler Kulübü’ne geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalinde Juventus’a attığı 2 golle girmişti. Cristiano Ronaldo’nun, Sporting Lizbon, Manchester United ve Real Madrid kulüplerinde 559, Portekiz Milli Takımı formasıyla da 79 olmak üzere toplamda 638 golü bulunuyor. Messi’nin de kısa sürede bu kulübe girmesi bekleniyordu.
Bu sezon La Liga’da 24 gole imza atan Messi, en anlamlı gollerinden birini Atletico Madrid’e karşı kaydetti. Bu golle Messi de resmi maçlarda 600 gol barajını aşmayı başarmıştı. Barcelona A Takımı formasını 16 Ekim 2004’ten bu yana giyen Messi, La Liga’da 373, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde 98, İspanya Kral Kupası’nda 47, İspanya Süper Kupası’nda 13, FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nda 5, UEFA Süper Kupası’nda da 3 gol kaydetti. Messi, Arjantin Milli Takımı formasıyla da 61 kez ağları sarsıp toplamda 600 gole ulaştı.
YUKARI TIRMANMALARI İMKÂNSIZA YAKIN
Futbol tarihinde 600 gol barajını aşan efsaneler arasına adlarını yazdıran Ronaldo kariyerinde 16. sezonunu, Messi ise 14. sezonunu yaşıyor. Messi 30, Ronaldo 33 yaşında. İki isim de 600 gol barajını geçti ancak önlerindeki 5 ismi yakalamaları imkânsıza yakın. En yakınlarındaki isim Gerd Müller. Ancak bunun için Ronaldo’nun futbolu bırakmadan 97, Messi’nin ise 135 gole ihtiyacı var. Ama neden olmasın?
600’ler Kulübü’nün en golcü üyesi, Çek futbolcu Josef Bican. 1931-56 yılları arasında Avusturya ve Çekoslovakya liglerinin yanı sıra milli takımda da tam bir gol makinasıydı. 1913 doğumlu Bican, hızıyla rakiplerine fark atıyordu. Kariyerindeki 530 maçta 805 gol kaydeden Bican, hâlen kırılamayan bir rekorun sahibi oldu. Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu (IFFHS) tarafından ‘Yüzyılın En Büyük Golcüsü’ ödülü aldı. 12 Aralık 2001’de 88 yaşında hayatını kaybetti.
BREZİLYALI ROMARİO VE PELE
Josef Bican’dan sonra en çok gol atan isim Brezilyalı Romario. Sambacı yıldız 1985-2009 arasındaki 24 yıllık kariyeri boyunca 994 resmi maçta 772 gol attı. 43 yaşına kadar yeşil sahalarda ter döken Romario, kendi tuttuğu hesaba göre 1000 barajını geçmişti. Ancak resmi kayıtlar bunu doğrulamamıştı. 1994 Dünya Kupası’na damgasını vuran Romario, İspanya, Hollanda, Brezilya ve Katar liglerinde şampiyonluklar yaşadı.
Futbolun ‘Siyah İncisi’ Pele, en çok gol atan futbolcular sıralamasında 3. sırada. Brezilya Milli Takımı ile 1958, 62 ve 70’te Dünya Kupası’nı kaldıran Pele, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yıldızı olarak gösterilmeye devam ediyor. 21 yıllık futbol kariyerinde Santos’la Güney Amerika’nın Şampiyonlar Ligi olan Copa Libertadores’i 2 kez kaldıran Pele, 831 resmi karşılaşmada 767 kez ağları sarstı.
PUSKAS’IN MİLLİ TAKIMLA ŞOVU
Macaristan 1950’li yıllarda futbol dünyasına damga vururken, başarının mimarlarından biri de Ferenc Puskas’tı. Milli takım formasıyla 1954 Dünya Kupası’nda final oynayan ve 1962’deki kupada da takımdaki yerini alan Puskas, 1943-62 yıllarında 754 maça çıktı ve 746 kez ağları sarstı. ’Süper yetenek’ Puskas, Macaristan Milli Takımı ile çıktığı 85 maçta 84 gol attı. 17 Kasım 2006’da Budapeşte’de 79 yaşındayken hayata gözlerini yuman Puskas, “Milli takım formasıyla en fazla gol atan Avrupalı futbolcu” unvanını halen elinde tutuyor.
Gerd Müller, doğru zamanda doğru yerde topla buluşmasıyla tanındı. İki doğru bir araya geldiğinde rakip kalecilerin yapacağı bir şey olmuyordu. Almanya’nın üçüncü olduğu 1970’teki Dünya Kupası’nda rakip ağları 10 kez havalandıran Müller, kariyerinde çıktığı 793 resmi karşılaşmada 735 gole imza attı. Almanya formasıyla 1972’de Avrupa, 1974’te de Dünya şampiyonu olan Müller, 365 golle ’Almanya ligi tarihinin en golcü’ unvanının da sahibi.
[Hasan Cücük] 6.3.2018 [TR724]
YAŞAYAN ÜYELER: RONALDO VE MESSİ
Josef Bican, Romario, Pele, Ferenc Puskas ve Gerd Müller gibi futbolun efsanelerinin bulunduğu 600’ler kulübüne son giren kişi Portekizli Cristiano Ronaldo’ydu. Sporting Lizbon’da başlayıp Manchester United’da parlayıp 2009’dan bu yana Real Madrid’de oynayan Ronaldo, 600’ler Kulübü’ne geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalinde Juventus’a attığı 2 golle girmişti. Cristiano Ronaldo’nun, Sporting Lizbon, Manchester United ve Real Madrid kulüplerinde 559, Portekiz Milli Takımı formasıyla da 79 olmak üzere toplamda 638 golü bulunuyor. Messi’nin de kısa sürede bu kulübe girmesi bekleniyordu.
Bu sezon La Liga’da 24 gole imza atan Messi, en anlamlı gollerinden birini Atletico Madrid’e karşı kaydetti. Bu golle Messi de resmi maçlarda 600 gol barajını aşmayı başarmıştı. Barcelona A Takımı formasını 16 Ekim 2004’ten bu yana giyen Messi, La Liga’da 373, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde 98, İspanya Kral Kupası’nda 47, İspanya Süper Kupası’nda 13, FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nda 5, UEFA Süper Kupası’nda da 3 gol kaydetti. Messi, Arjantin Milli Takımı formasıyla da 61 kez ağları sarsıp toplamda 600 gole ulaştı.
YUKARI TIRMANMALARI İMKÂNSIZA YAKIN
Futbol tarihinde 600 gol barajını aşan efsaneler arasına adlarını yazdıran Ronaldo kariyerinde 16. sezonunu, Messi ise 14. sezonunu yaşıyor. Messi 30, Ronaldo 33 yaşında. İki isim de 600 gol barajını geçti ancak önlerindeki 5 ismi yakalamaları imkânsıza yakın. En yakınlarındaki isim Gerd Müller. Ancak bunun için Ronaldo’nun futbolu bırakmadan 97, Messi’nin ise 135 gole ihtiyacı var. Ama neden olmasın?
600’ler Kulübü’nün en golcü üyesi, Çek futbolcu Josef Bican. 1931-56 yılları arasında Avusturya ve Çekoslovakya liglerinin yanı sıra milli takımda da tam bir gol makinasıydı. 1913 doğumlu Bican, hızıyla rakiplerine fark atıyordu. Kariyerindeki 530 maçta 805 gol kaydeden Bican, hâlen kırılamayan bir rekorun sahibi oldu. Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu (IFFHS) tarafından ‘Yüzyılın En Büyük Golcüsü’ ödülü aldı. 12 Aralık 2001’de 88 yaşında hayatını kaybetti.
BREZİLYALI ROMARİO VE PELE
Josef Bican’dan sonra en çok gol atan isim Brezilyalı Romario. Sambacı yıldız 1985-2009 arasındaki 24 yıllık kariyeri boyunca 994 resmi maçta 772 gol attı. 43 yaşına kadar yeşil sahalarda ter döken Romario, kendi tuttuğu hesaba göre 1000 barajını geçmişti. Ancak resmi kayıtlar bunu doğrulamamıştı. 1994 Dünya Kupası’na damgasını vuran Romario, İspanya, Hollanda, Brezilya ve Katar liglerinde şampiyonluklar yaşadı.
Futbolun ‘Siyah İncisi’ Pele, en çok gol atan futbolcular sıralamasında 3. sırada. Brezilya Milli Takımı ile 1958, 62 ve 70’te Dünya Kupası’nı kaldıran Pele, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yıldızı olarak gösterilmeye devam ediyor. 21 yıllık futbol kariyerinde Santos’la Güney Amerika’nın Şampiyonlar Ligi olan Copa Libertadores’i 2 kez kaldıran Pele, 831 resmi karşılaşmada 767 kez ağları sarstı.
PUSKAS’IN MİLLİ TAKIMLA ŞOVU
Macaristan 1950’li yıllarda futbol dünyasına damga vururken, başarının mimarlarından biri de Ferenc Puskas’tı. Milli takım formasıyla 1954 Dünya Kupası’nda final oynayan ve 1962’deki kupada da takımdaki yerini alan Puskas, 1943-62 yıllarında 754 maça çıktı ve 746 kez ağları sarstı. ’Süper yetenek’ Puskas, Macaristan Milli Takımı ile çıktığı 85 maçta 84 gol attı. 17 Kasım 2006’da Budapeşte’de 79 yaşındayken hayata gözlerini yuman Puskas, “Milli takım formasıyla en fazla gol atan Avrupalı futbolcu” unvanını halen elinde tutuyor.
Gerd Müller, doğru zamanda doğru yerde topla buluşmasıyla tanındı. İki doğru bir araya geldiğinde rakip kalecilerin yapacağı bir şey olmuyordu. Almanya’nın üçüncü olduğu 1970’teki Dünya Kupası’nda rakip ağları 10 kez havalandıran Müller, kariyerinde çıktığı 793 resmi karşılaşmada 735 gole imza attı. Almanya formasıyla 1972’de Avrupa, 1974’te de Dünya şampiyonu olan Müller, 365 golle ’Almanya ligi tarihinin en golcü’ unvanının da sahibi.
[Hasan Cücük] 6.3.2018 [TR724]
Demokrasi yokuşu hürriyetperverlerin çiğnenmiş bedenleriyle dolu [Bülent Keneş]
Günümüz dünyasında hürriyet ve demokrasi birbirlerinin mütemmim cüzüdür. Ne hürriyetsiz bir demokrasiden bahsetmek, ne de kamil bir hürriyete demokrasi olmadan varmak mümkündür. İnsanların insan olmanın onur ve izzetine yakışır bir özgürlük içinde yaşamak uğruna verdikleri mücadele modern zamanlarda demokrasi mücadelesi ile özdeşleşmiştir.
Bu yüzden, özgürlük, hak ve adalet istediğini söyleyip de tüm kurum ve kurallarıyla demokrasinin tesis edilmesinden yana olmayan, buna açıktan ya da müraice engel olmaya çalışanların istediklerinin bunlar dışında her şey olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hangi kılığa girmiş olurlarsa olsunlar bu tür üçkağıtçı siyasi kalpazanların peşinde oldukları ne demokrasidir, ne de özgürlük. Sadece güç ve iktidardır. Bu tür sahtekarların kendilerini meşum hedeflerine taşıyacak kullanışlı ve naif bir araç olarak gördükleri demokrasi tramvayında inecekleri son durak ise bellidir: Sınırsız ve kontrolsüz mutlak iktidar.
DEMOKRASİ TARİHİ HÜRRİYET ARAYIŞLARI TARİHİNİN YANINDA KISA KALIR
Tıpkı insanoğlunun binlerce yıllık çetin özgürlük arayışı gibi demokrasi yokuşu da türlü engebelerle, türlü zorluklarla doludur. Maalesef, en çok bilinen örneğiyle “ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen Üstad Said-i Nursi’nin hayatında olduğu gibi uzak ve yakın tarihimiz hürriyetlerini ve izzetlerini hiçbir şeye değişmeyen özgür ruhları prangalama tecrübeleriyle ve hakiki bir demokrasiye erişmek için önlerindeki çetin yokuşu tırmanmaya azmedenlerin hoyratça çiğnenip geçilmiş talihsiz bedenleriyle doludur.
Demokrasi tarihi hürriyet arayışlarının uzun tarihinin yanında kısa kalır. Gerek antik Yunan’daki şehir devletçiklerinde, gerekse eski Çin’de binlerce yıl önce formülüze edilen “birindeki köpek havlamalarının diğerinde duyulabileceği mesafede küçük ve egemen site devletçikleri kurma” fikri kurumsal demokrasiden ziyade serapa özgürlük eksenlidir. Bununla birlikte, insanların kamusal bir bütünün parçası kalarak diledikleri gibi özgürce yaşama arayışları modern dönemlerde gelişmiş kurum ve kuralları, ilkeleri ve denetim mekanizmalarıyla kendisini demokrasi olarak realize etmiştir. Kafa yoranlar, demokrasinin sadece kendisine erişmek için değil, erişildikten sonra korunup geliştirilmesi için de sürekli bir mücadeleye ihtiyaç duyduğunu sıklıkla hatırlatırlar. Her daim koruma ve kollanma kırılganlığında ve naifliğinde olan demokrasiye dair bu anlayışa “militan demokrasi” diyenler de vardır.
Peki demokrasiye erişme ve eriştikten sonra koruma mücadelesini kim verecek? Verecekleri bu asil mücadelenin karşılığında neleri göze almaları gerekecek ya da bu mücadelenin karşılığını nasıl görecekler? Keşke bu tarz bir mücadelenin hep mutlu bir sonla bittiğini söyleyebilseydik. Maalesef, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bizim tarihimizde de hiçbir değer ve ilke tanımayan güç ve iktidar zebunu Makyavelistler, en azınlıktakilerin bile bireysel hürriyetlerini garanti altına alacak kolektif bir demokrasi peşindekileri genelde hep ezip geçmişlerdir.
SİMAVNA KADISI ŞEYH BEDRETTİN’DEN NİYAZİ-İ MISRİ’YE
Üstelik bu durum, sadece, bu topraklarda hürriyet, meşruiyet, anayasa, demokrasi ve temsil gibi kavramların zikredilmeye başlandığı I. Meşrutiyet’ten sonrası için geçerli değildir. Bu sorun, daha öncesi Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin’den Niyâzî-i Mısrî’ye kadar uzanan değişik düşünce ve yaşam tarzları spektrumunda farklı tercihlerle kendi hayatlarına özgürce yön vermek isteyen ilim ehli düşünce insanlarının hayatlarını da zindan etmiştir. Düşündükleri şekilde özgürce bir yaşamın peşinde olan bu insanlara layık görülen hep acı ve zulüm, ömür tüketen sürgünler ve eziyetli ölümler olmuştur.
Meslek yaşamım boyunca yerli yabancı bu tür insanların sürüldükleri yerlere de zaman zaman yolum düştü. Mandela’nın onlarca yılını geçirdiği Robin Island’ı görmek de nasip oldu, Niyâzî-i Mısrî’nin sürüldüğü Limni Adası’nı da. Namık Kemal’in 38 ay sürgün kaldığı Magosa’da kaldığı taş binayı da gördüm, Mehmet Akif’in gitmek zorunda kaldığı Mısır’daki izlerini de… Ama düşünce kalıplarımızın darlığından dolayı, yolum Moskova’ya defaatle düşmüş olsa da, maalesef, Nazım Hikmet’in sürgün acılarını sadece şiirlerinden izlemekle yetindim. Mandela konumuz dışı olsa da diğerleri üzerinde biraz durmak istiyorum. Tabii bir de son yazımdan sonra, kaderin garip bir cilvesi ve bir çocuğun sokaklarda umarsızca sürdüğü bir çember gibi tarihin sürekli tekrarlanan devri daiminin bir parçası olarak, akraba olduğumuzu öğrendiğim Hüseyin Avni Ulaş’ın muazzam demokrasi mücadelesinden de biraz bahsedeceğim.
Çağını ve yaşadığı manevî, kültürel havzanın sınırlarını aşan bir Mevlânâ Celaleddin-i Rumî, bir Yunus Emre kalibresindeki fikirlerinden dolayı devrin iktidar sahiplerinin elinden çekmediği kalmayan Niyâzî-i Mısrî’nin hayatı, benzerleri gibi hep sürgünlerde geçmiştir. Bugüne kadar şiirlerinden yaklaşık 250’si ilahi formunda bestelenmiş olan Mısrî, 17. asırda yaşamış İslam tasavvuf anlayışının Halveti kolunun en renkli ve en önemli simalarındandır.
ÜZERİNDEN KALDIRIM GEÇEN VELİYULLAH
Coşkun ve şedid, cezbeli ve şecaatli bir sûfî olan Mısrî, 1618’de Malatya’da doğmuş, Diyarbakır, Mardin, Kerbelâ, Mısır, İstanbul, Elmalı, Uşak, Kütahya ve Bursa’da yaşamış, buralarda ilmini geliştirmiş ve nihayet sürgüne gönderildiği Limni adasında 1694 senesinde vefat etmiştir. Mısır’da öğrenim gördüğü için kendisi “Mısrî” diye tanınmıştır. İbn Arabî, Mevlânâ ve Yunus Emre düşüncesinin 17. asırdaki takipçilerinden olan Mısrî, adeta bu üç büyük zatın düşüncelerinin harmanlandığı bir terkip niteliğindedir.
Dobralığı, mertliği, coşkunluğu kadar ilmî derinliğiyle de bilinen Mısrî bazı ledünni düşünceleri açığa çıkardığı ve devrin birtakım siyasilerinin hoşuna gitmeyecek fikirlere sahip olduğu için şimşekleri üzerine çekmiştir. Devrin muktedirleri tarafından, bir defa Rodos adasına, iki defa da Limni adasına olmak üzere, üç defa sürgüne gönderilmiştir. Dönemin bürokratik eliti Kadızadelerden büyük zulüm gören Mısrî, hayatının 16 yılını kalebend olarak zindanlarda veya gözaltında geçirmiştir. Devrin siyasilerinin yersiz vehimleri, lüzumsuz korkuları Mısrî hakkında iftiralara sebep olmuş ve bu büyük veli hiç hak etmediği çileleri çekmek zorunda kalmıştır.
Düşüncelerinin kitleler üzerindeki etkisinden rahatsız olan dönemin süfli siyasileri en son sun’î bir yaygara koparıp, ihtiyar halinde ayağına bukağı vurdurarak onu adi bir suçlu gibi Limni adasına sürmüşlerdir. Mısrî, uzun sürgün hayatının hitamında, 76 yaşında ayağında 17 kg’lık bir bukağı olduğu halde vefat etmiş ve öylece defnedilmiştir. Limni’nin 1912 yılında Türklerin elinden çıkmasından sonra neredeyse unutulmuş ve utanç verici bir terk edilmişliğe düçar bırakılmıştır.
Sevgili Mehmet Kamış’la Limni’yi ziyaret ettiğimizde Mısrî’nin medfun bulunduğu yerden bile hiçbir iz geriye kalmadığını görmüş üzülmüştük. Tekkesi, dergâhı, semagâhı ve kendi adıyla anılan cami, adada yerleşik Yunanlar tarafından amacının dışında bar/kafe olarak kullanılırken, bu büyük zatın mezarının üzerinde ise, ne yazık ki bugün, arabaların ve insanların hoyratça çiğnediği bir cadde ve kaldırım geçmektedir. Mısrî, hür iradesiyle doğruluğuna inandığı şekilde yaşama gayretinin, cesaret ve şecaatinin bedelini vefatıyla sona erecek 16 yıllık sürgünle ödemişti. Ama o, bu acı tecrübeleri yaşayan ne bir ilkti, ne de son olacaktı.
‘VATAN ŞAİRİ’NDEN ‘VATAN HAİNİ’ ÇIKARABİLEN BİR FECAAT
Tutku derecesinde bağlı olduğu özgürlüğe dair en güzel şiirlerden birini yazarak “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten” mısralarının müellifi olan ve bugün “Vatan Şairi” olarak anılan Namık Kemal’in başına gelenler de Mısrî’ninkinden çok farklı değil. Bir Kıbrıs seyahati sırasında Faruk Mercan, Yalçın Doğan, Lale Kemal ve Hikmet Çetinkaya ile Magosa’ya da uğramış ve Namık Kemal’in sürgün yıllarını geçirdiği o taş binayı ziyaret etmiştik.
Bugünkü haliyle hayli ferah bir meydana ve biraz mesafeli de olsa Akdeniz’in mavi sularına bakan o taş binada kaldığı küçük odaya ve Magosa’ya dair Namık Kemal’in özellikle kızı Feride’ye gönderdiği mektuplarda anlattıkları, bizim gördüğümüz gibi pek değildir. Acaba Magosa’nın o devirdeki hali miydi gerçekten Namık Kemal’e ağır gelen, yoksa düşüncelerinden ve hürriyet aşkından dolayı hürriyetinden mahrum bırakılarak sürgünlük hali miydi?
Namık Kemal 24 Kasım 1870’te Avrupa’dan İstanbul’a dönmüştü. Sürgüne gönderildiği 1873 Nisan’ına kadar geçen sürede Diyojen ve birkaç kez kapandıktan sonra 1872’de yeniden çıkmaya başlanan İbret gazetesinde imzasız yazılar yazmıştı. Bu yazılarından dolayı 4 arkadaşıyla birlikte tutuklanmıştı. Rodos, Kıbrıs ve Akka gibi farklı farklı yerlere sürgün edilmişlerdi. Namık Kemal’in talihine ise Magosa düşmüştü.
Namık Kemal, bir mektubunda sürgün bulundukları Magosa ve Akka’ya dair düşüncelerini, “Magosa, Akkâ gibi ufûnet ve kerâhetlerine nazaran rûy-i arzın kurtlaşmış iki çibanı denilmeğe lâyık olan yerler,” nitelemesini yaparak ortaya koyar. “Pencereden bakıp da sahrâlar dolu harâbelerini, dağlar parçalanmışçasına taş yığınlarını gördükçe, Sûr-ı İsrâfil çalınmış, fakat ben işitmemişim zannediyorum,” diyerek kendisini daraltan Magosa’nın doğal yapısından söz eder. Sürgün psikolojisi sebebiyle olsa gerek arı iriliğindeki sivrisineklerin, timsah büyüklüğündeki kertenkelelerin varlığından bahseden Namık Kemal’in gözüyle Magosa’da her şey olumsuzdur. Yaşanacak bir yer değildir. İşin gerçeği de, Namık Kemal burada pek çok kez sıtmaya ve başka hastalıklara yakalanmıştır.
Olumsuz hava ve iklim koşulları nedeniyle Kıbrıs halkını gerçek birer mücahid olarak gören Namık Kemal’in mektuplarında kaledeki yaşayışa dair gördüğü, tanık olduğu olay ve durumlara dair paylaşımları da hiç iç açıcı değildir. Kaleye geldiği ilk gün mezar gibi bir yere konulur. Kaleyi de bir bütün olarak mezar gibi görür zaten. Orada yaşayanları yırtık kefenleriyle mezara girmiş ölülere benzetir. Daha sonraki mektuplarında da diri diri mezara gömüldüğünü doğrudan söyler. Karakteri gereği hep güçlü görünmeye çalışır. Bu yüzden kendisine değil, hep kalede yaşayanlara acır görünür.
Bununla birlikte, Namık Kemal’in “ıslah oluncaya kadar” kaydıyla gönderildiği Magosa’da geçirdiği 38 ay fiziksel ve ruhsal yönden kendisini oldukça yıpratır. Veliaht V Murat’ın tahta çıkışıyla ilan edilen afla sürgünlüğü sona ermiş olsa da, kendisi için değil vatanı ve milleti için yaşayan “Vatan Şairi,” “Hürriyet Şairi” Namık Kemal’e layık görülen muamele budur neticede.
İSTİKLALİNDEN EDİLİP İSTİKBALİNDEN MAHRUM BIRAKILAN İSTİKLAL ŞAİRİ
Peki “İstiklal Şairi”mize yapılanların bundan kalır yanı var mıydı? Tabii ki hayır. Mehmet Akif, henüz birkaç yıl önce coşkuyla benimseyerek İstiklal Marşı’nı yazıp emanet ettiği Cumhuriyet’in o ilk yıllarında acaba neler neler yaşamıştı da, 1925 gibi erken bir tarihte kızlarını İstanbul’da bırakarak ülkeyi terketmek zorunda kalmıştı. Eşi ve iki oğluyla birlikte dönmemek üzere Mısır’a sığınan Mehmet Akif, bu gidişin gerekçesini dostlarından Şefik Kolaylı’ya “Arkamda hafiye gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum. İşte, bundan dolayı gidiyorum,” sözleriyle açıklamıştı.
“İstiklal Şairi” olmanın yanısıra Namık Kemal gibi “Vatan Şairi” olarak da anılan Mehmet Akif’in “vatan haini” muamelesi görmesine yol açabilecek bir şeyler yapmış olma ihtimali var mıdır? Elbette ki yoktur. Ama “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” dizelerinin onurlu, izzetli müellifi olarak müstebit bir idare altında hürriyetinden olmaktansa çok sevdiği vatanından ayrılmayı tercih etmişti belli ki. Sıla mı hürriyet mi, esaret mi yokluk mu ikilemlerinde hep ikincileri seçmişti o.
Yazdığı yüzlerce dizenin yanısıra 1932’de damadı Ahmed Bey’e yazdığı mektuptaki ifadeleri de vatana dair düşüncüleri konusunda başka söze hacet bırakmayacak nitelikteydi: “Şarka azimet için hazırlanmak emrini almışsınız. Hamdolsun gençsiniz, dinçsiniz. Yurdun her tarafını dolaşmalı, her tarafına hizmet etmelisiniz. Vatan bir külldür ki tecezzi kabul etmez: Şarkı, garbı, şimâli, cenûbu kâmilden nazarımızda bir olmalıdır. Uzak yakın, soğuk sıcak dememeli, elimizden geldiği kadar, hatta bunun fevkinde olarak fedâkârâne çalışmalıyız. Başka türlü ne yaşamak, ne memleketi yaşatmak imkânı yoktur.”
Hürriyet ve demokrasi aşkından taviz vermediği için türlü takibatlara, tacizlere maruz kalan Akif’in demokrasi yokuşundaki macerası, sığınmak zorunda kaldığı Mısır’da yokluk içerisinde bir yaşama mahkum etmişti kendisini. Orada geçen 11 yıldan sonra İstanbul’a dönmesinin üzerinden henüz birkaç ay geçmeden 27 Aralık 1936’da vefat etmişti. En acısı da, polis ve hükümet korkusundan ve biraz da dikkat çekerse Mısır’a geri gönderirler endişesinden dolayı, Türkiye’ye dönüşünde Mehmet Akif’i sadece on kişinin karşılayabilmiş olmasıdır.
BİLEKLER KAN İÇİNDE, DİŞLER KENETLİ, AYAKLAR ÇIPLAK…
Yönümüzü şimdi biraz sola çevirip ne vatan sevgisine ne de hürriyet aşkına kimsenin dil uzatmaya hakkının olamayacağı bir şairin sergüzeştine bir bakalım. Birbirinden ayırmadığı vatan ve hürriyet aşkını “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan / Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket bizim! / Bilekler kan içinde, dişler kenetli / ayaklar çıplak / Ve ipek bir halıya benzeyen toprak / Bu cehennem, bu cennet bizim! / Kapansın el kapıları bir daha açılmasın / yok edin insanın insana kulluğunu / Bu davet bizim! / Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine / Bu hasret bizim!” mısralarıyla meczeden Nazım Hikmet’in trajedisi de az değildir.
Sadece “15 Ocak 1902’de Selanikte doğan Nazım Hikmet, 3 Haziran 1963’te Moskova’da sürgünde öldü,” cümlesi bile fikriyatı her ne olursa olsun özgürlük aşığı bir şaire reva görülenler için fazlasıyla yeterliyken bir de bunun öncesi var.
Deniz subayı olarak başladığı meslek hayatına sağlık sebepleriyle son veren Nazım, buna rağmen 1921’de Ankara’ya giderek milli mücadeleye destek vermişti. Kurulmasında destek verdiği rejim, onu “orduyu isyana teşvik” gibi garip bir suçlamayla mahkeme mahkeme süründürmüş ve onlarca yıl hapse mahkum etmişti. 1938’de başlayan mahpusluk hayatı çeşitli cezaevlerinde 1950’ye kadar sürmüştü.
Milli Şef, içeriden ve dışarıdan gelen tüm taleplere direnmiş ve Nazım’ı özgürlüğünden mahrum bırakmakta inat etmişti. Nihayet Nazım 1950’de özgürlük talebiyle açlık grevi başlatmış, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra, yani 12 yıl 7 aylık mahpusluğunun akabinde, bir ara formülle serbest kalması sağlanmıştı.
Artan politik baskılar yüzünden, aradan fazla zaman geçmeden, çareyi 25 Haziran 1951’de bir sürat motoruyla Romanya’ya kaçmakta, oradan da Moskova’ya geçmekte bulmuştu. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu 25 Temmuz 1951’de aldığı bir kararla kendisini vatandaşlıktan çıkarmıştı. 3 Haziran 1963 sabahı geçirdiği bir kalp krizi sonucu Moskova’daki evinde ölmüş ve orada defnedilmişti.
CUMHURİYET DEVRİNİN İLK DEMOKRATI: HÜSEYİN AVNİ ULAŞ
Bir de tabii hürriyet ve demokrasi mücadelesinde öne çıktığı için muktedirler tarafından karalanmaya, tacize, yokluğa ve bir kuytuya itilerek unutturulmaya çalışılan Hüseyin Avni Ulaş gibi demokrasi, hak, hukuk ve özgürlük kahramanı isimler var. Bugün çoğularının Cumhuriyet devrinin ilk liberali ve demokratı olarak tanımladıkları Hüseyin Avni Ulaş’ın unutulmuşluk kuytusundan günışığına çıkarılmasında şüphesiz ki, damadı Nurettin Topçu gibi, başta Mehmet Altan olmak üzere Altan Ailesi’nin de çok büyük bir emeği var.
Ahmet Altan’a dair son yazımdan sonra, henüz 6-7 yaşlarındayken savaş koşullarında bütün ailesini kaybedince yollara düşerek dahil olduğu bir kafileyle oradan oraya savrulan ve nihayet Malatya’ya kadar gelen, akrabalarından geriye kalanlarla bağlarını ise, ancak 1970’lerin sonunda yeniden kurabilen merhum dedem “Muhacir Hüseyin”le amcazade olduklarını sürpriz bir şekilde öğrenmem, kabul etmeliyim ki, Hüseyin Avni Ulaş’a olan ilgimi biraz daha artırdı.
Hüseyin Avni Ulaş hakkındaki ansiklopedik bilgiler söyle: 1887’de Elazığ’ın Karakoçan İlçesi’ne bağlı Kümbet köyünde doğdu. Erzurum Mülkiye İdadisi’ne kaydoldu. İstanbul-Vefa Sultanisi’nde okudu. 1912’de İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde yedek subay, teğmen ve üsteğmen olarak, Ruslar’a karşı savaştı. 1918’de Bitlis ve Kars’ın kurtuluşuna katıldı. Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Erzurum ve Sivas kongrelerine katıldı. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne seçilip Misak-ı Milli’ye imza attı. Meclis kapatıldıktan sonra Ankara’da toplanan ilk Meclis’te Erzurum Milletvekili oldu.
Tam bir hürriyet ve demokrasi aşığıydı. Yeni kurulan rejimin demokratik olması ve Cumhuriyet’in Erkan Akın’ın bir makalesinde “Cumhuriyet tarihi demokrasinin tarihi değil, ordu ve bürokrasinin denetimi ve kitleleri devletin resmi ideolojisi haline gelen Kemalist görüşün çizgisine çekme tarihi olmuştur,” şeklinde tarif ettiği noktaya gelmemesi için cesaretle mücadele veren Hüseyin Avni Ulaş, bu çabasının karşılığını maalesef yargılanmalarla, yaftalanmalarla ve dışlanmalarla görmüştür. Meclis Başkan Vekilliği yapacak kadar Kurtuluş Savaşı’nın ön saflarında yer alan Hüseyin Avni, güç ve yetkinin tek elde toplanmasına karşı çıkarak yasamanın her koşulda yürütmenin üstünde olması için çaba harcamış ve bu uğurda gözünü budaktan sakınmamıştır.
Bu topraklardaki gelmiş geçmiş en demokrat, en çoğulcu Meclis olan Birinci Meclis’te, otoriterleşme eğilimlerine karşı ilk muhalefet hareketini başlatmış ve ikinci grubun oluşmasına öncülük etmiştir. Mustafa Kemal’in gücü tek elde toplama girişimlerine, özellikle Meclis yetkilerinin önce bakanlar kuruluna daha sonra başkomutanlık kanunuyla tek bir kişiye verilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. İlk Meclis’in feshinden sonra 1923’teki yeni Meclis’e diğer muhalif vekiller gibi o da alınmamıştır.
‘BUGÜNE KADAR NAMUSUMDAN EMİNDİM, FAKAT ŞİMDİ ŞÜPHE EDİYORUM’
Son örneklerinden birini 15 Temmuz 2016’da gördüklerimize benzer tam teşekküllü bir psikolojik harp kumpası olan İzmir Suikastı soruşturmasına adı karıştırılmış, idamla yargılanmış, suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştır. Siyasi mücadelede saf dışı bırakılmış ve sürekli gözetim altında tutulmasından dolayı avukatlık mesleğini dahi gereği gibi icra etmesine imkan verilmemiştir. Uzun süre maddi sıkıntı çeken Hüseyin Avni Ulaş, bazı dostlarının yardımı ile İstanbul 5. Noteri olarak tayin edilmiştir. 1948 yılında İstanbul’da vefat eden Ulaş’ın kızı Nurettin Topçu ile evlenmiştir.
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında İttihat Terakki egemenliğindeki tek adam sultasının memleketi içine düşürdüğü fecaatten dersler çıkaran Hüseyin Avni Ulaş’a göre millet nasıl istiklal savaşında varını yoğunu ortaya koyarak hürriyetini kazanıyorsa savaş sonrasında da tek adam sultasına girmeden millet olarak kendi egemenliğine dayanan bir yönetim biçimini hak ediyordu. Bu anlamda halk için halka rağmen bir demokrasi anlayışına başından beri karşı olduğunu her fırsatta ortaya koyuyordu.
Özellikle Sakarya Savaşı öncesi Millet Meclisi’nin tüm yetkilerinin tek bir kişiye verilmesinin totaliter bir yönetim anlayışının oluşmasına yol açacağı endişesi ile buna karşı çıkmıştı. Hüseyin Avni Ulaş’ın bu endişesinde ne kadar haklı olduğu yıllar içinde acı bir şekilde anlaşılmış, 1950’lere kadar süren tek parti tahakkümü altında yapılan uygulamalar millet vicdanında devlete karşı derin yaralar açmıştı.
Hüseyin Avni Ulaş, hukuksuz bulduğu için oluşmasına hep karşı çıktığı İstiklal Mahkemesi’nde kendisini berat ettiren hâkimlerinin yüzlerine karşı, yaptıkları hukuksuzluğu, zulmü ve adaletsizliği, tıpkı günümüzün Ahmet Altan’ı gibi, hiç çekinip korkmadan haykırabilmiştir. “Bu güne kadar namusumdan emindim; fakat şimdi şüphe ediyorum,” deyince mahkeme reisi Kel Ali’nin “Niçin” sualine karşı şöyle cevap vermiştir: “Hepsi de benden günahsız ve namuslu arkadaşlarımı astınız, bende ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefli ölümü benden esirgediniz.” Yıllarca “Sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine…” sözü ile nam salan, insanları acımasızca idam sehpalarına gönderen Kel Ali, Kılıç Ali gibi kişilere böyle bir cevap vermek kabul edersiniz ki her yiğidin harcı değildir.
ALKIŞ GÜRÜLTÜSÜNE ALIŞMIŞ KULAKLARA HAKKIN SESİNİ DUYURMAK…
Mustafa Kemal’in “Kanla yapılan inkılâplar daha kalıcı olur” sözü ile ifadelendirdiği jakoben toplumsal dönüşüm felsefesine köklü bir karşı duruş sergileyen Hüseyin Avni, eğer bir inkılâp yapılacaksa bu inkılâbın mutlaka fikirle yapılması gerektiğini savunmuştur. Gazetecilerin kendisine yönelttiği muhalif olup olmadığı yönündeki soruya ise, “Evet ben muhalifim, ama neye muhalifim? Kanunsuzluğa, hukuksuzluğa, diktatörlüğe muhalifim,” demiştir.
1947 yılında Hareket dergisinde yayınlanan bir makalesinde Cahit Okurer onu şöyle anlatıyor: “Milletin istiklal savaşında nasıl ön safta yer aldıysa istiklalini kazanan milletin hürriyetini tehdit eden her hareket karşısında da gürledi. Birinci Meclis’in demokrasi kahramanı oldu. Millet’e, fikri inkılabı uyandıralım aksi takdirde yarın gene müstebit bir sultanın esiri olursunuz diyordu.”
Derginin aynı sayısında yayınlanan bir başka makalede ise, “Yalnız alkış gürültüsüne alışmış olan kulaklara, ilk Büyük Millet Meclisi’nde biraz da hakkın, adaletin, kanunun sesini ulaştırmak istedi,” denilmektedir.
Bugün Columbia Universitesi’nde hocalık yapan sevgili İhsan Çolak’ın da hakkında kaleme aldığı eski bir makalesinde ifade ettiği gibi, mücadelesiyle şahıs hakimiyeti yerine halk hakimiyeti tesis etmeye çalışan Hüseyin Avni’nin muhalefetinin tek kaynağı gönülden bağlı olduğu demokrasi inancı idi. TBMM’nin çıkardığı bütün kanunların eksiksiz uygulanmasını isterken, yasamanın yürütmenin üstünde olduğunu ısrarla tekrarlamıştı.
Dönemin Bahriye Bakanı İhsan Yavuz, Hüseyin Avni Ulaş’ın otoriterleşme eğilimlerine karşı yükselen sesine o dönemde fazla kulak asılmamasının yol açtığı ceremeyi şöyle ifade etmişti: “Bizim en büyük hatamız, Hüseyin Avni’nin kapatmaya çalıştığı kapıyı açık tutmakta endişemiz oldu. Bu yüzdendir ki inkılabın mev’ud meyvesini çürüttük.”
Hüseyin Avni gibi hürriyet soluyan seslere kulak tıkayan Cumhuriyet, bu yüzden hukukun üstünlüğü, demokrasi ve milli iradenin tesisi yönünde ilerlemek yerine önce tek adam tahakkümüne, sonra Milli Şef diktasına, daha sonra gerek Menderes’in üçüncü dönemi, gerekse Erdoğan’ın son yıllarında yaptığı gibi hukuksuz, hayasız bir tek adam rejimine ve ardı ardası gelmeyen askeri müdahalelere sıklıkla maruz kaldı. Asla kamil bir demokratik hukuk devleti olmayı başaramadı.
Neticede kendisinden hiç ders alınmayan tarih bugünlerde yine tekerrür ediyor. Dünün hürriyet, hak, hukuk, adalet ve demokrasi perverleri gibi günümüzün hürriyet, hak, hukuk, adalet ve demokrasi aşıkları da mücadelelerinin karşılığını hapislere, zindanlara atılarak, sürgünlere gönderilerek görüyorlar. Allah aşkına, böyle bir ülkeyi böyle bir siyasi kültürü hangi mucize düzeltebilir? Tarihten ders alıp kendisine çeki düzen vermeyenlere kim nasıl çeki düzen verebilir?
[Bülent Keneş] 6.3.2018 [TR724]
Bu yüzden, özgürlük, hak ve adalet istediğini söyleyip de tüm kurum ve kurallarıyla demokrasinin tesis edilmesinden yana olmayan, buna açıktan ya da müraice engel olmaya çalışanların istediklerinin bunlar dışında her şey olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hangi kılığa girmiş olurlarsa olsunlar bu tür üçkağıtçı siyasi kalpazanların peşinde oldukları ne demokrasidir, ne de özgürlük. Sadece güç ve iktidardır. Bu tür sahtekarların kendilerini meşum hedeflerine taşıyacak kullanışlı ve naif bir araç olarak gördükleri demokrasi tramvayında inecekleri son durak ise bellidir: Sınırsız ve kontrolsüz mutlak iktidar.
DEMOKRASİ TARİHİ HÜRRİYET ARAYIŞLARI TARİHİNİN YANINDA KISA KALIR
Tıpkı insanoğlunun binlerce yıllık çetin özgürlük arayışı gibi demokrasi yokuşu da türlü engebelerle, türlü zorluklarla doludur. Maalesef, en çok bilinen örneğiyle “ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen Üstad Said-i Nursi’nin hayatında olduğu gibi uzak ve yakın tarihimiz hürriyetlerini ve izzetlerini hiçbir şeye değişmeyen özgür ruhları prangalama tecrübeleriyle ve hakiki bir demokrasiye erişmek için önlerindeki çetin yokuşu tırmanmaya azmedenlerin hoyratça çiğnenip geçilmiş talihsiz bedenleriyle doludur.
Demokrasi tarihi hürriyet arayışlarının uzun tarihinin yanında kısa kalır. Gerek antik Yunan’daki şehir devletçiklerinde, gerekse eski Çin’de binlerce yıl önce formülüze edilen “birindeki köpek havlamalarının diğerinde duyulabileceği mesafede küçük ve egemen site devletçikleri kurma” fikri kurumsal demokrasiden ziyade serapa özgürlük eksenlidir. Bununla birlikte, insanların kamusal bir bütünün parçası kalarak diledikleri gibi özgürce yaşama arayışları modern dönemlerde gelişmiş kurum ve kuralları, ilkeleri ve denetim mekanizmalarıyla kendisini demokrasi olarak realize etmiştir. Kafa yoranlar, demokrasinin sadece kendisine erişmek için değil, erişildikten sonra korunup geliştirilmesi için de sürekli bir mücadeleye ihtiyaç duyduğunu sıklıkla hatırlatırlar. Her daim koruma ve kollanma kırılganlığında ve naifliğinde olan demokrasiye dair bu anlayışa “militan demokrasi” diyenler de vardır.
Peki demokrasiye erişme ve eriştikten sonra koruma mücadelesini kim verecek? Verecekleri bu asil mücadelenin karşılığında neleri göze almaları gerekecek ya da bu mücadelenin karşılığını nasıl görecekler? Keşke bu tarz bir mücadelenin hep mutlu bir sonla bittiğini söyleyebilseydik. Maalesef, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bizim tarihimizde de hiçbir değer ve ilke tanımayan güç ve iktidar zebunu Makyavelistler, en azınlıktakilerin bile bireysel hürriyetlerini garanti altına alacak kolektif bir demokrasi peşindekileri genelde hep ezip geçmişlerdir.
SİMAVNA KADISI ŞEYH BEDRETTİN’DEN NİYAZİ-İ MISRİ’YE
Üstelik bu durum, sadece, bu topraklarda hürriyet, meşruiyet, anayasa, demokrasi ve temsil gibi kavramların zikredilmeye başlandığı I. Meşrutiyet’ten sonrası için geçerli değildir. Bu sorun, daha öncesi Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin’den Niyâzî-i Mısrî’ye kadar uzanan değişik düşünce ve yaşam tarzları spektrumunda farklı tercihlerle kendi hayatlarına özgürce yön vermek isteyen ilim ehli düşünce insanlarının hayatlarını da zindan etmiştir. Düşündükleri şekilde özgürce bir yaşamın peşinde olan bu insanlara layık görülen hep acı ve zulüm, ömür tüketen sürgünler ve eziyetli ölümler olmuştur.
Meslek yaşamım boyunca yerli yabancı bu tür insanların sürüldükleri yerlere de zaman zaman yolum düştü. Mandela’nın onlarca yılını geçirdiği Robin Island’ı görmek de nasip oldu, Niyâzî-i Mısrî’nin sürüldüğü Limni Adası’nı da. Namık Kemal’in 38 ay sürgün kaldığı Magosa’da kaldığı taş binayı da gördüm, Mehmet Akif’in gitmek zorunda kaldığı Mısır’daki izlerini de… Ama düşünce kalıplarımızın darlığından dolayı, yolum Moskova’ya defaatle düşmüş olsa da, maalesef, Nazım Hikmet’in sürgün acılarını sadece şiirlerinden izlemekle yetindim. Mandela konumuz dışı olsa da diğerleri üzerinde biraz durmak istiyorum. Tabii bir de son yazımdan sonra, kaderin garip bir cilvesi ve bir çocuğun sokaklarda umarsızca sürdüğü bir çember gibi tarihin sürekli tekrarlanan devri daiminin bir parçası olarak, akraba olduğumuzu öğrendiğim Hüseyin Avni Ulaş’ın muazzam demokrasi mücadelesinden de biraz bahsedeceğim.
Çağını ve yaşadığı manevî, kültürel havzanın sınırlarını aşan bir Mevlânâ Celaleddin-i Rumî, bir Yunus Emre kalibresindeki fikirlerinden dolayı devrin iktidar sahiplerinin elinden çekmediği kalmayan Niyâzî-i Mısrî’nin hayatı, benzerleri gibi hep sürgünlerde geçmiştir. Bugüne kadar şiirlerinden yaklaşık 250’si ilahi formunda bestelenmiş olan Mısrî, 17. asırda yaşamış İslam tasavvuf anlayışının Halveti kolunun en renkli ve en önemli simalarındandır.
ÜZERİNDEN KALDIRIM GEÇEN VELİYULLAH
Coşkun ve şedid, cezbeli ve şecaatli bir sûfî olan Mısrî, 1618’de Malatya’da doğmuş, Diyarbakır, Mardin, Kerbelâ, Mısır, İstanbul, Elmalı, Uşak, Kütahya ve Bursa’da yaşamış, buralarda ilmini geliştirmiş ve nihayet sürgüne gönderildiği Limni adasında 1694 senesinde vefat etmiştir. Mısır’da öğrenim gördüğü için kendisi “Mısrî” diye tanınmıştır. İbn Arabî, Mevlânâ ve Yunus Emre düşüncesinin 17. asırdaki takipçilerinden olan Mısrî, adeta bu üç büyük zatın düşüncelerinin harmanlandığı bir terkip niteliğindedir.
Dobralığı, mertliği, coşkunluğu kadar ilmî derinliğiyle de bilinen Mısrî bazı ledünni düşünceleri açığa çıkardığı ve devrin birtakım siyasilerinin hoşuna gitmeyecek fikirlere sahip olduğu için şimşekleri üzerine çekmiştir. Devrin muktedirleri tarafından, bir defa Rodos adasına, iki defa da Limni adasına olmak üzere, üç defa sürgüne gönderilmiştir. Dönemin bürokratik eliti Kadızadelerden büyük zulüm gören Mısrî, hayatının 16 yılını kalebend olarak zindanlarda veya gözaltında geçirmiştir. Devrin siyasilerinin yersiz vehimleri, lüzumsuz korkuları Mısrî hakkında iftiralara sebep olmuş ve bu büyük veli hiç hak etmediği çileleri çekmek zorunda kalmıştır.
Düşüncelerinin kitleler üzerindeki etkisinden rahatsız olan dönemin süfli siyasileri en son sun’î bir yaygara koparıp, ihtiyar halinde ayağına bukağı vurdurarak onu adi bir suçlu gibi Limni adasına sürmüşlerdir. Mısrî, uzun sürgün hayatının hitamında, 76 yaşında ayağında 17 kg’lık bir bukağı olduğu halde vefat etmiş ve öylece defnedilmiştir. Limni’nin 1912 yılında Türklerin elinden çıkmasından sonra neredeyse unutulmuş ve utanç verici bir terk edilmişliğe düçar bırakılmıştır.
Sevgili Mehmet Kamış’la Limni’yi ziyaret ettiğimizde Mısrî’nin medfun bulunduğu yerden bile hiçbir iz geriye kalmadığını görmüş üzülmüştük. Tekkesi, dergâhı, semagâhı ve kendi adıyla anılan cami, adada yerleşik Yunanlar tarafından amacının dışında bar/kafe olarak kullanılırken, bu büyük zatın mezarının üzerinde ise, ne yazık ki bugün, arabaların ve insanların hoyratça çiğnediği bir cadde ve kaldırım geçmektedir. Mısrî, hür iradesiyle doğruluğuna inandığı şekilde yaşama gayretinin, cesaret ve şecaatinin bedelini vefatıyla sona erecek 16 yıllık sürgünle ödemişti. Ama o, bu acı tecrübeleri yaşayan ne bir ilkti, ne de son olacaktı.
‘VATAN ŞAİRİ’NDEN ‘VATAN HAİNİ’ ÇIKARABİLEN BİR FECAAT
Tutku derecesinde bağlı olduğu özgürlüğe dair en güzel şiirlerden birini yazarak “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten” mısralarının müellifi olan ve bugün “Vatan Şairi” olarak anılan Namık Kemal’in başına gelenler de Mısrî’ninkinden çok farklı değil. Bir Kıbrıs seyahati sırasında Faruk Mercan, Yalçın Doğan, Lale Kemal ve Hikmet Çetinkaya ile Magosa’ya da uğramış ve Namık Kemal’in sürgün yıllarını geçirdiği o taş binayı ziyaret etmiştik.
Bugünkü haliyle hayli ferah bir meydana ve biraz mesafeli de olsa Akdeniz’in mavi sularına bakan o taş binada kaldığı küçük odaya ve Magosa’ya dair Namık Kemal’in özellikle kızı Feride’ye gönderdiği mektuplarda anlattıkları, bizim gördüğümüz gibi pek değildir. Acaba Magosa’nın o devirdeki hali miydi gerçekten Namık Kemal’e ağır gelen, yoksa düşüncelerinden ve hürriyet aşkından dolayı hürriyetinden mahrum bırakılarak sürgünlük hali miydi?
Namık Kemal 24 Kasım 1870’te Avrupa’dan İstanbul’a dönmüştü. Sürgüne gönderildiği 1873 Nisan’ına kadar geçen sürede Diyojen ve birkaç kez kapandıktan sonra 1872’de yeniden çıkmaya başlanan İbret gazetesinde imzasız yazılar yazmıştı. Bu yazılarından dolayı 4 arkadaşıyla birlikte tutuklanmıştı. Rodos, Kıbrıs ve Akka gibi farklı farklı yerlere sürgün edilmişlerdi. Namık Kemal’in talihine ise Magosa düşmüştü.
Namık Kemal, bir mektubunda sürgün bulundukları Magosa ve Akka’ya dair düşüncelerini, “Magosa, Akkâ gibi ufûnet ve kerâhetlerine nazaran rûy-i arzın kurtlaşmış iki çibanı denilmeğe lâyık olan yerler,” nitelemesini yaparak ortaya koyar. “Pencereden bakıp da sahrâlar dolu harâbelerini, dağlar parçalanmışçasına taş yığınlarını gördükçe, Sûr-ı İsrâfil çalınmış, fakat ben işitmemişim zannediyorum,” diyerek kendisini daraltan Magosa’nın doğal yapısından söz eder. Sürgün psikolojisi sebebiyle olsa gerek arı iriliğindeki sivrisineklerin, timsah büyüklüğündeki kertenkelelerin varlığından bahseden Namık Kemal’in gözüyle Magosa’da her şey olumsuzdur. Yaşanacak bir yer değildir. İşin gerçeği de, Namık Kemal burada pek çok kez sıtmaya ve başka hastalıklara yakalanmıştır.
Olumsuz hava ve iklim koşulları nedeniyle Kıbrıs halkını gerçek birer mücahid olarak gören Namık Kemal’in mektuplarında kaledeki yaşayışa dair gördüğü, tanık olduğu olay ve durumlara dair paylaşımları da hiç iç açıcı değildir. Kaleye geldiği ilk gün mezar gibi bir yere konulur. Kaleyi de bir bütün olarak mezar gibi görür zaten. Orada yaşayanları yırtık kefenleriyle mezara girmiş ölülere benzetir. Daha sonraki mektuplarında da diri diri mezara gömüldüğünü doğrudan söyler. Karakteri gereği hep güçlü görünmeye çalışır. Bu yüzden kendisine değil, hep kalede yaşayanlara acır görünür.
Bununla birlikte, Namık Kemal’in “ıslah oluncaya kadar” kaydıyla gönderildiği Magosa’da geçirdiği 38 ay fiziksel ve ruhsal yönden kendisini oldukça yıpratır. Veliaht V Murat’ın tahta çıkışıyla ilan edilen afla sürgünlüğü sona ermiş olsa da, kendisi için değil vatanı ve milleti için yaşayan “Vatan Şairi,” “Hürriyet Şairi” Namık Kemal’e layık görülen muamele budur neticede.
İSTİKLALİNDEN EDİLİP İSTİKBALİNDEN MAHRUM BIRAKILAN İSTİKLAL ŞAİRİ
Peki “İstiklal Şairi”mize yapılanların bundan kalır yanı var mıydı? Tabii ki hayır. Mehmet Akif, henüz birkaç yıl önce coşkuyla benimseyerek İstiklal Marşı’nı yazıp emanet ettiği Cumhuriyet’in o ilk yıllarında acaba neler neler yaşamıştı da, 1925 gibi erken bir tarihte kızlarını İstanbul’da bırakarak ülkeyi terketmek zorunda kalmıştı. Eşi ve iki oğluyla birlikte dönmemek üzere Mısır’a sığınan Mehmet Akif, bu gidişin gerekçesini dostlarından Şefik Kolaylı’ya “Arkamda hafiye gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum. İşte, bundan dolayı gidiyorum,” sözleriyle açıklamıştı.
“İstiklal Şairi” olmanın yanısıra Namık Kemal gibi “Vatan Şairi” olarak da anılan Mehmet Akif’in “vatan haini” muamelesi görmesine yol açabilecek bir şeyler yapmış olma ihtimali var mıdır? Elbette ki yoktur. Ama “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” dizelerinin onurlu, izzetli müellifi olarak müstebit bir idare altında hürriyetinden olmaktansa çok sevdiği vatanından ayrılmayı tercih etmişti belli ki. Sıla mı hürriyet mi, esaret mi yokluk mu ikilemlerinde hep ikincileri seçmişti o.
Yazdığı yüzlerce dizenin yanısıra 1932’de damadı Ahmed Bey’e yazdığı mektuptaki ifadeleri de vatana dair düşüncüleri konusunda başka söze hacet bırakmayacak nitelikteydi: “Şarka azimet için hazırlanmak emrini almışsınız. Hamdolsun gençsiniz, dinçsiniz. Yurdun her tarafını dolaşmalı, her tarafına hizmet etmelisiniz. Vatan bir külldür ki tecezzi kabul etmez: Şarkı, garbı, şimâli, cenûbu kâmilden nazarımızda bir olmalıdır. Uzak yakın, soğuk sıcak dememeli, elimizden geldiği kadar, hatta bunun fevkinde olarak fedâkârâne çalışmalıyız. Başka türlü ne yaşamak, ne memleketi yaşatmak imkânı yoktur.”
Hürriyet ve demokrasi aşkından taviz vermediği için türlü takibatlara, tacizlere maruz kalan Akif’in demokrasi yokuşundaki macerası, sığınmak zorunda kaldığı Mısır’da yokluk içerisinde bir yaşama mahkum etmişti kendisini. Orada geçen 11 yıldan sonra İstanbul’a dönmesinin üzerinden henüz birkaç ay geçmeden 27 Aralık 1936’da vefat etmişti. En acısı da, polis ve hükümet korkusundan ve biraz da dikkat çekerse Mısır’a geri gönderirler endişesinden dolayı, Türkiye’ye dönüşünde Mehmet Akif’i sadece on kişinin karşılayabilmiş olmasıdır.
BİLEKLER KAN İÇİNDE, DİŞLER KENETLİ, AYAKLAR ÇIPLAK…
Yönümüzü şimdi biraz sola çevirip ne vatan sevgisine ne de hürriyet aşkına kimsenin dil uzatmaya hakkının olamayacağı bir şairin sergüzeştine bir bakalım. Birbirinden ayırmadığı vatan ve hürriyet aşkını “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan / Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket bizim! / Bilekler kan içinde, dişler kenetli / ayaklar çıplak / Ve ipek bir halıya benzeyen toprak / Bu cehennem, bu cennet bizim! / Kapansın el kapıları bir daha açılmasın / yok edin insanın insana kulluğunu / Bu davet bizim! / Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine / Bu hasret bizim!” mısralarıyla meczeden Nazım Hikmet’in trajedisi de az değildir.
Sadece “15 Ocak 1902’de Selanikte doğan Nazım Hikmet, 3 Haziran 1963’te Moskova’da sürgünde öldü,” cümlesi bile fikriyatı her ne olursa olsun özgürlük aşığı bir şaire reva görülenler için fazlasıyla yeterliyken bir de bunun öncesi var.
Deniz subayı olarak başladığı meslek hayatına sağlık sebepleriyle son veren Nazım, buna rağmen 1921’de Ankara’ya giderek milli mücadeleye destek vermişti. Kurulmasında destek verdiği rejim, onu “orduyu isyana teşvik” gibi garip bir suçlamayla mahkeme mahkeme süründürmüş ve onlarca yıl hapse mahkum etmişti. 1938’de başlayan mahpusluk hayatı çeşitli cezaevlerinde 1950’ye kadar sürmüştü.
Milli Şef, içeriden ve dışarıdan gelen tüm taleplere direnmiş ve Nazım’ı özgürlüğünden mahrum bırakmakta inat etmişti. Nihayet Nazım 1950’de özgürlük talebiyle açlık grevi başlatmış, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra, yani 12 yıl 7 aylık mahpusluğunun akabinde, bir ara formülle serbest kalması sağlanmıştı.
Artan politik baskılar yüzünden, aradan fazla zaman geçmeden, çareyi 25 Haziran 1951’de bir sürat motoruyla Romanya’ya kaçmakta, oradan da Moskova’ya geçmekte bulmuştu. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu 25 Temmuz 1951’de aldığı bir kararla kendisini vatandaşlıktan çıkarmıştı. 3 Haziran 1963 sabahı geçirdiği bir kalp krizi sonucu Moskova’daki evinde ölmüş ve orada defnedilmişti.
CUMHURİYET DEVRİNİN İLK DEMOKRATI: HÜSEYİN AVNİ ULAŞ
Bir de tabii hürriyet ve demokrasi mücadelesinde öne çıktığı için muktedirler tarafından karalanmaya, tacize, yokluğa ve bir kuytuya itilerek unutturulmaya çalışılan Hüseyin Avni Ulaş gibi demokrasi, hak, hukuk ve özgürlük kahramanı isimler var. Bugün çoğularının Cumhuriyet devrinin ilk liberali ve demokratı olarak tanımladıkları Hüseyin Avni Ulaş’ın unutulmuşluk kuytusundan günışığına çıkarılmasında şüphesiz ki, damadı Nurettin Topçu gibi, başta Mehmet Altan olmak üzere Altan Ailesi’nin de çok büyük bir emeği var.
Ahmet Altan’a dair son yazımdan sonra, henüz 6-7 yaşlarındayken savaş koşullarında bütün ailesini kaybedince yollara düşerek dahil olduğu bir kafileyle oradan oraya savrulan ve nihayet Malatya’ya kadar gelen, akrabalarından geriye kalanlarla bağlarını ise, ancak 1970’lerin sonunda yeniden kurabilen merhum dedem “Muhacir Hüseyin”le amcazade olduklarını sürpriz bir şekilde öğrenmem, kabul etmeliyim ki, Hüseyin Avni Ulaş’a olan ilgimi biraz daha artırdı.
Hüseyin Avni Ulaş hakkındaki ansiklopedik bilgiler söyle: 1887’de Elazığ’ın Karakoçan İlçesi’ne bağlı Kümbet köyünde doğdu. Erzurum Mülkiye İdadisi’ne kaydoldu. İstanbul-Vefa Sultanisi’nde okudu. 1912’de İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde yedek subay, teğmen ve üsteğmen olarak, Ruslar’a karşı savaştı. 1918’de Bitlis ve Kars’ın kurtuluşuna katıldı. Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Erzurum ve Sivas kongrelerine katıldı. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne seçilip Misak-ı Milli’ye imza attı. Meclis kapatıldıktan sonra Ankara’da toplanan ilk Meclis’te Erzurum Milletvekili oldu.
Tam bir hürriyet ve demokrasi aşığıydı. Yeni kurulan rejimin demokratik olması ve Cumhuriyet’in Erkan Akın’ın bir makalesinde “Cumhuriyet tarihi demokrasinin tarihi değil, ordu ve bürokrasinin denetimi ve kitleleri devletin resmi ideolojisi haline gelen Kemalist görüşün çizgisine çekme tarihi olmuştur,” şeklinde tarif ettiği noktaya gelmemesi için cesaretle mücadele veren Hüseyin Avni Ulaş, bu çabasının karşılığını maalesef yargılanmalarla, yaftalanmalarla ve dışlanmalarla görmüştür. Meclis Başkan Vekilliği yapacak kadar Kurtuluş Savaşı’nın ön saflarında yer alan Hüseyin Avni, güç ve yetkinin tek elde toplanmasına karşı çıkarak yasamanın her koşulda yürütmenin üstünde olması için çaba harcamış ve bu uğurda gözünü budaktan sakınmamıştır.
Bu topraklardaki gelmiş geçmiş en demokrat, en çoğulcu Meclis olan Birinci Meclis’te, otoriterleşme eğilimlerine karşı ilk muhalefet hareketini başlatmış ve ikinci grubun oluşmasına öncülük etmiştir. Mustafa Kemal’in gücü tek elde toplama girişimlerine, özellikle Meclis yetkilerinin önce bakanlar kuruluna daha sonra başkomutanlık kanunuyla tek bir kişiye verilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. İlk Meclis’in feshinden sonra 1923’teki yeni Meclis’e diğer muhalif vekiller gibi o da alınmamıştır.
‘BUGÜNE KADAR NAMUSUMDAN EMİNDİM, FAKAT ŞİMDİ ŞÜPHE EDİYORUM’
Son örneklerinden birini 15 Temmuz 2016’da gördüklerimize benzer tam teşekküllü bir psikolojik harp kumpası olan İzmir Suikastı soruşturmasına adı karıştırılmış, idamla yargılanmış, suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştır. Siyasi mücadelede saf dışı bırakılmış ve sürekli gözetim altında tutulmasından dolayı avukatlık mesleğini dahi gereği gibi icra etmesine imkan verilmemiştir. Uzun süre maddi sıkıntı çeken Hüseyin Avni Ulaş, bazı dostlarının yardımı ile İstanbul 5. Noteri olarak tayin edilmiştir. 1948 yılında İstanbul’da vefat eden Ulaş’ın kızı Nurettin Topçu ile evlenmiştir.
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında İttihat Terakki egemenliğindeki tek adam sultasının memleketi içine düşürdüğü fecaatten dersler çıkaran Hüseyin Avni Ulaş’a göre millet nasıl istiklal savaşında varını yoğunu ortaya koyarak hürriyetini kazanıyorsa savaş sonrasında da tek adam sultasına girmeden millet olarak kendi egemenliğine dayanan bir yönetim biçimini hak ediyordu. Bu anlamda halk için halka rağmen bir demokrasi anlayışına başından beri karşı olduğunu her fırsatta ortaya koyuyordu.
Özellikle Sakarya Savaşı öncesi Millet Meclisi’nin tüm yetkilerinin tek bir kişiye verilmesinin totaliter bir yönetim anlayışının oluşmasına yol açacağı endişesi ile buna karşı çıkmıştı. Hüseyin Avni Ulaş’ın bu endişesinde ne kadar haklı olduğu yıllar içinde acı bir şekilde anlaşılmış, 1950’lere kadar süren tek parti tahakkümü altında yapılan uygulamalar millet vicdanında devlete karşı derin yaralar açmıştı.
Hüseyin Avni Ulaş, hukuksuz bulduğu için oluşmasına hep karşı çıktığı İstiklal Mahkemesi’nde kendisini berat ettiren hâkimlerinin yüzlerine karşı, yaptıkları hukuksuzluğu, zulmü ve adaletsizliği, tıpkı günümüzün Ahmet Altan’ı gibi, hiç çekinip korkmadan haykırabilmiştir. “Bu güne kadar namusumdan emindim; fakat şimdi şüphe ediyorum,” deyince mahkeme reisi Kel Ali’nin “Niçin” sualine karşı şöyle cevap vermiştir: “Hepsi de benden günahsız ve namuslu arkadaşlarımı astınız, bende ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefli ölümü benden esirgediniz.” Yıllarca “Sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine…” sözü ile nam salan, insanları acımasızca idam sehpalarına gönderen Kel Ali, Kılıç Ali gibi kişilere böyle bir cevap vermek kabul edersiniz ki her yiğidin harcı değildir.
ALKIŞ GÜRÜLTÜSÜNE ALIŞMIŞ KULAKLARA HAKKIN SESİNİ DUYURMAK…
Mustafa Kemal’in “Kanla yapılan inkılâplar daha kalıcı olur” sözü ile ifadelendirdiği jakoben toplumsal dönüşüm felsefesine köklü bir karşı duruş sergileyen Hüseyin Avni, eğer bir inkılâp yapılacaksa bu inkılâbın mutlaka fikirle yapılması gerektiğini savunmuştur. Gazetecilerin kendisine yönelttiği muhalif olup olmadığı yönündeki soruya ise, “Evet ben muhalifim, ama neye muhalifim? Kanunsuzluğa, hukuksuzluğa, diktatörlüğe muhalifim,” demiştir.
1947 yılında Hareket dergisinde yayınlanan bir makalesinde Cahit Okurer onu şöyle anlatıyor: “Milletin istiklal savaşında nasıl ön safta yer aldıysa istiklalini kazanan milletin hürriyetini tehdit eden her hareket karşısında da gürledi. Birinci Meclis’in demokrasi kahramanı oldu. Millet’e, fikri inkılabı uyandıralım aksi takdirde yarın gene müstebit bir sultanın esiri olursunuz diyordu.”
Derginin aynı sayısında yayınlanan bir başka makalede ise, “Yalnız alkış gürültüsüne alışmış olan kulaklara, ilk Büyük Millet Meclisi’nde biraz da hakkın, adaletin, kanunun sesini ulaştırmak istedi,” denilmektedir.
Bugün Columbia Universitesi’nde hocalık yapan sevgili İhsan Çolak’ın da hakkında kaleme aldığı eski bir makalesinde ifade ettiği gibi, mücadelesiyle şahıs hakimiyeti yerine halk hakimiyeti tesis etmeye çalışan Hüseyin Avni’nin muhalefetinin tek kaynağı gönülden bağlı olduğu demokrasi inancı idi. TBMM’nin çıkardığı bütün kanunların eksiksiz uygulanmasını isterken, yasamanın yürütmenin üstünde olduğunu ısrarla tekrarlamıştı.
Dönemin Bahriye Bakanı İhsan Yavuz, Hüseyin Avni Ulaş’ın otoriterleşme eğilimlerine karşı yükselen sesine o dönemde fazla kulak asılmamasının yol açtığı ceremeyi şöyle ifade etmişti: “Bizim en büyük hatamız, Hüseyin Avni’nin kapatmaya çalıştığı kapıyı açık tutmakta endişemiz oldu. Bu yüzdendir ki inkılabın mev’ud meyvesini çürüttük.”
Hüseyin Avni gibi hürriyet soluyan seslere kulak tıkayan Cumhuriyet, bu yüzden hukukun üstünlüğü, demokrasi ve milli iradenin tesisi yönünde ilerlemek yerine önce tek adam tahakkümüne, sonra Milli Şef diktasına, daha sonra gerek Menderes’in üçüncü dönemi, gerekse Erdoğan’ın son yıllarında yaptığı gibi hukuksuz, hayasız bir tek adam rejimine ve ardı ardası gelmeyen askeri müdahalelere sıklıkla maruz kaldı. Asla kamil bir demokratik hukuk devleti olmayı başaramadı.
Neticede kendisinden hiç ders alınmayan tarih bugünlerde yine tekerrür ediyor. Dünün hürriyet, hak, hukuk, adalet ve demokrasi perverleri gibi günümüzün hürriyet, hak, hukuk, adalet ve demokrasi aşıkları da mücadelelerinin karşılığını hapislere, zindanlara atılarak, sürgünlere gönderilerek görüyorlar. Allah aşkına, böyle bir ülkeyi böyle bir siyasi kültürü hangi mucize düzeltebilir? Tarihten ders alıp kendisine çeki düzen vermeyenlere kim nasıl çeki düzen verebilir?
[Bülent Keneş] 6.3.2018 [TR724]
Saray’da daha çok faiz toplantısı yaparsınız [Semih Ardıç]
Şubat ayının enflasyon verileri açıklandı. Tüketici Fiyatları (TÜFE) aylık yüzde 0,73, senelik yüzde 10,26 arttı. Üretici Fiyatları ise önceki aya göre yüzde 2,68 artarken imalat sanayiinde senelik enflasyon yüzde 15,50. Almanya’nın senelik enflasyonuna bedel aylık bir enflasyon canavarımız olduğu için ne kadar iftihar etsek azdır!
TÜFE sepetinde yer alan harcama gruplarında gıda ve ulaştırma gibi hane halkının en fazla harcama yaptığı kalemlerde fiyat artışları dolu dizgin. Bakanların ucuzluk vaatleri çarşı pazara inmemiş anlaşılan.
GIDA ENFLASYONU YÜZDE 10,3
Gıda ve alkolsüz içeceklerin fiyatı şubatta yüzde 2,24 arttı. Gıdada senelik artış yüzde 10,3’e çıktı. Şubat’ta 2017 senesinin Şubat ayına nazaran ulaştırma yüzde 13,19, giyim ve ayakkabı yüzde 11,77, lokanta ve oteller yüzde 11,53 ve eğitim yüzde 10,88 daha pahalı hale geldi. Eğlence ve kültürde yüzde 1,89, ev eşyasında yüzde 1,23 ve lokanta ve otellerde yüzde 0,95 artış görüldü.
Tüketiciyi alakadar eden zam sağanağı sadece TÜFE ile mahdut değil. Yurtiçi Üretici Fiyatları (Yİ-ÜFE) yeniden yükselmeye başladı. ÜFE’nin Şubat’ta yüzde 15,50 olarak tahakkuk etmesi Mart’ta ve müteakip aylarda yeni zamların habercisidir. İmalattaki maliyet gecikmeli de olsa etikete aksettirilecek. İmalat sanayiinin en mühim girdisi kabul edilen enerji maliyeti yüzde 12,1 arttı. ÜFE’deki temayülü veren diğer alt gruplarda da aylık enflasyon yüzde 1,5’in fevkinde.
Bunun mânâsı şu ki önümüzdeki aylarda imalattan sofraya kadar zam sağanağı devam edecek.
HER HALÜKÂRDA AKARYAKITA ZAM!
Petrolün varil fiyatının dünyada büyüme motorunun hızlanması ve artan enerji talebine bağlı olarak en azından 65-70 dolar seviyesinin altına düşmeyeceği, hatta tırmanabileceği dikkate alındığında akaryakıtta ucuzluk için ümitlenmeyi icap ettirecek pek sebep görünmüyor.
Hükümet dünyanın en fahiş akaryakıt vergisinden vazgeçmeyeceğine göre geriye birim fiyatın düşme ihtimali kalıyor ki mevcut şartlarda ucuzluk mümkün değil. Döviz ile ithal edilen petrolün fiyatı yerinde saysa bile kur arttığında akaryakıta kur zammı geliyor.
Akaryakıt zammının enflasyonu nasıl yükselttiği ortada. Türkiye İstatistik Enstitüsü’nün (TÜİK) sık sık formül değiştirmesi bile enflasyona çare olmuyor. Enflasyon bu sene de çift hanede seyredecek. Geçen sene aylık ve senelik oranların yüksek olması 2018 enflasyonunda avantaj olabilirdi. Zamlar yüzünden o fırsat kaçırılacak gibi.
ENFLASYON KATILAŞIYOR
TÜİK verilerinde göremeyeceğimiz bir husus var ki orası enflasyonun bamtelidir. Türkiye’de fiyat davranışları artık tamamen enflasyonist iklimle uyumlu cereyan ediyor. Alan da satan da yeni zam geleceği ihtimali ile fiyat tespit ediyor.
Bu ümitsiz bakış fiyat davranışlarında belirleyici hale geliyor ki enflasyonun düşmesinde en mühim husus olan psikolojik faktörler destekten ziyade köstek oluyor. Market raflarında etiketlerin haftalık, bazen günlük değiştirildiğini müşahede ediyoruz. Bütün bunlar enflasyonu daha katılaştıracak, çift haneden aşağıya indirmeyi zorlaştıracak menfi faktörlerdir.
DÖVİZDE GEVŞEME İHTİMALİ KALMADI
Petrol fiyatlarındaki yüksek seyir kadar döviz kurlarının yeniden hareketlenmesi TÜFE için endişe sebebidir. Şubat enflasyonu dövizde gevşeme ihtimalini de zayıflattı. Merkez Bankası (TCMB) önümüzdeki hafta faizde değişikliğine gitmese bile enflasyon yeniden yüzde 11-13 bandına çıktığında faiz silahını çekmek mecburiyetinde kalabilir.
Hülasa yeni bir yüksek enflasyon dönemine girdik. Bütün göstergeler aynı kalsa bile ufukta düşük enflasyon görünmüyor. ABD Merkez Bankası (FED) faiz artışına bu ay hız verecek. 47,4 milyar dolar cari açık, 47,4 milyar TL bütçe açığı, 220 milyar doları aşan özel sektör dış borcu Türkiye’de döviz fiyatlarının yükselmesinde belirleyici.
Şimdi buna enflasyon da ilave edildi. FED faiz artırırken Türkiye’de faizlerin inebileceğini vehmeden ve bunun için iki haftada bir, bin küsur odalı Saray’da faiz toplantısı yapanlar nafile uğraşıyor.
FAİZİ VE ENFLASYONU SIFIRLAYAN KHK’YA NE DERSİNİZ?
Kamu bankaları bile yüzde 15-16’dan mevduat toplarken kredi faizleri nasıl tek haneye inecek? Hem toplantıya ne lüzum var!
Faizlerin ve enflasyonun sıfırlandığına dair bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarın olsun bitsin. Kalıcı çare ve reçete endişesi taşımadığınıza göre KHK ile çözmüş gibi hareket edin. Yapmadığınız bir iş sanki! Öyle toplantı ile kendinizi kandırmayın, yarından tezi yok KHK ile faizlerle enflasyonu sıfıra indirin.
Yoksa faizlerin düşmesini temin etmek bir tarafa tırmanışı ile karşı karşıya gelirsiniz ki başkanlık seçimi var ufukta malum! Benden söylemesi en iyi bildiğiniz işi yapın, faiz ve enflasyon meselesini KHK ile çözün!
Aksi takdirde Saray’da ekonomi bürokratları ile daha çok toplantı yaparsınız.
[Semih Ardıç] 6.3.2018 [TR724]
TÜFE sepetinde yer alan harcama gruplarında gıda ve ulaştırma gibi hane halkının en fazla harcama yaptığı kalemlerde fiyat artışları dolu dizgin. Bakanların ucuzluk vaatleri çarşı pazara inmemiş anlaşılan.
GIDA ENFLASYONU YÜZDE 10,3
Gıda ve alkolsüz içeceklerin fiyatı şubatta yüzde 2,24 arttı. Gıdada senelik artış yüzde 10,3’e çıktı. Şubat’ta 2017 senesinin Şubat ayına nazaran ulaştırma yüzde 13,19, giyim ve ayakkabı yüzde 11,77, lokanta ve oteller yüzde 11,53 ve eğitim yüzde 10,88 daha pahalı hale geldi. Eğlence ve kültürde yüzde 1,89, ev eşyasında yüzde 1,23 ve lokanta ve otellerde yüzde 0,95 artış görüldü.
Tüketiciyi alakadar eden zam sağanağı sadece TÜFE ile mahdut değil. Yurtiçi Üretici Fiyatları (Yİ-ÜFE) yeniden yükselmeye başladı. ÜFE’nin Şubat’ta yüzde 15,50 olarak tahakkuk etmesi Mart’ta ve müteakip aylarda yeni zamların habercisidir. İmalattaki maliyet gecikmeli de olsa etikete aksettirilecek. İmalat sanayiinin en mühim girdisi kabul edilen enerji maliyeti yüzde 12,1 arttı. ÜFE’deki temayülü veren diğer alt gruplarda da aylık enflasyon yüzde 1,5’in fevkinde.
Bunun mânâsı şu ki önümüzdeki aylarda imalattan sofraya kadar zam sağanağı devam edecek.
HER HALÜKÂRDA AKARYAKITA ZAM!
Petrolün varil fiyatının dünyada büyüme motorunun hızlanması ve artan enerji talebine bağlı olarak en azından 65-70 dolar seviyesinin altına düşmeyeceği, hatta tırmanabileceği dikkate alındığında akaryakıtta ucuzluk için ümitlenmeyi icap ettirecek pek sebep görünmüyor.
Hükümet dünyanın en fahiş akaryakıt vergisinden vazgeçmeyeceğine göre geriye birim fiyatın düşme ihtimali kalıyor ki mevcut şartlarda ucuzluk mümkün değil. Döviz ile ithal edilen petrolün fiyatı yerinde saysa bile kur arttığında akaryakıta kur zammı geliyor.
Akaryakıt zammının enflasyonu nasıl yükselttiği ortada. Türkiye İstatistik Enstitüsü’nün (TÜİK) sık sık formül değiştirmesi bile enflasyona çare olmuyor. Enflasyon bu sene de çift hanede seyredecek. Geçen sene aylık ve senelik oranların yüksek olması 2018 enflasyonunda avantaj olabilirdi. Zamlar yüzünden o fırsat kaçırılacak gibi.
ENFLASYON KATILAŞIYOR
TÜİK verilerinde göremeyeceğimiz bir husus var ki orası enflasyonun bamtelidir. Türkiye’de fiyat davranışları artık tamamen enflasyonist iklimle uyumlu cereyan ediyor. Alan da satan da yeni zam geleceği ihtimali ile fiyat tespit ediyor.
Bu ümitsiz bakış fiyat davranışlarında belirleyici hale geliyor ki enflasyonun düşmesinde en mühim husus olan psikolojik faktörler destekten ziyade köstek oluyor. Market raflarında etiketlerin haftalık, bazen günlük değiştirildiğini müşahede ediyoruz. Bütün bunlar enflasyonu daha katılaştıracak, çift haneden aşağıya indirmeyi zorlaştıracak menfi faktörlerdir.
DÖVİZDE GEVŞEME İHTİMALİ KALMADI
Petrol fiyatlarındaki yüksek seyir kadar döviz kurlarının yeniden hareketlenmesi TÜFE için endişe sebebidir. Şubat enflasyonu dövizde gevşeme ihtimalini de zayıflattı. Merkez Bankası (TCMB) önümüzdeki hafta faizde değişikliğine gitmese bile enflasyon yeniden yüzde 11-13 bandına çıktığında faiz silahını çekmek mecburiyetinde kalabilir.
Hülasa yeni bir yüksek enflasyon dönemine girdik. Bütün göstergeler aynı kalsa bile ufukta düşük enflasyon görünmüyor. ABD Merkez Bankası (FED) faiz artışına bu ay hız verecek. 47,4 milyar dolar cari açık, 47,4 milyar TL bütçe açığı, 220 milyar doları aşan özel sektör dış borcu Türkiye’de döviz fiyatlarının yükselmesinde belirleyici.
Şimdi buna enflasyon da ilave edildi. FED faiz artırırken Türkiye’de faizlerin inebileceğini vehmeden ve bunun için iki haftada bir, bin küsur odalı Saray’da faiz toplantısı yapanlar nafile uğraşıyor.
FAİZİ VE ENFLASYONU SIFIRLAYAN KHK’YA NE DERSİNİZ?
Kamu bankaları bile yüzde 15-16’dan mevduat toplarken kredi faizleri nasıl tek haneye inecek? Hem toplantıya ne lüzum var!
Faizlerin ve enflasyonun sıfırlandığına dair bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarın olsun bitsin. Kalıcı çare ve reçete endişesi taşımadığınıza göre KHK ile çözmüş gibi hareket edin. Yapmadığınız bir iş sanki! Öyle toplantı ile kendinizi kandırmayın, yarından tezi yok KHK ile faizlerle enflasyonu sıfıra indirin.
Yoksa faizlerin düşmesini temin etmek bir tarafa tırmanışı ile karşı karşıya gelirsiniz ki başkanlık seçimi var ufukta malum! Benden söylemesi en iyi bildiğiniz işi yapın, faiz ve enflasyon meselesini KHK ile çözün!
Aksi takdirde Saray’da ekonomi bürokratları ile daha çok toplantı yaparsınız.
[Semih Ardıç] 6.3.2018 [TR724]
Soykırıma ‘YOKMUŞ GİBİ’ davranmak…. [Erhan Başyurt]
Türkiye’de 15 Temmuz’dan bu yana inanılmaz insanlık dramları yaşanıyor.
İktidarın zulmü sınırları aştı…
KHK ile mesleklerinden ihraç edilen, pasaportları ellerinden alınan, iş kapıları yüzlerine kapanan, yok yere hapis yatan iki aile Meriç’i botla geçmeye çalışırken küçücük çocuklarıyla birlikte buz kesen sularda hayatlarını kaybetti…
KHK ile yine hukuksuz şekilde meslekten atılan ve yargı yolu kendilerine kapatılan, uydurma suçlamalarla hapis cezası verilen, açlığa mahkum edilip pasaportları da ellerinden alınan bir aile eski bir tekne ile Ege’den Yunanistan’a geçmeye çalışırken iki çocuklarıyla birlikte boğularak öldüler…
Gökhan Açıkkollu bir devlet lisesinde öğretmendi. KHK ile atıldı. Masumken ‘silahlı terör örgütü üyesi’ olmak suçlamasıyla gözaltına alındı. Polis tarafından sorguda ağır işkence yapıldı. Kronik rahatsızlıklarına rağmen ilaçları kendisine verilmedi. Yaşadıklarına kalbi dayanamadı gözaltında iken öldü. Öldürüldükten sonra masum olduğu ortaya çıktı, mesleğe iade edildi…
‘TERÖRİST’ DENİLEN ŞEHİT BABASI…
Konya’da bir baba: Ahmet Koç… Afrin’de şehit düşen yavrusunun tabutunu sırtladı. Dağ gibi metanetli ve gururlu duruşuyla takdir topladı. Sonradan ortaya çıktı ki, Konya Belediyesi’nde çalışıyorken yasal bir sendikaya yasal hakkını kullanarak üye olduğu için bir KHK ile yasadışı şekilde meslekten atılmış… Hukuku hiçe sayan o KHK’nın altında imzası olan Başbakan Binali Yıldırım, ‘terörist’ damgası vurduğu şehit babayı ziyaret etti, diz dize oturdu, yüz yüze baktı, göz göze geldi… Hiçbir şey yokmuş gibi çekip gitti…
Cezaevleri işkence nidaları ile sarsılıyor. Yeni doğum yapmış anneler, ameliyatlı halleriyle hapse alınıyor. Masum bebekler cezaevleri sanki onların ‘oyun sahası’ymış gibi anneleriyle birlikte hücreye tıkılıyorlar. 20 bin kadın yok yere hapis yatırılıyor…
8 kişilik hücrelere 24 kişi konuluyor. İnsanlar masum oldukları halde tutuklandıkları yetmiyormuş gibi, zulmü katlamak için yaşadıkları illere uzak bölgelere kasıtlı olarak gönderiliyor. Perişan haldeki aileler açık görüşlere bile zor gidiyor. Geçtiğimiz hafta bir aile cezaevi ziyareti yolunda kaza geçirip hayatlarını kaybetti…
İKTİDAR YALANLARLA ‘DÜŞMANLAŞTIRMAYI’ BAŞARDI
Türkiye, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi… Akademisyenler ihraç ediliyor… Özel okullar ve vakıflara el konuluyor…Karlı özel şirketlere keyfi şekilde el konuluyor…
Yetmiyor, güpegündüz başkentin göbeğinde adam kaçırıyorlar… Yurt dışından adam kaçırıyorlar… Ulaşamadıkları insanların eşlerini, çoçuklarını ‘rehine’ olarak alıp teslim olmaları ya da seslerini çıkarmamaları için açık ‘şantaj’ yapıyorlar… İnsanlara eşleri ve kız çoçukları üzerinden tehditler savuruyorlar…
İktidar, ‘virüs’ diyerek ‘düşmanlaştırmaya’ başladığı bir gruba artık ‘terörist’ diyor. ’Kılıç artığı’ diyor… ‘Onlara su bile yok’ diyerek ‘köklerini kazıyacağız’ naraları atıyor… Apaçık sosyal soykırımı uyguluyor…
Hukuk da vicdanlar da rafa kalkmış durumda…
Keyfilik ve hukukun siyasileşmesi o boyuta varmış durumda ki, Anayasa Mahkemesi kararını bile siyasi talimatla alt mahkemeler tanımıyor, takmıyor…
DİN KARDEŞLERİNİN YAĞMALANAN MALLARI PEŞİNDELER…
İktidarın yolsuzluklarını örtmek için giriştiği insanlık suçlarına kendi tabanı suskun…
Hatta ‘din kardeşleri’nin talan edilen kurum ve yağmalanan mallarını ‘ganimet’ görüp pay kapmak için birbirleriyle didişiyorlar…
İktidar muhaliflerinin bir kısmı da ‘dindarlar birbirini yok ediyor, kamuda yıllardır yapılamayan ‘temizlik’ yapılıyor, belki de ülke yönetimi yine bize kalır’ diyerek zulmü görmezden geliyor. Hatta içten içe yaşananlara seviniyorlar…
‘İKTİDAR BELKİ BİZE KALIR’ DİYE BEKLİYORLAR…
Evet, kitlesel kıyımlar ‘önce şeytanlaştırma’ ardından ‘nefret ettirme’ ve sonrasında da ‘yok etme’ şeklinde gerçekleşiyor.
Cemaate yönelik bine yakın nefret söylemini medya ve kitle iletişim mecraları üzerinden aralıksız tekrarlayan, her türlü yalan ve iftiraya dayalı düşmanlık pompalayan iktidar istediğini belirli oranda elde etmiş durumda…
Şimdi de diğer tüm muhaliflerini ‘aynı sepete’ koyarak birer birer yok ediyor.
‘İktidar belki bize kalır’ düşüncesinde olanları, ‘karşı devrim’ sürecinde ülkeyle birlikte felakete sürüklüyor.
HALKIN HABERİNİN OLMAMASI MÜMKÜN DEĞİL
Tüm bu yaşananlardan halkın haberinin olmaması mümkün değil.
40 bin tutuklu, 80 bin tutuksuz yargılanan insan var. KHK ile mesleklerinden atılanların sayısı 150 bini aşıyor… Pasaportları iptal edilen 220 bin kişi var… 500 bin öğrenci süreçte mağdur edildi…
Mağdur her ailenin birinci derece yakınlarıyla birlikte bizatihi mağduriyet yaşayanların sayısı milyonları aşıyor…
Hiçbir şeyden haberleri olmasa bile kendi yakınlarının yaşadığı, komşularının yaşadığı zulümden de habersiz olamazlar…
Peki insanlık adına iktidarın zulmüne son verecek bir tepki neden gösterilmiyor?
GOEBBELS’İN SEKRETERİ BAYAN POMSEL’İN HATIRALARI
Benzer bir ‘soykırımı’ Almanya’da Hitler tarafından icra edildiğinde de, benzer bir toplumsal duyarsızlık yaşanmıştı.
Üzerine sayısız araştırmalar yayınlandı. Ancak bugün yaşananları anlamak adına, basit ve yaşanmışlığa dayalı bir ‘hatırat’ olduğu için Brunhilde Pomsel’in ‘The Work I Did’ isimli eserine mercek tutalım…
Bayan Pomsel, Hitler kültünü oluşturan ve propaganda bakanı olarak görev yapan, Hitler intihar edince de 5 çoçuğunu öldürüp aynı sığınakta intihar eden Goebbels’in sekreteri…
İŞTE POMSEL’İN 3 BÜYÜK İTİRAFI…
Pomsel, 1933 yılına yani Hitler başa gelene kadar bir ‘Yahudi sorunu’ olmadığını, kendisinin çocukken Yahudi arkadaşlarıyla oynadığını, Hitler’in ‘şeytanlaştırma’ ve iftiralarının sonucunda toplumda aniden bir nefret ve düşmanlık oluştuğuna dikkat çekiyor.
İkinci önemli husus, Hitler’in faşizminden rahatsız olduklarını ancak sağladığı refahtan ve pompaladığı milliyetçilikten dolayı şikayetçi olmadıklarını dile getiriyor. Hitler’in iktidara gelişinin ardından yasaların hızla değiştiğini çeşitli sınırlamalar getirildiğini, olağanüstü hal ilan edildiğini anlatıyor ‘…ama güzel şeyler de oluyordu; otoban yapıyorlardı…’ diyor.
Üçüncüsü, ‘Önce Yahudilere ait dükkanlar yok olmaya başladı… Sonra ‘akıllıları göç etti, fakirleri kaldı…’ denildi… Kamyonlara konulup götürüldüklerini bilmiyordum, bilmek de istemiyorduk. Görmedim ama Yahudilerin toplama kamplarına götürüldüğünü biliyorduk. Rejim karşıtlarının ıslah edilmek için oraya toplandığını, geriye kalan mallarının diğer ülkelerden göç eden Almanlara tahsis edileceği söyleniyordu’ diyor Pomsel. Yani bildikleri halde görmezden gelerek, ‘yokmuş gibi’ davrandıklarını ifade ediyor…
Benzer bir ‘yokmuş gibi’ davranışı Pomsel’in, ‘Berlin’de sefalet içinde yaşayanlar da vardı ama lüks ve sefahat içinde onları ve yaşadıkları bölgeleri görmezden gelerek bir yaşam sürüyorduk…’ sözlerinde de görüyoruz.
Bayan Pomsel, cephedeki abisinin hayatı için bile endişe duymadıklarını, kabusa ancak Berlin bombalanmaya başladıktan sonra uyandıklarına vurgu yapıyor…
KİTABIN YAZARI TÜRKİYE’Yİ ÖRNEK GÖSTERİYOR
102 yaşında 2017 yılında vefat eden Bayan Pomsel’in hatıraları yeni yayınlandı.
Kitabın önsözünde ve değerlendirme kısmında Hitler benzeri yönetimlerin kıskasınca olan ülkelere bu hatıraların ışık tutucu olacağı vurgulanıyor.
Acı olanı ise, Türkiye ve ‘diktatörlüğe kayan’ Erdoğan rejimi bizatihi isim verilerek baskıcı uygulamalarıyla zikrediliyor…
Hatta, Suriyeli mültecilerin popülist politikalar uğruna, Hitler dönemindeki gibi nasıl istismar edildiğine vurgu yapılıyor.
Kitabın yazarı Thore D. Hansen, ilgi çekici bir ayrıntıya daha yer veriyor. Yahudilerin Almanya’dan göç etmelerinin 1939’da yasaklandığını ve ‘nihai çözüm’ adı altında tamamen yok edilmeye çalışıldığına dikkat çekiyor.
1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteciler Sözleşmesi’nin de Hitler tarzı yurtdışına çıkışları durdurarak kitlesel katliamların yapılmasını önlemeye matuf anlaşmaların imzalandığını hatırlatıyor…
BİLİYOR, DUYUYOR, GÖRÜYOR AMA YOKMUŞ GİBİ DAVRANIYORLAR
Evet, yazının girişinde Türkiye’nin sadece son birkaç haftasına damga vuran, dünya basınında da geniş yer bulan bazı olayları hatırlattım.
Dünyanın gördüğünü Türk halkının görmemesi mümkün mü? Tabii ki ‘hayır’…
Öyleyse, bunca insanlık suçuna ve insanlık dramına halk neden kitlesel tepki göstermiyor?
Cevabı Bayan Pomsel’in yukarıda özetle alıntıladığım 3 itirafında saklı…
BİLİYORLAR… DUYUYORLAR… GÖRÜYORLAR… ama iktidarın yalanları ve iftiralarına inanıp ‘düşman’ gibi gördükleri insanlara yapılan zulümleri kasıtlı olarak görmezden geliyorlar… YOKMUŞ GİBİ DAVRANIYORLAR…
MAĞDURLAR İNSAN HAKLARI ORTAK PAYDASINDA BULUŞMALI
Peki çıkış mümkün mü? Tabii ki… Tüm mağdurların siyasi ve ideolojik farklılıklarını korumakla birlikte, evrensel ortak değerler ve insan hakları paydasında buluşması ve ortak tepki vermesi ile mümkün…
Gökhan Öğretmenin uğradığı haksızlıklara geniş yelpazeden gösterilen tepkiler, şehit babasının maruz kaldığı hukuksuzluğa gösterilen duyarlılık, her türlü insan hakları mağduriyetine ve her kesimden insanın yaşadığı mağduriyete gösterilmeli…
Veli Saçılık’ın Gökhan Öğretmen’in mezarını ziyareti gibi…
Cemaat mensupları da Kürtlere ve sosyal demokratlara uygulanan haksızlık ve hukuksuzluklara aynı bilinç ve duyarlılıkla tepki gösterebilmelidir…
Türkiye’de yaşanan baskı ve zulümleri bitirecek olan her türlü insan hakkı ihlaline karşı duyarlı olmak ve bilinçli tepki göstermektir.
‘Düne ait ne varsa dünde kaldı…’ diyerek hatalara odaklanmak yerine yaşanan mağduriyetlere karşı ortak bir paydada buluşabilmektir…
Her kesimden mağdurlar, acıların büyüklüğü yarışına girmeden ‘ama’ veya ‘fakat’ demeden evrensel ortak değerler paydasında dayanışma göstermeyi bilmelidir…
[Erhan Başyurt] 6.3.2018 [TR724]
İktidarın zulmü sınırları aştı…
KHK ile mesleklerinden ihraç edilen, pasaportları ellerinden alınan, iş kapıları yüzlerine kapanan, yok yere hapis yatan iki aile Meriç’i botla geçmeye çalışırken küçücük çocuklarıyla birlikte buz kesen sularda hayatlarını kaybetti…
KHK ile yine hukuksuz şekilde meslekten atılan ve yargı yolu kendilerine kapatılan, uydurma suçlamalarla hapis cezası verilen, açlığa mahkum edilip pasaportları da ellerinden alınan bir aile eski bir tekne ile Ege’den Yunanistan’a geçmeye çalışırken iki çocuklarıyla birlikte boğularak öldüler…
Gökhan Açıkkollu bir devlet lisesinde öğretmendi. KHK ile atıldı. Masumken ‘silahlı terör örgütü üyesi’ olmak suçlamasıyla gözaltına alındı. Polis tarafından sorguda ağır işkence yapıldı. Kronik rahatsızlıklarına rağmen ilaçları kendisine verilmedi. Yaşadıklarına kalbi dayanamadı gözaltında iken öldü. Öldürüldükten sonra masum olduğu ortaya çıktı, mesleğe iade edildi…
‘TERÖRİST’ DENİLEN ŞEHİT BABASI…
Konya’da bir baba: Ahmet Koç… Afrin’de şehit düşen yavrusunun tabutunu sırtladı. Dağ gibi metanetli ve gururlu duruşuyla takdir topladı. Sonradan ortaya çıktı ki, Konya Belediyesi’nde çalışıyorken yasal bir sendikaya yasal hakkını kullanarak üye olduğu için bir KHK ile yasadışı şekilde meslekten atılmış… Hukuku hiçe sayan o KHK’nın altında imzası olan Başbakan Binali Yıldırım, ‘terörist’ damgası vurduğu şehit babayı ziyaret etti, diz dize oturdu, yüz yüze baktı, göz göze geldi… Hiçbir şey yokmuş gibi çekip gitti…
Cezaevleri işkence nidaları ile sarsılıyor. Yeni doğum yapmış anneler, ameliyatlı halleriyle hapse alınıyor. Masum bebekler cezaevleri sanki onların ‘oyun sahası’ymış gibi anneleriyle birlikte hücreye tıkılıyorlar. 20 bin kadın yok yere hapis yatırılıyor…
8 kişilik hücrelere 24 kişi konuluyor. İnsanlar masum oldukları halde tutuklandıkları yetmiyormuş gibi, zulmü katlamak için yaşadıkları illere uzak bölgelere kasıtlı olarak gönderiliyor. Perişan haldeki aileler açık görüşlere bile zor gidiyor. Geçtiğimiz hafta bir aile cezaevi ziyareti yolunda kaza geçirip hayatlarını kaybetti…
İKTİDAR YALANLARLA ‘DÜŞMANLAŞTIRMAYI’ BAŞARDI
Türkiye, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi… Akademisyenler ihraç ediliyor… Özel okullar ve vakıflara el konuluyor…Karlı özel şirketlere keyfi şekilde el konuluyor…
Yetmiyor, güpegündüz başkentin göbeğinde adam kaçırıyorlar… Yurt dışından adam kaçırıyorlar… Ulaşamadıkları insanların eşlerini, çoçuklarını ‘rehine’ olarak alıp teslim olmaları ya da seslerini çıkarmamaları için açık ‘şantaj’ yapıyorlar… İnsanlara eşleri ve kız çoçukları üzerinden tehditler savuruyorlar…
İktidar, ‘virüs’ diyerek ‘düşmanlaştırmaya’ başladığı bir gruba artık ‘terörist’ diyor. ’Kılıç artığı’ diyor… ‘Onlara su bile yok’ diyerek ‘köklerini kazıyacağız’ naraları atıyor… Apaçık sosyal soykırımı uyguluyor…
Hukuk da vicdanlar da rafa kalkmış durumda…
Keyfilik ve hukukun siyasileşmesi o boyuta varmış durumda ki, Anayasa Mahkemesi kararını bile siyasi talimatla alt mahkemeler tanımıyor, takmıyor…
DİN KARDEŞLERİNİN YAĞMALANAN MALLARI PEŞİNDELER…
İktidarın yolsuzluklarını örtmek için giriştiği insanlık suçlarına kendi tabanı suskun…
Hatta ‘din kardeşleri’nin talan edilen kurum ve yağmalanan mallarını ‘ganimet’ görüp pay kapmak için birbirleriyle didişiyorlar…
İktidar muhaliflerinin bir kısmı da ‘dindarlar birbirini yok ediyor, kamuda yıllardır yapılamayan ‘temizlik’ yapılıyor, belki de ülke yönetimi yine bize kalır’ diyerek zulmü görmezden geliyor. Hatta içten içe yaşananlara seviniyorlar…
‘İKTİDAR BELKİ BİZE KALIR’ DİYE BEKLİYORLAR…
Evet, kitlesel kıyımlar ‘önce şeytanlaştırma’ ardından ‘nefret ettirme’ ve sonrasında da ‘yok etme’ şeklinde gerçekleşiyor.
Cemaate yönelik bine yakın nefret söylemini medya ve kitle iletişim mecraları üzerinden aralıksız tekrarlayan, her türlü yalan ve iftiraya dayalı düşmanlık pompalayan iktidar istediğini belirli oranda elde etmiş durumda…
Şimdi de diğer tüm muhaliflerini ‘aynı sepete’ koyarak birer birer yok ediyor.
‘İktidar belki bize kalır’ düşüncesinde olanları, ‘karşı devrim’ sürecinde ülkeyle birlikte felakete sürüklüyor.
HALKIN HABERİNİN OLMAMASI MÜMKÜN DEĞİL
Tüm bu yaşananlardan halkın haberinin olmaması mümkün değil.
40 bin tutuklu, 80 bin tutuksuz yargılanan insan var. KHK ile mesleklerinden atılanların sayısı 150 bini aşıyor… Pasaportları iptal edilen 220 bin kişi var… 500 bin öğrenci süreçte mağdur edildi…
Mağdur her ailenin birinci derece yakınlarıyla birlikte bizatihi mağduriyet yaşayanların sayısı milyonları aşıyor…
Hiçbir şeyden haberleri olmasa bile kendi yakınlarının yaşadığı, komşularının yaşadığı zulümden de habersiz olamazlar…
Peki insanlık adına iktidarın zulmüne son verecek bir tepki neden gösterilmiyor?
GOEBBELS’İN SEKRETERİ BAYAN POMSEL’İN HATIRALARI
Benzer bir ‘soykırımı’ Almanya’da Hitler tarafından icra edildiğinde de, benzer bir toplumsal duyarsızlık yaşanmıştı.
Üzerine sayısız araştırmalar yayınlandı. Ancak bugün yaşananları anlamak adına, basit ve yaşanmışlığa dayalı bir ‘hatırat’ olduğu için Brunhilde Pomsel’in ‘The Work I Did’ isimli eserine mercek tutalım…
Bayan Pomsel, Hitler kültünü oluşturan ve propaganda bakanı olarak görev yapan, Hitler intihar edince de 5 çoçuğunu öldürüp aynı sığınakta intihar eden Goebbels’in sekreteri…
İŞTE POMSEL’İN 3 BÜYÜK İTİRAFI…
Pomsel, 1933 yılına yani Hitler başa gelene kadar bir ‘Yahudi sorunu’ olmadığını, kendisinin çocukken Yahudi arkadaşlarıyla oynadığını, Hitler’in ‘şeytanlaştırma’ ve iftiralarının sonucunda toplumda aniden bir nefret ve düşmanlık oluştuğuna dikkat çekiyor.
İkinci önemli husus, Hitler’in faşizminden rahatsız olduklarını ancak sağladığı refahtan ve pompaladığı milliyetçilikten dolayı şikayetçi olmadıklarını dile getiriyor. Hitler’in iktidara gelişinin ardından yasaların hızla değiştiğini çeşitli sınırlamalar getirildiğini, olağanüstü hal ilan edildiğini anlatıyor ‘…ama güzel şeyler de oluyordu; otoban yapıyorlardı…’ diyor.
Üçüncüsü, ‘Önce Yahudilere ait dükkanlar yok olmaya başladı… Sonra ‘akıllıları göç etti, fakirleri kaldı…’ denildi… Kamyonlara konulup götürüldüklerini bilmiyordum, bilmek de istemiyorduk. Görmedim ama Yahudilerin toplama kamplarına götürüldüğünü biliyorduk. Rejim karşıtlarının ıslah edilmek için oraya toplandığını, geriye kalan mallarının diğer ülkelerden göç eden Almanlara tahsis edileceği söyleniyordu’ diyor Pomsel. Yani bildikleri halde görmezden gelerek, ‘yokmuş gibi’ davrandıklarını ifade ediyor…
Benzer bir ‘yokmuş gibi’ davranışı Pomsel’in, ‘Berlin’de sefalet içinde yaşayanlar da vardı ama lüks ve sefahat içinde onları ve yaşadıkları bölgeleri görmezden gelerek bir yaşam sürüyorduk…’ sözlerinde de görüyoruz.
Bayan Pomsel, cephedeki abisinin hayatı için bile endişe duymadıklarını, kabusa ancak Berlin bombalanmaya başladıktan sonra uyandıklarına vurgu yapıyor…
KİTABIN YAZARI TÜRKİYE’Yİ ÖRNEK GÖSTERİYOR
102 yaşında 2017 yılında vefat eden Bayan Pomsel’in hatıraları yeni yayınlandı.
Kitabın önsözünde ve değerlendirme kısmında Hitler benzeri yönetimlerin kıskasınca olan ülkelere bu hatıraların ışık tutucu olacağı vurgulanıyor.
Acı olanı ise, Türkiye ve ‘diktatörlüğe kayan’ Erdoğan rejimi bizatihi isim verilerek baskıcı uygulamalarıyla zikrediliyor…
Hatta, Suriyeli mültecilerin popülist politikalar uğruna, Hitler dönemindeki gibi nasıl istismar edildiğine vurgu yapılıyor.
Kitabın yazarı Thore D. Hansen, ilgi çekici bir ayrıntıya daha yer veriyor. Yahudilerin Almanya’dan göç etmelerinin 1939’da yasaklandığını ve ‘nihai çözüm’ adı altında tamamen yok edilmeye çalışıldığına dikkat çekiyor.
1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteciler Sözleşmesi’nin de Hitler tarzı yurtdışına çıkışları durdurarak kitlesel katliamların yapılmasını önlemeye matuf anlaşmaların imzalandığını hatırlatıyor…
BİLİYOR, DUYUYOR, GÖRÜYOR AMA YOKMUŞ GİBİ DAVRANIYORLAR
Evet, yazının girişinde Türkiye’nin sadece son birkaç haftasına damga vuran, dünya basınında da geniş yer bulan bazı olayları hatırlattım.
Dünyanın gördüğünü Türk halkının görmemesi mümkün mü? Tabii ki ‘hayır’…
Öyleyse, bunca insanlık suçuna ve insanlık dramına halk neden kitlesel tepki göstermiyor?
Cevabı Bayan Pomsel’in yukarıda özetle alıntıladığım 3 itirafında saklı…
BİLİYORLAR… DUYUYORLAR… GÖRÜYORLAR… ama iktidarın yalanları ve iftiralarına inanıp ‘düşman’ gibi gördükleri insanlara yapılan zulümleri kasıtlı olarak görmezden geliyorlar… YOKMUŞ GİBİ DAVRANIYORLAR…
MAĞDURLAR İNSAN HAKLARI ORTAK PAYDASINDA BULUŞMALI
Peki çıkış mümkün mü? Tabii ki… Tüm mağdurların siyasi ve ideolojik farklılıklarını korumakla birlikte, evrensel ortak değerler ve insan hakları paydasında buluşması ve ortak tepki vermesi ile mümkün…
Gökhan Öğretmenin uğradığı haksızlıklara geniş yelpazeden gösterilen tepkiler, şehit babasının maruz kaldığı hukuksuzluğa gösterilen duyarlılık, her türlü insan hakları mağduriyetine ve her kesimden insanın yaşadığı mağduriyete gösterilmeli…
Veli Saçılık’ın Gökhan Öğretmen’in mezarını ziyareti gibi…
Cemaat mensupları da Kürtlere ve sosyal demokratlara uygulanan haksızlık ve hukuksuzluklara aynı bilinç ve duyarlılıkla tepki gösterebilmelidir…
Türkiye’de yaşanan baskı ve zulümleri bitirecek olan her türlü insan hakkı ihlaline karşı duyarlı olmak ve bilinçli tepki göstermektir.
‘Düne ait ne varsa dünde kaldı…’ diyerek hatalara odaklanmak yerine yaşanan mağduriyetlere karşı ortak bir paydada buluşabilmektir…
Her kesimden mağdurlar, acıların büyüklüğü yarışına girmeden ‘ama’ veya ‘fakat’ demeden evrensel ortak değerler paydasında dayanışma göstermeyi bilmelidir…
[Erhan Başyurt] 6.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)